TÜRSAB
DERGİ
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Association of Turkish Travel Agencies MAYIS 2014 MAY 347
LER
NE NÜZ
N
A NÜ
GÜ TLU
KU UN!
S
OL
a
ve
Ha d
o
Go ther’s
Mo
y
Da
19 MAYIS
ATATÜRK’Ü
ANMA,
GENÇLİK VE
SPOR BAYRAMI...
MAY 19TH COMMEMORATION OF
ATATÜRK YOUTH AND SPORT
FESTIVAL…
HIDRELLEZ
GELİYOR!
Dilek tutmayı
unutmayın!
HIDRELLEZ
IS COMING!
Don't forget to
make a wish!
TOKAT
İSTANBUL’UN FETHİNİN 561. YILI
The 561st anniversary of the conquest of İstanbul
İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ KOLEKSİYONUNDAN
GÜNEŞ SAATİ
Üzerinde Aramice bir yazıt vardır.
Güneşin doğuşundan batışına kadar
geçen zamanı 12 eşit birime ayırır.
MÖ 1. yy’a aittir. Suudi Arabistan
Madain Salih’te bulunmuştur.
Ana Sponsor
İstanbul Arkeoloji Müzeleri
TÜRSAB’ın desteğiyle yenileniyor
İstanbul Arkeoloji Müzeleri
Osman Hamdi Bey Yokuşu Sultanahmet İstanbul • Tel: 212 520 77 40 - 41 • www.istanbularkeoloji.gov.tr
Otelleri için,
ONLINE
en iyi fiyatlar
artık BiletBank’ ta...
Dünya’nın ünlü otel tedarikçileriyle
yapılan işbirlikleriyle
400.000 farklı tip ve kalitede
otel, konaklama tesisi, ev, rezidans
ve apart olanağını 175 ülke ve 30.000
noktada sunuyoruz.
“ Dünya’nın seyahatini planlıyoruz ! ”
444
0830
hizmetinizdeyiz.
* Günlük güncellenen yat ve uygun tesis seçenekleri
* Anında indirim / komisyon imkanı
* Anında konrmasyon ve satış imkanı
A-1679
www.biletbank.com
üyelik için : [email protected]
Sayı 347
Mayıs 2014
Issue 347
2014 May
TÜRSAB
TÜRK‹YE SEYAHAT ACENTALARI B‹RL‹⁄‹
‹çindekiler
Contents
taraf›ndan ayl›k olarak yay›nlan›r
Published monthly by
ASSOCIATION OF TURKISH TRAVEL AGENCIES
Hıdrellez Geliyor
Gabrial Garcia Marquez
Hıdrellez is Coming
Gabrial Garcia Marquez
6
TOKAT
TOKAT
Sorumlu Yaz› ‹şleri Müdürü
Managing Editor
Feyyaz YALÇIN
18
19 Mayıs Atatürk’ü Anma,
Gençlik ve Spor Bayramı
May 19TH Commemoration of Atatürk
Youth and Sport Festival...
TÜRSAB ad›na Yay›n Koordinatörü
Publication Coordinator on behalf of TÜRSAB
Arzu ÇENG‹L
Yayın Kurulu
Editorial Board
Başaran ULUSOY, Arzu ÇENGİL,
Hümeyra ÖZALP KONYAR,
Ayşim ALPMAN, Özgür AÇIKBAŞ,
Aylin ŞEN, Elif TÜRKÖLMEZ, Zafer AVŞAR,
Gökçe KÖSEOĞLU, Gülce ERHAN
BALTAOĞLU
22
Hıdrellez Geliyor!
Hıdrellez is Coming!
26
Lale Zamanı
Tulip Time
36
Kristof Kolomb
Christopher Columbus
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve
Spor Bayramı
May 19Th Commemoration of Atatürk Youth and
Sport Festival
Burç Dubai’den Burç Halife’ye
From Burj Dubai to Burj Halife
46
Şirehan Otel
Şirehan Hotel
Grafik Uygulama
Graphical Implementation
Özgür AÇIKBAŞ
Lale zamanı
Anneler Günü
Tulip Time
Mother’s Day
Baskı
Printing
Müka Matbaa
Bask› Tarihi
Print Date
Mayıs/May 2014
TÜRSAB
Tel: (0.212) 259 84 04
Faks: (0.212) 259 06 56
Esentepe Mah. Villa Cad. No: 7
Şişli-İstanbul/Türkiye
www.tursab.org.tr
e-mail:[email protected]
52
Pinokyo
Pinnocio
54
TÜRSAB Haberler
TÜRSAB News
60
EXPO Haberler
EXPO News
62
THY Haberler
THY News
Görsel ve Editoryal Yönetim
Visual and Editorial Management
Hümeyra ÖZALP KONYAR
Haber ve Görsel Koordinasyon
News and Visual Coordination
Özgür AÇIKBAŞ
42
Anneler Günü
Mother’s day
45
Highlight Otel
Highlight Hotel
Yerel Süreli Yay›n
Local Periodical
TÜRSAB ad›na Sahibi
Owner on behalf of TÜRSAB
Başaran ULUSOY
14
İstanbul’un Fethi
The Conquest of İstanbul
30
Burç Halife
Burj Halife
ISSN 1300-3364
Kristof Kolomb
TOKAT
Christopher Colombus
TOKAT
TÜRSAB DERG‹, Bas›n Konseyi üyesi olup, Bas›n
Meslek ‹lkeleri’ne uymaya söz vermiştir. TÜRSAB
DERG‹’de yay›nlanan yaz› ve fotoğraflardan kaynak
gösterilmeden al›nt› yap›lamaz.
TÜRSAB MAGAZINE is a member of the Turkish Press
Council and has resolved to abide by the Press Code of
Ethics. None of the articles and photographs published
in the TÜRSAB MAGAZINE maybe quoted without
mentioning of resource.
Başaran Ulusoy
TÜRSAB Yönetim Kurulu Başkan›
The President of TÜRSAB
HEDEFİMİZ
38 MİLYON TURİST
Çalışmalarımızın karşılığını almak her zaman için
hem motive edici hem de gurur vericidir. İşte biz
de sektörümüze dair güzel haberler aldıkça hem
gelecekte yapacağımız işler için motive oluyor hem
de sektör adına gurur duyuyoruz. Türkiye artık
ziyaretçi çağıran, turist bekleyen bir ülke değil.
Türkiye artık gelen turist sayısıyla övünen bir ülke.
Türkiye artık dünyadaki muadilleriyle yarışan bir
ülke değil. Onların çok önüne geçmiş bir ülke.
Geçen yıl Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçi sayısı
yüzde 9,84 artarak 34 milyon 910 bin 98’e ulaştı.
Bu yıl ise 38 milyon yabancı turist bekliyoruz.
Bu rakamlar çok sevindirici ama şaşırtıcı değil.
Bu rakamlar, çok çalışan bir sektörün hak ettiği
rakamlar…
Verilerimiz Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan elde
edilen veriler. Ve bu bilgiler ışığında rahatlıkla
söyleyebiliriz ki Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısı düzenli bir ivmeyle artıyor. Rusya, İsrail, İranlı
ziyaretçiler, tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir
yoğunlukta ülkemizi ziyaret ediyor. Türkiye’ye her
zaman en çok turist gönderen ülkelerden biri olan
Almanya keza, rakamları hiç düşürmüyor. Arap
ülkeleri, İngiltere ve İskandinavya’dan da ziyaretçi
artışımız var. İstanbul, turist sayısı bakımından 10
milyon sınırını aştı. Kongre turizmi, özellikle İstanbul, İzmir ve Ankara’da her geçen gün büyüyor.
Geçen yıl döviz geliri 25 milyar dolara ulaştı.
Bütün bunlar sektör açısından gurur ve heyecan
verici gelişmeler. Çalışmalarınızdan ötürü hepinizi
kutluyor, gelecek günlerin bizlere hep daha güzel
haberler getireceğine inanıyorum.
OUR TARGET IS
38 MILLION TOURISTS
Being rewarded for our efforts is always motivating and a source of pride. Therefore, when
receiving good news relating to our sector, we
get motivated by the works we’ll do in future,
and proud of our sector. Turkey is not a country
that calls for visitors and waits for them. It is
a country that boasts of the number of tourists
coming to Turkey. Turkey is not a country that
competes with its counterparts but a country that
supersedes them.
Last year, the number of foreign visitors coming
to Turkey increased by 9.84 % to 910,098. As
for this year, we are expecting 38 million foreign
visitors. These figures are very pleasing but not
surprising. They are only the figures that a hard
working sector deserves...
Our data were obtained from the Ministry of Culture and Tourism. In light of these facts, we can
easily say that the number of foreign visitors increases with a steady acceleration. Visitors from
Russia, Israel, and Iran visit our country more
intensely than ever before. Likewise, Germany,
who sends the more tourists to Turkey than ever,
doesn’t reduce its numbers either. We have an
increase in the number of tourists coming from
Arabian countries, England and Scandinavia.
Istanbul recently exceeded the threshold of 10
million tourists. Congress Tourism, particularly
in İstanbul, İzmir and Ankara, is growing day by
day. Last year foreign currency inflows in the
tourism sector reached $ 25 billion.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 3
akut.org.tr
twitter.com/AKUT_Dernegi
facebook.com/AKUT
AKUT yaz 2930’a gönder, 5TL bağış yap, bir hayat da sen kurtar!
TARİHİ İLE BİRLİKTE GELENEKLERİNİ DE YAŞATAN KENT:
TOKAT
Havası güzel, suyu güzel...
Orta Karadeniz’de kültürü ve
mutfağıyla adından söz ettiren güzel
şehir Tokat, gelişip değişiyor ama
geçmişini de koruyor.
 Rasim Konyar
TOKAT: A CITY THAT KEEPS ITS HISTORY ALIVE
ALONG WITH ITS TRADITIONS
Its weather is fine, water too… Tokat, the pleasant city, which made a name
for itself in the Central Black Sea thanks to its culture and cuisine changes and
improves but keeps hold of its past too.
Bizanslıların “Komana”, Moğolların “Sobaru”, Perslerin “Kah-Cun”, Selçukluların “Dar-ün Nusret” adıyla andığı Tokat, bugün Orta Karadeniz’de,
kuzeyde Samsun, kuzeydoğuda Ordu, doğu ve güneyde Sivas, güneybatıda Yozgat ve batıda Amasya illeriyle komşu bir Anadolu şehri. Tokat
adının nereden geldiğine dair rivayet muhtelif! Evliya Çelebi kentin
adını, arpası bol olduğu için atlarının da doygunluğuna atfen “Tok-at”,
Osmanlı tarihçisi Uzunçarşılı “surlu şehir” anlamında “Toh-kat”
olarak açıklamış.
Bölgedeki her yerleşim tarafından anılan bir adı olduğuna göre Tokat tarihinin çok eskilere dayandığını
söylememiz şaşırtıcı olmaz. Burası tarihin her döneminde gözde bir yerleşim merkezi olarak kullanılmış.
Verimli toprakları, güzel havası insanları kendine
çekmiş.
İlk çağlarda Togayıtlar tarafından kurulduğuna
inanılan kent, Hititlerin, Asurluların, Hurriler ve
Kimmerlerin egemenliğinde kaldıktan sonra sırasıyla Pers, Makedonya (Büyük İskender Dönemi),
Kappadokia Krallığı ve buraya “Comana Pontica”
adını veren Pontus Krallığı’nın yönetimine geçmiş.
MÖ 65’te Romalıların ve 4. yy’da Doğu Roma-Bizans’ın
egemenliğine giren kent, Bizans-Sasani ve Bizans-Arap
savaşlarında, güzelliğiyle hâlâ dikkatleri çeken Tokat Kalesi
ile kritik öneme sahip olmuş. 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra
Danişmendlilerin yönetimine daha sonra 1150’de Anadolu Selçuklularının eline geçmiştir.
Kalenin kimin zamanında ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor
ancak yapıya ait en eski izlerin 6. yüzyıla ait olduğu biliniyor.
Kale büyük bir kayanın üzerine inşa edildiği için oldukça heybetli ve sağlam görünüyor. Savaşlar sırasında iyi bir savunma
noktası olan Tokat Kalesi, Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmpa6
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Tokat, called “Komana” by Byzantines, “Sobaru” by Mongolians, “KahCun” by Persians and “Dar-ün Nusret” by Seljucks is an Anatolian city
located in the Central Black Sea Region. It’s surrounded by neighbor
cities such as Samsun to the north, Ordu to the northeast, Sivas to
the south, Yozgat to the northeast and Amasya to the west. There
are assorted rumors relating to where the name “Tokat” came from.
Evliya Çelebi (a famous Turk traveler) revealed that this name is
derived from “Tok-At” (Filled-Horse) because there was plenty of
barley and horses could eat their fill in the city. According
to Ottoman Historian Uzunçarşılı, its meaning is “walled
city” from “Toh-Kat”. It would not be surprising to say
that Tokat’s history goes back to very ancient times
given the fact that it has a name referred to by every
settlement in the region.
This place was used as a favorite settlement in every
period of history. Its fertile soils and fresh air pulled
people from the surrounding area. The city, which is
believed to have been built by Togayits after under the
dominations of Hittites, Assyrians, Hurrians began to
be ruled respectively by Persian, Macedonian (Alexander the Great reign), Cappadocia Kingdoms and Pontus
Kingdom who named the settlement “Comana Pontica”.
Having entered into the dominion of the Romans in BC
65, and East Roman-Byzantium in the 4th century BC, this
city played a vital role between the Byzantium–Sassanian and the
Byzantium-Arab wars owing to its Tokat Castle which still draws attention thanks to its alluring beauty.
After the Malazgirt victory in 1071, Tokat entered into the sovereignty
of Danishmendid, followed by the Anatolian Seljuks in 1150. It is
Tokat Kalesi ve Ali Paşa Türbesi içinden detay...
The detail from Tokat Castle and interior of Ali Pasha Shrine…
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 7
ratorluğu Dönemi’nde onarım görmüş ve kaleye
bu dönemlerde yeni odalar eklenmiş. Kalenin
mimari özellikleri Ortaçağ mimari tarzını yansıtıyor. Evliya Çelebi’nin notlarına bakarsak, “Kale
yüksek bir tepe üzerinde, kesme taş ile yapılmış
olup o kadar büyük değildir. Etrafı burçlar ve kuleler ile süslenmiş olup, etrafında hendek yoktur.
Korkusuz bir surdur ki Samanyolu gibi göğe baş
uzatmıştır. Dört tarafı çok sarp olduğundan asla
hendek olacak yeri yoktur. Bütün etrafı şahin,
kartal ve zağanos yuvaları, çeşitli rengârenk
kayalardır. Batıya bakan bir kapısı vardır. Kalenin
içinde dizdar evi, kethüda, imam, müezzin ve
kale mehterhaneleri, cephane odaları, zahire
ambarları, su sarnıçları, Ceylan Yolu adlı suyolları
vardır ki tam 362 basamak taş merdivenle nehre
inilir...”
Tokat’a giderseniz, artık kültürel bir değer olarak
ziyaretçi çeken kaleyi mutlaka ziyaret edin. Yalnız
kaleye Evliya Çelebi’nin de söz ettiği gibi “Ceylan
Yolu” adı verilen çok basamaklı bir yoldan
çıkılıyor, ayağınıza rahat bir ayakkabı giymeyi
unutmayın.
Gök Medrese’de nadide eserler
Tokat’ta mutlaka ziyaret etmeniz gereken bir
başka önemli yapı ise Tokat Müzesi. Burası aynı
zamanda Gök Medrese adıyla anılıyor. Eskiden
medrese olarak kullanılan müzede özellikle Tunç
not known who built the castle and when, but what
is known is that the oldest marks belonging to the
edifice date back to the 6th century. Having been
built on a big rock, the castle seems quite gorgeous
and tough. Tokat castle, which was a good defence
point during the battles, has been restored during
the reigns of Seljuks and Ottomans; new rooms
were added to the castle in these periods.
Architectural features of the castle reflect the
medieval architecture style. Let’s look at Evliya
Çelebi’s notes about this castle: “The castle built
with hewn stones on a high hill is not that big. Its
surroundings were embellished with bastions and
towers; there is no trench around. It’s a wall so
fearless that it extended its head like a Milky Way
into the skies. Since its four sides are so steep, digging a trench in its any spot is impossible. Falcons,
eagles and hawk owls nested around it, and colorful
rocks surround it. It has a gate looking west. Within
the castle are the castle warden, steward, imam,
muezzin, castle mehterhanes (ottoman musicians’
house), arsenal rooms, store rooms and water cisterns. There are some waterways, such as Ceylan
Yolu, that are reached by a stone stairway of 362
steps…”
If you happen to go to Tokat, you must visit the
castle which draws visitors nowadays due to its
cultural value. But, as Evliya Çelebi said too, “To
get there, you must climb the stone stairway, so
don’t forget to wear comfortable shoes.”
Rare Works in Gök Madrasa
Another important edifice you should absolutely
visit in Tokat is the Tokat Museum, also called
“Gök Madrasa”. The museum, formerly a madrasa, specializes in preserving ornaments and
pots belonging in particular to the Bronze Age and
Hellenistic and Roman Periods. Being one of the
oldest members of the “Historical Cities Association” and playing a crucial part in the cultural and
environmental protection project at Yeşilırmak
Kelkit Basin, Tokat completed preliminary works
to enable Gökmedrese to operate as the Tokat City
Çağı, Helenistik ve Roma Dönemi’ne ait takılar
ve çömlekler bulunuyor. Tarihi Kentler Birliği’nin
en eski üyelerinden biri olan ve Yeşilırmak-Kelkit
Havzası ölçeğindeki kültürel ve çevresel koruma
projesinde etkin biçimde rol alan Tokat, 2013
Aralık ayında Gökmedrese’nin de Tokat Kent
Müzesi olarak faaliyet göstermesi için gerekli ön
çalışmaları tamamlamıştı.
Tokat Mevlevihanesi de kentin dikkat çeken yapılarından. Mevlevihane’nin bahçesinde bulunan
saat kulesi, Abdülhamit Dönemi’nde, 1902’de
yapılmış. Taşhan ise mutlaka ziyaret edilmesi
gereken bir başka mimari güzellik. 1631 yılında,
kesme taşlarla inşa edilen bu han, eskiden, ker-
Ali Paşa Türbesi (sol üstte), Tokat Saat Kulesi ile
Behzat Camii minaresi (sağ üstte), Latifoğlu Konağı
(solda) ile Tokat Müzesi’nde sergilenen Frig Dönemi
pişmiş topraktan yapılma testi ile süzgeç (altta).
Sağ sayfa, altta: Tokat Mevlevihanesi (solda), Atatürk
Evi ve Etnografya Müzesi (ortada) ve
Ali Paşa Camii (sağda).
Ali Pasha Shrine (upper left)
Tokat Clock Tower with
Behzat Mosque Minaret
(upper right) Latifoğlu
Mansion (left) and a terra
cotta jug and filter from
Phrygia Period, displayed in
the Tokat Museum (below).
Right Page, below: Tokat
Mevlevihane (left), Atatürk
House and Ethnography
Museum (middle) and Ali Pasha
Mosque (right).
8
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Museum in December 2013. The Tokat Mevlevihane
is another of the city’s striking edifices. The clock
tower in the garden of Mevlevihane was built in Abdülhamit’s reign in 1902. Taşhan is another “must
visit” architectural beauty. Built with hewn stones
in 1631, this inn hosts its visitors now just as it did
in the days it was used as a caravanserai. This 112
roomed inn is one of the most beautiful buildings of
Tokat. Amongst the travel stops of Tokat are: Ali
Pasha Mosque, Ali Pasha Shrine, Ali Pasha Bath,
Ulu Mosque, Atatürk House and Ethnography Museum, and Latifoğlu Mansion.
“I came, I saw, I conquered”
There are many places to walk around and see in
the center of Tokat. Nevertheless, the surrounding
counties are at just as beautiful as downtown and
worth seeing. Particularly in spring months, high
plateaus and the lakes around them are preferred
by people who want to enjoy fresh air and rest. Its
thymus-scented plateaus and abundant underground springs are a choice for those who seek
health benefits as well. You can rest around Tokat’s
most famous lakes (such as Kaz, Zinav and Almus)
visit Sulusaray and Reşadiye, experience regions
with healing water resources, see castles, mosques,
old houses in the counties of Niksar ad Zile, visit
the Mahperi Hatun Caravanserai in Pazar County
and explore Ballıca Cave. The fame of Sulusaray
derives from more than its healing waters. Here is
an ancient city left from the Roman Era. The Lake
Kaz covered with reeds is very important since it
hosts many bird species. Watching these pleasant creatures is possible thanks to observation
towers erected around the lake. This is Tokat’s bird
paradise in the full sense of the word. Ballıca Cave
is 64 meters wide and mesmerizes people with its
THE MOST COLORFUL
TRADITION: YAZMACILIK OR
HAND PAINTED KERCHIEF
Yazmacılık is the art of cloth embellishing done
by drawing or printing with the hand generally
on cotton (or sometimes on silky cloth)
or by using carved wooden patterns to
apply various dyes. Most examples of this
handcraft can be seen on the scarves worn
by women. Other examples are table linen and quilt
covers. Yazmacılık is still a living tradition in Tokat, applied in
two ways: by hand and with wooden printing blocks. Hand
drawing more closely resembles painting since it’s done with
brushes. Examples of this type of Yazmacılık are scarce.
Printed examples are more available due to mass production.
We can compare it with “discovery of the printing press”.
EN RENKLİ GELENEK:
Using the pressing technique increases production. There are
two patterns peculiar to Tokat. One is “Tokat İçi Dolusu”
YAZMACILIK
and the other one is “Tokat Elmalısı”. The Çengelköy pattern
Yazmacılık; oyulmuş ahşap kalıplar kullanarak çeşitli boyalar- is used in Tokat even though its origin comes from İstanbul.
la, genellikle pamuklu bazen de ipek kumaşlar üzerine elle
Yazmas are mostly painted with madders which means the
çizilip resmedilerek veya basılarak yapılan bir kumaş süsleme material is chemical free. Tokat hand painted kerchiefs are
sanatı. Bu el sanatının örnekleri çoğunlukla kadınların baş
highly detailed precious works. If you happen to come to
örtülerinde görülür. Ayrıca bohça, sofra örtüsü, yorgan yüzü Tokat one day, don’t forget to buy a handkerchief or cover
olarak da kullanılır. Yazmacılık Tokat’ta hâlâ yaygın olarak
created with this technique.
sürdürülen bir gelenek ve bu geleneğin iki türü var. Birincisi
kalem işi yazmacılık, ikincisi ve daha sık yapılanı ise baskı
işi yazmacılık. Kalem işi yazmacılık fırça ile yapıldığı için
daha çok resim sanatına yakın ve örnekleri de çok
az. Baskı işi yazmalar ise toplu üretime elverişli.
Bunu tıpkı “matbaanın bulunması”na benzetebiliriz. Baskı tekniğinin kullanılması üretimi artırır.
Tokat’a ait iki özgün desen vardır. Bunlardan
biri “Tokat İçi Dolusu” diğeri “Tokat Elmalısı”
desenleri. Bu desenlerden başka “Çengelköy” deseni
de İstanbul menşeli bir desen olmasına rağmen Tokat’ta da
kullanılır. Yazmalar genellikle kök boyalarla boyanır, bu da
malzemenin kimyasal içermemesi nedeniyle sağlıklı olması
demek. Tokat yazmaları, el emeği göz nuru ürünler. Yolunuz Yazma desenli masa örtüleri ve yazmacılıkta
kullanılan ahşap kalıplar.
Tokat’a düşerse bu teknikle yapılmış bir yazma ya da örtü
Tablecloths with printed patterns and wooden
almayı unutmayın.
blocks used in textile printing.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 9
BÜYÜKLÜĞÜ ve
GÜZELLİĞİ ŞAŞIRTIYOR
Tokat yalnızca kent merkezi değil, ilçelerindeki tarihi ve doğal hazineleri ile de turizmini hareketlendiriyor. En çok ziyaretçi toplayan bu
yerler arasında ilk sırayı Pazar ilçesindeki Ballıca Mağarası alıyor.
Dünyadaki benzerleri arasında da önemli bir yeri olan Ballıca
Mağarası’nın yaşı 3.7 milyon yıl olarak hesaplanıyor. Bugün gezilebilen bölümü 680 metre uzunluk ve 95 metre yüksekliğinde bir alanı
kaplıyorsa da bunun mağaranın gerçek büyüklüğü yanında çok küçük
olduğu ifade ediliyor. Bir mekanın büyüklüğü, yazıya döküldüğünde
bazen fazla bir şey ifade etmiyor ama mağaranın tamamını gezmek
uzun bir yürüyüş, merdivenler inmek, merdivenler çıkmak demek...
Kristalleşmiş kireç taşlarının yarattığı Ballıca; sarkıt, dikit, sütun, duvar
ve örtü damlataşları, mağara gülleri, iğneleri, damlataş havuzları ve
soğan sarkıtlarıyla dünyanın oluşum yönünden en zengin ve en güzel
mağaralarından biri olarak kabul ediliyor.
Mağara içinde yer alan 8 salon; Havuzlu, Büyük Damlataşlar, Çamurlu, Fosil, Yarasalı, Çöküntü, Sütunlar, Mantarlı ve Yeni Salon isimleriyle anılıyor ve her birinin farklı özellikleri bulunuyor.
vansaray olarak kullanıldığı günlerdeki gibi, günümüzde de ziyaretçilerini
ağırlıyor. 112 odalı han Tokat’ın en güzel binalarından.
Tokat’ın gezi durakları arasınnda Ali Paşa Camii, Ali Paşa Türbesi, Ali Paşa
Hamamı, Ulu Cami, Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi, Latifoğlu Konağı da
yer alıyor.
“Geldim, gördüm, yendim”
Tokat’ın merkezinde gezilip görülecek çok yer var. Ancak ilçeler de en az
merkez kadar güzel. Özellikle bahar aylarında yaylalar ve etrafındaki göller,
temiz hava alıp dinlenmek isteyenlerce tercih ediliyor. Kekik kokan yaylaları
ve gürül gürül akan yeraltı suları şifa arayanların da tercihi. Tokat’ın en
ünlü gölleri Kaz Gölü, Zinav Gölü, Almus Gölü etrafında dinlenebilir, şifalı
su kaynaklarına sahip bölgeleri, Sulusaray ve Reşadiye’de gezebilir, Niksar
ve Zile ilçelerinin kaleleri, camileri ve eski evlerini görebilir, Pazar ilçesinde
bulunan Mahperi Hatun Kervansarayı ile Ballıca Mağarası’nı ziyaret edebilirsiniz.
10 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
IT’S SIZE AND
BEAUTY ARE AMAZING
Not only the city center of Tokat, but also the historical and natural treasures in its districts support its tourist industry. Among the most popular
destinations, the Ballıca Cave in the district of Pazar ranks first.
The Ballıca Cave, which has an important place among similar caves in
the world, is calculated to be 3.7 million years old. Although its accessible
part covers a 680-meter-long and 95-meter-high area, this part is said to
be very small, compared to its full size. Sometimes, words are incapable
of describing the real size of a room; in order to inspect the whole cave,
one has a long walk, up and down the stairways.
The Ballıca Cave created by crystallized limestone is recognized as one
of the world’s richest and finest caves in terms of formation, thanks to
its stalactites, stalagmites, columns, walls and covers of dripstones, cave
roses, needles, dripstone pools and onion-shaped stalactites.
The eight halls inside the cave are called the Havuzlu (“with pool”),
Büyük Damlataşlar (“large dripstones”), Çamurlu (“with mud”), Fosil
(“fossil”), Yarasalı (“with bat[s]”), Çöküntü (“depression”), Sütunlar (“columns”), Mantarlı (“with mushrooms”) and Yeni (“new”) Hall, and each
of them has different features.
impressive beauty. Moreover, it’s been asserted that
the famous emperor Julius Caesar said that very well
known phrase “Veni, vidi, vici” or “I came, I saw and I
conquered” within the borders of Tokat province. It’s
known that Caesar articulated this remark after going
to war in the region known as county Zile today and
winning a victory over Farnakes II, the Son of Pontus
King Mithridates VI in 47BC, and repeated this
remark in a letter he sent to Roma Senate. The Battle
of Zela and Caesar’s remark are some of the most
important historical incidents known in entire world...
Tokat Müzesi’nde sergilenen ikonalardan biri (solda).
One of the icons displayed in Tokat Museum (Left).
ASMA YAPRAĞI VE
TOKAT LEZZETLERİ
Tokat denince akla gelen en önemli ürün asma
yaprağı. Zile ve Erbaa’da bulunan bağlardan toplanan Tokat yaprağı büyük şehirlerde de alıcısı bol
olan bir yaprak çeşidi. Ancak alıcısı sadece Türkiyeli
dolma severler değil, Tokat yaprağı uzun zamandır
yurtdışına da ihraç ediliyor. Damarsız, incecik, tül
gibi bir yaprak çeşidi olan Tokat yaprağı salamura yapılıp Avustralya, Amerika ve Avrupa’ya da
gönderiliyor. Burada yaşayan Türkler ve Yunanlar
tarafından tüketilen bu yaprak çeşidi, yavaş yavaş
oradaki yerlilerin de radarına girmeye başlamış. Dolmanın lezzetini keşfedenler Tokat yaprağı satın alıp
sarmaya çalışıyor. Ünü yurtdışına yayılan bu lezzete
kolay ulaşabildiğimiz için şanslıyız.
“Bu kadar gezdik yorulduk. Şimdi biraz da Tokat’ın
lezzetli yemeklerine göz atalım” derseniz, hemen sayalım. Buranın en ünlü yemeği Tokat Kebabı. Kuzu eti özel fırınlarda pişirilip Tokat pidesiyle birlikte servis ediliyor. Haşlanmış ve lezzetlendirilmiş yeşil mercimeğin Tokat yaprağına sarılmasıyla yapılan “Bat”
da Tokat’a gidince mutlaka tatmanız gereken lezzetler arasında. Gündürme çorbası,
keşkek ve cevizli çörek, “etekli sucuk” denilen bezde yapılmış sucuk, has kaymak ve
beyaz Zile pekmezi de Tokat’ın özel lezzetlerinden bazıları. Yolunuz Tokat’a düşerse
hem bu güzel yerleri ziyaret etmeyi hem de lezzetli yemeklerden tatmayı unutmayın.
Bu arada Sulusaray’ın ünü sadece şifalı sularından kaynaklanmıyor. Burası
aynı zamanda Roma Dönemi’nden kalma bir antik kent.
Kaz Gölü sazlarla kaplı bir göl ve içinde pek çok kuş türünü barındırması
sebebiyle çok önemli. Gölün etrafına kurulan gözetleme kuleleri sayesinde bu güzel canlıları izlemek mümkün. Burası tam anlamıyla Tokat’ın kuş
cenneti. Ballıca Mağarası ise 64 metre genişliğinde, son derece etkileyici bir
doğal güzellik.
Ayrıca ünlü imparator Julius Sezar’ın, “Veni, vidi, vici” yani “Geldim, gördüm, yendim” sözünü de Tokat ili sınırları içinde söylediği ileri sürülüyor.
Sezar’ın bu sözü MÖ 47 yılında, bugünkü Zile civarında Pontus Kralı VI.
Mitridates’in oğlu II. Farnakes ile savaşıp, zafer kazandıktan sonra söylediği, Roma Senatosu’na gönderdiği mektupta da tekrarladığı biliniyor. Zela
Savaşı ve Sezar’ın bu sözü tüm dünyada bilinen en önemli tarihi olaylardan
biridir...
Ali Paşa Hamamı (en üstte) ve Taşhan (üstte).
Ali Pasha Bath (top) and Taşhan (above).
12 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
VINE LEAF AND TOKAT TASTES
When talking about Tokat, the most important product is grape leafs. Tokat vine
leafs gathered from the vineyards in Zile and Erbaa are a variety in great demand in
big cities too. Buyers are not just dolma fans from Turkey as the Tokat vine leaf has
been exported for a long time. The Tokat vine leaf is a veinless and very thin like tulle; it is pickled and exported to Australia, America and Europe. This leaf, consumed
by Turks and Greeks living in the area, slowly began to be discovered by the native
people there. Those who discover the taste of dolma buy Tokat grape leaves and try
to make them stuffed by rolling. We are lucky to reach easily this taste whose fame
has spread abroad. If you are saying that “We’ve wandered about much and we’re
tired. Let’s look at Tokat’s delicious meals,” let’s count them immediately. The most
famous dish here is Tokat Kebab. Lamb is served with Tokat pita after being cooked
in special ovens. Bat which is prepared by putting boiled green lentil into Tokat leaf
and wrapping it are amongst the tastes you should absolutely taste when you go to
Tokat. Some of the other unique tastes of Tokat are Gündürme Soup, keşkek, pie
with walnut and raisins, and refined cream. If you happen to come to Tokat, don’t
forget to visit these beautiful places and taste these delicious meals.
Tokat yemekleri (soldan ve yukarıdan başlayarak) Çalma Pekmezli Tavuk,
Bat, Pehlili Pilav, Baklalı-Erikli Etli Dolma ve Tokat Kebabı.
Tokat dishes (from left and top): Çalma Pekmezli Tavuk (chicken with grape
syrup), Bat, Pehlili Pilav (pilaf with meat), Baklalı-Erikli Etli Dolma (stuffed
vegetables with broad bean, plum and meat) and Tokat Kebab.
İstanbul Denizlerinin Yeni Klasiği:
Armada Gezi Teknesi.
Boğaz’da yıl boyunca yapacağınız unutulmaz geziler için...
Boğaz’ın ve şehrin muhteşem silüetine yaraşır “Armada Gezi Teknesi”, şık tasarımı ve el yapımı olma özelliği ile size en konforlu
ve en keyifli gezi deneyimini yaşatıyor. Armada Otel’in seçkin servis kalitesi ve mutfağını da beraberinde sunan bu gerçek
İstanbul klasiği ile İstanbul Boğazı, Haliç ya da Adalar yönünde düzenleyeceğiniz VIP, kurumsal etkinlik ve toplantılarınızda
misafirlerinize unutulmaz anlar yaşatmaya hazır mısınız?
Tekne Kapasitesi 50 kişi
Yemekli Düzen 24 kişi - Kokteyl Düzeni 50 kişi
Rezervasyon:
Funda Dağlı | (+90) 530 381 01 63 | [email protected] | www.armadageziteknesi.com
İSTANBUL’UN FETHİ
İstanbul’un kurumsal çiçeği
erguvanlar hazır. Lâleler de
hâlâ her yerde. İstanbul’da
bahar her zaman güzeldir
ama 29 Mayıs’ta daha da güzel
olur. İstanbul bu 29 Mayıs’ta
bizim olmasının tam
561. yaşgününü kutlayacak.
THE CONQUEST OF İSTANBUL
Redbuds, the official flowers of İstanbul are ready.
And the tulips are still all around. Spring time is always
nice in İstanbul but it becomes nicer by the time 29th
May comes. İstanbul will celebrate the 561st anniversary
of the conquest this 29th May.
 Rasim Konyar & Özgür Açıkbaş & Wikipedi
14 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
8000 yaşında olduğu Marmaray kazıları sayesinde ortaya
çıkan İstanbul, MÖ 7. yüzyılda Byzas tarafından farkedilip
kurulduğu ilk günden beri her kavmin iştahını açmış, kuşatılıp durmuş. Buna rağmen tarihinde 3 çok büyük kuşatma
ve fetih var. Adı Konstantinopolis iken yaşadığı ilk fetih, 13
Nisan 1204’de başlayan Latin kuşatması ve 57 yıl süren Latin
egemenliği, ikincisi 2 Nisan-29 Mayıs 1453’de II. Mehmet’in
kuşatması ve Türklerin fethi, üçüncüsü de 16 Mart 1920’de
başlayıp, İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan İtilaf
Devletleri’nin işgali. İlkinde Haçlılar tarafından yağmalanan
şehir yakılıp yıkılırken, 1453 fethinden sonra tam tersini
yaşayıp âbâd olan İstanbul, üçüncü işgalden de ancak Türk
Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından sonra 6 Ekim
1923’de kurtulabilmiş.
1453’den önce
1453’den önce Doğu Roma İmparatorluğu Konstantinopolis
ile sınırlı hale gelmiş, toprakları Marmara kıyısındaki Silivri
Kalesi, Vize ve Misivri gibi küçük kasabalardan ibaretti. Konstantinopolis de bir imparatorluk başkentinden ziyade dini bir
merkezdi. Ne var ki Hristiyan dünyasındaki örgütlenmenin
Ortodoks ve Katolik olarak ikiye ayrılmış olması, Ortodoks
Konstantinopolis halkının Katolik kilisesine boyun eğen
İmparator’a karşı duyduğu hoşnutsuzluk şehirde çoktan içten
içe yayılan bir çöküş duygusu yaratmıştı. Son olarak Patrik
Gennadios Skolaryus’un istifası ile kendini lanetlenmiş kabul
İstanbul, whose age has been determined as 8000 thanks to the Marmaray excavations, had
always attracted every tribe, and has been laid constant siege to since the day it was established by the Byzas in the 7th century BC. Despite this, its history includes only 3 big sieges and
conquests. The first conquest occurred when the city was called “Constantinople”. It was a Latin
siege starting on 13 April 1204 and led to Latin domination lasting 57 years. The second one
was Mehmet II the Conquer’s siege dated April 2-May 29 1453 and led to Turkish domination,
and the third one - which started on 16 March 1920 - was the conquest by the Allied Powers of
Great Britain, France and Russia. In the first occupation, as İstanbul was pillaged and burned
to ground by the Crusaders, after 1453 the city became prosperous. As for the 3rd invasion,
İstanbul was saved on 6 October 1923 after the Turkish Independence War ended in victory.
Before 1453
Before 1453, the East Roman Empire was confined to Constantinople, and its lands comprised
just Silivri Castle on the coast of the Marmara Sea, and some small towns such as Vize and
Misivri. Rather than an Empire capital, Constantinople was only a religious hub. However, the
split of the Christian World into Orthodox and Catholic, and the grudge nurtured by the Orthodox people of Constantinople against the Emperor who submitted to Catholic Church created
an atmosphere of resentful decadence which prevailed in the city. Lastly, prophecies about the
end of the city were spreading fast and the city was resigned to damnation with the Patriarch
Gennadios Skolaryus’s resignation. The Ottomans were already prepared for the conquest of
the city. The big cannons necessary for a siege were cast, Rumeli Castle was built in 1452 to
control the Bosphorus, Anadolu Castle was built, a powerful navy consisting of 16 galleys was
formed, the number of soldiers was increased two-fold, and aid roads were taken under control
to prevent Byzantium from getting help. It was enabled Galata in the reign of Genoese to be
neutral during the war. The siege began with the first Ottoman advance guards’ appearance in
front of İstanbul on 2 April 1453.
Oya Şirinöz’ün Hartmann Schedel’in 1493 tarihli İstanbul gravüründen yola çıkarak,1994 yılında
çizdiği tabloda, İstanbul’un surları ile Haliç’i kapatan zincir resmedilmiş (sol sayfa üstte). İstanbul için
1499 yılında çizilmiş bir sahne (sol sayfa altta). Fausto Zonaro’nun iki eseri: Haliç kıyısında Osmanlı
donanması (sağ üstte) ve Fatih’in İstanbul’a girişi (sol altta).
Based on a 1493 İstanbul gravure made by Hartmann Shedel, Oya Şirinöz portrayed the chain which was
strung across the Golden Horn and İstanbul Walls. (left page upper). A scene drawn for İstanbul in 1499
(left page below) Fausto Zonaro’s two works: the Ottoman Navy on the shores of the Golden Horn (upper
right) and Fatih’s entrance to İstanbul (below left).
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 15
Fatih’s Tenacity and the limits of
technology pushed
Giant chains stretched as a precaution between
Karaköy and Sarayburnu to hinder Ottoman ships
from entering the Golden Horn increased the self
confidence of Emperor Constantine XI, who had
resisted the previous raids. However, with an order
by Fatih the Conquer, who pushed the limits of the
technology of the time, the launch of 72 galleys into
the Golden Horn after being dragged over land on
sledges on the night of 21st -22nd April changed the
course of the battle and the city had to submit to
the Ottomans on 29th May.
Thus, the Ottomans passed to a new imperial era,
closing the era of feudal, and Sultan Mehmet II,
then 22 years old, would gain the title “Conquer”.
As the East Roman Empire was being wiped off
LIEBIG KARTLARI VE İSTANBUL
eden şehrin sonunun geldiğine
dair kehanetler hızla yayılıyordu. Öte yandan Osmanlılar
zaten İstanbul’un fethi için
yeterince hazırlanmıştı. Kuşatma için gerekli olan büyük
toplar döktürülmüş, 1452’de
Boğaz’ın kontrolünü sağlamak
için Rumeli Hisarı inşa edilmiş,
sonra Anadolu Hisarı yapılmış,
16 kadırgadan oluşan güçlü bir
donanma oluşturulmuş, asker
sayısı iki kat artırılmış, Bizans’ın
yardım almasını engellemek
için yardım yolları kontrol
altına alınmıştı. Cenevizlilerin
elinde bulunan Galata’nın da
savaş esnasında tarafsız kalması
sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı öncü kuvvetlerinin İstanbul önlerinde görülmesiyle kuşatma başladı.
1454 yılında Konstantinopolis
Ortodoks Patrikhanesi Lideri
II. Gennadios ile II. Mehmet’i tasvir
eden tablo (üstte), 15. yy Fransız
minyatüründe Bizans (sağda).
A painting which depicts
II.Gennadios, Constantinople
Orthodox Patriarchate Leader with
Mehmet II (the Conquer) in 1454
(above), Byzantium shown in the 15th
French miniature (right).
16 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Justus von Liebig (1803-1873) organik kimya çalışmalarıyla tanınan bir Alman bilim insanı ve profesör. Kendi
adıyla anılan kimya yasaları ve bir de şirketi var. 1856’da
kurulmuş Liebig Et İhracat Şirketi adındaki şirket,
kendini tanıtmak için bir dizi resimli kart yapıp ücretsiz
dağıtıyormuş. Fransızca basılan kartlar çok ilgi görünce Hollandaca, Fince, İsveççe, Sırpça gibi dillerde de
basılmış. Kartların ön yüzünde bir küçük reklamla birlikte
bir ülke, toplum ya da olaylara ait çizimler yer alıp, arka
yüzünde de o konuda yazılı bilgiler var. Yazılı bilgiler
ve özenli çizimlerin bazen gerçeğe hiç uymadığı Liebig
Kartları’nın koleksiyon değeri var. Bunlardan bazıları eski
İstanbul’a, 6’lık bir serisi ise “İstanbul’un Düşüşü” adıyla
1453 fethine ayrılmış. Gerçeğe uymayan metinler biraz
“Barbar Türkler” üslubuyla kaleme alınmış olsa da çok
ilginç ve etkileyici. Onları merak edenler, tamamını Cem
Ülgen’in Fransızca çevirisi, Önder Kaya’nın koleksiyon ve
kaleminden şu adreste görüp okuyabilir:
http://gezgindergi.com/liebig-kartlarinda-istanbul/
LIEBIG CARDS AND İSTANBUL
Justus von Liebig (1803-1873)
was a Dutch scientist and professor
known for his studies on organic
chemistry. He had Chemistry laws
named after him, and a company.
The Liebig Meat Export Company,
established in 1856, freely distributed picture cards that they made to
promote themselves. When these
printed French cards were received
very well, they continued to be printed in other languages
such as Dutch, Finnish, Swedish and Serbian. On one side of
the card, there were drawings relating to the communities or
incidents with a little ad, and there was written information
on the back side. Even though the written information and
drawings are not consistent with the reality, Liebig Cards
have a value among collectors. Some of them were designed
for old İstanbul: a series of 6 cards called “the Fall of İstanbul” was designed to commemorate the 1453 conquest.
Although some of the texts are historically inaccurate and
include phrases such as “Barbarian Turks”, they are very
interesting and impressive. Those who are interested can see
and read all the cards from the translation by Cem Ülgen
from French, and Önder Kaya’s collection and pen.
http://gezgindergi.com/liebig-kartlarinda-istanbul/
Fatih’in azmi ve teknolojinin zorlanan sınırları
Osmanlı kuşatmasına karşı önlem olarak gemilerin Haliç’e girmemesi için
Karaköy ve Sarayburnu arasına çekilen dev zincirler, önceki saldırılarda direnebilen İmparator XI. Konstantin’in güvenini artırdıysa da II. Mehmet’in
o dönemdeki teknolojinin sınırlarını zorlayarak verdiği emir üzerine, 21
Nisan’ı 22 Nisan’a bağlayan gece 72 parça kadırganın karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesi, savaşın seyrini değiştiriyor ve 29 Mayıs’ta şehir
Osmanlılara teslim olmak zorunda kalıyordu. Böylece Osmanlılar beylikler
döneminden imparatorluğa geçerken, 22 yaşındaki Sultan II. Mehmet’in
adı da Fatih olarak anılacaktı. Doğu Roma İmparatorluğu tarih sahnesinden silinirken, Orta Çağ kapanıp, Yeni Çağ başlıyor; İstanbul, Osmanlı
İmparatorluğu’nun yeni başkenti ilân ediliyordu. 1453’ün değiştirdikleri
arasında bunlar kadar hatta daha da önemlisi, düşüşe geçen ve sur içine tıkılıp kalan bu güzel şehrin sur dışına çıkarılarak yeniden imarı ve su uygarlığına kavuşturulmasıydı elbette. Fatih ve ondan sonra gelen padişahların,
devletin ve imparatorluğun gücünü simgeleyen bir dünya kenti olabilmesi
için İstanbul kent yönetimi hızla örgütlenecek, onun gelişip yüzyıllarca bir
dünya kültür başkentine dönüşmesiyle sonuçlanacaktı...
the map of history, the Medieval Age was ending and the New Age starting.
İstanbul was proclaimed the new capital of the Ottoman Empire. Among many
other things, the date1453 brought the restoration of this beautiful city which
had been nestled inside walls. Fatih and the other Sultans following him immediately organized the urban administration of İstanbul to become a world
city symbolizing the state and empire’s power. Consequently this city became a
cultural capital for centuries.
PANORAMA 1453 MÜZESİ
Panorama 1453 Tarih Müzesi, 2008’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından kuşatmanın geçtiği Topkapı-Edirnekapı surlarının karşısında açılmıştı. Müze, İstanbul’un kuruluşundan başlayıp kuşatmayı, fethi, Fatih’in hayatını, savaşlarını ve İstanbul’u inşa faaliyetlerini
orijinal minyatür, gravür ve resimler eşliğinde anlatan bir sergi ile başlıyor. Serginin
bitiminde, kısa ve karanlık bir koridordan geçen ziyaretçiler kendilerini birden 29 Mayıs
1453’ün şafak vaktinde hissediyor ve Osmanlıların şehre giriş anına tanıklık ediyorlar. 38
m çapındaki bir yarım kürenin iç yüzeyine yapılmış 2350 metrekare alanlı, 10.000 adet
figürle yaratılan bu etki, ziyaretçiyi her anlamda kuşatıyor. Bir helikopter simülasyonun da
yer aldığı müzenin sanal ziyareti de mümkün: http://panoramikmuze.com
PANORAMA 1453 MUSEUM
Bizanslılar’ın Haliç’e döşediği zincirin parçaları bugün İstanbul’da üç ayrı müzede
sergileniyor: İstanbul Arkeoloji Müzeleri (sol üstte) Deniz Müzesi ve Askeri Müze
(sağ üstte). Ayasofya Müzesi’nde yer alan bu Meryem Ana tasvirinin İstanbul’u
koruduğuna inanılıyordu (üstte).
The pieces of the chain the Byzantines pulled in front of the Golden Horn are displayed
at 3 separate museums in İstanbul today. İstanbul Archeological Museums (upper left),
Naval Museum and Military Museum (upper right) This Virgin Mary portrayal in Hagia
Sophia Museum was believed to have protected İstanbul (above).
Panorama 1453 History Museum was opened by İstanbul Metropolitan Municipality in
2008, opposite the Topkapı-Edirnekapı walls where the siege took place. Entering the
museum you will see an exhibition which, starting from the foundation of İstanbul, shows
conquest, siege, Fatih’s life, battles, and efforts to promote İstanbul’s prosperity, accompanied by original miniatures, gravures, and the pictures. At the end of the exhibition, visitors
pass through a short, dark corridor to feel as though they are at the dawn of 29 May 1453
and witnessing the moment that the Ottomans entered the city. This effect is created with
10,000 figures in an area of 2350 square meters on the interior surface in a hemisphere of
38 meters. You can make a virtual visit the museum which also has a helicopter simulation.
http://panoramikmuze.com/.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 17
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın
başladığı ve Atatürk’ün
Samsun’a çıktığı gün.
Gençliğin ve ülke sporunun
aldığı en anlamlı armağan,
bir Cumhuriyet kültür mirası:
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA,
GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI...
The day our Independence War started and Atatürk arrived
at Samsun. The most meaningful gift given to our youth and
our country’s sport, a cultural inheritance:
MAY 19TH COMMEMORATION OF ATATÜRK
YOUTH AND SPORT FESTIVAL…
“Gürbüz ve yavuz evlatlar isterim.
Bunu görmezsem hakkınızdaki itimadımı yitirirsiniz”.
Mustafa Kemal Atatürk
“I want robust and stern sons. If I don’t see this,
you’ll lose my confidence in you.”
Mustafa Kemal Atatürk
18 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Büyük önder Atatürk’ün bu vatanı çağdaş ve uygar ülkelerle
aynı düzeye getirmek için yaptıklarının arasında 19 Mayıs
Bayramı’nın yeri başka. Genç Cumhuriyet’in geleceğini
emanet ettiği gençliğe ve ülke sporuna çok önemli bir
armağan olan bu bayram, TBMM’de kabul edilmeden
çok önce de, 19 Mayıs’ta Bandırma Vapuru ile gittiği ve
Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı Samsun başta olmak üzere
pek çok şehirde kutlanıyordu. Büyük Nutku’nu 19
Mayıs’la başlatan, kendisine doğum gününü soranlara
“Neden 19 Mayıs olmasın?” diyen Atatürk ise bugünü
gençliğe armağan etmek istiyordu. 1938 yılının 20
Haziran’ında TBMM’de kabul edilen 3466 sayılı Kanun
ile 2739 Sayılı Kanun’un ikinci maddesine “Gençlik ve
Spor Bayramı, Mayıs’ın 19 ncu günü” fıkrası eklendi ve
Atatürk bunu gördükten 6 ay sonra aramızdan ayrıldı...
Samsun kutlamaları: Gazi Günü
Samsunlular, Atatürk’ün geldiği tarih olan 19 Mayıs’ı başından
beri kutluyorlardı. İlk programlı tören ise 1926’da yapılmış. O yıl 19
Mayıs’ı “Gazi Günü” ilân eden Samsun halkı, programlı törenlerle her yıl
kutlamaya da devam etmiş. 1927’de valilik tarafından hazırlanan kutlama
programı önce Samsun gazetesinde yayınlanmış, daha sonra el ilânları biçiminde halka dağıtılmış ve şehrin belirli yerlerine asılmış. Törenlere, fabrika
ve demiryolu kuruluşlarının düdüklerini çalmasıyla başlanmış. Samsun Parkı’ndaki törenden sonra 1926’da Samsun halkı tarafından Atatürk’e armağan edilen Gazievi’nin önüne gelinmiş ve orada günün anlam ve önemini
belirten konuşmalar yapılmış. Sonra Mecidiye Caddesi üzerinden belediye
binasına gidilmiş, akşam belediyede bir şükran balosu, gece şehirde fener
alayları düzenlenmiş.
Sporun önemi
Atatürk, Spor ve ilk “Atatürk Günü” adı altında kutlama: 24 Mayıs 1935.
Atatürk Kurtuluş Savaşından önce de sporun bir toplum için ne kadar önemli
olduğunun farkındaydı. 1908’de Almanların gençlik teşkilatının ve tüm
ülkenin izcilik örgütlerinin gittikçe genişlediğini gören Atatürk 1915 yılında
“Osmanlı Genç Dernekleri Genel Müfettişliğine” atanmış. 1922’ye kadar
büyük illerde az sayıda da olsa spor kulüpleri kurulmuş. 1922 yılında ise yurt
dışında beden eğitimi ve spor alanında eğitim alan genç aydınlar “Türkiye
İdman Cemiyetleri İttifakı”nı kurmuş. 1926’da bu kuruluştan kendisini ziyarete gelen bir heyete Atatürk, parasızlığın umutsuzluk yaratmaması gerektiğini, ülkemizin örgütlü spor faaliyetlerine başlamasının yeni olduğunu,
May 19th has a distinctive place amongst the things that the great leader
Atatürk has done to close the gap between our Turkey and other
civilized countries. This festival is a very significant present to
Turkish Sport and Turkish Youth to whom Atatürk handed
over the future of the Young Republic. Long before being
accepted in the Turkish Grand National Assembly it was
being celebrated in many cities, particularly in Samsun
where Atatürk went by a vessel named Bandırma to
spark the Turkish Independence War.
Atatürk initiated the Oration (or Nutuk,) on May 19th and
asked, “Why would it not be May 19th?” to the people
who asked when his birthday was; he wanted to present
this day to the youth of Turkey. On June 20th, 1938, the
clause “Youth and Sport Festival, May 19th” was added to
the 2nd article of the Law No. 3466 and the Law No. 2739
which were passed in the Turkish Grand National Assembly;
after seeing this, Atatürk left us for eternity...
Samsun celebrations: Veteran Day
From the beginning, citizens of Samsun celebrated May 19th, which is the date
Atatürk came to Samsun. The first arranged ceremony was held in 1926. The people
of Samsun, who had proclaimed May 19th to be “Veteran or Gazi Day” that year, continued to celebrate it with ceremonies scheduled every year. The Celebration Program
prepared by the governorate in 1927 was originally published in the Samsun newspaper and later on distributed as flyers to the people and hung on certain places in
the city. Ceremonies were kicked off with the sirens of the factories and trains. After
the ceremony in Samsun Park ended, a multitude gathered in front of the Gazievi that
the people of Samsun presented to Atatürk in 1926. Speeches stressing the meaning
and significance of the day were made. Afterwards, passing over Mecidiye Street, a
procession proceeded to city hall. A thanksgiving ball was held in city hall as well as a
torchlight procession in downtown that night.
1930’lu yıllarda yapılmış Atatürk
portresi (en üstte) (Shutterstock,
prostok), İzmir Buca’daki dev Atatürk
rölyefi (sol altta) (Shutterstock,
multitel), 1900’lerin başında Atatürk
(alt ortada) (Shutterstock, prostok) ve
yirmili yıllardan bir görüntüsü (sağ altta)
(Shutterstock, prostok).
An Atatürk Portrait from the 1930s.
(top) (Shutterstock, prostok), Huge
Atatürk Relief in Buca, İzmir (lower
left) (Shutterstock, multitel), Atatürk
at the beginning of the 1900s. (lower
middle) (Shutterstock, prostok), and
his image from the 1920s. (lower right)
(Shutterstock, prostok).
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 19
başarıya ulaştıkça maddi zorlukların kendiliğinden çözüldüğünü söyleyerek
“Gürbüz ve yavuz evlatlar isterim. Bunu görmezsem hakkınızdaki itimadımı
yitirirsiniz” demiş. Cumhuriyetin ilanından sonra 1924 yılında çıkarılan Köy
Kanunu, köylerde cirit, güreş, nişan gibi köy oyunlarını özendirici hükümlere
yer vermiş, 1930 Belediyeler Kanunu ise, belediyelere, spor alanları, çocuk
bahçeleri ile yerel ihtiyaçlara yönelik stadyumlar yapmak ve işletmek gibi
hükümler getirmiş. Atatürk 1926’da bir ulusun ve ırkın gelişiminde sporun
en önemli araçlardan biri olduğunu vurgulamış, sporun gelişmesi ile birlikte
yurt kültürü ve savunmasına da katkı sağlayacağını belirtmiş. Beşiktaş Jimnastik Kulübü ise 1935 Mayıs ayı içinde Galatasaray ve Fenerbahçe kulüpleri ile
bir toplantı düzenleyerek, Atatürk’e gençliğin beslediği sevgi ve saygıyı dile
getirebilmek amacıyla bir “Atatürk Spor Günü” düzenlenmesini önermiş. Atatürk Spor Günü gösterisine her iki kardeş kulüp tam kadro katılmış. 24 Mayıs
1935 tarihinde Kadıköy Stadı’nda yapılan gösteriyi izlemek üzere 20 binden
fazla seyirci toplanmış. Beden eğitimini tüm ülkeye, köylere varıncaya kadar
örgütlemek ve yaymak için 1938 yılında çıkan Beden Terbiyesi Kanunu ise
Atatürk’ün Türk Sporuna en son armağanı... 19 Mayıs’ımız sonsuza kadar
kutlu olsun!
Samsun’da müze olarak hizmet veren Bandırma Vapuru replikası özellikle
gençlerden büyük ilgi görüyor. Vapurun içinde yer alan canlandırmalarda Atatürk ve
silah arkadaşlarının yolculuğu aktarılıyor (sağ üstte). Samsun Gazi Müzesi (altta ve
sağ üstte).
A replica of the Bandırma Ship which serves primarily as a museum receives great
attention from young people in particular. Inside the ship, the voyage of Atatürk and
his gunmen is conveyed through representations (upper right). Samsun Gazi Museum
(below and upper right).
20 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
The Importance of Sport
The celebration under the name of Atatürk, Sport and the first “Atatürk Day”: 24
May 1935. Even before the Turkish Independence War, Atatürk was aware of how
important sport is for a community. Witnessing German youth participation in sports
and the gradual expansion of scouting organizations throughout the country in
1908, Atatürk was appointed to the post of “Ottoman Youth Societies Inspectorship”
in 1915. Before 1922, many sport clubs, despite fewer in terms of numbers, were
established in big cities. By 1922, young intelligent people who were educated abroad
in physical training and sport branches established the “Turkish Training Clubs Association. Addressing a delegation from this institution that visited him in 1926, Atatürk
said that pennilessness should not cause hopelessness, since our country had just
begun organized sport activities, and, when succeeding, financial hardships will be
solved automatically. Atatürk went on to say, “I want robust and stern sons. If I don’t
see this, you’ll lose my confidence in you.” The Village Act, enacted after the Proclamation of the Republic in 1924, included some provisions promoting some sports
games such as cirit (a Turkish sport played by horsemen who throw javelins at each
other), and wrestling. The Municipalities Act of 1930 stipulated some terms to municipalities like building sport squares areas, children’s playgrounds and local stadiums
oriented to local needs. Atatürk underlined that sport was one of the most important
instruments in the improvement of a nation and race and stressed that improvement
of sport will contribute to the country’s defense and culture. In a meeting that it held
jointly with Galatasaray and Fenerbahçe soccer clubs in May 1935, the Beşiktaş Jimnastik Club suggested an “Atatürk Sport Day” to express the love and esteem Atatürk
fostered toward the youth of Turkey. Each sister club as a full team, participated in
the Atatürk Sport Day performance. More than 20 thousand viewers came together to
watch the performance in Kadıköy Stadium on 24 May 1935. As for Beden Terbiyesi
Kanunu (the Physical Training Act) passed in 1938 to organize and spread physical
training to the whole country, including villages, it was the last present Atatürk gave
to Turkish Sport... Have a happy May 19th to all of us forever!
HIDRELLEZ GELİYOR!
Bu ayın ilk 4 günü
içinde iyice düşünün!
Gerçekleşmesini istediğiniz
neler var? Sonra onların
ister resmini yapın, ister
bir kağıda yazın, bir de
gül fidanı alın.
5 Mayıs Pazartesi,
6 Mayıs Salı’ya bağlanırken
dileklerinizi gülün altına
koymayı ihmal etmeyin!
Kimbilir, bakarsınız
sizinkiler de gerçekleşir...
 Shutterstock
HIDRELLEZ IS COMING!
22 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Think well during the first four
days of this month! What are the
wishes you would want to come
true? Afterwards, either you draw
their pictures, or write them down
on a piece of paper, and find a rose
sapling. Don’t forget to put your
wishes under that rose sapling by
the time Monday 5th May turns into
Tuesday 6th May! Who knows, your
wishes may come true too...
Doğa, kışın gri giysilerini hızla üzerinden çıkarıp neşeli renklere bürünürken, insanları da neşelendirir. Asık suratlar güler, daralan ruhlar umutlu
bekleyişlerle feraha çıkar. Baharı sevmemiz bu yüzdendir. Sanki hep yeni
ve güzel bir şeyler oluverecek gibi hisseder, hayallere dalarız. Kendini olduğundan çok genç hissedip ona göre davrananlara yakıştırdığımız “baharı
başa vurmuşluk” hali de herhalde bundan başkası değildir. Bu duygular
evrensel olup, bu yüzden bütün kültürlerde baharın gelişi kutlanıyor.
Anadolu kültüründe de bahar, insan ve doğa arasındaki iletişimi ve umudu
simgeleyen bir kültürel gelenek olan “Hıdrellez” ile kutlanıyor. O gün yeryüzünde buluşup tüm dilekleri gerçekleştirdiklerine inanılan Hızır ve İlyas
peygamberlerin adları birleşip halk ağzında “hıdrellez” olmuş...
Yetiş ya “Hızır”!
Hıdrellez bayramını ve Hızır kavramını tek bir kültüre mal etmek zor. Çünkü ilk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta
bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde baharın gelişi bazı tanrılar adına düzenlenen çeşitli törenlerle kutlanıyor. Darda kalınca “Yetiş ya Hızır” diye yardıma
çağırdığımız Hızır kim peki? Hızır, Arapça “yeşil adam” anlamına gelen bir
kelime. Bahar ile örtüşüyor. Sümerlerden beri adı geçen Hızır, yaygın inanışa göre, Hayat Suyu (Ab-ı Hayat) içerek ölmezliğe ulaşmış; zaman zaman
özellikle baharda insanlar arasında dolaşarak zor durumda olanlara yardım
eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Kuran’ın Kehf suresinde Musa ile
sohbetinden sözedildiği için İslam dünyasında ermiş bir ulu ya da peygamber olduğu kabul edilen bir mitolojik kişilik. Kimliği, yaşadığı yer ve zamanı
belli olmayan Hızır’ın, İlyas ile aynı kişi olduğunu ileri sürenler de var.
Temizlik, ateşler, dilek ağaçları...
Ülkemizde 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan geceden başlayan ve güneş doğana kadar süren Hıdrellez’i, Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler de St. Georges
Günü olarak kutluyorlar. Türkiye’deki gelenekler arasında köklü bir ev
temizliği yapılması en başta geleni. Çünkü Hızır temiz olmayan evlere uğramıyor! Anadolu’da kimi yörelerde Hıdrellez dileklerinin kabul edilmesi için
As nature sheds the grey clothes of winter and takes
on cheerful colors, it amuses people too. Sullen
faces smile, pressed souls come up for air with
hopeful expectations. This is why we like
spring. We feel as if new and pleasant
things will happen, and we daydream.
Maybe the phrase “dress as if it’s
summer” - used for people who feel
younger than they are - originates
from this ‘springtime feeling. These emotions are universal; therefore the coming
of spring is celebrated in every culture.
As for Turkish Culture, spring is celebrated
with “Hıdırellez” a cultural tradition which symbolizes the
communication and hope between humankind and nature. The
names of the prophets Hıdır and İlyas (Elijah) who are believed
to have realized all wishes by meeting on that day, combine and
become “hıdırellez” in colloquial language…
İSTANBUL’DAKİ AHIRKAPI
ŞENLİKLERİ’NE NE OLDU?
İlki 1997’de Armada Otel’in Ahırkapı Sokak’ta düzenlediği Hıdrellez Şenliği çok beğenilince diğer kuruluşların
da katılımıyla Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri Derneği kurulmuş ve şenlik her yıl yapılmaya
başlanmıştı. Katlanarak artan katılımcı sayısı dar sokaklara sığmayınca Marmara Denizi
sahilindeki Ahırkapı Parkı’na taşınan Hıdrellez Şenlikleri, güzel sanatlar ve tasarım
öğrencilerinin hazırladığı çeşitli dilek ağaçları ve süslemeler, Ahırkapı Roman Orkestrası
ve çeşitli müzik grupları, her çeşit yiyecek içecek standı ile bir “mahalle etkinliği”nden
çıkıp, “uluslararası şöhrete sahip kent etkinliği”ne dönüşmüştü.
Ne var ki sayıları yüz binleri aşan insanı, o park da içine sığdıramadı. İzdihamı önlemek
için sembolik bir ücretle önceden bilet alınması çözümü bazı olumsuz tepkilerle karşılanınca, Dernek de güvenliği tek başına sağlayamadığı için organizasyondan vazgeçip
kapandı. Aslında amaca ulaşıldı, çünkü Hıdrellez İstanbul kent kültürünün yeniden bir
parçası oldu. Son yıllarda Ahırkapı Romanları dahil, artık herkes küçük gruplar halinde
kendi şenliğini düzenliyor. Derneğin Hıdrellez web sitesi ise hâlâ yayında olup, eski şenlikleri özleyenler buradaki resimler ve filmlerle hatıralarını yad’ediyorlar: hidrellez.org.
WHAT HAPPENED TO THE FESTIVITIES IN AHIRKAPI IN
İSTANBUL?
When the Hıdırellez Festival held by Armada Hotel for the first time in Ahırkapı Street
in 1997 turned out to be hugely popular, the Ahırkapı Hıdırellez Festivities Association
was established with the participation of other societies and this festival began to be held
every year. When the rising number of participants did not fit in the narrow streets, the
festival moved to Ahırkapı Park on the coast of the Marmara Sea. Thus, these Hıdırellez
festivities have become” an internationally famous urban activity” with various wish trees,
decorations designed by fine arts and design students, Ahırkapı Gypsy Orchestra
and
several music bands, and assorted food and drink stands. However, the
park too failed to accommodate those people whose number exceeded
hundreds of thousands. The suggestion of buying a ticket in advance
for a symbolic fee to prevent stampedes was not received well,
and the Association on its own was not able to provide the
security and so the festival came to an end. Eventually the
goal was reached when Hıdırellez once more become a
part of İstanbul city culture. In recent years, everyone, including the Gypsies of Ahırkapı, started to hold their own
festivities as small groups. Since the Hıdırellez web
site of the association is still online, those who miss
those vintage festivities try to satisfy themselves with
the pictures and movies on the site. Hidrellez.org
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 23
sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme adeti
de var. Genellikle yeşil ve ağaçlık alanlarda, su
kenarlarında yapılan kutlamalar süresince, gece
yakılan ateşler üzerinden atlayıp olumsuzluklardan arınmak, yiyecek kaplarının, ambarların ve
para keselerinin ağızlarını açık tutmak, ev, iş ve
benzeri şeylere sahip olma dileklerinin maket ya
da resimlerini yapıp bir gül dibine ya da sabaha
karşı suya bırakmak gibi ritüeller hâlâ canlılığını
koruyor. Su kenarlarında bahar yemekleri yemek
de doğa ile kurulan ilişkinin ve iletişimin simgelerinden.
Oh Hızır, Come to help!
The Hıdırellez festival and the concept of Hızır should
not be attributed to only one culture because, since the
early ages, the coming of spring has been celebrated
by various ceremonies held in honor of the Gods in
Mesopotamia, Anatolia, Iran, Greece, and all Eastern
Mediterranean countries. So who is that Hızır whom
we call, saying “Come to help, Oh Hızır” when we have
hard times. Hızır is an Arabic word meaning “green
man”. It conforms to the spring in this sense. Hızır’s
name has been invoked since the Sumerians attained
immortality by drinking “Ab-I Hayat” (Water of Life) according to folk wisdom. He is a mythological hero who
visits the people particularly in spring time and helps
those out of money, distributes fertility, prosperity and health. Moreover, he is accepted as a sacred, sublime
and saintly person by the Islamic World since his conversation with Moses the Prophet is related in a section
of Quran called Kehf. Some claim that Hızır - whose identity, whereabouts and lifespan are not known - is the
same as İlyas.
Cleaning, fires and wish trees...
Hıdırellez, which starts from the night of 5th-6th May and goes on until the sun rises is celebrated
by the Orthodox as Aya Yorgi and by the Catholics as St.Georges Day. Cleaning houses
thoroughly is amongst the leading traditions in Turkey because Hızır never stops by
dirty houses. Alms giving, fasting and sacrificing animals to realize Hıdırellez’s wishes
are also traditions in some regions of Anatolia. During the celebrations
held near water in green and wooded areas, rituals are still performed.
These include: jumping over fires at night to purify, keeping open
bowls of food, depots and purses, and making replicas of houses
or workplaces in order to realize wishes and placing them under a
rose or on the water’s surface towards dawn. Eating spring meals at
waterfronts is one of the symbols of man’s relationship with nature.
MANTIVARA GELENİN
CENNETTE 5 TAHTI VAR!
WHOEVER COMES TO
MANTIVAR WILL HAVE
5 THRONES IN HEAVEN!
• Hıdrellezde şansı yaver gitmeyenlerin şansını artırmak
için yapılagelen bazı ritüeller de var. İstanbul’da “baht
açma”, Denizli yöresinde “Bahtiyar”, Yörükler, Türkmenler ve Makedonya’daki İslam köylerinde “Mantıvar”,
Balıkesir’de “Dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde
“Niyet çıkarma”, Erzurum’da “Mani çekme” denen törenler de onlardan biri.
• Tipik bir baht açma töreni, 5 Mayıs gecesi, yeşillik bir
yerde veya bir su kenarında toplanan genç kızların yaptığı
gibi oluyor. İçinde su bulunan bir çömleğe kendilerine ait
yüzük, küpe, bilezik gibi şeyler koyarak ağzını tülbentle
bağlayıp bir gül ağacının dibine bırakıyorlar. Sabah erkenden bu “niyet çömleği” açılıp içindekiler çıkarılırken bir
yandan da maniler söyleniyor.
• Mantıvar töreninde ise, çömleğe mantıvar çiçekleri de
atılıyor, çömlek açılırken -usta sanatçı Ruhi Su’nun da
seslendirdiği- Mantıvar türküsü söyleniyor.
• Mantıvar rengini ve biçimini yıllarca değiştirmeyen,
baharda yaylalarda açan Ölmez Çiçek ya da Altın Otu
da denilen “Helichrysum” çiçeği. Tıpta da kullanılan ve
Anadolu’da 20 kadar ayrı çeşidi olan bu çiçek her derde
deva!
• Mantıvar türküsünün ilk iki dörtlüğü ise şöyle:
“Ey mantıvar mantıvar, Mantıvarın vakti var, Mantıvara
gelenin, Cennette beş tahtı var. Mantıvarım açıldı, Kokuları
saçıldı, Anasına müjd’olsun, Kızın bahtı açıldı!..”
There some rituals made to increase the chance of unlucky
people all through Hıdırellez such as: “Bringing luck” “Bahtiyar” (Happy) in Denizli region, “Mantıvar” (both a flower
name and fortune game) amongst Nomads and in Turcoman and Muslim villages in Macedonia, “Throw ring into a
Dağar” in Balıkesir, “Niyet Çıkarma” “Drawing fortune” in
and around Edirne, and “Mani çekme” in Erzurum.
• In a typical luck-bringing ceremony, girls gather in a green
wooded place or waterfront on the night of 5th May. They
put their rings, earrings, bracelets and trinkets into a pot and
place it beneath a rose tree after binding its neck with a
scarf or suchlike. Early in the morning, as this “fortune pot”
is opened and emptied, manis (short amusing poems of 4
lines) are sung.
• For the Mantıvar ritual, mantıvar flowers are cast into the
pot, Mantıvar, a ballad –sung also by Virtuoso Folk Singer
Ruhi Su - are sung.
• Mantıvar is originally the “Helichrysum” flower which is
also called “Eternal Flower” or “Gold Herb”, never changes
its shape and color, and blossoms in the highlands in spring.
This flower, which is also used in medicine for every ailment,
is seen - with 20 different species - in Anatolia.
• Here are the first two stanzas of Mantıvar folk song:
“O Mantıvar mantıvar, mantıvar has still time, Whoever
comes to mantıvar, Will have 5 thrones in heaven
My mantıvar blossomed, its scents spread, Bless her mother
that, Her daughter’s fortune flourished”
24 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
ŞEYLERİN TARİHİ
history of things
Vaktiyle bir kıtadan diğerine
seyahat eden, devir açıp
devir kapatan, zenginleştirip
fakirleştiren, estetik ve
itibar artıran, edebiyattan
güzel sanatlara, müzikten
ekonomiye kadar gündemde
kalmış, çiçek değil sanki
sihirli bir nesne lâle! Şimdi
mevsim de lâle mevsimi
olduğundan bu zarif çiçeğe
yakından bakalım istedik...
ZAMANI
TULIP TIME
 Shutterstock&Wikipedia
Once upon a time, the tulip would
open and close eras, enrich or
impoverish people, increase
esthetics and prestige. It was,
so to speak, not a flower but a
magic object which influenced
everything from literature to fine
arts, from music to the economy!
We wish to look more closely at
this flower since we are now in
the tulip season...
17. yüzyılda Hollanda’da yapılmış
suluboya eserde dönemin en
pahalı lâlesi Semper Augustus
görülüyor (en üstte), 1637 tarihli
katalogda yer alan bu lâlenin
1045 florine satıldığı belirtiliyor
(solda) ve her bir soğanına
3000-4200 florin arasında
değer biçilen ve Viceroy olarak
da bilinen lâle (sağda).
26 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Semper Augustus, the most
expensive tulip of the era is seen
in a watermark work made in the
17th Century in Holland, (top), It’s
stated that this tulip, listed in a
1637 catalogue, was sold for 1045
florins (left), the other tulip known
also as Viceroy of which each bulb
is valued between 3200 and 4200
florins. (right).
Bir çiçek bağımlılık yaratabilir mi? Bir ülkeyi alt-üst edebilir mi? Tarihin
akışını değiştirebilir mi? Genetiğini korumak için insanları yönetebilir mi?
İşte bunların hepsini yapabilmiş tek çiçek lâle!
Lâlenin künyesi
Zambakgiller familyasından Tulipa cinsini oluşturan, soğanlı, çok yıllık, otsu
ve çiçekli bitki türlerinin ortak adı “Lâle”. Tohumdan büyümesi 7 yıl. Uzun
sapının ucunda beyaz, kırmızı veya sarı 6 parçalı çiçeği var. Diğer renkler
bir araya geldiğinde “kırık lâle” oluyor. Binlerce farklı renk ve desende
olması kırık lâleyi “eşsiz” kılıyor.
İlk Lâleler ve Türkler
MÖ 400’lere kadar lâlenin anavatanı Orta Asya. Türkler eliyle Tiyen Şan
dağları çevresine, 1050’de Orta Doğu’ya giriyor ve Bağdad ve İsfahan
bahçelerinde itibarlı yer ediniyor. Selçuk İmparatorluğu’yla batıya doğru
yayılıyor. İç Anadolu’da yerleşip genişleyen Selçuklular, önemli yapıları
lâle desenli çinilerle süslüyor. 1400’lerde Osmanlılar lâleyi farkediyor.
Sultan Bayezıt, lâle ile kişisel olarak özdeşleşmiş ilk hükümdar. Tılsımlı savaş
gömleklerinde lâle de yer alıyor. Fatih, bugünkü İstanbul’da bazı alanları
bahçeler için ayırıyor. Fetihten sonra lâle saray bahçelerine yerleşiyor.
Kanuni ise tam bir lâle hayranı.
Lâle seyahate çıkıyor!
Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe lâleleri Balkanlar, Mısır, Hindistan,
Afganistan’a da yayıyor. 1555-1562 yılları arasında lâle Anvers üzerinden
Avrupa’ya giriyor. Habsburg Hanedanı’nın Kanuni nezdindeki elçisi de
Busbecq, Anvers’deki dostu Carolus Clusius’a İstanbul’dan lâle yolluyor.
Sonradan Hollanda, Leiden Üniversitesi’nde göreve başlayan Clusius, Hollanda’daki lâle endüstrisini kuran ilk kişi oluyor. Kanuni’nin de Hollanda
kralına lâle hediye ettiği biliniyor. Lâlenin saraydan saraya gezisi, halkta da
lâle özentisi yaratıyor. Hollandalılar lâlelerini daha güzel ve büyük göstermek için dar bahçelerine aynalar yerleştirip geceleri ışıklandırıyorlar.
Lâlenin Hollanda’yı fethi
1590’da Leiden, Haarlem’de lâlecilik kısa süre içinde dev
bir iş alanı haline geliyor. Zengin Hollandalılar da yeni
türleri ödüllendiriyor. Yenilerin içinde en değerlisi -etkeninin bir virüs olduğu ancak 20.yy’da anlaşılacak olan- çok
renkli “kırık” lâleler! Bunlarla
muazzam paraların harcandığı
“Lâle Çılgınlığı” (“tulipmania”)
denen dönem başlıyor. 1593’de
“Hortus Botanicus”un kurucusu
Carolus Clusius, kırık lâle stokları
yapıyor. Kimseye satmadığı için de en
güzel örnekler, bir gece çalınıyor. Bu
da Hollanda’nın lâleye duyduğu
karasevdayı alevlendirip, lâle
aşkını Pensilvanya ve “Yeni
Amsterdam” denilen New
York’daki kolonilerine yayıyor.
1634–1637 yılları arasında ise
Can a flower cause an addiction? Can a flower
cause turmoil in a country, change the course of
history, command the people to protect its genetic?
The only flower which was able to do all these things
is the tulip!
The identity of the tulip
’Tulip’ is the common name of the perennial, herbal,
bulbed, blossoming plants which form the Tulipa species from
the Lily Family. Growing from the seeds takes 7 years. It has a six-part,
white, red or yellow flower at the end of its long pedicle. When the other
colors combine, it becomes a “hybrid tulip”. With thousands of color
and textures the tulip is “unique”. First Tulips and the Turks
The home of the tulip was central Asia up to 400 BC. It was spread to
the Tian Shan mountains by the Turks and reached the Middle East
in 1050. Afterwards, it gained great prestige in Baghdad and Esfahan. With the Seljuck Empire, it was born to the west. Settling and
expanding in Central Anatolia, the Seljucks decorated ceramics with
tulip designs. By the 1400s, the Ottomans had discovered the tulip.
Sultan Bayezıt was the first ruler identified with the tulip. The tulip was
amongst the decorations in his talismanic war shirts. Fatih, or the Conquer, allocated some areas in İstanbul for gardens. After the Conquer,
the tulip was planted in court gardens. As for Kanuni, or Süleyman the
Magnificent, he was a great tulip admirer!
Travels of the Tulip!
As the Ottoman Empire expanded, its tulips spread to the Balkans, Egypt, India
and Afghanistan. The tulip entered Europe through Anvers between 1555-1562.
Busbecq, an envoy of the Habsburg Dynasty before Kanuni, sent a tulip from
İstanbul to his friend Carolus Clusius in Anvers. Clusius, who later took a post at
Leiden University, was the first person to initiate the tulip industry in Holland.
Kanuni is known to have presented a tulip to King of Holland. The voyages of the
tulip from this court to other courts created envy amongst the people. To make
their tulips look bigger and more beautiful, Dutch people inserted mirrors in their
narrow gardens and illuminated them at nights.
The Tulip’s conquest of Holland
The cultivation of tulips became big business in Leiden and Haarlem
in a short period in 1590. Wealthy Hollanders rewarded
new species too. The most valuable amongst these new
types were multicolored “hybrid” tulips! (it was discovered in the 20th century that the source of the multicolor
was a virus.) An Era called “Tulipmania” began in which
crazy money was spent on these tulips. In 1593, Carolus
Clusius, the founder of “Hortus Botanicus”, stocked “hybrid
tulips”. Since he did not sell them to anyone, the best samples
were stolen one night. Increasing the blind love for tulips , this
incident caused the “tulip love” to spread to colonies called Pennsylvania and “New Armsterdam” in New York. This “mania”
reached even higher points between 1634-1637. Fortunes
were exchanged for tulip bulbs, houses and shops were
mortgaged for only one bulb. This rush ended when most
tulip buyers went bankrupt. Books were written condemning the tulips as the Dutch people’s weakness, and some
people were even seen hitting tulips with canes in the street!
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 27
MICHAEL POLLAN,
Lâle DEVRİNİ ANLATIYOR
Amerikalı gazeteci, yazar Prof. Michael Pollan “Arzunun
Botaniği” adlı kitabında Lâle Devri’ni şöyle anlatıyor:
“...Sarayların bahçeleri her bahar birkaç hafta boyunca
ödüllü lâlelerle (Türk, Hollandalı, Farisi) dolardı. Taç
yaprakları fazla esneyip genişlemiş olan lâleler, elle
bağlanan incecik iplerle kapalı tutulurdu. Soğanların
çoğu toprakta yetişmişti ancak bunlara su şişeleri içinde
binlerce kesilmiş çiçek eklenirdi; sunuşun boyutu, bahçeye stratejik olarak yerleştirilmiş aynalarla bütünlenirdi.
Her bir çeşit, gümüş filigrandan bir etiketle işaretlenirdi.
Her üç çiçeğin arasına, fitili lâle boyunda kesilmiş bir
mum yerleştirilirdi. Varaklı kafesler içindeki ötücü kuşlar
müziği sağlar, sırtlarında mumlar taşıyan dev kaplumbağalar, sunumu biraz daha aydınlatarak bahçelerde hantal
hantal dolaşırdı. Tüm misafirlerin lâlelerin renklerini iyice
ortaya çıkartan renklerde giyinmesi mecburiydi. Tayin
edilen bir anda top patlar, haremin kapıları ardına kadar
açılır ve sultanın gözdeleri, ellerinde meşaleler taşıyan
harem ağalarının arkasından bahçeye çıkardı. Sultan
Ahmet’in padişahlığı süresince, lâlelerin açtığı dönemde
bu sahnenin tümü hemen her gece tekrarlandı.”
Kaynak: “Arzunun Botaniği”, Michael Pollan, Çeviren: Sevin
Okyay, Domingo Yayınevi.
MICHAEL POLLAN RELATES
THE TULIP ERA
In his book “The Botany of Desire”, American journalist
and writer Prof. Michael Pollan explains the Tulip Era thus:
Each spring for a period of weeks the imperial gardens
were filled with prize tulips (Turkish, Dutch, Iranian), all of
them shown to their best advantage. Tulips whose petals
had flexed too wide were held shut with fine threads
hand-tied. Most of the bulbs had been grown in place, but
these were supplemented by thousands of cut stems held
in glass bottles; the scale of the display was further compounded by mirrors placed strategically around the garden.
Each variety was marked with a label made from sliver
filigree. In place of every fourth flower a candle, its wick
trimmed to tulip height, was set into the ground. Songbirds
in gilded cages supplied the music, and hundreds of giant
tortoises carrying candles on their back lumbered through
the gardens, further illuminating the display. All the guests
were required to dress in colors that flattered those of
the tulips. At the appointed moment a cannon sounded,
the doors to the harem were flung open, and the sultan’s
mistresses stepped into the garden led by eunuchs bearing
torches. The whole scene was repeated every night for
as long as the tulips
were in bloom, for as
long as Sultan Ahmed
managed to cling to
his throne.
“Çılgınlık” iyice tırmanıyor. Lâle soğanları
için servetler değiş tokuş ediliyor, tek bir
lâle soğanı için evler, dükkanlar ipotek
ediliyor. Birçoğu iflas edip dibe vurunca
furya bitiyor. Hollandalının kendi zaafı için
suçladığı lâle aleyhine kitaplar yazılıyor, sokaktaki lâleleri bastonla döven dahi görülüyor!
Osmanlılar ve Lâle Devri
Sultan III. Ahmet’in lâle sevdası dönemi Lâle
Devri’ne dönüştürüyor. Padişah kaftanları ve
mücevherlerde olduğu gibi, mimariden edebiyata,
minyatürden çiniye kadar temel figür olarak lâle
kullanılıyor. Öte yandan günümüzde Selimiye Camii’ndeki ters lâle motifinin de secdeye varan insana
benzetildiği gibi Osmanlı tasavvufunda lâleye dinsel
simgeler de yakıştırılıyor. Yeni lâle çeşitleri üretiliyor, lâle soğanları altınla satılarak ticarileşirken,
devletin “Çiçek Meclisi”, Edirne’den Mardin’e kadar
ilgi gören lâlenin hukuki ve ekonomik kurallarını
düzenliyor, lâle kitapları yazılıyor. Ne var ki ölçüsüz
harcamalar yüzünden lâle sevdası Hollanda’da olduğu gibi Osmanlı’da da hazinenin boşalması ve bu
devrin kapanmasına vesile oluyor!
20 ve 21. yy’larda lâle
1927’de İngiliz mantar uzmanı Dorothy Cayley, yeni kırma lâle çeşitleri elde edilmesi için toprağa renkli
boyalar, alçı tozu dökme gibi işlemlerin bulaşıcı bir virüse (lâle kıran virüsü) yol açtığını keşfediyor. Bu
yüzden Hollandalılar bu sefer lâle tarlalarını temizlemeye girişip kırık lâleden vazgeçiyorlar. Aslında
bitkilerin insanı yönettiği tezini ileri süren Michael Pollan, “Arzunun Botaniği” kitabında bu durumu
“lâlenin doğal yasalar ihlal edildiği için bozulan genetiğini koruması” diye nitelendiriyor. Hollanda, lâle
üretim ve ihracında 1 numara. İstanbul da son yıllarda festivaller ve yeni çeşitlerle lâle ekimlerine ve
ihracatına hız veriyor.
Source: “ The Botany
of Desire” Michael
Pollan, translated by
Sevin Okyay, Domingo
Publishers
Levni’nin eseri,
III. Ahmet
portresi.
Levni’s Work
Ahmet III’s
Portrait.
28 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
1637 yılında Hollanda’da basılan el ilanı (en üstte), günümüz Topkapı Sarayı bahçesi (üstte), Surlar’ın altı (sağ
sayfa üstte) ve Sultanahmet Meydanı’nda lâleler (sağ sayfa altta).
The flyer printed in Holland in 1637 (the top), Topkapı Palace Garden present (upper), beneath the Walls (Right page,
upper) and the Tulips in Sultanahmet Square (Right page, below).
EN DEĞERLİ
KIRIK LâleLER
Semper Augustus: 17. yy’ın en pahalı ve
en meşhur lâlesi. Rengi beyaz, üzerinde kan
kırmızısı alevler ve kırmızı kırçıllar var.
Siyah Lâle ya da Gecenin Kraliçesi:
Alexandre Dumas’nın, üzerine roman yazdığı, az bulunur ve nesli tükenmekte olduğu
için değeri gittikçe artan, bordo-mor lâlenin
siyaha dönüşeni. Gerçek siyah lâle ise 400
yıldır aranıyor.
The Ottomans and the Tulip Era
Sultan Ahmet III’s love for the flowers transformed the era into a “Tulip Era”.
Tulips began to be used as a main feature from architecture to literature, from
miniatures to ceramics as well as in Sultans’ robes and jewels. In our present day,
as the reverse tulip motif on Selimiye Mosque is compared to a man prostrating
himself, some religious connotations are attributed to the tulip in Ottoman Sufism.
As new tulip species were cultivated, tulip bulbs were commercialized by being
sold in return for gold, the State “Flower Assembly” regulated tulips from Edirne
to Mardin, and books were being written about the flowers. Unfortunately, due to
the extravagant expenditure, “tulip love” caused the treasury to be depleted and
this era in the Ottoman Empire came to an end just as it did in Holland!
Tulips in the 20th and 21st Centuries
Dorothy Cayley, a British Fungi Expert, discovered that some processes (such as
spilling colorful dyes and adding plaster dust into the soil to produce new tulip
species) caused an infectious virus (tulip breaking virus) to form. Thus, the Dutch
began to clear their fields of tulips. Michael Pollan who asserts that the plants
command the men, describes
this in his book “The Botany
of Desire’ as “the protection
of the tulip’s genetic structure
which has been degraded by
the tampering with natural
laws.” Holland is today the
number one in producing and
exporting tulips. İstanbul
recently accelerated tulip
cultivation by planting new
species, holding festivals, and
exporting the flowers.
Rembrandt Lâlesi: Kırık lâlelere günümüzde en yakın olan grup. Çiçek resmi
yapmayan Rembrandt, bazı tablolarında devrin en hayran olunan kırık lâlelerini de yaptığı
için bu ad verilmiş.
İstanbul Lâlesi: Osmanlı motiflerindeki lâleler, çoğunlukla çiçeği badem biçiminde,
yapraklarının ucu tığ gibi ince ve sivri olarak çizilirmiş. Bu olgu, lâlenin hançeri simgelediği
ve Osmanlı’da ideal lâlenin “zarif, keskin ve erkeksi” olduğu biçiminde yorumlanıyor.
İstanbul’da ıslah edilmiş ilk lâleyi elde eden ise Şeyhülislam Ebu Suud Efendi.
Ters Lâle: Türkiye’de koruma altında. Açar açmaz boynunu büküp nektarını döktüğü
için Ağlayan Lâle de deniyor. Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi sırasında boynunu büktüğüne
inanan Hristiyanlar onu kutsal sayarken, Müslümanlar da hüzün simgesi olarak mezarlıklara dikiyor.
THE MOST VALUABLE
BROKEN TULIPS
Semper Augustus: The most expensive and
famous tulip of the 17th century. White with
crimson flames and red bristles.
Black Tulip or the Queen of the Night: The
Tulip about which Alexandre Dumas wrote
a novel, it’s a version of black maroon-purple
which turns to black. Since it’s very rare and
on the verge of extinction, its value gradually
increases. The real black tulip has been
looked for 400 years.
Rembrandt Tulip: The group which is the
closest to today’s hybrid tulips. This is named
after the Rembrandt pictures because
Rembrandt, in some paintings, did not draw flowers but draw hybrid tulips, most beloved
ones of the era.
İstanbul Tulip: Tulips on the Ottoman motifs mostly
used to be drawn as an almond shaped flower with
pointed leafs like a needle. It’s has been said that
the tulip symbolizes the dagger and the ideal Ottoman tulip Ottoman is “graceful, sharp and manly”.
The person who procured the cultivated tulip for
the first time in İstanbul was Sheikh al-Islam Ebu
Suud Efendi.
Reverse Tulip: Under protection in Turkey. It’s also
called the “Crying Tulip” because it drops its nectar
and droops as soon as it blossoms. Christians regarded it as sacred, believing that the tulip drooped as
Jesus Christ was crucified. As for the Muslims, they
sow it on graveyards as a symbol of mourning.
Rembrandt Lâlesi (en üstte), Semper
Augustus (üstte) ve Siyah Lâle (en altta).
Rembrandt Tulip (top), Semper Augustus
(above) and the Black Tulip (bottom).
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 29
BURÇ DUBAİ’den
BURÇ HALİFE’ye
Shutterstock, Sophie James
Toprağın altındaki
“altın”ın, toprağın
üstündeki “en
yükseği”, 1 kilometreye
uzamış “çöl çiçeği”:
“Burç Halife”!
Adı Burç Dubai
iken ekonomik kriz
nedeniyle Burç
Halife’ye dönüşen
binanın 2013’deki
ziyaretçi sayısı
2 milyona yakın!
Dünyanın en yüksek
camisi de, ilk Armani
Oteli de burada…
binaların öyküsü
The Story of the Buildings
FROM BURJ DUBAI TO
BURJ HALİFE
Shutterstock, S-F
The highest “gold” buried under the ground
extends to 1 km above the surface. This is
the “desert flower”: “Burj Halife”! The building was first named “Burj Dubai” and then
renamed “Burj Halife” due to the economic
crisis and its visitors number about 2 million
in 2013! The highest mosque in the world and
the first Armani Hotel are found here...
BURÇ HALİFE İÇİN
İFTAR VAKTİ!
828 metre yükseklikteki Burç Halife, Dubai
Emirliği’nin Dubai Kenti’nde, Şeyh Zayid Caddesi
boyunca uzanan iş merkezi bölgesinde yer alıyor.
Kumun altındaki zenginlik; petrol ile finanse
edilmiş, 160’ı kullanımda, tamamı 165 katlı bir
bina. Kendi kategorisindeki bütün rekorları geçen
binanın tam yüksekliği tepesi dahil 828,9 metre.
2004’de başlayan inşaat, Dubai Emirliği 2009’da
bir ekonomik krize girdiği için kesintiye uğrayınca komşu Abu Dabi Emirliği’nden alınan 10
milyar dolarlık kredi ile tamamlanabilmiş. Esasen
“Burç Dubai” olarak bilinen binanın resmi adı da
BAE Emiri Halife Bin Zaid El Nahyan onuruna
açılışı yapan Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin
Raşid El Maktum tarafından “Burç Halife” olarak
ilân edilmiş.
4 Ocak 2010 Pazartesi günü yapılan görkemli
bir devlet töreni ve havai fişek gösterileri ile
kutlanan açılışta keskin nişancılarla sivil polislerin
bulunduğu 1000’den fazla polis görevlendirilmiş...
“Küresel İkon” Burç Halife’nin yaratıcıları
Burç Halife’nin mimar Adrian Smith ve mühendis
Bill Baker yönetimindeki projeleri, Skidmore,
At a height of 828 meters, Burj Halife is located in
the business center stretching along Sheikh Zayid
Boulevard in Dubai City in the Emirate of Dubai.
Burj Halife has 165 storeys, of which 160 are in
use. The total height of the building, which beats all
records in its category, is 828.9 meters including
the top. The construction of the building began in
2004, but it came to a stop when Dubai suffered an
economic crisis in 2009 and it was only completed
with a 10 million dollar loan from neighboring
Emirate Abu Dhabi. The total cost of the project is
1.5 billion dollars. The official name of the building,
which is known as “Burj Dubai”, was proclaimed
“Burj Halife” by Dubai Emir Sheikh Muhammed bin
Raşid El Maktum who inaugurated it in honor of
UAE Emir Caliph Bin Zaid El Nahyan.
At the lavish opening fireworks ceremony held on
Monday 4 January 2010, snipers and more than
1000 undercover policemen were on duty…
“Global Icon” Burj Halife’s Creators
The plans for Burj Halife were drawn up by Skidmore, Owings and Merrill companies under the
guidance of architect Adrian Smith and engineer
Bill Baker. The primary contractor of the building is
Burç Halife’de iftar vakti, 80. kattan yukarıdakiler için
daha geç başlıyor. Burç Halife’nin uzunluğu neredeyse bir
kilometreyi buluyor. Bu da yüksek katlarda oturanların
gün batımı yaşanmış olsa da hâlâ güneşi görebildikleri
anlamına geliyor. Kimi din adamları üst katlarda yaşayan
Müslümanların alt katlardakilere kıyasla daha uzun süre
oruç tutmaları gerektiğini savunuyor. Ahmed Abdül Aziz
el Haddad, Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada, üst
katlardakilerin oruçlarını yerdekilerden iki dakika sonra
açmaları gerektiğini söyledi.
Dubaili bir diğer din adamı Muhammed el Kubeysi daha
titiz. Ona göre 80’inci kattan yukarıda yaşayanların iki
dakika, 150’inci kat ve üstündekilerin üç dakika daha geç
oruçlarını bozmaları daha uygun bir yaklaşım...
İFTAR TIME FOR BURJ HALİFE!
İftar - or breaking the fast - starts later for those residing
higher than the 80th floor. Burj Halife is almost one km
high. This means that those living in the upper storeys
can see the sun even after sunset. Some men of the
cloth claim that the Muslims living in upper storeys
should fast longer than those living on lower levels.
Ahmed Abdül Aziz el Haddad, for example, in his
declaration to Reuters, made clear that higher residents
should break their fast 2 minutes later than those below.
Muhammed el Kubeysi, another man of the cloth from
Dubai is more specific. To him, it would be proper to
break the fast 2 minutes later for those living on floors
higher than the 80th storey, 3 minutes later for those
living on floors above the 150th storey and higher...
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 31
Shutterstock, Patrik Dietrich
Shutterstock, Pier Giorgio Mariani
Yapı kompleksinin içinde alışveriş merkezleri ile restoranlar arasındaki yürüme
yolları ile Burj Halife ve Dubai’nin gece görüntüleri.
Walking paths between restaurants and shopping centers in the building complex,
as well as some images from Burj Halife and Dubai at night.
Owings ve Merrill firması tarafından yapılmış. İnşaatın birincil müteahhidi
ise Güney Koreli “Samsung C&T” firması. Binanın yatırım ve yönetim işlerinden ise BAE Şeyhi’nin de ortağı olduğu “Emaar Emlak” şirketi sorumlu.
2004’den 2010’a kadar süren inşaatta 12 bin kişi 22 milyon saat çalışmış.
1000’den fazla Hintli işçi bu aşamada yaşamını yitirmiş. “Y” harfi şeklinde
simetrik üç parça üzerinde yükselen binanın tasarımında Samara’daki “Spiral Minare” gibi geleneksel İslam mimarisi etkili olduğu kadar, çölde yetişen
“Hymenocallis” çiçeğinden esinlenen soyutlama izleri de var.
Ancak asıl önemlisi statik çözüm. Bunu da Hindistan, Dakka doğumlu, ABD
vatandaşı Fazlur Rahman Khan halletmiş. Ağa Han Mimarlık ödüllü Fazlur
Rahman Khan’ın kendi geliştirdiği boru demeti sistemini kullanarak yaptığı
ilk gökdelen ise Şikago’daki Sears Kulesi. Bu sistemde dar silindirlerin bir
araya getirilmesiyle daha kalın bir kule biçiminde iskele oluşturularak, yüksek yapılarda kullanılan çelik miktarı azalırken, yapının içinde de daha serbest düzenleme yapılabiliyor. Burç Halife de benzer bir yöntemle yapılmış.
Dubai hem fay hattında hem de sürekli rüzgâr alan bir yer. Binanın cephelerine gelen rüzgâr yüklerini en aza indirmek için binanın hiçbir cephesi düz
olarak tasarlanmamış, köşeleri dairesel birleşimlerle dönülmüş.
Burç Halife’nin “En”leri ve “İlk”leri!
Dünyanın tek başına ayakta duran en yükseği olup fiilen kullanım alanı
en fazla, en çok kat sayısına, en uzun asansör yolculuk mesafesine, en
yüksekteki gözlem katına sahip, daha önce 508 m ile “en yüksek” sayılan
Tavyan’daki “Tapei 101” gökdelenini rahatça geçen Burç Halife, yalnız bu
özellikleri ile değil, iki farklı konuda daha rekor kırmış. Bunlardan biri, Kuzey Dakota’daki en yüksek bina; KVLY-TV binasından daha yüksek olması,
diğeri de daha önce Kanada, Toronto’daki CN Kulesinin “tek başına ayakta
32 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
a South Korean company named “Samsung C&T”. , The “Emaar Real Estate”
company, in which the UAE Sheikh is a shareholder, is in charge of the investment and administration of the building.
In the construction process, which lasted from 2004 to 2010, 12,000 people
spent 22 million hours at work. More than 1000 Indian workers lost their lives.
The design of the building, which was erected on 3 symmetrical Y-shaped foundations was influenced by traditional Islamic architecture such as the “Spiral
Minare” in Samara. It also bears some marks of “Hymenocallis”, a flower
which grows in the deserts.
However, what is really important is the static solution. The man who solved
this problem was Fazlur Rahman Khan, originally born in India but a US citizen. The first skyscraper that Fazlur Rahman Khan- Agha Khan Award winner
for Islamic Architecture- built using his own pipe bundling system was Sears
Tower in Chicago. In this system, a thick tower shaped scaffold is formed by
bringing narrower cylinders together, so the amount of steel used in high buildings is decreased. Thus, freer arrangements can be made for the interior of the
building. Burj Halife was built using a similar method. Dubai is located on both
a fault line and also a spot which is always exposed to the wind. To minimize
DÜNYANIN EN YÜKSEK
LOKANTASI: “AT.MOSPHERE”
Bu şık ötesi lokanta gerçekten de yüksekten uçuyor! Dünyanın en yükseği olduğu
kadar dünyanın en lüksü olma gibi bir iddası da var. Burç Halife’nin 122. katından
başlayan lokantada rezervasyon yapabilmek için bir takım taahhütlerde bulunmak
ve kredi kartı bilgilerini vermek gerekiyor. Bir kere kişi başına en az 150 Dirhem
(41 USD) harcama taahhüdü veriliyor. Bu rakam pencere kenarı için 250 Dirhem’e
çıkıyor (68 USD). Garantili rezervasyon, öğle yemeği için kişi başı 500 Dirhem (136
USD), akşam yemeği için 650 Dirhem (177 USD). Erkeklerin koyu renk kıyafet ya
da düzgün bir jean pantalon üzerine ceket ve kapalı ayakkabı ile gelmesi, kadınların
da milli kıyafet ya da kokteyl elbisesi giymesi şart. Michelin yıldızlı lokantalarda çalışan
şeflerin yönetimindeki mutfak, ızgara et, organik kümes hayvanları ve günlük deniz
ürünleri ağırlıklı olup, At.Mosphere’den çay saatinde de yararlanmak mümkün.
www.atmosphereburjkhalifa.com
THE HIGHEST RESTAURANT IN THE WORLD:
“AT.MOSPHERE”
This restaurant, surpassing the concept of chic, is really soaring! Apart from being the highest, it has a claim to be the most luxurious restaurant in the world. You need to give your
credit card information to be able make reservations at the restaurant located on the 122nd
floor of Burj Halife. You must promise to spend at least 150 Dirham (or $41) per head.
This figure can go up to 250 Dirham ($68) for a window table. If you prefer a guaranteed
reservation, you have to pay 500 Dirham ($136) per head for lunch, 650 Dirham ($177)
for dinner. Wearing a dark suit or a jacket over plain jeans and covered shoes is obligatory
for men, and women have to wear a national garment or a cocktail dress.
The kitchen, run by Michelin starred chefs, stands out with its grills, poultry and daily sea
products. You can also benefit from At.Mosphere at tea time.
www.atmosphereburjkhalifa.com
Shutterstock, Sophie James
the wind loads on the façades of the building, none of the façades were designed as flat surfaces; their corners were designed with circular combinations.
The “mosts” and “firsts” of Burj Halife
Being the tallest building standing alone in the world, Burj Halife has the
widest usage area, the most storeys, the longest lift distance, and the highest
observation floor. There are two other important record-breaking features of
Burj Halife, which already and easily surpasses Taiwans “Taipei 101” as the
world’s tallest skyscraper. One is that it is higher than KVLY TV, the highest
building in North Dakota, and the other is that it beats the CN Tower’s “tallest
building standing alone” record. Burj Halife has 160 luxury hotel rooms and
suites, 57 lifts, 1044 flats, 49 office storeys, and underground parking for
3000 vehicles. Construction started with concrete but continued with steel for
the first time in the world. 330,000 cubic meters of concrete were poured and
39,000 tons of steel were used. The façade of this skyscraper -2 times taller
than the Empire State Building – is covered with 28,261 glass panes and
shines under the desert sun. It can thus be seen from 95 km away.
Burj Halife Complex
The 124th storey of the skyscraper is the highest observation storey with a terrace and is open to the public. There is the Dubai Fountain whose waters reach
up to 275 meters high, accompanied by music and illuminated with 6,600
lamps and 50 colorful projectors in the giant pool. This is the fountain with the
highest performances in the world!
Burj Halife is located in the region of the 12-lane Sheikh Zayed Road which was
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 33
Shutterstock, Sophie James
dedicated to the founder of UAE. The area also hosts the first global Armani
Hotel. Dubai Mall, a shopping center, also includes a Gold Market with 220
shops selling gold and jewelry and 1200 stores selling various products from
different brands. You can find world-renowned chain stores such as Bloomingdale’s, Galeries Lafayatte. It’s impossible to walk around entire market, sized
1,114,000 square meters, in one day. Near the shopping center, the Dubai
branches of the most distinguished restaurants in the world are located on the
3,5 km Emirates Boulevard.
duran en yüksek” rekorunu geçmesi. Dünyada ilk defa betonarme kütle
üzerine çelik konstrüksiyonla devam edilen ilk bina olan Burç Halife’de 160
lüks otel odası ve suit, 57 asansör, 1044 daire, 49 ofis katı, 3000 araçlık
yer altı park yeri var. Yapımında 330 bin ton metre küp beton dökülüp,
39 bin ton çelik kullanılmış. Empire States Binası’nın yaklaşık iki katı olan
bu gökdelenin 28.261 adet cam panel ile kaplanmış cephesi de çöl güneşi
altında sürekli parıldıyor. Bu nedenle 95 kilometreden bile görülüyor.
Shutterstock, lexan
Burç Halife kompleksi
Gökdelenin 124. katı, dünyanın halka açık, en yüksek ve dışarıda terası
bulunan gözlem katı. Kulenin binayı sarmalayan dev havuzunda, 6.600
ampul ve 50 renkli projektörle aydınlatılan, suyu müzik eşliğinde 275
metre yüksekliğe fışkıran Dubai Çeşmesi de yer alıyor. Bu da dünyanın en
yüksek performans gösteren çeşmesi!
Birleşik Arap Emirlikleri’nin kurucusuna adanmış 12 şeritli Şeyh Zayed
Yolu’nun tam ortasından geçtiği bölgede, lüks alışverişin, boş zaman
etkinliklerinin ve turizmin temelinin atıldığı merkezdeki Burç Halife, dünya
çapındaki ilk Armani Otel’e de ev sahipliği yapıyor. Alışveriş merkezi “Dubai Mall” içinde ise değişik markalarda ürünler satan 1.200 mağaza ile altın
ve mücevher satan 220 mağazanın yer aldığı bir de Altın Çarşısı bulunuyor.
Bloomingdale’s, Galeries Lafayatte gibi dünyaca ünlü mağaza zincirlerini de
burada bulmak mümkün. Toplam büyüklüğü 1 milyon 114 bin metrekare olan çarşıyı bir günde gezmek ise mümkün değil. Alışveriş merkezinin
yanında, 3.5 km uzunluğundaki Emirates Bulvarı’nda dünyanın en seçkin
22 lokantasının Dubai şubeleri var.
DÜNYANIN İLK ARMANİ OTELİ
Dünyanın ilk Armani marka oteli Burç Halife’de. 2010’daki açılışa katılan İtalyan modacı
Giorgio Armani, Emaar Emlak ile birlikte 10 yıl içinde en az 10 adet daha otel açacaklarını
söylemiş. Armani, toplam 160 odalı ve 144 özel konutlu oteli, en ince ayrıntısına kadar
bizzat kendisi tasarlamış. 2010’daki açılışta bir gecesi 1100 dolardan başlayan otelde
fiyatlar Armani imzalı oda için 5 bin dolara kadar çıkmış. Fiyatları sezona, kalma süresine
ve rezervasyon şartlarına göre değişebilen otelde her müşteriye özel bir “menajer” tahsis
ediliyor. Emaar Emlak ile ortaklaşa işletilen otelde 700 kişi çalışıyor. Otelde ayrıca Armani
Prive eğlence kulübü, bir spa, 8 lokanta, Armani Dolce şekerleme mağazası ve Armani
Galleria da bulunuyor. www.burjkhalifa.ae-armani hotel
Burç Halife Gölü’nün çevresindeki yapı grupları, alışveriş merkezleri, ünlü fiskiyesi
ve camlarını temizleyen işçiler.
Annexes around Burj Halife Lake, shopping centers, its famous sprinkler and workers
cleaning the windows.
Shutterstock, suronin
THE FIRST ARMANI HOTEL IN THE WORLD
34 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
The first Armani Hotel is in Burj Halife. Fashion designer Giorgio Armani, who attended the
inauguration in 2010, said that he would open at least 10 hotels over 10 years in collaboration with Emaar Real Estate . Armani himself designed the 160 room hotel with 144 special
houses to the finest details. The prices, starting from 1100 Dollars nightly at the opening in
2010, went up to 5,000 Dollars for a room with Armani’s signature. A private “manager”
is assigned to every hotel guest. Prices are subject to change according to the season, stay,
and reservation conditions. 700 people work in the hotel run jointly with Emaar Real Estate.
Armani Prive entertainment club, a spa, 8 restaurants, Armani Dolce candy store and Armani
Galleria are at your disposal in the hotel. www.burjkhalifa.ae-armani hotel
AMERİKA’YI
FARKETMEDEN
KEŞFEDEN
COĞRAFYA DEHASI
KRİSTOF KOLOMB
Cenovalı Kristof Kolomb...
İspanya kralının himayesinde
Atlantik Okyanusu’na 4 sefer
yaparak Amerika’ya ayak basan,
Avrupa’nın emperyal sınırlarını
da genişleten gezgin... Kadri
bilinmeden İspanya’da öldü, bugün
ise dünyanın dört bir tarafında
600’den fazla heykeli var!
CHRISTOPHER COLUMBUS: A GENIUS OF
GEOGRAPHY WHO UNWITTINGLY
DISCOVERED AMERICA
Shutterstock&Wikipedia
Colin tarafından çizilen ve 1843 yılında Paris’te yayımlanan Pittoresque dergisinde,
Kristof Kolomb Salamanca Konsülü’ne projelerini anlatıyor (sağ üstte). Kolomb’un
gemilerinin arması (üstte).
In Pittoresque Magazine drawn by Colin and published in Paris in 1843, Columbus
is seen presenting his projects to Salamanca Council (upper right) Coat of Arms of
Columbus’s ships (above).
36 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Christopher Columbus from Genoa... An explorer who landed
in America after making four sea expeditions for the King of
Spain, and who expanded Europe’s imperial borders... He died,
unappreciated, in Spain but more than 600 statues of him can be
seen all over the world!
Rönesans: Bilinen dünya yüzeyinin de ikiye katlandığı çağ! Yeniliğe ilginin
somutlaştığı Rönesans’ın önemli gelişmelerinden biri de coğrafi keşiflerdi.
Medicilerinki gibi “destekli ilgi”ler sayesinde de keşifler birbirine eklemlenerek
bilinmeyenleri azaltıyordu. Coğrafi keşiflerin başını çekenler arasında, (bugün
Lizbon, Belém’de, Tejo nehri kıyısındaki Keşifler Anıtı’nda en öndeki figür),
denize açılmamış olsa da destekleriyle “Denizci Henrique” diye tanınan Portekiz Prensi de bulunuyor. Bu sayede Sierra Leone’ye kadar yapılan seferler
gerçekleşmiş, Madeira ve Cape Verde Adaları, Senegal ve Gambia ırmaklarının ağızları keşfedilmiş, Gine Körfezi’ne ulaşılmış.
Nitekim daha sonra Bartolomeu Dias Ümit Burnu’na, Vasco de Gama
Hindistan’a ulaşmış. Bilinen dünya yüzeyi ikiye katlanırken arktik bölgeler,
çöller, tropik dünya, yeni iklimler ve doğanın yeni yüzleri de ortaya çıkarılmış.
İşte bu keşifleri yapanlar içinde Kristof Kolomb’un çok farklı bir yeri var...
Batıya gidip doğuya varmak ya da yeni bir kıta bulmak!
Genç yaşta astronomi, geometri, kozmografya öğrenen, Marco Polo’nun
“Millione” kitabını hatmeden, Akdeniz’i iyi tanıyan Cenova’lı Kristof Kolomb dünyanın yuvarlak olduğunu da iyi biliyordu.
Kozmograf Toscanelli’nin, “Sürekli batıya gidilirse, doğuya varılır” düşüncesinden yola çıkan Kolomb, Atlas Okyanusu’na yelken açarak ve hep batıya
doğru seyrederek Hindistan’a varmaya karar vermişti, ama nasıl? Kolomb,
Osmanlı’dan, Portekiz ve İspanya’dan destek istemiş, sonunda Baharat
Yolu’nda ticari üstünlük peşindeki İspanya Kralı yardımcı olmayı kabul
etmişti. Kolomb, 1492’deki ilk seyahatinde, 72 günde San Salvador adını
verdiği Bahama adalarına varmıştı. Ne var ki orayı Hindistan sanıyordu!
John Vanderlyn’in
tablosunda Kolomb’un
1492’de Amerika’ya
varışı resmediliyor
(üstte). Marco Polo’nun
kitap sayfalarında
Kolomb’un el yazısı ile
aldığı notlar.
Columbus’s arrival
in America in 1492 is
portrayed in John
Vanderlyn’s painting. (above) Notes in
Columbus’s handwriting
on the pages of Marco
Polo’s book.
Renaissance: The era in which the known surface of the earth was doubled! One of
the important advances that took place during the Renaissance, the era in which
interest in innovation soared, was geographic discoveries. Thanks to “supported
interests”, as it was in the Medicis, the discoveries made were reducing the unknowns in the world. Amongst the leading people who supported these discoveries
was the Portuguese Prince, also known as “Henrique the Navigator” even though
he had never been to sea. He is depicted on the “Discoveries Monument” on the
bank of the River Tejo, Lisbon. Thanks to this approach, sea voyages as far as
Sierra Leone were made, the Madeira and Cape Verde Islands and the mouths of
the Senegal and Gambia rivers were discovered, and Guinea was reached. Later
on, Bartolomeu Dias reached the Cape of Good Hope, and Vasco De Gama got as
far as India. As the known world doubled in size, arctic regions, deserts, tropiTÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 37
Kolomb’a yapılan haksızlıklar ve
Amerigo Vespucci
Yerli esirler ve bölge ürünleriyle geri dönen Kolomb, 1493’te 2. seferine çıktı. Porto Rico ve Virgin Adaları ve Jamaika’yı keşfetti. 3. seferinde de
Venezuella’yı keşfetti. 3. sefere Amerigo Vespucci
de katılmış, böylece hem Kolomb’u hem bölgeyi
tanıma olanağı bulmuştu. Bu seferde Kolomb’u
çekemeyenler onu zincire vurup ülkesine geri
gönderdiler. 1502’de affedilen Kolomb, 4.
seferine çıktı ve Honduras kıyılarına kadar gitti.
Kolomb kendisinin yaptıklarını Hristiyanlığın
yayılmasına hizmet olarak görüyordu ve yapılan
haksızlığı bir türlü kabullenemediği için 1505’de
İspanya, Valladolid’de yoksulluk içinde öldü.
Çocukları ve yakınlarına bıraktığı vasiyet üzerine,
tabutu Amerika’dan gelirken onu bağladıkları
zincire sardırıldı ve bir manastır mezarlığına
gömüldü.
Avrupa’nın Amerika’yı keşfi, zaptı ve birkaç
yüzyıl süren sömürgeleştirmesini başlatan her ne
kadar Kolomb ise de buraya Kolomb’dan sonra
gelen ve farklı bir kıta olduğunu söyleyen Amerigo Vespucci’nin adı verildi. Kolomb’un yaptıkları
ise 21. yy’da bile farklı açılardan konuşulup
tartışılmakta...
Toscanelli’nin düşünceleri
ve haritaları Kolomb’a
öncülük etmişti.
Toscanelli’nin haritası ile
bugünün dünyası (sağda).
Kolomb’un yolculuk
rotalarını gösteren harita
(altta).
Toscanelli’s ideas and maps
guided Columbus. The
known world according to
Toscanelli’s map (right).
The map showing
Columbus’s voyage routes
(below).
Kolomb’un gemileri
15 ve 16. yy’larda okyanuslarda dolaşmak o
dönemin teknolojileri ile çok zor ve tehlikeli bir
işti. Mesela Vikingler bu nedenle fazla uzağa
gidememişlerdi. Kristof Kolomb’un Karavela tipi
gemileri ise daha donanımlı ve hareket kabiliyeti
yüksek gemilerdi. En büyük gemisine Meryem
cal world, new climates and the new faces of nature were brought to light. Columbus occupies a special place
amongst explorers...
Reaching the East by going West; or finding a new continent!
Christopher Columbus of Genoa learned astronomy, geometry, cosmography at a tender age, read “Millione”,
a book by Marco Polo, knew the Mediterranean well and also knew that the world was round.
Setting off with the Cosmographer Toscanelli’s idea that “going constantly West takes you to the East”, Columbus decided to reach India first by sailing to the Atlantic Ocean and then heading always West, but how? He demanded support from the Ottomans, Portugal and Spain. The aid came to him from the Spanish King who was
looking for commercial superiority on the Spice Route. The first voyage in 1492 took Columbus to the Bahama
Islands and he named them “San Salvador” 72 days later. Unfortunately he believed he had reached India!
Injustices to Columbus and Amerigo Vespucci
After returning to his hometown with captives and products, Columbus launched his 2nd expedition in 1493.
He discovered Porto Rico, the Virgin Islands and Jamaica. He also discovered Venezuela during his 3rd voyage.
Amerigo Vespucci joined this 3rd expedition and thus had the chance to get to know Columbus and the region.
Some who were not able to stand Columbus on this journey him back to his country in shackles. After being
forgiven in 1502, Columbus made his 4th expedition and reached the coast of Honduras. Columbus considered
what he has done to be a service for the spreading of Christianity. Sadly, he died in poverty in Valladolid, Spain
in 1505 since he was not able to accept the injustices he suffered. According to the will he left to his children
and relations, his coffin was wrapped in the chain with which they had tied him while returning from America
and buried in a monastery graveyard. Even though it was Columbus who initiated the discovery, conquest and
38 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
KOLOMB’UN HARİTALARI PİRİ REİS’TE Mİ?
Kristof Kolomb’un keşifleri sırasında kullandığı haritalar bugün kayıp. Bizim Rumca, İtalyanca
ve Portekizce bilen Piri Reis’imiz ise 1521’de ilk eseri “Kitab-ı Bahriye”de, amcası Kemal
Reis ile bir deniz savaşında esir aldıkları denizcinin Kristof Kolomb ile okyanus yolculuklarına üç defa katıldığını ve bu denizciden bir harita edindiklerini anlatmış. 1513 tarihli
dünya haritasına yazdığı kenar notunda da yararlandığı haritaları sıralarken bir adet Kolomb
haritasından bahsetmiş. Alman bilimci Paul Kahle daha 1926’da buna dikkat çektiğinde,
Batı dünyası bundan büyük heyecan duymuştu. Piri Reis üzerine araştırmalar yapan Çek
asıllı Svat Soucek ve Amerikalı Gregory C. McIntosh da Kolomb haritasının aslında kayıp
sayılmayacağını, Piri Reis haritasının, onun ve diğerlerinin mükemmel bir kopyası olduğunu
söylüyorlar. Yaşamını Piri Reis’i araştırmaya adayan Soucek’in “Piri Reis ve Kolomb Sonrası
Türk Haritacılığı” eseri de Türkçe ve İngilizce olarak Boyut Yayınları tarafından yayınlanmış
(boyutstore.com).
Ana’nın adını vermişti: “Santa Maria”. Kolomb, seferlere üç gemiyle çıkardı.
Ağır ticaret gemisi Santa Maria, hızlı ve küçük yelkenliler Pinta ve Nina!
Uzunluğu 23.5 m, eni 7.92 m, derinliği de 2.10 m olan Santa Maria’da
subaylar, tercüman, asker, noter, kraliyet memuru, gemi doktoru, aşçı,
marangoz, fıçı tamircisi, tayfa ve miçolar da mürettebata dahildi. Santa
Maria’nın gövdesinde Kolomb’un kamarası ve tuzlanmış et, kuru ekmek
ve peksimet, salamura ve tuzlu sardalye, su, şarap, yağ, un ve buğday gibi
yiyecek depoları vardı. İki bölüm ise silah, barut, halat ve iplere ayrılmıştı.
Günümüzde bu gemilerin replikaları canlı müze gibi değerlendiriliyor.
Hatta Karayibler’de, British Virgin adalarındaki Columbus Vakfı’nın yaptığı
gibi onlarla sembolik seferler de düzenleniyor.
Kolomb anıtları ve Kolomb Günü
ABD’de Kristof Kolomb ile ilgili olan yüzlerce anıt var. Bunların en önemlisi
New York, Manhattan’da onun adını taşıyan Columbus Meydanın’daki
Kristof Kolomb anıtı. Mermer Kolomb, 21 m yükseklikteki bir kaide üzerinden aşağıya bakıyor. Kaidenin bir yüzü onun gemilerinin bronz rölyefleri
ile süslü. Diğer yüzünde de seyahatini gösteren sahneler ile “O dünyaya
bir dünya verdi” yazısı yer alıyor. İtalyan heykel sanatçısı Gaetano Russo
tarafından yapılan anıt, “Coğrafya Dehası” Kolomb’un Amerika’ya gelişinin
400. yıldönümü olan 1892’de açılmış. Kristof Kolomb anısına ABD’nin
diğer şehirlerinde ve dünya üzerinde dikilen toplam anıt sayısı ise 600’e
yakın. 1971’den itibaren her yıl Ekim ayının ikinci Pazartesi günü ABD’de
Kolomb Günü ilân edilmiş olup o gün resmi tatil yapılıyor. İspanya ve bazı
Güney Amerika ülkelerinde ise onun Amerika’ya ayak bastığı 12 Ekim,
Kolomb Bayramı olarak kutlanıyor.
DID PiRi REiS TAKE COLUMBUS’S MAPS?
The maps that Christopher Columbus used are lost today. Our Piri Reis - who knew Greek,
Italian and Portuguese - recounted in his book “Kitab-ı Bahriye” (or Sea Book) that a sailor,
whom he and his Uncle Kemal Reis took prisoner in a sea battle, had a map and claimed
that he had joined in 3 sea expeditions with Columbus. As Piri Reis itemized the maps he
mentioned a Columbus map in a side note written on a 1513-dated map. When German
Scholar Paul Kahle pointed this out in 1926, the Western world become very enthusiastic.
Other scholars like the Czech Svat Soucek and Gregory C. McIntosh from USA claim that
Columbus’s map could not be considered to be lost because Piri Reis’s map was a perfect
copy of that one and other ones’. The book named “Piri Reis and Turkish Mapmaking After
Columbus” by Soucek (who dedicated his life to researching Piri Reis) was published by Boyut
Publishers in both English and Turkish. (boyutstore.com).
Benito Mercade y Fabregas’ın tablosunda Kolomb ile oğlu Diego, Santa Maria
Manastırı kapısında (sol sayfa, altta). İspanya’nın güneyindeki Palos de la Frontera
kasabası Kolomb’un ilk yolculuğuna çıktığı liman. Gemilerin gerçek boyuttaki
replikaları limanda demirli (sağda). Kamarada ise Kolomb’un mankeni yer alıyor
(üstte) (shutterstock, spirit of america). Kolomb’un 1490’da çizdiği harita (sağda
kutu içinde).
Columbus and his son Diego seen at the gate of Santa Maria Monastery in the paintings
of Benito Mercadey y Fabregas. (below, left page). The town Palos de la Fronetera is
the port from which Columbus left for his first voyage. Ships’ actual size replicas are
anchored at the port. (right). Columbus’s manikin is in the cabin. (above) (shutterstock,
spirit of america). The map drawn by Columbus in 1490 (inside in the box, right).
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 39
KOLOMB’UN
GETİRDİKLERİ
Genellikle Amerika kıtasına has bitki ve canlılar başta olmak üzere
günümüzde hangi bilgi kaynağına başvurulursa vurulsun hemen
hepsinin bir yerinde “Amerika’dan Avrupa’ya ilk kez Kristof Kolomb
tarafından getirilmişti” ibaresine rastlanır. Bunun tersi de Avrupa’dan
dünyaya yayılanlar için geçerli elbette. İşte birkaç örnek:
Hindistan Cevizi: Tütün, domates, pembe domates, patates, biber, kırmızı acı biber, fasulye, kabak, mısır, yer fıstığı, kakao, ayçiçeği,
avokado, ananas, çilek, kauçuk ve hindistan cevizi. Sonuncunun adı,
Kolomb’un onu Hindistan’dan getirdiğini sanması yüzünden!
Hindi: Kolomb Hindistan’a ulaştığını sandığından, onun getirdiği bu
“iri tavuk”lara Fransızlar Hint’den gelen, Hint tavuğu anlamında “poule d’Inde” demişler. Türkçedeki “hindi” de aynı anlamda. İngilizler
ise de bu hayvanı ilk kez Türkiye’de gördükleri veya Türkiye’den
gittiğini sandıkları için “Turkey” demişler.
Altın: Orta Çağ Avrupası, altını daha çok Arabistan ve Afrika’dan
sağlarmış. Kristof Kolomb Küba’ya yaklaşırken seyir defterine: “Havanın çok sıcak oluşuna bakılırsa buralarda altın bulunması gerekir”
diye bir not düşmüş ve Haiti adasında yerliler altın üretmeleri için
çalıştırılmışlar. Öyle ki 30 yıl sonra burada hem altın rezervleri hem
de yerlilerin soyu tükendiğinde; ya ölmeye ya da altın bulup zengin
olmaya gelen İspanyollar Meksika’ya geçmişlerdir. Yüksek bir kültüre
sahip fakat kendini korumaktan aciz Aztek İmparatorluğu’nu 600
askeri ile tarihe gömen Cortez, gönderdiği bir gemi dolusu altın
karşılığı, İspanya kralı tarafından Meksika Umumî Valiliği’ne atanmış.
Frengi: Hastalığın Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden sonra
denizciler aracılığıyla taşındığına inanılıyor. Buna karşılık bağışıklıkları olmadığı için geniş çaplı yerli ölümlerine yol açan su çiçeği
Avrupa’dan taşınmış.
Hamak: Gemiler büyük dalgalar arasında yol alırken, geminin
güvertesi ya da ambarındaki hamaklar onların daha az sallanarak
uyumalarını sağlarmış.
THE THINGS THAT COLOMB BROUGHT
Whatever information resources you want to refer to , you can see
phrases such as “it was brought by Christopher Columbus to Europe
for the first time”, particularly in reference to plants and living creatures
from the American continent. Of course, vice versa, from Europe to the
Americas is true too. Here are some examples:
Coconuts: tobacco, tomatoes, pink tomatoes, pepper, chili pepper,
bean, squash, corn, peanut, cocoa, sunflower, avocado, pineapple,
strawberry, rubber.
Hindi: Frenchmen called the chickens brought by Columbus “poule
d’Inde” meaning Indian Chicken, because Columbus thought that he
had arrived in India. Just like our Turkish word hindi. As for the British,
they called it turkey, because either they saw it in Turkey for the first
time or thought that it came from Turkey.
Gold: Medieval Europe mostly acquired gold from Saudi Arabia and
Africa. When approaching Cuba, Columbus wrote in the ship’s log: “gold
must be found here, when the weather’s hotness is taken into consideration”. Thus, they had the Indians of Haiti work to produce gold; and
to such an extent that, when both gold deposits were depleted and
the indigenous people had died out, the Spaniards, who came to the
continent to be rich finding gold or die, moved on to Mexico. Cortez,
who, with only 600 soldiers, wiped out the cultured but vulnerable
Aztec Empire, was appointed Mexico Governor General in return for a
ship full of gold he sent to the King.
Syphilis: It’s believed that this disease was spread to Europe through
seamen after Columbus discovered America. However, chicken pox,
which caused wide scale deaths amongst the indigenous people
who had no immunization, was borne from Europe to America.
Hammock: While the boats were sailing on the
massive ocean waves, the hammocks on the
deck or in the holds would enable them to
sleep without being shaken too much.
40 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
colonization which would go on for centuries, the continent
was named after Amerigo Vespucci who arrived after
Columbus, maintaining that it was a different continent.
Columbus’s achievements are still discussed from different points of view even in the 21st century…
Columbus’s Ships
Given the technology of the era, navigating on the oceans
was a very tough and dangerous feat in the 15th and 16th
centuries. Vikings, for instance, were not able to go very
far for this reason. However, Columbus’s Caravel type,
better equipped ships had a much longer range. He named
his biggest ship “Santa Maria” or Virgin Mary. Columbus
would sail with 3 ships: Santa Maria, the heavy commercial ship, and the smaller, swifter Pinta and Nina! On this
23-meter long, 7,92-meter wide, 2,10-meter deep ship,
officers, an interpreter, a soldier, a notary, a royal clerk,
a ship’s doctor, a cook, a carpenter, a cooper, seamen and
deck-men were included in the crew. On the Santa Maria
were Columbus’s cabin and food stores with salted meat,
dried bread and hard biscuit, brine and salted sardines,
water, wine, oil, flour and grain. Two segments of the ship
were spared for guns, powder, and thin and thick ropes.
Replicas of these ships are used as live museums in our
present day. Moreover, symbolic voyages are made on
these ships by the Columbus Foundation in the British
Virgin Islands in the Caribbean.
Columbus Monuments and Columbus Day
There are innumerable monuments relating to Columbus
in the USA. The most important of these is the Christopher
Columbus Monument in the square named after him in Manhattan, NY. A Columbus made of marble
looks down from a 21-meter high pedestal. One side of the pedestal is decorated with bronze reliefs
depicting his ships. On the other side of the pedestal, as well as scenes showing his travels, the
inscription”. He gave a world to the World” stands out. The monument - designed by Italian Sculptor
Gaetano Russo - was opened in 1892 on the 400th anniversary of Columbus’s (“A Genius of Geography”) arrival in America.
The number of monuments erected in the memory of Columbus in other US cities is about 600. As of
1971 on, every second Monday in October has been celebrated as Columbus Day: an official holiday.
As for Spain and some South American countries, the 12th October, the date on which he landed in
America, is celebrated as the Columbus Festival.
New York, Columbus Meydanı (üstte), Madrid (solda) ile
Barcelona (sağda)’daki anıtlar.
New York, Columbus Square (above) Monuments in Madrid
(left) and Barcelona (right).
SEVGİNİN
EN KARŞILIKSIZ HALİ,
YILIN
EN ANLAMLI
GÜNLERİNDEN BİRİ
ANNELER GÜNÜ
Anna Jarvis’in yaşam
boyu sürdürdüğü
mücadelesi 20. yüzyıl
başında tüm dünyada
kutlanan bir etkinliğe
dönüştü. Anneler
Günü her ülkede yeni
bir tüketim çılgınlığı
yarattıysa da anneleri bir
kez daha kucaklamak için
mükemmel bir fırsat hala!
42 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
THE MOST UNREQUITED STATE
OF LOVE, ONE OF THE MOST
MEANINGFUL DAYS OF THE YEAR,
MOTHER’S DAY
Anna Jarvis’ lifetime struggle has transformed
into an activity which is celebrated all over the
world, starting at the beginning of the 20th century.
Though Mother’s Day has created a consuming
frenzy in every country, it’s still a perfect chance to
embrace our mothers!
Bu yıl 11 Mayıs, Pazar; Anneler
Günü kutlanacak. Anneyle beraber yaşanan yıllarda onun için
yapılan resimler, elişleri, çiçek ve
benzeri sempatik hediyelerle başlayan bu kutlamalar, çocuklar büyüdükçe
“satın alınan” nesnelere dönüşür genellikle.
Oysa hele evden ayrılmış “yetişkin çocuklar”ın
sadece o günü ona ayırması bile en güzel hediye!
Tabi bu arada çocuğunu yitiren anneleri, annesini yitiren çocukları, çocuk sahibi olmayı çok isteyip de olamamış ya da çocuksuz olup, etrafına
değme annelerin yapamayacağı kadar iyilikler
yapabilmiş anaç kadınları da unutmamalı...
Günümüzdeki Anneler Günü’nün öyküsü
Bugün dünyanın hemen her yerinde anneli-çocuklu kahvaltılar, hediyeler ve kutlama mesajları
ile kutlanan Anneler Günü, esasen 1850’lerde
ABD’de, barış ve şehitleri anma amacıyla başlatılmış. “Gün” ticarileşmeye başlayınca, onun
önderi, Ann Reeves Jarvis, bu durumla mücadele
etmiş fakat bunu başaramadan ölmüş. Bu öykünün ayrıntılarına “National Geographic” arşivinde
Brian Handwerk’in bir makalesi üzerinden bir
göz atalım şimdi.
Anneler, Sağlık ve Barış
1850’li yılların başlarında, Batı Virginyalı Ann
Reeves Jarvis, çeşitli hastalıklar ve süt zehirlenmesi nedeniyle artan çocuk ölümlerini azaltmak
amacıyla Anneler Günü kulüplerini kuruyor.
1861-1865 yılları arasındaki Amerikan İç
Savaşı’nda yaralanmış askerlerin bakımıyla da
ilgilenen Jarvis ve arkadaşları savaşın yarattığı
hasmane duyguları ortadan kaldırmak amacıyla
“Anne’nin Dostluk Günü” piknikleri gibi barışçı
etkinlikler de düzenliyor. 1870’de, müzisyen
This year, Mother’s Day will be celebrated on Sunday
May 11th. Gifts from children for these celebrations
began with paintings, handiworks, flowers or similar
objects created for mothers, started to transform
into “bought items” when the children grew up. Even
“adult children” sparing a single day for their moms
is a fantastic gift. By the way, we must remember
mothers who lost their children, children who lost
their mothers, and the “mother hen” who was not
able to have a baby even though she wanted one very
much and has done very good favors, which real
mothers could not do, for the people around her.
The Story of Mother’s Day
Celebrated Nowadays
Mother’s Day, celebrated today with the breakfasts
that mothers and children have, presents and
celebration messages, originally commemorated
martyrs and peace in the1850s in the USA. When this
“day” gradually started to transform into a commercial activity, Ann Reeves Jarvis, the creator of
Mother’s Day, struggled to prevent this, but she died
without achieving this goal. Now, let’s take a look at
the details of this story taken from an essay by Brian
Handwerk in the archives of “National Geographic”.
Mothers, Health and Peace
At the beginning of the 1850s, Ann Reeves Jarvis
of West Virginia established Mother’s Day Clubs
to reduce children’s’ the increasing number deaths
due to various diseases and milk toxins. Jarvis and
her friends, who cared for soldiers wounded in the
American civil war between 1861-1865, held peaceful activities such as “Mother’s Friendship Day” with
the purpose of eradicating hostile feelings created by
the war. In 1870, musician Julia Ward Howe published a “Mother’s Day Proclamation” which invited
women to play more active roles in the peace process.
MİTOLOJİDE ANALIK VE
ANA TANRIÇA KİBELE
Tüm tanrı ve tanrıçaların anası “Ana Tanrıça” Kibele
onuruna düzenlenen ilkbahar şenlikleri, anneliğin bilinen
en eski kutlaması. “Anadolu: Avrupa’nın Anası” adlı eserinde Helmut Uhlig, Ana Tanrıça kavramının doğurgan
kadının büyülü gücüne dayandığını vurguluyor ve MÖ
10.000’li yıllardan Milâd’a kadar süren anaerkil dönem
kadınını bakın nasıl anlatıyor:
“...kadın, hayatın akışını, sürekliliğini ayarlıyor ve sorunlara
çözüm buluyordu. O, çocuk doğuruyor, besliyor ve
günlük hayatın güç şartlarına hazırlıyordu. Beslenme
sorununun güvence altına alınmasıysa büyük oranda ona
bağlıydı. Çünkü, bitkileri, meyveleri toplayan, küçük hayvanları tanıyan oydu. O, meyve cinslerini, yabani tahılları,
mantarları çok iyi tanıyordu; tadlarını biliyor, yenilemeyecek veya zehirli olan doğal ürünleri tanıyordu.”
MATERNITY IN MYTHOLOGY AND
MOTHER GODDESS CYBELE
Spring festivities held in honor of Cybele, the “Mother
Goddess” or the mother of all gods and goddesses, is
the oldest known celebration of maternity. In his work
“Anatolia: Europe’s Mother”, Helmut Uhlig claims that the
concept of mother goddess is based on the magic power
of fertile woman. Let’s take a closer look at what he said
about the woman of the matriarchal period which lasted
from 10,000 BC to the birth of Christ:
“...woman was finding solutions, defining the course of life
and continuity. She was giving birth, feeding her children
and preparing them for the hard circumstances of life.
Solving the feeding problem was mainly dependent on
her. Because, it was she who gathered plants, fruits and
was familiar with the animals. She was very adept at
distinguishing fruit genres, wild grains, mushrooms, and
knowing their tastes and which ones of nature’s products
were poisonous.”
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi,
Çatalhöyük’ten Ana Tanrıça MÖ 6,000.
Ankara Anatolian Civilisations Museum,
Mother Goddess From Çatalhöyük BC 6000.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 43
Julia Ward Howe, kadınları barışı desteklemede daha
aktif politik roller oynamaya davet eden
“Anne’nin Günü Bildirisi”ni
yayınlıyor. O sırada Jarvis de
“Birlik İçin Anneler Dostluk Günü
ve Güçbirliği” eylemini başlatıyor,
fakat 1905’de ölüyor.
“Anne’nin Günü”,
“Anneler Günü” değil!
Jarvis’in ardından onun 41 yaşındaki
kızı Anna, aynı yılın 10 Mayıs’ında,
annesinin doğduğu Grafton’daki aileleri şimdi “Uluslararası Anneler Günü
Mabedi” diye bilinen bir kilisedeki etkinliklerle bir araya topluyor. Bu girişim
sonradan Anna’nın çabalarıyla ABD’nin
diğer eyaletlerine de yayılıyor. Sonunda
Başkan Woodrow Wilson, 1914’te her yıl
Mayıs’ın 2. pazarını resmi Anneler Günü
ilân ediyor. Tarihçi Antolini ise bu konuda
şuna dikkat çekiyor: “Jarvis’e göre, bu ‘gün’,
bütün annelerin günü değildi. Bir evlat olarak
hayatta tanıdığınız en iyi annenin, yani “sizin
annenizin günü” idi. Bu yüzden o gün herkes,
annesinin yanına gidip onunla vakit geçirip
yaptıkları için ona teşekkür etmeliydi. Jarvis de
bu yüzden bugüne çoğul olan Anneler Günü’nü
değil, tekil “Anne’nin Günü” adını vermişti.”
Anneler Günü mücadelesi
Anna Jarvis’in samimi Anneler Günü, çok
kısa sürede çiçekler, şekerlemeler ve kutlama
kartları ekseninde bir ticari araca dönüşüyor.
Buna çok üzülen Jarvis, davalar açıyor, boykotlar düzenliyor, şekerci toplantılarına baskın
yapıyor, hatta Anneler Günü’nü kendi yardımları
için para toplamakta kullanan “First Lady” Eleanor
Roosevelt’e de saldırıyor. Jarvis’in bu mücadelesi
dozu artarak yıllarca sürüyor. Arada hapis cezaları
da alan, elinde avucunda ne varsa bu yolda harcayan Jarvis, sonunda 84 yaşında Philadelphia’da
bir sanatoryumda hayata veda ediyor. Anneler
Günü de onun karşı çıktığı biçimde kutlanmaya
devam ediyor. 2012’de sadece ABD’de 18,6 milyar
dolarlık hediye alınmış. Bunun % 66’sı çiçek, %30
ise mücevher imiş!
Nene Hatun’dan Küresel Anneler Gününe
Anneler Günü günümüzde farklı günlerde de olsa
artık küresel olarak kutlanıyor. Ülkemizde de Türk
Kadınlar Birliği’nin girişimi ile 5 Mayıs 1955’de,
mayısın 2. pazarının ‘’Anneler Günü’’ olarak kutlanması kabul edilmiş, “93 harbinin kahramanlarından” 98 yaşındaki Erzurumlu Nene Hatun o yıl yılın
annesi seçilmiş. Kutlamalar, Arap dünyası ve Doğu kültürlerinde baharın
başlangıcı sayılan 21 Mart’ta, Rusya’da kasımın son pazarı, İsveç’te mayısın
son, Norveç’te şubatın 2. pazarı, Tayland’da bütün Taylandlı’ların anası sayılan Kraliçe Sirikit’in doğum günü olan 12 Ağustos’ta, İngiltere’de Büyük
Perhiz’in 4. pazar günü büyük katedral ve kiliselere gidilerek yapılıyor.
44 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Meanwhile, Jarvis initiated the action “Mother’s Friendship Day and
Collaboration for Unity” but died in 1905.
It’s Mother’s Day, not Mothers’ Day!
After Jarvis’ death, Anna, her 41 year-old daughter brought
together the families in Grafton, where her mother was born, in
activities held in a church known as the “International Mother’s
Day Temple” on May 10th in the same year. This attempt spread
to other states in the US due to Anna’s efforts. Finally, President Woodrow Wilson proclaimed the 2nd Sunday in May to
be the official Mother’s Day in 1914. Historian Antolini points
out that, “To Jarvis, this ‘day’ was not for all mothers but for
the mother who you, as a daughter or son, know very well in
the life, that is ‘your mother’s’ day. Therefore, on that day,
every one must go to his mother’s side, spend time with
her, and thank her for what she has done for him/herself.”
That is why Jarvis called this day “mother’s day” – in the
singular, not in the plural as “Mothers’ Day”.
Mother’s Day Struggle
After only a short while,
Anna Jarvis’ humble
Mother’s Day turned into
a commercial opportunity
with flowers, candies, and
greeting cards. Reacting to
her sadness about this turn
of events, Mrs. Jarvis sued,
held boycotts and raided the
candy producers’ meetings
and even assaulted Eleanor
Roosevelt, the first “First
Lady” who benefited from
Mother’s Day to gather funds
for her own aims. Mrs. Jarvis’
struggle continued to increased for years. Mrs. Jarvis,
who received some sentences
too, and spent all she saved, passed away at the age
of 84 in a sanatorium in Philadelphia. Mother’s Day
continues to be celebrated in a way she objected to. In
2012, gifts bought in only USA were $18.6 billion. Of
this 66% were flowers and 30% was jewelry.
From Nene Hatun to Global Mother’s Day
Though on different days, Mother’s Day is now globally celebrated in our present day. In our country, the
2nd Sunday on May was accepted to be “Mother’s
Day” with a proclamation by the Turkish Women’s
Association on 5 May in 1955. Nene Hatun from
Erzurum, one of heroes of the 93 War (1877-1878
Ottoman Russian War) and 98 years old at the time
was elected “the mother of the year” in that year.
Celebrations were made on March 21, which is
considered the beginning of spring in the Arabian
world and Eastern cultures, on the last Sunday in November in Russia, on
the last Sunday of May in Sweden, on the 2nd Sunday of February in Norway,
and on the 12th of August, the birthday of Queen Sirikit who is considered the
mothers of all Thais in Thailand. As for England, to celebrate, people go to big
cathedrals and churches on the 4th Sunday of Lent.
HIGHLIGHT HOTEL,
BODRUM, YALIKAVAK, TİLKİCİK COVE…
Bodrum, one of the most favorite and preferred holiday places of Turkish
tourism, has been hosting millions of domestic and foreign tourists for years.
The shining star of this pleasant tourism district is the Highlight Butik Hotel
in Yalıkavak. It lies on sea shore at the Tilkicik cove, once a fishering village,
nested in nature and far from view.
The Highlight Hotel, which blends grace and minimalism in its design and has
BODRUM, YALIKAVAK, TİLKİCİK KOYU:
HIGHLIGHT OTEL
Türkiye turizminin en gözde, en tercih edilen tatil beldelerinden biri olan
Bodrum, yıllardır milyonlarca yerli ve yabancı turisti ağırlıyor. Bu güzel turizm
beldesinin yükselen yıldızı Yalıkavak’taki Highlight Butik Otel, gözlerden uzak,
eski bir balıkçı köyü olan Tilkicik koyunda, doğa ile iç içe, denizin hemen
kıyısında yer alıyor.
Tasarım anlayışında zarafet ve minimalizmi buluşturan, üstün bir alt yapıya
sahip Highlight Otel ayrıntılara büyük önem verilerek tasarlanmış.
Tesisde her biri farklı özelliklere sahip çeşitli tipte oda ve süitler var. 14 studio,
16 loft, 10 suit, 5 family suit olmak üzere; deniz, havuz ve doğa manzaralı,
ince bir zevkle hazırlanmış toplam 45 misafir odasıyla, konuklarına stil, konfor
ve keyif dolu bir tatil vaad ediyor. İtalyan tarzı mobilyalarla dekore edilmiş,
en küçüğü 33, en büyüğü 130 metrekarelik odalarda kusursuz bir hizmet
sunuluyor. Profesyonel bir ekip eşliğinde yaratılan özgün, canlı, sıcak atmosfer,
günün 24 saati sürüyor ve konuklar kendine ait özel koyu olan bu otelde gün
boyu güneş ve doğal güzelliklerin tadını çıkarıyor.
Ücretsiz kablosuz internet erişimi, mükemmel kahvaltılar, açık yüzme havuzu,
çocuk havuzu, özel otopark gibi olanaklar ise Highlight Butik Otel’in diğer
avantajları.
Tesiste, ünlü işletmeci Lal Dedeoğlu’nun sahibi olduğu İstanbul’un özel restoranlarından biri olan “Bej” de yer alıyor. Şık, rahat ve samimi dekorasyonu,
sade ama özgün lezzetlerden oluşan menüsüyle Bej Beach & Restaurant, hem
plaj keyfine hem de akşam sohbetlerine lezzet katıyor.
Tesisin bir başka bölümünde uzun yıllardan beri Çırağan Palace, Robinson
Club Otel zincirleri bünyesinde hizmet veren Sanitas Spa yer alıyor. Deneyimli
profesyoneller tarafından uygulanan çeşitli masaj terapileri, duyuları canlandıran ve gençleştiren “eski ve yeni masaj sanatları”, sauna ve buhar odaları spa
bölümündeki olanaklardan bazıları. Sanitas Spa; zihin, ruh ve beden dinginliği
arayan tüm misafirler için eşsiz bir atmosfer!
Mavi bayraklı denizin kıyısında, doğal bir kumsalda uzanan Bej Beach ayrıca,
Roma’nın ünlü dondurmacısı Giolitti’nin lezzetli tatlarını sunuyor.
Highlight Otel’de, yeme-içme, fitness etkinlikleri, dinlenme, spa ve kuaför
hizmetlerine ek olarak, grupların ihtiyaçlarına göre şekillenen ve profesyonel
donanıma sahip bir toplantı salonu da yer alıyor.
Web: www.highlighthotel.com
a superior infrastructure, was designed great attention details. The facility
includes various types of rooms and suites, which were built with a variety
of features. The hotel promises its guests a holiday full of comfort, pleasure
and style. Its 45 guests rooms, reflecting a refined taste, are comprised of 14
studios, 16 lofts, 140 suites and 5 family suites types. Rooms are decorated
in the Italian style and range in size from 33 to 130 square meters in which
outstanding service is enjoyed by all of the hotel’s guests.
A lively, authentic and cordial atmosphere created by a professional team
is maintained 24 hours a day, and the guests relish from the sun and scenic
beauty in and around the hotel which has a private cove. Some of the other
amenities provided by the Highlight Butik Hotel are free wireless Internet access, gourmet breakfasts, a children’s pool, and a private parking area.
This facility also includes “Bej,” one of the special restaurants of Istanbul,
whose owner is the famous manager Lal Dedeoğlu. Bej Beach & Restaurant
adds a special flavor both to dinner chats and to beach pleasure with its
stylish, comfortable decoration, and its menu comprised of authentic but
unpretentious dishes.
The Sanitas Spa, operating inside the Çırağan Palace and the Robinson Club
Hotel chains for many years, lies in the other part of the facility. The Spa
offers assorted massage therapies applied by experienced professionals, including “old and new massage arts” which rejuvenate and animate the senses,
as well as sauna and steam rooms. The Sanitas Spa presents an unparalleled
atmosphere for guests who seek mental and physical tranquility.
Bej Beach & Restaurant, stretching to the natural sand by the side of a blue
flagged sea, presents tasty deserts of Giolitti, the famous Rome ice cream
maker. In addition to dining and drinking, fitness activities, relaxation, spa
and coiffure services, the Highlight Hotel features a professionally equipped
meeting hall which can be configured according to the groups’ specific needs.
Web: www.highlighthotel.com
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 45
İPEK YOLU ÜZERİNDE
BİR KERVANSARAY
ŞİREHAN OTEL
1885 yılında Halep Valisi Cemil Paşa’nın
emriyle inşa edilen ve Gaziantep’teki Osmanlı
mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan
Şirehan, “Uluslararası Şirehan Yiyecek ve
İçecek Festivali”ne de ev sahipliği yapıyor.
46 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
“Allah mübarek etsin, güzel, gönül çeken, yüksek bir han oldu.
Nice yüksek
er ona tenezzül etseler, yani konup göçseler yakışır.
O, elbette hem hayırlı,
hem uğurlu olur.
Çünkü Abdülmecit Han’ın zamanında yapılmıştır.”
Şair Hasırcı Zade Hacı Mehmet Ağa Şirehan’ın kuzey kapısı üzerindeki
kitabesinde bu sözler yer alıyor.
Şirehan, Gaziantep’ten Kore’ye kadar uzanan İpek Yolu’nun üzerinde
bulunan en büyük Kervansaray olma özelliğini taşıyor. İpek Yolu üzerinde
bulunması, yüzyıllardan beri hem konaklama sağlamış hem de Gaziantep
yöresinin ekonomik ve kültürel zenginliğini artırmış. Kayıtlara göre 20.
yüzyılın başlarında Gaziantep’te 31 han varmış ama bunlardan çok azı
günümüze kadar gelebilmiş.
Kesme taştan inşa edilmiş iki katlı hanlar gurubundan olan yapının çok
sayıda odası ve bir de ahırı bulunuyor. Yapı olarak handan çok kervansaray görünümündeki binanın doğu, batı ve kuzey yönündeki üç kapısından
avluya giriş var. Avlunun dört yanından yükselen merdivenler ise üst katı
bağlıyor.
İkinci katta odalar, sofa ve kemerli revakların arkasında sıralanmış. Hanın
üç cephesinde yer alan kitabelerden yapı hakkında bilgi edinmek mümkün.
Şirehan’ın diğer hanlardan ayrılan en büyük özelliği ise üç cephesinde
yer alan anıtsal taç kapıları. Kare planlı olan han, kervansaray işlevinde
yapılmış ve uzun yıllar bu şekilde hizmet vermiş. Restorasyon çalışmalarının
ardından, kapılarını açan Şirehan Otel, 111 oda ve 200 yatak kapasitesine
sahip. Bir kral dairesi, 10 özel oda, 2 junior suit ve 5 ayrı toplantı ve bir de
ŞİREHAN HOTEL:
A CARVANSERAI ON THE SILK ROAD
Şirehan Hotel, which was built by the order of Aleppo Governor Cemil
Pasha in 1885 and is one of the most beautiful samples of Ottoman
architecture in Gaziantep, will host the “International Şirehan Food and
Drink Festival”.
“May God bless it, it turned out a very nice, attractive caravanserai. Whatever
sublime men stayed and left, it would be fine. Undoubtedly that visitor becomes
both good and lucky, because it was built in Sultan Abdülmecit Khan.” These were
Poet Hasırcı Zade Hacı Mehmet Agha’s remarks on the inscription on the north
gate of Şirehan. Şirehan bears the title of the biggest caravanserai situated on the
Silk Road which stretches to Korea from Gaziantep. Şirehan’s location on the Silk
Road brought both accommodation and increased economic and cultural wealth
to the Gaziantep Region for centuries. According to the records, there were 31
caravanserais in Gaziantep at the beginning of the 20th century, but only a few of
them survive today.
This edifice - one of the 2-storey caravanserais built from hewn stone - has a lot of
rooms and also a barn. There are entrances from the 3 gates (east, west and north
directions) to the edifice which looks much more like a caravanserai than an inn in
terms of structure. Stairs from the 4 sides of the yard connect the upper storey.
On the second storey, rooms are lined up behind the sofa and arched porches. It’s
possible to learn something about the edifice from the inscriptions carved on the 3
sides of the caravanserai. The feature which most distinguishes Şirehan from the
other inns is its monumental portals. This square-planned inn was constructed as
a caravanserai and served this purpose for a long time. After restoration works,
Şirehan Hotel opened its doors with 111 rooms and a capacity of 200 beds. There
is a king room, 10 private rooms, 2 junior suites, 5 separate meeting rooms and
1 ballroom in this hotel. It hosts summer weddings, balls and cocktails in its two
yards of 2000 square meters.
balo salonu var. İkişer bin metre kareden oluşan iki avlusuyla yaz düğünleri, balolar ve kokteyllere ev sahipliği yapıyor.
Tarihi kervansaray otelleri
İpek Yolu üzerinde bulunan ve geçmişte tüccarların ve ticaret kervanlarının
konakladığı tarihi kervansaray otellerini uluslararası bir ağda toplamayı
amaçlayan projenin ilk adımı Şirehan Otel’de düzenlenen imza töreni ile
atıldı. Yapılan ilk anlaşma Hidden Bay Otel Sahibi Jae Ho Kim, Dunhuang
Culture Hotel Yöneticisi Peter Wong ve Şirehan Otel İşletmecisi Tahir Tekin
Öztan arasında imzalandı.
Şirehan Otel işletmecisi ve Sahan Grup Yönetim Kurulu Başkanı Tahir Tekin
Öztan, en büyük hayali olan İpekyolu üzerindeki tarihi kervansaray otel
ağlarının oluşması yönündeki ilk adımın başarıyla atıldığını belirtti.
İpekyolu için yeni bir dönemin başladığını belirten Öztan şunları söyledi:
“Bundan sonraki süreçte Çin’den Avrupa’ya kadar olan bu yol üzerindeki
bütün ülkelerde kültürel alışveriş için önemli etkinliklerin gerçekleştiği merkezler olacaktır. Umuyorum ki Gaziantep ve ülkemiz için güzel bir çalışma
olacak. Sonuç olarak kültürü ve sanatı olmayan şehir, sanayisiyle hiçbir yere
gelemez. Önce kültür ve sanat olmalıdır.”
1. Uluslararası Şirehan Yiyecek ve İçecek Festivali
Şirehan’ı restore ettirerek yapının dünya kültür mirasına kazandırılmasını
sağlayan Tahir Tekin Öztan bu otelde gerçekleşen uluslararası yiyecek
içecek festivaline de öncülük ediyor.
Tahir Tekin Öztan festival ile ilgili çalışmalarını şöyle özetliyor:
“Geçen sene düzenlediğimiz şire festivalimiz çok güzel geçti. Bağ bozumu
ile başlayıp, şirenin nasıl yapılacağını gösterdik. Her şeyden önemlisi uluslararası bir festival düzenlediğimiz için dünyanın farklı 15 ülkesinden ünlü
şefler getirdik. Üzümden neler yapılabileceğini; sucuktu, bastıktı, muskaydı,
tarhanaydı gibi ürünlerin de yapılabileceğini gösterdik. Türk mutfağının ve
Gaziantep mutfağının bütün zenginliklerini sergiledik. Yalnızca şireyle de
kalmadı. Gaziantep yemeklerini de tadmalarını sağladık. Kültürümüzü çok
güzel tanıtmış olduk. Bir ülkenin, şehrin tanıtımı o ülkenin ve şehrin mutfağından geçer. Biz de bu festivalde bunun en güzel örneğini sergiledik.
Bütün dünyanın ortak dili yemektir. Biz de burada bu konuda çok üstün
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 47
Historical caravanserai hotels
The initial phase of the project, which aims to put the historical caravanserai hotels stayed in by merchants
and commerce caravans together in an international network, was taken with the signing ceremony held in
Şirehan Hotel. The first agreement was signed between by Jae Ho Kim, the owner of Hidden Bay Hotel, Petar
Wong, the Manager of Dunhuang Culture Hotel and Tahir Tekin Öztan, the Manager of Şirehan Hotel. Tahir
Tekin Öztan, the Manager of Şirehan Hotel and Chairman of the Board of Sahan Group, stated that the first
step of his biggest dream to form a network of the historical Caravanserai hotels situated on the Silk Road had
been successively taken. After stressing that a new era had begun for the Silk Road, Mr. Öztan continued his
speech saying “in the next period, several centers in which significant activities for cultural exchange will held
in all countries on this road stretching from Europe to China will be opened. I hope that it will be a beneficial
project for Gaziantep and our country. Any city which is deprived of culture and art cannot move forward with
its industry. Firstly, culture and art is a must.”
bir başarı sağladık. Gaziantep halkı da festivale
yoğun ilgi gösterdi. 2014 yılında daha da genişleterek çok güzel bir festival haline getirmeyi
planlıyoruz. Bunun için de uluslararası bir festival
yapacağız ve ülkemizi, kentimizi tanıtacağız.”
“Yıllar geçtikçe başarısının artacağına, yerel
halkın ve uluslararası tüm katılımcıların beğenisini kazanacağına ve kendisini yiyecek ve içecek
sektöründe önemli bir festival olarak kanıtlayacağına dair hiçbir şüphemiz yoktur” diyen Öztan,
Gaziantep’in tarihinin İ.Ö. 4000’li yıllara dayandığını hatırlatarak şöyle devam etti:
“Gaziantep dünyanın en eski şehirlerinden biridir.
Ayrıca mutfağına kendi ismini vererek “Gaziantep
Mutfağı” unvanına sahip şehirlerden biridir. Başlı
başına kendi yöresel mutfağı ile ülke çapında ün
salmış olan Gaziantep, bu festivalin de yardımıyla mutfağını, kültürünü ve turistik merkezlerini
daha etkili tanıtacak ve Türkiye’nin ilk gastronomi kenti unvanını almasında da önemli bir rol
oynayacaktır.
48 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
1st International Şirehan Food and Drink Festival
Tahir Tekin Özkan, who restored Şirehan and ensured this edifice’s inclusion in world cultural heritage, also
leads the international food and drink festival carried out in this hotel.
Tahir Tekin Öztan summarizes what kind of works they have done regarding festivals: “The Şire (grape juice)
festival we held last year was fantastic. Kicking off with the grape harvest, we showed how to make şire. We
brought famous chiefs here from 15 different countries to make it a truly international festival. We showed
what kinds of foods could be prepared from the grape, moreover, how to make sausage, bastık (a dessert
Geçen sene düzenlenen festivalden görüntüler (üstte ve sol sayfada).
Şirehan Otelinden görüntüler (sağda ve altta).
Some Images from the festival held last year (upper and left page). Images from
Şirehan Hotel (right and below).
Gaziantep şehrini ve onun Türk ve Dünya mutfakları arasındaki bu ayrıcalıklı yerini tanıtmayı amaçlayan festival, Sahan Restoranlar Zinciri’nin
de desteğiyle gerçekleşecektir. Gaziantep 1. Uluslararası Şirehan Yiyecek
ve İçecek Festivali yerli ve yabancı birçok şef aşçıyı, şerbet, ayran, şalgam
üreticilerini ve tedarikçilerini, Gaziantep lezzetlerine hevesi ve tutkusu olan
herkesi bir araya getirecek. Festival süresince katılımcılar, bir yandan geleneksel yemeklerin ve içeceklerin lezzetlerini tadarken diğer yandan da Türk
ve Dünya mutfaklarındaki diğer ürünler üzerine deneyimlerini paylaşma
fırsatını yakalayacaklardır.”
made of grape molasses), tarhana, (a soup) and muska pie. We displayed all the
richness of both Gaziantep’s and Turkey’s cuisine. It was not limited to şire. We
enabled the people to taste Gaziantep dishes too. We introduced our culture.
The introduction of a country or city is through its cuisine. So, it was we who
displayed its best sample in the festival. The common language of the entire world
is food. We achieved great success on this point here. Gaziantep residents showed
great interest in our festival too. We are planning to transform it into a very beautiful festival by expanding it even more. For this reason, what we aim is to render
it an international festival, so we’ll introduce our city and country.”
“We don’t have the slightest doubt about this festival gaining new achievements
as the years pass by, the admiration of local people and foreign participants and
it turning out to be a significant festival in the food and drink sector”, said Mr.
Öztan. Reminding us that the history of Gaziantep dates back to 4000 BC, he
continued his speech as follows: “Gaziantep is one of the most ancient cities in
the world. Moreover, this city has given the title “Gaziantep Cuisine” to its food
culture. Becoming famous with its local cuisine, Gaziantep will introduce very effectively its cuisine, culture and tourist centers thanks to this festival, and play an
important role in Turkey’s receiving the first gastronomy city title.
The festival, which aims to present Gaziantep city and its privileged place
amongst Turkish and world cuisine, will be held under the sponsorship of Sahan
Restaurants Chain. Gaziantep 1st International Şirehan Food and Drink Festival
will bring together domestic and foreign chefs, syrup, ayran, swede producers and
suppliers, all of whom have a passion for Gaziantep’s tastes. During the festival,
as the participants sample traditional foods and drinks, at the same time they
will get the chance to share their experiences of other products from Turkish and
world cuisine.”
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 49
Bütün dünya peşinden aynı şeyi söyledi:
“YÜZ YILLIK YALNIZLIK ASIL ŞİMDİ BAŞLIYOR...
The whole world said the
same thing after him:
‘ONE HUNDRED YEARS OF SOLITUDE
REALLY BEGINS NOW…’
Marquez’in Cartagena, Kolombiya’daki evi
(sağ sayfa).
Marquez’s home in Cartagena, Colombia
(on the right).
Nobel Prize-Winning author Gabrial Garcia Marquez
dies at 87 at home in Mexico City.
 Wikipedi: Gala Langural022,
Festival Internacional de Cine en
Guadalajara. Flickr, Jose Lara. &
Shutterstock.
50 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
Gabriel José de la Conciliación García Márquez Kolombiyalı yazar, romancı. 6 Mart,
1927’de Kolombiya’nın Aracataca kentinde doğdu. Büyükannesiyle büyükbabasının evinde ve teyzelerinin yanında büyüdü. Başkent Bogota’daki Kolombiya Ulusal
Üniversitesi’nde başladığı hukuk ve gazetecilik öğrenimini yarım bıraktı. 1940’lardan
başlayarak uzun yıllar gazetecilik yaptı. Öykü yazmaya 1940’ların sonlarında başladı.
Yayınlanan ilk önemli yapıtı Yaprak Fırtınası idi. 1961 de yayınlanan Albaya Mektup
Yazan Kimse Yok adlı romanını, 1962’de Hanım Ana’nın Cenaze Töreni adlı öykü
kitabı ve Kötü Saatte izledi. Yazar en tanınmış romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ı 1967’de
Meksika’ya ilk gidişinde yazmıştı. Yüzyıllık Yalnızlık’taki bir bölümden etkilenerek
yazdığı öykülerini İyi Kalpli Erendina (1972) adlı kitapta toplayan yazar daha sonra
Mavi Bir Köpeğin Gözleri (1972), Başkan Babamızın Sonbaharı (1975), Kırmızı Pazartesi (1981), Kolera Günlerinde aşk (1985), Labirentindeki General’i (1989) yayınladı.
Türkiye’de yayınlanan diğer kitapları arasında Bir Kayıp Denizci, Sevgiden Öte Sürekli
Ölüm, Aşk ve Öbür Cinler, Şili de Gizlice, On İki Gezici Öykü ve Bir Kaçırılma Öyküsü
de var. 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü alan ve 30 yıldır Meksika’da yaşayan Marquez, yaşam öyküsünü anlattığı “Anlatmak için Yaşamak” adlı son eserini 2002’de
yayımladı.
Son 10 yıldır, sosyal medyada sık sık asılsız haberlerle “öldü” denilen Marquez, 17
Nisan 2014’de gerçekten öldükten sonra onun yazmadığı bilinen bir veda mektubu
metni de paylaşım rekorları kırarak tekrar ortaya çıktı.
ARDINDAN NELER DEDİLER?
Juan Manuel Santos, Kolombiya Başkanı: “Tüm zamanların en büyük
Kolombiyalısı’nın ölümünün ardından yüzyıllık yalnızlık ve üzüntü!”
Barack Obama, ABD Başkanı: “Gabriel Garcia Marquez’in ölümüyle
birlikte dünya, hayal gücü en yüksek yazarlarından birini kaybetti. O, benim de
çocukluğumdan beri en favori yazarımdı. Ailesi ve arkadaşlarına taziyelerimi
sundum. Umuyorum ki Gabo’nun eserleri gelecek nesiller için var olmaya
devam edecek.”
Isabel Allende, Yazar: “Kitaplarında ben kendi ailemi, kendi ülkemi, hayatım boyunca tanıdığım insanları, rengi, ritmi ve kıtamın bereketini buldum.”
Enrique Pena Nieto, Meksika Başkanı: “Meksika adına, zamanımızın en
önemli yazarı Gabriel Garcia Marquez’in ölümüne duyduğum üzüntüleri dile
getiriyorum.”
Bill Clinton, ABD eski Başkanı: “40 sene önce ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ı okuduğumdan beri, onun duygusal dürüstlüğü, düşüncelerinin berraklığı ve hayal
gücünden çok etkilenmiştim... Yaklaşık 20 senedir onun arkadaşı olmaktan,
onun kocaman kalbini ve harika dehasını yakından tanımaktan ötürü onur
duyuyorum”.
Francois Hollande, Fransa Başkanı: “Bütün dünyada hayal gücünün
doruklarına ulaşan bir yazma devi Gabriel Garcia Marquez öldü… Onun bir
gazeteci olarak yazdığı kararlı makaleleri ve emperyalizme karşı yaptığı bitmek
bilmeyen mücadelesi, onu çağımızın en etkili Güney Amerikalı entelektüellerinden biri yaptı.”
Dilma Rousseff, Brezilya Başkanı: “Onun benzersiz karakterleri ve hayat
dolu Latin Amerika, milyonlarca okurunun kalplerinde ve hatıralarında kalacak.”
Cristobal Pera, Meksika’daki Penguin Random House’un yöneticisi: “Okurlarının üzerinde bıraktığı ize bakılırsa, edebiyatın Mandelası gibiydi.
Uluslararası bir etkisi vardı ki bu da çok ender görülen bir şeydir.”
Kolombiya Birleşik Devrimci Ordusu: “Gabo’nun ölümü hem
Kolombiya hem de tüm dünya için büyük bir kayıptır. Eserleri, onun hatırasını
koruyacaktır”.
TRIBUTES FOR MARQUEZ
Gabriel José de la Conciliación García Márquez, the Colombian author, novelist. He was born
in the town of Aracataca in Colombia on March 6 in 1927. He was raised at his grandparents’ home with his aunts. He started studying law and journalism at the National University
of Colombia in the capital of Bogota, but he did not complete the degrees. From the 1940s
onwards he worked as a journalist for years. He started writing short stories at the end of
the 1940s. His first significant work to be published was ‘Lead Storm’. His 1961 novel ‘No
One Writes to the Colonel’ was followed by his 1962 short story collection ‘Big Mama’s Funeral’ and ‘In Evil Hour’. The author had written his most widely known novel ‘One Hundred
Years of Solitude’ in 1967, when he first came to Mexico. His 1978 short story collection ‘The
Incredible and Sad Tale of Innocent Erendira and Her Heartless Grandmother’ was inspired
by a chapter in ‘One Hundred Years of Solitude’. This was followed by ‘Eyes of a Blue Dog’
(1972), ‘The Autumn of the Patriarch’ (1975), ‘Crimson Monday’ (1981), ‘Love in the Time of
Cholera’ (1985) and ‘The General in His Labyrinth’ (1989).
His published Turkish translations include ‘The Story of a Shipwrecked Sailor’, ‘Chronicle of
a Death Foretold’, ‘Of Love and Other Demons’, ‘Clandestine in Chile’, ‘News of a Kidnapping’
and ‘Collected Stories’.
Marques, who won the Nobel Prize for Literature in 1982, had been living in Mexico City for
30 years and his last work ‘Living to Tell the Tale’ was published in 2002.
In the last 10 years there were numerous unfounded news in the social media of Marquez’s
death and when he really passed away on April 17 2014, a farewell letter of his has been
revealed and was shared by millions.
Juan Manuel Santos, Colombian President: “One thousand years of solitude
and sadness at the death of the greatest Colombian of all time!”
Barack Obama, US President: “With the passing of Gabriel Garcia Marquez,
the world has lost one of its greatest visionary writers - and one of my
favourites from the time I was young. I offer my thoughts to his family and
friends, whom I hope take solace in the fact that Gabo’s work will live on for
generations to come.”
Isabel Allende, Author: “In his books I found my own family, my country, the
people I have known all my life, the colour, the rhythm, and the abundance
of my continent.”
Enrique Pena Nieto, Mexican President: “On behalf of Mexico, I express my
sadness for the death of one the greatest writers of our time: Gabriel Garcia
Marquez.”
Bill Clinton, former US President: “From the time I read ‘One Hundred
Years of Solitude’ more than 40 years ago, I was always amazed by his
unique gifts of imagination, clarity of thought, and emotional honesty ... I was
honored to be his friend and to know his great heart and brilliant mind for
more than 20 years”.
Francois Hollande, French President: “With Gabriel Garcia Marquez, a
writing giant who gave worldwide reach to the imagination of an entire
continent has passed. ... His committed articles as a journalist and his tireless
struggle against imperialism made him one of the most influential South
American intellectuals of our time.”
Dilma Rousseff, Brazilian President: “His unique characters and exuberant
Latin America will remain marked in the hearts and memories of his millions
of readers.”
Cristobal Pera, Editorial Director of Penguin Random House in Mexico: “He
is like the Mandela of literature because of the impact that he has had on
readers all over the world. His influence is universal, and that is a very rare
thing.”
The Revolutionary Armed Forces of Colombia,: “Gabo’s death is a loss for
Colombia and for the entire world. His work will safeguard his memory.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 51
NOT DEFTERİ
notebook
Yalan ve dürüstlük arasındaki “gel-git”i
ölümsüzleştiren, tüm sanat dallarını ve
dünyayı etkileyen karakter...
PINNOCIO
Yalan söyledikçe burnu uzayan o sevimli kuklanın öyküsünü
bilmeyen çok azdır: Pinokyo! İtalyan yazar Carlo Lorenzini’nin ünlü
çocuk romanının kahramanı Pinokyo, marangoz Gepetto Usta onu
yontarken canlanıp küçük bir çocuğa dönüşür; bir kukla olup, Gepetto
Usta’yı babası sanır. Pinokyo’nun tek isteği düzgün ve gerçek bir çocuk olmaktır
ama asla uslanmayıp sık sık yalan da söylediği için bir türlü olamaz. Sonunda
Pinokyo dünyayı keşfetmek üzere çıktığı bir yolculukta nedamet getirdiği için bir
peri onu gerçek çocuğa dönüştürür. Öykünün ilk versiyonunda ise daha acımasız
bir son vardır; Pinokyo idam edilir! Pinokyo’nun her yalanda uzayan burnu
günümüzde de pek çok politik mizah çizerine ilham kaynağı olurken, eğlence
ve oyuncak endüstrisinin de önemli ikonlarından biridir. İşte Not Defteri’mize
düştüğümüz Pinokyo’nun özelliklerinden bazıları...
Almost everybody knows the story of that cute marionette whose nose gets bigger on his every lie. Yes, we are talking
about Pinocchio, the hero that Italian Writer Carlo Collodi created in his famous children’s novel. When Master
Gepetto whittles a piece of wood, it suddenly comes to life, transforms into a little child. After becoming a puppet,
Pinocchio assumes Master Gepetto to be his father. Pinocchio’s only wish is to be an honest and real boy, but this
never comes true since he always lies and makes innumerable mistakes. Finally, since he becomes repentant at the
end of a trip he takes, Pinocchio is transformed into a real human being by a Fairy. In the original version, he endures
a more bitter fate: Pinocchio is hung. But this ending was changed by the writer as demanded by his editor. And
Pinocchio becomes a good boy. As Pinocchio’s nose, which grows larger every time he lies, inspires our present day
political cartoonists, it is also one of those important icons of the toy and entertainment industry. Here are some facts
about Pinocchio we entered into our notepads…
• Pinokyo’nun yaratıcısı, yaşadığı yer Collodi’yi
takma ad seçen, 1826 Floransa doğumlu Carlo
Lorenzini, aynı zamanda gülmece ve oyun yazarı,
çevirmen ve piyanist. Yeniden Yükseliş hareketini
desteklemek için gazeteciliğe başlamış. “Collodi”
takma adını önce 1848’de kendi mizah dergisi Il
Lampione; Sokak Lambası yazılarında kullanmış.
Dergi sansür edilip kapatılınca 1853’de Didişme
adlı yeni bir dergi kurmuş. 1859’dan sonra Giuseppe Garibaldi’nin özgürlük mücadelesi veren
birliklerine katılmış.
• 1861’de İtalya Krallığı kurulunca Floransa’ya
geri dönen, 1890’da ölen Collodi’nin mezarı
Floransa’da. Adına kurulan Vakıf ve Pinokyo
Müzesi (www.pinocchio.it) onun kültür mirasını
koruyup dünyaya tanıtmakta.
• Collodi, 1875’de, Perrault’nun masallarını
İtalyanca’ya çevirince çocuk edebiyatının büyülü
dünyasını keşfetmiş ve kendisi de yazmaya
başlamış. Yapıtlarından 7 ciltlik “Giannettino”
1876’da, Minuzzolo 1878’de yayımlanmış. Diğer
eserleri: Gözler ve Burunlar, Neşeli Öyküler ve
52 TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014
• Carlo Lorenzini, the creator of Pinocchio, used Collodi as his pen name after the place where he lived.
He was born in Florence in 1826 and was at the same
time a humorist, playwright, translator and a pianist.
He became a journalist to support the “Risorgimento”
(or resurgence) movement. He first used the nom de
plum “Collodi” in writings in his own humor magazine
Il Lampione (or Street Lamp). After the magazine was
censored and ultimately closed, he started a new
magazine La Scaramuccia or Skirmish in 1853. After
1859, he joined in Giuseppe Garibaldi’s troops who
were struggling for freedom.
• Collodi returned to Florence in 1861, when the
Italian Kingdom was established, and died in 1890.
His grave is in Florence. The Foundation and Pinocchio Museum (www.pinocchio.it) which was founded
in his memory keeps his cultural heritage alive and
introduces it to the world.
• Collodi started writing in 1875 by translating
Perrault’s tales into Italian. During this period, he
discovered the charming world of children’s literature. In 1876, a 7-volume version of Giannettino was
A character who eternalizes the “ebb and
flow” between lies and honesty, and affects all
artistic branches and the world.
ölümünden sonra yayımlanan Neşeli Notlar ile
Eleştirel-Mizahi Konu Dışına Çıkmalar.
• Collodi 1883’ten itibaren Çocuk Gazetesi’ni
yönetirken Pinokyo’nun ilk bölümleri de yayınlanmaya başlamış. 2. bölümden sonra gazetenin
ressamı Ugo Fleres, Pinokyo’yu resimlemiş.
• Pinokyo’nun 1883’de çıkan kitabın ilk baskısını
ise Enrico Mazzanti resimlemiş ve Fleres gibi o
da Pinokyo’yu “ince uzun, kuru ve sıska” bir figür
olarak çizmiş.
• Pinokyo baskılarında “Mazzanti dönemi”
görseller 1901’e kadar sürmüş. Bunu Chiostri
(1901-1911) ve Mussoni (1911-1921) dönemleri
izlemiş. 1921’de ise Sergio Tofano’nun resimleriyle yeni bir Pinokyo ortaya çıkmış.
• Pinokyo’nun hareketli görüntüleri içinde en
etkilisi, geleneksel çizgilerini değiştirdiği için
eleştirilmekle birlikte onu dünyaya maleden Walt
Disney’in Pinokyo filmi.
• Rus yazar, tiyatro ve sinemacısı Aleksey
Nikolayeviç Tolstoy’un filminde ise Pinokyo,
Collodi’nin romanında olduğundan daha da kukla olup, olaylar baştan sona Ateşyiyen’in Kukla
Tiyatrosu’nda yaşatılmış. Comencini’nin filminde
ise Pinokyo bir kukla değil, kanlı canlı bir çocuk.
• 20. yy’da birçok yayınevi, gerçek adını
belirtmediği pek çok yazara farklı Pinokyo’lar
yazdırmış. Bu yazarların arasında Rus Aleksey
Tolstoy ile İspanyol Salvador Bartolozzi de var.
Bartolozzi’nin yaklaşık kırk Pinokyo romanındaki
Pinokyo, gerçekte bir kukla-Don Kişot’muş ve
Capete adında bir “Sanço Pança”sı da varmış.
• 21. yy’da Internet’te binlerce farklı Pinokyo çizimi olduğunu, ayrıca Pinokyo’nun bir sanat figürü
olarak resim, heykel, animasyon sanatçılarının
eserlerinde yer aldığını da eklemekte yarar var!
Floransa ve Roma’daki Pinokyo dükkanları turistlerin
en çok ziyaret ettiği yerlerden. Roma’daki Gepetto
atölyesi (altta).
Pinocchio shops in Florence and Rome are amongst the
places that tourists visit most. Gepetto’s Workshop in
Rome (below).
published; Minuzzulo was published in 1878. His
other works were Eyes and Noses, Funny Stories and
Funny Notes which were published after his death, as
well as Critical and Humorous Asides.
• The first chapters of Pinocchio were published while
Collodi was handling the Children’s Journal in 1883.
After the second issue, Ugo Fleres, the journal’s
painter, illustrated Pinocchio.
• The first edition of Pinocchio, illustrated by Enrico
Mazzanti, was issued in 1883. Like Fleres, Mazzanti
also depicted Pinocchio as a thin long and skinny
figure.
• Mazzanti-era illustrations in the publications of
Pinocchio continued until 1901. Following this, the
Chiostri (1901-1911) and Mussoni (1911-1921) periods came. By 1921, a new Pinocchio appeared with
Sergio Tofano’s sketches.
• The most influential of Pinocchio’s animated images
was Walt Disney’s Pinocchio movie which introduced
Pinnocchio to the whole world. Disney’s movie was
heavily criticized for its nontraditional portrayal of
Pinocchio. In the movie, scripted by Russian writer,
scenarist and playwright Aleksey Nikolayevich Tolstoy, Pinocchio was depicted more like a puppet than
he was in Collodi’s novel. Whole incidents took place
in Fire-eater’s Marionette Theatre. As for Comencini’s
movie, Pinocchio was not a puppet but a hale and
hearty boy. In the 20th century, many publishing
houses had a lot of writers - not having stated their
real names - writting different Pinocchios. Russian
Aleksey Tolstoy and Spanish Salvador Bartolozzi
were amongst those writers. Pinocchio, depicted in
Bartolozzi’s roughly 40 Pinocchio novels, was a puppet –Don Quixote - and has an aide “Capete”.
Needles to say that there are thousands of Pinocchio
sketches on the Internet at the 21st century, in addition, the figure of Pinocchio has been included in the
works of sculptors, painters and animation artists!
Enrico Mazzanti’nin Pinokyosu (sol üstte) ve Attilio
Mussino’nun ilüstrasyonu (üstte).
Enrico Mazzanti’s Pinocchio (upper left). And Attilio
Mussion’s illustration (above).
TÜRKİYE’Lİ PİNOKYO’LAR
Ülkemizde Vasfi Mahir Kocatürk’ün çevirisi ile basım
tarihi belirsiz ve 25 kuruş fiyatla Rafet Zaimler Yayınevi
tarafından yayımlananı bir tarafta tutarsak, ilk Pinokyo baskısı Ragıp Önel çevirisiyle 1944’de Ankara’da
çıkmış. 1950’li yıllarda Muzaffer Reşit ve Yaşar Nabi
Nayır çevirileriyle Çocuk Klâsikleri dizisinden Varlık,
Necmettin Arıkan çevirisiyle Rafet Zaimler, Nurcihan
Kesim çevirisiyle, İyigün Yayınları tarafından sürdürülen
Türkçe Pinokyolar 1960’lı yıllardan günümüze kadar
hayli çoğaldı. En son İş Bankası Yayınlarından çıkan
Pinokyo’nun çevirmeni ise metni İtalyanca aslından yeniden ele alan Egemen Berköz. Artık e-kitap versiyonları
da revaçta olan Pinokyoların Türkiye’deki ilk dönem
görselleri içinde en çok sevileni merhum mimar ve çizer
Güngör Kabakçıoğlu’nun Varlık Yayınları’ndaki kapak ve
desenleri idi.
PINOCCHIOS FROM TURKEY
Apart from one undated version of Pinocchio, translated
by Vasfi Mahir Kocatürk and published by Rafet Zaimler
Publishers with a price of 25 cents, the first Pinocchio book
translated by Ragıp Önel appeared for sale in Ankara in
1944. Turkish Pinocchios respectively translated by Muzaffer Reşit and Yaşar Nabi Nayır in the Children Classics
series, from Varlık Publishers, by Necmettin Arıkan from
Rafet Zaimler Publishers, by Nurcihan Kesim from İyigün
Publishers were published in our country. The number of
publications increased significantly in the period from the
1960s to the present day. Egemen Berköz was the last
translator of Pinocchio from the original Italian text. His
translation was published by İş Bankası Publishers The
most favorite illustration of all the Pinocchios, is the one
designed for some covers in Varlık Publishers by architect
and illustrator Güngör Kabakçıoğlu. As one might imagine,
e-books version of Pinocchio are in great demand now.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 53
TÜRSAB
Off to Osmaneli…
h a b e r le r...
A group of 40 people from the committees of
‘Cultural Tourism’, ‘Nature, Adventure and
Sustainable Tourism’ and ‘Tour Operators’ of
TÜRSAB has paid a study trip to the province
of Bilecik in Osmaneli.
The participants of the trip, organised and
hosted by the Municipality of Bilecik, were
informed about the potential touristic locations
in Bilecik and its provinces. The group, following a city tour in Osmaneli, paid visits to Tekke
Seyir Tepesi (The Dervish Lodge Watch Hill),
The Shrine of Sheikh Edebali and Bilecik Clock
Tower.
Ver Elini Osmaneli...
TÜRSAB’ın “Kültür Turizmi”, “Doğa, Macera ve Sürdürülebilir Turizm”ve “Tur Operatörleri” komitelerinden oluşan 40 kişilik bir heyet ile Bilecik’in Osmaneli ilçesine
bir inceleme gezisi yapıldı. Bilecik Belediyesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen gezide,
Bilecik ve ilçelerinde turizme kazandırılabilecek bölgeler hakkında bilgi verildi. Heyet
Osmaneli şehir turunun ardından; Tekke Seyir Tepesi, Şeyh Edebali Türbesi ve Bilecik
Saat Kulesi’ni ziyaret etti.
 Merve Kaya
“Ver Elini Osmaneli” Projesi Hakkında
Osmaneli Belediyesi Sosyal Tesisleri’nde düzenlenen tanıtım toplantısına, Bilecik Valisi Ahmet Hamdi Nayir, Osmaneli Kaymakamı Edip Çakıcı, Bilecik Belediye Başkanı
Selim Yağcı, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan, Bilecik
Üniversitesi, Osmaneli MYO Yard. Doç. Dr. Ahmet Fevzi Savaş, İstanbul Üniversitesi
Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Şafak Sahır Karamehmetoğlu, Osmaneli Belediyesi Eski
Başkanı Mehmet Isıkan, TÜRSAB Yönetim Kurulu üyesi Davut Günaydın da katıldı.
İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Karamehmetoğlu, projenin, önce
yöredeki şifalı içme sularının araştırılması konusunda başladığını, sonradan bir ilçe
kalkınma projesine dönüştüğünü, üniversite olarak buna destek olacaklarını belirtti.
Belediye eski Başkanı Isıkan da Osmaneli’nin, MÖ 2000’li yıllara tarihlenen medeniyetlerin beşiği ve onlardan kalan bulguların varolduğu bir kent olduğunu hatırlatarak,
bu projeyle kentin ülke ve dünya genelinde tanınmasının büyük ivme kazanacağını
dile getirdi.
About “Off to Osmaneli” Project:
Governor of Bilecik Ahmet Hamdi Nayir, District Governor of Osmaneli Edip Çakıcı, Mayor
of Bilecik Municipality Selim Yağcı, Rector of Bilecik Şeyh Edebali University Prof. Azmi Özcan,
Head of Bilecik University Osmaneli Vocational
School of Higher Education Assoc. Prof. Ahmet
Fevzi Savaş, Vice Rector of Istanbul University
Prof. Şafak Sahır Karamehtmetoğlu, Former
Mayor of Osmaneli Municipality Mehmet
Isıkan and TÜRSAB Executive Board Member
Davut Günaydın were among many others who
participated in the publicity meeting held at the
Osmaneli Municipality Facilities.
Istanbul University Vice Rector Prof.
Karamehmetoğlu explained that the project
which was initially launched as a survey on the
sources of healing water in the region was later
evolved into a provincial development project.
He also announced that his university will
be supporting the project. The former Mayor
Isıkan has noted that Osmaneli was the cradle
of civilizations dating back to the 2000s B.C.
and it has many findings belonging to these
civilizations. He also noted that the proejct will
lend the city a fresh impetus in strengthening
its reputation nationally and globally.
KAÇAK FAALİYETLERE KARŞI GÜÇ BİRLİĞİ
COOPERATION AGAINST
ILLEGAL ACTIVITIES
With a protocol signed between TÜRSAB
and Istanbul Chamber of Tourist Guides
(IRO in Turkish), a decision has been made
to conduct a combined struggle against
illegal and unlicensed tour guides and
agencies.
 Özgür Açıkbaş
TÜRSAB ile İstanbul
Rehberler Odası (İRO)
arasında imzalanan
protokolle, kaçak/belgesiz
rehberlik ve acentacılığa
karşı ortak mücadele
kararı alındı.
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği ile İstanbul
Rehberler Odası’nın ortak girişimi, kaçak faaliyetler konusunda yeni bir mücadele başlatıyor.
TÜRSAB’ın yıllardır sürdürdüğü mücadeleye
rehberler de katılarak; yalnızca acentacılık değil,
kaçak rehberlik faaliyetlerine karşı da birlikte
hareket edecekler.
TÜRSAB Yönetim Kurulu Başkanı Başaran Ulusoy,
İRO Yönetim Kurulu Başkanı Şerif Yenen, TÜRSAB
II. Başkanı Firuz Bağlıkaya ve İRO Yönetim Kurulu
üyesi Esmeray Akar’ın da katıldığı imza töreni
TÜRSAB Genel Merkezi’nde gerçekleştirildi. Törende konuşan TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy,
turizmdeki kaçak faaliyetlerin hem acentalara hem
de rehberlere büyük zarar verdiğini hatırlatarak,
“Yetkisiz, bilgisiz insanların yasadışı yollardan yaptıkları bu faaliyetler yüzünden Türk
turizminin zarar gördüğünü” söyledi. Ulusoy,
yeni güçbirliğinden en çok Türk turizminin
yarar göreceğini ve imzalanan protokolün diğer
kurumlara örnek olması gerektiğini de ekledi.
İRO Yönetim Kurulu Başkanı Şerif Yenen de,
İstanbul turizminin önemini ve buradaki turizmin
doğru bir şekilde gerçekleştirilmesinin ülkemizin
diğer bölgelerine örnek olacağını belirtti. Yenen
şöyle devam etti:
“Bu protokoldeki amacımız üzüm yemek, kesinlikle bağcıyı dövmek değil. Hiç kimsenin ceza
almasını istemeyiz ama herkesin de kurallara
uygun bir şekilde turizm icra etmesini isteriz. Bu
işbirliğine Sayın Başaran Ulusoy ve Firuz Bağlıkaya başta olmak üzere tüm TÜRSAB Yönetim
Kurulu üyelerinin birebir katkıları oldu. Bu işbirliği
kanunlar çerçevesinde, kaçaklara karşı birlikte mücadele etmek üzere yapılmıştır. Hayırlı olmasını
diliyorum.”
İmzalanan protokole göre, İRO’nun yetki alanında
bulunan bölgelerde yapılacak araç denetimleri kalkış ve varış noktalarında
gerçekleşecek ve seyir halindeki araçlar durdurulmayacak. Denetimler TÜRSAB
ve İRO görevlileri tarafından birlikte yürütülecek ve tüm denetimlerde Kültür ve
Turizm Bakanlığı temsilcisinin de bulunmasına özen gösterilecek.
Sürekli kontrol edilecek denetim noktaları:
• Topkapı Sarayı Müzesi, Ayasofya Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Türk ve
İslam Eserleri Müzesi, Sultanahmet Camii ve Sultanahmet Meydanı.
• Kariye Müzesi, Süleymaniye Camii, Fener Rum Patrikhanesi, Miniatürk, Panorama 1453 Fetih Müzesi.
• Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Boğaz Turu İskeleleri.
• Kapıkule-Edirne.
The joint effort between the Association of Turkish
Travel Agencies and the Istanbul Chamber of Tourist
Guides (IRO) will initiate a new campaign against illegal
activities. Having taken part in the struggle continued by
TÜRSAB for years, Tour guides will act together, not only
against uncertified agencies, but against illegal tour guide
activities.
The signing ceremony at TÜRSAB Headquarters was
attended by Başaran Ulusoy, the President of TÜRSAB;
Şerif Yenen, the President of IRO, TÜRSAB Vice President
Firuz Bağlıkaya; and IRO Board Member Esmeray Akar.
Speaking at the ceremony, Başaran Ulusoy, the President
of TÜRSAB, reminded the attendees that “illegal activities
in tourism causes losses to both agencies and to tour
guides “ and said “Turkish tourism is being damaged because of
these unlicensed, ignorant people’s illegal activities”. Mr. Ulusoy
went on to say that it would be Turkish tourism which will benefit
most from this new joining of forces, and the protocol signed
should be an example to other institutions.”
Touching on the importance of tourism in İstanbul, Şerif Yenen, the
President of IRO, stressed that if it is carried out properly, it will
be a model for other regions of our country. He continued as follow:
“Our aim in signing this protocol is certainly to promote
harmony and cooperation rather than persecute. We never
wish anyone to be punished, but want all parties to execute
their tourism activities by obeying legal rules. All TÜRSAB
Board members, particularly Mr. Başaran Ulusoy and
Firuz Bağlıkaya, made contributions to the agreement.
This joint effort was brought about in the framework of
legislation aimed at hindering illegal activities. I hope it will
bring good luck to all. According to the signed protocol,
vehicle inspections under the IRO’s authority will be
carried out at departure and arrival points, and vehicle
driving on highways will not be stopped. Inspections will
be conducted jointly by TÜRSAB and IRO officials and a representative of the Culture
and Tourism Ministry is to be present at all inspections.
Inspection spots which will always be checked are listed below:
• Topkapı Palace Museum, Ayasofia Museum,
İstanbul Archeological Museums, Turk and Islam Works Museum, Sultanahmet
Mosque and Sultanahmet Square
• Kariye Museum, Süleymaniye Mosque, Fener Greek Patriarch, Miniaturk, Panaroma
1453 Fetih Museum
• Dolmabahçe Palace, Beylerbeyi Palace, Boğaz Tour Piers
• Kapıkulu-Edirne
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 55
h a b e r le r...
TÜRSAB
T Ü R S AB v e Do ğu Ka ra deniz B YK’nın AB i l e İşb i r l i ğ i
KIRSAL TURİZME DESTEK GELİYOR
 TÜRSAB Arşivi
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği ile Türkiye Seyahat Acentaları
Birliği-Doğu Karadeniz BYK’nın ortağı olduğu “Back To The Nature; Training of Trainers on Rural Tourism” Projesi Karadeniz’e
yeni bir soluk getirecek.
Giresun Ticaret ve Sanayi Odası tarafından, AB Eğitim ve Gençlik
Programları Merkezi Başkanlığı’na sunulan ve 2012 yılında desteklenmeye değer bulunan çalışma “Leonardo Da Vinci Yenilik
Transferi Projesi” olarak önem kazanıyor. 1 Kasım 2012 tarihinde
yürütülmeye başlanan proje, kırsal turizm alanında deneyimli,
dört Avrupa ülkesinin katılımı ile gerçekleştiriliyor.
Giresun Ticaret ve Sanayi Odası’nın başvuru sahibi olduğu
projenin diğer ortakları; Makro Yönetim Geliştirme Danışmanlık
Ltd. Şti., BEST Institut für Berufsbezogene Weiterbildung und
Personeltraining GmbH (Avusturya), Mid Yorkshire Chamber of
Commerce and Industry-Branch Bulgaria (Bulgaristan), Latvijas
Lauku Turisma Asociacija-Lauku Celotajs (Letonya) , Karadeniz
Teknik Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Meslek Yüksekokulu,
Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası, Türkiye Seyahat Acentaları
Birliği ile Türkiye Seyahat Acentaları Birliği-Doğu Karadeniz
Bölgesel Yürütme Kurulu.
Collaboration of EU, TÜRSAB and Eastern Black Sea
Regional Executive Board
RURAL TOURISM TO RECEIVE SUPPORT
The project “Back To The Nature; Training of Trainers on Rural
Tourism”, partnered by the Association of Turkish Travel Agencies
and the Association of Turkish Travel Agencies-Eastern Black Sea Regional Executive Board, will breathe new life to the Black Sea region.
The project was submitted to the Center for European Union Education and Youth Programmes by Giresun Chamber of Commerce
and Industry. It is now a significant project of a “Leonardo da Vinci
Transfer of Innovation Project”. The implementation of the project
began on November 1 2012 and it is executed by four European
states experienced in rural tourism. The leading partner of the
Project is Giresun Chamber of Commerce and Industry and other
partners of the project are; Makro Consulting Ltd. Co. (Turkey),
BEST Institut für Berufsbezogene Weiterbildung und Personeltraining
GmbH (Austria), Mid Yorkshire Chamber of Commerce and IndustryBranch Bulgaria (Bulgaria), Latvijas Lauku Turisma Asociacija-Lauku
Celotajs (Latvia), Black Sea Technical University Vocational School
of Tourism and Hotel Management, Trabzon Chamber of Commerce
and Industry, Association of Turkish Travel Agencies and Association
of Turkish Travel Agencies-Eastern Black Sea Regional Executive
Board. The results of the ProTour Project, implemented by BEST Institut für Berufsbezogene Weiterbildung und Personeltraining GmbH
in Austria, were shared with partners during the kick-off meeting that
took place on the 29th and 30th of November 2012 in Giresun, Turkey.
The “Back To The Nature; Training of Trainers on Rural Tourism”
project has been built on the basis of these results.
29-30 Kasım 2012 tarihlerinde Türkiye de Giresun’da
gerçekleştirilen açılış toplantısında, 2007 yılında
BEST Institut für Berufsbezogene Weiterbildung und
Personeltraining GmbH tarafından yürütülen ProTour
projesinin çıktıları paylaşılmıştı. “Back To The Nature; Training of Trainers on Rural Tourism” projesi de
bu çıktılardan yararlanılarak geliştirildi.
Proje kapsamında ortaklar, bulundukları yörelerdeki
işletmeler, sivil toplum kuruluşları ve eğitmenleri
kapsayan eğitim ihtiyaç analizleri gerçekleştirdiler.
13-14 Haziran 2013 tarihlerinde Riga, Letonya’da
yapılan 2. Ortaklar Toplantısı’nda, “eğitim ihtiyaç
analizleri” çerçevesinde şu konular belirlendi:
“Kırsal Turizm Türleri, Kırsal Turizmde Turizm
Ürünlerinin Geliştirilmesi, Müşteri İlişkileri Yönetimi, İkram Hizmetleri Hazırlanması, Yabancı Dil
Bilgisi ve Aktif Turizm Bileşenleri. Bu konuları içeren
eğitim modülleri oluşturularak, özgün bir e-öğrenme
platformu ile online olarak hedef kitleye ulaştırılması
amaçlanıyor.
340 bin 843 Euro bütçeye sahip olan Back to the
Nature; Training of Trainers on Rural Tourism Projesi
31 Ekim 2014 tarihinde tamamlanmış olacak.
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği ile Türkiye Seyahat
Acentaları Birliği-Doğu Karadeniz Bölgesel Yürütme
Kurulu projenin yürütülmesi süresince yaygınlaştırma
faaliyetlerinden sorumlu olacaklar.
Proje hakkında daha fazla bilgi için: natureproject.eu
The stakeholders of the project analyzed the needs of
the facilities in their respective regions, NGOs and
trainers. The 2nd Stakeholders Meeting which was held
on June 13-14 2013 in Riga Latvia! the following needs
within the framework of “training needs analyses”
were listed: “Types of Rural Tourism, Developing
Tourism Products in Rural Tourism, Customer Relations Management, Preparation of Catering Services,
Foreign Language Competence and Active Tourism
Components”. The stakeholders aim at building training
modules focusing on these key areas and offer a unique
e-learning platform for the target audience.
Back to the Nature has a budget of 340,843 Euros.
Training of Trainers on Rural Tourism Project will
be finalized on October 31 2014. The Association of
Turkish Travel Agencies and the Association of Turkish
Travel Agencies-Eastern Black Sea Regional Executive
Board will be disseminate the project through numerous activities. For further information about the project:
natureproject.eu
PROJENİN HEDEFLERİ
Projenin hedefleri şöyle sıralanıyor:
• Kırsal turizm konusundaki eğitimlerin kalitesini ve çeşitliliğini artırmak,
• Kırsal turizm alanında aktif olarak çalışan
mesleki eğitim öğretmenleri, girişimcileri,
yöneticileri, çalışanları ve öğrencilerinin bilgi ve
kapasitelerini bir Avrupa perspektifi ile artırmak,
• Her bir proje ortağının yarattığı değerleri bir
araya getirmek.
AIMS OF THE PROJECT:
The aims of the project are as follow:
• The increase the quality and diversity of training on rural
tourism,
• To increase the knowledge and capacities of vocational
trainers, entrepreneurs, managers, employees and students
who are working actively int eh field of rural tourism with a
perspective of European standards.
• To blend all values of project stakeholders.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 57
TÜRSAB
ANADOLUJET’in
Çanakkale-Ankara Seferleri Başladı
 TÜRSAB Arşivi
h a b e r le r...
AnadoluJet, Çanakkale’yi Başkent Ankara’ya bağladı. AnadoluJet’in haftada
dört gün yapacağı Ankara-Çanakkale karşılıklı seferlerinin ilki, Çanakkale
Zaferi’nin 99’uncu yıldönümünde, 24 Mart 2014 tarihinde başladı.
AnadoluJet’in ilk uçuşu şerefine düzenlenen açılış törenine Anadolujet
Bölgesel Uçuşlar Başkanı İbrahim Doğan, THY Yönetim Kurulu Üyesi İsmail
Gerçek, Çanakkale Valisi Ahmet Çınar, TÜRSAB Orta Anadolu BYK Başkanı
Ercan M. Durmuş, THY AnadoluJet yetkilileri ile Çanakkaleli iş çevreleri katıldılar. Ankara-Çanakkale seferinin ilk yolcuları, Çanakkale Havalimanı’nda
yapılan karşılama töreninden sonra Şehitlik’i ziyaret ettiler.
ANADOLUJET’S
ÇANAKKALE-ANKARA FLIGHTS HAVE
BEEN LAUNCHED
ANADOLUJET has connected Çanakkale to the
capital city of Ankara. AnadoluJet’s flights are
planned as four flights per week and the first flight
was made on the 99th anniversary of the Çanakkale
Victory on March 24 2014. Among the participants
of the opening ceremony for the first flight of
AnadoluJet, there were Anadolujet President of
Regional Flights İbrahim Doğan, Turkish Airlines
Member of the Board of Directors İsmail Gerçek,
Governor of Çanakkale Ahmet Çınar, TÜRSAB
President of Central Anatolia Regional Executive
Council Ercan M. Durmuş, authorities of Turkish
Airlines AnadoluJet and members of the business
community of Çanakkale. Aftrer the welcoming
ceremony at Çanakkale Airport, the first passengers
of the Ankara-Çanakkale flight have visited the
Martyrs’ Cemetery in Çanakkale.
DÜZCE
İNFO GEZİSİ
TÜRSAB ve acenta yetkililerinden oluşan turizm heyeti, Düzce Valiliği İl Kültür ve Turizm
Müdürlüğü’nün ev sahipliğinde düzenlenen bilgilendirme gezisine katıldı. Düzce ilinin doğal, kültürel ve
sosyal potansiyelini görmek, bölge seyahat acentaları
arasındaki ilişkileri güçlendirmek ve yeni yöreleri
tanımak amacıyla Düzce’ye düzenlenen gezide,
yeni merkezler tanıtılarak olası işbirliği olanakları
değerlendirildi.
DÜZCE INFO TRIP
A tourism committee of TÜRSAB and agency representatives
has participated in an information trip hosted by the
Governorship of Düzce Provincial Culture and Tourism
Directorate. The trip to Düzce was organised to observe the
natural, cultural and social potential of Düzce, to strengthen
the relationship between the region’s travel agencies and to
know about new vicinities. The trip has been seen as a great
opportunity for potential collaboration.
TURKEY-GREECE TOURISM FLOW SPEEDS UP
The workshop organised in Ankara to increase
tourist flow between Turley and Greece has once
again brought tourism professionals of the two
countries together.
Turkish and Greek tourism professionals have
shared information and ideas during the Workshop
on the Development of Tourism Flow Between
Turkey and Greece organised by the The Embassy
of Greece Office of Economic and Commercial
Affairs and Ankara Chamber of Industry. The event
was organised to bolster communication between
the regions selected from the two countries and to
decide on tourism packages and increase possible
areas of collaboration. The presentations delivered
by the authorities of the Provincial Culture and
Tourism Directorate introduced the less known
touristic locations in Turkey and offered detailed
information on their advantages and characteristics.
TÜRSAB President of Central Anatolia Regional
Executive Council Ercan M. Durmuş participated in
the event as a speaker.
TÜRKİYE-YUNANİSTAN
TURİZM AKIŞINA HIZ VERİLDİ
Türkiye-Yunanistan Turizm Akışını Geliştirmek amacıyla Ankara’da düzenlenen atölye çalışması, iki ülke
turizmcilerini bir kez daha bir araya getirdi.
Yunanistan Büyükelçiliği Ekonomik ve Ticari İlişkiler Ofisi’nin çalışmaları çerçevesinde Ankara Sanayi
Odası’nda düzenlenen Türkiye-Yunanistan Turizm Akışını Geliştirme etkinliğinde Türk ve Yunanlı turizmciler
bilgi ve fikir alışverişinde bulundular.
Etkinlik, iki ülkeden seçilen bölgeler arasındaki iletişimi geliştirmek, ortak turizm paketleri saptamak ve işbirliği
olanaklarını artırmak amacıyla düzenlendi. Ankara’daki atölye çalışmasında İl Kültür Turizm Müdürlüğü
yetkilileri tarafından yapılan sunumlarla, Yunanistan tarafından az bilinen turizm alanlarımız da tanıtılarak
avantajları ve özellikleri hakkında bilgi verildi. Söz konusu etkinliğe Orta Anadolu BYK Başkanı Ercan M.
Durmuş da konuşmacı olarak katıldı.
D-MARİN DİDİM’E
ÖDÜL
Doğu Akdeniz çanağı ve Adriyatik
Denizi’nin en büyük uluslararası
marina zincirine sahip olan D-Marin
Marinalar Grubu bünyesinde faaliyet
gösteren D-Marin Didim, bir uluslararası ödüle daha layık görüldü.
D-Marin Didim, Uluslararası Yat
Limanları Birliği’nin (TYHA) düzenlediği Yılın Marinası Yarışması’nda
22 marina arasından seçilerek “En İyi
Uluslararası Marina” kategorisinde
ikinciliğe layık görüldü.
Marina müşterilerinin oylarıyla belirlenen sonuçlar D-Marin Didim’in
faaliyete geçtiği günden bu yana kazandığı uluslararası ödüllere de bir
yenisini daha ekledi. Marinaların bağlama kapasiteleri ve doluluk oranlarının da dikkate alındığı ödüller Londra Boat Show’da açıklandı.
Önceki yıllarda, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile 5 Çıpalı Yat Limanı
İşletme Belgesi ve Uluslararası Yat Limanları Birliği (TYHA) tarafından
5 Altın Çıpa ile ödüllendirilen D-Marin Didim; 70 m’ye kadar 580 yat
bağlama ve 600 yatlık kara park kapasitesine sahip.
AN AWARD TO
D-MARİN DİDİM
D-Marin Didim, which has been
operating in the structure of D-Marin
Marinas Group (who has the largest
international marina chain of East Mediterranean Bowl and Adriatic Sea), was
deemed worthy of another international
award. After being selected amongst
22 marinas in the Marina of the Year
Competition, held by The Yacht Harbor
Association, (TYHA) D-Marin Didim
won the runner up prize in the “Best
International Marina” category.
With these results determined by Marina customers’ votes, D-Marin Didim
added a new honor to the international awards that it began collecting on the
day it entered service. Those awards were made public at the London Boat
Show, after taking the marina’s capacity and occupancy rates into consideration. D-Marin Didim, which was already awarded 5 anchored marina operating licenses by T.R. Culture and Tourism Ministry and 5 Golden Anchors by
TYHA in previous years, has a capacity of hosting 580 yachts up to 70 meters
and a land park for 600 yachts.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 59
EXPO
“Green City” Antalya
The EXPO Delegation who went to
London to participate in “2014 AIPH
(or The International Association
of Horticultural Producers) Spring
Meeting and International Cities
Conference” started preparations for
2015 now. “AIPH 2015 New Cities
Conference” will be held in Antalya.
h a b e r le r...
“YEŞİL ŞEHİR” ANTALYA
“2014 AIPH Bahar Toplantısı ve Uluslararası Yeşil Şehirler
Konferansı”na katılmak üzere Londra’ya giden EXPO
heyeti şimdi 2015 için kolları sıvadı. “AIPH 2015 Yeşil
Şehirler Konferansı” Antalya’da yapılacak.
EXPO 2016 Antalya Ajansı Genel Sekreteri
Selami Gülay başkanlığındaki EXPO heyeti
2014 AIPH Bahar Toplantısı ve Uluslararası
Yeşil Şehirler Konferansı’na katılmak üzere
Londra’ya gitti. Toplantı öncesi Londra’da
kentsel alanların yeşillendirilmesi çalışmalarını izleyen heyet, “Yeşil Duvar”, “Yaşayan
Duvar’ın Yeşil Kalbi” gibi isimlerle adlandırılan, kamu ve özel sektöre ait çeşitli
 Expo Arşivi
binaların duvarlarının bitkilendirilmesi projeleri hakkında bilgi aldı. Heyet daha sonra
“Kraliçe Elizabeth Olimpik Parkı” adıyla
2012 Olimpiyat Köyü ve çevresinde yapılan
yeniden düzenleme çalışmalarını inceledi.
EXPO Heyeti, Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Ahmet Ünal Çeviköz’ü de ziyaret
ederek EXPO 2016 Antalya’nın sembol
çiçeği Şakayık sundu.
Londra’da EXPO 2016 Antalya sunumu
A-1 kategorisinde yapılan Botanik EXPO’ların üst kuruluşu Uluslararası Bahçe Bitkileri
Birliği’nin (AIPH) bahar toplantısında EXPO
2016 Antalya’nın ilerleme raporu sunuldu.
Sunumda, EXPO 2016 Antalya Projesi’nin
genel hedefleri, alanda yapılan fiziki
çalışmalar, düzenlemeler, bitkilendirme
çalışmaları, ülke davetleri ile tanıtım ve etkinlik faaliyetleri anlatıldı. EXPO 2016 Antalya
Ajansı Genel Sekreteri Selami Gülay, toplantıya katılan ülke temsilcilerinin tepkilerinden
olumlu izlenimler edindiklerini söyledi. Toplantının sonunda AIPH Başkanı Vic Krahn
ve Yardımcısı Shinya Wada’ya da EXPO 2016 Antalya’nın sembol çiçeği Şakayık hediye
edildi.
EXPO 2016 Antalya Ajansı, katılımcılara bir de “Antalya Yeşil Şehir” projesi sundu. Projede, Antalya’nın bir sokak ya da bölgesinin zemin dokusu, duvarları, bahçe ve balkonlarıyla birlikte bitki ve çiçeklendirilerek yeşil dokuya kavuşturulması öngörülüyor.
Genel Sekreter Selami Gülay, projenin kabul görmesiyle uygulama alanına karar verileceğini, Antalya’nın 2015 yılında yapılacak AIPH Yeşil Şehirler Konferansı’na ev sahipliği
yapmasını önerdiklerini, önerinin prensip olarak kabul edildiğini ve toplantı tarihinin
daha sonra kararlaştırılacağını söyledi.
The EXPO Delegation headed by Selami
Gülay, 2016 Antalya General Secretary,
went to London to attend the 2014 AIPH
Spring Meeting and International Cities
Conference. Before the meeting, the
delegation, who looked at the works of
planting in the urban areas of London,
was informed about projects named
“Green Wall” and “Green Heart of the
Living Wall” oriented to planting on the
walls of the various buildings belonging
to public and individuals. Afterwards, the
delegation examined new rearrangement
works named “Queen Elizabeth Olympic
Park” in the 2012 Olympic Village and
surroundings.
Visiting Ahmet Ünal Çeviköz, Turkish
Ambassador to London, the EXPO
Delegation offered him a peony, the
symbol flower of EXPO 2016 Antalya.
EXPO 2016 Antalya Presentation in
London
The EXPO 2016 Antalya progress
report was presented in the meeting of
international Association of Horticultural
Producers (the superior institution of
Botanic EXPOs held in A-1 category). In
this presentation, general targets of EXPO
2016 Antalya project, physical works
conducted in the field, arrangements,
planting works, country invitations
as well as introduction and activities
were articulated. Selami Gülay, 2016
Antalya General Secretary, stated that
they got positive impressions from the
representatives of countries who worked
in the meeting. At the end of the meeting,
a peonies, the symbol flower of EXPO
2016 Antalya, were presented to Vic
Krahn, president of AIPH and Shinya
Wada, vice president.
The EXPO 2016 Antalya Agency also
offered information about the “Antalya
Green City” project to attendees. In this
project, the goal is to green and plant
the floor texture of a street or region in
Antalya together with its walls, gardens
and balconies. Selami Gülay, 2016
Antalya General Secretary, said that
a decision will be made to carry out
the project upon its approval. He also
mentioned that Antalya will host AIPH
Green Cities Conference which will
be held in 2015; this suggestion was
accepted in principle, but the date of the
meeting will be determined later.
EXPO 2016 ANTALYA: 50. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’na etap adı oldu!
27 Nisan-4 Mayıs 2014 tarihlerinde koşulacak 50. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nun ikinci
bölümü olan Alanya-Kemer parkurunun adı “EXPO 2016 Antalya Etabı” oldu.
Çırağan Kempinski Otel’de yapılan tanıtım toplantısının ardından açıklama yapan Bisiklet Federasyonu Başkanı Emin Müftüoğlu, Türkiye’nin bu önemli projesine katkı koymayı istediklerini ve
turun ikinci günü olan 28 Nisan 2014’te koşulacak 175 kilometrelik Alanya-Kemer etabının adının
“EXPO 2016 Antalya” olmasını kararlaştırdıklarını söyledi.
Kararı, Turizm ve Seyahat Fuarı MITT için bulunduğu Moskova’da öğrenen EXPO 2016 Antalya
Ajansı Genel Sekreteri Selami Gülay, bunun son derece sevindirici olduğunu belirtti. Kararın,
uluslararası tanınırlık anlamında EXPO 2016 Antalya projesine çok önemli bir destek olduğunu
söyleyen Selami Gülay, Bisiklet Federasyonu Başkanı Emin Müftüoğlu’na teşekkür etti.
EXPO 2016 ANTALYA BECOMES A LAP NAME FOR 50th Presidential
Bicycle Race!
Alanya –Kemer track, which is the second lap of 50th Presidential Bicycle Race to be run between
27 April and 4 May 2014, was named as “EXPO 2016 Antalya Lap”. Turkey Cycling Federation
President Emin Müftüoğlu, who made a declaration after the introduction meeting held in the
Çırağan Kempinski Hotel, said that they resolved the name of 175 kms Alanya-Kemer track to run
on 28 April 2014 (second day of the tour) to be “EXPO 2016 Antalya”, and wanted to make a
contribution to this important Turkish project.
2016 Antalya General Secretary Selami Gülay, who learned this in Moscow where he was for
MITT (or Tourism and Travel Fair), stated that it was extremely pleasing. Stating that this decision
provided very important support for the EXPO 2016 Antalya project in terms of recognizability,
Mr. Gülay thanked Emin Müftüoğlu, Turkey Cycling Federation President.
7’den 77’ye EXPO’yu çizdi
Tema Yazılımı Projesi kapsamında; genç yaşlı herkes, hayalindeki EXPO’yu çizdi. Yerel Gündem 21 Antalya Kent Konseyi
Toplum Çalışma Grubu, EXPO 2016 Antalya “Expo Tema Yazılım Projesi”ne destek verdi. Muratpaşa Belediyesi Huzurevi’nde
kalan yaşlılar ile öğrencilerin katıldığı, “Expo İçin 7’den 77’ye
Resim Çiziyor” etkinliği, genç yaşlı herkese açık tutulmuştu.
Yerel Gündem 21 Antalya Kent Konseyi’nde düzenlenen etkinlikten önce, çocuklar ve yaşlılara EXPO 2016 Antalya ve Kent
Konseyi hakkında bilgi verildi. Sonra hayallerindeki bahçeyi
çizmeleri istenen katılımcılara, kağıt ve boya dağıtıldı. Kimi
resimlerini pastel boya ile yaparken, bazıları da sulu boya ile
çalıştı. Bir palyaço gösterisinin de yapıldığı etkinlikte; katılımcılar, hazırlanan EXPO 2016 Antalya logosunu, kendi el izleri
ile boyadı. Aynı amaç için bir araya gelen çocuklar ve yaşlılar,
etkinlik sona ererken, Türkiye’nin en önemli organizasyonu
olan EXPO 2016 Antalya’ya destek çağrısında bulundu.
Everybody from 7 to 77 drew EXPO 2016 Antalya
Within the scope of the Tema Yazılımı Project everyone either old or young drew his own
imaginary EXPO. Yerel Gündem 21 Antalya City Council Community Working Group,
supported the project “Expo Tema Yazılımı” in EXPO 2016 Antalya. The activity, called
“Everyone from 7 to 77 is drawing a picture for EXPO” attended by old people staying in
nursing home run by Muratpaşa Municipality and the students, was held open for young and
old alike. Before the activity held in Yerel Gündem 21 Antalya City Council, children and
old people were informed about EXPO 2016 Antalya and City Council. Paper and paint were
distributed to the participants who were asked to draw the garden of their dreams. As some
drew their pictures with pastel, others painted with water colors. In the activity, embellished
with a clown show, attendees painted the
EXPO 2016 Antalya logo with their hand
prints. As the activity ended, children and
old people coming together for the same
purpose, made a call for support of EXPO
2016 Antalya which is the most important
organization of Turkey.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 61
THY
GALLEY'ler
TÜRKİYE’DEN
TCI tarafından üretilen galley'e
sahip ilk uçak teslim alındı.
GALLEYS from TURKEY
The first plane equipped with a
TCI-produced galley has been
delivered.
TURİZM DÜNYASI BERLİN’DEYDİ
180 ülkeden yaklaşık 11.000 firmanın katılımıyla gerçekleşen
fuarı 170 binin üzerinde katılımcı ziyaret etti. Lounge Istanbul
konseptiyle katılımcıların çok beğendiği Türk Hava Yolları standı
fuarın en başarılı standlardan biri olarak dikkat çekti. Standda
dünyanın çeşitli noktalarından gelen Türk Hava Yolları ailesine mensup 100’ün üzerinde katılımcı ağırlandı. Türk Hava
Yolları’nın küresel pazarda yakaladığı ivme paralelinde pek çok
profesyonel ile uzun soluklu ortaklıkların tohumlarının atıldığı
fuarda Türk sivil havacılığına büyük bir katma değer sağlandı.
 THY Arşivi ve Shutterstock
WORLD OF TOURISM IN BERLIN
Realized with the participation of close to 11,000 firms from 180
countries, the fair was visited by upwards of 170,000 visitors. The
Turkish Airlines stand, a big hit with participants for its Lounge
Istanbul concept, stood out as one of the fair’s most successful.
Upwards of 100 participants, all members of the Turkish Airlines
family from various points around the world, were welcomed at
the stand. The fair, where the seeds of many long-term partnerships were sown in parallel with the airline’s global market
momentum, made a major contribution to Turkish civil aviation.
Turkish Cabin Interior (TCI), a Turkish Airlines - Turkish Technic,
Inc. - TAI partnership, has produced Turkey’s first galley. The
design of the kitchen, or “galley” in international aviation terminology, is due entirely to Turkish engineers. Beyond storage and
food service, the galleys aim to improve the passenger experience through efficiency, interior design and comfort.
Taking steps to enlarge its footprint in the aviation sector, TCI
is making an important contribution to the global supply chain
in terms of capacity, capability and distinctiveness through its
partnership with Boeing.
The Boeing 737-800, on which the first galley produced by TCI
to international standards has been integrated, was delivered in
a grand ceremony attended by officials of both airlines. Speaking
at the ceremony, Turkish Airlines’ Chairman of the Board and
of the Executive Committee Hamdi Topçu drew attention to the
development by the Turkish aviation industry in the global arena,
saying, “Improving the quality of our service and contributing to
the global aviation industry are among our primary goals.”
DAHA YÜKSEĞE
Türk Hava Yolları’nın Ocak-Şubat dönemine ait 2013 ve 2014
yılları arasındaki sayısal verileri açıklandı:
• Ocak-Şubat 2013 döneminde 6,4 milyon olan toplam yolcu
sayısı, 2014 yılının aynı döneminde %22,1 artışla 7,8 milyona
ulaştı.
• Yolcu doluluk oranı 0.4 puan artışla %76,9 olarak gerçekleşti.
• 2013 Şubat ayı sonunda toplam uçulan şehir sayısı 219 iken
2014 Şubat ayı sonunda 243 oldu.
• 2013 Şubat ayı sonunda mevcut uçak sayısı 211 iken 2014
Şubat ayı sonunda 237 oldu.
(Shutterstock/turbo83)
h a b e r le r...
Türk Hava Yolları, Türk Hava Yolları Teknik A.Ş. ve TAI ortaklığı
ile kurulan Turkish Cabin Interior (TCI), ilk yerli galley'inin üretimini gerçekleştirdi. Uluslararası havacılık literatüründe “galley”
adı verilen bu mutfakların tasarımı Türk mühendisler tarafından
yapıldı. Galley'ler, depolama ve yiyecek servisinin ötesinde
havayolu şirketlerine verimlilik, iç tasarım ve konfor üzerinden
yolcu deneyimini yükseltmeyi amaçlamakta.
Havacılık sektöründeki mevcut kabiliyetini geliştirmeye yönelik
adımlar atan TCI, Boeing ile yaptığı ortaklık ile küresel tedarik
zincirine kapasite, kabiliyet ve farklılıkta önemli bir katkı sağlıyor.
TCI’nin uluslararası standartlarda ürettiği ilk galley'in entegre
edildiği Boeing 737-800, yetkililerin katıldığı görkemli bir törenle
teslim alındı. Törende konuşan Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Başkanı Hamdi Topçu “Hizmet kalitemizi
artırmak ve küresel havacılık endüstrisine katkı sağlamak öncelikli hedeflerimiz arasında.” diyerek Türk havacılık endüstrisinin
küresel arenadaki gelişimine dikkat çekti.
SOARING EVER HIGHER
Turkish Airlines has released its figures for January-February of
2013 and 2014:
•Passenger numbers, which were 6.4 million in Jan-Feb
2013, rose by 22.1% to 7.8 million in Jan-Feb of 2014.
• Passenger occupancy rose by 0.4 of a point to 76.9%.
• The number of cities flown to, which was 219 at the end of
February 2013, was up to 243 by the end of February 2014.
• The airline’s planes, which numbered 211 at the end of
February 2013, numbered 237 by the end of February 2014.
İKİ YENİ HAT DAHA: Rotterdam&Stavropol
TWO MORE NEW ROUTES
Inaugurated in March, turnaround flights between Istanbul and Rotterdam, Holland’s second largest city,
are on Tuesdays, Thursdays, Fridays and Sundays.
The Stavropol flights will be three times a week, starting on April 21. Timetables and further information
are available from the website at www.turkishairlines.com and the Call Center at 444 0 849, and from
all Turkish Airlines sales offices.
Mart ayında açılan Hollanda’nın ikinci büyük kenti
Rotterdam’a salı, perşembe, cuma ve pazar günleri
karşılıklı uçuşlar gerçekleştiriliyor. Stavropol uçuşları
ise 21 Nisan’da haftada 3 frekans olarak icra edilecek. Uçuş tarifeleri ile ilgili daha ayrıntılı bilgilere
www.turkishairlines.com web sitesinden, 444 0 849
numaralı Çağrı Merkezi’nden veya satış ofislerinden
ulaşılabilir.
Rotterdam hat açılış töreni, Rotterdam ve Stavropol.
pening ceremony for the Rotterdam flights, view of
O
Rotterdam and Stavropol.
SİNGAPUR HAVAYOLLARI İLE
CODESHARE GENİŞLİYOR
Her ikisi de Star Alliance üyesi olan Türk Hava
Yolları ile Singapur Havayolları arasında mevcut
olan codeshare anlaşması, Güneydoğu Asya ve
Güneybatı Pasifik’teki seyahat noktalarını kapsayacak şekilde genişliyor. Mayıs itibariyle yürürlüğe
girmesi beklenen anlaşma ile Türk Hava Yolları
yolcuları daha fazla noktaya uçma imkanına
kavuşacak.
EXPANDING CODESHARE
EXPANDING CODESHARE WITH
SINGAPORE AIRLINES
The existing codeshare agreement between Turkish
Airlines and Singapore Airlines, both members of
Star Alliance, is being expanded to include travel
destinations in Southeast Asia and the Southwest
Pacific. Under the agreement, which is expected to
go into effect in May, Turkish Airlines passengers
will be able to fly to even more destinations.
TÜRSAB DERGİ | MAYIS 2014 63
Download

DERGİ - tursab.org.tr