Ekonomik-siyasal kriz, seçimler ve Syriza
Brezilya’da yine benzer bir transformasyon sürecinin ürünü olan Lula’nın
hükümete gelirken eski dava arkadaşı olan işçilere ve kitlelere vaat ettiği “sıfır yoksulluk programını” hatırlayan var mı? O aynı Lula partisinin 10 yıllık hükümetinden sonra, geçtiğimiz yıl Brezilya’da kitleler, bırakalım “düzeltilmeyi” daha da
şiddetlenmiş ve tahammül edilmez hale gelmiş neoliberal despotik çalışma,
yaşam ve yönetilme koşullarına isyan etmemiş miydi? Syriza’nın yükselişinin
Yunanistan’da sınıfsal-toplumsal sarsıntılar, kutuplaşma ve güç dengelerinde nispi
bir farklılaşmanın olduğu kadar, onun kapitalizm ve mali oligarşisine, parlamentarist hayallere doğru özümsenmek istenmesinin bir ifadesi olduğu açıktır. '' 10
yaşasın
sosyalist
işçi demokrasisi
Sayı: 54 Şubat 2015 1 TL
Kendi davamız için dövüşelim!
Ortadoğu’da IŞİD çetelerinin
kan ve ölüm politikaları
devam ediyor. Kobané ile
asıl dayanışma şimdi daha
gür ve güçlü kurulmalıdır.
Nasıl ki savaş sırasında
sokaklarda olduysak, nasıl
ki devrimci bir dayanışma bilinciyle kobanéye gidenlerimiz
olduysa, şimdi oranın daha da özgür olmasının yolunu
birlikte açmalıyız.
"3
Kobane'de kazanan direniş ruhudur
BU DAHA BAŞLANGIÇ SINIF
MÜCADELESİNE DEVAM!
Bu toplum artık bu deli gömleğine sığmaz
hale geliyor. Kürt halkının direnişi, kadınların
çığlığı, Gezi bunun ne kadar göstergesiyse,
büyüyen işçi grev ve direnişleri, metal grevi de
bunun o kadar göstergesidir.
neoliberal muhafazakar burjuva demokrasisinden neoliberal despotik çalışma rejimine,
eğitimden aile kurumuna, yasa ve yasaklara,
bunların muhalif bileşeni olan kurum ve
sendikalara kadar uzanıyor.
Fakat daha önemlisi şudur: Bu deli gömleğinin
yırtacak ve yırtılmasına önderlik edecek asıl
güç olarak işçi sınıfı da, kendini bu açıdan
artan ölçüde hissettirmeye başlıyor. “Deli
gömleği”, salt AKP Hükümetinden değil,
Toplumun çoğunluğu ise artık işçilerden
oluşuyor. İlk bir iki eşiği geçmeye başlayan işçi
sınıfı da, şimdi bu deli gömleğinin grev yasağı
ve dar yasalcı sendikalizm gibi paslı vidalarını
aşmaya doğru hamleler yapıyor.
Charlie, Siyasal islamın kullanım değeri...
Charlie Hebdo katliamı karşısında suya sabuna dokunmadan demokrasicilik oynayabiliriz
zannederek terörü lanetleyen orta-ileri gelişmişlikte bir burjuva demokrasisi havalarında
yürüyüşte yer kapmaya çalıştılar. Uçaktan iner inmez, liberal anarşist çizgideki tek bir
mizah dergisinin sadece kapağı bile onların ikiyüzlülüklerini açığa çıkarmaya yetti.
Yüzlerini sokakta Cumhuriyet gazetesi önünde “Burası Türkiye, Fransa değil!” sloganları
atan Selefi cihatçılığın Türkiye versiyonlarına, mahkemelerde karikatür-site-dergi
yasaklamalarına, Diyanet fetvalarına, Diyarbakır’da Hizbullah mitinglerine dönmek
zorunda kaldılar. Yeni anayasa yapacak parlamenter güce ulaşırlarsa “kutsala hakaret”
adı altında hakim İslamcı ideolojiye aykırı denerek kendilerine yönelik her türlü eleştiriyi
de bastırmaya adaydırlar.
"4
Birkez daha direniş ruhunun en umulmadık anlarda
özgürlüğü ve umudu muştalayacağına tanıklık ediyoruz.
Birkez daha yeni bir
dünya özlemi duyanların
kapitalizmin en gerici
saldırgan çetelerinin bile
karşısında direniş gücünü
kuşandıklarında neler
yapabileceğini gördük.
Asıl özgürleşme şimdi yaşanacak süreçle ortaya
" 13
çıkacak...
Kendi ellerimizle kuracağımız özgür bir
geleceği istiyoruz!
Dünya Emekçi Kadınlar Günü
yaklaşırken, şimdi bizler
evde, iş yerinde, okulda,
sokakta, meydanda, yani
tüm yaşam alanlarında kendi
haklı taleplerimizi dillendireceğiz. Şimdi, onların
yasalarına, buyruklarına, dayatmalarına karşı her
yerde dillendireceğimiz bu talepleri ve işçi kadınlar
olarak kurmak istediğimiz geleceğimizin teminatı
adımları saymaya başlayabiliriz.
8-9
2
işçi meclisi
Madem bir günde yiyeceğiz aldığımız ücreti
“kamera var kamera” diye böğürmüştü başımda.
Eğip başımı çalışmaya devam etmiştim. O günden beri elimi burnuma götürecek olsam tedirgin
oluyorum, kafamı ne zaman kaldırsam kamerayla
göz göze geliyorum garip hissediyorum kendimi,
tamam çalışıyoruz işte sanki kaytaracağız sanki
mallarını çalacağız, sanki banttaki ürün gelişi eksilecek, zaten kendimizi onun geliş süresine ayarlıyoHayır iyi adamdır kendisi aslında, iki tane canavar ruz, ha babam de babam gelip duruyor, bundan bir
gibi çocuğu var gece gündüz demeden onlar için
saniye daha hızlı gelse yetişemeyeceğiz biliyorlar,
çalışıp duruyor, yöneticilerle arası iyi ondan hep
ee ne diye dikizleyip duruyorlar ki? Elimi belime
bu mendebur oluşu, muhtemelen ona bu mende- destek yapıyorum, tek elle gelen malları almaya
burluğu yaptıranda onlar olmalı ama gelse çay içse çalışıyorum zor oluyor böyle, aman biriksin birazbizimle böyle yapmaz. Ne olacak sanki bizimlede da ne yapayım belim koptu kopacak…
arası iyi olsa belki o da geç gider çalışmaya, ne
olurdu yani son yudumumuzu “insanca” içsek. Ben Çıkart çıkart tulumunu diye bir ses duyuyorum,
dalmış bunları düşünürken, tekrarlıyor “hadi kalk- gelen herif kovulduğumu söylüyor, gidip paramı
sanıza” diye. Sinirlenip birden kalkıyorum. Belim alacakmışım. Ne oldu diyorum ne yaptım, sıralıyor
orta yerinden kopmuş gibi bir ağrıyla beynimden bir sürü şey, işi yavaşlatıyormuşum bu önemliymiş,
vurulmuşa dönüyorum sonra. Arkadaşlar tutuyor, izin alıp duruyormuşum, e yük taşıttırıyorsunuz
yeniden oturtturuyor. Usta başı ters ters bakıyor
sizin yüzünüzden fıtık oldum, belim tutulunca
gözüme. Bu ay içinde dördüncüdür bel tutulması çalışamıyorum, mecbur dinlenme ihtiyacı güdüyoyüzünden izin alıyorum, gözlerinin içine bakıyo- rum, izin alıyorum, hem yük taşımakta benim işim
rum, 5 dakika daha dur sonra gel diyor. Daha önce değil benlik ne var şimdi diyorum, yok dinlemiyor.
aldığım izinler gözüne batmış anlaşılan, bir kaç
defa beni idare etti ama şimdi etmeyeceği belli, izin Kime neyi anlatıyorum ki elbet kovacaklar 5 dade isteyemem kovacaklar en son o olacak, bu bel de kika erken bandın başına geçirenlerden ne beklidüzelmez ki şimdi…
yorsam bende, kameraya dönüp el hareketi yapıyorum, her boku gördükleri kameradan bunuda
Eee madem 5 dakikam daha var ki bu usta başının görsünler. Daha 2 ay olmadı işe başlayalı kovması
saati kesin ileri, bir sigara daha yakarım, işten çıkolay tabi, deneme süresiymiş, hayatta deneme
kana kadar daha içemem şimdi, gerçi art arda için- diye bir şey mi var sanki, hepsi tek seferlik, tüm
cede öksürük tutuyor ya olsun… “Ulan ben sana
yaşadıklarımız tek seferlik. Off ulan belim hala ağdinlen diye izin veriyorum sen oturmuş pofur pofur rıyor can çekişiyorum resmen, yoksa şunun ağzını
sigara içiyorsun, kalk işinin başına çabuk” diyor.
burnunu kırması vardı şimdi…
Bakıyorum gözünün içine yine usta başının, sonra
saatime bakıyorum daha yeni dolmuş mola süresi, Parayı hemen verseler bari diye düşünerek çıkıyobir nefes daha çekiyorum sigaradan, kalkıyorum
rum muhasebeye. Paramı verecekmişsiniz diyorum
belimi tutarak, saati gösteriyorum, “Mola daha yeni hemen uzatıyor, ben gelmeden kovulma haberim
doldu ne bağrıyorsun” diyorum, geçiyorum işin
gelmiş anlaşılan yada bugün kovulacağım belliymiş
başına.
zaten, her şeyi planlı bunların diye düşünüyorum.
Yüzüme bakamadan uzatıyor parayı, zaten burada
Benim yerime duran arkadaş belimi soruyor sen
çalışanlarda bizle hiç çay içmemişti ama bildiğim
dinlen istersen diyor yok diyorum, laf yesin istekadarıyla yasakmış bunların bizimle yemek yemesi
miyorum oda. İşin başına geçince hesapladım 5
çay içmesi. Niye ayırıyorlar ki acaba burada çalışan
dakika da tam tamına 25 adet ürün koyuyorum,
erken başlamak önemli demek ki ama kimin için
önemli ki, benim için olmadığı yada usta başı
için de önemli olmadığı kesin, ona ne oluyorsa?
Çayı bizle içse böyle yapmaz, o yöneticilerle fazla
takılmasa bizimle olsa böyle yapmaz. Neyse deyip
biriken malları diğer tarafa yerleştiriyorum.
Oturmuş çayımızı yudumlarken, dikildi mendebur
suratıyla tepemize usta başı “hadi daha ne oturuyorsunuz mola bitti” saati ileri galiba diye düşündüm, daha 5 dakika var bitmesine, hem bitse ne
olacak ki son yudumu da içemeyecek miyiz yani,
zaten dikilip makinenin başına saatlerce belimiz
kopana kadar ayakta duruyoruz.
Bu işe girdiğimden beri bir yerde okuduğum şey
geliyor aklıma sürekli, Çinlilerin işkence yöntemlerinden birisi, küçük su damlacığının sürekli
olarak kafatasına damlatılması sonucunda insanı
delirtmek…Bu bandın başında sürekli aynı şeyi
yaparken bende delirir miyim acaba? Neyse ki
arada yük kaldırma işini de bana veriyorlar da
sürekli aynı şeyi yapmaktan kurtuluyorum, delirtmek için uğraşmıyorlar ya bizi sonuçta.
Ahh belim, şu kamera olmasa da azıcık şuraya
çöksem, geçen yük taşıttırma işinden sonra yine
bandın başına geçtiğimde tutmuştuda bel ağrısı
çömeyim dedim, herif koştura koştura geldi ne
oluyor diye, “burada malları niye biriktirdin yine,
geçen seferde böyle yaptın, aksatma işini, sen aksayınca diğer taraf da aksıyor”dedi şaşkın şakın Ne
zaman yaptım, yapmadım ki demiştim korkudan,
arkadaşlarla
Benim yerime duran arkadaş belimi
bizleri? Bu
soruyor sen dinlen istersen diyor yok
kartları ne
diyorum, laf yesin istemiyorum oda. İşin
yapayım
başına geçince hesapladım 5 dakika da
diyorum,
en son öyle
tam tamına 25 adet ürün koyuyorum,
bakıyor
erken başlamak önemli demek ki ama
suratıma.
Danışmaya kimin için önemli ki, benim için olmadığı
yada usta başı için de önemli olmadığı
bırak diyor.
Danışmaya
kesin, ona ne oluyorsa?
iki kart bırakıyorum,
biri tuvalete girerken kullandığımız kart, bunda
saat bile yazıyormuş, kaç dakika tuvalette durduğumdan, kaç kere girdiğime kadar.
Diğeri de ilk fabrikaya girişte kullanıyoruz, metrobüse binecekmiş gibi oluyorum her seferinde
geçerken turnikeden, ama bir yere gittiğim ettiğim
yok tabi, giriyorum sabah fabrikaya, geçiyorum
bandın başına, ohoo çivilenmişim gibi oradan 1 dk
dahi ayrılamıyordum, çıkıyorum akşam olmuş.
Turnikedir, kameradır, sayılı tuvalete gitmedir, gittikçe artan banttan ürün geçmesidir, birde ekstra
yük taşıttırmalarıdır, fıtık oldum fıtık, bıkmıştımda
zaten iyi oldu kovulduğum, KPSS’ye sene yine
gireceğim zaten, o kadar okuduk ettik bir atanamadık , dershaneye yazılırım bu paraylada , hayır
kadro sayısınıda düşürdüler iyice bu ÖSYM’yi ne
yapmalı şimdi?
Şimdi alıp bir günde yemeside var bu parayı, kuş
kadar bir şey, insan korkuyor vallahi, kuştan değilde, hemen bitmesinden paranın.
Her gün çikolata alıp götürüyorum kardeşime,
şimdi yeni iş bulması da zor olur, dershaneye de
paranın yarısından fazlasını vereceğim kesin, çocukta çok seviyor çikolatayı, bari bu sefer para varken 5-6 tane alayım, her gün birer tane veririm bir
haftayı kotarırım evet evet öyle yaparım, bir günde
yerim bu parayı, dershaneye verdim mi, evin faturalarını yatırdım mı, kirayada ortak oldum mu
biter, bir gün bile sürmez kesin, o değilde çikolatayıda en pahalısından alayım o zaman, madem bir
günde yiyeceğiz aldığımız ücreti…
İşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı: 54- Fiyat: 1 TL
Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler
Adres: İstiklal Caddesi Balo Sk. No: 32 Kat. 2 Daire No: 8 Beyoğlu/İstanbul - Email: [email protected]
Hesap No: İş Bankası Koca Mustafapaşa Şubesi 1105 0792812
Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92
3
işçi meclisi
Charlie Hebdo katliamından kalan:
Kendi davası için dövüşmeyen…
Tüm dünyayı sarsan Charlie Hebdo katliamı,
arkasında vahşice katledilen çizerlerin kanına
bulanmış bir toplantı masasını bırakmadı sadece.
İslamiyet adına, din adına, “güç”, “yetki” adına…
düşünce ve yaratı özgürlüğüne yönelik alçakça
bir saldırı daha, diye tarihe geçti. Sarsıcıydı, ama
sürpriz değildi.
Saldırının genel zeminini, emperyalist hegemonya
rekabetinin ve neoliberal yeniden yapılanma sürecinin hızlandığı Ortadoğu ve Afrika’daki genellikle
El Kaide, IŞİD tarzı dini formasyonların, aşiretlerin, yerel burjuva-feodal güçlerin, bazıları kanla
olmak üzere tasfiye edilmesi oluşturdu. Dolayısıyla saldırının hemen ardından bunların anılması,
bir “olağan şüpheli” fabrikasyonuna değil, bu genel
zemine işaret etti. Mekan, emperyalist hegemonya rekabetinde geride kalan, dolayısıyla bölgeye
saldırı ve müdahale iştahında önde giden, tarihsel
olarak da düşünce özgürlüğünü marka edinmiş
Fransa’ydı. Bu durumda, failler de, 7 milyonluk
sayıları ile nüfusun yüzde 10’unu oluşturan, vasıfsız, güvencesiz, büyük garların ayrılmaz görüntüsü
genç göçmenlerin, IŞİD’e katılım ve sempatinin
arttığı Müslümanların arasından çıktı.
Güçlü bir sınıf hareketinin yokluğu, saldırı öncesi
gibi sonrasını da belirledi. İlk ağızda düşünce ve
yaratı özgürlüğü savunusunu ve savunmasız çizerlerin katline duyulan öfkeyi ifade eden “Je suis
Charlie”yi, dünya tekelci burjuvazisi kendi sınıf
çıkarlarına buladı.
Dünya burjuva devlet erkanı, öfkeli ama yönsüz
kitlelere hiç temas etmeden kaynak yapıp öne
geçti. Bölgesel güç olma arzusu yerinde dursa da
karizması kırık (hele ki Kobane’den sonra!), şeriatçı çetelere yorgan seren, silah ve güç aktaran
Türkiye’ye tavır yapıldı. Her yandan Sünni muhafazakarlık fışkıran Türkiye’de de “İslamiyet’e artık
reform lazım” söylem ve arayışı canlandı.
Sorular bu eksende sorulunca, Almanya
PEGIDA’sı gibi faşist örgütler katliam sonrası
tepkiyi kendilerine devşirmek için İslam karşıtlığı
giysisini kuşanıp meydanlara dökülünce, neye
karşıyız’ın yanıtı kolaydan “İslamofobi’ye” oluveriyor! İşte buralarda biraz duralım… İşçi sınıfı olarak kendi sınıf çıkarlarımıza daha fazla sarılalım…
Tekelci burjuvazinin saldırısı Avrupa’da da askeri
ve polisiye anlamda şeriatçı örgütlere yönelse de,
göçmenlerin hemen kemiklerinde hissettikleri gibi
baskı tedbirleri artırılmaya başlandı. “Teröre karşı”,
“hepimizin güvenliği” adı
altında, Schengen kurallarının sıkılaştırılması,
geçişlerin denetlenmesi,
yolculara ilişkin ortak veri
tabanı oluşturulması, telefon ve internet iletişiminin izlenmesi, fişlemeler
ve “ihbar müessesesi”nin
etkinleştirilmesi işbaşında. Burjuvazi, tıpkı
katliamdan siyasal açıdan
nasıl rol çaldı ise, polisiye
bazda da fırsattan istifade
ediyor. Avrupa burjuvazisi, içindeki Müslüman
nüfus oranının yüksekliği
nedeniyle zoru ve yıldırmayı elden bırakmadan
ama içermeye ve içten çözmeye yönelik politikaları da uygulamayı planlıyor.
İşte bu noktada, işçi sınıfı
olarak tüm bölüklerimizle
özgürlük alanlarımıza,
mücadele imkanlarımıza
sıkıca sarılmakla yükümlüyüz. İşsizliğin, sosyal
hak kısıntılarının tırmandığı Fransa’da reformcu
partiler, sendikalar, katliamın ardından gündemdeki eylemleri ertelediler,
burjuva fırsatçılığına başvurdular. Sınıf işbirliğinin
bunun gibi her örneğini
suçüstü yakalamak ve
boşa çıkarmak zorundayız. İşsizliğin, işçiler arasındaki bölünmüşlüğün
tıpkı faşist ve milliyetçi
hareketler gibi dini saldırganlığı da motive
etmesine karşı sınıfın birlik ve militanlığını
güçlendirmekle karşı karşıyayız.
En fazla da bu yüzden, bu çatışmanın din
(ve mezhep) odaklı seyretmesi sınıf çıkarlarımızla taban tabana zıttır. Bir yandan tevekküllü bir işçi sınıfı, kadın ve çocuk nesilleri
yaratacak tarzda üzerimize üzerimize gelen
dinsel muhafazakarlık basıncını kararlılıkla
geri püskürtmek şaşmaz bir zorunluluk.
Tekelci burjuvazinin saldırısı Avrupa’da da askeri
ve polisiye anlamda şeriatçı örgütlere yönelse
de, göçmenlerin hemen kemiklerinde hissettikleri gibi baskı tedbirleri artırılmaya başlandı.
“Teröre karşı”, “hepimizin güvenliği” adı altında,
Schengen kurallarının sıkılaştırılması, geçişlerin
denetlenmesi, yolculara ilişkin ortak veri tabanı
oluşturulması, telefon ve internet iletişiminin
izlenmesi, fişlemeler ve “ihbar müessesesi”nin
etkinleştirilmesi işbaşında.
Biz “bu dünyada” ne kadar birleşir, birleşik
mücadelemizi, dayanışmamızı ne kadar
yükseltirsek dinin işçilerin yaşamındaki
yeri o kadar geriye itilecek; çaresizlik ve sığınma duygusunun yerini özgücüne güven
alacaktır. İşçi sınıfı herhangi bir dini ve mezhebi
savunmak, “İslamofobiye karşı” olmak için değil,
sınıf egemenliği eliyle insanlığın gözüne indirilmiş
her türlü perdeyi ortadan kaldırmak için mücadele etmelidir. İşçi sınıfı olarak kendi gündemimiz,
kendi mücadele silahlarımız, araçlarımız vardır ve
bu silahları etkin bir şekilde kullanmalıyız.
Sınıf düşmanı karşısında birliğimizin, dayanışmamızın örselenmesine meydan vermezken, bilinç ve
toplumsal ilişkilerimizle yeni bir yaşamın tohumlarını da beslemeliyiz. İnsanların dinsel inançları
nedeniyle sorgulanmasına, aşağılanmasını, ayrımcılığa uğramasını, hele ki bunun başka bir din,
faşist milliyetçi güç tarafından yapılmasını kabul
etmeyiz. Ancak sınıf çıkarlarımızda ne dine ne
de dinin savunulmasına yer vardır. Burjuvazinin
“dinin aşırılıkları” konusunda tam bir ikiyüzlülük
içerisindeler; işsizliği, iş cinayetlerini, meslek hastalıklarını, bu dünyanın bütün adaletsizliklerini
kader gibi görmemiz, kendimizi hayatın her anında çaresiz ve bir başına hissetmemiz için devasa
diyanet, eğitim, belediye.. bütçeleri kullanıyorlar.
Bu yüzden de en laik geçineni bile ‘Hem pastam
dursun, hem karnım doysun’ demeyi bırakmıyor!
İşte tam da bu nedenle, uhrevi değil gerçek yaşama ne kadar bağlanır, birbirimize güvenimizi
mücadele içinde ne kadar büyütürsek, bizi en zor
zamanlarımızda arkadan vuran bu silahı boşa çıkarabiliriz.
**
Charlie Hebdo katliamı, kapitalizmin eşitsiz ve
dengesiz gelişimi, emperyalist rekabet, süreğen
kriz, derinleşen işsizlik gibi, Ortadoğu’da
sarsıntılarla gerçekleşen neoliberal yeniden
yapılanmanın da sonuçlarından biriydi.
Ancak onun en asıl mesajı “Kendi davası
için dövüşmeyen, dövüşür başkasının davası
için”dir.
Düşünce ve yaratı özgürlüğü, inanç özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, iletişim özgürlüğü, ifade özgürlüğü, kadının onuru ve
özgürlüğü; tümünün çıkış ve varış noktası,
işçi sınıfının ve insanlığın sermaye egemenliğinden, meta ilişkilerinden kurtuluşu
olmak zorundadır.
farklı kesimlerinin farklı biçimlerde ama eninde
sonunda toplumsal bir trankilizana ihtiyaç nedeniyle pompaladığı “İslamiyet reformu”nun cılızlığı
ile karşılaştırılamaz bizim duruşumuz. Onlar
Bu özgürlüklerin her birini ve toplamını,
özgürlüğü artıdeğer sömürüsünün bekası
için isteyen ikiyüzlü burjuvazinin sınıf çıkarlarından, neoliberal yeniden yapılanma
planlarından kurtarmak, yaşamsal bir zorunluluktur.
4
işçi meclisi
Siyasal İslamın Kullanım Değeri
ve AKP’nin Yönü
Yeni yılın ilk ayının temel siyasal-sosyal gündem konuları dünyada ve Türkiye’de İslam dininin prizmasından geçti diyebiliriz.
Yeni yılın ilk ayının temel siyasal-sosyal gündem
konuları dünyada ve Türkiye’de İslam dininin
prizmasından geçti diyebiliriz.
böylesi örgütlenmeler.
temelinde desteklediği Hizbullah’ın güçlenişi…
bunların tümü İslam’ın Türkiye’de de bir sokak
Fakat emperyalist kapitalist merkezlerde, genel
hareketi temelinde örgütlenmesine uygun bir
olarak dünya kamuoyunda “İslam” dendiğinde
atmosfer yaratıyordu. 12 Eylül döneminde devlet
Eğri lunapark aynalarını bilir misiniz? Görüntüyukarıda sayılan tüm bu dinsel devlet, parti ve
tarafından sol hareketin yeniden yükselişini enyü bozarak abuk sabuk şekillere bürünmemizi
örgütler değil; akla ilk gelen El-Kaide ve son bir
gellemek amacıyla eğitim sisteminde hayata geçisağlayan bu aynalar çocukken bizi güldürürdü.
yılda onun yerine yükselişe geçen IŞİD oluyor.
rilen Türk-İslam sentezli uygulamalar, Türkiye’de
Geçtiğimiz ayın gündeminde özellikle Türkiye’nin Bu da tesadüf değildir; çünkü bu örgütler küre‘90’larda faşizmin neoliberal temelde toplumsal
ve Fransa’nın siyasal ve sosyal birikmiş sorunları,
sel kapitalizme entegre olamayacak vahşilikte,
alanda çözülmeye başlamasıyla alan bularak yüksanki eğri lunapark aynalarından geçmişçesine
saldırgan bir askeri saldırı çizgisi izlemektedirler.
selişe geçen tarikatların da desteğini alarak Refah
kendisini dinsel cinayet, gündem ve
Partisi’nin
sorunlarla gösterdi. Karikatürler kohükümet ormiktir, tıpkı lunapark aynaları gibi;
tağı olmasıyla
ama ne Charlie Hebdo katliamı ne
sonuçlandı.
de bu alçakça katliamın Türkiye’de
“Biz ne yaptık”
hâkim ideolojinin İslamcı prizmaduygusuyla
sından bozularak geçen yansıması
MGK’da son
komik olarak adlandırılabilirdi.
bir çırpınışla
devlet gücünü
Bölgede dinin yaygın siyasal kulkullanarak
lanımı
kimi yasaklamalarla bu haİslam dini (tüm kurumsal dinler gibi)
reketin budanfarklı farklı siyasal kullanımlara samak istenmesi,
hip bir din. Dinin gelir ve güç amaçlı
birkaç yıllık
kullanımının her zaman çok yaygın
bir “başörtüsü
olduğunu biliyoruz; Gülen cemamağduriyeti”
atinin doğuşu, büyümesi, işleyişi
de yaratarak,
bunun herkesçe bilinen yakın döaslında sanılnemden bir örneği. Siyasal partilerin
dığı kadar da
dini oy amaçlı kullanmaları da çok
Kapitalist devlet ve özel sektör işletmelerinde günde en az beş işçi öldürülürken, sınıfsal sorunlar kültürel- güçlü olmayan
eski bir tarihe sahiptir; ama fazla uzayangını
dini ayrımlar yaratılarak, var olanlar derinleştirilerek bastırılmaya, üzeri örtülmeye çalışıldı. Ortadoğu’da bu
ğa gitmeye gerek yok, Türk sağı bunun
körükledi.
burjuva demokrasisinin geri neoliberal tipine seçimler yoluyla Gül’ün deyişiyle ”yumuşak geçişle”
her dönemde örneklerini vermiştir,
AKP’nin üç
vermeye de devam etmektedir (yer yer geçilemediği koşullarda Selefi cihatçılığın yükselişiyle birlikte, AKP dış dünyada gözden düşmeye başladı. dönemlik kenKürt ulusal hareketinde, son dönemde
di içinde iniş
CHP’de de buna öykünen pratikler görülüyor).
Adam öldürmekten çekinmemekte, namlularını
ve çıkışlara, geçici uzlaşmalara dayalı iktidarının
metropollere çevirmekten, bombalarını sermaye
ardından geldiğimiz noktada bugün “Müslüman
Aslında bir bütün olarak Ortadoğu tarihi ve sınır- akışının yükselttiği büyük kentlerin, New York’un, Türkiye” sloganı artık birçoklarının gözünde bir
ları, 21. yüzyılda halen daha modern toplumsalParis’in ortasında patlatmaktan çekinmemektetemenni olmaktan çıktı. İmam hatip ortaokul ve
sınıfsal çalkantıların yerine monte edilen dinsel
dirler. IŞİD’in uyguladığı şeriat kuralları ile Suudi
liseleri genel eğitimde %10’luk bir paya sahip ve
çarpışmalarla belirleniyor. Kapitalizmin birkaç
kralının uyguladıkları aynıdır; ama ne çelişkidir
MEB bunu önümüzdeki 5 yıllık strateji planında
bin yıllık din kuralları temelinde veya bu kurallar
ki ülke liderleri “terör karşıtı” halktan kopuk söz%20’ye çıkarmayı planlıyor.
gözetilerek uygulandığı devlet pratikleri bugün
de yürüyüşte El Kaide ve IŞİD terörüne karşı ön
Ortadoğu’da ayakta duruyor: İran, İsrail, Suudi
sıraya geçmek için birbirlerine kıç atarken, kral
Yeni bir gerçeklik örülüyor. Din kullanılabilen
Arabistan, Körfez ülkeleri gibi hemen ilk elde
(nihayet) öldüğünde Suudi fonları olmadan borbir şeydir. Müslümanlık, Sünni İslam artık devlet
akla gelenler ve bu ülkeler küresel kapitalizme de
saları çökecek olan Türkiye ve İngiltere’de 1 güntarafından örgütleniyor. Gülencilerin özel okulentegre durumdalar (İran da sürtünmesini aşıyor). lük resmi yas ilan edilir.
larının kapatılmasıyla onun yerini alan devlet
Devletleşememiş ama devletleşme hedefinde dinokullarıyla bu politika yavaşlamıyor, aksine daha
sel parti ve hareketlerin de silahlı-silahsız örgütDin kullanılabilen bir şeydir. İnsanlar-kitleler-çeda hızlanıyor. Dini okullaşma artıyor, mevcut
şitli sınıflardan (burjuvalar hariç) çok sayıda insan okullara da zorunlu Sünni İslamcı dersler yerleşdin adına savaşa sürülebilir, din aracılığıyla baskı
tiriliyor ve böylelikle yeni bir kuşak yetiştirilmesi
altına, rıza altına alınabilir, aç bırakılabilir, sömühedefleniyor. Geçtiğimiz ayda yaşanan gelişmeler
rülebilir ve bunların hepsi olmuştur ve olmaktabu politikalarda nereye gelindiğine dair bir resim
dır. Çünkü yaşadığımız kapitalist dünyada mesele
sunuyor.
din değildir; dolar, euro ve riyaldir, ekonomik-siyasal güç ve iktidardır.
Burjuva demokrasisinin geri düzeyi
“Müslüman Ülke” Türkiye
lenmeleri çeşitli ülkelerde söz konusu: “Arap Baharı” adı verilen son toplumsal-sınıfsal kalkışmayı
AKP’den feyz alarak konsolide etmeye girişirken
Mısır’da lambur lumbur Anayasa değişikliğine
giderek askeri darbeyle tasfiye olan Müslüman
Kardeşler, Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah,
Suriye’de Tevhid, Kuzey Irak’ta Irak İslam Birliği
‘80 öncesinde solcu ve ilerici güçlere saldıran
dinci-faşist kalabalıklar “Müslüman Türkiye” sloganını atardı. Bu bir temenni ve hedefi içerirdi.
‘90’larda öğrencilere, faşizm karşıtlarına, aydınlara
saldıran dinci-faşist güruhlarsa “İslami hareket
engellenemez!” sloganını atıyorlardı. Sovyetlerin
çözülerek kapitalist sisteme entegrasyonu amacıyla CIA’nin “yeşil kuşak” planı çerçevesinde
Afganistan’da silahlı mücadele veren mücahitler,
İran devrimi, Çeçen ve Bosna savaşları, Türkiye’de
Kürt ulusal hareketine karşı devletin kontrgerilla
The Economist küresel kapitalizmin marka dergilerinden biri. Bu derginin son sayısının Türkiye’de
dağıtımını yapacak tırlar savcılık kararıyla engellendi. Nedeni Charlie Hebdo’nun kapağına
dergide yer verilmesiydi. Aynı dergi yeni sayısında
aynı zamanda her yıl düzenli olarak açıkladığı
demokrasi dizinini kamuoyuna duyuruyordu.
Bu dizinde seçim sisteminin adilliği, seçmenlerin
güvenliği, hükümetin yapısı, şeffaflık, sivil toplum
gibi ölçütlerle değerlendirilerek dünya ülkelerine
10 üzerinden notlar veriliyor. Bu burjuva demokratik ve gayet biçimsel ölçüme göre ülkeler
a)tam demokrasiler, b)kusurlu demokrasiler, c)
5
işçi meclisi
karma rejimler, d)otoriter rejimler biçiminde sınıflandırılıyor. Türkiye’nin 2008 krizinden bir yıl
önce, AB’ye üyelik yolunda iyice havaya girdiği,
içeride ve dışarıda TÜSİAD’ın ve liberal aydınların desteğini aldığı, mitinglerde “ileri demokrasi”
hedefi koyduğu 2007 yılında notu 5,8’di. Halen
karma rejimler başlığı altında (bunu geri düzeyde
neoliberal demokrasi olarak okuyun) yer alıyordu,
ancak notu 6’ya yaklaşmıştı ve kusurlu demokrasilere (orta gelişmişlikte bir burjuva demokrasisine) geçiş yapma olasılığı vardı. Bu yılsa notu 5,2;
yine aynı kategori içerisinde (geri tipte neoliberal
demokrasi) yer alıyor, ancak bu kez 5’in altına düşerek “otoriter rejimler” sınıfına düşme tehlikesi
belirdi. Bu küresel neoliberal burjuva rejim açısından da tercih edilen bir konum değil ve son dönemde içerideki bu daralmadan rahatsızlık ifade
eden yazılar dış basında daha fazla çıkmaya
başladı. Neden?
AKP bilindiği üzere iki hükümet dönemine
yayılan bir devlet içi siyasal mücadele ve ordunun güçten düşürülmesinin ardından güç
dengelerinin değişimi sonucunda, kontra
temelde örgütlenmiş bir küresel çıkar ve güç
örgütü olan neoliberal İslamcı Gülen örgütüyle kurduğu koalisyonla iktidara yerleşti.
Bu 3. ve son hükümet döneminde iç ve dış
politikada kendisini güçlü hissederek, kapitalist rekabet koşullarında ilerlemeyenin geriye
düşeceği gerçeğinin bilinci ve zorlamasıyla
adımlar atmaya başladı. Ülkede yaşanan
muazzam proleterleşme sürecinin, ekonomik
krizin de kapıda beklemesinin iticiliğiyle sermaye tarafından yönetilebilmesini sağlayabilmek için içeride ve dışarıda muhafazakâr
dinsel söylem ve pratiklere hız verdi. Din
kullanılabilen bir şeydir. Osmanlı-İslam hayali
maddi bir güç taşıyacak şekilde içeride ve dışarıda propaganda edilmeye başlandı. Dış politikada
emperyalist AB’den ve İsrail’den kısmen uzaklaşılarak Ortadoğu’da bölgesel liderlik hedefleri
konuldu, Osmanlı’nın fetih zamanlarındaki Sünni
İslam’ın tarihsel temsilciliğine yeniden soyunularak Ortadoğu’da yazının başında bahsi geçen tüm
siyasal İslamcı hareketlerle yakın çıkar ilişkileri
geliştirildi. İçeride dini bütün, patronuna, büyüklerine itaatkâr bir kuşak yetiştirilmeye, güvencesiz
ve ucuza çalışacak emek havuzunun doldurulması
için de çok çocuk yapma propagandalarına hız
verildi; kadını muhafazakâr ve dinsel temelde
“asli doğurganlık işlevine” çekmeyi destekleyici
politikalar (kürtaj, annelik rolü vd.) geliştirildi.
Kapitalist devlet ve özel sektör işletmelerinde
günde en az beş işçi öldürülürken, sınıfsal sorunlar kültürel-dini ayrımlar yaratılarak, var olanlar
derinleştirilerek bastırılmaya, üzeri örtülmeye
çalışıldı. Ortadoğu’da burjuva demokrasisinin geri
neoliberal tipine seçimler yoluyla Gül’ün deyişiyle
”yumuşak geçişle” geçilemediği koşullarda Selefi
cihatçılığın yükselişiyle birlikte, AKP dış dünyada
gözden düşmeye başladı. Suriye’de MİT tırlarıyla
silah gönderdikleri IŞİD karşısında ne Esad’ın ne
de Kürtlerin yenilmemesi bir başka hızlandırıcı
faktör oldu. Sermaye toplumunun ve politikalarının, keza onun karşısında muhalefet hareketlerinin neredeyse dış ve iç politika biçiminde
kaba kavramsal ayrımları bile geçersiz kılan iç
içe geçmiş bütünlüğü, Türkiye içerisinde “Arap
Baharı”nın Gezi baharıyla, Kobanê direnişinin 6-7
Ekim çatışmalarıyla karşılık bulmasını getirdi.
Fazla sıktılar!
Sonuç olarak Türkiye geri tipte bir neoliberal demokrasiyle yönetiliyordu, son beş yıl içerisinde bu
kategorinin içerisinde bile gerileyen bir burjuva
demokrasisi topluma dayatıldı.
Geldikleri noktada ellerinde çatırdama emareleri
göstermeye başlayan bir parti içi koalisyon, parti
grubu dedikleri yolsuzlukları açığa çıkmış bir
fırsatçı tüccarlar grubu, devşirme lümpen politi-
kacı ve danışmanlar kadrosu, parayla satın alınan
sanatçı bozmaları ve on altıncı duşakabinoğulları
devletinden kalma paralı manken askerlerin koruduğu bir kışlık saray kalmıştır. Sanıldıkları kadar
da güçlü değildirler.
Çelişkiler daha görünür olmaktadır. Charlie Hebdo katliamı karşısında suya sabuna dokunmadan
demokrasicilik oynayabiliriz zannederek terörü
lanetleyen orta-ileri gelişmişlikte bir burjuva demokrasisi havalarında yürüyüşte yer kapmaya
çalıştılar. Uçaktan iner inmez, liberal anarşist çizgideki tek bir mizah dergisinin sadece kapağı bile
onların ikiyüzlülüklerini açığa çıkarmaya yetti.
Yüzlerini sokakta Cumhuriyet gazetesi önünde
“Burası Türkiye, Fransa değil!” sloganları atan
Selefi cihatçılığın Türkiye versiyonlarına, mahkemelerde karikatür-site-dergi
yasaklamalarına, Diyanet
fetvalarına, Diyarbakır’da
Hizbullah mitinglerine dönmek zorunda kaldılar. Yeni
anayasa yapacak parlamenter güce ulaşırlarsa “kutsala
hakaret” adı altında hakim
İslamcı ideolojiye aykırı denerek kendilerine yönelik her
türlü eleştiriyi de bastırmaya
adaydırlar. Ve fena halde sıkmışlardır ve sıkmaktadırlar bu
toplumun dinamiklerini. Yalancı, hırsız, çapsız, oportünist
ve karaktersizdirler. Türkiye
burjuvazisinin tüm sonradan
görmeliğini ve arsız ihtiraslarını taşımakta, bu değerleri
saraylarında ve şahıslarında
simgelemektedirler.
Dedik ya, din kullanılabilen bir şeydir. Ama onun
da kullanım tarihi ve sınırları bellidir. Yaşam er
geç fabrikada, büroda ve sokakta sınıfın dilinden
konuşacaktır.
Proletaryanın ve kent yoksullarının öfkesiyle
saraylarıyla, gökdelenleri, bankaları ve parlamentolarıyla birlikte bunlar da er geç yıkılacak, büsbütün başka bir hayat kurulacaktır.
“Bunu yapan gerçek burjuva demokrasisi olamaz!”
Charlie Hebdo katliamından sonra hemen ve
yine ortaya çıkan “bunu yapanlar gerçek müslüman olamaz/değildir” klişesi yeterince eleştirildi
ve teşhir edildi.
Pek güzel.
Bu klişe, çürümüş bir sistemin durmaksızın
ürettiği ve artık inkar edilemez hale gelen en
dehşetli sonuçlarını, o sisteme dışsal göstererek, sistemin kendisinin “gerçekte iyi ve güzel
olduğu, ama bir takım başıbozuklar tarafından
istismar edildiği” palavrasıyla aklanılarak,
aynen sürdürülmek istendiği her yerde hazır ve
nazırdır.
Dinci-gericilerin dini savunup aklamak için
kullandığı bu düşünce klişesini haklı olarak
eleştirenler, aynı klişeyi kendi yaşamlarında
kapitalizm ve burjuva demokrasisini en yıkıcı
ve sivri yanlarından ayrıştırıp aklamak için ne
kadar çok kullandıklarını görseler, aynı eleştiriyi
kendilerine de yöneltirler mi?
Örneğin: Burjuva neoliberal demokrasinin
baskı ve katliamları karşısında, “bunu yapan
gerçek burjuva demokrasisi/demokratı olamaz!”
Bu da aynı ilkel düşünce kilişesinin başka bir
versiyonu değil mi? “Filanca baskı,
gericilik, katliamı yapan gerçek burjuva demokrasisi/demokratı değildir,
olsa olsa faşizmdir/faşisttir” diye
düşündüğünüzde, burjuva demokrasisini tüm baskı ve katliamlardan
aklamış, sorunu “ideal demokrasi”
hayalinizi bozan bir takım dışsal
öğelere, “başıbozuk veya beceriksiz” yöneticilere indirgemiş olursunuz. Onlar gidince burjuva
demokrasisinin “gerçek öz hakiki
aslına” döneceğini, her şeyin güllük
gülistanlık olacağını sanırsınız. Ancak nedense,
onlar gitse bile, kapitalizm ve burjuva demokrasisi aynı dehşetli sonuçları aynen, hatta belki
daha beter biçimiyle üretmeye devam eder.
Çünkü sizin aslında tüm yaptığınız, sömürücü,
köleleştirici, gerici sistemleri kabullenip sadece
sonuçlarına itiraz etmek, dahası sistemin kendisini bu kaçınılmaz sonuçlarından aklamaktır.
Gündelik ve kendiliğinden düşünce tarzının,
adeta bütünüyle bu kilişeye dayandığına dair
sayısız başka örnek verebiliriz. Gemi azıya alan
işçi katliamları karşısında bile, “bunu yapan gerçek kapitalizm olamaz, sorun onu istismar edip
bozan yöneticiler ve başıbozuk patronlardadır”
tarzı düşünenler yok mu?
"
Öyleyse sanıldığından çok daha yaygın ve
içselleştirilmiş olan bu klişeyi, yalnızca dinciler
dini aklamak için kullandığında eleştirmekle
yetinmeyelim.
Kapitalizm ve burjuva demokrasisini bilerek ya
da bilmeden aklamak için kullanıldığında da
teşhir ve mahkum edelim. Yaşamımızdan ve
zihnimizden söküp atalım! Sistemin yalnızca
sonuçlarına karşı değil, kendisine ve temellerine karşı mücadele edelim!
6
Bu daha başlangıç,
işçi meclisi
sınıf mücadelesine devam!
10 kentte 22 fabrikada 15 bin metal işçisi ‘MESS
dayatmalarına karşı insanca yaşamak için’ greve
çıktı. Metal işçilerinin grevi, sınıf mücadelesinin geleceği açısından önemli bir yerde duruyor.
Metal sektörü, 60’lı yıllardan bu yana sınıf
mücadelesinin lokomotif sektörü ve turnusol
kağıdı olagelmiştir. Halen en çok işçi direnişi,
eylem, grev ve örgütlenme girişiminin olduğu
sektörlerden biridir. İşçi sayısı, işçi yoğunluğu,
işçi bilinci, birlikte davranma ve sınıfın daha
geniş kesimlerini etkileme açısından her zaman
göreli ileri dinamiklere sahiptir.
Metal sektörü, burjuvazinin sanayideki
koçbaşlarından biridir. En sermaye yoğun, en
karlı sanayi şirketlerinin önemli bölümü metal
sektöründedir.
Metal sektörü karşılıklı güçler yoğunlaşmasıyla,
sınıf mücadelesinin her zaman kritik bir
eşiğini oluşturur. İşçi sınıfının mücadele
kazanımlarının da, burjuvazinin saldırılarının
da metal sektöründen geçmeden yapısallaşması
zordur.
Grev, metal işçilerinin artan ücret kayıplarına
karşın, dar anlamda ve salt bir “ücret grevi”
değil. Grevin temel talebini, MESS-Türk
Metal-Çelik-İş’in TİS süresini 3 yıla uzatma
dayatmasının geri püskürtülmesi oluşturuyor.
3 yıllık sözleşme dayatması, metal sektöründen
tümüyle geçtiği taktirde, tüm sendikalı işçi kesimlerinde ve kamuda da, yeni sömürü standartı
haline gelecek. Bu yüzden, metal grevi, salt
metalde değil tüm işkollarında, kritik bir önem
taşıyor.
Dahası var. 3 yıllık sözleşme uygulaması, esneklik ve güvencesizliğin uygulanmasının bir nebze
sınırlı kaldığı sendikalı büyük sanayi işçileri
açısından, bu sınırı kaldırıyor. Sendikalaşmayı
daha da zorlaştırıyor, esneklik ve güvencesizliği
bir üst düzeye çıkarıyor. Yeni taşeronluk düzenlemesinin alt yapısını oluşturuyor. Taşeron,
geçici, kiralık, vd esnek ve güvencesiz işçi
çalıştırmayı kolaylaştırıyor. Metal grevi, özünde
bir özsavunma grevi.
Grev “MESS dayatmasına karşı”kuşkusuz, fakat
hükümet ve bir bütün olarak burjuvazinin
yeni dalga neoliberal despotik çalışma rejimi,
esneklik, güvencesizlik saldırganlığının bileşeni
ve geçiş halkası olduğuda bir gerçek. Bu temel
bağıntı kurulduğu ölçüde, metal grevi, daha
kapsayıcı ve daha siyasal bir sınıfa karşı sınıf
grevi dinamiği kazanabilir.
Bunu bilen patronlar ve onların hukümeti
zaten hemen grevi “milli güvenliği buzucu
nitelikte olduğu” öne sürerek altmış gün süreyle
ertelendiği duyurdu.Yasak nedeni gayet tanıdık
ve komik. Sadece AKP dönüminde 7 kez grev
yasaklandı.
Grev yasağı karşısında işçilerin cevabı “bu
yasağı tanımıyoruz” oldu. İşçiler grevi bitirmeyeceklerini belirterek fabrikaları terk etmeme,
işgallere başladılar.
Burada da sendika devreye girdi. Başkanlar
Kurulu kararın da “Grevimizi yasaklamakla
metal işçilerinin mücadelesini 38 fabrikanın
kapısından kent meydanlarına, başta sizinki ol-
mak üzere siyasi parti
binalarının önlerine,
mahkeme salonlarına,
uluslararası platformlara ama hepsinden
önemlisi fabrikaların
içine taşıdınız.” denilerek grev fiili olarak
bitirilmiş oldu.
Sorunu yalnız
sendika yöneticilerinde değil.
Daha derindeki
sorun, mevcut
sendikacılığın
çürüyen yapı, işleyiş
ve zihniyetindedir.
Yasalcı, bürokratik, tepedenci,
dışa kapalı, statik,
dar savunmacı,
riskten ve sert
mücadeleden
uzak durucu ve
uzlaşmacıdırlar.
Birleşik Metal-İş
Sendikası Başkanlar
Kurulu’nun kararı,
en başta, grev yasağı
kararını tanımış, zorla
işbaşı yaptırılmayı
kabullenmiş ve işçilere
de aynen dayatmış
oluyor. Bu büyük
geri basmadan sonra,
bunu örtmek ya da bir
nebze dengelemek için
yapılacağı söylenenler
ise, zaten yasak sınırı
içine çekilmiş oluyor.
Başkanlar Kurulu,
“metal işçilerinin
iradesine dayandığını”
iddia ediyor. Bu nasıl
taban iradesidir ki,
grev yasağından sonra
grev kararını almış
olan TİS Kurulu,
temsilciler kurulu
gibi organlar bile toplanmamış, danışılmamış,
tasfiye edilmiştir? Bu nasıl taban iradesidir ki,
grev yasağından sonra Başkan Serdaroğlu’nun
dolaşıp “Pazartesi işbaşı yapılması”nı dayattığı
fabrikalarda, bunu eleştiren, tepki gösteren
işçilere söz hakkı bile tanınmamış, soru soran
işçilere bile isimleri alınarak psikolojik baskı
yapılmıştır? Bu nasıl taban iradesidir ki, fabrikalarda grev pankartları ve çadırları işçilerin
tepki ve itirazlarına karşın sendika yöneticileri tarafından apar topar kaldırılmış, grev
komitelerinin fabrika önünde toplanma ve
direniş kararlarına karşın, işçiler ve hatta grev
gözcüleri evlerine gönderilmiştir? Yönetim
kimseyi kandırmaya çalışmasın, bu karar,
metal işçilerinin taban iradesine dayanmıyor ve
yansıtmıyor.
Sorunu yalnız sendika yöneticilerinde değil.
7
işçi meclisi
Daha derindeki sorun, mevcut sendikacılığın
çürüyen yapı, işleyiş ve zihniyetindedir. Yasalcı,
bürokratik, tepedenci, dışa kapalı, statik, dar
savunmacı, riskten ve sert mücadeleden uzak
durucu ve uzlaşmacıdırlar. BMİS bu tarz geleneksel sendikacılığın tümden çürümüş ağırlıklı
kesiminden kimi yönleriyle ileri görünse de,
bu ilerilik yapı ve mücadele ruhu olarak değil,
geleneksel sendikacılığın çok daha geriye
gitmiş ağırlıklı kesimine göreli ve genel çürüme
eğilimi içinde kalmaya devam eden bir ileriliktir. “Taban iradesi”, ancak bu kemik yapı ve
yönetim tarzını aşmadığı ölçüde biçimsel olarak
işletilir. Bu da taban demokrasisinin aracı
olan temsilciler, kurullar, komitelerin tabanı
kontrol etmek için kullanılması, olmadığında
dağıtılması ve bastırılması, ve işçilerin en
fazla özgüven ve mücadele coşkusuna ihtiyaç
duyduğu anda, en ilkel ve geri içgüdülerine
hitap edilmesiyle yapılır.
İşçi sınıfının büyük gerilemesi, dev çaplı yeni
kesimleri (beyaz yakalı, hizmet, taşeron, vd)
henüz yeni oluşum sürecindeyken, geleneksel lokomotif kesimi olan sanayi işçilerinin
ağır durgunluğundan kaynaklanmıştı. Son
dönemlerde ise işçi sınıfının yeni kesimlerinin
mücadele ve örgütlenme girişimleri artarken,
sendikalı-sendikasız sanayi işçilerinin mücadelesinin de giderek yükseldiğini ve ilk kademe
mücadele sınırlarını zorlamaya başladığını
görüyoruz. Tekel’den Antep tekstile, Mersin
Liman’dan Greif’e, lastik, deri, cam ve metale
kadar, son yıllarda giderek: 1- Gerçek taban
iradesi ve özsavaşım organlarının ortaya
çıkmasına,
2- Fiili kitle işgal, grev ve direnişlerine doğru
artan bir eğilim vardır.
Nedeni açık ve basittir: Neoliberal kapitalizmin despotik çalışma rejiminde, dar, rutin,
biçimsel örgütlenme ve eylem biçimleri büyük
ölçüde etkisizleşmiştir. Kölece çalışma, yaşam,
yönetilme koşulları giderek ağırlaşmakta ve
tahammül edilmez hale gelmekte, uzlaşmaz
sınıf karşıtlığı keskinleşmekte, işçi sınıfının
yaygınlaşan ve yoğunlaşan mücadele istek
ve arayışı, şu eski, büsbütün darlaşmış ve
gerilemiş kabuğuna sığmaz hale gelmektedir.
Bu koşullarda işçilerin, az çok büyücek her mücadelesinde, örgütlü oldukları ya da örgütlenmeye çalıştıkları sendikaların mevcut dar ve geri
yapısı ve yönetim tarzı ile karşı karşıya gelmesi
kaçınılmazdır. Bu dar ve geri kabuk, sınıfın
gelişen ve değişen mücadele ihtiyaçlarına yanıt
vermediği gibi büyüyen bir engelidir. Tekel
direnişinden bu yana, önce az sayıdaki öncü
işçilerin, sonra ortaya çıkmaya başlayan işçi
komitelerinin, giderek de direnişlerde yer alan
işçilerin genişleyen bir kesiminin bu dar sendikalizm ve bürokratizm kabuğuna sığmaz hale
gelmeye başladıklarını, şu veya bu ölçüde zorlamaya çalıştıklarını
görüyoruz.
İşçi sınıfının burjuvazinin sınıf
diktatörlüğüyle
mücadele etmeden derinleşen
ve yıkıcılaşan
sömürüsüne
karşı mücadele
edilemeyeceğini
gösterir, ekonomiksiyasal mücadelenin kopmaz bağını
gündemleştirir, sınıf
iktidarı sorununu
da tohum olarak
içerir.
Küçük burjuva sol muhalefetin, demokrasi
deyince aklına gelen en son şey halen işçi sınıfı
olsa da, mevcut geri düzeyde neoliberal mu-
hafazakar burjuva demokrasisiyle, en keskin ve
uzlaşmaz çelişkinin yine işçi sınıfının çelişkisi
olduğunu gösterir. Ve demokrasi sorununun
içerik ve biçimini, proleter demokrasi için
yeni ve daha yüksek bir mücadeleye doğru
değiştirmede, bir tarihsel eğilim belirir.
Açık ve net olmalı: Bu toplum artık bu deli
gömleğine sığmaz hale geliyor. Kürt halkının
direnişi, kadınların çığlığı, Gezi bunun ne kadar
göstergesiyse, büyüyen işçi grev ve direnişleri,
metal grevi de bunun o kadar göstergesidir.
Fakat daha önemlisi şudur: Bu deli gömleğinin
yırtacak ve yırtılmasına önderlik edecek asıl
güç olarak işçi sınıfı da, kendini bu açıdan
artan ölçüde hissettirmeye başlıyor. Taban
basıncı, daha ileri mücadele arayış ve istenci
artıyor. Metal grevinde asıl görülmesi gereken
budur, tarihsel eğilim bu yöndedir. Hatırlansın,
daha çok yakın zamanlara kadar grev kararı
çıkarmak, çıktığında, üretimi ve mal sevkiyatını
durdurarak uygulamak, “kitle grevi” mevhumu
bile imkansız gibi bir şeydi, bugün bu eşikler
aşılmaya başlanmıştır. Şimdiyse, taban iradesini, fiili grev, işgal, direnişleri, eylemli sınıf
dayanışmasını konuşup tartışıyorsak sınıf
mücadelesinde bir yol almaya başladık ve gerisi
gelecek demektir.
Ne kadar vurgularsak azdır: Rutin prosedüre
dayalı grev, direnişler etkisizleşmiştir, fiili
kitle grevi, işgaller, direnişler kaçınılmazdır,
gerçek taban iradesi kaçınılmazdır, bunların
şu sert kabuğu çatlatmaya çalışan tohumları
büyümektedir. Mevcut arkaik siyasal ve sendikal işçi sınıfı örgütleri de, ya bu yolu açma
doğrultusunda kendilerini yenileyecek, ya da
çok geçmeden işçi sınıfının öfkesinin altında
kalacaktır.
Bu daha başlangıç, sınıf mücadelesine devam!
Grev yasaklarına karşı fiili kitle grevi, işgal,
direniş!
Bürokratik yasalcı sendikalizme karşı söz,
karar, eylem metal işçilerine!
Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!
8
“Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının
Korunması Programı” üzerine:
işçi meclisi
işçi meclisi
9
Burjuvazinin Paketlerini Değil, Kendi Ellerimizle Kuracağımız Özgür Bir Geleceği İstiyoruz!
Kadını hiçe sayan ve kölece koşullarda çalıştırılacak işçiye doymayan burjuva
devleti yine önümüze toplumsal bir yapılanma programıyla dikilmiş gözüküyor. Geçtiğimiz günlerde hükümet tarafından açıklanan “Ailenin ve Dinamik
Nüfus Yapısının Korunması Programı” kısa bir süre içinde meclise götürüldü.
Her gün hızla geçirilen yasalarla hayatlarımızı bizden çalmaya, tüm yaşam
enerjimizi soğurmaya çalışıyorlar.
örtbas etmenin örf ve adetlere uygun düştüğü bu toplumda Aile Okulları
açarak, bu şiddete yol açan temel ahlaki değerleri her gün yeniden üreterek
şiddet ne kadar önlenebilir? Açıktır ki kadına şiddet gösteren erkeğe devlet eliyle destek verilmektedir. Aslında bu ise patriarkal kapitalizmin temel
koşullarından birisidir; görünürde erkek ama aslında devlet ve toplum eliyle
korkutulan kadın bir süre sonra uysal bir köleye dönüştürülecektir. Sokağa
Yasa, hükümet yanlısı çevrelerde müjdelerle karşılandı. Kadınlara yeni haklar
getireceği, devletin de lütfeten bu “sosyal yardımları” destekleyeceği dillendiriliyor! Onlara göre kadınların istihdama katılım oranının düşük olması
büyük toplumsal yaralara yol açıyormuş! Yeni yasayla anneye doğum izni
verilip, eğer ki “anne doğumda ölürse” haklar babaya devrediliyormuş! Yeni
evleneceklere evlilik danışmanlığı hizmeti verilip, “üstüne” bir de çeyiz hesabı
açanlara da destek sağlanıyormuş, aman istemez “üstü” kalsın!
Şimdi, bütün bu propagandif söylemleri bir kenar bırakarak, biz işçi
kadınların, hayatını ve geleceğini kontrol altına almaya çalışması bakımından,
bu yasaya biraz göz atalım. Öncelikle söylenmesi gereken şey, yasanın büyük
müjdelerle çıkarak, kreş hakkı, doğum izni ve isteyen anneye yarı zamanlı
çalışma gibi planlarla olumlu bir hava yaratmaya çalışılmasıdır. Ancak maddeleri az biraz incelemek bütün bu toplumsal yeniden yapılanma planının
derinindekileri görmemizi sağlayacaktır. Birçoğu önceden verilmiş olan hak
kırıntılarının ötesine geçmeyip, tam tersine kadını eve kapatan, çocuğu kadına
daha da sıkıca bağlayan, saçma sapan işlere para saçıp, en gerekli yerde devlet
yardımı vermek için bin bir türlü koşula tabi tutan bir proje safsatası.
Bahsettiğimiz hükümetin en temel kalkınma planlarından birisi. Ülkenin
kalkınması için en temel araç ise kadının sürekli doğurması, doğurduğunu
toplumsal yargılara uygun olarak yetiştirmesi; bir de bu sırada ev içinde ve
dışında çifte çifte çalışması. Tarihte bugüne kadar varolagelmiş toplumların
hiçbirisinde kadın bedeni bu denli hor kullanılmamış, ama aynı zamanda
toplumun dağılacağı korkusu bu denli büyük yaşanmamıştı. Bugün, paket
paket yasa çıkartmalarının sebebi de bu tarihsel ve toplumsal durumun açık
bir ifadesi.
Hükümet temel amacını açıkça ifade ediyor: Bu projeyle aile kurumu yeni
muhafazakar zeminde güçlendirilecek; neoliberal politikalar toplumun en
ufak noktasına kadar işleyecek, aile yaşamı da kapitalist toplumla tamamen uyumlu hale getirilecek ve en sonunda düşük görülen doğurganlık hızı
“yenilenme oranı”nın üstüne çıkartılacak, yani toplum kadın bedeni üzerinden
kendini yenileyecek!
Tasarı üç ana başlıkta toplanmakta ki bunlardan ilki temel olarak aile kurumunun ahlaki temelde yeniden güçlendirilmesi ve bu sırada burjuva hukuk
düzeninin neoliberal formda yeniden düzenlenmesini içermektedir. Son
dönemlerde artan üç çocuk baskısı, kürtaj dayatması ve kadın cinayetleri
gibi konularda büyük muhalefet ağları oluştuğu için olsa gerek, hükümet
kendi geleceği için, her türlü baskıya boyun eğebilecek bir toplumun inşasını
sağlamaya çalışıyor.
Tasarı uysal ve üretici toplumun kurulması için gerekli şartları adım adım
işlemiş. Öncelikle evlenmeden öncesi düşünülmüş, çeyiz yardımları, “dinamik
nüfusun korunması” adımında anılırken genç yaşta evliliğe teşvik değil, diğer
başlıklarla beraber incelendiğinde adeta toplumsal bir dayatma oluşturulmuş.
Daha sonra evlilik öncesi eğitim var; burada temel amaç neoliberal muhafazakar altyapıya uygun ve yoz ahlaki anlayışı perçinlenmiş, hem de üretimin en
ağır koşulları için uysallaştırılmış genç ve yeni evli çiftler yaratmak. Bunu
sağlamak için spot filmlerden, broşürlerden, eğitim setlerinden, çalıştaylardan,
radyo ve televizyondan, sosyal hizmet birimlerinden, TSK’dan, Halk eğitim
merkezlerinden, Kur’an kurslarından ve devlet eliyle yetkilendirilmiş başta
aile müfettişleri olmak üzere sosyal politikacılardan yararlanılacak; yani tüm
burjuvazi tüm kurumlarını seferber edecek ve toplumun her yanı kuşatılacak,
aynı Big Brother gibi. Bütün bu kullanılan araçlar, bu meseleyi ne kadar ciddiye aldıklarını gösteriyor.
Yasada aileye yönelik hizmetler başlığında, kadına şiddetin önlenmesine dair
bir takım laflar da var. Şiddetin en yakınımızdan geldiği ve genelde aile içinde
çıkmayan, erken yaşta evlenen, çok çocuk doğuran, çok üreten, çok çalışan,
yani bedeni ve geleceği üzerinde söz söyleyemeyen bir işçi kadın tipolojisi
oluşturulmaya çalışılmaktadır!
Pakette hiçbir şey aile kurumu dışında düşünülmemiştir. Sanki söylenmek
istenen, “böyle sorunlu bir toplumda yaşıyorsanız, bu sorunları aşmanın yolu,
kendinizi bile hiçe sayarak ailenizi ve devletinizi güçlendirmekten geçer”. Neoliberal düzenin yalnızlaşmaya ve çaresizliğe ittiği bir toplumda bağımlılıklarla
mücadelenin yine aileden geçtiğini söylemek de bu anlamda oldukça gülünçtür.
Paketin temel amacını, orta-ileri gelişmişlik düzeyindeki Türkiye’nin üretici
güçlerinden sonuna kadar faydalanmak ve geleneksel bağları hala var olan
Türk toplumunun neoliberal düzenle tamamen uyumlaştırılmasını sağlamak
olarak görmeliyiz. Böylece kapitalist ilişki ağlarının, geleneksel aile düzenine dayanan toplumsal yapı sebebiyle sekteye uğramaması ve tam akışkan
sermaye ilişkilerinin kurulması sağlanacaktır. Kadınlara her şeyi bir kenara
bırakıp, bankacılık, borçlanma ve yatırımlarla ilgili eğitim verilmesi saçmalığı
bu durumu açıkça gösterir. Toplumsal üretimde hiçbir karşılığı olmayan bu
finansal sermaye artık toplumun bütün kesimlerine zorla öğretilecek ve burjuva sermayesi açısından kusursuz toplumlar oluşturulacaktır. Birçoğu daha
önce Ulusal İstihdam Stratejisi ile gerçekleştirilmeye çalışılan bu maddelerin
temel amacı ise AB’ye uyum sürecini sağlamaktır. Hükümet, batının tam
gelişmiş kapitalist toplumlarının yapısal bağlarını örnek alırken, aynı zamanda
muhafazakar çizgisini de koruyarak bu toplumun çözülmesini engellemeye ve
daimi biat etmesini sağlamaya çalışıyor.
Biat kültürünü desteklemek amacıyla işçi sınıfına sadaka gibi verilen
yardımlarla aynı zamanda bir “şükür toplumu” oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak verilen bu sözde hizmetlerle kişinin sağlıklı yaşamının desteklenmesinden
çok, ailenin kapitalist toplum için “yeterli” tüketimi sağlaması ve sermaye
akışkanlığının olabildiğince hızlanması amaçlanıyor.
Aile Danışmanlığı adı altında toplum adına hiçbir faydası olmayan, sadece burjuva ahlak düzeninin koruyuculuğunu yapan bir statü oluşturulup,
bu alanda beş bin personelin görevlendirileceği bildirilirken; sosyal yardım
ve sosyal hizmet alanındaki ihtiyacı karşılamak için söylenen şey ise, sadece bu alandaki çalışmaların alt yapısının oluşturulmaya çalışılacağıdır!
Bu yarım ağızla söylenen ve son derece yetersiz olan programın da nasıl
uygulanmayacağını gelecek yıllarda göreceğiz.
Son olarak ele alınan ve bizce paketin en can alıcı amaçlarından birisi, “Dinamik Nüfus Yapısının Korunması” stratejisidir. Bu bağlamda kadına sürekli
doğurması, aynı anda hem evde hem işte çifte mesai yapması telkin edilmekte
ve erkeklerin bu “görev”lerle bağı neredeyse hiç kurulmamaktadır. Verilen
hakların hepsi belli bir koşula bağlanmıştır, zira burjuvazi öyle “beleşten” hak
verecek değildir biz işçi kadınlara!
Öncelikle çoğu hak kamu işçilerine sağlanmaktadır. Özel sektörde var
olan hakların denetimi bugün sağlanmadığı gibi, gelecekte de bu alanda
bir güvence verilmemektedir. Kreş hakkının bugünkü yasalarda zaten var
olması ancak, uygulamayan patronlara karşı cezai bir yaptırım gücünün
bulunmaması aynen devam edecektir. Devlet patronlarla arasındaki bu sorunu belediyelere kreş açtırarak çözmeye çalışmaktadır. Ancak bu kreşler için
yeterli ve donanımlı alt yapı bulunmadığı gibi, bunun nasıl sağlanacağından
da hiç bahsedilmemektedir. En iyi durumda bile kreş hakkının koşulu, o
iş yerinde 150 kadının çalışmasıdır. Böylece çocuk bakımı bir kez daha
kadına yıkılmış olmakta, kreş hakkının bu denli zora koşulması çocuğun
toplumsallaşmasını olabildiğince engellemektedir.
Pakette biz işçi kadınların çok çocuk doğurması karşılığında -tıpkı karlı
bir alışveriş gibi- yardım yapılacağı söyleniyor. Üstelik çocuk sayısı arttıkça
-kadın bu yükün altında ezilirken- yardımlar da artıyormuş gibi gözüküyor.
İstihdam yaratıcı üretim alanlarının arttırılmadığı ve işsizliğin çok yüksek
noktalara çıktığı bu koşullarda, özellikle biz işçi kadınların kamuda ya da
düzenli işlerde çalışması burjuvazinin gözünde bir ayak bağına dönüşüyor.
Neoliberal politikalar burada tekrar devreye girerek burjuvazi için büyük bir
çözüm yaratıyor: işçi kadını yarı zamanlı, esnek ve olabildiğince ucuz iş gücü
olarak çalıştır!
Daha önce çıkartılan (UİS gibi) stratejilere ek olarak, bu pakette de bir hak
olarak tanımlanan yarı zamanlı çalışma, bu sefer de ailenin korunması
adına, mesela çocuk okula başlayana kadar ebeveynlere sunuluyor. Ancak
bu hakkı kullanan ebeveynlerin, bu yasadaki diğer hiçbir (sözde) haktan
faydalanamayacakları da söyleniyor. Türkiye, bu konuda ILO’nun 183 Sayılı
Anneliğin Korunması Sözleşmesi’ni dahi imzalamakta ayak diriyor. Zira,
doğum yardımı gibi en temel hakların düzenlendiği bu sözleşmede, bu haklar
sadece kamu çalışanlarına değil, aynı zamanda a-tipik olarak tanımlanan,
taşeron, yarı zamanlı ve gündelik işlerde çalışanlara da sağlanır. Hükümet
bu sözleşmeyi imzalamayarak, burjuva sınırlarının bazı dayatmalarından da
kurtulup, yasadaki doğum yardımı, kreş, süt izni gibi hakları a-tipik işlerde
çalışan kadınlara vermek zorunda kalmıyor.
Böylece zaten kamuda daha önce çoğu var olan hakların bir adım ötesine
geçilmemiş oluyor. Bir de bunun üstüne beyaz yakalı olan ve vasıflı iş gücü
içinde bulunan kadınların bu konumları ellerinden alınmaya çalışılarak yarı
zamanlı çalışma yaygınlaştırılıyor. A-tipik işlerde çalışmaya zorlanan işçi
kadınların ise kıdem ilerlemesi başta olmak üzere birçok sosyal hakkı elinden
alınıyor.
Biz işçi kadınlara “sen yarı zamanlı bir işte çalışıp, aynı anda çocuğuna bakabilir ve ev işlerini yürütebilirsin” deniliyor. Böylece iş gücü piyasasını çok katı
bulan sermayedarların, özellikle işçi kadınlar için, yeni istihdam biçimi olarak
getirmeye çalıştıkları esnek ve yarı zamanlı işler, yeni yasayla beraber ahlaki
bir temele de oturtulmuş oluyor. Bütün bu dayatmalardan, hak kayıplarından,
yaşamlarımıza müdahaleden çıkartacağımız şey basit: Biz işçi kadınlar, ev içi
görünmeyen emeğimiz ile ve de piyasadaki esnek ve güvencesiz konumumuz ile iki kat köleleştiriliyor ve erkek egemen düzenin baskısı altında iki
kat eziliyoruz.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne yaklaştığımız şu tarihlerde
önümüze koyulan yeni paketlerle burjuvazi güçleri biz işçi kadınlara bir kez
daha baskı ve şiddet uygulamaktadır. O gün daha iyi çalışma koşulları için
greve çıkan kız kardeşlerimizin öfkesi hala tazeyken, bizleri sermaye tekeli
altında bir kez daha ezmeye çalışıyorlar. Mücadeleyle elde edilmiş hakları dahi
elimizden almak istiyorlar.
Bizler, kadının her anlamda özgürleştiği bir toplum tasavvurunu kurarken
ve bunu gün be gün gerçekleştirirken aslında burjuvaziyi ne kadar da çok
korkutmuşuz meğer. O zaman bu alanda biraz daha güçlü adımlarla yürüyerek karşılarına dikilmenin zamanı gelmiştir. Dünya Emekçi Kadınlar
Günü yaklaşırken, şimdi bizler evde, iş yerinde, okulda, sokakta, meydanda, yani tüm yaşam alanlarında kendi haklı taleplerimizi dillendireceğiz.
Şimdi, onların yasalarına, buyruklarına, dayatmalarına karşı her yerde
dillendireceğimiz bu talepleri ve işçi kadınlar olarak kurmak istediğimiz
geleceğimizin teminatı adımları saymaya başlayabiliriz:
1-) Öncelikle, kadını sadece ürettiği artı değer ile orantılı olarak ve kutsal ailenin koruyuculuğunu yaptığı ölçüde değerli gören her türlü yasanızı
reddediyoruz! Biz işçi kadınlar, sermayenin çıkarları doğrultusunda esnek
çalışma koşullarını değil, kendi isteklerimiz ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda
güvenceli çalışma hayatı talep ediyoruz.
2-) Devletin her türlü kurumunu seferber ederek dayattığı kutsal aile biçimini
reddediyoruz! Cinsiyetçi iş bölümünün ve ataerkil kuralların hakim olduğu
şu anki aile biçimi kadını her anlamda köleleştirmektedir. Devlet, çıkarttığı
bu yasa ile aile eğitimi ve danışmanlığı hizmeti adı altında, neoliberal muhafazakar aile yapısını hayatımızın her alanında dayatmaya çalışmaktadır.
Bu alanlarda yapılan gereksiz harcamaların, kesilmesini ve kadın ve bebek
sağlığı, yeterli ve nitelikli çocuk bakımevleri ve bunların denetimi gibi yakıcı
ihtiyaçlarımızın karşılanmasını talep ediyoruz.
3-) Aktif nüfusun azalmasından duyulan endişe ile doğum oranlarını
arttırmaya yönelik yaptığınız her türlü yardımı ve bedenlerimiz üzerinden yaptığınız siyaseti reddediyoruz! Bizlere sürekli öğütlenen, erken
yaşta evlenin, çok çocuk doğurun ve çocuklarınıza patriarkal kapitalizmin
ahlak kurallarını sıkıca öğretin sözlerine boyun eğmiyoruz. Bizler aşkımızı
istediğimiz gibi yaşayacak, istersek burjuva miras hukukuna dayalı olmayan
ve salt aşka ve sevgiye dayalı olan ilişkiler kuracak, eğer istersek geleceğimizi
beraber örgütlemek için çocuk yapacak ve çocuklarımıza kendi sınıfsal talep
ve özlemlerimizi anlatarak yeni bir dünyayı onlarla beraber yaratacağız.
4-) Bu pakette ve daha önceki birçok yasada söylenen ve bunların dahi
denetimi yapılmayan yetersiz, sağlıksız ve donanımsız kreşlerin ve yaşlı
bakımevlerinin bulunduğu bir toplumda yaşamayı reddediyoruz! Bizler
çocuk, yaşlı bakımı ve ev işi başta olmak üzere bugün cinsiyetçi iş bölümüne
dayanan her türlü işin toplumsallaşmasını talep ediyoruz.
5-) Çeyiz hesabı aldatmacasıyla genç yaşta evliliği teşvik eden ama genç
işsizliğin giderilmediği ve yoksulluğun arttığı bir toplumu reddediyoruz!
Bizlerin temel talebi insanca yaşanacak bir hayat iken, bunu sağlamadan yeni
yuvalar kurmamız ve bunun için bankalarda birikim yapmamız isteniyor.
Birikim karşılığı verilecek belli orandaki desteğin, hayatta hiçbir karşılığını
bulmadan eriyip gideceği aşikar. Bu sunulan tepsi yine işçi sınıfı için değil,
sermayedarlar için sunulmuş gözüküyor. Buna karşı, emeğimize ve bedenimize el konulmayan bir toplum talep ediyoruz.
6-) Son olarak çocuk dostu şehirlerden bahsediyor yasada. Gezi Parkı başta
olmak üzere yaşam alanlarının savunulduğu Haziran direnişinde katlettiğiniz
Berkin Elvan’ın ve katledilen diğer çocukların hesabını vermeden çocuk dostu
olmaktan asla bahsetmeyin bizlere! Bütün bunlara karşı, gerçekten çocuk
ve insan dostu olacak yaşam alanlarının olduğu, mekanda özgürlüğümüzü
sağlayacak yeni bir yaşam talep ediyoruz.
İKM olarak tüm işçi sınıfına sesleniyoruz:
“Biz işçi kadınlar, işçilerin katledilmediği, insanca yaşama, insanca çalışma
koşullarının sağlandığı günleri kendi ellerimizle kuracağız!
Kapitalizmin günümüzü ve geleceğimizi ellerimizden almasına, dayattıkları
yasalarla, ahlak kurallarıyla, her türlü maddi ve manevi araçla bizleri baskı
altına almasına izin vermeyeceğiz!
Biz işçi kadınlar, sermayeye ucuz iş gücü olmayacağız/doğurmayacağız! Bedenimize ve emeğimize müdahale edilmesine izin vermeyeceğiz!
Şimdi, sermayedarların paketlerine karşı, gelin hep beraber kendi taleplerimizi büyütelim, yayalım, geleceğimizi örgütleyelim. Geleceğimizi kurmak için,
bulunduğumuz her yeri direniş alanına çevirelim!”
İşçi Kadın Meclisi
10
işçi meclisi
Yunanistan’da ekonomik-siyasal kriz,
seçimler ve Syriza
Syriza için iki seçenek var. Birinci seçenek ki aslında Çipras ve ekibinin de istediği ve söylemekten çekinmediği “ideal bir kapitalizm” söyleminde ısrarcı olmak, AB ile kavga etmeden uzlaşarak bu süreci aşmak... Kitlelerin savaşım istek ve yeteneğine ve bunu
geliştirmeye dayanmayan bir yönetim ise, kaçınılmaz olarak ona karşı, burjuvazi ve küresel mali oligarşinin, kitlelerin yeniden
edilginleştirilerek daha yıkıcı biçimlerde sömürülmesi istencine dayanacaktır.
Yunanistan’da 25 Ocak’ta beklenen erken seçim
gerçekleştirildi. Tüm anketlerin gösterdiği üzere
Syriza seçimlerden birinci parti olarak çıktı.
Hatta seçimi anketlerin ve beklentilerin üzerinde %36,5’lik bir oy oranıyla tamamladı. Syriza
Başkanı Aleksis Çipras’in balkon konuşmasında
sarf ettiği “Tüm Yunanları temsil edecek bir
hükümet kuracağız, vatanımızı yeniden inşa
etmek için mücadele vereceğiz. Yeni hükümet,
tüm AB halklarının ortak çıkarını göz önüne
alarak adil ve karşılıklı yararı içeren bir çözüm
için müzakereye gidecek” ifadesi, seçimler öncesinde giderek geriye doğru çözülen söylemlerinin bir yansıması oldu. Öte yandan Çipras
uzlaşmacı reformist söylemlerinin üzerini
örtme hamlesi olarak dini yemin etmedi ve
Başpiskopos’un huzuruna çıkmadı. Syriza üyelerinin tamamı hükümetin göreve başlayacağı ilk
gün yine Çipras gibi sadece politik yemin edecekler. Hükümet kurmak için gerekli olan 151
sayısına ulaşamıyan Syriza lideri Çipras balkon
konuşmasının ardından yapılan görüşmeler
ile sağcı ulusalcı parti ANEL ile bir koalisyona
gitti. Zaten ANEL seçim çalışmaları sırasında
kullandığı reklam filmiyle Syriza ile bir koalisyona hazır olduğunun sinyalini vermişti.
Ekonomik krizle boğuşan Yunanistan’da
uzunca bir süredir siyasi kriz de var. Seçimi
halen hükümette olan Başbakan Antonis
Samaras’ın Yeni Demokrasi Partisi’nin mi
yoksa Aleksis Çipras önderliğindeki “Radikal”
Sol Blok Syriza’nın mı kazanacağı sorusunun
cevabı da böylece verilmiş oldu. Syriza ilk elde,
Yunanistan’ın dış borcunu ödemek için 2010’dan
beri bütün hükümetlerin sürdürmekte olduğu
ağır kemer sıkma programına son vereceğini,
halka yitirdiği haklarını ve olanaklarını iade
ederken ekonomiyi son yıllarda yığılımlı olarak
yüzde 25’e ulaşan küçülmeden kurtararak
yeniden büyüme yoluna sokacağını iddia ediyor.
Syriza’nın hükümet olma olasılığıyla birlikte büsbütün geri çektiği program ve vaatlerine karşın
seçimleri kazanmasının ardından Avrupa’da “sol
rüzgârın” yeniden canlanacağına dair beklenti
içinde olanlar az değil.
Syriza siyasette yeni bir “sol dalga” mı yaratacak, yoksa tersine sokak mücadeleleri dalgasını
evcilleştirmeye, sistem içinde tutmaya dönük bir
hareket mi?
Syriza tarihine kısa bir göz atmakta yarar var.
Syriza “Radikal Sol Koalisyon”un kısaltması .
Kilit bileşeni, kendisi de Yunanistan solunun bir
şemsiye örgütü olan Synaspismos Partisi. Synaspismos kuruluşunun ardından Küreselleşme
Karşıtı Hareket ile etkileşime geçerek bir
yükseliş ivmesi yakalamayı başardı. Kendisi
de benzer çeşitlilik içeren antiküreselleşmeci
hareket tarzı bir platform olarak muhaliflerin bir
şemsiye örgütü haline geldi. Cenova 2001’den
başlayarak, küresel neoliberal zirvelere karşı
protesto hareketlerinde önemli bir rol oynadı.
“Komünist” etiketine sahip KKE’nin kitlelerden
kopukluğu, kastik yapısı, kitlelerin ve gençlerin
yeni durum ve ihtiyaçlarına ilgisizliği, gençlik
kesimleri içerisinde Synaspismos’un çekiciliğini
arttırdı. Avro-komünistler, sol sosyal demokratlar, solcular ve ekolojistleri içinde barındıran
bu hareket, sınıf siyasetinden çok “kimlik siyasetine” eğilim gösteren sosyal-liberal, reformist
Syriza için seçimler sonrasındaki ilk üç, dört ay çok önemli. Her şeyden önce kitlelerin ve bunun yansıması olarak
içindeki seslerin beklentilerine cevap verecek mi veremeyecek mi ? İlk yapılan hamle aslında Syriza’nın daha ilk
dakikalarda ofsayta düştüğünün göstergesi. Syriza’nın ittifak yapmak için milliyetçi sağdan Bağımsız Yunanlar’ı
(ANEL) seçmesi, hem ona oy verenler hem de içerisindeki farklı unsurların kafalarında soru işareti yarattı.
bir partiye dönüştü. Kendi içerisinde nasıl bir
parti tartışmalarını sürdüren geniş bir koalisyon platformudur. İçinde eski Marksistler,
post-Marksistler, Troçkistler, Maocu oluşumlar,
Çevreciler, Feministler, Sosyal Anarşistler dahil
en geniş anlamıyla sol muhalif bir yelpazeyi
barındırmaktadır. Seçimler sonrasında Syriza’nın
asıl zorlanacağı meselelerden birisi de bu
bileşenin Çipras ekibini sıkıştıracağı ve zorlayacak olması; dolayısıyla atılan adımlarla birlikte
Syriza içinde de bir siyasal krizin patlaması
sürpriz olmayacaktır.
ve antifaşist geleneğin olduğu Yunanistan’da,
Syriza’nın kemer sıkma politikaları, polis
baskıları, göçmenlere karşı ırkçı saldırılar ve
faşist Altın Şafak’ın yükselişine karşı daha net ve
ajitasyonal bir duruş göstermesi, gençlik ve kitle
eylemlerine sahip çıkması, hareketlenen gençlik
ve kitle kesimlerinde belli bir zemin buldu.
2012 seçimlerinde Syriza oylarını artırmayı
sürdürdü. Syriza, solcuların, ilericilerin,
antifaşistlerin yanısıra, sözde “komünist”, özde
bürokratik-pasifist KKE ve bağlı sendikalardan
ayrışmaya başlayan muhalif sendikalı işçilerin
Syriza’nın dayandığı toplumsal tabanın işçi
de oylarını alarak 52 milletvekili çıkardı. Son
sınıfını içinde eritmiş ve herhangi bir bileşene
seçimler ile birlikteyse beklentilerin de üzerinde
indirgemiş heterojenliği ve siyasal bileşenlerinin bir oy alarak 149 milletvekili çıkardı. Bununla
ideolojik-siyasal bulanıklığı nedeniyle zaten
birlikte yelkenlerini kriz saldırganlığına karşı
bağımsız bir sınıf programına sahip olması
kitlelerin arayışları ve sokak kabarışları ile dolbeklenemez. Reel-politik ifadeleri dışında,
duran Syriza’nın önceki dönemindeki canlılık
herhangi bir siyasal program ve stratejiye sahip
ve radikalliğinin artan ölçüde parlamentarist
olduğu da, yaşadığı iç ve dış tartışmalar, önceki
zehirlenme ile budanıp sulandırıldığı, düzene
iddia ve vaatlerinde durmaksızın revizyonlar, çok entegrasyon ve biatının arttığı çok açık. Balkon
çeşitli akım ve hareketlerin eklektik bileşimi gibi konuşmasının bütün şatafatlı cümlelerini geride
nedenlerle oldukça kuşkuludur.
bırakırsak aslında programın budanmış bir sosyal demokrasi programına dönüştüğü gerçeğini
Syriza, 2007 seçimlerinde oylarını %3,3’ten
görürüz.
%5,6’ya yükselterek 14 milletvekili çıkarmıştı.
Syriza’nın asıl dinamiği Yunanistan’daki şiddetli “Borçları ödemiyoruz!… Şey, müzakere edebiliriz
kriz ve saldırılara karşı sokak kabarışı ve
yani…”
direnişleri oldu. 8 Aralık 2008’de patlak veren
ekonomik çatırtı ve çöküntüler sonrası sokakYunanistan’daki ekonomik kriz ve çöküntünün
lar yangın yerine döndü. 15 yaşındaki Alexis’in
görünen sivri ucu olan dev çaplı dış borç
polis tarafından öldürülmesi, gençliği kapsayan
prangası karşısında ”borçları ödemeyeceğiz, fiilk isyan dalgasını ortaya çıkardı. Haftalara
ilen sileceğiz” çıkışı, kitlelerde AB mali oligarşisiyayılan sokak isyanları, barikat çatışmaları, başka troyka (AB Komisyonu, AB merkez bankası, IMF)
bir alternatifin yokluğu ve işçi sınıfının ana
ve yıkım programlarına karşı büyüyen tepkiyle
gövdesinin bloke edilmişliği koşullarında, esnek, birlikte büyük bir sempati toplamıştı. Ancak
heterojen, hareketli Syriza’ya olan ilgi arttı. Syriza Syriza çok geçmeden “borçların bir kısmını silesol için bir çekim ve toplanma merkezi haline
lim, geri kalanını ekonomiyi canlandırarak ödeyegeldi. Tarihsel ve güçlü bir siyasal mücadele
lim” noktasına geriledi. Oysa boğazına kadar
11
işçi meclisi
borçlandırılmış olduğu küresel mali oligarşiyle
hiçbir pazarlık şansı olmadan pazarlık-müzakere
masasına oturmaya kalkışmanın boyun eğmeyi
ve kurbanlık koyun gibi efendilerin lütfunu
beklemeyi baştan kabul etmek anlamına geldiği
çok açık.
Syriza, ilk dönemlerindeki “kredilerin kimlerin
cebine gittiğini, şimdi ise kimlere ödetildiği”
tartışmasını bile çoktan toprağa gömmüş durumda. Durumun salt borçlar üzerinden, onun
da “ulusal ekonomi” üzerinden tartışılması,
zaten şiddetli ekonomik-toplumsal-siyasal kriz
sürecindeki uzlaşmaz sınıf karşıtlığını toprağa
gömüyor, “ulusalcı-halkçı” bir bulanıklığa çekiyordu. Syriza buradan, Yunanistan burjuvazisinin
küresel mali oligarşiye derin entegrasyonuna
da selam duruyor; Yunanistan burjuvazisini
karşısına alamayan uzlaşmacı ve işbirlikçi “yandan çözüm arayışı”, kaçınılmaz olarak küresel
mali oligarşiye de biata götürüyor.
elektrik parası gene işsizlerden alınmayacak? O
korkunç mali oligarşik asalaklık kamburu, AB
kamburu, uluslar arası neoliberal rekabet kamburu, işsizlik kamburu, kriz koşullarında hızlı
sermaye merkezileşmesi ve tabii sermaye ve
devleti yerinde duracak? Bırakalım olağanüstü
bir merkezileşmenin olduğu üretim ilişkilerini,
yine bu temeldeki mali ilişkiler ve tabii yönetim
ilişkileri değişmeden, dağılım ilişkileri nasıl
değişecek? Hepsi bir yana, işsizliğin yüzde 30’a
dayandığı, yaşam koşularının yüzde 30’a yakın
keskin ve kalıcı bir düşüş gösterdiği kitleler aspirin tedavisiyle yatışmaya razı gelecek mi?
Syriza, Yunanistan’ın Lula’sı
Brezilya’da yine benzer bir transformasyon sürecinin ürünü olan Lula’nın hükümete gelirken eski
dava arkadaşı olan işçilere ve kitlelere vaat ettiği
“sıfır yoksulluk programını” hatırlayan var mı?
O aynı Lula partisinin 10 yıllık hükümetinden
sonra, geçtiğimiz yıl Brezilya’da kitleler, bırakalım
“düzeltilmeyi” daha da şiddetlenmiş ve taham-
ini yönetme biçiminin salt baskılardan ibaret
olmadığıdır. Bu da sınıf mücadelesinin baskılar
kadar önemli bir eşiği ve özdeneyimi olacak,
narkotik etkisi ne olursa olsun, kitleler gerçek
kararlarını sokakta verecektir.
Syriza’nın zaferi düzen partilerinden, liberal
reformistlere kadar geniş bir yelpaze tarafından
kutlandı. Hatta düzen partisi CHP bile kendine örnek alacağı bir model olduğunu dile
getirdi. Oysa bu sonuç Yunanistan’daki işçi ve
emekçilerin, kemer sıkma politikalarından
bıktıklarını ortaya koydu. Ekonominin yüzde
25 küçüldüğünü, işsizliğin yüzde 25’in üzerine
çıktığını ve insanların gelirlerinin neredeyse üçte
birini kaybettiğini düşündüğünüzde bu sonuç hiç
de sürpriz sayılmaz.
Syriza için seçimler sonrasındaki ilk üç, dört ay
çok önemli. Her şeyden önce kitlelerin ve bunun
yansıması olarak içindeki seslerin beklentilerine
cevap verecek mi veremeyecek mi ? İlk yapılan
Oysa mevcut koşullarda, “borçları ödemiyoruz,
hamle aslında Syriza’nın daha ilk dakikalarda
yaptırımları tanımıyoruz,
ofsayta düştüğünün
AB’den ayrılıyoruz,
göstergesi.
tüm borçlu işletmeleri
Syriza’nın itkamulaştırıyoruz” tavrı
tifak yapmak
dışında AB mali oligarşisinin
için milliyetçi
eteklerini tutuşturacak karşı
sağdan Bağımsız
yaptırım, dolayısıyla asgari
Yunanlar’ı (ANEL)
“pazarlık” şansı bile yok. Bu,
seçmesi, hem ona
Yunanistan burjuvazisinin
oy verenler hem
büyük, tekelci kesimleriyle
de içerisindeki
papaz olmayı gerektirse de,
farklı unsurların
kapitalist sistem dışı ve gerkafalarında soru
çek bir çözüm oluşturmaz.
işareti yarattı.
Ama en azından, burAyrıca bankaların
juva sınıf kesimleri içinde
nakit sıkıntısı
çelişkileri artırır, kitlelerin
yüzünden
içine itildiği katmerli mali
Avrupa Merkez
oligarşik dehşeti bir nebze
Bankası’ndan borç
sınırlar, gemi azıya almış
talep ettiği bir süreç
neoliberalizme nispi bir
yaşanıyor. Syriza
ayar çeker, özgüveni artırır,
lideri Çipras’ın bu
savaşım kararlılığını gösterir.
durumda Troykayı
Ama böyle bir reform dahi,
kızdırması ve Troyburjuvaziye değil kitlelere
ka ile restleşmesi
dayanarak yapılabilir.
pek mümkün
Syriza kurmaylarının hükümet vizesini de kitlelerden değil ama kapısını aşındırıp durduğu
görünmüyor.
Syriza
Haziran
ayına kadar
AB mali oligarşik kurum ve temsilcilerinden almaya çalışması; büyük efendilere “komünist”
Kitlelerin savaşım istek
dayanırsa
asıl
Haziran
ayında
ödemolmadığını, “sosyalist” olmadığını, “sosyal demokrat” olmadığını, “reformist” olmadığını, AB’nin
ve yeteneğine ve bunu
esi gereken iki büyük bono ödemesi
ıslah olmuş “iyi çocukları” olduğunu kanıtlamaya çalışması başka söze yer bırakmıyor.
geliştirmeye dayanmayan
karşısına gelecek; Çipras ve ekibinin
bir yönetim ise, kaçınılmaz
böylesi bir süreçte radikal söylemlerinolarak ona karşı, burjuvazi ve küresel mali
mül edilmez hale gelmiş neoliberal despotik
den bir anda vaz geçmelerinin nedeni de aslında
oligarşinin, kitlelerin yeniden edilginleştirilerek
çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarına isyan
çok net anlaşılıyor.
daha yıkıcı biçimlerde sömürülmesi istencine
etmemiş miydi?
dayanacaktır. “Borçların bir bölümünü sileSyriza için iki seçenek var. Birinci seçenek ki
lim, geri kalanını ekonomiyi canlandırarak
Gerçi Türkiye’de Yunanistan’daki bu gibi deaslında Çipras ve ekibinin de istediği ve söyleödeyelim” demek ise, neoliberal burjuvaziye en
rin ekonomik meselelere ilgi gösterenler çok
mekten çekinmediği “ideal bir kapitalizm”
ufak bir sınır dahi koymadan, önce burjuvaziaz. Türkiye’den liberal reformistler, gözlerini
söyleminde ısrarcı olmak, AB ile kavga etmeden
mizi kurtaralım ki, kitleleri de kemer sıkmadan
Syriza’nın burjuva parlamenter seçim demokrauzlaşarak bu süreci aşmak, Çipras’ın balkon
kurtarabilelim, demagojisinden ibarettir. Syriza
sisindeki başarılarına dikmiş durumdalar. HDP
konuşmasının satır başı tam da bu yolu işaret
kurmaylarının hükümet vizesini de kitleleriçerisinden de Syriza’nın sokaklardan güç alıp
ediyor: “AB ile ne çatışmaya gireceğiz ne de boyun
den değil ama kapısını aşındırıp durduğu AB
parlamentarizme tahvil ediş “başarısına” övgüler eğeceğiz. Tüm şartları Avrupalı ortaklarımızla
mali oligarşik kurum ve temsilcilerinden algelmeye başladı bile. Syriza’nın AB mali oligarşisi yeniden masaya oturup değerlendireceğiz. Yeni
maya çalışması; büyük efendilere “komünist”
ile müzakere masasına oturmaya çalışmasıyla da
borç yaratmayacağız”. Ancak bu seçenek Syriza’ya
olmadığını, “sosyalist” olmadığını, “sosyal
bir benzerlik görülüyor herhalde.
güvenen işçiler ve kent yoksulu Yunanları
demokrat” olmadığını, “reformist” olmadığını,
memnun etmeyecektir. Ancak Syriza’dan daha
AB’nin ıslah olmuş “iyi çocukları” olduğunu
Syriza’nın yükselişinin Yunanistan’da sınıfsalfazlasını beklemek ham bir hayal olur. Yazıda da
kanıtlamaya çalışması başka söze yer bırakmıyor. toplumsal sarsıntılar, kutuplaşma ve güç dengebelirtiğimiz gibi Çipras ve ekibi Avrupa’nın Lulası
lerinde nispi bir farklılaşmanın olduğu kadar,
olma yolunda ilerlemeyi tercih edeceklerdir.
Syriza’nın “program” dediği Selanik belgesi,
onun kapitalizm ve mali oligarşisine, parlamenAB’den ve Euro’dan çıkılmayacağı, dış borcun
tarist hayallere doğru özümsenmek istenmesinin İkinci yol ise sokaktan aldığı güce güvenerek
AB ile müzakere edileceği, müzakereler sürerken bir ifadesi olduğu açıktır.
gerçek anlamda bir sınıf programı yaratmak
ekonomiyi canlandırmak ve kemer sıkmayı
olacaktır. Ancak liberal reformist bir oluşumdan
sona erdirmek için bir kamu harcamaları planı
Syriza hükümet kurabilir ama kitlelerin gerçek
böylesi bir program beklentimiz bizim cephebaşlatılacağını söylüyor. Yani borçların silinsınıf mücadelesi istem, gereksinme ve özlemlerini mizden yok. Kısacası Yunanistan’da yaşanan
mesi bir yana, yeniden borç istenecek, buna
temsil edemez. Çünkü zaten burjuva demokrasüreci hep birlikte izleyip göreceğiz. Asıl olansa
dayalı olarak sömürü çarkları dönecek, borsisi kitleleri temsil edemez. Seçimleri kazanırsa,
Yunanistan sokaklarının alevinin bir kaç ay
çlar geri ödenecek. Peki, kemer sıkma nasıl
Avrupa ve Türkiye açısından bir “sol dalgadan”
sönse bile er veya geç yeniden alevleneceğidir.
sona erecek? Asgari ücret ve zenginlerden
çok “sol narkoz” etkisi yaratacaktır. Syriza ve
Sınıf devrimcileri cephesinden asıl önemli olan,
alınan vergi biraz artırılacak, askeri harcamabenzerlerinde görülmesi gereken, sistemin krizi
her ne olursa olsun Yunan işçi sınıfının ve kent
lar azaltılacak?! İşsizlere sağlık hakkı verilecek,
ve tabii, asıl kitlelerin hoşnutsuzluk ve öfkesyoksullarının sokakta söyleyecekleri sözdür.
12
işçi meclisi
Davutpaşa: 7 yıldır hiçbir çözüm
bulunamadı
‘Adalet Arayan İşçi Aileleri’, 7 yıl önce Davutpaşa’da
bir maytap atölyesinde meydana gelen patlamada
hayatını kaybedenleri atölye duvarına bıraktıkları
karanfillerle andı. Mahkemenin verdiği cezayı az
bulan aileler adalet çağırısında bulundu.
arıyoruz. Çünkü biz karar duruşmasında
hakime şunu söylemiştik; Bu dava Türkiye’de
yaşanan iş cinayetlerine ya dur diyecek ya
da devam diyecek. Eğer bu davada gerçek
sorumlular yargılanmış olsa ve layıkı ile
ceza almış olsaydı birçok işveren görevini
‘Adalet Arayan İşçi Aileleri’nden yaklaşık 100
layıkıyla yerine getirirdi. Biz bu yanlış algıyı
işçi yakını, 7 yıl önce Davutpaşa’da patlamanın
değiştirmeye çalışıyoruz. Aileler olarak bir
yaşandığı atölye önünde toplanarak olay yerine
arada bunun mücadelesini veriyoruz” dedi.
kırmızı karanfiller bıraktı. Anma etkinliği öncesEşi Halit Alkan’ı kaybeden 2 çocuk annesi
inde Davutpaşa’da toplanan işçi yakınları, üzerinde Saima Alkan, “Görüyorsunuz her şey ortada.
‘7 Yıl Oldu. Adalet mücadelemizde karar çıktı.
7 yıldır hiçbir çözüm bulunamadı. Adalet
Belediye yetkilileri 9, bina sahipleri 5’er yıl ceza
yerini bulmadı. Televizyon izledikçe hep iş
aldı. Yetmez! Bütün sorumlular daha fazla ceza ala- kazalarını görüyoruz. Çocuklarım yetim
cak’ yazılı pankart açtı. Ardından harekete geçen
kaldık, ben kocasız kaldım. Başka çocukeylemciler, patlamanın yaşandığı atölye bölgesine
lar yetim kalmasın, başka insanlar da eşsiz
doğru yürüyüşe geçti. Burada iş cinayetleri için
kalmasın” diye konuştu.
saygı duruşunda bulunan işçi yakınları daha sonra
basın açıklaması yaptı.
Aynı kazada amcası Lezgi Şimşek’i kaybeden Ercan
Şimşek ise “Burada amcamı kaybettim. Amcamın
Basın açıklamasını okuyan ve patlamada kardeşi
hayatı hep burada çalışmakla geçti. Çocukları
Heybetullah Güleç’i kaybeden Hakkı Güleç, “Artık ufacıktı hayatını kaybettiği zaman. Bu ülkede adalet
iş cinayetlerini görmek ve duymak istemiyoruz.
var diyoruz, Müslüman bir ülkede yaşıyoruz ama
7 yıldır biz adaleti olmayan bir ülkede adalet
maalesef adaletin olmadığını görüyoruz” şeklinde
konuştu.
İşçi yakınları, yapılan anma töreni ve basın
açıklamasının ardından beraberlerinde getirdikleri
kırmızı karanfilleri olay yerine bıraktı.
Tepe Home direnişçileri CNREXPO mobilya
Tepe Home’un işçi ve sendika düşmanlığını protesto ettiler. 27 Ocak 2015 Salı günü İstanbul Mobilya Fuarı’nda Bilkent Holding’e bağlı Tepe Home
Mobilyanın da standının olması sebebiyle CNREXPO Fuar Merkezi önünde basın açıklaması
yaptı.
İşverenin oldukça keyfi davrandığını ve her türlü
kanunsuzluğu yaparak daha fazla kar etme uğruna
işçileri işsizlik ve açlık cehennemine atığını ifade
eden başkan Küçükosmanoğlu konuşmasına
şöyle devam etti.“Taşeron cehennemine mahkum
edilmek istenen, işinden ekmeğinden edilen işçi
arkadaşlarımızın bu haklı ekmek mücadelelerine,
sınıf kavgasına sahip çıkacağız. Bu haksızlıkları
yapanlar bilsinler ki artık karşılarında DİSK
Nakliyat-İş sendikasında örgütlü işçiler var.
Tepe Home’nin bulunduğu tüm mağazalar Tepe
Home’un ait olduğu Bilkent Holdingin bütün
işletmeleri artık bizler açısından bir direniş
alanıdır Direniş yerleridir, eylem
alanıdır. Yani burada Tepe Home yöneticilerinin yapmış olduğu bu anayasa hak
hukuk tanımaz işçi ve sendika düşmanı
tavrını her yerde mahkum edeceğiz her
yerde Tepe Home direnişçilerini DİSK
ve Nakliyat-İş sendikasını karşılarında
olacaktır. Bu nedenle de Salı günüde
açılacak olan mobilya fuarında Tepe
Home’nin karşısına çıkacağız. Tepe Home’nin
bulunduğu yerlerde Bilkent Holding’in bulunduğu
diğer işletmelerde biz olacağız, bu hukuksuzluk
ortadan kalkana kadar yani bu işçiler tekrar iş başı
yapana kadar, toplu sözleşme hakkı tanınana kadar
bu haklı mücadele devam edecek.”dedi.
Tepe Home patronun Tepe Home’u var eden
15-20 yıldır çalışan işçileri bir gecede kapı önüne
koyarak, sendikal örgütlenmeyi kırmak için daha
fazla kar, daha fazla sömürü için işlerini taşerona
devrettiğini belirtti.
Eylemde” Taşeron Cehennemine Teslim
Olmayacağız”, “Yaşasın Tepe Home Direnişimiz”,
pankartı açıldı. “Tepe Home’da Taşeron Cehennemine İzin Vermeyeceğiz”, “Atılan İşçiler Geri
Alınsın”, “İşçiyiz Haklıyız Kazanacağız”, “İşçilerin
Birliği Sermayeyi Yenecek”, “Taşeron Cehennemine Teslim Olmayacağız”, “Yaşasın Zet Farma
Direnişimiz” sloganları atıldı ve dövizleri açıldı.
Çapa Hastanesi: Direniş Kazandı
Çapa’da işten atma saldırısı karşısında duyurusu
yapılan eylem 26 Ocak saat 12.00’da yapıldı.
Genel-İş üyesi oldukları için işten çıkarılan 5 işçi
için hastane bahçesinde bir yürüyüş yapıldı. Mono
blok önünde bir araya gelen kitle “İşten çıkarılan
işçiler derhal geri alınsın” ve ” Kadrolu çalışmak istiyoruz” pankartını açarak hastane bahçesinde bir
yürüyüş yaptılar. Ardından Monoblok önüne gerigelen işçiler burada direniş çadırı kurarak çadır
içerisinde bir basın açıklaması gerçekleştirdiler.
İşçiler eylemde “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Atılan
işçiler geri alınsın” ve “Verilen sözler tutulsun”
sloganlarını attılar.
İşçiler adına basın açıklamasını yapan işten
atılan İsmet Çiftçi, sendikaya üye oldukları için
“provakatörlük ve işçilere greve teşvik etme”
gerekçeleri ile işten çıkarıldıklarına dikkat çek-
erek, insanca yaşam koşullarının bir
işçi tarafından istenmesinin bir hak
olduğunu bunun provakatörlük ile bir
alakasının olmadığını söyledi. Hastane
yönetiminin ve taşeron firmanın işten
atılan işçileri geri alması ve işledikleri
suçun hesabının verilmesi gerektiğini
aktaran Çiftçi, hakkını arayan işçilere
ve sendikal haklara yapılan saldırıları
kabul etmeyeceklerini ve sonuna kadar
mücadele edeceklerini ifade etti.
Direniş çadırının kurulmasından birkaç
saat sonra direniş kazanımla sonuçlandı.
İşçilerden oluşan bir heyetle görüşen
hastane yönetimi işçilerin taleplerini
kabul etti.
Heyetin çadıra gelerek kazanım ile sonuçlanan
görüşmeyi aktarmasının ardından işçiler halaylar
ve sloganlar ile kazanımla sonuçlanan direnişi
kutladılar. Kutlamanın ardından direniş çadırı
kaldırıldı.
13
işçi meclisi
Kobané’de Kazanan Direniş Ruhudur
15 Eylül günü katil IŞİD çetelerinin Kobané
Kantonuna saldırmasıyla başlayan savaş 134 gün
sonra
Kobané’den gelen özgürleşme haberi hepimizi mutlu etti. Kaniya Kurda eteklerinde zafer
mutluluğunu yaşayan savaşçılardan öğrendik
özgürlüğün direnişle geldiğini.
Kobané’de savaş düşük yoğunluklu olarak devam
ediyor. Merkezin dışında çevrede ki köylerin
büyük kısmıda IŞİD çetelerinden temizlendi.
Çetelerin Rojava’da ki diğer bölgelerden ve özellikle Ezidilerin yaşadığı Şengal’den temizlenmesi
o bölgelerinde özgürleşmesi için direniş devam
ediyor.
500’e yakın YPG, YPJ ve BÖG üyesi direnişçi
yaşanan savaşta yaşamını yitirdi. Kobané
ile dayanışma eylemlerinin düzenlendiği
Kürdistan’dan, Türkiye’ye tüm sokakların alev
alev tutuştuğu 6-8 Ekim tarihlerinde sermaye
devleti 50 kişiyi katletti.
Ayrıca sınır eylemelerinde Kader Ortakkaya
askerin hedef gözeterek attığı kurşunla katledildi.
Devrimci dayanışma örneğinin sergilendiği
Kobané direnişinde Serkan Tosun, Suphi Nejat Ağırnaslı, Sibel Bulut onların değişiyle ‘Her
yürek devrimci bir hücredir, hayal gücü iktidara”
sloganını gerçek kılmak için ölümsüzleştiler.
Ortadoğu’da IŞİD çetelerine karşı güçlü bir
direniş sergileyen tek güç olan YPG ve YPJ
gerillalarının direniş ruhu ve iradesi Kobané üzerinde dönen emperyalist kapitalist oyunlarıda, kendi besledikleri çeteleri
Ortadoğuya salıp çeteler kendilerini vurunca
uçaklarını yollayanları da, ilk başlarda kaçarak
“tarafsız” kalan peşmerge güçlerini’de boşa
düşürmüştür.
Kobané düştü, düşecek, hayalleri kuran sermaye hükümeti ve Tayip Erdoğan’ın hevesini
kursağında bırakan güçlü bir direniş sonunda
“özgürlüğü” kazanmayı başardı. Bugün İŞID
çeteleri bile yayınladıkları videolarla Kobané’de
kaybettiklerini söylüyorlar. Kobané’de kaybeden sadece IŞİD olmamıştır. IŞİD’i açıktan
destekleyen, sınırda askerleri IŞİD ile kol kola
olan sermaye iktidarı’da bu savaşta kaybeden
taraftır.
Birkez daha direniş ruhunun en umulmadık
anlarda özgürlüğü ve umudu muştalayacağına
tanıklık ediyoruz. Birkez daha yeni bir dünya
özlemi duyanların kapitalizmin en gerici
saldırgan çetelerinin bile karşısında direniş
gücünü kuşandıklarında neler yapabileceğini
gördük.
Asıl özgürleşme şimdi yaşanacak süreçle ortaya
çıkacak. Kobané’de direnenler,uçakları ile IŞID
çetesini bombalayanlar ile o çeteyi büyütenlerin
aynı emperyalis kapitalist güç odakları olduğunu
görerek, Kobané’yi yeniden direniş ruhuyla
kurmalıdırlar.
Ortadoğu’da IŞİD çetelerinin kan ve ölüm
politikaları devam ediyor. Kobané ile asıl
dayanışma şimdi daha gür ve güçlü kurulmalıdır.
Nasıl ki savaş sırasında sokaklarda olduysak, nasıl
ki devrimci bir dayanışma bilinciyle kobanéye
gidenlerimiz olduysa, şimdi oranın daha da özgür
olmasının yolunu birlikte açmalıyız.
Kobané zaferinin asıl mimarı olan yaşamı
pahasına özgürlüğü savunan direnişçilerin
anılarını saygı ile selamlıyoruz. Bize gösterdiğiniz
direniş ve özgürlük denklemini yaşamın her
alanında hayata geçirmek size sözümüz olsun.
Zinciri farketmek Ve kırmak
Sadece keyif almak için koşardık; geride kalmış
çocukluğumuzda.
“Haydi, uyan çocuğum geç kalıyorsun okula…”
denilen günlerin yüzlercesini yaşardık da, bizi
yatağa hapseden o yorgunluğumuz, kendi keyfimize göre çizilmiş bir okul sonrasının eseri
olduğundan, hiç de uslanmazdık. Sonra büyüdük.
Metalin metale vurmasından çıkan höykürüşleri
de yaşadık, en naif sesiyle seni uyandırmaya
çalışan, dijital devrimin ürünlerini de. “Çok
uykum var, 5 dakika daha”ların yerini, beş dakika
arayla kurulan alarmlara bıraktık. Enerjimizi
eğlence olsun diye harcardık hiç bir rutine hapsolmayan çocukluğumuzda. Şimdiyse 30 yılı aşan,
evle iş arasında gidip duran rutinlerimiz var.
Performansın düşük diye çıkarılmamak için işten,
tüm cimriliğimizle kullanır olduk mesai dışı
zamanlar da enerjimizi. İronisi burda işin, tüm
bu işe adanmışlığımıza rağmen, sabahın altısında
çakı gibi kalkan insanlar değiliz hiçbirimiz.
Şarjı bitse telefonlarımızın, kalkamayacağız bir
mesai akşamının sabahında. Belki inandırdılar
bizi 6 saat uyumanın yetişkin işi olduğuna ama
vücutlarımız kabul etmiyor 8 saatten azını. Belki
kıyaslandığımızdan yerimizi alacak bir makinayla
ya da makinalaşmış bir arkadaşımızla da; ondan
çalıştırılır olduk 10, 12, 14 saatlere kadar.
Saati Mısırlılar buldu, zamanı değil ama yüzbinlerce kölenin zamanını kontrol eder oldular
bu icadlarıyla. Şu ansa zaman, bize yaşattıkları
ücretli kölelik sisteminde, bizi kontrol altına
almaktadır. Dünün yemek vermeme cezalarının
yerini, işe bir saat geç kalmamızla, yevmiye
kesmeden başlayan cezalar almaktadır. Dünün
kırbacıyla bugünün copu aynı kol tarafından
kaldırılır aynı bedene indirilir. İnsanca yaşamak
için, kölece düşünmekten vazgeçmemiz lazım.
İçinde yaşadığımız dünyada tuttuğumuz
yeri göremeyelim diye, ya akşamlara kadar
çalıştırılmaya bırakılıyoruz ya da yokluğun yok
olmak anlamına geldiği kapitalizmde, içinden
çıkmak için herşeyi yapabileceğimiz bir işsizliğin
içinde yok olmaya.Gözden kaçırmak istedikleri o yeri farkettiğimizde, anlayacağız 6 saat
çalışarak da insanca yaşayarak da, daha fazlasını
ümit edebileceğimiz günleri kurmaya yetecek
kudretimizi.
Uzun çalışma süreleri, bir yandan da çalıştığımız
mekanları yaşadığımız mekanlara çevirmektedir.
“Çocuğumdan çok seni görüyorum..” cümlesi
sayısız işyerinde dillenmiştir. İnternette bir reklam dolaşıyor deneysel bankacılık diye başlayan,
fitnessinden, cafesine işçilerine her türlü imkanı
sunup da evi sadece yatmaya gidilmeye ihtiyaç
hissettiren bir reklam. Reklamda gözükmeyen bir
cadde var. Satılık ev ilanlarıyla dolu bir cadde bu.
Bankalara rehin kalmış, selefine yatmaya gidecek
bir ev bırakmamış bir cadde bu. Seleflerden bir
kısmının da o dev plazanın çalışanları olduğunu
bilsek şaşırır mıydık. Güzel görünmek isteriz
ve rötuşlu fotografa 10 kuruş fazla veririz. Artık
tüm fotograflar rötuşlu ve tanıyamıyor internette
kendi çalıştığı işyerini gören işçi, “vay be, bu
kadar temiz miymiş bizim işyeri” ünlemini koyarak. Rötuşu kaldırırsak gerçek olanca şiddetiyle
elimize dökülüveriyor. Klimanın mesai haricinde
bile durmaksızın işlediği izole bölmeden sadece
bir kat aşağı insen, ciğerine talaş tozundan, metal
zerreciklerine bir hücumun başladığını hissedersin. Nerede mi?, herhangi bir orta boy üretim yerinde. Zira ölçek büyüyünce, binalar bile yalıtılır
birbirinden. Ve yasaktır üretim binasından,
yönetim binasına geçişler. Bir adım daha da
büyürse, artık duyulamaz olur Soma’da ölenin
çığlığı İstanbul’daki plazadan. Senaryo alıntı gibi,
Microsoftgillerin, Foxcongillerin orman içinde
tatil köyü kıvamlı işyerleri, ve o evleri yapmak
için ölmeye sırasını bekleyen uzakdoğulu işçiler.
Bizde de Suriyeli işçiler var şimdi. Turkuaz kartı
almaya yetemeyen ama ölmek için gayet yetenekli
görünen işçiler.
Güzel şeyleri demeden de olmaz. Birleşik Metal
grevine evet dedi ayrı bölmelerde aynı kaderi
yaşayan idari personel. Sınıfının yanında yer aldı.
Ve örgütlenmeye başladılar beyaz yakalı işçiler,
IBM ile başlayan bir yürüyüşte atılan adımlarla
zincirlerini farkederek. Şimdi sıra, bir başkasının
zenginliğine zenginlik katmak için ölmenin değil,
o farkedilen zincirleri kırmanın sırasıdır.
14
işçi meclisi
Şu “16 Türk devleti” müsameresi üzerine
Cumhurbaşkanının “16 Türk devleti” müsameresi çokça tartışıldı. Sosyal medyada bolca hiciv
konusu oldu.
Temsili “16 Türk devleti”nin, bazılarının “Türk”
olmadığı, bazılarının “Türk” olup olmadığının
belirsiz olduğu, bazılarının “tam devlet değil
devlet öncesi beylik düzeni” olduğu, 8’inin “İslam öncesi devletler” olduğu, çok sayıda başka
eski “Türk” devletin temsil edilmediği, vb söylendi.
Anadolu ve
Mezopotamya’da eski
Kürt ve Alevi devletlerinin de kurulmuş
olduğu, onların da
temsil edilmesi gerektiği söylendi.
Erdoğan’ın bu müsamere kıtasıyla “dine
dayalılık” ile yetinmeyip “soya dayalılığı” da
yeniden pekiştirmeye
başlayarak, yeni bir
Türk-İslam Sentezi
yapma derdinde olduğunu ileri sürenler oldu.
Kostümlerin “tamamen uyduruk ve fantezi ürünü, oyunculuğun berbat” olduğunu söyleyerek
olaya teatral estetik açıdan yaklaşanlar da oldu.
Devletlerin bu tür müsamerelerle, “tarihi meşru-
luk ve geleceğe dönük süreklilik imajı” yaratmaya çalıştıkları, oysa “16 Türk devleti” efsanesinin
16 devlet batırmış olmak anlamına geldiği geyiği
de ihmal edilmedi.
Biz de bu tartışmaya ciddiyetle katılalım.
Birincisi: Soya dayalılık, kaçınılmaz olarak zora
dayalılıktır. Zaten sözkonusu tarihi devletlerin
salt askerleriyle temsil edilmesi, birer sınıf egemenliği ve zoru aygıtı olduğunun birinci derece-
den itirafıdır.
İkincisi: Tarihi devletleri temsil edenlerin tamamının erkek olması, soya dayalılığın ataerkilliğin
zorunlu koşulu ve tüm devletlerin ataerkil olduğunu gösteriyor. Oysa Anadolu’da sınıflı toplum
ve devlet öncesinde anaerkil topluluklar vardı!
Üçüncüsü: Soya, dine, egemen sınıfların “kesintisizlik” efsanelerine ve çarpıtmalarına dayalı
tarih anlayışını tümden reddediyoruz. Sınıf mücadelesine dayalı tarih anlayışını benimsiyoruz.
Nitekim söz konusu tarihi devletlerin önemli
bölümü salt başka devletler tarafından değil, iç
isyanlarla sarsılmış ve yıkılmışlardır.
Dördüncüsü: Bu tarihi devletler müsameresinin
onlardan öncesi ve bugünkünden sonrası açısından asıl gösterdiği ise sadece şudur:
Demek ki, devlet düşünülemeyecek bir zamandan beri var olan bir şey değildir. İşlerini onsuz
gören, hiçbir devlet ve devlet gücü fikri bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara
bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan
belirli bir iktisadi gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna getirdi.
Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının yalnızca
bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp,
üretim için gerçek bir engel olduğu bir gelişme
aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde
ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde
ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet
kaçınılmaz bir biçimde yok olur. Üreticilerin
özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi
yeniden düzenleyecek olan toplum, bütün devlet makinesini bundan böyle kendine layık olan
yere, bir kenara atacaktır: âsâr-ı atika müzesine,
çıkrık ve tunç baltanın yanına. (Engels, Ailenin
Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)
Dünyamıza çoktan indi ölüm!
“…..
Göğün yücelerinden geldiler çocukları öldürmek
için
Çocuk kanları boydan boya
Çocuk kanlarıyla akan kentin sokaklarından
Çakalların iğrendiği çakallar
Kuru dikenlerin ısırırken tüküreceği taşlar
Engereklerin lânetlediği engerekler
…..
Gelin görün sokaklar kan
Gelin görün
Sokaklar kan
Gelin görün kanı
Sokaklar boyunca akan”
Farkı kalmadı anlaşılan, Cizre’nin de, Neruda’nın
resmettiği İspanya sokaklarından. İnsan utanıyor; Ümit, Barış, Musa, Yasin, Nihat sırada kim
var diye aklından geçirdiği andan. Utanıyor insan, iğrenilesi çakallar, lanetlenesi engereklerle
aynı havayı soluduğundan.
Ve belki henüz beceremediğimizden,
Neruda’nın, İspanya’da akan kandan utanması
gibi, biz de, Cizre’de akan kandan utanmayı ve
yahut karışmadığından kanımız Lorca gibi 12
yaşında ölen çocukların kanına; asaletinden
arınmış bu utanmalarımız, kurtaramıyor bizi,
kuru dikenlerin ısırırken tüküreceği taşlar olmaktan.
“Okulda çalışmayan ve gereksiz yetişkinlerin
buradan uzaklaştırılması gerekir. İaşe vb masraflarının tasarrufuna yönelik sıkı bir düzenleme
getirilmeli.
En önemlisi çocukların güvence altına alınmasıdır.” 14 Ocak 1943’de yazılmıştır yukarıdaki satırlar. 10 yeni taarruzun başladığı Sovyet topraklarında, Georgi Dimitrov’un günlüğünden. 2015
Ocağının 14’ünün Türkiye’sinde, top oynarken
vurulmaktadır Nihatlar. Kızıl Ordu milyonların
öldüğü savaşlarda SS kudurganlığıyla boğuşurken, yazılmıştır bir kenara “en önemli şey çocuk-
ların güvenliği” diye.
Şimdiyse burada, Roman ise hırsız, Kürt ise bölücü, Alevi ise terörist diye öldürülüyor çocuklar.
Güvence altına alınıyor çocuklar değilse bile
katillerinin güvenliği, iç güvenlik yasalarıyla. Ve
ne yazık ki büyüseydi o çocuklar; bir kişi ölünce
dikkatsizlik, on kişi ölünce tedbirsizlik, yüz kişi
ölünce fıtrat olacaktı ölümleri ve güvence altına
alınacaktı onlar değilse de katillerinin güvenliği,
iş güvenliği yasalarıyla.
Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı, ya da …., ya
da sı yok diyesi geliyor insanın, öyle ya dünyamıza çoktan indi ölüm.
Ya barbarlık içinde yok oluş, ya da…, ya da sı
yok çocukların ölmediği bir dünya ise yaşamak
istediğimiz; ya sosyalizm ya sosyalizm.
Zafer Yüksel
Mağaza Çalışanları Platform’undan Ülker direnişçilerini ziyaret
Hak-İş’e bağlı Özgıda-İş Sendikası’ndan DİSK/
Gıda-İş Sendikası’na geçiş yapmak istemelerinden kaynaklı işlerinden atılan Ülker İşçilerini
direnişte oldukları fabrika önünde ziyaret ettik.
İşçi sınıfının dipten gelen uğultusunun
her geçen gün daha da ağır hissedildiği bu
günlerde,örgütlenmenin ve sınıf dayanışmasının
önemi üzerine karşılıklı sohbetler edildi.
Yaşanan direnişin yaratmış olduğu etkiler, Ülker
işçilerinin üzerindeki çarpıcı ve sarsıcı değişimleri de açıkça ortaya koydu.
Yaşadıkları ağır sömürü koşullarını
çok geç fark ettiklerini dile getiren
işçiler; işçilerin bir sınıf olarak birlikte
hareket etmeleri gerektiğini ifade etiler.
Direniş boyunca da kendilerini birçok
kesimin ziyaret etiğini belirten işçiler,
31 Ocak Cumartesi günü Bakırköy
Belediyesi Yaşam Köyü Kapalı Spor
Salonu’nda yapacakları dayanışma
etkinliğine bizleri de çağırmasıyla
birlikte başka bir ziyarette görüşmek
üzere ziyaretimizi sonlandırdık.
15
işçi meclisi
"Ölümcül Çözüm"
Öncelikle belirtmeliyim ki bu
bir film değerlendirme yazısı
değildir. Sadece filmi izlerken
yaşamımla kurduğum bağı
paylaşmak isterim. Ama tabi
kısacık filmden bahsetmek
de gerekir ki; sonrasına geçince de aslında bu ”korku”
filminin içinde yaşadığımızı
göreceğiz.
15 yılık önemli kariyeri bir
anda şirketin daralma politikası sonucu sonlandırılan
Bruno, kariyerine güvenerek
önceleri bu durumu fazla
önemsemez. Konumu gereği
kolaylıkla başkaca büyük bir
firmada tekrar kariyerine kaldığı yerden devam edeceğini
düşünür. Ancak süreç hiç de
onun umduğu gibi ilerlemez
ve 3 yıllık işsizlik, onu bir canavara
dönüştürür. Zaten iliklerine zerk
edilen rekabet duygusunun verdiği
ateşle çözümü tüm rakiplerini öldürmekte bulacağına karar verir, ve
bunu gerçekleştirir de.
Filmin yapım yılı 2005, yer ise
Fransa. Yani bu durumda, geliştikçe daha da canavarlaşan kapitalizmi henüz yakalayamamış olmaktan
dolayı sevinmekten kendimi alıkoyamadım desem yalan olmaz. O
kadar ileri gitmeden önünü kesmek ise en büyük dileğim.
Tam da performans değerlendirme sürecine girdiğimiz süreçte,
bu filmi izledikten sonra bu yazıyı
yazmamı zorunlu kıldı. Ancak
belirtmeliyim ki, bu bir iç dökme
değil, ölümcül çözüm arayışlarına
yönelmeden insanca bir yaşamı
kurmanın yol ve yöntemlerini bulabilmenin arayışları.
İşçi Meclisi gazetesi aracılığı ile
bu yazımın işçi sınıfının farklı bölüklerine ulaşacağını bilerek, söylediklerim mavi yada beyaz yaka,
güvenceli yada güvencesiz ayırt
etmeden herkesçe oldukça anlaşılır
ve ortaktır.
Her ne kadar kapitalizm bizleri birbirimizden ayırma çabasında son
sürat ilerlese de, bizler birbirimize
daha da yakınlaşıyoruz aslında.
Rekabet, yoksullaşma, yoksunlaşma, yabancılaşma, yalnızlaşma, her
birimizin derinden bizzat yaşadığı,
hayatımızı ellerimizden çalmaya
çalışan davranış biçimleri olarak
dayatılıyor. Bunu bir yaşam kültürü haline getirmeye çalışsa da,
Belirli zamanlarda
yaşamak
7.Alarm
“Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.” Neyin ne kadar
olacağını, şunun değerini, bunun fiyatını. Böyle başlarız hayatı öğrenmeye,
öncesinde yoktu paha biçme derdimiz. Her büyümüş insan anlatır, özler,
sever daha önce kendisi olduğu şeyin güzelliğini. Kendisi olduğu şeyin kendisinin olmasının isteği de bu güzellik duygusu ile başlar, mülkiyet duygusudur bize bunu yaptıran, sahipsiz çocuklarımız da var ama, onlar istenilenin
dışında başka istekler “yanlışlıkları”dır. Kimse mükemmel insanı yaratma
amacı ile çocuk yapmıyor, bir neşe kaynağı, mutluluk tomurcuğu, evliliğin
rutine bağladığı dönemde tam iniş aşamasında düşünülür,yeni bir yaşama o
yüzden ihtiyaç duyulur ve işte tarihin vazgeçilmez iz düşümü dünyaya gelir,
damarlarında taşıdığı mülkiye belgesiyle. Şüphesiz güzel şey çocuk sahibi olmak ama bir o kadar kötüdür sahip olmak. Öğrenilmiş bütün algılarla, kimisi
kendi doğruları üzeriden, kimisi ucundan kenarından destekçisi olan,gelişim
seyircisi durumunda, bir gelecek temsilcisi hayali ile yapar bunu.
Bu zamanlar doğma çocuk okul, aile, üretim, üretim ürünleri senide harcar.
Peki doğru derken: Doğru olmayan şeyin yanlış olduğunu kim söylemiş, hem
sen yanlışı nereden biliyorsun, sen ancak bana yanlış olduğunu söylediklerinin yanlışlığını doğrularsın, çünkü doğru senin yanlışından ibaret. Dedi çocuk,
artık bi tık ilerdeyiz. O zamana göre doğru olan şeyin artık bir süzgeçten
allayıp pullayarak hayatlarımızı
geçmesi gerekiyor, doğru zamana göre değişir, dönüşür. Peki gelişim seyircisi
AVM’lerde tüketim çılgınlığına
hapsetmeye girişse de, boyun eğer- bu bi bakıma ön açıcı ama gelişimi seyretmek geliştirmez. Burada bize düşen
sek hepimiz biliyoruz ki sonumuz şey, iddialı olan kararların yanında başarı teminatçısı olmak. İşte o zaman
Bruno’dan farklı olmayacak. Öle- geleceği büyütmüş oluruz.
cek, öldürecek, çürüyecek ve tükeBir var oluş hikayesinden, varlık hikayesi bizimkisi ve ayna’ya her baktığın da
neceğiz.
Bıçak artık kemiğe dayandı, fazla gördüğün şey kadar değişkenlik gösterir. Birbirimize göstereceğimiz en mahmesailerle en az 9 saat hapsolduğu- rem yanımızdır karakter. Var oluş burada başladı aslında,varlık varken bu olamuz ”ışıltılı” işyerlerinde, sınıf kar- bilir. Biz varlık olarak kendisi olduğumuz şeyin kendisini arıyor oluruz. Velev
deşlerimizi günbegün kitleselleşen ki bu böyle değil, o zaman biz olduğumuz şeyden bağımsız olarak ancak başka
iş katliamlarında kaybettiğimizin bir şeyi arıyor olurduk. İşte bu yüzden kedisi olduğumuz şeyi arayıp kendhaberlerini okurken, aynı zamanda imizi bulmaya çalışıyoruz. Bu kendisini sopalayan adamın sopalayanı araması
patronun kendi işyerimizde erken kadar iç acınası bir durumdur, bundan kurtulduğumuzda aynada göreceğimiz
yaşta hayatını kaybeden arkadaşla- suret işte gerçek karakterimiz olacak. Yansımasını su da gören ilk insan kadar
rımız için yolladığı taziye mesajları dehşetli olacağımızı garanti ederim.
da sıklaşıyor.
Dünyada kapladığımız yer kadar önemlidir yaşam savaşımız ve bu minval
Bir yandan plazaları inşa eden işçi belirleyecektir gelişimini, alanımızı ne kadar kullanırsak o kadar kolektif bir
kardeşlerimiz çalışırken katledilir- karakterimiz olur. Yer karakteri belirler, karakter yeri, bir etkileşim mutlaka
ken, o plazalarda da intiharlar, in- vardır. Mesela üretim ilişkilerinde olan bir karakter, kafası ora dolayımlı
tihar girişimleri haberleri, ve son 5 çalışan biri özcesi üretim karakteri. İnsani ilişkilerde ancak iletişimsizlikler
yıl içinde %56 oranında artış göste- sorunu ile var olabilir o, maddenin kullanımından doğan bir iletişim kombiren anti-depresan ilaçları havalarda nasyonu, o yaşamında sadece üretim sürecinde var olduğunu onun dışında
bir nesne, aile yaşamında bir usta başı, bir koordinatör olur. Eğitim: Aklı bir
kalıbın içersine sokulmaya çalışılan,müdahale şansı verilmeyen, eğiten ve
eğitilenlerin birer işçi, eğitimin bir ürün olduğu (yani fire’lerin dışında),
kalıbın içersinden ne çıkacağını bildiğiniz birer üretim aracı veya üretim
aracının bir parçası oluruz. Söylemeye çalıştığımız, bilineni anlatırken
sorunların kendi içersinde çözümünü de barındıran bir yaşam karakterimizin olması. Biz kapitalizmin çocuklarıyız o yüzden o dolayımlı düşünürüz.
Var olanın alternatifi o yüzden deriz: Salt öğrenen değil, öğrenen,üreten,
müdahale eden özgür gelişimli, bütün karar mekanizmalarına
dokunabildiğimiz, kollektif düşünmeyi nihai amaç değil, araç olarak kullanmaya başladığımız sürece, karakterimiz bizim üretimimiz olacak.
Bir birimiz arasında nüans farkımız var. Çünkü biz farklılıkları aynılıklar
üzerinden düşünürüz. Farklı olmak aynı olmanın karşıtı değil. Öyle olsa
birbirine paralel iki aynı şey olur. Karakter çeşitlilikler içerisindeki çeşitlik,
uçuşuyor. Bütün bunları,tesadüf
veya işin fıtratı olarak değerlendir- benzerlik göstermeyen demektir.
mek ise sadece ve sadece sermayeSöyledik bitti değil. Söyledik! şimdi yeniden başlıyoruz. Karakter sadece bir
nin safsatası.
kavram değildir insanın trombosit’idir. Bizi bir arada tutan yada dağınık
Ve evet biz işçi sınıfı, inanmazsak, olmamıza sebep olan şeydir. Refleks karakterin yoğunlaştığı bir an’dır, bütün
birikimlerin bir ana toplamıdır, O refleks’in çalıştırılmadığı o an bütün
umut etmezsek, örgütlenmezsek
yeni bir yaşam için, sonumuz fil- birikimleri toz duman edebilir.
min kahramanı Bruno’dan ve onun
kurbanlarından farklı olmayacak. Bizim devrimci sıçrayışı yapabilmemiz buna bağlıdır, refleks’imiz ne istediğini
Ve evet biz işçi sınıfı, yılın ilk ayın- ve neye karşı olduğunu bilen bir yaklaşım biçimidir. Neoliberalizm’in özel
bireyler yaratma çabası, o meta fetişizm’ini büyütmekten kaynaklı öyledir,
da metal işçilerinin kitlesel grevi
ile bu umudu ve gücü bir kez daha onun özelliği bulunduğumuz çağı etkiliyor, özelliğin yaratıcısı konumunda
tazeleyerek yolumuzda emin adım- konumlanmasıdır. (Senin araban, senin evin, senin şapkan, senin tarzın)
Aynısından binlercesinin üretildiği durumda meta’ya göre karakter, piyasa
larla ilerliyoruz,
karakteri olur ancak. Bizi özel yapacak olan şey içerisine girdiğimiz değil,
içimizden bizden olan bir şey, ürünü değil, ürünümüz olduğunda gerçek
Hiç birimiz Bruno olmayacağız!
anlamıyla bizi özel yapar. Aksi durumda özel değil tüzel oluruz.
Güzel günleri kendi ellerimizle
kuracağız, o günler yakın!
Her yer metal grevi
Metal işçilerinin büyük coşku ve sınıf dayanışmasıyla başlayan grevi, Bakanlar Kurulu’nun “kamu
sağlığı ve milli güvenlik” beylik bahanesiyle yasaklandı.
Tıpkı benzer bir coşku ve kitle eylemleriyle başlamış
olan cam işçileri grevinin benzer gerekçeyle yasaklanmış olması gibi.
Rüzgarın işçiden işçiden esmesine tahammül edemiyorlar. İşçi sınıfının en ufak hareketlenmesinde
bile, proletarya devinin “ağır ellerini toprağa basarak ayağa kalkması kabusunu görüyorlar.
Burjuvazi ve devletinin “erteleme kılıfı” altındaki grev yasağı ve bastırma çabasını
tanımıyoruz. Metal işçilerinin grevi, tüm işçi sınıfının grevidir. Bu noktadan sonra
artık tamamen siyasal bir grevdir. Sermaye ve devletinin grevimizi yasaklama ve
bastırma, 3 yıllık kölelik sözleşmesini zorla dayatma girişimini parçalayıp geçmenin
tek yolu, fiili işgaller, grev ve direniştir.
grev yasağı ve bastırma çabasını tanımıyoruz.
İşçi sınıfının giderek yaygınlaşan ve büyüme eğilimi
gösteren her mücadele adımında, kendi geleceksizliklerini görüyorlar.
Metal işçilerinin grevi, tüm işçi sınıfının grevidir.
Bu noktadan sonra artık tamamen siyasal bir grevdir.
Sermaye ve devletinin grevimizi yasaklama ve bastırma, 3 yıllık kölelik sözleşmesini zorla dayatma
girişimini parçalayıp geçmenin tek yolu, fiili işgaller, grev ve direniştir.
Hemen şu küflü yasaklarına, şu küflü devletlerinin
küflü bastırma aygıtlarına dört elle sarılıyorlar.
Burjuvazi ve devletinin “erteleme kılıfı” altındaki
Tüm işçiler, tüm muhalifler, grevin bastırılma girişimini iş bırakmalar, fiili protesto ve dayanışma
eylemleriyle yanıtlamalıdır.
Sınıfa karşı sınıf,
kapitalizme karşı sosyalizm!
-devrimciproletarya.net
[email protected]
Sınıf dayanışması, grev dayanışması sosyal medyadan dayanışma mesajları yayınlamakla sınırlı değildir. Asıl sınıf dayanışması, grev dayanışması, şimdi
yasağa karşı gösterilmelidir.
Artık her yer metal işçisi grevi, her yer yasak ve bastırmaya karşı direniştir!
Kahrolsun sermaye diktatörlüğü!
Yaşasın işçi sınıfının fiili işgal, grev, sokak demokrasisi!
Her yer grev, her yer direniş!
Download

sınıf mücadelesine devam!