UYAN TÜRKİYEM
6
DERLEME
İçindekiler
Her şeyden önce adam gibi adam yetiştirelim!..
Abbas Güçlü [email protected] 18 Şubat 2015 MİLLİYET GAZETESİ............................ 12
Din siyasallaştıkça hoşgörüsüzlük artıyor Ahmet Çınar 23 Şubat 2015 YURT GAZETESİ.14
Tecavüz Sözlüğü Ahmet Hakan 16 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ................................ 17
Bu kadar net aslanım Ahmet Hakan 17 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ......................... 20
Güvenlik paketinin gerekçesini açıklıyorum
Ahmet Hakan 20 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ.............................................................. 21
Şah Fırat operasyonu Ahmet Yavuz, 28 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.......................... 23
Keyfi yönetim ve başkanlık sistemi Ahmet Yavuz................................................................. 25
İstifa eden Amiral Ertürk'e, 'Erdoğan’a hakaret' davası
Ali Dağlar [email protected] 18 Şubat 2015, HÜRRİYET GAZETESİ............................ 27
Düşük Yoğunluklu İç Savaş
Ali Sirmen [email protected] 20 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ............... 29
TC ‘Sözde TC’ Olmuş Hâlâ Ne Konuşuyorsun!
Ali Sirmen [email protected] 24 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ............... 31
Cindoruk merkez sağ ve solu topluyor Aydın Hasan............................................................ 33
Herkes Suçlu Ayşe Arman 17 Şubat 2015, HÜRRİYET GAZETESİ........................................ 34
FAŞİZMİ yasallaştırma çabası Ayşe Arman 19 Şubat 2015, HÜRRİYET GAZETESİ............ 36
Yüzleşmeye var mısınız?
Ayşe Sucu [email protected] 23 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ............................... 39
“Olağan şüpheli” Hakan Fidan
Ayşenur Arslan [email protected] 8 Şubat 2015 YURT GAZETESİ............ 41
Çok alametler belirdi!
Ayşenur Arslan [email protected] 15 Şubat 2015, YURT GAZETESİ......... 44
Kutu gitsin paket gelsin…
Bekir Coşkun [email protected] 18 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ............................. 46
‘Bu topraklar’ değil, vatan!
Birgül Ayman Güler [email protected] 15 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ............ 48
Cindoruk: Başkanlık sistemine karşıyım Burcu Karakaş...................................................... 50
Hakan Fidan’ın istifası: ‘Açılımın faturası bana çıkar’ korkusu Ceyhan Bozkurt................ 51
Perinçek: Tayyip Erdoğanların karanlık saltanatını yıkacağız Cihan 15 Şubat 2015.......... 53
Rejimin adını koyalım: Devekuşu demokrasisi!
Cüneyt Ülsever [email protected] 3 Şubat 2015, YURT GAZETESİ...........55
Bilimin ruhuna el Fatiha!
Cüneyt Ülsever [email protected] 8 Şubat 2015, YURT GAZETESİ............57
HDP’nin stratejisi=açık tehdit!
Cüneyt Ülsever [email protected] 12 Şubat 2015, YURT GAZETESİ......... 60
2 | UYAN TÜRKİYEM 6
Kabaş: Yargı Bağımsızlığının Bitmesi, Türkiye’nin Bitmesi Demektir
Demet Yalçın 7 Şubat 2015, CUMHURİYET GAZETESİ.......................................................... 62
ABD-PKK teması resmiyet kazandı Deniz Kahraman 14 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ.......65
AKP iktidarı yangını söndürmedi yangından sanduka kaçırdı
Doğu Perinçek [email protected] 25 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ...........67
Türk Ordusuna güveniyoruz
Doğu Perinçek [email protected] 26 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ...........69
Özgecan sizin kızınız değil mi?
Doğu Perinçek [email protected] 28 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ...........71
Özgecan sizin eseriniz! Ekrem Ataer 17 Şubat 2015 ............................................................. 72
‘Gülen örgütü devleti ele geçirmeye çalıştı’ Elif Altın 16 Şubat 2015, VATAN GAZETESİ.. 74
Ölümlerden ölüm beğen!
Emin Çölaşan [email protected], 31 Ocak 2015, SÖZCÜ GAZETESİ..................... 76
Dünün dostları bugünün düşmanları
Emin Çölaşan [email protected], 1 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ...................... 78
Bu nasıl bir rezalettir
Emin Çölaşan [email protected], 6 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ..................... 81
Bay Abdullah’ın Huber’i
Emin Çölaşan [email protected], 7 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ...................... 84
Kurtar bizi Apo!..
Emin Çölaşan [email protected], 15 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.................... 87
Çok Üzülmüşler
Emin Çölaşan [email protected], 17 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.................... 90
Cumhuriyet tarihinde bir ilk daha!
Emin Çölaşan [email protected], 20 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.................... 93
Dünya devi (!) zor durumda
Emin Çölaşan [email protected], 25 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.................... 96
Büyük zaferin ardından!
Emin Çölaşan [email protected], 27 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.................... 99
Adaleti ve Kalkınması gitti geriye sadece partisi kaldı
Enis Berberoğlu 13 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ............................................................... 102
Düşman Yaratma ve Faşizm
Erol Manisalı [email protected] 16 Şubat 2015, CUMHURİYET GAZETESİ................. 104
Altı Günlük Siyasi Detoks Ertuğrul Özkök 28 Şubat 2015, HÜRRİYET GAZETESİ............... 106
Özgecan’ın çocuksu sesi
Evin İlyasoğlu [email protected] 18 Şubat 2015, CUMHURİYET GAZETESİ......................... 108
Bir yanımız örgütlü kötülük, bir yanımız Haziran Fatih Yaşlı 16 Şubat 2015, YURT GAZETESİ.110
22 Şubat 2015: Yeni-Osmanlı düştü! Fatih Yaşlı 23 Şubat 2015, YURT GAZETESİ............. 112
Düşme korkusunun adı İç Güvenlik Paketi Fikret Akfırat 13 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.. 114
HDP ruleti! Göksel Bozkurt 05 Şubat 2015, YURT GAZETESİ................................................ 116
“Sır küpü”nün “tükenmişlik” sendromu (mu?) Göksel Bozkurt 11 Şubat 2015, YURT GAZETESİ.119
DERLEME | 3
CHP’nin kampanya stratejisi şekilleniyor! Göksel Bozkurt 26 Şubat 2015, YURT GAZETESİ....122
“İstanbul eskiden güzeldi, şimdi ise gelişigüzel”
Güliz Arslan [email protected] 8 Şubat 2015, MİLLİYET GAZETESİ....................... 124
PKK ve ABD aynı yerde mi? Güngör Mengi 3 Şubat 2015, VATAN GAZETESİ..................... 127
Sarayın parası selden korurdu Güngör Mengi 4 Şubat 2015, VATAN GAZETESİ................ 129
Çürümenin sebebi ne? Güngör Mengi 12 Şubat 2015, VATAN GAZETESİ........................... 131
‘Hırsız katil!’
Hakan Gülseven [email protected] 16 Şubat 2015, YURT GAZETESİ..... 132
Etrafımızı saran yamyamlar
Hakan Gülseven [email protected] 20 Şubat 2015, YURT GAZETESİ..... 134
Bir hilkat garibemiz olacak!
Haluk Şahin [email protected] 3 Şubat 2015, YURT GAZETESİ..................... 136
Küf Haluk Şahin [email protected] 8 Şubat 2015, YURT GAZETESİ.............. 137
Çook öfke var çok Haluk Şahin [email protected] 17 Şubat 2015, YURT GAZETESİ....... 139
Bir tımarhane parodisi olarak Türkiye
Haluk Şahin [email protected] 22 Şubat 2015, YURT GAZETESİ................... 141
Milli füze sistemi ve füze kalkanı
Hasan Bögün [email protected] 23 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ.............................. 143
O gün bugündür! Hayati Asilyazıcı 15 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ............................. 145
Direnme Evrensel İnsan Hakkıdır
Hikmet Çetinkaya 18 Şubat 2015 Çarşamba CUMHURİYET GAZETESİ................................. 147
Kuvayı Milliye işbaşı yapıyor yine!
Hüseyin Haydar 14 Şubat 2015 Çarşamba AYDINLIK GAZETESİ........................................... 149
Şaibeli AKP’yi sandıkta iktidardan uzaklaştıralım
Hüseyin Şimşek 7 Şubat 2015 Çarşamba YURT GAZETESİ................................................... 151
Gülen, iktidar savaşını kazanabilir mi?
Hüseyin Yayman 5 Şubat 2015 Çarşamba VATAN GAZETESİ................................................. 156
İktidarın vizyonu ne İslami ne insani İdris Bal 08 Şubat 2015 YURT GAZETESİ................. 158
Özgecan’ı biz öldürdük!.. İlhan Sevin 17 Şubat 2015, YURT GAZETESİ.............................. 161
Toplumun Alzheimer hali! İlhan Sevin 22 Şubat 2015, YURT GAZETESİ............................. 163
Gülen, aktif hezeyan ve şizofren özellikler taşıyor
İsa Tatlıcan 16 Şubat 2015, SABAH GAZETESİ...................................................................... 165
‘Açılım süreci’ ya da Anadolu’daki birliği ortadan kaldırmak
İsmail Hakkı Pekin [email protected] 12 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ... 170
Kendi gücünün farkında olmak
İsmail Hakkı Pekin [email protected] 19 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ... 172
Başı dik olmanın gururu İsmet Özçelik 30 Ocak 2015 AYDINLIK GAZETESİ........................ 174
Yeni dönem başladı İsmet Özçelik 31 Ocak 2015 AYDINLIK GAZETESİ............................... 176
Erdoğan’ın seçim taktiği! İsmet Özçelik 1 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ....................... 178
Meclis’teki partilerin barutu yok! İsmet Özçelik 2 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ........... 180
4 | UYAN TÜRKİYEM 6
Tayyip Erdoğan kurtulabilir mi? İsmet Özçelik 7 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ............ 182
Erdoğan giderek yalnızlaşıyor İsmet Özçelik 11 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ............. 184
‘VATAN’ dalgası İsmet Özçelik 14 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..................................... 186
Karar verildi: VATAN İsmet Özçelik 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ............................. 188
Sözkonusu VATAN’sa!.. İsmet Özçelik 16 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ........................ 190
AKP olmasaydı! İsmet Özçelik 18 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.................................... 192
AKP’de Erdoğan’a kumpas mı? İsmet Özçelik 20 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.......... 194
Türkiye operasyon merkezi yapılacak! İsmet Özçelik 25 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.......196
AKP zorlanıyor! İsmet Özçelik 25 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..................................... 198
AKP’de seçim öncesi kırılma İsmet Özçelik 27 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ............... 200
Türkiye Rüyası Kadri Gürsel [email protected] 9 Şubat 2015, MİLLİYET GAZETESİ.. 202
Osmanlı sendromu Kemal Baytaş [email protected] 1 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ...... 204
Konuştukça hem kendisine hem AKP’ye zarar veriyor
Kemal Baytaş [email protected] 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..................................... 206
Terör, Uyuşturucu, Rant
Koray Gürbüz [email protected] 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..................................... 208
Bank Asya’yı Erdoğan ve Gülen el ele açmıştı
Kubilay Aydın - Deniz Ayas 4 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................................ 210
Zorba kaderimize hükmediyor Leyla Tavşanoğlu 01 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ.......211
Hakan Fidan: Yeni Kemal Derviş’imiz M.Ali İkbal 16 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.... 216
Yeni anayasa başkanlık ve özerklik
Mehmet Ali Güller [email protected], 1 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ........ 218
İki model iki ittifak
Mehmet Ali Güller [email protected], 7 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ........ 220
İç güvenlik sopası: Hakan Fidan
Mehmet Ali Güller [email protected], 9 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ........ 222
AKP cephesinde iç çarpışma
Mehmet Ali Güller [email protected], 12 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 224
Obama’nın 2. doktrininin anlamı
Mehmet Ali Güller [email protected], 14 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 226
ABD’nin özel aktörü: PKK
Mehmet Ali Güller [email protected], 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 228
Özgecan cinayeti toplumsal çürümenin sonucudur
Mehmet Ali Güller [email protected], 17 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 230
Açılım’da 7 Haziran çatışması
Mehmet Ali Güller [email protected], 18 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 232
Haziran’ı bastırma paketi
Mehmet Ali Güller [email protected], 19 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 234
Şah Fırat Operasyonu’nun 4 anlamı
Mehmet Ali Güller [email protected], 23 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 236
DERLEME | 5
Esad’a düşmanlık YPG işbirliğiyle sonuçlanır!
Mehmet Ali Güller [email protected], 25 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 238
PKK kantonunu tanıma operasyonu
Mehmet Ali Güller [email protected], 26 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...... 240
Emniyet’in ‘Gülen Örgütü’ raporu Mehmet Bozkurt 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.. 242
Polise adam öldürme yetkisi geliyor...
Mehmet Faraç [email protected] 20 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ.................................. 246
Eyyy Tayyip!.. Mehmet Türker [email protected] 1 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.... 249
Yazıklar olsun!.. Mehmet Türker [email protected] 4 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.251
40 katır 40 satır! Mehmet Türker [email protected] 7 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.253
Derdini Marko Paşa’ya anlat!
Mehmet Türker [email protected] 10 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ........................... 255
Tayyip’in sırları!
Mehmet Türker [email protected] 11 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ........................... 257
Sık lan sık!.. Mehmet Türker [email protected] 14 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..... 259
Tilki ile aynı yataktaydınız!..
Mehmet Türker [email protected] 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ........................... 261
Tekme tokat güvenlik yasası!..
Mehmet Türker [email protected] 19 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ........................... 263
Ruh sağlığımız bozuldu!..
Mehmet Türker [email protected] 27 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ........................... 265
Nefret!.. Mehmet Türker [email protected] 28 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ............ 267
İstanbul bitiyor, adı kalacak yadigâr Melis Alphan 9 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ... 269
“Atatürk, iyi ki dikta etti” Meltem Yıldız 8 Şubat 2015.......................................................... 271
Hakan Fidan neye nasıl bakıyor? Murat Çelik 12 Şubat 2015 VATAN GAZETESİ............... 274
Nasıl köleleştirildik? Murat Muratoğlu 20 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ........................... 276
Başkanlığı ‘tartışmak’ reddedilmeli Murat Sevinç 15 Şubat 2015 YURT GAZETESİ........... 277
Gülen ve örgütü hakkında bilmek istediğiniz her şey!
Mustafa Mutlu [email protected] 2 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ........ 280
A, aaaaaaaaaa!
Mustafa Mutlu [email protected] 4 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ......... 283
4,4 İzmirli seçmenin oyu, 1 Bayburtlu’nun oyuna ‘eşit’ olursa...
Mustafa Mutlu [email protected] 7 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ......... 286
Özgecanlar ölmesin istiyorsak, (söylemesi acı ama) tek çare
Mustafa Mutlu [email protected] 17 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ....... 289
Tahammül
Mustafa Mutlu [email protected] 25 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ....... 291
Paralel Yapı’nın amacı: Alternatif devlet
Nazif Karaman 14 Şubat 2015 SABAH GAZETESİ.................................................................. 294
Betona tapanlar: Çarpılacaksınız!
Necati Doğru [email protected] 4 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.......................... 296
6 | UYAN TÜRKİYEM 6
Kör olsun! Necati Doğru [email protected] 11 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ..... 298
Kupon Adam! Necati Doğru [email protected] 15 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.......300
Vicdanlar çınladı!
Necati Doğru [email protected] 18 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ....................... 302
Aslan ve Çakal!
Necati Doğru [email protected] 26 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ....................... 304
Ali Koç’un uyarısı!
Necati Doğru [email protected] 27 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ....................... 306
HDP 100 Milletvekili Çıkarır, Eğer
Orhan Bursalı [email protected] 3 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ............ 308
Yüzde 50’nin Nefreti
Orhan Bursalı [email protected] 9 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ............ 310
Emperyalizm, kapitalizm ve dincilik
Örsan K. Öymen [email protected] 5 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...........................312
Aydınlanma, Pozitivizm ve Kemalizm
Örsan K. Öymen [email protected] 8 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ...........................314
Devlet Terörü Paketi
Örsan K. Öymen [email protected] 12 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.........................317
Çıkış yolu Örsan K. Öymen [email protected] 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ......319
Direnme hakkı
Örsan K. Öymen [email protected] 19 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.........................321
Utanalım Özgür Mumcu 18 Şubat 2015 Çarşamba CUMHURİYET GAZETESİ..........................323
PKK’ya mal taşıyan kamyonu Amerikan askeri kullanıyordu
Özlem Gürses 1 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.................................................................... 325
CHP’li Türmen: İktidar halkı ikna edemiyor
Özlem Gürses 19 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.................................................................. 328
Asıl kim uyanmalı: Halk mı, ‘öncü’ler mi?
Rafet Ballı [email protected] 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..................................... 330
Pekin: Ordu açılıma karşı
Rafet Ballı [email protected] 17 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.................................... 332
PKK, yeni bir cephe açamaz
Rafet Ballı [email protected] 18 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.................................... 335
“İç Güvenlik” değil “Hiç Güvenlik” yasası
Rahmi Turan [email protected] 12 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................... 338
Yeni bir umut: Birleşen Türkiye
Rahmi Turan [email protected] 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................... 339
12 yılda 5 bin 324 kadın öldürüldü!
Rahmi Turan [email protected] 18 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................... 341
Esad yıkılmadı ama bizim türbe yıkıldı!
Rahmi Turan [email protected] 25 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.................................. 343
Cesaret ve dayanışma yoksa yenilgi kaçınılmazdır
Rennan Pekünlü 20 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ........................................................... 345
DERLEME | 7
İç güvenlik paketinin getirdiği güvensizlikler
Rıza Türmen 13 Şubat 2015, YURT GAZETESİ....................................................................... 347
Mafya devleti
Sabahattin Önkibar [email protected] 12 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..................... 351
TSK’da PKK isyanına hazırlık!
Sabahattin Önkibar [email protected] 19 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..................... 353
Dışarda yapayalnız içerde bölünmüş vaziyetteyiz.
Sanem Altan 4 Şubat 2015 VATAN GAZETESİ......................................................................... 355
‘Erkek millet’ Sanem Altan 15 Şubat 2015 VATAN GAZETESİ................................................ 357
Onların gündeminde Anayasa var
Saygı Öztürk [email protected] 3 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ..................................... 359
İşte gerçek durum: Pilotların yarısı gitti
Saygı Öztürk [email protected] 27 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ................................... 361
Parola: Vatan, İşareti: Namus
Semih Koray 13 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ................................................................. 363
Türkiye’nin ‘Avrasya Seçeneği’ VATAN Partisidir
Semih Koray 20 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ................................................................. 365
Şah Türbesi ve AKP açmazı Semih Koray 27 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ................. 367
Ne yurtta ne dünyada barış
Sencer Ayata 28 Şubat 2015, YURT GAZETESİ...................................................................... 369
Tek adamlığa karşı cumhuriyeti savunan filozof: CiCERO
Soner Yalçın [email protected] 15 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ................................ 373
Kim Bunlar? Soner Yalçın [email protected] 26 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ.......... 377
Tayyip Erdoğan ne istiyor? Şahin Mengü 5 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.................... 380
Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır
Şahin Mengü 9 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.................................................................. 382
Dünyada vatandan aziz şey var mı
Şule Perinçek [email protected] 15 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ........ 384
Kentler alevler içinde!
Tokmak Rahmi Turan [email protected] 16 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..................... 388
Başkaldırı hazırlığı!
Tokmak Rahmi Turan [email protected] 21 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..................... 389
Derinleşen yaralar!
Tokmak Rahmi Turan [email protected] 27 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..................... 390
Emekli Büyükelçi Tuncer Topur: ‘ABD’nin düşündüğü Kürt devleti için ortam hazır’
Tuncer Topur 26 Şubat 2015 YURT GAZETESİ........................................................................ 391
Haydut Devlet Türker Ertürk 31 Ocak 2015, İLKKURŞUN GAZETESİ.................................... 395
Soykırım iddiası biter mi? Türker Ertürk 4 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ...................... 397
Hilafet Türker Ertürk 10 Şubat 2015, İLKKURŞUN GAZETESİ................................................ 399
Nihai sonu değişmez Türker Ertürk 14 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ............................ 401
Caydırıcı olabilir mi? Türker Ertürk 18 Şubat 2015, İLKKURŞUN GAZETESİ....................... 403
8 | UYAN TÜRKİYEM 6
Türkiye’nin SYRIZA’sı ne der? Türker Ertürk 21 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ............ 405
Stratejik Kepazelik Türker Ertürk 22 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ................................ 407
Türbe, evliya ve enbiya taşınır Türker Ertürk 25 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ............ 408
İttifak Türker Ertürk 28 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ...................................................... 410
Disiplinsizlik Türker Ertürk....................................................................................................... 412
Eğik Üniforma Türker Ertürk.................................................................................................... 412
Deprem Beklentisi Türker Ertürk............................................................................................. 414
Çözüm Aydınlanma Devrimleridir Türker Ertürk.................................................................... 414
Türkiye SYRİZA’sı Olsaydı Türker Ertürk................................................................................ 415
Acizliğin Resmi Türker Ertürk.................................................................................................. 415
Ahlaksız Düşünce Sistemi Türker Ertürk................................................................................ 416
Çözüm Aydınlanma Devrimleridir Türker Ertürk.................................................................... 416
Fahiş Hata Türker Ertürk.......................................................................................................... 417
Egemenlik Kayıtsız Şartsız??? Türker Ertürk........................................................................ 417
Düzenbazlık Türker Ertürk........................................................................................................ 418
Bir Taşla İki Kuş! Türker Ertürk................................................................................................ 418
Oyun Devam Ediyor Türker Ertürk.......................................................................................... 419
Global Parçacıklar Türker Ertürk............................................................................................. 420
Sevgililer Gününü Kutlarım Türker Ertürk.............................................................................. 420
Türkiye İçin Ti Sesi Türker Ertürk............................................................................................ 421
Geri Sayım Türker Ertürk.......................................................................................................... 421
Hilafet Türker Ertürk.................................................................................................................. 422
Misyoner Okulları Türker Ertürk.............................................................................................. 423
Ermeni Soykırımı Türker Ertürk............................................................................................... 424
Ermeni Gerçeği Türker Ertürk.................................................................................................. 424
Daha da Azacaklar! Türker Ertürk............................................................................................ 425
İç Cephenin Durumu Türker Ertürk......................................................................................... 425
Tarihi Utanç Mesajı Türker Ertürk............................................................................................ 426
Negatif Seleksiyon Türker Ertürk............................................................................................ 427
Neyin Karşılığında? Türker Ertürk........................................................................................... 427
Makam, Siyasetçiye Kişilik Kazandırmaz Türker Ertürk........................................................ 428
Niye Biz Çalamıyoruz Türker Ertürk........................................................................................ 428
Anadolu Partisi Türker Ertürk.................................................................................................. 429
Neyin Karşılığında? Türker Ertürk........................................................................................... 429
Devlet fonlarıyla ‘genç sivilcilik’!
Ufuk Söylemez [email protected] 10 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..... 430
DERLEME | 9
Selam olsun önce ‘VATAN’ diyenlere!
Ufuk Söylemez [email protected] 14 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..... 432
ABD maşası değil Mustafa Kemal’in paşası Molla değil Milli Ordu!
Ufuk Söylemez ufuksoylemez@aydinlikgazete.com 24 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..... 434
Tarzan zor durumda!
Ufuk Söylemez ufuksoylemez@aydinlikgazete.com 26 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..... 435
Patlamaya hazır volkan gibiyiz!
Uğur Civelek ucivelek@aydinlikgazete.com 10 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ...................436
Demokrasi gemisi batıyor, farkında mısınız?..
Uğur Dündar ugur.dundar@ugurdundar.com.tr 1 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................. 438
Demokrasiye sahip çıkmak için daha ne bekliyorsunuz?
Uğur Dündar ugur.dundar@ugurdundar.com.tr 4 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................. 440
Türkiye, her alanda dibe vurdu!
Uğur Dündar ugur.dundar@ugurdundar.com.tr 11 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ............... 442
Parola: İktidarı sürdürebilmek için her yol serbest!..
Uğur Dündar ugur.dundar@ugurdundar.com.tr 21 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ............... 444
İP’ten Vatan’a Umut Erdem 16 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ...................................... 446
Bu bir yasa değil rejim değişikliğidir Ümit Kocasakal 16 Şubat 2015 YURT GAZETESİ.... 448
“Abesle iştigal’’ (Aykırılıklarla uğraşmak)
Yekta Güngör Özden 2 Şubat 2015 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................................. 452
Gidişat Yekta Güngör Özden 9 Şubat 2015 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.................................... 454
Sorunlar Yekta Güngör Özden 16 Şubat 2015 2015 SÖZCÜ GAZETESİ............................... 456
Kurtulmak Yekta Güngör Özden 19 Şubat 2015 2015 SÖZCÜ GAZETESİ............................ 458
Soy’ludur… Soy’uyorsa beni soy’uyor lafı oradan gelir
Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 4 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..................................... 460
Harika çocuk Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 6 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.............. 461
Cinnet vatan Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 7 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ............... 463
Böyle gelmiş, böyle gitmesin diye yazdım
Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 8 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..................................... 465
Üzmeyin Bülent Arınç’ı fena ağlar
Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 11 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................... 467
İstihbarat Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 12 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.................. 469
Vali Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 14 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ............................ 471
Özgecan Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................... 473
İyi hal… Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 17 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.................... 475
İdam cezasına değil adalete ihtiyaç var
Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 19 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................... 477
CHP, seçmenini Vatan’a kaptırabilir
Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 20 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ................................ 479
10 | UYAN TÜRKİYEM 6
İki kadın milletvekili kendi kendini darp etti
Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 21 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................... 480
Şah’ane harekat Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 24 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ....... 482
Seneye bugün… Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 25 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ...... 483
Özelkurmay başkanı Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 26 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.......484
Fantom Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 27 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ..................... 486
Kindar nesil Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 28 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.............. 488
Hukukun guguk olması için AKP elinden geleni yapıyor
Yılmaz Özdil yozdil@sozcu.com.tr 28 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ................................... 489
Fethullah Gülen’e Karşılık Erdoğan’ın sağlığını merak ettiklerini aktarayım.
Yılmaz Polat yılmaz.polat@yurtgazetesi.com.tr 31 Ocak 2015, YURT GAZETESİ.................. 494
MİT-MOSSAD-CEMAAT
Yılmaz Polat yılmaz.polat@yurtgazetesi.com.tr 3 Şubat 2015, YURT GAZETESİ................... 495
AKP’den Washington’a seçim yatırımı
Yılmaz Polat yılmaz.polat@yurtgazetesi.com.tr 27 Şubat 2015, YURT GAZETESİ................. 496
‘Cumhurbaşkanı yargılanabilir’
Zihni Erdem 3 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.................................................................... 497
Prof. Dr. Yalçın Küçük: Öcalan kumar oynuyor
Zihni Erdem 07 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.................................................................. 499
AKP, 276’yı geçemez 2 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ..................................................... 501
Kumpasın finans merkezi 5 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ............................................. 502
Bana 365 gün için yetki verin terörü bitireyim! 9 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ.............. 505
Hakan Fidan’ın geçmişi: İngiliz tornasından geçti hızla yükseldi
9 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ......................................................................................... 507
Baş spekülatör 11 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ............................................................. 509
Mısır Eski Dışişleri Bakanı Yardımcısı Raka Ahmed Hassan Aydınlık’a Konuştu:
‘Eski Abd Dışişleri Bakanı Rice’in Projesi Uygulanıyor’
17 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ....................................................................................... 512
Özgecan’ı çürümüş iktidar öldürdü 19 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ........................... 513
Terörle mücadele palavra asıl amaçları ‘perdelemek’20 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.......514
AKP ile Saray karşı karşıya: Liste savaşı 21 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ.................. 517
Acıklı biten bir dış politika masalı 21 Şubat 2015 YURT GAZETESİ.................................... 520
Şerefli yalnızlığın en şerefli bilançosu 24 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ.................... 524
Türkiye’nin Aydınlık Geleceği İçin Buluşuyoruz................................................................... 526
Açılımın mimarından ‘Kürt koridoru’ savunması.................................................................. 529
Hüsamettin Cindoruk’tan Milli Merkez yemeği..................................................................... 531
Ey Halkım................................................................................................................................. 533
‘En dürüst, Atatürkçü cephede birleşelim’............................................................................ 534
DERLEME | 11
Abbas Güçlü aguclu@milliyet.com.tr 18 Şubat 2015 MİLLİYET GAZETESİ
Her şeyden önce adam gibi adam
yetiştirelim!..
Sanki başka bir âlemde, Lale Devri’ni yaşıyoruz.
Üç gün öncesine kadar farklı bir boyuttaydık, üç gün sonra, tekrar o âleme geri döneriz.
Her şey tıkırında gidiyor, vur patlasın çal oynasın diyoruz.
Seçime gidilirken konuşulan konulara, televizyonların yayın akışlarına ve tüketim
çılgınlığına bakın yeter...
Ne küresel krizler umurumuzda ne de işsizlik.
Üretmeden tüketiyoruz ve bu filmin sonunu hiç merak etmiyoruz.
En temel sorunları bile, biz gündeme getirmedikçe, siyasilerin umurunda olmuyor.
Oysa asıl sorgulaması gereken onlar değil, biziz.
TEOG diye saçma sapan bir sistem dayatıldı, öğrenciler, veliler, eğitim perişan oldu ve
sanki hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam ediyoruz.
Yargıyı, ekonomiyi ve diğer konuları hiç sorgulamıyorum bile, eğitime sahip çıkalım yeter.
Beş gün önce, eğitimde önce insan olmayı, sevgiyi öğretelim diye yazmıştım. Önceki
akşam, Özgecan’ın ablasını haberlerde dinleyince, onun mücadelesi ve hayali de bu
yöndeymiş, onu öğrendim.
Özgecan’ın bu hayali yarım kalmamalı.
Okullarda yarış atları, ezberci papağanlar yerine önce insan olmayı ve sevgiyi öğretelim,
iyi vatandaşlar yetiştirelim.
Tıpkı dönemin Bakanı Avni Akyol gibi...
O, önce insan olmayı ve sevgiyi öğretmek için yola çıkmış, okul duvarlarına, öğrenci,
öğretmen ve velilerin kafalarına, önce insan, sevgi ve hoşgörü kelimelerini kazımıştı,
torunun adını da Sevgi koymuştu.
Şimdilerde eğitimin böyle bir hedefi var mı? Varsa da duydunuz mu?..
Özgecan’a eğitimci bakışı
Özgecan Vahşeti’ne hemen herkes farklı açıdan bakıyor ve sanki ilk kez böyle bir olayla
karşılaşmışçasına hayretler içerisindeyiz.
Murat Hoca, her meslek mensubu bu olayı kendince tahlil etmeli diyor ve ekliyor: Bir eğitim
bilimci olarak benim tahlilim şöyle:
Topografik kişilik kuramına göre kişiliğin yapısal bileşenleri İD, ego ve süper ego olmak
üzere üç türdür.
12 | UYAN TÜRKİYEM 6
İD dürtüleri ifade ederken SÜPEREGO doyum bulması ve yerine getirilmesi ahlaki olarak
hoş karşılanmayacak İD isteklerini baskılar. Yani İD’yi sınırlayacak cezalandıracak olan
toplumdur.
Son yıllarda toplum denetleyici, baskılayıcı bu rolünü yerine getirmemeye başladı.
Hırsızlık, adam kayırma yerine ve kişiye göre görmezden gelinecek bir durum halini aldı.
Sandık ki bu dürtüler hırsızlık, hak ihlaliyle sınırlı kalacak. Ancak görüyoruz ki hırsızlık,
yalan söyleme, adam kayırma (nepotizm) derken cinsel saldırı, hunharca öldürme, vb.
kişiliğin sağlık duruma bağlı olarak her türlü dürtü açık bir biçimde ortaya çıkabilmektedir.
Sormak istiyorum:
Acaba toplum ne bekliyordu?
Hakkı ihlal edenin kimliğine, statüsüne göre haklılığına karar verdiğimizde, tavuğu
gözden çıkarıp kazı beklediğimizde, tutumlarımızla beslenen hastalığı çığ gibi karşımızda
bulabileceğimizi neden düşünmedik?
Bu gün Özgecan için akıtılan timsah gözyaşlarını kınıyorum.
Büyütülen, beslenen canavar başka canlar almaya devam edecek. Suçlu için etrafınıza
bakmayın.
Sustuğunuzda, görmezden geldiğinizde, siz beslemiştiniz bu canavarı.
Başka bir tespitte daha bulunmak istiyorum:
Dünyada hiçbir kuramda ya da sosyolojik tahlilde İD’in bizzat SÜPEREGO tarafından
beslendiğini göremezsiniz. Bu sadece bizim toplumumuzda görüldü.
Toplum baskılamak bir yana İD serbest bırakıldığında elde ettiklerini benimsemeye ve
hatta teşvike yeltendi.
Çözüm mü arıyorsunuz?
Dönün geriye, bozduklarınızı onarın yeter. Haksıza haksızsın demeye başlayın.
Toplumla çatışanı uyarın, tecrit edin, ayıplayın.
Düzen için, bireysel haklar için taraf olun.
Yakınınız bile olsa hak yemesine, hakkı olmayanı almasına izin vermeyin.
Dürüstlüğü, emeği kutsayın...
Hukuki bakış!
Genç Bakış’ta bu akşam kadına yönelik şiddete verilen cezaların caydırıcı olup olmadığı,
İç Güvenlik Paketi ve güncel hukuki konular masaya yatırılacak. Konuğumuz da Türkiye
Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu olacak.
Özetin özeti: Türkiye önemli bir süreçten geçiyor ve hepimize düşen önemli sorumluluklar
var. Kabahatli aramak yerine, bu kaostan nasıl kurtuluruz onun yollarını bulmalıyız. Hem
de hep birlikte. Yoksa bu kaos hepimizi yutar!..
DERLEME | 13
Ahmet Çınar 23 Şubat 2015 YURT GAZETESİ
Din siyasallaştıkça hoşgörüsüzlük artıyor
‘Tarihin her dönemi ve her ülkesinin deneyi açıklıkla göstermiştir ki, din siyasallaştırıldıkça
şiddet ve hoşgörüsüzlük artmıştır. Barış ve kardeşlik olanağından uzaklaşıyor insanlık’
İZMİR/ AHMET ÇINAR- Charlie Hebdo saldırısının hemen ardından, zaten öteden beri
laiklikle ve aydınlanmayla başı hoş olmayan kesimler, “Gerçek İslâm bu değil!”, “asıl sorun
İslamofobi” söylemiyle savunma hattı kurdular. Bu koroya, kimi sosyal demokratlar da
katıldı. Bu yaklaşıma sahip kişilerin niyetlerinden bağımsız olarak bakıldığında, Charlie
Hebdo saldırısı ve din adına işlenmiş benzer katliamları son tahlilde akladıklarını ya da
gerçeğin üstünü örttüklerini görüyoruz.
Biz de, kitapları aydınlanma ve laiklik mücadelesinde önemli fonksiyonlar üstlenmiş olan
araştırmacı-yazar Erdoğan Aydın’a yönelttik sorularımızı. 1992’de Turan Dursun Araştırma
ve İnceleme Ödülü’nü kazandığı 4 ciltlik “İslamiyet Gerçeği” ve 30’uncu baskıya ulaşan
“Nasıl Müslüman Olduk?”, “Öteki Tarih”, “Osmanlının Son Savaşı” gibi kitaplarıyla tanınan
Erdoğan Aydın’la İzmir’de buluştuk ve söyleştik. Söyleşinin ilk bölümünü bugün sizlerle
paylaşıyoruz.
Şiddet ve din ilişkisi
Sayın Erdoğan Aydın, Charlie Hebdo katliamının ardından da, önceki Sivas ve
benzeri katliamların ardından yükselen “Gerçek İslam bu değil” söylemi hakim oldu.
Siz konunun uzmanlarından biri olarak ne diyorsunuz, gerçekten de gerçek İslam bu
değil mi?
Söz konusu olan inanç olunca sorunun cevabını tek cümlede vermek mümkün değil.
Çünkü salt teolojik değil aynı zamanda politik bir sorunla karşı karşıyayız. Bu katliamları ve
dinsel hoşgörüsüzlüğü kendi inancına sığdıramayıp kınayanların samimiyetine inanmak
durumundayız. Ancak bunun dinle ilişkisi olmadığını söylerken din ekseninde siyaset
yapanlar için tersini söylemek durumundayız. Tarihin her dönemi ve her ülkesinin deneyi
açıklıkla göstermiştir ki, Din siyasallaştırıldıkça şiddet ve hoşgörüsüzlük de artmıştır. Dinsel
siyaset (ve milliyetçilik) yükseldikçe eşitlik, özgürlük, barış ve evrensel kardeşlik
olanağından uzaklaşıyor insanlık. Bu noktada din adına şiddet uygulayanların da sağlam
dini ve tarihsel dayanaklara sahip olduğunu teslim etmek zorundayız. Bunu kabullenmeden
sorunun çözümü ve mütedeyyinlerin de çağdaş değerlerle barışık yaşayabileceği bir
ortama yükselmek mümkün değil. Bir yandan dinsel siyaset yapıp diğer yandan yaşanan
14 | UYAN TÜRKİYEM 6
hak ihlalleri ve katliamların dinle ilişkili olmadığını iddia etmek gerçekliği çarpıtmak olur. Bu
yapılanların İslâm’la alakası yoksa Engizisyon pratiklerinin de Katoliklikle hiçbir alakası
olmadığını kabullenmek durumundayız.
Peki bu durumda IŞİD eşittir İslam ya da El Kaide eşittir İslam denebilir mi?
Elbette IŞİD eşittir İslam değil. Ama IŞİD’lerin siyasal İslamın dışında olmadığı, onun bir
versiyonu olduğu da açık. Reformunu gerçekleştiremeyen hiçbir inancın, IŞİD benzeri
problem alanlarını geriletebilme şansı yok. Düşünün ki, dünyanın en modernleşmiş İslam
toplumundaki ılımlı İslâmcı AKP seçmeninin önemli bir kesimi, Charlie Hebdo katliamının
normal bir durum olduğunu, Peygamberin karikatürünü çizenin katlinin mubah olduğunu
düşünebiliyor. Aynı insanların bundan 10-15 yıl önce farklı düşünebildiklerini de
anımsarsak, siyasallaşmış bir dinin topluma egemen olması oranında nasıl bir medeniyet
kaybı ürettiğini görüyoruz. Tam da bu durum, laikliğin elimizden kayıp gittiği oranda
demokrasinin, hoşgörünün, çoğulculuğun, farklı inançların eşit haklılığının da elimizden
kaçıp gittiğini görüyoruz. Böyle olunca Charlie Hebdo katliamından kendimizi sorgulamak
yerine “asıl sorunun İslamofobi olduğu” şeklinde toplumu siyasal İslam adına
koşullandırabilecek sonuçlar çıkarmak istiyoruz.
‘Özgürlükçü laiklik olmalı’
Bu yaşananlar laikliği ve laiklik mücadelesini daha haklı ve daha meşru hale mi
getirdi?
Elbette! Ama Türkiye’deki egemen laikliğin sorunlu yanlarından arınmak koşuluyla! Hayat
bize göstermiştir ki gerek 12 Eylül’ün gerek AKP hükümetinin İslamizasyon politikaları
Türkiye’deki hak mücadelelerinin toplumsal dayanaklarını gerileten bir işlev görmüştür.
Dolayısıyla safiyane bir dindarlaşmadan değil, yeni liberal politikaları sürdürebilmek ve
iktidarı süreğenleştirmek ile bu politikalar arasında neden sonuç ilişkisi bulunmaktadır. Bu
anlamda laiklik, bütün bu sorunların azaltılması yanında mütedeyyin Sünnilerin de
inançlarını, siyasal istismardan arınarak yaşayabilme güvencesi olacaktır. Hiç kuşkusuz
sadece laiklik üzerinden sorunlarımızı çözebilmek gibi bir şansa sahip değiliz. Çünkü
Suriye de dahil olmak üzere, Türkiye’nin 1930’lu yıllar deneyi göstermiştir ki laikliği ve
cumhuriyeti demokrasi, sosyal devlet ve evrensel hukukla bütünleştirmeden içinde
bulunduğumuz sorunlar yumağından çıkmak mümkün değil. Aslında şu anda en radikali
IŞİD, en ılımlısı AKP olmak üzere, dinin siyasetin belirleyici öğesi olmasıyla bizlerin hak ve
özgürlüklerimizi yitirmemiz arasında doğrudan bir bağlantı var. Dünün Ortadoğu siyasetiyle
geleceği inşa edemeyeceğimiz gibi dünün Türkiye siyasetiyle de yeni bir yaşamı inşa
etmek mümkün değil. Bize Mevlana’nın sözüyle yeni bir şey lazım; gerçekten demokratik,
gerçekten laik ve tabii insanları sadakaya muhtaç bırakmayan gerçekten sosyal bir
cumhuriyet.
‘Türkiye hiç tam anlamıyla laik olmadı’
Sizce Türkiye, bugüne kadar tam anlamıyla laik bir dönem yaşadı mı, ülkemiz hiç
laik oldu mu?
Gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye’nin laiklik yönünde radikal adımlar atmakla birlikte tam
anlamıyla laik olmadı. Büyük bir olasılıkla bu söyleşiyi yaptığımız İzmir’in bu köşesi, eğer
gerçek bir laiklik uygulaması olsaydı, farklı inançlara sahip insanların da sokaklarında eşit
DERLEME | 15
ve özgür dolaştığı bir yer olacaktı. Ama dini, milli bir kimliğin Türklükle birlikte temel ögesi
olarak dayatan yaklaşımlar, buranın bir kısım yerlisini yok ederek kurumlaştı. Bu da gerçek
bir laikliğin kurumsallaşabilmesini olanaksızlaştırdı. Düşünün ki cumhuriyeti ve laikliği
büyük bir istekle karşılamış Alevilerin tekkeleri kapatıldı, kendi ölülerini bile kendi
inançlarına göre kaldırmaları yasaklandı. Bunların olmadığı bir Türkiye’de, ne yazık ki
giderek tek bir dinsel söylem siyaseti belirler bir konum elde etti. Bu gerçeklikte zaman
zaman duyduğumuz, “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı, biraz da mezarlıktan geçerken
korkusunu yenmek için ıslık çalan insanın edasına benziyor. Dolayısıyla şu an elimizden
kaçıp gitmekte olan laiklik, geçmişte de sorunlu bir kontrol ve modernleştirme aracı olarak
kullanıldı. Bugün geldiğimiz noktada laikliği, özgürlükçü anlamıyla kazanabilmek için
sadece son 12 yılı sorgulamak yetmez; bütün bir tarihi yeniden gözden geçirmek gerekiyor.
Bu anlamda laikliği, evrensel hukuk sistemini, sosyal adaleti, örgütlenme haklarımızı elde
edebilmek için, AKP’nin gerisindeki cumhuriyete savrulmak değil, hem AKP’yi ve hem de
gerisindeki cumhuriyeti ileriye doğru aşan bir irade göstermemiz zorunludur.
‘Takım tutar gibi parti tutuyoruz’
Tüm operasyonları “demokrasi”, “millet iradesi” etiketleriyle ve kodlamalarıyla
gerçekleştiriyorlar, bu konudaki yorumunuz nedir?
Aslında şu anda demokrasi adı altında, İslamcılık ve Osmanlıcılıkla koşullandırılmış ve
kendileri gibi düşünmeyen herkesi ötekileştiren, herhangi bir takım taraftarı gibi kendi
partisinin peşinde adeta sürüleşme halindeyiz. En son olarak bir AKP milletvekili Cem
Zorlu’nun, “aslında yöneticilik itibarıyla çobanla başbakan arasında fark yoktur. Çünkü biri
sürüyü yönetiyor, diğeri halkı” sözü bu durumun bir dışa vurumu. Bunun üzerinden ilan
edilen milli irade de kendi başına karar verme olanakları elinden alınmak üzere yoğun bir
dezenformasyonla, dinsel söylem ve gerilim politikasıyla yaratılmaya çalışılıyor.
Demokratik anlamda milli irade ise ancak özgürlüklerin ve denetlenebilirliğin artması ve
tabii kuvvetler ayrılığının olması koşullarında oluşabilir. Oysa şimdi tüm bunların ortadan
kalktığını gösteriyor.
‘Başkanlık sistemi adı altında otokrasi dayatılıyor’
Ilımlısı ya da radikali… Bu dinselleşme ve dinselleştirme eğilimi Türkiye’ye nasıl
yansıyor, ülkemizi nasıl etkiliyor?
Türkiye toplumunun yüzde 40’ının üzerindeki bir kesimi bugün din ve onun tamamlayıcı
parçası yeni-Osmanlıcılık üzerinden kontrolle tebaalaşmış görünüyor. Bunun en tipik
sonuçlarından biri iş kazalarında dünyanın başını çeker hale gelmemize karşın
sendikalaşma ve toplumsal tepkilerdeki düşüklük. Bu ülkenin 60’lı ve 70’li yıllarında asla
Soma’da yaşanan türden bir iş cinayeti yaşanamaz, yaşansa da iktidar ayakta kalamazdı.
Siyasal dinin toplumsal hegemonya kurabildiği her toplumda yurttaş olma bilincinin, hak ve
özgürlük mücadelesinin gerilemesi bir vakıa ki bizde olan da bu. Son dönem çıkarılan
yasaları anımsayalım, hepsi mevcut 12 Eylül yasalarının gerisinde tahakküm yasaları.
“Başkanlık sistemi” adı altında dayatılmaya çalışılan şey tipik bir otokrasi. Bu sistem,
Türkiye’nin hızla kalkınmasının formülü gibi sunularak toplumdan destek alınmaya
çalışılıyor.
16 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ahmet Hakan 16 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ
Tecavüz Sözlüğü
-EMPATİ: Her tecavüz olayından sonra kurbana değil tecavüzcüye karşı geliştirilen his...
*
-MİNİ ETEK: Tecavüzcü katilleri haklı göstermek için gündeme getirilen bir kadın giysisi.
*
-NAMUS: Kadında aranan ama erkekte aranmayan şey...
*
-İDAM: Tecavüzcü katillerin ortaya çıkmasından sonra kısa bir süreliğine gündeme
getirilerek iç rahatlatılan bir cezalandırma yöntemi.
*
-NEDEN/SONUÇ: Tecavüzcü aklayıcılarının kullanmayı pek sevdikleri akıl yürütme
biçimi... Bakınız: “Tecavüz sonuçtur, yaşam tarzı nedendir” cümlesi.
*
-MİNİBÜS: Kanlı kazan.
*
-NİHAT DOĞAN: “Mini etek giyersen öldürülmeyi hak edersin” demeye getirenlerin bir
numaralı kanaat önderi.
*
-AKİT: Yine tecavüzcüyü anlamaya çalışan ve yine kurbana girişen paçavra.
*
-AYLİN NAZLIAKA: Gencecik bir kadının hunharca katledilmesi karşısında üzüntülerini
dans ederek beyan eden milletvekili.
*
-PEMBE OTOBÜS: Nefislerine hâkim olmak yerine kadınları, sadece kadınların
binebilecekleri özel bir otobüse doldurmayı akıl edenlerin önerdikleri bir otobüs modeli.
*
-CEZA İNDİRİMİ: Türkiye’de tecavüzcüler söz konusu olduğunda anında devreye giren bir
adli bağışlama sistemi.
*
DERLEME | 17
-TAHRİK: Tecavüzün ve tecavüzcünün bir numaralı savunma kalkanı.
*
-ÜÇ GÜN: Özgecan’ın hunharca katledilmesinin gündemde kalma süresi.
*
-AHLAK: Sadece kadınlar söz konusu olduğunda akla gelen, erkekler söz konusu
olduğunda pek akla gelmeyen bir kavram.
*
-AYŞENUR İSLAM: Ses tonunu bile pek işitemediğimiz aileden sorumlu bakanımız.
*
-SEN DE ANLAT: Kadınların artık susmak yerine konuşmaya başladıklarını gösteren
sosyal medya sloganı.
*
-ÖZGECAN: Bir uyanış vesilesi... Bir özge can...
Batı’nız batsın
“KADINLAR tecavüze uğruyor” diyorsun.
“Ama aynısı Batı’da da oluyor” diyorlar.
*
“Gösteri hakkı kısıtlanamaz” diyorsun.
“Ama Batı’da da kısıtlanıyor” diyorlar.
*
“İşçi cinayetleri olmasın” diyorsun.
“Ama Batı’da da işçiler ölmüştü” diyorlar.
*
“İfade özgürlüğünün önüne geçilmesin” diyorsun.
“Ama Batı’da da geçiliyor” diyorlar.
*
“Kürtaj... Sezaryen... Bırakın bu işleri” diyorsun.
“Ama Batı... Ama Batı...” diyorlar.
*
“Kadın katillerinin ellerini kırın” diyorsun.
“Ama Batı... Ama Batı...” diyorlar.
*
Hay sizin Batı’nız batsın e mi?
18 | UYAN TÜRKİYEM 6
İsimleri tecavüzcülerin isimlerinin yanına yazıldı
EY kadınların giydikleri kıyafet nedeniyle tecavüzü hak etmiş olabileceklerini savunan
aşağılık tecavüzcü aklayıcıları!
Bilesiniz ki...
İsimleriniz minibüs tecavüzcülerinin isimlerinin yanına yazılmıştır.
*
Ey kadınların yaşam tarzları nedeniyle tecavüz edilip öldürülmeye davetiye çıkardıklarını
yazan foseptik çukuru gazete!
Bilesin ki...
İsmin bir kez daha “tecavüzcü goygoycusu” olarak kayda geçmiştir.
*
Ey trollük uğruna tecavüzcü katilleri mazur göstermek için bin dereden su getiren magazin
maymunu!
Bilesin ki...
İsmin “tecavüzcü katillerin işbirlikçisi” olarak kayda geçmiştir.
‘Bizi devirecekler’ diye bir paranoya
GENÇ bir kadın tecavüze uğramış, öldürülmüş, yakılmış...
Millet ağlıyor.
Millet tepkili.
Millet öfkeli.
Millet isyanda.
*
Hükümete yakın bazı şahıslar, milletle birlikte ağlayacaklarına, tepki göstereceklerine,
öfkeleneceklerine, isyan edeceklerine...
“Özgecan’ı bahane edip bizim biricik hükümetimizi devirmeye çalışıyorlar” diye
ağlaşıyorlar.
*
Genç bir kadının
vahşi bir cinayete kurban gitmesi karşısında iki dakika olsun biricik hükümetlerini falan
bir tarafa bırakıp kendilerini samimi bir öfkeye, samimi bir üzüntüye, samimi bir tepkiye
bırakamıyorlar.
*
“Hükümetimizi devirecekler” paranoyası öyle bir paranoyadır ki...
İnsanın kendisini insani bir öfkeye, insani bir üzüntüye, insani bir tepkiye, samimi bir isyana
bırakmasına bile izin vermez.
DERLEME | 19
Ahmet Hakan 17 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ
Bu kadar net aslanım
KADIN hangi kıyafeti giyerse giysin...
Tecavüz edip öldüremezsin aslanım.
*
Kadın hangi yaşam tarzını benimserse benimsesin...
Tecavüze yeltenemezsin aslanım.
*
Kadın hangi edayı takınırsa takınsın...
Senin alçaklığına gerekçe falan olmaz aslanım.
*
Tecavüzü önlemek için kadına şekil vermeye çalışmak yerine...
Kendine çeki düzen vereceksin aslanım.
*
Bir alçak, bir kadına tecavüz edip öldürdüğünde...
Suçlamayı kadına değil, tecavüzcü katile yapacaksın aslanım.
*
Bir alçak, bir kadına tecavüz ettiğinde...
Alçakla değil, kurbanla empati kuracaksın aslanım.
*
Her suçun hafifletici nedeni olur...
Tecavüzün olmaz aslanım.
*
Yaptığın sözde analizlerle...
Tecavüzcüye moral vermeyeceksin aslanım.
*
Kadını eve kapatmak yerine...
Tecavüzcü katilleri bir yerlere kapatacaksın aslanım.
*
Kadınları ayrı otobüslere bindirmeyi akıl etmek yerine...
Tecavüzcü katilleri cehennem otobüsüne bindireceksin aslanım.
*
Diziyi, filmi, müziği, dejenerasyonu tecavüze bahane yapmak yerine...
Tecavüzcüye “Ey alçak, hiçbir bahanen yok” diyeceksin aslanım.
*
İdam geri gelsin, asalım, yıkalım, vuralım demek yerine...
Sen önce zihniyetini değiştireceksin aslanım.
*
Kısacası...
Kadınlarla uğraşmak yerine...
Kendinle uğraşacaksın aslanım.
20 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ahmet Hakan 20 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ
Güvenlik paketinin gerekçesini
açıklıyorum
HÜKÜMET korkuyor.
-Kobani benzeri olayların çıkmasından korkuyor.
-Gezi benzeri olayların çıkmasından korkuyor.
Kısacası...
Toplumsal patlama ihtimalinden korkuyor hükümet.
*
İşte bu yüzden getiriyor güvenlik paketini...
*
Korkuyor hükümet.
-Polise 48 saate kadar gözaltı yetkisi vermek istemesi...
-Polisin silah kullanma yetkisini arttırmak istemesi...
-Valiye ve kaymakama savcı ve hâkim yetkisi vermek istemesi...
-Her türlü gösteriyi, “terör olayı” gibi değerlendirmek istemesi...
-Telefon dinleme işini genişletmek istemesi...
Hep korkusundan.
*
Hükümet sanıyor ki...
-Güvenliğe abanırsam...
-Polise abanırsam...
-Gözdağına abanırsam...
-Sopaya abanırsam...
-Silaha abanırsam...
Toplumsal patlama riskini bertaraf ederim.
*
Hükümet artık düşünmüyor.
Hükümet artık akıl yürütmüyor.
Hükümet artık soru sormuyor.
*
Düşünmüyor hükümet...
-”Ne oluyor da toplumsal patlama riski söz konusu oluyor?” meselesini düşünmüyor.
DERLEME | 21
-”Neden halkımın bir bölümünün kalkışma yapma ihtimali var?” meselesini
düşünmüyor.
*
Soru sormuyor hükümet...
-”Acaba toplumsal gerginliği azıcık azaltsam kalkışma ihtimalini de azaltmış olmaz
mıyım?” sorusunu sormuyor.
-”Güvenlik tedbirlerine abanmak yerine özgürlük bayrağını yükseltsem, yine de
toplumsal patlama olabilir mi?” sorusunu sormuyor.
*
Akıl yürütmüyor hükümet...
-”Toplumu bu denli cepheleştirmezsem, huzur ve barış yeniden gelmez mi?” diye akıl
yürütmüyor.
-”Polise, silaha, güvenliğe abanacağıma... Özgürlüğe, barışa, huzura, kardeşliğe
abansam daha iyi olmaz mı?” diye akıl yürütmüyor.
*
Düşünmediği için, soru sormadığı için, akıl yürütmediği için...
-Barış hazırlıkları yapmak yerine savaş hazırlıkları yapıyor.
-Özgürlük türküleri söylemek yerine tamtam çalıyor.
-Yaptığı reformları ilerletmek yerine yaptığı reformları yıkıyor.
-Hukuk devleti kurmak yerine polis devleti kuruyor.
-Gülümsemek yerine kaşlarını çatıyor.
*
Oysa... Oysa... Oysa...
-Birazcık rahatlasa ve rahatlatsa...
-Azıcık gevşese ve gevşetse...
-Bir parça yumuşasa...
-İki dakika sussa...
-Bir tutam barış havası estirse...
-İki gün bağırmasa...
-Öfkesini azıcık bastırsa...
-Monolog yapmak yerine diyalog kursa...
Kısacası...
Güvenlik paketi yerine demokrasi paketini devreye soksa...
Bin iki yüz elli tane güvenlik paketiyle elde edemeyeceği sonucu alıverecek.
*
Fakat... Heyhat!
22 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ahmet Yavuz, 28 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Şah Fırat operasyonu
“Askeri gerekler neyi icap ettiriyorsa onun yapılması esastır.” Birinci Dünya Harbi’nde
Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’nı devralan Mustafa Kemal’in 1918’de Halep
kuzeyine çekilme kararını verirken görevi devraldığı Liman von Sanders’e söylediği
budur.
Aynı şekilde Kurtuluş Savaşı esnasında Kütahya-Eskişehir muharebelerinden sonra
1921’de, Sakarya doğusuna çekilme kararı verirken Batı Cephesi Kumandanı İsmet
Paşa’ya söylediği de...
Bu girişten sonra herhalde Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun
boşaltılması kararını doğru bulduğum zannedilmiş olabilir. Eğer koşullar benzer
olsaydı, geri çekilme kararını olumlardım. Ama pek öyle görünmüyor.
Suriye politikasının hatalı felsefi kurgusu ve stratejisi doğru taktik adımlar atmaya el
vermiyor.
“BÜYÜK AKLA” HİZMET
Suriye Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılan en önemli ticaret kapısıdır. Elimizle kapattık.
En uzun sınırımızdır. Kevgire çevirdik. Güneyimizi emniyete alan bir dostumuzdu.
Düşman kıldık.
Yetmedi. ABD’nin bölgeyi yeniden yapılandırma çabalarına ve yüz binlerce Müslüman
kanının akıtılmasına yardımcı olduk. Milyonlarca insanın yerinden olmasını teşvik
ettik. Sokaklarımızı dilencilerle doldurduk. Komşumuzu hiç de yararımıza olmayacak
şekilde istikrarsızlığa ittik, bölünmesine katkı verdik. Şimdi de ABD’nin istekleri
doğrultusunda eğit-donat uygulaması ile yapageldiğimiz olumsuz katkıyı büyütüyoruz.
Teskere çıkardık. Elimize müdahale fırsatı geçmişti. Heba ettik. Hem Kürtleri
karşımıza aldık hem onları ABD’nin ve AB’nin kullanımına terk ettik hem de elimizle
Kürt koridorunun tesisi için gerekli ortamı hazırladık. Oysa tezkerenin arkasından
uygun büyüklükte bir kuvveti Suriye ile anlaşarak Suriye’nin kuzeyine yollasaydık,
yukarıda sıraladıklarımın hiçbirisi olmayacak ve bu gün türbe boşaltmak zorunda
kalmamış olacaktık ( Bkz. henüz Teskere çıkmadan yazılan IŞİD’in jeopolitiği-2/
27 Eylül 2014/ Aydınlık ). Ayrıca dünya kamuoyu önünde IŞİD’e destek veren ülke
durumuna düşmeyecektik.
Bu operasyonun da gösterdiği gibi, dün beslenen IŞİD bugün tehdit olarak görülüp
toprak boşaltılmış; terörist olarak nitelendirilen PYD’nin egemenlik alanında da
türbe yeniden inşa ediliyor! İlkesizlik bir yandan, yeni bir uluslararası hukuk sorunu
yaratmak diğer yandan... Hani Yeni Türkiye oyun kurucuydu!
DERLEME | 23
Meseleye, “IŞİD birkaç askerimizi şehit etseydi daha mı iyi olurdu” şeklinde
yaklaşamayız. Eğer çatışma kaçınılmaz olarak değerlendiriliyorsa Karakol zırhlı
birliklerle takviye edilir ve risk azaltılırdı. Yani tedbir alınır ve vazife yapılırdı.
Ayrıca yapılan harekât hiçbir şekilde zafer olarak nitelenemez. Yapılmak zorunda
kalınması başarısızlık göstergesidir. Övünülecek hiçbir yanı yoktur. Operasyona
katılan birliklerin görevi başarıyla icra etmesi başka bir şeydir. Bu harekâta geri
çekilme değil, kaçma kurtulma demek daha doğru olur.
O halde soru şu: Bu yapılanlarla “büyük akla” kim hizmet ediyor olabilir?
ELEŞTİRİ OKUNUN HEDEFİ
Bu operasyondan dolayı eleştiri oklarını Genelkurmay Başkanı’na yöneltmek de
başka bir yanlıştır. İşin iç yüzünü bilemediğim için boş laf etmek istemem. Ama eğer
çekilme teklifinin sahibi kendisiyse, o takdirde eleştirilebilir. Ama elimizde böyle bir
bilgi yok. Bu meselede eleştirilmesi gereken iktidardır. Genelkurmay Başkanı da
kendisine yöneltilen eleştirileri yanıtlamakta gösterdiği cevvaliyetin aynısını, yüzlerce
subayı tertiplerle mahkûm ettirildiğinde, ilgililere karşı da gösterebilseydi, bugün
bütün milleti arkasında bulurdu. Kendisini canhıraş savunan Cumhurbaşkanı da, bu
yaptığını iki önceki Genelkurmay Başkanı hukuksuz olarak Silivri’ye gönderilirken
yapmış olsaydı daha tutarlı davranmış olurdu.
Aslında pek de edepli yürütülmeyen bu tartışmalar gündemi değiştirmenin vasıtasıdır.
Esas tartışılması gereken hatalı Suriye politikasıdır. Türbenin boşaltılması bunun
kaçınılmaz sonucudur.
Artık hiç olmadığı kadar Esad ile işbirliği gerekiyor. Onunla işbirliği yapmamak,
güneyimizde istikrarlı olarak güvenlik sorunu yaşamak zorunda kalmak demektir.
İnisiyatifi ABD’ye teslim etmek demektir. Orta vadede Kürt koridoruna davetiye
demektir. Stratejik bir cinnet hali demektir.
Türbeyi yıktırarak boşalttırmak ve toprak terk ettirmek de, din istismarcısı bir iktidara
nasip olmuştur. Belki de işin tek hayırlı yanı burasıdır. Ne kılıf bulurlarsa bulsunlar, bu
ayıpla anılacaklar!
Son söz: İlk düğme yanlış iliklenince diğerlerinin doğru iliklenmesi mümkün değildir.
Not: Bütün şehitlerimize Tanrı’dan rahmet diliyorum.
24 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ahmet Yavuz
Keyfi yönetim ve başkanlık sistemi
Bu ülkenin temel bir sorunu var: Yönetim. Bu durum yeni değildir. Demokrasi denemesinin
hemen öncesinden itibaren böyledir. AKP iktidarıyla bu sorun daha da büyümüştür.
Ülkeyi yönetenler uzun zamandır ABD’ye dayanarak ayakta durmaktadır. Üretmeyen bir
ekonomiyle de yol almaktadır.
Tarihsel süreçte, dışarıda bir güce dayanma gayreti içinde olanlar, içeride ya orduya ya da
ulemaya dayanarak ayakta kalma arayışında olmuşlardır.
Yıllardır sürdürülen gayretler sonucu, toplum dini esaslara göre şekillendirilmiş; AKP
iktidarı döneminde bu çabalar zirve yapmıştır. Dinci bir odak yaratılmış ve iktidar buradan
güç almaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı da tarihsel ulema rolüne büründürülmüş ve iktidar için sağlam bir
dini dayanak oluşturmuştur.
Bu arada Ordu tarihsel rolünden uzaklaştırılmış, operasyonun adı “askeri vesayetin
sonlandırılması” olmuştur.
Cumhuriyet tarihi boyunca Türk Ordusu’nun ülke yönetiminde bir ordudan öte bir rol
oynadığı aşikârdır. Bunu tartışmaya gerek yoktur. Esas tartışılması gereken, bunun nesnel
nedenleri ve oynanan rolün mahiyetidir.
KEYFİ YÖNETİM
Vesayeti çağrıştıran yaklaşımlar, muktedirlerin keyfiliğinden doğmuştur.
AKP iktidarı da ülkeyi keyfi olarak yönetmekte ve daha da keyfi olarak yönetmek
istemektedir. Kötüden daha kötüye doğru tam yol...
AKP’nin keyfi yönetime geçişi 2007 sonrasına rastlamaktadır. Cumhurbaşkanını da
kendi partisinden seçtikten sonra, devleti tam denetime almasının önündeki engellerin
en önemlisi olan Ordu’nun itibarsızlaştırılmasına bu tarihte başlanmış, Gülen Cemaati ile
kavgaya tutuşana kadar da “kumpas” sürdürülmüştür.
2010 ve sonrasında devam eden yargısal düzenlemeler ile devleti tam olarak kontrol
etmek amaçlanmıştır.
Basını, üniversiteleri, iş dünyasını saymıyorum...
Bu gelişmeler ışığında biraz safça bir soru zihnimi meşgul ediyor: AKP, devleti ele
geçirmek yerine onu kurallara uygun olarak yönetmeyi denese; Ordu ve Yargı gibi kendini
meşru zeminlerde denetleyen kurumlara dokunmasaydı, acaba kendini maruz bıraktığı
yolsuzluk, hırsızlık, otoriterlik suçlamalarına muhatap olmaktan kurtarmaz mıydı?
Hırsını aklının önüne koyanların zararı sadece kendisine olsa iyi de, ülke ne olacak?
DERLEME | 25
ORDU’NUN ROLÜ
Cumhuriyetçi bir vatandaş, halkın egemenliği dışında bir vesayeti tanımaz. Ama yukarıda
özetlemeye çalıştığım tarihi bilgilere sahip olanlar, Ordu’nun bu anlamdaki rolünün önemini
kavrar.
Ordu’nun siyasete ilgisi, bu konuda heves ve arzudan ziyade, ülkenin kuruluş felsefesini,
aklı ve bilimi, ahlakı esas alarak yönetmek yerine kendi keyfine göre yönetme iradesine
karşı tepkinin sonucudur.
Ama Ordu’nun ülkeyi kendisi yönettiğinde de kuruluş felsefesini, aklı ve bilimi rehber
edindiğini söyleyemeyiz. Bugünkü sorunların kökeninde kendi hatalarının olduğunu
rahatlıkla ileri sürülebiliriz. İktidar performansı kötü ama iktidarın saygı duyduğu ve kısmen
çekindiği bir güç olarak kenarda durmasının faydası inkâr edilebilir mi? Sadece Suriye
politikası bile soruyu anlamlı kılmıyor mu?
HUKUK DEVLETİ
İster AKP olsun, ister bir başkası... Sonuç aynı olduğuna göre sorun iktidarların yetkisiyle
ilgili değildir. O yetkiyi kullananların kontrol altına alınabilmesinde... Mesele hukuk devleti
olabilmekte... Evrensel hukuk kurallarının işler kılınmasında...
Bu noktadan bakıldığında, başkanlık sistemi, demokratik devrimini tamamlayamamış,
hukuk devletini kuramamış ve sağlıklı olarak işletememiş hiçbir toplum için geçerli ve
gerekli değildir.
Hele Türkiye için hiç değildir.
26 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ali Dağlar adaglar@hurriyet.com.tr 18 Şubat 2015, HÜRRİYET GAZETESİ
İstifa eden Amiral Ertürk'e, 'Erdoğan’a
hakaret' davası
DENİZ Harp Okulu komutanıyken Balyoz soruşturmasını ve terfi ettirilmemesini protesto
için Nazım Hikmet’ten şiir okuyup istifa eden emekli Amiral Türker Ertürk hakkında
Cumhurbaşkanı Rece Tayyip Erdoğan’a başbakanlığı döneminde hakaretten dava açıldı.
Tekirdağ’da geçen yıl gerçekleştirilen “Sessiz Çığlık” eyleminde yaptığı konuşmada
Erdoğan’a “Faşist diktatör” diyerek hakaret ettiği iddiasıyla 2 yıl 8 ay hapsi istenen Ertürk,
kendisini Emine Erdoğan’a hediye edilen “Diktatörlüğün Psikolojisi” kitabıyla savundu.
Ertürk “Sayın eşine hediye edilen bu kitapla Erdoğan’a diktatör olduğu yönünde mesaj
verilmek istenmektedir. Konuşmamda geçen ‘faşist’ ve ‘diktatör’ kelimeleri otoriter bir
dünya görüşünü ve devletin tüm erklerini tek elde toplamaya çalışan davranış biçimini
ifade eder. Eleştiri hakkımı kullandım, hakaret kastım yok” dedi. Ertürk, polisin tutanaktaki
bazı yerleri bolt yaparak yargıyı yönlendirdiğini de iddia etti.
GEZİ’NİN YILDÖNÜMÜNDEKİ KONUŞMA
Tekirdağ Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın iddianamesinde şüpheli Türker
Ertürk’ün, Balyoz tutuklusu asker eşlerinin kurduğu Vardiya Bizde platformunun 31
Mayıs 2014 günü Tuğlalı Park’ta düzenlediği eylemde konuşma yaptığı belirtildi. Emekli
DERLEME | 27
amiral Ertürk’ün bu konuşmada “Görüntü çözüm tutanağından anlaşılacağı üzere ‘Tayyip
Erdoğan faşist bir diktatördür, kendisinin atasını bilmiyoruz ama bizim atalamız böyle
bir ş... yapmadı” şeklinde sözlerle hakaret ettiği” denilerek kamu görevlisine hakaretten
cezalandırılması istendi. Ertürk talimat ifadesinde şu savunmayı yaptı:
“31 yıl TSK’da çalıştıktan sonra amiral rütbesiyle Deniz Harp Oukulu komutanıyken istifa
ettim ve siyasete atıldım, gazetecilik yapmaya başladım. Siyasetçi ve gazeteci olarak
eleştirdiğim Erdoğan sıradan bir politikacı değildir, bu tür eleştirilere hazır olmalıdır.
Tekirdağ konuşmamı yaptığım gün Gezi eylemlerinin birinci yıldönümüydü. İstabul’da
adeta sıkıyönetim vardı, otobüs, tramvay çalışmıyordu, bunun diktötürce olduğunu ifade
ettim.
“DİKTATÖRLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ” İLE SAVUNDU
Faşist ve diktötür kelimeleri otoriter dünya görüşünü ifade eder. Faşist ve diktatör
diyerek hakaret kastı yoktur. İç ve dış basında bu tür davranış biçimini benimsediğine
dair çok miktarda eleştiri yapılıyordu. Eşi Sayın Emine Erdoğan’a yabancı bir ülkede
yapılan bir tören sırasında ‘Diktatörlüğün Psikolojisi’ kitabı bile hediye edilmiştir. Hediye
edilen bu kitapla başbakana diktatör olduğu mesajı verilmek istenmektedir. Polisin
yazdığı olay tutanağında bazı yerler bolt edilerek yargı ve savcılarımız yönlendirilmeye
çalışılmıştır. Londra’da askeri ateşeyken F Tipi cezaevlerini Londra’ya gelen Türk polis
ve jandarmalarına mihmandarlık yaptım. Orada Scotland Yard’dan bir polis şefi ‘olay
tutanağında bazı yerlerin fosforlu kalemle işaretlenmesi, yargının yönlendirilmesi anlamına
gelir’ demişti.”
28 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ali Sirmen asirmen@cumhuriyet.com.tr 20 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ
Düşük Yoğunluklu İç Savaş
-Ne olur bir rüya olsun!
Bunlar Kadıköy Yeldeğirmeni’nde Serdar Azizoğlu adlı sabıkalı bir yaratık tarafından, 46
yaşında kalbinden bıçaklanarak öldürülen Nuh Köklü’nün son sözleri.
Ne yazık ki, o bir rüya değildi, hatta kâbus bile değil, karabasandan da öte acı, karanlık bir
gerçekti.
Her gün, yeni bir cinayet haberi ile sarsılıyoruz.
Her gün yeni bir vahşet olayı ile dehşete düşüyoruz.
Her gün yeni bir şiddet haberiyle allak bullak oluyoruz.
Her gün toplumun yeni bir çılgınlık, tezahürü ile tüylerimiz diken diken oluyor.
Her yerde vahşet, her yerde şiddet, her yerde çılgınlık, her yerde ölüm var.
Meclis’te baskı ve şiddet, Mersin’de minibüste vahşet, yoksul evinde ölümle biten cinnet,
karlı sokakta cinayet var.
Her yer şiddet, her yer baskı, her yer cinnet, her yer tecavüz, her yer ölüm!
Bu bir rüya değil.
Bu eninde sonunda uyanılan kara bir kâbus değil.
Bu, acı ve kapkara Türkiye 2015 gerçeği!
Geçen hafta burada, toplumun barış içinde yaşamadığını, aslında yaşadığımızın, savaşın
bütün öğelerini bağrında barındıran “savaşmama hali” olduğunu, savaşmama haliyle,
barışı birbirlerine karıştırmamak gerektiğini yazmıştım.
***
Galiba o satırları yazarken yanılıyormuşum; durum savaşmama halinin de ötesine çoktan
geçmiş bile. Bir haftadır yaşadıklarımıza bakıyorum da, “galiba diyorum, savaş-mama
halini geride bırakıp düşük yoğunluklu iç savaşın sınırlarını aştık”. Dükkânı önünde kartopu
oynanan yaratık, bu yüzden genç bir adamı öldürüyor, polis trafik kontrolü yaparken
tartıştığı adamın kelepçeleyerek canını alıyor, cinnet getirmiş koca, saçını süpürge eden
karısını öldürüyor, 20. baharındaki genç kızı ölüm minibüste bekliyor; maganda, laik ahlaka
ölümcül öfkesini kusuyor.
Ismarlanmış, öğretilmiş, nasıl biriktirileceği belletilmiş, bilenmiş bir öfkedir bu.
Sultan Kâbus’un ülkesinde tepelerden esen, “bana benzemeyene benim gibi
düşünmeyene, biat etmeyene ölüm!” diye haykıran tepeden estirilen kin ve öfke rüzgârıyla
DERLEME | 29
beslenen bir korku ülkesindeyiz artık. Ve burda, sadece eline pankart alıp sokağa çıksan,
seni bekleyen hapis ve ölüm.
Artık zulüm, kin ve öfke her yerde, herkesin başında, kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında?
Korku ülkelerinin çoğunu geride bıraktık.
Korku ülkelerinin çoğunda sinersen, sesini kesersen, yağmaya, talana, baskıya, şiddete,
zulme eyvallah edersen, daha da korkmana gerek yoktur.
Korku ülkesinin korkudan öte eceli yoktur.
Oysa günümüz Türkiyesi’nin var.
***
Sesini çıkarmasan, baskıya boyun eğsen, mahalle baskısına eyvallah etsen de, sokakta
kartopu oynarken, minibüsle okuldan evine giderken, karlı havada arabanla gezerken
şiddet, baskı, kin, nefret, ölüm seni gelip bulabilir.
Ismarlanan, öğretilen öfke ve kin, toplumun içinde herkesi herkese düşman etmiştir.
İktidar muhalefetin düşmanı, kalp hastasını kelepçeleyen polis vatandaşın düşmanı,
dükkânında oturan yaratık, sokakta kartopu oynayanın düşmanı, mor lacivertli sarı
lacivertlinin, sarı lacivertli sarı kırmızılının düşmanı, herkes herkesin düşmanı, Türk
Kürt’ün, Kürt Türk’ün, Türk Türk’ün Sunni Alevi’nin düşmanı, kartopu oynamayan kartopu
oynayanın, kadın müdür muavini, mini etek giyen kız öğrencinin düşmanı.
Velhasıl herkes herkesin düşmanı, bir kin ve korku toplumu olduk.
Ismarlanan, öğretilen, pekiştirilen, bilenen bir öfke ve kindir bu.
Yıllardır rüzgâr ekildi bu toplumda; şimdi geldi çattı fırtına biçme zamanı.
Savaşmama hali içinde yaşadığımızdan yakınıyordum.
Meğer çoktan düşük yoğunluklu iç savaşın düşmanlıkları aşamasına geçmişiz.
Keşke rüya olsaydı.
Ama rüya değil, acı gerçek.
Yalnız Nuh Köklü için değil, hepimiz için acı bir gerçek!
Ve toplum böyle çözülüyor!
30 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ali Sirmen asirmen@cumhuriyet.com.tr 24 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ
TC ‘Sözde TC’ Olmuş
Hâlâ Ne Konuşuyorsun!
Süleyman Şah Türbesi’nin Suriye toprakları üzerinde, sınırımıza 180 metre mesafede
daha güvenli bir bölgeye taşınması operasyonu evlere şenlik görüntülere sahne oldu.
Olay şu:
IŞİD’in artan tehditleri, türbenin bölgede kalmasını sakıncalı kıldığından geri çekilmesine
karar veriliyor.
Dediğim gibi, IŞİD baskısının etkisi ile daha kötü şeyler olmaması için yapılan, yerinde bir
geri çekilme nihayet bu.
Yandaş medyanın dediğine göre operasyon kimseden izin alınmadan, yardım istemeden
gerçekleştirilmiş.
Sanki PYD’ye veya IŞİD’e “abiler müsaade ederseniz bizim türbeyi biraz geri alacağız”
diye izin istenmesi âdetmiş de yapılmamış gibi.
Kaldı ki, PYD’den izin falan istenmemiş olsa da daha önce haber de verilmiş ki, bu da
PYD’nin bölgedeki varlığının zımni kabulü anlamını da taşıyor.
Yani diyeceğim o ki, saldırılara karşı koruyamayacağın bir toprak parçasını bırakıp, geri
çekilme operasyonu bu.
Bu çekilme operasyonunu bir askeri zafer gibi göstermenin gülünçlüğü, aslında, içinde
bulunduğumuz durumun acıklılığının da en çarpıcı göstergesi.
***
Süleyman Şah Türbesi’nin bulunduğu yerden geri çekilmesi zorunda kalınması,
Erdoğan’ın Suriye politikasının iflasının ilanıdır.
Bölgede durumun bu hale gelmesinde, Suriye yangınına körükle koşan Tayyip Erdoğan’ın
hiç mi sorumluluğu yok?
Kimsenn aklına gelmiyor mu şu soruyu sormak:
-Ey Tayyip Efendi, kaç yıl oluyor, “Esad gidici, iki aya kadar Şam’da şükür namazı kılarız”
diyeli? Şimdi, türbeni bile geri çekmek zorunda kaldın, ne haber!
Durum, denize düşen adamın “Gördün mü, ne güzel atladım?” demesine benziyor.
Öte yandan, muhalefet, bugün varılan durumda başka çare kalmadığından, akıllı bir
hareket olan çekilme operasyonu yüzünden, iktidarı “vatan toprağı”nı bırakmış olmakla
suçluyor.
DERLEME | 31
Hamaset ile habasetin birbirine karıştığı akıl sır almaz bir durum.
Neymiş efendim, vatan toprağı bırakılmazmış.
Tam bunlar olurken, Saygı Öztürk imzalı bir haber çıkıyor Sözcü’de.
Habere göre Siirt Emniyet Müdürlüğü’nün seksen ile gönderdiği bir yazının antetli
kâğıdının tepesinde “İddia Edilen TC” yazılıyor.
Yani Siirt Emniyet Müdürlüğü’nün antetli kâğıdında, Türkiye Cumhuriyeti’ne “Sözde Türkiye
Cumhuriyeti” deniyor ve TC’nin lafı güzaf olduğu alenen ilan ediliyor.
Yetkililer olayı, “sehven olmuş” diye açıklıyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti lafı güzaf olmuş olmasına, ama sehven olmuş. “Sayım suyum yok”
durumlarıyani! ***
Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de ceberut fırtınalar halinde esip küfüren TC’nin,
Güneydoğu’da tevatür olduğunu bilmeyen mi kaldı?
Ama şu sırada ne tartışıyoruz?
Sekiz dönümlük simgesel “vatan toprağını!” bırakıp, türbeyi başka bir yere taşımak zafer
midir yoksa vatan hainliği mi?
Çözüm süreci hızla çıkmaza giriyor. Kürt sorunu öngörüleri de aşan boyutlara, bölünme
tartışmalarına ulaşıyor ve biz bu sırada neyi konuşuyoruz!
Bir nokta dikkatinizi çekmedi mi hiç?
Bugüne kadar, dış politikayla ilgili konularda, özellikle sınır ötesi askeri operasyonlarda,
iktidar ile muhalefet hiç bu kadar birbirlerine girmemişlerdi.
Bir de bu son operasyon karşısındaki duruma bakın! Toplum bu defa ikiye, üçe, hatta
dörde bölünmüş durumda.
Burada, milleti böl ve yönet politikasıyla yönetmeye uğraşan Tayyip Erdoğan baş
sorumludur.
Bölge tutuşmuş, TC tarihinin en kritik günlerini yaşıyor, bölünme olasılığı gündemde, biz
neyi tartışıyoruz!
Allah’ım sen aklımıza mukayyet ol!
32 | UYAN TÜRKİYEM 6
Aydın Hasan
Cindoruk merkez sağ ve solu topluyor
Merkez sağın önemli siyasetçilerinden eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk; merkez
sağ ve solda yer alan 30 isimle bugün istanbul’da düzenlediği siyasi toplantıda buluşacak.
Toplantının ana Gündem maddesini, haziran ayındaki milletvekili seçimi oluşturacak.
Cindoruk’un toplantıya davet ettiği soldaki isimlerin önemli bölümünü CHP’den
kopanların oluşturması dikkat çekti. Cindoruk, CHP’den koparak Anadolu Partisi’ni kuran
Emine ÜlkerTarhan’ı da organize ettiği siyasi toplantıya davet etti. Toplantıya, milliyetçi
kesimden de MHP yönetimine muhalif isimlerin davet edilmesi de dikkat çekici bulundu.
Tarhan ve Batum da listede
Davetiyede, “Güncel gelişmeleri tartışmak ve görüş alışverişinde bulunmak
amacıyla düzenlemiş olduğumuz yemekli sohbet toplantımızı, değerli katılımınızla
onurlandırmanızdan mutluluk duyacağım” ifadesi yer aldı. bugün İstanbul Hilton Boğaziçi
Oteli’nde gerçekleştirilecek koplantıya davet edilen isimler şöyle:
Birgül Ayman Güler, Arslan Bulut, Canan Adıtman, Ataol Behramoğlu, Kemal Anadol,
Bilge Aras,Onur Öymen, Can Ataklı, Süheyl Batum, Fevzi Durgun, Şahin Mengü, Haluk
Dural, Tayfun İçli,Kemal Alemdaroğlu, Metin Öney, emine ülker tarhan, Necla Arat, Nihan
Aras, Barlas Doğu, Nusret Güner, Enis Öksüz, Ufuk Söylemez, Hasan Korkmazcan, Ümit
Ülgen, Ümit Zileli, İbrahimÇetinkaya, Yaşar Okuyan, Serdar Faralyalı, Zekeriya Beyaz,
Prof. Dr. Necdet Basa.
DERLEME | 33
Ayşe Arman 17 Şubat 2015, HÜRRİYET GAZETESİ
Herkes Suçlu
İYİ halden indirim veren hâkim suçlu.
“Kadın iffetli olacak, ortalık yerde kahkaha atmayacak” diyen Bülent Arınç suçlu.
“Hamile sokağa çıkamaz” diyen Tuğrul İnançer suçlu.
Kızını namus için öldüren baba suçlu.
“Aslanım!” diye, oğlunun her hatasını hoş gören, sırtını sıvazlayan anne suçlu.
Kadın-erkek eşitliğine, devlet politikası olarak savaş açanlar suçlu.
Erkeğin, kadını kontrolü altında tutması gerektiğini söyleyen muhafazakâr anlayış suçlu.
“Kızlı-erkekli oturuyorlar” diyenler suçlu.
Karma eğitime karşı olanlar suçlu.
“Kızlarla erkekler banklarda yan yana duruyorlar” diyenler suçlu.
Kız-erkek merdivenlerini ayıranlar suçlu.
“Benim oğlum erkek, yapacak tabii!” diyen anne suçlu.
Üç karısını kesen ve serbest dolaşan katili programına çıkaran Seda Sayan suçlu.
Kadınları toplumsal yaşamın annelik dışındaki tüm alanlarından dışlamaya çalışan zihniyet
suçlu.
“O kadar dar pantolon giyerse olacağı budur!” diyenler suçlu.
“O karanlıkta, o saatte işi neymiş!” diyenler suçu.
“Batılı yaşam tarzı laikliğin sonucu!” diyenler suçlu.
“O da minik etek giymeseydi” türünden laflar edenler suçlu...
“Kürtaj cinayettir, doğum kontrolü vatana ihanettir” diyenler suçlu.
“9 yaşındaki kız çocuğu ile evlenilebilir” diyenler suçlu.
Bütün bu söylemlere karşı fetva vermeyen Diyanet suçlu.
Annesinin diz kapağından tahrik olanlar suçlu.
Kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin artışında bunların tamamı suçlu.
Çünkü işte bu bakış açısı, bu anlayış, bu ideoloji, bu zihniyet, o aşağılık minibüs şoförüne,
“Nasıl olsa bir şey olmaz! Nasıl olsa yırtarım!” diye gaz veriyor.
Evet, oldum olası kadına bakış sakattı bu ülkede, ama bu kadar büyük acılar bu kadar çok
yaşanmamıştı.
Bu ülkedeki anlayışlar değişecekse, kadınlar sayesinde değişecek.
Bu iktidar gidecekse, kadınlar sayesinde gidecek.
Artık buna çok inanıyorum.
Ve bunun için dua ediyorum!
34 | UYAN TÜRKİYEM 6
Kim bilir bu potansiyel katillerden kaç tane var!
DÜŞÜNDÜKÇE insan delirecek gibi oluyor.
Allah o anneye, babaya, aileye, bu acıya dayanma gücü versin, sabrı versin.
Bu nasıl bir hunharlıktır...
Nasıl bir şeydir...
Şu “iyi halli katile” bakar mısınız?
Önce tecavüze kalkıyor, “Direndi, sprey sıktı ve yüzümü tırmaladı” diye bıçaklıyor. “Ölmedi”
diye kafasına levye ile vuruyor, vuruyor, öldürüyor. “DNA’sı anlaşılmasın diye” ellerini
kesiyor, yetmiyor yakıyor!
Ve bu adam, “insan” sıfatıyla aramızda dolaşıyor.
Ve kim bilir, bu potansiyel katillerden kaç tane var?
Buna yardım eden baba, nasıl bir baba?
Olabilecek en büyük cezayı alsınlar!!!
Ama sen gerekli cezaları vermeyerek onlara çanak tutuyorsun.
Onlar da, “Nasıl olsa çok hafif cezalarla yırtıyoruz” diye, cinayet için, tecavüz için, şiddet
için teşvik edilmiş hissediyorlar.
“Hangi karanlıkta, hangi fırsatta, hangi kadına tecavüz edebiliriz?” diye bakıyorlar.
“Arkamızda koskoca bir iktidar, bir ideoloji, bir zihniyet, bir adalet var” diye düşünüyorlar.
Lanet olsun!
Senin savcın senin hâkimin senin polisin
BAŞBAKAN Antalya’da açıklama yapıyor.
“Kadın koruma merkezlerini artırdık, korunan kadın sayısını artırdık...”
Hem inandırıcı değil
hem mesele bu değil.
Sonuçlar ortada, kadınları koruyamadığınız gibi, saldıran erkekleri ehlileştirmek için kılınızı
bile kıpırdatmıyorsunuz!
Kadına, “et” olarak bakmalarına izin verme!
Önlem al!
Ceza ver!
En ağır yaptırımları uygula!
Ama senin kadına bakışında “sorun” olduğu için bir türlü düzelemiyor bunlar.
Senin bakanın, “Kadınlar kahkaha atmasın” diyen.
Senin yandaşın, “Hamileyse ortalıkta dolaşmasın!” diyen.
Kadınların çalışmaması için elinden gelen her şeyi yapan.
Senin savcın, senin hâkimin, senin polisin...
İşte böyle oluyor sonucu!
Allah kahretsin ki...
“Cinsellik” hâlâ bu ülkenin en büyük sorunu.
Siyasi iradenin kadını baskılayan bakış açısı devam ettiği müddetçe de öyle olacak.
Ama artık buna dur demenin vakti geldi.
Özgecan’ın ölümü, en azından buna vesile olmalı!
DERLEME | 35
Ayşe Arman 19 Şubat 2015, HÜRRİYET GAZETESİ
FAŞİZMİ yasallaştırma çabası
BEN size bir şey söyleyeyim mi?
Ülke oldu bir tımarhane.
Kafanı nereye çevirsen şiddet, vahşet, hakaret...
Hayatlarını yitirenler, hastanelik olanlar...
“Toplu bir cinnet hali” yaşıyoruz.
Alın size Meclis’te yaşananlar.
“İç güvenlik paketi” tartışılırken, demir sandalyeler, tokmaklar, gonglar havada uçuşuyor.
Bu paketin neyin nesi olduğunu hepimizin anlaması gerekiyor.
CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka’yı yakaladım ve Meclis’te yaşananları sordum. Bu konuda
yazmaya devam edeceğim. Nazlıaka’yı bulmuşken, şu meşhur dans hadisesini ve
Erdoğan’ın “Dans edeceğine Fatiha okusun!” lafını da sordum...
“İç güvenlik paketi”, bu ülkenin en azından yarısının
korkulu rüyası! Temennimiz geçmemesi... Çıkan kavga
neyin nesi?
-Buna, “Hiç güvenlik paketi” demek daha doğru olur! Ya da “İç
güvenlik sopası”! Baksanıza, yasa daha çıkmadan Meclis’te bile
güvenliği ortadan kaldırdı. Dün gece olaylar basına yansıdıktan
sonra eşim, annem, arkadaşlarım aradı. Endişeliydiler.
Sanki savaş alanındaymışız gibi. Genel Kurul çalışmasında
milletvekillerinin can güvenliğinden ve sağlığından endişe
edilen bir Türkiye olduk. İşte “Yeni Türkiye” bu!
BU PAKET BİR FELAKET!
Havada tokmaklar ve gonglar uçuşuyor. Utanç verici değil mi?
-Tabii ki öyle. Nedeni de AKP’lilerin bu yasa tasarısını bir an önce Genel Kurul’a getirme
telaşı. Tarafsız olması gereken AKP’li Meclis Başkanvekili, HDP’nin kürsü hakkını AKP’ye
36 | UYAN TÜRKİYEM 6
verince, ortalık gerildi. Buna tepki olarak Pervin Buldan ve Sebahat Tuncel’in kürsüye
yöneldiğini gördüm. Ve birdenbire AKP’li vekillerin toplu halde saldırdığını... Demir
sandalyelerin havada uçuştuğunu... İzmir milletvekilimiz Musa Çam’ın sırtüstü
mikrofonların olduğu yere düştüğünü... Aykut Erdoğdu’nun aldığı darbe sonraki halini...
Revire koştuk. Ertuğrul Kürkçü başında sargı beziyle oturuyordu. Çok feciydi. Dün gece,
muhalefet milletvekillerinin dokunulmazlığının fiilen yok edildiği bir geceydi!
“İç güvenlik paketi”ne neden karşısınız? Hangi maddelere itiraz ediyorsunuz? O
maddeler nelere yol açacak?
-Bu paketin savunulacak hiçbir yanı yok. Tek amacı var: AKP faşizmini yasal bir kılıfa
sokmak. Mülki idareye ve polise kontrolsüz yetkiler veriyor. Polis, savcı kararı olmadan
48 saat gözaltına alabilecek. Arama yetkisi arttırılacak. Bakın, daha yasa çıkmadan bir
polis, bir gazetecinin ölümüne neden oldu. Yılmaz Koçyılmaz adlı meslektaşınız, bir polis
tarafından yaka paça polis aracına bindirildi. Tansiyon hastası olduğunu söylemesine
rağmen gördüğü kötü muamele nedeniyle kalp krizi geçirdi. Yasada bir de sevgili Berkin’e
yönelik iftiraları meşrulaştırmaya çalışan bir madde var: Polise, cebinde bilye olana silah
kullanma yetkisi veriyor. Hâkim denetimi olmadan herkesin telefonu 48 saat dinlenebilecek.
Toplantı ve gösteri yürüyüşlerini caydırmaya yönelik birçok madde var. Sıkıyönetim
yetkilerine sahip valiler dönemi geliyor. Yani bu şu demek, faşizm geliyor demek, aklı
başında herkesin bu paketin içindekileri öğrenmesi ve karşı çıkması gerekiyor!
Cumhurbaşkanı bir kadın düşmanı
Bugüne kadar Melih Gökçek ile polemiğe girmiştiniz. Şimdi Cumhurbaşkanı’na mı
terfi ettiniz! Hayrola? Mesele nedir?
-Mesele, Recep Tayyip Erdoğan’ın zihniyeti. Kadın-erkek eşitliğine bakış açısı.
Başbakanken de kadın düşmanıydı, cumhurbaşkanı oldu, tarafsızlık yemini etti, değişen
bir şey olmadı. Hâlâ kadın düşmanı! Dünyanın neresinde bir cumhurbaşkanının bir kadın
milletvekilini hedef gösterdiği görülmüştür?
İşin gerçeği nedir?
-”One Billion Rising” etkinliği, her yıl dünyanın her yerinde 14 Şubat’ta kadınların; kadına
ve kız çocuklarına yönelik şiddete, tecavüzlere, enseste, sünnete ve seks köleliğine dikkat
çekmek için gerçekleştirdikleri bir isyan. Bu 14 Şubat’ta da Ankara’da kadınlar, isyanlarını
dile getirmek için bir araya geldi. Ben de her yıl olduğu gibi onlara destek vermeye gittim.
Etkinlikte yaptığım konuşmada da kadın cinayetlerine, tecavüzlerine, hükümetin söylem ve
eylemlerine tepkimi ortaya koydum. Bu bir gelenek mi?
-Evet, geleneksel bir etkinlik. Dünyada 10 yıldır yapılıyor.
DERLEME | 37
Önceki yıl AK Partili kadınlar da katıldı öyle mi?
-Evet. Hatta fotoğraflarımız da basında yer aldı.
Peki ama “Bugün hassas bir gün Özgecan’ı kaybettik. Bu dans ritüelini yapmayalım”
diyebilirdiniz...
-Gerçekten çok üzgünüm, ortada bir talihsizlik var. Evrensel olan bu etkinliğin tarihini
değiştirmek mümkün değildi. Ama ben katılmayabilirdim. Ancak sabah TMMOB’nin genel
kurulunda olduğum için o günkü matem iklimini hissedemedim. Zaten detaylar basına
düştükçe hepimizin isyanı ve öfkesi daha da arttı. Yoksa böylesine vahşi bir katliam
yaşanmışken, dans etmek için deli olmak gerek! Ama AKP’lilerle birlikte dans ettiğimiz
14 Şubat 2013 günü de iki kadın öldürülmüştü. Biri 17 yaşındaki D.I., İstanbul’da silahla
öldürüldü. Diğeri ise katilinin evlenme teklifini reddeden Serpil Topbaş’tı. Yani bu ülkede
kadın öldürülmeyen bir tek gün yok!
ülkenin geleceğini çalıyorlar
Düşmanlarınızın bunu kullanacağı aklınıza gelmedi mi?
-Bu kadar kötülüğe aklım ermiyor. Bir cumhurbaşkanının benim eğlendiğimi söyleyebilecek
kadar kötü niyetli olabileceğini düşünemedim. Ama çıkardıkları gürültüyle kadınların
isyanını bastıramayacaklar!
“Dans edeceğine Fatiha okusun” açıklamasını nasıl buluyorsunuz?
-Vicdansızlık! Din istismarı yaparak toplumu acılar üzerinden bile bölmeye çalışmak,
Türkiye’nin geleceğini çalmaktır. Çok merak ediyorsa söyleyeyim; ben cenaze sonrasında
aileye, taziyeye giden ilk siyasetçilerden biriyim. Cumhurbaşkanı’nın kızlarıyla aynı gün
oradaydım ama hiç kamera önüne çıkmadım. Çünkü tek amacım Özgecan için dua edip,
aileye başsağlığı dilemekti...
ERDOĞAN FEMİNİSTLERDEN KORKUYOR
Feministlere bu kadar yüklenmesini nasıl açıklıyorsunuz?
Feministler, Recep Tayyip Erdoğan’ın kadın mevzusundaki ikiyüzlülüğünü, yalanlarını
ortaya çıkarıyorlar. Kendisinin kurdurduğu kadın dernekleri gibi duymak istediklerini
söylemiyorlar. Ondan korkmuyorlar. Tüm kadınların hayatlarına ve haklarına sahip
çıkıyorlar. Kendi bedenleri üzerinden siyaset yapılmasına haklı olarak öfkeliler. Kadınların
isyanı, cesareti, inancı Erdoğan’ı yenecektir. Erdoğan da bunu biliyor, o yüzden
feministlerden korkuyor!
38 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ayşe Sucu aysesucu@sozcum.com 23 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Yüzleşmeye var mısınız?
Vahşice katledilen Özgecan’ın babasının söyledikleri ilk etapta tüm dikkatleri çekse
de, çoktan unutuldu. Ders mahiyetindeki o konuşmadan birkaç cümle hatırlayalım:
“Dünyanın barışa, sevgiye ihtiyacı var. Bu memlekette artık ikilik olmasın, cezalarını
çeksinler ama zulmedilmesin. Gözümüz körleşiyor, kulaklarımız sağırlaşıyor; herkes
kalbindeki sesi iyi dinlesin.”
Belli ki irfan kaynağından gelen, bilgece sarf edilmiş bu sözler, insan olana çok şey
söylüyor.
…
Aslında sözdür adamı adam eden, kadını kadın eyleyen.
“Önce söz vardı” diye başlar Kutsal Kitap.
Söze sadık kalmak hünerdir.
Söz deyince akıllara, kendisiyle randevulaşan gencin unutma olasılığını dikkate alıp, üç
gün boyunca, aynı vakitte, aynı mekana gelip bekleyen Hz. Muhammed gelir. Söz insana
saygıdır çünkü.
Mekke’ye tevazu zırhına bürünerek giren Peygamber’e bakar ve şöyle söyler Ebu
Süfyan’ın karısı Hind: “O gönüllere hitap ediyor.” Samimi olanın dilinde ihata eder söz;
herkesi, her yeri!
“Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözünü imana dönüştürebilmek; Mustafa
Kemal Atatürk‘ün başarısındaki sırdır. Söze ihanet etmeyenleri tarih taçlandırmıştır.
Şimdi soralım; söze sadık kaç kişi kaldık?
Sağcısı solcusu, inananı inanmayanı, muhalefeti iktidarı; herkes sorgulasın kendini;
sözümüzle ne kadar barışığız?
Daha temele inelim
Biliyoruz ki, insanı “insan” kılmak için insanlığa gönderildi din; peki neden işlevini
göremiyor?
Dindarlıkla insanoğlu neye alıştırılmak isteniliyordu da gerçekleştirilemedi?
Dinin istemediği ne varsa; dedikodu, yalan, iftira, kıskançlık, hırsızlık, arsızlık,
yolsuzluk, doymazlık, şiddet, öldürmek gibi kötülüklerden insanlar neden elini
çekmiyor?
Oku diye başlayan bir dinin mensupları, cehaletle anılmaktan neden utanmıyorlar?
Neden; başörtüsü, cübbe, sarık gibi birkaç şekle ya da namaz oruç gibi birkaç ritüele
indirgendi din? Neden araçlar amaç edinildi?
Ne engel oldu gerçek dindarlığın yaşanmasına?
DERLEME | 39
…
“Yedi yaşından büyük kız çocuklarını babalar öpmesin” gibi milyonda bir babanın
aklına gelmeyecek sapıklık, dinin bakışıyla nasıl bir araya getirildi?
Buluğ çağına girmemiş çocukların evliliği, nasıl din kitaplarına girdi?
İnsanın iki yüzünden biri olan kadınlar, nasıl “fitne unsuru” ilan edildi?
İnsan onurunu dikkate alan bir söylem neden oluşturulamadı?
Gözlerini terbiye edememiş, kendi kontrolünü sağlayamamış erkekler yüzünden
kadınlara yönelik verilen hükümler üzerinden mi konuşulmalıydı İslam?
Evrensel dediğimiz din, kabile topluluğunun örf ve adetleriyle nasıl karıştırıldı?
Neden; kesmek, yakmak, yıkmak, yağmalamak ile anılıyor Müslümanlar?
Barış, bilgelik, irfan, sükunet, fedakarlık, feragat, ağırbaşlılık, sevecenlik, zarafet,
nezaket hani nerede? Dünya, İslam’ı neden bu kavramlar üzerinden tanımadı?
Konular tartışılırken, insanın bizatihi kendisi değil de neden tozlu raflardan indirilen
kitapların satır aralarından medet umuluyor?
Koskoca İslam Coğrafyası üzerinde kültür odacıkları neden oluşturulamadı?
İnsanın; sağduyusu, vicdanı, aklı nerede?
Dindarlar kendileriyle yüzleşmekten neden korkuyor?
Evet, bu ve benzer sorular cevap bekliyor.
…
Sadece dindarlar mı; inananı inanmayanı, iktidarı muhalefeti, sanatçısı gazetecisi velhasıl
herkes kendini sorgulamalı.
Aksi takdirde mi; her geçen günün bir öncekini arattıracağından kimse şüphe etmesin.
Devlet yapısına ihanet!
Son zamanlarda Siyasal İslamcı cenahtan gelen “meğer laiklik ne kadar önemliymiş;
laikliğe sahip çıkmamız gerekiyor” itiraflarını duydukça “günaydın” diyorum!
Tehdit altında olan sadece laiklik mi; bağımsız olması gereken tüm kurumlar, iktidarın
güdümünde yazboz tahtasına çevrildi!
Çok daha kötüsü, sözde çözüm meselesini hararetle savunanlar Güneydoğu’da olan
bitenleri görmezden gelseler de de facto (fiili) bir devletten bahsediliyor.
Söylemek istediğim şu: Bu güne kadar biz “demokrasiye, laikliğe, bölünmez
bütünlüğümüze sahip çıkalım” dedikçe; tüm gücüyle karşı çıkanlar şu günlerde ilk
ikisinin elimizden kaymakta olduğunu (havuz medyasını dışarıda tutuyorum) nihayet fark
ettiler. Üçüncünün gerçekleşmesinden Allah bu milleti korusun diyeceğim, ama böyle
giderse pek de uzak gözükmüyor! Unutulmamalıdır ki bu üçü, devlet yapısını oluşturan
unsurlardır; devlet yapısına ihanet devlete ihanettir, devlete ihanet vatana ihanettir!!!
Ege Üniversitesi’nde şehit edilen Yiğidimiz Fırat’a Allah’tan rahmet, ailesine ve
camiaya başsağlığı diliyorum. Hain saldırıyı lanetliyorum.
40 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ayşenur Arslan aysenur.arslan@yurtgazetesi.com.tr 8 Şubat 2015 YURT GAZETESİ
“Olağan şüpheli” Hakan Fidan
“Olağan Şüpheliler” filmini izlediniz mi, bilmiyorum. Filmin yaratıcı zeka ürünü senaryosu
bir yana.. Sadece Kevin Spacey ve canlandırdığı karakter için bile seyretmeye değer.
Yazıya, bilgisayarın başına oturduğumda, aklıma ilk gelen bu film olduğu için böyle
başladım.
Zira, bugün tanık olduklarımız tam da o filmdeki gibi.. Şu anda anlamlandıramadığımız bir
dizi tuhaflık peşpeşe sökün ediyor.. Memleketin ana aktörleri, birbirine –yine şu anda pek
anlam veremediğimiz- sinyaller gönderiyor.. Mesajlar veriyor..
Bir süre sonra bu kaos sona erecek ve biz “Olağan Şüpheliler”in finalinde olduğu gibi
“aaa, meğer bu şu anlama geliyormuş” diyecek miyiz? Örneğin, Hakan Fidan ve Abdullah
Öcalan’ın “şifrelerini” çözebilecek miyiz? Örtülü ödenekten vakıf bağışlarına kadar para
trafiğinin ayrıntılarına vakıf olabilecek miyiz? Kimbilir.
Ama şimdiden kafa yormakta.. Senaryodaki bulmacaları parça parça birleştirmeye
çalışmakta.. Filmin finalini tahmin etmekte bir sakınca yok.
Filmdeki rolü “esas oğlanlardan biri” midir, yoksa yardımcı rolde midir, henüz net değil..
Ancak Hakan Fidan’la başlamakta fayda var..
Nedeni, RTE’nin ONA BİÇTİĞİ ROL. Hatırlayın, RTE, O’nun hakkında aynen şöyle demişti:
“Benim sır küpüm. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sır küpü. Türkiye’nin geleceğinin sır
küpü.”
Yalan değil. Türkiye’nin en büyük felaketlerinin / skandallarının / siyasi kavgalarının /
operasyonlarının Hakan Fidan döneminde yaşandı. Bugün daha net anladığımız üzere,
bizzat RTE’nin bilgisi ve talimatıyla gerçekleşen her büyük olay, Hakan Fidan komutasında
yürütüldü. Örnek çok.
·OSLO GÖRÜŞMELERİ ve sonrasında Abdullah Öcalan ile yapılan doğrudan
görüşmelerin her noktasında Hakan Fidan vardı.
·ULUDERE faciası, çok büyük bir olasılıkla MİT’in yanlış istihbaratı nedeniyle gerçekleşti.
Peki, eğer böyleyse.. O yanlış istihbaratın kaynağı ve asıl önemlisi NEDENİ neydi? Yani,
birileri –diyelim ki MOSSAD veya CİA, MİT’İ zor durumda bırakmak mı istemişti?
DERLEME | 41
· MİT TIRLARI da acaba böyle bir operasyonun sonucu muydu? Önde Cemaat, arkada
daha büyük bir güç, MİT’i ve onun üzerinden Erdoğan’ı DEŞİFRE etmeye mi çalışıyordu?
Suriye’nin kuzeyindeki radikal İslamcı terör örgütlerine gönderilen yardımın ortaya
çıkartılması, hangi kavganın “görünmeyen yüzünü” oluşturuyordu?
·İRAN iddiaları, bu kavganın hemen her aşamasında hatırlanan / hatırlatılan bir sayfa oldu.
O iddialara bakılırsa, Hakan Fidan İran yanlısıydı. Ancak, MİT’teki icraatı, O’nun daha çok
Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki Sünni oluşumun planlayıcı ve uygulayıcılarından olduğunu
gösteriyor. Yani, Hakan Fidan aslında, RTE’nin SÜNNİ BLOK politikasının mimarlarından.
IŞİD’in gölge lideri Haşimi’nin gizlice Türkiye’ye getirilmesi, İstanbul’da misafir edilmesi
bana göre tam bir MİT OPERASYONU.
·MUSUL’un neredeyse göz göre göre IŞİD’e teslim edilmesi, bu büyük operasyonun bir
parçası mı? Çok ciddi ve henüz yanıtsız bir soru! Tıpkı, Reyhanlı’daki korkunç bombalı
saldırı gibi!!
·BALYOZ, ERGENEKON gibi büyük kumpasların aslında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni
zayıflatmak.. Sesini kısmak.. Hareket kabiliyetini yok etmek amacı taşıdığı ise, giderek
netleşen bir tablo. Gerçek amaç ise, Kürt meselesinin TSK GÖLGE ETMEDEN ilerlemesini
sağlamak olmalı. Hakan Fidan, işte böyle çapraşık bir süreçte önce RTE’nin danışmanı..
2010 ortasından itibaren de MİT Müsteşarı idi. Ve böyle bir yerde dururken, Fidan’ın ve
dolayısıyla RTE’nin, Balyoz vs. kumpaslarından habersiz olması, anlatsak külahımızın bile
dinlemeyeceği bir masal!
· Son iddiaya göre, seçim öncesinde MİT, yeni bir operasyonun karargahı. Başta CHP
olmak üzere, muhalefet ve destekçisi gazeteciler / işadamları / kamuoyu önderleri için
kurulmuş bir MASA’dan söz ediliyor. Daha önce yazdım: Bu masa, Kılıçdaroğlu’na
ayakkabı fırlatılması gibi küçük kumpaslardan tutun da, belki geçmişteki kaset savaşlarına
benzeyen ciddi operasyonlara kadar pekçok oyun sahneleyecek-miş!
·İlk toplumlardan bugüne, güç, elinde iki silahı bulunduranın olmuştur: PARA VE BİLGİ.
·Hakan Fidan, RTE iktidarının en önemli dönemecinde, bu iki gücün kesiştiği noktada
görev yaptı. Para kaynakların nasıl sağlandığını biliyor. Ve hem uluslararası hem de yerel
düzeyde tüm bilgilere vakıf. Dahası, dezenformasyon ile “sahte bilgilerin” üretimi söz
konusu ise, bunda isminin geçmesi şaşırtıcı olmaz.
RTE’nin ve hayal ettiği “İslamcı geleceğin” SIR KÜPÜ Hakan Fidan, tam da 7 Şubat’ta..
Yani, Cemaat savcısı tarafından ifadeye çağırılmasının yıldönümünde MİT’ten istifa etti. Ve
siyaset için ilk adımı attı.
Hesapları açık: Müstakbel AKP iktidarında ve esas olarak RTE’nin başkanlığında SUYUN
BAŞINDA olacak. Bilgiyi ve parayı kontrol edecek. İktidarı tahkim edecek. MİT ve
askerin dışında (Gestapo benzeri) Polis Gücü’nün iplerini elinde bulunduracak. Ayrıca,
muhtemelen –dışişleri bakanı olmasa bile- bölge politikası da onun kontrolünde yürüyecek.
42 | UYAN TÜRKİYEM 6
Tabii, EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYARSA..
Hitler’e.. İstihbarat şefi Himmler’e.. Gestapo’ya rahmet okutacak bir gidişin önünü
kesemezsek.
Bunun için, toplumsal muhalefeti güçlendirmek, elbette ilk koşul.
Ancak, asıl OLMAZSA OLMAZ, işaretleri doğru okumak ve ona göre bir strateji geliştirmek.
Eğer, Türkiye’de olup biteni tıpkı bir film izler gibi seyreder.. Küçük işaretlerden BÜYÜK
FİNALİ çıkartamaz.. RTE ve sır küplerinin BÜYÜK HAZIRLIĞINI göremezsek..
Filmin sessiz karakteri Kevin Spacey, finalde arabaya biner ve o araba yürüyüp giderken
şaşırır kalırız.
***
Yurt’tan sesler!
Perşembe günü, Halk TV’de Medya Mahallesi programı için koştururken bir iş kazası
geçirdim. İki takla bir perende düşüp, üstüne kafamı Ruhat Mengi’nin dekoruna çarptım.
Neyse ki, kazayı kafamdaki kayısı büyüklüğünde bir yumruyla atlattım.. Ve neyse ki, ertesi
sabah uyandığımda hâlâ yaşadığımı farkettim!
Girizgâhın nedeni şu: Bu kaza nedeniyle Cuma günkü yazımı yazamadım. Oysa, işten
çıkartılan YURT çalışanlarının yazımı beklediklerini biliyordum. Yazmamı ve onlar
hakkında iki çift laf etmemi bekliyorlardı.
Sadece onlar değil, Türkiye Gazeteciler Sendikası da bekliyordu. Zira, genç
meslektaşlarımın işten çıkartılma nedeni olarak “sendikalaşma” gösteriliyordu. Meslek
hayatım boyunca, sendikalaşmayı savundum. Dolayısıyla, şimdi böyle bir nedenle işten
çıkartılmaları asla kabul edemezdim.
Bu görüşlerimi, YURT Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak’a da aktardım. İşten
çıkartmaların, sendikalaşma ile ilgisi olmadığı yolunda kişisel teminat verdi. Umarım
öyledir. Ancak hemen belirteyim; önümüzdeki günlerde Derya Sazak ile yüz
yüze konuşacağız. Orada bu konu yine gündeme gelecek. Ayrıca belirteyim; dün
Hakan Gülseven’in yazdığı gibi, biz ablalar/abiler de sendikalaşacağız. Ve genç
meslektaşlarımızla birlikte yürüyeceğiz.
***
İşte demokrasiniz Beyler!
Resmin kalitesi çok iyi değil. Belki kareyi deşifre etmekte zorlanabilirsiniz. Kısaca
anlatayım: Bir grup genç, Berkin Elvan’ın katillerinin hâlâ bulunup yargı önüne
çıkartılmamasını protesto etmek için Ankara’da buluştu. Berkin’i öldüren GÜÇ, bu gençleri
de neredeyse öldüresiye hırpaladı. Fotoğraftaki gencin kolları, arkadan bükülmüş. Bir çift
el de boğazını sıkmakta. Bu arada, kareye sığmamış ama, gencecik kızlar da saçlarından
sürüklenmekte. DERLEME | 43
Ayşenur Arslan aysenur.arslan@yurtgazetesi.com.tr 15 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Çok alametler belirdi!
Bana sorarsanız, Hakan Fidan’ın istifası –birkaç gün önce yazdığım gibi- RTE’nin kıskaçta
olduğuna en önemli işaret.
İstihbarat ağının tepesindeki isim olarak, Fidan bunu gördü.. RTE’nin SONUN
BAŞLANGICINA geldiğini anladı.. Birlikte batmamak için istifa etti.. Yükünü, AKP ile
paylaşabilmek için milletvekili adayı oldu.
Arınç’ın, parça tesirli bomba gibi çıkışı… Babacan’ın Merkez Bankası Başkanı’na “açıktan”
destek vermesi.. Ve daha nice alametler.
Hepsi de, ERDOĞANSIZ AKP senaryosunun parçaları gibi.
Bakmayın şimdi bu senaryoyu “kaos senaryosu” diye nitelendirip, ağzına alanlara ağız
dolusu küfredenlere! Onların da pek yakında “RTE’nin artık sinirlerine hakim olamadığını”
söyleyip yazacağını göreceksiniz.
Gerek küresel, gerekse yerel GÜÇLER, RTE’nin artık kontrol / idare edilemez duruma
geldiğinin fazlasıyla farkında. Başta TSK, kimse “askeri darbe” seçeneğini seçenek olarak
görmüyor. Görmeyecek.
Onun yerine, RTE’SİZ AKP senaryosu yavaş yavaş hayata geçirilecek. Saray’ın etrafı
ıssızlaştırılarak kuşatılacak. Yanında Yalçın Akdoğan, Yiğit Bulut gibi birkaç fedainin
dışında kimse kalmayacak. RTE, çekilmek zorunda bırakılacak.
Ve sonuçta Türkiye / bizler “ölümü gördünüz, sıtmaya razı olun” diye Davutoğlu ile
başbaşa kalacağız!
Tabii, taraflarda senaryo da oyun da bol.
Bu seçenek, böyle tıkır tıkır işler mi? Yoksa senaristlerin öngörmediği kılçıklar çıkar mı?
RTE, vuruşmadan çekilir mi?
Hepsi, kocaman kocaman soru işaretleriyle bizi bekliyor.
*
44 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ancak..
Farklı ihtimallere rağmen, galiba artık “RTE’nin kıyameti için çok alametler belirdi”
diyebiliriz.
Değil mi ki, konuşmayı pek sevmeyen.. Gezi’de bile ortalarda görünmeyen Nobelli
yazarımız Orhan Pamuk bile patlamış..
Değil mi ki, AFP’ye verdiği röportajda, fazlasıyla açık konuşmuş.. Küresel entelijansiyanın
ve güçlerin içinde biri olarak şöyle vahim tesbitler yapmış:
“Türkiye, sadece seçimlerin yapıldığı fakat insan haklarına saygının, ifade özgürlüğünün
her gün ihlâl edildiği bir demokrasi. Otoriter askerler dışarı itildi, onun yerine ‘otoriter ve
İslamcı bir hükümet’ geçti.”
Nobel ödülü, sahiplerine hem küresel bir kimlik bahşeder.. Hem de o kimlikle söylenenler,
dünyanın her köşesinde yankı bulur.
Orhan Pamuk, Türkiye’deki özgül ağırlığı ve itibarı bir yana, dünyada böyle bir etkiye
sahip. Dolayısıyla onun, AKP iktidarı için OTORİTER VE İSLAMCI BİR HÜKÜMET demesi
önemlidir. Yankı uyandıracaktır.
Ama kusura bakmasın, bütün önemine rağmen, Orhan Pamuk “polis Ekrem” kadar etki
yaratmamıştır.
Amiri tarafından boynundan tutulup, esnafa gaz sıkmaya zorlanan polis Ekrem, bugün hiç
beklemediği bir şöhretin sahibi. Türkiye ve dünya, ona bakıp iktidarın FİNİŞ çizgisine ne
kadar yaklaştığını görüyor.
İktidar işte bu kadar ÇARESİZ.
Esnafı, öğrencisi, işçisiyle sokak da işte artık bu kadar KORKUSUZ.
***
DERLEME | 45
Bekir Coşkun bcoskun@sozcu.com.tr 18 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Kutu gitsin paket gelsin…
Nedir bu “güvenlik paketi” şimdi?…
Eğer mesele taşı, sapanı, molotofu önlemek ise, pankart ve slogan niye yasaklanıyor?..
*
Pankartsız ve slogansız “gösteri yürüyüşü” nasıl olur?…
Dolmuş kuyruğunda bekle daha iyi?…
Pankart dediğin kartona yazılı sözcükler, silah değil, bomba değil… Sinema afişinin
yürüyeni diyelim:
“Hırsızlar Prensi” mesela…
Ya slogan?..
Sesini çıkarmadan neyi ifade edeceksin?..
Ağzını açmadan şarkı söyle göreyim…
*
Paket ile yetkisi artırılan bu polis… Kızın kafasının üzerine postalı ile çıkan…
Üniversitelinin eli kolu dururken pipisinden tutup götürmeye kalkan… O “sık lan sık” diyen
polis…
Gelsin gözünüzün önüne…
Ona “vurma” yetkisi verecekler…
Kaç ki kurtul…
Ayrıca bizler sadece ölen çocukları biliyoruz…
Kaç gencin bir gözü yok… Kaç gencin kafası yamuk duruyor… Kaç genç kızın kırılan
ayağı kısa kaldı?…
Haberiniz var mı?..
*
Mahkeme kararı olmadan vali evinizi dinletebilecek… Ya da mahkeme kararı olmadan 4
tam gün karakolda tutabilecekler sizi…
Yandaş olmayanları sürüle sürüle, polisler o kadar kalamıyor karakolda…
*
46 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hedef hukuk getirmek değil, hukuku götürmek…
Kağıda “Yalancı” yazan…
“Hırsız var” diyen…
“Ayakkabı kutusunu” gösteren…
Sokağa çıkan, meydana inen, ağzını açan, sesini çıkartan kim varsa gitti gider…
*
Polis devleti oluyorsun Türkiye…
AB üyesi, tarım memleketi, sanayi ülkesi oldum olacağım derken, olduğun şeye bak:
Polis devleti…
*
Siz bu yazıyı okurken görüşülen paket budur…
Doğrusunu isterseniz kutu olmasaydı, bu paket olmayacaktı…
Paket, kutu içindir…
Kutu münasebetiyle bu paket…
Sar sarmala…
*
Sonuçta…
Kutuyla para götürüp…
Paketle sopa getiriyorlar…
Memlekette bu kadar çok eşek olursa…
DERLEME | 47
Birgül Ayman Güler aymanguler@yandex.com 15 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
‘Bu topraklar’ değil, vatan!
Konuşurken “bu topraklarda” diyor. Bu toprakların çocuklarıyız! Bu topraklar çok acı çekti!
Bu topraklar! Hiç “yurdumuz”, “ülkemiz”, hele hele “vatanımız” asla demiyor.
Desteği son otuz yıllık küreselcilikten. Ama doğal destekçileri, yüz yıldan daha da eski.
Çağdaş uygarlık anlayışını dünyanın hegemonik güçleriyle anca-beraber-kanca-beraber
işbirliği yapmak sanan zihniyet. 19. yüzyıldan beri adil değil serbest ticaret tutkunu
liberallik, “bu topraklar!” şairinin doğal bağlaşığı. Eski desteklerden öbürü ise yaklaşık yüz
yıllık. Enternasyonalizm anlayışını kozmopolitizm sanmış zihniyet. Sosyalistliği vatansızlık
saymış, bu eski sapmasından kuvvet alıp küreselci emperyalizmin “sol” kanadı haline
gelmiş.
“Bu topraklar...” dedikçe sanki başka birşeyler söyleyecekmiş gibi. Nitekim söylüyor
da! Örneğin, “Boşnaklardan Kafkaslardan gelenler siz kimsiniz, bu topraklara ‘vatanım’
diyorsunuz!” diye nefret kusuyor. Örneğin, “bu topraklara Türkiye denemez, başka bir şey
demeli, Osmanlı demek bile Türkiye demekten daha uygun olur” türü sözler sayıklıyor. Ya
da örneğin, “bu toprakların vatan olması için Kürdistan’ı kabul etmeniz gerekir; bu topraklar
ancak o zaman ‘ortak vatan’ olur” diyor. Ve hatta, Batı Ermenistan Derneği kurup, Sevr
Planı hortlamasına niyet edişini cümle aleme ilan ediyor.
“Bu topraklar..” sözü, örtülmeye gayret edilen düşmanca bir dizi müttefik düşüncenin
şifresi...
***
Vatan ise, işte bu şifreye karşı direnişin simgesi. Nazım Hikmet’in daha 1945 yılında ilan
ettiği gibi:
Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
..
48 | UYAN TÜRKİYEM 6
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan, ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
***
Liberallik, etnikçilik - mezhepçilik ittifakı, uzun zamandır ulusal yapıya saldırıyordu. Sahte
eşitlikçilerini “etnikçi anayasa olmaz” sözüne bağlamışlardı. Onlara göre “Türk vatandaşlığı
- Türk milleti” temeline dayanan anayasa etnikçidir; bunu kaldırıp yerine “millete değil
devlete” dayanan ve farklı etnisitelere siyasal statü veren bir anayasal sistem getirilmeliydi.
Mevsimi “Türk üst kimliktir” diye açmışlardı; “üst kimlik bir etniğe işaret etmemeli” diye
kapattılar. Politikalarına “eşit vatandaşlık” dediler, Türkiye’yi yurttaşların eşitliği temelinde
kuran CHP yöneticileriyle birlikte, bu yıkımın inşasına giriştiler. Aynı ittifak, artık açıktan
açığa ülkenin yapısına saldırıyor. Sahte özgürlükçülüklerini “bu topraklar” diye yaydılar;
yurt - ülke - vatan varlığını şovenlik - ırkçılık çuvalına koyup ezebileceklerini sandılar.
Oysa vatan, var olmak demek.
Vatan, “bu topraklarda” egemenlik
ve o sayede bağımsız yaşamak demek.
Vazgeçilmesi söz konusu dahi
edilemeyecek şey!
DERLEME | 49
Burcu Karakaş
Cindoruk: Başkanlık sistemine karşıyım
Eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, “Anayasa kolay değiştirilir bir
anayasa olmamalı. Tek bir cumhurbaşkanı veya tek bir partinin ortaya attığı bir
anayasa değişikliğini ben Türkiye için tehlikeli buluyorum” dedi.
Eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, dün Hilton Otel’de “Milli Merkez”
adlı bir öğle yemeğinde 25 isimle biraraya geldi. Davete, milletvekili Süheyl
Batum, eski bakan Yaşar Okuyan, eski İstanbul Üniversitesi (İÜ) Rektörü Kemal
Alemdaroğlu, ilahiyatçı Zekeriya Beyaz,Necla Arat, gazeteci Can Ataklı,
yazar Ataol Behramoğlu’nun yanı sıra birçok isim katıldı. Toplantıda yer
alması beklenen eski CHP milletvekilleri Birgül Ayman Güler, Canan
Arıtman ile Emine Ülke Tarhan ise mazaret bildirerek katılamadı. Basın
mensuplarına açıklamalarda bulunan Hüsamettin Cindoruk, başkanlık
sistemi ile Cumhurbaşkanının tarafsızlığıyla ilgili tartışmalar hakkında
katılımcıların görüşlerini almak istediği için toplandıklarını belirterek, “Her
iki konu da Türkiye’de rejimin kaderini tayin edecek önemde. Geçmişte
bizim Milli AnayasaForumu olarak gösterdiğimizin direncin benzerini ortaya
koymak çok anlamlı ve faydalı olacaktır. 7 Haziran seçimlerine çok dikkatli
hazırlanmalı ve halkımızı uyarmalıyız. Dönüşü olmayan sonuçlar ortaya
çıkabilir. Anayasa kolay değiştirilir bir anayasa olmamalı. Tek bir cumhurbaşkanı
veya tek bir partinin ortaya attığı bir anayasa değişikliğini ben Türkiye için
tehlikeli buluyorum. Başkanlık sistemine karşıyım” dedi. Eski İÜ Rektörü
Kemal Alemdaroğlu, toplantının amacının yeni bir parti kurmak olmadığını dile
getirerek, “Türkiye’de zaten gereksinim yok, 50’nin üzerinde siyasi parti var”
dedi.
50 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ceyhan Bozkurt
Hakan Fidan’ın istifası: ‘Açılımın faturası bana çıkar’ korkusu
Erdoğan’a rağmen istifa eden Fidan için ‘Açılım süreci kanlı biteceği için
kaçıyor’ yorumları yapılıyor. Ayrıca Fidan’ın istifasında bir dönem yakınında
bulunduğu Abdullah Gül’ün etkisi olduğu belirtiliyor
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili aday adayı olmak için görevinden
istifa etmesi üzerindeki soru işaretleri sürüyor. Fidan için “sır küpüm” ifadesini
kullananCumhurbaşkanı Erdoğan’ın istifa için sert olarak nitelenen sözler
söylemesi kafalardaki soruları arttırdı.
Fidan’ın istifasının ilk duyulduğu andan itibaren Tayyip Erdoğan’ın bilgisi
dahilinde olduğu değerlendirmeleri yapıldı. Hatta AKP’li milletvekilleri de bu
çerçevede Fidan’ı kutlayan mesajlar yayınladı. Erdoğan’ın Kolombiya’ya
gitmeden önce yaptığı açıklama, bir anda kafaları karıştırdı. Erdoğan “Ben
olumlu bakmıyorum” diyerek tavrını belli etti.
Ardından da Latin Amerika gezisi sırasında uçaktaki gazetecilere şunu
söyledi: “Bazı görevleri kafasında planlamak gibi bir durumu olabilir. Ya da
ona belki bu tür bazı vaatlerde bulunulmuş olabilir. Ben kendisine net olarak
‘ayrılmanı doğru bulmuyorum’ dedim.
Maalesef artık yorulduklarını söyleyerek böyle bir adım atmayı kendileri için
uygun buldular. Paralel yapıyla mücadelede neler çektiğimiz ortada. Tek
başıma kalsam da ben bu mücadeleyi sonuna kadar sürdürürüm.”
AÇILIM BOYUTU
Erdoğan’ın bu sözlerinden sonra kulislerde çok sayıda senaryo dolaşmaya
başladı. Aydınlık’ın da gerek siyaset gerek güvenlik kulislerinden yaptığı
DERLEME | 51
araştırmada açılım ve Abdullah Gül etkisi öne çıkmaya başladı. Buna göre, ilk
aşamada öne çıkan tespit açılım sürecinin sürdürülemez hale gelmesi.
Açılımı fırsat bilerek Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde halka zulüm yapacak
koşulları oluşturan PKK, önümüzdeki aylarda taleplerini dayatmak için
özellikle silahlı şehirlerde şiddet eylemleri planlıyor.
Bu durumu Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere tüm güvenlik birimleri
tespit etti. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Abdullah Atay’ın 19
Ocak’taki Bakanlar Kurulu’na yaptığı sunumda da bu tespitler aktarıldı. Bunu
Yeniçağ’dan Ahmet Takan da dünkü köşesinde aktardı.
Yapılan değerlendirmeye göre, Hakan Fidan olası bir kanlı tablonun baş
sorumlularından biri olacaktı. Bu durumda, olası bir AKP seçim yenilgisinde,
Fidan yargılanacaktı. Fidan bu durumu gördü. Çünkü seçim öncesi anketleri
de biliyordu. Bir an önce dokunulmazlık zırhına sahip olmak istedi ve
Erdoğan’ın tüm itirazlarına rağmen istifa etti.
ABDULLAH GÜL BOYUTU
İkinci değerlendirmede ise istifada Fidan’ın bir dönem yakınında bulunduğu
bilinen Abdullah Gül’ün etkisiyle istifa ettiği yönünde. Abdullah Gül’ün
AKP’ye hakim olmaya çalıştığı ve Erdoğan ile mücadelesini yürüttüğü
belirtilirken, Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan üzerinden Erdoğan’a bir darbe
indirdiği belirtiliyor.
Tayyip Erdoğan’ın sinirlerini bozanın da bu durum olduğu ileri sürülüyor.
Aydınlık Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik’in dünkü yazısında, Erdoğan’ın yakın
çevresinin “Davutoğlu-Fidan, Cumhurbaşkanı’na kumpas kurdu” ifadelerini
kullandığına dikkat çekmişti.
52 | UYAN TÜRKİYEM 6
Cihan 15 Şubat 2015
Perinçek: Tayyip Erdoğanların karanlık
saltanatını yıkacağız
İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, ‘Milli Hükümet İçin Birlik
Kurultayı’ndaki konuşmasında, iktidara geldiklerinde yapacakları işleri sıraladı
İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, ‘Milli Hükümet İçin Birlik Kurultayı’ndaki
konuşmasında, iktidara geldiklerinde yapacakları işleri sıraladı. Perinçek, “Kadınımızı bu
karanlık rejimden, cehennem zebanilerinin ayaklarının altından kurtaracağız. Bu Tayyip
Erdoğanların karanlık saltanatını yıkacağız. Söz veriyoruz. O saraylar, AKP iktidarının
mezarı olacak, yıkacağız o sarayı. Bilimler akademisinin karargahı yapacağız.” dedi.
Ankara Arena’da gerçekleştirilen kurultayda Doğu Perinçek, konuşmasına, Mersin’in
Tarsus ilçesinde öldürüldükten sonra yakılan öğrenci Özgecan Aslan’ı anarak başladı.
“Parolamız vatan işaretimiz emek ve namus” vurgusu yapan Perinçek, konuşmasının
başından sonuna ‘Söz veriyoruz’ ifadesine dikkat çekti. Perinçek, Cumhuriyet’in bugün
direndiğini, Cumhuriyet’in geleceğin belirleyicisi olduğuna işaret ederek, “Devrimle kurduk
bu Cumhuriyeti, devrimle kazandık bu vatanı, şimdi yine büyük işlerin eşiğindeyiz.” dedi.
“TÜRKİYE, TECAVÜZCÜLER ÜLKESİ OLAMAZ”
Perinçek, “Cennet, Hazreti Muhammed’in (sav) ‘o medeniyet devrimcisi’nin belirttiği gibi
kadınların ayağının altındadır. Kadınımızı bu karanlık rejimden cehennem zebanilerinin
ayaklarının altından kurtaracağız. Söz veriyoruz. Türkiyemiz şeyhler, dervişler, müritler,
çelebiler, cemaatler ve tecavüzcüler ülkesi olamaz.” diye devam etti.
Salondakilere ayağa kalkma çağrısı yapan Perinçek, “Atatürk Cumhuriyeti’ni yeniden
kurmak için büyük devrimci Atatürk’ün önünde yemin ediyoruz. Söz mü? Bu Tayyip
Erdoğanların karanlık saltanatını yıkacağız. Söz veriyoruz. Ve bağımsız, başı dik,
aydınlanmış, Kürdünü kucaklayan, Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle milleti vatana
birleştiren üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.“ şeklinde konuştu.
Perinçek; Soma, Yatağan, Zonguldak, Ermenek maden işçilerine seslenerek, onları o
karanlık kuyulardan çıkarıp milletin efendisi yapacaklarının sözünü verdi. Köylüleri milletin
efendisi yapacakları, taşeron işçileri taşeronun kölesi olmayacakları sözü de veren
Perinçek, esnaf ve sanatkarları da zenginleştireceklerini belirtti. Perinçek, “Sıcak para
diktasını yıkacağız, borçlu Türkiye’ye son vereceğiz.“ diyerek, İzmit Körfezi’nin balıklarına,
Türkiye’nin börtü böceğine, hayvanına söz verdiklerini ifade etti.
“BANDIRMA VAPURU’NA KENDİMİZİ FEDA EDEREK BİNİYORUZ”
Vatanda birleştiklerine dikkat çeken Perinçek, Bağımsız İzmir Milletvekili Birgün Ayman
DERLEME | 53
Güler, Süheyl Batum ve Emine Ülker Tarhan’a çağrıda bulundu. Doğu Perinçek, “Bandırma
Vapuru’na kendimizi feda ederek biniyoruz.“ cümlesini dile getirdi. Perinçek, vatan
partisinde hukuk uygulanacağını, mafyaların yönettiği parti olmayacaklarını, ahlak namuslu
bir parti olacağız. ‘Ordu’ gibi örgütlü bir parti kuruyoruz.” diye ifade etti. Düne kadar “borç
bulan hükümet olur” anlayışı ile iktidar olunduğuna işaret eden Perinçek, bu formülün
çökmekte olduğunu, borç bulanların değil üretim ekonomisi kuranların iktidar olacağını
söyledi.
İkinci iktidar olma yolu için Türkiye’yi bölenlerin hükümet olduğunu belirterek, BOP örneğini
veren Perinçek, “O saraylar, AKP iktidarının mezarı olacak, yıkacağız o sarayı. Bilimler
akademisinin karargahı yapacağız. Çalış arkadaş diyeceğiz bilim adamlarımıza.” dedi.
Doğu Perinçek, konuşmasının sonunda, Türkiye’nin emekçilerine vatanda birleşme çağrısı
yaparak, “Kürt’te biziz Türk de biziz, hepimiz Türk milletiyiz. Gülümse Türkiye, koş saflara,
vatan bayrağı altına.” hitabında bulundu.
KATILIMCILAR ARASINDAKİ ÖNEMLİ İSİMLER
Kurultaya katılanlar arasında siyasetçiler Hasan Kormazcan, Enis Öksüz, Tayfun İçli,
Yaşar Okuyan, CHP PM üyesi Aytun Çıray, Milli Savunma eski Bakanı Barlas Doğu, Tansel
Çölaşan, Ufuk Söylemez, Mehmet Özdemir, İstanbul eski Valisi Erol Çakır, İzmir Bağımsız
Milletvekili Birgül Ayman Güler, Abdullah Öcalan’ı yargılayan Turgut Okyay gibi isimler yer
aldı.
54 | UYAN TÜRKİYEM 6
Cüneyt Ülsever cuneyt.ulsever@yurtgazetesi.com.tr 3 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Rejimin adını koyalım:
Devekuşu demokrasisi!
(Devekuşu ne deve ne de kuştur!)
Gerçekçi olalım:
1) Bir kişi tek başına milletten %52 oranında oy almışsa, o kişi kim olursa olsun kendisini
Hükümet’in üzerinde görecektir. 2) Zira Hükümet’in başkanı (başbakan) sadece TBMM’de en fazla sandalyeye sahip siyasi
partinin genel başkanı olarak o göreve atanmıştır. Partisinin aldığı oy (milletin teveccühü),
kişi ne kadar sevilirse sevilsin, bizzat kendi oyu değildir. Bir sonraki genel seçimler
yapılmadan bile partisinin genel başkanlığını kaybeden kişi başbakanlığı da kaybeder.
Cumhurbaşkanı’nı ise kimse bu görevden alamaz.
3) Seçilmiş Cumhurbaşkanı, şu hali ile parlamenter demokrasiyi vaz eden Anayasa’ya
göre bile; istediği an Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmek, dolayısı ile Kurul’un gündemini
belirlemek hakkına sahiptir (madde-104).
Ayrıca: 4) Aynı Anayasa yürütüme görevini (hükümet etme) Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu
arasında paylaştırmıştır. Cumhurbaşkanı açıkça yürütmenin bir parçasıdır.
(Madde 8.– Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından,
Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.)
*
Ancak:
5) Yine aynı Anayasa bizzat cumhurbaşkanının, tek başına yapabileceği işlemler dışında,
alacağı bütün kararları Başbakan ve ilgili bakanların imzalaması gerektiğini ve bu
kararlardan da Başbakan ve ilgili bakanların sorumlu olduğunu söylüyor. (Madde 105.– Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili
bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki
bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili
bakan sorumludur.)
Bu maddeye göre:
i) Cumhurbaşkanı bir karar aldığında Başbakan veya ilgili bakan kararı imzalamazsa karar
geçersizdir.
ii) Cumhurbaşkanı’nın aldığı karar veya kararlar uygulanır ise; bu kez de bu kararların
sonuçlarından cumhurbaşkanı değil, Başbakan ve ilgili bakan sorumlu olur. Bu duruma
düşüldüğünde “davul Hükümet’in boynunda tokmak Cumhurbaşkanı’nın elinde” denir!
*
6) Cumhurbaşkanı bakanları doğrudan seçemez, görevlerine son veremez. Başbakan
seçmeden atama yapamaz, önermeden göreve son veremez. Buna göre madde-104’ü
DERLEME | 55
kullanan Cumhurbaşkanı üzerlerinde doğrudan idari yetki taşımadığı Bakanlardan oluşan
kurula başkanlık etmiş olmaktadır.
(Madde 109.– … Bakanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya milletvekili seçilme
yeterliğine sahip olanlar arasından Başbakanca seçilir ve Cumhurbaşkanınca atanır;
gerektiğinde Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanınca görevlerine son verilir.)
7) Hükümetin genel siyasetinden sadece ve sadece Bakanlar Kurulu sorumludur.
Cumhurbaşkanı’nın yürütme (hükümet etme) yetkisi ve görevi var (madde- 8) ama
siyasetin yürütülmesini gözetme yetkisi yoktur! Anayasa siyaseti yürütme yetkisini Bakanlar
Kurulu’na vermiştir. Bu siyasetin yürütülmesini gözeten kişi Başbakan’dır. (Madde 112.– Başbakan, Bakanlar Kurulunun başkanı olarak, bakanlıklar arasında
işbirliğini sağlar ve hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu
siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur.)
H H H
Yukarıda hukukçu olma iddiasını katiyen taşımadan “normal yurdum insanı” gözü ile alaTurka rejimimizin bazı niteliklerini sıraladım.
Bu rejime parlamenter demokrasi denemez, ama rejim Başkanlık/Yarı Başkanlık sistemi de
değil.
Ne deve, ne de kuş!
Rejim bu hali ile hem parlamenter demokrasi, hem değil!
Bütününde parlamenter demokrasiyi vaz eden Anayasamız 21 Ekim 2007’de yapılan
referandum sayesinde bundan böyle cumhurbaşkanının millet tarafından seçilmesine
bizzat milletin kararı ile cevaz verince bu abuk-sabuk durum ortaya çıktı.
Yedi yıl kimsenin gıkı çıkmadı. Birkaç kişi dışında kimse oralı olmadı.
Zira necip milletimizin vatandaşları olduğu âlicenap ülkemizde, Anayasa’nın de üzerinde
olan ve ilga edilmesinin akıldan bile geçirilmesi yasaklanmış bir madde vardır:
“Kervan yolda düzülür!”
Cumhurbaşkanı habire bağırıyor: “Başkanlık sistemi isterem!”
Muhalefet de sürekli çığırıyor: “Haddini bil!” İkisi de haklı! İkisi de haksız!
56 | UYAN TÜRKİYEM 6
Cüneyt Ülsever cuneyt.ulsever@yurtgazetesi.com.tr 8 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Bilimin ruhuna el Fatiha!
Tebliğ-tebellüğ geleneğinden analitik düşünme seviyesine yükselememiş ülkelerde ne
düşüneceğimizi, nasıl düşüneceğimizi siyasete de yön veren liderler düzenler.
Ancak, her lider kendi meşrebine göre önümüze kafa yoracağımız “ana başlıklar” atar
ve bu başlıklar altında konuların ancak kendi çapı seviyesinde tartışılmasını arzular.
Şimdilerde RTE ile “akıl tutulması çağında” tartışıyoruz.
Bilim nasıl iğfal edilir, buna şahit oluyoruz.
Bakanların “ben bilimin değil, RTE’nin yalakasıyım” diye bangır bangır bağırdıkları
yıllardayız.
Bunun içindir ki “kendime 6 yaşında bir kız bebeyi karı yapabilir miyim?”, “sokakta
hamile hanım görünce neden zıvanadan çıkıyorum?”, “neden anam bile olsa
kadınların diz üstü gözüktüğü zaman şehvetten çıldırıyorum?”, “neden 18 yaşındaki
kızın zinasına karşı çıkmıyorsunuz da 9 aylık bebeğe tecavüz edilmesine bozuk
atıyorsunuz?” türü tartışmalar gündemimizin ana entelektüel tartışma konularıdır!
Ben “bastırılımış cinsel dürtülerden doğan cinsel sapkınlıklar”ın araştırılmasını
psikiyatri uzmanlarına emanet ediyor ve esas takıldığım konuya geliyorum.
RTE döneminde bilim!
Daha doğrusu siyasetin emrine girmiş bilim!
***
Beni RTE’nin “Amerika’yı Müslümanlar keşif etti”, türü lafları üzmüyor. Alıştım. RTE
itikadının izin verdiği çapta “bilimsel hükümler” üretiyor!”
Öte yanda beni Bilim Bakanı Fikri Işık’ın “hissederek” 25 Aralık tapelerinin “montaj”
olduğunu keşif etmesi çok ilgilendiriyor. His’li bakanla bir yerde yüz yüze gelsem
bilime yaptığı katkıdan dolayı kendisini alnından öpeceğim!
DERLEME | 57
Yıllar sonra “Fikri Işık kimdi?” diye sorulunca millet birbirinin suratına aval aval
bakacak, ama “His’li bakan kimdi?” diye sorulunca herkes ağzını yaya yaya “dönemin
bilim bakanı” diye cevap yetiştirecek. ***
Şimdi de başka bir bakan ileride “lakapla” anılmayı hak etti.
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi!
Onu da “Keynes’i yakan bakan” olarak yâd edecekler.
Biliyorsunuz, RTE uzun süredir “faizleri neden benim istediğim kadar düşürmüyorlar?”
diye köpürüyor. Söyledim. Alıştım, ona kız(a)mıyorum. “Cumhurun başıdır, ne dese
yeridir!” deyip geçiyorum.
Ancak, geçenlerde bu ülkenin yetiştirdiği en kıymetli Merkez Bankası Başkanlarından
Durmuş Yılmaz dayanamadı, topa girdi. RTE anında ona da ayarını verdi. “İşine
baksın!” dedi. İşi/uzmanlığı zaten “para yönetimi” olan Yılmaz bu sefer şu cevabı
verdi:
“ ‘Faizin sebep, enflasyonun sonuç’ olduğu yönündeki ilişkiye inanıyorsanız ABD’de,
AB’de ve Japonya’da faizlerin düşük olmasıyla enflasyonun düşmüş olduğuna kanaat
getirirsiniz. Düşük faiz tek başına yeterli olsaydı bu ülkeler durgunluk sorununu
çözmüş olurlardı. 350-400 yıllık bir ekonomi politik bilimsel literatür var. Bu doğru
değilse Smith’in Keynes’in ve diğerlerinin kitaplarını bir alana yığalım ve yakalım.
Sonra da, Merkez Bankası yasasını değiştirip faizleri sıfırlayalım, görelim öyle mi
oluyormuş...”
Ekonomiden önce RTE’yi kollamak ve korumaktan sorumlu Bakan Nihat Zeybekçi
hemen Yılmaz’ın peşine düştü. Dedi ki: “Önceki Merkez Bankası Başkanı, ‘O zaman Keynes’in kitaplarını yakmak lazım’
diyor. Ben ona şöyle soracağım, O hala Keynes’te mi kalmış, hala yakmamış mı
o kitapları? Sonuçta ayrılığımızın en büyük sebepleri ortaya çıkmış oluyor. Onlar
hala Keynes’te kaldıysa, Keynes’in teorilerinde kaldılarsa, ‘vah vah’ diyorum ben
memleketin haline.”
Bir ekonomiste sorulacak “Hala Keynes’i yakmamış mı?” sorusu aynen bir elektrik
mühendisine “Hala Edison’u yakmamış mı?” diye sormaya eşittir. İki soru da eşit
kalitededir.
Elektrik/aydınlanma alanında bilim Edison’dan beri binlerce ileri adım atmıştır ama
58 | UYAN TÜRKİYEM 6
hala “(dünyayı aydınlığa gark eden) elektrik ampulünün icadı” denince akla gelen ilk
isim Edison’dur. Böyle yâd edilir, bilimde böyle baş tacı edilir.
Tabii ki Keynes’den sonra yüzlerce ekonomist “Keynesgil Ekonomiyi” çok ilerilere
taşımıştır ama dünyayı büyük buhrandan çıkaran “parasal politikalar yerine mali
politikalar ile talebi, dolayısı ile ekonomiyi canlandırma” fikrinin mucidi olarak Keynes
çok daha uzun süre ekonomi bilimi içinde çok mümtaz yerini koruyacaktır. Prof. Dr. Erinç Yeldan da Durmuş Yılmaz’a sahip çıkmış, Zeybekçi’ye şu sözlerle
haddini bildirmiş:
“… Dünyada büyük bir sıcak para var, faizler de neredeyse sıfıra düştü. Ancak
bu para yatırıma, krediye dönüşmüyor. Çünkü büyük bir risk algısı var. Bankalar
kredi değerlendirecek sanayi yatırımcısı bulmakta zorlanıyor… Para basıp kredi
hacmini genişleterek faizleri daha da düşürerek yatırımları uyarma başarılı olamıyor.
Şimdi buradan hareketle zaten deniyor ki artık para politikasıyla değil kamu maliye
politikasıyla canlandırmak gerekiyor ve (Durmuş Yılmaz) bu yüzden de Keynes’i
tekrardan canlandırmak lazım demek istiyor.”
Yıllar sonra kimse Nihat Zeybekçi adını hatırlamayacak ama Keynes sayesinde
kendisini yâd edecekler. “Keynes’i yakan adam kimdi?”
“Hah tamam! Şimdi hatırladım. RTE’nin mahsusçuktan ekonomi bakanı yaptığı
adam!”
DERLEME | 59
Cüneyt Ülsever cuneyt.ulsever@yurtgazetesi.com.tr 12 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
HDP’nin stratejisi=açık tehdit!
HDP baraj %10 olmasına rağmen seçimlere parti olarak katılacağını söylüyor. Tartışmalar
bu partinin barajı geçip geçemeyeceği üzerine yapılıyor.
Bazıları HDP’nin %10’luk barajı geçemeyeceği kanaatini taşıdıkları için partinin bu kararına
akıl erdiremiyor, son anda caymasını ve seçimlere bireysel bazda katılmasını bekliyor.
Ben ise baraja rağmen HDP’nin seçime parti olarak katılma “kararını” bir tehdit olarak
algılıyorum. Ancak, tehdit seçimi değil, seçim öncesini hedefliyor.
Özetle HDP diyor ki:
Hükümet ile PKK 2009’dan beri görüşüyorlar. Ortada bir müzakere var. (Müzakereleri
APO ile Hakan Fidan yürüttü.) Ancak, devamlı görüşme yapılıyor ama netice yok.
Özerklik ile ilgili olarak bir takım adımları (ana dil, Kürtçe isimler, af, Anayasal kimlik,
yöresel iç güvenlik, v.b.) AKP seçimlerden önce TBMM’ye, söz verdiği gibi, getirsin ve
kanunlaştırsın! (Son tarih Nisan sonu)
Devamla HDP diyor ki:
Aksi halde, HDP seçimlere parti olarak katılır, büyük bir ihtimalle baraj altı kalır. AKP
Güneydoğu’da HDP’den boşalan sandalyeleri kapar, Anayasa’yı da değiştirecek hale gelir
ama HDP’yi de PKK ile birlikte “dağ başında” bulur!
Hodri meydan!
***
Ben bu yorumu HDP seçimlere tek başına gireceğini ilan ettikten sonra sürekli yapıyorum.
Örneğin 5 Ocak’ta Ayşenur Arslan’nın “Medya Mahallesi” (Halk TV), 8 Şubat’ta Ruhat
Mengi’nin “Her Açıdan” (yine Halk TV) programlarında dile getirdim.
Eğer, AKP (daha doğrusu RTE) sözünü tutmazsa Güneydoğu’da kıyamet kopabilir.
PKK/HDP bütün enerjisini “terör”e yönlendirirse TSK’nın da alt kademesi kontrol edilemez
hale gelebilir.
İşte o zaman (Allah esirgesin) “kızıl savaş” başlar!
Benim bu yorumuma karşı çıkanlar oldu.
Sağ olsun, Ahmet Türk benim meramımı içeriden bir ses olarak dile getirdi:
“Mardin Büyükşehir Eş Başkanı Ahmet Türk, Türkiye’deki 2015 genel seçimleri faaliyetleri
60 | UYAN TÜRKİYEM 6
kapsamında Almanya’da konuşma yaptı. Türk, yaklaşan seçimler için ‘Seçim barajına
takılıp seçilmezsek bu vebal devletindir. Bizler de kendi kaderimizi kendimiz tayin ederiz.
Bundan sonrasını devlet düşünsün’, dedi.” (Gazeteler)
Kendi kaderini kendi tayin etmek=İç Savaş!
***
PKK/HDP çizgisi RTE’nin kendilerini yeteri kadar oyaladığını düşünüyor.
Hatta Kandil, İmralı’nın çok fazla taviz verdiği görüşünde! Onlar RTE’ye hiç güvenmiyorlar.
RTE iki arada bir derede!
Esasında “özerkliği” fiiliyatta verdi. Güneydoğu’da iç güvenlik ve hatta adalete PKK
bakıyor. T.C.’nin Güneydoğu’da ne kolluk güçleri var, ne de hukuk sistemi çalışıyor.
Bu duruma tepki olarak, zevahiri kurtarmak için “İç Güvenlik Paketi” ortaya çıktı. Güneydoğu’da yaşananlara Batı’nın verdiği tepkinin gazını almak isterken demokrasiyi
katlediyorlar.
Daha fazla demokrasi için daha fazla faşizm! Ancak, PKK “artık ‘fiili durum’ yetmiyor, TBMM’den ‘hukuki güvence’ istiyoruz”,diyor.
İşe Türkiye’nin “Avrupa Özerklik Şartı”na koyduğu çekinceler kaldırılarak başlanabilir.
***
Haziran 2015 öncesi RTE bu cephede de çok sıkıştı.
Aşağı tükürse Kürt milliyetçileri, yukarı tükürse Türk milliyetçileri!
Hakan Fidan’ın RTE’ye rağmen MİT’ten kaçışına bir de bu gözle bakabilirsiniz! DERLEME | 61
Demet Yalçın 7 Şubat 2015, CUMHURİYET GAZETESİ
Kabaş: Yargı Bağımsızlığının Bitmesi,
Türkiye’nin Bitmesi Demektir
17 Aralık operasyonu nedeniyle attığı bir tweet yüzünden evi basılan ve hakkında
dava açılan gazeteci Sedef Kabaş, yargı bağımsızlığının bitmesinin Türkiye’nin bitmesi
anlamına geleceğini söyledi.
“Hükümetler yolcudur, yargı hancıdır” diyen Kabaş, basın özgürlüğünün aslında
vatandaşın özgürlüğü olduğunu vurguladı.
Son günlerde attığı tweet nedeniyle gündeme gelen Sedef Kabaş, Türkiye’nin özgürlük
sınavından geçtiği bugünlerde sözünü sakınmadan söylemeyi sürdüren gazetecilerin
başında geliyor. Hem de “terörle mücadelede görev alan kamu görevlilerini hedef
gösterme” iddiasıyla 5 yıldan fazla hapsi istendiği halde...Cumhuriyet’in haberine
göre, doğruları her daim söylemeye devam edeceğini, bu durum karşısında ne korktuğunu
ne de endişeye kapıldığını söyleyen Kabaş, “Suç işleyenler mahkeme önüne çıkıp
hesap vermez, sadece muhalif oldukları için insanlar sahte delillerle hapsedilir veya
katledilirse toplumdaki adalet duygusu büyük hasar görür, ülke itibarı büyük darbe
alır. Hukuk insana göre değişmez, kanunlar kişiye özel yapılmaz ve şahsa göre
uygulanmaz. Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet evrensel suçlardır. Bu suçları işlediklerine
dair kuvvetli delillerin, belgelerin, ifadelerin olduğu bir soruşturmayı kapatmak,
tarihe geçecek bir karardır. İşte benim tweetim bu eleştiriyi dile getiriyor… Bundan
dolayı da korkmuyorum” diyor.
- Sosyal medya ağı Twitter’da, 17 Aralık yolsuzluk operasyonuna yönelik attığınız
tweet nedeniyle mahkemelik oldunuz. Hal böyle olunca, Türkiye’nin en çok
konuşulan isimlerinden biri olmakla kalmadınız, birilerinin de hedefi haline geldiniz.
Bu süreçte ne yaşadınız?
30 Aralık 2014’te sabah saatlerinde evime 3 sivil giyimli polis geldi… Gelme sebepleri;
19 Kasım tarihinde attığım “Bu adamı ASLA UNUTMAYIN… 17 Aralık soruşturmasına
takipsizlik kararı veren savcı Hadi Salihoğlu.” tweet’i. Attığım bu tweet nedeniyle “terörle
mücadele edenleri” hedef gösterdiğim, hatta tehdit ettiğim iddia ediliyor. Bu durum
karşısında ne korktum, ne de endişeye kapıldım ama açıkçası biraz kızdım. Türkiye’de o
kadar katil, hırsız, suçlu varken, attığım bir tweet nedeniyle savcılar, polisler benim
peşime düşmüştü. Bu durumu sorgulayınca polisler bana “Avukatınızı arayın”
dediler. Avukatımı aradım, ancak kendisi ceza avukatı olmadığı için bana İstanbul
Barosu’nu aramamı söyledi… Bu şekilde bir avukat bulmaya çalıştım. Polisleri daha
sonra içeri davet ettim ve istedikleri gibi arama yapabileceklerini söyledim. Hatta
çay ikram ettim. Aramayı yaptılar, cep telefonuma, dizüstü bilgisayarıma ve oğlumun
62 | UYAN TÜRKİYEM 6
tabletine el koydular. Ancak savcı hakkımdaki ikinci iddianameyi “Polise mukavemet
etti” diyerek yazmış… Oysa polise herhangi bir mukavemet söz konusu değil!
Artık AKP yok, RTE var
- Haberci gözüyle seçime giden yolda Türkiye’nin fotoğrafını nasıl
yorumluyorsunuz?
Önce sözüm iktidara… AKP bu ülkeye demokrasi getireceği vaadi ile iktidara geldi.
Bugün ise tek adam rejimine giden bir yolda adeta bir araca dönüştü. Artık AKP yok,
RTE var. AKP bir kişi üzerinden oy topluyor ya da toplamaya çalışıyor. O kişi de
“Madem ben partimdem kat kat daha güçlüyüm, o zaman yönetimde yargı ve Meclis
dahil hiçbir kurum, güç, organizasyon beni denetlemesin, kararlarıma karışmasın,
söylediğim emir telakki edilsin, sorgusuz sualsiz yapılsın” diyor. AKP milletvekilleri
de buna seyirci kalıyor, hatta destek veriyor…
İkinci sözüm muhalefete. Öncelikle kendilerine “uyanmaları” gerektiğini söylemek
istiyorum. Sadece 4 ay sonra genel seçimler yapılacak… Artık yeni söylemler, yeni isimler,
yeni projeler, vizyon, sinerji, enerji, proaktif bir siyasi yaklaşım bekliyoruz. Hem CHP, hem
MHP bu süreçte inanılmaz şansa sahip. Yaşananlar aslında her iki partiye çok malzeme
veriyor. HDPye gelince… Selahattin Demirtaş güçlü bir imaj çiziyor ama ben açıkçası parti
bazında tam olarak ne yapmak istediklerini kestiremiyorum…
‘Korkuyorum, o yüzden yazamıyorum’ diyemezsin!
- Günümüz siyasetinin haberciliği nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
“Korkuyorum, o yüzden yazamıyorum” diyemezsin! O zaman sorarlar, “Madem
korkuyordun neden gazetecilik mesleğini seçtin” diye. Gazeteci çoğu zaman
“şeytanın avukatı” olmayı göze alan kişidir, muhaliftir, sorar, sorgular, iktidar ve güç
sahiplerine yazıları, haberleri, dosyalarıyla hesap sorar. Medya vatandaşın iktidar ve
güç sahiplerine soramadıklarını sorar, halkın bilmesi gerekenleri ortaya çıkarır. Bu
yüzden basın özgürlüğü aslında vatandaşın özgürlüğüdür. Bu özgürlük gerçekleri
görme, duyma, okuma yani öğrenme özgürlüğüdür. Medyayı bağımlı hale getirmek,
gazetecileri tehdit etmek, hedef göstermek, işten çıkarmak, kritik olaylara yayın yasakları
getirmek, basın kuruluşlarına polis gönderip baskın yaptırmak, aslında vatandaşa
“gerçekleri sakın görme, duyma, okuma, yani öğrenme” demektir.
Amaç toplumu bölmek
- Yıllarca eğitim koçluğu ve danışmanlık yaptınız. Sizce Türkiye’de Siyasetin dilinin
ayrıştırıcı mı?
Maalesef, evet… Kullandığınız dil sizi ele verir. Örneğin, “İsrail dölü”, “Affedersiniz
Ermeni dediler” diyen bir insanın “ırkçılık yapanlara karşı sessiz kalmayacağız”
demesi inandırıcı olmuyor. Ya da “biz nefret dili konuşmuyoruz” deyip, sonrasında
“ama bazı alçak, şerefsiz hainler, bizi anlamıyorlar” dediğinde ortalama zekâya sahip
herkes bu yaman çelişkiyi fark ediyor. Anayasa hukukçusu olduğunu düşündüğümüz
bir profesörün, “Başkanlık diktatörlük getirir diyenleri gırtlaklamak istiyorum” demesi, farklı
düşünenler hakkında ne düşündüklerini net şekilde ortaya koyuyor. Sadece sözler değil,
DERLEME | 63
elbette tavırlar da kutuplaştırmayı, ayrıştırmayı, ötekileştirmeyi güçlendiriyor… Oysa
hepimiz bu ülkenin vatandaşıyız. Birbirimize kırdırmak yerine, birbirimize destek
olup, bu ülkeyi çok daha yukarılara çıkarmamız gerekiyor. Ancak sanırım asıl amaç,
toplumu bölme...Yani Türk müsün, Kürt müsün, Müslüman mısın, Hıristiyan mısın,
Sünni misin, Alevi misin, Nurcu musun, Nakşibendi misin, AKP’li misin, CHP’li misin,
Tayyipçi misin, Gülcü müsün?.. Bu böyle uzayıp gidiyor... Oysa tek geçerli kimlik vardır:
TC vatandaşı olmak… Hukuka saygı duyan, işini elinden geldiğince en iyi şekilde yapan,
vergisini veren sorumluluk sahibi bir vatandaş…
Halk bu davaya sahip çıktı!
- Hedef tahtası ya da “günah keçisi” ilan edildiğinizi düşünüyor musunuz?
Beni “hedef tahtası” haline getirmek isteyenler tam aksi bir durumla karşılaştılar… Halk
bu davaya inanılmaz sahip çıktı. Her gün yüzlerce destek mesajı alıyorum. Sadece
Twitter’daki takipçi sayım bile katlanarak arttı ve artmaya devam ediyor. İnsanlar beni
sokakta durdurup tebrik ediyorlar… Aslında yaptığım sadece gerçekleri dile getirmek.
Meğerse buna ne kadar büyük bir ihtiyaç varmış. Bunu bir “cesaret” olarak
nitelendirmek bile Türkiye’nin içinden geçtiği dönemin vahametini yansıtıyor.
Hükümetler yolcudur, yargı hancıdır
- Bu olay sonrasında verdiğiniz bir demeçte, hukuka inancınızın sonsuz olduğunu
söylemiştiniz. Yargının tam anlamıyla bağımsız olduğunu düşünüyor musunuz?
Yargı bağımsızlığının bitmesi, Türkiye’nin bitmesi demektir… Hukuk sistemi
toplumda adaleti tesis etmekle yükümlüdür. Hükümetler yolcudur, yargı hancıdır…
Yargı karşısında bir emeklinin oğlu ile bir başbakanın oğlu eşittir, asla biri
diğerinden daha üstün olamaz, bir ayrıcalık göremez.
Mahkemeler sahip oldukları yetkiyi Türk milleti adına bağımsız şekilde kullanır. Bu
bağımsızlığı yok etmeye yönelik her türlü siyasi karar, milletin iradesine, hürriyetine, hak
arama mücadelesine bir ihanettir.
Suç işleyenler mahkeme önüne çıkıp hesap vermez, sadece muhalif oldukları için insanlar
sahte delillerle hapsedilir veya katledilirse toplumdaki adalet duygusu büyük hasar görür,
ülke itibarı büyük darbe alır.
Hukuk insana göre değişmez, kanunlar kişiye özel yapılmaz ve şahsa göre
uygulanmaz. Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet evrensel suçlardır. Bu suçları işlediklerine
dair kuvvetli delillerin, belgelerin, ifadelerin olduğu bir soruşturmayı kapatmak,
tarihe geçecek bir karardır. İşte benim tweetim bu eleştiriyi dile getiriyor… Bundan dolayı
da korkmuyorum. Bu ülkede hukuka saygılı, adil ve onurlu pek çok savcı, yargıç ve hâkim
olduğuna inanıyorum.
64 | UYAN TÜRKİYEM 6
Deniz Kahraman 14 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
ABD-PKK teması resmiyet kazandı
ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde ‘Başka devletlerle
ortaklıklarımızın yanı sıra devlet olmayan gruplarla da işbirliği yapacağız’
şeklinde bir ifadeye yer verildi. Washington’un bununla PKK ve YPG gibi
örgütleri kastettiği biliniyor
WASHINGTON yönetimi, PKK ile işbirliğini resmi belge haline getirdi. ABD’nin “Kırmızı
Kitap”ı olarak bilinen Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, 6 Şubat günü açıklandı. Beş yıl
süreli belgede, “Başka devletlerle ortaklıklarımızın yanı sıra ‘devlet olmayan gruplarla’
da işbirliği yapacağız” şeklindeki bir ifadeye yer verildi. ABD’nin, “devlet olmayan grup”
tanımlamasından, başta Irak’taki bölgesel yönetim olmak üzere PKK ve YPG gibi örgütleri
kastettiği biliniyor.
‘TÜRKİYE’ BİR KEZ GEÇİYOR
Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, ABD’nin dış politikadaki önceliklerini ve dış politikaya
ilişkin stratejilerinin ana hatlarını içeriyor. Belge, Washington yönetiminin özellikle
Ortadoğu’da Türkiye’yi yok sayma çabası içinde olduğunu da gösteriyor. 29 sayfalık
belgenin içinde sadece bir kez “Türkiye” ifadesine yer verildi. Belgede, “Biz ısrarla
Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki ülkelerin Avrupa ve Avrupa-Atlantik bütünleşmesi yönünde
isteklerini desteklerken, Türkiye ile ilişkilerimizi değişime tabi tutmaya devam edeceğiz
ve Kafkaslarla bağları güçlendirilirken, bölgesel çatışmaların çözümünü teşvik edeceğiz”
denildi.
ABD Başkanı Barack Obama’nın görevi devralması sonrasında hazırlanarak, 27 Mayıs
2010 tarihinde yayımlanan bir önceki Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde ise “İçinde
bulunduğu bölgedeki istikrar başta olmak üzere, Türkiye ile birçok ortak amaç konusunda
angaje olmaya devam edilecektir” ifadesine yer verilmişti. Son beş yıl içinde ABD
yönetiminin, Türkiye ile ilişkilerini “angaje olmaktan”, “dönüştürme” noktasına getirmesi,
resmi belgelerine de yansımış oldu.
TERÖR ÖRGÜTÜNE MEŞRUİYET
DERLEME | 65
“Amerika daima kendi menfaatlerini korumakta ve müttefiklerine olan taahhütlerini yerine
getirmektedir” denilen belgede Türkiye’yi ilgilendiren en dikkat çekici ifade, “Başka
devletlerle ortaklıklarımızın yanı sıra ‘devlet olmayan gruplarla’ da işbirliği yapacağız”
cümlesi oldu. Bu cümle ile Washington, bir terör örgütünün uluslararası alanda meşruiyet
kazanması için zemin hazırlıyor.
“Devlet olmayan grup” ifadesi PKK ve PYD dışında, Suriye’deki İslamcı terör gruplarını,
Barzani’yi, Çeçenistan’daki terör örgütlerini, PKK’nın İran kolu PJAK’ı ve Çin’in SincanUygur Özerk Bölgesi’ndeki terör gruplarını da kapsıyor. ABD, bu grupların tümüyle ilişki
içinde... Belgenin kapsadığı 5 yıllık süre boyunca ABD’nin Türkiye, Suriye, İran, Irak,
Rusya ve Çin’de terör eylemlerini kışkırtacağı ifade ediliyor.
‘PKK TERÖRÜNDEN SÖZ BİLE EDİLMİYOR’
Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni değerlendiren eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, emekli
Büyükelçi Onur Öymen, “Raporun uluslararası duruma ilişkin bölümünde, Amerika’nın
Balkanların ve Doğu Avrupa’nın, Avrupa ve Atlantik bütünleşmesine katılmaları için
destek verdiği kaydedildikten sonra ‘Türkiye ile ilişkilerimizi değişime tabi tutmaya devam
edeceğiz’ denilmektedir. Bu ifadeyi Amerika’nın Türkiye ile yakın ilişki içinde olduğu veya
Türkiye’nin bölge politikalarını ve terörle mücadelesini desteklediği şeklinde yorumlamak
zordur” dedi. Öymen şunları kaydetti: “Metinde ne NATO bölümünde, ne terörle mücadele
bölümünde, ne de Avrupa-Amerika Serbest Ticaret Anlaşması çalışmaları bölümünde
Türkiye’den ismen söz edilmektedir. Özellikle, 30 yıldan beri teröre en çok kurban vermiş
olan Türkiye’den ve Türkiye’ye yönelik PKK terörünün saldırılarından hiç söz edilmemesi
dikkat çekicidir.”
‘DİKKATLE İNCELEMEK GEREK’
Öymen, “Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesini dikkatle inceleyenler Amerika
ile Türk Hükümeti arasında son zamanlarda yaşanan sıkıntıların izlerini bu belgede
bulabilirler. Bu belgenin siyasi partilerimiz, basın ve akademik çevrelerde kapsamlı biçimde
değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki konumunu muhteşem
yalnızlık olarak nitelendirerek bundan övünç payı çıkaranların da belgeyi dikkatle
okumaları gerekiyor” görüşünü dile getirdi.
66 | UYAN TÜRKİYEM 6
Doğu Perinçek dogu.perincek@iscipartisi.org.tr 25 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
AKP iktidarı yangını söndürmedi
yangından sanduka kaçırdı
Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP iktidarı, komşumuz Suriye’ye terör ihraç
etti. Hem de ABD emperyalistlerinin güdümünde. Bırakalım uluslararası hukuku, her
şeyden önce komşu hukukunu ayaklar altına aldılar, komşuya ihanet ettiler. Dünyanın
gözü önünde teröristleri Türkiye topraklarında topladılar, eğittiler, silahlandırdılar. Sonra
Suriye’de iç savaş çıkartıp, yüzbinleri bulan kardeşimizin kanına girdiler. Terör örgütlerini
İstanbul’da toplayıp resim çektirdiler, böylece suçlarını görüntülü olarak kayda geçirdiler.
Bu gerçekleri yedi iklimde duymayan ve bilmeyen yok.
SURİYE’NİN BAŞINA AÇIYAN BELA
TÜRKİYE’NİN BAŞINA AÇILAN BELADIR
Ve şimdi Tayyip Erdoğan yönetimi, kendi elleriyle kurduğu tablonun esiridir.
O
tabloda kendi ihraç ettiği terörle yüz yüze gelmiştir. Bu kanlı tablonun içinde kendi
yarattığı belâlarla boğuşmaktadır. Bizi ilgilendiren yönü, güneyimizdeki terör belâsı, artık
yalnız Suriye’nin değil, Türkiye’nin de başına sarılmıştır. AKP’nin Suriye düşmanlığının
sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Tayyip Erdoğanlar, komşunun evinde yangın çıkarttı. Şimdi
alevler, bizim evimizin kapısını penceresini yalıyor.
Yaşamsal önemdeki saptamalar:
Suriye’nin başına açılan belâ, Türkiye’nin başına açılan belâdır.
Suriye düşmanlığı, Türkiye düşmanlığıdır.
Suriye’nin toprak bütünlüğü, Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür.
Suriye’de barış, Türkiye’de barıştır.
SURİYE DÜŞMANLIĞINI DEĞİŞMEZ KOŞUL
KABUL EDERSENİZ...
Tayyip Erdoğanlar, sözümona Şam’da Emevi camisinde namaz kılacaklardı. Bırakalım
namaz kılmayı Suriye’deki ecdadımızın sandıklarını Türkiye sınırına kaçırıp, türbesini
bombalar hale düştüler.
Doğrudur, Suriye düşmanlığını değişmez koşul kabul edince, yapacağınız başka bir iş
yoktur. Bunun sorumluluğu da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sırtına yıkılmıştır. TSK, Vatan
Partisi Genel Başkan Yardımcısı E. Korg. İsmail Hakkı Pekin komutanımızın dün
Aydınlık’ta açıkladığı gibi, bu görevini başarıyla yerine getirdi. Zamanlama da, tehdidin
güncelliği dikkate alınınca yerindeydi.
DERLEME | 67
SURİYE’DEKİ YANGINI SÖNDÜRECEĞİZ
Köklü çözümü Vatan Partisi, milletimize sunuyor. Vatan Partisi’nin çözümü, yangından
sanduka kaçırmak değil, komşudaki yangını söndürmektir.
Yangını Suriye düşmanlığı kundakladı. Bu durumda çözüm, Suriye dostluğundadır.
Vatan Partisi, daha Suriye’de iç savaş çıkartıldığı günlerde çözümü göstermişti. Şimdi o
çözüm yaşamsal önemdedir. Hepsi üç sloganda özetleniyor:
Komşularla barış.
Komşularda barış
Yurtta barış.
Öncelikle Suriye ile barış kuracağız. Sağlam ve güvenilir bir barış!
Türkiye, komşusuna terör ihraç etmezse, komşuda barış olur, bu kadar basit. Oysa AKP
iktidarı, teröristleri eğitmek için Anadolu bozkırının ortasında, Kırşehir’de okul açıyor. ABD
ile imzalanan Eğit-Donat Protokolü, Türkiye’nin başına yeni belâlar açacaktır.
Yarın, Süleyman Şah türbesini bombalamaya benzeyen uygulamalar da durumu
kurtarmaz. Suriye’de yangını körükleyen AKP iktidarı, Türkiye’ye kan ve ateşten başka bir
miras bırakmıyor.
SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİNDE
SAYGI DURUŞU
Vatan Partisi’nin önderliğinde kurulacak Millî Hükümet, Suriye ile hem güvenlik hem de
ekonomi alanında işbirliği yapacaktır. Irak, Suriye ve Azerbaycan da bu işbirliğine katılmak
için hazırlar.
Vatan Partisi, milletimize söz veriyor: Suriye, Irak ve İran ile işbirliği yaparak, bölgemizdeki
bölücü ve yobaz terörüne son vereceğiz.
Süleyman Şah türbesini eski yerinde güvenle açacak çözüm budur.
Millî Hükümet kurulunca, Süleyman Şah türbesinde dostumuz Beşer Esat’la birlikte saygı
duruşunda bulunacağız.
68 | UYAN TÜRKİYEM 6
Doğu Perinçek dogu.perincek@iscipartisi.org.tr 26 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Türk Ordusuna güveniyoruz
Türkiyemizde, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen ölçülerde ordu düşmanlığı var.
ORDU DÜŞMANLIĞININ MERKEZİNDE ABD VE AB VAR
Sebebini doğru saptamak önemlidir: Ordu düşmanlığının merkezinde ABD ve AB
bulunuyor. 1991 yılından bu yana ABD ve AB kaynaklarına bakalım, Türk Silahlı
Kuvvetleri’ne karşı sürekli yıpratma kampanyası yürütüldü. Hasan Bögün arkadaşımız,
“ABD ve AB Belgeleriyle Türk Ordusu” başlıklı kitabında bu kampanyayı kanıtlarıyla anlatır
ve açıklar, okumanızı öneririm (Kaynak Yayınları).
Ergenekon-Balyoz-Poyrazköy-İzmir vb davaları, Türk Ordusuna karşı yürütülen
kampanyanın doruğudur. İki örgüt hedef alındı. Siyasal düzlemde İşçi Partisi (Bugün Vatan
Partisi) ve askeri düzlemde Türk Ordusu.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni savaşmadan teslim almaya yönelik bir harekâtla karşılaştık.
Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül-Fethullah Gülen ortaklığı, Atlantik harekâtının iç cephedeki
unsurlarıydı. Yalnız onlar mı, PKK’nin yönettiği güçler de, Ergenekon savaşında ABD
güdümünde görev yaptılar ve bu göreve devam ediyorlar. Vatansız “solcu”lar, hep PKK’nın
kuyruğunda oldu.
MİLLETÇE VATAN MEVZİSİNDEYİZ
“Vatansız solcu” olur mu diyeceksiniz. Elbette olmaz! 20. Yüzyıla bakalım, bütün devrimler
Vatan savaşlarında oldu. Çağımız, emperyalizme karşı devrimler çağıdır. Ve o devrimlerin
mevzisi ise, Vatandır.
Karşıdevrimin merkezi olan Küresel güçlerin hedefi, vatandır. Bizi vatansızlaştırmak ve
millî devletimizi tasfiye etmek istiyorlar, görmeyen var mı? Bu durumda millî devletin silahlı
gücüne diz çökertmek, küresel efendilerin öncelikli meselesidir.
ORDU DÜŞMANLIĞI FIRSATÇILARI MİLLİ DEVLETİ YÖNETEMEZ
Emperyalizmin güdümündeki kuvvetler, son Süleyman Şah Türbesi harekâtını ordu
düşmanlığı için fırsat bildiler. İçlerinde en pervasız Devlet Bahçeli çıktı. Genelkurmay
Başkanı’nı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef alan sözleri, Türk milletinin duygularıyla
ve değerleriyle çarpışıyor. MHP yönetimi bu tutumunu dün Genel Başkan Yardımcısı
Semih Yalçın’ın ağzından devam ettirdi. Bu tavır, küresel merkezlerle ve Fethullah Gülen
bağlantılarıyla açıklanabiliyor. Kemal Kılıçdaroğlu da Devlet Bahçeli gibi. Türk Silahlı
Kuvvetleri’ne karşı derinlerden gelen bir sorunu var. Her fırsatta açığa vuruyor.
Evet, CHP ve MHP yönetimlerini burada anmak zorunda kaldım. Beni mecbur ettiler. Bu
arkadaşlar, devlet yönetemezler ve Türkiye’yi bu karanlıklardan çıkartamazlar. Devlet
DERLEME | 69
yönetemeyecekleri için, AKP iktidarını yıkamazlar. Yıkabilmek için Millî Devleti yönetme
yeteneği gerekir.
AYDINLIK’IN DİK DURMA SORUMLULUĞU VAR
Gelelim kendimize. Aydınlık, Devlet Bahçeli’nin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’e
devlet ve Türk terbiyesiyle bağdaşmayan sözlerle saldırısını dün “Bahçeli-Özel atışması”
diye verdi. Bu başlık, Aydınlık gazetemizin TSK’ya yönelik kampanya karşısında dik durma
sorumluluğuyla bağdaşmıyor.
Milletimiz ile ordu arasındaki bağları sağlamlaştırmak, güveni güçlendirmek, hele bugün
yakıcı bir görevdir.
Ordusuz millet ayak altında kalır, örneklerini tarihte aramaya gerek yok, çevremize
bakarsak görürüz.
Türkiye, ancak silahlı gücüyle göğüsleyebileceği tehditlerle karşı karşıyadır. Bunu
önümüzdeki yakın gelecekte vatanını seven herkes anlayacaktır. Mesele, bugünden
anlamak ve sağlam durmaktır.
SİPERDEKİ ADAMIZ
Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, en başta Türk Ordusunun yaptırım gücüyle
kazanacağız. Bu konuda Orduya güvenimizi sarsacak bir gelişme yok, tersine Türk Ordusu
milletimizin güvenini güçlendiren bir konumdadır.
İkincisi, terbiye ile terbiyesizlik arasında tarafsızlık olmaz! Hele o terbiyesizlik, Türk
milletinin yaptırım gücünü hedef alıyorsa, cephede yer tutmak sorumluluğunu taşıyoruz.
Vatan Partisi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne güveniyor.
Bu güven, yalnız İstiklâl Savaşı geleneğine olan güven değildir, aynı zamanda son 25 yılın
olgularından besleniyor.
Belki de en önemlisi: Biz, olayları yorumlayan köşe yazarı veya gözlemci değiliz, savaşın
içindeyiz, cephedeyiz. O nedenle ancak ve ancak siperden konuşabiliriz. Siperdeki adam,
güven sarsmaz.
Piyasaya sürülen psikolojik savaş malzemeleri, hurafeler, dedikodular karşısında kimsenin
ayakları titremesin! Olur olmaz her durumda ayakları titreyenler savaş kazanamaz.
Türk Ordusu, komuta kademesinden son neferine kadar Türk milletini mahcup
etmeyecektir, buna eminiz.
70 | UYAN TÜRKİYEM 6
Doğu Perinçek dogu.perincek@iscipartisi.org.tr 28 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Özgecan sizin kızınız değil mi?
Tayyip Erdoğan yönetiminin bakanlarından biri, ‘Özgecan benim kızım olsaydı, silahı çeker
o katili kendim öldürürdüm’ gibi bir laf etti.
ÖZGECAN’IN ATEŞİ ONLARIN YÜREĞİNE DÜŞMÜYOR
Gazeteler, daha çok Bakan Bey’in suç işleme eğilimi üzerinde durdular. Oysa o sözlerin
arkasındaki felsefe, kamu açısından çok daha önemlidir. Kamuyu temsil etmesi gereken
Bakan Bey, kendi kızı için duyarlıdır. Özgecan onların kızı değildir.
Yalnız Bakan Bey değil, Tayyip Erdoğan da, Özgecan’la ilgili olarak “Ateş düştüğü yeri
yakar” dedi. Yani Özgecan’ın ateşi, Tayyip Erdoğan’ın ciğerini yakmıyor.
RUHLARINI BENLERİNE TESLİM ETMİŞLER
Bencillik, kuşkusuz özel çıkar sisteminin acı meyvasıdır. İnsan, bir buçuk milyon yıl
paylaşarak yaşadı. “Birimiz hepimiz için” şiarının kökleri oradadır. Bizim kültürümüzdeki
elbirliği, gönül birliği gibi değerler de oralardan gelir.
Hırsızlık, yolsuzluk üzerinde çok konuşuyoruz, ancak bu davranışların temelindeki
bencilliği ve özel çıkarcılığı pek tartışmıyoruz.
Cumhurbaşkanı ve bakan koltuklarında oturanlar, kamu makamlarını işgal ediyorlar. Ama
ruhlarını özel çıkara teslim etmişler. Ne-fislerine yenilmişler bir kez.
SARAYLARININ KALIN DUVARLARI ONLARI KAMUYU YAKAN ATEŞTEN KORUYOR
Özgecan’ı yakan ateşin düştüğü yerde değiller. Sarayları o ateşlerin çok uzağında ve
yüksek duvarlarla çevrili. Saraylarının kalın duvarları, onları kamuyu yakan ateşten
koruyor. Özgecan’ın çığlıkları, gazete havadisidir onlar için, yüreklerini yakmıyor. Dünyaya
ben gözüyle bakıyorlar. Gönül gözleri mühürlüdür onların. Özeti benciler, elsever değiller.
Bencillik ile hırsızlık ve katillik arasında, belirsiz bir çizgi vardır. Hırsızın ve katilin eli vardır,
vicdanı o elin hükmü altındadır. Tecavüzcü de, hayvanca isteklerinin kölesidir.
VİCDAN İÇİMİZDEKİ KAMUDUR
Bencillik olan yerde, vicdan barınamaz. Vicdan, en sonunda bencilliğin aşılmasıdır. Vicdan,
içimizdeki kamudur. Vicdanın sesi, en sonunda kamunun sesidir. Vicdan varsa, kamunun
ateşi sizi de yakacaktır.
ÖZGECAN HEPİMİZİN KIZIDIR
Özgecan kimin kızıdır?
Bizim kızımızdır diyebiliyorsak, yaşanabilir bir toplum kurabiliriz.
Özel çıkar, bizi kıran kırana bir kalabalık haline getirdi. Hayvan sürüsünde bile bir
dayanışma vardır.
Özgecan’ı yakan ateş, yalnız düştüğü yeri değil, hepimizin yüreğini yakıyorsa, özgür,
barışçı ve gönençli bir toplum kurabiliriz.
Özgecan, bizim kızımızdır!
DERLEME | 71
Ekrem Ataer 17 Şubat 2015,
Özgecan sizin eseriniz!
Gün olmuyor ki, kadının şiddete uğramadığı bir haberle irkilmeyelim. Gün olmuyor
ki, şiddetin her türlüsü ile karşı karşıya kalmayalım. Gün olmuyor ki, radyolardan,
ekranlardan, gazete sayfalarından vahşet eksik olmasın. Gün olmuyor ki, cinnet, cinayet,
intihar gündemimize girmesin. Gün olmuyor ki, trafikte can alınmasın. Gün olmuyor ki,
adaletten umudunu kesenler adliye önlerinde balta satır birbirlerine dalmasınlar. Gün
olmuyor ki, TV’lerde kirli sakallı, siyah dar takım elbiseli bir “delikanlı” tarafından tekme
tokat dövülen bir kadının olmadığı bir dizi yayınlanmasın. Gün olmuyor ki, ülkenin her
tarafından trafik kameralarının çektiği korkunç kazaların yayınlanmadığı bir an olmasın.
Gün olmuyor ki, hastahane kapılarında “muazzam sağlık politikaları”nın kurbanı bir
babanın evladı için yardım çığlığı yükselmesin. Gün olmuyor ki, işsizlikten cinnet geçiren
veya kredi kartı batağına saplanan biri boğaz köprüsünden aşağı kendini bırakmaya
hazırlanmasın. Gün olmuyor ki, yeni bir AVM açılmasın. Gün olmuyor ki, ağaçlar kesilip
şehirler şantiyeye çevrilmesin. Gün olmuyor ki, şebek suratlı bir müteahhit “Bilmem
ne konakları yaptım, hem de şehrin göbeğinde, yaşamınızı ben imar ediyorum!” diye
ekranlardan sırıtmasın.
Bu deli gömleğini bu topluma sistemli bir şekilde giydirenler, onlar değil mi? En
muhafazakar, en ahlakçı, en yüzleri kızaran, en korumacı, en yoksuldan yana, en
mukaddesatçı...
HADİ ORADAN!
Bu ülke en ahlaklılardan öğrendi, nasıl soyulup soğana çevrildiğini, gemiciklerle açık
denizlere nasıl yelken açıldığını.
Bu ülke en “din”darlardan öğrendi, biricik annesinin yani en kutsalının bile, diz kapağından
gayrısının ona mahrem olduğunu.
Bu ülke en muhafazakar döneminde öğrendi, ilkokul kapılarında her türlü uyuşturucunun
açık açık nasıl satılabildiğini.
Bu ülke sözüm ona kadını en çok örgütleyerek siyasete sokanlardan öğrendi, yol
ortasındaki kadın cinayetlerini.
Bu ülke kadının özgür alanını türbanla açacağını vaat edenlerin aslında kadına türban
değil;düpedüz kefen biçtiklerini yine onların döneminde gördü.
72 | UYAN TÜRKİYEM 6
Bu ülkede yine onların döneminde antidepresan kullanımı 7 kat arttı.
Bu ülkede yine onların döneminde hapishaneler doldu taştı, hastahanelerin psikiyatri
klinikleri kuyruk oldu.
Sigarayı, içkiyi ekranlarda görünmez yapmaya güçleri yetenler; “Kadın mini etek giyerse
tecavüze hazır olsun!” diyen sanatçı müsveddelerine seslerini çıkarmadı.
En son vahşetin üzerine, eğitimin başındaki muhteremin yorumu, “Bunun sebebi
eğitimsizliktir!” oldu. Bu kadar pişkinliğe pes doğrusu! Adaletin başındaki muhterem ise “En
ağır cezayı görecekler!” dedi. E, ne diyelim, “Sağolun! Allah razı olsun!” Aile bakanımızdan
da taktik geliverdi. “Tehlike anında bağırın!” Gerçekten şaka gibi. En son açıklama Sn.
Başbakan’dan geldi; “Kadına şiddete karşı seferberlik başlatıyoruz! Özgecan’ın adını da
gençlik merkezine vereceğiz!” Zahmet buyurmayınız Sn. Başbakan, seferberlik zaten
başladı (!)
Kadınlar, analar, bacılar, kızlar, gelinler.. Açığınız, kapalınız, türbanlınız, mini etekliniz...
Aliminiz, cahiliniz, çalışanınız, ev kadınınız... Hesap sizin üzerinizden dönüyor ve en
büyük zararı sizler görüyorsunuz. Bu işe bir tek siz dur (!) diyebilirsiniz. Bizler ancak sizin
yanınızda oluruz. Hadi artık (!)
DERLEME | 73
Elif Altın 16 Şubat 2015, VATAN GAZETESİ
‘Gülen örgütü devleti ele geçirmeye çalıştı’
Tutuklama kararında, Fethullah Gülen’in lideri olduğu terör örgütünün darbe yapmaya
çalıştığı öne sürüldü. Kararda, Yargıtay’ın Balyoz kararına da dikkat çekildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu, MİT eski müsteşarı Hakan Fidan’ın da
aralarında bulunduğu binlerce kişiyi yasadışı yollarla dinledikleri iddiasıyla gözaltına alınan
21 polisten 17’si çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandı. Şüpheliler, “Silahlı terör
örgütüne üye olma”, “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk
amacıyla temin etme”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevini
yapmasını engellemeye teşebbüs etme” suçlarından tutuklandı. Tutuklama kararında,
örgütün devleti ele geçirmek için yasal ve yasadışı dinleme ile elde ettiği bilgileri tehdit ve
şantaj olarak kullandığı, örgütün ilk kurulduğundan beri devlet içerisinde örgütlenme gayesi
ile hareket ettiği belirtildi. Örgüt şeması
Kararda söz konusu örgütün terör örgütü olduğu ve liderliğini Fethullah Gülen’in yaptığı
ifade edildi. Kararda Gülen örgütünün iki amacının olduğu belirtilirken, görünen amacının
ahlaklı toplum yetiştirme olduğu ama asıl amacının Türkiye’deki devletin bütün anayasal
kurumlarını, güvenlik birimlerini, mülki ve adli yapısını ele geçirmek ve aynı zamanda
uluslararası alanda etkili bir siyasi ve ekonomik güç odağı haline gelmek olduğu
aktarıldı. Örgütün bu amaçla mevcut sistemi yıkmak yerine devletin içerisinde ve sivil
sektörde örgütlenerek devlet yönetimini kontrol altına alabilmek ve tüm kadrolara kendi
mensuplarının getirilmesinin hedeflediği kaydedildi. Kararda örgüt liderine doğrudan bağlı “tayin heyeti”, “istişare kurulu”, “mollalar grubu” ve
“meclis” olarak adlandırılan birimlerin yer aldığına ve ‘mecliste’ alınan kararların silsile yolu
ile en alt birimlere iletildiğine, bu talimatların koşulsuzca yerine getirildiğine vurgu yapıldı. 74 | UYAN TÜRKİYEM 6
Kutsal değerler üzerine yemin Kamu kurumlarında hassas noktalarda görev yapan örgüt mensuplarının kod isimler
kullandığının belirtildiği kararda, bu kişilere kutsal değerler üzerine yemin ettirilerek
örgütlerine koşulsuz sadakatlerinin sağlandığı belirtildi. Kararda, şu ifadeler de yer aldı:
“Fethullah Gülen örgütü isimli yapılanmanın, Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. ve 7.
maddeleri ile Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin Balyoz davasındaki ilamı dikkate alındığında, bu
yapının cebir ve şiddet unsuru da içerdiği...” Neler yaptılar?
Emniyet amiri Gaffar Ataç’ın aralarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bulunduğu
üst düzey devlet yetkililerinin görüşmelerini iletişim tespit tutanağı haline getirdiği
vurgulandığı kararda, Ataç’ın sözde Selam Tevhid Örgütü soruşturmasını başlatan,
soruşturma kapsamında ‘Şafak’ kod adlı gizli tanığı tehditle ifade vermesini sağlayan kişi
olarak eylemlerden sorumlu olduğunun altı çizildi. Komiser Necati Arslan’ın kendisinin
sorumluluğundaki sunucu üzerindeki kayıtları sildiği vurgulandı. Mücahit Gökoğlu’nun da
Selam Tevhid Örgütü soruşturmasında bürokratları dinlerken, hakkında delil olmayan Yeni
Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül’ün dinlenebilmesi için ‘silahlı terör örgütüne
üye olmak’ gibi suçlamalarla iletişim tespit tutanağı hazırladığı belirtildi.
DERLEME | 75
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 31 Ocak 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Ölümlerden ölüm beğen!
Sevgili okuyucularım, bugün 31 Ocak… Anayasa hocası, Prof. Dr. Muammer Aksoy
bundan tam 25 yıl önce bugün, 31 Ocak 1990 günü öldürülmüştü.
Hoca o gün Hürriyet gazetesinde benim yanımdaydı.
Kendisiyle uzun bir söyleşi yaptık Ölümü sonrasında dört gün boyunca yayınlandı.
Atatürkçü Düşünce Derneği‘nin kurucusu olan hocamız Türkiye’nin nerelere
sürüklenmekte olduğunu, laikliğin elden nasıl gittiğini ve ülkemizi bu açılardan bekleyen
tehlikeleri uzun uzun anlatmıştı.
O dönem işbaşında Turgut Özal vardı ve Aksoy ülkemizin başına gelecekleri net bir
biçimde görmüştü.
Şimdi “İyi ki bu günleri görmedi” diyorum!
Öğlene doğru gazeteye geldi, epeyce sohbet ettik, gülüştük. Teybi açıp uzun söyleşimizi
kayda geçirdim.
Öğleden sonra aramış, gazetede yoktum. Ben aradım, özgeçmişinde bir şeyi unutmuş,
onu eklememi rica etti…
Ve akşam saat 19 dolaylarında haber geldi:
Muammer Aksoy evine girerken silahlı saldırıya uğrayıp öldürülmüştü.
76 | UYAN TÜRKİYEM 6
Son kitabını bana öldürülmeden hemen önce imzalamıştı, benim için acı bir anıdır.
Birkaç saat sonra öldürüleceğini nasıl bilebilirdik.
***
Türkiye’ye gelmiş geçmiş en büyük gazeteci olan Uğur Mumcu 24 Ocak 1993 günü
öldürüldü.
Arabasında bomba patlatılmıştı.
Uğur benim mahalle arkadaşım ve dostum, karımın hukuk fakültesinden sınıf arkadaşı idi.
Dostluğumuz hiç kesilmeden, bomba patladığı güne kadar yıllarca sürdü.
Dostum ve arkadaşım Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı bilim adamı idi, 1999’da öldürüldü.
Onu da aynen Uğur gibi arabasına bomba koyarak aramızdan aldılar.
Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Necip Hablemitoğlu, Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Cavit
Orhan Tütengil, Turan Dursun, Bahriye Üçok gibi değerli gazeteciler, hukukçular ve
üniversite hocaları öldürüldü.
Katillerden hiçbiri yakalanmadı.
***
Öldürülen üç değerli insanın bana armağan ettiği imzalı kitaplarını özenle saklıyorum.
Muammer Aksoy’un öldürülmeden birkaç saat önce imzaladığı kitabı…
Uğur Mumcu’nun bütün kitapları aynı ithafla…
Ahmet Taner Kışlalı’nın son kitabı…
Kitabın ilk sayfasına bir notu ayrıca bantla yapıştırmış:
“Kitaba yeni eklediğim ‘Şiddetin psikolojisi’ ve ‘Terörün sosyolojisi’ bölümlerinin
ilgini çekeceğini sanıyorum.”
Günün birinde kendisinin de şiddet ve terör kurbanı olacağını nereden bilecekti!
Hey gidi günler, aramızdan hep iyiler gitti.
Bugün Muammer Aksoy’un 25. ölüm yıldönümünde, teröre kurban verdiğimiz üç değerli,
yurtsever, Atatürkçü insanımızın bana imzaladığı kitaplardan sizlere bir demet sunmak,
diğerlerini de bu vesile ile saygıyla anmak istedim.
İçimden bu geldi.
DERLEME | 77
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 1 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Dünün dostları bugünün düşmanları
Sevgili okuyucularım, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ birkaç gün önce Anadolu Ajansı’nın
editör masasında soruları yanıtladı.
Bozdağ, “Eğer 17 Aralık olmasaydı veya geç olsaydı, millet bu yapılanmanın
(Fethullah cemaatinin) Türkiye içinde eriştiği gücün farkına varmamış olsaydı,
Fethullah Gülen, Pensilvanya’dan Türkiye’ye Humeyni’nin İran’a dönüşü gibi
dönebilirdi. Bu açıdan baktığımızda 17 Aralık, Türkiye’nin böylesi bir dönüşüme
‘Dur’ dediği gün olmuştur” dedi.
Anımsayın, Humeyni sürgünde yaşadığı Fransa’dan İran’a 1 Şubat 1979 günü büyük
gösterilerle dönmüş, hırsız Şah rejimi aynı anda devrilmiş ve yerine yeni bir yönetim
kurulmuştu.
Adalet Bakanı bu sözleriyle Humeyni-Fethullah kıyaslaması yapıyor.
Şimdi Fethullah cemaatinin üzerine böylesine gidenler, onu devlete sokup kendi
elleriyle güçlendirenlerdir.
Yani AKP hükümetleridir.
Bu husus hem de kendi sözleriyle defalarca kanıtlandı.
Şimdi yakındıkları polisi, yargıyı ve kamu kurumlarının çoğunu cemaate onlar teslim
etti…
Çünkü o zaman işbirliği içindeydiler.
İki taraf birbirinin ayrılmaz ve sarsılmaz parçasıydı.
****
Size bu konuda somut bir örnek daha vereyim. Bu kez Meclis tutanaklarını açıyorum:
24 Mart 2011 günü TBMM’de 696 Sıra Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Tasarısı ele alınıyordu.
Kürsüye çıkan CHP Mersin milletvekili İsa Gök şöyle dedi: (TBMM tutanaklarından
özetliyorum.)
“İSA GÖK (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, yüce Meclis’i saygıyla
selamlıyorum. Bireysel başvuru hakkını tanıyoruz. Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ne ve Anayasa’mızdaki temel hak ve özgürlüklere ilişkin ihlallerde
insanlarımıza, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru ile hak ihlallerine karşı
78 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mahkemeden ihlal tespiti isteme imkanı getiriyoruz. Tabii, Türkiye farklılıklar ülkesi.
Gazeteci Ahmet Şık, tutuklu. Neden bu şahsı biliyoruz? Çünkü bu şahıs Nokta
dergisinde, şu anda Silivri’de yargılaması süren büyük bir olayın aslında ifşasını
yaratan, bunu dergiye yazan Özden Örnek’in darbe günlüklerini yayınlayan gazeteci.
Ama gel gör ki, bu gazeteci şu anda bir kitap yazmak istiyor. Kitap ‘İmamın Ordusu’
isimli. Bu kitapta, Emniyet teşkilatı içinde örgütlenen Fethullah Gülen cemaatinin,
cemaat, tarikat, çete, ne derseniz deyin ama hayırlı hiçbir kelimeyi kullanamazsınız,
olumlu tek bir kelimeyi Fethullah Gülen adından sonra kullanamazsınız.(…) Şimdi
bu Fethullah Gülen Emniyet teşkilatına sızıyor, her birime giriyor, ama her birime,
istihbarata, KOM’a, her yere giriyor ve bir gazeteci, araştırmacı bir gazeteci, bu
teşkilatı, Emniyet teşkilatı içindeki Fethullahçı yapılanmayı deşifre ediyor, isim isim,
makam makam buluyor. Kitap yazmak istiyor. Başına ne geliyor? Tutuklanıyor ve bir
savcı olduğu beyan edilen bir isim var Zekeriya Öz, önünde bir “savcı” ibaresi var, o
hâlâ kuşkulu bir ibare, bu savcı olduğu beyan edilen arkadaşımız bir karar veriyor…”
****
Hemen ardından Bekir Bozdağ, AKP Grup Başkanvekili sıfatı ile kendisine yine Meclis
kürsüsünden aynen şu cevabı verdi: (Tutanaklardan özetliyorum.)
“BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, sataşma vesilesiyle
söz aldım. (…) Fethullah Gülen, bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir.
Seversiniz, sevmezsiniz ama değerli bir insandır, bilge bir insandır, bu ülkenin milli
ve manevi değerlerine bağlı nesillerin yetişmesi için hizmetini yapıyor, her şeyi de
açık.
Devletin denetimi, gözetimi altında açık, her şeyi göz önünde olan…
Yapılan hizmetlere baktığınızda siz bunu, hakkında herhangi bir savcının iddiası,
mahkûmiyet kararı olmayan birini ‘Çete’ diye itham ederseniz ona karşı da büyük bir
haksızlık yaparsınız.
Kendisi burada yok ama çeteden yargılananları çete iddiasıyla soruşturulanları,
kovuşturulanları, demokrasiye darbe vurmak isnat ve iddiasıyla yargılananları
milletvekili olmak için Meclis’e taşıma gayreti içerisinde olurken, temiz insanları
‘Çete’ diye suçlamak kabul edilemez.” (AK PARTİ sıralarından alkışlar.)
****
Bekir Bozdağ şimdi Adalet Bakanı…
Ve bu kimliği ile Fethullah’ı (aynen Tayyip gibi) ABD’den istiyor. Onun hakkında en
ağır sözleri söylüyor, ABD hükümeti tarafından sınır dışı edilip Türkiye’ye iade edilmesi
gerektiğini savunuyor.
DERLEME | 79
Varsayalım ABD hükümeti bu istemi incelerken, Bozdağ’ın Meclis’te yaptığı bu konuşmayı
buldu ve kendisine sordu:
- “Sayın Bakan, 2011 yılında onu savunuyordunuz, şimdi adamı geri istiyorsunuz.
Bu çelişkinin yasal gerekçesini bize açıklar mısınız!.. Örneğin hakkında verilmiş bir
tutuklama kararı var mıdır?”
Bu isteme karşı devlet ciddiyetiyle nasıl bir yanıt verilebilir?
- “Efendim o günlerde aramız iyi idi ama sonra cemaatle kapıştık ve birbirimize
düşman olduk. Pastanın paylaşımı nedeniyle aramızda kavga çıktı. Tutuklama
kararı falan yok ama iade etseniz fena olmaz!..Hiç değilse başka bir ülkeye (Tayyip’in
deyişiyle) deport edin. (Sınırdışı edin.)”
****
Şimdi şu tabloya bir kez daha ve gerçekçi bakalım.
Başta Tayyip olmak üzere çoğu, aralarından su sızmadığı dönemde Fethullah ve
cemaate övgüler düzüyor muydu?
Evet, düzüyordu.
Onlara her türlü desteği veren kendileri değil miydi?
Evet, kendileri idi.
Araları bozulunca cemaate “Bizden ne istediniz de vermedik” diyen Tayyip değil miydi?
Ta kendisiydi.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ bir hukukçu…
Dün Meclis kürsüsünde bile savunduğu Fethullah’ı bugün suçluyor, Türkiye’ye iadesini
istiyor.
Bu ikili ve çelişkili davranışını hukukla, hukuk adamlığı ile nasıl bağdaştırıyor?
Dün dündür, bugün bugündür mü diyor?
****
Emin Çölaşan’ın notu: Fethullah’ın adının geçtiği her yazım gibi burada da çok önemle
ve bir kez daha vurguluyorum. Yazdıklarım yanlış anlaşılmasın, defalarca mahkemelik
olduğum o şahsı savunmuyorum. Yazılarımda sadece iktidarın çelişkilerini belgelerle
vurgulamaya çalışıyorum.)
80 | UYAN TÜRKİYEM 6
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 6 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Bu nasıl bir rezalettir
Sevgili okuyucularım, ülkemizi uluslararası alanda rezil edecek yeni bir gelişme ortaya
çıktı.
Bildiğiniz gibi AKP iktidarı belli ülkelerle kavgalı.
Bazıları komşumuz, bazıları değil.
Suriye, İran ve Mısır, bunların nefret ettiği ülkelerin en başında geliyor.
Bizim sorumsuzlar o ülkelerin iç işlerine sürekli müdahale ettiler, karıştılar, içlerine fesat
sokmaya kalkıştılar.
Suriye olayını hepimiz biliyoruz. Suriye’nin içini kaşıdılar…
“Esad’ı devireceğiz, cuma namazlarını bundan sonra Şam’da kılacağız, orası zaten
bizim eski vilayetimizdir’’ gibi saçma sapan ve gülünç gerekçelerle Suriye’deki İslamcı
terör örgütleriyle birlikte PKK’ya da silah, cephane, gıda ve para yardımı yaptılar.
Fakat gelin görün ki Esad devrilmedi.
Ancak ülkesi harabeye döndü, on binlerce kişi öldürüldü.
İki milyonu aşkın Suriyeli Türkiye’ye sığındı. Şimdi onları beslemekle meşgulüz.
Üstelik Esad rejimi savaşta yıpranınca, Suriye’de yeni komşularımız oldu.
PKK, IŞİD, Müslüman Kardeşler, El Kaide vesaire… Sınırlarımız yol geçen hanına
dönüştü.
Suriye’yi mahveden Tayyipgiller şimdi dünyaya el avuç açtı, ağlaşıp kendilerini
acındırmaya ve para koparmaya çalışıyorlar:
“Biz bu kadar insanı beslemek zorunda mıyız, acele para gönderin.’’
Kimsenin, hiçbir ülke ve uluslararası kuruluşun gönderdiği yok. Mutlaka içlerinden “Kendi
düşen ağlamaz’’ diyorlardır.
***
Bizim sorumsuzların şimdi en büyük düşmanı, Esad‘la birlikte Mısır!.. Çünkü Mısır’da laik
bir yönetim kuruldu.
Şeriatçı Müslüman Kardeşler saf dışı bırakılınca bizim Tayyipgillerin tepesi fena halde
attı.
Şimdi çeşitli yöntemlerle Mısır’ın iç işlerine karışıp yönetimi devirmeye çalışıyorlar!
Birkaç gün önce gerçekten utanç verici bir olay ortaya çıktı:
DERLEME | 81
İstanbul’da korsan yayın yapan bazı televizyon kanalları var. Bunlar sadece Mısır’a
yönelik yayın yapıyor. İsimleri Rabia, Al Shark, Mukamilin ve El Alan.
Amaçları Mısır halkını isyana kışkırtmak, hükümetini yıpratmak.
Yayınların tamamına yakını şeriat üzerine…
Ve Müslüman Kardeşler isimli terör örgütünün sözcüleri…
Mısır halkı hükümetine karşı isyana çağrılıyor, şiddet kullanması isteniyor.
Kanalların başında Mısır asıllı şahıslar var.
Takkeli, cübbeli, çember sakallı…
Onların Türk danışmanları da mutlaka olması gerekir ama işin o boyutunu
bilemiyorum. Eğer varsa, onların bizim hükümetle şeriatçı terör örgütleri arasında
arabuluculuk yapıyor olması gerekir.
Bu kanallar Türkiye’de kurulmuş, İstanbul’un Bağcılar semtini üs olarak seçmiş ve
oradan Arapça yayın yapıyor.
***
Böyle bir olaydan hükümet, MİT, RTÜK ve polisin haberdar olmaması mümkün değildir.
Her şey onların gözleri önünde oluyor.
Ancak hepsi görmezden geliyor.
Türkiye Cumhuriyeti herkesin her şeyi yapabildiği dingonun ahırı değil.
Sen nasıl oluyor da İstanbul’dan başka bir ülke aleyhine yayın yapıp halkını isyana ve
şiddet kullanmaya davet ediyorsun?
Kendi hükümetine muhalefet yapacaksan gidersin Mısır’a, ne yapacaksan oradan
yaparsın.
Ama burada asıl sorun bizimkilerden kaynaklanıyor:
Bir devlet, bir hükümet düşünün ki yabancı bir ülkeye yönelik bu korsan yayınlara
göz yummakta, el altından destek vermektedir!
Sen Mısır’a düşman olabilirsin, o ülkenin laik rejimini yıkmayı kafaya koymuş
olabilirsin… Ama bu yayınlara göz yumma hakkın yoktur.
***
Anımsayın, bir zamanlar Roj tv isimli bir yayın kuruluşu vardı.
Danimarka’dan PKK’nın sesi olarak yayın yapardı.
Şimdi İstanbul’daki korsan Mısır televizyonlarına göz yuman, onları Türkiye’de barındıran
hükümet, o kanalın kapatılması için bütün Avrupa ülkelerine kendince baskı uygulamıştı.
Şimdi ise rüzgarlar 180 derece yön değiştirmiş durumda!
Korsan televizyonların yetkilisi bakınız ne diyor:
82 | UYAN TÜRKİYEM 6
“Türkiye misafirlerini çok iyi ağırlayan bir ülke. Bize karşı sunulan imkanlar
karşısında mahcup durumdayız!..’’
Demek ki onları çok iyi ağırlıyoruz, çok imkanlar sağlıyoruz!
İyi ağırlamak çok para gerektirir. Televizyonculuk zaten çok para isteyen bir iştir.
O halde değirmenin suyu nereden geliyor?
Kimler nereden besliyor bu herifleri?
Bütçeden mi, örtülü ödenek parasından mı, nereden?
***
Yine anımsayalım, Irak’ın eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi bir sürü
yolsuzluğa karışmış, ayrıca çok sayıda masum insanı öldürtmüştü. Mahkemeye sevk edildi
ve ceza aldı.
Olacakları tahmin eden Haşimi ülkesinden kaçıp Tayyip’e sığındı… Çünkü Sünni
mezhebinden idi.
Tayyip ona İstanbul’da villa, emrine devletin 17 korumasını ve zırhlı araçlarını verdi.
Bütün harcamalar mezhepçilik uğruna örtülü ödenekten yapılıyordu.
***
Son birkaç soru:
Bizim aymazlar Mısır’la niçin papaz oldu? Mısır bize terör mü ihraç etti, canımızı
sıkacak ve bizi zor durumda bırakacak eylemlere mi girişti? Şu veya bu konuda
düşmanlık mı sergiledi?
Hayır!..
Bu olanların tek nedeni, Mısır’da şeriatçı örgütlerin yenilgiye uğratılıp laik bir yönetim
kurulmuş olması.
Tayyipgiller işte bunun hazımsızlığını yaşıyor…
Ve İstanbul’da kurdurulan, büyük olasılıkla bizim vergilerimizle beslenen korsan
televizyon kanallarına, Mısır yönetimini devirmek (!) için özgürce yayın yaptırılıyor.
Ayıptır be, dünyaya rezil oluyoruz.
DERLEME | 83
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 7 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Bay Abdullah’ın Huber’i…
Sevgili okuyucularım, geçtiğimiz ağustos ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminiyüzde
51 oyla Tayyip kazanmıştı. Bay Abdullah Gül Çankaya’da veda resepsiyonu veriyordu.
Karısı Hayrünisanım orada herkesin içinde, özellikle gazetecilere hitaben bir konuşma
yaptı:
“Bizi çok üzdüler. Bizim hiçbir şeyin farkında olmadığımızı zannediyorlar ama
farkındayız. Bizi en çok üzen de bizim dindar-Müslüman camiadan yapılan
saldırılar ve saygısızlıklar oldu. Bizim çizgimizde bir değişiklik oldu mu? Hayır. Bir
de etrafımızdakilerin geçirdiği değişime bakın. Neler yazılıyor söyleniyor, insan
inanamıyor. Ama ben her şeyi biliyorum. Abdullah Bey kibarlığından söyleyemiyor.
Kendisine çok yanlışlar, çok saygısızlıklar yapıldı. İnsan kendisine zor hakim
oluyor…”
Ancak Hayrünisanım‘ın sözleri bu kadarla da kalmadı. En çarpıcı sözlerini sona
saklamıştı:
“Ben şimdi susuyorum ama daha fazla susmayacağım. Asıl intifadayı (ayaklanma,
isyan, başkaldırı) ben başlatacağım.”
Onların kültüründe kocasından izin almadan, onun onayı olmadan, bir kadın tarafından
böyle sözler söylenmesi asla mümkün değildir.
Yoksa o kadını çiğ çiğ yerler.
O halde gerçek şudur:
Bay Abdullah, kendi yakınmalarını ve söylemesi gereken ağır tehdit sözlerini
karısına söyletmiştir.
Buraya şimdilik bir nokta koyup işin devamını yazının sonunda getirelim.
***
Abdullah Gül ve ailesi Çankaya’dan ayrıldıktan sonra İstanbul Tarabya’da devletinHuber
Köşkü’ne yerleştiler.
İçini görmek bizim gibi sıradan vatandaşlar için söz konusu değildir ama görenler anlatıyor.
Köşk Cumhurbaşkanlığı’na ait görkemli bir yapı.
Boğaz’ı kartal yuvası gibi görüyor. Manzarası muhteşem. Çok güzel, bakımlı bir
bahçesi var.
84 | UYAN TÜRKİYEM 6
Cumhurbaşkanlığı korumaları tarafından korunuyor.
Görevli sekreterler, aşçılar, garsonlar, hizmetkarlar, danışmanlar, son model
Mercedes makam araçları ve makam şoförleri var.
Salonları, yatak odaları, banyoları, kenefleri falan dört dörtlük, süperlüks. Bal dök
yala!
***
Bay Abdullah cumhurbaşkanlığından ayrıldığı gün oraya geçti ve yerleşti.
Bu yerleşim olayını ilk olarak gazeteci arkadaşım Mustafa Mutlu dile getirdi ve aylardır her
gün getirmeyi sürdürüyor.
Ben dört kez yazdım, bu beşinci!
Diyoruz ki “Bay Abdullah, orada senin ne işin var? Bir açıklama yap da anlayalım.”
Soru bu kadar basit ama Abdullah’tan bugüne kadar tık yok!
Sadece bundan birkaç hafta önce yandaş bir gazetede kısa bir haber çıkardılar:
“Abdullah Gül’ün villa inşaatı devam ediyor. Bitince villasına çıkacağı bildiriliyor!”
Kardeşim ne bitmez inşaatmış bu, yani 50 katlı gökdelen mi yaptırıyorsun?
***
Bay Abdullah Gül her cuma günü Huber’den lüks makam araçlarına binip korumalar
eşliğinde camiye namaza gidiyor.
Allah kabul etsin, amin.
Cami çıkışında gazetecilere siyasi demeçler veriyor. Hatta bazen söyleyeceği bir şey
olduğunda şöyle diyor:
“Bana şunu sormanızı beklerdim ama sormadınız. O halde ben söyleyeyim!”
İş komediye dönüştü ama hiçbir muhabir kendisine şu soruyu sormuyor:
“Huber’i kullanmayı hangi gerekçeyle sürdürüyorsunuz, ne zaman çıkacaksınız?”
***
Şimdi bazı okuyucularımın aklına şöyle bir soru gelebilir:
“Acaba orada beleş mi kalıyor?”
Elbette öyle… Ancak tam pansiyon mu, yarım pansiyon mu kaldığını doğrusunu isterseniz
bilemiyorum!
Şimdi ben Abdullah’ın yerinde olsam ve bu durumlara düşsem, Tayyip’e rica ederim:
“Bizi AK Saray’a kabul et, orada kalalım! Zor durumdayım.”
Ya da Necdet Bey’den istekte bulunurum:
“Bana İstanbul’daki orduevlerinde lüks, deniz manzaralı süit bir daire veriniz, ailece
yatıp kalkalım. Ne de olsa cumhurbaşkanlığı yapmış biriyim.”
***
DERLEME | 85
Sevgili okuyucularım, işin gırgır yönünü bırakıp ciddi boyutuna bakalım.
Bir eski cumhurbaşkanı kendisini bu durumlara düşürür mü!
Olması gereken saygınlığını böyle sıfırlar mı!
Kendisinden önceki hangi cumhurbaşkanı bunu yaptı! Evren, Sezer, Demirel,
hangisi görevi sona erince devlet köşklerinde yaşamayı sürdürdü?
Efendim İstanbul’da kendisinin villa inşaatı varmış da, o bitince taşınacakmış da, o güne
kadar devletin Huber Köşkü’nden yararlanacakmış da!..
Oh ne ala memleket be…
***
Şimdi yine dönelim yazımın en başına… Hayrünisanım’a o sözleri
söyletip“Birilerine” mesaj gönderen, intifada (ayaklanma, isyan, başkaldırı) sözcüğünü
kullandıran, herhalde Bay Abdullah Gül’ün ta kendisiydi.
Bu durumda akla bazı sorular geliyor:
-Acaba karısının bu tehdit dolu sözleri nedeniyle mi Abdullah’a Huber Köşkü’ne
yerleşme izni verildi?
-Karısı veya kendisi daha fazla konuşmasınlar, eteklerindeki taşları dökmesinler diye
mi kendilerine böyle göz yumuluyor ve devlet parasıyla rahat etmeleri sağlanıyor?
-Aradan aylar geçti ama gerek Abdullah ve gerekse Hayrünisa’dan intifada ile
ilgili bir şey duymadık. Sessizce oturuyorlar! Acaba diyorum, Huber’e yerleşme
karşılığında intifadayı unutup sessiz kalma sözü mü verdiler?
Bu sorulara da hiçbir zaman yanıt vermeyeceklerini biliyorum ama sormadan edemiyorum.
Huber’deki bu beleşçilik hem Abdullah, hem de kendisini oraya yerleştiren Tayyip
açısından ayıptır, günahtır.
***
Eğer yanlış biliyorsam, ayıp ve günah değilse, o halde şimdi kendi açımdan bir istirhamım
olacak!
Abdullah günün birinde eğer köşkü tahliye ederse, sekreter, garson, aşçı, makam
aracı falan da istemeden, bu naçiz kulunuz da sıradan vatandaş kimliğimle Huber’de
birkaç gün kalıp ense yapmak isterim!
Gerekli işlemin yapılmasını saygılarımla arz ve rica ederim.
86 | UYAN TÜRKİYEM 6
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 15 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Kurtar bizi Apo!..
Sevgili okuyucularım, 1999 yılında Kenya’da enselenip İmralı’ya getirildiğinde masum bir
kedi yavrusu gibiydi.
Bülbül gibi şakıyor, kendisini sorgulayanlara bütün bildiklerini anlatıyor, örgütün sırlarını
veriyordu.
O kadar ki, Türk Milleti’ni ne kadar sevdiğini bile çekinmeden söylerken Atatürk’e övgüler
düzüyordu.
Ancak küçük bir sorunu vardı!..
O sırada Türk Ceza Kanunu’nda idam cezası yer alıyordu.
Mahkemede yargılanacaktı ama acaba kendisini idam ederler miydi!
Bütün amacı kellesini kurtarmaktı. İsterseniz 100 defa ağırlaştırılmış hapis cezası
verin, hepsine razıydı.
Yeter ki idam edilmesin!
***
Yargılanması 1999 Haziran ayında sona erdi. Tam da o aşamada idam cezası kaldırılmıştı.
40 bin kişinin katili idi ama kelleyi böylece kurtarmış oldu!
Artık İmralı günleri başlamıştı.
Odasında süklüm püklüm yatıyor, kendisine sağlanan kısıtlı cezaevi olanaklarından
yararlanıyordu.
Gel zaman git zaman iktidara AKP isimli bir parti geldi.
O partinin bir tek amacı vardı:
Baş edemeyeceğini anladığı PKK terörünü azaltmak veya durdurmak için katili koz
olarak kullanmak.
Böylece Apo’ya bir sürü ödünler verildi:
“Sayın Öcalan biz seni kurtarırız, tahliye ederiz ama senin de bize yardımcı olup
örgütü yumuşatman gerekir.”
Tahliye sözünü duyunca adamın içi kıpır kıpır oluyordu. Deseniz ki “Ulan otur şuraya,
Atatürk’ün büyük nutkunu baştan sona ezberleyip oku, seni tahliye edelim”, vallaha
onu bile yapacak kıvama gelmişti.
***
DERLEME | 87
Aradan yıllar geçtikçe Apo’da değişiklikler oluşmaya başladı. Bir de baktı ki İmralı’da
ayağına devlet yetkilileri geliyor, MİT Müsteşarı geliyor, kendisinden yardım ve destek
istiyor…
Giderek şımardı.
Önce cezaevi koşullarının değişmesini istemeye başladı. Ne dediyse kabul edildi.
İmralı’da artık kendisi için özel yemekler pişiyor, siparişlerini alan görevliler mutfağa inip
özel servis yapıyordu.
Sonra yanına beyefendi yalnızlık çekmesin diye özel arkadaşlar getirildi. Hepsi PKK
teröristi idi ve isimleri idareye bizzat katil tarafından verilmişti.
***
Sonra yavaş yavaş yanına Kürtçü partinin milletvekilleri ve yetkililerinden oluşan
heyetlerin gelmesine izin verildi.
Onlarla konuşuyor, talimat veriyor, kamuoyuna hitaben yazdığı bildirileri ellerine
tutuşturuyordu.
Yıllar öncesinin süklüm püklüm Apo’su gitmiş, onun yerine sert çıkan, posta koyan,
devleti tehdit eden, olmazsa olmaz diyen bir başka Apo gelmişti…
Çünkü iktidarın özellikle Güneydoğu’daki acizliğini görmüştü.
Devlet Apo’dan korkuyordu.
Apo’nun fendi Tayyip’i yenmişti.
Doğrusunu isterseniz kaçın kurası Apo süreci iyi okumuştu.
Aksi olsaydı devletin en üst düzeydeki görevlileri, hatta MİT Müsteşarı Hakan Fidan
İmralı’ya gidip kendisiyle, Oslo’ya gidip örgütle bire bir pazarlık masalarına oturur muydu!
***
Evet, Güneydoğu’nun elimizden kayıp gittiğini hem Apo, hem de yerli ve yabancı
işbirlikçileri görmüştü.
Orada devlet artık sadece göstermelik olarak var.
Valiler ve kaymakamlar etkisiz ve yetkisiz.
Asker kışlasında, 100 metre ötedeki Kürtçülük gösterilerine bile müdahale etmekten
aciz. Necdet Bey’in önemli başarısı!..
Polis korkutulmuş, olay çıkmadıkça müdahale edemiyor.
Özerk Kürdistan ha kuruldu ha kurulacak. Eli kulağında!
Ülkemizin dört bir yanında, özellikle de Güneydoğu’nun her yerinde artık Kürdistan
bezleri asılıyor.
Irak’tan gelen bir Kürdistan ekibi birkaç gün önce Diyarbakır belediye başkanı tarafından
makam odasındaki Kürdistan bezi altında karşılanıp ağırlandı.
88 | UYAN TÜRKİYEM 6
Kürtçülük korosu artık her gün haykırıyor:
“Özerklik isterük, Öcalan’ın bırakılmasını isterük!..”
***
Devlet ve hükümet derseniz, çaresiz!..
Bu iktidara kalsa vatan ha satıldı, ha satılacak… Yetki ve söz sahibi olan Apo ile
Kandil.
Ne uğruna?.. Oy uğruna.
Dünkü haber şöyleydi:
“Apo, örgütüne ‘10 güne kadar silahları bırak’ çağrısı yapacak!”
Peki ama karşılığında ne verilecek? Katil bu çağrıyı babasının hayrına mı yapacak?
Allah aklımızı korusun, amin!
***
Apo ile pazarlık masasına oturan utanmazları burada bir kez daha uyarmayı bir görev
biliyorum.
O katili tahliye edecek, Türkiye’yi böldürecek bir babayiğit henüz anasından
doğmadı.
Buna ne Tayyip’in gücü yeter ne Ahmet’in, ne de bölge valilerinin ve
Genelkurmay’ın.
Uykuda zannettiğimiz bu sessiz ve tepkisiz millet gerektiğinde öyle bir şahlanır ki,
sormayın gitsin.
DERLEME | 89
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 17 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Çok Üzülmüşler
Sevgili okuyucularım, genç kız Özgecan Aslan’ın başına gelenler Türkiye’yi ayağa
kaldırdı.
Tecavüz edilmek istenen, direnince öldürülüp cesedi yakılan bir genç kız…
Olaylar cenaze töreninde başladı.
Mersin’in duyarlı kadınları cenaze namazını imamın itirazlarına rağmen en ön safta
kıldılar…Tabutu onlar omuzladı, mezarlığa götürüp toprağa verdiler.
Bu manzaralar toplumu ayağa kaldırdı…
Yandaş yalaka olmayan yayın kuruluşlarında bu görüntüler yer alınca Türkiye ayağa
kalktı.
Tepkiler giderek büyüdü.
Kadına şiddet yine gündemin birinci maddesi oldu.
***
İktidar partisi ve hükümet bu olanları görünce paniğe kapıldı. Adeta Türkiye çapında ikinci
Gezi olayları patlamak üzereydi.
Korktular…
Ve Özgecan olayına sahip çıkmaya karar verdiler. Propaganda mekanizmasını bu
yolla çalıştırmaya başladılar.
Şöyle diyorlardı:
“Bizden olmayan bozguncu kitleler harekete geçti. Aman bu olayı onlara
kaptırmayalım, aksi takdirde başımız ağrır. Özgecan’ın başına gelenleri kınamak
zorundayız…”
Ülkenin dört bir yanında Özgecan’a sahip çıkan kitleler Tayyipgillerin yandaşı değildi.
Tepkiler, korkmadan ve hiçbir makamdan emir alınmadan, toplumun içinden gelerek
gerçekleşmişti.
***
Sonrasında ise iktidarın ve hükümetin planlı girişimleri başlatıldı.
Propaganda mekanizması devreye sokulmuştu:
- Sadrazam Ahmet partisinin Antalya kongresinde olayı lanetledi, herkesi Özgecan’ın
ruhuna Fatiha okumaya çağırdı.
– Kadına uzanan elleri kıracaklarını söyledi!
– Padişah Tayyip iki kızını birden (Esra ve Sümeyye’yi) Özgecan’ın evine gönderip
başsağlığı diletti.
Tepkileri görünce tepki vermek zorunda kaldılar!
90 | UYAN TÜRKİYEM 6
***
Kadını adam yerine koymayan, üçüncü sınıf insan olarak belleyen, sadece çocuk
doğurma makinesi olarak gören kafalardır bunlar…
“En az üç çocuk yapacaksın haaa… İki yetmez, bir daha yapacaksın… Otur evinde,
kocana yardım et… Örtün, saçlarını başkasına gösterme, Müslümanlık budur…”
Türkiye’de bugüne kadar belki on binlerce kadınımız erkeklerden şiddet gördü, dayak yedi,
tecavüze uğradı. Yüzü gözü şişmiş kadınlarımızın fotoğrafları gazetelerde sayfa sayfa yer
buldu.
Hepsi çaresizdi, kaderleriyle baş başa bırakılmıştı.
İki gün öncesine kadar iktidarın hiçbir yetkilisinin aklına onlara sahip çıkmak
gelmemişti.
Ne zaman ki Özgecan olayı büyüdü ve birileri sahip çıktı, hükümet işte o anda korktu
ve olayda rol kapmaya karar verdi!
***
Şimdi birileri bize anlatsın bakalım… Kadına karşı hangi şiddet olayı sonrasında Ahmet
kürsülere çıkıp kadına uzanan elleri kırmaktan dem vurmuş, insanları Fatiha okumaya
davet etmişti!..
Hangi olay sonrasında Tayyip iki kızını birden aileye başsağlığı dilemeye göndermişti!
Var mı içinizde bir bilen, var mı?
***
Kadına tecavüz, dayak, öldürme, hakaret…
Bunlar kadınlarımıza karşı cahil ve erkek egemen toplumda işlenen şiddet suçlarıdır.
Bazısı açığa çıkar ama çoğu gizli kalır. Yaşayan dışında kimsenin ruhu bile duymaz.
Bu saydıklarım maddi şiddeti oluşturur. Ancak şiddet denilen nesne sadece bunlardan
oluşmaz.
Kadını horlamak, üçüncü sınıf insan olarak görmek…
Onu erkek baskısıyla örtmek…
Müslümanlığı sadece kadının örtünmesine indirgemek…
Toplumda kadın erkek ayrımı yapıp kadınlarla erkekleri harem-selamlık olarak
bölmek ve parti toplantılarında bile ayrı saflarda oturtmak…
Kadını sadece ve sadece doğum makinesi olarak görüp çok doğurdukça daha çok
para vermeyi vaat etmek…
Altı yaşında kız çocuğunun evlenebileceğini söylemek…
Kadınları ve kızları aşağılayan nice inciler yumurtlamak…
Bu saydıklarım manevi şiddeti oluşturur ki, en az maddi şiddet kadar tehlikeli ve utanç
vericidir.
Aciz ve güçsüz kadın bunlara da baş eğmek zorunda bırakılır…
Çünkü şiddet sadece tecavüz, dayak, hakaret ve öldürmek değildir.
***
Ne demek istediğimi özellikle yaz aylarından bir örnekle açıklamak isterim. Plajlarda
hepiniz görmüşsünüzdür.
DERLEME | 91
Kadın ve erkek aile boyu denize gelmiştir.
Herifin üzerinde bir şort… Baldır bacak tümüyle özgür. Şezlonga veya kumlara
uzanmış, denizden ve güneşten yararlanıyor.
Zavallı kadın onun yanında kölesi gibi!.. Başı kapalı. Üzerinde topuklarına kadar inen
uzun kollu bir tulum. Sadece elleri ve ayakları açıkta.
Denize böyle girip çıkıyor ve her seferinde komik, insanlık onuruyla bağdaşmayan
görüntüler yer alıyor.
Güneş onun bedenine, yüzüne ve saçlarına değmiyor. O halde denize niye geldin be
kardeşim!
Birisi çıksın ve kadının böylesini tercih ettiği için denize bu acayip giysilerle girdiğini bize
anlatsın bakalım.
***
Şiddet kurbanı Özgecan’a Allah’tan rahmet dilerim. Ama her kötü olayın bir de insanların
ders almasını gerektiren başka boyutları olduğunu aklımızdan
çıkarmayalım.
Bu olayın olumlu yanı var mıdır? AKP tayfasının kadına bakışını göstermelik bile
olsa bir parça değiştirmiş olmasını dilerim.
Boru değil bu yani, Ahmet nutuk atmak, Tayyip kızlarını başsağlığına göndermek
zorunda kaldı!
Çünkü toplumun tepkisi çok büyüktü…
O tepkiden korktular ve olayı yine nalıncı keseri gibi kendilerine yontmaya
kalkıştılar.
Kadınlarımıza ve kızlarımıza devlet gücünü kullanarak manevi şiddet uygulayanlara,
onları bu yolla sömürenlere ve buna göz yumanlara bir ders olmasını dilerim.
92 | UYAN TÜRKİYEM 6
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 20 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Cumhuriyet tarihinde bir ilk daha!
Sevgili okuyucularım, Türkiye’de bu iktidar sayesinde her gün akıl almaz, mantık dışı işlere
tanık oluyoruz.
Dünkü yazımda vurgulamıştım, çok önemliydi.
Cemaate sürekli dümdüz giden, söven, tehdit eden, devleti ele geçirmekle suçlayan,
binlerce kamu görevlisini cemaatçi olduğu gerekçesiyle sürgün eden, içeri tıktıran
bir hükümet var.
Kürtçü HDP işte böyle bir ortamda Meclis Başkanlığı’na önerge verdi:
“Bu konuda Meclis Araştırma Komisyonu kuralım, bu cemaati enine boyuna
araştıralım ve bütün pisliklerini hep birlikte ortaya dökelim.”
Sıra birkaç gün önce oylamaya geldiğinde CHP, MHP ve HDP bu önerge için olumlu oy
kullandı.
Ama gelin görün ki hükümet çareyi yine kaçmakta buldu ve önerge AKP’li
milletvekillerinin kelle sayısı çokluğu ile reddedildi.
****
Madem her gün cemaatle yatıp kalkıyorsun, onlara sürekli sövüyorsun, tehdit
ediyorsun, cemaatin nasıl sinsi ve tehlikeli bir yapı olduğunu vurguluyorsun,
hatta casus ve Haşhaşi olduğunu iddia ediyorsun, o halde bu önergeyi niçin
reddediyorsun?
Oysa o komisyon kurulsa çoğunluk yine AKP milletvekillerinde olacak, başkanlığını da
bir AKP milletvekili yapacaktı.
DERLEME | 93
Kabul et komisyonun kurulmasını ve cemaatin bütün foyalarının ortaya çıkmasını
sağla!
Yolsuzluk, hırsızlık, casusluk, devleti ele geçirmek, paralel yapı, Allah ne verdiyse
belgelerini ser ortaya ve sadece Türkiye’ye değil bütün dünyaya duyur!
Onları rezil et.
Ama bunu yapmaya yürekleri yetmedi çünkü cemaat, iki yıl öncesine
kadar AKPiktidarının iş ortağı, taşeronu, tetikçisi idi.
Ne yaptılarsa beraber yaptılar.
Şu anlattığım reddetme olayı ülkemizin hangi kafa tarafından yönetildiğinin en güzel ve
en somut örneğidir.
O kafa korkaktır… Her gün afra tafra yapar ama işin ciddiye bindiğini görünce yarıda
bırakıp kaçar.
****
Şimdi gelelim bugün değinmek istediğim ve yazımın başlığında yer bulan büyükrezalete.
Duyduk duymadık demeyin, bizim Necdet Bey Genelkurmay’ı tarafından desteklenen yeni
bir hükümet projesi var.
Türkiye’de ABD ve bizim ordumuz tarafından birlikte eğitilecek yabancı askerlerle,
Suriye Devlet Başkanı Esad’ı devirmek!
ABD ile anlaşma önümüzdeki haftalarda imzalanacak.
Bu yabancı askerler Kırşehir’deki özel jandarma tesislerinde eğitilecek.
Giysileri, son model silah ve cephaneleri ABD tarafından karşılanacak.
Yeme içme bizden!
Eğitimleri bitince bunlar Suriye’ye salınacak ve Esad’ı devirmek için çatışmalara girecek.
Allah bilir ABD-AKP hükümeti-bizim Genelkurmay ve MİT işbirliği ile nice çatışmalar
olacak, her iki taraftan insanlar ölecek ve öldürülecek.
****
Böyle yüzkarası bir olay Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışmaz. Başka bir ülkenin düzeni
bozulsun ve daha çok insan öldürülsün diye senin bunu yapmaya hakkın yoktur.
Topraklarında ABD ile birlikte Esad’ı devirme üsleri kuracaksın, eğittiğin yabancı uyruklu
ramboları “Saldım çayıra mevlam kayıra” yöntemiyle Suriye’ye kaçak yollardan sokup
terör eylemleri yaratacaksın!..
Neymiş o, Esad’ı devireceksin!
Böyle bir olay, başka bir ülkeye kan ve terör ihraç etmek Cumhuriyet tarihinde yok.
****
94 | UYAN TÜRKİYEM 6
Atatürk’ün 1930’lu yılların sonunda Hatay’ı Fransız mandası altındaki Suriye’den koparıp
Türk topraklarına nasıl kattığını bir düşünün.
Operasyonlar tereyağından kıl çeker gibi sessizce, diplomatik yollardan ve bir kişinin bile
burnu kanamadan yapılmıştı.
İşlemi Atatürk başlatmış, onun ölümünden hemen sonra 1939 yılında İsmet
İnönütarafından son nokta konulmuştu.
Bu yazıya konu olan çarpık olayda benim anlamadığım şudur:
Esad’ı devirme özlemiyle yaşayan ABD ve Tayyipgiller hükümetinin bu tuzağına
Genelkurmay ve MİT nasıl düşüyor?
Dikkat ediniz, Suriye operasyonu rezaleti kısa süre sonra ortaya
çıkacak, ABD veTayyipgiller hükümeti tarafından resmen açıklanacak.
O zaman hesabı kim, nasıl verecek?
****
Emin Çölaşan’ın notu: 15 milyonluk İstanbul köyüne kar yağdı böyle oldu! Milyonlarca
insanımız çile, işkence, ıstırap çekti, perişan oldu… Çünkü ortalıkta Valilik, Büyükşehir
Belediyesi ve kamu kurumları yoktu. Hepsi karın altında ezilip kaybolmuştu.
Yollar ve elektrikler kesildi, insanlar evlerine ve işyerlerine gidemedi.
Her gün her fırsattan yararlanıp nutuk atan, her yemeğe maydanoz olan TayyipAhmet ikilisi bu İstanbul rezaleti konusunda konuşamadılar, ağızlarını açamadılar, özür
dileyemediler.
Niye dilesinler ki, İstanbul’un oylarını nasıl olsa cepte keklik biliyorlar!.. Haziran
seçiminde ters tepmesin de!..
DERLEME | 95
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 25 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Dünya devi (!) zor durumda
Sevgili okuyucularım, yazının başlığı “Tarzan zor durumda” olabilirdi. Gerçekten de zor
durumda!
Sen kendi ülkene ve bütün dünyaya hava basıp “Dünya devi olduk” diyeceksin, sonuçta
sadece alay konusu olacaksın. İnanılır gibi değil.
Libya Hükümeti birkaç gün önce açıkladı:
“Türkiye bizim iç işlerimize karışmaktadır. Libya’da iş yapmakta olan bütün Türk
şirketlerinin ülke dışına çıkarılmasına, mallarına el konulmasına karar verilmiştir.”
O ülkede yaklaşık 150 Türk şirketinin yatırımları, başlanmış projeleri var. Milyarlarca
dolarlık işimiz devam ediyor. Yine milyarlarca dolarlık yatırım malzemesi Libya kentlerinde
ve çöllerinde bulunuyor.
Libya bizim müteahhitlik şirketlerinin ilk gözdesi idi. İlk kez orada palazlandık. Gerçi her iş
rüşvetle yapılırdı ama olsun varsın, çok iyi bir döviz girişi elde ediyorduk.
Son rakamlara göre bu şirketlerin geçen yıl Libya’da çalışanlarının sayısı 40 bin kişiydi.
Şimdi hepsi sınır dışı edilmiş durumda.
Libya iki hafta önce bir açıklama daha yapıp Türk yolcu uçaklarının ülkeye sefer yapmasını
yasaklamıştı.
Bizim hükümetten ses yok!
Bizim dünya devi (!) tepki veremiyor, olanları izlemekle yetiniyor.
Oysa Kaddafi’yi devirip çölde linç edenlere biz bavullarla 300 milyon dolar para
göndermiştik. O paralar Libya’da yağmalandı, birilerinin cebine girdi.
O dolarların hesabını da Tayyip hükümetinden soran olmadı.
***
Suriye ile ilişkilerimiz belli. Ona girmeye gerek bile yok!
İran’la düşman olduk. İran da bizi aynı gerekçeyle suçluyor:
“Ülkesinin iç işlerine karışmak, nüfusun yaklaşık yarısını oluşturan Azerileri İran
devletine karşı ayaklanmaya kışkırtmak.”
Mısır’la bütün ilişkiler koptu. Kahire Büyükelçimiz Ankara’ya çağrıldı, Büyükelçiliğimiz
kapatıldı.
Yemen’le ilişkilerimiz de sona erdi.
96 | UYAN TÜRKİYEM 6
O ülkeden de aynı suçlama geldi:
“Türkiye, ülkemize gizlice silah göndermektedir. İki parti silah yakalanmıştır.”
Büyükelçiliğimiz kapatıldı, personel Türkiye’ye dönüş yaptı.
AKP hükümeti İsrail-Filistin olayları sırasında topladığı güruhları Ankara’da Suudi
Arabistan Büyükelçiliği önüne yönlendirip aleyhte gösteriler yaptırdı.
Suudi Arabistan’ı İsrail yandaşı olmakla suçladılar. Bu ülkeyle de koptuk!
İsrail’e değinmeye hiç gerek yok. Sıfır ilişki!
Irak’la kanlı bıçaklı olmuştuk. İktidarı Sünniler ele geçirince ilişkiler bir parça düzelmeye
yüz tuttu.
Bizim dünya devi (!) bütün komşu ülkelerin iç işlerine karışıyor, mümkün olursa, bulduğu
her fırsatta silah ve cephane gönderiyor, mezhepçilik yapıp onların yaralarını kaşıyor.
Şimdi işte bu durumdayız.
Tek başımıza, yapayalnız!
Dünya devimiz üstelik ABD’ye posta koyuyor, AB ile ilişkilerin çoktan buzdolabına
konulduğunu biliyor.
Bütün dünyaya rezil olduk, tek başımıza kaldık…
***
Böyle bir ortamda kendilerine yeni yandaşlar, dostlar (!) aramak zorunda kaldılar ve
buldular:
PKK ve IŞİD!
Son türbe operasyonu da terör örgütünün yardım ve desteği ile gerçekleştirildi.
IŞİD sessizce izledi.
PKK’nın Suriye’deki lideri olan Enver Müslim isimli şahıs operasyondan iki gün önce
Ankara’ya çağrıldı ve rica edildi:
“Türbeye operasyon yapacağız, örgütün yardımını rica ediyoruz.”
Suriye’de yeni komşumuz olan PKK elinden geleni yaptı ve türbeye doğru bir koridor açtı.
Operasyonu biz bilmiyorduk ama PKK biliyordu.
Bence IŞİD de biliyordu.
***
Süleyman Şah Türbesi sembolikti. Yurtdışındaki tek toprağımızı 1921 yılında Ankara’da
Fransa ile yapılan anlaşma ile kazanmıştık.
Düşünün, Milli Mücadele ve savaş sürerken, kendi toprağımız işgal altındayken Mustafa
Kemal Paşa ecdadımızın anısı için yurtdışında bir avuç toprak elde ediyordu. Hem de
işgalci Fransa’dan.
1923 yılında Lozan Anlaşması imzalandı. Anlaşmanın 3. maddesi uyarınca o toprağın bize
DERLEME | 97
ait olduğu bir kez daha kabul edildi. Bu başarı da Gazi Mustafa Kemal Paşa ile İsmet
Paşa’ya aittir.
Şimdi bu toprağı yabancılara bırakıp geri çekildiler.
Birecik’te askeri birliğe koyup herkesi dua etmeye çağırdıkları (tahta veya çinko)
tabutlar boş!
İçlerinde naaş, kemik, toprak falan yok…
Tamamen sembolik…
***
Dünkü yazımda Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesini sizlere duyurmuştum:
“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği
altına koymaya veya…. devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını
devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezası ile cezalandırılır.”
Son türbe olayında açıkça suç işlenmiştir…
Küçük bile olsa devletin toprağı elden çıkarılmış, devletin egemenliği çiğnenmiş, vatan
toprağı yabancı güçlerin eline teslim edilmiştir.
Daha da Türkçesi, iktidar çareyi türbeden kaçmakta bulmuştur.
Demek ki Türkiye Cumhuriyeti bu kadar aciz ve beceriksiz kalmıştır.
Bizim kamuoyu ve muhalefet partileri TCK’daki bu maddeyi görmez, işin üzerine
gitmez…
Ve göreceksiniz, iktidarın muhteşem propaganda çarkı sayesinde AKP hükümeti
yine zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkmayı başaracaktır.
98 | UYAN TÜRKİYEM 6
Emin Çölaşan emincolasan@sozcum.com, 27 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Büyük zaferin ardından!
Sevgili okuyucularım, “Büyük zafer” deyince hepimizin aklına Türk ordularının 26
Ağustos 1922’de Yunan ordusuna karşı başlattığı büyük taarruz gelirdi.
O gün başlayan taarruz 9 Eylül günü düşman ordusunun İzmir’de denize dökülmesiyle
sonuçlanmış ve işgal altındaki vatan topraklarının önemli bir bölümü böylece kurtarılmıştı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa idi.
Onun taarruz başlarken verdiği ve tarihe geçmiş olan emrini hepimiz biliriz:
“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz. İleri.”
Sonra aradan uzun yıllar geçti ve bir savaşa daha girmemiz gerekti.
Kıbrıs Barış Harekatı!..
20 Temmuz 1974 günü ordumuz Kıbrıs’a çıktı ve yaklaşık bir ay süren kanlı savaşlar
sonrasında Kıbrıs’ı kurtardı.
Hükümetin başında Bülent Ecevit vardı.
Her iki büyük zaferimizde çok kan dökülmüştü.
Binlerce şehit vermiştik ama değdi.
***
Sonrasında başka savaş olmadı, PKK terörü dışında başka çatışmalara girmek zorunda
kalmadık…
Taaa ki 2015 yılı Şubat ayına gelinceye kadar…
Kader ağlarını örüyordu…
Başkomutan Tayyip sarayından emir verdi:
“Ordular ilk hedefiniz Süleyman Şah Türbesi. İleri!..”
Sadrazam Ahmet ve Genelkurmay Başkanı Necdet Bey ikilisi uzun hazırlıklar yaptılar…
Çünkü ordularımız bu kez çok uzun ve zorlu (!) bir mesafeyi aşmak zorundaydı.
Düşünün ki, türbenin sınırımıza olan mesafesi 30 kilometre idi!
Üstelik türbe düşman güçleri tarafından işgal edilmiş, bütün çevresi IŞİD, PKK, Müslüman
Kardeşler ve Suriye ordusu tarafından kuşatılmıştı.
Düşman son derece güçlüydü!
Harekat emri padişahımız efendimiz başkomutan tarafından verildikten sonra, sadrazam
Ahmet o kutsal harekat gecesinde Genelkurmay’a gidip Necdet Bey’le buluştu.
DERLEME | 99
Büyük taarruzu (!) adım adım izleyeceklerdi!..
Ve izlediler!
Ancak ortaya çıktı ki 30 kilometrelik yol bomboştu.
Karşıda düşman güçleri falan da yoktu.
Ama bizimkiler yine de tedbirli davranmıştı…
Suriye’de yeni komşumuz olan PKK’ya önceden haber salmak zorunda kaldılar:
“Aman abiler biz türbeye dalacağız, sakın ola ki su koyvermeyin!”
PKK’nın üst düzey yetkilileri Ankara’ya çağrılıp destek istendi.
Harekat yapılacağını Türk Milleti bilmiyordu ama PKK’nın çoktan haberi olmuştu.
“Siz merak etmeyin, biz size arka çıkarız. Ama karşılığında Apo’nun tahliyesini
unutmamanızı özellikle rica ederiz” dediler.
Böylece el sıkışıldı.
Ordumuz harekete geçti. 30 kilometrelik asfalt yol boştu.
Başkomutan sarayında, Sadrazam ve onun Genelkurmay Başkanı karargahta harekatı
sabırsızlıkla izlediler.
Askerimiz PKK’nın yol vermesiyle türbeye ulaştı.
Süleyman Şah’ın zaten boş olan sembolik sandukası kamyona yüklendi ve Suruç’a
getirildi. Boş sandukanın başında dualar okundu, fotoğraflar basına servis edildi.
Propaganda mekanizmasının yine devreye sokulması gerekiyordu.
Türbe binasını soracak olursanız, düşman eline (!) geçmesin diye patlayıcılarla havaya
uçurulmuştu.
Türbeden bizim sınıra yine bir saatte varıldı.
***
Başkomutan sarayda merakla ve sabırsızlıkla bekliyordu.
Öyle ya, Allah korusun birileriyle çatışma çıkar da rezil olursak bunun hesabını hiç kimseye
veremezdi.
Sadrazam ve onun Necdet Bey’i de aynı durumdaydı.
Neyse, uzun saatler sonrasında haber geldi:
“Bir kaybımız var, dönüyoruz!”
Ohhh, çok şükürler olsun!
Sadrazam ve Necdet Bey rahat bir nefes aldılar.
Sadrazam sabaha karşı bir istekte bulundu:
“Başarımız sonrasında ben şuracıkta bir şükür namazı kılayım.”
Abdestli olup olmadığını bilemeyiz de, hemen namaza durdu…
Çünkü “Büyük zafer (!)” kazanılmıştı…
1922 yılındaki Büyük Zafer ve 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı bunun yanında hiç
100 | UYAN TÜRKİYEM 6
kalırdı ama şom ağızlılar hemen ötmeye başladı:
“Vatan toprağını başkalarına terk ettiniz…”
Yandaşlardan hemen yanıt geldi:
“Boşverin yaa vatan toprağını falan… Önemli olan bize propaganda malzemesi
sağlamaktı. Biz onu gerçekleştirdik.”
***
Aradan çok kısa bir süre geçti ve bir sabah acı bir haberle uyandık.
Malatya’da iki jetimiz düşmüş ve dört pilotumuz şehit olmuştu.
Cenaze töreni düzenlendi.
Malatya’daki törende komutanlar vardı ama Tayyip-Ahmet vesaire zahmet edip
gelmemişti…
Çünkü ikisinin de yoğun işleri vardı!
Başkomutan Tayyip o sırada Ankara’da oğlu Bilal’in TÜRGEV isimli vakfının
düzenlediği toplu açılış töreninde nutuk atıyordu. Kim takardı şehit cenazelerini…
Yine dağıtmıştı. Merkez Bankası ile cemaate yine veryansın ediyor, kendilerinden yana
olmayanlar için konuşuyordu:
“Varsın onlar inadına dekolte, inadına mini etek diye bağırsın. Biz TÜRGEV
sayesinde inancına ve milletine bağlı nesiller yetiştireceğiz.”
Doğru söylüyordu! Onlardan yana olmayan herkes açık saçık giyinmekten yanaydı. Bütün
dertleri etek boyu idi!
Mümkün olsa, başımızda padişah bulunmasa hepsi çıplak gezip bedenlerini satacaktı!
Son birkaç günümüz işte böyle bir tiyatro sahnesinde geçti.
Biraz daha utandık.
DERLEME | 101
Enis Berberoğlu 13 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Adaleti ve Kalkınması gitti geriye sadece
partisi kaldı
Bebeğe konulan isim, tabelaya yazılan sıfat, geleceğe dönük özlemdir, iddiadır, imzadır.
Bu işi çok daha ciddiye alanlar çıkabilir.
Mesela Yalçın Küçük Hocamız, isimden soyağacı döker.
Soner Yalçın, aile boyu iz sürer.
Yılmaz Özdil, isim-şehir oynatır, hiciv yapar.
Yok, ben o kadar iddialı değilim…
Sadece pas tutmuş bir siyasi parti tabelasının, arkasındaki seçmeni, kadroyu, programı, ne
kadar temsil ettiğini tartışmak isterim.
***
14 yıl önce kurulan iktidar partisi, kendisine Adalet sıfatı ile Kalkınma hedefini uygun gördü.
Ama acaba o sıfat ve hedef AKP’ye yakıştı mı?
Önce adaleti tartışalım.
“Avukat tutacağına, hakim tut” vecizesiyle yaşayan Türk toplumuna “adalet” vaadi tabii ki
tuttu. Ama verilen söz tutuldu mu, hayır!
Mahkemeler, yüksek yargı cemaate emanet edildi. Ucu hanedana dokununca, geri almak
için mübalağa cenk verildi.
Ülkenin askeri, aydını kumpaslarla mahkemelerde süründü, işin rezili çıkınca, “Pardon
yanıltıldık” diye tüy dikildi.
Para sıfırlama çetesine suçüstü yapıldı.
Ama savcılık, mahkeme, yüce divan, gözleri bağlı adalet meleğine her fırsatta tecavüz
edildi.
Hikaye çok, yerimiz dar, adalet bu kadar.
***
Gelelim tabeladaki kalkınma hedefine…
Biz susalım, rakamlar konuşsun dilerseniz.
Son yedi yılda ortalama büyüme hızı yüzde 3.2.
Peki yıllık ortalama nüfus artış hızı kaç? Yüzde 1.4.
Masaya yeni oturana düşen ekmeğin payı küçülüyor.
Amma ve lakin hiç kalkınan da yok diyemeyiz…
Kimin kalkındığını anlamak için AKP’ye bakmak yeter.
Hatırlayın, önce Başbakan dedi ki, “Parti yöneticileri 2 yılda bir mal beyanı versin.”
Sonra Cumhurbaşkanı uyardı ki, “Öyle yaparsanız, partiye il-ilçe başkanı bulamazsınız.”
102 | UYAN TÜRKİYEM 6
İki doğru bir yanlış etti, mal beyanından vazgeçildi.
Millet aç gezerken, kalkınan kim iyi anlaşıldı.
***
Adalet ve Kalkınma gidince, tabelada geriye sadece parti kaldı.
Siyasette parti tabii ki önemli.
Ama partinin çıkarı, iktidarın devamı, tek hedef, tek ölçü haline gelemez.
Çünkü demokrasilerde partiler, milleti bölmez aksine birleştirir.
Sadece partiye ve liderine çalışan organizasyona adıyla sanıyla çete denilir.
***
Tabeladaki sıfat ve hedefi, siyaseten iflas etmiş, dahası redd-i mirasa gitmiş bir partidir
artık AKP…
Bu gerçeğin en çok farkında olan, o partiyi en iyi bilen siyasetçi paniğinden bellidir:
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan.
Dört aydır partisine güven eksikliğini kamuoyundan hiç saklamadı, her fırsatta örneklerle
gösterdi.
Yasalara, Yüce Divan oylamasına, MİT Müsteşarı’nın aday gösterilmesine, akla gelen
gelmeyen her ayrıntıya karıştı.
Baktı ki, hanedanı için umut yok, son kartını oynamaya karar verdi.
Sözde cumhur (halk) için ve fakat cumhura rağmen, cumhura başkan olmaya çalışıyor.
***
Boynunu uysal bir koyun gibi, kasabının bıçağına uzatan AKP, belli ki farkında değil ama,
CHP o parti adına da direniyor.
Demokrasinin kalbi Meclis’i açık tutmak, Cumhuriyet’i korumak, cumhuru kollamak için,
savunma ve direnme zamanıdır.
Son bir soru…
Neden mi sadece CHP çabalıyor?
Tabelasına bakın…
Cumhuriyet ve Halk yazıyor.
Yalnız kalsa da eli mecbur, kurucusuna sözünü tutuyor.
DERLEME | 103
Erol Manisalı erolmanisa@yahoo.com 16 Şubat 2015, CUMHURİYET GAZETESİ
Düşman Yaratma ve Faşizm
Soğuk savaş döneminde iki “kutup” vardı; Doğu Bloku ve Batı Bloku. Birbirlerinin düşmanı
idiler. Düşman yaratarak “gelişiyor” ve kendi blokları içinde egemenlik sağlıyorlardı.
Büyük güçler için bu durum “sürdürülebilir üstünlükler” kuramının vazgeçilmez aracıdır.
Hitler, Stalin, Mussolini, Franco, Salazar gibi diktatörler de “düşman üreterek” kendi
diktatörlüklerini bir süre için de olsa götürebildiler. Onların yaptıkları da bir anlamda,
“sürdürülebilir üstünlükler kuramı”nın ürünü idi.
Aynen Hitler’in dediği gibi; “Beni yenmek için benimkinden daha otoriter bir yönetim
gerekir.” Hitler’i daha otoriter bir yönetim götürmedi ama kendi kuramı onu yıkmaya yetti.
“Daha güçlü otorite, ayakta kalabilmek için daha saldırgan bir diktatörlük” derken kendi
kendini yok etme noktasına geliverdi.
Onun dağıttığı güç ile çevresinde duranlar bile ondan korkmaya başladılar.
Teknik bir mesele
Bu durum yalnız ideolojik değil aynı zamanda “teknik” bir determinizmdir. Diktatörlük
düzeyi yükseldikçe yönetim sadece demokrasiyi yok etmekle kalmaz:
-Ekonomik düzen bozulur; hele bugünün küresel bağlantıları içinde ülke dünyadan
soyutlanır.
-Ahlak çöker, toplumda çürüme başlar. Sahtecilik “meşru” gibi algılanır hale gelir.
-İnsanlar ülkeden kaçmaya başlar; sonunda diktatörün çevresindekiler de uzaklaşırlar. Bir
“mum”un erimesi gibi diktatörler de kaybolur giderler.
Yakın geçmişteki diktatörlerin tamamı bir “teknik ve toplumsal determinizm” sonucu yıkılıp
gitmişlerdir.
Askeri, polisiye, iktisadi ve dini otoriteye dayandırılan bütün bu yönetimler ayakta
kalamadılar.
Kutuplaştırmanın fazileti!
Çağdaş demokrasiden ve uygar yaşam tarzından uzak bir “düzen” getirmek istiyorsanız
toplumda mutlaka kutuplaşma yaratmanız gerekir.
Kutuplaşma ile “yapay bir düşman yaratarak” şunları sağlarsınız:
-Demokrasiden uzaklaşıp otoriter ve totaliter bir yönetim biçimi getirirsiniz. Kuvvetler
ayrılığı yerine tek adamın mutlak otoritesini kurmaya çalışırsınız.
-Eğitimi bölerek otoriter ve totaliter “tek yapılanmaya götüren bir altyapı kurarsınız”.
-Örgütlenme hakkını (ve sendikaları) yok ederek “örgütsüz” bir topluluk oluşturursunuz.
-Yalnız çalışanları değil, sermayeyi de (şirketleri) bölerek “piyasayı, piyasa olmaktan
çıkarırsınız.” Böylelikle piyasa kamu denetiminden diktatörün denetimine geçmiş olur.
104 | UYAN TÜRKİYEM 6
-Bu gerçekler halen Türkiye’nin yaşamakta olduğu bunalımın bir aynası gibidir.
Ülke önümüzdeki seçimlerde şu tercihlerle karşı karşıya bulunuyor:
-Demokrasi mi, diktatörlük mü?
-Çağdaş ve uygar bir yaşam tarzı mı, dinin öne çıkarılıp her şeye egemen kılındığı bir
topluluk mu?
-Batı’dan koparılıp Ortadoğu’nun bir parçası haline getirilmek mi?
-Ülke bütünlüğünü ve üniter yapıyı korumak mı? Bölünme yolunda ilerlemek mi?
Bütün bunlar, seçmenin sadece evinin önünü gören değil mahalleyi, kenti, ülkesini ve
dünyayı da gören bir kıvama ne oranda geldiğini de gösterecektir.
İç güvenlik paketi mi?
Çıkarılmak istenen iç güvenlik paketi “kutuplaşmayı ve bölünmeyi daha keskin ve geri
dönülemez bir noktaya getirecektir”.
İktidar otoritesini “ötekileştirme üzerine oturttuğu için” bu tehlikeli faşizm silahına
sarılmaktadır.
Umarız AKP içindeki vekiller de bu gerçeği kısmen de olsa görürler. Türkiye faşizme “legal
olarak da sokulursa” 77 milyonun tamamı bunun bedelini öder.
DERLEME | 105
Ertuğrul Özkök 28 Şubat 2015, HÜRRİYET GAZETESİ
Altı günlük siyasi detoks
ALTI gündür Türkiye’den uzakta, tam anlamıyla bir ‘siyasi detoks” yaptım...
Çünkü her gün, her konuda konuşan, ağzını her açtığında sadece öfke saçan, her
kelimesinde toplumun bir bölümüne nefret kusan, onların değerlerine, hayat tarzlarına,
kültürlerine durmadan hakaret eden ve kendi kendini her gün biraz daha «Yüzde 50›nin
Cumhurbaşkanı» seviyesine tenzili rütbe eden bu belagat, beni de yordu, ruhumu
zehirledi...
Gittiğim yerde ilk iki gün telefonlarım çalışmadı. Öteki üç gün de sadece akşamları kısa
süre için açtım.
Yazıları önceden yazıp bıraktım.
Bıraktığım yazılara tek cümlelik bir ek yaptım o da Süleyman Şah Türbesi’nin taşınmasıydı.
Ve inanın bir hafta boyunca o sesi duymamak bana çok iyi geldi.
Hayatımın en güzel terapilerinden birini yaptım.
Siyasi detoks bünyede şu terapik etkileri yapıyor
-O sesi duymayınca, sinirlerim yatıştı, 3 bin metre yüksekliğe tırmandığım halde, ne
tansiyonum etkilendi, ne kendimi yorgun hissettim.
-O sesi duymayınca, kendimi dinledim. Kendimi dinledikçe, ihmal ettiklerimi, yanlışlıklarımı,
başkalarına yaptığım haksızlıkları daha iyi gördüm.
-O sesi duymayınca, sessizliğin ülkeme ne kadar yakıştığını, gözümde ne kadar
güzelleştirdiğini, sakinleştirdiğini hissettim.
-O sesi duymayınca, AKP’nin bu ülkeye yaptığı güzel şeyleri de gördüm.
-O sesi duymayınca, aslında ülkemde kimseyle kavgalı olmadığımı, parçalanmış ülkemin
yeniden tek millet haline geldiğini gördüm.
-O toksik sesi duymayınca, karşı taraftaki toksik sesler de sustu ve detoksun etkisi iyice
arttı. Anladım ki, toksin toksini besliyor, detoks detoksu davet ediyormuş...
-Yani arkadaş, o öfke, o nefret vuvuzelası, o ötekileştirme susunca, bu öfke, bu nefret
vuvuzelası, bu ötekileştirme de susuyormuş.
-Son söz: Altı günlük Erdoğan detoksunda, bu ülkenin gerçek sorununun kaynağını da
keşfettim.
Ne olduğunu söylememe gerek var mı...
Döndüğümde anladım ki gözü hâlâ Kadıköy vapurunda
BAZI sözleri var ki, kendi kendime şöyle diyorum:
“Herhalde ağzından kaçtı. Eminim pişman olmuştur...”
Mesela Gezi olayları sırasında Fatih Altaylı’ya söyledikleri...
Hani Kadıköy vapurundan inen kadınlarla ilgili sözleri.
Etiyopya’dan döndüğümde gördüm ki, şimdi de mini etekli kızlara takmış.
O zaman anlıyorum ki o sözler ağzından falan kaçmamış.
2002 yılında “Milli Görüş gömleğimi çıkardım” diye bizi aldatırken, söyleneceği günleri
beklemiş o sözler.
Şimdi o günler de geldi...
Gözü hâlâ Kadıköy vapurundan inen kadınlarda...
Tahammül edemiyor onlara...
106 | UYAN TÜRKİYEM 6
‘Kleptokrasi’nin Büyük Türkçe Sözlük’teki anlamı
NEW York Times gazetesi yazarı Thomas Friedmann erken davranıp geçen çarşamba o
kitabı benden önce yazdı.
***
Kitabın adını Türkçeye şöyle çevirebilirim:
-”Devlet Hırsızları: Yolsuzluk Neden Küresel Güvenliği Tehdit Ediyor...”
Ana fikri şu:
-”Afganistan’da Taliban’ı ortaya çıkaran asıl neden devlet içindeki yolsuzluklardır.”
Sonra öteki İslam ülkelerinden örnekler veriyor:
Mısır, Nijerya, Tunus, Özbekistan...
***
Okurken tabii ki Türkiye’de 1990’lardaki olayları hatırladım.
O günkü yolsuzluk iddialarının sonu, bugünkü AKP iktidarı oldu.
Ama son iki yıldır siyasi tarihimizin en ağır yolsuzluk iddialarıyla yaşıyoruz.
Ayakkabı kutuları, evlerdeki kasalar, sıfırlanamayan milyonlar, havuzlar...
***
Türkiye’de devlet ihale sistemi şöyle çalışıyor.
-’Havuz’a ver, ihale al, sonra devlet sana garanti versin ve YAP,
-İktidar içindeki gizli ortaklarla İŞLET,
-Zamanı geldiğinde malı gerçek sahibine, yani gizli ortağına DEVRET.
Türkiye’de, eski yolsuzluklara tepki olarak gelenler, şimdi o dönemle kıyaslanamayacak
kadar büyük bir kirlenme ve yolsuzluk iddiası altında...
Ancak üç yeni durum var.
-İlk defa İslami bir iktidar döneminde devasa yolsuzluk iddiaları ayyuka yükseliyor.
-Geçmiştekiler, yargı vardı, Yüce Divan’a gitmişti.
-Şimdi ise yargı yok, iddiaların üstü göz göre göre örtülüyor.
***
Sarah Chayes, kitabında verdiği örnek ülkeleri
şöyle niteliyor: “Crony capitalism kleptocratic
structure.” (s. 85)
Türkçe karşılığı şu:
“Akraba-i taallukat kapitalizmi, kleptokratik yapı...”
***
“Akraba kayırmacılığının” anlamını biliyoruz.
“Kleptokrasi” kelimesinin tam karşılığını da Büyük Türkçe Sözlük’ten aktarayım:
“Ülkenin her türlü ulusal kaynağını ve hazinesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan
diktatörlükleri tanımlamak üzere geliştirilen kavram..”
***
İşte o yüzden diyorum.
Son günlerde çok konuşulan bu kitabın yeni baskılarına Türkiye de bir örnek olarak girerse
kimse şaşırmasın...
(*) Sarah Chayes: “Thieves of States: Why Corruption Threatens Global Security”, W.W.
Norton and Company, 2015
DERLEME | 107
Evin İlyasoğlu evini@boun.edu.tr 18 Şubat 2015, CUMHURİYET GAZETESİ
Özgecan’ın çocuksu sesi
Bu sütunlarda bugün tanıtacağım 43. İstanbul Festivali programını haftaya erteledim. Ben
de Özgecan’dan söz edeceğim, onun müzik tutkusuna değinip günlerdir basında anlatılan
kişiliğine bir yön daha ekleyeceğim.
“Özgecan’ın kardeşi Beste’ye sahip çıkmalıyız. Beste’nin operacı olarak Mersin’i
ve ülkemizi başarıyla temsil edeceğine inanıyorum. Özgecan’ın acısı onu
kamçılayacaktır.”
Özgecan Aslan’ın hunharca öldürülmesinden sonra günlerdir bütün Türkiye ayakta.
Herkesin içi kan ağlarken, Türkiye bu asal sorunuyla nasıl başa çıkacağını bilemezken,
bu sütunlarda bugün tanıtacağım 43. İstanbul Festivali programını haftaya erteledim. Ben
de Özgecan’dan söz edeceğim, onun müzik tutkusuna değinip günlerdir basında anlatılan
kişiliğine bir yön daha ekleyeceğim.
Mersin’ndeki aydın bir dostumdan, Vahap Kokulu’dan bir mektup aldım. Vahap Bey
Mersin’de klasik müziği geniş kitlelere yaymak adına korolar kuran, basbariton sesiyle
korolarda söyleyen; AKOB Dergisi’nin (Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat)
yazıişleri müdürü, Mersin ve Mersinliler üzerine denemeler, öyküler yazan bir aydınımız.
Vahap Bey ve değerli müzik öğretmeni Engin Aktuğ 2008’de hiçbir derneğe bağlı
108 | UYAN TÜRKİYEM 6
olmayan; söyleyecekleri şarkılar dahil bütün kararların demokratikçe koro üyeleri
tarafından verildiği bir çoksesli koro kurmuşlardı. Kentteki pek çok müzik olayına öncülük
eden değerli bestecimiz rahmetli Nevit Kodallı da bu demokratik kuruluşu desteklemişti.
Mersin’in ortasında, Marina Vista binasının zemin katında, ısı olmayan bir depo alanında
ilk çalışmalarına başlamışlardı.
Vahap Bey anlatıyor: “Bir gün bir baba yanında iki kız çocuğu ile geldi. Biz, baba
ve kızlarım, koronuzda yer almak istiyoruz, dedi. Kızlarından birisi 13, diğeri 17
yaşındaydı. Baba ve büyük kızının ses renkleri uygun bulundu, koronun üyeleri
oldular. Küçük kızın sesi ise ‘çocuk’tu, henüz gençler ve büyüklerin yer aldığı
koroda söyleyemezdi. Ama uzun bir süre aramıza dinleyici olarak katıldı. Sanıyorum
seslendirdiğimiz şarkıların tamamını öğrenmişti. Bu iki kız kardeş sürekli beraber
gelip gidiyorlardı, her ikisi de çok sevimli ve güzel kızlardı. Bir süre sonra baba iş
şartları nedeniyle mazeret bildirdi ve koromuzdan ayrıldı.
Bu arada büyük kız, opera sanatçısı olmayı aklına koydu. Babası buldu
buluşturdu, ona özel dersler aldırdı. Böylece Adana Çukurova Üniversitesi Devlet
Konservatuvarını kazandı.
Onlar bizim Kiremithane Mahallesi’nde mütevazı bir evde yaşıyan komşumuzdu.
O babaya ve kızlarına rastladığımda hep müzik üzerine konuşurduk. ‘AKOB’
dergimizin fanatikleri olmuşlardı. Sonra o küçük kızın da burslu olarak bir
üniversitenin psikoloji bölümünü kazandığını öğrendim.
Konservatuvarda şan okuyan kızın adı ‘Beste’. Kızların babasının adı ‘Mehmet’
Küçük kızın adı ise ‘Özgecan’!
Özgecan Aslan bu hafta vahşice öldürüldü..
Mersin’in yaşam kalitesine verdiğimiz emeklere karşın vahşice bir katliam.
Şimdi Beste’ye sahip çıkmalıyız. Beste’nin operacı olarak Mersin’i ve ülkemizi
başarıyla temsil edeceğine inanıyorum. Özgecan’ın acısı onu kamçılayacaktır.”
Bilmem bu mektuba ekleyecek başka söz var mı!
DERLEME | 109
Fatih Yaşlı 16 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Bir yanımız örgütlü kötülük,
bir yanımız Haziran
Samsun’da şehre inen yaban domuzunu linçe kalkışan güruh, zavallı hayvana saldırırken
“vurun la vurun” diye haykırıyordu bir yandan.
Gaziantep’te eylem yapan esnafa polis saldırısı esnasında ise “gazcı” polislerden biri
yurttaşların üzerine gaz sıkmakta bir anlık tereddüt geçirince, amiri boynuna yapışıyor ve
“sık lan sık” diye kalabalığa doğru iteliyordu.
Oysa aynı esnaf için Erdoğan, bundan birkaç ay önce “Esnaf ve sanatkâr gerektiğinde
askerdir, alperendir, gerektiğinde vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır.
Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hâkimdir, hakemdir”
diyor ve esnafa “rejimin bekçiliği” payesini veriyordu.
Peki ne olmuştu? “Rejimin üniformalı bekçileri” üniformasız bekçilerine mi saldırmıştı?
Olan şuydu aslında: Hak, hukuk, adalet dediğinizde “karşı taraf”a geçmiş ve devlet
düşmanına, vatan hainine, teröriste dönüşmüş oluyordunuz bir anda.
Ve o noktadan sonra, tıpkı Samsun’daki o domuz misali bir sürek avının parçası haline
geliyor, “vur la vur”, “sık lan sık” nidaları eşliğinde şiddete maruz kalıyordunuz.
***
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın artık rutin hale getirdiği fetvalarından biri 14 Şubat vesilesiyle
gündeme geldi geçtiğimiz günlerde.
Diyanet’e göre “nişanlı olsalar dahi” insanların “flört etmeleri, dost hayatı yaşamaları,
dedikoduya mahal verecek şekilde baş başa kalmaları, öpüşmeleri, el ele tutuşmaları ve
benzeri İslam’ın onaylamadığı davranışlardan uzak durmaları” gerekiyordu.
Cinselliği bir tabu, bir günah haline getiren, üremeye indirgeyen, merkezine cinselliği ve
kadının “namus”unu yerleştiren, öte yandan her türlü tacizi ve tecavüzü kadının giyimi
kuşamıyla, konuşmasıyla, bakışıyla ilişkilendirip meşrulaştıran sahte bir ahlak anlayışının
tipik yansımasıydı bu açıklama.
Ve bu açıklamanın gündeme geldiği gün, Mersin’de 20 yaşında bir kadının tecavüze
uğradığı, yakıldığı, öldürüldüğü haberi düşüyordu bültenlere.
Şiddet mi? En çok kadınları vuruyor, muhafazakârlığın ikiyüzlü ahlakı ve örgütlü kötülüğün
saltanatı kocaman bir kadın mezarlığına dönüştürüyordu ülkeyi.
***
110 | UYAN TÜRKİYEM 6
13 Şubat günü, örgütlü kötülüğe karşı pek de alışık olunmayan bir meydan okumaya
tanıklık etti Türkiye.
Haziran’ın hayaleti yaklaşık iki yıl sonra Şubat soğuğunda yeniden dolaşmaya başladı
ülkenin üzerinde ve bu sefer gelecek için, çocuklar için çıktı sokaklara.
O gün sıralar boş kaldı; veliler, öğrenciler, öğretmenler hep bir ağızdan “boykot” dedi.
Beş yaşındaki çocuklara hurafeler öğretilmesin, on yaşındaki kızlar türbanla boğulmasın,
“çocuk gelinler”, “çocuk işçiler” diri diri gömülmesin diye boşaltıldı okullar.
Şenlikli, neşeli, çocuk cıvıltılı bir eylem yapıldı o gün ülkenin dört yanında; Şubat Haziran
oldu, Haziran Şubat’ı ısıttı.
Örgütlü kötülüğün yanıtı mı? Gecikmedi Elbette.
İzmir’de Onur Kılıç boykottan bir gün önce gözaltına alındı ve “Cumhurbaşkanına
hakaret”ten tutuklandı. Edirne’de Onur’a destek eyleminde basın açıklamasını okuyan
Kadir Yavaş da aynı gerekçeyle tutuklandı. Akhisar’da da benzer bir durum yaşandı ve
mahkeme Şafak Kurt’u cezaevine gönderdi.
***
“Vurun la vurun” diye hayvan linç edenler, “sık lan sık” diye halk düşmanlığı yapanlar,
Özgecan’ı katledenler, muhafazakâr ahlak simsarları, Onur’u, Kadir’i, Şafak’ı tutuklayanlar
var bir yanda…
Öte yanda sıraları boşaltanlar, Haziran şarkısı söyleyenler, göğe bakanlar, umut edenler…
“Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe”
Bir yanımız örgütlü kötülük, bir yanımız Haziran yani.
Halimiz, ahvalimiz budur; buradayız.
DERLEME | 111
Fatih Yaşlı 23 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
22 Şubat 2015: Yeni-Osmanlı düştü!
Cumhuriyet tarihi boyunca eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, komşu bir ülkedeki rejimi
devirmeyi dış politikalarının merkezine koydular.
Cumhuriyet tarihi boyunca eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, Türkiye topraklarını komşu
bir ülkedeki rejimi devirmeyi hedefleyen silahlı güçlere açtılar.
Cumhuriyet tarihi boyunca eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, komşu bir ülkedeki
rejimi devirmek için dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıları Türkiye topraklarına
yerleştirdiler, sınırı açtılar, tırlar dolusu silah yolladılar.
“Stratejik Derinlik” adlı kutsal kitaptaki “kehanetler” gerçek olacak, yıkılan Osmanlı
küllerinden yeniden doğacak, Türkiye emperyal bir güç olarak dünya siyaset sahnesindeki
yerini alacaktı.
Üç günde alınacak Şam’da Emevi Cami’nde namaz kılınacak, “Kobane düştü düşecek”ti!
Olmadı…
Ne Şam, ne Kobane düştü, düşen “yurtdışındaki son Türk toprağı” diye de bilinen
Süleyman Şah türbesi oldu.
Bir gece yarısı operasyonuyla, 8 aydır IŞİD kuşatması altındaki türbedeki askerler tahliye
edildi.
Herhangi bir çatışma olmadığını bildiğimize göre;
Bir, IŞİD “al askerlerini git” dedi.
Ve iki, kontrolü altındaki topraklardan askeri konvoyun geçişiyle türbenin tahliyesinde
PYD’den hem izin hem yardım alındı.
Yani Türkiye’yi büyütme, sınırlarını genişletme, yeni-Osmanlı kurma fantezilerinin sonu
sembolik de olsa bir “toprak kaybı” oldu.
Yani, yeni-Osmanlı düştü!
Yani hilafet ve saltanat hayalleri yıkıldı.
Ve zaten ölü doğmuş olan bir proje, bir kez daha öldü.
Tarih, 400 milyar dolar dış borcu olan, ekonomisi sıcak para akışına bağlı, inşaat
sektörüyle ayakta duran, yerli silah sanayisi gelişmemiş, kendi içindeki toplumsal
meseleleri çözememiş, emperyalizmin güdümündeki bir ülkenin hamasetle emperyal güç
olamayacağını teyit etmiş oldu.
***
112 | UYAN TÜRKİYEM 6
Yeni-Osmanlı zaten ölü doğmuştu ve bir kez daha öldü ama “zombi” misali varlığını
sürdürmeye devam edecek.
Niye mi?
Çünkü havuz medyası günlerdir “IŞİD Türkiye’ye saldıracak” haberleri yapıyor, alınan
istihbarat raporlarını yayınlıyordu.
Aynı günlerde ABD’yle IŞİD’e karşı savaşacak ÖSO güçlerinin Türkiye’de eğitilmesi
konusundaki anlaşma imzalanıyordu.
Dolayısıyla, sınırın öteki tarafında IŞİD hedef alındığında, IŞİD’in de sınırın hem bu hem
de diğer tarafını hedef alması kaçınılmaz hale geliyordu.
“Şah Fırat Operasyonu” tam da bu konjonktürde yapıldı ve IŞİD’in açık hedefi olan
türbedeki askerler tahliye edildi, yani IŞİD saldırısına karşı bir tedbir alınmış oldu.
Tam da bu nedenle, yeni-Osmanlı öldü ama bu sefer de eğit-donat anlaşması aracılığıyla
yaşıyormuş gibi yapacak; “zombi dış politika” bu sefer Türkiye topraklarında eğitilen “ılımlı
cihatçılar”ın Suriye topraklarına yollanmasıyla devam edecek.
***
Türkiye Haziran seçimlerine giderken, iktidarın stratejisinin ülkeyi içeride ve dışarıda
“kontrollü bir kaos”a götürmek, bir iç ve dış güvenlik tehdidi algısı yaratıp, “güvenlik
vaadi”yle oy istemek olduğuna dair işaretler güçleniyor.
İç güvenlik yasası parlamentoya yapılan bir saray darbesiyle ve büyük bir hukuksuzlukla,
madde madde geçiriliyor.
“Suikast planları”na dair haberler, polis baskınıyla “bulunan” yüzlerce şişe molotof kokteyli,
üniversitelerdeki provokasyonlar ve son olarak Süleyman Şah’la, halka yönelik bir
psikolojik harp operasyonu gerçekleştiriliyor.
Velhasıl, yeni-Osmanlı düştü ama düşerken koca bir ülkeyi de kendisiyle birlikte uçuruma
sürüklemekten kaçınmayacağı görülebiliyor.
Hepimizi, zor ama gerçekten zor günler bekliyor.
DERLEME | 113
Fikret Akfırat 13 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Düşme korkusunun adı İç Güvenlik Paketi
Erdoğan yönetimi zayıflıyor. Zayıfladığı için de halk hareketine karşı,
yeni yasal tedbirleri gündeme getirmek zorunda kalıyor. ‘Faşizm geliyor’
propagandası doğru olmadığı gibi, AKP’yi güçlü gösteriyor
Türkiye 7 Haziran seçimlerine doğru giderken, gündemde öne çıkan iki temel konu var.
Birincisi AKP Hükümeti’nin seçim öncesi çıkarmak istediği İç Güvenlik Paketi, ikincisi
Hakan Fidan’ın adaylığı üzerinden başlayan tartışmalar. Her iki tartışmada da TBMM’deki muhalefet partilerinin aldığı tutum, seçime giden
Türkiye’deki siyasal tabloyu nasıl okuduklarını gösteriyor, aynı zamanda hedeflerini de
ortaya koyuyor. Çünkü herhangi bir siyasal gelişmeyle ilgili yapılan değerlendirme, o
gelişmeye neden olan aktörlerin/kuvvetlerin nesnel siyasal konumlarını saptayarak ve
alternatif olma iddiasındaki kuvvetlerin kendi konumlarıyla ilgili öngörüleri ışığında yapılır. İÇ GÜVENLİK PAKETİ VE FİDAN’IN ADAYLIĞI
CHP, HDP ve bunlar arasında ittifak kotarmaya çalışan ÖDP’nin yanısıra bir kısım kitle
ve meslek örgütü, iç güvenlik paketini, “rejim değişikliği”, “faşizm”, “otoriter yönetimde
ilerleme” gibi ifadelerle niteliyor. MHP ise AKP’nin “korku devleti” kurmaya çalıştığını
savunuyor.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın adaylığıyla ilgili yaptığı
değerlendirmede, “Tabii başbakanlık koltuğu boş olunca, böyle bir arayışa girildi”
diyor. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, iktidar partisi sözcüleri Kılıçdaroğlu’nun bu
açıklamasının üstüne balıklama atladı. Çünkü Kılçdaroğlu’nun Fidan’ın adaylığıyla
ilgili “yeni başbakan” anlamına gelen açıklaması fecaattir. İktidara aday iddiasında
olması gereken bir parti, sanki AKP’nin iktidara gelmesi garantiymiş gibi Fidan’a “yeni
Başbakan”lık yakıştırarak, kendi iddiasını bütünüyle ortadan kaldırmış oluyor. BÜROKRATLARIN İSTİFASI
Bir başka önemli gelişme, AKP’den milletvekili olmak için Cumhuriyet tarihinde görülmemiş
sayıda bürokratın istifa etmesi. Basına yansıyan rakamlara göre 700’e yakın bürokrat,
550 üyeli TBMM’de koltuk kapma yarışına katılmak için istifa ediyor. AKP’nin görece
114 | UYAN TÜRKİYEM 6
güçlü olduğu 2007 ve 2011 seçimlerinde böyle bir tablo ortaya çıkmadı. Sağlıklı yürüyen
bir mekanizmada, böyle bir durum görülmez. Bu durum, AKP iktidarının bürokratlarınca
geleceğin parlak görünmediğinin kanıtı. Hükümet’in, anayasa ve yasaya aykırı emirlerini
12 yıl boyunca uygulamış olan bürokratlar, dokunulmazlık zırhına kavuşmak için kapağı
milletvekilliğine atma telaşında.
MAĞDUR MU GÜÇLÜ MÜ
Tayyip Erdoğan, bütün seçimleri “güçlü” olduğu görüntüsünü pekiştirecek propagandayla
yürüttü. İddia edildiği gibi “mağdur” görüntüsüyle değil. Erdoğan’ın başında olduğu AKP’nin
seçim kampanyalarında en önemli nokta, güçlü olunduğu algısı yaratmaktı. “Paralel
yapıyla mücadele” adıyla yürütülen işler de, İsrail’e ve ABD’ye kafa tutuyormuş gibi
milliyetçi poz vermek de aynı amaca hizmet için yürütülüyor. Başkanlık sistemi tartışması
da bunun bir parçası. Erdoğan, çıtayı yükselterek güç gösterisi yapıyor. AKP BAŞAŞAĞI GİDİYOR
Oysa Hükümet’e yakın araştırma kuruluşlarının yaptıkları dahil olmak üzere, AKP’nin
oy oranı kararsızlar dağıtılmadan yüzde 35’lerde görünüyor. Kararsızlar oransal olarak
dağıtıldığında bile, 2014 yerel seçimlerinde aldığı oyun altında çıkıyor. Ayrıca yapılan
araştırmalar, kararsızların büyük bölümünün AKP karşıtı cephede yer aldığını, henüz
tercihini netleştirmediklerini, kararsızların dağıtımı hesabının da gerçeği yansıtmadığını
gösteriyor. Önümüzdeki dönem, ekonomik kriz başta olmak üzere çok ciddi sınavlar
Türkiye’yi beklemekte. Hükümet’in çarkları döndürebilmek için ücretlilerin sırtına yük
bindirmekten başka çaresi yok. Arazi rantından beslenen dar bir kesimin dışında
sermayenin yaygın kesimleri de Tayyip Erdoğan’dan uzaklaşmakta. Yeni özelleştirme
planları, işsizlikteki olağanüstü yükseliş, kıdem tazminatını kaldırma girişimi, bölünme
açılımı, komşularla düşmanlık politikası, Cumhuriyet’in yıkımı, ulus devletin tasfiyesi
toplumda giderek artan bir öfke birikmesine neden oldu. Bülent Arınç’ın itiraf niteliğindeki,
“ANAP da bu yüzden eridi, toplumun yüzde 50’si bizden nefret ediyor” açıklaması durumun
AKP içinden de parlak görünmediğinin kanıtı. Haziran 2013’ü, niteliksel olarak aşacak bir
halk hareketinin geldiği iktidar mevzilerinden saptanıyor. İKTİDARIN DÜŞME KORKUSU
İç güvenlik paketi ve Fidan’ın adaylığıyla ilgili nitelemeler ancak “AKP’nin gücünü artırdığı”
koşullarda yapılacak değerlendirmelerdir. Oysa Tayyip Erdoğan yönetimi, gücünü
pekiştirmiyor, zayıflıyor. Zayıfladığı için de halk hareketine karşı, yeni yasal tedbirleri
gündeme getirmek zorunda kalıyor. “Faşizm geliyor” propagandası, doğru olmadığı gibi,
AKP’yi güçlü gösteriyor. Faşizm yasayla gelmez. Faşizm içinde askeri unsurların da
bulunduğu birleşik güçlü bir iradeyi, askeriye ve polis gücü üzerine tam hakimiyet ve
kontrolü gerektirir. Böyle bir durum AKP iktidarının hiçbir döneminde olmamıştır, bundan sonra olması
da mümkün değil. Çeşitli sermaye grupları uzaklaşırken, Hükümet içinde ayrışmalar
yaşanırken, AKP içinde bile bir kaçışma başlamışken, askeriye ve polis içinde kontrolü
sağlayacak bir birleşik iradeden söz edilemez. Bu nedenle rejim değişikliği ya da
faşizmden değil ancak halk hareketinden korkan bir iktidarın, varlığını polisiye tedbirlere
bağlama çabasından söz edebiliriz.
DERLEME | 115
Göksel Bozkurt 05 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
HDP ruleti!
Seçimlere parti olarak girme kararı alan ve bundan dönmeyeceği izlenimi veren HDP’nin
barajı geçip geçmemesi siyasette domino etkisi yaratacak.
Türkiye’nin kader seçiminde aldığı kararla kilit parti haline gelen HDP, barajı aşarsa iktidarı
zor duruma sokacak, başkanlık hedeflerini engelleyebilecek ya da kolaylaştıracak güçlü bir
konuma yükselecek.
Barajın altında kalırsa, pazarlık gücünü kaybedecek, AKP’ye başkanlığı hediye edip,
çözüm sürecini sıkıntıya sokacak bir pozisyona düşecek.
Kürt siyasetinin yüzde 10’u geçip geçmemesine bağlı olarak Erdoğan’ın rejim değişikliği
taleplerinin yaşama geçmesine sunacağı katkı ister istemez bazı soruları akla getiriyor.
Son iki genel seçimin ortalamasında yüzde 7’yi geçemeyen, anketlerde yüzde 9’larda
dolaşan HDP’nin bu riski alması, bir anlamda “Rus ruleti” oynaması ister istemez kuşkuları
artırıyor.
Kulislerde “Erdoğan ve Öcalan uzlaştı mı?” içerikli spekülasyonlara neden oluyor.
*
Rakamlara birlikte bakalım. Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 9,76 oranına
erişti. Kürt siyasi hareketi ise Meclis’e girdiği 2007’den bu yana hiçbir seçimde yüzde7’ye
ulaşamadı.
2007 seçimlerine bağımsız katıldılar, yüzde 5’te kaldılar. 1 milyon 750 bin civarında
seçmenden oy alabildiler. 2011 seçimlerine de bağımsızlarla yarışıp, yüzde 6 civarına
yükseldiler. 2 milyon 700 bin seçmeni ikna ettiler.
2009 yerel seçimlerine DTP çatısında girerek yüzde 5,7’de kaldılar. 2 milyon 271 bin
seçmen DTP’yi tercih etti.
Son yerel seçimlerde aldığı oy da yüzde 6’yı bulmadı Kürt siyasi hareketinin. BDP yüzde
3,4 HDP ise 2,1’de kaldı. Toplamda yüzde 5,5’e yükseldi ve iki partiye 2 milyon 739 bin
678 seçmen oy verdi.
*
Bugünkü hesaba bakalım. Seçimlere katılım yüzde 80-85’lerde olursa 47 milyon seçmen
sandığa gidecek. Yüzde 10’u 4 milyon 700 bin seçmen demek.
116 | UYAN TÜRKİYEM 6
Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçiminde 3 milyon 950 bin oy aldı. Aynı desteğin geldiğini
varsayarsak, barajı aşmak için 750 bin oy daha gerekiyor.
HDP sözcüleri öyle düşünmüyor ama Kürt siyasi hareketinin son 10 yılın ortalama yüzdesi
6’larda iken ve ortalama 2 -2,5 milyon oy alabiliyorken bu cesaret gösterisine dayanak ne
olabilir?
Kaldı ki, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP-MHP ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu
nedeniyle kaçan sosyal demokrat seçmenin Demirtaş’a yöneldiğini anımsamakta yarar var.
İktidar çözüm sürecinin arkasında durduğuna göre bölgede AKP’ye oy veren Kürt
seçmenin Haziran 2015’te HDP’ye yönelmesi için sağlam bir gerekçe de bulunmuyor.
Anketlerin ortalaması da HDP’yi en yüksek yüzde 8 ya da 9’larda gösteriyor. Demirtaş son
anketlerde yüzde 9,5 olduklarından söz etti. Adayların açıklanması ile barajı aşabilecek
pozisyon oluşur mu kuşku büyük!
Barajı yıkmaları için HDP’nin oyunu neredeyse ikiye katlaması gerekiyor.
Yani risk Demirtaş’ın söylediği gibi “küçük” değil sonuçları da dikkate alınırsa oldukça
büyük...
*
Aritmetik hesaplar ortada iken HDP barajın altında kalır, parlamentoya temsilci sokamazsa,
üç partili Meclis’te AKP’ye altın tepside başkanlığı hediye edebilir.
Demirtaş, önceki gün Meclis’teki sohbette her ne kadar “Başkanlık sistemi ve yeni anayasa
üzerinden yeni bir otorite rejimin yaratılmaması için de elimizden geleni yaparız” dese de
Meclis dışından bunu başarmaları mümkün olmayabilir.
Bugün itibariyle yüzde 40’larda gezinen AKP’nin Meclis’e sokabileceği milletvekili sayısı
275-300 arasında hesaplanıyor. HDP baraj altında kalırsa yine Demirtaş’ın hesabı ile 5572 arasında sandalyeyi AKP’ye vermiş olacak. AKP’nin sandalye sayısı ortalama 350’lere
fırlayacak.
AKP, 367’ye ulaşamasa bile referanduma giderek Anayasa’yı değiştirmek için gerekli
330’un üzerine rahatlıkla çıkabilecek Bu Erdoğan’ın derhal yeni anayasa yapıp, rejimi
değiştirmesi ve tek adamlığını tescilleyecek Başkanlık sistemine geçilmesi anlamına
geliyor.
Bir yandan AKP’yi 330 bandının üzerine çıkartıp diğer yandan Demirtaş’ın söylediği Meclis
dışından Başkanlık sistemini engellemek nasıl mümkün olacak?
HDP bağımsızlarla girer ve mevcuttaki gibi 35 civarında milletvekili çıkartırsa AKP en çok
20 civarında fazladan sandalye elde edebilecek.
Bu koşulda 320 civarında kalacak. İktidar Anayasa değişikliği için HDP’ye mahkum olacak
ve iste o zaman başkanlık sistemini engelleme olanağını elde edebilecek.
DERLEME | 117
Elbette Öcalan’ın bastırması ile Kürt sorunun çözümü karşılığı bir pazarlığa oturmazsa...
*
AKP, CHP ve MHP’nin ardından dördüncü parti olarak HDP’nin barajı geçmesi, ortalama
50 milletvekili ile parlamentoya girmesi halinde de anahtar rolü sürecek.
Meclis içi dengeler altüst olacak ve HDP’nin istemediği bir başkanlık sisteminin getirilmesi
o kadar da kolay olmayacak.
AKP bu durumda en çok 250- 300 sandalye alabilecek ve Anayasa değişikliğini yaşama
geçirmesi, Başkanlığı getirmesi hatta hükümet kurması zora girebilecek. Her koşulda
HDP’ye mahkum olacak. HDP vize verirse 330 bandı aşılacak ve referandum koşullu da
olsa Erdoğan çok istediği başkanlığa kavuşacak.
Elbette parlamento yapısına göre AKP yarı başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığına razı
olmak zorunda da kalabilir.
Seçimler pazarlıklara fazlası ile açık bir Meclis tablosu ortaya çıkartabilir. Dolayısı ile AKP
ile HDP’nin fiili koalisyon masasından Kürt sorununa ilişkin neler çıkacağı da müzakereye/
pazarlığa açık hale gelecek.
Kürtlerin yeni Anayasa’da yer bulmalarından tutun da yerel yönetim özerkliğine; Öcalan’a
ev hapsinden genel affa kadar pek çok konuda kartlar yeniden karılacak.
HDP aldığı kararla sadece kendi geleceğini değil Türkiye’nin geleceğini de derinden
sarsabilecek bir yola girmiş bulunuyor...
118 | UYAN TÜRKİYEM 6
Göksel Bozkurt 11 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
“Sır küpü”nün “tükenmişlik” sendromu (mu?)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kolombiya’ya giderken uçakta Hakan Fidan’ın
istifasına ilişki son derece çarpıcı açıklamalar yaptı.
MİT’in sıradan bir kurum olmadığını vurguladı, “özel temsilcimi, sır küpümü MİT’in başına
getirdim” dedi. Fidan’ın “milletvekili ya da ötesinde planlar yapabileceğini” söyleyen
Erdoğan, sitemini şöyle dile getirdi:
“...Ona belki bu tür bazı vaatlerde bulunulmuş olabilir, orasını bilemem. Dolayısıyla doğru
bulmuyorum ama kendileri artık yorulduklarını söyleyerek, burada daha fazla devam
edemeyeceklerini söyleyerek maalesef böyle bir adım atmayı uygun buldular ve bu adımı
attılar.”
***
Cumhurbaşkanı uçakta gazetecilere içini döküyor. Fidan ve Davutoğlu’na ısrar etmesine
karşın Fidan’ın kendisini dinlemediğini, istifasını verdiğini söylüyor.
Erdoğan “sırdaşı” ve bir dönem özel temsilcisine “vaatlerde bulunulmuş olabileceğini” ima
ediyor. Fidan’ın “yorgunluğunu” gerekçe gösterdiğinin altını özenle çiziyor.
Tek başına kalsa bile savaşa devam edeceğine dikkat çekip, “paralel yapıyla mücadele
esnasında karşı karşıya kaldığı tabloyu doğru bulmadığını söylüyor.
***
Erdoğan bu sözlerinde samimi ise 12 yıllık iktidarı boyunca belki de ilk kez bu kadar keskin
bir “yalnızlık” tablosu çiziyor. Başta “çözüm süreci ve paralel yapı ile mücadele” olmak
üzere tek başına bırakılmaktan yakınıyor.
Bırakanlar kim acaba... Davutoğlu ve Hakan Fidan’ı mı kastediyor?
Oysa Erdoğan, Fidan’ı “sır küpü” olarak tanımlıyor. Bugüne kadar hiçbir Başbakan ve
Cumhurbaşkanı MİT Müsteşarları için “sır küpüm” demedi.
Fidan’ın özel misyonu ve Erdoğan’ı yalnız bırakma biçimi bazı soruları akla getiriyor.
***
Bu sırlar nedir? Fidan, Erdoğan ile ilgili hangi sırlara sahiptir? Bunlar devlet sırı mıdır
yoksa özel sırlar mıdır? Bir Başbakan/Cumhurbaşkanı ile devletin istihbarat kuruluşunun
başındaki isim arasında ne tür sırlar olabilir?
DERLEME | 119
Bir başka temel soru da şu: “ Devlet görevi yapan MİT müsteşarlarının ‘yorulma’ lüksü
var mıdır? Hem de 40 yıla yakın süredir kan akan bir coğrafyada çözüm gibi önemli bir
süreç yönetilirken, Türkiye Ortadoğu bataklığı, Suriye, Irak, IŞİD benzeri bölgesinde ağır
sorularla boğuşurken etkili bir bürokrat “yorgunum ”diyerek çekilebilir mi?
Sır ise neden Erdoğan “Kal” dediği halde kalmadı? Ya da o sırlar mı Erdoğan’ı “sitemkar
evet” noktasına getirdi? Çözüm süreci mi tehlikede? Fetullah Gülen’in iade mücadelesi mi
sıkıntıya soktu Fidan’ı?
Ne tür bir baskı altında da ‘yorgunluğunu’ gerekçe gösteriyor? Ya da Erdoğan’ın artık
yaşama geçirilemez istekleri mi Fidan’ı siyasete kapağı atarak, kaçıp kurtulmaya zorluyor?
***
Davutoğlu da Erdoğan’ın siteminden nasibini alıyor. Bakanlığı kastederek, “Fidan’a
vaatlerde bulunmakla” itham ediyor. Başbakan Davutoğlu kendi açısından haklı sayılabilir.
Beli ki o da seçimlerde başarı elde edip koltuğunu korumak istiyor. Erdoğan’ı 12 yıldır
iktidara taşıyan, partinin omurgası sayılan 70’e yakın kıdemli ismin olmadığı bir ortamda
seçimlere gidiyor.
Efkan Ala, Hakan Fidan gibi güçlü oyuncuları yanına çekerek kendi A takımını oluşturmayı,
çekirdek ekibini kurarak etkili bir vitrinle seçmenin karşısına çıkmayı hedeflemesi son
derece doğal. Belli ki bu amaçla istifa kararlılığındaki Fidan’a “Gel” demiş...
***
Ama Erdoğan belli ki aynı görüşü paylaşmıyor. Davutoğlu’na rakip muamelesi yapıp, en
güvendiği adamı elinden almakla itham ediyor. Parti vitrininden çok iki temel mücadeleyi
önceliyor. O yolda yalnızlaştığı korunaksız kaldığı izlenimi vererek tepkisini dışa vuruyor
ama Fidan’ın neden yorulduğuna hiç değinmiyor.
Fidan’ın yaşadığı “Erdoğan yorgunluğu” mu? Erdoğan’ın taleplerinin artık karşılanamaz
olması Fidan’ın kararlığına etkili olabilir mi?
***
Nedir sır küpünü çatlatan o yorgunluklar?
Fidan TİKA’dan MİT Müsteşarlığı’na kadar önemli görevler üstlendi. 2013’te Beyaz
Saray’da ABD Başkanı Obama, Başkan Yardımcısı ve CIA Başkanı ile gerçekleşen
yuvarlak masa toplantısında Erdoğan’ın yanı başında oturuyordu. ABD ile çıkarların
farklılaşmasında ve uluslararası ilişkilerde özel misyon üstlendi.
Oslo görüşmelerini bizzat Erdoğan’ın “özel temsilcisi” sıfatı ile başlattı ve yürüttü. Çözüm
Süreci’nin en önemli aktörü oldu, Erdoğan’ın talimatı ile Ankara-İmralı-Kandil hattında özel
misyon üstlendi, ciddi riskler aldı. Öcalan ile temaslar yaparak önemli krizleri çözdü.
17 Aralık öncesinde Başbakan ve bakanlara yolsuzluklarla ilgili bir rapor sunarak dört
bakana ilişkin rüşvet iddialarından haberdar etti.
***
120 | UYAN TÜRKİYEM 6
Cemaatin MİT’e sızmasına engel oldu. Kendisine yönelik 7 Şubat operasyonuna karşı
durdu.
17 ve 25 Aralık operasyonlarına “darbe” planı algısı yaratarak Erdoğan’a omuz verdi,
paralel yapı ile mücadelede etkin rol aldı. Gülen’in sınır dışı edilerek iadesi konusunda
perde arkasında temaslar gerçekleştirdi.
***
Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak önemli temaslar da yaptı. Katar Emirini alanda
karşıladı. Hala sır ilişkiler geliştirerek, tarihe geçti. Yasin El kadı ile görüşmeler yaptığı da
iddianamelere yansıdı.
Filistin ve Mavi Marmara kriz , Suriye Irak, IŞİD, Süleyman Şah Türbesi meselelerinde özel
görevlere imza attı.
Yürüttüğü uluslararası faaliyetler nedeniyle bazı ülkelerin istihbarat servislerinin hedefi
haline geldi.
***
Fidan’ın yorgunluğunun, siyasi dokunulmazlık kazanmak istemesinin nedeni 6 yıla sığan
bu ağır bagaj mı?
Tüm bunlar beş bakanlığa bedel çok özel devlet görevini bırakması için gerekçe olabilir
mi?
Ortaya çıkan son görüntü şimdilik “sır küpünün tükenmişlik sendromu” ve “Saray’da yalnız
bırakılan adamın sitemi” izlenimini veriyor.
Ama şimdilik...
Başta MİT’in başına atanacak isim olmak üzere Erdoğan’ın önümüzdeki günlerdeki tutumu
karanlıkta kalan bazı noktaları çok daha iyi kavramamıza yardımı olacak.
Bekleyip görelim...
DERLEME | 121
Göksel Bozkurt 26 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
CHP’nin kampanya stratejisi şekilleniyor!
Türkiye 101 gün sonra sandık başına gidiyor. Tarihi seçim için siyasi partiler kampanya
stratejilerini belirlemeye başladı.
CHP, seçim kampanyasına dönük haftalardır yürüttüğü yoğun mesainin sonuna geliyor.
Parti yönetimi yarın gerçekleştireceği nihai toplantının ardından kampanya stratejisinin
yaşama geçirilmesi için düğmeye basacak.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da Mart ayı içinde kampanyanın içeriğine
dönük kamuoyunu bilgilendirmesi bekleniyor.
CHP kimlerle çalışacak? Ali Taran ile anlaşma yapıldı mı? Başkan Obama’nın
kampanyasında danışmanlık hizmeti veren ünlü şirketin görevi ne olacak? Kampanya
koordinasyonunu kimler üstlenecek? Seçimde hangi başlıklar öne çıkacak?
***
Ana muhalefet partisi ilk kez 7 Haziran seçim kampanyasında birden çok ajansla iş
yapma kararı aldı. Beşin üzerinde araştırma, reklam ve tanıtım ajansı farklı alanlarda farklı
üretimler gerçekleştirecek.
Strateji belirleme, anketler, saha çalışmaları, slogan saptama, yaratıcı içerik üretimi, sosyal
medya gibi konular farklı firmalara dağıtılacak.
Birkaç şirket doğrudan koordinasyon içinde olacak. Farklı ajanslardan içerik satın alınma
yoluna da gidilecek.
AKP’li belediyelerin CHP’ye karşı örtülü uyguladığı billboard yasağına da çözüm üretilmiş.
İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere pek çok ilde çok katlı binaların geniş duvarları
kiralanarak sorun aşılacak.
Kampanya ekibi Tanıtım ve Halkla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet
Bekaroğlu ile seçim işlerinden sorumlu Genel Başkan Başdanışmanı Erdoğan Toprak’a
bağlı çalışacak.
***
ABD Başkanı Obama’ya seçim kazandıran Amerika merkezli Benenson Strategy Group
(BSG) ile anlaşma sağlandı.
BSG, CHP için yerli şirketlerle anlaşıp, alan araştırmaları üzerinden Türkiye okumaları
yapacak. Anket analizleri ile strateji belirleyecek, siyasi mesajlar oluşturacak. Toplumu
analiz ederek tercihlerini saptayıp ona göre kampanya kurgusu önerecek.
Seçim kampanyasının yaratıcı atölye “(creative workshop) çalışması popüler reklamcı Ali
Taran’a emanet ediliyor. Taran’ın, kampanyanın omurgasını şekillendirecek fikirler, çarpıcı
kampanya içerikleri ve etkili sloganlar üretmesi bekleniyor.
122 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ali Taran 2002’de Cem Uzan’ın başkanlığındaki Genç Parti’nin seçim kampanyasını
yaşama geçirmişti. Genç Parti ilk kez girdiği seçimde “1 YTL’ye mazot” benzeri vaatlerde
bulunarak 7,2’lik yüzdeye ulaşmayı başarmıştı.
***
Kampanyanın ana üssü İstanbul’da kuruluyor. Yorum Ajans’ın ortaklarından ünlü reklamcı
Mehmet Ural merkezin başında olacak.
Sonradan “Puplicis Yorum” adını alan ajans 1987 seçimlerinde Erdal İnönü’nün liderliğini
yaptığı SHP’nin kampanyasını sürdürmüş “Beş Yıl Daha Bir Limon Gibi Sıkılmaya Hayır!”
sloganı ile eleştirdiği dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın bile beğenisini kazanmayı
başarmıştı.
Ural, kampanya danışmanı sıfatıyla deneyimli bir ekip kurarak, koordinasyonu sağlayacak.
***
Seçim kampanyasının siyasi mesajları için de deneyimli isimler beyin fırtınası yapıyor.
CHP 7 Haziran’a “pozitif” bir kampanya ile gidecek. Söylemini sadece iktidar eleştirisi
üzerine kurmayacak. Tenkitlerini zengin çözüm önerileri, ayağı yere basan etkili projeler ile
dengeleyecek.
Kapsayıcı, ötekileştirmeyen, empati kuran, halkçı, sosyal demokrasiyi önceleyen bir
söylem benimsenecek.
“Demokrasi, özgürlükler, Kürt sorunun çözümü, insan hakları ve özelikle ekonomi” öne
gelen başlıklardan olacak.
Başbakan Davutoğlu’nun yanı sıra meydana çıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan da hedefe
oturtulacak. Başkanlık sistemi karşıtı bir dil kullanılacak.
***
Yolsuzluklar kampanya stratejisinin önemli parçasını oluşturacak. Dört bakanın aklanması
ve yolsuzluk ve usulsüzlükler belgelerle meydanlara taşınacak.
İktidarın medyaya baskısı, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlanması, kötü yönetim,
yargı bağımsızlığına vurulan darbe, eğitim sistemi, dış politika eleştirisi, laiklik ve
cumhuriyet ilkelerinin korunması da diğer konu başlıkları arasında yer tutacak.
İş ve emek ekseninde götürülecek kampanyada yoksulluk ve işsizliğin altı kalınca
çizilecek. İşsizliğe ve yoksulluğa çare olacak, sokaktaki insanı ikna edici projeler
açıklanacak.
Aile sigortası yeniden güncellenecek. “1 milyon emekliye Ramazan ve Kurban
bayramlarında birer maaş ikramiye” benzeri bazı sürpriz vaatler de öne çıkarılacak.
Seçim meydanlarında “AKP’nin 12 yıllık iktidarında getirdiği tüm yasakların kaldırılması,
mağduriyetlerin giderilmesi, yasalardaki antidemokratik hükümlerin temizlenmesi” sözünün
de verilmesi bekleniyor...
DERLEME | 123
Güliz Arslan guliz.arslan@milliyet.com.tr 8 Şubat 2015, MİLLİYET GAZETESİ
“İstanbul eskiden güzeldi, şimdi ise gelişigüzel”
Doğan Hasol, Mimarlığa Katkı Ödülü aldı, “Mimarlar Dik Durur!”un beşinci baskısını
çıkardı, CHP İl Başkanı Murat Karayalçın’ın danışmanı oldu. Hasol’la mimarimizin
bugününü konuştuk.
Türkiye’nin önde gelen mimarlarından Doğan Hasol geçen ay İstanbul Serbest Mimarlar
Derneği tarafından verilen “2014 Mimarlığa Katkı Ödülü”nün sahibi oldu. Kitaplarından
“Mimarlar Dik Durur!”un (Yem Yayınları) elden geçirilmiş ve 30 yeni anı eklenmiş beşinci
baskısı çıktı. CHP İstanbul İl Başkanlığı’na atanan Murat Karayalçın da imar-planlama
danışmanı olarak onu seçti. Hasol’la önce Point Otel Barbaros’un helikopter terasında
buluşup “tepeden aziz İstanbul”a baktık, sonra bu gelişmeleri ve İstanbul’un yeni
yapılaşmasını konuştuk.
Bir gün bu öyküleri yazacağınızı biliyor muydunuz?
Hayır. Mimarlar hep çok değişik insanlarla temastadır. Bu nedenle renkli bir yaşamları olur.
Benim de yaşadıklarım, anlatılanlar, okuduklarım var. Bunlara bakınca keyifli bir kitabın
ortaya çıkabileceğini düşündüm.
Bunca deneyim ve başarıdan sonra gelen ödüllerin hâlâ heyecanlandıran bir yanı
var mı?
Ben aferinlere önem veririm. Nehir söyleşi kitabımın adı da bu yüzden “Aferin Desinler
Diye”.
“Silüet her gün değişiyor”
Fotoğraf çekimi için çıktığımız terastan İstanbul’a bakınca ne hissettiniz?
Bir kez daha şaşırdım.
124 | UYAN TÜRKİYEM 6
Neydi sizi şaşırtan?
Nazım Hikmet diyor ki; “İki şey var, ancak ölümle unutulur/ Anamızın yüzüyle, şehrimizin
yüzü”. Ne yazık ki şehrimizin yüzü her an değişiyor.
Silüet değişimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da rahatsız ediyor mu?
Yöneticilerin şikayet hakkı yoktur. Onlar doğrusunu yapmak zorundadır.
Siz de şehri yönetmeye talip bir ekipte danışmansınız artık…
Mimarlık, planlama ve özellikle de İstanbul ya da ülke sorunlarına ilişkin konularda destek
istendiğinde yardıma koşmaktan kaçınmıyorum.
Bundan 100-200 yıl sonraki nesiller bugünün mimari anlayışına bakıp bizi
“gökdelenci”, “AVMsever”, yeşile önem vermez insanlar olarak mı anacaklar?
Şehirlerimizin bir planlama zafiyeti var. Kentsel tasarımdan sınıfta kaldık. Günün modası
neoliberalleşme kâra dönüktür. Kent toprağını paraya çevirme marifetini keşfettikten sonra
arazilerin rant değeri köpürtülmeye başlandı. Yeşil alan statüsünde olan kamu arsaları
bile özelleştirildi, kayırmalı imar durumları verildi. Önemli olan şehrin planıdır. Paris’e
bir gökdelen yaptılar, bin defa pişman oldular. İstanbul’da her yerden gökdelen
fışkırıyor. Amerika’da gökdelenler var ama orada tarih yok. İstanbul binlerce yıllık şehir…
Kent, nüfus baskısıyla kimliğini, ölçeğini, dokusunu yitiriyor. İddiam şudur: İstanbul eskiden
güzeldi, şimdi gelişigüzel.
“Kötü mekanda iyi insan yetişmez”
Son zamanlarda ihtişamlı yapılar yapma eğilimi var...
Selçuklu, Osmanlı tarzı yapılar adeta dayatılıyor. Bunalım dönemlerinde görülür bu. Yeni
bir şey üretemezseniz geçmişten medet umarsınız.
“Anadolu şehirleri birbirinin aynı ‘TOKİkentler’e dönüşüyor” deniyor...
Şehirlerimiz kimlik erozyonuna uğruyor. TOKİ gecekondulaşmayı epeyce önledi. Ama
ben isterdimki TOKİ mimarlık ödülleri kazansın… Öyle olmadı. Çünkü proje yaptırma
sistemimizde bozukluk var. Birçok mega projemiz tepeden inme kararlarla yapılıyor.
Neden yöneticiler mimariyi çok iyi bildiğini düşünüyor?
İnsanlar mimari çevrelerde yaşadıkları için mimarlıktan anladıklarını varsayıyorlar. Oysa bir
heykeli bütün gün seyredince heykeltıraş olmuyor insan. Mimar kadar işveren de görgülü,
kültürlü olmalı.
Kötü mimari insanı nasıl etkiler?
Mekanların insanlar üzerinde ciddi etkisi var. Kötü mekanda iyi insan yetişmez.
“Proje bir kişi için pahalıdır; o da mimarı”
DERLEME | 125
Kitapta “Para kadınla, kumarla, mimarla yenir” diye bir laftan söz ediyorsunuz.
Anlayış böyle. Oysa gerçekçi bir gözle bakarsanız, Türkiye’deki mimarlar Avrupa’dakiler
kadar kazanmıyor; Amerika’dakiler kadar hiç kazanmıyor. Eşim yaptığımız bir binanın
açılışına giderken “Hediye götürmeyecek miyiz?” der. Ben de, “Projeyi hediye ettik ya”
derim. Çünkü bir proje bir kişi için pahalıdır, o da mimarı...
Mimarlık hâlâ popüler bir meslek ama değil mi?
Vakıf üniversiteleri de gökdelenler gibi çoğalıyor. 83 mimarlık okulu var, son günlerde
yenileri açılmadıysa. Fransa’da bu sayı 20’dir. Bu okulların bir denetim sistemi olmalı.
Dört yıllık okulu bitiren, dünyanın hiçbir yerinde bir gökdelen projesine imza koyamaz ama
burada koyabiliyor.
Bu işe yeni başlayanlara ne tavsiye edersiniz?
Önce yeteneklerini keşfetsinler. Sonra bir hedef koyup o hedefe doğru inatla yürüsünler.
Ve sabretsinler... Kendi işlerini kurma konusunda tereddüt etmesinler. Ama fark yaratacak
bir şey yapmaları lazım. Her defasında mutlaka bir yenilik bulmalılar.
İstanbul’un bugünkü hali
- Taksim Meydanı: Bu hali çok kötü. Bir an önce düzgün bir projeyle ele alınması gerekiyor.
- AKM: Modern mimarlık tarihimiz açısından belgesel değeri var. Öyle kolay yıkamazsınız.
Üstelik koruma kararı var. Hizmete açılmalı.
- Cumhurbaşkanlığı Sarayı: Ankara’nın planında yok. Projelendirme süreci için bir jüri
oluşturulur, büyük bir Yarışma açılır. Az buz bir şey değil, simgesel bir yapı yapıyorsunuz.
- Üçüncü havalimanı: İstanbul’un planında Silivri’de var, yılda 60 milyon yolcu için
tasarlanmıştı. Ama şimdi yapılan yılda 150 milyon yolcu kapasiteli olacak. Dünyada bu
büyüklükte işleyen havalimanı yok. En büyüğü Atlanta’dır, yılda 95 milyon yolcu içindir.
Ayrıca Kuzey Ormanları, İstanbul’un akciğerleridir, bütün su havzaları kuzeydedir. Onlar ne
olacak?
- Üçüncü köprü: Bu da İstanbul’un planında yoktu. Köprü demek yollar demek; yollar,
yerleşme demek... İkinci köprünün bağlantı yolları ormanlık alandan geçerdi, bugün orman
görünmüyor artık. Aynı şey üçüncü köprü için de geçerli olacak.
- Kanal İstanbul: Yine planda yok. Ekolojik dengeyi bozacak ciddi sorunlar yaratacak.
Ayrıca, Montrö Sözleşmesi’ne aykırı. Yanında birer milyonluk iki şehir kurulacakmış.
İstanbul Boğazı’ndan büyük tankerlerin geçişinin tehlike yarattığı söyleniyor. O kanal, iki
yanına konacak iki şehir için tehlike yaratmayacak mı?
- Avrasya Tüneli: Yarımadaya böyle bir trafik sokulmamalı.
- Marmaray: Planda var, doğru proje. Ancak proje; Halkalı-Gebze arasında 76.5
kilometrelik bir güzergâhı kapsıyor, hizmete açılan henüz 13.5 kilometrelik bölüm.
- Çamlıca Camisi: Yerinin doğruluğu kuşkulu. Planda orası yeşil alan, doğal sit. Mimarisi de
çok sorunlu. Böyle bir anıt eseri nasıl tarihten kopya ederek yaparsınız?
- Emek Sineması: Ranta kurban gitti, çok yazık oldu.
126 | UYAN TÜRKİYEM 6
Güngör Mengi 3 Şubat 2015, VATAN GAZETESİ
PKK ve ABD aynı yerde mi?
Barış yapmak, aklın ve adalet duygusunun kabul edeceği bir uzlaşmayı
sağlamaktır.
Barış yolunda ilerlemek her zaman başarı getirmeyebilir.
Böyle bir durumda ne yapacağız?
Barıştan, süreçten, çözümden vazgeçmek, hele bu aşamadan sonra pahalı
bir maliyettir.
Müzakere tıkanınca konuşmayı durdurmaktan uzak durmak gerekir.
En azından tıkanmanın hikâyesini tekrar okumak, “bir şans daha yaratma
imkânı var mı” bunu anlamak, çok görülmemelidir.
Kürtlerle oturup konuşmak anlaşmaya çalışmak Çözüm Süreci adını
verdiğimiz çabaların ilk ve son arayışları değildir.
2006 yılında Emekli Orgeneral Edip Başer hükümet tarafından özel
koordinatör tayin edilmişti.
Tecrübelerini “Kanatsız Uçmak” adını verdiği bir kitapta toplamıştır.
Ama baştan beri bu mücadelenin askerle ve polisle kazanılmayacağını
savunmuştur.
Başta ABD olmak üzere müttefik ülkelerin PKK terör örgütüne yaptırımlar
uygulanması gerektiğini söylemiş, fakat özellikle uyuşturucu ticaretine darbe
indirecek adımları Amerika’dan göremediğimizi dile getirmiştir.
Emekli Orgeneral Başer bu çabalar arasında PKK’nın izolasyonu için
Barzani’ye karşı yürütülen örgütlenmeyi başaramadıklarını ifade ederken
öykünün en dramatik aşamasını şu sözlerle ortaya koyuyor:
“Beyaz Saray’da 9 toplantı yaptık.
İşbirliği teklif ettik. Bir CD vermiştik onlara.
Orada PKK’ya ikmal malzemesi taşıyan aracın şoför mahallinde bir Amerikan
askeri oturuyordu!”
DERLEME | 127
Emekli Orgeneral Başer, Sözcü gazetesine verdiği söyleşide “Ben bu sürecin
Türkiye’ye barış getireceğinden emin olamıyorum” demiş.
Şark Cephesi’nde değişen fazla bir şey olmadığını belli ediyor.
Doğru bir tahlil olabilir.
Ama pek çok şey, teröre karşı bitirici sonuçlar elde etmenin imkânsız
olmadığını göstermiyor mu?
Babasının adı ne?
Orta karar hafızaya sahip toplumlarda siyaset, başarıyı müsaadesiz
sahiplenmek suretiyle yapılır.
Bu nedenle de, ara sıra ele geçen gerçek başarı fırsatları, hak ettikleri
muameleyi görmeden kaybolur gider.
Herkes şunun farkında:
Son on yılın ekonomik başarıları havadan düşmedi, rahmetli Özal’a kadar
dayanan derinliklerden bugünlere geldi.
Özal’ı, Derviş’i ve bugünkü iktidarın yetenekli genç ekonomistleri yakaladılar
bu başarıları; aşırılamaz.
Takımın kaptanı adaletli olmalı.
Olmazsa kendini de, elde ettiği başarıyı da ziyan eder!
128 | UYAN TÜRKİYEM 6
Güngör Mengi 4 Şubat 2015, VATAN GAZETESİ
Sarayın parası selden korurdu
Evet, zor durumlar için hazırladığımız “Takdir-i ilâhî” afişini çıkarıp göğsümüze
gerebiliriz!
Uğradığımız afet doğa olayıdır.
Kayıplarımızın sebebi, zaman zaman Nuh Tufanı benzetmesini hak eden, göz
açtırmayan su baskınlarıdır sellerdir.
Yağmur ve sel Edirne’yi teslim alırken Tanrı’nın emrini mi uyguladı?
Hayır, Allah’ın insana verdiği yetenekler böyle zamanlar için lâzımdır..
Yağış nedeniyle Bulgaristan baraj kapaklarını açınca Meriç ve Tunca nehirleri
taştı. Kanuni ve Fatih kaprüleri ile Balkan Şehitliği sular altında kaldı.
Karaağaç mahallesinde mahsur kalan 5 bin kişinin özel ekipler ve askeri
birlikler yardımı ile kurtarılmaları sağlandı.
Bu bölgede yaşayan insanlarımızın başına gelenlerden “ilâhi takdir”i sorumlu
tutmak, onların kötü bir şansa sahip olduklarını ispat etmez.
Olsa olsa kötü yönetildiklerini gösterir.
Düşünün ki sular altında kalan tarım ürünleri tümüyle heba olmuştur ve hiçbir
yardım o ürünleri geri kazandırmayacaktır.
Geçmişten gelen büyük ihmallerin sebebiyet verdiği yıkıcı zararlar, cami
avlusuna terk edilmiş bebek muamelesi görüyor.
Hiçbir iktidar bu zararın günahını üstüne almıyor.
Peki kimden hesap soracağız?
AKP iktidarı onüç yıldan beri ülkeyi tek başına yönetiyor.
Onüç yıldan beri seller Edirne ve çevresini istisnasız her yıl azgın taşkınlarda
boğdu, ülkeyi tek başına yöneten AKP iktidarı da bu felâketi onüçüncü kez
seyretti.
Kaynak mı yoktu?
DERLEME | 129
Fazlasıyla vardı. O bir milyar 370 milyon lira azgın Meriç’i zaptetmek için
kullanılabilirdi, Sultan Sarayı inşa etmekte kullanıldı.
Doğaya karşı en bağışlanmaz yenilgidir Edirne’de yaşanan.
Dileriz gelecek yıl tekrar yaşamayız!
Kimin paketi bu?
Sağduyusuna güvendiğim bir çok hukukçu Meclis’e getirilen “İç Güvenlik
Paketi” konusunda ciddi uyarılar yapıyor.
O kadarla kalmayıp meseleyi bilen hukukçuları uyarmak konusunda bize
sorumluluk da yüklüyorlar.
CHP Milletvekili Celâl Dinçer’in TBMM İçişleri Alt Komisyonu’ndan geçen
metni yakından izleyen bir komisyon üyesi olarak yaptığı uyarılar dikkate
alınmalıdır.
Sanki dev bir dalga üstümüze geliyor.
Dinçer şunu diyor: “Özgürlükler güvenliğe feda ediliyor. Dinci faşizmi
yerleştirmek için eklemeler yapılmış.
Kaldırıldığı söylenen askeri vesayetin yerine polis vesayeti getiriliyor.”
Hukuk fakülteleri ve barolar ne zaman uyanacak?
130 | UYAN TÜRKİYEM 6
Güngör Mengi 12 Şubat 2015, VATAN GAZETESİ
Çürümenin sebebi ne?
Eğer bir süreç seçim içeriyorsa bilin ki içinde öyle veya böyle ahlâksızlık barındırıyordur.
Kişi kamu görevlisidir ve yaklaşan seçimlerde aday olup milletvekili seçilmek isteği
taşımaktadır.Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ndan emekli oldu. İlk demecinde
en iyi onun bildiğini düşündüğümüz bir sorunu gündeme getirdi:“Yargıdaki seçimler yargıyı
çürütüyor. Yeni bir usul ve anlayışla bunların değişmesi, yenilenmesi lâzım” diye konuştu.
Kamu gücünü kötüye kullanarak elde edilen her sonuç gayri meşrudur. Yanlış araçla doğru amaca varılmaz.
Dünyada pek az iktidar bizdekinin tecrübesine sahiptir. Ama buna rağmen düzenlenen
torba kanunlar sadece zaman kaybının sebebi olmuştur.
Bir yanlış başka bir yanlışla temizlenmez. Bizde denendi.. Acemi devlet yanlışları yüz
yaşına yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti’ne yüz kızartıcı işler yaptırmıştır.
Torba Kanun uygulaması amacından sapmıştır. Yoluna sokulmalıdır.
Tanınmış hukukçu Prof. Dr. Erdoğan Teziç torba kanunu “usulün saptırılması” diye yeriyor.
İşlemin hazırlanışının temel özelliğini ise şöyle ifade ediyor:
“Hukuki işlemin tüm aşamaları şeffaf ve alenî olmalı;
Gizlisi, saklısı söz konusu olmamalı..” Cumhurbaşkanı Haziran seçimlerinden 400
milletvekili ile çıkmaktan söz ediyor. İhmal edilmeyecek eksikler için de şöyle konuşuyor:
“Demokrasi aynı zamanda katılma, hoşgörü, hürriyet ve muhalefet demektir!”
Özgürlük ve demokrasiyi her gün “karşı taraf” üstünde maddi manevi yıkım yaratmak
olduğunu zanneden yönetim anlayışı tatile girmelidir..
Kirlenmeye karşı dokunulmazlık
Rüşvet ve yolsuzluk soruşturması nedeniyle suçlanan dört eski bakan “ara yol”dan gitmek
zorunda kalacaklar. Yargıyı şaşırtmak ve Meclis’teki sayı gücünü kötüye kullanmak ilk
günlerde nisbi bir rahatlık verebilir.
Çünkü seçime girebilirler ve seçildikleri anda kazanacakları dokunulmazlıkla takipten
kurtulabilirlerdi.
Olay patlak verdiğinde başta parti lideri olmak üzere üst kademe yönetici takımından bu
dört bakana yan bakan olmadı.
Bu tuhaf görüntülere katlanan partili kamuoyu pek alâ yeni seçimde eski bakanların aday
olmasını da kaldırabilirdi. Şimdi eski bakanların dokunulmazlığı olmayacak.
“Kirlenmek güzeldir” diyen reklâm anonsunun iddiası havada kalacak..
DERLEME | 131
Hakan Gülseven hakan.gulseven@yurtgazetesi.com.tr 16 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
‘Hırsız katil!’
Lafı dolandırmanın bir manası yok. İzmir’de Birleşik Haziran Hareketi’nin
sözcüsü Onur Kılıç bir eylemde “Hırsız katil Erdoğan!” diye bağırdığı
gerekçesiyle tutuklandı. Savunması bile alınmadı. Terörle Mücadele Şubesi
polislerinin nezaretinde hapishaneye götürülürken, “Ne sebeple alındınız?”
sorusuna “Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiğimi iddia ediyorlar” diye cevap
verdi. “Hakaret etmediniz mi?” diye ikinci bir soru geldiğinde, “Hayır, ben
gerçekleri söyledim” dedi.
Bu durumda tartışılması gereken tam olarak gerçeğin kendisidir...
***
Önce hırsızlıktan başlayalım...
Şu an cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden unsur bize kendisinin hırsız
olup olmadığını anlama şansı vermedi. Devlet erkini kullanarak soruşturmayı
engelledi. Savcıları sürdü, polisleri tutukladı, 17 ve 25 Aralık 2013
operasyonlarını ‘darbe girişimi’ olarak ilan etti.
Oysa geçtiğimiz günlerde söz konusu soruşturmanın şimdi açığa alınmış
olan savcısı Can Dündar’a konuştu ve soruşturmada ‘Bir Numara’ diye anılan
kişinin o olduğunu açıkça ifade etti. Soruşturma devam etse, bir numaralı
sanık şu an cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden unsur olacaktı!
Ve tabii biz yargılama sonucunda kimin hırsız, kimin arsız olduğunu öğrenme
imkanı bulabilecektik.
Olmadı...
O soruşturmadan geriye, Bilal’e kısık sesle söylenen “Paraları sıfırla” sözleri
kaldı. O sözlerin cümle alem tarafından duyulduğu kayıtlar için bir montaj
dediler, bir dublaj... Montaj bahanesine mi sarılıyorlar, dublaja mı, onda bile
bir tutarlılık yoktu...
İki şeyi iyi anladık: Birincisi ortada milyonlarca dolar vardı. İkincisi, Bilal’in
anlayışı biraz kıttı...
Şimdi, işin hırsızlık kısmını anlamak için, Onur’u yargılayacak mahkeme
132 | UYAN TÜRKİYEM 6
yarım kalan soruşturmanın devamını sağlamalıdır. Ortada bir hırsız olup
olmadığını milletçe anlamalıyız. Zira Onur’un attığı sloganı çeşitli eylemlerde
milyonlar atmıştır; bu konuda yaygın bir kanaat vardır...
***
Gelelim işin katillik kısmına...
Bunu daha kolay halledebileceğimizi umuyorum. Şu anda cumhurbaşkanlığı
makamını işgal eden unsur, bu ülkenin gençleri polis tarafından acımasızca
katledilirken, talimatı bizzat verdiğini ifade etti. Nitekim Ali İsmail’imizin
davasında da katil polis, “Dönemin başbakanı darbe girişimi olduğunu
söyledi, ben de darbeyi bastırdım” dedi.
Bu ülkede bir parça hukuk olsa, ‘dönemin başbakanı’ cinayete azmettirmekten
pekala yargılanabilir.
***
Yani ortada hırsızlık ve cinayet suçlarından yargılanamayan bir unsur var,
onun hırsız ve katil olduğunu iddia edenler ise tutuklanıyor.
Nitekim, Onur’un ardından Edirne’de de Birleşik Haziran Hareketi’nin basın
açıklamasını okuyan Kadir Yavaş yine aynı unsura ‘hırsız ve katil’ olduğunu
söylemek ‘suç’undan tutuklandı...
***
Ne yazık ki bu memlekette hukuk falan yoktur.
Ve hukukun bittiği yerde Haziran başlar!..
DERLEME | 133
Hakan Gülseven hakan.gulseven@yurtgazetesi.com.tr 20 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Etrafımızı saran yamyamlar
Çarşamba yazımız şöyle bitiyordu: “Ne yazık ki artık yaşamın her alanında büyük bir
kavga vermek zorundayız.” Salı gecesi, o yazının yer aldığı gazete baskıya girdiği sırada,
Nuh bıçaklanarak öldürüldü...
Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü sözler faydasız artık. Hayat dolu,
neşeli, şeker gibi bir arkadaşımızı kaybettik. Kendisi de inanamamış öylece ölüp gitmekte
olduğuna, “Ne olur bu bir rüya olsun” demiş...
Ne yazık ki, yaşananlar bir rüya değil. Yaşamımıza kasteden bir yamyamlar topluluğuyla
karşı karşıyayız. Tekrar ediyorum, yaşamın her alanında büyük bir kavga vermek
zorundayız...
***
Yaşananların hiçbiri tesadüf değil. Türkiye’de iktidar örgütlü bir utanmazlık, cehalet,
cinayet, hırsızlık ve sapıklık şebekesidir. Tüm bu mevhumlar yaşamın her alanını adım
adım esir alıyor.
Kendi anasının dizini görünce şehvete kapılan sapıklar ‘din alimi’ sayılıyor. Televizyon
kanalları var. Oradan cehalete sesleniyor ve örgütlüyorlar. Bunların ağzının ortasına
çakacak bir hukuk yoksa, Özgecanlar paramparça edilir, öylece bakarsınız...
Binlerce sapık devletin köşe başlarına yerleşmiş. Hep birlikte kadını toplumsal olarak
ortadan kaldırmak, ‘şey’leştirmek istiyorlar.
23 Nisan Başbakanı olarak o koltuğa oturtulan adam şuursuzca konuşuyor, HDP’li kadın
milletvekilleri için, “Kadınlığı provokasyon unsuru olarak kullanıyorlar” diyor. Bunu, her gün
bir kadının parçalanıp çöpe atıldığı, yakıldığı bir ülkenin sözde başbakanı olarak yapıyor!
Ve iktidarın ihale kralları “Milletin a..na koyacağız!” diye diye, elleri mallarında, özgürce
ortalıkta salınıyor!
Hırsızlığın yargılanamadığı yerde, hırsıza hırsız diyenler hapse atılıyor.
Telefon tapelerinde idrak seviyesi tüm memleketin malumu haline gelen ‘armatör’ Bilal’in,
biraderiyle birlikte nasıl tanker filosuna sahip olduğunu kimse sorgulayamıyor.
134 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ama onun babası, zaman zaman sıfırlattığı hesap edilemez servetiyle, kaçak, hukuksuz,
zevksiz, pespaye bir sarayda yaşıyor. Dünyada “kendisine hakaretten en çok insan
tutuklattıran cumhurbaşkanı” sıfatı kazanan bu unsur, esnafı sokaktaki halka karşı
kışkırtmanın keyfini sürüyor. Nuh’u bıçaklayan o aşağılık herif, kendisini “Alperenim,
polisim benim” diye pışpışlayan makamdan cesaret alıyor...
***
Etrafımızı bizzat iktidar tarafından kışkırtılan kafasız bir yamyamlar sürüsü sarıyor.
Tecavüzcü, sapık, katil, hırsız kendisini hayatın içinde iktidar biçiminde örgütlüyor.
İktidarın sokaktaki yansıması olan ‘palalılar’ kadın, erkek, çoluk, çocuk demeden
hayatımıza kastediyor. Bizi öldürüyorlar.
Biz, bu topraklarda insanca ve özgürce yaşamak isteyenler... Biz, emeğiyle, onuruyla
yaşayan çoğunluk... Biz, savunmasız, silahsız, sakince yaşamaya çalışan milyonlar... Ve
biz, öfkesiyle Haziran’ı yaratanlar...
Ya hep birlikte bu yamyamlar sürüsünü durduracağız, ya da tek tek yok olacağız. Tercih
hepimizin...
DERLEME | 135
Haluk Şahin haluk.sahin@yurtgazetesi.com.tr 3 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Bir hilkat garibemiz olacak!
Anladınız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçime kadar aylar boyunca canla
başla savunacağı anlaşılan Başkanlık rejimi projesinden söz ediyorum.
Projeye göre seçimden sonra yapılacak Anayasa ile ekonomisiyle, yargısıyla, yasamasıyla
tüm yetkiler Başkan’da olacak. Yürütme zaten ona ait.
Bu yetkilere Güvenlik Paketi Yasası ile getirilmek istenen polisiye yetkileri ekleyiniz: Ve
karşısına geçip ağlayınız!
Buyrun size panayırlarda parayla gösterilebilecek bir hilkat garibesi: Kocaman bir başı, her
yana bakan patlak gözleri, iri kepçe kulakları var. Ve oradan çıkan minik kollar, bacaklar,
cinsel organlar… Dağlara taşlara, tüh tüh tüh!
*
Doğacak bu hilkat garibesinin bir aldatma ürünü olduğu da söylenebilir.
Öyle ya, tarafsızlık yemini etmiş olan bir Cumhurbaşkanı Anayasa’ya göre yapmaması
gereken bir şeyi yapıyor, kalabalıkların önüne çıkıp onu savunuyor. Onu gerçekleştirmeye
çalışan siyasal partiye oy istiyor. Yani bir partiyi, kendi kurduğu ama sözümona tüm
bağlarını kestiği partiyi, kayırıyor. Saklamadan, gizlemeden, televizyon ekranlarında, halkın önünde yapıyor bunu…
Aleni olarak yapıyor yapmaması gereken şeyi.
Sağlıklı bir şey çıkar mı bundan? Çıkmaz. Hilkat garibesi çıkar.
*
Nasıl mı geldik bu noktaya?
İktidar yandaşları ve kendilerine liberal diyen bazı arkadaşlarımız, yıllar boyu, Cumhuriyet
düzeninin ve kurumlarının eğrilip bükülmesini, ayaklar altına alınmasını “normalleşme” adı
altında savundular. 12 Eylül 2010 referandumunu “normalleşme” hamlesi olarak göklere
çıkardılar. Değil mi ama, AKP iktidara gelinceye kadar bu ülkede her şey anormal idi. Şimdi
doğrusunu bulmuştuk: Örneğin Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanması normalleşmenin
görüntülerinden biriydi. Yargının hallaç pamuğu gibi atılması da öyleydi…
Normalleşe normalleşe bu anormal duruma geldik! Sonunda tuhaf, hiç kimseye
benzemeyen bir şeye dönüştük. Şimdi onu anayasaya bağlamak istiyoruz.
*
Sorun şurada:
Hayattan ve gazete haberlerinden biliyoruz ki, hilkat garibeleri pek uzun yaşamıyor. Bir
çoğu doğum sırasında ya da hemen ertesinde ölüyor. Çünkü hayatın gerçeklerine aykırılar.
Her nasılsa yaşabilenler ise, aileleri için bir soruna, ağır bir yüke dönüşüyor.
Bir üzüntü ve utanç kaynağına.
Ailecik dünyadan kopuyor, tüm enerjisini hilkat garibesini yaşatmaya harcıyor.
Yazık oluyor! 136 | UYAN TÜRKİYEM 6
Haluk Şahin haluk.sahin@yurtgazetesi.com.tr 8 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Küf
İnsanlar gibi ülkelerin de bir yaşam üslubu vardır. Buna “tarz” da diyebilirsiniz. Bunun bir
kısmı zaman içinde değişir. Bir kısm ise aynı kalır: İşte o değişmeyen, kişi ya da ülkenin
karakteridir.
Türkiye’nin üslubu ya da tarzı son yıllarda hızla değişiyor. Kötüye doğru değişiyor. Ben bu
üslup bozulmasını bir çeşit küflenme olarak görüyorum. Küf biliyorsunuz belirli koşullar altında oluşan ve yayılan bir çeşit mantardır. Görünen
kısmı olduğu gibi görünmeyen kısmı da vardır. Tümü zehirli olabilir. Yavaş yavaş hasta
edebileceği, gibi tak diye götürebilir de.
Bundan 20 yıl kadar önce “magazinleşme” dediğimiz küften şikayet ediyorduk. Batı
medyasından bulaşan bu küf, hayatın tüm alanlarınını, bu arada siyaseti, ciddiyetten
koparıyor, eğlencelik kıvama getiriyordu. Magazinleşme, önemliyle ön emsizin
ayırdedilmesini zorlaştırıyor, hayatı sabun köpüklerinin uçuştuğu bir kına gecesi gibi
resmediyordu.
Dünyaya böyle bakınca, Başbakan Tansu Çiller’in rüzgarda uçuşan eteği, savurduğu
savaş tehditlerinden daha önemli oluyordu.
Bu küfe alıştık. Kanıksadık. Artık bizi eskisi kadar rahatsız etmiyor.
Öyle ya: Artık Facebook’ta, Instagram’da, Twitter’da hepimiz biraz magaziniz!
*
Son yıllarda ülkeyi saran yeşil küfe “yalan küfü” diyebiliriz.
“Magazinleşme” küfü önemli ile önemsizi ayırdetmemizi zorlaştırıyor demiştim. Yalan küfü
de doğru ile yanlışı ayırdetmemizi zorlaştırıyor. Bir süre sonra yalanlara doğru muamelesi
yapmak olağanlaşıyor. “Doğru”nun anlamsızlaştığı çürük bir doku çıkıyor ortaya. Her şeyin duruma göre
değerlendirildiği Makyavelist bir alacakaranlık. Her zaman her şeyin beklenebileceği puslu
ve pusulu bir bulanıklık.
DERLEME | 137
Tarafsızlık yemini etmiş bir Cumhurbaşkanı kalabalıkların önünde kendisine 400 milletvekili
istiyor. Hangi parti için istediğini söylemiyor. Ama kimin için istediğini kendisi dahil herkes
biliyor. Gene de, birileri kalkıp anlamamış gibi yazılar yazıyorlar.
Küf, böyle şeyler yaptırıyor işte! Aynı cumhurbaşkanı Bursa Ulucami’deki namaza gecikince ezan 10 dakika geç okunuyor. Oysa, ezan saati bu ülkede doğru zamanın göstergelerinden biri olagelmiş. Kimseyi
beklememiş. İnsanlar saatlerini ona göre ayarlamışlar.
Yanlış saate göre saat ayarlayanların ülkesi olmuşuz demek ki!
Mantar, yayılgan…
Madem o öyle yapıyor ben de öyle yaparım kolaycılığı… Bu anlayış kademe kademe
ülkenin tüm kurumlarına yayılıyor. Muhalefetine, bürokrasisine, işci sendikalarına spor
kulüplerine, sanat kurumlarına, hepsine. O yapıyorsa -ve “kazanıyorsa”- ben niçin yapmayayım?
Doğru söyler gibi yalan söyleyenlerin, doğruyu dinler gibi yalan dinleyenlerin, sonra bu
yalanları doğruymuş gibi yalandan savunanların ülkesi oluyor Türkiye.
*
Durum ortada: Küf her yere yayıldı.
Doğru söyleyenler azınlıkta kaldı.
Yalanın en giremeyeceği sanılan yerler fethedildi. Referans gazetemiz yok.. TRT saptırma
makinesi. Diyanet’in söylediklerine artık herkes şüpheyle bakıyor. Koskoca TÜBİTAK doğru
söyle gibi yalanlar üretti.
Geriye bir Milli Piyango kalmıştı. Meğer kazanan numnaralar da yalanmış.
Ama kaybedenler doğru: tüm Türkiye!
138 | UYAN TÜRKİYEM 6
Haluk Şahin haluk.sahin@yurtgazetesi.com.tr 17 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Çook öfke var çok
Özgecan Aslan’ın başına gelenlere karşı çok büyük bir toplumsal tepki var. Bu kadar farklı
kesimlerden bu kadar çok insanın bir konuda bu kadar öfkeli olduğunu uzun zamandır
görmemiştim.
Olay gerçekten dehşet verici. Ama öyle sanıyorum ki, bu tepkinin arkasında çok derin ve
çok yanlı bir birikim var. Belli ki, insanların, en azından bazı insanların, şurasına kadar
gelmiş. Yeter artık diyorlar!
O yüzden hiç kimse suçu başkalarına atarak, günah keçileri icat ederek bu işin içinden
çıkabileceğini sanmasın.
Bu işin içinden ancak çok yönlü bir toplumsal yüzleşme ile çıkabiliriz.
Onu yapabilir miyiz? Çok emin değilim.
***
Konunun özü ve özeti, Türkiye’de kadına yönelik çok cepheli ve çok katmanlı baskıdır.
Bu konuda kuvvetler ayrımı yoktur, kuvvetler birliği vardır. Son onyıllardır, yasamasıyla,
yürütmesiyle, yargısıyla ve hatta dördüncü güç sayılan medyasıyla bu ülkenin iktidarı
tercihlerini hep kadını ezmekten ve sömürmekten yana kullanmıştır. Yargı bunlardan biridir. Kadınlar yargıya güvenmiyorlar. Özgecan olayının da, bir şekilde
“kadının tahriki” gibi mazeretlerle çarpıtılmasından çekiniyorlar. Kendilerini destekleyen o
kadar çok örnek var ki! Bizim pek namus meraklısı ülkemizde egemen yargı zihniyeti tecavüzcünün en büyük
umudu olagelmiştir.
Yasama için bir şey söylemeye gerek yok: TBMM’deki kadın milletvekili oranı (yüzde 14,3)
söylenmesi gereken her şeyi söylemektedir.
Bakanlar Kurulu’na bakınız. Tek işlevi nazarlıklık olan bir kadından başkasını
göremezsiniz. Anayasa Mahkemesi’nde de artık kadın yargıç yoktur. Anayasa Mahkemesi de artık
erkekler arasında sen-ben-bizim oğlan sohbetiyle yürüyecektir. Bütün bunları düzeltme, sonra “Cennet anaların ayakları altındadır,” türünden
sözlerle insanları kandır.
DERLEME | 139
Efendiler, biz öteki dünyadan değil bu dünyadan söz ediyoruz. Bu ülkenin pek çok yerinde
anaların ayaklarının altına konulan, cehennemdir!
***
İktidar bu öfkeden aslan payını alıyor. Müstahaktır. Kadınları doğurgan ev
yaratıklarına indirgeyen ideolojisi ile de müstahaktır, icraatı ile de müstahaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçenlerde Meksika’da yaptığı konuşmada Obama’ya
hatırlattığı üzere, yönetenler ülkedeki her cinayetten sorumludur. Özgecan da buna
dahildir.
Ancak bu, muhalefetin de sorumlu olmadığı anlamına gelmez. Son öfke fırtınasının
nedenlerinden birisi de, her şey bu kadar yanlışken, baskı bu kadar ağırlaşmışken ve gün
be gün daha da ağırlaşırken muhalefetin gene de bir değişim umudu yaratamaması ile
ilgilidir.
Sabır taşları çatlıyor ve insanlar soruyorlar: Daha ne kadar?
Bu öfke patlaması tarihin çöp sepetine atılmış bir takım şeyleri cazip hale
getirebilir. İdam cezası gibi. Aman ha! Bu toplumda geleneksel olarak idam cezasının
kimlere karşı kullanıldığını bilmiyormuş gibi davranmayın; işkenceyi yasallaştırmak isteyenler var, savunma hakkını yok saymak isteyenler var, ama ha!
Öfke haklı bile olsa, aman dikkat: Öfke ile kalkanın zararla oturacağını unutmayalım! 140 | UYAN TÜRKİYEM 6
Haluk Şahin haluk.sahin@yurtgazetesi.com.tr 22 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Bir tımarhane parodisi olarak Türkiye
Türkiye’nin bir tımarhaneye döndüğünü epeydir yazıyorum. Artık, o kanıda değilim. Son
gelişmelerden sonra fikrimi değiştirdim. Tımarhanelerin bile bir ciddiyeti vardır. Türkiye’nin
yok.
Türkiye için bir tımarhane parodisi demek daha doğru olur.
“Tımarhane” kelimesini eski anlamında kullanıyorum: “Delilerin” içine atıldığı ama tedavi
edilmediği bir çeşit kamp. Normal hayatta asla olmayacak, ipe sapa gelmeyecek, hiçbir
mantığa dayanmayan olayların her an yaşandığı, uçuk şeylerin, deli saçmalarının yüksek
sesle söylendiği yer…
Akıl hastanelerini tenzih ederim. Oralar ciddi yerlerdir. Zaten artık “deli” kelimesi de
kullanılmıyor. Bu alanda tıb çok ilerledi: Bir zamanlar ümitsiz sayılan vak’alar bile yeni ilaç
ve yöntemlerle tedavi edilebiliyor.
Günümüzde tımarhaneler açık tımarhaneler.. Deliler de dışarda.
Onları kimse tedavi etmiyor. Onlar herkesi hasta etmeye çalışıyorlar. Korkarım
başarıyorlar da…
*
Ama, hayır, artık Türkiye’yi tımarhaneye benzetip haksızlık etmeyeceğim. Çünkü
tımarhanelerin bile bir ciddiyeti vardır. Oralarda bile kimin neyi yapıp neyi yapmayacağı
konusunda beklentiler ve kurallar oluşmuştur. Filanca “hasta” kuş olduğunu sanmakta,
aradabir uçmaya çalışmaktadır, bu yüzden pencerelere yaklaşılmasına izin vermemek
gerekir; falanca hasta ise Hitler olduğu iddasındadır, onu Musevi hastayla aynı koğuşa
koymak hata olur, vb. vb.
Türkiye artık bu noktayı da geçti. Kuş olduğunu iddia edenler damlarda dolaşıyor,
kendisini Hitler sananlar havra kapısında bekçilik yapıyor.
Büyük bir çoğunluk da sanki her şey normalmiş ya da her şey olabilirmiş gibi gündelik
yaşamını sürdürüp gidiyor. Ve korkarım haklılar: Çünkü gerçekten her şey olabiliyor.
*
Şu havuz gazetelerinin günlerdir tam sayfa birinci sayfadan verdikleri Sümeyye’ye
DERLEME | 141
suikast haberi bu inancımı pekiştirdi: Türkiye işin ciddiyeti açısından artık bir tımarhane
parodisidir.
Çünkü akıl, mantık ve izan açısından tüm ölçüler aşılmış, sıfır noktasına ulaşılmıştır.
Kafasında yarım gram beyin kalmış biri bile gazetelerde yer alan iddiaların iler tutar yanı
olmadığını şıppadak anlar. Umut Oran öyle konuşmaz. Emre Uslu ile hiç konuşmaz. Öyle bir iletişimin yapılabilmesi teknik olarak mümkün değildir. Olsa bile o mesajlar öyle
ifade edilmez…
Parodi, biliyorsunuz, bir olayın, kitabın, filmin ya da televizyon programının bazı özelliklerini abartarak onunla gırgır geçmeyi hedefler. Orada isterseniz gerçeğin sınırlarını
zorlayabilirsiniz. Cıvıtabilirsiniz. Herkes güler, ama kimse inanmaz.
İnanmasını isterseniz “Salak mısınız siz?” anlamına gelen bakışlarla bakarlar yüzünüze.
Soru haklıdır: Salak mısınız siz? Salak mıyız biz?
*
Türkiye’nin tımarhane parodisi değil tımarhane olduğu dönemdeki kumpasları ve onunla
bağlantılı iddiaları hatırlayınız.
Ergenekon, Balyoz, Oda TV gibi davaların avukatları ta en baştan beri delil olduğu ileri
sürülen belgelerde tutarsızlıklar olduğunu söyler, örnekler verirlerdi: Filanca şirket iddia
edilen tarihte henüz kurulmamış bile, falanca yazı fontu o tarihte kullanılmıyor, vb. vb.
Delillerin uydurulduğu, en azından bazılarıyla oynandığı belliydi ama belli olan bir şey daha
vardı:
Bunu yapan kumpasçılar yaptıkları işi ve karşılarındaki kişileri ciddiye almış, ona göre gerekçeler üretmişlerdi.
Bu kez bakıyoruz öyle bir şey yok: saçmalığı, tutarsızlığı saklamak için özen bile
gösterilmemiş. Belki acemilikten, belki güçlü olmanın kibirinden.
İşte bu noktada parodileşmeye geçiliyor.
*
Bu yazı bu noktada bitecekti. Ama hayır, parodide abartmanın ve akılı zorlamanın sınırı
yoktur.
Yazıyı yazarken bir de ne göreyim, Cumhurbaşkanı Erdoğan Fuat Avni’ye meydan
okumuş, “Delikanlıysa ortaya çıksın!” demiş.
Hoppala! Hani Emre Uslu Fuat Avni idi? Hani tüm suikast komplosu Fuat Avni rolündeki
Emre Uslu ile Umut Oran arasında geçiyordu? Demek ki, Fuat Avni’nin kim olduğu
bilinmiyormuş!
Şimdi biz ne yapacağız? Kumpasçılara “Biraz ciddiyet beyler!” mi diyeceğiz? 142 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hasan Bögün hbogun@gmail.com 23 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Milli füze sistemi ve füze kalkanı
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın yazılı soru
önergesine 19 Şubat’ta verdiği yanıtta, Türkiye’nin hava savunma füze sistemi konusunda
tercihini Çin şirketi yönünde kullanacağını açıkladı. Yılmaz’ın açıklamasında en dikkat
çekici ifadelerden biri şuydu: “Sistem, Türkiye’nin savunması için milli sistemlere entegre
edilecek ve NATO’ya entegre edilmeden kullanılacak.”
Bakan Yılmaz’ın “milli-gayrı milli NATO” ayrımını yapması, Türkiye’nin ve Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin (TSK) savunma alanındaki 65 yıllık çıkmazının veciz özetidir. “Küçük
Amerika”cı iktidarlar, 1950’lerden itibaren Türkiye’nin “eksenini kaydırmış,” ABD’nin
çıkarlarını “milli çıkarlar” diye yutturmuştu. Şimdi, en Amerikancı iktidar bile 1960’lı
yıllardan itibaren “NATO’ya hayır” şiarını yükselten yurtsever gençliğin çizgisine gelmiştir.
Bu yöneliş “eksen kayması” değil, Türkiye’nin kaymış olan ekseninin yeniden düzelme
yoluna girmesidir.
EKSEN NASIL KAYDI
Savunma, iç ve dış tehdit algılamalarına göre düzenlenir. Türkiye 1950’lere kadar tehdit
algılamasını “emperyalizm-mazlum milletler” çelişmesine dayandırmıştı. Stratejisinin özü,
savunma dahil her alanda milli kaynaklara dayanarak güçlü bir ülke olmaktı. Bunun için
yurtta barışa ve dünyada barışa ihtiyacı vardı. Aynı zamanda güçlü olmayı, yurtta barışın
ve dünyada barışın bir etkeni olarak görüyordu. Sovyetler Birliği ile dostluk önemliydi ve
Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyetiydi.
1950’lerden sonra Amerikancı iktidarlar Türkiye’nin bu milli eksenini kaydırdılar.
Türkiye’nin kendi tehdit algılamalarının yerini ABD’nin çıkarları ve tehdit algılaması aldı.
Dost Sovyetler Birliği tehdit kaynağı düşman oldu. Bunun içerideki yansıması milletin
parçalanıp bölünmesi, bir kesiminin düşman olarak görülmesidir. Cumhuriyet Devrimi’nin
ve Aydınlanmanın getirdiği milli kazanımlar tasfiye edildi. Millet bir kez daha etnik ve dini
bölünmelere uğratıldı, ABD “enstrümanı” ılımlı İslam iktidara tırmandırıldı.
TEHDİT KAYNAĞI ABD
Oysa 1963’teki füze krizinde bile Türkiye Sovyetler Birliği’nden sıcak tehdit almamıştır.
Tersine Moskova’nın Karadeniz sahillerimize konuşlu Amerikan nükleer füzelerini
DERLEME | 143
söktürmesi Türkiye’yi nükleer hedef olmaktan çıkarmış, dolaylı olarak Türkiye’nin yararına
olmuştur.
Günümüzde de NATO Rusya’yı ana tehdit kaynağı olarak görürken, Türkiye bir numaralı
stratejik projesi Akkuyu Nükleer Santralı’nı Rusya ile birlikte yapmaktadır. Türk-Rus ortak
projesi Türk Akımını, ABD ve Avrupa kendilerine karşı bir hamle olarak görmektedir.
Türkiye, ABD’nin iddia ettiği gibi İran, Irak ve Suriye’den de tehdit almamıştır. Tersine,
PKK terörü dahil güney sınırlarımızdaki ve ülke içindeki tehdit, ABD’nin Irak işgaliyle
baş göstermiştir. ABD’nin Suriye’yi parçalamak için başlattığı ve yürüttüğü örtülü savaş
bu tehdidi ağırlaştırmaktadır. Dikkat ediniz; İran sınırımıza yakın illerimiz ABD’nin ve
“enstrüman”larının etkin olduğu güney illerimize oranla daha istikrarlıdır. Halbuki İran’ın
tehdit kaynağı olduğu değerlendirmesine dayalı olarak Kürecik’te Amerikan radarı
kurulmuştu.
TSK’NIN AÇMAZI
Savunma Bakanı Yılmaz’ın “milli-NATO” ayrımı yapması, aynı zamanda TSK’nın karşı
karşıya olduğu büyük bir soruna işaret eder. 1999 yılında Washington’da yapılan NATO
zirvesinde, NATO üyesi bütün devletlerin hava sahaları tek bir hava sahası olarak
kararlaştırıldı. 2010 yılında Portekiz’de yapılan Lizbon Zirvesi’nde bu durum teyid edildi
ve buna bağlı olarak, bütün NATO hava sahasının savunulması ABD’nin Füze Kalkanı
sistemine bağlandı. Buna İsrail’in hava savunması da dahil. Portekiz zirvesine katılan
Abdullah Gül, bu düzenlemeyi yapan bildiriyi imzaladı. Böylece Türkiye Füze Kalkanı’nın
tarafı oldu. Arkasından ABD Füze Kalkanının parçası olan Kürecik radarı kuruldu.
Bu demektir ki; Türkiye’nin hava sahasını iki komuta kontrol sistemi denetleyecek: Milli
hava savunma sistemi ve ABD’nin Füze kalkanı... Bu sistemlerden birisinin “dost” dediğini,
diğeri “düşman” olarak değerlendirebilecek. Milli sistem Türk hava sahasını ihlal eden
İsrail uçaklarını, ABD sistemi ise İran, Rus uçaklarını hedef alabilecek. Hatta ABD Füze
Kalkanı, milli komuta kontrol sistemine bağlı Türk hava savunma araçlarını da “düşman”
olarak görebilecek. Kendi topraklarımızdaki Kürecik radarı, kendi hava savunmamıza karşı
çalışabilecek.
Bu açmazdan kurtulmanın tek yolu, Türkiye milli savunmasını terketmeyeceğine göre,
öncelikle füze kalkanından ayrılmak ve arkasından NATO’dan çıkmaktır. TSK’nın Kıbrıs
Barış Harekâtı’ndan sonra konulan ambargolar üzerine NATO’dan çıkmayı tartıştığını
biliyoruz. Uluslararası koşullar bugün daha da elverişlidir.
144 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hayati Asilyazıcı 15 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
O gün bugündür!
‘Umut, insanı en son terk eder’miş. Bu özdeyişi severim çünkü bir diyalektik
kıpırdanış var içinde. Geç kalınmış olmasına karşın yurttaşlarımız arasında
büyük bir uyanış var. Bu uyanışın temelinde cumhuriyetin ilkelerini sarsan
12 yıllık AKP iktidarı ve onun başbakanı Tayyip Erdoğan var. AKP’nin iktidar
yıllarında Özal’ın başlattığı özelleştirme yöntemiyle ülkeyi yoksullaştırma
başlamıştı. Tayyip Erdoğan ve AKP ile bu özelleştirme doruğa vardı.
Bu doruğa varış kuşkusuz olumsuz niteliktedir. Güzel yurdumuzun tüm
fabrikaları, işletmeleri, limanları, devletin ekonomik gelirlerini sağlayan tüm
kurumları özeleştirme aldatmacası ile aslında taşeronlaştırıldı. Dolar 2,5 TL’ye
dayandı. Dış borç katlanarak arttı. İçeride başbakan mı cumhurbaşkanı mı
olduğunun bir türlü ayırdına varamayan Tayyip Erdoğan, AKP Cumhurbaşkanı
olarak yeniden kendini sık sık yurt dışına atıyor. Afrika’yı dolaştı, şimdi
Güney Amerika yoluna koyuldu. Küba’da Atatürk’ün büstüne çelenk koyma
takiyyesini gerçekleştirdi. Ne diyordu oradaki büstün üstündeki yazı? “Yurtta
barış, dünyada barış”. Erdoğan yaşadığı ülkesinde barışı sağlayamadı.
Hala ülkeyi bölmeye çalışıyor. Güneydoğu’da PKK kol geziyor. Valiler,
kaymakamlar, polisler suskun! Asker kışlasında olup bitenleri izliyor. BOP
Eşbaşkanı son model yeni uçağı ile dünyayı dolaşmaya devam ediyor.
Kendisi için sonsuz kredi kullanıyor. Kaçak Aksaray’dan yola çıkarak örtülü
ödeneğin Ortadoğu ve özellikle Suriye teröristlerine peşkeş çekiyor. Bu
manzara ürkütücü, ülkenin geleceğini karartmak isteyen bir iktidarın yanlış
yönetimi işte böyle bir görüntü çiziyor ülkemizde.
Atatürkçüler, ulusalcılar, yurtseverler 15 Şubat 2015 tarihinde Ankara’da
toplanıyor. AKP’nin yol haritasına dur demek için. Bu toplantı sadece
ülkeyi değil, cumhuriyet ve aydınlanmayı da koruma ve kurtarma özelliği
taşıyor. Vatan Partisi, yurtseverleri, ulusalcıları, aydınları, sanatçıları tüm
halkımıza ışık tutacak bir umut oluyor. Tayyip Erdoğan’ı Başkanlık Sistemi
doğrultusunda duraksatacak bir toplantı gerçekleşiyor pazar günü. Erdoğan’ın
DERLEME | 145
amacı başkanlık sistemi görüntüsü içinde tam bir diktatörlüğü kurmaktır.
Bunun için Güneydoğu halkımız olayın farkında ve bu toplantıya büyük katılım
sağlamada ön sırayı almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti öyle imamhatiplerle
yıkılacak kuruluş ilkelerine sahip değil, geçmişle geleceği özümsemiş, 20.
yüzyılın en büyük devrim haraketlerinden biridir.
YENİDEN KUVAYI MİLLİYE
Tayyip Erdoğan’ın 12 yılda yaptığı bütün cumhuriyeti yıpratıcı davranışlar,
görüldüğü gibi kaygan bir zemin üstünde yıkılmaya mahkumdur. Tarihine ve
kültürüne sahip çıkamayan siyasiler gün gelir kaygan zeminde kayıp giderler.
İşte o gün bugündür. Son yılların önemli bir halk hareketine dayanan siyasal
bir olay gerçekleşiyor. “Milli koalisyon” işte sonuç veriyor. O günün bugün
olduğunu bütün ülkemiz insanları duyacak, gericilik yeniden tarihe gömülecek.
Cumhuriyet ivme kazanacak. Bu tarihsel olayların geçmişle sağlıklı bir
bağlantısı vardır. Kuvayı Milliye’nin tarihçesine baktığımızda bir Türkiye
Cumhuriyeti’ni yarattı. Bu bir cumhuriyete sahip çıkma olayıdır. Atatürk ve
arkadaşlarının kurmuş olduğu Kuvayı Milliye kökenli cumhuriyetimize sahip
çıkılma olayıdır. Ayrıca siyasal tarihimizde de 15 Şubat 2015 bir miladın
başlangıcı olacaktır.
146 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hikmet Çetinkaya 18 Şubat 2015 Çarşamba CUMHURİYET GAZETESİ
Direnme Evrensel İnsan Hakkıdır...
Direnme hakkı, evrensel hukuk, eşit ve tarafsız yargılama, temel hak ve özgürlükler,
çağdaş toplumların olmazsa olmazıdır...
Bu konular hiçbir zaman gündeme gelmez, tartışılmaz!
Direnme hakkı, anayasalarda açık açık yazılsın ya da yazılmamış olsun, bu bir evrensel
insan hakkıdır!
Bunu evirip çevirmeye, bükmeye gerek yok!
Türkiye bu yüzden çağdaş, evrensel demokrasiye geçemedi, demokratik direnme hakkı
elimizden alındı...
Bir ülke düşünün ki üniversite öğrencileri “parasız eğitim” için pankart asıyor, gösteri
yapıyor...
Bunu yapan öğrenci, karşısında polis gücünü buluyor. Öğrenci tekmeleniyor, kıyasıya
dövülüyor, üniversitelerde kızlar yerlerde sürüklenip gözaltına alınıyor...
Suçları direnme hakkını kullanmak!
Bu hak, suç kabul edilip “terör yaftası”yla biçimlendiriliyor, kullananlar ise zindana atılıyor,
aylarca mahkemeye çıkarılmıyor.
Oysa üniversiteli gençlere, direnme hakkını kullandırmamak, onları gözaltına almak,
tutuklamak, evrensel demokrasilerde insan haklarını ihlal suçu kapsamındadır...
Barolar Birliği bunun için ayakta bugün!
Çünkü TBMM’nin anayasa ve hukuka aykırı düzenleme hakkı olmadığı gibi rejimi
değiştirme, var olan anayasayı askıya alma; polise, yargıç, savcı yetkilerini de vererek
polis devleti oluşturma, polisi iktidarın ordusu yapma yetkisi de yoktur.
Meclis, milletindir...
Egemenlik kayıtsız şartsız milletimizindir...
***
AKP 13 yıldır tek başına ülkeyi yönetiyor...
Anayasal düzeni değiştirme suçlarının kapsamı yarım daktilo sayfasını aşar, birkaç
tümceyle geçiştirilemez.
Oturup tartışılarak hazırlanır, somut veriler ortaya konur...
Barolar, bugünlerde görüşülecek olan yeni yasal düzenlemenin derinliğine incelendiğinde
rejimi değiştirmeye yönelik olduğunu söylüyorlar.
DERLEME | 147
Şükran Soner’in de değindiği gibi bu paketin kabulü demokrasi çizgisinin dışına çıkma
anlamına gelecektir.
Hükümetin, polis devletine yönelme istemi olduğu gerçeğinin bir kez daha altını çizmek
isterim.
Yasaklı yasaya karşı demokratik eylem yapması, düzenlemesi, demokrasi bilinci taşıyan
her bireyin, her kurumun hakkıdır.
İnsanca yaşamak!
Toplumu sevgiyle kucaklamak!
Din, ırk, inanç, mezhep, dil ayrımcılığı yapmamak!
Ben böyle bir dünya ve Türkiye istiyorum!
Toplumu cepheleştirerek hiçbir yere varılamaz. Siyasal iktidar ayrımcılıktan vazgeçmeli,
toplumda bir kardeşlik havası estirmelidir.
Parçala-yönet!
Böyle bir yönetim; çağdaş, evrensel demokrasilerde olmaz, hukuk siyasallaştırılamaz...
Korku tünelinden geçiyoruz hep birlikte...
Ortadoğu paramparça ve kan gölüne dönmüş. Aynı konuları her gün oturup yazmak
istemiyor canım...
Yaşamın penceresinden bakmak, kış güneşinin altında dolaşmak, parklarda oynayan
çocukları yazmak istiyorum.
Aşkı, sevdayı, sevgiyi anlatmak geçiyor hep aklımdan ama olmuyor işte, yazamıyorum...
***
Bir ülkede hukuk devleti ilkeleri ayaklar altına alınırsa; 12 Eylül’ün getirdiği Siyasi Partiler
ve Seçim Yasası yerli yerinde durursa, bu yetmezmiş gibi “polis devleti düşü” yasal kılıf
içinde yaşama geçerse, tüm bunların sonuçları ne olur acaba?
Bunları düşünmek bile istemiyorum!
Gözlerim kapalı, sağır bir gece içinde, hayallerimi kovalıyorum...
Ne kadar çok özlemişim duygulanmayı; en derin denizlerdeki aydın buluşmaları...
Kimsenin bilmediği bir şamatanın içinde, yakarmaları, bağrışmaları...
Çok özlemişim çok!
148 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hüseyin Haydar 14 Şubat 2015 Çarşamba AYDINLIK GAZETESİ
Kuvayı Milliye işbaşı yapıyor yine!
Halkçılar, Devrimciler, Milliyetçiler, Türkiye’nin Milli Kuvvetleri, bir kez daha, Vatan bayrağı
altında birleşiyor. Selam olsun!
Kuvayı Milliye işbaşı yapıyor yine: Yıldız Başak’lı bayrak, Kuvayı Milliye’nin rüzgarıyla,
mutluluk gülüşüyle dalgalanarak yükseliyor. Neşemiz, kavgada kararlılığımız Türkiye kadar
büyük.
Kuvayı Milliye işbaşı yapıyor yine: Devletimize bağımsızlık, milletimize kurtuluş, Avrasya’ya
zaferler vermek için.
Kuvayı Milliye işbaşı yapıyor yine: Ankara’yı işgalden kurtarmak için, yabancılara satılan
kurumlarımızı geri almak, üretime vurulan zinciri kırmak için, tarımı, esnafı, tüccarı,
sanayiciyi şahlandırmak için.
Kuvayı Milliye işbaşı yapıyor yine: Bölücülüğü, irticayı boğmak, milleti birleştirmek, Laik
Türkiye’yi yeniden kurmak, Müslüman’ın alnını ağartmak için.
Kuvayı Milliye işbaşı yapıyor yine: Yarım kalan devrimimizi tamamlamak, Türkiye’yi
mutluluk, bolluk, kardeşlik ülkesi yapmak için, herkese iş, herkese aş sağlamak için.
Aşağıdaki marş, İşçi Partisi’nin yarın Ankara Arena’da gerçekleştireceği Büyük Kurultay’da
seslendirilecek. On binler hep bir ağızdan “Koş saflara gel saflara,” diye haykıracak. Sizin
de orada olup aynı coşkuyu bölüşmenizi dilerim.
Altmış yıl önce “Kuvayı Milliye gelecek yine” diyen Nâzım Hikmet’e ve milli kuvvetlerin
büyük kurultayına selam olsun.
Koş Saflara, Gel Saflara
Bizler yurdun dört yanında, halka hizmete koşarız
Yaz demeden, kış demeden, seller gibi coşarız
Zor günlerden geçmekteyiz, şartlar her gün daha ağır
Yürüyoruz iktidara, tüm dostlarını çağır
Koş saflara, gel saflara, Parti bayrağı altına
Koş saflara, gel saflara, Vatan bayrağı altına
Haydi canlar hep birlikte, yurdumuzu savunmaya
Ülkemin tüm yurttaşları, birlikte bir milletiz
Yüz yıllardır bu toprakta, yaşamış kardeşleriz
Azmet bir kez yükselmeye, hiçbir engel durduramaz
İktidarlar bizi bölüp, birbirimize kırdıramaz
Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk Milletiyiz
Her birlikten kuvvet doğar, birleştikçe güçleniriz
DERLEME | 149
Koş saflara, gel saflara, Parti bayrağı altına
Koş saflara, gel saflara, Vatan bayrağı altına
Haydi canlar hep birlikte, yurdumuzu savunmaya
Halkçı, güçlü bir devleti, biz emekçiler kurarız
Dün meydanlarda biz vardık, bugün yine biz varız
Milli kuvvetler birleşti, iktidarı almaya
Şehirde, köyde, sokakta, yaraları sarmaya
Atatürk’ün izindeyiz, onun askerleriyiz
Yarım kalan devrimleri, biz tamamlayacağız
Koş saflara, gel saflara, Parti bayrağı altına
Koş saflara, gel saflara, Vatan bayrağı altına
Haydi canlar hep birlikte, yurdumuzu savunmaya
Müzik: Sarper Özsan
Söz: Doğu Perinçek, Sarper Özsan, Hüseyin Haydar
150 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hüseyin Şimşek 7 Şubat 2015 Çarşamba YURT GAZETESİ
Şaibeli AKP’yi sandıkta iktidardan
uzaklaştıralım
7 Haziran’da seçmenden oy isteyecek partilerden biri de MİLAD Partisi. İdris Naim Şahin’le
birlikte Eş Genel Başkanı olan Mehmet Bozdemir’e göre AKP artık şaibeli: AKP boğazına
kadar suçlu, demokrasiyi reddetmiş, güvenlik güçlerini zafiyete uğratmış bir hükümet. Bu
durum ülkeyi büyük bir felakete götürür
ANKARA/ Hüseyin Şimşek- Genel Seçimler öncesi Türkiye’nin çiçeği burnunda siyasi
partilerinden olan ve İçişleri eski Bakanı İdris Naim Şahin’in Eş Genel Başkanlığı’nı yaptığı
Millet ve Adalet Partisi (MİLAD) Eş Genel Başkanı Mehmet Bozdemir partinin ortaya
çıkışını seçimlere nasıl hazırlandıklarını, yüzde 19 barajını, iktidara bakış açılarını ve
paralel yapıyla ilgili iddialara karşı değerlendirmelerini YURT’a anlattı .
MİLAD Partisi nasıl ortaya çıktı?
1993 yılında Demokraside Birlik Vakfı’nı, ardından İnsani Değerler Derneği’ni kurduk.
Bunlar sivil toplum faaliyetlerinde bulunan örgütler. 2014 yılının Mayıs ayında ise Değerler
Hareketi diye bir hareket başlattık. Bunun sebebi de milletimiz izin verirse yeni bir siyasi
hareket oluşturmaktı. 30 Mart seçimlerinden sonra Türkiye’de yeni bir siyasi oluşumun
varlığına ihtiyaç duyduk. Böylece 19 Kasım’da Millet ve Adalet Partisi’ni kurduk.
İdris Naim Şahin ile birlikte partinin Eş Genel Başkanı’sınız. Eşbaşkanlık sisteminde nasıl
karar kılındı? Kadronuz hakkında bilgi verir misiniz?
Biz yeni bir siyasi parti olmak yerine Türkiye siyasetini yeniden yapılandırmak istedik.
Türkiye siyaseti çarpık yapılaşmıştır. Öncelikle parti içi demokrasi yok. Parti içi demokrasi
olmadan Türkiye’ye demokrasi getirmek mümkün değil. Biz bu partiyi kurmadan önce
Türkiye siyasetinde söz sahibi olmuş, bakanlık yapmış, milletvekilliği yapmış,
akademisyenlik yapmış ve kanaat önderi olmuş birçok isimle görüştük. O ara İdris Naim
Şahin de AKP’den ayrılmıştı. Onunla da görüştük. Netice itibariyle ortak fikir üzerinden
anlaşmaya vardık. Toplamda 60 kişi bir araya geldik. Aramızda her meslekten insan
bulunuyor. Kurucular kadrosunun aldığı karar doğrultusunda bizim partimizde de
Eşbaşkanlık sistemi benimsendi ve benle İdris Naim Şahin’i Eş Genel Başkanlığa uygun
buldular. DERLEME | 151
Neden partileştiniz?
Türkiye’de yargı da, medya da hükümetin kontrolü altına girmiş durumda. Haram medya
oluşturuldu, toplumu yok etmeye çalışıyorlar. Biz de bu partiyi işte bununla mücadele
etmek için kurduk. Türkiye şu anda cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunu yapan,
terörü meşrulaştırmış, dış politikası iflas etmiş, itibarı sıfırlanmış bir yönetim tarzıyla karşı
karşıya. Bu kadar kötü yönetilen bir ülkede muhalefet muhalefetliğini yapamadı. Türkiye’de
müthiş bir aldatmaca var, çok geri bir durumdayız. Yandaş medya ile çok şeyler yapılmış
gibi gösterip aslında hiçbir şey yapılmıyor. Yapılan araştırmalarda özgürlükler bakımından
180 ülke arasında 154’üncü olduk. İş kazalarında dünya üçüncüsü, Avrupa birincisiyiz. Her
sene 40 bine yakın insanımız trafik kazasında ölüyor. Daha önemli bir duruma dikkat
çekmek istiyorum. Dış politikamız son derece yanlış. Sıfırı tüketmiş bir ülke durumuna
geldik. Tamamen itibarsızlaştık. Sıfır sorunlu ülke derken bütün ülkelerle sorunlu hale
gelen bir ülkenin Dışişleri Bakanı, Başbakan oldu. Biz bu durumu sonlandırmak için,
gerekirse daha etkili muhalefet yapmak için siyasi parti oluşumuna gittik.
Parti örgütlenmeniz hakkına bilgi verir misiniz?
Türkiye’nin 72 ilinde örgütlenmemiz mevcut. 19 Kasım’da partimizi kurduk ve 5 Aralık’ta
örgütlenmelerimizi tamamlayarak seçime katılma hakkı sağladık. Milletvekilleri seçiminde
her ilden aday göstereceğiz. 81 ilden 550 milletvekilliği adaylığı için başvurular gelmeye
başladı. Kamu görevlilerinden iş adamlarına kadar, her kesimden adaylar çıkıyor. Yola
çıkış amacımız bu hükümeti iktidardan uzaklaştırmaya çalışmaktır. Seçime bu yüzden var
gücümüzle katılacağız.
Keşke Gülen gibi 20 camia olsa
Teşkilatlanmanızı anlatır mısınız?
En rahatça teşkilatlandığımız yerler Doğu ve Güney Doğu oldu. Bizim il başkanlarımız, ‘Şu
an PKK ile AKP anlaşmış durumda. Orada hem AKP ye hem de PKK ya tepki var’ diyorlar.
Bu bir gerçek. Kürtler de Türkiye’yi seviyor. Biz buralara gideceğiz. AKP müthiş bir baskı
kurmuş. Bir ile görev veriyoruz, ertesi gün vazgeçiyor. Niye diyoruz? Benim oğlum memur
işten atarlar aradılar beni diyor. Böyle bir baskı var. Buna rağmen biz partiyi çabuk kurduk.
En çok Doğu’da bize ilgi vardı. Sloganınız ne olacak?
“Yaşasın millet var olsun adalet” sloganıyla yola çıkıyoruz. 2015 yılı milletin ve adaletin yılı
olsun diyoruz.
Yüzde 10 seçim barajı sizi tedirgin etmiyor mu?
Baraj bir demokrasi hırsızlığıdır. Eğer halk bizi iyi anlarsa, siyasette kırılmalar olursa, ki
olacak, bizim baraj gibi bir sorunumuz olmayacak. 30 Mart’ta ve Cumhurbaşkanlığı
seçiminde muhalefet kötü bir aday çıkarttı. CHP’nin dine ve dindarlara karşı olması,
MHP’nin Doğu’da olmaması, bunlar hep yanlış politikalardan kaynaklanıyor. Bizim
partimizin en önemli hedefi insandır. Baraj sorunumuz bu yüzden yok. Aşacağız.
152 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ekonomi politikanız hakkında bilgi verir misiniz?
Kuruluşumuz olan 1923 yılından 2002 yılına kadar büyüme ortalamamız 5.1’di ki 2. Dünya
Savaşı ve dünyanın bütününde etkili olan ekonomik krizler yaşandı. Bu rakam tüm bunlara
rağmen bu düzeydeydi. Ancak 2002 yılından 2014 yılına kadarki 12 yıllık süreçte bu
hükümetin büyüme hızı ortalamanın bile altında kalmış, rakam 4.8’e düşmüş. Milli gelir
bakımından 1986’dan beri 10 bin dolara takıldık kaldık. Şu an ülkemiz bu kapsamda
69’uncu sırada. Birleşmiş Milletler’in İnsani Gelişim Endeksi’nde 92’inci sıradayız.
Hükümet o ortalamayı bile tutturamamış. Büyük bir kandırmaca yaşanıyor. Ekonomi
politikamızı bu kapsamda kuracak, yeniden yüksek seviyelere çıkmak için çaba sarf
edeceğiz.
Hükümetin şu anda yürüttüğü bir çözüm süreci var. Buna bakış açınız nedir ve
iktidar olmanız durumunda bu sürecin akıbeti nasıl olacak?
Elbette bizler de kan dökülmesini istemeyiz. Ancak terör örgütü ile günlerce müzakere
yapılması Dünya’nın hiçbir yerinde yok. İmralı’ya heyetler göndermek bir aldatmacadır.
Bizler iktidar olursak, barış taraftarı olacağız. Ve çözüm sürecini karşı taraf silah bırakırsa
yürüteceğiz. Bu konudaki net fikrimiz ve politikamız bu şekilde olacak.
Başkanlık sistemini nasıl buluyorsunuz?
Ben yıllarca Amerika da bulundum. Başkanlık sistemi güzel bir sistemdir. Ancak Türkiye’de
yapılmak istenen başkanlık sistemi değildir. Otoriter bir yapı oluşturulmaya çalışılıyor.
Türkiye’nin başkanlığa geçmesi çok zordur. Çünkü üniter bir yapıdayız. Başkanlık sistemini
uygulayanlar federal hükümetlerdir. Burada tek istenen şey, hukuku zorlayarak otoriter bir
sistem kurmaktır. Peki, partiniz için ‘cemaat ve paralel’ ifadeleri kullanıldı. Paralel yapı hakkındaki
görüşleriniz neler?
Çok net bir şey söyleyeceğim. Bu müthiş bir aldatmacadır. Dünya’nın hiçbir yerinde bu
kadar büyük bir örgüt olamaz. O zaman Dünya’nın en büyük örgütü AKP’dir. Devleti ele
geçirdiler. Paralel dedikleri yer, bir camiadır. Suç kişiseldir. Bir sene geçti, darbe yaptılar
dediler. Darbe yapıldığına inanmıyorum. Bu darbe uydurmadır. Kendi yolsuzluklarını
örtmek için uydurdukları bir şeydir. Darbe olsaydı, teknoloji çağında yaşıyoruz bu
darbecilerin açıklanıp, tutuklanması gerekiyordu. Tam tersi Türkiye’de hukuka, yargıya
darbe yapıldı. Bir camiayı yok etmeye çalıştılar. Bunu yapan kamu görevlileri soykırım
suçundan yargılanabilirler. Türkiye’de ülkücü hareket, sol hareket, bir sürü hareket var.
Bunları yargıyı, hukuku çiğneyerek yok etmek bir felakettir. Polislere yönelik özellikle bir
operasyon var. Onlardan biri Eski İstihbarat Daire Başkanı Ömer Altıparmak bizim genel
başkan yardımcılarımızdandır. O da yargılandı. Bu arkadaşlar KCK, PKK gibi örgütlere
karşı mücadele veren insanlardır. Farklı olabiliriz, kucaklaşalım
Paralel yapı yoktur, Cemaat denen yapı bir camiadır dediniz. Fetullah Gülen
hakkındaki düşünceleriniz neler?
DERLEME | 153
Bizim misyonumuzu yaymaya çalışan bir harekettir Gülen’in hareketi. Rahmetli Ecevit de
söylemişti, Türkiye’nin bir markası olmadı diye. Dünya’da ilk kez bir Türk markası oldu, o
da Türk okulları. Ben Gülen’i, İslam’ın aydınlık yüzünü dünyaya anlatmaya çalışan kanaat
önderi olarak görüyorum. Yurtdışındaki Türk okullarını kapatmak milletimizin değerlerine
savaş açmaktır. Bu çok yanlıştır. Uluslararası hukuka aykırıdır. Böyle bir şey olamaz.
Afrika’da bir gazete “Siz bizi aptal mı sanıyorsunuz?” dedi. Onlar aptal mı? Ama şu var,
eğer bu yolsuzlukları cemaat çıkartıysa helal olsun, tebrik ediyorum. Keşke Gülen cemaati
gibi 20 tane daha cemaat olsa da hükümeti denetlese. Bunları yok etmeye çalışmak, bütün
sivil toplumu yok etmeye çalışmaktır. Oraya doğru gidiyor. Devlet partisi olan AKP bir de
parti devleti kurmaya çalışıyor. Bu çok önemlidir. Şu an AKP bir devlet partisi olmuştur.
Devletin bütün kurumlarını kendine göre oluşturmaya çalıştırıyor. Türkiye bir parti devletine
doğru gidiyor, bu da Türkiye’nin 60-70 yılda kazandığı demokrasiyi kaybetmek ve Batı’dan
uzaklaşmak demektir. Gülen’le temasa geçtiniz mi?
Hayır. Ben Gülen’in şahsına saygı duyarım. Ben hukuka inanıyorum. Yargı karşısında
suçlu olmayanlara saygı duyarız. İnsandır sonuçta. Bizim partimizdeki bir tane arkadaşımız
bile Cemaat üyesi değildir. Partimizde sol görüşlüler de var. Eski CHP il Başkanı bizim
Kırıklareli İl Başkanımız. Her kesimden insan var. Hiçbir etkin grup, mezhep, din ayrımı
olmadan insanı merkez alan bir partiyiz. Her kesimden arkadaşımız var. Seçmenlerine buradan seslenir misiniz?
Bizim temel yaklaşımımız değerleri siyasete taşıyaraktan, uzlaşma ve barışı sağlamaktır.
Biz insanlarımızı kucaklıyoruz. Hakka hukuka, demokrasiye inanıyoruz. Gelin bu siyaseti
kin ve nefret dilinden kurtaralım. Farklı olabiliriz ama kucaklaşalım. Siyaseti iyilikte güzel
bir yarış haline getirelim. Şu an birtakım ön yargılarla bu hükümete destek vermek yanlıştır.
AKP boğazına kadar suçlu, demokrasiyi reddetmiş, güvenlik güçlerini zafiyete uğratmış bir
hükümet. Bu durum ülkeyi felakete götürür. En acil iş, şaibeli bir AKP’yi sandık kavramı ile
Hükümet’ten uzaklaştırmak, yeniden demokrasiye dönerek normalleşmiş bir Türkiye haline
döndürmektir.
Şahin’in MİT iddiası
İdris Naim Şahin geçtiğimiz günlerde İstanbul’da belediye otobüsüne Molotof
atılması sonucu hayatını kaybeden Serap’ı MİT personellerinin öldürdüğünü
söylemişti. İdris Naim Şahin size bu konu hakkında bir bilgi verdi mi? Neden o
dönemde açıklamadı?
İdris Naim Şahin’in bana söylediği, bunu daha sonra tespit ettiğidir. Yani olaydan sonra...
KCK operasyonları yapıldı o dönemde. KCK’nın içerisinde MİT elemanları da olduğunu
ancak bunu daha sonradan öğrendiğini söyledi. Cizre’deki durum da enteresan. O küçük
154 | UYAN TÜRKİYEM 6
çocuğun vurulma görüntüleri çıkmasaydı, onu da paralel yapıya yıkacaklardı. Bir kumpas
olduğu ortaya çıkıyor. İdris Bey orada aslında şunu söylemek istemişti. Devlet içindeki
terör bitmişti. Hapishanelerde sahte ölüm oruçları çıkartıldı. Eğer bu yanlış politikalar
devam ederse, değil bölünmek Türkiye ciddi manada iç savaş gider. Böyle bir şey
istemeyiz. Şuan ki politikalar da telafisi olmayan hasarlar meydana getirebilir. Biz onu
yıllarca düzeltemeyebiliriz. İdris Naim Şahin kimdir?
1 Haziran 1956’da Ordu Ünye’de doğan Şahin, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni
bitirdi. Kaymakamlık yaptı. İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişi ve Mülkiye Başmüfettişi oldu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcılığı’na atandı. İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Başkan Danışmanlığı, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Genel Koordinatörlüğü
ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Teftiş Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulundu. Çeşitli
dernek ve vakıflarda üyelik ve yöneticilik görevi üstlendi. AKP’nin kurucuları arasında yer
aldı.22 ve 23. Dönemde İstanbul Milletvekili seçildi. 61. Hükümet’te İçişleri Bakanı olarak
görev aldı.
Mehmet Bozdemir kimdir?
1952 Kayseri doğumlu olan Bozdemir, Ankara DMMA’dan makine mühendisi olarak mezun
oldu. 1971 yılında öğretmenliğe başladı. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde Eğitim Dairesi
Başkan Yardımcılığı ve Ankara Bölge Müdür Yardımcılığı, Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim
Fakültesi Genel Sekreteri ve öğretim görevliliği, Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel
Müdür Yardımcılığı, Başbakanlık Ekonomik ve Mali İşler Başkanlığı, Türkiye Elektrik
Dağıtım A.Ş. Kurucu Genel Müdürlüğü ve Yönetim Kurulu Başkanlığı ile Başbakanlık
İdareyi Geliştirme Başkanı Başbakanlık Müşavirliği ve tekrar Danıştay kararı ile TEDAŞ
Genel Müdürlüğü yaptı. Milad Partisi’nin Kurucu Üyeleri
Abdülkadir Ceylani Özgül, Ahmet Ceyhan, Ahmet Naim Ahsen, Ali Aba, Ali Cengiz,Ali
Helvacı, Bekir Ferit Yalçın, Burhan Bavkır, Cahit Kale, Durhasan Koca, Emine Poyraz,
Emine Tepe, Ertuğrul Çetinkaya, Esra Uçtu, Eyüp Sabri Kılıç, Fazilet Dinç, Fikret Mazı,
Gültekin Bakırözü, Gürzap Yılmaz, Hayrani Altıntaş, İdris Naim Şahin, İsmail Topuz, İsmail
Toru, Kasım Karagöz, Kemal Gökhan Kuşçalar, Kübra Genç, Levent Gün, M. Hande
Akmehmet Uzun, Medine Gazi, Mehmet Akif Akbaş, Mehmet Beyhan, Mehmet Bozdemir,
Mehmet Özden, Metin Çinar, Metin Kandemir, Musa Öksüz, Mustafa Demet, Mustafa
Sarıca, Mustafa Tosun, Muzaffer Tuna, Nesrin Günel, Nusret İlker Çolak, Orhun Aydede,
Osman Çıtak, Osman Kurt, Ömer Altıparmak, Ömer Arasan, Ömer Faruk Okumuş, Özlem
Türk, Refik Ercan, Reşad Güneri, Sema Ersan, Seydi Vakkasoğlu, Süleyman Sarıkaya,
Şeynan Çelik, Tuba Koylan, Yıldız Okan, Yusuf Diril, Yusuf Köyce, Yusuf Ziya Kıvanç.
DERLEME | 155
Hüseyin Yayman 5 Şubat 2015 Çarşamba VATAN GAZETESİ
Gülen, iktidar savaşını kazanabilir mi?
Duymuyorlar, görmüyorlar, düşünmüyorlar. Bir kez olsun neden böyle oldu diye
sormuyorlar. Sanki idrakları bağlanmış. Son bir yılda yaşananları bakınca insan gerçekten
hayret ediyor. Doğrusu kendi kendime adıma düşünüyorum, tartışıyorum, anlamaya
çalışıyorum. Fakat çözemiyorum...
Daha önce de yazdım. Henüz 25 Aralık olmamıştı. 17 Aralık’tan üç gün sonra Tayyip
Erdoğan’ın Samsun, Ordu, Giresun mitinglerini izlemek için alandaydım. Tayyip Erdoğan’ın
Ordu’da akşam karanlığında yaptığı mitingde 20 bine yakın insan vardı. Sokaktaki esnafın,
meydandaki insanların, çarşıdaki tüccarın gözünde şaşkınlık vardı. İnsanlar yaşananları
anlamaya çalışıyordu.
Sokak ayaktaydı. Duygusal bir atmosfer vardı. Bir tarafta sevdikleri, paralarını, çocuklarını
hatta umutlarını verdikleri Gülen vardı. Diğer tarafta hayallerini paylaştıkları Tayyip
Erdoğan vardı. Çarşıda konuştuğum insanlar yaşananın kötü bir rüya olmasını istediklerini
ve uyanıp bu kabusun bitmesini istediklerini belirtiyorlardı.
Özgüven zehirlenmesi yaşandı
Erdoğan’ın Karadeniz gezisi Gülen’in bedduasına (kendisi mülaane diyor) denk gelmişti.
Yolumu çeviren insanlar ‘Hocam izlediğimiz görüntü gerçek mi? Hakikaten Fethullah Hoca
mı bunları söylüyor’ sorusunu soruyorlardı. Tam anlamıyla bir şaşkınlık, ne yapacağını
bilememe hali vardı. Aslında yaşanan duygu halini dün İhsan Kalkavan ‘Abimle, kardeşim
arasında kaldım’ diyerek bir kez daha özetledi.
Özgüven zehirlenmesi yaşayan Gülen hareketi Erdoğan’la savaşı kazanacağını düşündü.
Bu duygu hali öylesine ağır basıyordu ki Erdoğan’ın yerel seçimi kaybedeceğini,
cumhurbaşkanı seçilemeyeceğini hatta ülkeyi terk edeceğine inanıyorlardı. O dönemde
yapılan iyi niyetli tüm uyarıları nobranlıkla karşılayıp AK Partinin bölüneceğini ve
Erdoğan’ın tasfiye edileceğini söylüyorlardı. Erdoğan’la savaşı kazanmak için tabana
CHP’ye oy verdirildi.
Yapılan tüm uyarıları alaycı bir üslupla dinliyormuş gibi gözüküp hedefe odaklandılar. Hiç
kimse Gülen hareketini bilmezken takip edip analizler yazan Ruşen Çakır’ın o dönemde
yaptığı ‘Denizin ortasında gemileri yakma’ metaforunu görmezden geldiler. Ali Bayramoğlu,
Ahmet Taşgetiren gibi vicdanlı demokratları hatta hareketin içinde olan Hüseyin
Gülerce’nin kritiklerini ellerinin tersiyle ittiler.
156 | UYAN TÜRKİYEM 6
Sonuçta ne oldu?
Erdoğan ve siyasetle ilgili tüm tezleri yanlış çıktı. Olayın üzerinden bir yıl geçmeden
hareket büyük yara aldı. Yazının başında anlatmaya çalıştığım şaşkın halk karar verdi.
Hareketin maddi kayıplarını bir kenara bırakın. Bunlar telafi edilebilir. Ancak Gülen çok
önem verdiği Anadolu insanı nezdinde güvenini ve masumiyetini kaybetti.
Bir yılın sonunda hareket her şeyini kaybetme durumuyla karşı karşıya. Biran geriye
yaslanın ve düşünün. Bir yılda bu kadar büyük yaralar alan bu yapı orta ve uzun vade de
nelerle karşılaşacak. Olayın ilk günlerinde dediğimi tekrar söyleyeyim. Bu mesele artık
Erdoğan-Gülen konusu olmaktan çıktı. Gülen hareketi artık ulusal güvenlik sorunudur.
Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti kararını verdi.
Suikastçı hedefini ıskaladı. Bundan sonra suikastçının başına gelecekler belli. Darbe
teşebbüsü başarısız oldu. Başarısız darbecilerin kaderi neyse Gülen hareketinin kaderi
de o olacak. En başından beri istihbarat işlerine meraklı olan Fethullah Gülen, bir an
düşünsün. Kendisini kim yanılttı?
Olayın kaderi 20 Aralık’ta Tayyip Erdoğan meydana indiğinde belli olmuştu. Ancak görmek
istemediler. Halen tabanı bir arada tutmak için farklı tezler ileri sürseler de Gülen hareketi
Erdoğan’la girdiği iktidar savaşını kaybetti.
DERLEME | 157
İdris Bal 08 Şubat 2015 Pazar YURT GAZETESİ
İktidarın vizyonu ne İslami ne insani
AKP’den istifa ettiği günden bu yana havuz medyasının hedefinde yer alan Demokratik
Gelişim Partisi (DGP) Genel Başkanı İdris Bal, iktidara rağmen kurulan bir parti olduklarını
söylüyor. Eski partisini de “İktidarın vizyonu ne İslami ne de insani” diye eleştiriyor
Mert TAŞÇILAR - AKP’den istifa ettiği günden bu yana havuz medyasının hedefinde yer
alan Demokratik Gelişim Partisi (DGP) Genel Başkanı İdris Bal, “Cemaatin Partisi misiniz?”
sorusuna, “hodri meydan. Ben siyasete girerken bir cemaatin ya da bir sermaye grubunun
desteği ile onların kontenjanı ile girdiysem deklare edin ispat edin istifa edeceğim diyorum.
Çünkü bizim şöyle bir iddiamız var; şeffaflık, özgür medya, katılımcı siyaset, ifade hürriyeti
bunları savunuyoruz” diye yanıtladı. Bal, AKP’yi de eleştirerek, “İktidarın vizyonu ne İslami
ne de insani” dedi.
SEÇİMLER yaklaşırken eski AKP’li vekil DGP Genel Başkanı İdris Bal ile partisinin seçim
programını, vaatlerini ve cemaat iddialarını konuştuk. Siyasette demokratik tavırdan,
şeffaflıktan, temiz bir söylemden yana tavır aldıklarını dile getiren Bal, sorularımıza şu
yanıtları verdi:
Asla biat etmedim
AKP’den istifa etmenizin nedenlerini biraz anlatır mısınız?
Biliyorsunuz ki ben bir profesörüm. A ya da B partisinden seçime girebilirdim. Ama
girdiğim ortamın boyasına boyanacak biri asla olmadım, bundan sonra da olmam. Ben
dedim ki milletime hizmet ederim. AKP bana, şeref verirsiniz dedi, ben de milletvekili
oldum. Ama ben oraya girdiğimde paltomu aklımı fikrimi kapıda bırakacağım içeride ne
derlerse ona biat edeceğim mantığıyla girmedim. MHP, CHP aynı tavrı gösterseydi oradan
da girebilirdim. Çünkü MHP de bizimdir, AKP de bizimdir CHP de. Legal olan her parti
bizimdir. Ben partilere girdikten sonra biat etmeyeceğim için, eleştiriler getiririm raporlar
158 | UYAN TÜRKİYEM 6
yazarım diye düşünmüştüm.
Ki bunu da yaptım. İki sene 5 ay vekillik yaptım 9 tane rapor hazırladım. Gezi ile alakalı,
Mısır, Arap Baharı, başkanlık sistemi, Alevi-Sünni kardeşliği nasıl sağlanır diye raporlarım
var. Özellikle PKK ve Kürt Sorununa ilişkin 3 tane rapor yazdım. Ama AKP’de vekillerden
talep şuydu, Meclis’e gir, elini indir kaldır, o kadar. Ama ben AKP’de olmama rağmen
Gezi’de yanlış yaptınız dedim. Bir defa demokrasilerde üslup olarak yanlış yapıyorsunuz
dedim. Demokratik ilkeler gereği orada vali var, belediye başkanı var sen neden giriyorsun
hemen.
Yüce Divan oylamasındaki 50 civarındaki fire için ne düşünüyorsunuz?
Demokratik bir duruş sergilediler bu bağlamda onları da tebrik ettim. Ama ben bunun bir
iç hesaplaşmaya neden olacağını düşünüyorum ve Yüce Divan’a gitsin diye oy veren
vekillerin bir hesaplaşma içerisinde bu davranışı gösterdiğini düşünüyorum. Aksi takdirde
ben o vekillerin demokratik bir hareket için böyle bir şey yapmış olmalarına inanmak
istiyorum zira sulh ceza hakimlikleri kurulurken neden hayır demediler. Bu hakimlikler,
AKP’nin 21. yüzyıldaki İstiklal Mahkemeleri’dir. Böyle mahkeme, böyle hakimlik olmaz.
Evrensel hukuk ilkelerine uymuyor bu.
Başkanlıkla ilgili görüşünüz...*
AKP’nin önerdiği başkanlık sistemini desteklemiyorum. Ama Türkiye’de demokrasi
oturursa, insanlar demokrat olursa başkanlık sistemi de çalışır, parlamenter sistem de
çalışır. 2011’e kadar AK Parti vardır, bir de 2011 sonra AKP vardır. Öncesinde meşruiyet
sorunu olan kardeşlik lafları, üstünlerin hukuku değil hukukun üstünlüğü lafları vardı.
Ondan sonra ise korkulan bir AKP ortaya çıktı. HSYK değişti, polisi değişti her şey değişti.
Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme hikayesiymiş. Vatandaşa, medyaya, STK’lara
baskı yapmaya başladılar. Ve yeniden toplum dizaynı yapmaya girişmeye çalıştılar. İş
dünyasını baskı altına aldılar.
Sıradan bir insan sıradan bir vatandaş olarak söyleyebilirim ki bunların vizyonları İslami
değil insani değil. Çünkü Hz. Muhammed döneminde dahi bir istişare kültürü var. Onun
çevresindekiler diyorlar ki bu senin düşüncen mi Allah’ın emri mi? Benim düşüncem. O
zaman bunu bir tartışalım, konuşalım deniyor. Bedir’de, Uhud’da bu oluyor. Burada ne
oluyor? Ben bunu böyle olsun istiyorum olacak. Bunu Allah’ın peygamberi bile söylemiyor.
Söylediği olmuyor tartışma neticesinde ortaya çıkan sonuç kabul görmüş her zaman. AB
ne diyor bizdeki kararlar pazarlık masasında alınır. Orada tabi kamuoyunda bir etkileşim
var.
İktidara rağmen kurulduk
Cemaat’in partisi misiniz?
Lütfen bizi diğer yeni kurulan partilerle karıştırmayın. Biz iktidara rağmen kurulan bir
partiyiz. Öncelikle şunu defaatla söyledim iktidar partisine hodri meydan. Ben siyasete
girerken bir cemaatin ya da bir sermaye grubunun desteği ile onların kontenjanı ile
girdiysem deklare edin ispat edin istifa edeceğim diyorum. Çünkü bizim şöyle bir iddiamız
var; şeffaflık, özgür medya, katılımcı siyaset, ifade hürriyeti bunları savunuyoruz.
DERLEME | 159
Akılla mantıkla meseleye bakalım. Bir insan düşünün ki bu cemaatçi ya da başka grubun
elemanı olmasıyla kastedilen, emirle oturuyor kalkıyor olsaydı size soruyorum, MİT
meselesinde de, Gezi meselesinde de çözüm sürecinde de, kadınlı erkekli aynı evde
kalınmasına ilişkin konuşabilir miydim?
Beni ikna odalarına aldılar
Cemaate nasıl bakıyorsunuz?
Ben, benim milletimin hayrına kim bir çivi çakıyorsa, dinine, imanına, etnik grubuna
bakmadan onu takdir ederim. Ama diğer taraftan da bu ülke demokratik bir hukuk
devletiyse kim anayasayı ve yasaları ihlal ediyorsa, şiddet, terör, hırsızlık, arsızlık
yapıyorsa sonuna kadar hangi cemaat, hangi mezhep, hangi din olursa olsun yasa
gereğini yerine getirmelidir.
İşte bu çerçevede beni ikna odalarına da aldılar, gençsin geleceğin var diye. Halbuki beni
niye ikna odalarına aldılar, ipim kimdeyse onları alsalardı, onlar da derlerdi ki susturun
şu adamı, bana sus derlerdi, ben de susardım. Ama burada özgür düşünen insana
tahammül yok bunlarda. Demokrasiyi içine sindirememiştir bunlar. Medya patronlarına
telefonlar ettiler bu adamı televizyonlara çıkarmayın diye. Sonra başa çıkamadılar disipline
sevk ettiler. Ama Bakara-makara diyenleri balkona çıkardılar. Özür bekliyorum dedim,
gelmeyince istifamı da verdim.
AKP kendi zengin sınıfını oluşturdu
Bakın AKP kendi zengin sınıfını oluşturdu. Biz öyle olmayacağız. Kendi paralel
işadamlarını, yargıçlarını, polisini oluşturuyor, kadrolaşmasını yapıyor. Bu hayır getirmez.
Biz partimizi kurarken dedik ki elimiz açık, hırsızlığa yolsuzluğa arsızlığa iftira terörüne dur
diyoruz, kucaklaşma, hukuk diyoruz. Bizim logomuz şu anlama geliyor; bizim elimiz açık,
temiz ve beyaz bir el. Siz de delikanlıysanız, gelin karşımıza, bizim yüreğimiz açık. Diyoruz
ki , sen Kasımpaşalıysan, biz Dumlupınarlıyız, İstiklal Savaşı’nın kazanıldığı yerdeniz. Ege
efesiyiz. Ben açıkça söyleyeyim ırkçılığın her türlüsüne de karşıyım. Arap ırkçılığına da,
Türk ırkçılığına da karşıyım ama Kürt ırkçılığına da karşıyım. Ki bizim genelde anayasal
ve demokratikleşme problemimiz var. Ama birileri bunu özel olarak sanki sadece Kürtlerin
üzerinde bir sorun varmış gibi de yansıtılıyor. Demokrasi her yere lazım, bu sorun sadece
Şırnak’taki kardeşimizin değil Antalya’nın dağlarındaki kardeşimizin de sorunu. Dolayısıyla
devletiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla “Biz kimiz?” sorusunu cevaplamalıyız.
İdris Bal kimdir?
Prof. Dr. İdris Bal, 1968’de Kütahya Altıntaş’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler
Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını Nottingham Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, doktorasını Manchester Üniversitesi’nde tamamladı.
Polis Akademisi’nde araştırma görevlisi olarak göreve başladı. Atılım ve Başkent
Üniversitelerinde ders verdi. ASAM’da kısmi zamanlı araştırmacı olarak çalıştı ve Politika
Merkezi direktörlüğünde bulundu. 2010’da profesör oldu. Tarih Bilincinde Buluşanlar
Derneği Yönetim Kurulu Üyesidir. Çok sayıda makalesi ve 8 kitabı yayınlandı. Son
olarak AKP’den istifa eden Bal, Demokratik Gelişim Partisi’ni kurarak seçimlere girmeye
hazırlanıyor. Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Bal, evli ve 6 çocuk babası.
160 | UYAN TÜRKİYEM 6
İlhan Sevin 17 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Özgecan’ı biz öldürdük!..
Genç ve savunmasız bir kızımızın öldürülmesi, toplumun her kesimini ayağa kaldırdı… Zaten olması gereken de buydu. Geç bile kalındı hem de çok geç! Sadece 2014 yılında
297 kadının cinayete kurban gittiğini biliyor muydunuz? Binlercesinin de şiddete maruz
kaldığını! Eğer son üç yılda kadın cinayetleri yüzde 1400 artmışsa nerede yanlış yapılıyor
ve ne yapılabilir diye düşünmek gerekemez mi?
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki birçok kadın, kendi hayatları ile ilgili kararlar aldıkları
için öldürülmüş veya şiddete maruz kalmış… Hep kadına şiddetten bahsedilir, şiddet
yapanlar kınanır o kadar… Ya gerisi? Hukuk adına yeterli cezalar veriliyor mu? İş yerinde,
sokakta, aile içerisinde her türlü şiddete, tacize maruz kalan kadınlarımızın korunması için
yeterli önlemler alınıyor mu? Okullarımızda cinsiyet ayrımcılığı ve şiddetle ilgili dersler ve
eğitimler veriliyor mu? Tabii ki de hayır.
Biliyorum, Özgecan’a yapılanlar artık bardağı taşırdı! Birçoğumuz bu caniler için
idam da dâhil birçok ağır cezayı aklımızdan geçirdik. Hatta televizyonlarda izlerken,
duyarlı vatandaşlarımızın o canileri linç etmek istediklerinde onları engelleyen güvenlik
kuvvetlerine bile kızdık. Kanayan yüreğimize ve duygularımıza hâkim olamadık. Ve
günlerdir, bu yaşanan vahşice cinayetin etkisinden hala kurtulamadık.
***
Bakın, eğer bugün hala insanlık dışı bu vahşet artarak devam ediyorsa bunun tek
bir göstergesi var o da; gelişememiş toplum olmaktır. Bu gibi canice ve vahşice
cinayetleri işleyenler, şiddeti, tecavüzü ve tacizi uygulayanlar tabii ki de en ağır şekilde
cezalandırılmalılar. Ama bu, çözüm için yeterli olmayacaktır, bu olayları durdurmayacaktır! Bu gibi olayların yaşanmamasını istiyorsak siyasilere, okullara, medyaya, herkese çok
ama çok iş düşüyor.
Bütün bunların dışında, bütün bu yaşananlar kadının toplumsal rolünün içinde bulunduğu
durumun da sonucu değil midir?
Bugün hala, karma eğitimi tartışıyorsak ve kız-erkek ayrı okul yolunda adım atılıyorsa bu
yaşananlara bir sebep değil midir?
DERLEME | 161
Bugün hala, Türkiye’de 2,8 milyon kadın okuma yazma bilmiyorsa bu yaşananlara bir
sebep değil midir?
Bugün hala, Dünya Cinsiyet Ayrımcılığı Raporu’nda, 136 ülke arasında 120. sırada
bulunuyorsak ve bizden sonra sadece Katar, Tanzanya, Gana gibi ülkeler varsa bu
yaşananlara bir sebep değil midir?
Bugün hala, evliliklerin, yüzde 36 ila 42’sinin 10 ila 16 yaş aralığında daha çocukken
yapılmasına göz yumuyorsak bu yaşananlara bir sebep değil midir?
Bugün hala, Türkiye nüfusunun yarısını kadınlar oluştururken, parlamentoda kadın vekil
sayısı 550 kişiden sadece 78 ise bu yaşananlara bir sebep değil midir?
Bugün hala, 25 üyeli bakanlar kurulunda sadece bir tane kadın bakan varsa bu
yaşananlara sebep değil midir?
Bugün hala, 81 il vali’sinden sadece bir tanesi kadınsa bu yaşananlara sebep değil midir?
Bugün hala, 81 il milli eğitim ve emniyet müdüründen sadece bir tanesi kadınsa bu
yaşananlara sebep değil midir?
Kadının siyasette, bürokraside, iş yaşantısında yeri yoksa ve eğer kadın hala toplum
içerisinde ötekileştirilmeye mahkûm ediliyorsa, öldürülen her bir kadınımızın vebali aslında
bizlerdedir. Eğer bugün binlerce masum kadınımız öldürülüyor ve şiddete maruz kalıyorsa
bu işlenen suçta siyasilerin, eğitim sisteminin, medyanın kısaca hepimizin az ya da çok
payı yok mudur? Bu caniler ve yaratıklar, toplumda türüyorsa vahşet yapmaya devam
ediyorsa biraz da suçu kendimizde aramamız gerekmez mi?
Kısacası Özgecan’ı aslında biz öldürdük, işte bu yüzden…
162 | UYAN TÜRKİYEM 6
İlhan Sevin 22 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Toplumun Alzheimer hali!
Alzheimer hastalığını hepiniz duymuşsunuzdur. Bu hastalığın çok fazla ayrıntılarına girmek
istemiyorum. Alzheimerı kısaca tarif edersek: Bu hastalık kişide hafıza kaybına neden
olduğu gibi kendisini “unutkanlık” şeklinde de gösterebilir.
Özellikle son zamanlarda Türk toplumunun yaşadığı acı olayları ve tecrübeleri çok çabuk
unuttuğunu gördükçe nedense bende bu hastalığın bulaşıcı olduğunun kuşkusu oluşmaya
başladı. Toplumda, yoksulundan zenginine, küçüğünden büyüğüne kısacası A’dan Z’ye
adeta herkes bir unutkanlık girdabına girmiş durumda…
Geçen gün de yazdım, bugüne kadar binlerce kadın şiddete maruz kaldı ve hunharca
öldürüldü. Unutup gitmedik mi? Soma’da 301 madencimizi bir faciaya kurban verdik.
Unutup gitmedik mi? Biraz daha geriye gidelim, 19 Ağustos 1999 depreminde resmi
rakamlara göre yaklaşık 18 bin vatandaşımızı kaybettik. Unutup gitmedik mi?.. Peki, ne oldu da bu acı olayları belleğimizin tarihi çöplüğüne çoktan gönderdik. Sadece
son zamanlarda yaşanan böyle onlarca örneği sayabilirim. Ama maalesef hepsini unutup
gitmedik mi? Ne acı değil mi, toplumun hafızasını yitirmesi… Hadi bir kişinin, on kişinin
yahut bin kişinin unutkanlık ya da hafıza kaybı halini anlarım. Ama toplumun geneli
unutkanlık hastalığına yakalanmışsa vah halimize… Bu konuda acilen bir “İç güvenlik
paketi” değil de “İç sağlık paketi” çıkartılsa çok daha yerinde olmaz mı?
Ne oldu bize ki böyle balık hafızalı bir toplum olmaya başladık… Yediğimizden mi yoksa
içtiğimizden mi bu hale geldik? Toprağımızda mı ya da coğrafyamızda mı bu var? Yoksa
genlerimizde mi unutkanlık var? Bu soruların cevabı zor olmasa gerek ama bence bizde
unutkanlık artık patolojik bir hal almış gibi.
En acısı da toplumsal belleğimizi gittikçe sıfırlamış olmamız ya da yaşadıklarımızı ve
geçmişimizi çabuk unutmamız… Peki, bir toplumun geçmişini unutarak geleceğine doğru
yön vermesi mümkün müdür? Geçmiş yaşantılarından ders çıkarmayan toplum daha
büyük hatalar yapmaya her zaman mahkûmdur. İşte Türk toplumunun son yıllardaki en
büyük hastalığı “Toplumsal Alzheimer” olma durumu değil midir?..
***
Bu yazıyı yazmamdaki en büyük sebep yakın zamanda birçoğunuzda sarsıntı yaratan
bir olaydı. Evet, çok değil sadece geçen hafta bir cani ve ona yardım eden alçakların
katlettikleri Özgecan’dan sonra böyle bir yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum. Olay
yaşanalı neredeyse 10 gün oldu. Hala, yaşanan bu vahşet ve haliyle kadınların maruz
DERLEME | 163
kaldıkları şiddet konuşuluyor. Her yerde protesto gösterileri yapılıyor. Televizyonlarda bu
olay konuşuluyor ve tartışılıyor. Gazetelerde hala bu olay yazılıp çiziliyor. Bakalım kaç
gün daha etkili bir şekilde konuşulmaya, tartışılmaya devam edecek? Umarım yanılırım
ama en fazla bir hafta daha konuşulur sonra tıpkı önceden yaşanan trajediler gibi unutulur
gider. Evet, bu cümleleri yazarken çok kolay yazdığımı düşünmeyin. İçim kan ağlayarak
yazıyorum ama maalesef gerçek bu değil mi?
Eğer bir toplumda aynı türden cinayetler artarak devam ediyorsa, bu olayları azaltmak ya
da bitirmek için önlem almak gerekmez mi? Ya da yaşanan bütün acı deneyimlerden ders
çıkartmak gerekmez mi? Ama biz ne 1999 depreminden ders çıkarttık ne de önlem aldık.
O insanların ölmesine neden olan o çürük binaları yapanlara ne kadar hesap sorabildik
ya da onları ne kadar cezalandırdık? Daha bir yılı bile dolmayan Soma faciasından ders
çıkartabildik mi? Bu faciadan ya da cinayetten 5 ay sonra Ermenek’te 18 Madencimizi
kaybetmedik mi? Sadece 2014’te 300’e yakın kadınımızı cinayete kurban vermedik mi?
Son sözüm; bugüne kadar binlerce kadının cinayetinin simgesi oldu sevgili Özgecan… Eğer “Unutursak kalbimiz kurusun!”
164 | UYAN TÜRKİYEM 6
İsa Tatlıcan 16 Şubat 2015, SABAH GAZETESİ
Gülen, aktif hezeyan ve şizofren özellikler taşıyor
Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Mustafa Öztürk: «Gülen’de azıcık
bir vicdan kalmışsa bu oluşturduğu bu büyük tahribattan dolayı bir özeleştiri yapar.
Ama geri adım atmaz, atmayacaktır. Çünkü birçok şizofrenik özelillikleri barındıran
aktif hezeyanlar içerisindedir. “
Türkiye Paralel Yapı ile mücadelenin ilk evresini atlattı. Örgütün emniyet, yargı ve
bürokrasi ayağına büyük bir darbe vurulurken kamuoyu nezdindeki güvenilirliği ve finans
kaynaklarında büyük bir düşüş yaşandı. Peki bu örgütün din adı altında insanların zihninde
yarattığı tahribat, islamın cemaat geleneğine verdiği zarar nasıl ortadan kaldırılacak? Körü
körüne hala bu yapıya bağlılığını sürdüren, maddi bağımlılığını nedeniyle herşeye
kulaklarını tıkayan, hiçbir özeleştiride bulunmayan insanların gerçeği görmesi nasıl
sağlanacak?
Tüm bu soruları Paralel örgütün dini boyutu hakkında yaptığı açıklamalarla son dönemde
gündeme gelen Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Mustafa Öztürk’e sorduk.
İNSANLARI «CEMAAT» KAVRAMINDAN SOĞUTTULAR
DERLEME | 165
-Son bir yılda yaşadıklarımız cemaat kavramını tartışmaya açtı. İslam geleneğinde
önemli bir yer tutan “cemaatleşmek duygusu” son yaşananlarla zarar gördü mü?
Özellikle Gülen ve örgütünün bu ülkeye son bir-iki yılda yaşattıkları sadece cemaat
kavramını tartışmaya açmadı; aksine bu kötü tecrübe din ve dinî değerlerin belki de bütün
bir İslam tarihi boyunca emsali görülmedik pespayelikle istismar edilmesine ve cemaat
kavramındaki içermenin kirlenmesine de yol açtı. Bence Gülen ve örgütünün sebebiyet
verdiği en büyük ve en kalıcı yıkım budur. Zira devletin farklı kurumlarında
gerçekleştirdikleri yıkımlar kısa veya orta vadede telafi edilebilir; ama özellikle din ve dini
değerleri kirletmeye yönelik yıkımları belki birçok gencin bu tecrübeden hareketle din ve
dindarlardan sıtkının sıyrılıp en iyimser tahminle nihilizme savrulmasına yol açması
kuvvetle muhtemeldir.
-Paralel yapının ikinci halkadaki samimi gönüllüleri gerçeği gördü. Maddi bağımlılığı
olan birinci halkanın ise gerçeği görmesi biraz zor görünüyor. Bu psikolojiyi bir
ilahiyatçı olarak hangi nedenlere bağlıyorsunuz?
Sizin ikinci halka diye ifade ettiğiniz, benim de “paralel yapıyla sempati düzeyinde
ilişkisi bulunan kitleler” olarak nitelendirmeyi yeğlediğim insanlar zannımca, “Kırk yıllık
serencamınızda, sırf alnınız secde gördüğü için size bu kadar özgürlük ve imkân alanı
açan tek siyasi iktidar ve bu iktidarın başındaki lidere böyle bir ihanette bulunmanız ne
dine, ne ahlaka, ne vicdana, ne insanlığa sığar” serzenişiyle paralel yapıdan çok büyük
ölçüde koptu. Bu kitlelerin kopuşunda paralel yapının içinde değil, sözüm ona hayırlı
hizmetleri ve faaliyetini takdir duygusuyla dışarıdan manevi destekçi pozisyonunda
bulunma hali etkili olmuştur. Zira paralel yapıya tam aidiyet ve mensubiyette kopuş son
derece zordur.
166 | UYAN TÜRKİYEM 6
BİRİNCİ HALKANIN GERÇEĞİ GÖRMESİ ÇOK ZOR
-Bu yapıdan ayrılmak neden bu kadar zor?
Paralel yapıya girildiği günden itibaren kişilerin o yapıya karşı ödenmesi mümkün olmayan
büyük borçlar altında bırakılması, yani daha ortaöğretim tahsili çağından devletin en kritik
kurumlarında görev alma sürecine kadar paralel yapının himayesi altında mesafe alınması
ve ister istemez kişilerin o yapıya medyun-i şükran kılınmasıdır. Tabi bir de saadet zincirine
halka olmaktan dolayı kopmak istemeyenler var. Bir diğer önemli neden, yapının nitelikli
elaman katında/kadrosunda her bir elemanın beşeri zaaflar, hatalar, kusurlarının istihbari
yolla tıpkı amel defteri gibi kayıt altına alınması ve yeri geldiğinde ikaz, ihtar kabilinden
kendisine hatırlatılması, kısaca yapı içerisinde herkesin birbirine dedektiflik yaparak
birbirini kontrol altında tutmasıdır.
-Kuraklık, doğal afet veya ekonomik kriz gibi olayları devletin Paralel örgütle
mücadele etmesine bağlamak bu yapı içerisinde çok yaygın. Bu bakış açısı islami
mi?
Bu algıyı paralel yapı özelinde tahlil etmek gerekirse, bunun temel sebebi Gülen’in en
başından beri kendi takipçilerini geçmiş peygamberlerin, hususen Hz. Peygamber ve
sahabesinin mücadelelerini kendilerinin içinde bulundukları “şimdi”ye tevil ve tercüme
ederek, yani bütün bir peygamberler tarihindeki hak mücadelesini kendi yaşadıkları
tecrübe ekseninde adeta bir dejavu gibi anlatmasıdır. Bunun en güçlü delili, Gülen’in bazı
yazıları ve konuşmalarında Hz. Peygamber ve sahabileri ilk kutsiler, kendisi ve takipçilerini
de ikinci kutsiler olarak nitelendirmesi, ayrıca yapının medyadaki meşhur kalemşörlerinin
sürekli olarak Hz. Musa ve Firavun kıssası, sultanlar tarafından işkenceye uğratılan
meşhur mezhep imamları, Hz. Hüseyin ve Kerbela vakası gibi tarihi örnekler üzerinden
kendi tabanlarına subliminal mesaj vermeleridir. Bu retorik paralel yapı bünyesinde
“Biz Allah yolunun yolcularıyız; bu yüzden geçmişte peygamberler ne tür sıkıntılarla
karşılaştılarsa bizim de aynı sıkıntılarla karşılaşmamız sünnetullah gereği mukadderdir”
şeklinde bir düşünceyi beslemekte ve bu düşünce aynı zamanda Yahudi gelenektekini
hatırlatan bir “seçilmişlik” vehmi de üretmektedir.
-Bu tür kapalı topluluklarda özeleştiri mümkün değil mi?
Her musibeti başkalarından bilmek ve görmek, kendilerine dönüp nefis muhasebesinde
bulunmayı aklından bile geçirmemek, temelde anlattığım faktörlerle çok yakından irtibatlı
bir olgudur. Doğrusunu söylemek gerekirse bu tür algılar ve anlayışlar diğer bazı dini
cemaatler ve tarikatte de mevcuttur. Böyle bir aidiyet ve mensubiyetle bir dini cemaat veya
hareket içinde yer aldığınızda, karşılaştığınız herhangi bir bela ve musibetin sizin veya
cemaatinizin hatasından değil, birtakım şer odaklarından kaynaklandığına inanırsınız. Ama
DERLEME | 167
bazen de en dürüst ahlak öğretmeni olarak kendi vicdanınıza danıştığınızda söz konusu
musibetlerin sizinle ilgili arıza boyutlarını da ikrar edersiniz, ama paralel yapı örneğinde
gördüğümüz gibi, düşmanla savaşmak ve bu savaşta mevzi kaybetmemek adına o gerçeği
açıkça itiraf etmek yerine, psikolojideki savunma mekanizmalarına benzer mekanizmaları
geliştirerek musibetlerin kaynağı hususunda başka yerleri ve çevreleri adres gösterirsiniz.
GÜLEN AKTİF HEZEYAN İÇERİSİNDE
- Gülen’den bir özeleştiri bekliyor musunuz?
Azıcık vicdan varsa ben halt üstüne halt ediyorum diyerek aynaya baktığında düşünmesi
gerekir. Ama artık bunu geri dönüşü olmayan bir yola girdi. Dönmez ve dönmeyecek.
Gülen’in şizofren tarafı olduğuna inananlardanım. Bu kadar yıkım ve tahribat yapan bir
insanın bir diyalog dili kullanması gerektiğini düşünüyorum. Tarifi mümkün olmayan kibir ve
narsizm duygusu var. Geri adım atmaz atmayacaktır. Vaazlarında teatral bir durum da var.
Aktif bir hezeyan içinde olduğunu görüyoruz. Bunların toplamına baktığımızda şizofren bir
durumla karşı karşıyayız.
-Bu tür kapalı topluluklarda yalan söyleme alışkanlığının “takiyye” ismi altında
en tepeden aşağıya doğru bir alışkanlık haline geldiğini görüyoruz. Bu konuda ne
söylersiniz?
Takiyye’nin İslam inancında dinî ve ahlakî yaşantıya kıvam veren bir fazilet olarak
değil, küffardan veya düşmandan gelebilecek ciddi bir tehlike karşısında bu tehlikeyi
savuşturmaya matuf bir taktik, bir ruhsat olarak yeri vardır, denilebilir. Ancak Şii gelenekte
ilkin Ehl-i Beyt ve onların muhiplerini takibata uğratıp zulmeden Emevi ve Abbasi
sultanlarından kendilerini korumak maksadıyla uygulanan takiyye stratejisi ilerleyen
asırlarda Şia’nın, ama özellikle de Ali Şeriati’nin Safevi diye kategorize ettiği Şia’nın
alamet-i farikası haline gelmiştir. Paralel yapının tedbir adı altında uyguladığı takiyye
modeli de Safevi Şiası’na özgü olan ve hiçbir ahlaki ilkesi bulunmayan, aksine serapa
ilkesizlik ve gayr-i ahlakilikle kaim olan bir takiyyedir.
-Siz paralel örgütü bu yönüyle Şia’ya mı yakın görüyorsunuz?
Paralel yapının Şia’nın İmamiyye ve İsmailiyye kolundan Babilik ve Bahailiğe,
Kadiyanilikten tasavvufi öğretiye, masonik yapılardan Cizvit, Opus Dei ve New Age
cereyanlara kadar binbir çeşit müesses yapı ve organizasyona ait farklı unsurları adeta
miri malı gibi kullandığını ve bu sayede kendine özgü çok tuhaf bir senkretik ve melez
karakter oluşturduğunu belirtmek gerekir.
-Bu yapı kendisinden farklı düşünenleri dindar olsa da mücadele edilmesi gereken
insanlar olarak görüyor. Bu mücadele yönteminin dinde yeri var mı?
168 | UYAN TÜRKİYEM 6
Bu seçilmişlik öyle bir vehim ki paralel yapı mensuplarının kahir ekseriyeti bütün kâinatın
kendilerine musahhar kılınmak üzere yaratıldığını, güneşin her sabah kendileri için
doğduğunu düşünmeyi, kendilerine destek için Hz. Peygamber’in ayaklarına kadar
geldiğini söylemeyi çok sıradan görüyor. Benim bunlar için kullandığım «Haşhaşi”
nitelemesi tam da bu marazi hali anlatmaya matuftur ki böyle bir din tasavvurun Marx’a
izafe edilen “Din kitlelerin afyonudur” sözünü az çok haklı çıkardığı ortadadır. Bu arada
afyonun haşhaş bitkisinin kapsülünden üretildiği de hatırlanmalıdır.
SADECE POLİSİYE TEDBİR YETMEZ
- Dünyanın birçok ülkesinde bu tür yapıların ortaya çıktığını ve insanları felakete
sürüklediklerini görüyoruz. Sizce bu yapılarla polisiye tedbirlerin dışında nasıl
mücadele edilmeli?
Kanımca, bu tür yapıların zihinsel hasarını polisiye tedbirlerle önlemek tek başına mümkün
değil. Bence bu konuda en etkili yöntem, toplumsal ölçekte dinî bilgiler ve dinî anlayışların
eleştirel ve entelektüel bir yaklaşımla ele alınmasını, tarihteki bütün kurumsal kimlikli dinî
ekoller, mezhepler ve diğer oluşumların birer dogma değil beşeri yorum olduğu gerçeğinin
halk nezdinde kavranmasını, hiçbir insan veya müesses yapının dinde mutlak ve tek
hakikati temsil vasfını haiz olmadığını, muhtelif din yorumlarından birini benimsemenin
diğer yorumları din dışı saymayı gerektirmediği bilgisini ve bilincini aşılamak gerekir. Aksi
halde, bu ülkenin bir paralel yapıdan kurtulur kurtulmaz başka bir paralel yapıyla uğraşmak
zorunda kalması kuvvetle muhtemeldir.
-Siz bu yapının geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Özellikle de bütün bir memleket sathında ve halk nazarındaki itibarı neredeyse sıfırlanmış
görünmekte. Sayın Hilal Kaplan’ın bir yazısından hatırladığım kadarıyla bu yapının
güvenirlik oranını ölçmeye yönelik bir kamuoyu sonuç yüzde üçlere tekabül etmekte. İşte
bu sonuç paralel yapıya devamlılık sağlayan insan ve dolayısıyla himmet kaynağının
hemen tamamıyla tükendiğini göstermekte. Devlet katında ve kurumlarında bir süre daha
kapıdan kovma bacadan inme durumu devam etse bile artık yolun sonu görünmektedir.
Lakin bu durum devletin bünyesindeki bu habis tümörle ilgili cerrahi operasyonlarda
gevşemeye sebebiyet vermemeli, ama aynı zamanda cadı avından da imtina edilmelidir.
DERLEME | 169
İsmail Hakkı Pekin ihakkipekin@aydinlikgazete.com 12 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
‘Açılım süreci’ ya da Anadolu’daki birliği
ortadan kaldırmak
Açılım sürecinin” Türkiye’nin bekasını tehlikeye attığını artık görmeyen kalmadı gibi. “Gibi”
diyorum, çünkü bu gerçeği görmeyenler veya daha doğru bir tabirle görmek istemeyenlerin
hangi amaca hizmet ettikleri açık. İktidar bile başlattığı “açılım sürecinin” ülkeyi getirdiği
ve götürdüğü yerin farkında. Durumu kurtarma çabası içerisinde. Başından itibaren bütün
bu faaliyetlerin içinde olan MİT Müsteşarının bile “açılım sürecinin” geldiği noktada artık
daha fazla sorumluluk almamayı ya da yapılan yanlışlara daha fazla ortak olmamayı tercih
ettiğini görüyoruz. Habur skandalının sorumluluğu üzerine yıkılan ve verilen talimatı yerine
getirmeye çalışan bir önceki MİT Müsteşarının durumu herhalde Sayın Fidan’a örnek
olmuştur. Sonuçta “açılım sürecinde” gelmekte olan başarısızlık ve söz konusu sürecin
yol açtığı/ açacağı karmaşa ve çatışmanın tamamen kendi üzerine yıkılması tehlikesini
görmüş veya hissetmiş olması muhtemeldir.
Bu sütunda devamlı olarak gündeme getirdiğim gibi “açılım sürecinin” iki taraflı bir
aldatmaca, zamankazanma ve iki tarafın da bunu kendi amaçları doğrultusunda
kullanıldığı bu günlerde daha iyi anlaşılıyor sanırım. İki taraf ifadesi için özür diliyorum,
ancak bu ifadeyi kullanmak zorunda kalıyorum. Bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti Devleti
diğer tarafta PKK terör örgütü. Bir devlet ile bir terör örgütü nasıl bir müzakerenin tarafları
olur ve karşılıklı müzakere ederler ve başbakan, başbakan yardımcıları, bakanlar ve
devletin önemli bürokratları bunu bir zafer kazanmış edası ile açıklarlar. Anlayabilmek ve
bütün bunları bir devlet aklıyla bağdaştırabilmek mümkün değil.
SİLAH BIRAKMAYAN TERÖRİSTLE GÖRÜŞÜLMEZ
“Açılım süreci” boyunca daha doğrusu 13 yıllık AKP iktidarı süresince PKK terörü ve bu
terörün bölgede yarattığı ve Türkiye’ye yönelik tehdit yeterince algılanmamış, Öcalan
ve Kandil ile yapılan görüşmeler, verilecek tavizlerle bu sorunun çözülebileceği gibi bir
anlayışa sahip olunmuştur. Aksini iddia edenler güvenlikçi, asayişçi ya da kan dökücü,
rant sağlayıcı olarak suçlanmıştır. Verilen tavizler ve görmezden gelinen silahlı bölücü
faaliyetlerle bölge- artık adeta demeyeceğim- PKK terör örgütünün kontrolüne ve
hakimiyetine devredilmiştir. Söz konusu süreç buyunca- süreç hâlâ devam ediyor- PKK
terör örgütü bölgede ve büyük şehirlerimizde kalkışma için gereken hazırlıkları yapmış,
muhtemelen seçim sonrasını beklemektedir. Hatta mevcut şartlar altında bölgede serbest
ve demokratik bir seçimin yapılabilesi bile mümkün görünmemektedir. Bölge halkının
PKK terör örgütü ve onun eğittiği, silahlandırdığı YDG-H’nin kontrolünde oy kullanacağını
söylemek yanlış olmaz. Tabii devlet, devlet gibi davranmazsa, devletin valileri olayları,
yapılanları görmezden gelirlerse, güvenlik güçleri görevlerini yapmazlar ya da onların
görev yapmalarına mani olunursa ayniyle vaki olacak budur.
170 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hiçbir devlet, terör örgütü silah bırakmadan, silahlı mücadeleden vazgeçmeden,
ülkenin bölünmesini talep ederken ve tesis etmeyi düşündüğü özerk bölgenin güvenlik
gücü olmayı deklare ederken, devletin güçlerini mücadeleden çekerek, terör örgütüyle
görüşmeler yaparak başarı sağlayamaz. Bunun dünyada bir örneği yok. Varsa da
sonuç o devletin/devletlerin bölünmesi ile sonuçlanmıştır. Ulusun ve ülkenin bekası ile
ilgili böylesine kritik bir konuda AKP iktidarının yaptığı gibi bir politika (varsa) ve/veya
strateji(varsa) uygulanması ancak terör örgütünün işine yarar ve onu güçlendirir. “Analar
ağlamasın”, “kan dökülmesin” lafları sadece kendimizi ve halkı aldatmadan öteye gidemez.
Örtülen, görmezlikten gelinen, halının altına süpürülen, zaman kazanma amacını taşıyan
taktikler sadece fay hatlarında birikime neden olur ve büyük patlamalar, yıkımlar oluşturur.
Maalesef uygulanan politikalar sonucu belki de seçimlerden sonra Türkiye’nin karşı karşıya
kalacağı durum budur. Kaos, çatışma, ölüm ve yıkım. Belki de ayrışma.
ANADOLU BİRLİĞİNİ ORTADAN KALDIRMAK
Türkiye Cumhuriyeti, meydana getirdiği ulustan vaz mı geçiyor? Ulus devlet sona mı eriyor,
üniter devlet yapısı ortadan mı kaldırılıyor? Ülke etnik, mezhepsel ve inançlar bazında
ayrıştırılıyor mu? Türk Milleti onca mücadeleden sonra meydana getirdiği Anadolu’daki
birlikten vaz mı geçiyor? 1’nci Dünya Savaşı sonrası uygulatmak istedikleri ama
başaramadıkları Sevr’i kendi yöneticilerimizin elleriyle bize kabul ettirmek mi istiyorlar?
Türk Milleti bunlara razı mı?
“Açılım sürecinin” tam anlamı da bu. Anadolu’daki birliği ortadan kaldırmak. AKP
iktidarının ve bazı aklı evvellerin bütün sonuçlarını bilerek ya da bilmeyerek bir sihirli
proje olarak sarıldığı “açılım süreci” bir ABD ve Batı projesidir. Tarihimiz boyunca
-Osmanlı ve Selçuklular dahil- şimdiye kadar yabancı ülkelerin tavsiyeleri, zorlamaları
ya da onlara hoş görünmek için yapılan hiçbir reform ve proje başarılı olamamış, aksine
ülkenin başına daha büyük sorunlar açmıştır. “Açılım süreci” böyle bir süreçtir ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini ve ulusun parçalanmasını hedeflemiştir. Anadolu’daki
birliği hedeflemiştir. Anadolu’daki birliğin bozulması bağımsızlığımızın sonlandırılması
demektir. Sorunlarımızı çözmek için milli projelere ve bunları cesaretle uygulayacak Milli
Hükümetlere ihtiyacımız var. Yoksa emperyalistlerin projeleri -”açılım süreci” gibi- çözüm
yerine çözülmemize neden olur ve bizleri bu ülkelerin köleleri haline getirir.
DERLEME | 171
İsmail Hakkı Pekin ihakkipekin@aydinlikgazete.com 19 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Kendi gücünün farkında olmak
ABD ve AB’nin Ortadoğu’da özellikle de Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı PKK’ya ve Kürtlere
ihtiyacı olduğu açık. Hem IŞİD’i bertaraf etmek hem de genelde Ortadoğu’da özelde
Suriye ve Irak’ta istedikleri düzenlemeleri yapabilmek için daha önce yaptıkları gibi
birilerini kullanmaya ihtiyaçları var. O birileri şimdi Kürtler ve onların, gözlerini hırs bürümüş
liderleri... Bölgede bir bölen olarak kullanılıyorlar. İran’a karşı da kullanılacak önemli bir
güç, tabii şu anda zamanı değil. Çünkü güçleri 3 veya 4 bölgede aynı anda kullanılabilmek
için yeterli değil. Bu güç; PKK, onun Suriye kolu PYD ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin
tamamını kapsasa da hem bütün bölge için yeterli değil hem de kendi içinde çelişki ve
çekişme barındırıyor. Bu güç, ancak bölgesel ve küresel güçlerin desteğiyle bir anlam
kazanabilir.
ABD ve AB tarafından kullanılan ve müttefik payesi ile ödüllendirilen PKK, kendisine
verilen sözler, Irak ve Suriye’de abartılan başarıları, AKP iktidarına bir şekilde kabul
ettirilen, PKK’nın bölgede hakimiyet kurmasına ve gücünü abartmasına imkan veren
“açılım süreci” dolayısıyla hem Türkiye’yi tehdit ederek isteklerini kabul ettirmek cesareti
göstermekte hem de bir taraftan kalkışma hazırlığı içinde bulunmaktadır. Genel seçimler
öncesinde “açılım sürecinin” ve iktidarın hatta muhalefetin oy kaygılarını kullanarak, hiçbir
taahhütte bulunmadan çok şey istemektedir. Türkiye Cumhuriyeti devletini, şehirlerde ve
metropollerde terörist eylemler yapmak ve çatışma çıkarmakla tehdit etmektedir. PKK’nın
yerleşim yerlerinde örgütlenme ve buralarda kamu düzenini bozmayı amaçlayan eylemler
yapma, çatışmalar çıkarma şeklinde özetlenebilecek yeni stratejisi; iktidarı, köşeye
sıkışmış bir durumda göstermektedir. ABD ve AB’nin ise bu dönemde Türkiye’de bir
sükûnete ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz. Böylece Türkiye üzerine bir baskı da onlardan
gelmektedir.
TÜRKİYE BIÇAK SIRTINDA
Mevcut durumda PKK’nın gücü Türkiye dahil 3 yerde birden eylem yapmaya, çatışmaya
yeterli değildir. ABD ve AB de bu aşamada PKK’nın Türkiye’de yapabileceği terörist
eylemler ve kalkışma için durumun uygun olmadığını bilmekte ve bu konuda PKK’ya
destek vermeyeceklerini ima etmektedir. Ancak “açılım sürecinde” çok fazla taviz verilen
172 | UYAN TÜRKİYEM 6
PKK, Türkiye’den beklediklerini alamazsa -ki bunların yerine getirilmesi Türkiye’nin
bölünmesine yol açabilecek isteklerdir- PKK zamanın geldiğine hükmederek, bir
kalkışmaya cesaret edebilir.
Böyle bir kalkışma TSK kullanılarak ancak bastırılabilir. Bu durumda ABD, AB ve
bölgesel güçler -belki İsrail ve İran hariç- büyük ihtimalle PKK’yı desteklemeyecekler
ve bu aşamada Türkiye’de bir çatışma/iç savaş çıkmasını önlemeye çalışacaklardır.
Ortadoğu’daki mevcut sorunlar, İran ve İsrail’in durumu, Ukrayna sorunu, IŞİD konusu
dikkate alındığında ABD ve AB, Türkiye’nin yanında olacaklardır.
Türkiye’nin yanında olmamalarının ve PKK’nın kalkışmasını desteklemelerinin Türkiye’nin
Batı bloğundan ayrılmasıyla sonuçlanabileceğinin bilincinde olacaklarını söylemeliyim.
Tabii Türkiye, Batı bloğundan ayrılmaya kalktığında PKK’nın kalkışmasını bir araç olarak
kullanmalarını ve onları desteklemelerini beklemeliyiz. Türkiye maalesef böylesi bir bıçak
sırtı durumundadır.
Batı bloğundan ayrılmış, bölgesel ittifaklar ve Avrasya ile ittifak yapmış bir Türkiye’de de
PKK kalkışmasının Batı tarafından desteklenmesi, ABD ve AB’nin sadece Ortadoğu’da
değil, Karadeniz, Kafkaslar, Hazar Havzası, Orta Asya’da yenilgisiyle sonuçlanabilir.
Böylesi bir jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip, çok önemli avantajları elinde bulunduran
ve bunları kendi lehine çevirme imkanı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin PKK’ya önemli
tavizler vermesi ve ülkeyi bir iç çatışma ve bölünmeye yol açabilecek bir konuma getirmesi
kabul edilemez bir yanlışlıktır.
ORDU OLMADAN BAŞARI OLMAZ
Türkiye Cumhuriyeti devleti; iç ve dış politikaları, uyguladığı/uygulayacağı stratejileri,
yabancı ülkelerin tavsiyeleri ya da “yabancı ülkeler ne der” mantığı ile belirlemeye devam
ederse, milli çıkarlar yerine kişisel ve parti çıkarlarını esas alırsa, geleceğimiz nokta
bugünkünden farklı olmaz. Bunu yaklaşan seçim döneminde ve seçimlerden sonra
hep birlikte yaşayacağız ve göreceğiz. Umarım sonuçları çok ağır olmaz. Ağır bir bedel
ödemek durumunda kalmayız. Bu arada bir ülkenin en önemli diplomatik aracının onun
“ordusu” olduğu unutulmaz sanırım. Ordu ülke politikası ve stratejisinin arkasındaki
yaptırım gücüdür. İlla da savaşması gerekmez. Caydırıcılığı belki de savaşmasından
daha önemlidir. Tabii gerekirse her türlü savaşa da hazır olmalıdır. Silahlı Kuvvetler’in
denklemde olmadığı hiçbir politika ve stratejinin başarı şansı yoktur.
DERLEME | 173
İsmet Özçelik 30 Ocak 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Başı dik olmanın gururu
Üç gündür Strazburg’dayım. Doğu Perinçek’in AİHM Büyük Daire’deki duruşmasını takip
etmek için buradayım. Türkiye’den ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelmiş binlerce Türk’le
birlikteyiz.
Duruşma Çarşamba günü gerçekleşti. Saatler 12.00’yi geçerken mahkemenin kapısında
hareketlilik başladı. Kapıda görünen Türklerin yüzü gülüyordu. Yüzlerdeki gülümseme
her şeyi açıklıyordu. İsviçre ve Ermenistan’ın duruşmadaki çaresizliği davanın sonucunu
şimdiden belli etmişti.
İSVİÇRE VE ERMENİSTAN ZORDA
Duruşmayı salondan izleyemedik. Ama AİHM duruşma ile ilgili videoyu sitesine koydu. Hep
birlikte seyrettik. İsviçre ve Ermenistan gerçekten zordaydı. İsviçreliler savunma yapmaya
çalışsa da “Biz bu işe nereden bulaştık” havasındaydı. Duruşmaya ara verilmeden önce
Mahkeme Başkanı hakimlere soruları olup olmadığını sordu.
Romanyalı Hakim Iulia A. Montac’ın İsviçre’yi savunan avukata, “Bu soykırım yasasını niye
çıkardınız?” sorusunu yöneltmesi dikkat çekti. Arkasından da “İsviçre olarak soykırımı nasıl
tanımlıyorsunuz?” diye sorunca İsviçre’nin avukatları bocaladılar.
Duruşma sonrası Doğu Perinçek ve avukatlarının, duruşmayı izleyen TBMM heyetinin
yüzü gülerken, İsviçre ve Ermenistan yetkilileriyle, avukatlarının suratlarının asık olması
her şeyi açıklıyordu.
Ermenistan’ı gazetelerin magazin sayfalarından tanıdığımız Emel Clooney savundu. Ama
sanırım bu işin şovla başarılamayacağını gördü.
BAŞI DİK OLMAK
Yaşananlar herkesi heyecanlandırdı. Ama en çok da Avrupa’daki Türk vatandaşlarını. Uzun
yıllardır hep ötekileştirilmişlerdi. İtelenip, kakalanmışlardı. Ama şimdi durum bambaşkaydı.
Artık özgüveni olan ve emperyalistlere karşı zafer kazanmış olmanın gururunu taşıyorlardı.
Eskişehir milletvekili Prof. Dr. Süheyl Batum durumu, “Artık çocuklarımız soykırımcı
diye başı öne eğik dolaşmayacaklar” diye özetledi. Duruşma sırasında ve sonrasında
çok sayıda vatandaşımızla sohbet etme olanağım oldu. Kazanılan zaferin devamının
geleceğine o kadar çok inanıyorlar ki!
Başı dik olmanın gururunu, mutluluğunu yaşıyorlardı.
174 | UYAN TÜRKİYEM 6
PANELDEKİ ALKIŞLAR
Bu durum, duruşma sonrası gerçekleştirilen panele de yansıdı. Panelin yapıldığı yaklaşık
500 kişilik salon tıklım tıklım dolmuştu. Çok sayıda vatandaş salona giremedi. Salon
dışında kaldı.
Konuşmacıların zaferi anlatan sözleri büyük alkış aldı. Kürsüye en son İşçi Partisi Genel
Başkanı Doğu Perinçek çıktı. “Biz bugün Galile gibi dünya dönüyor dedik. Avrupa’yı da
öküzün boynuzundan kurtardık”, “Milletimizin eziklik duygusuna son verdik”, “Atatürk’ün
başı dik Türkiye’sini kuracağız. Buna yemin ettik” deyince bütün salon ayakta alkışladı.
Avrupa’da yaşayan vatandaşların panel bitiminde kendi aralarındaki konuşmaları, başı dik
olmanın önemini daha iyi anlatıyordu.
TÜRKİYE İÇİN TEK YUMRUK!
AİHM önünde Türk bayrakları ile toplananlar arasında kimler yoktu ki? Profesörler, emekli
askerler, CKD Genel Başkanı Canan Arıtman ve yönetim kurulu üyeleri, Eski Hamburg
Başkonsolosu Ülkü Başsoy, eski Milletvekili Metin Öney, Emekli General Ahmet Yavuz,
eski bakanlar Yaşar Okuyan, Enis Öksüz, CHP Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz, Eskişehir
Bağımsız Milletvekili Süheyl Batum, Bağımsız Milletvekili İhsan Barutçu, DSP Genel
Başkanı Masum Türker, eski Milletvekili Ahmet Ertürk, TBB yöneticisi Ali Arabacı, Nasuh
Mahruki, Haluk Dural, Dursun Arı, Avrupa ülkelerindeki ADD’lerin başkanları,
***
Bazılarının görüşleri farklıydı. Ama hepsi Türkiye için tek yumruktu.
UMUT OLDU
Bu birliktelik önümüzdeki günler için de umut oldu. Eylem sırasında ve sonrasında en çok
bu soru yöneltildi. “Birlik sağlanacak mı?” dendi. Panel sırasında kürsüdeki tablo herkesi
heyecanlandırdı. “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganı öne çıktı.
İstisnasız herkes Yunanistan seçimiyle ilgiliydi. Daha önce de belirtmiştim. Duruşma
sonrası da devam etti. “Syriza’nın zaferi Türkiye’de de yaşanır mı?” en çok sorulan
sorulardan biriydi.
Dedik ya! Artık vatandaş sızlanma değil, ZAFER peşinde. Avrupa’dakiler de Türkiye’dekiler
de aynı. ZAFER istiyor!
Ne de olsa “başarı”, başaracağım diyenindir!
DERLEME | 175
İsmet Özçelik 31 Ocak 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Yeni dönem başladı
Kurtuluş savaşı sonrası başı dik bir Cumhuriyet kurmuştuk. “Küçük Amerika” süreciyle
birlikte hörgüçten yemeye başladık. Cumhuriyetle kazandıklarımızı bir mirasyedi gibi
harcadık. Fabrikaların, kamu kuruluşlarının büyük çoğunluğunu sattık.
ABD’ye avuç açtık. AB’ye “Bizi de al” diye yalvardık durduk. Bir plan dahilinde değerlerimiz
törpülenmeye çalışıldı. Karen Fogg’un dediği gibi, “Türkleri tarihlerinden ve köklerinden
koparma” politikası izlendi.
Bu politika ne yazık ki bazı aydınlar (!) üzerinde etkili de oldu.
AKP İLE BİRLİKTE ...
Hele AKP ile birlikte iyice batağa saplandık. Her alanda geriye gittik. Milli davalarımız
“kusur” gibi gösterildi. Kıbrıs, Ege, Ermeni soykırım iddiaları, Doğu Akdeniz’deki
çıkarlarımız, ... Hangi birini sayalım!
Sadece Cumhuriyetin kurduğu tesisleri satmadılar. Kazandığımız uluslar arası zaferleri,
gururumuzu da sattılar!
HALK BAŞARIYA NASIL DA SUSAMIŞ?
AİHM Büyük Daire’deki Perinçek duruşması sonrası AİHM önünde büyük bir coşku
yaşadık. Aynı coşku Türkiye’ye dönerken uçakta da vardı. Sanki herkes Strazburg’ta şarj
olmuştu. Marşlar, türküler,sloganlar peş peşe geldi.
Hele Sabiha Gökçen Havaalanı’ndaki manzara bir başkaydı. Binlerce insan Perinçek’i
karşılamak üzere oradaydı. Bu tür yüzlerce olay izledim. Bir canlı grup vardır. Onların
etrafında biraz da seyirci gibi duran kalabalık. Bu kez durum farklıydı. Seyircisi olmayan
bir karşılama yapıldı. Herkes duygularını dışa vurdu. Herkes işin içindeydi. Dışarıdan
seyreden bir kişi bile yoktu.
Meğer halk başarıya nasıl da susamış!
YENİ DURUM BARİKATLARI
YIKA YIKA GELDİ
Açıkça görülüyor. Türkiye artık yeni bir döneme girdi. Bunun ilk işareti 2012 yılında 19
Mayıs’ta İstiklal Caddesi’nden geldi. Arkasından Ankara Ulus’ta barikatlar yıkıldı. Derken
sıra Silivri Hapishanesi önündeki barikatlara geldi. 10 Kasım’da Aslanlı Yol’da bir milyon 89
bin kişi Ata’sına yürüdü.
Silivri, Hasdal, Mamak, ... hapishaneleri boşaldı. Şimdi tertipçiler Silivri’de. Hesap vereceği
günleri bekliyor.
Türkiye bu noktaya piyango ile gelmedi. Barikatları yıka yıka geldi.
176 | UYAN TÜRKİYEM 6
BİRLİKTELİĞİMİZİ BOZMAYALIM
AİHM önünde farklı eğilimler Türkiye için tek yürek, tek yumruk olmuştu. Bu durum
herkesin gözünü yaşarttı. “Galiba bu kez başaracağız” havası vardı.Uçakta da aynı
duygular yaşandı.
Karşılama sonrasında da hep bu konu konuşuldu. Bu birlikteliğin önümüzdeki dönemde de
devam ettirilmesi istendi. “Bunun için herkes gereğini yapmalı” dendi.
Ortak talep aynıydı: “Bu birliği bozmayalım.”
UZUN YILLARDAN BERİ İLK ZAFER
Metin Öney. ANAP’ta TBMM Grup Başkanvekilliği yaptı. Öney de bizimle birlikte
Strazburg’taydı. Mahkeme süresince binlerce Türk’le birlikte meydandaydı. Ermeni
soykırımı yalanı ile ilgili olarak kazanılan zaferi çok önemsiyordu. “Biz hep cephede
kazandık, masada kaybettik. Bu zafer Lozan’dan sonra bir ilk” dedi.
Öney’i dinledikten sonra hafızamı yokladım. Gerçekten de Atatürk sonrası kazandığımız
böyle bir zafer hatırlayamadım.
***
BİZ BURADAYIZ AMA KALBİMİZ TÜRKİYE’DE
Muharrem Yankaçan. Trakyalı. 45 yıl önce Strazburg’a çalışmaya gelmiş. O günden bu
yana Strazburg’ta yaşıyor. 4 çocuğu var. Onlar da Strazburg’a yerleşmiş. Perinçek’e
destek için AİHM’in önündeki eyleme katılamamış. Çok üzülmüş. “Bari Türkiye’den
gelenleri havaalanında uğurlayayım” düşüncesiyle makine mühendisi oğluyla birlikte
Strazburg Havaalanı’na gelmiş.
Sohbet ettik. Mahkemedeki gelişmeleri duyunca gözlerinin içi güldü. Doğu Perinçek’i
görmek istedi. Arkasından da uzun uzun Perinçek’e dua etti. AİHM’de kazanılan zaferi en
iyi anlayanlardan birinin kendisi olduğunu hissettirdi.
Sonra da “Biz buradayız, ama kalbimiz Türkiye’de” dedi.
DERLEME | 177
İsmet Özçelik 1 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Erdoğan’ın seçim taktiği!
AKP’de şu anda ikili bir yönetim var. Erdoğan ile Davutoğlu’nun arası limoni. İki taraf da
bunu pek gizlemiyor. Sık sık birbiri ile çelişen açıklamalar yapılıyor. Bu duruma “Aralarında
görev bölümü yapmışlar” diyenler olsa da gerçek böyle görünmüyor. AKP’yi yakından
izleyen çevreler, “Şu an yaşananlar buzdağının görünen kısmı” görüşünü savunuyor.
AKP’de tartışmalar sürerken, Tayyip Erdoğan seçim kampanyasını fiilen başlattı. Adına da
“teşekkür mitingleri” dedi. Nasıl bir “teşekkür mitingi” ise genel seçimlere denk geldi.
Önceki gün Kırşehir’deydi. Seçim taktiğinin şifrelerini verdi. Bu sütunlarda daha önce
belirtmiştik. Yanılmamışız. “Yeni anayasa ve başkanlık” tartışmasını resmen başlattı. Dün
İstanbul’da katıldığı TÜMSİAD’ın 6. Genel Kurulu’nda tartışmayı sürdürdü. Öyle görünüyor
ki Haziran seçimlerine kadar da devam ettirecek.
NEDEN?
Elbette Erdoğan AKP’nin de kendinin de durumunu iyi bilir. “Yeni anayasa”nın da
“başkanlık sistemi”nin de sadece hayal olduğunun farkındadır.
Peki o zaman neden “yeni anayasa ve başkanlık sistemi” kampanyası başlattı?
Erdoğan’ın konuşmalarını dinleyince, Erdoğan’ın bu taktiği izleyeceğini çok önceden haber
veren AKP’li tanıdıklarımı yeniden aradım. “Neler oluyor?” diye sordum. Anlattıklarını
virgülüne dokunmadan, sadece biraz özetleyerek aktarayım:
EKONOMİK KRİZ VE YOLSUZUKLAR
“AKP’ye oy veren seçmen, Erdoğan’ın da bakanların da yolsuzluk yaptığından emin.
Eskiden el altından ‘yolsuzluk yapsa da çalışıyor’ propagandası yapılıyordu. Etkili de
oluyordu. Ama şimdi vatandaşın ekonomisi hızla kötüye gidiyor. Vatandaş geçim derdine
düşünce, yapılan yolsuzluklara tepkisi arttı.”
ERDOĞAN GÜNDEM DEĞİŞTİRİYOR
“Bir de ‘çözüm süreci’ var. AKP’ye oy veren seçmen PKK ile ilişkilerden çok rahatsız.
Bölgeden gelen haberler iyi değil. Sokaklarda silahlı PKK’lıların dolaşır olması herkesi
rahatsız ediyor. Muhalefet bu konunun üzerine gitmese de halk faturayı AKP’ye kesiyor.
Halk tepkili. AKP’li seçmen soğuyor.
Bu durum anketlere de yansıdı. Profesyonel propaganda ekibi bir rapor hazırladı. Acilen
gündemin değiştirilmesi istendi. Yolsuzluk ve ekonomik krizi ve çözüm sürecini ikinci plana
itecek bir tartışmanın öne çıkarılmasına ihtiyaç duyuldu. Davutoğlu buna yanaşmadı.
Yanaşsa da etkili olamayacağı için Erdoğan doğrudan devreye girdi.
O DA BİLİYOR!
178 | UYAN TÜRKİYEM 6
“Yeni anayasanın da başkanlık sisteminin de olmayacağını en iyi kendisi biliyor. Ama
başka çaresi yok. Seçimlerde halkı etkileyecek bir propaganda malzemesi bulunmuyor.
Yolsuzlukları ve PKK ile ilişkileri örtmek için bulunan en iyi çözüm ‘yeni anayasa ve
başkanlık sistemi.’ Bu konuda gazete ve televizyonlara talimatlar verildi. Erdoğan’ın
konuşmalarının ‘yeni anayasa ve başkanlık sistemi’ ile ilgili bölümleri sık sık yayınlanacak.”
KENDİNİ OYLATACAK!
“Davutoğlu tutmadı. Parti tabanı memnun değil. Merkezi otorite kayboldu. Partide itirazlar
hat safhada. Davutoğlu’nun Diyarbakır’da yaptığı ‘Kobani’ye selam’ açıklaması sonrası
yaşananları bir anlatsam aklınız durur. Bu açıklama en az birkaç puan götürdü. Tek şans
muhalefetin bu açıklamanın üzerine gitmemesi.
Profesyonel ekip, ‘Siz doğrudan devreye girmezseniz sonuç felaket olacak. Muhalefet
liderleri ile siz karşı karşıya gelmelisiniz. Muhalefet Davutoğlu’nu değil sizi muhatap almalı.
Gerilim bu doğrultuda tırmanmalı’ raporu verince düğmeye basıldı. Erdoğan seçimde,
‘AKP’yi değil kendini oylatma’ taktiğini izleyecek. Eskiden olsa etkili olurdu. Ama şimdi
bilemem. Erdoğan AKP’li seçmen üzerinde eskisi gibi etkili değil.”
ERDOĞAN’IN KORKUSU
“Sayın Erdoğan altındaki iktidarın gitmemesi için her şeyi yapacak. Kendi açısından da
haklı. AKP iktidardan giderse Sayın Erdoğan büyük sıkıntı çeker. Onun farkında. Bu
nedenle tartışmayı sertleştiriyor. Gerilimi yükseltiyor. AKP’den kopan seçmeni yeniden
AKP’ye döndürmek ‘taraftar’ yapmak istiyor.
HDP İLE KOALİSYON
Partide şimdiden ‘HDP ile koalisyon’ planları yapanlar var. Çaresizlik içinde Öcalan’a umut
bağlayanlar, ‘Öcalan’la iktidarı sürdürürüz’ görüşünü dillendirenler bulunuyor. Ama bu
öneriye destek vereceklerin sayısı yüzde 30’u bulmaz. Parti bölünür. HDP ile koalisyon
AKP’nin ömrünü uzatmaz daha da kısaltır.”
DERLEME | 179
İsmet Özçelik 2 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Meclis’teki partilerin barutu yok!
Seçimler yaklaşıyor ama TBMM’de temsil edilen partilerde hiçbir kıpırtı görülmüyor. AKP
ısmarlanmış anketlerle güç gösterisi yapmaya çalışıyor. CHP’nin ne yaptığını, ne yapmak
istediğini bilen yok. İl başkanları gazetecilerden bilgi almaya çalışıyor. MHP’nin durumu da
diğerlerinden farksız.
Türkiye bölünüp parçalanacakmış, ekonomik kriz geliyormuş, işsizlik artacakmış
gündemlerinde bile değil. AKP, belediyeler ve kamudan toplama kalabalıklarla idare
ediyor. Taşeron işçilere “hazır kıta” muamelesi yapıyor. CHP salı günleri TBMM’de yaptığı
grup toplantısıyla yetiniyor. Bahçeli ise “Ya birkaç ülkücü bir araya gelirse” diye telaşta.
Dağıtmak için elde sopa bekliyor.
AĞIZLARINI AÇMIŞLAR
Hani demişti ya Orhan Veli, “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna umurunda mı dünya.” Durum
bunun bir benzeri. Ne AİHM’deki Ermeni Soykırımı davası ne ABD’nin bölge politikaları
ne CIA ve MOSSAD’ın Güneydoğumuzdaki faaliyetleri... Dönüp bakmıyorlar bile.
“PKK açılımı” da dertleri değil. F tipi örgütün habis bir ur gibi devletin her yerini sararak
çalışamaz hale getirmesinden de rahatsız değiller.
Tek dert ceylan derisi koltuklar. Partilerin yöneticileri, milletvekilleri, yeni adaylar, hepsi
ağzını açmış genel başkan kendilerini aday göstersin diye bekleşiyor.
PARTİLERİN BARUTU ‘HEYECAN’
1997-1999 yılları arasında ANAP TBMM Grup Başkanvekilliği yapan Metin Öney’e
Meclis’te temsil edilen partilerin durumunu sordum. Öney’in her partiden tanıdıkları var. Bu
nedenle de içlerini yakından biliyor. Sözü fazla uzatmadı.
“Bir mermide az miktarda barut vardır. Ama o barutu çıkarırsanız o mermi hiçbir işe
yaramaz. Masadaki kül tablası bile ondan çok daha etkili bir silah olur. Siyasi partiler için
de o barut ‘heyecan’dır. Eğer bir partide heyecan kalmamışsa bitmiştir. Barutu olmayan
mermiye benzer. Şu anda Meclis’teki partilerin durumu bu. Barutları yok!” dedi.
Sonra da ANAP’ın son günlerinden örnekler verdi.
Bilmem anlatabildim mi?
AKP’DE SON DURUM
AKP’de iç karışıklık sürüyor. Erdoğan’ın devreye girmesi, işleri kontrol altına almak
istemesi gerilimi daha da artırmış görünüyor. Davutoğlu’nun sık sık “Sayın Cumhurbaşkanı
ile aramızda bir sorun yok” demesi de “dilin çürük dişe gitmesi” olayı. 19 Ocak’ta Ak
Saray’da yapılan Bakanlar Kurulu toplantısındaki “o fotoğraf” her şeyi anlatıyor.
180 | UYAN TÜRKİYEM 6
Aralarında “eksen” sıkıntısı da var. Davutoğlu “Kobani’ye selam gönderirken” Erdoğan
devletin televizyonunda tam tersini söylüyor.
ASIL KIRILMA YAKINDA
AKP’nin içinde de dışında da herkes aynı görüşte. AKP’de asıl kırılma önümüzdeki
günlerde yaşanacak. “3 Dönem” engeline takılanlar bir dert. Adaylık bekleyenlerin
sayısının fazlalığı bir başka dert. Erdoğan’la hükümet arasındaki sorunlar giderek büyüyor.
Birileri fırça yemekten bıkmış. Her an “yeter” diyebileceği bile konuşulur oldu. Bu da bir
başka dert.
Ama PKK ile yürütülen “açılım”, ekonomik kriz, milletvekileri ve yöneticilere halktan gelen
tepkiler, daha da büyük dert!
FİLMİN SONUNA GELİNİYOR GİBİ
AKP’de kuytu köşelerde herkes birbirine, “Filmin sonu geliyor mu?” diye sormaya
başlamış. Daha şimdiden yeni döneme göre kendini hazırlamaya çalışanlar olduğundan
söz ediliyor. Bürokraside, “Başımız daha fazla belaya girmeden bu iş bitsin” diyenler
olduğu bildiriliyor.
Sipariş anketler yüzde 49’ları gösterse de kimse inanmıyor. “Anket sonuçları bozuk saat
gibi hep aynı yerde” esprileri yapılıyor.
Sizin anlayacağınız galiba filmin sonu yaklaşıyor. Tabii muhalefet karşımıza yeni bir
“Ekmeleddin vakası” çıkarmazsa...
Bu arada Yunanistan seçimleri Meclis’te temsil edilen partileri korkutmuş durumda. Şu
aralar “SYRIZA” adını duymak istemiyorlar.
Hele “SYRIZA”nın “milli” olduğunu öğrendikten sonra..!
DERLEME | 181
İsmet Özçelik 7 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Tayyip Erdoğan kurtulabilir mi?
Ekonomide durum giderek kötüleşiyor. Canı yanan vatandaş tepkili. Semt pazarlarında,
marketlerdeki kasa önlerinde sık sık yüksek gerilim yaşanıyor. Hükümete olan tepki
başkasından çıkarılıyor. “Sana derim kızım, sen anla gelinim” havası var.
Tayyip Erdoğan ise telaşta. 7 Haziran seçimleri yaklaştıkça telaşı da artıyor. Altındaki
iktidarın kayıp gideceği endişesiyle sağa sola saldırıyor.
SUÇLU KİM!
Gelinen noktanın sorumlusu belli. Bugünlere Erdoğan ve hükümetinin izlediği ekonomik
politikalarla gelindi. Ama o suçu Merkez Bankası’na atarak paçayı kurtaracağını sanıyor.
İşadamlarıyla, esnaflarla yaptığı toplantılarda yüksek faizden yakınıyor. “Bu faizle esnaf ne
yapsın, işadamı nasıl yatırım gerçekleştirsin” diyerek onlara da Merkez Bankası’nı hedef
gösteriyor. Bu yolla okların kendisine yönelmesini önlemeye çalışıyor.
“Ayarlanmış esnaflar” Erdoğan’ı alkışlasa da gerçek öyle değil. Esnaf 12 yıllık AKP
iktidarında nereden nereye gelindiğinin farkında. Hangi esnafa sorsanız söze, “Bizi AKP
mahvetti” diye başlıyor. Şehirlerin göbeğine kurulan AVM’lere dikkat çekiyor. “Esnaf can
çekişiyor, sorumlusu da Erdoğan” diyor.
UYARILARI DİNLEMEDİ
Aklı başında bütün ekonomistler izlenen politikanın duvara toslayacağını söyledi. Ama
Erdoğan ve kurmayları uyarıları dinlemedi. Gelen sıcak paranın eninde sonunda çıkacağı
belliydi.
El parasıyla hovardalık yapılamayacağını anlamak için illa duvara toslamak mı
gerekiyordu? Kendisi ekonomiden fazla anlamadığı için “yağdanlık” danışmanların
dediğine inandı. Onlar gerçeği değil, Erdoğan’ın duymak istediklerini söyledi. Erdoğan’ın
da işine geldi. Tabii sonuç da böyle oldu.
SIKINTI HALK İÇİN
Tabii sıkıntı, işçi, memur, emekli, çiftçi için geçerli! AKP ileri gelenleri ve yandaş işadamları
için sorun yok. Onlar köşeyi döndü. Vatandaş oturmak için ev alamazken, birileri para
koymak için ev aldı. Yandaşlar kasalarını, birileri de Kısıklı’daki villayı parayla doldurdu.
Durum ortada. Suçlu da belli. Erdoğan suçu Merkez Bankası’na atarak kurtarabilir mi?
***
‘BAŞKANLIK’ TARTIŞMASI
Erdoğan günlerdir, “Başkanlık sistemi ve yeni anayasa” deyip duruyor. Ama Ahmet
Davutoğlu’ndan ses çıkmıyordu. Bu durum Afrika gezisinden dönerken uçakta Erdoğan’a
182 | UYAN TÜRKİYEM 6
da soruldu. Erdoğan “Bu yeni konuşmaya başladığımız bir konu değil. Öyle zannediyorum
ki, Ahmet Bey’in de savunulacak en önemli tezlerinden bir tanesidir” dedi.
Kulislerde, yanıtın uçağına bindirdiği gazeteciler tarafından bile manidar bulunduğu ifade
edildi.
TALİMATLA AÇIKLAMA!
Derken çarşamba akşamı Davutoğlu doğrudan tartışmaya katıldı. Yandaş TV kanallarında
canlı yayına çıktı.
Konu “başkanlık sistemi”ne gelince suratının halini bir görmeliydiniz. Turşu satan esnaf
gibiydi. “Başkanlık sistemini” savundu savunmasına ama açıklamayı “talimatla” yaptığı o
kadar belliydi ki!
SATIR ARASI: HAVET!
Söylediklerinin satır aralarında ilginç cümleler vardı. Önce “Başkanlık sisteminin, öncelikle
sistem ve ilke bazında ele alınması gerektiğini” bildirdi. Arkasından da, “O anlamda son
başkanlık sistemi tartışması etrafındaki tartışma ortamını, psikolojisini doğru görmüyorum”
dedi. Cümlenin kuruluşu bile nasıl zorlandığının göstergesi oldu.
Konuşmayı birlikte izlediğimiz dostlarımın hepsi anlaşmış gibi aynı şeyi söyledi.
Davutoğlu’nun “Başkanlık sistemi” konusundaki tavrı “HAVET” olarak değerlendirildi.
SON DAKİKA!
Erdoğan dün Bursa’da miting yaptı. Bursalı dostlar aradı. “AKP Bursa’da bitmiş durumda”
dediler. Nedenini sordum, şöyle anlattılar:
“Günler önceden hazırlık yapıldı. Ama kalabalık çok azdı. Vatandaşı bir caddeye
sıkıştırdılar ve kalabalık göstermeye çalıştılar. Erdoğan açısından tam bir fiyasko oldu.”
İzliyoruz!
DERLEME | 183
İsmet Özçelik 11 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Erdoğan giderek yalnızlaşıyor
Ankara’da kulisler hareketli. Özellikle de AKP kulisleri. Gelişmeler yazdığımız gibi. Erdoğan
eski Erdoğan değil. AKP’deki gücü epeyce zayıflamış görünüyor. Duruma hakim görüntüsü
verse de bilgisi dışında iş çevirenler var.
Son örnek MİT Müsteşarı Hakan Fidan olayı!
ERDOĞAN’A KUMPAS MI?
Fidan önce Erdoğan’a gidip aday olmak istediğini söylüyor. Erdoğan “olmaz” diyor.
Sonra Ahmet Davutoğlu’na gidip ısrarını sürdürüyor. Davutoğlu, Erdoğan’a gidip izin istiyor.
Erdoğan yine soğuk bakıyor. Buna rağmen 7 Şubat günü işi oldubittiye getirip istifasını
açıklıyor.
Kulislere yansıyan bilgilere göre, Erdoğan bu işe çok bozuluyor. Hatta ağır ifadeler
kullanıyor. Erdoğan’ın yakın çevresinin, “Davutoğlu-Fidan, Cumhurbaşkanı’na kumpas
kurdu” ifadeleri dikkat çekiyor.
ERDOĞAN TAVRINI AÇIKLADI
Erdoğan Güney Amerika gezisine çıkarken Hakan Fidan’ın adaylığına ilişkin tavrını
açıkladı. Uçağına bindirdiği gazetecilere olayın detaylarını anlattı. Davutoğlu’na görüşünü
bildirdiğini ama Davutoğlu’nun dinlemediğini açıkça söyledi. “Ben Sayın Fidan’ın
adaylığına olumlu bakmıyorum” dedi. Kızgınlığını da gizlemedi. “Ona bazı vaatlerde
bulunmuş olabilirler” sözü ise kafaları karıştırdı.
Ama eli çok kuvvetli değil. Fidan’ın listelerde seçilecek bir yere konulacağına, Erdoğan’ın
da buna “evet” demek zorunda kalacağına kesin gözüyle bakılıyor.
HERKES KENDİNİ KURTARMA DERDİNDE
Peki Fidan MİT Müsteşarlığı gibi bir görevi bırakıp neden kapağı Meclis’e atma derdinde?
Herkes bu soruya yanıt arıyor. Genel kabul gören görüş şu:
“Herkes AKP’nin sonunun yaklaştığının farkında. Bunu da en iyi Fidan görüyor. Konumu
nedeniyle gerçek anketleri biliyor. Ortada kalmak istemiyor. Çok riskli işlere imza attı.
Paçasını kurtarmaya çalışıyor. Dokunulmazlık zırhı istiyor.”
Erdoğan’ın savunucularının, “Biz bunları çok gördük. Gezi olaylarından sonra da
ayaklarının bağı titreyenler oldu. Ama sonuç ne oldu? Erdoğan direndi kazandı. Şimdi
birkaç ankete bakıp panikleyenler var. O da tavşan çıktı. Korktu” ifadelerini kullanması da
anlamlı.
ERDOĞAN’IN DURUMU
184 | UYAN TÜRKİYEM 6
Erdoğan’ın durumu her geçen gün kötüye gidiyor. Uzaktan kumanda ile işleri götürmek
o kadar da kolay gözükmüyor. Fidan benzeri olaylara önümüzdeki günlerde yenilerinin
ekleneceği bildiriliyor.
Sanki tarih tekerrür ediyor gibi. Özal’ı anımsadım. Akbulut üzerinden ANAP’ı idare
etmeye kalkmıştı. Bir süre sonra Akbulut bile ona tavır aldı. Şimdi aynı kaderi Erdoğan
paylaşacağa benziyor.
Aralarında ilginç benzerlikler var. Özal da yolsuzluklar, ihale komisyonları ile yıpranmıştı.
Çocuklarının durumu gazetelere düşmüştü. Partide Özal’ı savunanların sayısı hızla
düşmüştü. Şu anda Erdoğan da benzer durumda. Bakanların yolsuzlukları, çocukların
gemicikleri, TÜRGEV öyküleri..!
ÖZAL’IN SONU
Özal kontrolü kaybedince, yeniden ANAP’ın başına geçmeyi bile düşündü. Hatta daha da
ileri giderek yeni parti kurma planları yaptığı bile söylendi. Ancak ömrü yetmedi. Erdoğan
da aynı şeyleri düşünüyor mu bilemiyorum. Ama düşünüyorsa kesinlikle sürpriz olmaz.
‘AK SARAY’DA YALNIZLIK!
Erdoğan giderek sıkışıyor. “Ak Saray’da bir yalnız adam” olma yolunda. En yakınındakiler
bile arkadan konuşur oldu. F tipi örgüte yönelik soruşturmada da fazla destek gördüğü
söylenemez. Bazıları işi zamana yayma peşinde.
Kısacası Erdoğan için işler hiç de iyi gitmiyor. Bir taraftan “3. Dönem Kuralı”na takılanlar
seslerini yükseltmeye başladı. Diğer taraftan “Brutus”lar ortaya çıktı. Dün “yağız oğlan”
diyerek mutluluk gözyaşı dökenler şimdi burun kıvırıyor. Etrafı yavaş yavaş boşalıyor.
Nedense, Ankara’nın derin kulislerinde sık sık, “Hızla yükselen bürokratları ve siyasetçileri
iyi izlemek gerekiyor, kime çalıştıkları belli olmaz” sözüne atıfta bulunuluyor.
Erdoğan’ın Güney Amerika yolunda, “Tek kalsam da...” ifadesini kullanması dikkat çekici!
Gelişmeler şimdilik böyle... İzliyoruz!
DERLEME | 185
İsmet Özçelik 14 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
‘VATAN’ dalgası
Meclis’te temsil edilen partilerde iç gerilim sürüyor. Erdoğan, AKP’de kendisine karşı
“kumpas” hazırlığından endişeli. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifası ile ilgili tartışmalar
sürüyor. Davutoğlu’nun açıkça Fidan’ı koruyup kollaması dikkat çekici.
Davutoğlu’ndan sonra Erdoğan’la sorunlu olan AKP ileri gelenleri de saflarını belli etmeye
başladı. Daha önce, “Fidan’ı Erdoğan istifa ettirdi” diye soğuk bakanlar, Fidan’a ısınır oldu..
Bülent Arınç’ın tavrı dikkat çekti.
“Yalçın Akdoğan-Efkan Ala” ikilisine karşı yeni ittifaklar gündemde. “Akdoğan-Ala ikilisi”ni
“Erdoğan” diye düşünmek de mümkün. “Fidan ile Erdoğan çevresinden önemli bir parça
koparıldı” iddiaları var.
FİDAN’DAN SONRA BAŞÇI
“Fidan krizi” bitmeden, “Merkez Bankası krizi” ortaya çıktı. Erdoğan’ın açıktan hedef aldığı
Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’ya AKP’den peş peşe destek geldi. Davutoğlu,
Bülent Arınç, Ali Babacan, Mehmet Şimşek, en son da AKP Genel Başkan Yardımcısı
Beşir Atalay Başçı’yı övdü.
Bu durum, özellikle de Beşir Atalay’ın devreye girmesi Erdoğan’ı kızdırmış. Hem de çok
kızdırmış. Güney Amerika’dan “Erdoğan küplere bindi” haberleri geliyor. Erdoğan’ın
ekibinin ellindn telefon düşmediği, sürekli Türkiye ile konuştukları bildiriliyor.
ERDOĞAN GEZİYİ YARIDA KESTİ
Erdoğan yaşananlardan o kadar çok tedirgin olmuş ki Güney Amerika gezisini yarıda kesti.
Türkiye’ye döndü. Gelen haberler önümüzdeki günlerde AKP’de krizin daha da büyüyeceği
yönünde.
CHP’DE VE MHP’DE KOLTUK SESSİZLİĞİ
CHP ve MHP’de koltuk sessizliği sürüyor. Türkiye’nin geleceği kimsenin umurunda değil.
Listelerde ön sıralara yerleşmek için her yol mubah. Daha şimdiden mide bulandıran
kokular gelmeye başladı. Herkes ağzını açmış genel başkanlardan gelecek “sinyal”i
bekliyor.
TÜRKİYE BUNLARA MAHKUM DEĞİL!
Meclis’te temsil edilen partilerde bunlar yaşanırken, yıllardır alttan alta büyüyen “dip
dalgası” “Vatan dalgasına” dönüşmüş durumda. Şu aralar Türkiye’nin her yerinde hummalı
bir çalışma var. Özellikle de Ankara’da. İşçi Partisi Genel Merkezi arı kovanı gibi.
186 | UYAN TÜRKİYEM 6
Telefonlar susmuyor. İşçiler, köylüler, CHP’den, MHP’den, hatta AKP’den siyasetçiler
partilerinden kopup geliyorlar. “Türkiye AKP’ye, CHP’ye, MHP’ye mahkum değil” diyerek
hareket ediyorlar.
‘VATAN’ TUTTU!
Pazar günü İşçi Partisi, “Vatan Partisi” oluyor. İsim daha şimdiden tutmuş. Herkesi
heyecanlandırmış. “Ben de Vatan’a geliyorum” diyenlerin sayısı giderek artıyor. Herkesin
gözünün içi gülüyor. Gelişmelere isim de takılmış: “Vatan dalgası”
HER YERDEN DESTEK
“Vatan” hareketine yeni katılanlara çevrelerinden gelen tepkileri merak ettim. Eski Devlet
Bakanı Tayfun İçli ile birlikteydik. Telefonları hiç susmadı. Türkiye’nin her yerinden
arayanlar vardı. Hepsi kararından dolayı İçli’yi kutluyorlardı.
İçli de gelen tepkilerden memnun. “İşin açığı gelecek tepkileri ben de merak ediyordum.
Bazı itirazlar gelebileceğini düşünmüştüm. Ama tam tersi oldu. Arayanlardan bir kişi bile
yanlış yaptın demedi. Herkes kutladı, kendilerinin de göreve hazır olduğunu söyledi” dedi.
Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de aynı şeyi
söyledi. Silah arkadaşları kendisini arayarak kutlamışlar. “Doğru yaptın, doğru yoldasın”
demişler.
Türkiye’de dengeler değişiyor. Artık rüzgar halktan yana esiyor.
“Vatan dalgası” hızla büyüyor.
DERLEME | 187
İsmet Özçelik 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Karar verildi: VATAN
Şu günlerde her yerde bir heyecan var. Herkes “çorbada benim de tuzum olsun”
çabasında. Telefonlar, mesajlar hiç durmuyor. Herkes birbirini “Vatan” için birliğe davet
ediyor.
Dün sabah saatlerinde çok eski bir dostum aradı. Yaşının 50’yi aştığını ama bugüne kadar
en fazla 3 ya da 4 kez oy kullandığını bildirdi. “Benim için oyum kıymetli. Mevcut partilere
oy vermek içimden gelmedi” dedi.
Yerel seçimlerde İstanbul’u AKP’den kurtarmak için Sarıgül’e oy verdiğini ama yanıldığını
söyledi. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de CHP-MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’na
tepki için Selahattin Demirtaş’a oy verdiğini, ancak yaptığı hatayı sonradan fark ettiğini
belirtti.
AİLE KARARI
Bugün geldiği noktayı ise şöyle anlattı:
“Uzun süredir düşünüyorduk. Ailecek ‘ne yapacağız’ diye arayış içindeydik. Bütün
alternatifleri masaya yatırdık. Kararımızı verdik. Üç kişiyiz. Artık kafamız çok rahat.
Türkiye’nin önünü açacak başka hiçbir parti yok. Tek seçenek. Vatan Partisi’nde karar
kıldık.”
Sonra da devam etti:
“İnanır mısın bu kararı verdikten sonra dün gece rahat bir uyku uyudum. Şimdi bütün
tanıdıklarımı arıyorum. Gönül huzuru içinde kararımı açıklıyorum. Onlara da Vatan
Partisi’nde buluşmayı öneriyorum.”
GEÇ KALMAYALIM
Karar vermek için geç kalmanın vereceği zararları da gündeme getirdi. “Kanserden değil,
geç kalmaktan kork” sloganını anımsattı. Ülkenin içinde bulunduğu durumu bu sloganla
anlattı:
“Geç kalırsak ülke tedavisi olmayan bir hastaya dönüşecek. Oysaki zamanında müdahale
edilirse hayata dönecek. Zaten biraz geç kalındı. Zaman işliyor. Bir an önce devreye
girelim. Gerekeni yapalım. Herkes de üzerine düşeni yerine getirsin.”
Durum bu. Uzun uzun tartışmaya gerek var mı?
188 | UYAN TÜRKİYEM 6
ALTENATİF VAR!
Bugüne kadar hep iktidar için “alternatif yok”tartışması yapıldı. Bu tartışmanın gerçekliği
de vardı. TBMM’de temsil edilen partiler AKP’nin iktidardan gitmesi için değil, iktidarda
kalması için çalıştı.
Bu CHP için de MHP için de geçerli oldu. Ama artık değil. Artık alternatif doğuyor. Bu
önümüzdeki dönemde daha iyi anlaşılacak. Bugün Ankara’da Arena Spor Salonu’nda
yaşanacaklar önemli.
BU KEZ VATANSEVERLER
BİRLEŞİYOR
İstiklâl’de, Ankara Ulus’ta, Silivri’de, ... barikatların yıkılmasına önderlik eden genç
liderlerden İlker Yücel’le görüştüm. Yücel şu anda İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı.
Son birkaç ayda tüm Türkiye’yi dolaşmış. “Bugüne kadar hep hırsızlar, Cumhuriyet
düşmanları, bölücüler birleşti. Artık rüzgar tersine dönüyor. Bu kez vatanseverler birleşiyor”
dedi.
Tespit çok önemli!
***
SIR KÜPÜ MÜ, SUÇ KÜPÜ MÜ?
Hakan Fidan tartışması sürüyor. Tartışma giderek netleşiyor. Ortada bir sıkıntı olduğu
açık. Belli ki gelişmelere başka merkezlerden müdahale var. “Üst akıl”ın devrede olduğuna
ilişkin bilgiler var.
Gazetelerde Fidan için en çok “sır küpü”ifadesi kullanılsa da kulislerde ,”suç küpü” tanımı
öne çıkıyor. Fidan’ın bu hamlesini bu tanımla ilişkilendirenler çoğunlukta.
“Fidan hem Türk yargısından, hem de uluslararası yargıdan kurtulmaya çalışıyor”
yorumları yapılıyor. Türk yargısını anladık. Dokunulmazlık zırhı ile bir süre kurtulabilir. Ama
uluslararası yargıyı pek anlayamadık. Çünkü TBMM dokunulmazlığı orada geçerli değil.
Bunları söyleyince bıyık altından gülümsüyorlar. “Erdoğan’ı satmak o kadar kolay mı? Sen
vaat edilenlere bak” deniliyor.
Kafam karıştı..!
DERLEME | 189
İsmet Özçelik 16 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Sözkonusu VATAN’sa!..
Dün İşçi Partisi’nin kurultayı vardı. Kurultay İşçi Partisi Kurultayı olarak başladı, Vatan
Partisi Kurultayı olarak bitti. Herkese “Bu iş tamam” dedirten bir kurultay oldu. Salonu
dolduranların yüzü gülüyordu. Hepsi en güzel kıyafetlerini giymiş öyle gelmişti. Düğüne
gelir gibi!
KADINLAR YİNE EN ÖNDEYDİ
Kadınlar yine en öndeydi. Kurultay Divan Başkanı kadındı. Sahnede onlar vardı.
Sanat gösterisinde onlar. Salonun yarısı onlardan oluştu. Başörtülü kadınlar da vardı.
Anadolu kadınları... Öyle el sıkmayanlardan değil. İnsanın elini candan sıkan ve candan
sarılanlardan... Çoğuyla kucaklaştık.
Doğu Perinçek konuşmasına Mersin’de tecavüz edildikten sonra yakılarak katledilen
üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ı anarak başladı. “Özgecan’ı alevler içinde, çığlık
çığlığa bırakmanın utancıyla Arena’da toplanmış bulunuyoruz. Kendimizi affetmiyoruz. Bu
karanlık manzara karşısında Cumhuriyet öncüleri olarak kendimizi affetmiyoruz. Türkiye
şeyhler, dervişler, tecavüzcüler ülkesi olamaz” sözleri bütün salonu ayağa kaldırdı.
GENÇLER
Gençleri söylemeye gerek yok. Sahnede sanatçı, kapılarda güvenlik sorumlusu, salonda
düzenleyici, ... Kısacası onlar her yerde! Hakkari’den, Şırnak’tan, Muş’tan, Van’dan,
Diyarbakır’dan, Mardin’den... Gelenler de çok mutluydu. Türk’ün Kürt’ün “Vatan” için omuz
omuza vermesinin sevincini yaşıyorlardı.
İŞÇİLER
İşçi hareketinin en ön cephesinde mücadele eden işçilerin temsilcileri de baretleriyle
oradaydı. Yatağan’dan, Soma’dan, Tekel’den, Sütaş direnişinden kopup Kurultay’a
katılmışlardı. Taşeron işçiler de flamalarıyla salondaydı.
İşçiler salona girerken bütün salon onları ayakta alkışladı.
İKİ OLAĞANÜSTÜ KURULTAY
Ankara’da yapılan siyasi parti kurultaylarının hemen hemen hepsini izledim. Bunlardan son
iki tanesini kıyaslayacağım. Birisi CHP Olağanüstü Kurultay’ı, diğeri de İşçi Partisi (Vatan
Partisi) Olağanüstü Kurultayı.
190 | UYAN TÜRKİYEM 6
CHP, Meclis’te 130 milletvekiliyle temsil edilen bir parti. İşçi Partisi (Vatan Partisi) ise şu
anda Meclis’te değil. CHP, kurultayını 2 bin kişilik ATO salonunda yaptı. İşçi Partisi ise
Kurultay için 15 bin kişilik Arena Spor Salonu’nu seçmişti. Salon tıklım tıklım doluydu. Bu
bile önümüzdeki dönemin işareti.
CHP kurultayında daha çok kapalı kapılar arkasındaki hesaplar etkili oldu. İşçi Partisi ise
Kurultay’ını canlı yayınladı. Her şey 77 milyonun önünde gerçekleşti. Kurultay’da kendine
güven, disiplin, kararlılık hakimdi.
Bu tür kurultaylarda genellikle genel başkanın konuşmasından sonra tribünler boşalır. Ama
kez farklıydı. Sabah saat 09.00’da dolan tribünler kurultay boyunca hiç boşalmadı.
KILIÇDAROĞLU’NUN TELAŞI
Şu aralar, sadece AKP değil, ana muhalefet partisi CHP de telaşta. Sıkıntı o kadar büyük
ki, Denizli’de yaptığı toplantıda DSP’ye “Gelin, gerekirse altı ok amblemini değiştiririz” dedi.
Atatürk’ün belirlediği amblemi değiştirmeyi teklif etti.
CHP’li dostlarıma Kılıçdaroğlu’nun tavrını sordum. Burunlarından soluyorlardı. “Zaten
Kılıçdaroğlu’nun tek derdi Altı Ok. Onu bir değiştirse rahatlayacak. DSP için amblem
değiştirecek hale geldiysek vay halimize! Üstelik DSP’nin amblemle ilgili bir derdi olduğunu
da sanmıyoruz. Amblemle sıkıntısı olan kendisi!” diyenler oldu.
Öyle görünüyor ki “Vatan birleşmesi” birilerinin kimyasını bozmuş!
YAPARIZ!
Bu arada, Kurultay’la aynı saatlerde CHP’nin Parti Meclisi toplantısı vardı. İşçi Partisi’nin
(Vatan Partisi) Kurultayı’nı yakından takip ettikleri bilgisi geldi.
Kurultay’da “Milli Hükümeti kurma” konusunda büyük bir kararlılık vardı. “Yaparız”
düşüncesi hakimdi. Perinçek’in “Parolamız Vatan, İşaretimiz Emek ve Namus” sözlerinin
hep birlikte ayakta alkışlanması da bunun göstergesiydi.
“Halk sızlanmadan bıkmış, ZAFER istiyor” derken anlatmak istediğimiz de buydu.
Şu anda hakim olan hava, “Sözkonusu VATAN’sa, gerisi teferruattır!” havası. Zafer için
bütün sıkıntılar bir kenara atılmış durumda.
Bana göre, 15 Şubat günü Ankara Arena Spor Salonu’ndan verilen mesaj da bu!
DERLEME | 191
İsmet Özçelik 18 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
AKP olmasaydı!
AKP’nin bir ABD operasyonuyla iktidara getirilmesi ile birlikte Türkiye’de birçok şey
değişti. İşler iyiye değil, hep kötüye gitti. Karşılaştığım insanlara, “AKP olmasaydı, neler
olmazdı”diye sordum. İşte verilen yanıtlar:
TOPLUM
Özgecanlar vahşice katledilmezdi.
Kadına şiddet bu boyuta çıkmazdı.
Uyuşturucu ve fuhuş bu kadar artmazdı.
Çocuk gelinler olmazdı.
Toplum bu kadar gerilmezdi.
Bakanlıklar AKP il örgütü gibi çalışmazdı.
Atamalarda AKP’ye yakınlık esas alınmazdı.
Bu kadar ağaç katliamı yaşanmazdı.
YARGI
Yargı F tipi örgütün eline geçmezdi.
Hukuk yerine F tipi örgüt kuralları uygulanmazdı.
TSK ve aydınlar tertiplerle Silivri’ye hapsedilmezdi.
Yargıya güven yüzde 20’ye düşmezdi.
LAİKLİK
Laiklik tehlikede olmazdı
Diyanet işleri AKP örgütü gibi çalışmazdı.
Din bu kadar istismar edilmezdi.
Üniversiteye ve kamuya türban giremezdi.
EKONOMİ
Zengin-yoksul uçurumu bu kadar büyümezdi
İşçi, memur, emekli, ... “açlık sınırı”nın altında yaşamazdı.
Çiftçi tarlasını ekemez hale düşmezdi.
Çöp kutularından yiyecek toplayanların sayısı artmazdı.
Mahalle esnafı, AVM’lere boğdurulmazdı.
192 | UYAN TÜRKİYEM 6
İşsizlik bu kadar yükselmezdi
Bakanlar 700 bin liralık saat takmazdı.
Hırsızlık, yolsuzluk normal hale gelmezdi.
EĞİTİM
Eğitim bu kadar geriye gitmezdi.
Okullarda Atatürk’ün yerini padişah fotoğrafları almazdı.
Üniversiteler, ortaokul seviyesine düşmezdi.
Atanamayan öğretmen sayısı yüz binlere ulaşmazdı.
Sınavlarında sorular çalınmazdı.
TERÖR
PKK iktidar eliyle büyümezdi.
Doğu, Güneydoğu’da devlet aciz hale gelmezdi.
TSK bölgede acz içinde kalmazdı.
IŞİD diye bir örgüt olmazdı.
1300 kilometrelik sınırımız yolgeçen haline dönmezdi.
F tipi örgüt milyarlarca dolardık servet edinemezdi.
Devletin her yerine sızamazdı.
DIŞ POLİTİKA
Komşularla ilişkiler sıfıra inmezdi.
Müslüman ülkelerle vize sorunu yaşanmazdı.
İhvan politikası nedeniyle zarar 50 milyar doları aşmazdı.
Müslüman ülkelerin sokaklarında Türklere kötü gözle bakılmazdı.
Türk bakanlara “kurgulu fare” denilemezdi.
Türk dışişleri bakanı işaretle “gel gel” diye çağrılamazdı.
ÇALIŞMA YAŞAMI
Soma’da 301, Ermenek’te 18, madenlerde bu kadar işçi ölmezdi.
İnşaatlarda asansörler düşmez, işçiler yaşamını yitirmezdi.
Sendikasız işçi sayısı bu kadar artmazdı.
Türkiye taşeron işçi cenneti yapılmazdı.
...
Daha sayayım mı?
DERLEME | 193
İsmet Özçelik 20 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
AKP’de Erdoğan’a kumpas mı?
AKP’de garip şeyler oluyor. Erdoğan bağırıp çağırsa da eskisi gibi dinleyen yok. Erdoğan’a
karşı organize bir hareketten söz ediliyor.
Kulislerde söylenti çok. Hatta, “AKP’de Erdoğan’a kumpas kuruluyor” diyen bile var.
Erdoğan’ın yakın çevresi isimler veriyor. Kim, nerede ne demiş tek tek sıralıyor. “Arkadan
iş çevirenler bedelini ağır ödeyecek” tehditleri savruluyor.
FİDAN SONRASI
“Her şey peş peşe geldi. Hakan Fidan’ın Erdoğan’a rağmen aday olması sonrası birilerinin
dili açıldı” deniyor. Fidan olayı “kırılma” olarak değerlendiriliyor. “Uyuyanlar uyandırıldı.
Harekete geçirildi” ifadeleri kullanılıyor.
EKONOMİ YÖNETİMİ
Ekonomi yönetimine dikkat çekiliyor. Merkez Bankası tartışmalarına vurgu yapılıyor.
Merkez Bankası üzerinden Erdoğan’a karşı bir koalisyon kurulduğu öne sürülüyor. Ali
Babacan’ın, Beşir Atalay’ın, Bülent Arınç’ın, Mehmet Şimşek’in, ... açıklamalarının bir plan
dahilinde olduğu iddia ediliyor.
F TİPİ ÖRGÜTLE MÜCADELE
F tipi örgütle mücadelede de sıkıntı yaşanıyor. Erdoğan’ın çevresinde, “Paralel yapıyla
mücadeleye sabotajlardan” dem vuruluyor. Hükümetin bu konuda gerekli hassasiyeti
göstermediği bildiriliyor.
Hükümetin tavrı nedeniyle emniyet ve yargıda tereddütler doğduğu ifade ediliyor.
ÜST AKIL DEVREDE(!)
Daha da ağır suçlamalar var. Erdoğan’a karşı “Üst Akıl”ın devrede olduğu söyleniyor. AKP
içinde, “Üst Akıl”la birlikte çalışanlardan söz ediliyor. “ABD-İngiltere-İsrail hattında dolaşan
ekipler” konuşuluyor. Kulislerde sık sık, “Erdoğan’ın yıllarca sırtında taşıdığı kişiler şimdi
onu arkadan vuruyor” sözleri duyuluyor.
Ortalıkta, “ABD-İngiltere-İsrail-F tipi örgüt koalisyonu ile karşı karşıyayız” diye dolaşanlar
da bulunuyor. ABD-İngiltere’nin, Erdoğan’ı devre dışı bırakıp, Davutoğlu ekibiyle temas
halinde olduğu belirtiliyor.
PKK’da yaşanan İmralı-Kandil çekişmesi de bu gelişmelere bağlanıyor. Erdoğan’la
Öcalan’ın “kader ortaklığına” (!) vurgu yapılıyor.
ERDOĞAN HABERDAR
194 | UYAN TÜRKİYEM 6
nlatılanlara göre, Erdoğan gelişmelerden haberdar. Davutoğlu ve bazı AKP yöneticilerinin
yüzüne her şeyi söylediği bildiriliyor. “Davutoğlu Erdoğan’la yan yana gelmek istemiyor.
Haftalık olağan görüşmeler işkence gibi” deniyor.
İşin ilginci, özel görüşmelerde söylenenler herkesin dilinde. AKP’de güvenlikçilerin bile
kendi aralarında bunları konuştuğu kaydediliyor.
AKP’DE SAFLAR
AKP’de yaşanan bu durum milletvekillerini, parti yöneticilerini ve il başkanlarını zora
sokmuş durumda. Kim kimin yanında duracağını kestiremiyor. AKP’li milletvekilleri ile
konuşuyoruz. Kimse bu tartışmaları gizlemiyor.
Sohbetlerde, “Eskiden olsa Erdoğan ne derse o olurdu. Ama şimdi iş karışık. Fidan
olayından sonra herkesin kafası karıştı. Cumhurbaşkanımızın etrafı giderek boşalıyor.
Partililer de ne yapacağını şaşırdı. ‘Davutoğlu’na yakın olsam Erdoğan kızar, Erdoğan’a
yakın olsam Davutoğlu kızar’ endişesi yaşanıyor” ifadeleri kullanılıyor.
ADAY BELİRLEMEDE KRİZ
Aday belirleme konusundaki karmaşa da sürüyor. Erdoğan’ın Süleyman Soylu ile partiyi
kontrol etmeye çalışması tepki çekiyor. İl başkanlarıyla doğrudan temasa geçse de
sıkıntının giderek büyüdüğü vurgulanıyor.
Şimdi merakla beklenen konu, kimlerin milletvekili yapılacağı. Ön araştırmalar yapılsa da
en önemli kriter sadakat. Ancak kime sadakatin esas alınacağı tartışmalı.
Adayların sıralamasını Erdoğan’ın yapacağı konusunda herkes hemfikir. Ama bu durumun
önümüzdeki günlerde değişeceği ifade ediliyor.
Şu anda herkes beklemede. “Yakında kıyamet kopar” görüşü genel kabul görüyor.
24 Nisan son gün. Gelişmeleri izliyoruz!
DERLEME | 195
İsmet Özçelik 25 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Türkiye operasyon merkezi yapılacak!
Türkiye operasyon merkezi yapılacak!
VATAN PARTİSİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI PEKİN’DEN UYARI:
İsmail Hakkı Pekin, Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması sonrasında yaşanacak muhtemel
gelişmeler konusunda AKP Hükümeti’ni uyardı.
VATAN Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Genelkurmay Başkanlığı eski İstihbarat Başkanı
emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması ile birlikte
ABD ve Batı’nın Türkiye’ye baskısının artacağını bildirdi. Türkiye’nin operasyon merkezi
yapılmak istendiğini ifade eden Pekin, ABD ve Batı’nın Türkiye’yi PKK/PYD ile işbirliğine
zorlayabileceğini söyledi.
‘GEREKÇENİZ KALKTI’ DİYECEKLER...
İsmail Hakkı Pekin, Süleyman Şah Türbesi’nin Türkiye sınırına taşınması ile birlikte
önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmelerle ilgili uyarılarda bulundu. Türkiye’nin bugüne
kadar Süleyman Şah Türbesi ve orada görev yapan askerleri bahane ederek ABD ve
Batı’nın taleplerine direndiğini kaydeden Pekin, “Bu aşamadan sonra Türkiye’ye yönelik
baskılar daha da artacaktır. ‘Süleyman Şah Türbesi ve oradaki askerlerle ilgili gerekçeniz
ortadan kalktı’ diyeceklerdir. Bölgede yapılacak operasyonlar için İncirlik ve bölgeye yakın
bazı üslerin (Batman, Diyarbakır, Hatay, Gaziantep, Urfa...) kullanılması için yoğun baskı
gelecektir” dedi.
‘TÜRKİYE’DE ÜS İSTENEBİLİR’
ABD ve Batı’nın önümüzdeki günlerde Türkiye’ye yeni roller dayatacağının açıkça
görüldüğünü ve bu dayatmaların işaretlerinin olduğunu vurgulayan Pekin, ABD ve Batı’nın
Türkiye’den talep etmesi beklenen konuları şöyle sıraladı: - Bölgede yapılacak operasyonlarla ilgili olarak Türk Hava Kuvvetleri’nin kullanılması için
talep gelebilir. - Eğit-Donat çerçevesinde yetiştirilen Suriyeli muhaliflerin yapacakları operasyonlarda
harekat merkezi olarak Türkiye topraklarında bir üs istenebilir. 196 | UYAN TÜRKİYEM 6
- Harekat esnasında Afganistan-Pakistan sınırında olduğu gibi silahlı insansız hava
araçları devreye girecektir. Bu silahlı insansız hava araçlarının harekat üssü olarak yine
Türkiye kullanılabilir. - Bölgedeki hava kuvvetlerinin “ileri üsleri” talep edilebilir. - ABD ve Batı, Türkiye’yi PKK-PYD ile daha yakın bir işbirliğine zorlayabilir. Bunun için bazı
oldubittiler dayatılabilir. Bu arada uzun bir süredir uygulamaya sokulmaya çalışılan plan
devreye sokularak, PKK’nın silah bırakması talebi de rafa kaldırılabilir. - Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafının PYD’nin askeri gücü olan YPG’ye bırakılması
planı devreye girebilir. Böylece uzun süredir Türkiye ile PYD arasında işbirliği yapılması
için çalışan ABD ve Batı’nın (buna İsrail de dahil) Suriye’yi bölme ve Kuzey’de bir Kürt
bölgesi yaratma planında kritik bir dönemeç aşılmış olur. Böylece Hatay’a kadar olan
Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir koridorun oluşmasına Türkiye kendi eliyle katkıda
bulunmuş olacaktır.
Vatan Partisi’nde görüş ayrılığı yok...
PEKİN sosyal medyada yer alan “Vatan Partisi’nde görüş ayrılığı olduğu” iddiaları
ile ilgili bir soruya da şu karşılığı verdi: “Bu konuda Vatan Partisi içinde görüş ayrılığı
yoktur. Yıllardır hepimiz AKP iktidarının Suriye politikasının yanlışlığını ve bugün
yaşanan sıkıntının da bu politikalardan kaynaklandığını söylüyoruz. İzlenen politikaların
değiştirilmesi konusunda mücadele yürütüyoruz. Süleyman Şah Türbesi’nde 38 askerimiz
vardı. Askerlerimiz tehdit altındaydı. Buraya yönelik bir provokasyonla Türkiye’nin
Suriye bataklığına çekilmesi sözkonusuydu. Türkiye’nin Suriye bataklığına çekilmesinin
engellenmesi gerekiyordu. Sözkonusu olan Türkiye’nin güvenliğidir. Türkiye- Suriye
ilişkileri mutlaka düzeltilmelidir. Vatan Partisi olarak bu konuda elimizden gelen çabayı
göstereceğiz.”
Türkiye, Suriye iç savaşının içine çekiliyor...
İktidarın Suriye politikasının başlangıçtan itibaren hatalı olduğunu vurgulayan Pekin, artık
bu politikaların sürdürülemeyeceğini bildirdi. Mevcut politikanın Türkiye’yi her geçen gün
biraz daha Suriye iç savaşının içine çektiğini kaydeden Pekin, şunları söyledi: “Süleyman
Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun tahliyesi de bu hatalı politikanın sonuçlarından
kaynaklanmıştır. Stratejinizi yanlış belirlerseniz, yaptığınız yığınak da yanlış olur.
Daha sonra yapacağınız taktik manevralar ve tedbirlerle başlangıçta yaptığınız hatayı
önleyemezsiniz ve kapatamazsınız. O zaman hatayı düzelteceğim diye çabaladıkça daha
fazla batarsınız. Türkiye şimdi tam da bu durumda...”
ESAD’LA İŞBİRLİĞİ...
Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtulması için acilen Suriye politikasının değiştirilmesi ve milli
çıkarlarımıza uygun bir politikanın belirlenmesi gerektiğini belirten Pekin, şu görüşleri
savundu: “İktidar Suriye yönetimini hedef alan politikasını mutlaka değiştirmeli, Esad
ve mevcut yönetimle irtibata geçerek, Suriye’deki iç savaşın sonlandırılmasına katkıda
bulunmalıdır. Mevcut politika devam ettiği takdirde bölünen Suriye ve sınırlarımızın hemen
dibinde oluşan/oluşacak oldubittiler, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve ulus devlet yapısını
tehdit edecektir.
Hatta şimdiden bu tehdidi görebilmek mümkündür.”
DERLEME | 197
İsmet Özçelik 25 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
AKP zorlanıyor!
AKP her geçen gün sıkışıyor. 7 Haziran seçimleri için seçmeni harekete geçirecek bir hava
yaratabilmiş değil. Attığı her adım ayağına dolanıyor.
Meclis’i bir türlü istediği gibi çalıştıramıyor. Milletvekillerinin ayağı bir türlü gitmiyor.
Önlerine konan yasalara güvenmiyorlar. “Sadece el kaldırıp indiriyoruz” serzenişleri vardı.
Şimdi el kaldırmaya da istek yok.
Tam anlamıyla zoraki bir durum, bir çıkmaz söz konusu!
YENİLGİDEN ZAFER ÇIKMAZ!
“Süleyman Şah Türbesi operasyonu” için de aynı şey geçerli. 2011 yılından beri izlenen
Suriye politikasının faturası giderek kabarıyor. 1921 Ankara Anlaşması’nda resmen Türkiye
toprağı olarak kabul edilen bölge, IŞİD’e terk edildi.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Antalya’da kürsüye çıktı. Muzaffer bir ordu komutanı edasıyla,
“Bütün herkese söyledik. ‘Biz gidip emanetlerimizi alıp döneceğiz. Kimse engel olmasın’
dedik” diye konuştu.
Güler misin, ağlar mısın? Sözün bittiği yer!
AKP’NİN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUM...
Süleyman Şah Türbesi’nin terk edilmesi 2011 yılından beri izlenen Suriye politikasının
sonucu... Tam anlamıyla bir yenilgi. Ama Erdoğan ve AKP yönetimi bu yenilgiden “zafer”
çıkarma çabasına girdi. AKP’nin içinde bulunduğu durumun yansıması... Hele Obama
taklidi yapması, ayrı bir felaket. Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı ile
fotoğrafının servisi çok komik oldu.
AKP, Türk ordusunun arkasına sığınarak durumunu kurtarma telaşında... Kendi yenilgisine
Türk ordusunu da ortak etmeye çalışıyor.
HESAPLAR HEP YANLIŞ ÇIKTI...
Erdoğan 2011’de Suudi Kralı ve Katar Emiri ile bayram namazını Şam’daki Emevi
Camisi’nde kılacaklarını söylemişti. Türkiye üzerinden Suriye’ye sokulan paralı askerlere
ve silahlara güveniyordu.
Hesap tutmadı. Bırakın Emevi Camisi’nde namaz kılmayı, Suriye sınırına bile
yaklaşamadı. Suriye’ye gönderdiği silahların bir kısmı PKK’da, diğerlerinin de namlusu
yavaş yavaş Türkiye’ye dönmeye başladı.
HATA ÜSTÜNE HATA...
198 | UYAN TÜRKİYEM 6
AKP’nin büyütüp beslediği IŞİD, Suriye’deki Türk toprağını tehdit etti. Türkiye kendi
toprağını terk ederken, Suriye içinde bir başka bölgeye konuşlandı. Sınırımıza 200 metre
uzaklıktaki bir yere bayrak dikti.
Daha şimdiden diğer komşularımızdan tepkiler gelmeye başladı. İran “Toprak ihlali” dedi.
Irak, Rusya, Mısır’ın tavrı belli. Hele bu olay “Eğit-Donat” protokolünün imzalanmasıyla
birlikte gerçekleşince söyleyecek fazla bir şey yok.
AKP yalnızlaşırken Türkiye’yi de kaderine ortak ediyor. Yalnızlaştırıyor!
Hata üstüne hata yapıyor!
AKP’LİLER DE FARKINDA...
Aslında AKP’liler de her şeyin farkında. “Zafer” diye sunulan operasyonun zafer değil
yenilgi olduğu anlaşılınca aynı gün apar topar Meclis’i tatil ettiler. Operasyon günü
konunun Meclis kürsüsünde tartışılmasını önlemeye çalıştılar.
AKP’li milletvekillerinde zafer havası yok. Genelde suratlar asık.
AKP’lilerle operasyonu konuşuyorduk. Aynı anda televizyonda Bülent Arınç’ın operasyonla
ilgili bilgi veriyordu. Arınç, Süleyman Şah’ın naaşının nakliyesi sırasında dini tören
yapıldığını söyleyince ip koptu. Masadaki herkes homurdanmaya başladı. Bazılarının
tepkisi daha da ağır oldu.
ARTIK RÜZGÂR TERSTEN ESİYOR...
Anlayacağınız AKP her geçen gün zorlanıyor. Ekonomide, siyasette, dış politikada artık
rüzgar tersten esiyor. Partide moraller bozuk. Küçülen pasta için herkes birbirinin üstüne
basıyor.
İç mücadele giderek sertleşiyor. Erdoğan duruma hakim olmak amacıyla hamle üstüne
hamle yapıyor. Güç gösterisi için meydanlarda. 19 Ocak’ta Bakanlar Kurulunu “Kaçak
Saray”da toplamıştı. 9 Mart’ta yeniden topluyor. Telaş büyük.
ANAP’ın iktidardan gittiği 1991 yılının öncesini hatırlatan gelişmeler yaşanıyor. Tek
avantajları TBMM’de temsil edilen muhalefet! Ama o avantajları da kayboluyor. Siyaset
ısınıyor. Yeni kuvvetler ağırlığını koyuyor!. İzliyoruz!..
DERLEME | 199
İsmet Özçelik 27 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
AKP’de seçim öncesi kırılma
Erdoğan ipleri koparmış gibi. Her gün birkaç toplantıya katılıyor. AKP Genel Başkanı
edasıyla konuşuyor. Telaşlı olduğu her halinden belli. Davranışlarında, “bir şeyleri
kaybetmemek için çırpınıyor” havası hakim.
Muhalefete yükleniyor. AKP’deki karşıtlarına da bayrak açmış görünüyor. Kulislerde
anlatılanlara bakılırsa önümüzdeki günler yeni gelişmelere gebe.
Tecrübeli siyasetçiler uyarıyorlar. İçlerinde AKP’de görev aldıktan sonra kenara çekilmişler
de var. “Erdoğan birçok cephede savaşıyor. Hepsine de komutanlık yapmaya çalışıyor.
Cepheyi daraltma çabası da yok. Böyle giderse sonu pek iyi olmayacak” diyorlar.
FAİZ KAVGASI
Erdoğan’ın faiz kavgasını bu kadar büyütmesine kimse anlam veremiyor. “Konut sektörü
ile bağı ne?” diye soruluyor. Daha çok Erdoğan’ın çevresindekiler suçlanıyor. En çok da
Yiğit Bulut. “Bir yerlere gelebilmek için önünü temizlemek istiyor” yorumu yapılıyor.
KİM KİME BAĞLI
Erdoğan önceki gün Merkez Bankası’nın 0,25 puanlık faiz indirimini değerlendirirken
Merkez Bankası ve Başkanı Başçı’ya seslendi. “Bize karşı bir bağımsızlık mücadelesi
veriyorsun da başka bir yerlere karşı bağımlılığın mı var? Bir de bunu söyle” ifadesini
kullandı.
Yapılan suçlama yenilir yutulur değil. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Maliye Bakanı
Mehmet Şimşek, AKP Genel Başkan Yardımcısı Beşir Atalay, ... da açıkça Başçı’ya destek
vermişlerdi. Suçlama destek verenler için de geçerli.
AKP İLE TÜRKİYE NEREYE GELDİ
Kendi Genelkurmay Başkanı ile görüşmek için ABD Savunma Bakan Vekili Paul
Wolfowitz’e mektup yazıp yardım isteyen biri için garip bir durum. Kim kime bağlı sorusu
gündemde.
AKP ile Türkiye’nin geldiği durum bu. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Kavga
derinleştikçe sırlar ifşa ediliyor.
YANDAŞLAR DA BÖLÜNDÜ
AKP içinde yaşanan kırılma yandaşları da sıkıntıya soktu. Şu günlerde yandaş gazetelerin
yönetim kademeleri zorda. Kimin yanında saf tutacaklarını bilemiyorlar. Yazar takımı için
de aynı şey geçerli.
200 | UYAN TÜRKİYEM 6
Durumu idare etmeye çalışanlara Ak Saray’dan uyarı eksik olmuyor. Bir numaradan
değil, etrafında dolaşanlardan mesajlar geliyor. Kulaklarına, “Erdoğan’ın herkesin tavrını
yakından takip ettiği” fısıldanıyor.
Gazetelerin yönetim odalarında, “Ne yapacağımızı şaşırdık. Kimseye yaranamaz olduk.
Tarafsız kalmak istiyoruz olmuyor. Taraf olmaya zorlanıyoruz” konuşmaları yapılıyor.
Durumu fırsata çevirmek isteyenler var. İhbarların başladığı ifade ediliyor.
GÜL HAREKETLİ
Bu aralar Abdullah Gül pek hareketli. Hiç boş vaktinin olmadığı belirtiliyor. Sık sık
kameraların karşısına çıkıp görüş bildiriyor. Cuma namazı sonraları haftalık olağan
açıklamalarını yapıyor. Ama temkinli. Hiç risk almıyor. Daha önce olduğu gibi derinden
çalışıyor.
AKP içinden çok sayıda ziyaretçisi olduğu bildiriliyor. Gül’ün temasları günü gününe, hatta
zaman zaman saati saatine Ak Saray’a aktarıldığı malum. Buna rağmen AKP’lilerin Gül’e
gitmesi, “Erdoğan’ın AKP’deki gücünün zayıflamasına” bağlanıyor.
MERKEZİ KARAR OLURSA
Ankara kulisleri sürprizlere alışık. AKP’de de bir sürpriz olup olmayacağı tartışılıyor. Şu
aralar istifa beklentisi var, ama icraat yok. Durumu AKP’deki gelişmeleri iyi bilen birine
sorduk. Şu anda milletvekili. Üstelik TBMM Grup yönetimine çok yakın. 3 Dönem Kuralı
nedeniyle aday değil. Anlattıkları şöyle:
“Partide sıkıntı olduğu bir gerçek. Düşünün parti sözcüsü Hüseyin Çelik bile kenara çekildi.
Tepkili. Erdoğan herkesi kırıyor. Davutoğlu ise bu işi kıvıramadı. Erdoğan’ı taklit edeceğim
derken komik durumlara düşüyor. Partide birçok kişi ‘Davutoğlu kendisi olsa daha
başarılı bir görüntü sergiler’ görüşünde. Ama bütün bunlara rağmen ben şu anda istifa
beklemiyorum. Bazı organizasyonlar olduğunu biliyorum. Ama henüz mesafe alabilmiş
değiller. Niyet var. Ama cesaret yok. Ancak şunu söyleyeyim; karar verilirse partide ciddi
boşalma yaşanır.”
AKP’de zaman aleyhe çalışıyor. İzliyoruz..!
DERLEME | 201
Kadri Gürsel kgursel@milliyet.com.tr 9 Şubat 2015, MİLLİYET GAZETESİ
Türkiye Rüyası
AKP iktidarının uzunca bir süredir Türkiye’nin özgün sorunlarını çözmek için yeterli
kapasiteyi haiz olmadığını, tam tersine bu sorunları büyüttüğünü, daha da karmaşık
hale getirdiğini ve ülkenin önünü tıkadığını bir “temel önerme” olarak kabul ettiğimizde,
beraberinde şu önermeleri de benimsememiz gerekir: AKP rejimi, esaslı sorunları
çözememesi nispetinde kendisini ülke için büyük bir sorun haline getiriyor. Bu durum böyle
giderse düzensizlik, çözülme ve kaosa yol açacaktır.
Türkiye’yi bu mecralara çekmekte olan bir sürecin 2013’ten beri zaten içindeyiz. Fizikten
ödünç alınmış bir kavramla tarif etmek gerekirse, sonunda kendi dışlayıcı ve kutuplaştırıcı
iktidar sisteminin dağılarak çöküşünü beraberinde getirecek olan bir “entropi” ile karşı
karşıyayız ve bu büyüyor.
Benzer bir güç yitimini Türkiye 2001 krizinde yaşamıştı ve o kaos AKP iktidarını doğurdu.
Şimdi ülkenin geleceğiyle ilgili soru, AKP iktidarının neden olacağı kaosun neyi doğuracağı
ya da boşluğun nasıl doldurulacağıdır.
AKP kendiliğinden ortaya çıkmadı; sistemli bir hazırlık sürecinin ürünüdür. İleride yerini
bırakacağı bir demokratik alternatifi olacaksa, o da gökten zembille inmeyecek.
7 Haziran 2015 seçimlerinin bu alternatifi yaratma potansiyeli ise görünürde yok.
Türkiye 7 Haziran’a eldeki mefluç muhalefet ve tıkanmış iktidarla gidecek. Toplumdaki
değişim arzusuna kucaklayıcı ve yenilikçi bir siyasi karşılık verme arayışı ise seçim
sonrasında artarak devam etmek zorunda.
Bu ufuk çizgisine bakarak, “Türkiye Rüyası”ndan söz açma zamanının geldiğini
düşünüyorum. “Türkiye Rüyası”, geçen yıl yayımlanmış bir kitap.
“Yakın geleceği değiştirecek yeni sol siyaset nasıl olabilir?” sorusuna cevaplar vermek ve
bu eksende bir tartışma başlatmak amacında.
202 | UYAN TÜRKİYEM 6
“Türkiye Rüyası”nın yazarı Cenk Sidar. 1982 doğumlu Sidar, 2009’da
kurduğu Washington DC merkezli “Sidar Global Advisors” adlı araştırma ve stratejik
danışma şirketini yönetmesinin yanı sıra yerli ve yabancı medyada ekonomi ve dış politika
alanlarında yazılar yazıyor.
Sidar, yenilikçi bir sol alternatifi, ideoloji, zihniyet, siyaset, iktisat, dış politika, enerji ve
güvenlik başlıkları altında tartıştığı 296 sayfalık kitabının önsözünde şunları yazmış:
“Türkiye’de çağdaş ve yenilikçi bir sosyal demokrasinin öz değerlerle kurulabilmesi ve
bu hareketin halkın iradesi ve inancıyla sandıktan zaferle çıkması için siyasetçilerin
ve aydınların ideolojik ve kurumsal bir genel durum değerlendirmesi yapması, solun
özgürlükçü, demokrat ve yenilikçi ilkeler ışığında tekrar tanımlanması gerekiyor. Yeni,
çağdaş ve tutarlı bir ideolojinin ruhundan beslenecek günlük siyasalar yaratılıp daha iyi bir
Türkiye’ye varılması konusunda halk nezdinde ikna edici olunabilir.” Sidar, kitabının sonuç
bölümünde tartışmayı “Gezi” ve “17/25 Aralık”ın güncel bağlamlarına şöyle oturtuyor:
“2013 senesi Türkiye siyaseti için ‘Gezi’ ile demokrasi, katılımcılık ve özgürlük, ‘17 Aralık’
ile de temizlik ve ahlak ihtiyacını gösterdi. Zira artık yeni bir jenerasyon ve siyaset var.
Ve her ikisi kendi kurallarını ve siyasi motorunu yarattı. Bu yeni nesil siyasetin sol ile bire
bir örtüşmekte olduğunu görmek ve demokratik sol siyasetin zeminini bu anlayıştan yola
çıkarak genişletmek gerekiyor.
“Türkiye Rüyası” aynı zamanda bir paradigmanın da adı: “Dinamik, çalışkan ve genç
nüfusu, geniş coğrafyası ve doğal kaynakları, sol bir hükümetin yol göstericiliği ve
sorumluluğunda Türkiye’yi dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri haline getirebilir.
Amaç, sosyal-demokrat prensipler ışığında, farklı sosyo-ekonomik arka plandan gelse
bile herkesin aynıeğitim ve sağlık hizmetini alabileceği, bireysel inisiyatifle geliştirilen
kapasite artırımı sonrasında istediği mevkilere gelebileceği bir ‘Türkiye Rüyası’ sistemini
yaratmaktır.” Cenk Sidar, Türkiye’de Sol’u yeniden düşünmeye, onu milliyetçilik başta
olmak üzere sol dışı eğilimlerden ayrıştırarak başlamamız için arka planı solun dünya
tarihi olan bir genel teorik çerçeve sunuyor ve ardından güncel sorunlara uzanıyor. Gezi
jenerasyonu ve CHP’liler bu kitabı mutlaka okumalı.
DERLEME | 203
Kemal Baytaş net@sozcu.com.tr 1 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Osmanlı sendromu
Osmanlı sultanları, asırlar boyu siyasi otoritelerini dinsel halifelik mertebesiyle
güçlendirerek ikbal ve saltanatlarını sürdürüyor.
Yıllarca Anadolu’da kökleşmiş, softa, yobaz kitleler Atatürk’ün halifeliği kaldırıp, laik
cumhuriyeti getirmesini “din elden gitti’’ diye bir türlü içlerine sindiremiyor. Yıllarca inlerinde
Türkiye’nin zayıf anını bekliyorlar.
Tayyip Erdoğan, imam okulunda din kullanarak iktidar olmanın en kolay ve kalıcı yöntem
olduğunu öğreniyor.
Tüm siyasal hayatını din istismarı üzerine kurguluyor. Bu yöntemle iktidar oluyor. Ancak,
din-iman kabzımallığı miadını doldurup, foyaları meydana çıkınca bu kez kurtuluşu “Neo
Osmanlı’’ diye Osmanlı’ya dönüşte buluyorlar. Şöyle ki;
Osmanlı sultanlarının hiçbiri Türk kelimesini telaffuz etmiyor. “Türk yok, ümmet var’’ diyor.
Oysa ümmetler tarih boyu birbirlerini boğazlıyor.
Bunlar da aynı meşrepte Türk kelimesini ağızlarına almıyor, “Türk yok, Türkiyelilik var’’
diyorlar.
Osmanlılar tüm devlet arazilerini “memalik-i Osmaniye’’ Osmanlı sultanları mülkü diye
tanımlıyor.
Bunlar da doğa harikası sit alanları, kupon arazileri “memalik-i Recebiye’’ olarak tescil
ettiriyor.
Osmanlılar devletin adını “Türk değil Osmanlı’’ koyuyor. Türk dili yerine Arapça-Farsça
karışımı “Osmanlıca’’ diye uyduruk bir dil icat ediyor.
Bunlar da Türk dili yerine Osmanlıcayı ihya ediyor.
Osmanlı sultanları siyasi güçlerini yüceltmek için kendilerini “Tanrı’nın yeryüzündeki
gölgesi’’ (zillullahiru-i zemin) ilan ediyor.
Bunlar da Tayyip “Tanrı’nın tüm özelliklerini üstünde taşıyor’’ diye onu dinsel bir yücelikle
kutsuyorlar.
Osmanlılar “devletin malı deniz, yemeyen domuz’’ deyimiyle devleti soyuyor.
Bunlar da “hırsızlık günah işleme özgürlüğüdür’’ diye ülkeyi soyuyorlar.
Osmanlı sultanları etekleri öpülerek kutsanıyorlardı.
Tayyip Erdoğan da “ona dokunmak bile ibadettir’’ , “senin g…kılı olurum’’ diyerek
kutsanıyor.
Osmanlı sultanları tarihi eserleri satıyor.
Bunlar, Atatürk eserleri ve fabrikalarını haraç mezat ediyor.
Osmanlılar; devşirmeleri, devlet yönetimine getiriyor. Türkler Anadolu’da “alavere, dalavere
Türk memet nöbete’’ diye yalnız savaşlarda hatırlanıyor.
Osmanlı, yollar, köprüler ve tüm kalıcı eserleri (Anadolu’da değil), Balkan ve Arap
ülkelerinde gerçekleştiriyor.
204 | UYAN TÜRKİYEM 6
Bunlar da Anadolu’da halk yaşam savaşı verirken, ülke kaynaklarını Sudan, Somali, Cibuti,
Myanmar’a akıtıyor.
Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit (yol gösteren) ilimdir’’ diyor.
Bunlar da, 700 yılda bir tek ilmi icadına tanık olunmayan Osmanlılar gibi “tarikatlar,
cemaatler, şeyhler, hacı-hoca takımını’’ mürşit ediniyor.
Osmanlılar Alevileri kılıçtan geçiriyor, bunlar da Alevilere hakkı hayat tanımıyor.
Osmanlı sultanları taht uğruna Sevr’le vatanı satıyor.
Bunlar da oy uğruna Sevr’i hortlatıp, Güneydoğu’yu satıyor.
DAVUT BİN AHMET (GÜNEYDOĞU’DA DEVLET İLAN EDEN) PKK’LILARA
BAŞARILAR DİLİYOR
“Elhamdülillah şeriatçıyım, demokrasiyi araç olarak kullanacağım’’ dedi, halk yine onu
iktidar yaptı. Şimdi de Osmanlı’yı batıran kuralları uygulayacağım diye oy istiyor.
AKP seçmeni yine kanar, “sanal peygamberi minberden’’ indiremezse her şeye müstahak
olacağız.
Osmanlı’nın iyi değil, kötü yönlerini alıyorlar.
Vahdettin’le Türkiye’den ayrılan hanedan mensuplarından hiçbiri bu güne kadar “Atatürk
aleyhine’’ bir tek laf etmiyor. Bunların ise Atatürk’e yapmadıkları melanet kalmıyor.
Osmanlı padişahı isteseydi halifelik kaldırıldığı zaman halkı isyana teşvik eder, hem
kendisi, hem de ülkeye büyük zararlar verdirirdi.
Ama bunlar seçimi kaybettiklerinde “bizden sonra tufan’’ deyip, her türlü melunluğu
yapacakları endişesi yaşanıyor.
Her şeyi berbat etti, ülkeyi talan ettiler. Hâlâ “sıkılmadan insan içine çıkıp, yavuz hırsızlık
yapıyorlar.’’
Davutoğlu, 30 yıldır Güneydoğu’da “Kürdistan’a bağımsızlık diye başlattığı iç savaşla
400 milyar ve 45 bin cana mal olan PKK teröristlerini’’ (şehit analarını umursamadan)
alınlarından öpüp, selamlayarak başarılar diliyor.
Sanki Türkiye’nin Başbakanı değil, PKK’nın eş başkanı. Böyle bir Başbakan ve böyle bir
rezaleti tarih yazmıyor.
WikiLeaks belgelerinde Vecdi Gönül’ün, Davutoğlu için “çok tehlikeli bir adamdır’’ dediği
yazılıyor. Dürüstlüğüne inandığımız Gönül şimdi bunun gerekçesini açıklamak zorundadır.
Artık Türk halkının, bu kadar hainliğe izin vermesi imkansızdır. AKP oylarının gittikçe
erimesi bunu kanıtlıyor.
Sonuç: Hain bir kumpasla orduyu, yargıyı çökerttiler. Güneydoğu sizlere ömür;
“Söz konusu rütbe ve makamsa diğerleri teferruattır’’ rehavetindeki “Erkan-ı Harbiye-i
Umumiye’’,
Erdoğan’ın elini öpme yarışındaki has odabaşı “müderris rektör, dekan, liboş aydınlar’’,
Türk Milleti değil, Tayyip Erdoğan adına karar veren kadılaşmış “savcı ve yargıçlar’’
musalla taşındaki T.C.’ye Fatiha okuyorlar.
Ancak, Türkiye üç ay sonra yeniden doğacak, bu gafiller kaçacak delik arayacaktır.
DERLEME | 205
Kemal Baytaş net@sozcu.com.tr 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Konuştukça hem kendisine hem AKP’ye
zarar veriyor
Rejimleri, yönetim biçimleri ne olursa olsun dünyanın hiçbir ülkesinde kamuoyuna rağmen,
hiçbir lider ayakta kalamaz.
Bizde; kamuoyunu oluşturan örgüt ve organlar, üniversiteler, medya, dalkavukluk ve çıkar
zilletiyle “liderin kuklası ve onun ameline hizmet yarışında olunca” yıllardır din simsarlarını
Atatürk Türkiye’sine musallat ettiler.
Anayasayı, demokrasiyi, hukuk devletini katletti. Türkiye’de yaprak kımıldamadı.
Menderes Meclis’te Tahkikat Komisyonu kurdurduğu için anayasayı tağyir-tebdil (bozma,
yok sayma), suçlarından idam edildi. Oysa bunlar her gün fütursuzca anayasayı delik
deşik ediyorlar.
Tüm bu rezilliklerin yüzde biri başka bir ülkede yaşansa halk “kömürleriniz, erzak
paketlerinizi alıp, başınıza çalın” der, gök kubbeyi başlarına indirirdi.
Ancak 17 Aralık 2013’te arenadaki boğa gibi toreadorlar tarafından şişlenip, zıpkınlanınca
ayakta duracak mecalleri kalmıyor.
Bu durumda tüm bu pisliklerde görev almış bürokrat kim varsa ileride yargılanmaktan
kurtulmak için kurtuluşu AKP’de vekil dokunulmazlığında buluyorlar.
“Nazi SS özentili vali ve polis müdürleri”,
“AKP’nin organı ve militanı olmuş TRT ve Anadolu Ajansı Genel Müdürleri”,
“Sahte raporlar düzenleyen
TÜBİTAK başkanları”,
“Bağımsızlığını yitirmiş yargıçlar” AKP’de vekil olmak için sıraya giriyorlar.
“Oslo ve İmralı’daki dudak uçuklatan görüşmeler”,
“2 bin ağır silah dolu TIR’ların yapımcısı”,
“Uludere faciası ve Süleyman Şah Türbesi’nden Türkiye’ye füze fırlatma mucidi” Hakan
Fidan, “AKP’nin muhalefete düşmesi halinde başına gelecekleri çok iyi bildiği için” o da
milletvekili dokunulmazlığına sığınmak amacıyla vekil olmak istiyor.
Erdoğan buna karşı çıkınca Fidan (Erdoğan Bayraktar gibi) “Efendim ben her şeyi sizin
emrinizle yaptım. Her türlü rezilliklere bulaştık, vekil dokunulmazlığına ihtiyacım var”
deyince Erdoğan, “sır küpünü önce vekil sonra milli savunma bakanlığına getirtip”,
kendisini güvenceye alacak bir “formülü” benimsemek zorunda kalıyor.
Vaktiyle Menderes de aynı düşünceyle albay emeklisi Seyfi Kurtbek’i milli savunma bakanı
yapmış, o zaman bir albay mı bizi yönetecek diye generallerin tepkisini çekmişti.
Bu kez 4 yıldızlı generallerin “bakanları bir astsubayın önünde paşa paşa resmi tazim
eylemeleri” ya da yeni güvenlik paketiyle İçişlerine bağlanan bir jandarma generalinin
“vatandaşa gavat diyen, öğrencilere Osmanlıca süt içiren vodvil valiler önünde”, gerdan
kırıp topuk selamı vermesi Genelkurmayı rahatsız etmeyeceği görülüyor.
206 | UYAN TÜRKİYEM 6
Tarih boyu toplumlar 3 temel ilke etrafında bütünleşiyor.
- Vatanın bölünmezliği,
- Vatanın güvencesi güçlü bir ordu,
Bağımsız, tarafsız, özgür yargı.
Bunlar ise;
Analar ağlamasın dedi, Güneydoğu’yu sattılar.
PKK oyununa gelip, orduyu çökerttiler.
Hukuk devleti deyip, hukuku guguk’a dönüştürdüler.
“Hırsızlıklara damardan gireceğiz” deyip, “aort damarıyla götürdüler.”
Tüm bu melanetleri bilgin, aydın, yazar-çizer kimlikli çıkar illetinden malul yaratıkların
amigoluğunda yaptılar.
-17-25 Aralık’ta “suçüstü” yakalanınca zıpkın yemişe döndüler. Artık iflah olmaları “fıtrata”
aykırıdır.
Konuştukça batıyor, battıkça konuşuyor. Faizle ilgili son konuşması 89 milyara mal oluyor.
HSYK VE YSK BAŞKAN VE ÜYELERİ DE AKP’DEN ADAY OLMALI
Bu durumda bunlara yalakalık etmiş toplum virüsleri artık “yanlış ata oynamayalım” diyor,
“Brütüs provaları” yapıyorlar.
Şimdi Erdoğan üslubuyla seslenmek gerekiyor;
Ey! onurlarını iki paralık ederek Erdoğan’ın elini öpme yarışındaki rektörler, dekanlar,
hukuk Prof.ları,
Ey! “ağa keyfiyle iğdişleşmiş” sendikalar,
Ey! “tasmalanmış” liboş yazar-çizerler,
Ey! “kahvaltı sanatçısı”yaratıklar,
Ey! “akil-sakiller”
AKP’li vekilin deyimiyle “koyun sürüsü” olmak, hâlâ TV’lere çıkıp, bunlara dalkavukluk
yapmak onurunuza dokunmuyor mu?
Vatan sevgisinden daha değerli neler veriyorlar ki “vatan-millet duygularınız bu denli
dumura uğratılıyor?”
Ey! “ayakkabı kutusu faresine”,”kara para kuryesi Zarrab’a” takipsizlik kararı veren
hakimi”ağır ceza reisi yapan”,
“Erdoğan aleyhine karar veren yargıçları sürgün edip, Deniz Feneri’ni örtbas eden savcıları
taltif eden”,
Haşim Kılıç’ın deyimiyle yaptığı seçimlerle yargıyı ideolojik ve siyasi bir “aşureye” çeviren
HSYK;
Yargı, yargıyı katleder mi?
Ey! “41 ilde aynı anda elektrik kesilmesini”,
“Ankara Büyükşehir Belediyesinin yüzlerce belge ve şaibe dolu seçimini hilesiz sayan”,
“Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Davutoğlu’nu seçtirinceye kadar parti genel
başkanlığından ayrılmaması, AKP genel başkanı gibi seçim konuşmaları yapmasını
anayasaya uygundur” diye fetva veren YSK;
Yargı adaleti katleder mi? Sizler varken seçimlerin bir kıymeti harbiyesi kalır mı?
HSYK ve YSK başkan ve üyeleri de seçimden önce AKP adayı olmaları hem kendileri,
hem ülkenin hayrına olur.
DERLEME | 207
Koray Gürbüz net@sozcu.com.tr 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Terör, Uyuşturucu, Rant
Ülkemizin son 30 yılda belki de en çok konuştuğu konu PKK terörü. Her hükümet ve siyasi
parti kendi dünya görüşüne uygun olarak bir şeyler önerdi, bazı uygulamalarla konuya
çözüm getirmeye çalıştı. Fakat genel manada baktığımızda hemen hemen bütün önerilerin
PKK terör örgütünün istediği alanları kapsadığını terörle mücadelenin tüm yönleriyle ele
alınmadığını görüyoruz.
Bugünlerde “açılım, çözüm, analar ağlamasın, kardeşlik olsun” söylemlerinin tamamını
incelerseniz sorunu sadece “demokrasi yokluğu ve haksızlıklar” temelinde ele aldıklarını
görürsünüz. Oysa terörün tek boyutu bu değil. Uluslararası boyutu var örneğin. Bugüne
kadar hiçbir çözüm önerisinde isimlerine rastlamasak da ABD, Almanya, Fransa, Hollanda,
İsveç, İngiltere gibi ülkeler de PKK sorununun parçaları.
Hadi yabancı devletleri unuttuk diyelim. Peki PKK’nın kurduğu devasa “uyuşturucu” ağı ne
olacak? Analar ağlamasın edebiyatı yapan hükümetten “PKK’nın uyuşturucu ağı” ile ilgili
tek bir cümle duyamıyor olmak sizce bir tesadüf mü?
Bölücü örgütün Lojistik desteğini sağlayan uyuşturucu tacirlerinin sadece 2011 yılında
İstanbul’da pazarladıkları uyuşturucunun değeri 2 milyar dolar desem? Emniyet Genel
Müdürlüğü 2011 yılında İstanbul’da 4.128 kg. Esrar, 3.107 kg. Eroin, 443 kg. Kokain,
815.783 adet Extacy yakalamış desem? Transit olarak İstanbul’dan Avrupa’ya sevk
edilenin değeri ise yaklaşık 15 milyar dolar. Örneğin Türkiye’de, 2007’de 116 kg. – 2011
yılında ise 591 kg. Kubar Esrar yakalanmış. Yani % 500 bir artış var. Hatta çok ilginçtir yine
Em.Gn.Müd. verilerine göre 2010 yılında dünya genelinde ele geçirilen 81 ton eroinin 40
tonu İran ve Türkiye tarafından yakalanmış.
Yani ortada büyük bir uyuşturucu pazarı var. Ve bu pastanın başında da PKK terör örgütü
oturuyor. Terörle mücadele ettiğini söyleyen, kardeşliği tesis edeceğini iddia eden AKP’nin
uyuşturucu parası konusunda bir projesi var mı acaba? Hele hele emniyet camiasında
uyuşturucu ile ilgili “Bir yakalarsın 10 kaçırırsın!” dendiğini düşünürseniz pastanın
büyüklüğü çok daha fazla tartışılması gereken bir noktada gelmez mi?
Tabi bir de elde edilen uyuşturucu paralarının ve kaçakçılık gelirlerinin nasıl kullanıldığı
sorusu var. Elbette bu soruya açılımcılardan bir yanıt bulamazsınız ama biz söyleyelim. Bu
paraların başta İstanbul olmak üzere tüm kıyı şeridinde ve rant yaratma potansiyeli olan
bölgelerde bazı kamu görevlilerinin de yardımıyla aklandığı ve pek çok değerli arazinin
PKK adına birileri tarafından satın alındığı söyleniyor.
Sokaklarda dolaşan milyon dolarlık arabaları kullananların hepsinin fabrikatör
olacağını düşünmek mümkün olmadığına göre meseleye biraz da terör ve uyuşturucu
penceresinden bakmak gerekmez mi?
Bu ve benzeri konuları gündeminize aldığınızda bu sefer karşınıza medyada köşe sahibi
olan ve cansiperane PKK ve Apo savunuculuğu yapan tetikçiler çıkar. Para için her şeyi
208 | UYAN TÜRKİYEM 6
yapabilecek olan bu silahşorların terör örgütüne muzahir unsurlar tarafından beslendiği ve
adeta devlet içinde bir devlet kurulduğu söylenebilir mi?
Bana kalırsa AKP’nin 12 yıldır süren yalanlarının ana sebebi bunlar. Yani konuyu
durmadan gündemde tutarak, olayı sadece insan hakları, demokrasi çerçevesinden
konuşturarak ama asla kara para, uyuşturucu ağı, uluslararası boyutlara girmeyerek
PKK’yı meşrulaştırıyorlar.
Bizlere Kandil’de ellerinde gitarlarla poz veren genç kızların hikâyelerini pazarlayan bir
kısım medya, Kandil’in kontrolünde İstanbul’a sokulan uyuşturucuyla zehirlenen genç
kızların hikâyelerini de perdelemiş oluyor.
Bu sayede en küçük paranın milyon dolardan başladığı bir rant cenneti yaratılıyor. Bu
cennetin başköşesine ise PKK’lı baronlar ve onların beslemeleri oturuyor.
Böyle bir durumda teröristlerle dağlarda kahramanca mücadele eden Mehmetçiklerin
fedakârlıkları da heba edilmiş oluyor. 90’lı yıllar boyunca verilen büyük mücadele
sonucunda mağlup olan PKK’nın 2002’den sonra yeniden hortlatılmasının sebeplerini
ararken emperyalizmin rolünü, uyuşturucu ticaretini, kaçakçılığı, kara parayı denkleme
almazsanız dağda yendiğiniz yeniden doğar.
Öyleyse çözüm basit! Mehmetçiğin kanla yürüttüğü kahraman mücadeleyi bu ülkenin
siyasetçisi, polisi, gümrükçüsü, gazetecisi, maliyecisi vb. de verdiği anda terör biter. Analar
da terör bittiği zaman, terörist organizasyon dağıtıldığı zaman ama en önemlisi bu ülkenin
kanını emen teröristler cezalandırıldığı zaman ağlamaz. Bunları yapmadan sadece PKK
ağzıyla açılım palavrası atanlar asla ve asla bu millete umut olamazlar. Olsa olsa terör
örgütünün kanlı paralarına sahip olup, haramla midelerini doldururlar.
DERLEME | 209
Kubilay Aydın - Deniz Ayas 4 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Bank Asya’yı Erdoğan ve Gülen el ele
açmıştı
Bank Asya’nın açılış gününe ait fotoğraf, Türk siyasetinin son 20 yılının bir özeti gibi...
Bank Asya 1996′da böyle açılmıştı
TMSF dün gerçekleştirdiği operasyonla Bank Asya’nın çoğunluk hisselerine el
koydu. Arşivlerden konuyla ilgili çıkan bir fotoğraf, adeta Türkiye’nin son yıllarının
bir özeti gibi. Bank Asya’nın merkez şubesinin açılış gününe ait fotoğrafta, şu an
devleti ele geçirmeye çalışmakla suçlanan cemaat lideri Fethullah Gülen ile şu an
devletin başında olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yanyana görülüyor.
İşte o fotoğrafın hikayesi…
DÜN ERDOĞANLI, GÜLENLİ AÇILIŞI YAPILMIŞTI
Bank Asya ilk şubesini 24 Ekim 1996 tarihinde İstanbul Altunizade’de açmış, resmi törenle
yapılan açılışı Dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, Devlet Bakanı Abdullah
Gül, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Asya Finans
Yönetim Kurulu Başkanı İhsan Kalkavan, Fethullah Gülen ve yandaşları yapmıştı.
BUGÜN EL KONULDU
TMSF, 2 Şubat 2015 tarihinde Bank Asya’nın yönetim kurulunu belirleyen imtiyazlı payın
yüzde 63′lük kısmına el koydu.
GÜLEN CEMAATİNE YAKINLIĞIYLA BİLİNİYOR
1996 tarihindeki kuruluşundan dokuz yıl sonra 20 Aralık 2005 tarihinde “Asya Finans
Kurumu Anonim Şirket”i olan şirket unvanı “Asya Katılım Bankası Anonim Şirketi”
olarak değiştirilmişti. Bank Asya Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla biliniyor.
210 | UYAN TÜRKİYEM 6
Leyla Tavşanoğlu 01 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ
Zorba kaderimize hükmediyor
CHP PM üyesi İzmir Milletvekili Dr. Aytun Çıray, Erdoğan’ı inanç simsarlığıyla
suçluyor:
Partisine “Ak” dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı zorba, kaderimize hükmediyor.
Tek adam rejiminin son rötuşları yapılıyor. Dinimizin istismarına dayalı politikalar
son hızla ilerliyor. Ne yazık ki içinden geçtiğimiz bu zorbalık ‘64üzenine en büyük katkıyı başta “yetmez
ama evet” kampanyacıları yaptı. Bir kısım aydınlar da kasıtlı olarak görmezden
geldiler. CHP PM üyesi ve İzmir milletvekili Dr. Aytun Çıray, ülkenin içinde bulunduğu zorbalık
rejimine isyan ediyor. “AKP 12 yılda milletin şuurunu Goebbels’e (Hitler’in Propaganda
Bakanı) rahmet okutacak bir propagandayla önemli ölçüde değiştirdi. Türkiye
yıkılmış bir devlet görüntüsü veriyor” diyor. Çıray, içinden geçtiğimiz dehşet sürecini
de şöyle değerlendiriyor: “Partisine ‘AK’ dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı zorba
kaderimize hükmediyor. Ne yazık ki içinden geçtiğimiz bu zorbalık düzenine en
büyük katkıyı başta ‘Yetmez ama evet’ kampanyacıları yaptı. AKP’nin izlediği bu
siyasetlerle her türlü suçu işleyecek nitelikte gözü dönmüş kitleler yarattılar.”
- Fransa’da yaşanan terör olayının ülkemize yansımalarını değerlendirmeye
geçmeden önce içinden geçtiğimiz süreçte nasıl bir Türkiye tablosu çizersiniz?
A. Ç. - Öncelikle ifade etmek isterim ki düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda tarihimizin
en karanlık dönemini yaşıyoruz. Yaşadığımız nasıl bir Türkiye? Kavramların içi boşaltılarak
kafası karıştırılmış bir Türkiye… AKP iktidarının 12 yıllık sürecinde her sabah şokla
uyandırılmış, her gece şokla yatırılmış bir milletin kolektif şuurunun Goebbels’e rahmet
okutacak bir propaganda ile önemli ölçüde değiştirildiği, reflekslerinin zayıflatıldığı bir
Türkiye… Cumhurbaşkanı tarafından anayasası askıya alınmış, yargı bağımsızlığı dip
yapmış, ülkenin büyük bir bölümünde bayrağı ve güvenlik gücü olmayan; yani bir terör
DERLEME | 211
örgütüne egemenlik devri yapmış bir Türkiye… Bu devlet krizinden öteye bir durumdur
ve yıkılmış bir devlet görüntüsüdür. Devlet 2015’ten sonra yeniden kurulacaktır ama nasıl
kurulacaktır? Bu açıdan 2015 seçimleri gerçekten tarihidir. Biz yetki istiyoruz.
- Fransa’da yaşanan katliam birçok tartışmayı gündeme getirdi. Başbakan Davutoğlu
da terörü telin etmek için yapılan “Cumhuriyet” yürüyüşüne katıldı. Tüm dünya
liderleri bu cinayetleri sadece terör olarak adlandırmak gerektiğini, “İslami terör”
denmemesi gerektiğini söylediler. Bu bağlamda ülkemizde kutsal din değerleri ile
özgürlükler arasında nasıl bir ilişki var?
A. Ç. - Doğru olan budur. Barış ve kardeşlik dini olan İslamı terörle ilişkilendirmek
gerçek Müslümanlara zulümdür. Ancak biz Müslümanlara düşen de dinimizi siyasetin
çamurlu sahasına çekmek isteyenlere izin vermemektir. Aksi karanlıktır. Bugün ülkemiz
böyle bir dönemden geçmektedir. Partisine “AK” dedirtmeye zorlayan bir inanç simsarı
zorba, kaderimize hükmediyor. Tek adam rejiminin son rötuşları yapılıyor. Ne yazık ki
içinden geçtiğimiz bu zorbalık düzenine en büyük katkıyı başta “yetmez ama evet”
kampanyacıları yaptılar. Bir kısım aydınlar ise kasıtlı olarak görmezlikten geldiler. Bir
zorbanın dinimizin kutsal değerlerini evrensel ve insani değerlerle ters düşüyormuş gibi
takdim etmesinin yolunu açtılar.
- “Din istismarcılığına dayanan zorba bir rejim”e gittiğimizi neye dayanarak söylüyorsunuz?
A.Ç. - Erdoğan’ın medya tarafından efsaneleştirilen Hamas-Müslüman kardeşler merkezli
Mısır-Ortadoğu politikalarını hatırlayın. Dinimizin istismarına dayalı bu politikalar esasen
anayasal düzenimizin kendisini dinle meşrulaştırmaya kalkışacak bir tek adam rejiminin
ön hazırlıklarıydı. Anti-semitist “One Minute” tiyatrosu bunun içindi. İçlerinde gerçekten
samimi hayırsever dindarların da bulunduğu insanlarımızın Mavi Marmara’yla bile bile
ölüme gönderilmesi bunun içindi. Başımıza açacağı muazzam felaketleri henüz idrak
edemediğimiz kanlı Suriye politikalarındaki barbarca mezhepçilik bunun içindi. Bize
maliyetinin belki de henüz binde birini bile hissetmediğimiz bu politikalar, Müslümanların
özünü ve saflığını da zehirlemektedir. Bu zehirli zihniyet elbette ifade ve düşünce
özgürlüğünü de hedef alacaktı; aldı. Cumhuriyet gazetesinin özgürlüğü destekleme
girişimine Başbakan’ın tepkisinin altında yatan bu zihniyettir. Ancak yazar çizer takımının
bir kısmı bu zalimliği görmezden geliyorlar.
Türkiye’nin çıkış yolu laiklik
Bazıları, dindar insan laik olamaz, laik de dindar olamaz, diyor. Ne büyük cehalet,
“İslamla laiklik bağdaşamaz”, diyen selefi anlayışı yanlıştır, kandır, gözyaşıdır,
bölünmedir, zorbalıktır.
- Peki bu sürecin devamını nasıl görüyorsunuz?
A.Ç. - “Anayasal tek adamlık” tesis etmeyi amaçlayan bir zorbanın din istismarında çıtayı
daha da yükseltmesi mukadderdir. Batılıların “çok kültürcülük politikaları” başarılı olamadı
ve üstüne üstlük bir de ekonomik krizin ortaya çıkardığı işsizlik sorunları var. Bütün
bunların bir sonucu olarak Müslümanlara karşı incitici bir kolektif bakışı yansıtan İslamofobi
gelişmeye başladı. Zorba zihniyetin temsilcileri de bunu insanlarımızı yönlendirmek için
bir fırsat olarak değerlendiriyorlar. Zorba, bu olguyu radikal bir İslamist anlayışını kamufle
etmek için kullanıyor. Bu niyeti geç de olsa anlaşılmaya başlandı diye düşünüyorum.
212 | UYAN TÜRKİYEM 6
- Charlie Hebdo dergisine yapılan baskına karşı Sayın Başbakan ve Sayın
Cumhurbaşkanı’nın tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
A.Ç. - Erdoğan’ın ve gölge Başbakan’ı Charlie Hebdo katliamının kurbanları için
düzenlenen büyük yürüyüşün aynasında artık Türkiye sınırları ötesinde hiçbir kıymet-i
harbiyelerinin olmadığını gördüler. Erdoğan, bu yüzden kibirli küstahlığıyla Batı’ya güya
ders vermeye kalkıştı.
Ancak daha dehşet verici olan Başbakan’ın tavrıydı. Başbakan hem kulağı geçen boynuz
olmak, hem seçimleri bir nefret ve kutuplaşma kampanyasına oturtacağı mesajını vermek
için medeni evrenselliğin bir parçası olmayı seçen Cumhuriyet gazetesini hedef aldı.
Başbakan “Alçaklık ve İslam dinine hakaret” nitelemesiyle Cumhuriyet’i ve yazarlarını
radikal teröristlerin açık hedefi haline getirmiş ve El Kaide lideri Eymen El Zevahiri’nin
pozisyonuna düşmüştür. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en korkunç fikir ve ifade
özgürlüğü ihlali ve skandalıdır. Bunu başbakan adına utanç verici düşüklükte bir çıta
sayıyorum. Burada bizi ciddi ciddi düşünmeye sevk etmesi gereken olgu, dini değerlerimizi
bir propagandist oyuncu ustalığıyla kullanan saray zorbalarının her türlü suçu işleyecek
gözü dönmüş kitleler yaratmış olmalarıdır. Bunlar hepimizin tüylerini ürpertecek şekilde
Charlie Hebdo katliamcılarını şehit sayacak, onların şahadet namazlarını gıyaplarında
kılacak fanatik cani adaylarıdır.
- Peki, çare nedir veya bu yaşananlardan nasıl bir ders çıkarılmalı?
A.Ç. - Çare; özellikle başı secde görmemişlerin küçümsediği laikliktir. Cumhuriyet laikliği,
seküler bir anlayışa dayanır. Dini reddetmez. Tam aksine dinimizin gerçekten olduğu gibi
anlaşılması ve öğrenilmesi için çaba gösterir. Nitekim Atatürk’ün talimatı ile Hanefi amele
ve Maturidi itikada dayanan Kuran tercümesi ve tefsiri yapılmıştır.
Türkiye, kuruluş sürecinin ilk deneyimi olmasından kaynaklanan bazı hatalara rağmen
laiklik ilkesini başarıyla uygulayan tek Müslüman ülkedir. Bunda imam Hanefi, imam Şafi
ve imam Maturidi’nin akılcı ve Aleviliğin hoşgörülü çizgisi asıl rolü oynamışlardır. Çünkü
bu mezheplerin temsilcileri yaşadıkları çağlarda “Din devletin emrine giremez” diyerek
her türlü çıkar ilişkisini ellerinin tersiyle itmiş, daha o zamanlarda bir tür laik anlayışı
ortaya koymuşlardır. Bireysel özgür iradenin vazgeçilmez olduğunu kitaplarında ortaya
koymuşlardır. “Kâinatın yaratıcısı aklı da yaratmıştır” demişlerdir.
Bazıları dindar insan laik olamaz, laik de dindar olamaz diyorlar. Ne büyük bir cehalet.
Hanefi-Maturidi ve Alevi Türk İslam geleneği varken “İslamla laiklik bağdaşmaz” diyen
Selefi anlayış yanlıştır. Kandır, gözyaşıdır, bölünmedir, zorbalıktır.
- Tartışmalar yapıldı, raporlar yazıldı ve sonunda AKP’li dört bakanın Yüce Divan’a
gitmesi için gerekli oya ulaşılamadı. Yine de AKP’nin hiç küçümsenmeyecek bir
sayıdaki milletvekilleri muhalefetle birlikte oy kullandılar. Bunun siyasal sonuçları ne
olabilir?
A. Ç. - 17-25 Aralık sadece Cumhuriyet tarihimizin değil, bütün geçmişimizin en büyük
yolsuzluk olayıdır. Bu niteliğiyle de yaşanmış belki de en büyük cürümdür. Çünkü bu
cürme ilişkin kanıtlar devletin adeta bir suç üretme ve üretilen suçu örtme-kamufle etme
mekanizmaları haline getirildiğini düşündürmektedir. Bilirsiniz; bazı seri katillerin işledikleri
cinayetlerin sayısı ancak onlar yakalandıktan ve bir şekilde cesetlerin yerlerini göstermeye
ikna edildikten sonra anlaşılır. Bizim de bir seri yolsuzlukla karşı karşıya olduğumuzdan
DERLEME | 213
endişeleniyorum. Bugün kurtulduğunu zannedenler bizim iktidarımızda bağımsız yargının
önüne çıkarıldıklarında gerçeği göreceğiz. Fakat bu konuda çok hayati bir sorunumuz var.
Sorun şu: Biz, hukukun üstünlüğü konusunda her zaman problemleri olan bir ülkeydik.
Ancak saray muktedirinin içine düştüğü çıkmazdan, ancak hukukun kurumlarını da yerle
bir ederek kurtulabileceğini sanması bu problemlerimizi daha da derinleştirdi. Artık hukuk
can çekişiyor. Yargıyı neden baskı altında tutuyor biliyor musunuz? Adı lekelenmesin
diye değil, ölümüne kadar gücü kaybetmesin diye yapıyor. Bu sadece kendimiz için değil,
inandığımız değerler adına da büyük bir tehdit.
Zorbayla Peygamberimizi aynı kefeye koyuyorlar
- Yani siz laik rejim kadar İslamı da tehdit altında görüyorsunuz?
A.Ç. - Evet ve laik bir Müslüman olarak “Din elden gidiyor” diye korkuyorum. Samimi, has,
sahici dindarlarımız da “laiklik elden gidiyor” diye korkmalılar. Bakın Kemal Bey son grup
konuşmasında din suiistimalinin ibret verici örneklerini sıraladı. Şirk dahil, neler yok ki bu
suiistimaller arasında. Bir zorbayı peygamber efendimizle aynı statüye sokmaktan tutun da
onun komplo, kumpas ve entrikalarına ilahi bir anlam yüklemeye kadar her şey.
- Sizce bu tarz bir “dindar-laik” ilişkisi mümkün mü?
A.Ç. - Ben düşünce ve ifade özgürlüğünün önemli boyutunu din ve inanç özgürlüğünün
oluşturduğuna inanan bir insan olarak dindarlarla hukukun üstünlüğü ilkesinin hayata
geçirildiği bir anayasal çerçevede buluşacağımızı düşünüyorum. 2015 seçimleri ülkemizin
kuruluş ayarlarına geri döneceği bir seçim olacaktır. Mutlak bir hukukun üstünlüğü,
hukuk altında yönetim ve kuvvetler ayrılığı rejimini hep birlikte yaşadıklarımızdan dersler
çıkararak tesis edeceğiz.
- Sağlık Bakanlığı’nın önceki müsteşarlarından ve bir hekim olarak AKP’nin
sağlık sistemiyle devlet hastaneleri ve özel hastanelerde muayene ücretlerinin ne
olduğunu anlatır mısınız?
A.Ç.- Geçmişte devlet ve üniversite hastaneleri SGK kapsamı içindeydi. Ödeme gücü
olmayan vatandaşların ödemelerini de yeşil kart üzerinden devlet yapıyordu.
- Yeşil kart o zaman da vardı. Yani bu AKP’nin getirdiği bir yenilik değil...
A.Ç. - Tabii ki vardı. Benim Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olduğum dönemde yeşil kart
uygulamaya girdi. Yeşil kart vatandaşı kaymakam kapılarından kurtarmıştır. Sosyal devletin
gereği de budur. Fakat AKP, Sağlıkta dönüşüm projesi adı altında bir performans sistemi
getirdi. Yani sağlık personeli sağlıkla ilgili ne kadar iş yaparsa, ne kadar film, ne kadar
tomografi çektirirse, ne kadar ameliyat, sezaryen yaparsa o kadar para alacak.
Bu hem çağdaş değildi hem de tıp etiği açısından dejenerasyona yol açacak bir sistemdi.
Ameliyatlarda yüzde 140’lara varan artış oldu. Özel hastanelerde ameliyat oranı yüzde
500’ü geçti. Bütün bunlar bir araya gelince sağlık sisteminin finansmanı çöktü.
Sağlık sisteminde vatandaş dolandırılıyor
- Nasıl?
A.Ç. - Vatandaş hem sağlık primi öder hem de vergi verirken katkı payı denilen
bir uygulama ortaya attılar. Yani hastanelerde yapılan bütün işlemler için ek ücret
alınacak. Oysa AKP’nin iddiası muayenehaneleri kapatarak vatandaşın cepten sağlık
harcamalarını düşürmekti. Tam aksi gerçekleşti. AKP döneminde vatandaşın cepten sağlık
214 | UYAN TÜRKİYEM 6
harcamalarında olağanüstü bir artış oldu.
2002’de vatandaş cebinden 92 dolarlık sağlık harcaması yaparken bu rakam şimdi
151 dolara çıktı. Bu sosyal devlet ilkesine de aykırı. Bu bir zamanlar “paran yoksa öl”
siyasetinin yeniden canlanmasıdır. Bu noktada vatandaş kaliteli sağlık hizmeti almaktan
çok uzaktadır.
- Peki, bir reçete kaça mal oluyor?
A.Ç. - Beş liralık bir diyabet ilacı almaya gidiyorsunuz. Bu katkı payları yüzünden bu size
30-35 liraya mal oluyor. Böyle saçma bir sistem olur mu? Vatandaş bunu vermemek için
sosyal hakkından feragat edip kendi cebinden ilaç parası ödüyor.
2002’de sağlık harcamaları 18 milyar liraydı. Bugün toplam sağlık harcaması 76 milyar
liraya çıktı. Oysa AKP’nin iddiası sağlık harcamalarını düşürmekti. Kişi başına neredeyse
bir milyar lira düşüyor. Bu paralarla kaliteli sağlık hizmeti vermek yerine vatandaş
dolandırılıyor mu dolandırılmıyor mu?
- Haziran 2015’ten sonra özel hastanelerin SGK kapsamından çıkarılacağı
dedikoduları var. Yoksa IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların bu konuda baskı ya
da talepleri mi var?
A.Ç. - Bunu yapabilirler. Bakın, bunlar önce ihtiyaç fazlası özel poliklinik açılmasını teşvik
ettiler. Yurtdışından bunlara cihazlar ithal ettiler. Sonra bu polikliniklerin tekelleşmesine
yol açacak genelgeler yayımladılar. O kadar çok poliklinik kapandı ki Türkiye cihaz
mezarlığına döndü. Bütün İngiltere’deki toplam tomografi sayısı İstanbul’dakine eşit.
Tomografi radyasyondur. Bizde o kadar çok gereksiz tomografi çekildi ki birbirimize
radyasyon yayar hale geldik. Gelecekte bu yüzden kanser riskinin çok yüksek olacağını
söyleyebilirim.
IMF ve Dünya Bankası’nın özel hastanelerin SGK kapsamından çıkarılması için
baskı yaptıkları doğru olabilir. Çünkü gereksiz sağlık harcamaları cari açığın önemli
unsurlarından biri haline geldi. Batılılar ülkenizin borcunuzun geri ödeme kapasitesinin
düşmemesine bakarlar. Özel hastanelerin birçoğu yabancı bankalardan borçlanmış
durumda. Onlar kendi paralarını geri almanın hesabı içindeler. PORTRE DR. AYTUN ÇIRAY İzmir, Bayındır, 1957 doğumlu. 1988’de iç hastalıkları uzmanı oldu. 1989’da
başhekimliğe, 1993’te Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı. 1997’de kendi
isteğiyle müsteşarlıktan istifa etti. Bir süre sonra Başbakanlık danışmanlığına
atandı. Ancak 2005’te istifa etti. PETKİM, ERDEMİR, İSDEMİR gibi kurumlarda yönetim
görevlerinde bulundu. Dünya Bankası’yla 2. Sağlık Projesi Anlaşması
müzakerelerine başkanlık etti. Hüsamettin Cindoruk liderliğindeki DP’nin bir süre genel
başkan yardımcısı oldu. Daha sonra CHP’ye geçerek 2011 genel seçimlerinde İzmir
milletvekili seçildi. CHP PM üyesi.
DERLEME | 215
M.Ali İkbal 16 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Hakan Fidan: Yeni Kemal Derviş’imiz
Yazılı ve görsel medya’da “Hakan Fidan” fırtınası esiyor..
Üzerinde düşünülmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız..
Çünkü yaşananlar normal değil...
M.Ali İkbal E.Alb. Uluslar arası İlişkiler uzmanı
Memleketin yetişmiş o kadar insan kadrosu varken,
Sıradan bir memurun bu kadar hızlı ve bu kadar yükseklere tırmanması dikkat çekiyor..
Gizli ve güçlü bir el, Hakan Fidan’ı bir yerlere “taşıyor”.. Hani bir “Kemal Derviş” vakamız vardı..
Komşularıyla (Saddam’la) iyi geçinen rahmetli Ecevit, ABD ile ters düşüyordu..
Kriz çıktı, Batı yardım karşılığında Kemal Derviş’i Türkiye’ye gönderdi.. Süper yetkili bakandı.. İstemediği bakanlar istifa etmek zorunda kalıyordu..
Gündemde yokken, Türkiye seçimlere gitti .. Siyaset dizayn edildi, Ecevit iktidardan gönderildi. Görev tamamdı..
Türkiye şimdi yine krizde..
Hem siyasi, hem ekonomik hem de devlet krizi var..
AKP, Güneydoğu’ya özerklik vereceği için desteklenmiştir.. İpe un seren “Takiyye ustası”nın ipi, 17-25 Aralık operasyonu ile çekilmiştir.. Sendeleyen ama devrilmeyen Sayın Erdoğan, Çözümün değil, artık sorunun bir
parçasıdır..
216 | UYAN TÜRKİYEM 6
Rahmetli Ecevit gibi..
Bu krizin “Kemal Derviş’i” Hakan Fidan’dır..
Bu sefer dışarıdan ve yukardan, kabineye paraşütle indirilmemiştir..
Aşağıdan yukarı doğru “roketle” fırlatılmıştır.. Nereden bu kanaate vardım... Başçavuş rütbesiyle Almanya’da üç yıl görev yapıyor.. Hem mesai yapıyor, hem de dört yıllık paralı ABD üniversitesini üç yılda bitiriyor.
Askeriyeden istifa ediyor, bazı “güvenilirlik” aşamalarından geçerek, Avustralya
Büyükelçiliği’ne giriyor.. Cemaat Okullarına yakın TİKA’da çalışıyor..
Başbakanlığa geçiyor, sayın Erdoğan’a yakın çalışıyor ve MİT’in başına getiriliyor.. MİT’in başına getirilmeden önce nasıl ismi hep medyada yer aldı ise, MİT’in başındayken de ismi hep MİT’in önüne yer aldı.. İŞİD’in elindeki rehineleri MİT kurtardı dediler, Sayın Fidan’a teşekkür ettiler..
Rehineler ise dediler ki; “MİT görevlisine teslim etmek için bizi sınırda beklettiler..” Çözüm süreci Meclis eliyle yürütülecekmiş.. Apo, sayın Hakan Fidan’a çok güveniyormuş.. (birimi söyletiyor acaba?..)
Hakan Fidan’da meclise doğru hareketlenmiş durumda..
Hükümetin alamayacağı /almadığı kararlar için Kemal Derviş Ecevit Hükümetine paraşütle
indirilmişti..
Güneydoğu’da federasyona geçemeyeceği anlaşıldığı için mi
Hakan Fidan AKP Hükümetine “roketle” fırlatılmıştır?
DERLEME | 217
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 1 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Yeni anayasa başkanlık ve özerklik
Erdoğan mevcut anayasaya aykırı olarak Kırşehir’de “yeni anayasa” için oy istedi ve
“seçim kampanyasını” başlattı!
Erdoğan kampanyasını bir gece önce de AK-Medya ekranlarından başlatmıştı: Başkanlık
sistemine geçilmesini istiyordu, bunun için de yeni bir anayasanın çıkarılmasını AKP’den
bekliyordu.
Üstelik Erdoğan izleyenleri “Türk tipi başkanlık sistemine” ikna edebilmek adına örneğin
“Bana göre İngiltere bile bir yarı başkanlıktır, hakim olan unsur orada kraliçedir” bile
diyebiliyordu!
Öte yadan Erdoğan “G-20 içerisinde 10’u başkanlık sistemiyle yönetiliyor” da diyordu. Ama
nedense bu 10 ülkenin Türkiye gibi üniter devlet olmadığını, çeşitli türden federal devletler
olduğunu, özerk yapılar barındırdığını belirtmiyordu!
TÜRK-KÜRT FEDERASYONU
Bize göre meselenin esası işte burasıdır: Federalizm.
Kuşkusuz Erdoğan başkanlık sistemini “kendisi” için istiyor, tek başına egemen olmak
için, padişah gibi yönetmek için... Fakat meselenin kişiselliği aşan bir boyutu da var ve bu
AKP’nin 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkmasından beri BOP eş başkanlığının en temel işini
oluşturuyor: Türk-Kürt federasyonu!
Açalım: Erdoğan’ın BOP eş başkanı olarak en temel görevi, ABD’nin BOP’una uygun
olarak Ortadoğu’da yeni bir düzenlemeyi zorlamasıydı. Erdoğan, Gül, Davutoğlu ve kimi
AKP kurmayları bunu geride kalan yıllar içerisinde şu tür söylemlerle ifade ettiler: “Sınırları
kaldıracağız”, “yüzyıllık parantezi kapatacağız”, “küresel düzen için alt bölgesel düzlem
kuracağuz”, “Diyarbakır’ı BOP’un merkezi yapacağız”, “Türkiye’yi Kürtlerle genişleteceğiz.”
Yani ABD’nin BOP’uyla, Erdoğanların “Yeni Osmanlıcılığı” belli ölçüde, aynı hedefte
örtüşüyordu. Ama BOP içinde federalizm son tahlilde büyüme görüntülü küçülme ve
bölünme demekti!
İş lafta da kalmadı. AKP’nin geride kalan 13 yılda uyguladığı Irak’ta Erbil’i Bağdat’tan
koparma siyaseti, Suriye’de Esad’ı devirme hamlesi ve içeride “Kürt Açılımı” adı altında
Türk ile Kürt’ü ayrıştırma projesi, bu hedefin gereğiydi.
218 | UYAN TÜRKİYEM 6
İşte Erdoğan’ın “yeni anayasa” ve “başkanlık sistemi” konusundaki asıl motivasyonu budur.
Zira bu iktidarının önce gerekçesi, sonra da dayanağıdır. Ve hatta onun Atlantik kampı
içindeki görece “vazgeçilmezliğinin” kaynağı da bu noktadaki potansiyelidir!
FEDERASYON ANAYASASI
Erdoğan BOP eş başkanı olarak Türk-Kürt federasyonu kurmak istiyor. Türkiye’yi Irak’ın
ve Suriye’nin kuzeyine doğru genişletmek, Diyarbakır merkezli bir Kürdistan ile İstanbul
merkezli bir Türkiye’den oluşan bir federasyonu inşa etmek istiyor.
Yeni Anayasa’nın “Türksüz bir anayasa” şeklinde çıkarılma çabaları, Türk yerine
Türkiyelilik kavramının yerleştirilmesi gayretleri ve “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına
alırım” söylemleri işte bu hedef içindi.
Türk ile Kürt’ü ayrıştıran, ülkeyi adım adım özerkliğe götürmeye çalışan Kürt açılımı işte bu
hedef içindi.
Yani yeni anayasa, Türk-Kürt federasyonu içindi!
Peki böyle bir federasyon parlamenter sistemle yönetilebilir mi? İşte başkanlık sistemi
bunun için gerekli!
ERDOĞAN’IN İŞİ YARIN DAHA DA ZOR
Erdoğan’ın 7 Haziran seçimleri için Davutoğlu’ndan önce miting meydanlarına çıkıp yeni
anayasa için oy istemesi, hem acelesi ve son fırsatı olduğu için ama hem de AKP’yi buna
mecbur etmek içindir. Zira AKP içinde “başkanlık sistemine” itirazların olduğu anlaşılıyor.
Şu tablo dikkat çekicidir: Erdoğan Somali dönüşü uçakta başkanlık sistemi açıklamaları
yaptı, 7 Haziran seçimlerinin en temel konusu olması gerektiğini söyledi ve şu tuhaf
cümleyi sarfetti: “Öyle zannediyorum ki, Ahmet Bey’in de savunulacak en önemli
tezlerinden bir tanesidir.”
Ertesi gün AK-Medya “Başkanlık sistemi AKP seçim beyannamesi” manşetleriyle çıktı.
Ancak akşama doğru Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay çıktı ve “Haberler gerçeği
yansıtmıyor” dedi!
Ve birkaç saat sonra Erdoğan canlı yayında yeniden “başkanlık şart” mesajı verdi!
Anlayacağınız Erdoğan’ın bu kez işi öncekinden daha zor ve dün çıkaramadığı yeni
anayasayı, yarın hiç çıkaramayacak!
DERLEME | 219
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 7 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
İki model iki ittifak
Dikkatinizi çekmiştir. AKP’lisinden CHP’lisine, liberalinden cemaatçisine, TÜSİAD’cısından
maskeli solcusuna, herkeste bir HDP kaygısı oluştu!
HDP seçime nasıl girmeli tartışmaları, ‘ya barajı aşamazsa’ endişeleri, HDP büyütülmeli
propagandaları...
TV kanallarında merkezinde HDP’nin olduğu ittifak modelleri tartışılıyor, gazete
sütunlarında HDP’nin etrafına halkalar örülüyor...
SYRIZA’YA EN BENZEMEYEN PARTİ: HDP
Hatta SYRIZA’nın başarısı HDP’ye şablon gibi giydirilmeye çalışılıyor; örneğin Selahattin
Demirtaş çıkıp “SYRIZA tıpatıp bize benziyor” diyor.
Oysa durum tam tersidir: SYRIZA’nın en benzemediği partidir HDP!
SYRIZA anti-emperyalisttir, HDP ise emperyalist ABD’den rol talep etmektedir; SYRIZA
ülkesinin milli çıkarları için AB’ye karşı çıkmaktadır, HDP ise en AB’ci partidir; SYRIZA milli
devletçidir, HDP milli devlet karşıtı, federalci, özerkçidir; SYRIZA ulusalcıdır, hükümetini
ulusal kurtuluş hükümeti diye nitelemektedir; HDP ise etnikçidir; SYRIZA ekonomide
devletçi-kamucudur, özelleştirmeye karşıdır; HDP ise neoliberaldir, serbest piyasacıdır,
özelleştirmecidir...
HDP BİR MİT PROJESİDİR
Bu ilk model, yani merkezinde HDP’nin olduğu ittifak modeli iki kanatlı yürüyor. Bir yandan
HDP-Sol ittifakı denilerek çeşitli partiler HDP’yle ittifaka zorlanıyor, diğer yanda HDP-CHP
ittifakı denilerek güya AKP’ye karşı çözüm üretiliyor.
Şu gerçek anımsanmadan bu projenin amacı anlaşılmaz: HDP bir MİT projesidir! MİT
Müsteşarı Hakan Fidan’ın Öcalan’a kurdurttuğu bir partidir HDP.
O nedenle Demirtaşlar önce bu partiye itiraz etmiştir. Öcalan bastırınca “Bari batıda
HDP’yle, doğuda BDP’yle seçime girelim” demişlerdir ancak buna da ikna edememişlerdir.
HDP, Fidan’ın Türkiye Solu’nu yok etme, Kürtçülüğe teslim ettirme projesinin adıdır;
BDP’nin “Gezi darbe girişimidir” şeklindeki kaba politikasının işe yaramazlığı karşısında
Fidan-Öcalan ayarıyla yapılan “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” ince politikasının bir
ürünüdür.
CHP-HDP İTTİFAKI AKP’YE YARAR
CHP-HDP ittifakı ise AKP’ye yaramaktadır. Zira HDP ittifakı CHP’ye ek milletvekili
kazandırmayacak ama Trakya’dan başlayarak Ege’de ve batı illerinde CHP’ye çok şey
kaybettirecektir!
220 | UYAN TÜRKİYEM 6
CHP, AKP’nin her seçim öncesi neden “milliyetçi” söylem tutturmaya çalıştığından hiç
ders çıkarmamaktadır. Erdoğan’ın PKK müzakerelerinin doğurduğu oy kaybını her seçim
öncesinde sahte milliyetçilikle kapatmaya çalıştığını görmemektedir.
Özetle Fidan, Öcalan üzerinden HDP’yi öyle bir rotaya sokmuştur ki, her durumda en kârlı
AKP çıkacaktır; HDP, CHP’yle ittifak kursa da kurmasa da, seçime parti olarak girse de
girmese de, barajı geçse de altında kalsa da...
Çok kazançlı bu seçim hamlesi, üstelik solu sistem içine hapsedecek, Haziran Halk
Hareketi’nin kazanımlarını yok edecek niteliktedir.
MİLLİ İTTİFAK MODELİ
Evet, sözde AKP’ye karşı yapılan ama en çok AKP’ye yarayacak olan bu birinci model ve
ittifak, son tahlilde sistemin restorasyonu amaçlıdır.
O nedenle asıl önemli olan diğer model ve ittifaktır: Merkezinde İşçi Partisi’nin yer aldığı
model, yani milli ittifak.
Bu modeli önümüzdeki günlerde uzun uzun konuşacağız. Bugünlük dört özelliğine dikkat
çekelim:
1) Bu modelde yurtseverlik temelinde en geniş ittifak kurulmaktadır. Zira İşçi Partisi,
“devrimcilerin, halkçıların ve milliyetçilerin” partisi olması nedeniyle, sosyalist soldan
milliyetçilere kadar uzanan en geniş cepheyi kurabilme özelliğine sahiptir.
2) Bu model başarı kazanmıştır: Silivri duvarlarını yıkan, Arslanlı Yol’da milyonları
birleştiren, Türk bayraklarıyla milyonları ayağa kaldıran ve Haziran Halk Hareketi’ne rengini
veren bu modeldir.
3) Bu model Türkiye’nin en önemli sorunlarını çözmüştür: Örneğin emperyalizmin soykırım
iddiasıyla Türkiye’yi mahkum ettirme çabaları bu modelle durdurulmuştur. Örneğin AKP’nin
yeni anayasa girişimi bu modelle engellenmiştir.
4) Bu model hükümet olma hedeflidir! 7 Haziran’dan merkezinde İşçi Partisi’nin olduğu milli
bir hükümet çıkarmayı hedefler.
Bu konuya devam edeceğiz...
DERLEME | 221
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 9 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
İç güvenlik sopası: Hakan Fidan
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 7 Haziran seçimlerine katılabilmek için görevinden istifa
etmesi gereken son gün olan 7 Şubat’ın ilk saatinde yaşanan istifa, bir tartışma başlattı:
Hakan Fidan için ne düşünülüyordu?
Milletvekilliği mi? İçişleri Bakanlığı mı? Dışişleri Bakanlığı mı? Yeni oluşturulacak bir İç
Güvenlik Bakanlığı mı? Hatta Başbakanlık mı?
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç kesinlikle haklıydı: Süpermen yetkilerine sahip bir MİT
Müsteşarı için milletvekillliği sıradandı, hatta bakanlık bile kesmezdi!
Peki Hakan Fidan için o zaman ne düşünülmüştü?
AKP’YE MONTAJ TRAFİĞİ
Gelin önce istifanın öncesine, 5 Şubat gününe dönelim.
O gün günlerden perşembeydi ve devletin rutin işleri için yöneticilerinin olağan görüşmeleri
olurdu.
O gün önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret etti. Ardından
Fidan Davutoğlu’na gitti. Bir saat kadar planlanan görüşme üç saat sürdü. Bu görüşmeden
sonra bu kez Davutoğlu Erdoğan’a gitti. O görüşme de bir saat öngörülmüştü ama üç saat
sürdü.
İşte Fidan’ın adaylık için istifası bu uzun görüşmelerden sonra geldi. Ancak AKP içinde bu
“montaja” sıcak bakmayanlar vardı.
İlk açıklama Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan geldi. Arınç, Fidan’ın bakanlığına sıcak
bakmadığını açık açık ilan etti.
Benzer değerlendirmeler de olmalı ki, dün AK-Medya şu haberlerle çıktı: Aslında Erdoğan,
Fidan’ın siyasete atılmasını pek istemiyordu, tersine Davutoğlu istiyordu ve bunda ısrarcı
olmuştu!
ERDOĞAN-HÜKÜMET ÇELİŞMESİ
AKP içi dengeleri gözeten bu haberleri bir kenara bırakalım ve Fidan için ne
düşünüldüğünü anlamaya çalışalım:
Önce bazı saptamalar. Erdoğan ile Davutoğlu hükümeti arasında beklenenden önce kimi
çelişmeler yaşandı: Erdoğan, Davutoğlu’nun şeffaflık yasasına karşı çıktı, rafa kaldırttı.
Davutoğlu, ancak Erdoğan’ın kamuoyu önünde açık uyarı yapması sonrasında başkanlık
sistemi konusuna değinebildi! Binali Yıldırım’ın Erdoğan’ın 5 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’nu
toplayacağını ilan etmesi hükümette rahatsızlık yarattı, kimi sert göndermeli açıklamalar
yapıldı ve en sonunda 5 Ocak yerine 19 Ocak’ta uzlaşıldı. Dört eski Bakan’ın Yüce Divan
oylaması da bir başka çelişmeydi, uzlaşılana kadar oylama ertelendi.
Uzatmayalım. Açık ki Erdoğan’ın yeni başkanlıklar kurarak AK-Saray’da bir gölge kabine
oluşturması ve 7 Haziran’dan sonra hükümetin elinden ipleri tamamen almak istemesi AKP
içinde kimi rahatsızlıklar yaratıyordu.
222 | UYAN TÜRKİYEM 6
AKP 7 Haziran’da ne için oy isteyecekti? “Başbakan yönetemiyor, cumhurbaşkanını
başkan yapalım o yönetsin” diyerek meydanlara çıkılabilir miydi?
BAŞKANLIK OLMAYACAK!
Artık Fidan için ne düşünüldüğüne gelebiliriz.
Erdoğan ne istiyor? Kendisine başkanlık getirecek bir yeni anayasa çıkarılmasını.
Bunun için AKP’nin 330 ile 367 arasında milletvekili çaıkarması gerekiyor. Erdoğan
daha da ötesine geçerek ve TBMM’de yaptığı tarafsızlık yeminini hiçe sayarak miting
meydanlarından tam 400 milletvekili istedi.
Aslında AKP’nin bu sayıda bir milletvekili çıkarması mümkün değildi ve Erdoğan,
kendisinin yapamadığını Davutoğlu’ndan istiyordu. Ya da Erdoğan, Hakan Fidan
gözetiminde süren pazarlıklara uygun olarak aslında AKP ile HDP’nin toplam milletvekili
sayısına işaret ediyordu
Bunu bilemiyoruz, ama şu iki şeyi biliyoruz:
1) Başkanlık sistemi olmayacak! Erdoğan kendisine başkanlık getirecek bir 7 Haziran
zaferi görmüyor!
2) Erdoğan için işler yolunda olsaydı, Hakan Fidan için en uygun yer bulunduğu yer olurdu.
Zira Erdoğan’ın Açılım hedefi açısından en kritik görev yeri herhangi bir bakanlık değil, MİT
Müsteşarlığı’ydı.
ERDOĞAN ‘ZORLA BAŞKANLIK’ HESABI YAPIYOR!
Artık konunun esasına gelebiliriz. Evet Erdoğan, 7 Haziran’dan istediği bir sonucun
çıkmayacağını görüyor. Zira AKP açısından 276’nın bile garanti olmadığı bir seçime doğru
ilerliyoruz.
İşte Erdoğan, başkanlık sistemi merkezli bir yeni anayasa çıkarılamayacak 7 Haziran
tablosuna rağmen fiili başkanlık yapabilmeninin hesaplarını yapıyor. Zorla ve anayasaya
aykırı olarak!
Bu, haliyle toplumdaki kutuplaşmayı daha da derinleştirecek ve Erdoğan devletin her türlü
zor kuvvetine daha da çok ihtiyaç duyacak.
MİT Kanunu’yla başlayan ve Jandarma’yı TSK’den koparmayı hedefleyen İç Güvenlik
paketi, işte asıl o günler içindir!
Erdoğan’ın 7 Haziran’dan sonra Emniyet, MİT, Jandarma gibi iç güvenliği ilgilendiren tüm
araçlara birden ihtiyacı vardır. Fidan işte bu süreç için kritik önemdedir.
Kısacası Fidan, Erdoğan adına İç Güvenlik sopası olacaktır!
BARİKAT, MİLLİ İTTİFAK
Kuşkusuz Türkiye’nin önünde buna engel olabilmenin yolları var. TBMM’nin gündemindeki
İç Güvenlik paketine karşı sadece TBMM’deki muhalefet partilerinin değil, tüm muhalefetin
birden ayağa kalması ve milleti seferber etmesinden, milli hükümet hedefli milli ittifaka
omuz verilmesine kadar önemli seçenekler mevcuttur.
Her yurtseverin, cumhuriyetçinin, demokratın, halkçının, milliyetçinin, devrimcinin önünde
öncelikle bir özgürlük görevi vardır!
DERLEME | 223
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 12 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
AKP cephesinde iç çarpışma
Dün AKP cephesi içinde, “faiz, yolsuzluk, dış politika ve başkanlık sistemi” başlıkları altında
dört büyük çarpışma olduğunu belirtmiştik.
Bugün de politik güç mücadelesi biçimini alan bu tür çarpışmaların kaynağındaki sermaye
kesimlerinin çıkar ilişkilerine mercek tutacağız.
Ama önce bu meseleye eğilmemizi sağlayan Fidan’ın adaylığıyla ilgili son notları aktaralım:
DOĞRU MU, DEĞİL Mİ?
Öncelikle belirtelim, açıklamalara rağmen, hâlâ Fidan’ın Erdoğan’a rağmen adaylığını
koymuş olacağını düşünmüyorum.
Kamuoyu da bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Bir bölümü Fidan’ın Erdoğan’a rağmen
aday olduğunu düşünüyor ama bir bölümü de bunun mümkün olmadığını, Erdoğan’ın
açıklamasında başka hesapları olduğunu, kısacası iş içinde iş olduğunu düşünüyor.
Neticede Osmanlı’da oyun bitmez!
Fakat asıl vahimi şudur: Aslında Fidan’ın adaylığını değil, gerçekte Erdoğan’ın doğru
söyleyip söylemediğini tartışıyoruz! Türkiye açısından asıl sorun budur ve Fidan’ın
oynayacağı rollerden daha vahimdir!
ERDOĞAN’IN 4 VURGUSU
Bu arada Erdoğan’ın konuyla ilgili uçakta yaptığı açıklamada çarpıcı mesajlar vardı:
Birincisi düne kadar sır küpü olan Fidan dün itibariyle artık sır küpüydü. İkincisi Fidan
yorulmuştu. Üçüncüsü Fidan’a bazı vaatlerde bulunulmuş olabilirdi. Ve dördüncüsü
Erdoğan tek başına da kalsa paralel yapıyla mücadelesini sürdürecekti.
Bu dört vurgunun ne kadar önemli olduğunu yarından sonra daha da iyi göreceğiz.
Geçerken birlikte düşünülmesi için şu soruları da soralım: Dün Anayasa Mahkemesi
Başkanı seçilen Zühtü Arslan hâlâ cemaatçi mi, yoksa saf mı değiştirdi? Erdoğan’ın
başkanlık için onu istediği haberleri gerçek miydi, yoksa algı operasyonu muydu?
Erdoğan’ın bu dört mesajına ve Zühtü Arslan konusuna yazımızın sonunda da
değineceğiz. Artık bu iç çarpışmadaki kuvvetlerin hangi sermaye gruplarına dayandığına
geçecebiliriz.
4 SERMAYE GRUBU
AKP bir parti olarak yeşil sermaye diye isimlendirilen gruplardan Anadolu Kaplanı adı
verilenlere kadar genişçe bir yalpazenin temsilcisi olarak siyasette zemin buldu.
224 | UYAN TÜRKİYEM 6
Tabi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne eklemlenmesinin karşılığında daha büyük
kesimlerin de desteği sağlanarak AKP’ye iktidar fırsatı sunuldu. Lafı dolandırmadan
söyleyelim: ABD düdüğü çaldı ve TÜSİAD başta en büyük sermaye grupları ve onların
siyasetteki tezahürleri olan liberaller AKP’yi yukarı kaldırdı.
Fakat yıllar içerisinde dört büyük çatırdama oldu:
1) Görece daha milli olan sermaye grupları bu ittifakı 2007 sürecinde terketti.
2) AKP’nin esas dayandığı sermaye grupları palazlandıkça, iktidar eliyle ve devlet
olananaklarıyla daha da büyüyünce, TÜSİAD ve altındaki gruplar ile bunlar arasında
çelişmeler ortaya çıkmaya başladı. AKP dönemini yine de kârlı sürdürdükleri için bu
çelişme ilk zamanlar derin değildi, fakat zamanla ve Batı’nın da kimi özel hesaplarına göre
derinleşti.
3) AKP’nin dayandığı sermaye grupları içerisinde bir farklılaşma oluştu. Erdoğan ve
kurmaylarının bizzat kolladığı gruplar öne çıkmaya, en büyük ihaleleri almaya başladı.
Onlar ile diğerleri arasında çelişmeler sürekli derinleşti.
Bu gruplar hem en büyük ihaleleri alıyor hem de havuz oluşturarak Erdoğan’a medya
imkanı, vakıflara sermaye yaratıyordu.
Siyasette Erdoğan’ın temsil ettiği bu gruplar büyüdükçe, siyasette Abdullah Gül’ün temsil
ettiği bazı Anadolu sermaye grupları ile yine siyasette AKP’nin ilk kurucularının temsil ettiği
orta ölçekli sermaye grupları, bundan açık açık rahatsız olmaya başladı. Bu noktada bir
politik güç mücadelesi başladı.
4) Öte yandan üçüncüsüyle eşzamanlı ilerleyen bir başka çatışma da, Erdoğanların kılıç
çektiği cemaat sermayesiyle yaşanan çatışmaydı.
ERDOĞAN KARŞITI BİR UZLAŞMA MI VAR?
3 nolu çatışma içeriden, 4 nolu çatışma iç-yandan ve 2 nolu çatışma da dışarıdan sürüyor.
Peki Fidan’ın adaylığı olayına ve Erdoğan’ın verdiği mesajlara bakarak şu çıkarımda
bulunabilir miyiz? Acaba çeşitli kesimler 7 Haziran sonrası için Erdoğan’ın etkisiz kalacağı
bir düzenleme konusunda uzlaştılar mı?
Anlamaya çalışacağız...
DERLEME | 225
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 14 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Obama’nın 2. doktrininin anlamı
Aslında ABD başkanlarının Kongre’ye her yıl milli güvenlik stratejisi sunmaları
gerekmektedir. Ancak bu yapılmaz. ABD başkanları köklü bir değişiklik olmadıkça güvenlik
stratejilerini yenilemezler.
Örneğin 1. Bush tek dönemlik başkanlığında 3, Clinton iki dönemlik başkanlığında 7,
2. Bush iki dönemlik başkanlığında 2 ve Obama 2. dönemlik başkanlığında (seneye 3.
olmazsa) 2 kez milli güvenlik stratejisi açıklamıştır.
Öte yandan bu belgelerin resmi adı genelde “ABD’nin milli güvenlik stratejisi” şeklindedir.
Ancak zaman zaman ABD’nin ana hedefine işaret eden isimlendirmeler de tercih edilmiştir.
Örneğin “yükümlülük ve genişleme”, “yeni bir yüzyıl için milli güvenlik stratejisi” ya da
“küresel çağ için milli güvenlik stratejisi” diye isimlendirilenler olmuştur.
TAARRUZ DEĞİL SAVUNMA DOKTRİNİ
Bu genel bilgilerden sonra artık ABD’nin yeni milli güvenlik strajesine gelebiliriz. Öncelikle
belirtelim: ABD Başkanı Barack Obama ve ekibinin 2010 yılından sonra bu yıl da bir
güvenlik stratejisi yayınlamaya ihtiyaç duyması, küresel ölçekte yaşanmakta olan büyük
güç değişimiyle ilgilidir.
Nitekim 29 sayfalık belgede şu ifadeye yer verilmiştir: “Ekonomik güç dengelerinin
değişmesiyle uluslararası meselelerde söz sahibi olma konusunda beklentiler de değişiyor.
Güç dinemiklerinin değişimi riskleri ve fırsatları beraberinde getiriyor. Bazı ülkeler daha
büyük ekonomik kapasiteye sahip oldukları için diğerlerinden daha fazla sorumluluk
üstleniyor. Bilhassa Hindistan’ın kapasitesi, Çin’in yükselişi ve Rusya’nın saldırganlığı,
bunların hepsinin ana güç ilişkilerinin geleceğine önemli etkisi olacak.”
İşte Obama’nın 2015 tarihli bu son milli güvenlik stratejisi de, tıpkı önceki olan 2010 tarihli
milli güvenlik stratejisi gibi ABD’nin çıkarlarına aykırı bu dönüşüme çare arama hedeflidir.
2010’da Asya-Pasifik merkezli bir strateji berlileyerek doğrudan Çin’i çevrelemeye
yönelmişlerdi ama başaramamışlardı. Şimdi geriye çekilip Ortadoğu’da kaybedilen çıkarları
dengelemeye ve Rusya’yı Çin’den koparma hedefli basınçlar uygulamaya yöneliyorlar.
Yani 2. Obama doktrini bir savunma doktrinidir ve IŞİD merkezli Ortadoğu hamleleri,
stratejik savunma içinde taktik ataklardır.
DOKTRİNİN 4 ÖZELLİĞİ
Bu genel değerlendirmeden sonra ABD’nin son milli güvenlik stratejisini biraz daha
ayrıntılandırabiliriz:
1) Obama’nın stratejisi “uzun vadeli taarruz kara muharebelerine” izin vermese de “kısa
vadeli” ve “savunma” gerekçeli kara harekatlarına izin veriyor.
226 | UYAN TÜRKİYEM 6
2) Obama’nın stratejisi muharip güçlerin sahada kullanılmasına izin vermese de özel
operasyonlar yürütülmesine izin veriyor.
3) Obama’nın stratejisi “savunma” gerekçeli “özel operasyon” odaklı kara haekatlarını
Suriye ve Irak’la sınırlamıyor, belirsiz bırakarak her adresi açık hale getiriyor.
4) Obama’nın stratejisi 3 yıllık bir takvime göre hazırlandığı için sadece Obama’yı değil,
kendinden sonraki ABD başkanını da kapsıyor.
DOKTRİNİN TÜRKİYE’YE YANSIMASI
29 sayfalık belgede doğrudan Türkiye ile ilgili şu ifade yer alıyor: “Balkanlar ve Doğu
Avrupa’daki ülkelerin Avrupa ve Avrupa-Atlantik entegrasyonu arzularını kararlılıkla
destekleyeceğiz, Türkiye ile olan ilişkilerimizi dönüştürmeye devam edeceğiz ve
Kafkasya’daki bölgesel ihtilafların çözümünü teşvik ederken, bölgedeki ülkelerle
bağlarımızı geliştireceğiz.”
Ancak Türkiye’yi asıl ilgilendiren kısmı, IŞİD strajesinde de izleri görülen şu yöntemdir:
ABD siyasi düzlemde “küresel koalisyonlar” kurarak, askeri düzlemde havadan yoğun
bombardıman ve karada özel operasyon birliklerinin öncülüğünde yerel güçlere dayanarak
“terörle mücadele operasyonu” yürütecek!
Bu yöntem zaten uygulanmaya başladı ve Türkiye’ye de başta eğit-donat olmak üzere
kimi sorumluluklar yüklüyor. Fakat Obama’nın IŞİD’le Küresel Mücadele Özel Temsilcisi
John Allen’ın “yakında kara harekatı başlayacak” demesi, artık yeni bir sorunu ülkemize
dayatacaktır.
Yerimiz bitti. PKK’ye özel aktör rolü veren o sorunu da yarın inceleyeceğiz.
DERLEME | 227
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
ABD’nin özel aktörü: PKK
ABD’nin yeni milli güvenlik stratejisini yani Obama’nın 2. doktrinini kabaca incelediğimiz
dünkü yazımızı, bu yeni doktrinin Türkiye’ye yeni bir sorun dayattığını belirterek bitirmiştik.
Bugün, Obama’nın IŞİD’le Küresel Mücadele Özel Temsilcisi John Allen’ın “Yakında kara
harekatı başlayacak” müjdesine de yansıyan bu yeni sorunu inceleyeceğiz.
HEDEF PKK’Yİ BAŞAT GÜÇ YAPMAK
Dün bitirirken de belirtmiştik: Sorun, PKK’nin Obama’nın 2. doktrininde özel aktör
mertebesine yükseltilmiş olmasıdır!
Dün Aydınlık’ta Deniz Kahraman’ın ayrıntılarını yazdığı gibi Obama’nın yeni milli güvenlik
strateji belgesinde yer alan “ABD devlet olmayan gruplarla iş birliği yapar” ifadesi, PKK’ye
özel aktör rolü verildiğinin resmi ifadesidir.
Şundan: ABD’nin yeni milli güvenlik stratejisi, Obama’nın IŞİD stratejisini temel almakta
ve onu geliştirmektedir. O strateji de Obama’nın akıl hocalarının hazırladığı ünlü CAP
Raporu’nu esas almaktadır. Peki o rapor ve stratejide ne vardı?
Rapor PKK’nin büyütülmesini ve Kürt örgütlerinin birliğinin sağlanmasını tavsiye ediyordu.
IŞİD stratejisi ise IŞİD’den boşal-tılacak alanı PKK ve Barzani denetimine sokmayı esas
alıyordu.
Bu strateji doğrultusunda şunlar oldu:
PKK VE BARZANİ’YE ALAN AÇILIYOR
Irak’ta: Peşmerge Kerkük’ü işgal etti. Kuzey Irak’taki Türkmenler göçe zorlandı. Irak
Anayasası’na göre tartışmalı olan bölgeler, IŞİD’den alındığında fiilen Kürt kontrolüne
geçmeye başladı. Hatta PKK o bölgelerin Irak Kürt Bölgesine bağlı kantonlar olmasını
önerdi. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya peşmergeye silah, mühimmat, teçhizat
ve eğitim yardımı yapmaya başladı.
Suriye’de: Duhok Anlaşması’yla (kısmen) Kürtlerin birliği sağlandı ve peşmerge ile PKK
aynı hedefe sürüldü. Ayn el Arap (Kobani) direnişi üzerinden PKK “legalleştirilmeye”
çalışıldı. Batı medyası PKK’nin terör örgütü değil, Batı adına IŞİD terörüne karşı savaşan
özgürlük gücü olduğunu işledi. Kampanyanın bir parçası da Batı başkentlerinde PKK’yi
terör örgütü listesinden çıkarma girişimleriydi. Ayn el Arap’ta IŞİD’in yenilmesiyle PYD
özerkliğinin bölge kuvvetleri nezdinde kabul edilmesi hedeflendi.
Türkiye’de: Barzanistan’dan Ayn El Arap’a (Kobani) peşmerge koridoru açıldı. TSK eğitdonat kapsamında peşmergeyi eğitmeye başladı. TSK’nin eğittiği, ABD’nin ve Almanya’nın
228 | UYAN TÜRKİYEM 6
donattığı peşmerge, AKP’nin açtığı koridordan Ayn el Arap’a geçti ve PKK’ye yardım etti!
Öte yandan PKK’yi sürekli büyüten Açılım’da yeni bir aşamaya daha geçildi.
PEŞMERGE KORİDORUNDAN GÜVENLİK KUŞAĞINA
ABD belgelerine dayanarak hep söyledik: Washington’un asıl hedefi Basra’dan Doğu
Akdeniz’e uzanan bir Kürt Koridoru inşa etmektir. Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin
kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmaktır.
Irak’ta Bağdat ile Erbil yönetimleri arasına, Suriye’de Şam yönetimi ile Türkiye sınırı
arasına sosis gibi girmiş IŞİD’den alan boşaltıldıkça, o alanlarla Irak’ta Barzanistan’ın
sınırları genişletilecek ve Suriye’de PKK’ye özerk bölge verilecek.
ABD’nin hedefi budur ve bu hedef nedeniyle PKK’yi başat güç haline getirmeye
çalışmakta, Kürtlerin birliğini sağlamaya uğraşmakta, IŞİD’e karşı koalisyonlar kurmakta,
Türkiye’yi bir açmaza sokarak bu plana mecbur etmeye bastırmaktadır.
O nedenle Ankara’nın ve fiilen TSK’nin birine karşı diğerini, yani PKK’ye karşı peşmergeyi
desteklemesinin pratikte bu açmazdan çıkışa bir yararı yoktur!
Desteklenen Erbil yönetimi daha önceki gün Diyarbakır Belediyesi’ni ziyaret etmiş ve
“güney-kuzey eksenli” temaslarda bulunmuştur!
Fakat bu aşamada daha önemlisi PKK’nin hamleleridir: PYD Fransa’dan “özel güvenlik
kuşağı” istemekte, PKK AKP’den Kobani Koridoru’nu kapatmamasını beklemekte, HDP’li
milletvekilleri “yeni anayasa” pazarlıkları yaptıkları Erdoğan yönetiminden 26 bölgeli eyalet
modeline geçilmesini talep etmektedir.
Ve daha önemlisi PKK ABD’den rol, silah, statü ve toprak istemektedir!
ABD PLANI YIRTILMAYA BAŞLANDI
Artık tüm sorunlar, bu sorunun yanında ayrıntıdır.
Ve Türkiye’nin asıl ihtiyacı, işte bu tabloyu bozabilecek bir iktidar odağı yaratabilmektir. İşte
bugün o odak kurulmuş ve ilan edilmiştir.
Vatan’da birleşerek; Kürt’ümüzü namluya süren, Türk’ümüzü Arap’a düşmanlaştırmaya
çalışan ve halkları bölgede boğazlaşmaya götürecek bu planı yırtmaya başlamış olduk!
DERLEME | 229
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 17 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Özgecan cinayeti toplumsal çürümenin
sonucudur
AKP’nin Özgecan Aslan cinayeti sonrası önerdiği “çözümleri” üç başlıkta gruplayabiliriz:
1) Kimi AKP’liler bu cinayeti “kadın-erkek ayrımına” dayanan hayat görüşlerine malzeme
yaptılar.
Bu tür cinayetlerin kökeninde kadının kıyafetinden sosyal hayat içinde yer almasına kadar
geniş bir yelpazede etkenlerin olduğunu iddia edip, kafalarındaki hayata uygun “çözümler”
önerdiler: Kadınlara özel pembe otobüs uygulamasına geçilmesinden, çocukları
cinsiyetlerine göre ayrı sınıflarda okutmaya kadar.
2) Kimi AKP’liler, bu tür cinayetler için idam cezası uygulanmasını, ölümle bitmeyen
tecavüzlerde de hadım cezasının verilmesini istediler. Hatta bir bakan “kızımın başına
gelse, silahımı alır cezasını kendim verirdim” bile dedi!
3) Kimi AKP’liler de, bu cinayeti fırsat bilerek, daha dini ağırlıklı eğitim modeline geçilmesini
savundurlar, laiklik yaşam tarzını sorumlu ilan ettiler.
İNSANA YATIRIM YAPMAYAN REJİM
Hiç uzatmadan ve dolandırmadan belirtelim: Özgecan Aslan cinayetine kadın-erkek
ayrımcılığı ve idam-hadım türevli ceza yöntemiyle yaklaşanlar, gerçekte bu tür cünayet
ikliminin sahipleridir!
Ve önemle vurgulayalım: Bu tür cinayetler, “kadın mıdır, kız mıdır” bakışının topluma
enjekte edilmesinin bir ürünüdür!
Ve açıkça belirtelim: “Eteği kısaydı o nedenle tecavüz ettim” diyenle, “çaldı ama çalıştı”
denilenler, aynı çürümüş ve ahlaksız rejimin köşe taşlarıdır!
Evet, Özgecan Aslan cinayeti sıradan bir olay değildir, toplumsal çürümenin vardığı
boyutun bir yansımasıdır. Ülkeyi yönetenlerin yola, taşa, betona yatırım yapması ama
insana yatırım yapmamasının karşılığıdır.
ERDEM YERİNE KALİTE ARAYAN SİSTEM
Kuşkusuz bu çürüme tablosunun sorumlusu 60 yıllık “küçük Amerika” sürecidir ama AKP
ile bunun zirve yaptığını da önemle belirtmeliyiz. Zira AKP’yle birlikte çürüme hızlandı ve
yayıldı, AKP ile toplum hem lümpenleşti hem de lümpenlik baştacı edildi.
Üstelik çürüme çok boyutludur. Göstergesi sadece tecavüzler değildir, ondan daha
önemli göstergesi hırsızlıktır, yolsuzluktur. Çünkü ahlaksızlık tek boyutlu değildir, bütün
boyutlarıyla birlikte gelişir ve büyür.
230 | UYAN TÜRKİYEM 6
Anayasanın bir kez delinmesinde sorun görmeyen yöneticiden işini bilen memura kadar
geniş bir kesim bu toplumsal çürümenin sorumlusudur. “Çaldılar ama çalıştılar” diyenler de
bu çürümüş rejiminin dayanağıdır.
İnsanda erdem yerine”kalite” aramakla başlar toplumsal çürüme. Gerçekte kaliteli insan
olmaz, kaliteli mal ve meta olur zira. Bir kez “kalite” aramaya kalktınız mı, namus, doğruluk,
dürüstlük gibi değerlerin yerini kredi kartı limiti, çek defterinin kalınlığı almaya başlar.
Kaliteli insan başka bir sistemin, erdemli insan ise başka bir sistemin öznesidir.
SORUN SİSTEM SORUNUDUR
Uzun uzun bu çürümüş tabloyu anlatmamıza gerek yok; hepimiz biliyor ve yaşıyoruz.
Mesele bu çürümüş tabloyu nasıl değiştireceğimizdir: Metayı değil, insanı merkeze alarak
ve insana yatırım yaparak! (Ve metayı da insanlara daha eşit paylaştırmaya, emeklerine
göre dağıtmaya çalışarak.)
Bu, kuşkusuz sadece bir eğitim ya da kültür sorunu değildir, toplam bir sistem meselesidir.
Hangi siyasal modelle toplumun yönetileceğinden, hangi ekonomik modelle kalkınma
sağlanabileceğinden başlar.
SİSTEM YENİDEN İNŞA EDİLMELİ
Konuya sadece laiklik perspektifinden bakmak da bu nedenle yeterli değildir.
Tamam, laiklik çok önemlidir ama hangi siyasal ve ekonomik modelle birlikte başarılı
uygulanabileceği daha da önemlidir.
Mustafa Kemal Atatürk o nedenle laikliği 1927’de cumhuriyetçilik, halkçılık ve milliyetçilik
ile birlikte bir program haline getirmiştir. Fakat bunun da yeterli olmadığını görerek 1931’de
devletçilik ve devrimcilikle birlikte o programa son halini verip Altı Ok’u ilan etmiştir.
Anlamı şudur: Ekonomide devletçi değilseniz ve kamuculuğu esas almıyorsanız iyi
milliyetçi değilsinizdir, cumhuriyetiniz sorunlu gelişir, laiklik zamanla sulandırılır. Laik
değilseniz, halkçılığınız popülizme dönüşür, demokrasi içi boş bir kavram olur, en sonunda
gericiliğe özgürlük istersiniz. Devrimci değilseniz cumhuriyetinize kararlılıkla sahip
çıkamazsınız.
Bu çürümüş sistemi ve kokuşmuş rejimi yıkmak ve yeniden inşa etmek, bu programa sahip
çıkmaktan geçmektedir. Gerisi lafı güzaftır ve Özgecanlarımıza çare değildir.
DERLEME | 231
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 18 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Açılım’da 7 Haziran çatışması
Karşılıklı kenarları paralel olan dörtgene paralelkenar denir. Bunlar AKP, Cemaat, PKK ve
neoliberallerdir.
13 yılın sonunda Türkiye’nin bu noktaya gelmesinden bu paraleller sorumludur:
Ekonomide serbest piyasacılığın bile en gerici halini uygulamış, mafyokratik burjuvazi
yaratmışlardır. Milletin a’sına koyan işadamlarının kurduğu havuzlar, alınan ihaleler,
dağıtılan paylar, hükümet için kurulan medya aygıtları...
Demokrasiye tramvay deyip ilk durakta indiler. Otokratikleşebilmek için ABD ve AB’ye
dayandılar, onların desteğiyle başta TSK olmak üzere pek çok merkezi kurumu zayıflattılar.
En sonunda da birbirine paralel otokrasiler ilan ettiler.
BÜZÜKKENAR
Biri ülkenin bir bölgesinde otokrattı, diğeri emniyet ve yargıda, öbürü bunların dışında
heryerde ama sonuncusu da hem içlerinde, hem üstlerinde...
Palazlandıkça birbirilerinin alanlarına girmeye başladılar, birbirleriyle güç mücadelesine
soyundular.
Önce yaklaşık eşzamanlı şu kavgalar başladı: Bir yandan PKK ile Cemaat çarpışırken,
diğer yanda da AKP ile neoliberaller çatışmaya başladı.
Yani paralelkenar çapraz uçları üzerinden büzüştü. AKP ile Cemaatin, haliyle de PKK ile
neoliberallerin yakınlaştığı büzük bir paralelkenar oluştu.
Sonra AKP ile Cemaat çatışmaya başladı. Neoliberaller bu kez Cemaatle aynı hizaya girdi.
MÜZAKERE ÇATIŞMASI
Ve şimdi de AKP ile PKK çatışmaya başladı.
Nereye gider? Şimdilik bilemiyoruz. Fakat ilk izlenim bunun 7 Haziran’a yönelik bir
“müzakere çatışması” olduğu şeklinde...
Tartışma Öcalan’ın mesajının olup olmadığı üzerinden patladı, karşılıklı birbirlerini
suçlamakla devam ediyor.
232 | UYAN TÜRKİYEM 6
AKP’ye göre PKK, PKK’ye göre ise AKP aldatıyor. Oysa gerçekte ikisi birden Türkiye’yi
aldatıyor! Biri 6 yıldır zaman kazanarak pozisyonunu tahkim ediyor, diğeri ortam
sağlayarak iktidarını sürdürüyor.
İkisinin de derdi barış değil, ikisi de ağlayan anaların gözyaşını gerçekte umursamıyor...
HEPSİ BİRBİRİYLE PALAZLANDI
Paralellere özgü bir davranış olsa gerek bu.
Örneğin AKP de Cemaatin kendisini kandırdığını söyledi durdu hep. “Ben bu davanın
savcısıyım” diyenler, o davaların kumpas olduğundan bihaber olduklarını iddia etmeye
kadar vardırdılar.
Oysa o davalarla dikensiz gül bahçesi yaratmış, o davalarla engelleri tasfiye etmiş ve o
davalarla adım adım iktidar olmuşlardı.
Kuşkusuz dördü de birbirine güvenmiyordu, dördü de biribirini kullanmaya ve üzerinden
güç kazanmaya çalışıyordu.
Ve dördü de, kendinden biliyordu karşısındakinin yöntemini...
BU TABLO PARÇALANMALI
Ve dördü, bazen ittifak halinde, bazen müzakere ederek, mecbur kaldıklarında kavga
ederek 13 yılı geride bırakmış oldular.
Tabii kocaman bir enkaz da yaratmış oldular. Rejimi ve sistemi kendilerine benzettiler.
Çürümüş bir rejim, kokuşmuş bir sistem ile insanı hiçleştirdiler.
Karşılıklı kenarları paralel olan bir dörtgenden, paralelkenardan bir sistem yarattılar.
İçine önce cumhuriyet düşmanlığı ve laiklik karşıtlığı koydular, ardından da tertipçilik,
kumpasçılık, hırsızlık ve yolsuzlukla doldurdular.
Günlerdir aslında bir cinayeti değil, işte bu tabloyu konuşuyoruz.
O nedenle yinelemek pahasına bugün de vurguluyoruz: Önce bu tabloyu parçalamalıyız!
DERLEME | 233
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 19 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Haziran’ı bastırma paketi
Erdoğan’ın “süratle çıkarın” talimatı verdiği İç Güvenlik Paketi’nin TBMM görüşmelerinde,
paketin nasıl uygulanacağına dair kısa bir sunum yapıldı: TBMM Başkanı’nın tokmağının
da kullanıldığı kavgada 5 milletvekili yaralandı!
Paket, içeriği nedeniyle muhalefet tarafından polis devletine geçiş yasaları olarak
niteleniyordu. AKP ise her zorda kaldığında yaptığı gibi paketin AB mevzuatına uygun
olduğunu savundu, hatta TBMM’de görüşmelere geçilirken pakete “özgürlükleri koruma
paketi” adını verdi!
GLADYO’NUN 50 YILLIK RÜYASI
İçeriği çok tartışıldığı için yinelemeyeceğiz. Ancak birkaç özelliğini vurgulayalım:
1) Gladyo 50 yıldır Jandarma Genel Komutanlığı’nı TSK’den koparıp hükümetlerin
emrine sokmaya çalışıyor. Amerikancı hükümetler bu konuda yoklamalar da yaptı. Ancak
hem TSK’nin kararlı itirazı hem de kamuoyunun destek vermemesi nedeniyle girişimler
sonuçsuz kaldı.
AKP Hükümeti ise iktidara geldiği ilk günden beri bunu gerçekleştirmeye çabalıyor. Daha
iktidarının ilk yıllarında AB mevzuatlarına dayanarak “kır polisi” deyip jandarmayı TSK’den
koparmaya hazırlanıyordu.
İşte AKP bu paketle fırsatı yakalamış oldu. Üstelik bu kez TSK’nin itirazına rağmen
Genelkurmay ciddi bir itirazda bulunmamış, kamuoyuna göstermelik zayıf bir açıklama
yapmıştır!
2) Paket polise sınırları çok geniş yetkiler veriyor. Paketle polis hakim kararı olmadan
arama ve gözaltı yapabilecek, çok rahat silahını kullanabilecek!
Polisin henüz böyle bir yetkisi bile yokken silahını nasıl kullanabildiği ortadayken, ona bu
yetkileri vermek, açıkça 2 yıldır “kahramanlarım” diye polisin sırtını sıvazlayanların başka
beklentileri de olduğuna işaret etmektedir!
3) Paketle valilelere polise emir verme yetkisi getiriliyor. Hakim ve savcıyı baypas eden bu
düzenleme, açık ki hukuk düzenini de ortadan kaldırmaktadır!
4) Bu haliyle bile sonuçları ortadayken, AKP paketle “önleyici dinleme yetkisini”
genişletiyor. Dinleme kararı dinleme başladıktan 48 sonra hakim tarafından
onaylanabilecek.
PAKET NASIL SAVUNULUYOR?
234 | UYAN TÜRKİYEM 6
Uzatmayalım, açık ki paket polis rejimi uygulamalarını yansıtıyor. O nedenle de pakete
kamuoyunda büyük tepki var.
AKP Hükümeti bu nedenle paketi savunurken sık sık 6-7 Ekim olaylarına gönderme
yapıyor, kamu düzeni ihtiyacına vurgu yapıyor. Ekranlara çıkan sözcüleri paketin
molotofçuları hedef aldığını savunuyor. Sanırsınız paketten önce bu ülkede molotof atmak
serbestti!
Kamu düzeninin bozulmasının nedeni ise yasaların yetersizliği değil, Açılım nedeniyle
kolluk kuvvetlerinin bu yasaları uygulayamamasıdır!
PKK ile 6 yıldır müzakere yürüten ve fiiilen örgütün bölgede otorite olmasını sağlayan
hükümetin şu saatte “kamu düzeni” vurgusu yapması hem seçim süreciyle ilgilidir hem de
kamuoyunu pakete inandırmak içindir.
Devletin kimi merkezi kurumlarının da özel olarak “PKK ayaklanmasını bastırmak için bu
paket şart” propagandasına soyunması anlamlıdır!
YENİ HAZİRANLARA HAZIRLIK
Oysa paketin hedefi açıktır. AKP Hükümeti bilmektedir ki, yeni anayasa girişimi, başkanlık
sistemi dayatması gibi doğrudan Cumhuriyeti hedef alan girişimler büyük tepki görecek ve
halk yeniden ayağa kalkacaktır.
İşte AKP bu paketle yeni Haziranlara hazırlanmaktadır; çıkmadan engellemek, çıktığında
bastırabilmek için...
Kaldı ki paket daha çıkmadan pratikte uygulanmaktadır: Erdoğan vatandaşı tokatlar,
müşaviri tekmeler, milletvekili tokmakla vurur, AKP yöneticisi ve işadamı küfreder, esnafı
bıçaklar, polisi öldürür!
Evet, esnafı bıçaklar! İç Güvenlik Paketi’nin TBMM’de görüşülmeye başladığı saatlerde
bir esnafın, vitrinine çarptığı için kartopu oynayanlara bıçakla saldırması ve gazeteci Nuh
Köklü’yü öldürmesi sıradan bir olay değildir.
“Esnaf gerektiğinde polistir” diyen, muhtarlara “benim elim, ayağım, gözüm, kulağım olun”
diye seslenen Erdoğan, açık ki daha da otokrat bir rejimi arzulamaktadır!
ALANLARDA DİRENMEK
Tabii asıl sorun, nasıl mücadele edileceğidir. Öncelikle şunu saptamalıyız. Erdoğan ve AKP
Hükümeti çok güçlü olduğu için değil, gücünü kaybettiği için bu pakete ihtiyaç duymaktadır.
Yıkılırken tutunabilmek için bu pakete ihtiyaç duymaktadır. Korkmaktadır!
O nedenle (çıksa bile) pakete ve hükümete karşı milletçe direnmek gerekmektedir,
alanlarda direnmek gerekmektedir ve evrensel bir hak olan direnme hakkı kullanılmalıdır!
DERLEME | 235
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 23 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Şah Fırat Operasyonu’nun 4 anlamı
Ankara’nın ABD’nin IŞİD’e karşı stratejisi çerçevesinde bu ülkeyle Eğit-Donat programı
anlaşması imzalaması, haliyle Türkiye’yi IŞİD’in hedefi haline getirdi.
Türk Silahlı Kuvvetleri, bu olasılık nedeniyle, sınırlarımız dışında bulunan tek Türk
toprağındaki Süleyman Şah Saygı Karakolu’nu koruyan 44 askerimiz için bir güvenlik
operasyonu yaptı. Önceki akşam saat 21.00’de özel birliklerimiz, 50 zırhlı araç eşliğinde,
Ayn el Arap (Kobani) üzerinden Suriye’ye girdi ve Süleyman Şah Türbesi’ne ulaşıp
personelimizi aldı.
AKP Hükümeti ve TSK’den yapılan ayrı ayrı açıklamalarda, bir askerimizin kaza nedeniyle
şehit düştüğü, tüm askerlerimizin tahliye edildiği, türbenin ve karakolun işgal edilmemesi
için geride kalan yapıların tahrip edildiği, Süleyman Şah’ın naaşının alınıp Suriye
Eşmesi’ne getirildiği, yakında bölgede PYD ile IŞİD’in çarpışacağı, operasyon öncesinde
ABD Koalisyon güçlerinin bilgilendirildiği açıklandı!
Süleyman Şah Fırat Operasyonu’nun öncelikle dört anlamı vardır:
1) PKK-PYD’YLE İŞBİRLİĞİ DÖNEMİNE GİRİLDİ
Süleyman Şah Saygı Karakolu’nun bulunduğu bölgede PYD’nin IŞİD’e karşı ABD hava
destekli bir operasyona hazırlandığı anlaşılmaktadır. Tahliye operasyonu, bu çatışma
öncesi alınan bir güvenlik önlemidir.
Bu durum Türkiye’nin PYD ile ilişkisinde yeni bir döneme girildiğini göstermektedir.
ABD’yle Eğit-Donat programının imzalanılması, Türkiye’yi Suriye’de PYD ile aynı cephede
buluşturmuştur. Düne kadar Ayn El Arap’ta (Kobani) IŞİD ile PYD’yi aynı kefeye koyan,
hatta söylemlerinde Ayn El Arap’ın düşmesini bekleyen AKP Hükümeti, en sonunda PYD
ile aynı cepheye sürülmüştür.
Şah Fırat Operasyonu sırasında Ayn El Arap’ın “Kanton Başkanı” Enver Müslim
Ankara’daydı. Önceki gün Ankara’ya gelen Müslim’in geliş nedeni bilinmiyordu. Önceki
akşam yapılan tahliye operasyonuyla birlikte Müslim’in geliş nedeni anlaşılmış oldu!
Birliklerimizin Ayn El Arap üzerinden Suriye’ye girmiş olması ve Müslim’in Ankara’da
bulunuşu, Şah Fırat Operasyonu sırasında PYD ile bir işbirliği yapıldığını göstermektedir.
2) TÜRK TOPRAKLARI TERKEDİLDİ
Şah Fırat Operasyonu, aslında toplamda Türkiye’nin Suriye politikasının yanlışlığına işaret
ediyor. Komşumuza düşmanlık, en sonunda sınırlarımızın dışındaki tek Türk toprağını da
terketmemize neden oldu.
236 | UYAN TÜRKİYEM 6
Oysa Türkiye’nin Şam yönetimini devirmek gibi bir hedefi olmasa ve topraklarını bu amaç
için kullandırmamış olsa: a) Bu sorun 5. yılına girmezdi.b) Bölgede IŞİD diye bir tehdit, en
azından bu çapta olmazdı. c) Türk topraklarını terketmek zorunda kalmazdık.
3) FİİLİ GÜVENLİ BÖLGE TEŞEBBÜSÜ
AKP Hükümeti operasyonun uluslararası hukuka uygun olduğunu savunmaktadır. Oysa
Şam yönetiminden izin alınmadan türbe-karakol Suriye topraklarında başka bir bölgeye
(Suriye Eşmesi) nakledilmiştir.
Bu AKP Hükümeti’nin çok istediği “güvenli bölge” oluşturulmasının fiili girişimi gibidir!
4) ABD’YLE İŞBİRLİĞİ YENİLGİ DEMEK
ABD’yle Eğit-Donat programının imzalanmasının Türkiye’yi bögede zor durumda bırakacak
sonuçlarından ilki böylece yaşanmış oldu!
Özellikle “yığınak hatası” dememiz bundandır. Çünkü ABD güç erozyonuna uğrayan bir
kuvvettir, inisiyatif ise bölge ülkeleri ile Rusya’dadır.
Türkiye Eğit-Donat anlaşmasıyla “yenilecek” kuvvetle aynı cepheye girmiş oldu!
EĞİT-DONAT İMZASI GERİ ÇEKİLMELİ
Günlerdir Eğit-Donat programının imzalanması konusunda yaptığımız sert uyarılar işte bu
nedenledir. TSK’ye rağmen Genelkurmay karargâhının izlediği çizgiye karşı çıkmamız bu
nedenledir.
Genelkurmay kaynaklarının son olarak “rahat olun, aslında PKK’ye karşı Türkmen
eğiteceğiz” demesi, Türkiye’yi nasıl bir girdaba soktuklarını ve bunu perdeleyebilmek için
nasıl zorlandıklarını göstermektedir!
O nedenle vurguluyoruz: Açık kı Eğit-Donat’ın Türkiye’ye maliyeti daha da büyüyecektir.
Bu nedenle Eğit-Donat programı uygulanmamalı, Türk Ordusu komşusuna düşmanlık için
terörist eğitmemeli ve imzalar derhal geri çekilmelidir!
Çünkü Suriye’nin bölünmesi, aslında Türkiye’nin bölünmesidir!
DERLEME | 237
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 25 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Esad’a düşmanlık YPG işbirliğiyle
sonuçlanır!
PKK’yle Açılım ortaklığı yapan, Öcalan’la Ortadoğu planları hazırlayan AKP’nin Şah
Fırat Operasyonu’nda PYD’nin silahlı örgütü YPG’yle yapılan işbirliğini perdelemeye
çalışmasının bir anlamı var elbette. Çünkü 7 Haziran öncesinde, tıpkı daha önceki
seçimlerde olduğu gibi, “milliyetçilik pozları” sergileyecek.
Ancak “TSK, YPG’yle işbirliği yapmaz” demenin TSK’ye, “Genelkurmay görüşmedi, MİT
görüştü” demenin de Türkiye’ye yararı yoktur.
YPG’yle kimin görüştüğü, görüşülmesinin yanında önemsizdir.
PASİF İŞBİRLİĞİ
AK-Medya aslında daha ilk günden YPG’yle işbirliğini “Kürtlerle işbirliği” diye adlandırarak
kabul etmiş oldu. Son olarak Abdülkadir Selvi bunu “pasif işbirliği” diye adlandırdı: “Aktif
değildi işbirliği” dediğine göre YPG araçları, bizim konvoyun peşine takılmıştı, öyle
söyledikleri gibi bir koruma durumu değildi!
Laf kalabalığıydı hepsi, fakat Selvi’nin asıl şu söylediği, bir yönelime işaret etmesi
bakımından önemliydi: Türk ile Kürt kavga etmezse, böyle başarılı operasyonlar yapılabilirdi!
Anlamı şu: PKK’nin Suriye kolu olan PYD, AKP’nin Suriye planına eklemlenirse, iki taraf da
kazanır.
MİT’in birkaç kez Ankara’da görüştüğü PYD lideri Salih Müslim’e bu daha önce
söylenmişti: “Esad’ı yıkma planımıza dahil ol, ÖSO’yla birlikte hareket et, özerkliğe karşı
çıkmayız.”
BARZANİSTAN DERSLERİ
Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun sınıra yakın bir noktaya, YPG’nin
kontrolündeki Eşme köyüne getirilmesi bu nedenle sıradan bir “kurtarma operasyonu”
değildir. Bu, ABD’yle Eğit-Donat anlaşmasının imzalanmasının bir sonucu olarak PYD’yle
aynı cepheye girilmiş olması demektir.
Hal böyle olunca, yani milli güvenliğin önündeki en büyük tehdit olan “Kürt Koridoru”na
karşı konumlanmak yerine, öznesiyle yan yana durunca, görüşmeyi kimin yaptığının da bir
anlamı kalmaz!
238 | UYAN TÜRKİYEM 6
Barzanistan örneğinden çıkarılacak en önemli ders şudur: Barzanistan’a karşı olsanız bile,
ABD’yle birlikte hareket ettiğiniz sürece, kendinizi Barzanistan’ı inşa ederken bulursunuz!
Bu durum, bugün için de geçerlidir.
İKİ STRATEJİK CEPHE
Stratejik düzlemde iki cephe vardır: Suriye Vatan Cephesi ve Suriye’ye Düşmanlık
Cephesi.
Suriye Vatan Cephesi’nde Esad, Suriye devleti ve halkı, İran, Irak, Lübnan, Hizbullah,
Filistin, Rusya ve Türkiye’nin milli kuvvetleri vardır.
Suriye’ye Düşmanlık Cephesi’nde ise ABD, İsrail, AKP, PKK, Barzani, El Kaide, IŞİD, ÖSO,
Katar ve Suudi Arabistan vardır.
Ankara, bir süre İhvan merkezli bölünmüş Suriye hedefini (üç parçalı Suriye) ABD’ye kabul
ettirebilmek için bu cepheye hafif yan döndü, pazarlıklar yaptı. ABD ise şartlar uygun
olmadığı için, şu aşamada Kürt bölgesini inşa etmeyi esas alan iki parçalı Suriye hedefinde
ısrar etti.
Bu süreç, Türkiye açısından Suriye’ye düşmanlık politikasından dönebilmek için fırsattı,
olmadı.
ESAD DÜŞMANLIĞININ SONUÇLARI
En sonunda Ankara ABD’yle Eğit-Donat anlaşması imzalayarak, Washington’un cephesine
iyice girmiş oldu.
Bu anlaşma, AKP Hükümeti’nin çıkarmış olduğu Suriye’ye düşmanlık tezkeresinin aslında
doğal bir sonucuydu; Suriye’ye düşmanlıkta ısrar edenler için kaçınılmazdı...
YPG’yle işbirliği de bu nedenle kaçınılmazdı, doğal bir sonuçtu...
Önümüzdeki gerçek şudur: Tezkere, Kobani’ye peşmerge koridoru, Eğit-Donat anlaşması,
ÖSO ve peşmerge eğitmek... Tüm bunlar kaçınılmaz olarak tıpkı Irak’ta olduğu gibi
Suriye’de de Kürdistan’ın inşasına yarayacaktır!
TSK YPG’yle işbirliği yapar mı, yapmaz mı konusu bu nedenle esas sorunun yanında
ayrıntıdır. Suriye’ye düşmanlıkta ABD’yle aynı cepheye giren, adım adım her şeyi yapar!
DERLEME | 239
Mehmet Ali Güller maliguller@aydinlikgazete.com, 26 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
PKK kantonunu tanıma operasyonu
Şah Fırat Operasyonu’nun askeri açıdan başarılı olup olmadığı tartışması, esası gözlerden
uzak tutmaya devam ediyor. Yani meselenin siyasi boyutunu...
Üç gündür işlemeye çalıştığımız bu boyutu, bugün ayrıntılandırağız.
OPERASYONUN 4 ANLAMI
Şah Fırat Operasyonu, türbeyi 37 km’den sınırımıza çekme olayı değildir. Şah Fırat
Operasyonu:
1) ABD stratejisine eklemlenmenin adıdır.
2) PKK-PYD’yle işbirliği dönemine girmenin adıdır.
3) Kürt Koridoru’na Kobani’ye peşmerge koridorundan daha büyük bir katkı koymanın
adıdır.
4) Suriye devleti yerine PYD devletçiğini tanımanın adıdır.
Açalım:
1) ABD CEPHESİNE GİRMEK
1.1) Eğit-Donat programının imzalanması, AKP Hükümeti’nin ABD’nin IŞİD stratejisine
iyice oturması ve bu stratejiyi uygulayacak cepheye iyice yerleşmek demektir.
1.2) ABD’nin IŞİD stratejisi, Irak ve Suriye’de IŞİD’den boşaltılacak alanlarda PKK ve KDP
hakimiyeti kurma stratejisidir. Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir Kürt Koridoru kurmak
isteyen ABD, bu amaçla şu aşamada Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin kuzeyinden
İskenderun limanı bölgesine bağlamaya çalışıyor.
1.3) ABD’nin stratejisi, koalisyon güçlerinin havadan, ABD ve Türkiye’nin eğittiği
teröristlerin karadan yapacağı operasyonlarla uygulanacak. Eğit-Donat bu nedenle
imzalandı.
2) PKK’YLE İŞBİRLİĞİ DÖNEMİ
2.1) Bu stratejiye eklemlenmek, haliyle Türkiye ile PKK’yi (Suriye’deki kolu olan PYD ve
onun askeri birimi YPG üzerinden) aynı cephede yan yana getirmektedir.
Son olarak AKP ve Genelkurmay katında “PYD’den izin yok, PYD’ye bildirim var” şeklinde
bağlanan ve AK-Medya’da “pasif işbirliği” diye adlandırılan durum, aynı cephede bulunma
haline yapılan yumuşak atıftır...
2.2) 21 Mart’ta geldiği boyutun ilanına hazırlanan Kürt Açılım’ı, yani AKP-PKK ortaklığı,
pratikte PKK’nin Türkiye yerine Irak ve Suriye’de silah kullanması anlaşmasıdır. Bu
bakımdan ortada bir silahsızlandırma değil, tersine silahlandırma vardır.
240 | UYAN TÜRKİYEM 6
3) KÜRT KORİDORUNA KATKI
3.1) Kobani’ye peşmerge koridoru açmak, sonuçları itibariyle ABD’nin Kürt Koridoru’na
katkı sunmaktı. AKP Hükümeti o koridorla PYD’ye sadece askeri destek vermiş olmadı,
Kürt Koridoru’nun parçaları arasına önemli bir bağlantı kurdu. (Koridor hâlâ açık.)
Türbeyi Eşme’ye getirmek, ilkini de aşan önemde bir bağlantı katkısıdır.
3.2) Eğit-Donat’la eğitilip silahlandırılacak teröristler Suriye’ye karşı sevkedilmeye
başlandığında, Eşme’de inşasına başlanan türbe-karakol-üs, resmi olarak 3 yıl sürecek bu
saldırının güvenli-tampon bölge hedefli cephelerinden birine dönüşebilecektir!
4) PKK DEVLETÇİĞİNİ TANIMAK
4.1) Türbe ve karakol eski yerindeyken muhatabımız Suriye’ydi. Türbe Eşme’ye getirilince,
yani uluslararası hukuka göre egemen bir devletin toprakları işgal edilince, Ankara’nın
muhatabı Şam olmaktan çıktı.
Peki yeni muhatap kim? Eşme’nin kontrolünü elinde bulunduran YPG!
Yani Ankara Şah Fırat Operasyonu ile pratikte PYD’yi Şam yönetimini yerine muhatap ilan
etmiş oluyor. Bu haliyle PKK’nin Suriye kolu olan PYD’ye bir meşruiyet sağlama, onun
kanton şeklindeki statüsünü tanıma anlamına geliyor!
4.2) “IŞİD’e karşı özgürlük savaşı veren Kürt örgütleri” kampanyası, sadece KDP’nin değil,
PKK’nin de silahlandırılmasının zeminini yaratıyor. Aynı zamanda PKK’nin terör örgütü
listelerinden çıkarılma çabalarına hizmet ediyor.
Ankara Şah Fırat Operasyonu ile işte bu uğraşının önünde bir engel olmadığını ilan etmiş
ve PKK’ye uluslararası ölçekte el vermiş oluyor!
EĞİT-DONAT’I UYGULATMAYALIM
Yani mesele Türkiye’nin ve bölgenin geleceğini etkileyecek önemdedir. “TSK başarılı
mı, başarısız mı” sarmalından çıkmalı ve bu sürecin en önemli eşiği olan Eğit-Donat’ı
uygulatmayacak bir siyasi seferberliğe soyunmalıyız.
Bölgesel şartlar hâlâ lehimizedir!
DERLEME | 241
Mehmet Bozkurt 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Emniyet’in ‘Gülen Örgütü’ raporu
Aydınlık, Emniyet Genel Müdürülüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nın
‘Fethullah Gülen Örgütü’ hakkında 8 Şubat 2015 tarihli hazırladığı son raporun tam
metnine ulaştı
Mehmet Bozkurt
Emniyet’in, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Fethullah Gülen Örgütü” hakkındaki
sorusuna verdiği yanıtta, “Emniyet Genel Müdürlüğümüz arşivlerine daha önceki tarihlerde
intikal etmiş bilgi-belgelerin değerlendirilmesi, tanık, mağdur/müşteki beyanları ve açık
kaynakların irdelenmesi neticesinde hazırlandığı” ifadeleri kullanıldı.
Raporda, “Örgütün kuruluşu, amacı, stratejisi, yapılanması, faaliyetleri” başlıkları yer
aldı. Ayrıca raporun, “Değerlendirme, ideoloji unsuru, örgütlü yapı, netice ve kanaat”
bölümlerinde örgüt hakkında kapsamlı bilgilere yer verildi. Aydınlık’ın Gülen örgütü
hakkında kullandığı “F tipi örgüt” kavramı Emniyet’in raporunda da yer aldı. İşte Emniyet’in
“Fethullah Gülen Örgütü” raporunun içeriği.
ÇEKİRDEK KADRO 6 KİŞİ
1970’li yıllara kadar Yeni Asya Grubu içerisinde yer alan Fetullah GÜLEN bu tarihten sonra
İzmir Kestanepazarı Kuran Kursu’nda görev yaptığı dönemde çevresinde bulunan İbrahim
KOCABIYIK, Latif ERDOĞAN, Abdullah AYMAZ, Yusuf PEKMEZCİ ve Bahattin KARATAŞ
isimli arkadaşları ile örgütünün çekirdek kadrosunu oluşturarak müstakil hareket etmeye
başlamış, faaliyetlerini daha ziyade 13-18 yaş grubundaki öğrenci ve genç kesim üzerinde
yoğunlaştırmıştır. Teyp/video kasetlerine çekilen vaaz ve konuşmaları, sohbet toplantıları
ve düzenledikleri yaz kamplarında gündeme getirdikleri görüşlerini sempatizan gruplarına
ulaştırarak kendi adı ile anılan örgütünü kurmuştur.
‘F TİPİ ÖRGÜT’ KAVRAMI’
Fetullah GÜLEN’in görünen ve örtülü iki temel amacı bulunmaktadır. Örgüt tabanına “ilay-ı
kelimetullah” gayesi ile hareket edildiği, Türkiye ve Türk Coğrafyası başta olmak üzere
ahlaklı toplum yetiştirme arzusunda olunduğu vurgusu yapılmakta ise de asıl amacın
Türkiye’de devletin bütün anayasal kurumlarını, güvenlik birimlerini, mülki ve adli yapısını
ele geçirmek ve aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili bir siyasi ve ekonomik
güç haline gelmek olduğu anlaşılmıştır.
242 | UYAN TÜRKİYEM 6
Fetullah GÜLEN ilk etapta devlete karşı savaş vererek hedeflere ulaşmanın yıpratıcı
olacağını teşhis etmiş; bu nedenle, mevcut sistemi yıkmak yerine, devlet modeline uygun
bir örgütlenme ile devlete alternatif bir sistem kurmayı hedeflemiştir. Kamuoyunda örgüt
için daha çok “Paralel Devlet Yapılanması” ve “F Tipi Örgüt” kavramlarının kullanılmasının
temel nedeni de budur. Bu nedenle tüm devlet organlarında, yerel yönetimlerde ve sivil sektörde örgütlenmeyi
hedeflemiştir, ileride devlet yönetimini kontrol altına alabilmek için kısa vadede tüm
kadrolara kendi mensuplarının getirilmesi veya bu kadroları işgal edenlerin kendisine
bağlanmasını hedeflemiştir.
CUMHURİYETE TEHDİT
(3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa atıf yapılarak)
Bu söylenenler ışığında bir yapılanmanın “terör örgütü” olarak nitelendirilebilmesi için
tamamının varlığı aynı zamanda gerekli olan özellikler şunlardır:
Yapılanmanın; Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik,
ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak,
Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa
uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin
iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amaçlarından biri veya
birkaçına sahip olması gereklidir, (ideoloji)
Mevzuatımızda “terör suçları” örgütlü olarak işlenebilecek suçlar niteliğinde olduğundan
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 220’nci maddesi gereğince bu yapılanmanın üye
sayısının en az üç kişi olması gereklidir, (örgütlü yapı)
MÜLKİ VE ADLİ YAPI HEDEF
Yapılanmanın yukarıda sayılan amaçlara ulaşabilmek için mutlaka cebir ve şiddet
kullanması gerekir, (cebir ve şiddet) Örgütün ideolojisinin Türkiye’de devletin bütün anayasal kurumlarını, güvenlik birimlerini,
mülki ve adli yapısını ele geçirmek ve aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili
bir güç haline gelmek olduğu anlaşılmıştır.
Bu kapsamda, örgütün temel hedefinin yasal olmayan faaliyetleri ile (şantaj, tehdit,
yasadışı dinleme vb.) devlet otoritesini kendi amaçları doğrultusunda baskı altına almak,
yönlendirmek, alternatif bir otorite olarak ortaya çıkmak ve neticede devlet otoritesini ele
geçirmek şeklinde tezahür eden siyasal bir hedefi olduğu söylenebilir.
TERTİPLERDEKİ ROLÜ
“Fetullah Gülen Örgütü” isimli yapılanmanın; belirlenen amaçlar etrafında insan sayısı
olarak üçten fazla kişinin bir araya geldiği, hiyerarşik görev dağılımının yapıldığı, gizliliğin
esas alındığı, iş bölümünün, faaliyet alanlarının, sorumlulukların önceden tespit edildiği,
eleman ve finansal kaynak temini ile üyelerinin eğitiminin ne şekilde yapılacağı gibi
hususların açıkça ortaya konulduğu, iletişimin gizliliğe riayet ederek ulaklar vasıtası
ile sağlandığı, kod isim ve yemin uygulaması olan, kendine özgü ceza ve ödül sistemi
bulunan profesyonel bir örgütlenme olduğu anlaşılmıştır.
DERLEME | 243
Örgütün Kolluk Kuvvetleri ve Yargı içerisinde yer alan mensupları tarafından kurgulanmış
soruşturmaların sahte ihbar mektupları, yasadışı dinlemeler, gerçeğe aykırı deliller
üzerine inşa edildiği; bu sayede verilen mahkûmiyetlerle toplum nezdinde başta Yargı
olmak üzere kamu kurumlarına duyulan güvenin yok edildiği, kendilerinden olmayanlara
karşı yürütülen baskı, korkutma, yıldırma, sindirme ve tehdit faaliyetlerinin Kolluk
Kuvvetleri, Kamu Kurumları ve Yargı’da görev alan bağlıları yardımıyla gerçekleştirildiği
değerlendirilmektedir.
NETİCE VE KANAAT
Terör örgütü niteliğinde örgütlü yapıya sahip bir örgütlenme olduğu kanaati oluşmuş ise de;
“Cebir ve Şiddet” başlığı altında ifade edilebilecek faaliyetler dikkate alındığında;
Soruşturmanın tamamına ve ele geçirilen delillerin tümüne vakıf olan İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığınca cebir ve şiddete ilişkin verilerin bu unsurun gerçekleşmesi olarak
göz önüne alınıp değerlendirilmesi ile 3713 sayılı kanunun tanımladığı “terör örgütü”
niteliklerinin tamamlanacağı ve soruşturma konusu yapının “terör örgütü” olarak
nitelendirilebileceği bildirilmiş.
YAKALAMA EMRİ VAR
İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliğinin 19 Aralık 2014 tarihli kararı ile Gülen hakkında “Silahlı
Terör Örgütü Kurma veya Yönetme” suçundan Yakalama Emri çıkartıldığı anlaşılmıştır. ÖRGÜTÜN YAPILANMASI
- Tayin Heyeti, İstişare Kurulu, Mollalar Grubu ve Meclis.
- Fethullah GÜLEN liderliğindeki örgütün bilinen yasadışı örgütlerden çok daha sıkı bir
hiyerarşik yapılanması bulunmaktadır.
- Fethullah GÜLEN’e doğrudan bağlı; ‘Tayin Heyeti, İstişare Kurulu, Mollalar Grubu ve
Meclis” olarak adlandırılan birimler yer almakta ve örgüt üst organlar olarak bu birimler
tarafından sevk ve idare edilmektedir. - Meclis’te alınan kararlar, meclis üyesi olan örgüt mensuplarınca silsile yolu ile en alt
birimlere kadar iletilmektedir. Bu talimatlar hiyerarşi içerinde yer alan “Dünya İmamı,
Coğrafi Bölge İmamı, Ülke İmamı, Bölge İmamı, İl İmamı, İlçe İmamı, Semt İmamı, Mahalle
İmamı, Ev İmamı, Ser Rehberler, Belletmenler, Öğrenci ve Cemaat Mensupları” tarafından
gizliliğe, istihbarata ve sır saklamaya özen gösterilerek koşulsuzca yerine getirilmektedir. Ayrıca örgütün mali kaynaklarının ne şekilde kullanılacağını “Mütevelli Heyeti”
belirlemektedir.
- Örgüt kurulduğu ilk günden bu yana “devlet içinde örgütlenme” gayesi ile hareket
etmektedir. Bu örgütlenme anlayışı, herhangi bir cemaatin üyelerinin devletin
kademelerinde yer almasının ötesinde; devletin yapısı dışında başka bir hiyerarşik
düzene göre hareket eden bir yapının varlığının ortaya çıkarmasıdır. Bu kişilerin sistemli
ve programlı biçimde önceden, hatta çocuk yaştan seçilerek ileriye dönük hedeflere göre
yetiştirilmeleri ve daha sonra da yerleştirilmeleri söz konusudur.
ÖRGÜTÜN FAALİYETLERİ
244 | UYAN TÜRKİYEM 6
- Elde ettiği bilgileri, tehdit/şantaj olarak kullanmak - Kuruluş aşamasında, örgüt faaliyetlerinin ağırlıklı olarak legal görünümlü kurum ve
kuruluşlar vasıtasıyla yürütüldüğü; dershaneler, özel kolejler, yurt ve öğrenci evleri ile
gençliğe yönelik eğitim faaliyetleri gerçekleştirildiği anlaşılmıştır. - Bu dönemde yurt içinde ve yurt dışında eğitim kurumları vasıtasıyla, çeşitli dallarda ulusal
ve uluslararası başarılar elde etmek suretiyle örgüt propagandası yapılmış ve bu şekilde
eğitim kurumlarına halkın rağbet etmesi sağlanarak sempatizan kitlesi genişletilmiştir.
- Örgüt televizyon, radyo, gazete, dergi gibi iletişim alanındaki faaliyetlere ağırlık vermekte;
fınansal kaynaklar ise gruba mensup şirketler, basın-yayın alanında elde edilen gelirler,
okul, yurt ve pansiyonlardan istifade eden öğrencilerden alınan paralar, toplanan kurban
derileri ve gruba ilgi duyan zengin iş adamlarının destekleri ile örgüte üye olan kişilerden
himmet adı altında alınan paralar olarak ortaya çıkmaktadır.
- Kamu kurumlarının hassas noktalarında görev alan örgüt mensubu kişiler kod isim
kullanmakta, ayrıca örgüte itaat ve bağlılık vurgusu yapılan bir metin doğrultusunda kutsal
değerler üzerine yemin ettirilerek, örgüt liderine koşulsuz sadakatleri sağlanmaktadır.
- Örgüt günümüzde, elindeki ekonomik gücün yanı sıra devletin hassas ve etkili kurumları
içerisindeki kadrolarının sağladığı avantajlardan faydalanmakta, bu sayede siyasal
operasyonlara kalkışmakta, hatta devletten bağımsız bir dış politika izlemektedir.
- Örgütün en önemli hedefinin yasal veya yasadışı dinleme, izleme, raporlarla elde ettiği
bilgileri, tehdit/şantaj olarak kullanmak ve Türkiye’de devletin bütün anayasal kurumlarını,
güvenlik birimlerini, mülki ve adli yapısını ele geçirmek. Uluslararası düzeyde büyük, etkili
bir siyasi ve ekonomik güç haline gelmek.
DERLEME | 245
Mehmet Faraç farac65@gmail.com 20 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Polise adam öldürme yetkisi geliyor...
Hükümet tarafından hazırlanarak TBMM’ye sunulan ve Meclis’te büyük kavgalara yol açan
“İç Güvenlik Paketi Yasa Tasarısı”, sıkıyönetim dönemlerini aratmayan sert uygulamalar
içeriyor... Yani AKP, halkı zapturapt altına almayı hedefliyor!..
AKP iktidarı, Meclis’ten zorbalıkla geçirmeye çalıştığı tasarının içeriğini de toplumdan
gizliyor... İşte yasallaşması halinde Türkiye’yi polis devleti haline getirecek tasarının
demokrasi açısından çok tehlikeli noktaları;
- Hâkim ve savcı kararı aranmaksızın polisin arama yetkisi hiçbir ölçü aranmaksızın
genişletiliyor...
- Kolluk güçlerine gözaltına alma ve yakalama yetkisi tanınıyor...
- Polise yargı denetimi olmadan telefon dinleme yetkisi veriliyor...
- Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına müdahale yetkisi polisin takdirine bırakılıyor...
- Toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında insan sağlığı üzerinde olumsuz etki yaratan
çıkmayan boyalı su kullanımına olanak sağlanıyor...
- Gaz ve boyalı su kullanımından korunmak için yüzün kısmen kapatılması halinde bile,
bireylere ağır cezalar geliyor...
- Bireysel ve topluluk haklarının kullanımı ciddi ceza tehdidi altına alınıyor, cezaların
ertelenmesi olanağı da ortadan kaldırılıyor...
- Valilerin idari tasarrufu ile verdiği kararlar adeta yargısal bir nitelik taşıyacak hale
getiriliyor.
- Polise tanınan oldukça geniş silah kullanma yetkisiyle, kişilerin yaşam hakkı tehdit altına
sokuluyor...
AKP NEYİN PEŞİNDE?..
Polisi olağanüstü yetkilerle donatmaya çalışan AKP, “İç Güvenlik Yasası”yla aslında devleti
değil, kendi iktidarını koruma derdinde...
Çünkü “Gezi” olaylarının yıl dönümü ve Haziran seçimleri sırasında bir kargaşa beklentisi
AKP’yi iyice endişelendiriyor...
PKK’ya verilen tavizlerin seçim öncesi belirgin hale geleceği beklentisi de bu endişelere
eklendiğinde, hükümet önceden sert önlemler alarak kitleler üzerinde terör estirmeye
hazırlanıyor...
246 | UYAN TÜRKİYEM 6
İktidar bu yasayla, yurttaşların en demokratik hakları için bile sokağa çıkarak gösteri
yapmasını engellemeyi hedefliyor... Yani bu yasa, suskun, tepkisiz, duyarsız, biat eden bir
toplum yaratılmasının da altyapısını oluşturuyor...
KOLTUK YUMRUĞU!..
Zorbalık içeren “İç Güvenlik Yasası”nın görüşmeleri iktidar milletvekillerinin artistliğini de bir
kez daha deşifre etti...
Yasanın görüşülmesi sırasında kontrolden çıkan vekiller ellerine çekiç, demir, sandalye ne
varsa muhalefet milletvekillerine fırlatarak ortalığı savaş alanına çevirdiler...
Yani AKP’nin militanları, zorba bir yasayı Meclis’ten zorbaca geçirmek için terör
estirmekten yine çekinmediler...
Peki, iktidarın vekilleri bu saldırıyı faşizan “İç Güvenlik Yasası”na sahip çıkmak için mi
yaptılar?.. Kimse bizi güldürmeye kalkmasın; AKP’li vekillerin yüzde 90’ının yasanın
içeriğinden habersiz olduklarından eminim...
Onların çoğu Meclis’te parmak kaldırma makinası gibi istihdam edildikleri için son
yumruklarını atmalarının da tek nedeni var; Erdoğan’ın gözüne girip Haziran ayında kapağı
yeniden Meclis’e atmak...
Koltuk uğruna, zorba yasaları halka zorbalıkla dayatmaya çalışanlara tek kelimeyle
yazıklar olsun...
BECERİKSİZLİKLER ÜLKESİ...
Bu ülkede herkes işi ehline verme iddiasında ama kimse ehil olduğu işi yapmıyor...
Memlekette şöhret olmak da çok ucuz olduğu için bırakın becerikli insanları, işlerinde çırak
olamayacak zavallılar günlerce ülke gündemini safsatalarla meşgul edebiliyor...
Baksanıza; Memlekette boşanma oranı AKP iktidarı döneminde bin katına çıkarken, 7 koca
boşayan Seda Sayan adlı eski bir sinema oyuncusu hükümet televizyonunda “evlenme
programı” yapıyor...
Din değiştirmekten başı dönen Tuğçe Kazaz adlı mesleği belirsiz bir pervane, dinci bir
iktidara yaranmak için dinci televizyonlara çıkarak, utanmadan-arlanmadan Atatürk’e
saldırabiliyor...
Son on yılda kimsenin türkü söylediğini duymadığı Nihat Doğan adlı eski bir AKP’li,
mesleğini yapmak yerine, sapıklarca katledilen Özgecan üzerinden twitter şöhreti olmaya
çalışıyor...
Diyeceksiniz ki “Ne var bunlarda?.. Ülkenin cumhurbaşkanı da, tıp doktorları dururken,
çiçekle böcekle uğraşan televizyon figüründen şifa dilemedi mi, onu AK-saray’a
“başdanışman” yapmadı mı?..”
AYDIN ÜNİVERSİTESİ’NDE BAĞNAZ KAFALAR!..
Bu köşede dört gündür İstanbul’da, adı ne yazık ki “Aydın” olan bir üniversitedeki “hilafet”
çığlıklarını yazıyoruz...
DERLEME | 247
Ve üniversitenin eski bir asker olan sahibi Mustafa Aydın’a, Selin Şenocak adlı üniversite
yetkilisinin, Atatürk’e, laikliğe ve cumhuriyete nasıl olur da meydan okuduğunu soruyoruz
ama tık yok!..
Ey Mustafa Aydın; bir asker emeklisinin nasıl olur da üniversite sahibi olabildiğine sonra
değineceğiz ama Şenocak’ın, kameraların önünde yaptığı şu çağrıya ne diyorsun;
“Hilafet yeniden gündeme gelmelidir. Bu Türkiye’nin önderliğinde yapılmalıdır. Çarpık
yapılaşmayı düzene sokacak bir teşkilat lazım.”
Bu konuşma Türkiye Cumhuriyeti ordusunda subay olarak görev yapan Mustafa Aydın’ın
gözleri önünde yapıldı!!! Ancak Aydın, üniversitede okuyan binlerce öğrenci ile velilerine,
bu şeriat çağrısını sahiplenip sahiplenmediğini açıklamıyor!..
O halde biz açıklayalım; üniversitenin web sayfasındaki tanıtım yazısında bir kez olsun
“Atatürk” ve laiklik demeyen Aydın, belli ki hilafetçi üniversite görevlisini destekliyor...
Bay Aydın, o halde takiye yapmaya ve binlerce öğrenci ve velisini yanıltmaya gerek yok...
Üniversitenin adını hilafet koy gitsin!..
Aydın, istediği kadar başını kuma gömsün... Ancak hiç kuşkusu olmasın; yeni öğretim yılı
başında bu ülkenin insanlarına, “Aydın Üniversitesi’nde hilafetçi kafalar var, üniversitenin
sahibi de bunlara göz yumuyor” diye anımsatacak yurtseverler var...
248 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 1 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Eyyy Tayyip!..
Sana “tek adamlık” da yetmiyor!.. Tutturdun, ille de “Başkan” olacaksın!..
Zamane padişahı olmak istiyorsun!..
Bütün ipler elinde…
Biat kültürünün sarıp sarmaladığı keyfilik, keyfi yönetim ve demir yumruk…
Rejimi beğenmiyorsun…
Rejime uyacağına, rejimi kendine uydurmaya çalışıyorsun!..
***
Eyyy Tayyip!..
Karşına yandaş gazetecileri almış, “ABD’de de başkanlık sistemi var, orası sultanlık mı,
padişahlık mı?” diyorsun…
ABD’deki demokrasiyi, özgürlükleri, hukuku, adaleti, yargı bağımsızlığını, eğitim sistemini
ve senato denetimini buraya getir, istersen başkan oğlu başkan ol!..
Sen “Yargı bizim ayak bağımız” derken, ABD’yi örnek gösteriyorsun…
Eğitimi imamlaştırıyorsun, ABD’deki rejimle “Tayyip rejimini” mukayese ediyorsun!..
***
Eyyy Tayyip!..
ABD Başkanı Obama geçenlerde bir toplantıya girdiğinde salonda herkes ayağa kalkıp
alkışlamaya başladı…
Sadece en önde oturan 6 yargıç ayağa kalkmadı ve alkışlamadı.
Yargı bağımsızlığını, kuvvetler ayrılığı prensibini ve yargıçların ağırlık düzeyini
kavrayabiliyor musun?!.
Sen ise, Danıştay töreninde yaptığı konuşma işine gelmediği için Türkiye Barolar Birliği
Başkanı’na “Terbiyesiz” diye hakaret edip salonu terk ediyorsun…
Peşine de dönemin Cumhurbaşkanı ile Danıştay Başkanı‘nı takıyorsun!..
***
Eyyy Tayyip!..
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurularla “hak ihlalleri şampiyonu”
oldu…
“Yolsuzluklarla, Yasaklarla, Yoksullukla (3Y) Mücadele” diye iktidara geldiniz…
Türkiye yolsuzluk ve rüşvet cenneti oldu, yasaklar ülkesi haline geldi, nüfusun üçte ikisi
yoksulluk ve açlık sınırına dayandı!..
***
DERLEME | 249
Eyyy Tayyip!..
“Atama yapıyoruz, yargıdan dönüyor” diye şikayet ediyorsun!..
Başkanlık isteyip, ABD’yi örnek gösteriyorsun ama…
Obama Türkiye’ye Büyükelçi atıyor, Senato’nun onayı şart!..
Senatör McCain Büyükelçiyi karşısına alıyor, “Türkiye otoriterliğe kayıyor mu?” diye
soruyor…
Büyükelçi “hık mık” ediyor, Senatör “Kesin cevap ver, yoksa tayinin gerçekleşmez” deyince
de “Evet otoriterliğe kayıyor” diye cevap veriyor…
Ve o Büyükelçi Bass bugün ABD’nin Ankara Büyükelçisi…
Eğer Senato onay vermeseydi Ankara’ya gelemezdi…
Sen ne konuşuyorsun?!.
***
Eyyy Tayyip!..
Biliyoruz, rejimle derdin var!..
Atatürk’ün Çankaya’sında oturmayı bile içine sindiremedin!..
Sana 1 katrilyon 370 trilyon liralık 1150 odalı saray yapıldı…
İktidar, “karşı devrimin” son perdesini oynuyor!..
Niyetin ortada…
Aklımızla alay etmekten vazgeç…
Biz şurada 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz!..
Yeter artık!..
Tayyip AKP Genel Başkanlığından vazgeçemedi!..
Her gün bir yerde…
Sabahtan akşama kadar durmadan konuşuyor, bağırıp çağırıyor…
Paralel aşağı, paralel yukarı…
Paraleli bırakıyor, CHP ve diğer muhalefet partilerini hedef tahtasına oturtuyor…
Tarafsızlığı filan kalmadı, siyaset sahnesinden hiç inmedi!..
Yandaş TV kanalları da (yandaş olmayanı zaten kalmadı) bunun bütün konuşmalarının
tamamını naklen veriyor, sonra da akşama kadar çevire çevire devam ediyor…
Tayyip önceki gün Kırşehir’de bağırıyordu, dün Tüm Sanayici ve İşadamları Derneği Genel
Kurulu’nda…
Dün TV kanallarında Tayyip bağırmaya devam ederken, İzmir’de Ahmet bağırmaya
başladı!..
Nedir bu çektiğimiz yaaa…
İnsanların sinir sistemini bozdunuz…
Yeter be!..
250 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 4 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Yazıklar olsun!..
Tayyip işi gücü bıraktı, eski koalisyon ortakları “paralellerin’’ peşine düştü!..
Her konuşmasında hiç ilgisi yokken söz paralellere geliyor ve 17-25 Aralık yolsuzluk-rüşvet
operasyonlarının acısını çıkarmaya çalışıyor…
Kırşehir’de yine “paralel de paralel’’ diye tutturdu ve şu ilginç lafı etti:
“Paralel yapının tabanındaki samimi insanlar bu yapının kimlerle işbirliği yaptığını
görsünler ve bu gidişi sorgulasınlar. Hâlâ bu yapının MOSSAD’la (İsrail gizli servisi) işbirliği
tuttuğunu görmüyorlarsa yazıklar olsun’’
***
“Yazıklar olsun’’ öyle mi?..
12 yıl boyunca bunların ne mal olduğunu anlayamayanlara…
Bütün devlet kurumlarını bunlarla paylaşanlara yazıklar olsun!..
Seçimlerde “paralel yapıya’’ milletvekili kontenjanı tanıyacak kadar iç içe geçenlere…
Polis ve yargıda çöreklenmelerine yol açanlara yazıklar olsun!..
***
‘’Yazıklar olsun’’ öyle mi?..
Bunlara hizmet eden polislere “kahraman’’ diyenlere…
“Özel yetki’’ verdikleri savcılarını baş tacı edenlere…
“Paralel yapıya’’ hizmet eden yargıçları “özel yetkili’’ yapıp en iyi yerlere getirenlere…
Balyoz ve Ergenekon davalarında vicdanının sesini dinleyerek “paralelci yargıçlarla’’
çatıştıkları için ağır ceza mahkemesi başkanlarını İstanbul’dan düz yargıç olarak sürenlere
yazıklar olsun!..
***
“Yazıklar olsun’’ öyle mi?..
“Milli orduya kumpas’’ kurulup eski ordu komutanları, eski kuvvet komutanları, generaller,
amiraller, seçkin subaylar içeri atılırken zil takıp oynayanlara…
Bugün ise “paralelciler yaptı’’ diyerek sıyrılmaya çalışanlara yazıklar olsun!..
Gazetelerinde camilerin jetlerle bombalandığını gösteren grafikleri tam sayfa yayımlayan
yandaş gazetelere oluk oluk para akıtanlara yazıklar olsun!..
Ergenekon’da Türkiye’nin 26. Genelkurmay Başkanı cezaevine atılırken…
Generaller, bilim insanları, gazeteciler içeri tıkılıp hayatları karartılırken “Türkiye
bağırsaklarını temizliyor’’ diyenlere yazıklar olsun!..
***
DERLEME | 251
Bütün bunları görmeyen, feryatları duymayan…
Aksine, “Asker vesayetini kaldırdık, darbeleri önledik’’ diye geviş getirenlere yazıklar
olsun!..
Ellerinde devletin bütün olanakları, istihbarat örgütleri varken, MOSSAD’la iş tutuklarını
ancak 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından sonra anlayabilenlere (!)
yazıklar olsun!..
Paralelcileri bu ülkenin başına musallat edenlere yazıklar olsun!..
Bunlarla ortaklık yapan, okullarını her platformda destekleyen saflara yazıklar olsun!..
12 yıl boyunca ayakta uyuyanlara yazıklar olsun!..
Yazıklar olsun… Yazıklar olsun!..
Babam sağ olsun!..
Babası Vahdettin Köşkü’nü kendine hazırlatırsa, Şehzade durur mu?..
O veya ortağı olan akrabaları villa ofis yapmış…
Sözcü’de fotoğrafını gördünüz…
Şahane Boğaz manzaralı, harika bir villa ofis…
Şu ana kadar bu konuda herhangi bir açıklama gelmedi, gelirse onu da yazarız…
Boğaziçi imar durumu hakkında geniş bilgisi olan, işin ıcığını cıcığını çok iyi bilen saygın
bir dostum, gönderdiği notta şöyle diyor:
“Sözcü’de Bilal Erdoğan’ın yeni ofis binası ile ilgili haberi okudum. Öngörünüm
bölgesindeki bu binayı 2963 sayılı Boğaziçi Yasası’na göre nasıl inşa ettiklerini çok
merak ediyorum. Boğaziçi İmar Müdürlüğü ve Büyükşehir Belediye Başkanı’nın uyduruk
açıklamasıyla öğrenmek mümkün olabilir’’
***
Varoşlarda eski otomobiller vardır…
Bazılarının arkasında “Babam sağ olsun’’ yazar…
Bakmak lazım…
Acaba villa ofisin duvarında da aynı yazı var mı?..
Varsa, açıklaması da odur!..
252 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 7 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
40 katır 40 satır!..
Tayyip’in aklı fikri Başkanlıkta…
Ama her şeyin başkanı!..
Mesela Merkez Bankası
Başkanı’na söz geçiremiyor…
Bağırıyor, çağırıyor ekonomideki dingildemenin suçlusu olarak Merkez Bankası’nın faizleri
düşürmemesini gösteriyor, yine olmuyor!..
Ve “İşte bağımsız olunca, sonuç da böyle oluyor” diyerek, Merkez Bankası’nı mahkum
ediyor…
Şimdi Başkan olup Merkez Bankası’nı da kendine bağlama rüyalarını görüyor…
İndir faizi, çıkart faizi…
Tayyip’in emriyle!..
***
Başkanlık tek başına ona yetmez…
Zaten Başkomutan…
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkanı…
Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı…
Danıştay’ın Başkanı…
Sayıştay’ın Başkanı…
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Başkanı…
Merkez Bankası Başkanı…
Eh o zaman bütün bankaların, THY’nin, PTT’nin, İSKİ’nin, İETT’nin, İGDAŞ’ın da başkanı
olsun birader!..
***
Bu durumda Sadrazam (şimdilik) Ahmet’in işi zor!..
Önümüzdeki seçimlerde AKP Meclis’te tek başına Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu
yakalayamazsa…
Sadrazam Ahmet başarısız bulunacak ve tası tarağı toplayıp gidecek…
AKP, Meclis’te Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu elde ederse…
Tayyip Başkan olacak, Ahmet yine gidecek…
Yani Ahmet’e, “40 katır mı 40 satır mı?” durumu var…
Kurtuluşu yok!..
***
Ahmet en iyi ihtimalle “Başkan Birinci Yardımcısı” olabilir, Tayyip abisinin
koltuğu altında…
DERLEME | 253
Zira Tayyip, kendi için yaratacağı sistemde “Başkan Birinci Yardımcılığı”
makamından söz etmişti…
“Birinci” dediğine göre, ikinci, üçüncü, dördüncü Başkan yardımcılıkları da var…
Tıpkı başbakan yardımcıları gibi…
Tayyip usulü başkanlık sistemi…
Çok özlemini duyduğu ABD’deki sistemde tek başkan yardımcısı var…
Ayrıca bir de Başkan’ın sekretaryası…
Ki, buna bizde “Bakanlar Kurulu” deniliyor..
Misal, Başkan’ın Dışişleri Sekreteri, Dışişleri Bakanı oluyor…
Tayyip bunu uygulasın!..
***
Başkanlık sistemine karşı çıkanı gırtlaklamak isteyen AKP’li Kuzu Burhan, milletvekili
adaylarını Tayyip’in belirleyeceğini biliyor olmalı…
Bir alicenaplık göstererek, Ahmet’e yüzde 10 kontenjan tanıyabilir…
Kuzu’nun haberi olsun, “Bu sistemden diktatörlük çıkmaz” diyenleri de ben gırtlaklamak
istiyorum!..
Her durumda Sadrazam Ahmet’in geleceği pek parlak görünmüyor…
Ama çaresi yok, ikisinden birini tercih edecek:
40 katır mı, 40 satır mı?..
Yeni Türkiye ileri demokrasi!..
İstanbul’un her yerinde, hatta sokak aralarında bile bütün ışıklı tabelalar, duvar afişlerinde
Ahmet…
Masum köylü çocuğu gülümsemesiyle büyük boy fotoğrafı ve üstte “Yeni Türkiye” yazısı…
AKP İstanbul İl Kongresi yapacaklarmış, onun afişleri…
Yeni Türkiye’de ileri demokrasi içindeler, ama bütün il ve ilçelerde tek başkan adayı, tek
liste mecburiyeti var…
İkinci aday ve ikinci liste yasak, parti içinde demokratik mücadele yasak…
Ayrıca adaylar ve listeler genel merkez otoritesinin süzgecinden geçiriliyor…
Peki bu ne biçim demokrasi?…
O biçim demokrasi!..
Allah hepimizi böyle bir demokrasiden korusun, amin…
254 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 10 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Derdini Marko Paşa’ya anlat!..
Bunlar bizimle alay ediyor…
13 yıldır iktidardalar…
Meclis Başkanı ve Başbakan Yardımcısı olarak 13 yılı geride bırakan, tek parti tek adam
sultasının en önemli adamı Bülent Arınç şimdi ağlaşıyor:
“Yüzde 50 bizden nefret ediyor”
Neden acaba?..
Kendine sordun mu?..
Madem derdin var, gidip Tayyip’e anlatsaydın!..
****
Bu ülkeyi “Benden yana olanlar, benden yana olmayanlar” diye kim ikiye böldü?..
“Dindar ve kindar nesil yetiştirme” hayalini gerçeğe dönüştürmek için yüzde 90’ı yok sayan
kimdi?..
Kimin aklı fikri imam hatiplerde?..
Cumhuriyetin kazanımlarını sırtında bir yük gören;
Atatürk’ü, Atatürk devrim ilkelerini unutturmaya çalışan;
Kurtuluş Savaşı verip cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal Atatürk ile onun en yakın silah ve
siyaset arkadaşı İsmet İnönü’ye isim vermeden “iki ayyaş” diyen kimdi?..
****
Türk insanının cumhuriyetten gelen bütün değerlerini ortadan kaldırmak için 12 yıl boyunca
çabaladılar…
40 bin insanımızın ölümüne sebep olan vahşi terörle mücadeleyi bırakıp pazarlığı tercih
ettiler…
Bebek katilini adam yerine koyup karşılıklı pazarlık masasına oturdular…
Şehitlerimizin kemiklerini sızlattılar!..
****
Daha sayalım mı?..
Her türlü yolsuzluk ve rüşvet…
Yalan dolan talan…
Cumhuriyetin bütün fabrikalarını, tesislerini ölmüş eşek fiyatına satıp yok ettiler…
Yandaşlar trilyoner oldu…
Şimdi “Haşhaşi” dedikleriyle Türkiye’nin bütün kurumlarını paylaştılar…
Türkiye’nin 26. Genelkurmay Başkanı, eski kuvvet komutanları, ordu komutanları,
generaller, amiraller, seçkin subaylar, bilim insanları, gazeteciler “kumpasla” cezaevine
atılırken, zil takıp oynadılar…
****
DERLEME | 255
Halkın yüzde 50’sinden fazlası sizlerden neden nefret ediyor?..
“Kumpasla” içeri atılan generaller için…
“İyi ki bu paşalarla savaşa girmemişiz” dediğin için…
Günahsız insanların hayatı cezaevlerinde karartılırken, gazeteciler cezaevine girerken,
basılmamış kitap “bomba” olarak görülürken, “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyenler bu
iktidarın ne oldum delisi, görgüsüz elamanlarıydı…
Ve Gezi olayları, gençlerin şanlı direnişi…
Ve ölen gençler…
Yüzde 50’den çok daha fazlasının sizlerden nefret etmesini yine sizler sağladınız…
****
Siyasette “yumuşak dil”, “bağırıp çağırmanın olmaması” bugün mü aklına geldi?..
Senin Tayyip 13 yıldır bağırıyor…
Şimdi onun fotokopisi çıktı, o da bağırmaya başladı…
Eyyy Bülent Arınç, 13 yıl boyunca bütün bunları siyasi ikbal uğruna veya korkundan
Tayyip’in yüzüne karşı söyleyemedin…
Şurada siyasetten gitmene 4 ay kalmış konuşuyorsun…
Şimdi git, derdini Marko Paşa’ya anlat!..
Müzeyyen Senar
Çocukluğumuzun ve gençliğimizin anılarıyla bütünleşmişti Müzeyyen Senar…
Türk Sanat Müziği’nden anlamam ama onlar bize dinlemesini sevdirdi…
Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Zeki Müren, Hamiyet Yüceses, Perihan Altındağ Sözeri…
Çocukluğumda, şimdi Süzer Plaza’nın olduğu yerde Güney Park ve Beyaz Park gazinoları
vardı…
Benim dünyaya geldiğim apartmanın bulunduğu Şehit Muhtar Caddesi’nin Taksim
Meydanı’na açılan köşesinde ünlü Kristal Gazinosu…
O zamanların Tepebaşı Gazinosu ve konserler…
Onlar birer efsane, bir ekoldü…
Zeki Müren, Müzeyyen Senar‘ın öğrencisi sayılırdı, onun stilinde söylerdi…
Onlar gibisi gelmedi, gelmeyecek…
Müzeyyen Senar, Türk musikisinin en kaliteli, en güzel son sesiydi…
Bugün toprağa veriliyor, nur içinde yatsın…
256 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 11 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Tayyip’in sırları!..
Tayyip, trilyonluk uçağında “kendi gazetecilerine” açıkladı…
Buna, “baklayı ağzından çıkardı” da diyebiliriz…
MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Tayyip’in sır küpüymüş!..
Yani, Hakan Fidan, Tayyip’in bütün sırlarını biliyor…
Çok önemli olmalı…
Özel hayatı mı?..
Serveti mi?..
Gizli ilişkileri?..
Tercihleri mi?..
Nedir?..
***
“Sır”, kimseye söylenmemesi gereken, gizli tutulması gereken şey…
“Sır küpü”, birçok sırrı bildiği halde hiçbirini açığa vurmayan kişi…
Bunlar devlet sırrı mı?..
Tayyip’in sırları mı?..
Eğer “devlet sırrı” ise, MİT Müsteşarı’nın “Tayyip’in sır küpü” olduğu anlamını taşımaz…
Tayyip kişiselleştiriyor, “Benim sır küpüm” diyor…
Bütün aile fertlerini ilgilendiren sırlar…
Oğlu Burak ve Bilal…
Kardeş, enişte, dayı, akrabalar…
Onların yaptıkları işler…
Başbakanlığın sağladığı olanaklar…
Nedir, hangisidir acaba bu sırlar?..
***
Tayyip’in bu itirafına göre, MİT de onun “özel örgütü” olarak çalışmış olmalı…
Hakan Fidan da “Tayyip Özel Örgütü”nün başı…
Devlet kararı olmayan, Tayyip’in özel ilişki ve kararlarının takibi, sonuçlandırılması…
Para hareketleri, örtülü ödenek harcamaları vesaire…
Tabii bunun içinde Apo ile al-ver süreci…
Oslo ile başlayan ve bugün artık laçkalaşıp “legal” hale getirilmiş olan teröristlerle yapılan
pazarlıklar var…
***
MİT’in yurtiçi ve yurtdışı haricinde Tayyip’in seçimlere dönük talimatlarını yerine getirme
faaliyetleri…
DERLEME | 257
Provokasyonlar…
Tuzaklar…
Muhalifler hakkında istihbari bilgi akışı…
Kasetler…
Tapeler…
Bunlar olamaz mı?..
Akla gelen, gelmeyen her şey, o sırların arasında gizlidir..
“Sır küpüm” ifadesi, bir insanın kişisel sırlarını bilen adam anlamındadır!..
***
Adana’da durduran MİT TIR’ları…
Suriyeli muhaliflere yapılan yardımlar…
Radikal İslamcı örgütlere verilen destek…
El Nusra, IŞİD gibi örgütlerin militanlarına açılan kapılar…
Sonra da bunların Türkiye’nin başına bela olması…
Bugün “Paralel yapı” dedikleri Fethullahçılarla aralarındaki sırlar…
Yolsuzluk, rüşvet, devlet ihaleleri, trilyoner yapılan yandaş müteahhitler…
Havuz medyası…
TÜRGEV gibi vakıflara yapılan bağışlar…
Bunların hepsi sır kapsamına girer..
***
Hakan Fidan’ın bilmediği yok, kara kutu!..
Konuşsa kim bilir neler anlatır…
“Çok yorulduğunu” söylemiş!..
Bir adamın 47 yaşında en enerjik olduğu bir çağda bu lafı söylemesi çok manidar…
Onu ancak Tayyip’in sırlarını yıllarca sırtında taşımak yormuş olabilir…
O sırların ağırlığına artık dayanamayacağı için istifa etmiş olmalı…
Batan geminin malları!..
“Koş vatandaş koş, batan geminin malları bunlar”
Lacileri çeken Ankara’ya AKP Genel Merkezi’ne koşuyor…
Bir kıyamettir kopuyor…
Bütün yüksek bürokratlar, AKP yağcısı akademisyenler milletvekili olmak için istifa edip
kuyruğa giriyor…
Çünkü iktidar partisinde mama var…
Aile boyu ve ömür boyu imkanlar…
Para, şöhret, 32 kısım tekmili birden…
Koş vatandaş koş, her yerde bulunmaz, bu fırsat kaçmaz!..
258 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 14 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Sık lan sık!..
Halkın üzerine asitli su sıkan…
Gaz bombası atan…
Gaz fişeğiyle gençlerin gözünü kör eden…
Copu halkın kafasına, kafasına indiren…
Üniversite öğrencisini sopalarla döve döve öldüren…
Ekmek almaya giden Berkin Elvan’ın gaz fişeğiyle canına kıyan…
Demokrasi ve özgürlüklere kurşun sıkmaya mecbur bırakılan polis için En Tepedeki Adam
“Destan yazdınız” derse…
Bir polis amirinin de, ensesinden tutup silkelediği, sırtını yumruklayarak ite kaka topluluğun
önüne sürdüğü genç polis memuruna “Sık lan sık” diye bağırması normaldir!..
***
İstanbul Çevik Kuvvet Müdürü, Gezi olaylarında görülmemiş şiddet uygulayarak dünyayı
ayağa kaldıran polisin, “Çanakkale ruhuyla hareket ettiğini” söyleyerek kutlamıştı…
Tayyip, Gezi olaylarında polisin destan yazdığını söylüyor, onları alınlarından öpüyordu…
Her şey tepeden başladı, en alta kadar indi…
***
Tayyip meydanlarda bağırdıkça…
Memura, öğretmene, işçiye, öğrencilere, gençlere, esnafa, bütün hak arayanlara şiddet
geldi…
Boyun damarları şişerek bağırmaya devam ettikçe şiddetin dozu arttı…
Ve ülkede adalet sistemi de sarsıldı…
Yasaların uygulanması bile Tayyip’in ses tonundaki şiddete göre ayarlandı…
“Kendinden yana olmayanların” kafasına balyoz indirilmesi, meşru sayılmaya başlandı…
***
TV ekranlarında sırtına gaz pompası yüklenmiş genç polisin yüz ifadesini gördünüz…
Gaziantep’te sadece ekmek peşinde olan esnafa karşı gaz sıkmakta ne kadar çekingen
davrandığını…
Elinin gaz sıkmaya bir türlü gitmediğini…
Nasıl bir vicdan muhasebesi içinde olduğunu izlediniz…
DERLEME | 259
Ama aynı anda ensesine bir el yapıştı…
Vura vura, silkeleyerek, ite kaka yürüyüş yapan esnafa doğru yönlendirmeye çalıştı…
Genç polis bir iki adım direnmeye çalıştı…
Ensesine yapışan grup amiri bağırmaya başladı:
“Sık lan sık!..”
***
Aslında “sık lan sık” sesi tepelerden geliyordu…
Ben o sesi “Tayyip’in sesine” benzettim…
Yukarıdan aşağıya doğru inen bir psikolojinin sesiydi:
“Sık lan sık!..”
Tayyip, ABD’de öldürülen üç Müslüman öğrenci için Obama’ya Meksika’dan ayar
veriyordu:
“Neredesin Başkan?..”
Peki…
Kendi ülkende gençler öldürülürken sen neredeydin Tayyip?!.
260 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Tilki ile aynı yataktaydınız!..
“Bul karayı al parayı.”
Eskiden Karaköy, Yüksekkaldırım’da üç kağıt açarlardı…
Üçkağıtçının el çabukluğuyla sokak ortasındaki tablaya attığı iskambil kartları içinde kara
iskambil kartını ne kadar takip edersen et bulamazdın, bastırdığın para giderdi…
Kimileri doymazdı, “ha buldum, ha bulacağım” derken cebindeki bütün para söğüşlenirdi…
Siyaset de biraz ona benzer…
Söğüşlenen hep halk olur!..
***
Sadrazam Ahmet zaman ilerledikçe ustasını aratmaz oldu…
Bakınız ne diyor?..
“CHP tilkinin gölgesinde siyaset yapıyor. Bugün tilki paralel çete… Yiğit olan tilkinin
gölgesine sığınmaz.”
CHP’yi “tilkinin gölgesinde siyaset yapmakla” suçlarken…
Kendilerinin 12 yıl boyunca o tilki ile aynı yatakta olduğunu unutuyor…
***
“Paralel çete” ha…
Yani, “Ne istediler de vermedik” dediğiniz çete!..
12 yıl o “çeteyle” idare ettiniz ülkeyi…
Ne istedilerse verdiniz…
Polis teşkilatını, yargıyı, devletin bütün kurumlarını paylaştınız…
İktidar olmanın bütün avantalarını bölüştünüz…
Oluk oluk para akıttınız…
Güçlendirdiniz ve devleti şimdi “çete” dediğiniz “tilkilerin” hakimiyetine bıraktınız!..
***
“Tilkinin gölgesinde” olsa yine de iyi, ortaklık yaptınız…
“Paralel çetenin” polisleri, savcıları, yargıçları ülkeyi darmadağın edip Balyoz, Ergenekon,
Askeri Casusluk gibi hayali örgütler yaratırken göbek attınız!..
Bu rezaleti görüp eleştirenleri de insafsızca yaftaladınız:
“Ergenekoncu”
“Bayozcu”
“Postalcı”
***
DERLEME | 261
Tilki ha…
O zamanlar aklınız bir karış havadaydı…
Saflığınıza geldi…
Aldatıldınız…
Ve saf saf, aldatılarak bu ülkeyi idare ettiğinizi sandınız!..
Şimdi çıkmış Sadrazam Ahmet, halkımıza illüzyon yapıyor…
Yemezler!..
Dünyayı tersine çevirmeye gücünüz yetmez!..
***
Dün ortaktınız…
Bugün paralel çete, tilki oldu…
“Yiğit olan tilkinin gölgesine sığınmaz” ama, bir yıl öncesine kadar o tilki ile aynı
yataktaydınız!..
Siz çok saf olabilirsiniz…
Siz çok kolay aldatılmış olabilirsiniz…
Ama halkı salak yerine koyamazsınız!..
Egemen’e vah vah!..
AB bakanıydı, yolsuzluk ve rüşvet iddiaları üzerine azledildi…
Takipsizlik aldı, Meclis’te aklandı, ama bu defa da hakaretten mahkumiyet yedi!..
CHP Milletvekili Aytun Çıray’a hakaretten 2 bin 100 lira tazminat ödemeye mahkum
edildi…
Bu şahıs güçlü olduğu dönemde “lepiska saçlı” dediğim için hakkımda suç duyurusunda
bulunmuştu…
Biliyorsunuz, Egemen’in saçları çok gür ve çok güzeldir, ben de beğendiğimi ifade ettim;
mutlu olması gerekmez mi?..
Hayır, sırf bu yüzden hapse atılmam için suç duyurusunda bulundu ve hakkımda ceza
davası açıldı…
Asliye Ceza Mahkemesi’ne gidip gelir, adliye koridorlarında sürünürken bir de tazminat
davası patlattı, para istedi…
Sonunda ceza davasından beraat ettik, tazminat davası da düştü…
Yani ne hapse attırabildi ne de para alabildi…
Ama şimdi kendi mahkum oldu…
Eeee ne demişler, alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!..
262 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 19 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Tekme tokat güvenlik yasası!..
AKP, kendi güvenliğini sağlamak için tekme, sille, tokat yasa çıkarmaya çalışıyor!..
Türkiye’nin “kadına şiddeti” konuştuğu, insanların yakalarına siyah kurdele taktığı, TV
kanallarında ekranların karartıldığı günün akşamında…
Meclis’te iktidarın şiddeti hüküm sürüyordu…
Şiddeti önlemek için sabah nutuk atan iktidar vekilleri, akşam Meclis Başkanlık kürsüsünde
bulunan tokmağı muhalefetin kafasına indirdi!…
Yumruklar, tekmeler, küfrün bini bir para…
Heeeyt bre AKP’li aslanlar gazanız mübarek olsun!..
Güvenlik yasası çıkaracaklar, Meclis’te milletvekillerinin güvenliği yok!..
***
Sizler de bunlardan şiddeti önlemeyi bekliyorsunuz…
Daha çok beklersiniz!..
Tayyip dün yine çıkmış, Özgecan’ı vahşice katledenlere en üst düzeyde ceza verilmesini
istiyordu…
Sen önce dön de Meclis’e bak!..
Senin cumhurbaşkanlığını yaptığın iktidar partisi vekillerinin hınçla, nefretle saldırısının
yarattığı şiddeti anlat!..
Üstelik bunlara ceza da verilemiyor…
Çünkü dokunulmazlıkları var…
***
Önceki akşam Meclis’te kan aktı!..
Muhalefetin 5 milletvekili yaralı!..
Orası minibüs durağı, hamallar bölüğü değil…
Türkiye Büyük Millet Meclisi…
Adında “büyük” var, “millet” var, ama seviye yok!..
İktidar, Türkiye’yi dikta rejimine götürecek, darbe günlerine döndürecek İç Güvenlik
Paketi’ni Meclis’ten geçirebilmek için gözünü karartmış vaziyette…
Pakete karşı çıkan CHP, MHP ve HDP “düşman” ilan edilmiş…
Tekme, sille, yumruk girişiyorlar…
Sizler mi kadına şiddeti önleyeceksiniz?.. Hadi oradan!..
***
Tayyip bir taraftan feministlere, bir taraftan danslı protesto eylemi yapan kadınlara bağırıp
çağırıyor…
Diğer tarafta bağlarını kopartmayı hiç düşünmediği partisinin vekilleri kadın-erkek
DERLEME | 263
dinlemeden muhalefet milletvekillerine tekme tokat girişiyor…
Yetmiyor…
Meclis Başkanlık kürsüsündeki tokmak, sürahi, kağıtlar uçuşmasın diye üzerine konulan
ağır demir iktidar vekillerinin elinde silah haline geliyor, havada uçuşuyor…
***
Türkiye kanlı bir yolda…
Meclis’te kan akarken, Türkiye’yi kan ve gözyaşı dolu bir gelecek bekliyor!..
Şiddetten beslenen bu iktidar Türkiye’yi yönetme kabiliyetini kaybetmiştir!..
Önceki akşam Meclis’te kan akıtan şiddet, iktidarın acizlikte ve kontrolsüzlükte geldiği son
noktadır!..
İsmet İnönü’nün Demokrat Parti’nin demokrasiyi katledip azgınlaştığı dönemde söylediği
“Eşkıyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz” sözü bütün zamanlar için geçerlidir!..
Topbaş alay ediyor!..
Epeydir ortada görünmeyen İstanbul Belediye Reisi Kadir Topbaş nihayet dün kameraların
karşısına çıkıp karlı günlerde yapılan hizmetleri anlattı…
Şaka gibi…
Ve ne dedi biliyor musunuz?..
“Toplu ulaşım araçlarını kullanın”
Demirel’in ünlü sözüdür:
“Vardı da vermedik mi?”
Biz de ona uygun cevap verelim:
“Toplu ulaşım araçları vardı da biz mi binmedik?”
Topbaş İstanbul’da değil, Mars’ta yaşıyor!..
Karda İstanbul’un halini, toplu ulaşım rezaletini bu halk yaşadı…
Çıkıp şöyle dolaşmadıysa, TV kanallarına baksaydı…
Otobüsler, metrobüsler yollarda kaldı ve bu halk o soğukta karlara bata çıka yürümek
zorunda kaldı, insanlar evlerine 5-6 saatte ulaşabildi, deniz ulaşımı durdu, şehir felç oldu…
Topbaş eğer “Sevgili vatandaşlarım, tabana kuvvet” deseydi, hiç olmazsa açık sözlülük
etmiş olurdu…
Hâlâ bu halkın karşısına nasıl çıkabiliyor, şaşıyorum!..
264 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 27 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Ruh sağlığımız bozuldu!..
Bir cumhurbaşkanı her gün sabahtan akşama kadar konuşur mu?..
Her gün hiddetten yüzü kızararak bağırır, onu bunu azarlar mı?..
Çocuğa her gün bağırırsan…
Aptal edersin!..
Tayyip’in her gün bağırmalarından da toplumun psikolojisi bozuldu!..
Son bir yıl içinde psikiyatristlere gidenlerin sayısında yüzde 330 artış oldu!..
Yakında bütün ülke Mazhar Osman’lık olacak!..
***
Salı günü kaçak sarayda muhtarlarla toplantı…
Çarşamba sabahı oğlu Bilal’in yönettiği TÜRGEV yurtlarının toplu açılış töreni…
Çarşamba günü öğleden sonra kaçak sarayda esnafla toplantı…
Her gün bir yerlerde konuşuyor ve lafı döndürüp dolaştırıp bu toplantılarla hiç ilgisi
olmayan paralele, muhalefet partilerine getirip veryansın ediyor!.
Televizyonlar da sabahtan akşama kadar yayını kesip canlı yayına geçiyor, Tayyip’in
bağırıp çağırmasını ekrana getiriyor!..
Buna can mı dayanır?..
***
İnsanlar artık televizyonlarını açmaya korkar oldu…
Televizyonu açıyor Tayyip… Sinir sistemini bozmamak için kapatıyor…
Aradan zaman geçiyor, tekrar açıyor yine Tayyip…
İnsan taş olsa çatlar…
12 yıl can ciğer kuzu sarması olduğu ne istedilerse verdiği paralel en büyük düşmanı oldu,
ona bağırıyor…
Yahu bize ne?..
Bu senin meselen…
O kadar saf olmasaydın da devleti bölüşmeseydin be kardeşim…
Kafayı faize takmış, Merkez Bankası Başkanı’na giydiriyor, “Sen kime bağlısın?” diye zan
altında bırakıyor…
O konuştukça dolar fırlıyor, dolar lobisi ellerini ovuşturuyor!..
***
Bu nasıl bir tarafsız cumhurbaşkanı?..
Tayyip Meclis’te tarafsızlık yemini etmedi mi?..
CHP’ye, MHP’ye, HDP’ye her gün giydiriyorsun…
Sadrazam Ahmet’in cevap vermesi gereken eleştirilere sen hiddetleniyorsun…
DERLEME | 265
Meydanlarda “Bize 400 milletvekili verin” diyorsun…
“Bize” dediğin kim?..
AKP!..
Sen AKP Genel Başkanı mısın, cumhurbaşkanı mı?..
Başkan olabilmek için AKP’ye oy istiyor, bu ne iştir?..
***
Daha da ileri gidiyor, “Ana muhalefet rahatsız oluyorsa biz doğru yoldayız” diyor…
Peki nerede o ettiğin yemin?..
“Biz” ve “onlar” demekten vazgeçmedi..
Sen bu halinle 77 milyonun cumhurbaşkanı olabilir misin?..
Türkiye şimdiye kadar böylesini görmedi…
“Koşan, terleyen cumhurbaşkanı olacağım” dedi, ne koştuğu var ne terlediği; zaten onun
koşmasına terlemesine de gerek yok!..
Sadece o konuştukça, bağırdıkça ülke keman yayı gibi geriliyor, toplum strese giriyor,
vatandaşın ruh sağlığı bozuluyor!.
Usandık be Tayyip, yeter artık!..
Aslan asker Ahmet!..
“Süleyman Şah Türbesi’ne uzanan eli kırarız”
“Türbeye bir saldırı olursa misliyle cevap veririz”
“Saygı Karakolu’na saldırmaya kimse cesaret edemez”
Bu ve bunun gibi boş laflar, sürekli cart curt…
Bunları söyleyen Ahmet sonunda üç sandukayı kaçırmak zorunda kaldı, sınırımızın dibinde
inşaata başladı…
Türbeyi de IŞİD değil, Ahmet patlattı!..
Şimdi yine diyor ki:
“Süleyman Şah Türbesi’ne saldırıya kimse cesaret edemez”
Keşke türbeyi Konya’ya taşısaydı da, Ahmet artık sussaydı…
Lafla yiğitlik yapmak kolaydır da, asıl mesele sözünün eri olabilmektir!..
Ayrıca, Musul Konsolosluğu’muz basılıp 49 kişi rehin alındığında, onların serbest
bırakılması için yapılan pazarlıklarda Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması sözü de IŞİD’e
verildi mi?..
Onu açıklayın!..
266 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mehmet Türker mturker@sozcu.com.tr 28 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Nefret!..
Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Başbakan’a, sonrasında bir Cumhurbaşkanı’na “hakaret”
iddiaları rekorlar kırıyor…
Gerçi bunların çoğu hakaret değil eleştiri ama…
En ufak bir eleştiriye bile tahammülsüzlüğün sonucu olarak, Tayyip’in avukatları hemen
harekete geçiyor ceza ve tazminat davalarını patlatıyor!..
Dünyada böyle bir durum Türkiye’den başka yerde görülmemiştir!..
***
Bir Cumhurbaşkanı’na onların iddiasına göre “hakaret” neden yapılır?..
Eğer Sadrazam muavini Bülent Arınç’ın sözlerinden yola çıkarsak, “halkın yüzde 50’si”
iktidardan, dolayısıyla o iktidarın başından “nefret” ediyor!..
Cumhuriyet tarihinde hiçbir iktidardan, dolayısıyla onun başından yüzde 50 ile ifade
edilecek kadar büyük bir kitle nefret etmedi!..
92 yılda gelmiş geçmiş birçok başbakan veya cumhurbaşkanı toplumun bir kesimi
tarafından sevilmemiş olabilir…
Ama “nefret duygusu” bir etki tepki meselesidir!..
***
Son olarak 2006 Türkiye Güzeli Merve Büyüksaraç, Tayyip’le ilgili mizahi bir şiiri sosyal
medyada paylaştığı için 2 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya geldi…
Savcının, hazırladığı iddianamede Merve Büyüksaraç’ın “kamu görevlisine görevinden
dolayı hakaretten” 2 yıl hapsini istemesi dünya medyasında da haber oldu…
İstanbul Barosu’nun yaptığı araştırmaya göre, Tayyip’e hakaretten hakkında soruşturma
açılan, ifadeye çağırılan kişi sayısı 84’e çıktı…
Tayyip’e yönelik kişisel hakaret suçu nedeniyle halen yargılananların sayısı ise tam olarak
bilinmiyor…
***
Yürüyüş ve toplantılarda, basın açıklamalarında slogan atan, afiş asan, pankart taşıyan
Tayyip’e hakaret iddiasıyla önce karakolu, sonra adliyeyi boyluyor…
Tayyip caddeden geçerken arkadaşına balkondan el işareti yapan da, Tayyip konvoyunu
protesto eden de kendini savcının karşısında buluyor..
Tayyip de meydanlarda bu furyaya “Akıl almaz hakaretler ediyorlar” diyerek manevi destek
veriyor!..
Peki neden bu kadar “hakaret” veya eleştiri?..
Neden geçmişteki başbakanlar veya cumhurbaşkanları toplumla bu kadar mahkemelik
olmadı?..
DERLEME | 267
Eskiden bir başbakan bir gazeteciye veya herhangi birine dava açsa olay olurdu, şimdi ise
sıradanlaştı!..
***
Bütün bunların altında Bülent Arınç’ın teşhisi olan “nefret duygusu” yatıyor…
Sebebi “biz ve onlar” ayrımcılığı…
Tayyip daha iki gün önce, “Onlar ‘inadına mini etek’ desinler, biz inançlı nesiller
yetiştirmeye devam edeceğiz” dedi…
Açıkça ve yine “biz ve onlar” söylemi…
Ve ahlakı etek boyuyla ölçen bir anlayış…
Tayyip böyle bağırıp çağırdıkça, toplumu ikiye bölüp keskin hatlarla kutuplaştırdıkça…
Nefret duyguları köpürüp kabarıyor!..
***
Aslında…
Tayyip’in aynanın karşısına geçip kendine sorması lazım:
“Halkın yarısı beni neden sevmiyor?.. Neden benden nefret ediyor?.. Neden bana hakaret
ediyor?”
Bunu sorabildiğinde, eminim cevabını da kendi bulacaktır!..
Dolar lobisi sevindi!..
Tayyip konuştukça, Merkez Bankası Başkanı’nı haşladıkça doları zıplatıyor…
Dün cebinizdeki para yine eridi…
Tayyip konuşuyor, alım gücünüz azalıyor…
Dolar dün yine rekorlar peşindeydi ve eski rekoru iki buçuk lirayı aşarak 2.52 liraya fırladı!..
Sadrazam Ahmet sesini çıkaramıyor, Sadrazam muavini Ali Babacan, Tayyip’in hışmından
korkuyor…
Maliye Bakanı kayıplarda…
Eskiden olsa “devalüasyon” diye kıyamet kopardı, şimdi “dalgalı kur” masalı anlatıyorlar.
Dolara bağlı bütün malların fiyatın yükseliyor dolar lobisi Tayyip’e dua ediyor..
Cebinize bakın cebinize…
Paralarınız tırtıklanıyor!..
268 | UYAN TÜRKİYEM 6
Melis Alphan 9 Şubat 2015 HÜRRİYET GAZETESİ
İstanbul bitiyor, adı kalacak yadigâr
‘HEY gidi eski İstanbul’ edebiyatı yapmayacağım. Zira nostalji ve melankoli eylemsizliğe
sürüklüyor.
“Acil bir şeyler yapmak lazım” diye düşünüyorum ama zararın dönecek bir yeri
kaldığından da emin değilim.
Olan biteni kesitler halinde görüyoruz. Bir gün Validebağ’a cami yapılacak diye
uyanıyoruz, ertesi gün Emirgan’a otel.
Bazen ‘yaygarayı’ yatıştırıcı resmi açıklamalar oluyor: “Yok, içine değil, yanına.”
Bazen de dere tepe düz gidiliyor: “Beğenseniz de beğenmeseniz de
o cami/o otel/o kışla/
o AVM yapılacak.”
Eline mikrofonu alan en güründen sesiyle aynı melodiye eşlik ediyor: “Siz memleketin
kalkınmasını istemeyen darbecilersiniz. Cami düşmanlarısınız!”
Ortada ise tek bir gerçek var: ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında 8500 yıllık İstanbul hiç
olmadığı kadar acemice ve cüretkârca talan ediliyor.
*
Önce en yoksullar evlerinden, mahallelerinden, yakınlarının yattığı mezarlıklardan edildiler.
Halbuki bu ilçelerden bazılarına seçim öncesinde içme suyu gelmiş, doğalgazın ve sosyal
yardımın da yolda olduğu söylenmişti. Seçim sonrasında buralarda ‘modern’ konutlar yapılacağı, halkın artık sefaletten
kurtulacağı, ‘insan gibi’ yaşayacağı anlatılmıştı.
Artık herkes boyalı badanalı, musluğundan sıcak suyu şarıl şarıl akan dairelerde
yaşayacaktı.
*
Önce kiracılar evsiz kaldı.
Peşi sıra ‘hak sahibi’ görünen kişiler bu ‘yeni’ binaların aidatlarını bile
ödeyemediklerinden pılı pırtıyı toplayıp kim bilir nerelere gitti.
Şimdilerde terk etmek zorunda bırakılmış insanların gecekonduları yerinde yükselen lüks
konutlar yabancılara satılmaya çalışılıyor.
İstanbul’u bilmeyenlere, bir konut cehennemine dönüşmüş ‘yeni’ kent, ‘dünyanın gıptayla
baktığı İstanbul’ diye pazarlanıyor.
*
DERLEME | 269
Sulukule’de, Ayazma’da, Tarlabaşı’nda tüm bunlar olup biterken direncin sesinin cılız
çıkmasına şaşırmamak gerek.
Kimisi gerçekten vaat edilen gelecek hayaline inandı; gözü açıldığında iş işten geçmişti.
Kimisi ise iş-aş derdinde olduğundan sesini bile çıkaramadı.
Kentsel dönüşümün mimarlarının da epey kurnazca davrandığını söylemek gerek. Zira
toplu pazarlığa yanaşmayıp herkesle tek tek görüşmeleri örgütlenmeyi engelledi.
*
Hali vakti yerinde olup sesi nispeten daha gür çıkabileceklere gelirsek...
Onların pek çoğu zaten İstanbul’u çoktan gözden çıkarmıştı. Pek çoğu vaktiyle ve halen
orman arazileri başta yasal olmayan yollarla işgal edilerek, sonra bir şekilde süreç
yasallaştırılarak kurulmuş korunaklı sitelerde, etraflarındaki herkesle benzer hayatları
sürmekle meşgullerdi. Deprem riski barındırmayan deniz manzaralı evlerinde, şehrin kötü
namlı, güvensiz, trafiği bol, gürültüsü eksik olmayan merkezinden uzakta huşu içinde
yaşıyorlardı.
‘Doğayla baş başa’ diye pazarlanan konutlarının nasıl olup da doğayla böyle baş
başa olduğunu, kim bilir kaç hektar orman talan edilerek bu konfora sahip olmalarının
sağlandığını sorgulamıyorlardı bile.
*
İstanbul kurtulur mu?
Bilmiyorum.
Ama zorla mahallelerinden kapı dışarı edilenleri, gönüllü olarak kent mirasına sırtını
çevirenleri ve yüksek siyasetten başını kaldıramayan muhalefetin genelini çıkarınca...
Geriye bir parkı, koruyu ve sinemayı cansiparane savunmaya çalışan irili ufaklı kalabalıklar
kalıyor.
Hak ve hukukun zemininin kayganlığını da hesaba katarsak
–en azından şimdilik- İstanbul’un inşaat saldırısına karşı savaşı kazanması epey zor
görünüyor.
Umarım zor başarılır.
Zira bir İstanbul daha yok.
270 | UYAN TÜRKİYEM 6
Meltem Yıldız 8 Şubat 2015
“Atatürk, iyi ki dikta etti”
Tartışma programlarının son popüler konularından olan ‘’Atatürk diktatör müydü,
değil miydi?’’ tartışmasını, ‘’Dahi Diktatör’’ kitabının yazarı Prof. Dr. Celal Şengör ile
konuştuk
Meltem YILMAZ - Televizyon kanallarında sık sık rastlıyoruz, ‘’Atatürk diktatör müydü,
değil miydi?’’ tartışmalarına. Son zamanların moda tartışma konularından biri haline geldi
bu tartışma. Peki, ‘’Diktatör’’ denilince aklınıza ne geliyor? Dünya çapında tanınan bilim
insanlarından Jeolog Prof. Dr. Celal Şengör’ün ‘’Dahi Diktatör’’ kitabı bu tartışmaların
özüne iniyor. Kitabın kapağında Mustafa Kemal Atatürk’ün gülerek salıncakta sallandığı bir
fotoğrafı yer alıyor. ‘’Dahi Diktatör’’ çarpıcı bir başlık. Kitap da bir o kadar çarpıcı. Atatürk’e
farklı bir penceren bakıyor, akılcığına vurgu yapıyor ve Atatürk’ün problemleri çözme
yöntemleri ve aşamaları üzerinden bir profil ortaya çıkarıyor.
Kitapta diktatör tanımı yapılırken, ‘’Diktatör’’ün Eski Roma’da olağanüstü durumlarda tüm
yönetim yetkilerini geçici bir süre için elinde bulunduran senato üyesine verilen ad
olduğuna da yer veriliyor. Kitabın ismi hatırlayacağınız üzere bazı tartışmalar yaratmıştı.
Şengör, bu ismi eleştirenlerin kitabı okumadan konuştukları için ciddiye alınamayacağını
söylüyor. Şengör, ‘’Türkiye’de diktatör dendiği zaman zorba algısıyla karşılaşıyoruz. Atatürk
zorba değildi ama kafasındaki modeli dikta etti. İyi ki de dikta etti’’ diyor.
Şengör ile kitabı hakkındaki eleştiriler, diktatör tartışmaları, Atatürk’ün düşünceleri ve
metadolojisi, Osmanlı’da kadına bakış, Osmanlıca eğitim, demokrasi sistemi gibi birçok
konuda konuştuk...
‘’Atatürk zorba değildi, ikna yöntemini kullandı’’
Kitabın ismi çarpıcı. İsmine yönelik eleştiriler de olmuştu...
Neden? Neyini eleştiriyorlar? Türkiye’de çok cahil bir toplumdan bahsediyoruz. Onların
değer yargılarına göre bir şey yazacaksanız hiç yazmayın daha iyi. Bu kitabın maksadı bu
topluma bir şeyler öğretebilmek. Adını ‘’Dahi Diktatör’’ olarak koymamızın sebebi
Atatürk’ün gerçek bir resmini çizmek. Atatürk, ‘’Gelin masanın etrafında toplanalım oy
verelim’’ diyen bir adam değildi. Atatürk’ün kafasında bir çözüm vardı, o çözümü de dikte
ediyordu. Ama bunu dikte ederken belirli yöntemler kullanıyor, karşısındakini nasıl ikna
edeceğine bakıyordu. Karşısında iki grup insan vardı, bir grup Atatürk’e inanmış bir grup.
DERLEME | 271
‘’Bu adam hakikaten büyük bir adam. Dediğini yapabilir. O halde her dediğini yapalım’’
diyor. Bir de Atatürk’ü sevmeyen grup var. Onlar da diyorlar ki, ‘’Bu adamın üstüne bütün
sorumluluğu yıkalım. Başarısız olsun sonra da asalım.’’ Bunlar sukut-u hayale uğruyorlar.
Atatürk her yaptığında başarılı oluyor.
Diktatör denilince ne anlaşılmalı?
Türkiye’de diktatör dendiği zaman zorba algısıyla karşılaşıyoruz. Atatürk zorba değildi ama
kafasındaki modeli dikta etti. İyi ki de dikta etti. Burada problemler var. Bu problemleri
çözebilecek fikirler var, çözemeyecek fikirler var. Atatürk problemi çözme niyetinde.
Atatürk’ün karşısına daha ciddi bir argümanla çıkabilen yoktu. Atatürk’ün arkadaşı Rauf
Orbay’ın saltanatın kaldırılmasına bulabildiği tek argüman şuydu: Vallahi ben karşıyım
çünkü padişahın ekmeğini yedim. Aptalca bir laf yani. Atatürk’ün karşısında tartışabileceği
biri yoktu. Ne yapsın?
‘’İlker Başbuğ, kitabın ismini değiştirmemi istedi’’
Atatürk hakkındaki diktatör tartışmaları, tartışma programlarının moda konularından.
Siz bu tartışmalar için ne düşünüyorsunuz?
Bu tartışmalara gülerek bakıyorum. Bir hukukçu var, Kocasakal mı Kabasakal mı, kitabı
okumadan konuşmuş. Bir de terbiyesiz. Bana diyor ki “Papyonlu deprem profesörü.’’ Bu
mahalle ağzıdır. Bu adam ciddiye alınamaz. Okumadığı bir şeyde fikir beyan ediyor. Buna
benzer bir sürü şey gördüm, okudum. Bunlar arasında benim ciddiye aldıklarımdan biri
İlker Başbuğ. Açık açık ‘’Ben bunu okumadım. Ama başlığı beni rahatsız etti. Ne olur şu
başlığı değiştir’’ dedi. ‘’Niye komutanım? Emrederseniz değiştireyim ama kitap artık çıktı.
Değiştirmek de mümkün değil. Sizi niye rahatsız etti?’’ dedim. ‘’Ee böyle değildi Atatürk’’
dedi, böyleydi dedim. Kafamızda belirli dogmalar var. Sloganlarda sıyrılıp işin temeline
inmemz lazım. Bu adam neyin nesi? Yönlendiren düşünceleri neydi? Bunlar hiç
tartışılmadı. Atatürk bir problem tayin etmiş, kafasında bir çözüm var. Bu probleme bir
genel çözüm bulmuş. Çözüme giderken de uyguladığı etaplar var. Bu çözümlerin hepsi
başarılı olmuyor. Bu etapların bazılarından vazgeçiyor. Yeni ara çözümler buluyor. Nihai
çözüm Osmanlı devletinden kurtulmak ve herkesin batı medeniyeti diye bildiği dünyadaki
tek medeniyetin üyesi olmak istiyor. Benim açımdan da son derece haklı.
Kitabınızda ‘’Atatürk fanustan çıkmadı’’ demişsiniz...
Güllük gülistanlık bir ülkede Atatürk çıkmaz. Feci bir durumdasınız. Herkes diyor ki: bir
şeyler yapılmalı. Ee bunu babam da biliyor. Ne yapılacağını söyle, yap. Bunu yapabilecek
tek kişi çıktı o da Atatürk. Atatürk başarılılarını sadece düşmanlarına karşı kazanmıyor.
Yanındakilere karşı kazanıyor. Etrafındakiler hiçbir şey anlamıyor Atatürk’ün yaptıklarından.
Yunanlılar, İngilizler, toplumdaki cehalet... Atatürk bütün bunlara karşı savaş veriyor. Önce
yanındakilere kabul ettirecek sonra karşısındakini yenecek. Her adımda da yanındakiler
onu geri çekiyor. Kendisi de söylüyor zaten, ‘’Benim yanımdakiler kafalarının yettiği yere
kadar benimle geldiler sonra karşımda yer aldılar’’ diyor.
Kitapta Atatürk’ün kadına bakışına da yer verilmiş. ‘’Osmanlı’da kadına hayvan
272 | UYAN TÜRKİYEM 6
muamelesi yapılıyordu’’ ifadesini kullanmışsınız. Bu ifadeyi açar mısınız?
Evet hayvan muamelesi yapılıyordu. Giyim kuşam, sokağa çıkma hürriyeti, erkekle olan
ilişkileri... Atatürk ‘’Böyle bir toplum olamaz’’ diyor. Kadın bir toplumda çok önemlidir.
Çocuğun annesidir. Kadının çok iyi tahsil görmesi, dünyadan haberdar olması lazım ki
toplum sağlıklı olsun. Nüfusun yarısı kullanmamak gibi bir saçmalık olabilir mi? Kadınları
evcil hayvan gibi evde kapalı tutalım. Olur mu böyle şey? Atatürk de ‘’Olmaz’’ diyor.
“Osmanlıca eğitimi aptallık, bu teklifler zır cahillerden geliyor”
Kitapta dil devirimi ve Osmanlıca’ya ilişkin bir bölüm de var. Siz Osmanlıca eğitimi
tartışmaları için ne düşünüyorsunuz?
Aptallık diyorum. Zaten Osmanlıca diye bir dil yok. Osmanlı’nın kullandığı Türkçe var. Osmanlı tarihçisi olacaksanız sadece Osmanlıca değil Sırpça, Bulgarca, Fransızca, Rusça,
Almanca, Fransızca bileceksiniz. Bunların hepsini bilen bir adam var mı? Var, bizim İlber.
İlber Oltaylı gibi olsunlar sıkıyorsa. Tarihçiysen belgeleri okumak için öğrenmen lazım,
hukuçuysan belki bir yere kadar öğrenmen lazım tapu kayıtlarına bakmak için. Ama bunun
dışında ne gerek var? Peki Hititçe niye öğrenmiyoruz? Onlar da ecdadımız bizim. Aynı
yerlerde yaşıyoruz adamlarla. İşimiz böyle lüzumsuz şeyler öğrenmek mi? Ayrıca
Osmanlı’nın yazdığı ‘’Aman efendim mutlaka okuyalım’’ denecek eser yok. Osmanlı’dan
neyi öğreneceğiz? Dünyadan habersiz, kendi tarihini bile yazamamış...
‘’Çocuklarımı ecdadımızın mezar taşlarını okuyamıyor’’ denilmişti. Bu ifade için ne
diyorsunuz?
Herhalde mezar taşı okumaktan daha ciddi işleri vardır çocuklarımızın. (gülüyor) Söyleyen
adamlara bak. Zır cahillerden geliyor bu teklifler. Afganistan düzeyinde bir toplumda
yaşıyoruz. Politikacılarımızın halini görüyor musunuz? İnsan dehşete düşüyor her
televizyonu açtığında. Bu kadar cehalet nasıl olur? ‘’10 kişi birden karar alırsa daha iyidir’’,
hayır efendim değildir. Decartes, ‘’1 kişinin aldığı karar 3 kişinin aldığı karardan her zaman
daha iyidir. Çünkü üç kişi karar alamaz’’ diyor. Bir kişi karar alır yanlış bile olsa o karar dan
çabucak dönebilirsin. Dolayısıyla sürat kazanırır. Öteki türlü mekanizma işlemez.
Bu durumda demokrasinin her zaman iyi bir yönetim olmadığını düşünüyor
olmalısınız?
Demokrasi dediğimiz sistemde toplum kendine benzeyeni seçiyor. Toplum cahil olursa
seçtiği kendisinden iyi olmuyor. ‘’Her şey demokratik olursa daha iyidir’’ diye bir şey yok.
Demokrasi en iyi yönetim tarzı değildir. Yerine göre, zamana göre, toplumun problemlerine
göre... Bazen diktatörlük en iyi yönetimdir. Romalı bile bunu fark etmiş. ‘’Kriz zamanında
diyor ki bir adamı seçeceğiz o diktatörlük yapacak’’ demiş. Her zaman her yerde geçerli
çözümler yoktur. Türkiye’de sağcılar var, solcular var. Bunlar elllerinde reçeteyle hasta
arıyorlar. Doktorsan önce hastalığı teşhis eder sonra reçeteyi yazarsın. Elinde başkasının
yazdığı reçeteyle dolaşamazsın. Atatürk’ün büyük farkı kendi reçetesini kendi yazmak.
DERLEME | 273
Murat Çelik 12 Şubat 2015 VATAN GAZETESİ
Hakan Fidan neye nasıl bakıyor?
Türkiye, Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarlığı’ndan istifa edip, Ak Parti’den milletvekili adayı
olmasını konuşuyor, tartışıyor.
Muhalefet, iktidar partisine Fidan üzerinden yükleniyor.
Başbakan Davutoğlu, yeni dönemde Fidan ile daha yakın ve omuz omuza çalışmayı
planladığını gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Fidan’ın sadece devletin değil, kendisinin de ‘sır küpü’
olduğunu söylüyor ve daha önemlisi iki kritik başlıktaki mesaisini yarım bırakmasından
ötürü adaylığına olumlu bakmadığını açıklıyor.
Pekiyi, siyasi kariyerine işte böyle bir ortamda başlayan Hakan Fidan’ın, o iki kritik başlık
hakkındaki düşünceleri neler?
İşte bu soruya cevap aradım Ankara’da.
Fidan’ın ‘çözüm süreci’ ve ‘paralel yapı ile mücadele’ başlıklarındaki görüşlerine dair
ulaşabildiğim bilgileri şöyle sıralayabilirim.
Çözüm süreci, PKK ve Öcalan
Güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgilere göre, Hakan Fidan;
- Çözüm sürecini, ‘kritik’ ve sürekli ilgiye ihtiyaç duyan bir süreç olarak görüyor.
- ‘Kırılgan’ olarak gördüğü sürecin algıdan, tahrikten bağımsız bir çerçevede gerçekçi ve
çok dikkatli yürütülmesi gerektiğine inanıyor. - Çözüme, etnik ya da ırk temelli değil, uzun ömürlü bir parti ile ulaşılabileceği görüşünde.
- PKK’da, dağdakilerin siyasetçilere, “Siz orada siyaset yapabiliyorsanız, bu benim
sayemde” diye baktığı tespitini yapıyor.
- PKK’nın örgütsel davranış modelinden vazgeçemediğini, yıllar içinde devletin ve
toplumun evrilmesine karşın örgütün aynı yerde kaldığını görüyor.
- PKK içindeki sorunları çözebilecek ve süreci kotarabilecek tek kişinin Abdullah Öcalan
olduğunu düşünüyor.
- Öcalan’ın İmralı’da olmasının Kandil yönetimi açısından ideal bir durum olduğunu çünkü
Kandil’in, yeri geldiğinde Öcalan’ın adını kullanarak kitleleri harekete geçirdiğini, bazen de
Öcalan’ı - adeta - harcadığını gözlemliyor.
- Devletin Öcalan’a yüzde yüz güvenmesinin mümkün olmadığını, süreçte oyun kurucunun
Ankara olması gerektiğine inanıyor.
- Buna karşılık Öcalan’ın da, İmralı’da geçirdiği yıllar içinde ciddi bir fikri evrime, değişime
uğradığı görüşünde. Ancak gündelik gelişmelerin Öcalan’ın dengesini ve moralini kolayca
bozduğunu da göz ardı etmiyor.
Oslo, 2011 - 12 dönemi ve KCK
274 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ulaştığım teyitli bilgilere göre Hakan Fidan;
- 2011 Eylül’ünden 2012 Şubat’ına kadar, yaklaşık altı aylık dönemde yaşanan olayların
tesadüf olmadığını düşünüyor.
- Oslo görüşmelerinin sızdırılması, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ofis ve
konutunda dinleme cihazlarının bulunması, Uludere olayında gündeme gelen iddialar,
MİT’in 85’inci kuruluş yıl dönümünde yaptığı açıklamalar ve 7 Şubat 2012’de şüpheli
sıfatıyla ifadeye çağrılmasının, sistemli bir faaliyetin parçaları olduğu görüşünde.
- Oslo tutanaklarının başka bir devletin istihbarat örgütü tarafından verildiğini ancak sanki
Diyarbakır’da bulunmuş gibi internete koyulduğu bilgisine sahip.
- KCK’nın masum bir yapı olmadığı, bu yapıya yönelik operasyonların gerekli olduğu
düşüncesinde.
Paralel yapı
Güvenilir kaynaklardan derlediğim bilgilere göre Fidan;
- Paralel yapının özellikle de MİT’e karşı yaptığını, ‘kolektif ve sistemli bir saldırı ve çok
büyük bir casusluk faaliyeti’ olarak niteliyor.
- Bu durumun, MİT ile yabancı istihbarat örgütleri arasında geçici de olsa bir güven
bunalımına yol açmasının ötesinde Türkiye’nin ulusal güvenliğine ciddi bir maliyet
oluşturduğunu düşünüyor.
- MİT’in, paralel yapının faaliyetleri konusunda, ilgili makamları yıllar öncesinden uyardığını
ve kendisinin de bu yüzden 7 Şubat’ta hedef olduğuna inanıyor.
- Dünyanın birçok yerindeki, Yahudi lobileriyle bağlantılı düşünce kuruluşlarının, Türkiye’nin
Hamas’a verdiği desteği, sanki bu teröre destekmiş gibi yansıttığı görüşünde.
Emniyet, sistem, devlet
Son olarak, Hakan Fidan’ın genele dair birkaç noktadaki düşüncelerine dair edindiğim
bilgiler...
Fidan;
- Emniyet Teşkilatı’nın 250 bin kişilik kadrosu ve devasa istihbarat alt yapısıyla, tahrik edici
bir cazibe merkezine dönüştüğü kanaatinde.
- Devlet yönetiminin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyor ve askerden geriye
kalan güç boşluğunun iyi koordine edilemediği, doğru kurgulanamadığı düşüncesini
taşıyor.
- Türkiye’de sistemin ciddi bir ‘kontrol ve denge’ mekanizmasına ihtiyacı olduğu tespitini
yapıyor. TSK, Emniyet ve MİT’in görev dağılımının ve sistem içindeki yerlerinin sağlıklı bir
hâle getirilmesi gerektiğine inanıyor.
- Ve Hakan Fidan’a göre, devlet aklı ve bürokrasi sürekli alarmlar veriyor, sinyaller
gönderiyor ama siyaset kurumu, sorunlarla somut olarak yüz yüze gelmediği sürece siyasi
konforunu bozmak istemiyor. İşte tespit, görüş ve düşüncelerinin bu şekilde olduğunu
öğrendiğim Hakan Fidan şimdi o siyaset kurumunda görev almaya hazırlanıyor.
DERLEME | 275
Murat Muratoğlu 20 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Nasıl köleleştirildik?
“Borç, köleliğin başlangıcıdır” der Victor Hugo… Biz başlangıcı çoktan geçtik. Bundan
sonra köleler gibi çalışmalıyız ki, kazandığımız her kuruşu efendilerimize verip
özgürlüğümüzü tekrar kazanabilelim.
Nasıl köleleştik? Önce geleceğimizi sattık. Sadece devlet değil, şirketler de sattı.
Gelecekteki gelirlerimizi ipotekleyip karşılığında milyarlarca dolarlık borç aldık. 2014 yılında
yurtdışından aldığımız kısa ve uzun vadeli borçların toplamı 400 milyar doları geçti. Faizi
hariç!
Ve arkasından hepimiz… İktidar yolu açtı, peşinden vatandaş dağları aştı. Yıllar yılı
insanları başarı palavrasıyla kandırıldılar. Borcu teşvik ettiler. Şimdi kitleler harcamak için
değil, borçlarını ödemek için para kazanıyorlar.
81 ilin 77’si borçla yaşıyor
Şöyle ki: Banka ne yapar? Vatandaştan mevduat adı altında para toplar, o parayı ihtiyacı
olana kredi adı altında borç verir.
İyi güzel de yatırılan mevduat istenen kredi miktarına yetmezse, yani az ise ne olur?
Banka gider, yurtdışından borç bulur, Merkez Bankası’na verir bozdurur, onu dağıtır… Biz
de oturup başka ülkenin vatandaşlarının parasını yer, karşılığında onlara faiz öderiz.
Konuya girelim… Kaç ilimiz var? 81 adet… Ve bu 81 il içerisinde sadece 4’ünün tasarrufu,
borcundan daha fazla… Diğer açıdan bakarsak 77 tanesinden alınan kredi, o ilde yatırılan
mevduatın üzerinde…
Açıklayayım… Mesela lider Gaziantep… Bu ilimizde bankalara yatan her 100 lira
mevduata karşılık 352 lira kredi çekilmiş. Banka aradaki 252 lirayı nereden vermiş?
Türkiye’nin diğer illerinde toplanan paradan da diyemiyoruz! Hemen hepsi borçlu
durumda…
Köle gibi çalışıp, ödeyeceksin
İkinci Şanlıurfa’da 100 lira yatan mevduat karşılığı 325 lira kredi verilmiş. Liste kredi lehine
78’inci ilimize kadar uzayıp gidiyor.
Tasarrufları borcundan bir nebze de olsa fazla olan dört il ise Zonguldak, Tunceli, Aksaray
ve Ankara… Fazla dediysek Ankara’nın 100 lira mevduatına karşılık 98.5 lira kredisi var.
Kendini ucu ucuna kurtarıyor. Zonguldak, Tunceli, Aksaray’ın ortalaması da yüze karşı 84
civarında…
Ülkenin büyümesi belli, yaptığı yatırımlar belli… Yani içeriden ve dışarıdan alınan kredi ile
gelecekte bize fazlasıyla geri dönecek yatırımlar falan yapılmıyor. Harcanıyor!
Ya sonrası? Bunca borcu alanlar yıllarca krediyi verenler için çalışacaklar. Türk öğün, çalış,
kazan, önce faizini sonra anaparayı öde… Köle gibi…
276 | UYAN TÜRKİYEM 6
Murat Sevinç 15 Şubat 2015 YURT GAZETESİ
Başkanlığı ‘tartışmak’ reddedilmeli
Evren’in dahi ‘Diktatörlük olur’ diye istemediği başkanlık sistemini ‘tartışmayı’ reddetmeli.
Çünkü istenen, eskisinden beter Yeni Türkiye’nin yeni anayasal nizamını kurmak ve
memleketi daha da yaşanmaz hale getirmektir
Murat SEVİNÇ (Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Anayasa hukukçusu)
- 2013 sonlarında merakla dinlediğimiz ve bir kısmı ‘iddia’ olarak adlandırılırken bir kısmı
inkâr edilmeyen tapelerin birinde, şimdilerde bakanlık yaptırılan zat, üst düzey bürokrata
‘yasaya aykırı’ talimat verirken, “Siz endişelenmeyin, biz bir yasa çıkarıp yaptığınızı suç
olmaktan çıkarırız” mealinde bir şeyler söylüyordu. Genel olarak Türkiye sağının, özelde
AKP’nin ‘hukuk’ algısını kusursuz biçimde gösteren bir örnekti bu. Hukuk kurallarına
uymak değil, parti ya da kişi menfaati için ‘gerekli’ olan bir eylemi gerçekleştirip sonrasında
‘uygun’ yasa çıkarmak. Anayasa’nın 2. maddesinde yer verilmiş ‘demokratik hukuk devleti’
ilkesinin gerektirdiği davranışın tümüyle zıddı bir eğilim.
Asıl bağlam hep kopuk
Tabii kabul etmek gerekir ki, artık anayasal ilkelerden, ilkelerin demokratik sistemlerde
kabul görmüş vasati tanımlarından söz etmenin bir değeri kalmadı Türkiye’de. Hemen her
konu kaçınılmaz biçimde ‘asıl’ bağlamından kopuk ele alınıyor. Çünkü AKP kanadından
dile getirilen her neyse, yalnızca parti ve hatta küçük bir yönetici zümrenin çıkarları
bağlamında konuşulmaya başlanıyor. Örneğin İç Güvenlik Yasası, örneğin eğitim alanında
yapılan değişiklikler, örneğin dershanelerin kapatılması ya da bir bankanın yönetimine el
konması, örneğin yeni anayasa ve sistem tartışmaları…
Bunlar, sırasıyla kamu güvenliği, daha iyi/özgürlükçü bir eğitim ve kurumsallaşma,
DERLEME | 277
bankacılık alanında şeffaflığı sağlama, demokratik bir anayasa ve güçler ayrılığı talebinden
değil, büyük ölçüde üç beş muhterisin siyasi çıkarlarını gerçekleştirme özlemlinden
kaynaklanıyor. Hâl böyleyken herhangi bir tartışmayı, konunun kendi kavram setiyle
ve ilgili bilim dallarının gerekleri göz önünde bulundurularak sürdürüp ‘başlatmak’
dahi olanaksızlaşıyor. Ayrıca AKP’lilerin fantastik dünyalarında her kavramın bir de
‘AKP’lileştirilmiş’ hali mevcut ve mevcudun demokratik dünya ile bağı, neredeyse kopuk.
Hani derler ya, bizim erkek milleti içince ‘daha yakışıklı, zeki ve esprili’ hissedermiş…
Parlamenter sistem
Bu koşullarda başkanlık sistemini ne ölçüde tartışabiliriz? Ya da nasıl? Ve hatta, tartışmalı
mıyız? Çünkü bir sistem tartışması, halihazırdaki düğümleri çözmek için yapılırsa
anlamlıdır. Türkiye’de parlamenter sistemin sorunları yok mu? Olmaz olur mu, elbette var.
Peki, Türkiye’deki tartışma ve başkanlık sisteminin düzenli aralıklarla gündeme gelmesinin
nedeni, parlamenter sistemdeki tıkanıklıkları aşmak mı? Ne Necmettin Erbakan’ın ne
Alparslan Türkeş’in ne Turgut Özal’ın ne Süleyman Demirel’in ne Recep Tayyip Erdoğan’ın
(kumral ve uzun olan!) böyle bir derdi vardı. Türkiye sağının liderleri başkanlık sistemini
ihtirasları nedeniyle talep etmiş, Amerikan özentisi de dizginlenemez bu ihtirasın sosu
oluvermiştir. Zira iyi kötü işleyen başka bir başkanlık örneği de bulunmuyor. Malumunuz,
parlamenter sistemin özü ‘bakanların tek ve toplu sorumluluğu’dur.
Türkiye’de asıl dert sistem tıkanıklıklarını çözmek olsaydı, bize tümüyle yabancı bir şablon
önermek yerine, parlamenter sistemlerin temel açmazlarından biri olan ‘hükümetlerin
meclisler tarafından denetlenemiyor oluşları’ üzerinde durulur ve gerek muhalefeti
güçlendirecek (İngiltere’de olduğu gibi) gerekse parlamento denetimini artıracak yeni
ilke ve kurallar üzerine kafa yorulurdu. İngilizler her başları sıkıştığında “Böyle olmuyor,
başkanlığa mı geçsek?” diye zırvalıyorlar mı? Ya da Amerikalılar, başkan ile meclis
arasındaki her gerilimde, “Türkiye sistemini mi benimsesek acep?” sorusunu yöneltiyorlar
mıdır?
Esas dertleri ne?
Bir soru daha: Türkiye’de başkanlık sistemi talep edenler, gerçek bir güçler ayrılığı
özlemi duyanlar mı? AKP’lilerin daha demokratik bir rejim düşlediğine inanacak akıl fikir
sahibi ölümlü kaldı mı gerekten Türkiye’de? Sanmıyorum. O halde ne tartışacağız? ABD
başkanlık sistemi, güçler arasında çok daha katı bir ayrımın olduğu, halk tarafından
seçilen başkan ile meclis arasında ‘fren ve denge’ mekanizmalarının kurulduğu, yargı
bağımsızlığının son derece güçlü biçimde sağlandığı ve iyi işleyişini ‘özgünlüklerine’ borçlu
278 | UYAN TÜRKİYEM 6
bir yapı. Özgünlükleri, tarihinden, siyasal parti yapılarından, toplumda ve partiler arasında
derin ideolojik ayrımlar bulunmamasından, federalizminden, anayasa yapım sürecinden,
demokrasi ve yerellik kültüründen vs. kaynaklanıyor. Unutmamalı, benzer tercihler başkaca
memleketlerde çok farklı/otoriter sonuçlar vermiştir.
Türkiye’nin ABD ile ortak noktası ise aynı yerkürede bulunuyor oluşudur! Başkaca bir
benzerliği yok. Ne tarihi, ne hukuk yapısı, ne partileri, ne gelenekleri… Türkiye’nin
geleneğinde, 1909’dan bugüne parlamentarizm vardır. Sorun her neyse çözümü,
artık bildiğimiz/tanıdığımız bu sistem içinde aranmalıdır. Çare için öncelikle hastalığın
doğru teşhis edilmesi, ardından uygun tedavi yöntemleri geliştirilmesi gerekir. Haliyle
gereksinim duyulan, bilimsel düşünüş ve akılcı yöntemlere yönelmek olmalıdır. AKP’nin
önerdiği başkanlık sisteminin, ABD ile de ilgisi yok üstelik. Bu nedenle ‘Türk tipi’ olarak
adlandırıyorlar. Başkana meclisi fesih yetkisi dahi vermek istiyorlar vs.
Acıklı haldeyiz
Önerinin tümünü anlatmak ve teknik bir incelemeye tabi tutmak gelmiyor içimden. Çünkü
tartışmanın sistem sorunlarından değil, ‘davası’ olduğu varsayılan muhteris bir siyasetçinin
kendisine yeni makamlar yaratma isteğinden kaynaklandığı kanısındayım. Koskoca
Türkiye’nin işi gücü bırakıp “Nasıl yapalım da beyzadeye yeni bir koltuk daha ayarlayalım?”
tasasına düşmesi, yeteri kadar acıklı.
Kökten reddedilmeli
Türkiye, Kenan Evren’in dahi ‘diktatörlük olur(!)’ kaygısıyla reddettiği bir sistemi, ‘tartışmayı’
reddetmelidir. İstenen, diğer tüm mevzuat değişiklikleriyle birlikte eskisinden beter Yeni
Türkiye’nin yeni anayasal nizamını kurmak ve memleketi daha da yaşanmaz, katlanılamaz
hale getirmektir. Tabii, muhalif yurttaşa. Gözüne fener tutulmuş gibi yaşayan Nihat
Hatipoğlu-Seda Sayan fanlarının böylesi endişeleri yok zaten. Dolayısıyla, yeni tuzaklara
düşmemek ve AKP’nin kendisini bir kez daha ‘meşru bir alanda’ kurmasını engellemek için,
başkanlık sistemini ‘tartışmayı’ reddetmeliyiz. Karşı çıkmalıyız. Gür bir ses ve inatla. Söz
konusu olan, sıradan sistem değişikliği değil. Artık saklama gereği duyulmayan beter bir
rejime geçişin yolu döşeniyor, irili ufaklı taşlarla. Ezcümle, 2010 Eylül’ünde yapılamayan,
bu kez yapılmalı ve başkanlığı ‘konuşmak’ dahi, kökten reddedilmeli. Her zırvayı
tartışmasak da olur!
DERLEME | 279
Mustafa Mutlu mustafamutlu@aydinlikgazete.com 2 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Gülen ve örgütü hakkında bilmek
istediğiniz her şey!
“Türkiye henüz 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu konuşmaya başlamamış;
ancak hükümet ile cemaat arasındaki kavga artık en üst seviyeye çıkmıştı. Dönemin
Başbakanı Tayyip Erdoğan her fırsatta Fethullah Gülen ve cemaatinin devlet içinde ayrı bir
örgütlenme kurarak kontrol sağlamaya çalıştığını söylerken, bunun adını da ‘Paralel Yapı’
olarak belirlemişti.
17 Aralık 2013’ten sadece dört gün önceydi...
Avukat Mehmet Demirlek, Beylikdüzü’ndeki ofisinde bir haftadır çalıştığı dilekçesini
tamamlamanın verdiği rahatlıkla bir sigara yakmıştı. Koltuğuna yaslandığında, karşısında
bulunan saate gözü takıldı. ‘Artık bugün geçti, yarın götürürüm’ diye düşündü. Gün bitmişti.
Günlerce uğraşmış, gazete haberleri ve belgeleri bir savcı gibi incelemişti. Eksik bir şey
kalmamalıydı.
Yedi sayfalık dilekçesine her gün bakıyor, bazı ufak rötuşlar yapıyor; iş yoğunluğu da
üstüne gelince teslim etmek için fırsat bulamıyordu.
17 Aralık sabahı uyandığında ise artık Türkiye’nin eskisi gibi olmadığını görecekti.
Gözaltına alınan kişileri duydukça adeta gözleri yuvalarından çıkıyordu.
‘Bugün ne olursa olsun teslim etmeliyim’ diye geçirdi içinden...
Gireceği duruşmaları ve randevularını gözden geçirirken, yapacağı şikayeti düşünüyordu.
Öğleden sonra saat 16:00’da diğer işlerini tamamlamıştı.
Artık önünde bir engel yoktu...
Hazırladığı suç duyurusu dilekçesini ofisinden alarak Çağlayan Adliyesi’ne hareket etti.
Fakat trafik engelini hesaba katmamıştı. Mesai saatini geçirmek istemiyordu. Hemen
kararını değiştirdi, dilekçenin başlığını el yazısıyla değiştirerek Büyükçekmece’den
muhabere yoluyla gönderilecek şekilde ayarladı. Büyükçekmece Adliyesi’ne vardığında
saat 16:20’ydi. Adliyenin ikinci katında bulunan müracaat savcısı henüz mesaisini
bitirmemişti. Koşar adımlarla savcılık bürosuna yöneldi.
Yetişmişti...
280 | UYAN TÜRKİYEM 6
Önce dilekçesini havale ettirdi; ardından savcılık muhabere bürosuna dilekçe eklerini verdi.
Artık tamamlanmıştı... Ter içinde kalmıştı. Sigara içtiği için de soluk soluğaydı.
İçinden, ‘Oh be, büyük bir yük kalktı omzumdan’ diye geçirdi.
Avukat Mehmet Demirlek’in Fethullah Gülen hakkında ‘suç örgütü’ kurduğu gerekçesiyle
yaptığı başvuru, savcılık tarafından dikkate alındı.
2014 yılı içinde, Gülen hakkındaki tüm şikayetler birleştirildi; dosya oldukça kabarık bir hâl
aldı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada Fethullah Gülen
hakkında, ‘suç örgütü kurmak ve bu kapsamda eylemlerde bulunmak’tan dolayı
soruşturma başlatılmıştı. Ankara’da da bir soruşturma yürütülüyor, tanıklardan ifadeler
alınıyordu.
Soruşturma dosyasındaki bilgiler elime geçtiğinde, Türkiye artık yeni bir dönemdeydi.
Aydınlık Gazetesi’nde yazı dizisi yapmış ve şikayetçi, tanık ifadelerinin ayrıntılarını
yayınlamıştık... Bu haberler ses getirmiş ve Fethullah Gülen’i kızdırmıştı. Yazı dizisi biter
bitmez, Gülen harekete geçmiş ve benim hakkımda savcılığa altı ayrı suç duyurusunda
bulunmuştu.
Demek ki doğru yoldaydım.
Soruşturma dosyasına giren belge, bilgi ve tanık ifadeleri Fethullah Gülen ve cemaat
yapılanmasını en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu; hepsi, dudak uçuklatacak cinstendi.
***
Bu satırlar Aydınlık’ta çalışan gazeteci kardeşim Can Özçelik’e ait...
Kısa bir aradan sonra Gülen hakkındaki ikinci kitabı olan “Kâinat İmamı Fethullah Gülen,
Kod Adı: Dayı”yı da Destek Yayınları’ndan çıkardı.
“Gülen yapılanması” hakkında merak ettiğiniz her sorunun yanıtını, üstelik soruşturma
dosyalarındaki bilgi ve belgelere dayanarak bu kitapta bulabileceksiniz.
***
Can; henüz çok genç bir gazeteci...
Uğur Mumcu’nun yolunda sağlam adımlarla ilerliyor.
Onun gibi gözünü budaktan esirgemiyor ve ürettikçe üretiyor...
Kendisini yürekten kutluyor ve “Yüreğine sağlık, aslan kardeşim” diyorum!
BELGESEL CD’Lİ ‘GÜLEN’ KİTABI!
DERLEME | 281
Bu hafta okuduğum ikinci kitabın kahramanı da Fethullah Gülen... Yönetmen Serkan
Koç’un ve ekibinin çektiği “Bir Gladyo Projesi, THE GULEN” isimli belgeselle aynı adı
taşıyan bu “senaryo özeti”nin ekinde, o muhteşem belgesel de CD olarak veriliyor...
Yani bu 46 sayfalık senaryo özetini alanlar, yanında belgesel CD’sine de sahip oluyor.
Bu senaryo özeti, Gülen’in bugüne kadar kamuoyuna yansımamış şu sözleriyle başlıyor:
“Bir sızıntı, hepsi bundan ibaret...”
“Lobiler oluşturacaksınız, devlet kademelerini zorlayacaksınız...”
“Her gün üzerimize balyozlar inip kalkıyordu!”
“Ben öyle düşünmeye mecbur olduğum için, öyle dediğimi kabul etme
mecburiyetindesiniz...”
“Zayıf, aciz, muhtaç, kendine yeterli olmayan birer zavallıyız biz... Boynu tasmalı!”
“Bizi bir enstrüman gibi kullanıyorlar!”
“Bilmeyen cahillere bir şeyler anlatırsanız; onlar da bir şey biliyorsunuz diye dinlerler...”
“Duanın kabul olacağına dair size teminat verebilirim.”
***
Özeti okuyun; sonra belgeseli seyredin...
O zaman karanlıkta kalmış aydın cinayetlerine ve kumpas davalarına bir başka gözle
bakacaksınız...
282 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mustafa Mutlu mustafamutlu@aydinlikgazete.com 4 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
A, aaaaaaaaaa!
Yok olmaz; gerçekten buna inanamam...
Hani her şey olur; güneş Batı’dan doğup, Doğu’dan batar; yağmur yerden
gökyüzüne doğru yağar; bebeler dedelerini büyütür falan ama... AKP’de...
Hem de Meclis’teki Grup Toplantısı sırasında birilerinin Başbakan’ı protesto
edebileceğine... Sonra da korumalar tarafından apar topar salondan
atılacaklarına inanmam!
***
Şaka bir yana; bunların hepsi dün olmuş...
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Meclis’te hem de AKP teşkilatından oldukları
söylenen iki kadın tarafından protesto edilmiş...
Bu iki kadın, toplantıdan sonra salondan çıkmaya çalışan Başbakan’la
görüşmek istemiş...
Korumalar engel olmaya kalkınca kadınlardan biri, “Sayın Başbakan
verdiğiniz sözleri yerine getirmiyorsunuz. Etrafınızda bulunanlar size yalan
söylüyor” diye bağırmış...
Bunun üzerine korumalar iki kadını ifadelerini almak üzere sürükleye
sürükleye Meclis İdare Amirliği’ne götürmüş...
Ya sonra?
***
Sonrası önemli değil...
Önemli olan; buraya kadarı!
Demek ki AKP’de birileri artık rahatsızlıklarını dile getirme ihtiyacı duyuyor...
Göreceksiniz; seçime doğru bu ufak tefek isyanları, toplu istifalar da
izleyecek...
Çünkü AKP, inişe geçti...
Bu inişin ardı, çöküştür...
DERLEME | 283
Çöküşün sonu, karakoldur, mahkemedir, cezaevidir...
Gemiden kaçış başlarsa bir kez; sonu Titanik’tir!
Ne KaçAk Saray’lar kurtarır yolcuları ve mürettebatı, ne de Huber’ler...
***
Dün, o iki kadın AKP Titaniği’nden denize ilk atlayanlar oldu.
Şimdi; koltuklarınıza yaslanın ve seyredin:
“Aşk” filmi bitti, dram başlıyor!
Heyecan tavan yapacak...
Vatana millete hayırlı olsun!
HUBERRRR! (91)
Cumhurbaşkanlığı göre-vinden tam 159 gün önce ayrılan Abdullah Gül,
Tarabya’daki Huber Köşkü’nde keyif çatmaya devam ediyor..
Devletin köşkünü paşa dedesinin malı gibi kullanıyor.
Eğer, “Boşalttı” haberi gelmezse, bu konudaki 100’üncü yazımın
yayınlanacağı tarih olan 14 Şubat günü saat 12:00’de, Huber’in sahildeki
kapısında olacağım.
Siz de gelin... Gelmekle kalmayın; dostlarınızı da getirin. Facebook’tan,
Twitter’den duyurun...
Bu mevsim Boğaz’ın keyfi bir başkadır...
Hep Gül ve eşi mi çıkaracak o keyfi; gelin, biraz da biz nasiplenelim!
REHA!
Vatan Gazetesi yazarı Reha Muhtar, dün Işık Kansu’nun Cumhuriyet
Gazetesi’nden ayrılmak zorunda bırakılmasını yazmış...
Demiş ki:
“Bir gazeteci dostum işinden ayrılırken, içimde oluşan hüzün benimdir...”
İşte; meslektaş dayanışması buna denir; vefa budur!
Helal olsun; Reha Muhtar’a...
Ama... Küçük bir sorun var:
284 | UYAN TÜRKİYEM 6
Cumhuriyet’ten atılan Işık Kansu’ya böyle sahip çıkan Reha, ne hikmetse
kendi gazetesinden kovulan meslektaşlarına bırakın yazıyı, kuru bir “Geçmiş
olsun” telefonu bile açmadı!
Şimdi kalkmış, “vefalı meslektaş” ayaklarına yatıyor.
Hadi oradan, “güç ve iktidar dostu” Reha...
“Acı var mı acı”, sen onu söyle!
GÜNÜN SORUSU
Adının Nevin Çelik olduğunu söyleyen bir kadın, önceki akşam Bülent
Arınç’ın basın toplantısına katılmış ve “Fethullah Gülen ölmüş. Bilginiz var
mı?” diye sormuş... Sonradan yapılan araştırmada ibraz ettiği sarı basın kartı
sahte çıkmış... Çalıştığını söylediği kurum da, “Böyle biri bizde çalışmıyor”
diye açıklama yapmış... İşin ilginci bu kadın aylardır Başbakan’ın bütün
programlarını izliyor, Başbakanlık muhabirlerine tahsis edilen basın aracına
biniyormuş... Sorum basit:
Bu kadın kim ve amacı ne?
88 YILDA GELDİĞİMİZ NOKTA!
Yıl 1927... Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk
diyor ki:
“Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi
olamaz... En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
Yıl 2015... Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dün
ziyaretine gittiği Nakşibendi Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu’nun önünde iki
büklüm olup fotoğraf çektiriyor...
***
Ceza yememek için, yorumu size bırakabilir miyim?
GÜNÜN İSYANI
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın
malvarlığına ilişkin soru önergesini, “özel hayata girdiği” gerekçesiyle
yanıtlamamış... İsyanım kendisine:
Ben de sıradan bir yazar olarak bu yıl vermem gereken mal beyanını, “Bu
konu benim özel hayatıma giriyor” diye vermesem; beni de korur musunuz?
DERLEME | 285
Mustafa Mutlu mustafamutlu@aydinlikgazete.com 7 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
4,4 İzmirli seçmenin oyu, 1 Bayburtlu’nun
oyuna ‘eşit’ olursa...
0 0
Yıllardır bizi kandırıyorlar: Bu ülke demokrasiyle falan yönetilmiyor; hâlâ “feodalite”, yani
toprak ağalığı sistemi egemen!
Değişen tek şey; ağaların, ağalıklarını artık Meclis’te sürdürüyor olmaları! Sonuçta yine
onların sözü geçiyor, yine onların dediği oluyor.
Bu yüzden de ülke bir arpa boyu yol gitmiyor.
Bu dediklerimi, şimdi size sayılarla kanıtlayacağım...
***
Yüksek Seçim Kurulu, önceki gün önümüzdeki seçimlerde illerin çıkaracağı milletvekili
sayılarını açıkladı. Ben de 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri için açıklanan seçmen sayılarını
alıp milletvekili sayılarına böldüm.
Şimdi çıkan sonuçlara odaklanın ve kararınızı kendinizi verin:
***
İzmir’de (Biz bu ilimize uzunca ‘Gavur İzmir’ diyoruz ve onunla gurur duyuyoruz) her 116
bin 556 seçmenin oyuyla bir milletvekili seçilebiliyor.
İstanbul’da milletvekili seçilmek için 113 bin 602...
Ankara’da 112 bin 743...
Balıkesir’de 110 bin 735...
Bursa’da 110 bin 119...
Antalya’da 108 bin 140...
Aydın’da 107 bin 532...
Ordu’da 107 bin 125...
Muğla’da 106 bin 855...
Tekirdağ’da 105 bin 823...
Kütahya’da 104 bin 905...
Adana’da 104 bin 015...
Edirne’de 100 bin 859...
Eskişehir’de 100 bin 371 seçmenin oyunu almak gerekiyor...
***
Peki; tüm illerimizde durum böyle mi?
Hayır... Örneğin:
286 | UYAN TÜRKİYEM 6
Bayburt’ta 25 bin 982...
Tunceli’de 30 bin 905...
Ardahan’da 35 bin 181...
Kilis’te 38 bin 879...
Hakkari’de 49 bin...
Gümüşhane’de 50 bin 101...
Siirt’te 54 bin 768...
Bingöl’de 55 bin 582...
Iğdır’da 56 bin 700...
Şırnak’ta 58 bin 049...
Kars’ta 61 bin 613...
Bitlis’te 61 bin 753 seçmenin oyu; Meclis’e bir milletvekili göndermeye yetiyor...
***
Derdimi daha kestirmeden anlatayım:
İzmir’de yaşayan yaklaşık her 4,5 seçmenin oyu, Bayburt’ta yaşayan 1 seçmenin oyuna
denk düşüyor!
İstanbul’daki 3,5 seçmen bir araya gelince; ancak bir Tuncelili seçmenin oyu kadar
hükümleri oluyor.
Yukarıdaki kentlere dikkat edin:
Eğitimli, kültürlü, bilinçli seçmenin yaşadığı kentlerin Ankara’ya vekil göndermesi, deveye
hendek atlatmaktan zor...
Ancak kalkınmamış; etnik politika yapılan, hâlâ feodal sistemin geçerli olduğu kentlerden
vekil çıkmak, oransal olarak daha kolay...
İyi de nedir; kalkınmış kentlerde yaşayan insanların suçu?
***
İsyana başlamadan önce; birkaç örnek daha vereyim:
Şu anda 885 bin 884 seçmeni bulunan Balıkesir, Meclis’e sadece 8 vekili gönderebilirken;
ondan alt tarafı 38 bin fazla seçmene sahip olan, yani 923 bin 544 seçmenin oy kullanma
hakkına sahip olduğu Diyarbakır’ın gönderdiği vekil sayısı 11...
38 bin farka, 3 koltuk birden!
Mantık, matematik, adalet, hak, hukuk, demokrasi bunun neresinde?
Devam edelim:
Tam 302 bin 578 seçmeni bulunan Edirne, Meclis’e 3 vekil gönderebiliyor...
Ancak... 148 bin 424 seçmenli Hakkari, 184 bin 850 seçmenli Kars, 185 bin 261 seçmenli
Bitlis de 3 milletvekili gönderiyor!
Ya Kırşehir’e ne demeli?
158 bin 509 seçmeni var; yıllardır iki sandalyeyi zor buluyor: ama ondan on bin kişi daha
az seçmene sahip olan Hakkari’nin Meclis’te üç sandalyesi bulunuyor!
DERLEME | 287
Neden?
Halk deyişiyle sorarsak; Hakkarili seçmenin b.knda boncuk mu var?
***
Peki; “necip iktidarlar” bu çarpık sisteme nasıl bir gerekçe uyduruyor?
Uydurmaya bile gerek duymuyorlar.
Çünkü kimse hesap sormuyor ki!
İddia ediyorum:
Sadece toprak ağalarını Meclis’e taşımaya yarayan bu adaletsiz, yoz ve garip seçim
sistemi Türkiye’nin başındaki en büyük belalardan biridir!
Bütün kentlerde yaşayan seçmenlerin, bir vekile düşen oy sayısını eşitleyin; Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ndeki partiler arasında sandalye dağılımının nasıl ters yüz olacağına
inanamayacaksınız!
GÜNÜN SORUSU
Sorum; her seçimden önce olduğu gibi kısır hesaplaşmalarla zaman öldüren anamuhalefet
partisinin yöneticilerine:
Anladınız mı bilmiyorum ama yukarıdaki yazı en çok sizin hakkınızın gasp edildiğini
anlatıyor. “Bunları zaten biliyoruz” diyorsanız; düzeltilmesi için onlarca yıldır neden hiçbir
şey yapmadınız?
BİR HAFTA KALDI! (94)
100’üncü yazımın yayınlanacağı 14 Şubat günü saat 12:00’de Huber Köşkü’nün sahil
kapısında olacağım.
Biliyorsunuz amacımız gösteri yapmak, olay çıkarmak falan değil...
Bu yüzden posterlere, pankartlara, slogana gerek yok...
Biz gideceğiz ve sadece çay içeceğiz...
Yurdun dört bir yanından “Biz de orada olacağız, çaylarımızı birlikte yudumlayacağız” diye
haber gönderiyorsunuz...
Hepinizi özlemle bekliyorum.
GÜNÜN İSYANI
İsyanım, Recep Tayyip ve Bilal Erdoğan isimlerinin geçtiği her yazıdan sonra mahkemelere
koşan Erdoğan’ın ve oğlunun avukatlarına:
Suç duyurusunda reddedilme ve dava kaybetme kriterlerine göre; dünyadaki en başarısız
avukatlar sıralamasında açık ara birincisiniz. Suç duyurularınızın yüzde 10’u bile sizin
haklılığınızla sonuçlanmıyor. Sizin işiniz, “birileri adına” bize “öcü”lük yapmak mı? Size,
hukuku, böyle mi öğrettiler? Bu yazıya da dava açmazsanız, hatırım kalır!
288 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mustafa Mutlu mustafamutlu@aydinlikgazete.com 17 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Özgecanlar ölmesin istiyorsak,
(söylemesi acı ama) tek çare...
Başbakan Davutoğlu, Antalya’da AKP Antalya İl Kadın Kolları Kongresi’nde konuşmuş ve
Mersin’de önce tecavüz edilen sonra da yakılarak öldürülen üniversite öğrencisi Özgecan
Aslan’ın ardından “El Fatiha” okumuş...
En iyi yaptıkları... Hatta tek bildikleri şey bu:
Gidenin, ölenin arkasından “El Fatiha” okumak!
***
AKP iktidarlarında, kadına yönelik şiddet tam 14 kat artmış; Başbakan, “Fatiha” okuyor...
Sadece 2014’te 281 kadın öldürülmüş; Başbakan, “Fatiha” okuyor...
Katillerin, tecavüzcülerin, sapıkların canına okuyamıyor; “Fatiha” okuyor...
***
Bu sûreye, Kur’an’ın ilk sûresi olduğu için “açış yapan, açan” anlamında “Fâtiha” denilmiş.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sitesine göre, Fatiha Sûresi’nin Türkçesi aynen şöyle:
1. Rahmân (ve) rahîm (olan) Allah’ın adıyla...
2. Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
3. O, rahmândır ve rahîmdir.
4. Ceza gününün mâlikidir.
5. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.
6. Bize doğru yolu göster.
7. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve
sapmışların yolunu değil...
***
Bu kadar...
İyi de biz bu sureyi okuyarak, sadece kendi imanımızı tazelemiş oluyoruz...
Oysa sorun bizim imanımızda değil ki...
Ölen kadınların, çocukların; son olarak da Özgecan’ın ardından her defa sadece, “Allah’ım
sadece sana kulluk eder ve sadece senden medet umarız” demekle, onların katillerini
buluyor muyuz?
DERLEME | 289
Yeni cinayetleri önleyebiliyor muyuz?
***
Peki; nasıl durduracağız bu cinayetleri?
Kadınlarımızın tavuk gibi boğazlanmasının önüne nasıl geçeceğiz?
Herkes alçak sesle konuşuyor ama “volüm”ü açmak yine sanırım bana düşüyor:
İdam cezasını, sadece bu tür suçlar için yeniden getireceğiz!
Madem bazı erkeklerimizi “canavar” olmaktan çıkarmayı beceremedik, madem bu
kadar uygarlaşamadık; o zaman bu düzeye ulaşacağımız güne kadar bu tür suçların
işlenmemesi için, en caydırıcı ceza yöntemi olan “idam”ı geri getireceğiz...
***
Dün Antalya’da bir de müjde vermiş Başbakan Davutoğlu:
Bu ilimizde açılacak gençlik merkezine Özgecan’ın adını vereceklermiş...
Bu adamların hepsi böyle Allah’ım?
İçlerinde bir tane normal yok mu?
UTANIYORUM!
Ekran meşhuru Nihat Doğan, Özgecan Aslan’ın ardından ağlayan kadınlara, “Siz de mini
eteği giyip soyunup laik sistemin ahlaksızlaştırdığı sapıklar tarafından tacize uğrayınca bas
bas bağırmayacaksınız” diye tweet atmış...
Gelen tepkiler üzerine önce tweetini silmiş; sonra da en az kendisi kadar ne dediğini
bilmeyen adamların katıldığı bir televizyon programa bağlanıp sözüm ona özür dilemiş...
Ancak internette AKP adına paralı askerlik yapan “aktroller” dün, “Nihat Doğan bizimdir,
yedirmeyiz” diye bir kampanya başlatmış!
***
Bu tür adamlar yüzünden insan olduğumdan utanıyorum.
290 | UYAN TÜRKİYEM 6
Mustafa Mutlu mustafamutlu@aydinlikgazete.com 25 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Tahammül
Bu iktidar…
Atatürk ilke ve devrimlerine savaş açıp “Atatürk bugün yaşasaydı bizim partimize oy
verirdi” dedi… Tahammül ettiniz!
***
Demokrasiyi kılıf yaparak, hepimizin sesini kıstı… Tahammül ettiniz!
***
1 Mayıs’ı resmi bayram ilan etti ama kutlamayı yasakladı… Tahammül ettiniz!
***
Sınırsız özgürlük vaat etti ama gösteri haklarını kullanan gençlerimizi alınlarının ortasından
vurdurdu… Tahammül ettiniz!
***
Yasakları kaldırmak adına, akla hayale gelmeyecek yasaklar koydu… Tahammül ettiniz!
***
Yolsuzlukları, hırsızlıkları önleyeceğini söyledi; tarihin en büyük yolsuzluk iddialarının
muhatabı oldu… Tahammül ettiniz!
***
Bir yandan Anayasa’ya kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmasını yazdırıp diğer yandan ayda
ortalama 24 kadın cinayetinin işlenmesine zemin hazırladı… Tahammül ettiniz!
***
Şehit yakınlarına, gazilere iltifat düzüp arkasından şehit babasını hapse attırdı; gaziyi
dövdürdü… Tahammül ettiniz!
***
Bedensel engellilerden oy almak için dernek başkanını milletvekili yaptı ama bu
yurttaşlarımızın sorunlarını algılama ve çözme konusunda “engelli” oldu… Tahammül
ettiniz!
***
Geçmişteki işkencecilerden yakınırken ve bunu siyasete malzeme yaparken kendi
döneminde gençlerimizin işkenceden ölmesini kuru bir özürle geçiştirdi… Tahammül
ettiniz!
***
DERLEME | 291
Yoksullukla mücadele edeceğini söyleyip ülkenin üçte birini yoksulluk sınırı altında
yaşamaya mahkûm etti… Tahammül ettiniz!
***
Bu örneklerden binlerce vermek mümkün…
Şu 13 yılda o kadar çok şeye tahammül ettiniz ki; şimdi neden vatan toprağını terk edip
bunu “zafermiş gibi” kutlamalarına tahammül edemiyorsunuz; işte ben buna şaşırıyorum!
55 KORUMA
45 HİZMETLİ! (108)
Abdullah Gül, “Huber’deki bütün masrafları benim karşıladığımı herkes biliyor… Bu
konularda titizim ben!” demişti…
Ben de bu “titiz” Cumhurbaşkanı’ndan, Huber için yaptığı ödemelerin belgelerini
göstermesini istemiştim.
Ancak aradan dört gün geçti; beyefendi belge falan gösteremedi.
Bir kez daha yazayım:
Abdullah Bey…
O Köşk’te yaşarken, altı ay boyunca senin ve ailenin güvenliği için tam 55 koruma görev
yaptı.
Ayrıca çoğu temizlikçi, aşçı, bahçıvan, şoför, havuz görevlisi ve garson olmak üzere 45
personel sana ve eşine hizmet etti.
Hepsi devletten maaş aldı; yedi, içti…
Senin ve emrindekilerin kullanımına 18 araç tahsis edildi…
Bunlar için ödenen paralara ısıtma, iletişim, yeme-içme-ağırlama, konaklama masraflarını
ekle; aylık gider yüz binlerce lirayı buluyor!
Bir de “ecr-i misil” diye bir şey var ama… Şimdilik ona girmiyorum!
Tüm bu giderleri ödediğine dair makbuzları bekliyorum…
Hani; “titizsin” ya…
Gönder şu belgeleri, utandır beni!
GÜNÜN SORUSU
Yurt Atayün, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü’ydü… Daha sonradan MHP
Milletvekili seçilen Engin Alan’ı gözaltına aldıran ve tutuklanmasını sağlayan kişiydi.
“Fethullah Gülen yapılanması için casusluk yaptığı” suçlamasıyla tutuklandı, halen
cezaevinde… Şimdi MHP’den İzmir Milletvekilliği’ne aday adaylığını koymuş… Sorum
Engin Alan’a:
Bu haberi duyunca ne hissettiniz?
292 | UYAN TÜRKİYEM 6
MEYDANI BOŞ BULUNCA…
Bazı AKP’lileri Recep Tayyip Erdoğan’a “padişahlık” payesi vermek de kesmedi… Şimdi
sıra, onun doğum günü olan 26 Şubat’ı, tıpkı Hz. Muhammed için yapılan ‘Kutlu Doğum
Haftası’ gibi “dini içerikli kutlama” toplantılarla kutlamaya geldi!
Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinin AKP’li belediyesi ile Adıyaman’da kurulu Toplumsal Gelişme
Merkezi Eğitim ve Sosyal Dayanışma Derneği, (TOGEM), Erdoğan’ın doğum gününü
kutlamak için özel bir program hazırladı ve bunu ilçenin dört bir yanına asılan afişlerle
duyurdu…
“Cumhurbaşkanımızın doğum günü vesilesi ile birlik ve beraberlik programı” olarak tanıtımı
yapılan etkinlikte, dini sohbet, ilahi dinletisi ve semazen gösterisi yer alıyor…
***
Hadi; bu cahiller Erdoğan’a yaranmak uğruna dine bile bu kadar saygısızlık etmeyi göze
alabiliyor…
İyi de o nasıl izin veriyor bu günahın işlenmesine?
Bu dünyada kendisini koruyan 2 bin 500 korumanın, öteki dünyada hiçbir işe
yaramayacağını bilmiyor mu?
PEKİN!
Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı İsmail Hakkı Pekin, dün Aydınlık’ta yayınlanan
yazısında iktidarın emriyle Süleyman Şah Türbesi’nin terk edilmesinin, “kaçmak” anlamına
gelmediğini, bu yüzden “korkaklık” sayılamayacağını yazdı.
Yazısından; iktidarın, Suriye PKK’sının himayesine sığınmasından rahatsız olmadığını
anladık…
Yani; benim yazdıklarımın tamamını, hem de aynı gün, adeta “iktidar partisi” adına tekzip
etmiş oldu.
Sadece bana değil; partisindeki birçok arkadaşına ters düştü…
***
Her şey, hepinizin gözünün önünde yaşanıyor.
İki görüşü de okuyun; bırakın, kimin haklı olduğunu zaman ortaya çıkarsın!
GÜNÜN İSYANI
İsyanım, iktidarın vatan toprağını terk edip “Süleyman Şah’ın yerini değiştirmeseydik 38
askerimizi öldüreceklerdi” bahanesine hak verenlere:
Atatürk sizin gibi düşünüp “askerlerimiz ölmesin” diye işgal atındaki topraklarımızı geri
almak için o büyük savaşa girmeseydi… Bugün kimin boyunduruğu altında olacağınızı hiç
aklınıza getiriyor musunuz?
DERLEME | 293
Nazif Karaman 14 Şubat 2015 SABAH GAZETESİ
Paralel Yapı’nın amacı: Alternatif devlet
Telekulakçı polislerin dosyasında Paralel örgütü anlatan emniyet raporunu, savcılık delil
kabul etti. Rapora göre örgütün amacı, anayasal kurumları ele geçirmek, devlete alternatif
bir sistem kurmak
İstanbul Savcılığı, Gülen Örgütü’nün kuruluşu, amacı, stratejisi, yapılanması ve
faaliyetlerini ilk kez anlatan Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı
raporunu delil kabul etti. Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nca
hazırlanarak savcılığa gönderilen rapora göre, örgüt Fethullah Gülen tarafından İzmir
Kestanepazarı’nda görev yaptığı dönemde kuruldu. Faaliyetlerini daha ziyade 13-18
yaş grubu üzerinde yoğunlaştırdığı belirtilen raporda, Gülen’in kayda alınan vaaz ve
konuşmaları, sohbet toplantıları ile düzenledikleri yaz kamplarında gündeme getirdikleri
görüşlerinin, sempatizan gruplarına ulaştırıldığı kaydedildi. Fethullah Gülen’in görünen ve
örtülü 2 temel amacı bulunduğuna dikkat çekilen raporda, asıl amacın Türkiye’de devletin
bütün anayasal kurumlarını, güvenlik birimlerini, mülki ve adli yapısını ele geçirmek,
aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili bir siyasi - ekonomik güç haline
gelmek olduğu belirtildi. Raporda örgütün, mevcut sistemi yıkıp yerine, devlet modeline
uygun bir örgütlenme ile devlete alternatif bir sistem kurmayı hedeflediği de kaydediliyor.
Kuruluş aşamasında, örgüt faaliyetlerinin legal görünümlü kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla
yürütüldüğü; dershaneler, özel kolejler, yurt ve öğrenci evleri ile eğitim faaliyetleri
gerçekleştirildiği kaydedilen raporda, televizyon, radyo, gazete, dergi gibi iletişim
alanındaki faaliyetlere ağırlık verildiği belirtildi. Finansal kaynaklar ise şöyle sıralandı:
KOD İSİM VE BAĞLILIK YEMİNİ
Gruba mensup şirketler,
Basın-yayın gelirleri,
Okul, yurt ve pansiyonlarda öğrencilerden alınan paralar,
Toplanan kurban derileri ve sempatizan iş adamlarının destekleri,
Örgüte üye olan kişilerden himmet adı altında alınan paralar. Devletin kritik noktalarında
görev alan örgüt mensuplarının kod isim kullandığı, örgüte bağlılık vurgusu yapılan bir
metin doğrultusunda kutsal değerler üzerine yemin ettirilerek örgüt liderine koşulsuz
sadakatleri sağlandığı raporda anlatıldı. Örgütün, elindeki ekonomik gücün yanı sıra
devletin hassas ve etkili kurumları içindeki kadrolarının sağladığı avantajlardan faydalanıp
siyasal operasyonlara kalkışmakta, hatta devletten bağımsız bir dış politika izlediği de
belirtildi. Raporda örgütün nihai amacı da, “Yasal olmayan faaliyetlerle (Şantaj, tehdit,
294 | UYAN TÜRKİYEM 6
yasadışı dinleme vb.) devlet otoritesini kendi amaçları doğrultusunda baskı altına almak,
yönlendirmek ve devlet otoritesini ele geçirmek” diye anlatıldı. Örgütün, kolluk ve yargı
içinde yer alan mensupları tarafından kurgulanmış soruşturmaların sahte ihbar mektupları,
yasadışı dinlemeler, sahte deliller üzerine inşa edildiği belirtilen raporda, bu sayede
verilen mahkûmiyetlerle başta yargı olmak üzere kamu kurumlarına duyulan güvenin yok
edildiği, kendilerinden olmayanlara karşı yürütülen baskı, korkutma ve tehdit faaliyetlerinin
gerçekleştirildiği ifade edildi. Raporun netice bölümünde ise, “Fethullah Gülen Örgütü»
isimli yapılanmanın devletin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek amacıyla
kurulmuş terör örgütü niteliğinde bir yapı olduğu vurgulandı. Savcılık söz konusu raporu
dosyaya delil olarak koydu.
ÖRGÜT HİYERARŞİSİ NASIL İŞLİYOR?
Raporda, örgütün Fethullah Gülen’e doğrudan bağlı; “Tayin Heyeti, İstişare Kurulu,
Mollalar Grubu ve Meclis” birimleri tarafından sevk ve idare edildiği; talimatların, hiyerarşi
içinde Dünya İmamı, Bölge İmamı, Ülke İmamı, İl İmamı gibi cemaat mensupları tarafından
yerine getirildiği yer aldı.
Gülen neden bir numara?
Fethullah Gülen’in tıpkı Tahşiye soruşturmasında olduğu gibi Sözde Selam örgütü
soruşturmasında da herkul.org sitesi üzerinden, ilerde yapılması muhtemel
soruşturmalar ve operasyonların ayrıntı ve talimatını verildiği tespit edildi.
Devlet büyüklerinin dinlenmesine yönelik telekulak dosyasında yapılan tespite göre,
sözde Selam Tevhid şüphelilerinin de Tahşiye’de olduğu gibi Samanyolu TV’den
hedef gösterildiği, Paralel Yapı’ya yakın bir gazetede de köşe yazılarına konu olduğu
tespit edildi.
Fethullah Gülen’in talimatıyla senaryoları belirlenen Şefkat Tepe dizisindeki,
Karanlık Kurul’da sürekli olarak “muta” söyleminin geçtiği, Gülen’in konuşmalarında
“muta” vurgusu yaptığı, yine Bugün gazetesi yazarı Gültekin Avcı’nın yazılarında da
sistematik olarak “muta nikâhı” konusunu işlediği anlaşıldı.
“Muta” eylemi, sözde örgüt soruşturmasında mağdurlara atfedilen suçlamalardan
biriydi. Gülen’in yaptığı konuşmalarla örgüt üyelerine talimat verdiği ve bu delillerin
Gülen’in örgütün lideri olduğunu ortaya koyduğu da dosyada kaydedildi.
DERLEME | 295
Necati Doğru necatidogru@sozcum.com 4 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Betona tapanlar: Çarpılacaksınız!
Betona tapanlar! Göndünüz mü: Çöktük. Şehirlerde ölüm kol gezdi. Canımız ağzımıza
geldi.
Bir günde.
Sadece 1 şehirde:
350 evin çatışı uçtu.
450 direk yerinden çıktı.
480 tabela savruldu.
297 araç suya gömüldü.
Ülkemizin en gelişmiş, en zengin, en uygar geçinen şehirlerinde bile “polis imdat hattı,
can korkusuna düşmüşlerin yardım isteme rekorunu” kırdı. Gökten kiremit, kalas, pencere
pervazı, muşamba, plastik yağdı. Çatı kiremitleri şehir magandası kurşunu oldu, kafasına
çatıdan kiremit düşen 6 kişi hayatını yitirdi. Bir kişi de başına çöken çatıyla can verdi. Bir
kişi de çatıdan uçtu. Denizdeki tekneler, duble yola çıktı. Tanrı’nın bahşettiği en güzel doğa
diye gururlanıp övündüğümüz şehirde deniz ve Boğaz kokmuş çöp kümeleri, kopmuş
kalas parçaları, içilip atılmış boş kutular, plastik yığınlarıyla örtüldü.
***
Betona tapanlar!
Diyeceğim daha bitmedi:
“Kentsel dönüşüm yapıyoruz” diye övündüğünüz bir başka şehirde; inşaat vinci köprüde
seyir halinde olan taksinin üzerine hınçla düştü, taksi şoförü feci şekilde can verdi.
Bir başka kentimizde elektrik direği işçi minibüsünün üzerine çakıldı, 9 işçi yaralandı.
Osmanlı’ya başkentlik yapmış TOKİ arpalığı bir başka şehirde; tüm mahalle sular altında
kaldı, mahalle sakini 500 kişi saatlerce yardım diye çırpındı. Helikopterle havadan yardım
olarak gele gele 6 polis geldi.
***
Betona tapanlar!
Her iki lafınızdan birini “Allah-Peygamber” diye yüksek sesle TV ekranlarından bağırmakta,
seçim kürsülerinden savurmaktasınız.
Duydunuz mu:
Kentsel dönüşüm uyguladığınız 4 şehirde 4 caminin minaresi rüzgarın şiddetine
dayanamayıp çöktü.
Bir üfürük lodos esti.
Ses, gürültü.
Karmaşa, panik.
296 | UYAN TÜRKİYEM 6
Can telaşı.
Tıkanan trafik.
Yiten canlar.
Uçan çatılar.
Felç geçiren şehirler.
Betona tapanlar!
Kendinize bir sorun:
Büyümenin, kalkınmanın motoru yaptığınız “şehirleşme-betonlaşma modelinizde” bir
yanlışlık olmalı.
Yamukluk nerde?
Rantı ayet yaptınız.
Betona taptınız.
Lodos azıcık öfkelendi. Sonuç ortada: TOKİ’li, Emlak Konut GYO’lu, TÜRGEV bağışlı imar
izinli şehircilik modeliniz çöktü.
***
Şehirleri kasabalara ekleyip; kasabaları köylerle lehimleyerek ve bahçelerle, ağaçlarla,
parklarla, yeşil alanlarla yapıları kucaklaştıra kucaklaştıra büyüyen, yenilenen, şurada
denizle barışan, burada denizle sevgili gibi kol kola giren, denizi olmayan şehirlerimizde
ise çiçek kokuları ve ışık cümbüşleri içinde yükselen “bir zevkli kentler kurma modeli”
bulamadınız, kuramadınız, düşünemediniz.
Gözünüzü para bürüdü.
İki yüzlüsünüz.
Rantı yok diye cami minarelerini bile korumuyorsunuz. İstanbul’da “yandaş müteahhit
zengin etme betonperest egonuzdan geriye kala kala Emirgan Park’ı” kaldı. Onun
da yanındaki yeşil vadiye göz diktiniz, birini zengin etmek için Emirgan Parkı’na da
kıymaktasınız.
Betona tapanlar!
Çarpılacaksınız.
Kaçmaz fırsat!
Yeni solcu lider Çipras, Yunanistan bakanlarının kullandığı 153 lüks makam Mercedes
otomobili satacağını açıkladı. Bizim makam Mercedes’i düşkünü Cumhurbaşkanı,
Başbakan ve Bakanlar için kaçmaz fırsat! Batan komşunun mallarını ucuza kapatıp,
makam aracı sayısını büyütebilirler. Çipras’ın makam Mercedes’i Davutoğlu’na şık düşer
ve Tayyip Erdoğan için “Yunan’ın altından Mercedes’ini aldık” diye propaganda fırsatı
doğar. Fırsat kaplumbağa hızıyla gelir, yıldırım hızıyla kaçar.
DERLEME | 297
Necati Doğru necatidogru@sozcum.com 11 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Kör olsun!
Gaziantep, sözde, yoksulluğu kör etmiş şehir sayılır. Bu şehirde yaşayan 6 kişilik ailenin
reisi baba işsiz.
Anne çaresiz.
Çocuklar ezik.
15 yaşında Dilan, 13 yaşında Sergen, 10 yaşında Hatice, 7 yaşında Meryem, sabah çay
ve ekmekle karın doyurup okula gidiyorlardı. Babaları ve anneleri onlara ilk yarıda okul
kıyafeti alamadı.
Yarıyıl tatili bitti.
Okul yöneticileri “kıyafetin yoksa okula gelme” demişler. Onlar da okula gidemedi. 4 kardeş
2 çift ayakkabıyı ortak kullanıyor. Çevreden yardım bekliyorlar.
Bu aile sadece örnek.
Ekonomi iyi değil.
Yalan söyleniyor.
Tuzu kurular yazılıyor.
Yoksulun yazanı yok.
***
Türkiye nüfusu 78 milyona çıktı.
22 milyon kişinin ayda ancak 600 TL geliri var. 600 TL ile bir aile bir ayda ancak ekmek
ve su alabilir. Bu ülkede her gün 29 milyon kişi gece yatağına ertesi gün yiyecek bulup
bulamayacağı korkusuyla giriyor. Ekonomi kitapları bu durumda olan insanlara “yoksulluk
sınırındaki nüfus” diyorlar. İşte Gaziantep’ deki aile yoksulluk sınırında yaşayanların
duyulabilen örneğidir. Türkiye’nin yoksulluk sınırındaki 29 milyon nüfusu, örgütsüz, lidersiz,
başsız, bilinçsiz, çaresiz ve arkasız kaldığı için kaderci olmuş.
Ne yapsın?
Yardım alıyorlar.
İktidara oy veriyorlar.
Bu yardımların parasal tutarının 30 milyar TL’ye çıktığı yazıldı. Dağıtımın nasıl yapıldığı ise
bilinmiyor.
Ekonomi çök kötü.
Yatırımlar durdu.
Sanayi üretimi azaldı.
İşsizi en bol ülke olduk.
“Türkiye Orta Gelir Tuzağına Düştü“ diyerek bir başarı kazanılmış da orada durulmuş gibi
yalan söyleniyor, gerçekte “Türkiye Düşük Gelir Tuzağına” düşürüldü. 34 OECD ülkesinin
298 | UYAN TÜRKİYEM 6
kişi başına en düşük gelirli ülkesi biziz. Akaryakıt kaçakçılığı, et kaçakçılığı, sigara, çay,
tuz, uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı tarihinin en parlak günlerini yaşıyor.
***
Devlet bankaları hortumlanıyor.
Rüşvetçiler Meclis’te aklanıyor.
Lekelenmiş ihale düzeni sürüyor.
Türkiye’de zenginlerin milli gelirden aldığı pay yüzde 38’den yüzde 54’e çıktı.
78 milyonluk Türkiye’de sadece 77 bin zenginin (1 milyon TL’den fazla hesabı olanlar)
bankalardaki mevduat tutarı 88.5 milyar TL’yi geçti. Paralarını İsviçre’ye kaçırıp gizli hesap
açan Türk pasaportu sahipleri 3 bin 105 kişiye çıktı.
Bir yanda mutsuz yoksulluk.
Bir yanda yeni mutlu azınlık.
***
Bu, “yoksulu mutsuz ve örgütsüz, mutlu azınlığı arsız ve hırsız” yapı üzerine bir de
“hukuk devletini yıkan, özgürlükleri iktidarın ve polisin insafına terk eden baskıcı rejim
değişikliğine” kapı aralanıyor.
Barolar uyarı yaptılar.
Tehlikeyi haber veriyorlar.
Türkiye, dini levye yapmış “diktatör başkanlı” ve halkının özgürlükleri elinden alınmış bir
“geri faşist rejime” çekiliyor.
Gidişi görmeyenin!
Gözü kör olsun!
Münafık uçak!
Bu uçak bu milletin parasıyla yaklaşık 200 milyon dolara alındı. 7 bin metre havada
münafık (ara bozucu) uçağına döndü. Her seferinde tamamı iktidar kalemi gazetecilere
yazsınlar diye münafıklık malzemesi sunuluyor. Bu kez Latin Amerika’ya giderken; “MİT
Başkanı Hakan Fidan’ın milletvekili olmasını Cumhurbaşkanı istemiyor” diye üfürükten
bir malzeme verildi. Münafık uçak yazıcıları da denileni yazdılar, “MİT Başkanı’nın ne
başarısı var ki…” diye sormaya bile cesaret edemediler. Anlayacağınız pahalı uçakta bu
kez “Başbakan ile MİT Başkanı’nın arasını soğutacak münafık telkinler” uçuruldu. Asrın
yolsuzluk davası Deniz Feneri e.V’nin Türkiye ayağında yer aldığı için 3 ay hapis yatıp
çıkan ve yargılanması halen devam eden Zahid Akman d
DERLEME | 299
Necati Doğru necatidogru@sozcum.com 15 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Kupon Adam!
Son 12 yıldır kupon arazilerin hangi yandaş işadamına verilmesi gerektiğini önceden bilen
ve onaylayan bir lider, “kupon bürokratın kendisine haber vermeden ve onay almadan istifa
etmesini” izah edemedi.
Ben söyledim.
MİT’i bırakma dedim.
Yorgunum dedi.
Kendi bilir.
Bunun gibi havada laflar.
Hakan Fidan!
Kupon Adam!
Az bulunur. Ender yetişir. Çalışkan. Başarılı. Hedef koyan, hedefine yürüyen. Ordu’da
astsubayken NATO’nun Almanya’daki Süratli Reaksiyon Kolordusu İstihbarat
Başkanlığı’nda görev yaptı. ABD’de “yönetim ve siyaset” üzerine lisans derecesi aldı.
Türkiye’de Bilkent Üniversitesi’nde “İngiliz, Amerikan, Türk İstihbarat Sistemleri” başlıklı
teziyle yüksek lisans yaptı. Bilgi Çağında Diplomasi teziyle doktora yaptı, doktor oldu.
OYAK Genel Kurul üyeliği yaptı. Avustralya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde danışman oldu.
Atom Enerjisi Kurumu ve BM Silahsızlanma Enstitüsü’nde akademik çalışmalar yaptı.
TİKA’yı bir süre yönetti. Henüz 42 yaşındayken MİT’in başkanı, en güvenilir isim ve sır
küpü sayılan, kupon bürokrat oldu.
***
Oslo’da başladı.
İmralı’da devam etti.
Kandil’e uzandı.
“Analar Ağlamasın Mütarekesi” ilan edilmesinde Hakan Fidan’ın çok yüksek payının olduğu
inkar edilemez.
Mütareke nedir?
Silah bırakmak değildir.
Parmağı tetikten çekmektir.
Örneğin tarihimizde; “Mondros Mütarekesi” var. Mondros Mütarekesi ilan edildi, silahlar
sustu arkasından:
Sevr Anlaşması geldi.
Sevr, bölünmeydi.
Vatanı parçalıyordu.
Örneğin yine tarihimizdeki “Mudanya Mütarekesi” sonrasında parmaklar tetikten çekildi
arkasından:
300 | UYAN TÜRKİYEM 6
Lozan Anlaşması geldi.
Lozan, bölünmemekti.
Vatanı bölünmez bütün yaptı.
Yine tarihimizde “Analar Ağlamasın Mütarekesi” MİT Başkanı olarak Hakan Fidan’ın da
aktif rol aldığı bir sürece rast geldi. Tarihimizdeki bu yeni; “Analar Ağlamasın Mütarekesi”
sonunda nasıl bir anlaşma gelecek?
Sevr mi (bölünme) olacak?
Lozan mı (bütünlük) kalacak?
***
Olayların akışından çıkan sonuca göre; bugünün Cumhurbaşkanı ile bir hafta öncesinin
MİT Başkanı’nın anlaştıkları ve birbirini tamamlayan “sır ile küp oldukları” nokta; “Türkiye
Kürtlerine bağımsızlık vererek” barış sürecini noktalamaktı. Erdoğan ve Fidan’ın kuşkusuz
bu “yeni mütareke, yeni müzakere, yeni bölünme anlaşmasının içinde bir üst akıldan”
destek ve onay aldıkları görülüyor. Bu üst akıl; Türkiye, Lozan türü anlaşmada ısrar
etmeye kalkarsa ona gözdağı vermek için Adana İncirlik’in birkaç misli daha donanımlı
askeri üssü Erbil’de kuruyor. Almanya’nın IŞİD’e karşı savaşsınlar diye Peşmerge’ye
gönderdiği silahların bir bölümü de PKK’ya veriliyor.
***
Kupon Adam!
İşte bu anda istifa etti.
Türkiye’nin bundan sonraki günlerinde yani geleceğin tarihinde kendine bir yer bulabilmek
için istifa etmiş olabilir. Hakan Fidan, MİT Başkanlığı’ndan ayrılıyor fakat sahneden
çekilmiyor.
Kupon Adam’ın oyunu!
Yeni başlıyor.
Türkiye’nin parçası olmak istemiyorlar!
Haberleri çoğunlukla doğru çıkan İngiliz The Economist Dergisi, son sayısında şu izlenimi
yazdı: “Birçok Kürt artık Türk Parlamentosu’nun parçası olmak istemiyor. Kürdistan İslami
İnisiyatifi’nden Sıtkı Zilan, “kendi parlamentomuzu kurmalıyız” diyor. İşadamı Şahismail
Bedirhanoğlu, “Hükümetin Kobani Politikası ayrılıkçı duyguları güçlendirdi” diye konuştu.”
DERLEME | 301
Necati Doğru necatidogru@sozcum.com 18 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Vicdanlar çınladı!
Umut, umuttur. Özgecan’ın acısı bakarsın ufacık bir tohum olur.
Büyür, ağaç olur.
Aydınlanma gelir.
Bakarsın bütün kulaklar, işitmesini bilen kulağa, bütün gözler bakmasını ve görmesini bilen
göze dönüşür. Bütün yürekler bir olur, birlik olur sağırlığa son verir.
Vicdanlar çınladı.
5 gündür Türkiye’nin her yerinde on binlerce insan, çoğunluğu genç kız ve kadın, sokaklara
döküldü. Aile sohbetlerinde, fabrikalarda yemek aralarında, üniversite dersliklerinde,
adliye binası koridorlarında, köy odalarında, kahvelerde, kafelerde, pazaryerlerinde, çarşı
içlerinde, meydanlarda, bulvarlarda Özgecan’ın canına kıyan şiddet konuşuldu.
Ateş düştüğü yeri yaktı!
Özgecan’ın acılı babası, acıyı bal eyledi; “bu olayın hikmetine aklım sırrım ermiyor” dedi.
***
“Ne olduğu anlaşılmaz sebep ve hakikat “a hikmet deniyor.
Akıl sır ermiyor.
Genç ölüler mezarlığına dönüşen Türkiye’de Özgecan’ın akşamın henüz erken saatlerinde
okulda dersten çıkıp evine gitmek için bindiği minibüslerin çalıştığı hatta “canilik-şiddetöldürme- taciz- üniversiteli kıza kem gözle bakmak” kol geziyordu.
Minibüs şoförü!
Babasını bıçaklamış.
Anasını dövmüş.
Silahlı pozlar vermiş.
Böyle birinin üniversitelileri taşıyan minibüs hattında direksiyon tutmasına hangi kültür göz
yumdu?
Ayrımcı şiddet.
Aile içi şiddet.
Mahalle içi şiddet.
Töreye girmiş şiddet.
Günaha gizlenmiş şiddet.
Cahilliğe sinmiş şiddet.
Eğitimsizliğe yamalı şiddet.
İktidara vidalı şiddet.
Otoriter şiddet.
Polise lehimli şiddet.
302 | UYAN TÜRKİYEM 6
Meclis’te hortlayan şiddet.
Psikolojik şiddet.
Ekonomik şiddet.
Dinsel şiddet.
Özgecan’ın canını alan o minibüs şoförü, “bu şiddet bulamacı kültürle” büyüdü, büyütüldü,
eğitildi, arkası sıvazlandı ki, üniversiteli kızın canlı iken ellerini kesebildi. Eski bir diplomat
olan ve Avrupa Birliği’nden sorumlu Bakan bile, “Benim de kızım var. Eğer böyle bir şey
benim başıma gelseydi, elime silahı alıp bunun cezasını kendim verirdim” diyerek toplumu
“hukuk yerine idam konuşmaya” yönlendirdi.
İdama gizlenmiş şiddet!
Bir o eksik kalmıştı.
Sayın Bakan, eksiğimizi giderdi!
***
Özgecan’ın okuduğu üniversitenin Öğrenci Kulüpleri Birliği Başkanı Tunç Göçer, “TarsusMersin hattında hizmet veren TOK’a bağlı çalışan minibüs ve otobüslerle ilgili öteden beri
şikayetimiz vardı. Sadece kız öğrenciler değil, erkekler de taciz ediliyordu. Geçen yıl bir
şoför benim arkadaşımı bıçakla kovaladı. Daha önceki gün Yenice’de bir kadını dövdüler.
Bir cinayetin geleceği belliydi. Korkuyorduk. Okula, belediyeye, emniyete şikayette
bulunduk. Sonuç alamadık” dedi.
Üniversite yönetimi!
Tarsus Belediyesi.
Mersin Emniyeti.
Polis ve jandarma.
Niçin önlem almadılar?
Belediyeler, öğrencileri TOK diye yazılan otobüsçüler ve minibüsçüler örgütünün “haydut
olmuş taşıma tekeline mahkum” etti? Minibüs ve otobüslere araç içi kamera niçin
konulmadı? Geliyorum diyen şiddete teşne erkek cinselliğinin zıvanadan çıkma sapıklıkları
uydu cihazları ile izlemeye niçin alınmadı? Üniversitenin sorumlusu, Tarsus’un belediye
başkanı, Mersin’in valisi, bölgenin Emniyet müdürleri, minibüs kooperatifinin başkanı,
Özgecan’ın vahşetle katledilmesini beklediler.
Onlar da hesap vermeli.
Verecekler mi?
Ne bekleniyor?
***
Vicdanlar çınladı.
Bakarsın tohum olur.
Büyür, ağaç olur.
“Dans etme, biliyorsan dua oku, bilmiyorsan rahmet eyle” diyerek Özgecan’ın ölümünden
bile oy devşirme peşine düşen siyaset esnafı aydınlanmanın önünü kesti.
Bakarsın aydınlanma gelir.
DERLEME | 303
Necati Doğru necatidogru@sozcum.com 26 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Aslan ve Çakal!
İhtiyarlamış, güçten düşmüş, dermansız kalmış aslan, zavallı haliyle uzanmış yatıyor. Bu
aslan bir zamanlar Mohaç’da heybetle kükrer, kükremesiyle dağları inletir, Sakarya’da
pençesiyle bastığı yerin toprağını titretirdi.
Şimdi bakın ne oldu:
Yeni çakallar türedi.
Aslanı çevirdiler.
Uluyorlar, diş gösteriyorlar.
Dünün korkak çakalları, güçsüz aslanı yanından, yöresinden ısırıyor. Aslanın pençelerinde
artık o kuvvetli tırnaklar, bileklerinde artık o çelikten adaleler yok diye hesaplar yapılıyor.
Aslan da, kendisinde o eski kuvvetli tırnaktan, o çelik bilekten eser kalmadığı izlenimi
veriyor ve bu görüntü karşısında çakallar, küstahlaştıkça azıtıyorlar.
Türk Ordusu yorgun Aslan.
Çakallar, Aslanı sardı uluyor.
***
Kobani’deki Kürt güçlerinin sözcüsü İdris Nissan, “Bizim Süleyman Şah Türbesi’ne
yaklaşmış olmamız Türklerin askerlerini geri çekmelerine imkan verdi. Türk askeri YPG
bölgesinden, önceden haber vererek, barışçıl bir biçimde geçti” dedi.
Ne demek istedi?
Aslan, Çakal’a muhtaç!
Tam bunu demek istedi.
PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, “ Süleyman Şah Türbesi Operasyonu PYG
ve YPG’nin onayı ve bilgisi ile gerçekleşti. Tamamen tartışılmış, konuşulmuş ve ortak
bir plan doğrultusunda uygulanmış bir harekattır. Operasyon sırasında IŞİD güçleri geri
çekilerek Türk askerine her hangi bir müdahalede bulunmadı” dedi.
Ne demek istedi?
Aslan, o eski Aslan değil.
Tam bunu demek istedi.
***
Çakallar, ince ve körpe dişleriyle ısırmaya, tırnak atmaya, havlamaya ve “Türk Ordusu’na
saha istihbaratını 11 gündür PYD, PKK, YPG olarak biz verdik” diye bağırmaya koyuldular.
Reyhanlı’ya saldırı olmuştu.
Türkiye seyretti.
Savaş uçağı düşürülmüştü.
304 | UYAN TÜRKİYEM 6
Türkiye seyretti.
Konsolosluk işgal edilmişti.
Personel rehin alınmıştı.
Türkiye yine seyretti.
Türkiye’nin gücü test ediliyordu.
Çakallar, besleniyordu.
Çakallar büyütülüyordu.
Çakal, büyünce sırtlan olur.
Keskin tırnaklı, keskin dişli.
Sırtlanlar yaratılıyordu.
Aslan, içeriden zincirliydi.
Aslan kafese bağlanmıştı.
Bir gece 4 adam gidecek.
8 roket atacak.
Türbe havaya uçurulacak.
Aslan o zaman kükreyecekti.
Böyle yalan senaryolar yazılıyordu. Sonunda türbe boşaltılıp yeni türbe inşaatı yapılırken
fotoğraf çekmeye gelen gazetecilerin objektiflerine PKK bayrağı ve çakal posterleri
girmesin diye önlem alınıyordu.
Aslan yalanla uyutuluyordu.
***
Aslanın coğrafyasını (Türkiye’nin topraklarını) küçültmek için çakalları besleyip sırtlan
yapma Osmanlı çöküp bitince Sevr Anlaşması sırasında da denenmişti. O dönemin
çakalları İzmir’e çıkmış, ecdat türbesinin bulunduğu Bursa’ya dayanmıştı. Mohaç’da
kükreyen, Sakarya’da toprağı titreten o Aslan, aniden çelik parçasına dönmüş Bursa’da
ecdat türbesini çakallardan kurtarıp, İzmir’de çakallığı denize dökmüştü.
Bugün Aslan, zincirli.
Besleme Çakal, uluyor.
Anketçiye gözdağı!
2011 seçimlerinde 50 milyon seçmen için 69 milyon adet pusula basılmıştı. Neden 19
milyon fazla pusula basıldığının açıklaması yapılamamış, bu pusulaları 13 milyon TL
karşılığı basmak için ihaleyi kazanan şirket, yapılan itiraz üzerine 3 gün sonra yenilenen
ihalede fiyatını 900 bin TL’ye indirmişti. Yeni bir seçime yaklaşıyoruz. Muhalefet partileri
uyanık olmak zorunda. Nitekim AKP oylarının yüzde 40’ın altına indiğini açıklayan Gezici
Araştırma Şirketi’nin sahibine gözdağı olsun diye; müfettişler inceleme başlattı. Şirketin
sahibi Murat Gezici, “Amaç gözdağı vermek, anketlerimizin yayınlanmasını engellemek”
diyor. Haklı olabilir. Her şey beklenebilir.
DERLEME | 305
Necati Doğru necatidogru@sozcum.com 27 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Ali Koç’un uyarısı!
Furtune dergisi her yıl dünyanın en büyük 500 firmasını (holdingini) liste yapar, yayınlar.
Ciroları nedir.
Ne kâr ederler.
Neyi üretir, satarlar.
Kaç işçi çalıştırırlar.
12 yıl geçti. Tayyip Erdoğan’ın oğlu ve “Yeni Türkiye’nin” parlayan yıldızı, gemicikleri
büyütüp filo yapabilen Bilal Erdoğan, henüz dünyanın 500 büyük şirketi listesine giremedi.
Tayyip dönemi zenginlerinden iktidar havuzcusu yapılıp tüm iri devlet ihalelerini kapan
şirketlerin sahiplerinden bir teki bile “500 dünya büyüğü arasına” sızamadı. Türkiye’den
bu listeye yıllardır sadece Koç Holding giriyor. Önceki gün Koç Holding’in yeni kuşak
sahiplerinden Ali Koç, “İki çocuğumun geleceğinden endişeliyim” uyarısı yaptı.
***
Ali Koç, kervan reisi sayılır.
Ülkenin gittiği yolu anlatıyor.
Ali Koç’un serveti, biri 6 diğeri 8 yaşında olan 2 çocuğunu ve onların çocuklarını
ve çocukların da çocuklarını yaşatacak birikime sahip. Belli ki, Ali Koç kendisi için
konuşmuyor.
Türkiye işsiz üretiyor.
Türkiye yoksul çoğaltıyor.
Evet, bütün dünyada her yıl yüz milyonlarca işsiz ve yoksul artışı var ama Türkiye daha
hızlı işsiz üretip, daha hızlı yoksul çoğaltıyor. Türkiye; “düşük gelirli ve işsizi bol ülke
tuzağına” düştü, düşürüldü, çıkamıyor.
Üretim, ithalata esir edildi.
12 yıl Türkiye’ye ihanet edildi.
Türkiye kendi fabrikaları, tarlaları, seraları, bostanlarında ithalata bağımlı üretim yaparak;
aslında ithalat yaptığı ülkelerin işsizine daha çok iş üretir oldu ve Türkiye’de işsizlik bu
yüzden çığ oldu.
***
Yapı çatırdıyor.
Biliyor musunuz? Kamu Personeli Seçme Sınavına (KPSS) giren 3.5 milyon genç
üniversite mezunu insana toplam 40 bin kişilik bir kadro verilebildi.
3.5 milyon genç.
40 bin kadro.
306 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ve başta cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, iktidar partisi milletvekilleri bu tablo
karşısında sadece kendi bildik ve tanıdıklarını devlette “VIP Listelerle” işe yerleştirmenin
ahlaksızlığına gömülmüş durumdalar.
Teyze oğlu: TRT’ye.
Emmi oğlu: PTT’ye.
Bakan oğlu: SPK’ya.
Bacanak: Telekom’a.
Yeni gelin: THY’ye.
3.5 milyon gence iş yok.
İçi boş, kof büyüme.
İçinde VIP ahlaksızlık.
Ekonomik kriz var.
Ve ondan daha ağır.
Ahlak krizi yaşanıyor.
***
Türkiye kişi başına 10 bin dolar gelir bariyerine takıldı. Orada 7 yıldır duruyor. Aslında
dürüst hesap yapanlar kişi başına gelirin 5 bin dolarda kaldığını söylemekteler.
Cumhurbaşkanı, 7 yıldır aynı yerde duruyor olmanın suçunu Merkez Bankası Başkanı’na
yıkmaya çalışarak onu “başka bir yerlere bağlı olmakla” suçladı.
Çok ağır suçlama!
Haysiyet cellatlığı!
Merkez Bankası Başkanı’nın ya cevap vermesi ya da “istifa etmesi” gerekir. Merkez
Bankası Başkanı’nın bağlı olduğu Bakan Ali Babacan‘ın da “faizi indirince kişi başına milli
gelirin 25 bin dolara fırlayacağı modelini geliştiren kıymetli liderimiz RTE, Merkez Bankası
Başkanı’na istediği zaman sövme yetkisine sahiptir” diyen bir açıklama yapması gerekir.
Ali Koç’un uyarısı:
Haysiyete çağrı!
DERLEME | 307
Orhan Bursalı obursali@cumhuriyet.com.tr 3 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ
HDP 100 Milletvekili Çıkarır, Eğer...
HDP Meclis’teki Yolsuzluk ve Rüşvet Araştırma Komisyonu’ndan üyelerini çekince
şaşırmıştım... Öyle ya, lafa gelince adamların ne hırsızlıklarını bırak ne yolsuzluklarını,
üstelik “ben sadece saz çalarım” diye caka sat.. Komisyonda bu işin mücadelesine sıra
gelince, yan çiz, oradan geri çekil...
Aha, demiştim, anlaşma gereği mi bu, RTE’ye destek mi, Kürt Hareketi’nin aman RTE’ye
bir şey olur, yargılanır falan diye bir korkusu mu var?
Gezi Parkı Direnişinde, Selahattin Demirtaş eyvah hükümet yıkılacak, RTE ile yaptıkları
alışveriş yarıda kalacak diye korkuya kapıldı, bu, hükümete karşı bir komplo; dedi..
Şaşırmıştım! Sonra ise bu sözlerinden çark ettiler.
Müzakere taslağı ortadan kalktı
Şu sıralarda, Öcalan’ın hazırlayıp sunduğu “Barış ve demokratik müzakere taslağı”ndan
söz eden var mı? En son, 13 Aralık’ta Diyarbakır’da yapılan Demokratik Toplum
Kongresi’nin eşbaşkanı Hatip Dicle, Öcalan’ın mesajını okumuştu:
“Hükümete söyleyin, ben kimseyi tehdit etmiyorum ama bu son şanstır. Bu barış
ve demokratik çözüm taslağı üzerinde.. en geç Nisan 2015’e kadar tüm aşamaları
bitmek zorunda. Mutlaka bir siyasi çözümü yakalamalıyız. Aksi takdirde sabrımın son
sınırındayım...”
Taslak üzerine konuşma yapılıyor mu? Nedenine gelince, taslakta ileri sürülen “Kürt
kimliği” üzerine isteklerin gerçekleşmesi için, RTE’nin elinde yasal ve anayasal yetkiler yok.
Bir anayasa değişikliği şart. Başbakan Yardımcısı ve Cumhurbaşkanı’nın en yakını Yalçın
Akdoğan İmralı-HDP-Kandil arasında resmi gidiş gelişleri ve görüşmeleri sürdüren kişidir.
Kürt tarafı, müzakere konularının nisana kadar kesin bir takvime bağlanması ve hükümetin
de buna imza atması gereği üzerinde dururken... Akdoğan kendilerine “Bunlar ancak
anayasanın değişmesi ile gerçekleşebilir, takvime bağlayıp söz vermek anlamsızlıktır,
Cumhurbaşkanı size kesin söz vermektedir, seçimlerde Başkanlık Anayasası’nı
gerçekleştirecek bir çoğunluk yakalarsak, sözler hemen yerine getirilecektir.Öcalan’ın en
azından ev hapsine çıkarılacağı kesindir...” dedi mi?
Sanki...
Analiz doğruysa, anlaşma var
Eğer böyleyse, Kürtler isteklerinin gerçekten yeni bir anayasa ile yerine getirilebileceğini
görüyor ve RTE’nin bunu başarmasını beklemekten de başka çareleri yok... O halde,
HDP’nin kaybetme riskini göze alarak seçimlere parti olarak girme kararının ciddi bir yönü
de bu “anlaşma” olabilir.
Eğer barajı aşamazlarsa AKP kazanacak, Meclis’te 367’yi bulamasalar bile RTE Anayasası
en azından referanduma götürülecek. Evet oyu alırsa, böylece RTE yasal diktatör olarak,
308 | UYAN TÜRKİYEM 6
Kürt Meselesi’ni çözecek. Hem RTE hem İmralı kazanacak...
Yok eğer barajı aşarlarsa, Meclis’te güçlü bir parti olarak yeni anayasa konusunda kilit parti
olacaklar. RTE’ye yönelik pozisyonları güçlenecek. HDP-AKP ittifakına varıncaya kadar bir
dizi olay yaşayacağız. (Tabii RTE yan çizmezse...)
HDP’nin çok basit aritmetik hesabı
HDP’nin barajı geçmesi için AKP’nin yüzde 44’ün altına düşmesi şart.
HarranÜniversitesi’nden Nazım Kadri Ekinci’nin analizine göre AKP’nin yüzde 5 oy kaybı
halinde, HDP “iyi” senaryoya göre tam yüzde 10; “makul” senaryoya göre 8.18 ve “mutat”
senaryoya göre ise yüzde 7.49 oy alır. Ekinci, HDP hesabını “getirisi de riski çok yüksek
karar” diye nitelendiriyor.
Bekir Ağırdır’a göre HDP’nin ağırlıkla AKP’den 2 milyon kadar oy devşirmesi gerekiyor.
HDP ise basit bir aritmetik hesap yapıyor: Cumhurbaşkanlığı seçiminden 3.9 milyon oy
aldık; 4.5 milyon oy alırsak barajı geçiyoruz, topu topu 600 bin oya ihtiyacımız var ki, bunu
rahat alırız... Ama hesap çok basit, hiç karmaşaya yer yok onlarda.
Korkut Boratav, dünkü Hürriyet’te Çamlıbel’e, BDP bu kararıyla RTE Anayasası’na ve
diktatörlük isteğine yardımcı oluyor, görüşünü savundu.
Peki, HDP’nin hiçbir hesabı tutmazsa? “Yüksek siyaset” sahnesinden silinme bedeline
karşılık, PKK kozu mu devreye girecek?
HDP 100 milletvekili bile kazanabilir
HDP bir “Türkiye partisi, Türkiye’yi bölmeyecek, tam tersine birleştirecek,
demokratikleştirecek, özgürleştirecek, Kürt kimliği meselesini, tüm Türkiye ile tartışarak
makul ölçülerde çözüm arayacak, RTE diktatoryal anayasasına hayır diyecek” bir kimlikle
ortaya çıksa, kimsenin kuşkusu olmasın ki, 100’ü aşkın milletvekili ile Meclis’e girer ve
Türkiye’nin özgürlük yolu açılır...
Ama HDP, Türkiye kimliğiyle, ülke geleceğiyle ilgilenmiyor, karanlık bir gelecek için RTE
ile işbirliği yapıyor ve “Kürt kimliğinin esiri” oluyor. RTE otoriterliğine karşı mücadele lafla
yürümez... Fiiliyatta sonuç verecek politikalarla yürür.
Taa 2013’te, Öcalan Tutanakları patladığında ilk yazmıştım ve bu çok tartışılmıştı: Kürtler
kendilerine özgürlük, Türklere ise RTE diktasını öngörüyor... “Benim meselem başka, sen
kendi meselenle uğraş...”
Siyaset hiç de böyle bir şey değil... Kürt siyasi ve silahlı hareketi bunu er geç, hayatın
pratiğinde öğrenecek...
Hep birlikte ağır bedel ödeyerek...
DERLEME | 309
Orhan Bursalı obursali@cumhuriyet.com.tr 9 Şubat 2015 CUMHURİYET GAZETESİ
Yüzde 50’nin Nefreti
Arınç’ın sözüdür bu. AKP ve RTE’nin “kamplaştırma”,
muhalefeti “ötekileştirme”politikasıyla seçmen kitlesini istikrarsızlaştırmanın sonucunu
dile getiriyor Arınç. Büyük bir nefret! Bir ülkede ulusun içine nefret ekmekten daha büyük
kötülük olabilir mi?! O zaman her türlü kırılganlığa açık bir toplum yaratılmış demektir. Ulusun birliği değil parçalanmışlığı görüntüsü. İktidarın, oy kullananların yarısının oyunu
alması bir başarıysa, uygulama ve politikalarıyla diğer yarısının nefretini kazanması
da büyük bir başarısızlıktır. Arınç, siyasetten uzaklaşma dönemine yaklaştıkça daha
özgür konuşuyor sanki, ama biliyoruz ki geçmişte “çenesini tutamayıp” doğruları söylediği
durumlarda, büyük geri çekilişlerine de tanık olduğumuz bir siyasetçidir. CNNTürk’teki
konuşmasında çok daha ilginç yönler var, bir bakın derim. AKP iktidarının en büyük çıkmazıdır, karşısına aldığı yüzde 50’nin nefreti! Çeşitli
aşamalarda, ülkede siyasetin ekonomik ve toplumsal gelişmenin seyrine göre, bu nefret
çoğalacaktır.
Demirtaş itiraf ediyor, bizi doğruluyor AKP’nin başarıyla değil başarısızlıkla yürüttüğü başka bir konu da çözüm sürecidir. Burada
hep dile getirdim; saydam olmayan bir şekilde, gizlilikle, bırakın fikir söylemeyi, milletin
seyici bile olmadığı bir sürece gözü kapalı destek vermek söz konusu bile edilemez.. Geçen gün HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın kendisiyle yapılan ilginç bir söyleşide
dile getirdiklerinin, bizim iki yıldır söylediklerimizden hiç farklı olmadığını görünce,
şaşırmadım değil: “Müzakere süreçleri şeffaf olduğu oranda toplumsal destek devam eder, müzakerenin
başarı şansı da artar. Çünkü şeffaflık sivil toplumun katılımını da sağlar. Oysa şu
anda kapalı kapılar ardında, herkesin rahatlıkla komplo teorisi üretebileceği bir şekilde
yürüyor bu süreç. İtirazlarımıza rağmen, hükümetin ısrarıyla böyle yürüyor. Yoksa biz
şunun farkındayız; şeffaflığın olmaması, süreci her zaman tıkanma riskiyle karşı karşıya
bırakır. Hükümet bu konuda çok ketumdur; elindeki müzakere sürecini zamana yayarak
harcanacak bir siyasi rant olarak görüyor. Bir kerede de harcamıyor bu siyasi rantı.
Zamana yayılmış bir şekilde, ihtiyacı oldukça seçimden seçime kullanılabilir, sürdürülebilir
bir müzakere yöntemi tercih ediyor.” (Tanıl Bora, söyleşi, Birikim dergisi) Durum budur, ne yazıyorsak o! Demirtaş’ın bunu açık yüreklilikle dile getirmesi, RTE’ye
mahkûm olmak gibi çaresizliğin de ifadesi mi?! Söyleşiye bakın, başka ilginç tartışılacak
noktalar da bulacaksınız.
Hesap vermeyen başkanlık sistemi askeri diktadır RTE anayasasına doğrudan girmedik bu köşede henüz. Pek çok kişi “başkanlık rejiminin neresi kötü” diyor. Tabii, RTE’nin medyadaki adamları
310 | UYAN TÜRKİYEM 6
özellikle. Bir kimsenin “adamı olmak” kadar kötü bir şey olamaz! O zaman efendi başka ne
isterse onu da kabul edip savunmak zorunda kalırsın. Yarın,kardeşim diktatörlüğün nesi
kötü.. Diktatör var diktatör var, bizimki iyi, yararlı, halkını seven diktatör.. diye yazmaya
başlarsın... Burada Başkanlık Rejimi mi Parlamenter Sistem mi gibi, kitaplarda yer alan teorik bilgilerin
iyiliği ve kötülüğü tartışılmıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın istediği tek
adamlık rejiminin ülkeyi nereye götüreceği tartışılıyor. Türkiye gibi demokrasinin sandıktan ibaret olduğu, demokrasinin diğer tüm ilkelerinin
yerlerde süründüğü ülkelerde, dinci politikacı yönü güçlü sağcı bir liderin altında, ancak
diktatörlüğe doğru yelken açılabileceği gerçeğini yaşıyoruz. Yargıdan tutun tüm kurumlara emir veren, doğru ve yanlışlarının sadece Meclis’te siyasal
aklama ile “yargılanması gerektiğine” inanan bir bakışla karşı karşıyayız. Hayır, bin kez
hayır! Tolga Tanış, dün ABD başkentinden yazdığı “Başkanlık değil, yolsuzluk önemli”başlıklı
yazısında, Amerikan Başkanlık Sistemi’nin, hepimizin bildiği özelliğini bir kez daha
anımsatıyordu: “Cumhurbaşkanı diyor ki ‘en iyi demokrasi en iyi ekonomi ABD’de diyorlar, ABD bu noktaya
Başkanlık Sistemi ile geldi’.. Hayır, parlamenter sistemin yerine Başkanlık Sistemi ile
yönetildiği için gelmedi ABD bu noktaya. Yönetimdeki kuvvetler ayrılığı, güçlü bir yargı ve
yöneticiler için konulan hesap verilebilirlik kuralı ile geldi.” (Hürriyet)
RTE’nin hiç sevmediği şeyler!
Ey halkım, yetki ver, kendimi feshedeceğim! RTE ve adamları Başbakan Davutoğlu’na görevler veriyor: Partinin seçim programına
almalı, meydanlarda başkanlık anayasasına geçileceğini söylemeli, meydanlarda halka
bunun sözünü vermeli... Davutoğlu meydanlarda şunu mu söyleyecek yani: Sayın halkım, ben başbakan olarak fuzuli ve faydasız bir insanım. Bu kahrolası şimdiki
anayasa beni karşınıza ne yazık ki başbakan olarak çıkarıyor. Utanarak yapıyorum bu
işi... Size söz veriyorum, başbakanlığı ve kendimi yok edeceğim, yeter ki siz başkanlık
anayasasını yapacak yeter bir çoğunluğu sağlayın Meclis’te... Komik olmayın. Kimse sahip olduğu anayasal-yasal yetkilerin yerle bir edilmesini istemez.
Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında kesin bir yetki-görev çatışması vardır. Her
AKP’linin oturmak için rüyasını kurduğu o koltuk orada kalır. RTE de kendi yerinde. Yazın
bir kenara! DERLEME | 311
Örsan K. Öymen orsanoymen@gmail.com 5 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Emperyalizm, kapitalizm ve dincilik
Kapitalizme, emperyalizme ve dinciliğe karşı mücadele birbirinden ayrılamaz. Bu üç unsur
da özellikle Türkiye örneğinde, birbirini besleyen, birbirine bağlı durumlardır.
Laiklik ilkesinin geçerli olduğu bir durumda din tek başına zaten bir sorun oluşturmaz.
Din ve devlet, din ve siyaset, din ve hukuk, din ve eğitim işlerinin ayrılması koşuluyla,
vatandaşlar dini inanç ve ibadet özgürlüklerini yerine getirebilirler. Din ile dincilik
kavramlarını ayırmak gerekir. Laiklik ilkesini çökertmek amacıyla ortaya çıkan dincilik,
siyasetin, hukukun, devletin, eğitimin, bilimin, sanatın, felsefenin, günlük yaşamın dine
endekslendiği ve indirgendiği, dinin her şeyi esir aldığı, din fetişizminin geçerli olduğu,
dinin despotizme dönüştüğü bir durumdur. Türkiye’de yaşanan budur.
AKP bir yandan sermayeci anlayışla, işçilerin, çiftçilerin, memurların, emeklilerin,
çalışanların sömürüldüğü bir düzeni sürdürürken, bir yandan da dinci politikalar
uygulayarak, anayasanın değiştirilemez maddesi olan laiklik ilkesini fiilen ortadan
kaldırıyor. AKP anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde ederse laiklik ilkesini resmen de
ortadan kaldıracak.
Sermayeci ve dinci bir devletin ve hükümetin, emperyalizmin kurbanı olması çok kolaydır.
Her şeyin özelleştirildiği bir ülkeye emperyalizm kolayca sızar. Etnik kimliğin, dini kimliğin
ve mezhep kimliğinin, vatan ve vatandaşlık kimliğinin önüne geçtiği bir ülkeye emperyalizm
kolayca sızar. Laiklik ilkesinin ortadan kalktığı bir ülkeye emperyalizm kolayca sızar.
19. Yüzyıl Alman filozofu Karl Marx’ın sözünü ettiği “Din halkın afyonudur” sözünün ne
kadar gerçek olduğunu bugünkü Türkiye örneği çok açık bir biçimde gösteriyor. Laiklik
ilkesinin geçerli olduğu yerde din belki afyon olmak zorunda değildir, ancak laiklik ilkesinin
olmadığı bir ülkede, dinin en büyük afyon olduğu kesindir.
Yolsuzluk iddiaları, insan hakları ihlalleri, düşünce, ifade ve basın-yayın özgürlüğü ihlalleri,
hukuk devletinin ve yasama, yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığı ilkesinin ortadan
kalkması, Erdoğan’ın padişahlık sevdası, PKK terörüne verilen tavizler, ekonomik sömürü
düzeni, bunların hepsi, siyasetteki dini söylemlerle ve uygulamalarla bir anda buharlaşıyor,
örtbas ediliyor. Dincilik, sömürü düzenini, kapitalizmi ve emperyalizmi ayakta tutuyor.
Bugün Türkiye’de yaşanan kapitalizmin de, emperyalizmin de en büyük koruyucusu
dinciliktir. Dincilik nedeniye Türkiye bağımsızlığını neredeyse tamamıyla yitirmiş, yerli ve
yabancı sermaye odaklarının, yerli ve yabancı bölücü odakların oyuncağı ve kuklası haline
gelmiştir.
Bu nedenle, bir yandan emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele verilirken, bir
yandan da dinciliğe karşı etkin mücadele verilmesi yaşamsal önemde bir konudur.
Bunlara karşı paralel bir biçimde mücadele verilmelidir. Tarihte sosyalizm her zaman bunu
312 | UYAN TÜRKİYEM 6
yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk de bunu yapmıştır.
Emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele verirken, dinciliğe karşı mücadele ihmal
edilirse, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilen mücadele kesinlikle başarısızlığa uğrar.
Komünistlerin, sosyalistlerin, sosyal demokratların, demokratik solcuların sadece
yolsuzluklara ve/veya PKK terörüne odaklanması doğru değildir. Laiklik olmadan
komünizm de olmaz, sosyalizm de olmaz, sosyal demokrasi de olmaz! Laikliğin olmadığı
bir yerde antiemperyalist ve antikapitalist bir model, olsa olsa, İran ve Humeyni modeli gibi
bir şey olur. Bu nedenle siyaseti tek başına antiemperyalizm ve/veya antikapitalizm üzerine
kurmak doğru değildir.
Nitekim Atatürk de bir yandan emperyalizme karşı savaşmış, bir yandan da Türkiye’nin din
devleti olmaması için, Türkiye’nin uygar bir ülke olması için büyük bir mücadele vermiştir.
Mustafa Kemal sadece cephede savaşmamış, savaşı kazandıktan sonra, demok-ratik
ve laik bir ülke kurmak için devrim yapmış, hatta devrimlerden önce, cephede savaştığı
dönemde bile, söz konusu savaşı kazanırsa, nasıl bir ülke kuracağının tasarımını
yapmıştır. Örneğin Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında bile, silah arkadaşlarıyla, laiklik
temelli çağdaş bir eğitim sisteminin nasıl olması gerektiğine dair tartışmalar, toplantılar
düzenlemiş, bununla ilgili metinler yazmış, kitaplar okumuştur.
Kurtuluş Savaşı bir bağımsızlık mücadelesidir. Ancak Atatürk’e göre bağımsızlık, sadece
cephede savaşarak kazanılacak bir şey değildir. Atatürk, demokrasinin, laikliğin, bilimin,
sanatın, felsefenin, özgür düşüncenin olmadığı bir yerde, dinin her şeyi esir aldığı bir
ülkede, bağımsızlığın da ayakta kalamayacağını biliyordu.
DERLEME | 313
Örsan K. Öymen orsanoymen@gmail.com 8 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Aydınlanma, Pozitivizm ve Kemalizm
Son yıllarda, özellikle İslamcı çevrede, “Aydınlanma”, “Pozitivizm” ve “Kemalizm”
kavramları, neredeyse bir aşağılama ve küçümseme ifadesi olarak kullanılmaya başlandı.
Te-levizyonlarda, gazetelerde, yayınlarda, İslamcı yazarlar ve yorumcular, bu akımları,
artık modası geçmiş, geride bırakılması gereken şeyler olarak sunmaya çalışıyor.
Oysa bunu yaparken, eleştirdikleri ve küçümsedikleri kavramların ve akımların ne
anlama geldiğini bile ortaya koymuyorlar. Yaptıkları şey sadece kavramları ve akımları
damgalamak.
Avrupa’da 17. ve 18. yüzyılda yaşanan ve “Aydınlanma” olarak bilinen dönem ne anlama
gelir? 1) Mutlak monarşinin sona erme sürecinin başlaması, yasama, yürütme ve yargı
arasında güçler ayrılığı ilkesinin ortaya çıkması. 2) Feodalizmin, toprak ağalığı sisteminin
sona erme sürecinin başlaması, herkese özel mülkiyet hakkının tanınması. 3)
Teokrasinin sona erme sürecinin başlaması, laiklik ilkesinin devreye girmesi, din ve
devlet, din ve siyaset, din ve hukuk, din ve eğitim işlerinin ayrılması ve dinin etki alanının
daraltılması koşuluyla, dini inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence altına alınması. 4) Bilim,
sanat ve felsefe alanında atılımların yapılması, dini dogmaların ve teolojinin yerini, bilimin
ve dinin etkisinden kurtulmuş felsefenin alması.
Türkiye’deki İslamcı siyaset işte bunlara düşmandır!
Almanya, Avusturya, Fransa ve İngiltere’de 19. ve 20. yüzyılda gelişen “Pozitivizm” akımı
ne anlama gelir? Pozitivizmin farklı biçimleri ve açılımları olsa da genel olarak bu akımın
tezi şuy-du: Bilgi adına ortaya bir şey konacaksa, bunu metafizik, teoloji ve din değil, bilim
yapar. Metafizik, teoloji ve dindeki ifadeler; öznel, duygusal ve dışavurumsal anlamlar
içerebilir, ancak bilişsel bir anlam içermez. Metafizik, teoloji ve din, doğruluk, gerçeklik
ve hakikat adına bir önerme ortaya koyamaz. Pozitivizmin kökeninde Epikuros, Bacon,
Hobbes, Locke, Hume gibi filozofların geliştirdiği, deneycilik veya ampirizm olarak da
bilinen, deneyimcilik akımı yatar.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “En gerçek kılavuz bilimdir” (“En hakiki mürşit ilimdir”) sözü de,
doğrudan bu bakış açısına işaret eder.
Türkiye’de İslamcı siyaset işte bunlara düşmandır!
“Kemalizm” nedir? Atatürk’ün devrimlerinin temel ilkelerini özetlemek için bazıları
tarafından kullanılan bir terim. Kavramlar üzerinden değil, kişi adları üzerinden “izm”lerin
ve ideolojilerin oluşturulması doğru mudur, bu tartışılabilir. Ancak sonuçta, “Kemalizm”
kavramının nelere işaret ettiğine baktığımızda, karşımıza yine “Aydınlanma” döneminin
314 | UYAN TÜRKİYEM 6
ilkeleri çıkar. Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Milliyetçilik ve Devrimcilik,
Avrupa’daki “Aydınlanma” döneminde ortaya çıkan ve gelişen kavramlardır.
Cumhuriyetçilik, oligarşi ve monarşi gibi yönetim biçimleri yerine halk yönetimini savunur.
Halkçılık, belli imtiyazlı sınıfların çıkarları yerine, halkın bir bütün olarak yararının
gözetilmesini savunur. Devletçilik, halkın yararı için çalışan merkezi bir organizasyonun
olması, her şeyin özel sektöre ve ticarete bırakılmaması, devletin öncülüğünde de
ekonomik ve sosyal kalkınmanın gerçekleşmesi gerektiğini savunur. Laiklik, din ve devlet,
din ve siyaset, din ve hukuk, din ve eğitim işlerinin ayrılması ve bunların ayrılması, dinin
etki alanının sınırlandırılması koşuluyla, dini inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence
altına alınmasını savunur. Milliyetçilik, ümmet ve mezhep bilincinin yerine, (ırkçılıktan ve
şovenizmden farklı olarak), bir millet, vatan ve vatandaşlık bilincinin yerleşmesini savunur.
Devrimcilik, muhafazakar, gelenekçi ve statükocu anlayışa karşı çıkılması gerektiğini,
toplumu ileriye götürecek devrimlerin sürekli uygulanması gerektiğini savunur.
Türkiye’de İslamcı siyaset işte bunlara düşmandır!
Türkiye’de kavramlar ters yüz edilmiş, iyi olan “kötü” olana, kötü olan “iyi” olana
dönüştürülmüştür. Okumuş cahillerin eline düşen siyaset, medya ve akademi, devrimci,
ilerici, toplumcu olan her şeyi yerle bir etmiştir. İlkellik, gericilik, cahillik, dogmatizm ve
despotizm, statüko karşıtlığı olarak pazarlanmış, gerçekte, ortaçağda kalması gereken
statükonun kendisi, yeniden hortlatılmaya çalışılmıştır. Bu karşı-devrim sürecine de, en
büyük desteği, sahte-devrimciler vermiştir.
Türkiye’nin devrimcileri bir gün elbette, karşı-devrimcilerden de, sahte-devrimcilerden de
bunun hesabını soracaktır. Karşı-devrimciler ve sahte-devrimciler, eninde sonunda tarihin
çöp sepetindeki yerlerini alacaklardır!
Aydınlanma, Pozitivizm ve KemalizmSon yıllarda, özellikle İslamcı çevrede, “Aydınlanma”,
“Pozitivizm” ve “Kemalizm” kavramları, neredeyse bir aşağılama ve küçümseme ifadesi
olarak kullanılmaya başlandı. Te-levizyonlarda, gazetelerde, yayınlarda, İslamcı yazarlar
ve yorumcular, bu akımları, artık modası geçmiş, geride bırakılması gereken şeyler olarak
sunmaya çalışıyor.
Oysa bunu yaparken, eleştirdikleri ve küçümsedikleri kavramların ve akımların ne
anlama geldiğini bile ortaya koymuyorlar. Yaptıkları şey sadece kavramları ve akımları
damgalamak.
Avrupa’da 17. ve 18. yüzyılda yaşanan ve “Aydınlanma” olarak bilinen dönem ne anlama
gelir? 1) Mutlak monarşinin sona erme sürecinin başlaması, yasama, yürütme ve yargı
arasında güçler ayrılığı ilkesinin ortaya çıkması. 2) Feodalizmin, toprak ağalığı sisteminin
sona erme sürecinin başlaması, herkese özel mülkiyet hakkının tanınması. 3)
Teokrasinin sona erme sürecinin başlaması, laiklik ilkesinin devreye girmesi, din ve
devlet, din ve siyaset, din ve hukuk, din ve eğitim işlerinin ayrılması ve dinin etki alanının
daraltılması koşuluyla, dini inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence altına alınması. 4) Bilim,
sanat ve felsefe alanında atılımların yapılması, dini dogmaların ve teolojinin yerini, bilimin
ve dinin etkisinden kurtulmuş felsefenin alması.
DERLEME | 315
Türkiye’deki İslamcı siyaset işte bunlara düşmandır!
Almanya, Avusturya, Fransa ve İngiltere’de 19. ve 20. yüzyılda gelişen “Pozitivizm” akımı
ne anlama gelir? Pozitivizmin farklı biçimleri ve açılımları olsa da genel olarak bu akımın
tezi şuy-du: Bilgi adına ortaya bir şey konacaksa, bunu metafizik, teoloji ve din değil, bilim
yapar. Metafizik, teoloji ve dindeki ifadeler; öznel, duygusal ve dışavurumsal anlamlar
içerebilir, ancak bilişsel bir anlam içermez. Metafizik, teoloji ve din, doğruluk, gerçeklik
ve hakikat adına bir önerme ortaya koyamaz. Pozitivizmin kökeninde Epikuros, Bacon,
Hobbes, Locke, Hume gibi filozofların geliştirdiği, deneycilik veya ampirizm olarak da
bilinen, deneyimcilik akımı yatar.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “En gerçek kılavuz bilimdir” (“En hakiki mürşit ilimdir”) sözü de,
doğrudan bu bakış açısına işaret eder.
Türkiye’de İslamcı siyaset işte bunlara düşmandır!
“Kemalizm” nedir? Atatürk’ün devrimlerinin temel ilkelerini özetlemek için bazıları
tarafından kullanılan bir terim. Kavramlar üzerinden değil, kişi adları üzerinden “izm”lerin
ve ideolojilerin oluşturulması doğru mudur, bu tartışılabilir. Ancak sonuçta, “Kemalizm”
kavramının nelere işaret ettiğine baktığımızda, karşımıza yine “Aydınlanma” döneminin
ilkeleri çıkar. Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Milliyetçilik ve Devrimcilik,
Avrupa’daki “Aydınlanma” döneminde ortaya çıkan ve gelişen kavramlardır.
Cumhuriyetçilik, oligarşi ve monarşi gibi yönetim biçimleri yerine halk yönetimini savunur.
Halkçılık, belli imtiyazlı sınıfların çıkarları yerine, halkın bir bütün olarak yararının
gözetilmesini savunur. Devletçilik, halkın yararı için çalışan merkezi bir organizasyonun
olması, her şeyin özel sektöre ve ticarete bırakılmaması, devletin öncülüğünde de
ekonomik ve sosyal kalkınmanın gerçekleşmesi gerektiğini savunur. Laiklik, din ve devlet,
din ve siyaset, din ve hukuk, din ve eğitim işlerinin ayrılması ve bunların ayrılması, dinin
etki alanının sınırlandırılması koşuluyla, dini inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence
altına alınmasını savunur. Milliyetçilik, ümmet ve mezhep bilincinin yerine, (ırkçılıktan ve
şovenizmden farklı olarak), bir millet, vatan ve vatandaşlık bilincinin yerleşmesini savunur.
Devrimcilik, muhafazakar, gelenekçi ve statükocu anlayışa karşı çıkılması gerektiğini,
toplumu ileriye götürecek devrimlerin sürekli uygulanması gerektiğini savunur.
Türkiye’de İslamcı siyaset işte bunlara düşmandır!
Türkiye’de kavramlar ters yüz edilmiş, iyi olan “kötü” olana, kötü olan “iyi” olana
dönüştürülmüştür. Okumuş cahillerin eline düşen siyaset, medya ve akademi, devrimci,
ilerici, toplumcu olan her şeyi yerle bir etmiştir. İlkellik, gericilik, cahillik, dogmatizm ve
despotizm, statüko karşıtlığı olarak pazarlanmış, gerçekte, ortaçağda kalması gereken
statükonun kendisi, yeniden hortlatılmaya çalışılmıştır. Bu karşı-devrim sürecine de, en
büyük desteği, sahte-devrimciler vermiştir.
Türkiye’nin devrimcileri bir gün elbette, karşı-devrimcilerden de, sahte-devrimcilerden de
bunun hesabını soracaktır. Karşı-devrimciler ve sahte-devrimciler, eninde sonunda tarihin
çöp sepetindeki yerlerini alacaklardır!
316 | UYAN TÜRKİYEM 6
Örsan K. Öymen orsanoymen@gmail.com 12 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Devlet Terörü Paketi
Padişah Recep Tayyip Erdoğan ile Sadrazam Ahmet Davutoğlu, bir yandan, “Yeni
Türkiye” adı altında, yüzlerce yıl önce var olan eski bir imparatorluğu ve gerici bir zihniyeti
mezardan diriltmeye çalışırken, bir yandan da, “Güvenlik Paketi” adı altında, bu eski
imparatorluk yapısını polis koruması, daha doğrusu yeniçeri koruması altına almaya
çalışıyor. Amaç, “Yeni Türkiye” adı altında yutturmaya çalıştıkları “Eski İmparatorluk”
düzenini ve diktatörlük rejimini polis koruması altına almak.
Erdoğan, Davutoğlu ve AKP, kavramları tersyüz etme konusunda uzmanlar. Bu onların
bilinçli olarak uyguladıkları bir taktik ve yöntem. Medyanın, akademinin ve siyasetin büyük
bir kısmı, bu taktiği ve yöntemi hala deşifre edemediği için, medyanın, akademinin ve
siyasetin büyük bir kısmı Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun ve AKP’nin peşinden, Nietzsche’nin
deyişiyle, bir sürü zihniyetiyle sürüklendiği için, yaratıcılıktan yoksun olduğu için, kendi
değerlerini kendisi yaratamadığı için, aciz, zayıf ve zavallı olduğu için, zeka özürlü veya
kötü niyetli olduğu için, Türkiye iç savaşa doğru sürüklenmeye devam ediyor.
Erdoğan, Davutoğlu ve AKP “demokrasi” diyorsa, bilin ki bu aslında diktatörlüktür.
Erdoğan, Davutoğlu ve AKP “Yeni Türkiye” diyorsa, bilin ki bu aslında eski Türkiye’dir.
Erdoğan, Davutoğlu ve AKP “Güvenlik Paketi” diyorsa, bilin ki bu aslında devlet terörü
paketidir!
Erdoğan, Davutoğlu ve AKP’nin ne demek istediklerini anlamak istiyorsanız, kullandıkları
terimlerin zıt anlamlı terimlerini bulun, işte anlatmak istedikleri şey aslında odur! Onların
söyleminde, kullandıkları terimin anlamı ile kastettikleri anlam arasında uçurumlar vardır.
Onların sözlerinde, kullandıkları terimin anlamını zıddına çevirin, işte o terime yükledikleri
anlam aslında odur. Onlar, terimlerin ve kavramların içini boşaltmak, kastettikleri anlamları,
anlamı farklı olan terimlerle kamufle etmek, örtbas etmeye çalışmak, kötü olan her şeyi, iyi
bir şeymiş gibi pazarlamak ve sunmak ve halkı kandırmak konusunda uzmanlardır. Onlar,
kavram sihirbazı ve hokkabazıdırlar.
Bu sözde “Güvenlik Paketi” ile de, yargıda olan bazı yetkilerin valiye ve kaymakama
devredilmesi, hakim ve savcıda olan gözaltına alma yetkisinin polise verilmesi, yargı
kararı olmadan, avukatla görüşme olanağı da tanınmadan, vatandaşın 48 saat gözaltına
alınabilmesi, anayasada güvence altına alınmış olan toplanma ve gösteri eylemine
katılanların, potansiyel terörist muamelesi görmesinin yolunun açılması, yargı yetkisinin,
idareye devredilmesi, dolayısıyla, yargı ve yürütme arasındaki güçler ayrılığı ilkesinin
sadece fiilen değil, resmen de ortadan kalkması öngörülmektedir!
“Türk tipi” başkanlık sistemiyle nasıl yasama ile yürütme arasındaki güçler ayrılığı ilkesinin
ortadan kaldırılması hedefleniyorsa, yasama, yürütmenin emrine sokuluyorsa, yani
DERLEME | 317
demokrasi, “Türk tipi turşu” gibi kavanoza kapatılıyorsa, bu uygulamayla da yürütme ile
yargı arasındaki güçler ayrılığı ortadan kaldırılıyor, şu anda zaten uygulandığı gibi, yargının
yürütmenin emrine sokulması da bir kenara atılıyor, yargı belli bir aşamada devre dışı
bırakılıyor, yargının yapması gereken işi, yürütmenin emrindeki yeniçeri güçleri yapıyor!
18. yüzyılda Avrupa’da Baron Montesquieu ve Jean-Jacques Rousseau gibi filozofların
gündeme getirdiği yasama, yürütme ve yargı arasındaki güçler ayrılığı ilkesi, 21. yüzyılda
Türkiye’de hala tartışma konusu! Türkiye 21. yüzyılda, monarşiye ve teokrasiye geri
dönmek için çabalıyor, 1776 Amerikan devrimi ve 1789 Fransız devrimi ile başlayan
süreçleri, 1923 Türk devrimi ile başlayan süreci, tersine çevirmeye çalışıyor!
İstanbul Barosu dahil, Türkiye’deki birçok baro, yaptıkları açıklamalarda, bu sözde
güvenlik paketinin bir rejim değişikliği paketi olduğunu, paketin anayasaya aykırı olduğunu,
söz konusu paketin yasalaşması durumunda, bunu tanımayacaklarını, anayasaya,
demokrasiye, temel insan haklarına, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne sahip
çıkacaklarını açıkladılar. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, “Direnmek evrensel
bir haktır. Zulme teslim olmak bizim kitabımızda yoktur” diyerek, şiddet içermeyen
eylemlerle, baskıya ve zulüme karşı durulmasının doğal bir hak olduğunu vurguladı.
Erdoğan ve AKP diktasının bir meşruiyeti kalmamıştır. Anayasanın değiştirilemez
ilkelerinden birisi olan, demokratik, laik, hukuk devleti ilkesi, fiilen ortadan kaldırılmıştır.
Erdoğan ve AKP, sandık desteğiyle sivil darbe yapmıştır. Şimdi önümüzde duran konu, bu
sorunun nasıl çözüleceğidir.
318 | UYAN TÜRKİYEM 6
Örsan K. Öymen orsanoymen@gmail.com 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Çıkış yolu
Son yıllarda Türkiye’de meydana gelen siyasi gelişmeler bir cümlede şöyle özetlenebilir:
Rejim düşmanı Padişah Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, sandık desteğini de arkasına
alarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değiştirilemez temel ilkesi olan demokratik, laik,
hukuk devleti ilkesini fiilen ortadan kaldırarak sivil darbe yapmıştır.
Demokrasiyi sandıkçılığa indirgeyen Erdoğan; laiklik ilkesini, yasama, yürütme, yargı
arasındaki güçler ayrılığı ilkesini, düşünce, ifade, basın-yayın, örgütlenme, toplanma
ve gösteri özgürlüğünü hiçe sayarak Türkiye Cumhuriyeti rejiminin temel ilkesi olan
demokratik, laik, hukuk devleti ilkesine karşı darbe yapmıştır.
Bunun anlamı, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaktır. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti
var olmak ve yok olmak arasında gidip gelmektedir. Erdoğan’a ve AKP’ye karşı mücadele,
olmak veya olmamak mücadelesidir. Bu, varoluşsal bir mücadeledir.
Sivil darbe yapan, Anayasal düzeni ortadan kaldıran, demokrasiyi, laikliği ve hukuk
devletini fiilen lağveden Erdoğan ve AKP, hukuken meşruiyetini yitirmiştir. Erdoğan ve AKP
artık hukuken yok hükmündedir. Erdoğan ve AKP, kendi kurguladığı mitolojik fantastik
dünyada, kendisinin meşru olduğu sanısıyla yaşasa da, uluslararası ve ulusal hukuk
açısından yok hükmündedir ve gayri meşrudur.
Bunun bilincinde olan ve AKP’ye karşı mücadele veren halk kesimleri, artık sürdürülemez
olan ve Türkiye’yi kilitleyen bu statükodan çıkış yolu aramaktadır. Bu çerçevede halk
arasında çeşitli olasılıklar tartışılmakta ve ifade edilmektedir. Bunlar beş ana başlık altında
özetlenebilir:
1)CHP’nin seçim zaferi: Haziran 2015’te yapılacak genel seçimlerden ana muhalefet partisi
Cumhuriyet Halk Partisi’nin zaferle çıkması, CHP’nin birinci parti çıkması ve 12 yıldır süren
AKP iktidarının seçimle sona ermesi. Türkiye için en sancısız, en yumuşak geçiş süreci bu
olur. Sandıkla gelen diktatörlüğün yine sandıkla son bulması en ideal yoldur.
2)CHP ve AKP arasındaki farkın kapanması, HDP’nin barajı geçmesi: Haziran 2015
genel seçimlerde AKP birinci parti çıksa da, AKP ile CHP arasındaki farkın önemli bir
ölçüde kapanması, örneğin yüzde 5’lere, yüzde 7’lere kadar inmesi, HDP’nin de yüzde 10
barajını geçmesi, böylece AKP’nin TBMM’de tek başına Anayasa değişikliği yapmasının
DERLEME | 319
önlenmesi, TBMM’de rahatça hareket etmesinin önüne geçilmesi, CHP, MHP ve HDP ile
birçok konuda uzlaşmak zorunda kalması, tek başına hükümet kurmakta bile zorlanması.
3)Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatması: Çok partili serbest seçimli sistemin,
demokrasinin ortadan kaldırılmasının aracı olarak kullanılamayacağı ilkesinden yola
çıkılarak, AKP’nin Anayasal ve demokratik düzeni ortadan kaldırmasından ve laiklik karşıtı
odakların merkezi haline gelmesinden dolayı, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatması,
AKP’nin tüm üst düzey yöneticilerine ömür boyu siyaset yasağı getirilmesi.
4)Demokratik halk devrimi: Büyük halk kitlelerinin, “Gezi” olaylarında olduğu gibi,
Anayasa’da da garanti altına alınan toplanma ve gösteri haklarını kullanmaları, şiddete
başvurmadan protesto haklarını kullanmaları, milyonlarca vatandaşın, Erdoğan ve AKP
hükümeti istifa edene kadar protesto gösterilerini sürdürmesi, Erdoğan ve AKP’nin polis
terörüne ve şiddetine başvurması durumunda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Cumhurbaşkanı
ve Başbakan’ın talimatlarını uygulamayarak, polis ile halkın arasına girmesi ve halkın
güvenliğini sağlaması, Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin istifa etmesi.
5)Askeri darbe: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askeri darbeyle AKP hükümetini devirmesi,
AKP’nin kapatılması, Erdoğan dahil, AKP’nin üst yönetimine ömür boyu siyaset yasağı
getirilmesi, geçici bir askeri diktatörlüğün, sivil diktatörlükle yer değiştirmesi, askeri
yönetimin yönetimi en kısa sürede demokratik, laik, hukuk devleti ilkesini yürürlüğe
sokacak sivil bir yönetime devretmesi ve çok partili serbest seçimlere dönülmesi. Bu, tercih
edilmesi çok zor olan en sancılı seçenektir.
Sonuçta, Erdoğan’ın ve AKP’nin kurmuş olduğu mevcut statükonun ve dikta rejiminin
sürdürülebilirliği kalmamıştır. Bunun aksini düşünen hayal aleminde yaşamaktadır. Türkiye
Cumhuriyeti, tek bir kişinin hırslarına, ihtiraslarına, kinlerine, öfkelerine, nefretlerine, ruhsal
çalkantılarına kurban edilemeyecek kadar büyük, ciddi ve tarihsel öneme sahip bir ülkedir.
Bu nedenle, Türkiye’yi daha da sancılı süreçlere sokmadan, Cumhuriyet Halk Partisi’ne
sahip çıkmak, Haziran’daki genel seçimlerde, tüm eksiklerine rağmen, CHP’ye oy vermek
en iyi çıkış yoludur.
320 | UYAN TÜRKİYEM 6
Örsan K. Öymen orsanoymen@gmail.com 19 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Direnme hakkı
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi Genel
Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, halkın diktatörlüğe karşı direnmesinin evrensel bir hak
olduğunu hatırlatınca, AKP’liler elektro şoka uğramış tavuklara döndüler. Panik atak
geçiren AKP’liler, Kılıçdaroğlu’nu hemen darbecilikle ve terörü desteklemekle suçlamaya
başladı.
Çünkü AKP’lilerin en büyük kabusu, CHP öncülüğünde gerçekleşmesi olası bir demokratik
halk direnişi ve devrimidir. CHP’nin böyle bir direnişe öncülük etmesi, CHP’nin yaklaşık
beşte biri kadar bir seçmen kitlesi olan HDP’nin direniş çağrısından çok daha büyük bir
etki yaratacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olan, kökenleri Kuvayı Milliye
hareketine dayanan, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve ilk Genel Başkanı olduğu,
Türkiye’nin tüm il, ilçe ve beldelerinde örgütlü olan, yaklaşık 13 milyon seçmeni, 1
milyondan fazla üyesi olan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ana muhalefet partisi olan
CHP’nin öncülüğünde gerçekleşecek olan bir halk direnişi, Türkiye’de hiçbir halk direnişine
benzemez ve polis terörüyle de kolay kolay bastırılamaz.
Kılıçdaroğlu’nun burada sözünü ettiği direniş kuşkusuz ki, Anayasa tarafından güvence
altına alınan ve şiddet içermeyen gösteri, toplanma, örgütlenme ve protesto hareketleridir.
Ancak bu hareketler sayesinde de, dünyadaki birçok diktatörlük devrilmiş, demokrasinin,
adaletin, insan haklarının, düşünce, ifade, basın-yayın, örgütlenme özgürlüğünün, yasama,
yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığının ve laikliğin tahsis edilmesi ve/veya bir önceki
yönetim tarzına göre daha iyi bir yönetim tarzına geçilmesi sağlanmıştır.
En ideal çözüm her zaman, sandıkla gelen diktatörlüklerin sandıkla devrilmesidir. Ancak
bir ülkede sandıktan sürekli diktatörlük çıkıyorsa, sürekli faşizm çıkıyorsa, sürekli monarşi
ve padişahlık çıkıyorsa, sürekli teokrasi ve oligarşi çıkıyorsa, bunun adı demokrasi
olmaz, sandıkçı diktatörlük olur. Bu sandıkçı diktatörlük de eninde sonunda demokratik
bir halk devrimi ile yıkılır. Bu sosyolojik ve tarihsel bir gerçeklik ve zorunluluktur. 21.
yüzyılda, sandıkçı bir diktatörlüğün ayakta kalma şansı sıfırdır. O nedenle, çok sancılı
bir döneme girmemek için, AKP’nin despotik ve dinci politikalarını terk etmesi ve/veya
genel seçimlerde AKP’yi yakalama şansı olan tek parti konumundaki CHP’nin seçimleri
kazanması, yaşamsal bir öneme sahiptir.
DERLEME | 321
Seçimle gelmiş olsun veya olmasın, diktatörlüklerin uzun süre ayakta kalma şansı
yoktur. Özellikle 18. yüzyıldan sonra yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerden sonra,
Amerika’da 1776, Avrupa’da 1789, Türkiye’de de 1923 devrimlerinden sonra, yani
monarşinin, feodalizmin ve teokrasinin yıkılma süreçleri başladıktan sonra, tarihin akışını
tersine çevirmek olanaklı değildir. Bunu denemek, diş macunu tüpünden çıkan diş
macununu tekrar o tüpün içine sokmaya çalışmak gibi bir şeydir.
18., 19. ve 20. yüzyılda Fransa’da Kral’ın, Rusya’da Çar’ın, Osmanlı’da Padişah’ın
başına gelenler tarihsel bir olgudur. 20. yüzyılın ortalarına doğru Almanya’da Hitler’in,
İtalya’da Mussolini’nin başına gelenler tarihsel bir olgudur. 20. yüzyılın ikinci yarısında,
Küba’da Batista’nın, Nikaragua’da Somoza’nın, Polonya’da Jaruzelski’nin, Romanya’da
Çavuşesku’nun, Doğu Almanya’da Honecker’in başına gelenler tarihsel bir olgudur.
21. yüzyılda Tunus’ta Abidin Bin Ali’nin, Mısır’da Mübarek’in ve Mursi’nin, Libya’da
Kaddafi’nin başına gelenler tarihsel bir olgudur. Son yüzyıllarda bunun gibi 100’ü aşkın
örnek var. Avrupa, Amerika ve Türkiye gibi aydınlanma devrimi yaşamamış ülkelerde
bile diktatörlükler zor ayakta duruyor. Türkiye’de ayakta durması tamamıyla olanaksız bir
durum.
Ancak toplumsal ve siyasal olaylara tarih, sosyoloji, siyaset bilimi ve felsefe gözüyle değil,
mitolojik fantazilere ve kurgulara göre bakan Padişah Erdoğan, Sadrazam Davutoğlu,
Halife Gülen ve şürekası, bunları kavrama kapasitesine sahip kişiler değiller. Beyinleri ilkel
ve gerici akımlarla onlarca yıl yıkanmış insanları yanlışlarından döndürmek çok zordur.
Demokratik halk devrimleri, yani diktatörlüklere karşı gerçekleştirilen ve demokrasiyi
hedefleyen halk devrimleri, genellikle sancılı olur ve küçük ölçekli, orta ölçekli veya büyük
ölçekli iç savaşlara neden olur. Bu nedenle, Türkiye böyle bir ortamın içine sürüklenmeden,
bir yandan, Erdoğan, Davutoğlu, Gül, Arınç, Gülen gibi tehlikeli zihinlerin bir paradigma
değişikliğine gitmeleri gerektiğini hatırlatmak, bir yandan da, CHP’yi hedef tahtası haline
getirmeye son vermek, tüm vatanseverlerin öncelikli görevidir.
322 | UYAN TÜRKİYEM 6
Özgür Mumcu 18 Şubat 2015 Çarşamba CUMHURİYET GAZETESİ
Utanalım
Bir kadının vahşice öldürülmesinin ardından ilk refleks olarak feministleri hedef almak için
Erdoğan olmak gerekiyor. Her şeyi ama her şeyi dine bağlamak için de yine Erdoğan
olmak gerekiyor.
Her fırsatta, her koşulda, her yerde ne kadar dindar olduğunu vurgulayacak ve yine
her durumda karşısına birilerini yerleştirip topa tutacak. Buna öylesine alıştı ki. Kadın
cinayetlerinin hızla arttığı bir dönemin başbakanı ve sonrasında cumhurbaşkanı olması
umurunda değil. Kendisi dahil partisinin yetkililerinin kadınları toplumsal hayattan izole
etmeye yönelik sözleri de öyle.
Bir devletin cumhurbaşkanının, daha yeni cenazesi kalkmış bir kadının ardından
feministlere takılması keşke sadece o cumhurbaşkanının utancı olsaydı. Maalesef bu
hepimizin müşterek utancı.
Erdoğan utancımızın cisimleşmiş, gövdeye bürünmüş, dile gelmiş hali.
Bir açıdan bu iyi. Her an her yerde memlekete hâkim olan o zihniyeti gözümüze soktuğu
için onunla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.
Cinayeti şu ya da bu sebeple görmezden gelmeye çalışsak, yüzümüzü çevirmeyi denesek
de başaramıyoruz.
Erdoğan çıkıyor ve ben buradayım diyor. Kadınları ve daha nicelerini eşit görmeyen ruh
halinin mikrofonlara yapışık hali olarak nazlı nazlı salınıyor.
O vakit yüzleşelim.
Dün şunu söyledi cumhurbaşkanı:
“Ben kalkıyorum kadının Allah’ın erkeklere bir emaneti olduğunu söylüyorum. Bu
feministler filan var ya. ‘Ne demek, diyor, kadın emanetmiş, bu hakarettir’ diyor.”
Her muarızını dinle vurmaya alıştığı için de ekledi:
“Senin bizim dinimizle, medeniyetimizle ilgin yok ki.”
Ah bu kâfir feministler. Bir anlasalar. Bütün kadınlar Erdoğan’ın emaneti. O da emanetine
sahip çıkma derdinde.
“Kadın mı kız mı bilemem” dediğinde.
“Kızlı erkekli aynı evde kalmasınlar” diye ferman saldığında.
Kafası kesilerek öldürülmüş bir kadının ardından “Kendi başına bırakılan ya davulcuya ya
zurnacıya. Davulcu, zurnacı kızmasın” diye isyan ettiğinde.
“Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum”
DERLEME | 323
diye kendini açıkça ifade ettiğinde.
Emanetine sahip çıkıyor. O sahip çıktıkça kadınlar öldürülüyor, horlanıyor, kapana kısılıyor.
Erdoğan kadınların üzerine bir fanus gibi kapanan bu toplumun sözcüsü.
Her şeyi.
Fütursuzluğu, bir cinayetten sonra diline kadınları dolaması bundan.
Kendisine karşı çıkanların ne kadar dinin dışında olduğunu anlatacak, onların ne denli bu
topluma yabancı olduğunu ifşa edecek, rahatlayacak.
Ne kadar ama ne kadar dindar olduğunu bir daha bir daha söylemesi için ayağına gelen bu
fırsatı da tepe tepe kullanacak.
Erdoğan’a iyi bakın. Bir ortak utancı bir insan formunda görmek kolay başa gelmez. Bizim
başımıza geldi. İyi bakın. Hiçbir şey yapamıyorsanız uzun uzun bakın ve utanın.
Onun adına değil. Kendi adımıza.
Bakalım ve utanalım. Hep beraber başımıza kurdurduğumuz o çirkin sarayında bunları
söyleyebilen biri olduğu için.
Utanalım. Daha fazlası elden gelene kadar.
324 | UYAN TÜRKİYEM 6
Özlem Gürses 1 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
PKK’ya mal taşıyan kamyonu Amerikan
askeri kullanıyordu
Bir dönemin kilit ismi Edip Başer’den çarpıcı iddia:
Terörün zirve yaptığı dönemde, “özel temsilci” sıfatıyla PKK ile mücadele için
Amerika’yla pazarlıkları yürüten emekli Orgeneral Edip Başer, sessizliğini SÖZCÜ’ye
bozdu. Başer, “Barzani Amerika’nın kontrolünde. PKK’ya silahlar da oradan geliyor. Bu
konuda hâlâ bir adım atılmadı. Terörü bu şekilde bitirmek mümkün değil” dedi…
Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi başkanlığını yürüten Edip Başer, Türk Silahlı
Kuvvetleri’ne uzun yıllar hizmet vermiş bir asker… 2. Ordu Komutanlığı ve Genelkurmay
İkinci Başkanlığı görevlerinde bulunan Başer, 2002’de emekliye ayrıldı. Erdoğan 2006
yılında onu “Özel Koordinatör” olarak atadı. 1 yıl süreyle Amerika-Irak-Türkiye arasındaki
terörle mücadele çalışmalarını yürüten Başer, bu görevden ayrılmasının ardından kendi
hayatını anlattığı “Kanatsız Uçmak” adlı kitabı kaleme aldı. İşte Edip Başer’le, Fenerbahçe
Orduevi’ndeki lojmanında yaptığımız o sohbet:
-Kitabınız “Kanatsız Uçmak” yaşam öykünüz. Kolay bir hayat olmamış sizinki, en zor
tarafı hangisiydi?
İlk ve ortaokul. Çok küçük yaşta kaybettiğim anne babama en çok ihtiyaç duyduğum yıllar
yani. O yılları çok zor yazdım.
-Askeriyeye koşullar yönlendirdi sanırım…
Bilgim bile yoktu, öyle bir askeri lise var, oraya girilir, bir komşumuzun tavsiyesi ile,
gazetede ilan çıkınca bizimkilere söylemiş…
BÜYÜKANIT ÇOK YAKIN ARKADAŞIM
-Askerlik için giderek işler zorlaşacak.. Profesyonel ordu, vicdani ret ortaya çıktı.
Demokrasi, insan hakları içerisine bu kavramları da soktular. Ama bana göre vicdani ret
bir insan hakkı değil. Bazı görevlerden kaçmak insan hakkı olamaz. Profesyonel ordu
meselesinde de benim kişisel görüşüm şu; Türkiye için zaman erken. Bedelli kötü karar.
-Siz bir dönem çok önemli bir görevdeydiniz terörle ilgili olarak, neden ayrıldınız?
DERLEME | 325
Yaşar Büyükanıt benim sınıf arkadaşım ve yakın dostumdur. Bana bu görevi Genelkurmay
Başkanı olarak o önerdi. Ben bunu zaten geri çeviremezdim. Ayrıca terörle mücadele
konusunda farklı bir yaklaşımın gerektiğini her zaman savundum. Sadece askerle, polisle bu
işin hallolmayacağını, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerle de bazı yaptırımlar gerektiğini
düşünüyordum. Tünelin ucunda bir ışık zerresi gördüm; ABD’nin Avrupa ülkeleri üzerinde siyasi
bir gücü var, bu siyasi gücüyle ABD, PKK’nın uyuşturucu ticareti trafiğine büyük sekte vurabilir.
O ülkelerdeki bankalar üzerinden elde edilen ekonomiyi bitirebilir.
Bir terör örgütünü yok etmenin en önemli yolu finansal kaynaklarını bitirmektir.
KARŞI ÇIKTIĞIM GÜN GÖREVDEN ALINDIM
-Bu yapıldı mı?
Hayır, bu hâlâ yapılamadı… Bu hâlâ devam ediyor. İkinci önemli konu da PKK’nın lojistik
kanallarıydı. Silah mühimmat aktarımı. Nereden geliyor bu? Kuzey Irak’taki bazı yollardan
geliyor, Barzani’nin kontrolünde. Barzani kimin kontrolünde? Amerika’nın. Amerika’ya baskı
yapıp onlarla işbirliği de sağlayarak bu lojistik hattını kestirebiliriz. Lojistik kanalları kesilirse
terör örgütü fazla yaşamaz. Ben bu iki temel konu üzerinde odaklandım o görevde.
-Nerede aksadı?
ABD bu iki alanda da fevkalade gönülsüz davrandı. 9 toplantı yaptık, en son Amerika’da Beyaz
Saray’da başkanın güvenlik başdanışmanı ile konuştuk, anlattık. Barzani üzerinde baskı
kurmalarını istedik. İşbirliği talep ettik. Bir CD vermiştik onlara, orada PKK’ya ikmal malzemesi
taşıyan aracın şoför mahallinde bir Amerikan askeri oturuyordu! “Biz bunu Türk kamuoyuna
anlatamayız” dedim. Biz hâlâ Türk halkına “Amerika bizim dostumuz, müttefikimiz diyebilir
miyiz?” dedim.
Dinledi, beni başdanışman. “General” dedi “Bütün söylediklerinizi çok iyi anlıyorum, haklısınız,
ama siz bir Barzani’yle görüşün, onun tavsiyelerini bir alın” dedi! Ben “Bakın biz Barzani’yi 30
senedir çok yakın tanıyoruz, kendisine bizim hiçbir güvenimiz yok, konuşacak bir şeyimiz de
yok” dedim. “Barzani’ye sizin PKK’nın bize olduğu kadar ona da tehdit olduğunu anlatmanız
gerekir” dedim.
-Bu toplatıda mı koptu olay?
Bu toplantıdan geldikten sonra biz ABD’ye üç maddelik bir talep raporu hazırladık. Ben de o
sırada Amerika’daki muhatabım Orgeneral Ralston’a telefonla bilgi verdim. “15 gün içinde bir
cevap alamazsam ben görevi bırakacağım” dedim. Ralston bana “Ben de bırakacağım” dedi!
Abdullah Gül ile benim bir tartışmamız oldu, Die Welt gazetesine verdiğim bir demeçle ilgili.
Beni o gün görevden aldılar!
-Demek ki o günkü siyasi irade ile sizin bakış açınız arasında ciddi bir fikir ayrılığı vardı…
Gül bana sık sık “Paşam Barzani ile bir görüşmek lazım” diyordu. Ben de her seferinde
“Şahsen ben Barzani ile görüşmem, başka birini bulun, bir fayda sağlamaz” diyordum. Nitekim
sağlamadı. Bir büyükelçiyi buldular, Barzani ile görüştürdüler ama sonuç çıkmadı.
326 | UYAN TÜRKİYEM 6
Ben bu sürecin Türkiye’ye barış getireceğinden emin olamıyorum
-Bugünkü barış sürecine nasıl bakıyorsunuz?
Ben bu sürecin barış içinde bir Türkiye getireceğinden emin olamıyorum. Hiç ümitli
değilim. Umarım ve dilerim ki ben yanılmış olayım. Nedeni şu; siz bir terör örgütü ile eğer
müzakereye oturduysanız o zaman o terör örgütünün artık taleplerine bağlısınız demektir.
Terör örgütü bugünkü oturumda sizden diyelim ki iki madde talep edecektir, siz “eh, olur”
diyeceksiniz, bir sonraki oturumda üçüncü bir madde gündeme gelecektir. Niye? Çünkü
silah onların elinde. En büyük hata orada olmuştur.
-Ülkenin içinde bulunduğu en büyük risk nedir?
Beni asıl korkutan Türkiye’de bir iç savaş, bir iç gerginlik çıkması ihtimalidir. Diyelim ki
örgütün talep ettiklerinin bir bölümü yapılamadı, o zaman eylemler tekrar başlayacak.
Kandil ekibi bunu açıkça söyledi! Her kafadan da ayrı bir ses çıkıyor…
Her şeyi oturalım konuşalım, ama bu iş silahların gölgesinde olmaz.
-TSK 12 yıldır bir itibarsızlaştırılma yaşadı…
Kumpas mağduru arkadaşlarımızı cezaevlerinde hep ziyaret ettik, yakından biliyoruz.
Hangi vicdan kabul edebilir? Askeri vesayet TSK’ya
bu saldırıları haklı göstermek için uydurulmuş bir kılıftır.
Atatürk’e hakaret edildiği için namaz kılmayı bıraktım
-Sizin mütedeyyin biri olduğunuzu biliyoruz. TSK’nın din düşmanı olduğu yönünde
yayınlar yapıldı. Doğru mu bu?
Derslerde din düşmanlığı yapılması akla ziyan bir düşünce. Askerde olan insanlar
subayıyla, astsubayıyla, eriyle, erbaşıyla tamamen bu milletin parçasıdır. Ordu hakkında o
kadar halkın yüreğine işleyecek, halkı canevinden vuracak yalanlar söylüyorlar ki…
-2002’de sizin kuvvet komutanı olmanızı bekliyordu aslında herkes. Ne oldu da
olmadınız, yapılmadınız?
Doğal süreç oydu tabii, ama hiç mesele etmedim ben bunu. Karar verme yetkisindeki
kişiler farklı düşünmüş, kimisine göre “dinci” demişler benim için, ismim veto yemiş.
-Dinciliğiniz mi sebep buna yani?
Bilemiyorum gerçekten! Ben Atatürk’e hakaret edildiği için namazı bıraktım, var bu da
kitapta. Namaz kılmayı benden öğrenmiş olan bir arkadaşım Atatürk’e edilen hakarete
inandığını söylediği için bıraktım namazı.
-Büyükanıt yakın dostunuz. Türkiye uzun süre Dolmabahçe görüşmesini konuştu.
Sizin de kafanızda hiçbir şüphe var mı o görüşmeyle ilgili?
Büyükanıt çok yakın dostum, bana da bu görüşmeyle ilgili hiçbir şey anlatmadı. Demek ki
onların arasında kalması gereken bir görüşmeydi. Ama Yaşar’ı tanıyan biri olarak öyle bir
şüphem yok.
-Yazdıklarınız mı daha fazla, yazmadıklarınız mı?
Eşit diyebilirim!
DERLEME | 327
Özlem Gürses 19 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
CHP’li Türmen: İktidar halkı ikna edemiyor
Türmen, ‘’AKP iktidarının inşa ettiği tahakkümcü yapı sonuna geldi’’ dedi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde uzun yıllar Türk hakim olarak başarı elde eden CHP
Milletvekili Rıza Türmen, Meclis’te görüşülen İç Güvenlik Paketi’ni Sözcü’ye değerlendirdi.
Türmen, ‘’AKP iktidarının inşa ettiği tahakkümcü yapı sonuna geldi’’ dedi.
‘’Mecliste ona benzer 10 kişi daha olsaydı memleket çok daha farklı bir yer olurdu.’’
CHP İzmir Milletvekili Rıza Türmen’in TBMM’deki odasından çıkarken aklımda bu cümle
vardı. Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde uzun yıllar bir Türk hekim
olarak büyük başarı elde eden Türmen’in viyolonsel çaldığını da bu röportajda öğrendim!
Ak Saray’ın merdivenlerine dizilmiş yeniçerilerin arasından inen zat yerine Çankaya
Köşkü’nde viyolonsel çalan bir hukukçu olsaydı fena mı olurdu!
‘’POLİSE KARŞI VATANDAŞ KORUNMALI’’
ÖG: En sıcak gündem maddemiz olan İç Güvenlik Yasa Tasarısı Paketi’yle başlamak
isterim. Bu paket neyi amaçlıyor?
RT: Getirilmek istenen kanunun gerekçesinde şöyle deniyor: ‘’Göstericilerin,
vatandaşlarımızın can güvenliklerini ve vücut bütünlüklerini tehdit etmesi karşısında yeni
tedbirler alınmasını zorunlu kılmıştır.’’ Gezi olaylarında polis tarafından sebebiyet verilen
sekiz ölüm var. Tabipler Odası kayıtlarına göre polisin yol açtığı 60 ağır yaralı, 7832 de
yaralı var! 10’dan fazla kişi gözünü kaybetti. Bunların hepsi polisin yaptığı şeylerdir. Burada
vatandaşın can güvenliği asıl polis tarafından tehdit ediliyor.
ÖG: Koskoca yasa tasarısı tamamen Gezi olaylarına yönelik olarak mı kaleme
alınmış?
RT: AKP iktidarının inşa ettiği tahakkümcü, hegemonik yapı sonuna geldi. Bir toplumsal
muhalefet giderek güçlenmekte. Bu seçimlerden de bağımsız olarak iktidara karşı büyük
bir toplumsal huzursuzluk var. İktidar da bunun farkında tabi! Bu yapı şimdiye kadar ikna
yoluyla, halkın rızasını alarak da ayakta tutuldu, tabii baskı yolları da vardı. Ama artık bu
bitti, ikna yoluyla daha fazla sürdüremezsiniz. Bundan sonra ancak polis zoruyla olur.
Gerek bireysel alanı kamusal alanı kontrol eden bir otoriter iktidar ile karşı karşıyayız!
328 | UYAN TÜRKİYEM 6
ÖG: Sandıktan “En güçlü ben çıkıyorum’’ diyen iktidar neden bunu yapmak istiyor?
RT: Oyun şu: Kutuplaştırma, iktidarın bir politikası. Kutuplaştırma siyaseti izleyince kendi
tarafınıza bir duvar çekiyorsunuz. O duvarın kendi tarafınızda kalanlarına istediğiniz
hikayeyi anlatıyorsunuz. ‘Bana karşı darbe yapılıyor vs...’ Peki bir de duvarın öbür
tarafında kalanlar var, onlar ne olacak? Onlara karşı da polis baskısını getiriyor. Çünkü
bir ‘’Türkiye Rüyası’’, bir ideoloji var ortada. Bireysel yaşamın olmadığı cemaatsel
yaşamların olduğu, insanların kendi kendileri ile ilgili kararları vermekten çok, o cemaatin
değer sistemini sorgulamaksızın biat eylediği, dar bir dünya görüşü. Ve Türk toplumu,
muhafazakar dünya görüşünün içine sıkıştırılıyor.
MİT, herkesi fişleyecek ama suç işlerse dokunulmayacak
Rıza Türmen, MİT’e geniş yetkiler verilmesini de eleştiriyor: ‘’Milli Güvenlik çok geniş
bir kavram, sınırı nerede başlar nerede biter. Daha da vahimi MİT aklınıza gelen
tüm kurumlardan kişisel verileri toplayabilir. Bankalardan, hastahanelerden, telefon
operatörlerinden, seyahat firmalarından... Ve bu kurumların ‘Hayır veremeyiz’ deme hakkı
yok bu kanuna göre. Peki tüm bunlara karşı MİT suç işlerse ne olacak? Bu yasaya göre
Cumhuriyet Savcısı’na MİT’le ilgili bir suç ihbarı giderse, savcı önce dönüp bunu MİT’e
haber verecek, ona soracak! Böyle bir şey olabilir mi? MİT görevlisi istediği suçu işleyebilir!
Daha önce yaşadık bunu, Susurluk Skandalı tam da buydu işte. Üstelik o zaman
böyle bir yasal kılıf yoktu, ona rağmen neler oldu!’’ Türmen de telefonunun dinlendiğini
düşünenlerden: ‘’Meclis’te bunu düşünmeyen yok. Herkes dinlenebilir ve herkes
dinleniyordur da üstelik.
Vali, savcı olacak devlet partileşecek
ÖG: Bu İç Güvenlik Yasası ne getiriyor? Hangi konular Öne çıkıyor?
RT: Güvenlik Yasası’nda bir taraftan özgürlükler sınırlanıyor, bir atarftan polise büyük
yetkiler veriliyor. Valiye savcının yetkileri veriliyor. Yani vali suçun aydınlatılması için emir
verebilecek. Bu ne demek, arama el koyma gibi tedbirlerde savcı, yargıç denetimi ortadan
kalkacak! Bu uygulamayla kuvvetler ayrılığının ortadan kalkması yasallaşmış olacak.
Valiler partinin adamı zaten Türkiye’de! Devletin partileşmesi diye bir problem var zaten
Türkiye’de! Yine en vahimlerinden biri, polisin silah kullanma yetkisini arttırıyor bu yasa.
Mesela bir binaya bir şey atarsanız polis sizi çekip vurabilir ve bu da yasal olur!
DERLEME | 329
Rafet Ballı rafballi@gmail.com 15 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Asıl kim uyanmalı: Halk mı, ‘öncü’ler mi?
Bugün çok kısa yazacağım.
Bir aydın hurafesine dikkat çekeceğim:
“Bu halk uyuyor!”
Öyle olsun!
Ama: Yine de son 7-8 yıla bakalım.
***
Yıl 2007.
Cumhuriyet üçlemesi.
14 Nisan: Ankara/Tandoğan. 1,5 milyon.
29 Nisan: İstanbul/Çağlayan. 3-4 milyon.
13 Mayıs: İzmir/Gündoğdu.2-3 milyon.
Milyonlar meydanlara indi.
Sonuç: Cumhuriyet tarihinin en kalabalık mitingleri olarak tarihe geçti.
***
19 Mayıs 2012:
TGB öncülüğünde 250 bin genç.
İstiklal’den Dolmabahçe’ye aktı.
Sonuç: Katılım, Dev-Genç eylemlerinden bile yüksekti.
***
29 Ekim 2012:
Cumhuriyet kutlamlarına halk katılımı yasaklanmıştı.
Engeller koydular: 1.5 milyon Cumhuriyet yurttaşı Ankara/Ulus’ta toplandı.
Anıtkabir’e yürümelerine izin verilmedi.
Barikatları yıkarak Gazi’yle buluştular.
Sonuç: Güya yasak getirmişlerdi. En kalabalık Cumhuriyet kutlaması gerçekleşti.
***
330 | UYAN TÜRKİYEM 6
10 Kasım 2012:
Yüzbinler Anıtkabir’de buluştu.
Sonuç: En yüksek katılımlı 10 Kasım anmasıydı.
***
13 Aralık 2012:
Onbinler Silivri zindanına dayandı.
Davaların gayri meşrûluğunu ilan ettiler.
Sonuç: Cumhuriyet tarihimizin en kalabalık şehir dışı kitle eylemiydi.
***
31 Mayıs-Haziran 2013:
Taksim/Gezi ayaklanması.
Sonuç: “En”leri çoktu.
Bütün Türkiye’ye yayıldı.
3 hafta sürdü. Geceli gündüzlü.
Toplumun bütün renkleri oradaydı.
Milyonlar katıldı.
AKP için “son”u başlattı.
***
Bu kadarı yeter.
Sonrakileri saymayacağım.
***
1968’den beri siyasal/sosyal süreçlerin içindeyim.
Bu kadar yıllık da gazeteci.
Bütün dönemeçlere tanıklık ettim.
İzlediğim kitle eylemi saymakla bitmez.
Tecrübeye dayanarak soruyorum: Halk daha ne yapsın?
***
Sorun nerede?
Halkta mı, bir türlü toplanamayan “öncü”lerde mi?
Bilinçsiz olan kim? Halk mı, ikbal labirentlerinde kaybolan “öncü”ler mi?
Her şey bir yana:
Milletvekilliği hesapları aşılmış olsa, bugün ileri aşamaları konuşuyor olmaz mıydık?
DERLEME | 331
Rafet Ballı rafballi@gmail.com 17 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Pekin: Ordu açılıma karşı
Bir İslamcı kaynak. Önemlidir. Tespitleri, görüşleri etkilidir.
Orduyu da konuştuk.
Dediği: “Ordunun tekrar etkili olduğu bir döneme girdik.”
Tespiti yeni. Durumdan rahatsız değil.
Hatta gerekli ve doğru buluyor.
***
Orta sağdan ünlü bir politikacı.
Devletin tepe üç koltuğundan birinde oturmuş.
Tecrübesi tartışılmaz.
Konumuz açılım ve ordu.
Tespitleri veciz.
Bir: “Açılım, devleti yeniden, başka şekilde kurma teşebbüsüdür.”
İki: “Ordu razı değilse mümkün olmaz. Oysa ordu karşı.”
Üç: “Açılım yürümeyecek.”
***
Burada geniş bir parantez açalım. Üçüncü bir isme kulak verelim.
Bir subay: İsmail Hakkı Pekin. Emekli korgeneral.
Ergenekon komplosuyla Silivri’ye atılanlardan.
Silivri çıkışı üç adım attı.
Önce: Aydınlık’ta yazmaya başladı.
Ardından: Talat Paşa Komitesi’nin Başkanlığını üstlendi.
Şimdi: Vatan Partisi sürecine katıldı.
O şimdi bir politikacı. Siyasi hayatımız için kazanımdır.
***
Şaşırtıcı değil son adımı.
Silivri’den Doğu Perinçek’e mektup göndermişlerdi (15 Şubat 2013).
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz’la birlikte.
332 | UYAN TÜRKİYEM 6
Vurguladıkları çare: “Örgütlü mücadele” olmuştu.
***
Pekin, birikimli bir general.
Ordudaki son görevi: Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı.
Askeri istihbaratın bir numarası yani.
Görev dönemi: 2007-2011 Eylül. Ergenekon sürecinin en çalkantılı yılları.
4 Genelkurmay Başkanıyla çalıştı.
Sırasıyla: Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, Necdet Özel.
Yani: Tanıklıkları birinci eldir. Önemlidir.
***
Bir ambargo delindi: Birikim ve özel uzmanlık sayesinde.
Ekranlar nihayet geçen hafta Pekin’e açıldı.
Peş peşe 2 TV’ye davet edildi: CNN Türk ve Habertürk.
Habertürk’te dikkat çekici açıklamalar yaptı (Enine Boyuna programı, 15 Şubat 2015).
Söyledikleri kayda geçirilmeli: “Ordu açılıma karşı.”
***
(Ara not: Gerçi Genelkurmay Başkanı Özel de konuşmuştu.
Ama “karşıyız” yerine dolaylı ifadeleri olmuştu.
“Çözüm sürecine ilişkin yol haritasını bilmiyoruz, o çalışmanın içinde yokuz.”
Uyarmıştı: “Kırmızı çizgiler aşılırsa gereğini yapacağımızı söyledik, gereğini de söyleriz”
(30 Ağustos 2014 resepsiyonu.)
***
Pekin’le devam edelim.
Programda fazla üzerinde durulmadı.
Dün kendisiyle konuştum. Tekrarladı: “TSK açılıma karşıdır.”
Soru: Hükümet MGK’de gündeme getirmiş, kabul ettirmiş olamaz mı?
Bilgisi net: “Hayır.”
Soru: Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?
Cevabı: “MGK gündemiyle ilgili Genelkurmay’a dosya hazırlardık.”
“‘Çözüm’ ya da ‘açılım’ hakkında bizden hiçbir dosya istenmedi.”
İkinci söylediği kesin ve iddialı:
Pekin: “TSK’nın ‘çözüm’ ya da ‘açılım’ üzerine hiçbir yazışması yoktur.”
***
DERLEME | 333
AKP hükümeti TSK’dan hiç mi görüş almadı?
İki konuda almış. Uygundur demişler.
“Kürtçe TV yayını.”
“İmralı’ya, Öcalan’ın yanına 5 mahkûmun verilmesi.”
***
Öyleyse, “açılım” nereye gidiyor?
Pekin’in cevabı, Hakan Fidan’ın istifası hakkındaki yorumunda:
“İstifanın bir nedeni, ‘açılım’ın çıkmaza girmiş olması.”
***
Öyleyse, AKP-İmralı-Kandil üçgenindeki trafik niye?
Benim tespitim:
Bir: Çıkmazda olduklarını görüyorlar. Fakat yürüyormuş gibi yapıyorlar.
Çünkü: Tarafların ihtiyacı var.
İki: Seçime kadar böyle devam edecek. Tabii bir yol kazası olmazsa.
7 Haziran sonrası: Sonuçlara ve bölge koşullarına bağlı.
334 | UYAN TÜRKİYEM 6
Rafet Ballı rafballi@gmail.com 18 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
PKK, yeni bir cephe açamaz
Bir soruyla başlayalım: PKK’nın Türkiye’de tekrar silaha sarılacak hali var mı?
Dünkü yazıyı şöyle bağlamıştık: Seçime kadar hayır.
Nedenini anlatalım.
***
Önce genel durumu. Örgüt 4 ülkede faaliyette.
Türkiye’de: PKK.
İran’da: PJAK/Özgür Yaşam Partisi.
Irak’ta: PÇDK/Demokratik Çözüm Partisi.
Suriye’de: PYD/Demokratik Birlik Partisi.
İsimleri farklı olsa da aslında tek örgüt. Hepsinin lideri Öcalan.
Askeri ana karargâh: İran-Irak sınırındaki dağlık Kandil bölgesi.
***
İki ülkede “ateşkes” var: Türkiye’de 2, İran’da 3 yıldır.
Zaman zaman bozulsa da sürüyor.
Irak ve Suriye’de ise savaşta.
Düşmanı: IŞİD.
***
PKK’yı kimler destekliyor? En başa ABD’yi yazabiliriz.
Aslında ABD’yle askerî ilişkilerinin tarihi eski.
1991 Körfez Savaşına kadar uzanır. Fakat örtülüydü.
2014 ortalarından itibaren alenileşti.
Özellikle: IŞİD’in Musul ve Aynelarap (Kobani) saldırılarından sonra.
AB siyasi destekçi. Silah tedarikçisi.
PKK’daki Alman silahlarını Der Spiegel daha yeni yazdı.
***
PKK, Irak Bölgesel Kürt Yönetimiyle de ittifak konumunda.
DERLEME | 335
Mahmur’da, Sincar’da, Aynelarap’ta birlikte savaşıyorlar.
Fakat sorunlu bir ittifak.
Sorunun kaynağı: Suriye Kürt bölgelerinde ve Sincar’daki rekabet.
Barzaniler, PKK’yı siyasi tekelcilikle suçluyor.
En son: PKK’nın Sincar’da da kanton ilanı Erbil’i öfklendirdi.
***
Üçüncü halkada: Bağdat ve Tahran bulunuyor.
PKK’ya bakışlarını IŞİD belirliyor. IŞİD’i acil ve yakın tehlike görüyorlar.
Temel endişeleri: Mezhepçi temelde bölgesel bir saflaşma.
Çünkü: Mezhepçi yarılma, Arap dünyasını IŞİD’ı desteklemeye zorlar.
Unutmayalım: IŞİD, bütün Şiileri “kafir” sayıyor.
Sonuç: IŞİD ile savaştığı için PKK’ya hayırhah bakıyorlar.
***
Şam, PKK için dördüncü halkada.
Esad yönetiminin tehdit değerlendirmesi de aynı.
Şam için öncelikli tehdit: IŞİD dahil silahlı muhalifler.
Çünkü bütün iktidarı, bütün Suriye’yi istiyorlar.
PKK/PYD’nin talepleri ise bölgesel. Uzlaşılabilir sayılıyor.
Esad, PYD’yle hesaplaşmayı erteledi.
Fakat uyarıcı işaretler belirdi: PYD, ABD’nin desteğini aldı. Silahını Şam’a da çevirmeye
başladı.
***
Bu aşamada genel görüntü.
AKP hükümeti: PKK’nın faaliyet gösterdiği ülkelerle sorunlu.
Bölge ve dünya için IŞİD’i acil tehdit.
Tersine: Genel algı Türkiye IŞİD’e göz yumuyor.
AKP, teröre karşı kimseyle ortaklık kuramıyor.
Kendileri de kabul ediyor: Yalnız kaldılar.
***
PKK için bölgesel özet:
Bir: Batının askeri ve siyasi desteğini aldı.
336 | UYAN TÜRKİYEM 6
İki: IŞİD’e karşı bütün bölge ülkeleriyle temas halinde.
Üç: AKP hükûmetiyle bile müzakerede.
Sonuç: Avantajlı gibi görünüyor.
***
Bütün avantajlarına rağmen:
PKK seçime kadar neden ciddi bir silahlı harekat yapamaz?
Bir: 7 Haziran seçiminde beklentileri yüksek.
Bir tür referanduma çevirmek niyetindeler.
Genel Kürt seçmen ise çatışma istemiyor. Sadece Batıda değil Güneydoğuda da.
“Hükûmet bizi oyalıyor” deyip silaha sarılmayı kabul ettiremezler.
Zaten: İmralı ve Kandil de gerginliği tırmandıramıyor.
***
İki: Seçimden sonra da bir ayaklanma/topyekûn harekât zor. Askeri zorunluluk: PKK üç
cephede birden savaşamaz. Gücü yok. Suriye ve Irak’ta zaten çarpışıyor. Bir cephe de
Türkiye’de açamaz. Bunu ölçecek kadar tecrübeleri var.
***
Üç: Batı, PKK’yı ayaklanmaya zorlayabilir mi?
Ayaklanmayı tehdit sopası olarak kullanırlar.
Fakat: Uygulayamazlar.
Yanılıp yaparlarsa: Bölgedeki bütün dengeler yerinden oynar.
***
Önce Türkiye değişir.
Bölge ülkeleriyle teröre karşı topyekûn ittifak yapar: Türkiye-İran-Irak-Suriye ittifakı.
Buna mümkün Kürt dinamikleri dahil edilir. Cephesini Batı’ya döner.
Sonuç: Bölgedeki bütün terör unsurları tasfiye edilir. IŞİD dahil.
Ankara’daki hükûmet buna yanaşmazsa?
Önemli değil. Yap(a)mayanlar gider, yapabilenler gelir.
DERLEME | 337
Rahmi Turan rturan@sozcu.com.tr 12 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
“İç Güvenlik” değil “Hiç Güvenlik” yasası
“İç Güvenlik Paketi” tasarısı neler getiriyor, neler götürüyor?
Getirdiği bir şey yok ama götürdüğü çok!
Bir cümleyle anlatmak gerekirse; “Yasa bütün özgürlükleri götürüyor!
İktidar partisi, seçim arifesinde siyasal iktidara karşı çıkılmasını, toplantı ve gösteri
yapılmasını, aleyhte slogan atılmasını, sert ifadeli pankartlar taşınmasını yasaklamak
istiyor!
Polisin yetkileri, dikta rejimlerinde olduğu gibi, artırılıyor, evlerin basılması, aramaların,
gözaltına alınmaların kolaylaştırılması sağlanıyor.
Bu tasarı yasalaşırsa, zaten sert olan polis, her türlü şiddeti daha kolay yapabilecek ve
belki de birçok kişi bu nedenle hayattan kopabilecek!
“Yapılmak istenen bir rejim değişikliğidir!” diyen İstanbul Barosu’nun gazete ilanlarıyla
açıkladığı şu tespitler çok ürkütücüdür.
***
“Kimsenin nefes alamayacağı, bir korku düzeni, koyu bir faşizm ve diktatörlük
amaçlanıyor…
Sonuçta “İç Güvenlik” adı altında gelinecek nokta, iktidarın kendi siyasi amaçları
çerçevesinde, yargının devre dışı kaldığı ve yürütmeye teslim olduğu, kişi ve hukuk
güvenliğinin kalmayacağı bir ‘HİÇ GÜVENLİK’ ortamını yaratacak, kalıcı ve sürekli bir
sıkıyönetim olacaktır!
Bu yöndeki bir düzenlemeyi tanımayacağımızı, yurttaşların hak ve özgürlüklerini koruma
adına Anayasal-demokratik yöntemlerle sonuna kadar bununla mücadele edeceğimizi ve
direneceğimizi ilan ediyoruz.”
***
İşin doğrusu: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde özgürlükleri hiç bu kadar budayıcı, hürriyet
karşıtı bir yasa çıkarılmaya teşebbüs edilmemişti.
AKP ve yandaşları demek ki, demokrasi tramvayından inecek durağa geldiler…
Bilindiği gibi Erdoğan, 1996 yılında “Demokrasi bir tramvaydır. Gittiğimiz yere kadar gider,
orada ineriz. Demokrasi amaç değil, araçtır.” demişti.
Durum bundan ibarettir!
338 | UYAN TÜRKİYEM 6
Rahmi Turan rturan@sozcu.com.tr 15 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Yeni bir umut: Birleşen Türkiye
7 Haziran seçiminde ne olur? Bugünkü AKP iktidarından kurtulma umudu var mı?
Tablo şimdiki gibi devam ederse böyle bir ihtimal yok!
Ancak… CHP, MHP ve HDP’den başka bir parti daha yüzde 10 seçim barajını aşarak
Meclis’e girebilirse, bu AKP iktidarının sonu olacak.
Yüzde 10 barajını aşan bir partinin yaklaşık 50 milletvekili çıkaracağı düşünülürse, bugün
312 milletvekili olan AKP’nin 276’yı bulması bile mümkün olmayacak!
Peki, böyle yeni bir parti oluşabilir mi?
Bu parti, önceki seçimlerde sandık başına gitmeyen küskün seçmenlerin oylarını
toplayabilir mi?
***
Bugün Ankara’da İşçi Partisi’nin olağanüstü kurultayı var.
Bu toplantıda milli güçlerin iktidara karşı aynı çatı altında birleşmesini sağlamak için İşçi
Partisi “Vatan Partisi” adını alacak, (İP) amblemi (VP) olarak değiştirilecek.
16 Şubat’tan itibaren Türkiye’de yeni bir parti “VATAN PARTİSİ” doğmuş olacak.
Bu bir umuttur ve desteklemek gerekir diye düşünüyorum.
***
Vatan Partisi’ne hem sağdan, hem soldan politikacıların katılacağı ve halen bağımsız olan
bazı milletvekillerinin de iltihak edeceği belirtiliyor.
Bu durumda Vatan Partisi, 7 Haziran seçimlerinden önce Meclis’te temsil edilmeye
başlanacak demektir.
Vatan Partisi’ne katılacakları belirtilen isimler arasında, CHP’den istifa eden Birgül Ayman
Güler, Tayfun İçli, MHP’li eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz’ün de olduğu belirtiliyor.
Abdullah Öcalan’ı mahkûm eden mahkemenin başkanı Turgut Okyay, Genelkurmay eski
İstihbarat Daire Başkanı (Kıbrıs kahramanı) emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Kayseri
Erciyes Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cihan Dura ile Prof. Dr. Fatma Sema Oymak gibi isimler
de harekete katılmış bulunuyor.
***
Hareketin lideri olan İP Genel Başkanı Doğu Perinçek şöyle diyor:
“Vatan’da birleşiyoruz. 7 Haziran seçimlerine ‘Üreten ve birleşen Türkiye’ sloganıyla
gidiyoruz.
Cumhuriyetimizi yeniden Atatürk temelinde örgütleyeceğiz.
Emeği ve emekçiyi özgürleştireceğiz.
Kardeşlik Türkiye’sini yeniden kuracağız.
Ülkemiz özgür bir Türkiye olacak.
DERLEME | 339
MHP, CHP ve diğer partilerden de katılım var. 7 Haziran seçimlerinden önce Meclis’te
temsil edilmeye başlanacağız.”
Doğu Perinçek böyle diyor. Biz de “Haydi hayırlısı” diyoruz.
“Allah” nedir, “Tanrı” nedir?
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) yine garip bir karara imza attı ve TV2 kanalında
yayınlanan “Ah Biz Kadınlar” adlı dizide “Allah” yerine “Tanrı” kelimesi kullanıldığı için
kanala 21 bin lira para cezası verdi.
“Allah” ve “Tanrı” sözcükleri arasında ne fark var?
Gerçekte anlam olarak hiçbir fark yok. “Allah” Arapça kökenli, “Tanrı” ise Türkçe…
Günümüz edebiyatında birçok yazar “Allah” yerine “Tanrı” ifadesini kullanır. Bazı yazarlar
da cümlenin gelişine göre bazen “Allah” bazen de “Tanrı” diye yazarlar.
Meselâ ben, kitaplarımda ve köşe yazılarımda, her iki kelimeyi de kullanırım.
Bu bir tercih meselesidir.
Dizi film senaryolarında da öyle olabilir.
***
Fakat, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) böyle düşünmüyor ve:
“Biz Müslüman toplumuz. Bu diyalog bize uymaz. ‘Allah’ adının kullanılması lâzım. Bunun
aksi, çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel ve ahlâkî gelişmelerine zarar verir” diyerek TV2
kanalına cezayı bastırıyor!
RTÜK’ün günlük hayatımızda da çok kullanılan,
“Aman Tanrım, nasıl olur?”
“Tanrım! Bunlar gerçekten iyiydi!”
“Aman Tanrım, bu da ne?”
“Tanrı bizi korusun” gibi ifadelere kafayı taktığı ve “Müslüman toplumlar Tanrı değil, Allah
der.” diyerek cezaya hükmettiği belirtiliyor.
Maşallah tutuculukta şahlanmış gidiyoruz!
340 | UYAN TÜRKİYEM 6
Rahmi Turan rturan@sozcu.com.tr 18 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
12 yılda 5 bin 324 kadın öldürüldü!
Türkiye günlerdir ayakta!
Özgecan’ın vahşice öldürülüşünün kanattığı yüreklerdeki öfke dinmiyor.
Hiddet, şiddet, dehşet, vahşet… Sözlüklerdeki kelimeler o canilerin yaptığı alçaklığı
anlatmaya yetmez!
Türkiye, kadın cinayetleri ve kadına şiddet bakımından dünyada en önde giden ülkelerden
biri…
Son 12 yılda (AKP döneminde) öldürülen kadın sayısı rekor düzeyde! Ülkemizde 5 bin 324
kadın kurşunlarla, bıçak darbeleriyle, sopalarla can verdi.
Biz ulus olarak bu kadar yabani miyiz? Böylesine ilkel bir toplum muyuz? Böyle
aşağılanmayı hak ediyor muyuz?
***
“Nişanlıların el ele tutuşup gezmeleri günahtır!”
“Hamile kadın sokağa çıkmasın, tahrik edici oluyor.”
“Kardeşiniz bile olsa kadınlı-erkekli el ele tutuşup horon oynayamazsınız!”
“Annen de olsa, diz kapağının üstü tahrik eder!”
“Kadın toplu yerlerde kahkaha atmamalı.”
“6 yaşındaki bir kız çocuğu ile evlenilebilir!”
“Kız-erkek öğrenci aynı okulda, aynı sınıfta okumasın!”
“Kızların mini etek giymesi erkekleri tahrik eder!”
Yobaz kafalar, daha neler neler söylüyor, hayvanlıktan kurtulmamış, ilkel içgüdüleriyle
hareket eden insanlar bundan etkileniyor.
***
Kadını sadece “cinsel obje” olarak gören, kadınlara, erkeği baştan çıkaracak bir mal gibi
bakan gerici zihniyetin kışkırttığı mahlûkatın işidir bu cinayetler!
Erkek-kadın ayrımı yapılan, erkeklerin kadına karşı aç yetiştirildiği gelişmemiş toplumlarda
bu tür cinayetlere çok rastlanıyor!
Kadına şiddet ve hunhar cinayetler, ilkel zihniyetin ve toplumdaki derin ahlâk çöküşünün
sonucudur.
Çaresi, eğitimdir, aydınlanmaktır, cehaletten kurtulmaktır.
Fakat… Toplumun cehaletten kurtarılması, bugünkü siyasilerin becereceği bir iş değil.
Çünkü onların çoğu bu cehaletten besleniyor!
Oy oranlarına bakınca bunu anlarsınız!
O kafaları kopartmak!
DERLEME | 341
Ülke günlerdir öfke, hiddet içinde…
“Vicdansız” lâfı azdır. Kadına şiddet uygulayan yabaniler, en adi, en şerefsiz, en bayağı
yaratıklardır.
Aileden Sorumlu eski Devlet Bakanı, şimdiki Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin:
“Bu gibi olaylarda hadım edilme cezası uygulanmalıdır.” diyor.
Değişik bir ceza, belki iyi, fakat azdır. Bunu bir vatandaş olarak söylüyorum.
Aileden Sorumlu yeni Devlet Bakanı Ayşenur İslâm ise “Bir anne ve kadın olarak, şahsa
karşı işlenen suçların cezasının İDAM olabileceğini düşünüyorum.” diyor.
Evet, sanıyorum en doğrusu budur: İdam!
***
Türkiye’de cezalar ne yazık ki caydırıcı değil.
Avrupa Birliği’ne girme hevesiyle idam cezası kaldırılınca suçlarda patlama oldu!
Özellikle tecavüz edilerek işlenen “çocuk ve kadın cinayetlerine” idam cezasının yeniden
getirilmesi, sonrakilere ders olması, kamu vicdanı ve ülke huzuru için çok önemli.
Her sapık ve canavar, yaptıklarının cezasını mutlaka görmelidir.
Bunu bir vatandaş olarak söylüyorum. Vahşet başka türlü önlenemez!
***
Bu arada “İdamı geri getirmek, gözü dönmüş canavarları caydırmaz. Kafaları değiştirmek
lâzım” diyenler de var tabii ki…
Ancak, bu değişim nasıl ve ne zaman olacak?
“Kafalar bin yılda değişmemiş. Bin yıl daha beklemek yerine o kafaları kopartmak daha
doğru olur” görüşünü savunanlar da o kadar çok ki…
İdam elbette ki kesin çare değildir ama hiç değilse caydırıcıdır, toplum vicdanını rahatlatıcı
ibretlik bir cezadır.
Bu soruna çözüm bulunacak mı dersiniz?
“Üç gün konuşulur, sonra unutulur” diyen siyasilerin bulunduğu ülkemizde bu tür vahşi
olaylara “Dur” denilmesi ihtimali ne yazık ki, az!
342 | UYAN TÜRKİYEM 6
Rahmi Turan rturan@sozcu.com.tr 25 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Esad yıkılmadı ama bizim türbe yıkıldı!
İktidar ve emrindeki kukla medya, Süleyman Şah Türbesi’nin nakledilmesi operasyonunu,
büyük bir meydan savaşı kazanılmış gibi göklere çıkarıyor.
Gerçek ise bunun tersi!
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sınırları dışındaki tek Türk toprağı olan Süleyman Şah
Türbesi ve çevresini kaybetti.
Güçlü olduğunu iddia eden fakat kendi toprağını bile koruyamayan bir devlet adına üzücü
bir durum bu!
920 yıldır bize ait olan ve 1921 yılında uluslararası antlaşma ile Türkiye’nin olduğu tescil
edilen tapulu malımızı bırakıp kaçtık!
***
Suriye sınırımızdaki Eşme Köyü’ne 180 metre mesafede 10 dönümlük bir toprağı
işgal etmişiz, Süleyman Şah ve iki muhafızının kemiklerini orada inşa edilecek türbeye
konulacakmış.
Eşme köyüne yakın o bölge halen, PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD/YGP’nin
kontrolünde bulunuyor.
Hukuki yönden bakacak olursak orası Türkiye’nin değil, Suriye’nin malı.
Ecdat yadigârı olan 10 bin metrekarelik toprağı terk etmişiz, sınırımıza yakın bir yerde 10
bin metrekare yer işgal etmişiz. Yani toprak kaybetmemişiz! Öyle diyorlar!
Affedersiniz ama uluslararası hukuk böyle söylemiyor.
Sen kendi evini terk et, gidip başka birinin evini işgal et, sonra da “Orayı sana bıraktım,
burası benim” de… Geçerli olur mu bu?
***
Başbakan Davutoğlu ise hâlâ efeleniyor:
“Şu açık bir şekilde bilinmelidir; nerede bizim mirasımızı temsil eden tek bir taş parçası
olsa dahi onlara sahip çıkmak bizim boynumuzun borcudur. Buna da sahip çıktık!”
Yağmasan da gürle! Boş bir böbürlenme!
Davutoğlu ve Kaçak Saray’daki abisi “Esat gidici… İki aya kadar Şam’da ‘Şükür namazı’
kılarız!” diyordu.
Esad yıkılmadı ama bizim türbe yıkıldı! Gerçek durum budur!
Vatan Partisi
Seçime 31 parti girecek! Fakat bu partilerin 5’i hariç, hepsi tabela partisi…
Her birinin alacağı oy, yüzde 0,5 ya da yüzde 1’de kalacak ve oylar ziyan olacak. Ancak…
Bu partiler bir araya gelirse, birlikten kuvvet doğar, hepsinin toplam oyu yüzde 10 seçim
barajını aşabilir.
DERLEME | 343
… Ve barajı aşan parti yaklaşık 50 – 60 milletvekili ile Meclis’e girer, AKP’nin milletvekili
sayısı bir hayli azalır.
Peki, yaparlar mı bunu? Bu ihtimal çok zayıf görünüyor.
***
AKP, CHP, MHP ve HDP… Bu dört partinin Meclis’te grupları var.
Bunlara bir 5’inci parti eklenirse, Türk siyasetinin tablosu değişir ve milletvekili sayısı
azalacak olan AKP’nin tek başına iktidar olma şansı zayıflar!
Peki, 5’inci bir parti, yüzde 10 seçim barajını aşıp Meclis’e girebilir mi?
Bu zor ama imkânsız değil.
İşçi Partisi’nin yerine yeni kurulan VATAN PARTİSİ bazı küçük partilerle birleşerek bunu
başarabilir.
Böyle birleşme akılcıdır ama gerçekleşir mi, bilemiyorum!
***
Vatan Partisi’nin başında, Doğu Perinçek gibi azimli ve Atatürk sevdalısı bir lider var,
“İstiklâl Savaşı ruhuyla büyük devrimci önderimiz Atatürk’ün izindeyiz.” diye haykırıyor.
Atatürk düşmanlarının ülkeyi habis mikroplar gibi sardığı, o büyük devlet adamının tüm
izlerinin silinmek istendiği günümüzde onurla yükselen bu gür ses, doğrusu moral verici.
***
Peki, Vatan Partisi başarılı olabilir mi?
Her şey, çalışmalarına ve göstereceği performansa bağlı.
Ben partici değilim ve parti işlerinden pek anlamam. Fakat… Doğu Perinçek’in partisinin
Türkiye için bir “umut ışığı” olduğunu düşünüyorum.
Ülke olarak umuda ihtiyacımız var. Umutsuz yaşanmaz çünkü!
344 | UYAN TÜRKİYEM 6
Rennan Pekünlü 20 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Cesaret ve dayanışma yoksa yenilgi
kaçınılmazdır
İyi ve kötü kavramları insanlığın içinde vardır. Kişinin entelektüel gelişmişlik düzeyi
ne olursa olsun fikirleri ne denli önyargılı ve kişisel çıkarlarını yansıtıyor olursa olsun
o kişi içinde yaşadığı toplum için yararlı olan şeyi iyi, zararlı olan şeyi de kötü olarak
düşünecektir
İyi ve kötü kavramları zeka düzeyi ve kazanılan bilgi düzeyine göre de değişir. Bu
kavramlarda değiştirilemez bir şey yoktur.
Düşünce dokumuz zamanla değişebilir. Irkımız için yararlı veya zararlı olan şeyleri
değerlendirme biçimimiz de değişebilir, ancak temel aynıdır. Eğer hayvanlar dünyasının
tüm felsefesini bir tek tümcede özetlemek gerekirse, kuşların, karıncaların, insanların tek
bir noktada fikir birliğine varacağını anlamalıyız.
Tüm hayvanlar âlemini gözledikten sonra ortaya çıkan tinsel yargı şu sözcüklerle
özetlenebilir: “Başkalarının size nasıl davranmasını istiyorsanız siz de başkalarına öyle
davranın” (Do to others what you would have them do to you in the same circumstances).
Bu yargıya şunu da ekleyebiliriz: “Bunun yalnızca bir salık olduğunu unutmayın; ancak
bu salık toplu yaşayan hayvanlar aleminin uzun deneyimlerinin bir meyvesidir. İnsan
da içerilmek üzere, kitlesel olarak yaşayan toplumsal hayvanlarda bu ilke temelinde
davranmak alışkanlık haline gelmiştir. Gerçekten de bu ilke olmasaydı toplumlar
varolamazdı, hiçbir ırk, boğuşmak zorunda olduğu doğal engelleri aşamaz yok olur
giderdi”.
Gerçekten de toplumsal hayvanlara ve insan toplumlarına ilişkin gözlemlerden ortaya bu
basit ilke mi çıkıyor? Bu ilke uygulama bulabilir mi? Ve bu ilke nasıl oluyor da alışkanlığa
dönüşüyor ve sürekli gelişiyor? Şimdi de bu konuya değinelim.
SİZ BİLMEZSİNİZ TANRI BİLİR
İyi ve kötü kavramları insanlığın içinde vardır. Kişinin entellektüel gelişmişlik düzeyi
ne olursa olsun, fikirleri ne denli önyargılı ve kişisel çıkarlarını yansıtıyor olursa olsun,
o kişi, içinde yaşadığı toplum için yararlı olan şeyi iyi, zararlı olan şeyi de kötü olarak
düşünecektir.
Ancak, insan ırkı ve sorunlarına ilişkin hiç kafa yormayan milyonlarca insan vardır. Çoğu
yalnızca kabilesini veya ailesini tanır, çok azı ulusun ne olduğunu bilir ve çok daha azı
da insan ırkına ilişkin bilgi sahibidir. Bu durumda, nasıl olur da bunlar, tüm dar ve kişisel
çıkarlarına karşın, insan ırkı için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu bilebilirler?
Bu gerçek, düşünürleri tüm zamanlarda ilgilendirmiştir ve bugün de ilgilendiriyor. Biz
de kendi görüşümüzü sunacağız. Hemen değinmekte yarar var, bu gerçeğin değişik
DERLEME | 345
açıklamaları olabilir ancak gerçeğin kendisi yadsınamaz. Eğer bizim vereceğimiz açıklama
gerçek açıklama veya tam bir açıklama olamayacaksa da onun insanlık için doğurduğu ve
doğuracağı sonuçlar kalıcı olacaktır.
Din adamlarına göre, eğer kişi iyi ile kötüyü ayırdedebiliyorsa, bu düşüncenin esin kaynağı
Tanrı’dır. Düşüncenin iyi mi kötü mü olduğunu araştırma onun görevi değildir; kişi yalnızca
yaratıcısının emrine uymalıdır. Cehalet ve vahşinin terörünün meyvesi olan bu açıklama
üzerinde durmayacağız. Geçelim.
DAYANIŞMAYI UNUTANLAR
Bir başka grup bu gerçeği yasa olarak açıklamaya çalıştı. Haklı ve haksız, doğru ve yanlış
duyguları insanda yasa olarak gelişti. Bu açıklamayı değerlendirmeyi okurun kendisine
bırakıyoruz. Yine okur biliyor ki yasa, insanın toplumsal duygularını kullanmak üzere,
kişinin onadığı tinsel değerlerin içine sızdırılmış, onun doğasına aykırı ancak sömürgen
azınlığın yararına olan emirlerdir. Yasalar insanların hakkaniyet duygularını geliştirmek
yerine saptırmıştır. Geçelim.
Yararcıların (Utilitarian) açıklamalarında da durmayacağız. Onlara göre kişi, kişisel çıkarları
için iyi davranır. Ancak yararcılar, kişinin tüm ırkıyla dayanışma duygularını unuturlar.
Yararcıların açıklamalarında gerçek payı var ama gerçeğin tamamı değil. Bu nedenle
geçelim, ilerleyelim.
TOPLUM NE ZAMAN BOZULUR?
Yukarıda incelediğimiz olaylarda tinsel duygusallığın kaynağına kısmen de olsa tanı koyan
18. yüzyıl düşünürlerine çok şey borçluyuz.
Tinsel Duygusallığın Kuramı adlı güzel eserinde Adam Smith tinsel duygusallığın gerçek
kökenine parmak basmıştır. Dinsel önyargıları olmayan Smith, tinselliği insan doğasının
fiziksel gerçekliği açısından açıklamayı denedi. İşte bu nedenle resmi ve resmi olmayan
teolojik önyargı O’nun kitabını tam yüzyıl boyunca Kara Liste’ye aldı.
Smith’in tek yanılgısı, sempati duygusunun insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da
olduğunu anlayamamaktı.
Hayvanlar alemini incelediğimizde ve her bir canlı varlığın acımasız çevre koşulları ve
düşmanları karşısında yaşam savaşından utkuyla çıkabilmesi için dayanışma ve eşitlik
ilkesi ne denli çok gelişmiş ve alışkanlık halini almışsa, o canlı türünün yaşama şansının,
güçlüklerin üstesinden gelme becerisinin o denli yüksek olduğunu anlıyoruz. Toplumun
her bir üyesi, tüm diğer üyeleriyle dayanışma içinde olduğunu derinden duyumsadığında,
her bir bireyde, ilerlemenin başlıca etmenleri olan şu iki nitelik tamamen gelişmiş oluyor:
cesaret ve özgür bireysel girişim (initiative). Tersine, dayanışma duygusunu, nüfus azlığı
veya nüfus çokluğu nedeniyle yitirmiş olan küçük hayvan gruplarında ilerlemenin iki
etmeni, cesaret ve bireysel girişkenlik duyguları da hızla körelir. Sonunda bu iki etmen
ortadan kalkar, toplum bozulur ve düşmanları karşısında çöker. Karşılıklı güven olmazsa
savaşım olanaksızdır; cesaret, girişim, dayanışma yoksa utku da yoktur! Yenilgi kaçınılmaz
olur.
346 | UYAN TÜRKİYEM 6
Rıza Türmen 13 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
İç güvenlik paketinin getirdiği
güvensizlikler
İç Güvenlik Paketi’nde asıl amaç polisin yetkilerini artırarak, yargıyı sistemin dışında
bırakarak, özgürlükleri büsbütün daraltarak toplumsal muhalefeti bastırmak. Toplumu ikna
gücü zayıfladıkça toplum üzerindeki AKP baskısı artıyor. AKP ancak böylelikle ayakta
kalabileceğine inanıyor. İç Güvenlik Paketi böyle bir zihniyetin ürünü
Rıza TÜRMEN - İç Güvenlik Paketi olarak adlandırılan önlemler paketi, bu şekilde
yasalaşırsa Türkiye’de temel hak ve özgürlükler, demokrasi ağır bir darbe alacak.
Hükümetin böyle bir pakete neden gerek duyduğunu yetkililerin beyanlarından anlamak
güç. Yasanın gerekçesinde “göstericilerin vatandaşlarımızın can güvenliklerini ve vücut
bütünlüklerini tehdit etmesi…özgürlük-güvenlik dengesini bozmadan yeni tedbirler
alınmasını zorunlu kılmıştır” deniyor. Oysa Türkiye’deki asıl sorun güvenlik güçlerinin
barışçı gösteri yapan göstericilerin can güvenliklerine ve vücut bütünlüklerine oluşturduğu
tehdit. Gezi direnişinde polisin orantısız güç kullanmasının bilançosu sekiz ölü, 60 ağır
yaralı, 7832 yaralı. Ekim 2014 Kobane gösterilerinde 35 kişi öldü.
Kaç soruşturma açıldı?
Buna yol açan polislerin kaçı hakkında bir soruşturma yapıldı, kaçı yargılandı, ne ceza
verildi? Hükümetin kaygısı gerçekten vatandaşların can güvenliğini ve vücut bütünlüklerini
korumak ise her şeyden önce güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanmasını önlemesi,
örneğin polislere gaz fişeğinin omuz hizasında yere paralel olarak atılmamasını öğretmesi,
yaşam kaybına ya da yaralamaya yol açan polisler hakkında etkili bir soruşturma
yapılarak, yargı önüne çıkarılmalarının ve cezalandırılmalarının sağlaması gerekmez mi?
Muhalefeti bastırmak
Güvenlik güçleriyle ilgili böyle bir sorun varken İç Güvenlik Paketi ile polisin yetkilerinin
artırılmasını anlamak güç. O zaman “İç Güvenlik Paketi ile korunan kimin güvenliği?”
sorusu haklılık kazanıyor. Öyle anlaşılıyor ki, asıl amaç polisin yetkilerini artırarak,
yargıyı sistemin dışında bırakarak, özgürlükleri büsbütün daraltarak toplumsal muhalefeti
bastırmak.
AKP topluma dalga dalga yayılan hoşnutsuzluğun elbette farkında. AKP iktidarının 12 yılda
inşa ettiği hegemonyacı projeyi ayakta tutmak giderek güçleşiyor. AKP’nin hegemonyacı
düzenin sonunun yaklaştığını, AKP’yi destekleyenler dahil herkes görüyor. Toplumu
ikna gücü zayıfladıkça toplum üzerindeki AKP baskısı artıyor. Ancak böylelikle ayakta
kalabileceğine inanıyor. İç Güvenlik Paketi böyle bir zihniyetin ürünü. İç Güvenlik Paketi’nin
en sakıncalı hükümlerini şöyle özetleyebiliriz:
DERLEME | 347
En sakıncalılar
1- Polisin yetkilerinin genişletilmesi: Polise 48 saate kadar gözaltına alma yetkisi veriliyor.
48 saat sonra Cumhuriyet savcısına bilgi verilecek. Oysa kişinin özgürlüğünden yoksun
bırakılması, yargının denetimi altında olması gereken ciddi bir iş. Özgürlükten yoksun
bırakılma ancak bazı güvencelerle birlikte gerçekleşirse hukuka uygun olur. Gözaltına
alma, CMK’a göre, soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin bir suçu işlediği
şüphesini gösteren somut delillerin varlığına bağlı. Soruşturma yönünden zorunlu olmasına
ve suç işlediği şüphesini gösteren somut delillerin varlığını takdir edecek olan soruşturmayı
yapacak savcı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yerleşmiş içtihatlarına göre, özgürlükten
yoksun bırakma hukuka uygun olmalı, keyfi olmamalı. Hukuka uygunluk için ulusal yasaya
uygunluk yeterli değil. Aynı zamanda ulusal yasanın AİHM ilkelerine uygun olması, bireyi
keyfiliğe karşı koruyacak itiraz hakkı, yakınlarına haber verilmesi gibi güvenceleri içermesi
gerekir. Polisin 48 saatlik gözaltı yetkisinde bu güvenceler bulunmayacak, keyfiliğe yol
açacaktır.
Savcı vali
2- Vali ve kaymakama suçun aydınlatılması ve suç faillerinin bulunması için gereken acele
tedbirlerin alınması hususunda emir verme yetkisinin verilmesi: Cumhuriyet savcısı, bir
suç ihbarı ya da suç işlendiği izlemini veren bir durumu öğrenince her türlü araştırmayı
yapmakla görevli. Maddi gerçeğin araştırılması, delillerin toplanması, savcının görev
alanına girer. Arama, el koyma, iletişimin tespiti gibi tedbirlere savcının talebi üzerine
yargıç karar verir. Yargıya ait bu yetkilerin yürütmeye devri, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle
bağdaşmaz. Hele devletin partileştiği, vali ve kaymakamların bir AKP üyesi gibi görev
yaptıkları bir dönemde, yargısal yetkilerle donatılmalarının çok vahim sonuçlara yol açması
kaçınılmaz.
Polisin şiddeti artacak
3- Polisin silah kullanma yetkisinin genişletilmesi: Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda
yapılması tasarlanan değişiklikle polise “kendisine” ya da “işyerleri, konutlar, binalar”
gibi yerlere saldıran ya da teşebbüs edenlere karşı silah kullanabilecek. Her yıl çok
sayıda insanın polisin orantısız güç kullanması sonucunda yaşamını yitirdiği ve polisin
cezasızlıktan yararlandığı bir ülkede, polisin silah kullanma yetkilerinin genişletilmesi son
terece tehlikeli. Kaldı ki tasarıdaki değişiklikler ne AİHM ölçütlerine ne de uluslararası
standartlara uyuyor.
Devlet ispatla yükümlü
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi polisin silah kullanmasına şu üç istisnai durumda izin
348 | UYAN TÜRKİYEM 6
verilebileceğini belirtiyor: (a) Meşru savunma, (b) Hakkında tutuklama kararı bulunan
kişinin kaçmasını önlemek, (c) Bir ayaklanmayı bastırmak. İstisna listesi bu üç durumla
sınırlı. Ancak bu üç durumda da silah kullanmanın haklı olabilmesi için “mutlak bir
zorunluluk” bulunması ve elde edilmek istenen amaçla “orantılı” olması gerekli. Bunları
ispat yükü devlete ait. Orantılılık sadece polisin davranışlarını değil, operasyonun
planlanmasını ve kontrolünü de kapsıyor. McCann/ İngiltere (1995) davasında, İngiliz
güvenlik güçlerinin IRA militanlarını bomba patlatacaklarını düşünerek öldürmeleri ve
sonradan güvenlik güçlerinin yanıldığının anlaşılması, Sözleşme’nin yaşam hakkına ilişkin
iki maddesinin ihlaline yol açmıştı. İhlal gerekçeleri arasında operasyonun planlanmasında
hata yapılması, güvenlik güçlerinin eğitiminin yeterli olmaması gibi hususlar yer alıyor.
Mutlak zorunluluk ve orantılılık
Orantılılık ilkesi, polisin kullandığı silahla karşı tarafın elindeki silah için de geçerli. Örneğin
taş, molotof, sopaya karşın polisin ateşli silah kullanarak ölüme yol açması orantısız güç
kullanımı nedeniyle yaşam hakkının ihlali. Kanununda yapılması tasarlananan değişiklik
yukarıda sıralanan üç duruma girmediği gibi, “mutlak zorunluluk” ve “orantılılık” ilkelerini
karşılamadığı açık.
Birleşmiş Milletler’in “Güvenlik Güçlerinin Ateşli Silah Kullanmasına İlişkin Temel İlkeler”
belgesinde, polisin ateşli silah kullanmasını meşru savunma ve tutuklamadan kaçmayı
önlemek amacıyla sınırlıyor. “Mutlak zorunluluk” ölçütü yanında, bu amaçları elde etmek
başka araçların yeterli olmaması koşulunu getiriyor. Ayrıca belgede polisin ateşli silah
kullanmasını yaşam hakkına gereksiz bir risk oluşturmasının yasaklanması öngörülüyor.
Dolayısıyla polise verilen genişletilmiş yetkiler, BM ölçütleri ile de uyum içinde değil.
4- Polise “koruma altına almak” ve “uzaklaştırmak” gibi belirsiz yeni yetkiler verilmesi:
Polisin bu kavramlar çerçevesinde ne yapacağı, örneğin kimi kimden koruyacağı belli
değil. Oysa, AİHM ölçütlerine göre, polisin temel hak ve özgürlüklere yaptığı müdahalenin
bir yasadan kaynaklanması ve yasanın açık, öngörülebilir olması gerekir. Getirilen
değişiklik bu ölçüte uymuyor.
Cezalar ağırlaşıyor
5- 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na getirilen değişiklikler: AİHM’in
bu konuda Türkiye aleyhinde aldığı pek çok ihlal kararı var. İhlaller mevcut yasadan
ve uygulamadan kaynaklanıyor. AİHM Türkiye’nin 2911 sayılı yasayı AİHM ölçütlerine
uygun sağlayacak şekilde değiştirmesi ve polisin orantısız güç kullanmasını önlemesini
istiyor. Türkiye, bu kararları uygulamıyor. Kararların uygulanmasını sağlamak Avrupa
Konseyi Bakanlar Komitesi’nin görevi. Bakanlar Komitesi, Türkiye ile ilgili bu sorunun
incelenmesine öncelik verdi. Kararların uygulanmasına ilişkin iki karar kabul etti. Durum
böyleyken, iktidar 2911 sayılı yasada tam ters yönde değişiklik yapıyor. Kanuna aykırı
toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin kapsamını genişletiyor. Cezaları ağırlaştırıyor.
DERLEME | 349
“Gibi” nedir?
Tasarlanan değişiklikle toplantı ve gösteri sırasında taşınması yasak maddelere havaifişek,
molotof, demir bilye, sapan ekleniyor. Bu gereksiz bir değişiklik. Kanunun ilgili maddesinde
gösteride taşınması yasak maddeler sınırlı sayılmıyor, “gibi” sözcüğü kullanılıyor. O
nedenle sınırlı olmayan bir listeye yeni yasak maddeler eklenmesi anlamsız.
Başka bir değişiklikle yasadışı örgüt ve topluluklara ait amblemleri taşımak, üniformayı
andırır giysiler giymek, kanunun suç saydığı afiş, pankart taşımak yasaklanıyor. Toplantı ve
gösteri yürüyüşlerine polisin müdahalesini haklı gösteren tek unsur, göstericilerin şiddete
başvurması. Oysa yukarıdaki yasakların hiçbiri şiddet unsuru içermiyor. Ayrıca örneğin
parka giymenin üniforma sayılıp sayılmayacağı gibi belirsizlikler getiriyor.
Yüzünü kapatmak şiddet mi?
Aynı sakıncalar, Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılması tasarlanan değişiklikle
“kimliklerini gizlemek amacıyla yüzünü kapatmanın” yasaklanması için geçerli. Yüzünü
kapatmak bir şiddet unsuru mu? Yüzün hangi amaçla kapatıldığına polis nasıl karar
verecek?
Denge yanlış kuruluyor
İç güvenlik paketinin temel hak ve özgürlükler açısından taşıdığı sakıncaların hepsini bu
yazıda sıralamak olanaksız. Ama şırası açık ki, amaç güvenlik ve özgürlük arasında yeni
bir denge kurmaksa, bu denge yanlış kurulmuştur.
Böyle bir denge demokratik bir toplumun gerekleri ile uyum içinde değildir. Demokrasinin
temeli olan kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti ilkelerini ihlal eden, temel hak ve özgürlükleri
hukuka, anayasaya, uluslararası standartlara aykırı bir biçimde sınırlayan bir yasanın
demokratik bir ülkede yeri yoktur.
350 | UYAN TÜRKİYEM 6
Sabahattin Önkibar sonkibar@gmail.com 12 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Mafya devleti
Anayasa Mahkemesi hoşa gitmeyen bir karar verdiğinde onu hedefe oturtan...
Belgeli hırsızlıkları utanmaksızın fütursuzca örten...
Savcının emrini yerine getirmeye çalışan polise sövüp silah çeken...
Kendine karşıt gördüğü herkese hukuk ve ahlak tanımaksızın ceza kesip hücum eden...
Başbakanının Ergenekon benzeri davalarda savcılığa soyunduğu ve vatandaşlarının
yüzde 76’sının yargıya güvenmediği bir ülke tartışmasız olarak mafya devletidir.
Ve o ülke...
Maalesef bugünkü Türkiye’dir...
TAYYİP, ÇİLLER GİBİ!
1994 yılındaki ekonomik krizi hatırlayın.
Dolar bir gecede yüzde 300 artmış ve Türkiye iki seksen yere serilmişti.
Peki oraya nasıl mı gelinmişti?
Tansu Çiller’in Tayyip misali düşük faiz ısrarı ile...
Düşük faiz elbette özlenendir lâkin ekonomik realitelerle çatışamazsınız!
Var olan sistemde fermanla buyrukla piyasalara yön verilemiyor!
Verilmeye kalkışılırsa döviz patlar ve Türkiye bir gece içinde fukaralaşır.
Tayyip Erdoğan yakını olan inşaat lobisi satış yapsın diye düşük faiz diyor ama patlayan
döviz krize davetiye çıkarıyor...
TSK ATATÜRK’Ü BÖYLE HATIRLADI!
Genelkurmay Başkanlığı Müzeyyen Senar’ın naaşı ile yakından ilgilenmiş.
Sebep Atatürk’ün Senar’ı sevmesiymiş!
Yapılan yerinde ancak...
TSK’nın Atatürk’ü hatırlaması sadece Müzeyyen Senar’ın vefatı ile olmamalıydı.
Ne demek mi istiyorum?
Yahu Atatürk’ün en büyük emaneti olan cumhuriyet açıktan iğdiş edilip, kurduğu milli-laiküniter devlet yıkılırken uykuya yatan Genelkurmay değil midir?
DERLEME | 351
FİDAN-ALA-AKDOĞAN REKABETİ
Genelkurmay Başkanlığı Müzeyyen Senar’ın naaşı ile yakından ilgilenmiş.
Sebep Atatürk’ün Senar’ı sevmesiymiş!
Yapılan yerinde ancak...
TSK’nın Atatürk’ü hatırlaması sadece Müzeyyen Senar’ın vefatı ile olmamalıydı.
Ne demek mi istiyorum?
Yahu Atatürk’ün en büyük emaneti olan cumhuriyet açıktan iğdiş edilip, kurduğu milli-laiküniter devlet yıkılırken uykuya yatan Genelkurmay değil midir?
DERDİ KÜBA’YA CAMİ!
Küba’ya bir değil iki cami yapılmalıymış!
Tayyip Erdoğan’ın bu sözü Küba basınında tartışılıyor.
Adam sanki İslam dünyasının papa ya da halifesi!
Kardeşim sana ne Küba’ya camiden?
Hem cami eşittir İslam değildir.
Kur’an’da mescid vardır da cami diye bir şey yoktur.
Bak İslam Peygamberi Hz. Muhammed bir hadisinde ne diyor:
-”Gün gelecek camiler ve minareler çoğalacak ve içi dolacak ama içinde bir tane bile
mümin bulunmayacak.”
Korkarım o günlerdeyiz zira camiler artık inanç adına katilliğin, kul hakkının ve bilumum
alçaklığın örtüsüdür.
352 | UYAN TÜRKİYEM 6
Sabahattin Önkibar sonkibar@gmail.com 19 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
TSK’da PKK isyanına hazırlık!
-“Türk Devleti silah bıraksın.”
Bu ifade Oslo ve Ankara müzakerelerine PKK adına katılan Duran Kalkan’a aittir ve önceki
akşam dillendirilmiştir.
Peki bu beyanın okuması mı?
Barış süreci balonu patlamak üzeredir ki Nevruz sonrası büyük bir tufan ya da isyan
sürpriz sayılmamalıdır.
AKP oynadığı barış ve çözüm tuluatını seçime kadar sürdürme niyetinde lâkin dün de
yazdığımız gibi PKK artık veresiye değil peşin çalışmak istiyor ki talebi Apo dahil herkese
genel afla beraber siyasi özerkliktir. AKP ise seçim öncesi bunu göze alamayıp bir yandan
“PKK yurt dışında değil, içerde silah bıraksın razı oluruz” derken diğer yandan isyanı
bastırma adına TBMM’den yeni güvenlik yasası çıkarmanın telaşında.
Ama seçim sonrası ama öncesi -ki yakın ihtimal öncesidir- PKK başkaldırısı ve büyük bir
kargaşa kesindir.
TSK bu vahameti görmüş olacak ki İkinci ve Üçüncü Orduyu alarma geçirip isyana karşı
uygulanacak tedbirleri görüşüyor. İlaveten Genelkurmay Başkanlığı ve Jandarmanın özel
birlikleri bölgeye kaydırılmaya başlandı.
ILICAK ÖRGÜT ELEMANI!
Ahmet Şık yazmadığı ya da baskıya vermediği kitap için tutuklanmadı mı?
Nedim Şener, Hanefi Avcı’nın kitabına katkı yaptı yalanı ile hapse atılmadı mı?
Ve Nazlı Ilıcak bu tutuklamaları o gün alkışlamadı mı?
Öyle ise soralım:
Bu Nazlı Ilıcak değil midir F tipi örgütün önde gideni olan tutuklu Ali Fuat Yılmazer’le
kapanıp örgütü aklayan The Cemaat kitabını yazan?
Hukukta bunun adı örgüte yardım ve yataklıktır.
Ey savcılar neredesiniz?
Ya Ilıcak’ı tutuklayın ya da Ahmet Şık, Nedim Şener ve Hanefi Avcı’yı tutuklayanları
tutuklayın.
FUAT AVNİ, Y-CHP VE BAYKAL!
Ve Deniz Baykal bombayı patlattı:
-”Uluslararası din şebekesi CHP’ye sızdı.”
DERLEME | 353
Amiyane tabirle, “Hoppala Bayram buradan yak!”
Pardon ama Deniz Bey biz aylardır çığlık atarak bunu dillendirirken niye sustunuz?
Yoksa bu çıkışınız Antalya’da ön seçim yapılmasına tepki ve tasfiye korkusundan mı?
Hayır o değil de seçimde beklenen hezimet sonrası aday olmak ve “Ama ben söylemiştim”
demek için mi?
Hadi bütün bunları geçelim ve çıkın meydana lafınızın gerisini getirin diyorum.
Mecram yok demeyin; Halk TV’nin patronu sizsiniz ve istediğiniz an orada günlerce canlı
yayın yapabilirsiniz?
Bu arada F tipi örgüt ajanı Fuat Avni ile Y-CHP’nin organik bağı resmen kanıtlanmış
görünüyor ki bu CHP’deki Atatürk ruhunun katledilişi demektir.
ÖZGECAN’IN BABASI VE TAYYİP!
Özgecan’ı kahpeliğe kurban veren baba Mehmet Aslan’daki metanete ve asilliğe bakın!
Kan demiyor, kin demiyor, barış ve sevgi diyor ki Dersim diye sürekli kışkırtılıp ajite edilen
yörenin çocuğudur Mehmet Aslan!
Peki diğeri yani Tayyip Erdoğan ne mi yapıyor?
Bu olayı bile toplumu kutuplaştırmak için kullanıyor.
Fatiha bilmiyorsan diyor, rahmet diyor, dans diyor, feminist diyor ki bu adam Türkiye’nin
cumhurbaşkanıdır.
Söyleyin duruş ve söylemler itibarı ile Çankaya Köşküne yakışan kimdir?
VATAN PARTİSİ NE YAPMALI?
Aldığım birebir tepkilere bakılırsa Vatan Partisi iyi bir rüzgar yakaladı ancak bu rüzgar
söndürülmeksizin büyütülmeli.
Bundan sonra öncelik hedef seçmen kitlesinin belirlenip ona göre adımların atılması
olmalıdır. İşte bir kaç tavsiye:
- Kamuoyu ilgisini çekecek sansasyonel çıkışlar yapılıp partiye yeni katılımlar olmalı ve
Vatan’ın milli muhalefetin toplanma merkezi olduğu imajı yaygınlaştırılmalı.
- Y-CHP ile Bahçeli MHP’sinin, Tayyip’in ve F tipi örgütün truva atları olduğu propagandası
Ulusal Kanal’da ısrarla sürdürülmeli.
- Partinin kapıları açık tutulmalı ve milletvekili aday belirlemelerinde dernekçilik
yapılmamalı.
- Esmeye başlayan rüzgarın dinmemesi için parti adına mesaj verecek isimler özenle
seçilip alınan yol yapılacak bir gafla heba edilmemeli.
- Atatürk ve Cumhuriyet’in tasfiyesinden bayrak’a, özelleştirmeden yolsuzluklara, PKK’dan
Fethullah’a, ekonomik buhrandan sıcak para sultası ve üretimsizliğe kadar temel konular
belirlenip orada yoğunlaşılmalı.
- Toplumda var olan şu anki Amerikan ve anti AB rüzgarı iyi yönetilip oya tahvil edilmeli.
Yerim bitti, devam edeceğiz...
354 | UYAN TÜRKİYEM 6
Sanem Altan 4 Şubat 2015 VATAN GAZETESİ
Dışarda yapayalnız içerde bölünmüş
vaziyetteyiz...
Geçenlerde Obama’ya yakın bir Türkiye uzmanı olan Michael Werz’in Cansu Çamlibel’e
verdiği röportajı okurken ‘Amerika Türkiye’den vazgeçmiş, acaba bu Türkiye’yi nasıl etkiler’
diye düşünmüş sonra da hızlıca unutmuştum bu sorumu... Türkiye’de neredeyse herşey
gerçekliğini kaybettiği için ne siyasete, ne futbola, ne aşka, ne hukuka, ne gazetelere
inanmadığımdan dünyada olanlara da aynı refleksle bakıyorum istemeden de olsa... Hayat
bana çizgi film gerçekliğinde gözüküyor uzun zamandır... Sanki ölsen bile, diğer sahnede
canlanır hayata devam edebilirsin gibi geliyor... Tıpkı Tom ve Jerry’deki gibi işte..
***
O yüzden de Amerika Türkiye’den vazgeçmiş dedim ve unuttum röportajı ta ki Mehmet
Altan’ın yazısını görene kadar...
Meğerse hayat gerçekmiş!
Ve hayatı unutmak pek mümkün değilmiş. Bir Amerika varmış, bir Türkiye varmış ve işler
hiç de parlak değilmiş. Üstelik röportajı yapan Cansu Çambel de, Werz’in dediklerinin
Beyaz Saray’ın meselelere bakış açısını anlamak için adeta ‘dekoder’ niteliğinde olduğunu
söylüyor.
***
Michael Werz, Obama’dan sonra ister Hillary Clinton, ister Cumhuriyetçi bir başkan
gelsin, ABD yönetiminin Türkiye’ye karşı bugünkünden daha sert olacağını iddia ediyor.
Türkiye’nin kapasitesine dair güveni zedeleyen üç olayı da şöyle özetliyor:
“Birinci deneyim Gezi Parkı protestolarıydı. İstanbul’un göbeğindeki son derece meşru,
demokratik ve kontrol edilebilir bir protesto, hükümetin olan biteni okuyamamasından
ve polisi ölümlere neden olacak, daha fazla öfkeyi provoke edecek şekilde kullanması
nedeniyle kontrolden çıktı.
İkinci olay ise Musul oldu. Şehrin düşeceğine ilişkin bariz emareler varken O zaman
Dışişleri Bakanı olan Davutoğlu, Musul Başkonsolosu Yılmaz’ın kaçırılmasından sadece
bir gün önce Türk diplomatların güvende olduğunda ısrar etti. Bütün bunlar Türkiye’nin
Kuzey Irak’ta olup bitenlerle ilgili kaliteli istihbarat toplama kapasitesine dair soru
işaretlerine neden oldu.
Üçüncü siyasi referans noktası ise Kobani’dir. IŞİD önemli bir hedef haline getirdiği için
stratejik bir önem kazanan bir Kürt şehrinden bahsediyoruz. Türkiye’nin kendi içindeki
barış süreci belki de ilk kez öncelikli olarak dış dinamikler tarafından yönlendirilirken Türk
DERLEME | 355
hükümeti sadece seyirci kaldı ve Kobani’yi kurban etmeye hazır bir görüntü verdi. Bu da
son 1,5 sene içinde tanık olduğumuz üçüncü yanlış hesaptı.”
***
Türkiye, Avrupa Birliği’nin desteğini epeydir kaybetmişti, şimdi Amerika’nın desteğini de
kaybettiği anlaşılıyor. Batı dünyasında bir desteği yok artık Türkiye’nin. Ortadoğu’da da
artık dostumuz bulunmuyor. ‘Değerli yalnızlık’ görülüyor ki artık ‘değerli yapayalnızlık’
olmuş.
***
Türkiye’deki iktidarı anlayan ve destekleyen tek lider Putin gibi gözüküyor.
O da hızla batıyor.
***
Dışarda yapayalnızız… İçerde de tam anlamıyla bölünmüş vaziyetteyiz.
Halkın en azından yarısı iktidara kuşkuyla hatta nefretle bakıyor.
***
Kalkınmak ve gelişmek zorunda olan ve bunun için dışardan gelecek paraya muhtaç
bulunan bir ülke bu şartlarda yoluna devam edebilir mi? Bu, çok mümkün gözükmüyor.
Eğer hayat bir Tom and Jerry filmi değilse, gerçekse, bir sahnede ölüp öbür sahnede
dirilmiyorsan… Türkiye’nin kendine süratle çeki düzen vermesi gerekiyor.
***
Ya vermezse? O zaman bizim hikayemiz ‘kısa’ bir çizgi film olur. 356 | UYAN TÜRKİYEM 6
Sanem Altan 15 Şubat 2015 VATAN GAZETESİ
‘Erkek millet’
İşte yine o günlerden birinden geçiyorum...
Kapkara bir boşluğa düşmüş, çaresiz duruyorum...
Özgecan... Henüz 20 yaşındaymış...
Bizim yaşadığımız, ülkemiz dediğimiz coğrafyada tecavüz edilip yakılarak öldürülen bir
genç kız...
Herkes gibi, hepimiz gibi benim de çığlıklarım boğazıma düğümlendi...
İsyan dolu bir karanlığa yuvarlandım duyduğum andan beri...
***
Bir toplum kendine “erkek millet” diyerek yola çıkarsa, sonunda iş bu sapıklığa varıyor
işte…
Yarısı kadın, yarısı erkek olan bir toplum nasıl “erkek” oluyor?
Neden “erkek” oluyor?
Erkek olup da ne oluyor bu toplum?
Bu “erkek millet” çok mu övünülecek bir durumda sanki?
Her türlü ahlaksızlık, yolsuzluk, korkaklık, dalkavukluk, soytarılık var…
Bunları yaptıkları yetmiyormuş gibi bir de kadınlara saldırıp öldürüyorlar.
***
Kadınları evlere kapatmak istiyorlar...
Gülen kadın görmek istemiyorlar, hamile kadın görmek istemiyorlar, kadının saçını,
yüzünü, vücudunu görmek istemiyorlar.
Neden?
Söylemedikleri ama ima ettikleri şey şu: Görünce dayanamıyorlarmış…
Dayanamayınca saldırıyorlarmış, bıçaklıyorlarmış, vuruyorlarmış, ırzına geçiyorlarmış,
öldürüyorlarmış.
Kadınları değil bu hayvan sürüsünü evlere kapatmak gerekiyor aslında…
İnsan olmayı öğrenene kadar kapalı dursunlar bir yerde…
Erkek olmakla hayvan olmak arasındaki farkı kavrayıncaya kadar evlerinden çıkmasınlar.
***
DERLEME | 357
efsine sahip olmayan, saldırgan, vahşi bir sürü, bu barbarlığı erkekliğin bir parçası sanıyor
herhalde.
Yeryüzündeki tek erkek grubu bu coğrafyada yaşıyor sanır duyan da…
Uygar insanların dünyasında, kadınlar özgürce yaşarken neden erkekler, “biz erkeğiz,
dayanamayız, saldırırız, evlerinize saklanın” demiyor.
Neden bu coğrafyanın erkeklerinde bu saldırma isteği ve eve kapatma arzusu var?
***
Buraların erkekleri insan olmayı öğrenemediği için kadınlar evlere kapanıp saklanacak,
öyle mi?
Hayatı, erkekler nasıl istiyorsa kadınlar öyle yaşayacak.
Her şeye erkekler karar verecek.
Hayatın merkezi erkekler olacak.
Kadınlara ne yapacağını erkekler söyleyecek. Sonra da saldırıp öldürecekler.
Öyle mi!
Bazen öfkeden ve acıdan delirecek gibi oluyorum.
Gencecik bir kızı öldürdüler.
Bu öldürülen kaçıncı kadın?
“Erkek milletin” kurbanı olan kaçıncı kadın bu?
***
Bu toplumun erkekleri, buranın “erkek millet” değil, bir millet olduğunu…
Erkek olmakla hayvan olmak arasında ciddi bir fark bulunduğunu…
Onların saldırgan ve ilkel vahşetinin hayatın doğal bir parçası olarak kabul
edilemeyeceğini…
Ne zaman öğrenecek?
Ve bu “erkek” devlet ne zaman bu toplumun kadınlarının haklarını korumak zorunda
olduğunu kavrayacak?
***
Daha kaç kadının öldürülmesi gerekiyor?
Bu “erkek millet” daha kaç kadın öldürdükten sonra “insan millet” olacak?
358 | UYAN TÜRKİYEM 6
Saygı Öztürk saygi@sozcum.com 3 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Onların gündeminde Anayasa var
“Çözüm süreci’’ adı altında hükümet yetkilileriyle PKK’lılar arasında gizli-kapaklı bir
biçimde yürütülen ve adına kimilerinin “çözüm süreci’’, kimilerinin ise “ihanet süreci’’ dediği
süreçte ülkemiz farklı bir yere geldi. Güneydoğu’da “masum istekler’’ diye başlayan ve
başlangıçta da destek gören isteklerin önemli bir bölümü yerine getirildi. Artık konuşulanlar
bugüne kadar yapılanların çok ilerisinde…
Malatya-Elazığ arasındaki Kömürhan Köprüsü’nü geçtikten sonraki yerleşim birimlerine
“Türkiye’nin Güneydoğusu’’ değil “Kürdistan’’ diyorlar. Genelkurmay yetkilileri, birkaç yıl
öncesine kadar açıklamalarında meşrulaştırmamak için asla “Kuzey Irak’’ demez yerine
“Irak’ın Kuzeyi” sözcükleri kullanılırdı. HDP’li milletvekilleri günümüzde “Kuzey Irak’’ için
“Güney Kürdistan’’, “Kuzey Suriye’’ için “Güney Kürdistan’’ diyor. Yani kendilerine göre bir
Kürdistan kurmuşlar bile.
Nerede bu devlet?
Son dönemlerde televizyonlarda ellerinde uzun namlulu silahlarla dolaşan gençler
görüyoruz. Bunlar, kendilerini PKK’nın gençlik örgütü olarak tanımlıyor, üzerlerine giydikleri
kıyafetlerle de “asayiş timi’’ oldukları belirtiliyor. Yalan da değil yani… Bunlar iki yıl önce
kursları bitirip kendilerine sözde diploma verilenler değil mi? O günlerde görüntüleri basına
yansıdığında, Cizre olduğunu bile bile “Hayır, orası Cizre değil’’ diyorlardı. Tamam, sizin
dediğiniz olsun. Peki bugünkü görüntülere ne buyrulur?
Artık yol kontrolleri yapmaları, insanları durdurup kimliklerini incelemeleri, evlere baskınlar
yapmaları, kendilerine karşı olduklarını düşündüklerinin işyerlerini göz göre göre
yakmaları, insanları göçe zorlamaları gibi yüzlerce olay yaşanırken, Allah aşkına yüce
devletimiz nerede? Teröristler ilçelere, illere inmiş polis ise karakoluna sinmiş durumda…
Karakolundan polisin yalnız başına caddeye çıkması mümkün mü? Bırakın onları, Şırnak
Valisi Hasan İpek, Şırnak’a rahatlıkla gidip-gelebiliyor mu?
Asıl gelişmeler gözden kaçırılıyor
Bu yerleşim birimlerinde kadınlı-erkekli yüzleri maskeli PKK yandaşları yürüyüşler
yaparken, her gün birçok ilçede alışılagelmiş terör faaliyetleri çocuklar ve gençler
tarafından yapılırken ve yine bu çocukların gösterilerini milletvekili, belediye başkanları
yönlendirirken aslında farklı şeylerin olduğunun farkında değiliz.
Asıl gelişmeler gözden kaçırılıyor. Bunun için bölgede ne olup bittiğini görmek gerekiyor.
Terör olayları tahrik edilirken, Kürtçü aydın olarak bilinen isimler son dönemde farklı bir
çalışmanın içinde… Güneydoğu’da görev yapan meslektaşım Raşit Kısacık‘a “Ne oluyor?’’
diye sorduğumda “Aydınlarına göre ‘Kürdistan’ kurulmuş, şimdi Anayasa hazırlıklarından
bahsediyorlar’’ diyor.
DERLEME | 359
“Devletimiz bu kadar sahipsiz değildir’’ diye düşünüyorsunuz. Ancak, HDP’li
milletvekillerinin, yerel yönetimler ve parti yöneticilerinin “seminer’’ adı altındaki
çalışmalarında ana gündemi “Kürdistan Anayasası’’ oluşturuyor. Seminerlerde neler
konuşulduğunu meslektaşım Raşit Kısacık yasaların izin verdiği ölçüde örneklerle
anlatıyor:
Seminer konusu, Anayasa
“Kürdistan Cumhuriyeti ile ilgili ilk konferans, 2006 yılında Diyarbakır’da yapıldı.
Konferansı, ‘Diyarbakır Kürt Derneği’ (KÜRD-KOM) düzenlemişti. O günkü koşullarda
konferansa yüzlerce kişi katıldı. Konferans yine o koşullarda Kürtçe yapıldı. Konferansta,
birçok Kürt aydını ve derneğin yöneticileri konuştu. Konuşmacılar, Kürdistan cumhuriyetini
birçok açıdan değerlendirdi. O tarihten sonra Kürdistan cumhuriyeti, kuzeylilerin
gündemine girmeye başladı.
‘Kürdistan Ulusal Gençleri’ 2014 yılının sonlarında, ‘Kürdistan cumhuriyeti’ ile ilgili
Diyarbakır’da bir seminer düzenledi. Seminer gençler tarafından yönetildi. Konuşmacılar,
yazar Tahsin Sever, yazar ve eğitimci Seid Veroj‘du. Seminer tümüyle Kürtçe
gerçekleştirildi.
Geçen ay PAK da bir konferans düzenledi. Konferans Ali Fikri Işık tarafından Kürtçe
yönetildi. Roj Mamendi görüşlerini Kürtçe, PAK Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Gül ise
Türkçe olarak açıkladı. Seminerde ve konferansta içerik olarak ‘Kürdistan cumhuriyeti’ ile
ilgili önemli konseptler gündeme getirildi.’’
Modası geçmiş haberler
40 yıldır o yörede gazetecilik yapan Raşit Kısacık, basında yer alan Güneydoğu haberleri
için şunları söylüyor:
“Siz daha nelerden bahsediyorsunuz. Sokaklardaki askeri yürüyüş provaları, resmi
binaların ateşe verilmesi, kolluk kuvvetlerinin yalnızca izlemesi artık modası geçmiş
haberler… Siz daha ‘çözüm süreci’ deyip durun. Baksanıza her şey çözülmüş. ‘Kürdistan
cumhuriyeti’ kurulmuş, şimdi Anayasasının nasıl olacağını tartışıyorlar.’’
Şu olup bitenler karşısında “Vay ki vah…’’ diyebiliyorsunuz.
360 | UYAN TÜRKİYEM 6
Saygı Öztürk saygi@sozcum.com 27 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
İşte gerçek durum: Pilotların yarısı gitti
“Balyoz Davası’’ sonucu tutuklananlar, davayla aynı dönemde zorunlu hizmet süresinin 15
yıldan 10 yıla indirilmesi arasında bugün önemli bağlar kuruluyor. Pilotlara “erken ayrılma’’
yolu açılırken, Türk Hava Kuvvetleri’nin “harekat etkinliği’’ de önemli ölçüde azaltıldı.
NATO standartlarına göre Türk Hava Kuvvetleri’nde “pilot sandalye oranı’’ hayli geriledi.
Yapılacak yapılmış olacak ki, 10 yıla indirilen zorunlu hizmet süresi yeniden 15 yıla
çıkarıldı. Bu durum, önceki yıllara göre istifaları azaltıyor görünse de yine 100’e yakın
pilotun bu ay sonunda görevlerinden ayrılacağını öğreniyorum.
Pilotları boşaltma planı
Savaş pilotları için ilk 5 yıl “çıraklık’’, ikinci 5 yıl “kalfalık’’ üçüncü 5 yıl ise “ustalık’’ yani
liderlik, öğretmenlik dönemi sayılır. Ama ustalar, onların komutanlarının başına gelenlerden
sonra görev süresini doldurdukları için ayrıldı. Tabii, durup dururken zorunlu hizmet
süresini 10 yıla indirenler, pilotların ayrılmalarının yolunu bilerek mi açtılar acaba? Böylece,
uçağımızı kullanacak pilot bırakmadılar, Hava Kuvvetleri’nin Akdeniz, Ege ve Kuzey Irak’ta
harekat etkinliği de ellerinden alınmış oldu.
Hava Kuvvetleri’nden emekli veya istifa ederek ayrılan savaşçı ve ulaştırma pilotlarının son
yıllardaki sayısı bile Hava Kuvvetlerimize nasıl bir darbe vurulduğunu da ortaya koyuyor.
İşte o rakamlar: 2010’da 147, 2011’de 149, 2012’de 174, 2013’te 214, 2014’te 140
olmak üzere toplam 824 pilot ayrılmış.
Karanlık bir tablo var
Ortaya çıkan tablo, tehlikenin büyüklüğünü göstermeye yetiyor. Emekli Tümgeneral
Beyazıt Karataş bu durumu bize şöyle yorumluyor:
“Hava Kuvvetleri’nden ayrılan pilotların sayısı artan savunma zafiyetinin boyutunu gözler
önüne seriyor. Konunun önemini sadece rakamlarla açıklamak elbette yeterli değil. Bir
pilotun nasıl yetiştiğinden, nasıl tecrübe kazandığından, ülke bütçesine kaça mal
olduğundan, öğretmen pilotları ayrılan uçuş okulundan yeni mezun pilot teğmenlerin birlik
veya kıt’a tecrübesi kazanmadan 6 aylık gibi bir eğitimden sonra uçuş öğretmeni olarak
bırakılmasından bahsetmek istemiyorum. Aksi takdirde yetkililerin de bildiği çok daha
karanlık bir tablo ortaya çıkacaktır.’’
Pilotları uçuran ve emniyetle uçması için her türlü desteği veren fedakar astsubayları da
unutmayalım. Onların da çözüm bekleyen çokça sorunu var. Onların ayrılmalarıyla da kaza
kırım sayısında önemli artışlar oldu.
Geçiniz paşam, geçiniz bunları
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk, pilotların ayrılmasını sivil havacılıktaki
gelişmeye bağlıyor ve daha fazla maaş verdikleri için zorunlu hizmetini dolduranların
DERLEME | 361
ayrıldığını düşünüyor. Geçiniz paşam geçiniz bunları… Personelinize haksızlık
hukuksuzluk yapıldığında, kumpaslar kurulduğunda onlara sahip mi çıktınız? Belki
o koltukta siz değil bugün emekliye ayrılmış başka bir komutan olacaktı. Kumpaslar
nedeniyle hava gücünün etkinliğinin
azaltılmasına seyirci kalanların sözleri inandırıcı olmuyor. Pilotluk ruhuyla yetiştirilmiş o
insanların gidişlerini sadece paraya bağlamak da onlara yapılmış yeni bir haksızlıktır.
Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde; 15 Muharip, 2 Keşif, 5 Eğitim, 6 Ulaştırma,
1 İnsansız Hava Aracı (İHA) Filosu, 1 Tanker ve Havadan Erken İhbar Uçağı (HİK) ve
Akrotim Filosu bulunuyor. Hava Kuvvetleri’nin vurucu gücü Muharip Filo Komutanlıkları’dır.
Filo sayısı, ihtiyaca ve modernizasyon durumuna göre zaman zaman değişiklik
göstermesine rağmen, bir Muharip Üs Komutanlığı’nda genelde iki Muharip Filo bulunuyor.
Bir Muharip Filo Komutanlığı bünyesinde ise NATO standartlarına göre 20-25 uçak ile 3040 pilot görev yapıyor.
İşte bunlar, görmezden geliniyor
Hava Kuvvetleri’nden sadece 2010-2014 yılları arasında ayrılan 824 pilottan yaklaşık 600’ü
muharip pilottur. Bu rakam iyimser tahminle, 15 Muharip Filo ve 7 Muharip Üs Komutanlığı
anlamına geliyor. Başka bir deyişle 5 yıl içerisinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda görevli
pilotların yarısı yani mevcut pilotların yüzde 50’si ayrılmış demektir. Ayrıca her yıl yaklaşık
Belçika veya Hollanda Hava Kuvvetleri bünyesinde bulunan muharip pilot sayısı kadar
pilotun, Hava Kuvvetleri’nden ayrıldığını da ifade edebiliriz.
Ayrılan 824 pilot içerisinde yaklaşık 214’ünün ulaştırma ve helikopter pilotu olduğu kabul
edilirse, bu sayı 6 Ulaştırma Filosu’na eş demektir. Hava Kuvvetleri’nden ayrılan ulaştırma
pilotlarının uçak komutanı seviyesinde olduğu dikkate alındığında konunun önemi daha iyi
anlaşılıyor.
Pilotların Türk Silahlı Kuvvetleri’nden erken ayrılması ile ilgili olarak yetkililerin yaptığı
açıklamaların, sorunun çözülmesinden çok günü kurtarmaya yönelik olduğunu emekli
Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş da belirtiyor, “Türkiye’nin bekasına yönelik önemli
bu problemin ve asıl nedenlerinin ülkenin içerisinde bulunan ‘belirsizlik ortamında’ devlet
refleksi ile görmezlikten gelinmesi, ileride daha büyük sorunlarla karşılaşmamıza neden
olacaktır’’ diyor.
Göklerin çelik kanatlı yaralı kartalları 4 şehit daha verdi. Onları lidersiz, eğitimsiz
bırakırsanız bu kazalardan da kaçamazsınız…
362 | UYAN TÜRKİYEM 6
Semih Koray 13 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Parola: Vatan, İşareti: Namus
‘Parola:Vatan, İşareti: Namus”, Attila İlhan’a göre milliciliğin tanımıdır ve bu tanımın
kaynağı, “Kurtuluş Savaşımızın İzmiri”dir.
KARŞI DEVRİMİN TÜRKİYE PROGRAMI
Bugün karşı devrim, İttihat ve Terakki ile Hürriyet Devrimine karşı İstibdat ve
Abdülhamid’in; Kurtuluş Savaşı ile Mustafa Kemal’e karşı manda ve Vahdettin’in;
millet ile Cumhuriyet Devrimine karşı ümmet ve Osmanlıcılığın safında yer alıyor. Milli
devletin karşısına, emperyalizmin yönettiği ve feodalizme özgü etnik ve dinsel temelde
parçalanmışlık çıkarılmak isteniyor.
İttihat ve Terakki’ye saldırarak Türk Devrimini lekelemek; Kurtuluş Savaşını
önemsizleştirerek Mustafa Kemal’i gölgelemek; emperyalizmin kışkırttığı feodal
ayaklanmalara sahip çıkarak Cumhuriyet Devriminin milletleşme sürecini yadsımak;
bütün bunların sonucunda da milli devlete karşı Osmanlıcılığı hortlatmaya çalışmak, karşı
devrimin Türkiye Programını oluşturmaktadır.
DÜN İLE BUGÜN
Eğer aradan yaklaşık yüz yıl geçmiş olmasına karşın, ülkemizdeki örgüt ve bireylerin
safını bu karşıtlıklar içindeki konumları belirlemeye devam ediyorsa, o zaman çağın özü
değişmemiş demektir. Demek ki insanlığın ilerlemesini belirleyen temel çelişmeler hâlâ
aynıdır. 20. yüzyılın başında hürriyet ile istibdat, bağımsızlık ile manda, cumhuriyet ile
saltanat arasında yansız kalmak olanaksızdı. Bugün de ülkemizde devrim ile karşı devrim
arasında herhangi bir “tampon bölge” kalmamıştır. O zaman ayağı Türkiye toprağına
basan hiç kimsenin “vatan” parolasına “namus” işaretiyle yanıt vermekten başka seçeneği
yoktur.
Bir yüzyıl öncesiyle bugün arasındaki temel fark, o zaman henüz verilmiş bir Kurtuluş
Savaşımızın olmamasıydı. 15 yıl gibi kısa bir sürede bir milletin yalnızca çehresini değil,
aklını ve yüreğini de köklü bir bir dönüşüme uğratmış olan Cumhuriyet Devrimimiz henüz
gerçekleşmemişti. Dünyanın ezici çoğunluğunun gözünde, yedi düvel dışında insanlığın
geleceğini belirleyebilecek herhangi bir güç yoktu.
GÜNÜMÜZ İÇİN KURTULUŞ SAVAŞI DERSLERİ
DERLEME | 363
Bugün bazıları, Kurtuluş Savaşında verilen kayıpların Dünya Savaşında verilen toplam
kaybın yanında çok küçük olmasını, bu savaşın, sonucuna emperyalizmin çok da önem
atfetmediği bir “Türk-Yunan Savaşı”ndan ibaret olduğunun “kanıtı” olarak ileri sürüyorlar.
Böylelikle Kurtuluş Savaşını ve onu izleyen devrimleri değersizleştirebileceklerini
sanıyorlar. Aslında Mustafa Kemal önderliğindeki milli kuvvetler, gerek Kurtuluş
Savaşında, gerekse zafer sonrası Lozan görüşmelerinde, savaş yorgunu İtilaf Devletlerinin
Şark Cephesindeki savaşı doğrudan kendi kuvvetleriyle sürdürmeye mecallerinin
kalmadığını saptamışlardı. Bu belirlemenin, zafere ulaşılmasına katkıda bulunan yaşamsal
önemde bir siyasal öngörü olduğuna kuşku yoktur.
Bugün bizim ardımızda Kurtuluş Savaşımızın ve Atatürk Devriminin birikimi var. Başında
ABD’nin bulunduğu emperyalist sistem, askeri başarısızlıkları, küresel iktisadi bunalım ve
yükselen Avrasya’nın emperyalizmin alanını kısıtlaması sonucu, ülkemizde, bölgemizde
ve dünyada artık olaylara istediği gibi yön veremez duruma gelmiştir. Onun için Mustafa
Kemal’in olgulardan hareketle zafere güvenen keskin öngörüsüne bugün her zamankinden
çok gereksinimimiz var. Atılacak adım, Türkiye’nin bütün namus birikiminin “Vatan”da
birleşmesidir. Onun için parolamız VATAN, işareti NAMUS’tur.
364 | UYAN TÜRKİYEM 6
Semih Koray 20 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Türkiye’nin ‘Avrasya Seçeneği’ VATAN Partisidir
Neoliberal ideolojik taarruzun en yoğun olduğu dönemlerde, dillerden düşmeyen
kavramlardan biri de “çeşitlilik”ti. Sosyalizm, her şeyin “tek çeşidi”nin bulunduğu bir sistem
olarak tanımlanırken, kapitalizm -doğası gereği- her şeyin “çok çeşidi”ni üreten sistem
olarak yüceltilmekteydi. Çeşitlilik, mutluluğun önemli kaynaklarından biri olarak ileri
sürülmekteydi.
ATLANTİK SİSTEMİ TEK TİPLİDİR
Oysa yaşamın özüne ilişkin bütün konularda tek tiplilik, Atlantik Sistemine özgüdür.
Ekonominin işleyişine ilişkin kurallar, yaşam tarzı, ideolojik yaklaşımlar, medya, “rasyonel
insan”, bunların hepsi Atlantik sisteminde tek tiptir. Bütün kamu mallarının özelleştirilmesi,
kişinin toplam tüketimini onun yaşamına eşitleyen hayat tarzı, “rasyonelliğini” dünyanın
gerisi yıkılsa kendi sahip olduğu kâğıtların değerinin birkaç kuruş yükselmesinden mutlu
olmakla kanıtlayan “insan” türü, emperyalist sistemin bütün dünyaya dayattığı tek tipliliğin
evrensel örnekleridir. Çünkü eğer hedef dünyayı tek bir küresel pazara dönüştürmekse, o
zaman dünyanın gerisini milli devletleri etkisizleştirerek savunmasız biçimde emperyalist
sisteme açmak yetmez. Aynı zamanda, ortadan kaldırılan ulusal pazarların ardındaki
toplumsal yapıyı da uygun biçimde dönüştürmek gerekir.
Emperyalizmin odaklandığı ‘çeşitlilikler’
Bugün Atlantik Sisteminin üstünde odaklandığı iki tür “çeşitlilik” vardır. Bunlardan biri,
tüketim mallarının çeşitliliğidir. Bu sayede, diş macununuzu, cep telefonunuzu ya da
arabanızı değiştirerek hayatınıza “renk” katabilirsiniz. Emperyalizm açısından önem
taşıyan diğer tür ise, Ezilen Dünyada mevcut etnik ve dinsel temeldeki çeşitliliklerdir.
Bu farklılıkların feodalizme özgü geri yönlerini pekiştirerek, çeşitliliğin korunması adına
iç çatışmaları körüklemek de, emperyalist sistemin beslendiği güç kaynaklarından birini
oluşturur.
Avrasya’nın çeşit zenginliği
Günümüzde yaşamın özüne ilişkin çeşitlilik, merkezinde Avrasya’nın yer aldığı EzilenGelişen Dünyaya özgüdür. Çin, Rusya, Hindistan, İran, Türkiye, Orta Asya Türk devletleri,
Ön Asya ülkeleri, Latin Amerika bu açıdan çok geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Hatta bu
ülkelerin yansıttığı çeşit zenginliği, yeni uygarlığın yükselmekte olduğu coğrafyayı temsil
eden Avrasya’nın “ortak bir programı”nın olup olmadığı sorusunu bile akla getirebilir.
Aslında bu ülkelerin “ortak yönelimi”nin dayandığı temel, her birinin iktisadi ve toplumsal
DERLEME | 365
gelişmesini “kendine özgü” yoldan gerçekleştirebilmek için emperyalizmin denetiminin
dışında kalma istemidir. Avrasya ülkeleri arasında gerçekleşen uluslararası dayanışmanın
ortak hedefi, emperyalizmin bölgeye yönelik açık ve örtük saldırılarını geri püskürtmek ve
her ülkenin kendi istediği yoldan gelişmesinin önünü açmaktır.
AVRASYA’NIN ORTAK PROGRAMI “ALTI OK”TUR
Halka dayanmadan ve onu seferber etmeden emperyalizme karşı durulamaz. Onun için
halkçılık esastır. Emperyalizmin denetim alanından çıkmanın ön koşulu, ulusal pazarı
korumak ve güçlendirmektir. Uluslararası düzlemde çok yönlü, zengin ve karşılıklı çıkara
dayanan iktisadi ilişkiler de ancak bu şekilde kurulabilir. Bu yaklaşımın ifadesini bulduğu
ilke ise, milliyetçiliktir. Millet egemenliğini yaşama geçirecek devlet biçimi cumhuriyettir.
Onun için cumhuriyetçilikten vazgeçilemez. Dini inançların özgürce yaşanacağı yer
kişisel vicdanlardır. Dini iktidarın ve toplumsal yaşama ilişkin kuralların kaynağı olmaktan
çıkarıp, millet egemenliği temelinde milli birliği sağlamak ancak laiklik ilkesiyle sağlanabilir.
Emperyalizmin var olduğu bir dünyada iktisadi ilişkilerin gelişmesini kendiliğindenliğe
terk etmenin kaçınılmaz sonucu, emperyalist dünya pazarına tabi hale gelmektir. Onun
için devletin öncülüğü ve yönlendiriciliğini yansıtan devletçilik ilkesi esastır. Her devrimci
sürecin başarısı, arasız biçimde ve kendini aşarak sürdürülmesine bağlıdır. Devrimcilik
ilkesi, devrimin kazanımlarının yitirilmesinin önüne geçmek içindir.
Bugün Avrasya’yı Avrasya yapan ortak yönelimin program düzlemindeki en özlü ifadesi,
Atatürk Devrimi’nin “Altı Oku”dur. Vatan Partisi, hem bu programı benimsediği, hem de
bu program temelinde ayağı Türkiye toprağına basan bütün toplumsal kesim ve siyasal
yönelimleri kucakladığı için, Türkiye’nin “Avrasya Seçeneği”dir.
366 | UYAN TÜRKİYEM 6
Semih Koray 27 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Şah Türbesi ve AKP açmazı
Türkiye, Süleyman Şah Türbesi Olayında bir açmazla karşı karşıya bırakılmıştır. Açmaz,
AKP yönetiminin izlediği Suriye düşmanlığının ürünüdür. Suriye’ye ihraç edilen terör,
Süleyman Şah Türbesinde kendi askerlerimize karşı bir tehdide dönüşünce, elde
yalnızca iki seçenek kalmıştır: Ya Saygı Karakolundaki askerlerimizi teröristlerin olası
provokatif saldırılarına açık bir konumda bırakmak, ya da bu toprak parçası üstündeki
egemenliğimizden vazgeçmek. Ne bu açmaza yol açan süreç, ne de olası sonuçları, olaya
açmazın içinden bakarak belirlenebilir.
IŞİD: TASARIMLANAN “ELVERİŞLİ DÜŞMAN”
Türbe taşıma operasyonunun, ülkemizi IŞİD’e karşı oluşturduğu koalisyona katmaya
çalışan ABD’nin bilgi ve onayı dahilinde gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. ABD’nin IŞİD
konusundaki sorumluluğu, bölgedeki bütün çağdaş ve ilerici güçleri biçerek Ortaçağ’ın
beslendiği zemini yaratmış ve güçlendirmiş olmasından ibaret değildir. IŞİD, Ön
Asya’da kendisine çıkış arayan ABD’nin “tasarımladığı elverişli bir düşman”dır. Amaç,
bölgedeki güçleri IŞİD karşıtlığı temelinde ve kendi istekleri doğrultusunda yeniden
konuşlandırmaktır.
Bu planın odak noktası, IŞİD’in yenilmesi değil, onu kimin yeneceğidir. Tasarıya
göre ABD’nin bölgedeki esas silah arkadaşları, PYD, PKK ve peşmergedir. Başrolde
parlatılmaya ve uluslararası düzlemde meşruluk kazandırılmaya çalışılanlar, onlardır. Bu
planda Türkiye’ye biçilen rol, “yardımcı oyunculuk”tur.Türkiye’den istenen, hizaya girmesi
ve plana cephe gerisinden destek sağlamasıdır.
“YARDIMCI OYUNCU” ROLÜYLE TÜRKİYE’NİN ELİNİ KOLUNU BAĞLAMA
Kendisinin de “koalisyon güçlerinin” bir parçası olarak destek sağladığı bir “zafer”
karşısında Türkiye’nin elinin kolunun bağlı kalacağı hesabı yapılmaktadır. Tasarlanan, ön
cephede savaşmış ve dünyayı IŞİD belasından kurtarmada başrolü oynamış PYD, PKK
ve peşmerge “kahraman”larının bağımsız devlet kurma hakkını bütün dünyanın teslim
etmesidir. O zaman Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin denetimi altında kurulacak bir
“devlet” Türkiye’nin parçalanması için de sağlam bir üs oluşturacaktır.
Bugün ABD’nin Türkiye’den oynamasını istediği “eğit-donat”çı rolü, AKP yönetiminin İncirlik
üssünün daha etkin biçimde kullanılmasına razı olması ve benzeri istemlerden hiçbiri,
DERLEME | 367
askeri düzlemde güçler dengesinde belirleyici bir etki yaratacak nitelikte değildir. Ama
Türkiye’nin “koalisyon güçleri” safında yardımcı oyuncu rolünü benimsemesi, ABD planının
başarısı açısından yaşamsal bir öneme sahiptir.
Bu bağlamda, Süleyman Şah Türbesine yapılacak provokasyon niteliğinde bir saldırı
ABD planıyla uyumlu değildir. Ama PYD denetimindeki bölgelerden Apo posterleri
arasından geçerek yürütülen ve türbenin Suriye’de PYD denetimindeki bir bölgeye nakliyle
sonuçlanan operasyon, bu plana uygun bir resim vermektedir.
IŞİD’İ KİMİN YENECEĞİ GERÇEKTEN ÖNEMLİDİR
IŞİD kuşkusuz yenilecektir. Ama sürecin sonrasını belirleyecek olan, gerçekten de IŞİD’i
kimin yeneceğidir. Hem Türkiye, hem de bölge ülkeleri açısından, kalıcı bir barışı ve
ülkelerin toprak bütünlüğünü sağlayacak olan, IŞİD’i de, diğer terör örgütlerini de, bölge
ülkelerinin işbirliği yaparak yenmeleridir. Bölge ülkeleri arasında yapılacak bir birlik
anlaşmasının yaratacağı rüzgar bile, bu terör örgütlerinde ciddi dağılma ve çözülmelere yol
açacaktır. Öte yandan, ülkemizin AKP yönetimi altında komşularımıza karşı düşmanlık ve
terör ihracı siyasetini sürdürmesinin, Türkiye’yi çok daha ciddi açmaz ve oldubittilerle karşı
karşıya bırakması kaçınılmazdır.
368 | UYAN TÜRKİYEM 6
Sencer Ayata 28 Şubat 2015, YURT GAZETESİ
Ne yurtta ne dünyada barış
AKP’nin maceracı zihniyetinin temelinde 21. yüzyıl gerçeklerine uymayan ve içinde
yaşadığımız bölgenin tarihi ve coğrafi gerçeklerinden kopuk bir ‘ortaçağ özentisi’
yatıyor. Bu zihniyet, AKP’nin yönetimi altındaki Türkiye’nin hem doğuda hem batıda
itibarsızlaşmasıyla sonuçlandı. Bu zihniyet, bölgesel güç olmayı yeterli bulmayıp kendini
dünya gücü ilan eden bir siyasi iktidarın burnunun dibindeki on dönüm vatan toprağını
savunamaz hale gelmesine yol açtı.
SERBEST KÜRSÜ/ SENCER AYATA*- KP’nin izlediği yanlış politikalar ve yaptığı
hesap hataları Türkiye’yi, dış politikada istediklerinin hiçbirini yapamayan, hedeflerini
gerçekleştiremeyen, başarısız bir ülke durumuna düşürdü. AKP iktidarında Türkiye,
bölgesinde ve dünyada ciddiye alınmayan, uluslararası süreçlerden dışlanan, hatta kimi
komşularınca tehdit olarak algılanan bir ülke haline geldi. AKP’nin kullandığı “düzen
kuruculuk”, “yeni Osmanlıcılık” ve “stratejik derinlik” gibi kavramlar, bölgenin tarihsel ve
kültürel özellikleriyle bağdaşmadı.
Ortaçağ özentisi
Hayalci yaklaşımlarla bölge liderliğine soyunan AKP iktidarı, geldiğimiz noktada,
Türkiye’nin toprağı olan ve Suriye sınırları içerisinde bulunan Süleyman Şah Türbesi’ne
sahip çıkamadı. Bu sorunun askeri ve diplomasi yönleri, uzmanlar tarafından ayrıntılı
olarak değerlendiriliyor. Ancak, konunun iç ve dış politikayı birbirine bağlayan boyutları
üzerinde ayrıca durulmasında yarar var. Diğer deyişle AKP’nin dış politika yaklaşımına
yön veren temel zihniyetin ve bakış açısının iyi anlaşılması gerekiyor. AKP’nin maceracı zihniyetinin temelinde 21. yüzyıl gerçeklerine uymayan ve içinde yaşadığımız bölgenin
tarihi ve coğrafi gerçeklerinden kopuk bir ‘ortaçağ özentisi’ yatıyor. Bu zihniyet AKP’nin
yönetimi altındaki Türkiye’nin hem doğuda hem batıda itibarsızlaşmasıyla sonuçlandı.
Bu zihniyet bölgesel güç olmayı yeterli bulmayıp kendini dünya gücü ilan eden bir siyasi
iktidarın burnunun dibindeki on dönüm vatan toprağını savunamaz hale gelmesine yol
açtı. Hayalindeki ‘imparatorluğun’ arka bahçesi olan Ortadoğu bölgesinde bile tutunamayıp
kendi duvarları içerisine hapis olmasına yol açtı. Yalnızca Suriye’de ve Ortadoğu’da değil,
tüm dünyada değersiz ve tehlikeli bir yalnızlığa itilmesine yol açtı.
DERLEME | 369
Maceracılığın faturası yurttaşlara
AKP’nin izlediği dış politikalar neticesinde, Türkiye’nin, Ortadoğu’daki birçok ülkeyle
diplomatik ilişkileri koptu. AKP iktidarının yanlışları yüzünden Türkiye, Ortadoğu’daki
arabulucu, kolaylaştırıcı ve saygın konumunu tamamen kaybetti.
AKP iktidarı, Suriye’ye karşı saldırgan bir tutum takındı, komşu ülkedeki savaşı derinleştirdi
ve savaşın ülkemizdeki olumsuz yansımalarıyla baş edemez hale geldi. El Kaide ve
IŞİD gibi çok sayıda radikal örgütün Suriye’de konuşlanmasına ve ülkenin bu örgütlerin
buluşma ve çatışma yeri haline gelmesine yol açtı. Türkiye bugün hem Suriye rejimi, hem
bazı muhalifler tarafından teröre destek verdiği için suçlanıyor. “Komşularla sıfır sorun”
iddiasıyla yola çıkan AKP, Türkiye’yi sınırlarımızda her an patlayabilecek bir savaşın
eşiğine getirdi.
AKP’nin sorumsuz Ortadoğu politikalarının olumsuz sonuçları, yurttaşlarımızın güvenliğini
ve refahını doğrudan tehdit ediyor. Türkiye’nin Ortadoğu ticareti yavaşladı ve bölgeye
yapılan yatırımlar durdu. Bölgeyle ticaret yapan birçok firma, satın aldığı araçlardan dolayı
hacizli duruma düştü. T.C. pasaportu Ortadoğu’nun en güvensiz pasaportu haline geldi.
Bölge, yurttaşlarımızın rahatlıkla seyahat edemediği ve can güvenliklerinin tehlikede
olduğu bir coğrafyaya dönüştü.
Artık herkes yeni sığınmacıların gelmesinden, bombaların atılmasından, uçaklarımızın
düşürülmesinden ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki huzursuzluğun içine çekilmesinden
rahatsızlık duyuyor. Kamuoyu yoklamaları, AKP’nin Suriye politikasına halkın destek
vermediğini açıkça ortaya koyuyor. AKP iktidarı, Cumhuriyet tarihimizin en kötü dış politika
yönetimine imza attı ve iktidarın Ortadoğu politikası tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.
Geçmişin hayali ile yaşarsan
AKP, iki yüzyıl öncesinin penceresinden bakarak, Ortadoğu’yu Osmanlı coğrafyası ve
tarihinin parçası Türkiye’nin arka bahçesi olarak gördü. Bu nedenle komşu ülkelere üstten
baktı, onlara akıl hocalığı yapmaya kalkıştı. Görüşlerini bu ülkelerde kabul ettiremeyince
tek taraflı, buyurgan hatta Suriye’de olduğu gibi askeri güç kullanımından yana bir dış
politika izledi.
İkincisi, AKP iç siyasetteki kutuplaştırıcı, çatışmacı ve kavgacı üslubunu dış politikaya da
yansıttı. AKP’nin din ve mezhep eksenli dış politikası, Türkiye’yi bu unsurlar arasındaki
bölünmelerin ve çatışmaların bir parçası haline getirdi. Türkiye artık tüm bölgede “tarafgir
bir güç” olarak algılanıyor. Artık Türkiye, Ortadoğu’da mezhepler arası kutuplaşmaların,
gerginliklerin artmasına neden olan bir taraf olarak görülüyor.
Tarafgir dış politakanın sonu
Üçüncüsü, AKP iktidarı, “bunlar kazanır” hesabıyla bazı siyasi gruplara ve iktidarlara
açık destek verdi. Benimsediği Ortaçağ zihniyetiyle dış politikasını din ve mezhep
ayrılıklarına dayandıran AKP iktidarının bölgedeki müttefikleri, Müslüman Kardeşler,
370 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hamas, Suriye’deki El Kaide bağlantılı radikal gruplar ve insanlığa karşı suç işlediği
gerekçesiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı çıkarılan
Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir oldu. AKP’nin desteklediği bu iktidarlar ve hareketler
ülkelerine huzur, refah, istikrar ve demokrasi getirme vaatleri konusunda başarılı olamadı.
Söz konusu ülkeler sürekli gerilim, çatışma ve şiddet ortamı içinde çalkalanıyor. Bu
nedenle, AKP’nin desteklediği siyasi güçlere ve iktidarlara bölgede ve dünyada güven
duyan kalmadı.
Kendini oyun kurucu sandı
AKP iktidarının benimsediği Ortaçağ zihniyetinin bir başka sonucu komşuların toprak
bütünlüğüne riayet etme politikasını terk ederek, yeni düzen kuracağım iddiasıyla komşu
ülkelerin rejimlerini değiştirmeye kalkışması oldu. Kendi Ortaçağ modelini bu ülkelere
dayatmaya çalıştı. Kendi tarih bilgisinin -yanlış da olsa- bölgeyi yeniden biçimlendirmek
yeterli unsur olduğuna önce kendini, sonra başkalarını inandırmaya çalıştı. Bölgedeki yeni
aktörlerin, siyasi grupların, toplumsal kesimlerin iyi tanınması gerektiğini fark edemedi.
Bölge ülkelerinin iç işlerine karışmayı oyun kuruculuk olarak gören AKP, oyun kurduğunu
zannettiği her olayda kendi oyununa geldi.
Son olarak, AKP iktidarı, Ortadoğu’daki siyasi partileri ve toplum kesimlerini kucaklayıcı
ve demokratikleşme yönünde dönüştürücü bir yaklaşım geliştiremedi. Çünkü bu bölgede
demokratikleşmenin hem Batı dünyası hem bölge ülkeleri nezdinde Türkiye’nin etkinliğini
artırma bakımından önemini yeterince kavrayamadı. AKP’nin yapması gereken, kendi
evinde demokrasiyi güçlendirmeye çalışmak iken, AKP tersine Türkiye’yi tüm uluslararası
göstergeler bakımından (örneğin hukukun üstünlüğü, insan hakları, temel özgürlükler,
kadın-erkek eşitliği) en alt sıralara mahkûm etti. Güçler ayrılığı ilkesinin her geçen gün
zedelendiği ve demokrasinin sürekli gerilediği AKP Türkiye’sinin Arap ülkelerinde saygınlık
ve güvenilirliği kalmadı. İçeride gittikçe otoriterleşen AKP rejimi, komşularına örnek
olamadı. Bölge içinde ve tüm dünyada güvenilirliğini ve ağırlığını yitirdi.
Çatışarak değil barışarak çözüm
Buna karşılık CHP, Suriye’deki savaşı bitirmek için siyasi ve diplomatik araçların bütün
olanaklarının kullanılmasını ve ülkeye yönelik her türlü dış müdahaleden kaçınılmasını
savundu. CHP, AKP iktidarına Suriye’nin iç işlerine karışmamayı, bölünme ve çatışmalara
taraf olmamayı, taraflarla eşit ilişkiler içinde olmayı telkin etti.
CHP, başından beri, Türkiye’nin Arap ülkelerindeki demokratik ve özgürlükçü hareketlere
katkı sağlaması gerektiğini savundu. Bu katkının demokrasinin içselleştirilmesi, ekonomik
ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi, sivil toplum kuruluşları arasındaki bağların güçlendirilmesi,
üniversiteler ve bilim kuruluşları arasındaki işbirliğinin çeşitlendirilmesi yönünde olması
gerektiğinin özenle altını çizdi. Ancak böyle yapılabildiği ölçüde katkıların yararlı ve kalıcı
olabileceğini vurguladı.
DERLEME | 371
CHP’nin Ortadoğu’ya bakışı
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” şiarını
bölgede ve tüm dünyada istikrar, huzur ve refahın teminatı. Bu anlayış, bölge ülkelerinin
toprak bütünlüğünün, siyasi bağımsızlığının ve egemenliğinin korunmasına öncelik
vermeyi gerektirir. AKP, Türkiye modelini anlayamadı ve bu modeli bölgeye taşıma
misyonunu yerine getiremedi. AKP öncesi hükümetler Anadolu, İslâm, Selçuklu, Osmanlı
ve Batı gibi temel kültür kaynaklarımıza vurgu yaparak dış politikada Türkiye’nin çok
boyutlu kimliğini ön plana çıkarmaya çalıştı. Türkiye demokrasisi, Batı’yla ilişkileri, laikliği,
çoğulculuğuyla özgün bir deneyimdir. Türkiye’nin laikliği ve çoğulculuğu, Ortadoğu’da
daha fazla ilgi uyandırıyor. AKP, Türkiye’nin bu özgün konumunun ve bölgedeki önemli
sorumluluklarının bilinci olamadı.
Türkiye’nin Ortadoğu’da yapması gereken hayalperest ve maceracı değil gerçekçi ve
dengeli bir “aktivizmdir”. Türkiye bölgesel işbirliğini güçlendirmek ve uyuşmazlıklara siyasi
ve diplomatik yollardan çözüm aranması için çaba harcamalıdır. Sorunların çözümünde
hukuk, yasallık ve meşruiyete öncelik verilmelidir. İyi bilinmesi gerekir ki, askeri güç
kullanımına yatkın ülkeler, kendi demokrasisine ve diplomatik kapasitesine güvenmeyen
ülkelerdir.
Türkiye, Arap ülkeleri arasındaki veya bir Arap ülkesi içindeki uyuşmazlıklara taraf
olmaktan kaçınmalı. Türkiye, ülkelerin iç işlerini düzenleyen ve içlerindeki çatışmaları
kızıştıran bir ülke olmamalı. Türkiye, bölgemizdeki ulusal, etnik ve dinsel farklılıkların
hepsine saygılı olmalı ve eşit yakınlıkta durmalı. Dış politikada, tüm inançlar arasında
eşitliği sağlayan laiklik ilkesi esas alınmalı.
Diyalog ve iyi ilişkiler şart
Ortadoğu’daki komşularımıza yönelik buyurgan üslup ve saldırgan tavır terk edilmeli, onun
yerini yapıcı diyalog, iyi, kalıcı ve sürdürülebilir ilişkiler almalıdır. Türkiye Ortadoğu’da
istikrarı, öngörülebilirliği ve ortak çıkarları güçlendirmeye çalışmalıdır. Türkiye bölgede
özgürlük ve demokrasi değerlerini yaygınlaştırmak için çaba göstermeli. Bunun için önce
kendi evinde temel hak ve özgürlüklerin içselleştirilmesini sağlamalı ve bölgede refahın
artmasına katkı yapacak güçlü bir ekonomi, gelişmiş bir demokrasi ve örnek bir topluma
sahip olmak için çalışmalı. Sosyal adalet, katılımcılık, çoğulculuk, hukukun üstünlüğü ve
kadın-erkek eşitliği gibi değerleri ayakta tutan kurumlar güçlendirilmelidir.
Bu hassasiyetlere özen gösterildiği takdirde Türkiye’nin yeniden itibarlı, güvenilir ve sorun
çözücü örnek bir ülke konumuna getirilmesi hiç de zor değil.
*Sosyolog, CHP Genel Başkan Yardımcısı, CHP Ankara milletvekili, CHP Bilim
Yönetim ve Kültür Platformu Başkanı
372 | UYAN TÜRKİYEM 6
Soner Yalçın syalcin@sozcu.com.tr 15 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Tek adamlığa karşı cumhuriyeti savunan
filozof: CiCERO
Türkiye zorla şu gündeme saplandı: Başkanlık Sistemi! İstedikleri, Erdoğan’ın Başkanlık
Sistemi’yle diktatörlüğünü sağlamlaştırması! Biliyoruz ki, bu sistemi savunanlar Cumhuriyet
kılıfı ardına saklanıyor. İnsanlık tarihinde bu tür siyasi aldatmacaların çok örneği var.
İşte Roma’da Sezar’ın ve takipçilerinin “Cumhuriyet maskesiyle” yaptıkları ve buna karşı
çıkan Cicero’nun mücadelesi…
Adı, Marcus Tullius Cicero (M.Ö. 3 Ocak 106-M.Ö. 7 Aralık 43)…
Romalı aileler adlarını Fabius, Lentulus ve Piso (mercimek, bezelye ve fasulye) gibi
ticaretini yaptığı bitkilerden alırdı. Cicero Ailesi’nin ismi nohut anlamına gelen Plutarch idi.
Cicero…
Romalı devlet adamı…
Edebiyatçı… Hukukçu…
Akılcı… Ahlakçı… Filozof…
Soylu değildi; M.Ö. 63 yılında Cumhuriyet sayesinde konsül olmayı başardı.
Fakat…
O yıl Jül Sezar, darbeyle “triumvirlik” (“tres viri”, “üç adamdan oluşan”) yönetimle önce
senatoyu pasifize etti. Ardından…
M.Licinius Crassus ve G. Pompeius Magnus’tan oluşan bu triumvirlik yönetimiyle,
cumhuriyet bürokrasisi ağır biçimde merkezileştirildi ve diktatörlük cumhuriyetçi yapıların
ardına gizlendi.
DERLEME | 373
Oysa, Roma demek, meclis yönetimi demekti.
Cicero Roma’yı terk edip Atina’ya gitti…
Kendisini kral ilan edip bir monarşi kuracağından endişelenen Cumhuriyetçiler, Jül
Sezar’ı diktatör ilan etti.
Sezar, M.Ö. 60’ta Cicero’yu Roma’ya davet etti. Cicero daveti reddetti. Çünkü ona göre,
mutlak hak mutlak haksızlıktı.
Cumhuriyet ise, halk idi…
Çok geçmedi…
Diktatör Sezar, Brütüs önderliğindeki senatörler tarafından M.Ö. 15 Mart 44’te öldürüldü.
TEK ADAM HIRSIZLIĞI
Jül Sezar’ın ölümü ardından Cicero’nun popülerliği arttı. Senato’nun en güçlü, en sözü
geçer adamı haline geldi. Hitabeti güçlüydü. Sezar’dan sonra giderek güçlenen Marcus
Antonius’u sevmiyordu. Onun da cumhuriyet kılıfı altına saklanarak diktatör olacağını
düşünüyordu. Senato’da bu nedenle sert konuşmalar yaptı.
“Bu kitap hepinize Sezar’ın neden öldürüldüğünü açıklayacak bir kitaptır” diye söze
başladı.
Kitabın adı “De legibus” idi; yasalar üzerine yazılmış bir kitaptı.
“Yıllarca yasaların değil, diktatörlerin hegemonyasında-baskısında kaldık. Artık
Roma’nın üzerinde Jüpiter’in yeni ışıkları doğacak ve cumhuriyet rejiminden imparatorluğa
geçen bu devlet dünyanın geleceğine damgasını vuracak.”
Senatörlerden biri ayağa kalkarak, “Yüce Cicero,” diye söze başladı: “Sezar ile aranın iyi
olmadığını tüm Roma biliyor. Sezar’a karşı hep Pompeius’un tarafını tuttun. Bu da bilinen
bir şey. Ama senin ikisi arasındaki farkı bize anlatmakta hep güçlük çektiğini düşünüyoruz.
Roma Senatosu olarak daha belirgin çizgilerle neyi istediğini anlatmanı istiyoruz.”
374 | UYAN TÜRKİYEM 6
Cicero genç senatör Aurelius’a bir süre baktıktan sonra şöyle dedi:
“Bütün insanlarda ortak olan akıldan hukuku türetmektir. Roma, ancak adil bir hukuk
sistemiyle ayakta kalabilir. Öldürmek, çalmak, yalancı tanıklık, gizli tanıklık… Bütün
bunlar toplumların, diktatörlerin ya da yüksek yargıçların kararıyla yasak edilmiş değildir.
Bunlar günümüzde geçerli. Sezar bir diktatördü. Hepimize büyük vaatlerde bulundu,
ama ilk işi Cumhuriyetin başını ezmek oldu ve tek başına ülkeyi hem de acımasızca
yönetmeye başladı. Onu, dedelerinden Caligula ile eş tutmak gerek.
Evet, Sezar büyük askeri başarılara imza atmıştır, Roma İmparatorluğu’nun sınırlarını
da genişletmiştir, ama neye rağmen? Halkının tüm haklarını elinden alıp, onları
yalnızlaştırıp, Roma surlarının gerisine iterek kendi imparatorluk heveslerini tatmin
için acımasızca ölüme ve açlığa göndermiştir. Çalmak, hırsızlık, gizli tanıklar, yalancı
tanıklar, cinayetler…
Bütün bunları engelleyecek olan yasalara hiç dokunmamış, tam tersine daha da
serbestleşmesini sağlamıştır. Bütün bu insanlık dışı uygulamaları engelleyecek tek şey;
akıl ile algılanabilen, kanıtlanabilen bir hukuktur.”
ÇÖKEN AHLAK
DERLEME | 375
Cicero’ya göre, memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çökerdi…
Sözünü sürdürdü:
“Sistemleri ahlak üzerinde tartışmak ve konuşmak gerekir. Önemli olan ayakta kalan
Roma’nın erdemlerinin tartışılmasıdır. Erdem, pratik hayatta, özellikle devlet hayatında
mutlak değerdir. Onur, erdemin armağanıdır. Artık zavallı (tahıl hırsızı) Clodius için bunun
çok geç olduğunu kabul ediyorsunuz. Sahip olduğundan fazlasını istemeyen insan
zengindir. Giderek ahlak ve erdem açısından tam bir çöküşe sürüklenen Roma’nın bu
bataktan nasıl çıkacağıdır konumuz.
Caligula gibi sefahat yollarıyla, delilikle ve zulümle mi; yoksa Gaius Octavianius gibi
erdemli ve adil bir imparatorla mı?”
Bu son cümle üzerine senato bir anda karıştı. Cicero’nun, Marcus Antonius’u
sevmediğini, onun yerine her zaman (Sezar’ın yeğeni) Gaius Octavianus’u tercih ettiğini
tüm Roma biliyordu. Fakat Cicero’nun böylesine ulu orta Antonius’u karşısına alması
neredeyse ölüm fermanını imzalaması demekti.
Cicero geri adım atmadı. Cesurdu. “Malını kaybeden bir şeyini kaybeder; namusunu
kaybeden birçok şeyini kaybeder; cesaretini kaybeden her şeyini kaybeder” diyen
Cicero, ayaklarını yere vurarak kalabalığı sakinleştirmeye çalıştı. Cicero, “Antonius ile
Octavianius arasındaki en büyük fark ne biliyor musunuz” diye bağırdı: “Ahlak!”
Senatörler sustu ve yerlerine oturdu.
“Son kez söylüyorum: Unutmayın ki imparatorluklar diktikleri çarmıhlarla ancak
adaleti sağlayabilirler. Ahlak ve erdem çöktüğünde, devleti yönetemezsiniz!
Cicero sözleriyle senatoyu diktatör heveslisi Antonius’a karşı kışkırtmayı başardı.
Aslında…
Hem Antonius’u hem de Octavianus’u devre dışında bırakma niyetindeydi; ama
başaramadı.
Üstelik…
Desteklediği Gaius Octavianus, düşmanı Marcus Antonius ve Sezar’ın sağ kolu
M.Aemilius Lepidus ile anlaşarak 2. triumvurluk’u kurdu; tekrar otokratik gücü ele geçirdi.
Cicero’yu devlet düşmanı ilan ettiler.
Cumhuriyet destekçisi Cicero kaçtı, fakat yakalandı. M.Ö. 43 yılının 7 Aralık günü
başı kesilerek idam edildi. Başı halka teşhir edildi, elleri ise senato binasının kapısına
çivilendi…
Zamanla Roma’da cumhuriyet önce imparatorluğa dönüştü ve sonra yıkıldı gitti…
Cumhuriyet’in savunucusu Cicero ise adını sonsuzluğa yazdırdı…
Şöyle demişti…
Yarınlar; yorgun ve bezgin kimselere değil, rahatını terk edebilen gayretli
insanlara aittir…
376 | UYAN TÜRKİYEM 6
Soner Yalçın syalcin@sozcu.com.tr 26 Şubat 2015, SÖZCÜ GAZETESİ
Kim Bunlar?
Yıllarca “camileri ahır yaptınız” yalanını söylediler.
Bugün kendileri bırakın camileri satmayı, türbe bombalıyorlar.
Sahi, Süleyman Şah Türbesi’ni neden bombaladılar?
Evet, yurtdışındaki tek vatan toprağından çıkmakla kalmayıp, bir de bombaladılar!
Madem “zamanı gelince” türbe ve karakol yine eski yerine gidecekti; niye bombaladınız?
Siz IŞİD misiniz ki türbe bombalıyorsunuz?
Siz PKK mısınız ki Türk karakolu bombalıyorsunuz?
Ne dediklerini anımsayınız:
Tarih: 25 Mart 2014
Başbakan Erdoğan: “Süleyman Şah Türbesi’ne karşı bir yanlışlık olacak olursa gereği
neyse yapılacaktır. Bu topraklar bizim toprağımızdır. Bu topraklarda yapılacak bir saldırı
aynen Türkiye’ye yapılmış bir saldırıdır.”
Tarih: 1 Ekim 2014
Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Süleyman Şah’ın kuşatılması uydurma şeyler. Türbeye
herhangi bir şey olması durumunda Türkiye’nin atacağı adım bellidir hassasiyetimiz
bellidir.”
Tarih: 14 Mart 2014
Dışişleri Bakanı Davutoğlu: “Süleyman Şah Türbesi’nin bulunduğu topraklar Türk
topraklarıdır ve sınır ötesindeki tek toprağımızdır. Oraya dönük olarak ister rejimden, ister
radikal gruplardan, ister başka bir yerden gelebilecek her türlü saldırı aynıyla mukabele
görür ve oradaki o vatan toprağının savunması konusunda da Türkiye hiçbir tereddüt
göstermez.”
Tarih: 3 Ekim 2014
Başbakan Davutoğlu: “Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik iddiaların doğru değildir, kimsenin
böyle bir maceraya kalkışmaması lazım. Biz çatışma istemeyiz ama her türlü senaryoya
hazırız.”
Tarih: 17 Mart 2014
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz: “Süleyman Şah Karakolu’nun bulunduğu yer, Türkiye
toprağıdır. Türk bayrağımız dalgalanır, askerlerimiz tarafından korunur. Buraya karşı
herhangi bir saldırı ihtimaline karşı silahlı kuvvetlerimiz teyakkuz halindedir. Hatta çok net,
uçaklarımız bile havadadır.”
DERLEME | 377
Ve tarih: 22 Şubat 2015
“Asrın askeri başarısı” Şah Fırat Operasyonu’yla Süleyman Şah Türbesi-Karakolu
havaya uçuruldu!
Bana ne düşündüğüm soruluyor. Söylediğim şu…
Anneannemin gözyaşları
Küçüktüm. Rahmetli anneannem beni yakaladığında elindeki kitabı uzatıp, okumamı
isterdi.
Ben okurdum, o ağlardı…
Okuduğum kitap Ebu Müslim-i Horasani‘nin Suriye’deki kahramanlıklarıydı.
Anneanneme göre, Ebu Müslim Şam’daki Yezid’in-Muaviye‘nin (Emevi) saltanatını
yıkarak Hz. Hüseyin ile Hz. Hasan‘ın intikamını almıştı!..
Anneannem Hz. Muhammed’in torunlarına/ Hz. Ali’nin çocuklarına da ağlardı. Ebu
Müslim’in öldürülüşüne de ağlardı. (Düşünüyorum da… Horasanlı Ebu Müslim’in Türk
olup olmadığı tartışma konusudur. Fakat ordusunda Türkler vardı. Türk komutanlardan
Çuroğlu Süleyman bunlardan biriydi. Acaba Süleyman Şah Türbesi’nde bu Türk komutan
mı yatıyordu?)
Demek isterim ki, Suriye toprakları el toprakları değil kardeş topraklarıdır; manevi
değeri yüksektir. Öyle ya…
Güneydoğu Anadolu’nun bir parçası olan Suriye’siz Selçuklu tarihi öğretilebilir mi?
Suriye’nin son bin-binbeşyüz yıllık tarihine baktığınızda Suriye topraklarında şehit düşen
ne çok Türk var. İşte türbede yattığı iddia edilen Anadolu Selçuklu Sultanı Kutalmışoğlu
Süleyman Şah! Şam, Halep, Ayıntab (Antep), Tel-Başir, Rab’an, İskenderun, Suveydiye
(Samandağ) ve Antakya’yı fethetti.
Yıl, 1086. Halep’e 6 km uzaklıktaki Ayn-Seylem bölgesinde yaptığı savaşta, ordusunda
bulunan bazı beylerin saf değiştirmesi sonucu kaybetti ve buna dayanamayıp intihar etti!
Bu savaşın galibi yabancı biri değildi; Malazgirt fatihi Alpaslan’ın oğlu Tutak‘dı.Ve o da
Suriye Selçuklu Devleti‘ni kurdu!
Süleyman Şah’ın oğlu ise Kılıç Arslan idi ve Haçlılar’a karşı yaptığı savaşlardan tanıyoruz.
Evet Suriye’nin, Türk’ün tarihinde özel bir yerdir. Şam’daki Türk Beği Alptekin unutulabilir
mi?
Yağıbasan‘dan Kürboğa‘ya kadar Türk komutanlar; Atabeyler‘den Zengiler‘e kadar
Türkmen Beylikler olmadan Suriye tarihi yazılabilir mi? “Türkmenlerin atası” denilen
Halep Türkleri ya da Şam Türkmenleri/Şamlular bilinmezse Suriye topraklarının duygusal
değeri anlaşılamaz. Sadece Şam’da bugün 100 bini aşkın Türk var.
Bugün… İçinde hangi “Süleyman” yatarsa yatsın bir Türk mezarı olan Süleyman Şah
türbesi-karakolunun başına getirilenlerle bu gönül bağı koparılmıştır…
378 | UYAN TÜRKİYEM 6
AKP’li kardeşim
Osmanlısız Suriye tarihi olur mu?
Açıp okuyunuz büyük seyyah İbn Battuta‘nın (1304- 1368) kitabını Suriye topraklarındaki
Türkmen atalarınızın neler yaptığını görün… (Örneğin Battuta’yı en çok şaşırtan; bir erkek
gibi at koşturan, pazarda ticaret yapan yüzleri açık Türk kadınıdır!)
Açıp okuyunuz dünya bilim edebiyatında önemli bir yeri olan Katip Çelebi‘nin (16091657) sahaflarda topladığı kitapları okuyarak Halep’teki Türk oymakların, mahallelerin
listesini yayınlamasını…
Açıp okuyunuz seyyah Evliya Çelebi‘nin (1611-1682) on ciltlik Seyahatnamesi’ndeki
Şam’ı, Halep’i…
Hangisini yazayım…
Fransız mandasına karşı milli bir harekete dönüşen “Suriye İsyan Konseyi Milli
Meclisi”ndeki isyancıların başını Çanakkale’de, Kafkasya’da savaşmış Suriyeli Osmanlı
subayları çekiyordu. Şam’da heykeli bulunan ilk milli kahraman El-Rubaki, Enver
Paşa’nın kurmay subayıydı.
Dün işgalci Fransızlara direnen Osmanlı subayları vardı. Bugün, Suriye’yi teslim
almak isteyen emperyalist işgalcilerle işbirliği yapan AKP Hükümeti var!
Bunlar, işgalcilere direnen Şam’daki Mevlevi Taburu veya Kadiri Bölüğü gönüllülerinin
tırnağı olamaz!
Bunlar, Türkiye ile Suriye arasındaki bin-binbeş yıllık duygusal kodları yok etmek için
emperyalislerle işbirliği yapanlardır…
AKP’li kardeşim!..
Siyaset gözlerini kör mü etti? Görmüyor musun; senin Türk tarihiyle tüm bağını koparıyor;
benliğini yok ediyorlar.
Ve bana soranlar:
Vatan topraklarını terk etmeye; türbe-karakol bombalamaya bir de bu açıdan bakınız!..
DERLEME | 379
Şahin Mengü 5 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Tayyip Erdoğan ne istiyor?
Türkiye’de zaman zaman siyasal rejim arayışları ortaya çıkar. Bugünlerde de bunun bir
yenisini yaşıyoruz.
Bu rejim değişikliği arayışları, parlamenter rejimden başkanlık sistemine geçiş ilk
önce Turgut Özal tarafından dillendirilmiş, sonradan da Süleyman Demirel bunun
propagandasını yapmışsa da toplum kesimlerinin gerekli desteğini sağlayamadıkları için
gündemden düşmüştür.
Bugün de bu rejim değişikliği Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilmektedir. Ancak çağdaş
demokrasilerde parlamenter rejimden başkanlık sistemine veya başkanlık sisteminden
parlamenter demokrasiye geçen bugüne kadar olmamıştır.
Bunun tek istisnası 1958’de Fransa’da, bir iç savaş tehlikesi karşısında, milli kahraman
kabul edilen General de Gaulle’ün dayatmasıyla meclis hükümeti sistemine benzer bir
parlamenter rejim modelinden, neredeyse mutlak monarşilerdeki kralları imrendirecek
yetkilerle donatılmış yarı-başkanlık modeline geçilmesi olmuştur.
Ama bu dönüşüm olağanüstü bir dönemde gerçekleşmiştir.
Olağan bir dönemde, yani bugün bizde Tayyip Erdoğan tarafından istendiği biçimde
radikal bir değişikliğe gidilmesi, büyük sakıncalar yaratır.
Bu, çok radikal değişiklikler gerektirir.
Tayyip Erdoğan bugün Türkiye’de tek adamdır.
Antidemokratik yüzde 10 barajının uygulanması nedeniyle toplumun gerçek iradesini
yansıtmaktan uzak, temsilde adaleti sağlamayan, Tayyip Erdoğan’ın egemen olduğu bir
parlamento yapısı söz konusudur.
Parlamento bürokraside hazırlanan yasalara hiç müdahale edemeyen, bir onay makamı
haline getirilmiştir.
Bürokrasinin hazırladığı yasalara müdahale edilememesi sadece muhalefet partileri için
olmayıp iktidar partisi için de aynen geçerlidir.
Bakanın istemediği, onay vermediği hiçbir önerge, ister iktidar ister muhalefet kanadından
gelsin, ne komisyonlarda ve ne de genel kurulda kabul görür.
Bir anlamda siyasi güç, hükümet edenler eliyle bürokrasiye devredilmiştir.
Tayyip Erdoğan’ın şu anda istemediği hiçbir şeyin parlamentodan geçmesi mümkün
değildir.
Parlamento denetim görevini yapabilmekte midir?
380 | UYAN TÜRKİYEM 6
Hayır, söz konusu bile değildir.
Nitekim bunu, dört bakan hakkında yapılan Yüce Divan oylamasında bire bir yaşadık.
O bakımdan de Gaulle için yukarıda söylediklerimizi burada Tayyip Erdoğan için de
söyleyebiliriz, onun şu anda kullandığı güç monarkları bile imrendirecek niteliktedir.
O zaman Tayyip Erdoğan ne istemektedir, adı konmamış bir Bonapartizmin adının
konmasını istemektedir.
Bu sistemin böyle gitmesi, parlamentodaki muhalefetin geniş halk kitlelerini tatmin
edememesi nedeniyle, parlamento dışında oluşacak muhalefetin, iktidara karşı
sertleşmesine, yani halkın meşru direnme hakkını kullanmasına neden olacak, ülke bir
kaosa sürüklenecektir.
O zaman ne yapılması gerekmektedir.
Radikal bir değişiklik yerine, parlamenter sistemi ıslah etmek gerekmektedir. Zira;
Türkiye’nin sorunu parlamenter sistemden kaynaklanmamaktadır. Türkiye’nin sorunu, bu
sistemi işletememesinden kaynaklanmaktadır.
Türkiye’nin sorunu antidemokratik, yani yüzde 10 barajlı seçim sisteminden ve Siyasi
Partiler Kanunu’nda parti genel başkanlarına tanınan, milletvekilini, genel başkanlar
karşısında kul haline getiren yetkilerden kaynaklanmaktadır.
Türkiye süratle, temsilde adaleti sağlayacak barajsız seçim sistemine geçmek zorundadır.
Siyasi Partiler Kanunu’ndaki antidemok-ratik hükümlerin ayıklanması ve parti üyeliğinin
ciddi bir kurum haline getirilmesi gerekmektedir.
Partisinin tüzük ve programını bilme gereği bile duymayan, ayda bir lira üyelik aidatını
ödemekten sakınan insanların parti içi seçimlerde seçmen olmasının önüne geçmek
gerekir.
İşine geldiği zaman 12 Eylül anayasasına dil uzatan Tayyip Erdoğan’ın kendisini seçilmiş
kral haline getiren antidemokratik Seçim ve Siyasi Partiler Kanunu’nu değiştirmekten söz
ettiğini hiç duydunuz mu?
Bu yüzde 10 barajı ve genel başkanlara olağanüstü yetkiler tanıyan Siyasi Partiler Kanunu
yürürlükte kaldığı sürece, iktidarı eline geçiren her iktidar sahibi, aynen Tayyip Erdoğan’ın
yaptıklarını yapar.
DERLEME | 381
Şahin Mengü 9 Şubat 2015 AYDINLIK GAZETESİ
Tarih, ilerisini göremeyenler için
acımasızdır
‘Tarih ilerisini göremeyenler için acımasızdır’ sözü, Mustafa Kemal’in fikir hayatını etkileyen
İtalyan bilgin, Orta Asya tarihçisi Leona Caetani’ye aittir.
Bunu günümüzde diktatörleşmek hevesine kapılan sözde devlet adamlarının varlığının her
gün yeni bir örneğini görüyor olmamızdan dolayı yazdım.
Diktatörler ya da diktatörleşme eğiliminde olanlar her zaman askeri darbelerle, zorla,
zorbalıkla iktidarı ele geçirmezler; meşru yol ve vasıtalarla iktidara gelenler de zamanla
yürütme ve yasamayı ele geçirdikten sonra zorbalaşma eğilimine girer.
Propaganda silahını çok iyi kullanırlar, toplumların büyük yalanlara inandıklarının
farkındadırlar.
Devamlı surette kendilerine düşman veya düşmanlar yaratırlar. Düşmansız yaşayamazlar,
yarattıkları düşmanlar onların gıdasıdır.
Kendilerini ülkeleri, bölgeleri ve hatta dünya için vazgeçilmez zannederler; tipik birer
megalomandırlar. Bilmezler ki ya da düşünemezler ki, mezarlıklar bu tip megalomanlarla
doludur.
Ama bu gibiler belli bir güce, makama gelinceye kadar, demokrasi ve özgürlük söylemlerini
dillerinden düşürmezler.
Belli bir güce geldiklerine ve halkın kendilerine hayran olduğuna inanmaya başladıkları
andan itibaren gerçek kimliklerini ortaya koymaya başlarlar.
ÖNCE BASIN, SONRA YARGI
Siyasi rejimin gereği olarak, demokratik yollarla iktidarı ele geçirdikten sonra yavaş yavaş
önlerine engel çıkartacağını düşündükleri bütün kurum ve kuruluşları susturmaya başlarlar.
Demokratik yollardan geçerek bu yola girenler önce çağdaş demokrasilerde dördüncü
kuvvet olarak nitelenen basını susturma yolunu seçerler.
Bunlar önce, demokratik hukuk devletinde yapılmaması gerekeni yapar, kamu gücünü
muhalif basını susturmak için kullanırlar.
Hedef seçtikleri basın kuruluşlarını önce haksız ve hukuksuz vergi denetimi baskısı altına
alırlar.
Basının içinden paraya tapanları çok çabuk tespit edip onları yemlemeye başlarlar. Bu
yemlenerek sahibinin sesi haline gelenler işlevleri bittiği anda buruşturulmuş kirli kağıt
mendil gibi kenara atılırlar. Ama atıldıktan sonra ağlamaları artık hiçbir kıymet ifade etmez,
382 | UYAN TÜRKİYEM 6
zira onlar toplum açısından, bir zamanlar sahibinin sesi olduklarından inanılırlıklarını
yitirmiş zavallılardır.
Basın susturulduktan sonra, ikinci ve önemli adım demokrasilerin olmazsa olmazı olan
yargı bağımsızlığını ortadan kaldırıp aynen yarattıkları yandaş basın gibi yandaş bir yargı
yaratmaktır.
Bu noktaya gelindiğinde artık toplumun zinde güçlerinden düşmanlar yaratırlar.
Aydınlar, askerler, gazeteciler bunların hepsi de darbecidirler.
Toplumu bu insanlara karşı hazırlarlar.
Nasıl hazırlarlar; daha adliyeye bile götürülmeden, davet dahi edilmeden bu insanların
“darbeye teşebbüsten tutuklandıkları ya da tutuklanacakları” haberleri yayınlatılır.
Elde edilmiş, yemlenmiş, yardakçı kalemleriyle aldatılmış aptallar elinde topu tüfeği
olmayan bu insanların darbe hazırlığında, terör örgütünün üyesi olduğunu yazarken hiç
utanmazlar.
SONLARI HÜSRANDIR
Bu diktatörleşme hevesinde olanların en büyük özelliği, beraber yürüdükleri yol
arkadaşlarını, zamanı geldiğinde kirli kağıt mendil gibi buruşturup atıvermeleridir.
Bunların buruşturulmuş kirli kağıt mendil gibi atıverdikleri o eski yol arkadaşlarına sahip
çıkacak bazı saf, kendisini uyanık zanneden, ileriyi göremeyen, buradan oy devşireceğini
zanneden siyasetçiler her zaman vardır.
Bu saflar, buruşturulup atılmış kirli mendil muamelesi görenlerin, zamanında aydınlara,
askerlere, gazetecilere karşı başlatılan iğrençliklerin suç ortağı olduğunu unuturlar. Diktatörleşme heveslileri, yıllarca aynı yolda yürüdükleri eski yol arkadaşlarına sahip
çıkanlara da onların saflığından istifade ile işbirlikçi damgasını vurmaktan hiç çe-kinmezler,
bir anda sütten çıkmış ak kaşık oluverirler.
Tarih bu diktatörleşme hevesinde olanların, bir dönem başarılı da olsalar, sonlarının hep
hüsran olduğunu yazıyor.
Tarih bunlardan hep lanetle söz eder, zira bunlar tarih bilmedikleri, bilseler bile tarihten
ders çıkartamadıkları için ilerisini göremezler. Aynen Mussolini, Hitler ve en son
örneği Marcos’ta olduğu gibi...
DERLEME | 383
Şule Perinçek suleperincek@aydinlikgazete.com 15 Şubat 2015, AYDINLIK GAZETESİ
Dünyada vatandan aziz şey var mı
Her şeyin bir günü var ya... Bazıları hoşuma gider. İşi ne uygulamada ne de eleştiride
maddiyata dökmeden. Yok tüketim filan... olurdu, olmazdı... Sevmiyorum öyle. Ayrıksı.
Anımsamak, özel bir zaman ayırmak.
Hele bizim yaşamımızda.
Bazı duraklar.
Güzel oluyor.
Bu hafta sonu sevgililer gününe bakacak, görecek zaman yoktu. Başka yıllarda bakar
mıydık. Onu bile anımsamıyorum.
Her gün bayram!!
Siz bu satırları okurken İşçi Partisi’nin kurultayında olacağız...
Vatan aşkı başka!
Hatta bambaşka...!
Gülümsüyor olacağız.
“Suyun içip ekmeğin yediniz,
Dünyada vatandan aziz şey var mı?”
Nâzım böyle demiş.
İçimden sizlere şiir armağan etmek geldi. İlk aklıma geliverenler... Nâzım’dan gidelim
bakalım...
YÜRÜMEK
Yürümek;?
yürümeyenleri?
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,?
havaları boydan boya yarıp ikiye?
bir mavzer gözü gibi?
karanlığın gözüne bakarak?
yürümek!..
Yürümek;?
dost omuzbaşlarını?
384 | UYAN TÜRKİYEM 6
omuzlarının yanında duyup,?
kelleni orta yere?
yüreğini yumruklarının içine koyup?
yürümek!..
Yürümek;?
yolunda pusuya yattıklarını,?
arkadan çelme attıklarını?
bilerek?
yürümek.
Yürümek;?
yürekten?
gülerekten?
yürümek.
HOŞGELDİN KADINIM
Hoşgeldin kadınım benim hoş geldin
yorulmuşsundur;
nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır;
beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.
Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
ayağını bastın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam...
DERLEME | 385
Hoşgeldin kadınım benim hoş geldin...
MEMLEKETİMİ SEVİYORUM
Memleketimi seviyorum:
Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.
Memleketim:
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendimden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.
Memleketim
Memleketim ne kadar geniş:
dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye
utanıyorum.
Memleketim:
develer, tiren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
kavak, söğüt ve kırmızı toprak.
Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve
dağ başı göllerini seven alabalık
ve onun yarım kiloluğu
pulsuz gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu’nun Abant gölünde yüzer.
Memleketim:
Ankara ovasında keçiler:
kumral, ipekli, uzun kürklerin parıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun’un
Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması,
zeytin, incir, kavun ve renk renk salkım salkım üzümler
ve sonra kara saban
ve sonra kara sığır:
386 | UYAN TÜRKİYEM 6
ve sonra: ileri, güzel, iyi
her şeyi
hayran bir çocuk sevinci ile kabule hazır
çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok
yarı esir...
SEVİYORUM SENİ
Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi
geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi,
ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz,
telâşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi,
seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi.
İstanbul’da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldanan bir şeyler gibi,
seviyorum seni ‘Yaşıyoruz çok şükür!’ der gibi.
SEVGİLİM,
Bu ayak sesleri, bu katliâmda
hürriyetimi, ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu,
fakat açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden
güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan
gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman...
***
Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler
DERLEME | 387
Tokmak Rahmi Turan rturan@sozcu.com.tr 16 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Kentler alevler içinde!
Başbakan Davutoğlu yüksek perdeden konuşarak “Biz sokakları
vandallara, teröristlere terk etmeyeceğiz” diyor.
İyi tabii ki… Sokakları, ülkeyi bölmek isteyen ahlâksızlara bırakmamak gerek.
Buna hiçbir itirazımız yok. Ancak…
O böyle konuşurken Güneydoğu alevler içindeydi…
Mevcut yasalar yetmiyor mu ki bunu önleyemiyor?
Hakkâri dahil birçok il kargaşa içinde... Şırnak ve Silopi yangın yerine
dönmüş durumda…
Evet, Güneydoğu yanıyor… Ve Başbakan sadece konuşuyor, “Biz sokakları
vandallara bırakmayacağız!” diyor.
İyi ki bırakmıyorsun Sayın Başbakan! Kentler, kasabalar alevler içinde…
Ya bir de bıraksaydın?
Davutoğlu’na göre Türkiye ayaktaymış, molotof kokteyli ile kimse gösteri
yapamayacakmış!
Sen ne diyorsun Allah aşkına? Şu anda Güneydoğu’ya devlet değil eşkıya
hâkim! Orada askerin mi yok, polisin, jandarman mı yok? Devlet bu kadar
güçsüz mü?
Hedef saptırmak için CHP ve MHP liderlerine saldırıp, onlara “Bonzai”
diyerek hakaretler yağdırmakla işler yürümüyor. Ülke yönetimi, irade,
kararlılık, yetenek ve beceri istiyor!
388 | UYAN TÜRKİYEM 6
Tokmak Rahmi Turan rturan@sozcu.com.tr 21 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Başkaldırı hazırlığı!
Türk Devleti silah bıraksın!”
Devletin teslim olması anlamına gelen bu sözleri hangi haysiyetsiz söylüyor?
AKP iktidarının “Açılım” diye şımarttığı PKK’nın Kandil’deki elebaşlarından
Duran Kalkan!
Oysa Kaçak Saray’da oturan muhterem, çok yakında silahların bırakıldığına
ilişkin açıklama yapılacağını ve devamının çok güzel geleceğini söylüyordu.
Çırağı da ona uyarak “PKK silahı bırakacak” diyordu.
Oysa PKK’nın asla silah bırakmayacağını, sokaktaki çocuklar bile biliyor!
Öyleyse nedir bu açıklamalar?
Hayal mi, rüya mı, nedir?
Nitekim Kandil’den hemen cevap geldi.
“PKK silah bırakmaz. Niye bıraksın ki? Silah bırakmak bir yana, biz daha ileri
bir mücadeleye hazırlanıyoruz! Türk Devleti silah bıraksın!”
PKK’lı Duran Kalkan’ın haddini aşan bu sözleri tam bir küstahlık!
Terör çetesinin isteği, Apo ile birlikte herkese genel af ve siyasi özerklik!
Güneydoğu bölgesinden, yaklaşmakta olan büyük bir kargaşanın ve silahlı
başkaldırının haberleri geliyor. Böyle olursa, bütün iş yine TSK’ya, “çok
yıpratılan o Silahlı Kuvvetlerimize” düşecek.
Sadece koltuğunu düşünen bu iktidarın ülke için yapacağı yararlı bir iş yok ne
yazık ki!
DERLEME | 389
Tokmak Rahmi Turan rturan@sozcu.com.tr 27 Şubat 2015 SÖZCÜ GAZETESİ
Derinleşen yaralar!
Ülkeyi saran diktatörlük tartışmaları…
Süleyman Şah Türbesi nedeniyle yaşanılan fiyasko…
Şereflice (!) olduğu iddia edilerek kaybedilen vatan toprağı…
Atatürk’ün manevi şahsına ve Laik Cumhuriyet ilkelerine yapılan saldırılar…
Artan fukaralık, sokakları saran derin yoksulluk, hazin açlık…
Bu dehşet verici günlerde en akılcı ses, ülkeyi yönetenlerden değil, Koç
Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç’tan çıktı.
Dünyadaki gelişmelere dikkati çekerek gelir dağılımındaki eşitsizliğin
büyüdüğünü ve işsizliğin arttığını söyleyen Ali Koç:
“Zengin daha zengin, fakir daha fakir oluyor. Son krizler yaraları derinleştirdi.
Dünya yaşanmaz hale geliyor. Umutlar yok oluyor, hayatlar kararıyor. 6 ve
8 yaşlarında iki çocuk sahibi bir baba olarak çocuklarımızın geleceğinden
endişe duyuyorum” dedi.
Çok doğru bir ifade… Uzun süredir bu endişeyi ben de duyuyorum.
Ülkenin yarısından çoğu yoksulken… İstif edilen paralar… Satın alınan
gemicikler, uçaklar… İnşa edilen devasa lüks saraylar… Ne olacak bütün
bunlar?
Bir düşünsünler! Nereye götürecekler? Hiçbir yere! Kefenin cebi yok ki!
390 | UYAN TÜRKİYEM 6
Tuncer Topur 26 Şubat 2015 YURT GAZETESİ
Emekli Büyükelçi Tuncer Topur: ‘ABD’nin
düşündüğü Kürt devleti için ortam hazır’
26 Şubat 2015 Perşembe YURT GAZETESİ
Emekli Büyükelçi Tuncer Topur, ABD’nin Irak-Suriye hattında ikinci bir Kürt devleti kurmak
istediğini ve bu devletin hammadde üretiminin kolayca taşınabilmesi için Lazkiye’den
denizle bağlantısının kurulacağını savundu
Buse ZENGİN - Türkiye 22 Şubat 2015 tarihine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), IŞİD
tarafından kuşatıldığı iddia edilen Türkiye sınırları dışındaki tek Türk toprağı Suriye içindeki
Süleyman Şah Saygı Karakolu ve Türbesi’ne 39 tank, 57 zırhlı araç olmak üzere 100 araç
ve 572 personelle düzenlediği bir operasyonla uyandı. Kutsal emanetler ve 40 askerin
Türkiye’ye getirildiği, ‘Şah Fırat Operasyonu’yla ilgili tartışmalar büyürken, operasyonun
perde arkasına ilişkin önemli iddiaları Türkiye’yi dış dünyada 40 yıl boyunca büyükelçi
olarak temsil eden emekli diplomat Tuncer Toper gazetemize değerlendirdi.
n Başbakan Ahmet Davutoğlu, Süleyman Şah Karakolu’ndan Türk bayrağı inmeden
türbenin taşınacağı Eşme’de Türk bayrağının dalgalandırıldığını, Türkiye’nin toprak
kaybetmediğini söylüyor. Muhalefet ise hükümete “Yurtdışındaki tek Türk toprağını da
kaybettik” diye karşı çıkıyor. Siyasette, çerçevesi tam olarak çizilemeyen Şah Fırat
Operasyonu’nu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
DERLEME | 391
Kendi meslektaşlarım içinde dahi vatan toprağı kaybedildi ve geçici bir yer değiştirme
diye görüş ayrılığı var. Bence, kayıp mı değil mi, yoksa tedbir mi tartışmaları çok önemli
değil. Bu operasyonun arkasında ne yatıyor asıl ona bakmak gerekiyor. Hükümet bunu
neden yaptı diye düşünmenin, meseleye bu açıdan bakmanın daha anlamlı olacağına
inanıyorum. Türkiye’nin, Suriye topraklarında gerçekleştirdiği operasyon, bölgesel dengeler
ve dış dünya açısından çok önemli mesajlar taşıyor. Süleyman Şah tahliye edildi ama yeni
nakledileceği yer olan Eşme’nin bir tarafında IŞİD diğer tarafında PYD var ve ikisi de terör
örgütü. Yeni türbe tam da onların komşu olduğu yere getirildi konuldu. Bu kadar alternatif
içinde devletin bu yolu tercih etmesinin sebebi bugün ile ilgili değildir. Ben devlet idaresinin
bu kadar basit bir denkleme oturacağını düşünmüyorum.
‘Kobani Halep atışması’
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekim ayından beri Kobani üstüne ABD ile karşılıklı atışmalarını
içeren birçok beyanatı oldu. Erdoğan, “Kobani de ne var da stratejik bu kadar Halep
var Halep’e neden bakmıyorsunuz” ifadelerini kullandı. Bu ABD’ye verilen bir sinyaldir.
ABD’den ise cevap gecikmedi ve denildi ki biz Kobani’ye önem veriyoruz ve stratejik
olarak kabul ediyoruz. Bunun dışında geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakanlığı Danışmanı
Büyükelçi Krajeski: Suriye’de Esad için gelecek görmüyoruz ama öncelikli IŞİD tehlikesinin
halledilmesi gerekiyor dedi. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden da IŞİD ile mücadelenin 3
seneden fazla sürebileceğini söyledi. Yani ABD için Esad meselesinin öncelikli olmadığını
görüyoruz. ABD’nin 2003 yılında Irak’a müdahalesinden sonra Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı
Mesut Barzani, Kerkük, bizim iç meselemizdir, Kuzey Irak’ı Türk askerine mezar ederiz”
ifadeleriyle Türkiye’yi tehdit etmişti. Irak’ın eski Cumhurbaşkanı Celal Talabani de, Irak
toprakları içinde bulunan PKK’lıların Türkiye’ye iadesi ile ilgili yaptığı bir konuşmada
Türkiye’ye bir Kürt kedisini bile vermem diyerek rest çekmişti. PKK ile bu yönetimlerin
işbirlikleri olduğunu çoğumuz biliyoruz. Emekli Orgeneral Edip Başer Terörle Mücadele
Özel Temsilciği’nde görevliydi. Ve terörle mücadelenin başladığı dönemlerde ABD’li
mevkidaşı Joseph Ralston’la birlikte çalıştılar. Ralston, 28 Ağustos 2006’dan beri PKK
ile mücadelede ABD devlet kurumları arasında ‘eşgüdüm’ sağlamaya ve terör örgütüne
karşı yeni politikalar oluşturmaya çaba harcıyordu. Ralston, Türkiye’nin olası bir sınır ötesi
operasyonuna da “stratejik açıdan zararları olacağı gerekçesiyle” karşı çıkıyordu. Başer,
Raltson’a ABD’nin PKK ile işbirliği içinde olduğunu söylemiş ve bir Amerikan konvoyunun
PKK’ya lojistik destek sağlarken görüntülerini göstermiş. Ralston da bu olayın üzerine
“Bu iş yürümüyor. Devam etmek istemiyorum” diyerek istifa etmişti. Bunlar ayrıntılı bilgiler
olabilir ancak şu söyleyeceğim sözlere dayanaktır. ABD, Türkiye’yi Irak’a sokmadı ve
bunun için de mücadele verdi. ABD’nin eski Savunma Bakanı Robert Gates, Hindistan’da
görevliyken dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve o dönem Kara
Kuvvetleri Komutanı olan İlker Başbuğ, 21 Şubat 2008’de Irak’ın kuzeyine hava yoluyla
da desteklenen ve adına da ‘Güneş Harekatı’ denilen sınır ötesi kara harekâtı başlattı.
392 | UYAN TÜRKİYEM 6
Üçüncü güne kalmadı Robert Gates geldi, ‘Harekat sonlansın çıkın dedi çıktılar bizimkiler’
Yani harekat ABD baskısıyla durdurulmuş oldu. ABD ısrarla Türk Ordusu’nu oraya sokmamak için uğraştı. Şimdi de Suriye’ye sokmamak
için uğraşıyorlar. Bütün bu gelişmelerin ifade ettiği mana çok açık. ABD bölgede bir Kürt
Devleti kurmak istiyor. O Kürt devletini ise Musul’un 60 km kadar batısında yer alan
Telafer üzerinden doğrudan doğruya Suriye’nin önemli liman kentlerinden biri Lazkiye’ye
bağlayarak kurmak istiyorlar. Çünkü, Irak’ın hem yüzde 70 doğal gazı Musul’da hem
de yüzde 40 petrolü. Bunun başka bir anlamı da şudur; Türkiye’ye o petrolü yedirmeyip
yeni kurulacak devletle dünyaya açmak istiyorlar. Şimdi diyebilirsiniz ki biz Barzani ile
işbirliği içerisindeyiz. Beraber şarkılar söylüyoruz düğünler yapıyoruz. Gerçekten stratejik
bağlamda bunu neden yaptığımızı bilmiyorum. Bilen varsa söylesin. Fakat burada
önemli olan ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgali ile başlayan ve devam eden süreçtir. 1 Mart
tezkeresini meclisten geçirseydik yaklaşık 40 km Irak toprakları içine girerek, oradaki PKK
militanlarını Irak içerisinde karşılamış olacaktık ve geçit vermeyecektik diye ortaya atılan
bazı tezler var. Bu doğru değil. Bu konuda Birleşmiş Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı var.
Amerikan idaresindeki işgal ordularına yardım edecek devletlerin Amerikan kumandasına
girmesi şartı var. 30 km’ye kadar gidebilsek bile orada istediğimiz gibi cirit atamayız. Yani
baştan itibaren ABD’nin hedefi Irak’ın kuzeyinde bağımsızlığını ilan edecek Kürt devletinin
yaşaması için Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e koridor açmaktır. Amerikalılar 2003 ‘ten beri Türkiye’ye PKK ile konuşun diyor. Öte yandan ABD tarafından
Türkiye’ye terör ile mücadele silah yoluyla ve askeri yollarla çözülmez ilkesi dayatıldı.
Bu görüşün tabutuna çiviyi de İlker Başbuğ çaktı. 2009 yılında İlker Başbuğ’un Harp
Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı yıllık değerlendirme konuşması var. Başbuğ,
akademideki konuşmasında terörist faaliyetlerin, sırf askeri metodlar ile çözülemeyeceğini
iktisadi ve siyasi araçlarında çözüm için devreye sokulması gerektiğini söyleyerek aslında
‘çözüm süreci’nin fitilini ateşleyen isimler arasında yer almıştı. Büyük bir rezalet ile karşı
karşıyayız. Gözümüzün içine baka baka Kürt devleti kurmaya çalışıyorlar. O Kürt devleti de
2003 senesinde başlamış olan Büyük Ortadoğu projesinin bir parçasıdır. ABD’nin niyeti iyi
değil. TSK, PKK’yı bitirmişti. Askeriyeyi terbiye ederek durumu ters düz ettiler. ‘Gülen ABD’nin davulunu çalıyor’
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da yaptıramayacağı şeyler var. ABD, bir yandan PYD’nin
istediği yerleri bombalatıp silah satarken, diğer yandan da Türkiye’ye bizimle işbirliği
yap diyor. Erdoğan ise vaziyet kendisine gelip dayandığı zaman durumun farkına vardı.
Erdoğan kurt bir politikacıdır. Belki de daha önceden de görüyordu ama bu derece ileriye
gidebileceklerini beklemiyordu. Fethullah Gülen ile ilişkileri de bu yüzden bozuldu. Çünkü
Gülen, ABD’nin davulunu çalıyor. DERLEME | 393
‘TSK örgütlerden çekinmez’
Süleyman Şah Operasyonu böyle bir arka planının üzerine geldi oturdu. Bunlara kimse
bakmıyor. Toprak mı kaybedildi diyorlar. Kaybedildiyse tekrar kazanılır. Bugün NATO’da
28 devlet var. NATO’da 4 yıl Türkiye’nin milli temsilcisi olarak görev yapmış biri olarak
söylüyorum. Türkiye, NATO içerisinde ABD’den sonra ikinci büyük güçtür. Bu bir hamaset
değil gerçektir. Bu gerçek ortadayken düşünün ki 20 km 30 km öte de Süleyman Şah
Türbesi var ve böyle bir silahlı kuvvet ABD hariç kimsenin elinde yok ve sen burada
oturuyorsun. IŞİD gelecek orayı alacak. Veya oradaki askerleri katledecek. Kaybettin
kaybetmedin bunlar teferruat. Bu kadar büyük bir kuvvet için IŞİD’de PYD de tehdit unsuru
olamaz. 30 km ileriye yetişip de sahip çıkamayacak mıyız, bu mümkün değil. Kayıp verirdik
diyorlar. Binlerce senedir kayıp veriyoruz. Analar ağlamasın lafı da tamamen propoganda.
Analar hep ağlamıştır. İngilizin de anası ağlamıştır. Amerikalının da Türkün de. Devlet
mevzu bahis olduğunda gerisi teferruattır. Niye göze almadılar? Aldılar, geldiler, patırdı
çıktı bunu biz görüyoruz da hükümet, askeriye görmüyor mu?
İç güvenlik paketi ileriye hazırlanmadır
Güneydoğu Anadolu’ da bir sürü olay oluyor. Jandarma giremiyor polis giremiyor
ayaklanma oluyor. Ve orada kanlı isyan çıkarmak üzere bir hazırlık var. İç güvenlik paketi
ile hükümet ileriye hazırlanıyor ve arkasını sağlama almaya çalışıyor. Çözüm sürecinin
iptal olması halinde Türkiye çapında çıkacak hadiselere hazırlanıyor.
Tuncer Toper kimdir?
Dışişleri Bakanlığı Dış Teşkilatı’nda WASHington, Lefkoşa, NATO Brüksel Karargahı,
Almanya, Helsinki ve Amman Büyükelçiliği; Merkez (Ankara) Teşkilatı’nda Birleşmiş
Milletler, Kıbrıs-Yunan İşleri Daireleri (iki dönem), NATO Dairesi, Başbakanlık Basın Yayın
Genel Müdürü görevlerinde toplam olarak 40 yıl hizmet vermiş ve emekliye ayrılmıştır.
Çeşitli dergi ve gazetelerde çok sayıda makale ve incelemeleri yayımlanmış, dış politika
değerlendirme programlarına katılmıştır. “Dünya ve Türkiye-AB-Kıbrıs Üçgeni”, “Dipsiz
kuyu-Orta Doğu”, “Milli Güvenlik ve Türkiye”, “Yıkımın Adı Barış-Orta Doğu”, “Jeopolitika,
Küreselleşme ve Milli Güvenlik” isimli kitapları yayımlanmıştır.
394 | UYAN TÜRKİYEM 6
Türker Ertürk 31 Ocak 2015, İLKKURŞUN GAZETESİ
Haydut Devlet
“Haydut devlet” tanımlaması ilk defa ABD tarafından 1990’lı yılların sonunda yapıldı,
uluslararası siyasi literatüre girdi ve NATO planlarında yer aldı. Orijinal dilinde “Rogue
state” olarak adlandırılan “Haydut devlet” genel olarak çevresine istikrarsızlık yayan,
otoriter olan, özgürlükleri kısıtlayan, demokrasiyi yeşertmeyen, terörizme destek veren ve
kitle imha silahlarının yaygınlaşmasına yardım eden devletler için kullanılmaktadır.
Esasında bu tanımlama ABD’nin yüksek çıkarları için kısa veya uzun dönemde müdahale
etmeyi planladığı devletleri işaret etmek ve müdahaleye meşruiyet sağlamak için yapılır.
ABD’nin geçmişte ( Afganistan, Irak, Libya, Eski Yugoslavya) ve halen (İran, Kuzey
Kore, Suriye, Sudan) “Haydut devlet