HÜR TEFEKKÜRÜN KALESİ
Aylık Siyaset, Strateji ve Toplum Dergisi
EKİM 2014
YIL 8
haber
AHMET TURGUT
IŞİD’en de var,
IŞİD’emeyen de…
AHMET YOZGAT
Koynumuzda
Deccal mı beslemişiz?
IŞİD’in “kutsal”a ihaneti!
PROF. DR. AHMET TAŞĞIN
Türkiye’nin Selefileri ve Şiileri:
Savaşın malzemesi olarak
ara grupların yok oluşu
SAYI 95
12,5 TL www.haberajanda.com.tr
M. SERHAT BIÇAK
2015
Muharebesi’ne
doğru bir kazan daha
kaynatılırken
Yayınları
Bir
y
aylıketimin
mas
r af ı
₺90
Bir yetime de
“siz” sahip çıkın
www.cansuyu.org.tr
ANKARA
0312 473 44 77
İSTANBUL
0212 521 65 65
İZMİR
0232 264 44 45
BURSA
0224 223 06 06
KONYA
0332 236 15 05
HABER AJANDA
YAYINLARI
SUNAR
B
İR LİDER, kendisini öven veya yeren bir kitabı başucu kitabı yapmaz. Bir tek uykusunu kaçıran veya uyanık tutan kitabı benimser. Bu kitap, sadece “zamanlama” olarak
“uyku eşiğinde” yazıldığı için bile el altında tutulacağını bilmektedir.
***
Bu kitap, bir ülkenin lideri ölmeden yaşatılması gereken ve
liderin ölmeden önce “son görev” olarak niteleyeceği, “zamanı
gelen” tarihî bir fırsatı konu edinmektedir. Kuşkusuz 17 Aralık
Operasyonu’yla “zamanı gelen suikast” yapılmış ve “tarihî fırsat
transferi” hedeflenmiştir. Bu transferle uluslararası güçler, Yeni
Türkiye’nin liderliğine bir başka ismi hazırlamak istemişlerdir.
Bu kitap, “zamanı gelen lider” olarak kayıtlara geçecek bu ismi
deşifre etmektedir.
***
“Muhafazakâr Demokrasi” kendi ellerinde büyüyen “Politik
Dindarlık” tarafından intihar saldırısına maruz kalmıştır. Saldırı
altında kalan Erdoğan’ın “karşı hamle” yerine “büyük hamle”
hazırlığı tamamlanmıştır ve start verileceği yer ve zamanı ilk kez
bu kitap belgelemektedir.
***
Yeni Türkiye’nin yeni sözlüğü, esneme payı, kronolojik liderlik,
bağlantısız kardeşlik, tarihsiz evrensel öncü, iktidarın üç geni “ön
kavramlar” ile oluşacaktır. Bu çalışma “yeni siyaset” kurgusunun
giriş kitabı olarak kayıt düşülecektir. Çünkü Erdoğan’ın bu süreçte tek bir dost desteğine ihtiyacı vardır: Siyasetname...
***
Bu kitap, bir “siyasetname” denemesidir; ancak denenmemiş bir
şeye daha cesaret etmektedir: Dindarlık ile politik yüz arasındaki
“yüz transferi”ni deşifre etmektedir.
***
Bir lider, sadece kendisini anlatan değil, aynı zamanda anlamayı
da sağlayan kitaba önsöz yazar. Çünkü son sözü bu olacaktır...
Ç I K T I
Tel: 0 312 3809092
0 533 165 39 82
YENİ TÜRKİYE - YENİ VİZYON
“ZAMANI GELDİ”
RECEP TAYYİP
ERDOĞAN
Sedat Servet Hocaoğulları
HABER AJANDA
YAYINLARI
haberajanda
İçindekiler
SAYI: 95 // EKİM 2014
BAŞYAZI
DOÇ. DR. SİNAN CANAN
Normalliği anormallik olan ülke
6
Basit bir soru var aklımda: Böyle nereye gideceğiz? Evet, siyaseten son derece
verimli bir ortamdır bu. Zira siyaset, kutuplaşmayı yönetme sanatıdır. Fakat
temelde “neden ayrışmış olduklarını dahi” doğru dürüst bilmeyen bir insan
kitlesinin ayrılıklarını tahkim etmeye neden olabilecek söylem ve alışkanlıklar,
bir on veya yirmi yıl sonra bizi acaba nasıl bir noktaya taşır? Bu yükselen ve bir
türlü normalleşeceğine dair emare vermeyen toplumsal kutuplaşma ülkeyi nasıl
bir geleceğe taşır?
22 KAPAK / PROF. DR. AHMET TAŞĞIN
22
Türkiye’nin Selefileri ve Şiileri: Savaşın
malzemesi olarak ara grupların yok oluşu
İkinci Dünya Savaşı, bir bakıma Batı’nın insan
yıkıcı gelişimini yeniden gözden geçirmesine
neden olmuştur. İçeriden ve daha ince bir kıyımla insanı yeniden merkeze alan modern
teoriler, uygulayıcılarının istila sürecini yeni bir
yüzle korumaya devam etmelerine büyük bir
imkân sundu.
30 M. SERHAT BIÇAK
2015 Muharebesi’ne doğru
bir kazan daha kaynatılırken
17-25 Aralık darbe girişiminin ardından savunmaya geçen paralel yapı, basınyayın organlarıyla hep şunu söyledi: “28
Şubat’tan da beter!” Şimdilerde söylenen bu söz, bir adım daha ileriye götürülerek şöyle dillendiriliyor: “12 Eylül öncesi gibi…” Sizce bu söylem genişlemesi neye
atıfta bulunuyor?
40 AHMET TURGUT
IŞİD’en de var, IŞİD’emeyen de…
PKK veya benzeri seküler örgütlerle IŞİD arasındaki terör düellosu ile Türkiye’de laik/liberal/Alevi/Kürt kesim ile Sünni-Türk kesimini
karşı karşıya getirebilirlerse, IŞİD’in eti ve yününden sonra sütünden de istifade etmiş olacaklar.
42 AHMET YOZGAT
30
40
42
2
84
ekim 2014
Koynumuzda Deccal mı beslemişiz?
IŞİD’in “kutsal”a ihaneti
Ahir zamanda zuhuru mukadder olan
Deccal’in Kâbe’yi yıkacağını haber veriyor dinî
kaynaklar. Yoksa Deccal çıktı ve ordusunu
harekete geçirdi de haberimiz mi yok?
84 PROF. DR. SEYİT MEHMET ŞEN
Kuşatma sürerken İnşa zamanı
Eğer arınmamakta, tövbe etmemekte direnecek olursak, Allah içteki ve dıştaki zalimlerle bizleri terbiye eder ve onların tasallutundan kurtulamayız; huzurumuzu kaçırır,
zenginliğimize kasteder, kardeşliğimizi bozar
ve bizi bize kırdırırlar, hem de şimdi yaptıklarından daha beteriyle…
4 EDİTÖR / M. SERHAT BIÇAK
6 BAŞYAZI: DOÇ. DR. SİNAN CANAN
Normalliği anormallik olan ülke!
8 AYIN OLAYI
IŞİD’ci PKK ile faşistçi komünist
ayaklanma girişimi(!)
10 SELÇUK KAYIHAN
Türkiye Ajanda
14 ÖMER BEKİR SADIK
Dünya Ajanda
18 ULUĞ BAYINDIR
Medya Ajanda
22 PROF. DR. AHMET TAŞĞIN
Türkiye’nin Selefileri ve Şiileri:
Savaşın malzemesi olarak ara
grupların yok oluşu
30 MEHMET SERHAT BIÇAK
2015 Muharebesi’ne doğru
bir kazan daha kaynatılırken…
39 CÜNEYT AKAR
Türkiye-IŞİD-PKK üçgeni
40 AHMET TURGUT
IŞİD’en de var, IŞİD’emeyen de...
42 AHMET YOZGAT
Koynumuzda Deccal mı beslemişiz?
IŞİD’in “kutsal”a ihaneti
46 SABRİ ÖĞE
Bu, İsrail-ABD ortak senaryosudur
48 MURAT İLKTER
Bize gelişi bu kadar!
51 YAHYA KURT
Kobani, isyan, ihanet,
insaf, insaniyet vs...
52 MUHAMMED İKBAL BAKIRCI
İlkeler dağında erozyon
54 LOKMAN AYVA
Bölgemizin yeni oyun kurucusu
56 YUSUF KEMAL BOZOK
Papa’nın parçalı
dünya savaşı
SEYDAHMET KARAMAĞRALI
YUSUF KEMAL BOZOK
91. sene-i devriyesinde Lozan zafer mi, hezimet mi?
Papa’nın parçalı dünya savaşı
78
Bir “hezimetler zinciri” sonucunda ulaşılan Lozan’da ne bekleniyordunuz ki? Hiç! İşte bu sebeple o İsviçre kasabasında,
1922’nin ayazlı güz ayında “hezimetler
zinciri”nin ikinci varyantı başlatıldı. İlk
zincirin sahipleri “Son Osmanlılar”dı,
ikinci halka sahipleri ise “İlk Cumhuriyetliler”. Ve yoklardı birbirlerinden farkları ki
hepsi Osmanlı paşasıydı.
CAHİT TUZ
Libya ve Yemen’deki gelişmeler
nasıl okunmalı?
ZEHRA ULUCAK
Kendine mülteci “Lübnan”
EMRE BALCI
Kara kıtada bir “yeni çiçek”
77 FİKRİ AKYÜZ
Önemli olan “iç güzelliği” mi,
“dış mihrak” mı?
78 SEYDAHMET KARAMAĞRALI
91. sene-i devriyesinde
Lozan zafer mi, hezimet mi?
83 AHMET SAĞLAM
Taşı daha uzağa, daha kuvvetli değil,
bilgi ve eğitimi daha fazla olan atar
84 PROF. DR. SEYİT MEHMET ŞEN
Kuşatma sürerken İnşa zamanı
87 FATMA ŞURA BAHSİ
Toplumların felaketi “siyasal körlük”
88 NADİRE ÇAMLI YILDIRIM
Maskeli Balo
90 AYŞE YAŞAR UMUTLU
Siyasetin yapılmayan felsefesi, olmayan ütopyalarımız ve işlemeyen düşünce mekanikleri
94 PROF. DR. RAMAZAN ERDEM
Üniversitelerde önce ne yapılmalı?
96 AYTEN ÇALIŞ
“17 Aralık kuyusu” ve
Mısır’a sultanlık
101AYTEKİN ATASOYU
Kitlesel düşüncenin şehveti
102SERVET HOCAOĞULLARI
Son Kale: Aliya
106MEHTAP KAYAOĞLU
“Madde” bağımlılık da
“iş” bağımlılık değil mi?
108DR. NURETTİN ALABAY
Teknoloji
112AHMET YOZGAT
Karikatür
56
İkinci Meclis’in ardından başlayan “Topal Osman Sendromu” son
Osmanlıları birer birer temizlerken, artık Teşkilat-ı Mahsusa’nın
adı “MAH” yapılmış ve yeni yapı, bir tahmine
göre 20 bin kişiye ulaşan kadrosu içerisinde
“eski kardaşlar”dan hiç kimse bırakılmamıştı.
MAH’ın son operasyonu İzmir Suikastı oldu ve
en son Osmanlılar ya da “İstiklal Harbi’nin öncü
takımı” burada toptan yok edildi.
62
66
74
62
46
77
48
54
94
CAHİT TUZ
Libya ve Yemen’deki
gelişmeler nasıl okunmalı?
SABRİ ÖĞE
Bu, İsrail-ABD ortak
senaryosudur
Darbe yanlısı Hafter’e verilen destekler neticesinde de
Tobruk’ta bir hükümetin kurulması sağlandı. Hafter’in Türkiye aleyhtarı söylemleri ve zikredilen üç ülkenin Türkiye ile iyi
ilişkiler içerisinde olan TrablusMisrata bölgesine açıkça müdahale etmesi, bu ülkelerin
Libya’da adeta Türkiye’ye karşı bir savaş içerisinde oldukları
mülahazasıyla hareket ettikleri
anlaşılmaktadır.
62
MURAT İLKTER
Bize gelişi bu kadar!
Adalet öyle bir denge ki, boşuna gözü bağlı bir kadının elindeki terazinin iki kefesi şeklinde
tanımlanmıyor. Biz bugüne kadar bu işi yürütebildikse, emin
olunuz ki yakın akrabalık bağı
sayesindedir. Çünkü elimizdeki en önemli koz, sosyolojik geçişkenliktir.
48
Bekleniyordu, en azından bu fakir bekliyordu; “7 Şubat” olayı,
Gezi kalkışması ve 17-25 Aralık
saldırılarının devamı olarak yeni
bir hamlenin geleceği muhtemeldi. Ancak ne zaman ve ne
şekilde bir operasyon planladıklarını tahmin etmek elbette kolay değildi. Görüyoruz ki bunun
da öncekiler gibi iyi düşünülmüş
sofistike bir operasyon olduğu
anlaşılıyor.
46
LOKMAN AYVA
Bölgemizin yeni oyun
kurucusu
Tetikçilerin söylediklerinin hiçbir
önemi olmaz. Herkes tetikçiye tetiği çektireni bilmek ister. Tetiği
çektireni bilmediğiniz sürece, tetikçilerin sayısı da, yapacakları da
bitmez. Bunun gibi, küçük devletlerin arşivlerinin de önemi olmaz. Büyük devletlerin gerçeklerine ulaşmaksa öyle kolay değil.
İşte Türkiye o dönemi yaşıyor.
54
FİKRİ AKYÜZ
Önemli olan “iç güzelliği” mi,
“dış mihrak” mı?
15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin
üyesi de olan bu beş devlet dedi
ki, “Ey beşimizin dışındaki devletler! Bir metne 14 üye de olumlu oy verse, bu 5 üyeden biri veto
ederse o karar çıkamaz. Çünkü
biz galip devletleriz. Bazen birimiz dördümüzden büyüktür; beşimiz ise her halükârda hepinizden büyük”. 77
PROF. DR. RAMAZAN ERDEM
Üniversitelerde önce ne
yapılmalı?
Türkiye’deki üniversitelerde,
hem lisansüstü programlara girişte yapılan sınavların, hem de
araştırma görevliliği ve öğretim
görevliliği alımı sınavlarının nasıl
yapıldığı masaya yatırılmalıdır.
İlgililerin bu kapsamda neler yaşandığına dair anlatacakları çok
şey olsa gerektir.
94
ekim 2014
3
haberajanda
Editör
Sayı: 95/ Ekim 2014
İMTİYAZ SAHİBİ
AJANDA GRUP
BAŞKANI
YAYINLAR GENEL
YÖNETMENİ
GENEL
KOORDİNATÖR
GENEL YAYIN YÖNETMENİ
SORUMLU
YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
İNTERNET SAYFASI EDİTÖRÜ
REKLAM ABONE ve DAĞITIM
KOORDİNATÖRÜ
GÖRSEL YÖNETMEN
GRAFİK TASARIM
FOTOĞRAFLAR
HABER AJANDA
BASKI
Yavuz Selim
[email protected]
Müzeyyen Selim
[email protected]
Sinan Canan
[email protected]
Erkan Oğur
[email protected]
Mehmet Serhat Bıçak
[email protected]
A. Levent Şahsuvaroğlu
Ömer Bekir Sadık
[email protected]
Bige Canan
[email protected]
Ahmet Oğuz
[email protected]
Aykut Koçoğlu
[email protected]
Aktüelya
İlker Kırmızı
Anadolu Ajansı
Aktüelya Basın Yayın ve Reklam Tic. Ltd.
Şti. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak
yayınlanmaktadır. Kültür Ajanda’nın isim
ve yayın hakları Aktüelya Basın Yayın ve
Reklam Tic. Ltd. Şti.’ne aittir
TŞOF Trafik Matbaacılık A.Ş.
I. Org. San. Böl. Prof. Dr. Orhan Işık Cd. No: 3
Sincan/ ANKARA Tel: 0312 267 08 97
BASKI TARİHİ
Ekim 2014
İDARİ ADRES
Anafartalar Cad. Şan Sk. 10/303
Kat: 3 Ulus – Ankara
Tel: (0.312) 380 90 92
Fax: (0.312) 381 45 65
HABERLEŞME ADRESİ
ISSN
HESAP BİLGİLERİMİZ
Aktüelya Basın Yayın ve
Reklam Tic. Ltdi Şti.
Vakıfbank Ankara
Meşrutiyet Şubesi
Hesap (IBAN) No:
TR 1200015 0015 8007
287367226
Posta çeki Hesap No:
5315328
4
ekim 2014
T
AMLANANLA tamlayan arasındaki esası ya unuttuk ya da hiç bilmedik. Zaten ilkokuldan beridir gösterilen dil ve anlatım kurallarına da
akıl sır erdirememiştik. Ancak ne gereği vardı
insanlara konuştukları dili öğretmenin?!
>> Her nedense tamlayanla tamlananı
bir arada tutan iki veya daha çok kelimeyi de öylesine bellemiştik. Zira ya sıfat
ya da isim olacakları için “belirli” bazı
işlemleri olduğundan o kadarlık ehemmiyetleri vardı.
“Tamlayan mı, yoksa tamlanan mı
daha önemlidir?” şeklinde bir soruyla
karşılaşsanız, cevabınız hangisi yönünde olurdu? Tamlayanın mı, yoksa tamlananın mı yanında olurdunuz? Esas direk
hangisi, tamlayan mı, tamlanan mı?
İkisini de birbirine denk ve muhtaç
görüyorsanız, maalesef günümüz ortalama düşünce çizgisinde değilsiniz
demektir. Zira siz, bir tamlamayı ancak
iki unsuruyla anlamlı bulan birisiniz. İki
unsuru da denge bir terazide tutmak,
günümüz ortalama düşünce sisteminde
yer bulamayan bir durum. Ne hazin!..
Posta Kutusu 168 06420 Yenişehir/Ankara
Posta Kutusu Maltepe/İstanbul
[email protected]
Şu satırlara kadarki bölümde sadece
bazı dil ve anlatım notlarımdan bahsetmiş ve belki de sıkmış olabilirim; ancak
tamlayan ve tamlanan arasındaki esasa
dair hayatın bize ne tür çelişkiler gösterdiğine değinmek için şarttı. Şimdi bir
örnekle buna değineyim…
Dergide yayınlanan malzemelerin her
hakkı saklıdır. Kaynak gösterilerek
alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu
yazarlarına, ilanların sorumluluğu ilan
sahiplerine aittir.
Yaz boyunca birçok düğün ve kına
gecesine şahit olduk. Bu durum için
acıyla tebessüm ettiğim bir an var: Sazların çaldığı esnada ezan okunduğunun
duyulması...
Dergimiz haber ahlak ilkelerine uyar.
ABONELİK
Yurtiçi yıllık abonelik 150 TL,
kurum ve kuruluşlar için
300 TL, Kıbrıs için 200 TL,
Avrupa için 150 € ve
ABD için 200 $’dir.
Mehmet Serhat Bıçak
[email protected]
Hangisi
kıymetli?
1306-5742
Abone
bildiriminiz için
[email protected]
e-mail adresine veya
0 533 165 39 82
GSM numarasına mesaj
bırakabilirsiniz.
0 312 381 45 65’e
faks çekebilirsiniz veya
0 312 380 90 92’yi
direkt arayabilirsiniz.
Düğün veya kına gecesinin vazgeçilmezidir sazlı sözlü eğlence. Bunun için
gerekli tüm teçhizat ayarlanır cebe göre.
Öğle, hatta sabahtan itibaren başlayan
eğlence içinde dört özel zaman vardır
ama genellikle kaçırılır: Öğle, ikindi,
akşam ve yatsı ezanları vakti. Bu vakitler
hususunda kimsenin bir fikri yoktur;
bilinmediğinden değil, mutlu günün
heyecanından.
Sazların söylenip oyunların oynandığı esnada, o sırada biraz uzaklaşarak
telefonuyla konuşan veya beklediği kimseleri karşılamak için oyun alanının dışında duran biri, büyük ihtimalle başını
duyamadığı ve farz-ı misal “Muhammeden Resulullah” bölümünü yakaladığı
ezanı düğünün veya kınanın saz ekibine
haber verir: “Ezan okunuyor!”
Ezana hürmet, cennet bahçelerinden
naif kokular getirir düğün meydanına.
Ancak o koku, yere inmeden dağılıvermek zorunda kalır. Zira ezan bitmiştir,
eğlenceye devam edilebilir...
Ezan okuyan müezzin veya kayyım,
okumuş olduğu hakikat cümlelerini
kendi de duymak ve dikkat üzere bulunmak için elini kulağına götürür. Fakat namazdaki bir Müslümanın böyle bir şansı
yoktur. Yani ezanın bitmesiyle birlikte
devam edilen eğlencenin bütün gürültüsü namazda duranlara etkir ve rahatsız
eder. İşte şimdi soralım: Ezan mı mühim,
namaz mı mühimdir? Hürmet neyedir?
Ezan tamlayan mı, tamlanan mıdır?
Hangisi olduğu için hürmet gösterilmesi
gereken unsur olmuştur ezan? –Zira bu
örnekte hürmet gören ezandır.Bu sorulara ekleyecek daha çok sorumun olduğunu bilmenizi isterim. Ancak
derdim bu sorulara değil, tamlananla
tamlayanı birbirinden ayırmadan, isimlendirdiklerimizi isimleriyle değerlendirmeyi öğrenmek, bu düsturla olaylara
yaklaşmak ve bu yaklaşımla karşımıza
çıkan hamleleri değerlendirmek üzerine
yapılı.
Türkiye’nin önünde o kadar çok
tamlama var ki, tamlayanı da, tamlananı
da beraberce değerlendirilmedikçe anlaşılacak ve öylece yaşatılacak meseleler
değiller. “Yeni Türkiye”, “Çözüm Süreci”,
“Demoktarikleşme Açılımı”, “sivil anayasa”, “başkanlık sistemi”, “Alevi Açılımı”,
hatta “Akil İnsanlar”…
Ya ezan saatlerine göre eğlence kurup
onu duyduktan sonra namaza duracağız
ya da hem ezanı yarısında yakalayıp
namazın kıymetinden de yoksun kalacağız. Biri birinden ayrı, biri birinden
eksik kalınca anlamlar değişiyor, değerler tükeniyor ve yalnız acı düşüyor paya.
Öyle ya, bu yüzden olmadı mı sokakları
savaş alanına çevirenlerin eylemlerinin
başlıkları “Kobani” veya “IŞİD karşıtı
protestolar”?
Rabbim yanlış isim vermekten, neye
kıymet vereceğini şaşırmaktan korusun…
Sağlıcakla…
Yurtiçi ve yurtdışı vip turlar…
Yurtdışı ve yurtiçi tüm havayolları
ve hızlı tren yetkili acentası…
Alemara Turizm Seyahat Acentası
İzmir Cad. Arık İş Merkezi No: 36/22-23 Kızılay-Ankara
Tel: 0312 4241323 - 0553 2812737 - 05324044237
E-mail: [email protected]
haberajanda
Başyazı
Normalliği anor
U
ZUN zamandır fiilî olarak
bölünmüş durumdayız.
Adeta karpuz gibi yarılmış,
farklılaşmış bir ülkede
yaşamaya neredeyse alıştık. Uzun zamandan beri
memleketi “fifti-fifti” olarak,
yani yaşadığımız memleketi, siyaseten yarısı bir
taraftan, diğer yarısı da ona
yekpare karşı taraftan olan insanlardan müteşekkil
bir şemayla algılamayı neredeyse kanıksadık. Bakıyorsunuz, adeta herkesin kafasında, bu ayrıma karşı
olanların ekserîsi de dâhil olmak üzere gerçekleşen
refleks tepki ve söylemler de bu “50/50” bölünmesine
kurgulanmış durumda.
>> Ben bu ülkenin “normal”
zamanını hiç tecrübe etmemiş
bir vatandaş olarak, bugünkü
anormallik düzeyini tarif edecek
kelime bulmakta zorlanıyorum.
Zorlanmak ne kelime, resmen
çuvallıyorum. Hesaplar da söylemler de hep “öteki” üzerinden
kuruluyor. Ahlakî değerlerden
dış politikaya, iç siyasetten eğitime kadar her meselede “iki karşı
ve denk blok” çarpışıp duruyor.
İktidar, bu tarafların bir tanesini
tek başına temsil ettiğinden
ötürü mütemadiyen iktidarda ve
uzunca bir süre de böyle kalacak
gibi görünüyor.
İster akılcı temelde, isterse
müzmin mızmızlık seviyesinde
olsun, “muhalefet” hep karşı
kanatta. İktidarı ele geçirme konusunda yakın dönemde hiçbir
şansı yok. Muhalif kanat küskün,
kızgın, umutsuz, kafası karışık
ve bezgin bir halde. İktidar kanadında ise genellikle garip bir
“iyimserlik” havası hâkim. İktidarı elde tutmak, bazen zor yoldan
da olsa icraatına bildiği gibi
devam etmek, frensiz bir muktedirliğin keyfini sürmek hali,
bizzat yönetici tabakada olmasa
da taraftarlarda hatırı sayılır bir
6
ekim 2014
gevşeklik ve umursamazlık hali
doğurmuş gibi görünüyor. Zira
yan dairedeki komşusu, iş arkadaşı, çocuğu yahut ana-babası
da olsa, “muhalif” kanadın artık
“içlere bayıntı getiren” bitmez
tükenmez isteklerine kulaklarını
tastamam kapatmış vaziyette;
fikri ve arzuları belki de hiç
iktidar olamayacak bu “yüzde
ellilik” kitleyi şımarık, huysuz,
sorumsuz, vizyonsuz ve mızmız
bir çocuk gibi görmeye alışmış
sanki, ciddiye bile almıyor, toplumdaki aşikâr gerilime gülüp
geçiyor ve her türlü hareketi
“provokatif histeri krizleri” olarak görme yönünde sağlam bir
refleks geliştirmişe benziyor.
İktidarın bir zamanlar azılı
düşmanı olan yeminli muhalifler, beyaz Türkler, Kemalist
rejim bekçileri ise neredeyse
haritadan silindi. Artık iktidar
partisinin yürüyüşünün karşısında hiçbir kurumsal-ideolojik
engel kalmadı. Arada “çaprazı,
paraleli” ve sair çıkıyor ama eski
çamlar çoktan bardak olmuş.
Elbette bu “frensizlik” en çok
muhalifleri korkutuyor. Hayallerinde Hitler’in kurmaylarından
bile daha fena işler yapabilme
Basit bir soru var aklımda:
Böyle nereye gideceğiz?
Evet, siyaseten son derece
verimli bir ortamdır bu.
Zira siyaset, kutuplaşmayı
yönetme sanatıdır. Fakat
temelde “neden ayrışmış
olduklarını dahi” doğru dürüst
bilmeyen bir insan kitlesinin
ayrılıklarını tahkim etmeye
neden olabilecek söylem ve
alışkanlıklar, bir on veya yirmi
yıl sonra bizi acaba nasıl bir
noktaya taşır? Bu yükselen ve
bir türlü normalleşeceğine dair
emare vermeyen toplumsal
kutuplaşma ülkeyi nasıl bir
geleceğe taşır?
potansiyeline sahip olduğuna
emin oldukları bir iktidar elitinden her türlü kötülüğü, ahlaksızlığı ve yolsuzluğu bekliyorlar.
Biliyorlar ki ellerinde olsa, bir
zamanlar “bunlara” hayat hakkı
tanımayacaklardı, ama şimdi
misliyle mukabeleyi de doğal
olarak arzular derecede bekliyorlar.
Umursamazlık bir
salgın hastalık mıdır?
Toplumun psikolojisini umursayan çok fazla insan kalmadı
sanki. Herkes bulunduğu mevkiden bir şeyleri savunmaya, bir
tarafın argümanlarının eksikliklerini gidermeye gayret ediyor
gibi bir görüntü veriyor. Artık tek
Doç. Dr. Sinan Canan
[email protected]
mallik olan ülke!
kolay siyaset tarzı gelişiyor. İktidar, özellikle de hitabeti şimdiye
kadar Türkiye’nin görmediği
derecede akademik ve edebî
kaliteye sahip bir Başbakan’ın
ağzından “vizyon ve heyecan”
söylemlerine ağırlık veriyor.
Dünyada sözü dinlenir bir güç
ve devler liginde söz sahibi
olma üzerine kurulu cihana
nizam verme söylemleri hep
manşetlere çekiliyor. Çekiliyor
ama bu konuşmaların ancak
memleketin belli bir kısmına, en
fazla yarısına hitap ettiğini, geri
kalan kısmında ise “sinir katsayısını yükseltmekten başka bir
işe yaramadığını” da görüyor,
müşahede ediyoruz.
İktidar taraftarlarının coşkuyla alkışladığı gelişme ve vaatler,
muhaliflerde daha büyük öfkeye
ve küskünlüğe yol açıyor. Ve
bugün, bu ülke üzerinde oyunlar
kurmaya niyetli tüm güçlerin
en kolay manipüle edebileceği
yumuşak karnımız da işte bu!
Nereye kadar?
Basit bir soru var aklımda:
Böyle nereye gideceğiz? Evet,
siyaseten son derece verimli bir
ortamdır bu. Zira siyaset, kutuplaşmayı yönetme sanatıdır.
Fakat temelde “neden ayrışmış
olduklarını dahi” doğru dürüst
bilmeyen bir insan kitlesinin ayrılıklarını tahkim etmeye neden
olabilecek söylem ve alışkanlıklar, bir on veya yirmi yıl sonra
bizi acaba nasıl bir noktaya taşır?
Bu yükselen ve bir türlü normalleşeceğine dair emare vermeyen
toplumsal kutuplaşma ülkeyi
nasıl bir geleceğe taşır?
bir milli ülküden, tek bir asabiyeden, tek bir vizyondan, tek bir
gelecek hayalinden bahsetmek
mümkün değil. Ortada birbiriyle
neredeyse taban tabana zıt
iki Türkiye var ve ikisi de aynı
zamanda, aynı mekânda yaşamaya devam ediyor. En anormal
durumsa bu anormalliğin dikkat
kesilmeden görülemeyecek
kadar kanıksanmış olmasıdır
herhalde.
Siyasetin kolayını yıllardır
“müzmin muhalifler”den izledik;
her şeye karşı, kıymeti kendinden menkul direnç noktalarına
sahip, uzlaşmaz, paylaşmaz elitist kafa, yıllar boyunca bize nice
tiyatrolar izletti. Bugün başka bir
Bu soruları sormaya başladığınızda endişelenmeniz normaldir; zira böyle bir tablonun
büyük bir çatışmadan başka bir
sonuca ulaşması gayr-i tabiîdir.
Şunu teslim etmeliyim: Her
iki tarafın da “karşı tarafın anlamak istememesi ve nadanlığı”
üzerine düşünceleri haklıdır ve
büyük oranda doğrudur. Fakat
tespit yahut teşhis bizi her zaman tedaviye götürmüyor. Uzlaşmaya yanaşmayan, elinden
gelen şımarıklığı ve uyumsuzluğu ardına koymaktan çekinmeyen bir kitle bu toplumun diğer
yarısını oluşturuyorsa, bunu
sadece “teşhis ve tespit” edip
geçiştirebilir miyiz? Hiç zannetmiyorum…
Fikrinizi taraftarlarınıza kabul
ettirmek kolaydır ama bir fikri
size karşı olana da anlatmak,
onu da ikna etmek üzerine
stratejiler bulunabilmelidir. Karşı
kamp olarak görüp isimlendirdiğiniz insanlar, yaşadığınız
toplumun ciddi bir oranını, hatta
yarısını teşkil ediyorlarsa, bu
stratejiler artık özel bir ilgi istiyor
demektir. Nasıl ki çevre kirliliğini
zor da olsa anlayıp kendimizi bu
konuda önlem almak zorunda
hissediyorsak, bu “öteki” söyleminin orta ve uzun vadedeki
olası sonuçlarını da artık ciddi
olarak düşünmemiz gerekiyor.
Ötekini muvakkaten susturmanız yahut etkisizleştirmeniz, hepinizin çok iyi bildiği gibi ileride
patlayacak daha büyük bir enerjiyi biriktirmeniz demektir.
Bu ülkede güzel işler oluyor,
ama kötü ve istenmeyen şeyler de oluyor. Etrafınızda olan
olayları sadece siyasî aidiyetlerinize göre iyi veya kötü olarak
tasnif ediyorsanız, ciddi bir zihnî
sıkıntı içindesiniz demektir.
Bugün bu sıkıntı, bu ülkenin
ciddi bir kesimini doğrudan ele
geçirmiş durumdadır. Tarafların
birbirlerine olan galiz ve ölçüsüz
taarruzlarına karşı, yine taraflar
kendi cephelerini ölümüne
savunacak, hatalarında bile
hikmet arayacak bir psikolojiye
doğru savruluyorlar.
Ben bu gidişi iyi görmüyorum
ve normali “anormallik” olan
bu ülkenin “normalleşeceği” o
“anormal” günleri görebileceğime dair umudum da gittikçe
azalıyor. İnşallah yanılıyorumdur...
ekim 2014
7
Haber Ajanda
AYINOLAYI
Ayın Olayı
Söz konumuz olan tezkere
üzerinden ortaya çıkan manzarayı havsala kabul etmiyor
olabilir, ancak kaos ressamlarının kendilerinin dahi temizleyemeyecekleri cinayet
lekeleri şunu gösteriyor:
IŞİD’ci PKK’nın faşistçi komünist ayaklanma girişimi… Çok
şükür ki karşılarında artık
pehlivan bir Türkiye var. Anlaşılıyor ki bu yüzden terler
içindeki demeçleri…
IŞİD’ci PKK ile faşistçi ko
O
RTADOĞU’da yeni bir korku ekolü uyandırılırken Neo-Taliban fikrin temsilcisi olarak
uyandırılan IŞİD adlı terör örgütüyle ülkemizin de içinde bulunduğu bölgeye yeni
balans ayarları verilmeye çalışıldığı muhakkak.
Irak’taki ilerleyişi sırasında önünden herkes ve her
şey kaçışırken Musul Başkonsolosumuz Öztürk
Yılmaz, ailesi ve çalışma arkadaşlarını bulan bu eli
kanlı örgüt, Başkonsolosumuzun da içinde olduğu
49 kişiyi 101 gün boyunca rehin almıştı.
>> Türkiye’nin istihbarî ve operasyonel başarısıyla sonuçlanan
süreçte 49 kişi salimen kurtarıldı
ve Türkiye tarafından IŞİD denen
melanet deşifre edildi. Ancak
örgütün deşifre olduğunu gören
karanlık güçler, bu zalim örgütün
namlusunu, kendisini ismen şöhretlendiren yere, yani Suriye’ye
tekrar çevirdiler. Kürtlerin ağırlıkta olduğu Ayne’l-Arab’ı çevreleyerek bölgede küresel aklın son
stratejisini hayata geçiren örgüt,
bölgede korku ve ölümün yoğun-
8
ekim 2014
luğunu arttırdı.
Türkiye, içinde bulunduğu
bölgenin şefkate sahip tek babası
olarak Ayne’ş-Arab’dan zorla göç
etmiş olan 200 bin insanı misafir
ederken, öte yandan da hem
bölgeyi, hem de kendisini çok
önemli seviyede ilgilendiren bir
karar almak zorunda kaldı.
2 Ekim 2014 günü, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel
Kurulu’nda yapılan oylamayla
Türk askerine sınır ötesine
operasyon yapma ve yabancı
askerlere de ülkemiz üzerinden
geçiş yapabilme yetkisi veren
geniş kapsamlı tezkerenin
kabulüne karar verildi. Tezkerenin
geçmesinde rol oynayan AK
Parti ve MHP’nin karşısında, bu
tezkereye şiddetle karşı çıkan CHP
ve HDP vardı.
Aslında karar, 1 Mart 2003
tarihinde ortaklaşa reddedilen
ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
o günler için “Keşke geçseydi,
gelecekte yaptığımız bu hatalara
inşallah düşmeyiz!” diyerek
yorumladığı, ABD’nin Irak’a
yapacağı operasyon evvelinde
çıkamayan tezkerenin bir tür
günah çıkarmasıydı. Zira o günü
“Keşke!” diyerek değerlendiren
Cumhurbaşkanı’nın, millî fikir
ölçeğinde hareket edilmediğine
önemli bir tespiti vardı.
ABD’nin Irak’a yaptığı ikinci
Körfez çıkarmasının üzerinden
11 yıl geçti ve bölgede özellikle
Türkiye açısından bambaşka
manzaralar ortaya çıktı. “Çözüm
Süreci” başlığı altında başlatılan
ve devletin milletine doğrudan
münist ayaklanma girişimi(!)
doğruya sılayı rahim yaptığı
program, ilerleye ilerleye
bugünlere kadar getirildi. Bu
programı suiistimal ederek
süreci akamete uğratmanın
peşindeki malı zayi olanlarsa,
Ayne’l-Arab’dan Türkiye’ye
kaçarken sırtına aldığı Kürdü
göre göre Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin askerine taş
atmaktan zerre haya etmediler.
Yetmedi, 2 Ekim 2014
günü çıkan “kabul” kararının
üzerine, bu ülkeye 10 Ağustos
Cumhurbaşkanlığı seçiminde
“Cumhurbaşkanı Adayı” olarak
tanıtılan ve büyük sempati
uyandıran HDP Eş Genel
Başkanı Selahattin Demirtaş,
5 Ekim 2014, yani mübarek
Kurban Bayramı’nın ikinci
günü, Türkiye’nin bölgeye
savaşmak üzere gireceği gibi
saçma sapan bir mazerete
sığınarak Kürt vatandaşlarımıza
“sokağa inmeleri” çağrısında
bulundu.
Sabahat Tuncel’in polisimizi
tokatlamasını ve Aysel
Tuğluk’un askerimize taş
atmasını gördükten sonra
bir Cumhurbaşkanı adayının
vatandaşlarını sokağa davet
etmesi aslında şaşılacak bir iş
değildi, zira onlar bu görüntüler
için programlanmışlardı.
Bu “Sokaklara çıkın!”
çağrısının üzerine Kurban
Bayramı’nda 38 can kurban gitti.
Kurban derisi toplayan, kurban
eti dağıtan vatandaşlarımız
“IŞİD’ci” yaftasıyla başları
ezilerek, sokak arasında linç
edilerek şehit oldular; Siirt’te
Emniyet Müdür Yardımcısı ve
bir polis komiseri, yaptıkları
sokak izlenimleri sırasında
suikastla şehit edildiler. Kurban,
tam da Kurban’daydı…
Bir gazeteciyle arasında
geçen “Tezkereyi okudunuz
mu?” diyaloğuyla komedi
filmlerine taş çıkartan sahneler
veren CHP Genel Başkanı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun,
“Tezkere daraltırlarak tekrar
görüşülmeli ve böylece
çıkarılmalı” çağrısına Başbakan
Ahmet Davutoğlu’ndan çok
sert yanıtlar geldi. Hama’da,
Humus’ta, Telafer’de, Halep’te,
Musul’da katliamlar olurken hiç
sesini çıkartmayan muhalefete
ve Kürtlerin temsilcisi olduğu
iddiasındaki HDP’ye yüklenen
Davutoğlu’nun şehit polislerin
cenazelerini ve hastanedeki
yaralı polisleri ziyaretinin
ardından öfkesi sebebiyle sesi
titriyordu. CHP’yi Türkiye’nin,
HDP’yi Kürtlerin Baas’ı
olarak niteleyen Davutoğlu,
Kılıçdaroğlu’na şu soruyu
yöneltti: “Bunca katliama
rağmen Esed’i CHP için bu
kadar kutsal kılan şey nedir?”
2 Ekim tezkeresinin ardından
ortaya çıkan manzara ise çok
ilginç. Herkesin kendince
yorumlayacağı ve aynı ortak
akılda buluşacağı yorumlara
göre IŞİD karşısında tuhaf bir
şuursuzlukla ABD’den yardım
isterken Türkiye’nin bölgeye
girmesine karşı çıkan ve çok
ilginçtir sokak olayları sırasında
üniversitelerde “Katil ABD,
Kobani’den defol!” ritmi çektiren
sol örgütlerin Türkmen ve
Arap köyleri basılıp insanlık
cinayetleri işlenirken seslerini
çıkartmamaları, ancak Yezidiler
ve Ayne’l-Arab Kürtleri
söz konusu olunca vites
değiştirmeleri tüyler ürpertici
faşizm örnekleriydi. Bölgenin
bilinen adının özellikle etnik
isimlerle süslenmesinin ve
dünyadaki eylemlere etnik
kaideler üzerinden gidilmesinin
anlamını çözmek kolay, ancak
bu stratejinin tutması üzerine
kurban verilen canların
ıstırabını çekmek zor…
Söz konumuz olan tezkere
üzerinden ortaya çıkan manzarayı havsala kabul etmiyor
olabilir, ancak kaos ressamlarının kendilerinin dahi temizleyemeyecekleri cinayet lekeleri
şunu gösteriyor: IŞİD’ci PKK’nın
faşistçi komünist ayaklanma
girişimi… Çok şükür ki karşılarında artık pehlivan bir Türkiye
var. Anlaşılıyor ki bu yüzden
terler içindeki demeçleri…
ekim 2014
9
Türkiye Ajanda
“Darbecilerle aynı karede yer almam”
BİRLEŞMİŞ Milletler 69. Genel Kurulu, ABD’nin New York şehrinde gerçekleştirildi. Genel Kurul’a damga vuran isimlerin başında ise
yaptığı konuşmayla kibir beşine dünyanın beşten büyük olduğunu
tekrar ve tekrar hatırlatan, ucuz bir hileyle neredeyse iki yıldır karşısında olduğu Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile aynı masaya oturtulmak
istenen ve bunu “Darbecilerle aynı karede yer almam, bunu milletime
nasıl anlatırım?” diyerek geri çeviren Türkiye Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan geldi.
>> BMGK’daki bu konuşma
öyle mühim bir metne sahip
ki, ülkemizin merhametini,
büyüklüğünü, gücünü, sabrını,
bilgeliğini her yönüyle aktardığı için yorumsuz bir şekilde
bazı pasajlar halinde verilmesi
gerektiği düşüncesiyle buraya
taşıyacağız.
“Modern dünya tarafından
sergilenen çifte standart, çok geniş halk yığınları nezdinde ciddi güvensizlik oluşturmaktadır.
BM’ye ve uluslararası kurum ve
kuruluşlara karşı vicdanlarda
oluşan güvensizlik duygusu
adalet duygusunu da zedelemekte, milyonlarca insanı
umutsuzluğa sevk etmektedir.
Bugün karşı karşıya kaldığımız
uluslararası terörün en temel
beslenme kaynaklarından biri
de işte bu güvensizlik duygusudur. Mazlumlara yönelik
çifte standart ve çocukların
katledilmesine karşı sergilenen
kayıtsızlık, tüm dünyada teröre
10
ekim 2014
oksijen sağlamaktadır.
‘Barış’ anlamına gelen İslam
kavramının terörle yan yana
kullanılmasına şiddetle karşı
çıkıyoruz. İslam ile terörün yan
yana kullanılması inciticidir. BM’nin 69. Genel Kurulu’nu,
1914’te başlayan 1. Dünya
Savaşı’nın 100. yıldönümünde
gerçekleştiriyoruz. 1. Dünya
Savaşı’na sahne olan coğrafyanın, aradan geçen bir asırlık
süreye rağmen istikrar, huzur,
barış ve refahtan halen yoksun
olduğunu üzülerek müşahede
ediyoruz. 21. yüzyılda hâlâ
insanlar açlıktan, salgın hastalıklardan ölüyor, çocuklar ve
kadınlar savaşlarda hunharca
katlediliyor, dünyanın zengin ülkeleri refah içinde yaşarken fakir
ülkelerse açlık, kötü beslenme,
salgın hastalıklar ve eğitimsizlik
sorunlarıyla boğuşuyor.
İklim değişikliği dünyamızın
ve çocuklarımızın geleceğini
tehdit eden bir unsur olarak
insanlığın karşısında önemli bir
sınav olarak duruyor.
Sadece geçtiğimiz yıl dünya
genelinde, 5 yaşın altında 6
milyon 300 bin çocuk hayatını
kaybetti. Suriye’deki savaşta
17 bin çocuk hayatını kaybetti,
375 bin çocuk yaralandı, 19
bin çocuk en az bir organını
kaybetti. Bu yıl içinde, Filistin’in
Gazze şehrinde en modern ve
ölüm saçan silahların doğrudan
hedefi olarak 490 çocuk katledildi, 3 bin çocuk yaralandı. Kameraların karşısında, dünyanın
gözü önünde, sahilde oynayan,
parklarda koşuşturan, okullara
ve camilere sığınan, en güvenli
yer bildikleri annelerinin kucağına kıvrılan çocuklar acımasızca yok edildiler. Filistin’de
çocukların, kadınların, hatta
engellilerin katledilmesine
dünyanın dikkatini çekmeye
çalışanları susturmak için birtakım yaftaların kullanıldığını da
ibretle izliyoruz.
Filistin’de yarım asırdır
devam eden sorun, zaten bölgedeki birçok meselenin temel
kaynağıdır. Filistin’de iki devletli
çözümün derhal hayata geçirilmesi, Gazze üzerindeki ablukanın kaldırılması ve İsrail’in
yanında bağımsız ve sürdürülebilir bir Filistin Devleti’nin kurulması, siyasî, insanî ve ahlakî
bir zorunluluktur. Bu kürsüde
Filistin-İsrail olmak üzere iki
devletli çözüm konuşuluyor
ama konuşmak yetmez, artık
icraata ihtiyacımız var, artık icra
zamanıdır, laf zamanı olmaktan
bu iş geçmiştir.
Altını çizerek ifade etmek
isterim: ‘Dünya beşten büyüktür.’ BM Güvenlik Konseyi
daimî üyesi beş ülkenin, dünya
gerçekleri ile bağdaşmayacak
şekilde BM’yi etkisiz hale getirmesi, küresel vicdanın kabul
edebileceği bir durum değildir.
Tüm alınan kararlar, bakıyorsunuz ki bir ülkenin iki dudağı arasında. Eğer ‘Hayır!’ derse hayır,
‘Evet!’ derse ancak o zaman
icraata geçilebiliyor. Filistin’de
yaşanan birkaç ay içinde, 2
binden fazla masum insan katledilirken BM beklenen çözümü
üretememiştir. Suriye’de 4 yıldır
200 binden fazla kişi katledilirken, 9 milyona yakın insan
yer değiştirirken BM yine etkili
çözümler sunamamıştır.
Mısır’da halkın oyları ile seçilmiş cumhurbaşkanı darbe ile
indirilirken, verdikleri oyların
hesabı sorulmak istenen binlerce masum katledilirken, BM
de, demokratik ülkeler de bunu
sadece izliyor, bu darbeyi yapan kişi meşrulaştırılıyor. Eğer
demokrasi diyorsak sandığa
saygı duyalım. Yok demokrasi
değil de darbe ile gelenleri savunacaksak, o zaman ‘Bu BM niye
var?’ diye merak ediyorum. Şu
an Irak’ta yaşanan kontrolsüzlük, terör ve göç dalgaları karşısında BM etkin bir tavır ortaya
koyamıyor. Bu suskunluk, çaresizlik ve tepkisizlik durumunun
daha fazla devam edemeyeceği
açıktır. Küresel ve bölgesel
sorunlara çözüm konusunda
daha hızlı ve etkili karar alma
mekanizmaları kurulmalı. BM,
doğruyu savunma konusunda
çok daha cesur olmalıdır.
Selçuk Kayıhan // [email protected]
TİKA ve YEE’den ne istiyorsunuz?
17-25 Aralık darbe girişimlerini gördüğümüz günlerden beridir, Türkiye bir şekilde IŞİD’i ya kuran ya da destekleyen bir konuma sürüklenmeye çalışılıyor. Bunu yapanlarsa, maalesef bu ülkenin ana
muhalefet partisi ile darbe girişimlerini gerçekleştiren paralel yapı
uzantıları ve kalemşörleri.
>> Türkiye’nin Asya, Avrupa
ve Afrika’da köklerini yeniden
can suyuyla buluşturmasına
en büyük katkıları sağlayan iki
önemli devlet kurumu ise bu
IŞİD iddialarının ille de bir bölgesine sıkıştırılmaya ve yıpratılmaya çalışılıyor. Bu iki kurum,
Yunus Emre Enstitüsü ile Türk
İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı
(TİKA). Yunus Emre Enstitüsü’nden
yapılan açıklamalara göre, bazı
basın-yayın organlarında, kurumun Kosova’da IŞİD ve El-Nusra
gibi örgütlere destek veren
sivil toplum kuruluşlarına
yardımlarda bulunduğunun
iddia edildiği belirtilerek, Kosova Prizren’deki AKEA Eğitim
ve Kültür Derneği ile 2012’den
beridir herhangi bir iletişime geçilmemesine rağmen bu dernek
üzerinden söz konusu örgütlere
destek verildiğine dair ortaya
atılan dedikodular yalanlandı.
Yunus Emre Enstitüsü’nün
ABD saldırıyor, ama nereye?
IŞİD’e karşı mücadelede oluşturulan koalisyon kuvvetlerinden ABD’nin, Arap müttefikleriyle birlikte
Suriye’deki IŞİD hedeflerine yönelik hava saldırıları
başladı ve devam ediyor.
>> Ancak bölgede hava saldırıları gerçekleştiren ABD’nin
hangi kriterlere göre nerelere
bombardıman yaptığı bilinmiyor. Bölgede birçok insan evini
barkını bırakıp gidememişken
ve birçok yardım kuruluşu faaliyetlerini sürdürürken şuursuz
hava saldırılarının ne zamana
kadar ve hangi ölçekte devam
edeceği merak ediliyor.
Bize ise bu konudaki ilk kara
haber geldi. Mavi Marmara
gemisiyle Gazze’ye de insanî
yardım götürmek isteyen aktivistlerden Yakup Bülent Alnıak
adlı vatandaşımız, ABD’nin
bu hava saldırıları sonucunda
şehit oldu. Şehide Allah’tan
rahmet, yakınlarına başsağlığı
diliyoruz.
Ancak ABD’nin bölgede sivilleri öldürdüğü iddiası bir taraf-
radikal İslamcı kuruluşlarla
sakıncalı ilişkilerinden dolayı
Kosova’daki Türk asker ve
polisler tarafından uyarıldığı
iddiasının da gerçek olmadığının altı çizildi.
Yunus Emre Enstitüsü’ne
benzer bir açıklama da Türk
İşbirliği ve Koordinasyon
Ajansı’ndan geldi. Kurumun
yine Kosova’da, uluslararası
işbirliği ilkeleri etrafında yürüttüğü faaliyetlere yönelik gerçekdışı bilgi ve iddiaların gündeme
geldiği belirtildi ve bu saldırıların, Türkiye’nin büyük devlet
idealine, kendi medeniyeti ve
tarihsel hafızası ile bağ kurmasına engel olmak isteyen belirli
odakların planlı eylemlerinin
sonucu olduğu vurgulandı.
Paralel yapının idare ettiği bir
dernek için haftalarca “Boynu
Bükükler” gösterimi yapan tetikçilerin, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’ni nasıl da büsbütün
bataklıklara çekme derdinde
oldukları sırf şu noktadan dahi
bellidir. Şu durum bile düşündürüyor ki, bu melanet yapının
işbirlikçi profesyonelleri bu
büyük devlete darbe dahi yapamayacak kapasitedeki korkaklardan ibarettirler.
tan da büyüyor. ABD Savunma
Bakanlığı Sözcüsü John Kirby,
Suriye’deki IŞİD hedeflerine
yönelik hava saldırılarında
sivil kayıpların bulunduğuna
yönelik iddiaları araştırdıklarını belirtti. Kirby, şu ana kadar
iddialara yönelik “inandırıcı”
bir bilgiye sahip olmadıklarını
söyledi. Demek ki Alnıak’tan
haberleri dahi olmadı.
Nedense bu haberi bu sayfalarda paylaşırken aklımıza
Kilis’te basılan İHH depoları
geldi. Paralel yapının kurgusu
üzerine yürütülen IŞİD’le Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni bir
araya getirme operasyonunun
Adana’da durdurulan MİT tırlarından sonraki ikinci ayağı olan
bu baskında İHH’nın yardım
malzemeleri dahi alınmaya çalışılmıştı. ABD’ye IŞİD hedefleri
istihbaratını verenlerle bu baskınları yapanların arasında bir
fark olmasa, hatta aynı kimseler
olsa gerektir. Ne dersiniz?
ekim 2014
11
Türkiye Ajanda
Edepsize ehliyet yok!
Mehmetçik her
zaman abide
ŞU haberi duyduğumda gayriihtiyarî bir oh çekmişiz: Sürücü kursların- askerlerle dolu
da görgü kurallarının anlatılacağı “trafik adabı” dersini geçemeyenlere
ehliyet verilmeyecek.
>> Trafik tartışmalarını, yol
vermeme kavgalarını kısık
ateşte de olsa mutlaka bir şekilde görürüz. Hakkı olmadığı
halde birbirinin önüne geçen,
sinyal vermeden şerit değiştiren, emniyet şeridi ihlal eden,
kavşakta sıra bekleyen aracın
önüne geçen birçok sürücü
vakasına şahit oluruz. Motor
aksamına dair tonlarca bilgi
yüklenmesine rağmen sürücünün ille de aracını götürdüğü
yer usta atölyeleri olmasına
rağmen, basmakalıp eğitimde
her nedense ısrar edilirdi. Ancak her an karşılaşılabilmesine
rağmen adap bilmezliğe çözüm
getirecek bir uygulama yoktu.
Nihayet Milli Eğitim Bakanlığı,
sürücü kurslarına getirdiği
zorunlu “trafik adabı” dersiyle
bir nebze de olsa bu duruma
bir çare bulmuş oldu. Cinnetsiz
yollara inşallah!..
Görme engelliler için Kur’an hazırlandı
DİYANET İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, görme engelliler için Kur’an-ı Kerim hazırlandığını, görme engellilerin her il ve ilçede kurulacak merkezlere gelerek
Kur’an öğrenebileceklerini bildirdi.
>> Görmez bu güzel haberi
aktarırken, “Diyanet İşleri Başkanlığımız, birkaç yıldır üzerinde yoğunlaştığı çalışmayla
artık Türkiye’de gözü görmeyen
ama kalbi gören görme engelli
her kardeşimize parmaklarının
ucuyla Kur’an okumaya ve öğretmeye hazır hale geldi” dedi.
İşitme engellilere yönelik
çalışmalarının da olduğunu
vurgulayan Görmez, “Aynı şekilde işitme engelli kardeşlerimiz
de işaret diliyle Kur’an muhtevasından haberdar olabilecekler”
ifadesini kullandı. Başkanlık
olarak ilk defa “İşaret Diliyle Dinî
Kavramlar Sözlüğü”nü hazırladıklarını anımsatan Görmez,
her il ve ilçeden görevlilerin söz
konusu eğitimleri aldığını, bu
sayede işitme ve görme engellilere eğitim verilebileceklerini
sözlerine ekledi.
12
ekim 2014
GENELKURMAY Başkanlığı,
ülkelerindeki çatışmalardan kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyelilere yapılan yardım ve destek
faaliyetlerine doğrudan katıldı.
Şanlıurfa Suruç’ta, Suriye’den
Türkiye’ye sığınmaya çalışan
Suriye vatandaşlarına sınırdan
geçişleri sırasında Mehmetçik
tarafından gösterilen yakın ilgi
ve yapılan yardımlar, “Mehmetçik her zaman abide askerlerle
dolu” dedirtti. Çanakkale’de
düşmanına dahi şefkat gösteren
Mehmetçik, Ayne’l-Arab’dan
göçmek zorunda kalan yaşlıları
da sırtında taşımaktan yüksünmedi, yalın ayak evlerini terk
etmek zorundaki çocuklara
ağabeylik etmekten çekinmedi.
Mehmetçik, kendisine hem de
bu ülkenin hudutlarında taş
atanlara insanlığı gösterdi.
Silivri’den
Silivri’ye…
ELBETTE peşin peşin hükmümüzü vermeyecek, onların
yaptıkları gibi yapmayacağız
ama bu haberi girmek farz oldu.
“Yasadışı dinleme” yaptıkları
iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında, 22 Temmuz 2014 ve 1 Eylül 2014 günü
tutuklanan, aralarında emniyet
müdürleri Yakub Saygılı, Kazım
Aksoy, Ali Fuat Yılmazer, Erol
Demirhan ve Yurt Atayün’ün
de bulunduğu 51 polis, Metris Cezaevi’nden alınarak Silivri Cezaevi’ne sevk edildi.
Devlet şans
oyunlarından
elini çekiyor
BAŞBAKAN
Ahmet Davutoğlu, partisinin
il başkanları
toplantısında
şans oyunlarıyla ilgili çok önemli bir açıklama yaptı. Davutoğlu,
“Devletin şans oyunlarından
çekilmesi için kararlı adımlar
atacağız. Devlet, şans oyunlarının içine giremez” dedi.
Selçuk Kayıhan
Mülteciler iki ana giriş
noktasında kaydediliyor
BAŞBAKAN Yardımcısı
Kurtulmuş, IŞİD saldırılarından
kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecilerin iki ana giriş noktasında
tek tek kaydedildiklerini bildirdi. Net sayının 130 bini geçtiğini
ifade eden Kurtulmuş, yoğun
ve yüz binlerle ifade edilecek
bir göç dalgasının da muhtemel
olduğunu belirtti. Bu muhtemel dalgaya karşı Türkiye’nin
hazırlıklı olduğunu ifade eden
Kurtulmuş, bir gün içerisinde,
hatta 24 saat bile dolmadan 70
bin kişinin, hem de burnu bile
kanamadan içeriye alınıp ilgili
yerlere nakledilmesinin kolay
bir iş olmadığını, ancak çok
şükür bunu Türkiye’nin başardığını vurguladı.
HSYK seçimleri gerçekleşti
MERAKLA beklenen ve Başbakan Ahmet
Davutoğlu’nun haklı olarak fazla abartıldığını belirttiği HSYK seçimleri gerçekleşti. Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu’nun 10 asıl ve 6 yedek üyesini belirlemek için yapılan seçimin sonuçları şöyle:
>> Adlî yargıdan 7 asıl üye
Metin Yandırmaz, Mehmet
Yılmaz, Mehmet Durgun, Ömür
Topaç, Ramazan Kaya, İsa Çelik
ve Turgay Ateş, 4 yedek üye ise
İlker Çetin, Selahattin Menteş,
Zeynep Şahin ve Orhan Gödel;
“Gücü keşfet!”
TÜRKİYE’DE üretilen ürünlerin üzerine işlenmesi için yeni
bir logo geliştirildi. Türkiye’ye
dair uluslararası markalar oluşturma düşüncesi üzerine iki yıldır girişilen çalışmalardan biri
de, tıpkı Türk lirasına getirilen
çıpa figürü gibi bir turkuaz Türk
motifi oldu. Logonun yanında
kullanılacak “Gücü keşfet!”
manasına gelen “Discovery
potential” sloganı ile tanıtılan logoda, beyaz zemin üzerine özel
Türk motifleriyle bezeli turkuaz
“Turkey” imgesi bulunuyor.
Hani “Madem bu kadar özenildi,
öyleyse şu ‘Turkey’ kelimesini
de ‘Türkiye’ diye ezberletseydik
ya” diye düşünüyor insan ama
maalesef ülkemizdeki tasarımcıların elinden çıkan bir çalışma
değil. Hayırlı olsun!..
Ortaöğretimde
de başörtüsü
serbest
idarî yargıdan asıl üye Halil Koç,
Ahmet Berberoğlu, Mahmut
Şen, yedek üye ise Cafer Ergen
ve Mehmet Gökpınar. HSYK seçimlerinin ardından yargıda göz önüne serilen
bloklaşmanın adı, “Yargıda
Birlik” ile “Bağımsızlar” oldu. Her
nedense “Bağımsızlar” olarak
nitelenen grubu paralel yapıyla ilişkilendirirken, Yargıda
Birlik Platformu’nun üyelerini
ise doğrudan AK Partili, hatta
kaba tabirle “Tayyipçi” yerine
koydu bütün medya ve medyayı yönlendirenler. Ancak bir
manzarayı hatırlatarak sorumuzu soralım: Yargıda Birlik
Platformu’nun adaylarından
birinin HSYK’ya seçildiğini
öğrendikten sonra basının karşısına geçtiği anda, yeni HSYK
üyesinin arkasından kim olduğunu bilmediğimiz bir başka
şahıs, “Paralellerden intikamımızı alacağız!” diye bağırıyordu.
Kim iktidarın, kim paralelin, at
izi hangisi, it izi hangisi?
GEÇEN yıl peyderpey kanunlaştırılarak hayata geçirilen
Demokratikleşme Paketi’nin
ikinci kısmına da başlanıyor.
Bunun ilk aşamalarından biri
de beşinci sınıftan itibaren
başörtüsü kullanan kız çocuklarına özgürlük getirilmesi oldu.
Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı
okullardaki öğrencilerin kılık ve
kıyafetlerine dair yönetmelikte
yer alan “başı açık” ibaresi yürürlükten kaldırıldı.
ekim 2014
13
Dünya Ajanda
Uygur Türkleri bu kez
bölücülükle suçlanıyorlar
UYGUR akademisyen İlham Tohti üzerinden ortaya atılan iddialara göre Çin bölünüyor(!). Elbette böyle söylediğimize bakmayın ama
kapalı devre yaşayan Çin’den yalnız kendi kaynaklarının verdiği
bilgilere göre haberdar olabilirken, bu kez her gün mahalleleri basılan, mensupları asılan Doğu Türkistanlı Türklerin girişimlerinin bölücülük üzerine kurulu olduğunu duyduk.
ları, başka Uygurları, savunduğumuz meşru haklarımız
hakkında konuşmalarından
men etmek için böyle bir karar
verdiler. Çin, ‘Bir daha böyle hak
arayışlarına girmesinler’ diye
bu insanları ürkütüyor, korkutuyor. Çin artık, ‘Kimsenin baskısı
umurumda değil, ben yaptığımı
yaparım’ diyor” ifadelerini
kullanan Kadir, Tohti’nin hiçbir
suçunun olmadığını ve bunu
Çin’in de bildiğini belirtiyor.
Uygurlara karşı Çin yönetiminin baskısı giderek artsa da
gelecekten ümitli olduğunu dile
getiren Kadir, “Tohti hakkında
verilen bu haksız ceza, öncelikle Çin’in bu dünyaya hakikaten
ne yapmak istediğini göstermiş
oldu. Söylediklerimizde haklı
çıkmış olduk. ‘Biz barışçıl yollarla da hakkımızı arasak Çin
bize yine baskı uyguluyor, bizi
öldürüyor’ dediğimizde dünya
bize inanmıyordu, şimdi bu
bir örnek oldu, İlham Tohti’yle
birlikte dünya bize de inanacak”
dedi.
Tatar Meclis
binasına
kapama
>> Çin’de “bölücülük” suçlamasıyla tutuklanan İlham Tohti, hakkında görülen davanın
ilk gününde yöneltilen suçlamaları reddetti. Tohti’nin avukatı Liu Şiaoyüen’in aktardığı
bilgiye göre, Urumçi Orta Halk
Mahkemesi’nde görülen davada, Tohti’nin Sincan bölgesiyle
ilgili kültürel ve yasal konular
hakkında değerlendirmelerde
bulunduğu ve de ülkenin bölünmesine karşı olduğunu ifade
ettiği biliniyor.
Yalnız bir korku imparatorluğudur ki bu komünist yönetimler, kendilerinden başka kurtarıcıların olmadığını dikte etme
adına halklara ucuz mizansenler hazırlamakta duayendirler.
Zira duruşma sırasında polisin
bölgeyi ve mahkeme çevresindeki sokakları çok uzak
14
ekim 2014
noktalardan itibaren kapattığı
da bu mizansenlere örnek bir
durumdur. Ne yani, sonunda
belki de idam kararı verilecek
ve tamamıyla silahlardan arındırılmış insanlar mı bir hücumda bulunacak, hatta davayı
bahane edip Çin’i bölecekler?
Kobani mi orası?
Pekin Minzu Üniversitesi’nde
ekonomi profesörü olan 45
yaşındaki Tohti, “muhalif tutumu nedeniyle” daha önce de
birkaç kez polis tarafından gözaltına alınmıştı. Tutuklamanın
ardından Batı dünyası, Tohti’nin
insan hakları ve özgürlükleri
kapsamında serbest bırakılması
için çağrıda bulunmuştu. Ancak
mahkeme tarafından bölücülük suçlaması kabul edildi ve
müebbet hapis cezasına çarptırıdı. Tohti’nin avukatları ise
kararı temyize taşıdı.
Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir, Tohti hakkında
verilen ömür boyu hapis cezasını “Uygurlara karşı ilan edilmiş
açık bir savaş” olarak değerlendirdi. Kadir, ABD’nin başkenti
Washington’da devam eden
Birinci Uluslararası Uygur Kültür ve Toplumu Konferansı’nda,
bu kararla Çin’in yine gerçek
yüzünü herkese gösterdiğini
belirtti.
“Çin tarafından İlham Tohti
hakkında verilmiş bu karar,
Uygurlara karşı ilan edilmiş açık
bir savaştır. Hem Uygurlulara,
hem de tüm dünyaya ‘Bizimle
silahla da savaşsanız, barışçıl
yollarla da haklarınızı arasanız
bu cezaya uğrayacaksınız’
mesajı veriliyor. Başka insan-
RUSYA ile Ukrayna arasındaki krizle olan, yine Kırım
Tatarlarına oldu. Rusya vatandaşlığını kabul etmeyeceklerini
ilan eden Kırım Tatarlarına
Rusya’dan sürekli biçimde örtülü ambargolar uygulanıyor. En
son Akmescit Tsentralnıy Semt
Mahkemesi, Ukrayna Milletvekili Kırımoğlu’nun Kırım Vakfı
kurucuları listesinden çıkartılana kadar Tatar Meclisi binasıyla
vakfa ait diğer binaların kapalı
tutulmasını karara bağladı. Biz
Rusları heybetleriyle bilirdik.
Ancak 19 Eylül 2014’ten beridir
mühürlü tutulan binanın açılması için tek koşul, kısa boyuyla
meşhur Kırımoğlu’nun vakıf listesinden çıkarılması… Ne dev bir
adammışsın Kırımoğlu… Var ol!
Ömer Bekir Sadık // [email protected]
“ B a b a ! P i r i ke t le r i k ı r m ı ş l a r… ”
MALUM, tüm dünyanın bugünlerde en çok kaygılandığı yer Kobani.
Mesela ABD burası hakkında o kadar çok kaygılanıyor ki nasıl bir politika izleyeceğini şaşırmış durumda. Bir bakıyorsunuz ki “Türkiye IŞİD’le
mücadelemizde daha çok çalışmalı” diyor, bir bakıyorsunuz Türkiye’nin
verdiği tepki üzerine özür diliyor, bir de bakmışsınız “Türkiye’yle her
konuda anlaştık” diyor.
lıma Vizontele isimli filmin şu
en meşhur sahnelerinden biri
geldi. Hani kasabanın açık hava
sinemasının sahibi ile oğlu, bir
sabah işe geldiklerinde sinemanın duvarlarından bir bölümünü yıkılmış olarak bulurlar da
sinemacının oğlu bağırır “Baba!
Duvarı yıkmışlar” diye. Ancak
asıl bomba şu cümleyle patlar:
“Baba! Duvarı yıkmışlar, piriketleri de kırmışlar. Hayır, piriketleri kırmasalardı duvarı yeniden
yapardık…” Tabiî bu sözlerin
ardından şamarı yer oğul.
>> Kobani’deki IŞİD-PTD çatışmalarının başlamasıyla ülkemize sığınan 200 bin Suriyelinin
dramına bütün dünya tanık
olurken, Türkiye ise doğrudan
şefkat dolu kollarını açıyor,
yaraları sarmaya çalışıyor.
Ancak insancıl söylemlerini
ancak dilleri kadar yürütebilen
Amerika ve Avrupa kafasının
şifreleri, Danimarka Halk Partisi
Yabancılar Sözcüsü Martin
Henriksen tarafından gayet soğukkanlılıkla açığa vuruluyor.
Henriksen, Suriye krizi nedeniyle Türkiye’ye yardım yapabileceklerini, ancak şartlarınınsa
Türkiye’nin Danimarka’ya gelen
Suriyeli mültecileri de kabul
etmesi olduğunu belirtiyor.
Bu isteği öğrendiğimde ak-
Özellikle Avrupa’nın hiçbir
şekilde uğraşmak istemediği,
Avrupa açıklarındaki denizlerde aç biilaç kalakalan
göçmenlerin sandallarını batırmaya çalışmalarından belli
zaten. Ancak bir de böylesi bir
pişkinlik ve böylesi bir arsızlığa
doğrudan girişeceklerini beklemezdik herhalde. Bu sözleri
duyunca “Piriketleri kırmışlar”
repliğinin aklımıza gelmesi olağandır sanırım. Zira bir şamarı
hak ettikleri aşikâr…
Fransa’dan bir
rezalet örneği
IŞİD üyesi oldukları gerekçesiyle Türkiye’de yakalanan
ve Fransa’ya yollanan 3 kişi,
elini kolunu sallaya sallaya
ülkeye giriş yaptı. Suriye’de
IŞİD’e katıldıktan sonra
Ağustos ayında Türk polisi
tarafından yakalanan üç
kişi hakkında Fransa İçişleri
Bakanlığı’nın yaptığı Paris-Orly
Havalimanı’nda gözaltına
alındıklarına dair açıklamanın
doğru olmadığı ortaya çıkınca,
Fransa İçişleri Bakanı alenen
kıvırmaya giderek cihatçıların
İstanbul’da uçak değiştirdiklerini ve bu değişikliğin Türk
yetkililer tarafından kendilerine bildirilmediğini söyledi.
En kısa zamanda Türkiye’ye
terörle mücadele konusundaki
işbirliğini tekrar gözden geçireceklerini söyleyen Bakan
Cazeneuve, bir de Efkan Âlâ ile
bu konuda hemfikir olduklarını açıkladı. Yok yok, bu Fransız
polisinde belli ki çok Komiser
Kulüso var…
“Dünya ‘beş’ten
büyüktür”
Hazar’da askerî güç ayarı
HAZAR Denizi’ne kıyısı olan ülke liderleri, Hazar’da
askerî gücün dengeli olması ve burada beş ülkenin dışında başka bir ülkenin askerî gücünün bulundurulmaması konusunda uzlaşıya vardı.
>> Astrahan’da düzenlenen
Hazar Ülkeleri Devlet Başkanları 4. Zirvesi’nde bir araya
gelen Rusya Devlet Başkanı
Vladimir Putin, Azerbaycan
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev,
İran Cumhurbaşkanı Hasan
Ruhani, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev ve
Türkmenistan Devlet Başkanı
Gurbanguli Berdimuhammedov, Hazar Denizi’nin hukukî
statüsü konusunda görüştü.
Liderler, hidrometeoroloji
alanında işbirliği, olağanüstü
hallerde karşılıklı haberleşme
ve yardımlaşma ile Hazar’ın
biyolojik kaynaklarının korunması ve rasyonel kullanılmasını
öngören anlaşmalara imza
attılar. Ayrıca ulaşım sorununun da konuşulduğu zirvede,
Avrupa’yı Orta Asya, Rusya
ve İran’la birleştirecek KuzeyGüney Hava Koridoru da masaya yatırıldı. Hazar çevresindeki
demiryolu ağının genişletilmesi
ve Hazar’daki limanları birleştirecek sistemin kurulması da
gündeme geldi. NEW YORK’ta BMGK’ya karşı oluşturulan “Dünya ‘beş’ten
büyüktür” kampanyasına, BM
60. Genel Kurulu toplantıları
sırasında, hem de Obama’nın
kaldığı otelin tam karşısında
başlandı. BM’ye 193 ülkenin
üye olmasına karşın sadece
beş ülkenin veto yetkisini
kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kullanmalarına karşın
BM Genel Kurulu’nu karşısına
alarak son 5 yıldır her ulusal
platformda ve özellikle ABD ve
AB ülkelerindeki toplantılarda özellikle Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilen bu cümle,
sonunda sivil bir girişim halini
de almış oldu.
ekim 2014
15
Dünya Ajanda
IŞİD fraksiyonlara ayrılır mı?
IŞİD belası tüm Ortadoğu’da etkisini gösterirken, söz konusu terör örgütü içerisinden doğurulacak farklı fraksiyonlar hakkında yeni
gündemler oluşuyor. Suriye’de Esed rejimine karşı savaşan İslamî
Cephe Halep Komutanı Muhammed Ebu Esad, ABD’nin tehdit olarak gördüğünü açıkladığı “Horasan Hareketi” hakkındaki ilk iddiaları
IŞİD’e yönelik saldırılarda duyduklarını anlattı.
saldırılardır. Koalisyon güçleri
IŞİD’in katliamlarına karşı güç
oluştururken, 4 yıldan bu yana
ülkesinde sivil halka yönelik
katliamlar gerçekleştiren Esed’e
karşı neden bir güç oluşturmadı?” şeklinde dikkate değer bir
soru yöneltiyor.
Bu arada tüm olanları neredeyse en mağdur perspektiften
izleyen İngiltere’den anî ve
ürkütücü örtülü tehditler yükseliyor. İngiltere Başbakanı David
Cameron, IŞİD’e karşı verilen
mücadelenin aylar değil, yıllar
sürebileceğini söylüyor. Bu sözü
ABD Başkanı Obama da söyledi,
evet; ancak İngiltere’nin sebepleri belli ki başka…
>> “Böyle bir hareketin olması halinde askerî, yani silahlı
yapısının da rejim güçlerine
karşı olması gerekirdi. Koalisyon
güçleri, Suriye’de başka rejim
karşıtı grupları veya İslamî
hareketleri vurmak için bu ismi
kullanmaya başladı. Koalisyon
güçleri IŞİD’in kontrolünde
olmayan ama muhaliflerin
elinde olan yerleri vurmak
için bu hareketi sebep olarak
göstermeye başladı. IŞİD güçleri
Halep’in doğusunda yer alırken,
koalisyon güçleri de İdlib’de sivil
yerleşim yerlerini bombaladı”
diyen Ebu Esad, ayrıca “Şam
yönetimi, 4 yıldan bu yana sivil
halkın yaşadığı yerleri çeşitli silahlarla vurdu. Bunun en büyük
kanıtı, Guta bölgesindeki sivil
halka karşı yapılan kimyasal
ABD’de Ebola
TEKSAS’ta gerçek
bir Ebola virüsü vakasına rastlanılması’nın ardından ABD Başkanı Barack
Obama, CDC Direktörü Dr.
16
ekim 2014
Tom Frieden’le acil bir görüşme gerçekleştirdi. “Tedavi
altındaki Ebola virüsü taşıyan hastanın iletişim kurduğu
kişilerin takibi ve virüsün
yayılma riskinin azaltılması”
gibi birtakım tecrit kurallarının konuşulduğu görüşmede,
CDC’nin ABD’de olası bir Ebola salgını için hazır olduğunu
ve Ebola virüsüne karşı güvenli
ve etkili yanıtlar vermek için
gerekli altyapıya sahip bulunduklarını bildirdi. İşte biz de
buna hayranız! Keşfet, isim ver,
sal, “Panzehri bende!” de…
İngiliz parlamentosu, ülkenin
Irak’ta, ABD öncülüğündeki
IŞİD’e yönelik hava operasyonuna katılıp katılmaması gerektiğine karar vermek için toplandı ve
konuya ilişkin hazırlanan ve de
ülkedeki üç büyük siyasî parti
de destek verdi. Ve İngiltere’de
hiçbir dükkân kundaklanmadı,
hiçbir araba çöpe çevrilmedi, hiç
kimse başı taşla ezilerek öldürülmedi…
İsveç’te yine
camiye saldırı
MEŞHUR
ırkçı psikopat
Breivek’in memleketi İsveç’te
yine bir İslam
sembolüne
saldırı gerçekleşti. Son sekiz aydır mutlaka
İsveç’ten bir cami saldırısı
yayınlarken, özellikle ülkedeki
Arapların gitmekte olduğu
belirtilen bir caminin daha
kundaklandığı haberini aldık.
Yangın, itfaiyenin müdahalesiyle büyümeden söndürüldü.
Netanyahu
coştu bir
kere(!)
İSRAİL Başbakanı Binyamin Netanyahu, BM İnsan Hakları Konseyi’nin İsrail hakkında sivil hedefleri vurmak konulu soruşturmasına ilişkin yaptığı
konuşma zehir zemberekti.
>> Öyle ya, Netanyahu bütün dünyayı karşısına aldı ve
bir tek “Öldürürüz kime ne!”
demediği kaldı. Bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM’yi
titreten bu konuşmasının
ardından yapılan bu konuşma,
sanırım iyiyle kötü arasındaki
belirgin farkı ortaya koydu.
Netanyahu konuşmasında
şu ilginç cümlelere yer verebildi: “Konsey, masum sivilleri
koruma misyonuna ihanet
ederek terörist hakları konseyi
oldu… IŞİD ve Hamas, aynı
zehirli ağacın dallarıdır ve aynı
fanatik öğretiyi benimsiyor…
IŞİD’i mağlup edip İran’ın nükleer silah yapabilmenin eşiğinde olmasına izin vermek, çatışmayı kazanıp savaşı kaybetmektir... Yeni bir Ortadoğu var;
İsrail bu yeni Ortadoğu’da
Arap ortakları ile tehlikeleri
göğüsleme ve fırsatları değerlendirmeye hazır...
Bu arada Gazze’de yaşattığı
dehşet günlerin ardından
İsrail’in ne yapacağına dair
bir açıklama da Savunma
Bakanlığı’ndan geldi. İsrail
Savunma Bakanı Moşe Yalon,
ülkesinin Batı Şeria’dan çekilmesi gibi bir durumun söz
konusu olmadığını söyledi.
Ayrıca İsrail askerlerinin bu
bölgedeki 21 Filistinliyi de
gözaltına aldığı gelen bilgiler
arasında.
Ömer Bekir Sadık
Vatikan’da Mevlevi ayini
KATOLİK dünyanın merkezi Vatikan’daki Cancelleria Sarayı’nda
üçüncü kez bir Mevlevi sema töreni gerçekleşti.
düzenledi.
Mevlana Celaleddin-i
Rumi’nin 22’nci kuşaktan torunu, Uluslararası Mevlana Vakfı
Başkanı Makam Çelebisi Faruk
Hemdem Çelebi öncülüğündeki sema ayinine ilgi yoğun
oldu. UNESCO koruması altında
olan ve yaklaşık 800 yıldır
uygulanan bu geleneksel ritüeli,
Doğu Katolik Kiliseleri Kongregasyonu Prefekti Kardinal Leonardo Sandri gibi Vatikan’dan
üst düzey isimler de izledi.
Belki yukarıda “tören” ve
“gösteri” şeklinde kullanmış
olduğumuz ifadeler yadırganabilir, ancak “Men bende-i
Kur’anem” diyen Hazret-i Pir
Rumili Celaleddin Hazretleri’ne
matuf semanın anlamsız bırakıldığını, içinin boşaltıldığını,
ancak turnelere çıkarılacak ve
zamanı geldiğinde bilet alınarak izlenecek bir somut kültür
varlığı olduğunu kabullenmek
istemiyoruz. Her şey aslıyla
güzel…
>> Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Kenan Gürsoy’un
daveti üzerine, Kültür ve
Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla İtalya turuna çıkan Uluslararası Mevlana Vakfı, Milano
Oditoryumu ve Roma’daki
Argentina Tiyatrosu’nun ardından Vatikan’da da bir gösteri
Bu arada, bu gösterileri izledikten sonra “Müslüman” birer
Mevlevi olanlara selam olsun…
Meryem Ana ve Hazreti İsa Barbie’leri tartışması
ARJANTİN’de iki sanatçı tarafından 33 farklı versiyonla tasarlanan dinî tasvirli bebekler ile ilgili bir tartışma yaşanıyor.
>> Ancak Katolik piskoposların ülkedeki yayın organı, Bakire Meryem Ana ve İsa Peygamberi Barbie olarak tasarlayan ve
Hıristiyanlık dinine saygısızlık
etmekle suçlarken tasarımcılara yönelttikleri “Neden Muhammed Peygamberi de Barbie
yapmadınız?” sorusu başka bir
tuhaflık taşıyor.
Pool Paolini ve Marianela
Perelli isimli iki tasarımcının
Hıristiyanlık, Musevilik ve Budizm için önemli kutsal figürleri oyuncak bebeklere adapte
etmesini saygısızlıkla niteleyen
piskoposların İslam’ı belli ki
bilmeyen bu iki tasarımcıya
verdikleri tepki saygısızlık dolu
değildir de nedir?
Bu piskoposların, Müslümanların, kendilerinin
peygamberi olduğunu sandıkları Hazreti İsa’nın ve getirdiği
dinin hakikat olduğuna inandıklarını bilmeleri gerekir. Söz
konusu tasarımcıların Müslüman ajanları olduğunu mu
düşündüler ki böyle bir tepki
verdiler?
Ancak Müslümanların da
şunu sürekli zihinlerinde tutmaları gerekiyor: Karikatürlerle,
romanlarla veya makalelerle
hakaret ettikleri Güzeller Güzeli
Sevgili Peygamberimiz, evet,
İslam Peygamberi’dir. Ancak
kaynaklarda sayısı 124 bin diye
geçen bütün peygamberler
İslam peygamberidirler ve onların alet edildiği her türlü kurgu
bizi ilgilendirmelidir. Yahudi ve
Hıristiyanların düştüğü “Benim
peygamberim” tuzağına Müslüman düşmemeli, Allah’ın bütün
peygamberlerini Allah için
sevmeli, O’nun hukuku üzerine
herhangi bir saldırı olduğunda
karşılık vermelidir.
Yani Katolik piskoposlar
bilmelidirler ki, Hazreti Meryem
ve Hazreti İsa, Hıristiyanlara
göre Müslümanlar için daha
önemli, daha temiz, daha kutsal
karakterlerdir. Bu şahsiyetleri
saygısız addettikleri tasarımcılardan da, kendilerinden de
koruyacak olan Allah’tır.
ekim 2014
17
MEDYA AJANDA
Medya Ajanda
30 Haziran 1999 tarihli Yeni Şafak gazetesinde, o zamanlar bu gazetenin güzide ve fikrinde sabit
yazarlarından Nazlı Ilıcak’ın “Kafalar Karışık” başlıklı yazısına gözümüz ilişti. Öyle doğru teoriler
açıyor ki Ilıcak, bugün tekrar ve tekrar gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Zira Ilıcak’ın
yazısı, bizden ziyade bugün yakın durduğu yapıyı ve bu yapının izlediği politikayı daha çok
ilgilendiriyor.
Hak söze ne demeli?
A
RA dsıra arşivleri yoklamakta
fayda görünüyor, zira öyle güzel
makalelerle, öyle aydınlatıcı haberlerle karşılaşır ki insan, hem
şaşkınlığını, hem de uzun uzadıya
düşünmeksizin bir şeylerin karşılığını buluyor.
MGK’nın yalanlamasından sonra Hürriyet
gazetesi, ‘İşte gerçeği bu!’ diyerek yeni bir
rapor ortaya attı. Hürriyet’in ‘Ele geçirdik’
diye bir gazetecilik başarısı olarak takdim
ettiği rapor, evvelce (23 Haziran 1999) Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Hürriyet gazetesindeki raporun MGK’da görüşülüp görüşülmediğini soranlara Ecevit’in
verdiği cevap herkesi hayrete düşürdü.
Ecevit, ‘Halâ Türk Silahlı Kuvvetleri’ni din
düşmanı gibi gösteriyorlar, bu gayretleri
anlamak mümkün değil’ dedi. Böylece ya
işlerinin yoğunluğundan, ya rapor kargaşasından Başbakan’ın kafasının iyice karışık
olduğu ortaya çıktı. Raporlar da kafa karıştırmayacak gibi değil: Küfür raporu, gerçek
rapor, MİT raporu...
Zaman zaman MİT’in de Gülen hakkında
hazırladığı bir rapor işportaya düşer. MİT
raporuna dayanılarak Gülen’in Çatlı’yla
ilişkisi, CIA bağlantısı ileri sürülür. Bu raporu, Başbakanlığı döneminde Erbakan’ın
hazırlattığı iddia edilir. Oysa gerçek o kadar
farklı ki…
>> 30 Haziran 1999 tarihli Yeni Şafak
gazetesinde, o zamanlar bu gazetenin güzide ve fikrinde sabit yazarlarından Nazlı
Ilıcak’ın “Kafalar Karışık” başlıklı yazısına
gözümüz ilişti. Öyle doğru teoriler açıyor
ki Ilıcak, bugün tekrar ve tekrar gözden
geçirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Zira
Ilıcak’ın yazısı, bizden ziyade bugün yakın
durduğu yapıyı ve bu yapının izlediği
politikayı daha çok ilgilendiriyor.
Bu arada Yeni Şafak gazetesini, arşivini
bu denli sağlam koruduğu için tebrik etmek lazım. Zaman ve Akşam gazetelerinde
bu sağlamlık yok. Zira Ilıcak’ın bu makalesi,
Akşam gazetesindeki bir başka yazısından
alıntılarla dolu. “Zaman gazetesiyle ne
alakası var?” derseniz, o da şimdilik bizde
kalsın…
Geçelim Ilıcak’ın “Kafalar Karışık” başlıklı makalesine…
“Genelkurmay Başkanlığı’nın ve
21 Şubat 1998 tarihli Akşam gazetesinde,
bu gibi iddialar ortaya atılınca kaleme
aldığımız bir yazıyı yeniden yayınlıyoruz.
Fakat bir kere değil, bin kere durum izah
edilse yine aynı yalanlar, çeşitli adlar
altında yayınlanıp duracaktır. Tevekkeli
değil, Ecevit’in kafası karışıyor. İşte 21 Şubat
1998’de ‘Aydınlık’ın zırvaları ve MİT raporu’
başlığı altında yazdıklarımız:
‘MİT raporları işportaya düştü. Bu işin
devlet ciddiyetini zedelemek bir yana,
kişilik haklarını ne ölçüde tahrip ettiğinin
acaba farkında mısınız? Söz gelimi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Haluk Kırcı ile
ilişkileri, Gülen Hoca’nın CIA bağlantısı ve
Tansu Çiller’in kara parasını akladığı haberleri… Gazeteler bunu MİT raporu başlığı
altında yayınlıyor. Sözüm ona MİT’in
Çankaya’da düzenlenen liderler zirvesine
sunduğu raporda Gülen hakkında bir sürü
iddia yer alıyormuş. Çok şükür, sonunda
biz de o meşhur MİT raporuna ulaştık ve
işin hiç de basında çıktığı biçimde olmadığını anladık.
MİT raporunda, açıkça bütün bilgilerin basından, özellikle Doğu Perinçek’in
Aydınlık adlı dergisinin 22 Eylül, 17 ve 24
Kasım 1996 tarihli nüshalarından alındığı belirtiliyor. Aynı şekilde Azerbaycan
darbesi iddiaları, Çiller-Özel Örgütü’ne
Uluğ Bayındır // [email protected]
ilişkin haberler de yine basın
kaynaklarından derlenmiş ve
her sayfanın altına ‘İddialar
basından alındığı biçimde aktarılmıştır’ diye bir ibare düşülmüş.
Böylece MİT raporlarının nasıl
bir seyir izlediği ortaya çıkıyor.
Önce gazetelerde birçok haber
yayınlanıyor. Bunlar ağırlıklı
olarak Doğu Perinçek kaynaklı
bilgiler. MİT, kendisine sorulduğu vakit gazetelerde yayınlanan
haberleri derliyor ve Başbakan’a
sunuyor. Ama her sayfanın
altına, kapak sayfalarına ‘Basından alınmıştır’ ibaresini koyuyor.
Daha sonra her biri zehir hafiye
olan muhabirler veya gazete
yöneticileri bu bilgileri MİT
raporu başlığı altında yayınlıyor.
Tabiî onların meslekî ahlakı MİT
kadar gelişmemiş olduğu için
‘Basından alınmıştır’ kaydını
düşme gereği duymuyorlar.
Lagendijk’e
kurşun gibi sorular
T
URGAY Güler, Akşam gazetesindeki 20 Ekim
2014 tarihli yazısında, Joost Lagendijk’in 18
Ekim 2014 tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan “Türkiye’nin Algı Boşluğu” başlıklı yazısını değerlendirirken “Cemaatin densiz yazarı” diye nitelendirdiği Lagendijk’e hem bazı sorular yöneltmiş, hem de
eleştirilerini sıralamış. Lagendijk’in yazısı hakkında biz
de bir eleştiri getirecektik ki Güler’in soruları daha makul
oldu. Teşekkürler Turgay Güler!..
Dedik ya densizin
bayrak tutanı, sallayanı diye, Zaman
gazetesinin bazı köşe
yazarları da –hatırlayacaksınız- darbe
günlerinde Müslüman Kardeşler’e
terörist demişti. Lagendijk, çeşitli kaynaklara da dayandırdığı bu saptamaların
ardından şu kanıya
varıyor: ‘Türkiye dünyada yalnızlaşıyor.’ (…)
MİT raporları işportaya düştü,
hem devlet zedelendi, hem de
dürüst bir yığın insanın kişilik
hakları. Bari milletvekilleri biraz
daha sorumlu davransa… MİT,
raporda açıkça Aydınlık dergisinden alıntı yapıldığını belirtiyor ama ne yazık ki CHP’li Fikri
Sağlar çıkıyor ve Gülen hakkında bir soru önergesi verebiliyor.
Oysa rapora göz ucuyla dahi
baksaydı, Aydınlık dergisinin zırvaları olduğunu hemen görecek
ve boşuna soru önergesi hazırlamak için vakit kaybetmeyecekti.’
Evet, Türkiye’de kafalar çok
karışık, benimki de öyle. Dün
Hürriyet’te, 30 Ağustos’ta emekli
olacak paşaların isimleri yayınlandı. Çevik Bir, Doğu Aktulga,
Necati Özgen, İlhan Kılıç ve
Salim Dervişoğlu’nun Yüksek
Askerî Şura kararlarıyla emekliye sevk edilecekleri belirtiliyor.
9 Haziran 1999 tarihli yazımda,
‘Acaba emekli olacak mı?’ diye
üç komutanın ismini yazınca
Genelkurmay Başkanlığı’ndan
şiddetli bir cevap gelmişti. Hatta
arkadaşlar bana ‘Muhtıra yedin’
diye takılmışlardı. Nedense aynı
hassasiyet Hürriyet’e gösterilmedi. Ertuğrul Özkök, Kanal 7’de
Ahmet Hakan ile çıktığı İskele
Sancak programında Hürriyet’in
devlete yakın bir gazete olduğunu söyledi. Acaba ‘devlete
yakın’ olduğu için mi kendisine
iltimas (!) geçiliyor? Malum, 28
Şubat sürecinde bizim gibi ‘millete yakın’ duranlar pek makbul
addedilmiyor.”
tan ve diğer Körfez
devletleri tarafından
yoğun bir kampanya
yürütülmüş… E? Bu
ülkeler Müslüman
Kardeşler’e yönelik
Ankara’nın koşulsuz
desteğinden ötürü
kızgınmış, çünkü
Müslüman Kardeşler
hem Kahire’nin, hem
de Riyad’ın en büyük
düşmanıymış; ayrıca
Türkiye’nin IŞİD’e
karşı askerî koalisyonu tamamen desteklemekteki gönülsüzlüğünden dolayı da
öfkelilermiş. Dahası,
Türkiye IŞİD’e karşı
savaşta yer almak
konusunda hâlâ ayak
diretiyormuş… >> “Joost Lagendijk,
Cemaat’in Radikal
Gazetesi’nden transferidir. Yeri gelmişken söyleyeyim,
Cemaat’in Zaman’ı
ile Aydın Doğan’ın
Radikal’i arasındaki
ilişkiyi de bir türlü
anlayamamışımdır.
Neyse… Lagendijk, densizin
bayrak tutanı, sallayanıdır. Sinir bozucu bir
tiptir. Tıpkı Merkel,
Ricciardone yahut
Claudia Roth gibi… ‘Bu’, vaktiyle
Türkiye-AB Karma
Parlamento Komisyonu Eş Başkanlığı
yaptı. Sömürge valisi
gibiydi. Sürekli ayar
veren tavrıyla çoğu
kesimi çileden çıkarmayı başardı. Tıpkı
yukarıda saydığım
isimler gibi… Türkiye ‘bunu’ ve
bunun gibileri hiçbir
zaman sevmemiştir;
itici, sevimsiz tiplerdir. PKK terörüne açık
yahut örtülü destek
verirler. Bu, Kürtleri
sevdiklerinden değil,
ülkeyi karıştırmak
istediklerindendir. deki köşesinde bir
yazı kaleme almış,
yine Ankara’ya ayar
vermeye kalkışmış.
Konu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimî olmayan
üyelik seçimi. ‘Türkiye kaybetti’ diye zil
takıp oynuyor. ‘Bu Lagendijk’
bölgesel özerkliği savunur ama Zaman’da
yazar. Yahut Zaman
‘buna’ yazdırır.
Cemaat’in yazarları
Lagendijk’in söylemlerini ne hikmetse
görmezden gelirler,
‘bu’ da Cemaat’in
yazarlarını. Tuhaf,
değil mi? Darbeci ve katil
Sisi’nin Türkiye’ye
oy vermemesi bizim
için şereftir. Sisi’ye
arka çıkan Riyad’ın
Türkiye’yi desteklememesi bizim için
şereftir. İşte tam da
bunun adıdır “değerli
yalnızlık”! Bence iyi ki
kaybetti, çok da iyi
oldu. ‘Dünya beşten
büyüktür’ diyen,
Birleşmiş Milletleri
her fırsatta yerin
dibine sokup çıkaran
Türkiye’nin tek başına orada yapabileceği
ne olabilirdi ki? Almanya, İngiltere,
Hollanda ve ABD’nin
Sisi ve benzerlerine
arka çıkmasının
ürünüdür IŞİD. Yahut
İsrail terörünü alkışlamalarının ürünü… Şimdi eminim
‘Durup dururken nereden çıktı bu Lagendijk?’ diyorsunuzdur,
izah edeyim. ‘Bu’, geçenlerde
Zaman gazetesin-
Lagendijk, söz
konusu yazısında
Türkiye’nin neden
kaybettiğini anlatmaya çalışmış,
zırvalamış. Neymiş
efendim, Türkiye’nin
üyeliği aleyhine
Mısır, Suudi Arabis-
Ey Lagendijk, söyle
bakalım! Almanya
niçin IŞİD’le savaşmıyor? Peki Hollanda
yahut İngiltere veya
Amerika? Söyle bakalım niçin ısrarla
Türkiye’nin IŞİD’e
karşı bir kara harekâtı
yapmasını istiyorsunuz? Ne hazırladınız
orada Türkiye için?”
ekim 2014
19
MEDYA AJANDA
Medya Ajanda
“A l i y a ’ n ı n k a b r i n d e ”
G
EÇEN ay kıymetli yazar İsmail Kılıçaslan’ın yazısıyla yeniden formatladığımız Medya Ajanda’nın bu
ayki yazısı da Haşmet Babaoğlu’ndan. Gerçi Turgay
Güler’in yazısını da buraya aldık ama Babaoğlu’nun
yazısını özellikle taşımamızın sebebi, bir değeri kimse hatırlamazken koklattığı hisler yüzünden. Okuyunca “Böyle yazılar da var köşelerde” dediğimiz Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç
ve Bosna şehitlerine atfen kaleme alınmış bu notları görüp
de paylaşmamak ayıp olurdu sanırım.
Gazetecinin
patavatsızı
da başka
oluyor!
M
>> “Ne zaman hatırlayıp
gözümün önüne getirsem,
içimi derin bir sükûnet kaplıyor. Huzursuz dünyanın
bütün zehirlerine karşı bir
panzehir sanki, yalın hakikat ve yüce gönüllülüğün
birleşimi...
Neden söz ediyorum, biliyor musunuz?
Bir şehitlikten... Kovaçi
Şehitliği’nden… Yani ortasında Aliya İzzetbegoviç’in
kabrinin de bulunduğu
Saraybosna’daki şehitlikten… ‘Bilge Kral’ diyorlar ya,
ben de öyle kurayım cümlemi; oysa iri kelimeleri,
kendisini halkından ve
savaşçılarından ayıran ifadeleri sevmezdi Bilge Kral.
Çocuklarına, ‘Sakın ha! Öyle
herkesin gözünün üstünde
olduğu insanlardan olmayın, iyi, ahlaklı olun yeter’
diye öğüt veren bir babaydı.
‘Öldükten sonra beni halkımdan ayrı yatırmayın’
diye vasiyet eden bir liderdi.
19 Ekim 2003’te bu dünya
hayatından ayrılmıştı, on
bir yıl geçmiş üzerinden. Dün Aliya İzzetbegoviç üzerine birçok yazı
okudum, sosyal medyada
onun anısını selamlayan
çok sayıda mesaj gördüm;
ben kabrini anlatmak isterim. Çünkü kabriyle de bize
çok şey anlatıyor, çok şeye
işaret ediyor.
Saraybosna’nın ‘eski
şehir’ kısmında, bir tepenin
eteğindeki kabrinden söz
ediyorum. Tepe deyince
yanılmayın, mahalle arası
bir yokuş. Yüzlerce zarif ve
sade mermer sütun… Taşların üzerindeki tarihlere
bakınca anlıyorsunuz ki
çoğunun yaşları 20 ile 25
arasında tükenmiş. Bosna şehitlerinin arasında
2003’ten bu yana komutanları Aliya İzzetbegoviç de
yatıyor.
Onun kabrinin çevresinde yükselen birkaç sütun,
etrafını hiç kapatmadan bir
kubbe çağrışımı yapıyor. Ne
bir anıtsallık var başkaca,
ne de törensellik. Muhafız
taburlarını geçtim, birkaç
güvenlik görevlisi dahi
yok. Ama orada anlıyorsunuz, devasa bir kültür ve
gelenek var. Kahramanlar,
aslında Hakk’ın kucağında,
halkın kalbinde yatıyorlar.
Bunu iliklerinize kadar
hissediyorsunuz. Hatırlıyorum, fotoğraf
çekmeye kalktığımda o hüzün ve huzur duygusu elimi
durdurmuştu. İçimden ‘Dur
ve yaşadıklarını hisset!’
demiştim kendime. Sonra
ayrılmak üzere karşı kaldırıma geçtik. Meçhul Osmanlı
şehitlerinin yattığı tarihî
alandan aşağıya doğru yürürken hayat karşılayıverdi
bizi. Bir ekmek fırını... O sırada zihnimden Aliya’nın şu sözleri geçiyordu: ‘Hiç kimse intikam
peşinde koşmamalı, sadece adalet aramalıdır. Geçmişi unutmayın ama onunla
da yaşamayın. Bizi bu günlere çıkartan Allah’a hamd
ediyorum…’ (Sabah, 20 Ekim
2014)”
İLLÎ Eğitim Bakanlığı, kılık
kıyafet hakkındaki yönetmelikte yer
alan ilgili maddelerde birtakım cümle
değişikliklerine giderek ortaöğretimdeki başörtüsü yasağını da kaldırdı.
Yasağın kaldırılmasına dair bilgiyi Millî
Eğitim Bakanı Prof.
Dr. Nabi Avcı bizzat
verdi.
>> Sayın Bakan,
Türkiye’nin yetiştirdiği
ender şahsiyetlerden biri.
Naif, latif, nazik, bilge…
Ancak onu bile kızdırdılar
ya, pes bizim garabetin
patavatsız gazetecilerine!
Hoş, Sayın Bakan’ın
kızgınlığı bile kendine
yakışır ölçekteydi ama
karşılaştığı soruya bakın
hele: “Başı açık ibaresi
kaldırıldı ama kapalılığın
da nasıl olacağı tanımlanmadı. Peçeyle de öğrenciler gelebilecek mi?”
Şimdi bu soruyu soran
patavatsız gazeteciye
şunu sormak farz oldu:
“Basın hürriyeti her yerde
geçerli ama nasıl yapılacağına dair bir ölçü konulmadı. Senin gibiler de
gazeteci olabilecek mi?”
Uluğ Bayındır
Yalancının…
Reyting uğruna
ER yıl belirli vakitlerde, ülkemizin neredeyse tüm şehirlerinde, hatta ayrıca bazı ilçelerinde Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri’ni
mevlid-i şeriflerle anma etkinliği tertiplenir,
camilerimiz vatandaşlarla dolar, konferans, sempozyum
ya da paneller üzerine salonlara gidilir.
VEM adlı televizyon kanalını arada sırada takip ederim. “Arada sırada” dediğim, Adnan Aybaba ile Mehmet Baransu’nun katıldığı spor programına, Aybaba’nın ne giyerek geleceğini,
Baransu’nun da futboldan ne bavullar apardığını görmek için hafifçe bakarım.
H
>> Ancak bugünlerde yayınlanan öyle
bir haber vardı ki,
sanki millet hiç aslına
şahit olmamış gibi
sunulmaya kalkışıldı.
Zaman gazetesi, bir
haberinde 14 yıldır
Bediüzzaman Said-i
Nursî Hazretleri için
düzenlenmek istenen
mevlid-i şeriflere izin
verilmediğini yazdı.
Yahu mevlitler camilerde yapılır, onun
için de cami imamından bir ricada bulunmak yeterlidir, bunu
da mı unuttunuz stat
düşkünleri?
Haydi bunu unuttunuz, sizin Bediüzzaman ile hiçbir
muhabbet bağına
sahip olmadığınızı
millet bilmiyor mu?
Onun güzide eserlerini kullanarak, bir
de güya tercüme ve
sadeleştirme hilesine
başvurarak yaptığınız
sahtekârlıkları da mı
görmedik sandınız?
O mübareğin yoldaşı
olmadığınız belli
de, bari bir tek sizin
takipçi olduğunuzu
zırvalamayın, zira
gülünç duruma düşüyorsunuz. Millet, o
Allah dostunu her yıl
camilerde ve salonlarda, hem de izin değil,
doğrudan destek alarak hatırlıyor, bağrına
basıyor. Yalanlarınızı,
televizyonundaki
bütün kanalları silip,
evindekilere sadece
STV, S Haber, Kanaltürk ve Bugün TV
izletenlere, Zaman,
Bugün ve Taraf okurlarına anlatın, belki
onlar inanırlar…
T
>>Baransu ve Aybaba,
bu program içinde sürekli
birbirlerini yerler. Gerçi
bütün yorumcular birbirlerini yemekteler, ancak bu
ikisininki daha çok göze
batmakta. Zaten ertesi gün
Baransu ile Aybaba’nın bir
diyalogu mutlaka internetteki haber sayfalarına ve
sosyal medyaya düşer.
Aybaba’ya bir bakmışsınız ki sünnet kıyafetiyle
gelmiş, bir bakmışsınız
aşçı olmuş, bir bakmışsınız
hapishane kaçkını. Fantezi
dağarcığı geniş vesselam!
Ancak öyle bir sahne
gerçekleşti ki bu programda,
1990’ların reality şovlarına
taş çıkartacak cinstendi.
Aybaba’nın yaptığı karşısında stüdyodakiler “Yetiş Fato!”
diyeceklerdi neredeyse (!).
Adnan Aybaba ne mi yaptı?
Mehmet Baransu’nun ağzına,
stüdyoya getirdiği tabancanın namlusunu soktu!
Reyting uğruna yapılan
çokça şaklabanlığa şahit
olduk da bu kadarını görmemiştik sanırım. Hey gidi
Baransu! Bir zamanlar bavullara sığmıyordun, şimdi
mizansenini kimin tasarladığı fantezilere yem oluyorsun… Sosyal medyada
büyük konuşmamak lazım
belli ki taş olur insan taş…
Kürdistan için kaç haftalık kamp kurdun CNN?
C
NN International, Gezi olaylarının ardından Türkiye için yine yaptı yapacağını. Bu tür bir hadsizliği, bu tür cüretkâr tavırları hangi duvarlara dayanarak takındığı belli, lakin özrün kabahatten
beter olduğu yerde bizim de elimiz armut toplamıyor elbet…
>> Bir haberanaliz programında
yayınına yansıttığı
haritaya “Kurdistan
Region” adını vermiş
CNN programcıları.
Harita, Irak’ın kuzeyi,
Suriye’nin kuzeydoğusu ve bizi haliyle
çıldırtan özelliğiyle
ülkemizin doğu ve
güneydoğusunu tamamen içerisine alan
bir niteliğe sahip.
CNN yetkililerine
Türkiye’den yükselen
“Bu ne büyük ayıp!
Düzeltin şu haritayı!”
tepkisine, laubali,
patavatsız, belirttiğimiz üzere özrü kaba-
hatinden beter bir karşılık
veriyor: “Bir hata yapmadık,
o bölgede yaşayanları gösterdik…”
Bu ülkede artık kreş
seviyesinden itibaren İngilizce öğretildiğini bilmiyor
demek ki CNN yetkilileri,
hâlbuki bilmeleri lazım.
Bilmek istemezdik ya, “Kurdistan Region” tamlaması,
“Kürdistan Bölgesi” anlamını taşır; eğer “Region of
Kurds” denilseydi, “Kürtlerin yaşadığı bölge anlamına
geliyor” diye belki kabul
ederdik. “Belki” diyoruz,
zira Türkiye Cumhuriyeti
halkını oluşturan ne kadar
unsur varsa her yerdedir.
CNN’in sahipleri gibi “tek bir
yerin” ahalisi, tek mekânın
aşireti, tek bölgenin mafyası
değildir. Bunu da yaz CNN!
-Ekrem Dumanlı gibi oldu
(!).-
ekim 2014
21
haberajanda
Kapak Dosyası
İkinci Dünya Savaşı, bir bakıma
Batı’nın insan yıkıcı gelişimini
yeniden gözden geçirmesine neden olmuştur. İçeriden ve daha
ince bir kıyımla insanı yeniden
merkeze alan modern teoriler,
uygulayıcılarının istila sürecini
yeni bir yüzle korumaya devam
etmelerine büyük bir imkân sundu. Bu programın ikinci kuşağı
ihtilallerle geldi ve Osmanlı ardından gelen krallar bir bir gitti.
Yakın zamanda kralları götüren
modern tetikçiler de geçmişin
en kötü görüntüleriyle tarih
sahnesinden silindi. Bu haliyle
İslam dünyası, İkinci Dünya
Savaşı’ndan sonra Batı’nın yeni
bir istilasına uğramış oldu.
***
Dailerin İslam dünyasında ve
Müslümanların bulunduğu coğrafyada yürüttükleri faaliyetlerde ara toplulukları hedef almaları
ve öncelikle bunları yok etmeye
çalışmaları da yine programın
bir parçasıdır. Müslüman olsun
ya da olmasın, İslam dünyasının
tarihsel hafızasını sosyal ve coğrafik olarak hatırlatan bütün unsurlar, bu gayretli mücahitlerin
hedefleri arasında yer almaktadır. Nesturiler, Süryaniler, Kıptılar, Keldaniler, Aleviler, Yezidiler
vb. bütün topluluklar, Şii ve Sünni hattından birinin parçasına
dönüşmek zorunda bırakılmakta
ve baskı altına alınmaktadır.
***
Hemen bütün toplulukların dernek ve vakıf üzerinden merkeze
ve siyasî alana çekildiği bu zaman diliminde, mevcut program
içerisinde yer almayan, alsa bile
kendine özgü bir Müslümanlık
modeli geliştiren kesimlerse varlıklarını daha kolay sürdürdüler.
Kendilerini meşrulaştıracakları
zemini ise hâlihazırdaki gidişattan üretmek zor olmadı. İşte
iktidarın dokunamadığı iki ana
kesim olan Selefi ve Şii toplulukların, Türkiye’nin hemen her
şehrinde, ilçelerinde ve köylerinde azımsanamayacak kadar
tabanı bulunmaktadır.
22
ekim 2014
TÜRKİYE’NİN S
SAVAŞIN MALZEMESİ OL
Prof. Dr. Ahmet Taşğın
[email protected]
ELEFİLERİ VE ŞİİLERİ:
ARAK ARA GRUPLARIN YOK OLUŞU
S
ON yıllarda, İslam dünyasında çatışan güçler
olarak “Selefi” toplulukların oluşturulması, işaret
edilmesi ve gösterilmesi manidar değil, bilinen
bir husustur. Suriye ve Irak’ta çatışan Selefilerden
sonra bu durum, Türkiye sınırlarına dayandığından itibaren manidar olmaktan çıkmış ve hemen
kamuoyunun tamamının bildiği bir husus haline
gelmiştir. Ve bu hal, giderek yaygınlaşmış ve magazinin de bir parçasına dönüşmüştür.
>> Bir şekilde Selefiler konusu, kamuoyu nezdinde zihinsel olarak İslam
dünyasının namahrem veya İslam
dünyasını işgal eden güçler karşısında
duyulan memnuniyetsizlik olarak bir
karşılık bulmaktadır. Hatta İslam dünyasında bir şekilde biriken toplumsal
hıncın, Selefiler tarafından içeride ve
dışarıda bir taşkın haline dönüşünce,
onaylanmasa dahi Müslüman toplumun iç dünyasında bir şekilde karşılık
bulacak yeri de yok değildir. Bu durum, ciddi bir suskunluk ve beraberinde kafa karışıklığı olarak da okunabilir.
Veya teori ile pratik arasındaki gerilimin bu hali daha rahat görülebilir. İlk
kaynaklara dönüşün psikolojik savrulmaları karşılayıp karşılamayacağı da
yine kamuoyunun malumudur ve en
azından bir kısmında bu tecrübe veya
gayret bir umut olarak durmaktadır.
Çünkü bu çıkışların hemen hiçbiri,
konuşulan hususların cevabı, karşılığı,
muhatabı veya düzenleyici ve düzelticisi değildir.
Buradan yola çıkan İslam dünyası
savaşan, ölen, öldüren ve bunun bütün
tekniklerini ince ayar ve ayrıntılarıyla
ortaya koyan bir yapıya sahip olabilir
veya olma yolundadır ve bu hedefe
uluşmasına ramak kalmıştır. Fakat
iddia edilen ilk kaynaklara dönmek ve
buradan bir Müslüman tipi uyarlamak
hususunda yeni bir başarısızlık olacak
ve bundan da öte, farklı bir akımın
dünyada İslam’ı temsil ettiği alanını
da ortadan kaldıracaktır.
Bir yandan Şiiler yeniden yapılanırken, diğer yandan Soğuk Savaş etkisi
ve Sosyalist ülkelerin siyasî fiyaskoları sürdürülmektedir. Geçen süre
içerisinde İslam dünyası, başarısızlık,
mağlubiyet, ekonomik, sosyal, kültürel
ve dinî formatta utanılacak alandan
reaksiyoner ve operasyonel bir çıkışla kendisini ortaya koymaya başladı.
Artık parçalar arasındaki ilişki ve bağlantı veya geçişlilik bir süreliğine kapatılmış vehmiyle inandırılmış birçok
insana ulaşılmış durumda.
Gözden geçirilmiş ve eksiklikleri
giderilmiş bir açılma ve program, derinden ve görkemsiz toplumun kılcal
damarlarında işletilmeye başlanmıştır.
Bir bakıma teorik ve kavramsal yeni
alan oluşturulduğunda, toplulukların
ekim 2014
23
haberajanda
Kapak Dosyası
akıl panellerinin takip edemeyeceği, giderek
bilinmeyeni daha fazla olan yeni bir denklemin parçasına dönüştürdüler. Böylece büyük coğrafya ve siyasî yapının üzerinde irili
ufaklı parçalar bütünün bilgisinden habersiz
hale geldiğinde, bir öncekinin bütün esintileri yine kendi dil ve renkleri tarafından
yanlışlatılmasını da sağlamaya katkı sunmaktadır. Bu program, kendi doğruları ve
bu doğruların başvurduğu kaynakları itibariyle doğru ve doğrulatılmış bir hazırlıktan
sonra kamuoyunu ikna edeceği dil ve anlam
arayışını da tamamlamış görünmektedir.
Çok fazla bir zaman geçmeden İslam
dünyası, Sünni ve Şiilerin yeni ve zamanın
ruhuna uygun hareket alanı ile boy göstermesine dönüştüler. Geri kalmışlık, ekonomik yetersizlik, askerî başarısızlık, eğitim,
şehir, nüfus, siyasî, idarî, dinî, kültürel -yani
sosyal- hayatın tamamında görülen aksaklıklar, yeniden inşa edilen din ve mezhep
yorumlarıyla daha da küçülen çatışma alanlarına dönüşmüştür.
Sıkışmış olduğu bu alandan çıkarak, siyasî
ve askerî çatışmayı merkezinde barındıran
yeni bir yorumla “savaş stratejileri” üzerinden kurmayı başardığında, kendisinin psi-
Günümüzün en önemli stratejik ve fantastik adımı, bu ülkelerin yeniden
Hindistan ile birleşmesi veya bunun siyasal programıdır. Bu şekildeki bir
iddia, Hindistan üzerinden neler gerçekleştiği hakkında bilgi almak için
yeterli olacaktır.
24
ekim 2014
kolojik baskılardan kurtulma araçlarını da
üretmiş olduğu herkesin malumu ve kabulüyle noktalanmıştır. İlk planda bu çatışma
alanları kontrol edilebilir veya önemsememek üzerine kuruluyken -veya önemsizleştirilirken-, şimdilerde meselenin giderek derinleştiği veya en azından göründüğü kadar
basit olmadığı anlaşılmaya ve konuşulmaya
başlanmıştır.
Bütün bu gerilim ve çatışma içerisinde,
geçen dönemin sonunda Suriye ve Mısır’da
meydana gelen ve bir şekilde Türkiye’den
de katkı sağlanan süreç, daha derinden gelen dalgaların nerelere ulaştığı hakkındaki
küçümseyici “Neocon” tutumu neticeyi hızlandırmıştır. Hatta bu tutum veya öngörüsüzlük, IŞİD’in Irak ve Suriye arasına yerleşmesini kolaylıkla sağlamıştır. Doğal olarak
ülkelerindeki Şii nüfusun ürkütücü bir orana
ulaşmasının ötesinde bir talepte bulunmalarını dikkate alan ülke yöneticileri, mevcut
durumun destekleyici ve koruyucularıdırlar.
Prof. Dr. Ahmet Taşğın
Diğer yandan namahrem tarafından sıkıştırılmış Sünniler açısından da aynı hissiyat geçerlidir. Doğrusu uzun süreden beri
bütün hazırlıkları yapılmış bir programın
parçası olarak IŞİD’in daha geniş bir alanda
var olduğu görünmektedir. Bir şekilde açılan cephenin insan kaynağı, düşünülenin
de ötesinde, dünyanın her tarafına yayılan
ve ulaşılabilen bir alan olarak Irak ve Şam
adıyla çağrıya icabeti hızlandırmıştır.
Doğu, İkinci Dünya Savaşı
sonrası sistematiğe ayak
uyduramadı
İkinci Dünya Savaşı, bir bakıma Batı’nın
insan yıkıcı gelişimini yeniden gözden geçirmesine neden olmuştur. İçeriden ve daha
ince bir kıyımla insanı yeniden merkeze
alan modern teoriler, uygulayıcılarının istila sürecini yeni bir yüzle korumaya devam
etmelerine büyük bir imkân sundu. Bu
programın ikinci kuşağı ihtilallerle geldi ve
Osmanlı ardından gelen krallar bir bir gitti.
Yakın zamanda kralları götüren modern tetikçiler de geçmişin en kötü görüntüleriyle
tarih sahnesinden silindi. Bu haliyle İslam
dünyası, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
Batı’nın yeni bir istilasına uğramış oldu.
Batı modernleşmesi, bu yeni dönemden
itibaren yeni bir modernleştirme programı uygularken, istila ettiği eski dünyayı da
uyumlu hale getirme programını işleme
koydu. Doğal bir çerçevede teorik olarak program başarılı oldu ve bu program
dâhilinde işgal edilmiş bütün alanlarda yeni
dünyanın programına uygun hareket edildi.
Bu programa göre siyasî ve coğrafî alanlar
yeniden düzenlenirken, bu yeni yapılanmaya uygun hareket edilmeye başlandı. Yeni
siyasi aktörler de mevcut programın bir parçası olarak eklendi.
Adı geçen siyasî ve coğrafî merkezlerin yerlerinde yeni ve birden fazla devlet kuruldu.
Son yüzyıla kadar Hindistan, dünyanın en
büyük Müslüman Türk devleti idi ve İngilizler, Müslümanlar eliyle Müslüman Türk
devletini parçaladı. Önce Hindistan içinden
Pakistan ve Pakistan içinden de Bangladeş
çıkarıldı. Böylece Hindistan, Müslüman ve
Türk olarak adlandırılan büyük bir devlet
olmaktan kurtuldu, kurtarıldı.
Hâlihazırda Müslüman nüfusun en çok
olduğu ülke namını korusa da Müslüman
bir ülke olma niteliğini kaybetti Hindistan.
Hatta bu ülkenin Müslüman kimliği bütün
dünyada ortadan kaldırılmakla kalınmadı,
Müslümanlık karşısında Hindistan dinleri
ön plana çıkarıldı. Öyle ki fare ve maymunlara inanan topluluklar dahi bunlar arasında yer aldı. Yakın zamanda, geçen yüzyılda başlayan süreç, Hindistan’ı parçalayan
Müslüman önderleri de ortadan kaldırmaya
başladı.
Günümüzün en önemli stratejik ve fantastik adımı, bu ülkelerin yeniden Hindistan ile birleşmesi veya bunun siyasal programıdır. Bu şekildeki bir iddia, Hindistan
üzerinden neler gerçekleştiği hakkında bilgi
almak için yeterli olacaktır.
Müstemleke, parçaladığı İslam coğrafyasını yine kendi adamları üzerinden yönetmeye başladı. Bir dizi faaliyet yürüttü ve
bunlar arasında bir önceki dönem bütün
izleriyle silindi. Mimarî, ticarî, siyasî, kültürel, toplum, dil, din ve coğrafyanın bütünlüğü de dâhil, birden fazla alanda ciddi bir
temizlik yapıldı. Bu temizlik faaliyetinin
aktörleri, bir süre sonra mahalli hale gelmiş
modernleştirmeci programa uygun olarak
sürekli güncellendi. Modern sürecin silme,
temizleme ve ayıklama gibi bir anlamda
uyguladığı etnik, soy, kültür, din ve mekân
kırımları başarılı bir şekilde uygulanmıştır
ki halen devam etmektedir. Bu kıyımları
unutma ve hatırlama süreci de kıyımların
kendisi olmakta ve yine işletilmektedir.
Mesela Osmanlı’dan başlamak üzere,
Cumhuriyet’in ilk dönemi, darbeler, kral,
ihtilaller, sosyalistler, Baasçılar, sağcılar, dinciler vb. içerisinde kıyım, kırım olan yok
ediciler, birinden diğerine sürekli güncel ve
gündemde tutulmaktadır. Çünkü adı geçen
toprak ve bu topraklardan yaratılan insanlar,
kendilerine ilişkin derli toplu ve bütünü aktaracak/anlatacak bir hafızaya sahip değiller
ki olma imkânları da bulunmuyor. Böylece
unutma ve hatırlama süreçleri de yeniden
kurulurken, kırımın ve kıyımın yapıldığı
zaman ve mekâna ilişkin kimi göndermelere rastlanmaktadır. Buradan geriye “kızları
canlı bırakılmış” ve “erkek çocukları öldürülmüş” bir topluluğun kendisine, cesetlerinden
ruhları çekilmişliğin nostaljisi, unutması ve
hatırlaması kalıyor.
Kuluçka alanları
ve parçalı araçlar
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İslam
dünyasında yeni bir çatışma alanı da oluşturulmuştur. Bu alan, azar azar işleme konulmuş ve buna uygun sosyal ve kültürel
bütün anlarıyla çatışma sahası ve araçları
kurulmuştur. Topluluklar parça parça kılınmış ve parçalar birbirlerine eklenerek bu
programın nesnesine dönüştürülmüştür.
Üstelik bu parçalar öyle programlanmıştır
ki, bir araya gelme ve bütünü yeniden oluşturma sürecini ve aşamalarını da göremez
haldedir. Bu çatışma alanının başlangıcı ve
varmak istediği hedef noktasındaki mesafe, geleneksel çatışma alanlarının yeniden
Bir şekilde insan da işgal edilen topraklar
gibi işgale uğradı, müstemlekenin her türlü
biçimlendirmesine göre yeniden şekillendirildi. Kendi tarih, kültür ve coğrafyalarının
birikimi dışında, bir şekilde yeni dünyanın
başarısına da eklenmeyerek ara yerde bırakılan bedenler, öncelikle savaş alanı olarak
kendi topraklarına ve bu topraklardan yaratılan insanlara savaş açtı ve bunları yok
etmeye, bitirmeye azmetti.
Bu yeni program neticesinde Müslüman
ve Türk devletleri arasında yer alan Kazak ve
Kırgız, Özbek ve Uygur, Hindistan ve İran
ve son olarak Osmanlı Devletleri parçalandı.
ekim 2014
25
haberajanda
Kapak Dosyası
Afganistan’dan Suriye’ye kadar bir çizgi halinde devam eden çatışmaların
merkezî noktasında Sünni ve Şiiler bulunmaktadır. Sünni ve Şii çevreler
içerisinden ilk kaynaklara dayanan, ulaşma iddiası bulunan ve beslenen
referanslarıyla yeni görüşleri ve bu görüşler etrafında topluluklar oluşmaya
başladı. Bir yandan Şii dailer dünyanın her yerinde Alevi toplulukları, Şiileri
ve Sünnileri, Müslümanlar içerisinde kaybedilmiş bir iktidarı geri almak için
davet etmekte ve bu çağrıyı sabırla sürdürmektedirler. Diğer yandan Sünni
davetçiler, Sünni dünya içerisinde, bir bakıma Batı karşısındaki başarısızlığın temsilcisi ve aklayıcısı olarak faaliyet yürütmektedirler.
güncellenmesiyle ortaya konulmuştur. Tabiî
olarak tarihî çatışma alanlarına dönülerek
uygun zeminin oluşturulması için kuluçka
alanı da kurgulanmıştır.
Bu kuluçka alanının diğer bir adı da oryantalisttik yaklaşım ve bunun bilimsel
proje ve destek alanıdır. Planların işleme
konulması ve işletilmesinin kazanımları
ise Doğu’dan Batı’ya doğru yönelmektedir.
Hatta akademik çalışmalar ve buna bağlı
yürütülen projeler de yine Batı’ya hızlı bilgi
akışı sağlamaktadır. Bunun için hevesli ve
bunu bekleyen “I am Project Man” formunda sayısız canlı bulunmaktadır.
Afganistan’dan Suriye’ye kadar bir çizgi
halinde devam eden çatışmaların merkezî
noktasında Sünni ve Şiiler bulunmaktadır.
Sünni ve Şii çevreler içerisinden ilk kaynaklara dayanan, ulaşma iddiası bulunan
ve beslenen referanslarıyla yeni görüşleri ve
bu görüşler etrafında topluluklar oluşmaya
26
ekim 2014
başladı. Bir yandan Şii dailer dünyanın her
yerinde Alevi toplulukları, Şiileri ve Sünnileri, Müslümanlar içerisinde kaybedilmiş
bir iktidarı geri almak için davet etmekte ve
bu çağrıyı sabırla sürdürmektedirler. Diğer
yandan Sünni davetçiler, Sünni dünya içerisinde, bir bakıma Batı karşısındaki başarısızlığın temsilcisi ve aklayıcısı olarak faaliyet
yürütmektedirler.
En azından kamusal görünürlük içerisindeki temsilleri itibariyle mesajları ve görüntüleri zihinlere kazınmıştır. Artık geri dönüşü
olmayan işlem başlamış, Sünni ve Şii çatışması, Selefi ve Şii çatışmalarına dönüştüğünde halifeler ve ilk saltanat dönemi tartışmalarını da alevlendirmişti. Bu noktada
kendilerini ifade etmede referans sıkıntısı
da aşılmış oldu.
Kimi yerlerde fikrî çatışma aşaması geçilmiş fiilî ve silahlı çatışmalar başlatılmıştır.
Dailerin İslam dünyasında ve Müslümanların bulunduğu coğrafyada yürüttükleri faaliyetlerde ara toplulukları hedef
almaları ve öncelikle bunları yok etmeye
çalışmaları da yine programın bir parçasıdır. Müslüman olsun ya da olmasın, İslam
dünyasının tarihsel hafızasını sosyal ve
coğrafik olarak hatırlatan bütün unsurlar,
bu gayretli mücahitlerin hedefleri arasında
yer almaktadır. Nesturiler, Süryaniler, Kıptılar, Keldaniler, Aleviler, Yezidiler vb. bütün
topluluklar, Şii ve Sünni hattından birinin
Taraflar büyük oranda ve hemen her
yerde küçük bir cemaat oluşturdular -ya
da onlar adına farklı kaynaklar aracılığıyla
oluşturulmuştur-. Paralel olarak Selefiler,
Sünni dünyanın bulunduğu yerde kendilerini temsil edecek kadar bir topluluk, Şiiler ise
-Ehl-i Beyt etrafında şekillenen topluluklar
da dâhil- Sünnilerin bulunduğu yerlerde
kendilerini tanıtacak kadar bir topluluk
kurmuştur.
Prof. Dr. Ahmet Taşğın
parçasına dönüşmek zorunda bırakılmakta
ve baskı altına alınmaktadır. Böylece giderek yüzyıllar öncesini hatırlatan koridorlar
bir bir yıkılmakta ve zayi edilmektedir. Zararlı olduğuna kanaat getirilmiş topluluklar
ayıklandıktan sonra, onların işgal ettikleri
alanın boşaltılmasının ardından genişleyen
coğrafyanın geri kalanında daha rahat hareket alanı oluşturulmaktadır.
Aleviler nasıl kullanıyorlar?
Buradaki bir diğer husus ise, sufi toplulukların tehdit altında olmasıdır. Sufi alanın
kendi içerisindeki geniş bandı giderek daraltılmış ve sufiler birbirleri içerisinde -bir
bakıma Selefi ve Şii bölünmesindeki model gibi- ayrıştırılmışlardır. Bundan dolayı
mesela Aleviler, öncelikli olarak bu alandan
soyutlanmıştır. Alevilerin soyutlanmasında
iktidar imkânları, siyasî, akademik ve sivil
toplumun imkânlarının seferberliği ile gerçekleştirilmiştir. Böylece Alevilik, -başka bir
alanda yeniden inşa edildiklerinde- kolaylıkla hamle yapılacak bir alana dönüştürülmüştür. Aleviler gibi diğer sufi topluluklar
da Ehl-i Beyt muhabbeti etrafında şekillendiklerine göre, hem Sünni, hem Şii dailerin
birinci dereceden hedef kitlesi arasında yer
almaktadırlar. Bu bakımdan kolayca ulaşma
ve bağlantı kurma imkânı mevcuttur.
Alevilerin İran’a teslim edilmeye Türkiye’nin dünden razı olduğu da yine bu süreçte
görülmektedir. Oysa tarihsel olarak bakıldığında, Osmanlı her ne şekilde olursa olsun,
Alevileri Safevilere teslim etmemek için
Çaldıran’da savaş açmıştı. Önemli ölçüde de
Alevileri, Safevilerin operasyonel el atışından kurtarmayı başardı. Fakat Osmanlı, bir
şekilde kendisinin dönüşmesi sonunda yıkılışını durduramadı. Bir çizgi halinde düşünüp şu soruyu soralım: Türkiye nasıl bir değişim geçirmiş olmalı ki Alevileri İran’a veya
mollalara teslim etmeyi yeğ görmektedir?
Çünkü ara bir topluluk olmanın yanında
farklı bir dereceden Selefiliğin pençesinde
bulunmanın bir gereği olarak ne oldukları
hakkında kafalarında bir çerçeve kuramayan
Sünniler, Alevileri İran’a vermeye hazırlar.
kezin çekim merkezinde bulunmaktadır,
yani Cebel Amul ve Cebel Lübnan. Bu iki
mevzi, İran için mutlak anlamda ulaşılması
ve bir şekilde çevresi daha da fazla muhkem
kılınması gereken alanlar arasında yer almaktadır. Bunun için de Aleviler ve benzeri
topluluklar, dama taşı gibi döşenen mayınlı
alan içerisinde sosyal blokların önemli bir
parçası olarak durmaktadırlar. Bundan dolayı çok çabuk hamle yapıp dönüştürmeyi
düşünmekte ve hatta bunu kâr hanesine
kaydetmektedir İran. Yani İran açısından da
görüldüğü gibi Aleviler, başka bir alana taşınması gerekenler olarak görülmektedir.
Türkiye özelinde konuya bakılacak olursa, etkisi bin yıl devam edecek 28 Şubat
darbesinin ardından ülkemizde modern
İslamî hareketlerin birbirlerinden ayrışmaya ve yeni yol haritaları çizmeye başladıkları
söylenebilir. İran İslam Devrimi ve İmam
Humeyni’nin oluşturduğu olumlu hava,
Türkiye’de de Sünni ve Alevi çevrelerde büyük bir heyecana neden olmuştur. Bu sempati beslenen İslam devrimi ve faaliyetleri,
kısa bir zaman sonra netice vermeye başladı
ve en azından Şiilerin, İslam dünyasının bir
parçası olmalarını sağladı. Artık Sünniler
arasında Şiileşme doğal hale geldi. Şii ve
Sünni ayrımı gözetilmeden, bir bakıma siyasal kulluğun gereği olarak ortak bir düşman etrafında kenetlenen topluluklar, 28
Şubat sürecinin ardından ayrışmaya başladı.
Yine bu sürecin bir parçası olarak bütün
gruplar, “dernek ve vakıf ” altında birbirinden bağımsız ve habersiz, hatta birbirinin
rakibi olarak düzenlendiler. 28 Şubat öncesi kontrol ettikleri dernek, vakıf ve cemaat
uzantılı kuruluşları kapatarak, başka bir adla
yeniden kurulmaları sağlandı. Artık 28 Şubat, kontrol etmediği, yönlendiremeyeceği
ve biçimlendiremeyeceği bir topluluk bırakmadı, her şeyi kontrol altına aldı.
Görünen o ki, 28 Şubat, uygulamaya
koyduğu ve kontrolünü sürdürdüğü süreçle halen devam etmekte ve duruma vaziyet
etmektedir. Seçimden önceki ses kayıtları,
görüntüler ve şantajlar da yine bu dönemin
ürünüdür. Bu ürün, kullanımından ziyade
yöntem ve ahlak olarak kendisini göstermektedir. Artık İslam adıyla var olan topluluklar, her nasılsa ahlakî bütün bariyerleri
yıkarak kendilerini var kılmanın derdine ve
hırsına kapıldılar. Bu yeni sürecin görülmesi,
takip edilmesi gereklidir. Demek ki yeni bir
sürecin başlamış olduğu görülmüştür.
Türkiye Cumhuriyeti’nde uygulamaya
konulan ve sürekli değiştirilerek dikkatlerden kaçırılan din eğitimi de bir şekilde giderek Selefi bir hal almıştır. Hatta YÖK’e
kadar bu düşüncedeki insanların ulaşmış
olmaları da pozitivist eğitim ve zihin dünyasını kurup yerleştirmiş durumdadır. Bu bakımdan meselenin etkiyeceği ve yerleşeceği
alan daha naif hale gelmiş ve bir sonraki zaman dilimi için olgunlaştırılmaktadır. Böylece resmî bir adı oluşmayan kuluçka alanının sağlamlığı karşısında bilgi, akıl, davranış
ve ahlakî bir hazırlanışın kurulduğu yerler,
birden fazla alanı kapsayacak şekilde uygun
hale gelmektedir.
Yanlış nerede?
Üniversite, Millî Eğitim ve cemaatlerin,
hayatın tamamını talep eden müessese ve
Tersinden bir yerde Şiilerin, Alevilerin
kafalarında bir olmamasına rağmen, sadece
onları bir Şiileştirme programı bulunmaktadır. Bunun dışında yapacakları fazla bir
şey yok -veya bunu ortaya koyabilecekleri
imkânları da bulunmamaktadır-. Hele söz
konusu ülke İran olunca, iki manevî mer-
ekim 2014
27
haberajanda
Kapak Dosyası
Sufi alanın kendi içerisindeki geniş bandı giderek daraltılmış ve sufiler
birbirleri içerisinde -bir bakıma Selefi ve Şii bölünmesindeki model gibiayrıştırılmışlardır. Bundan dolayı mesela Aleviler, öncelikli olarak bu alandan soyutlanmıştır. Alevilerin soyutlanmasında iktidar imkânları, siyasî,
akademik ve sivil toplumun imkânlarının seferberliği ile gerçekleştirilmiştir.
Böylece Alevilik, -başka bir alanda yeniden inşa edildiklerinde- kolaylıkla
hamle yapılacak bir alana dönüştürülmüştür. Aleviler gibi diğer sufi topluluklar da Ehl-i Beyt muhabbeti etrafında şekillendiklerine göre, hem Sünni,
hem Şii dailerin birinci dereceden hedef kitlesi arasında yer almaktadırlar.
temsilcileri zihniyet olarak giderek Selefileşmeye başladılar. Esas sorun ise bu Selefileşme karşısında kamusal bir adlarının
bulunmaması, zihniyet olarak bunu muhafaza ediyor oluşları, yaşanan siyasî, askerî
ve istihbarî hamleler altında gizlenmeye ve
süreci hiç kimseye dokundurmadan rahatlıkla sürdürmeye devam ettirmektedirler.
Bu şekilde programı kuranlar, istedikleri her
bir hücreyi harekete geçirebilirler. Üstelik bu
hücreler, 28 Şubat sürecinde yeni bir başlangıçla ve yeni adlarla kamuya servis edilirken,
iktidarsa kendisine servis edilen bu hücrelerle birlikte yol yürümektedir.
Program ya da verilen sözler dışında hareket edilecek olursa, mutlak ama mutlak
olarak sahabe hayatından tabloların hepsi, Sûr’un üfürülmesinin ardından ayağa
kalkarlar. Son hadiseler bunu bir kez daha
göstermiştir. Yeniler için de hazır olarak
bekleyebiliriz. Türkiye gündemini yakın
zamandan beri meşgul eden paralel yapı
tartışmalarının merkezine, bir bakıma malzemeye dönüşen cemaatten kaçışın yeni
adresleri ise 28 Şubat sonrası yeni ad ve şekilleriyle kamuya mâl edilmiş dernek, vakıf
ve sivil toplum kuruluşlarıdır.
Bu sürecin bir neticesi olarak yeniden dirilmiş ve faaliyet alanlarını giderek genişleten bu topluluklar için yeni bir söylem olan
Selefi format, kendilerine çekilmiş ve işlen-
28
ekim 2014
miş kitlelerdendir. Bu bakımdan da zararsız,
güvenilir ve iş bilir olarak güvenilir şekilde
takdim edilmektedir. Yani kendiliklerinden
bir program ve hedeflerinin oluşuyla var
olmak yerine, iddialarının hemen hiçbirisini gerçekleştirecek fiiliyatı bulunmayan,
zamanın dilini ve ahlakını kendilerine şiar
edinmiş bir faaliyetin parçası olarak devam
etmektedirler. Bu durumda iktidar, formatlarına ve yazılımlarına dokunmadığı bu topluluklarla nereye kadar ve nasıl bir zeminde
birlikte hareket edecektir?
Türkiye, 1980’li yılların belirsiz zaman tünelinden geçip yeni bir programın parçasına
dönüştüğünde, “İslamî Hareket” de doğal
olarak yeni bir söylemin sahibi olmuştu. Bu
süreç, kısa bir süre sonra farklı alanda verdiği
mücadele ile sektörel bazda birden fazla alana yönelmenin ötesinde, kendi içinde farklı
gruplara ayrıştı. Doğrusu “İslamî Hareket”
söylemi ve bu söylemin kavramsal çerçevesinin kurgusu ve dizaynı, bir şekilde “canlı”
olmak hasebiyle kendi hükmünü işletmiş ve
ilgili çevreleri beklediklerini de belirleyecek
ve yönlendirecek bir güce ulaşmıştır.
Doğal olarak beklentiler ve ulaşılanlar arasındaki farklılık, toplulukların “ümmet” birliğinde farklılığa yönelmelerine yol açmıştır.
Bu durum, bir şekilde toplulukların birbirleriyle olan ilişkilerini en alt düzeye indirmiş
ve aralarındaki mesafe giderek açılmıştır.
Doğrusu AK Parti, kuruluş gereği olarak
bu gruplarla mesafeli başladığı yapılanma ve
gelişme döneminde, adı geçen toplulukların
nasıl farklı bir yerde kendileri için güvenli
alanlar ürettiğinden uzak kaldı. Kamusal bir
çatışmaya dönüşünde bu grupların önemli
bir kısmı yeniden meydana davet edildi ve
bahsi geçen topluluklar bu mücadelenin
parçasına dönüşmekte zorluk çekmediler.
Bu durum, “İslamî Hareket” olarak isimlendirilen toplulukların ideolojik ve bir
program sahibi olmaları nedeniyle daha
dirençli ve gözü kara kişilerden oluşmasının avantajlarını da barındırmaktadır. Bütün bunlarla beraber yelpazenin genişliği,
aynı zamanda merkezden uzaklaşmayı da
beraberinde getirdi ve bir şekilde memnun
olmayan, kendince memnun olacak alanları
üreten topluluklar giderek iki ana eksen etrafında birbirlerinden bağımsız ve habersiz
şekillenmeye başladılar. Belki de söylemlerinin giderek mayalanması beklendi. Irak,
Suriye ve Türkiye özelinde tartışılan ve konuşulan bu yeni konular, mayalanma sürecini tamamlayan bu topluluklar için sadece
heyecan verici değil, aynı zamanda taraftar
olmalarını da sağlamayı başardı.
Bu geçen üç dönemlik iktidar döneminde
de AK Parti, kuruluşun ve siyasî faaliyetin
gereği olarak devletleştirme ve merkezileştirmeyle partinin siyasî organlarının dışında
gençlik hareketi ve cemaat faaliyetlerine izin
vermedi. Hatta alanı bırakmış olduğu Fethullah Hoca hareketini de “paralel” olarak
isimlendirmek ve mücadele etmek durumuna düştü.
Hemen bütün toplulukların dernek ve
vakıf üzerinden merkeze ve siyasî alana çekildiği bu zaman diliminde, mevcut program içerisinde yer almayan, alsa bile kendine
özgü bir Müslümanlık modeli geliştiren kesimlerse varlıklarını daha kolay sürdürdüler.
Prof. Dr. Ahmet Taşğın
Kendilerini meşrulaştıracakları zemini ise
hâlihazırdaki gidişattan üretmek zor olmadı. İşte iktidarın dokunamadığı iki ana kesim olan Selefi ve Şii toplulukların, Türkiye’nin hemen her şehrinde, ilçelerinde ve
köylerinde azımsanamayacak kadar tabanı
bulunmaktadır.
Kur’an’a göre mi, -tahrif
edilmiş- Tevrat veya İncil’e
göre mi?
Bütün bunlardan sonra görünen ve bilinen o ki, Selefiler ve Şiiler, haddizatında
başka bir şeyle savaşıyormuş gibi görünmekteler. Fakat yine bilinen ve görünen o
ki, İslam dünyasında da Şii ve Sünni savaşı
bulunmakta ve giderek tehlikeli bir boyut
kazanmaktadır. Bu savaşın bütün parçaları
giderek daha da muhkem kılınarak, geri dönülmesi mümkün olmayacak daha karmaşık bir savaşa, hem de bir iç savaşa doğru sürükletilmektedir. Mevcut haliyle Türkiye’de
faaliyetlerini başarılı bir şekilde sürdüren ve
yasal kuruluşlar aracılığıyla da varlıklarını
koruyan topluluklar, giderek faaliyetlerini
arttırmakta ve daha fazla görünür hale gelmektedirler.
mevzi arayışına sürüklemiştir. Doğal olarak
onlar da kendileri için hazırlanan/layık görülen karşısında ciddi bir memnuniyetsizlikle manevî boşluğu doldurdukları alanlara
yönelmişlerdir. Maalesef AK Parti’nin ilgili
organları, araştırma merkezleri ve akademik
çevreleri de konuyu önemsememiş ve geçiştirmiştir.
Sonuç olarak Türkiye yerli Selefi ve Şiilere
sahiptir ve bunlar ülkenin en ücra yerlerinde
dahi küçük öbekler halinde teşkilatlı halde
bulunmaktadır. Yakın zamanda çatışmaya
veya çatışmanın merkezinde olacak şekle
iktidara yüklenmesi, yine bu topluluklardan
yeteri derecede haberdar olduklarını göstermektedir. Hatta bundan da öte, adı geçen
toplulukların her türlü finansını, lojistiğini
ve zeminini de yine bölge üzerindeki hâkim
güçler sağlamaktadır. Giderek başarıya
ulaşmalarında, akabilecekleri ve yol alabilecekleri güzergâhlar kontrollü bir şekilde
arındırılmaktadır. Bunun için de iktidara
baskı yapılmakta, hatta “işbirlikçi” iftirasıyla
suçlanmaktadır. Uluslararası -ki yine bu da
kendileridir- yalnızlaştırma ve kuşatmaya
doğru çekilmekte ülkemiz ve kara para aklamaktan, teröristlere yardım yapmaktan ve
IŞİD’in Türkiye kamuoyu nezdinde dünyayla aynı zaman diliminde duyulması veya
bu haberlerin tedavül edilmesi de dikkat
çekicidir. Nasıl oluyor da yakınımızda veya
ülkenin içerisinde bu düzeye ulaşmış bir
akım hakkında medyatik bir bilgilendirmeyle konuya vakıf hale geliyoruz? Suriye
ve Mısır’da yaşanan hadiselerin ardından
daha rahat ve etkili görülmesini sağlarken,
Türkiye kökenli birçok kişinin çatışmak
veya cihat etmek üzere cepheye gittikleri
haberleri hem medya organlarında, hem de
fısıltı olarak dolaşıyor.
AK Parti’nin üç dönemlik başarılı politik süreci, muhataplarının farklı yöntemlere
başvurarak hamle yapmalarına neden olmuştur. Bu hamlelerden bazıları kısmen de
olsa başarıya ulaşsa da büyük oranda netice
alacak bir etki oluşturamamıştır. Sıkıntılı
geçen bu dönemde AK Parti, toplumsal bütün katmalardan oy ve destek almış ve muhabbet görmüştür. Fakat bu süreçte gerilim
ve siyasî alanın yoğunluğu, toplumun bazı
kesimlerinin de kenarda kalmasına neden
olmuştur. Bunlar arasında toplumsal katmanları iktidarın oluşturduğu yeni burjuvazi
ve seçkinlerin geri kalan kesiminin sisteme
eklenememesi, bahsi geçen çevreleri yeni bir
hazır zemin olarak durdukları görülmelidir.
Her iki topluluk da gelişirken ara topluluklar yok almaktadır. Şii ve Selefi hareket
daha yakından ilk hamleyi, etraflarına dokunma mesafesinde bulunan ara topluluklara hücum ederek Şii veya Sünni olmalarını
sağlamakta veya zorlamaktadırlar. Onların
faaliyetleri karşısında olumsuz tavır takınanları veya kabul etmeyenleri öldürerek
veya sürerek kurtulmuş olmaktadırlar.
Batı’nın, özellikle bölgede söz sahibi olan
çevrelerin, adı geçen topluluklar üzerinden
silah sağlamaktan tutun da bir dizi faaliyetin
parçasına dönüştürme programı dâhilinde
her türlü silahın kullanıldığı bombardımana
tutulmaktadır.
Bilgiyi merkeze alarak, kulluğu ve tevhidi
yeniden güncelleyen Müslümanlar, varlık
alanını ihmal etmelerinin bedelini kendilerine ve muhataplarına ağır ödetmektedirler
ki daha uzunca bir süre ödetmeye de devam
edeceklerdir. Artık İslam dünyası, yeniden
okumaya başladığı savaş ve yöntemleri aracılığıyla Tevrat ve İncil yorumlu bir dünyanın parçasına dönüşmüştür.
ekim 2014
29
haberajanda
Dosya
17-25 Aralık darbe
girişiminin ardından savunmaya
geçen paralel
yapı, basın-yayın
organlarıyla hep
şunu söyledi: “28
Şubat’tan da beter!” Şimdilerde
söylenen bu söz,
bir adım daha ileriye götürülerek
şöyle dillendiriliyor: “12 Eylül
öncesi gibi…” Sizce
bu söylem genişlemesi neye atıfta
bulunuyor?
***
Bu fakir, “Kürdistan
kuruldu” dedikodusunu paralel
yapıya yakınlardan
duymuştu duymasına ama çok geçmeden bir başka
fısıltıyla dehşete
düştü: “Aleviler
Anadolu’da silahlanıyor!”
***
1990’lara atıfta
bulunduğumuz
bu çalışmayla
Türkiye’yi yakın
henüz geride bıraktığımız “serhildan”
isimli kışkırtmanın
ardından bekleyen
yeni Gazi olayları
açısından uyarmak
istedik. Peki, 2015
genel seçimlerine
kadar sadece sokak
olaylarına mı şahit
olacağız? Hangi tür
suikast hangi partinin genel başkanına, nasıl bir tertip
hangi valiye karşı
düzenlenecek?
30
ekim 2014
2015 MUHAREBE
BİR KAZAN DAHA K
Mehmet Serhat Bıçak
[email protected]
Sİ’NE DOĞRU K
AYNATILIRKEN…
URBAN Bayramı, genellikle
birinci günü
itibariyle meşguliyeti ve mutlu
yorgunluğuyla
geçer Müslümanlar için. Bu
yüzden de Ramazan Bayramı’na nazaran daha olanlardan bîhaber yaşanır
Kurban Bayramı’nın ilk günü. Yine böyle
yaşanan bir ilk bayram gününün geçeceği sanılırken Güneydoğu şehirlerimiz ile
İstanbul’dan bayrama hiç yakışmayan
haberlerle bir dehşet fırtınası tutuldu
ülkemiz.
>> İnsan beyni öyle çalışıyor ki, normal şartlar
altında alaka kuramayacağı hatıraları, gördüğü
başka manzaralar karşısında çarprazlama biçimde anımsıyor. İşte biz de hatırladık ilkokulu
henüz bitirmiş olduğumuz zamanları böylelikle. “Gazi Mahallesi olayları” deniliyordu yine
dehşetin solunduğu günlere. Gazete ve televizyonlarda verilen haberlerin daha da korkutucu
olanları mahallelerde, hatta belirttiğimiz gibi
daha gitmekte olduğumuz ilkokul sınıflarında
geziniyordu.
Alevi olan birçok arkadaşımın dilinden dökülen kan rengindeki cümleler, o günlerde hem
o haberlere bakmakta bana güçlük çektiriyor,
hem de okula gitmemek için türlü bahaneler
hazırlıyordu. Gazi Mahallesi’nde bir kahvehaneye açılan yaylım ateşi sonucu vatandaşlarımızı yitirmiştik, ancak okula gittiğimiz her
gün o çocuk ruhlarımızla pencerelere bakıyor,
bir araba bekliyor ve belki de ölümün bize nasıl
rastlayacağını canlandırıyorduk gözlerimizin
önünde. Bir gün Alevi bir arkadaşımın her
günkü andı içip de sınıfa girdikten sonra aktardığı şu sözleri buraya not etmek istiyorum:
“Yüzleri maskeli adamlar, derenin altında kalan
Çeşme İlkokulu’nu basmışlar ve bütün öğretmenlerle birkaç çocuğu öldürdükten sonra ‘Sıra
Afet İnan’da!’ yazmışlar…”
Dedik ya, o günlerde basında yer alan haberleri biz misliyle küçücük ürkek sinelerimizde
yaşıyorduk. Dedikoduda geçen Afet İnan, gitmekte olduğumuz Afet İnan İlköğretim Okulu
idi ve söz konusu Çeşme İlkokulu ise yalnız bir
mahalle aşağıdaydı.
Cafcafın tükenmediği o günlerde, bir yanda PKK, bir yanda DHKP-C, bir yanda Gazi
Mahallesi’nde yaşananlar gibi faili meçhul cinayetler ve sokak olayları vardı ve her geçen gün
ekim 2014
31
haberajanda
Dosya
daha da ayrışan, korkuya mahkûm olan bir
toplum haline geliyorduk.
Yakın zamanda Gezi gibi bir kalkışmayı da görmemize rağmen bu çocukluk
hatıralarını anımsamayışımızı düşününce,
Güneydoğu’da ve özellikle İstanbul’da yaşanan günümüz eylemlerinin nasıl bu manzarayı tekrar gözümüzde canlandırdığını
çokça sorguladık. Zira benzer nitelik veya
unsurlar mı vardı ki bu korkunç hatırlama
seansına girdik?
ABD gözlerimizin içine
bakarken…
10 Ağustos 2014,Türkiye Cumhuriyeti’nin
tam bağımsızlık yolunda girdiği en kritik virajlardan biriydi ve başarıyla geçildi. Ancak
önümüzde Ankara-Konya yoluna benzeyen
dümdüz, geniş, ancak ilerledikçe görüş kaybının yitirildiği bir aralık var. Bu aralık, 2015
genel seçimlerine kadar sürecek buğulu bir
mesafe görüntüsü vermeye başladı bile. Sı-
32
ekim 2014
nırımızda yaşanan savaş ve iğrenç cinayetlerin üflemiş olduğu psikoz, bir anda bir
ergenin suçluluklarla dolu olaylar zincirine
karşı başvurduğu kaotik savunma düzenini
önümüze koydu.
Suriye ve Irak’ta yaşanan ve kaç yıldır
tonla birikmiş gelişmeyi bir anda bir kenara
koyduktan sonra, ülkemize en yakın sınır
mesafelerinden birine sahip olan Ayne’lArab’a (Kobani) odaklandık. Bu odaklanma, suçluluklarla dolu olaylar zincirine karşı
“Hayır! Asıl suçlu bunlar ve her şeyi onlar
yaptılar!” diyen söz konusu ergenin bağırış
çağırışıyla ateşe dönüştü.
IŞİD terör örgütüne dair yaptığımız çalışma, Haber Ajanda-Dünya Lideri Özel
Sayısı’nda yayınlanmıştı. Bu çerçeveye göre
Suriye ve Irak’ta, eli kanlı bu örgütün kime
çalıştığını, serüvenini ve Türkiye ile nasıl
asla aynı karede yer alamayacağını anlatmaya çalışmıştık. Bizim çalışmamız bir yana
dursun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de
her gün içine çekilmeye çalışıldığı kumpası
deşifre etmeyi başarmıştı. Bu başarının en
önemli kanıtı, bahsi geçen örgütün elindeki
vatandaşlarımızın kurtarılmasıydı.
IŞİD’e karşı başlatılacak ABD öncülüğündeki operasyonlara Türkiye’nin nasıl
destek vereceği merak ediliyordu. Ancak
özellikle basireti bağlı ABD açısından bir
sorun vardı: Türkiye’nin bu mücadeleye
doğrudan girmesi mi lazımdı, yoksa yardımcı oyuncu olması mı? Zira Türkiye,
yaptığı deşifrenin ardından bölgeye olan
hâkimiyetini İngiltere’ye kanıtladığı gibi
ABD’yi de bir depresyona sokmuştu.
Irak’ta deşifreye uğrayan örgüt, Ortadoğu’da adını duyurduğu Suriye’ye yeniden
bir geçiş yaptı ve Kürtlerin yoğun yaşadığı
Ayne’l-Arab’a dayandı. ABD, işte bu anda
Türkiye’nin gözünün içine bakıyordu: “Bir
şey söyle!”
ABD’nin bu depresyonuna karşılık Tür-
Mehmet Serhat Bıçak
kiye Büyük Millet Meclisi, dünyanın “1
Mart” namıyla bildiği ve reddettiği meşhur
tezkereyi adeta unutturmak isteyen bir karar
alarak Türkiye tarihinin en kapsamlı tezkerelerinden birini çıkardı. Bu hamleye verilen
cevap, “Gittiğiniz yolun ilk yüz metresi çukurlarla dolu, dikkat!” sırıtışında bir tepkiyle
oldu. Zira AK Parti ve MHP’nin geçirdiği
tezkere, CHP ve HDP tarafından şiddetle reddedildi. HDP Eş Genel Başkanı ve
Cumhurbaşkanlığı seçiminin sempatik (!)
ismi Selahattin Demirtaş’ın şu dehşet dolu
çağrısı hiçbir zaman unutulmayacaktır: “Sokaklara çıkın!”
“Sokaklara çıkın!”
“Sokaklara çıkın!”çağrısı, aslında bu kompleks satrançta yaşanan bir akıl zorlamasının
ürünüydü. Yani Türkiye’nin yapacağı hamleler öngörülmüştü, ancak yapılacak hamlelerin
her birinde bir köşeye sıkışma tehdidi vardı.
Her iki seçimde de millet, rehine olayındaysa
istihbarat çalışması bu hamlelerin boşluğunu
gözlerine sokmuştu.
Türkiye 30 Mart yerel seçimlerine hazırlanırken, bir dedikodu her gün ufak ufak salınıyordu sokaklara: “Kürdistan kuruldu; PKK
kendi emniyet güçlerini, kendi yargısını bile
yapılandırdı. Vatan bölündü!” Bu dedikodu
bizim kulağımıza çalındığında, beynimizde
çocukluk hatıralarındaki “Sıra Afet İnan’da!”
çekmecesi açıldı. Zira biz Afet İnan’daydık
ve Çeşme sadece bir mahalle aşağıdaydı
ama görebilmemize rağmen korkmuştuk.
Yani Ankara’da olup Kürtlerle komşu ve
hatta akraba olmamıza rağmen neden onlardan böyle şeyler duymuyorduk? Hâlbuki
onlarla beraber Diyarbakır’ı da, Mardin’i de,
Ağrı’yı da, Van’ı da görebiliyorduk.
İşte bir taş oynatırken beş hamlenin önceden düşünüldüğü satranç tahtası burası,
yani Kürt meselesiydi! Çözüm Süreci’nin
alenî şekilde yürütülmesinden evvel Oslo
görüşmelerinin işportaya düşürülmesi, yorumlarda bir cemaat ile Hükümet’in arasının açıldığı, zira MİT Müsteşarı Hakan
Fidan’ı ifadeye çağırarak gıyabında “dönemin” Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı
köşeye sıkıştıran savcının bu “bir cemaat” ile
yakınlığının olduğu söyleniyordu. Yani birileri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşıyla problemini “çözmesini” istemiyor,
hamlelerinin planlarını da tüm ihtimallere
göre yapıyordu. “Sokaklara çıkın!” talimatı
da bu hamlelerden 17-25 Aralık darbe te-
şebbüsü şeklinde yapılan taş oynatmanın
ardına gelecek üçüncü hamleydi. (Birincisi
MİT tırlarının durdurulması, ikincisi konsolosluk çalışanlarıyla ailelerinin rehin alınmasıydı.)
taşla iki kuş vurulmuş oldu: Hem dedikodunun gerçeğe dönüştüğü havası verildi, hem
de manevî bağ kuvvetlendirildi.
“12 Eylül öncesi gibi…”
Yukarıya aktardığımız “Kürdistan kuruldu” dedikodusu, paralel yapıya mensup
Emniyet mensupları arasında yayılan ve
bu sayede de bütün ülkeye fısıldanan bir
dedikodu ve sıradaki dördüncü hamle idi
ve bu dedikoduyu gerçeğe dönüştürecek
olan fitilin ateşlenmesi, “Sokaklara çıkın!”
şeklindeki feveran ile meydana geldi. Paralel yapıya mensup Emniyet mensuplarının
aralarında geçen diyaloglar özetle şu şekildeydi: (Güneydoğu’da görev yapan polis, o
bölgede görev yapmayan polis tertibine:)
17-25 Aralık darbe girişiminin ardından
savunmaya geçen paralel yapı, basın-yayın
organlarıyla hep şunu söyledi: “28 Şubat’tan
da beter!” Şimdilerde söylenen bu söz, bir
adım daha ileriye götürülerek şöyle dillendiriliyor: “12 Eylül öncesi gibi…” Sizce bu
söylem genişlemesi neye atıfta bulunuyor?
“Çözüm Süreci var diye hiçbir şeylerini ellemiyoruz ama adamlar gözümüzün önünde
yargılamalarını yapıyorlar, kimlik kontrolü
gerçekleştiriyorlar, vergi alıyorlar…”
bir şekilde bazı şeyleri görmüş ve yakalamış
kimselerin başından geçenleri izledi toplum.
Bu yayınların en net ve özet mesajı şuydu:
“Bu cemaate girmeyin!”
Adını her ne kadar basında “Kobani veya
IŞİD karşıtı eylemler” diye duysak da hiçbir şekilde kabullenmediğimiz bu anarşist
aksiyon, Güneydoğu’da görev yapmayan
paralelci Emniyet mensubu tarafından kabullenildi ve “Bizim abilerimiz bu vatanı
daha çok seviyorlar, başlarım çözümüne!”
tepkisinde şekillendi. Bu mensupların aileleri ve söz konusu cemaatin profesyonellerinin yemine gelen diğer masumlar, daha
da bu yapıya bağlanarak Çözüm Süreci’ne
ve mimarlarına hınçlarını geliştirdi. Yani bir
30 Mart ve 10 Ağustos seçimleri süresince Fethullah Gülen ve cemaati üzerine
odaklanılan yayınlar yapıldı. Bu yayınlar
boyunca söz konusu cemaate girip çıkmış,
“Bu cemaate girmeyin!” cümlesiyle “Bu
cemaatten ayrılın!” mesajı arasındaki teknik
farklılık ortadayken, “Ayrılın!” mesajı vermek yerine psikolojik bir hata yapıldı ve sadece “Girmeyin!” kodu kullanıldı. Hâlbuki
bu yayınları yapanların karşısında, boyunlarını bükmüş halde “Biz mi örgütüz?” diye
inleyen samimî Müslümanlar vardı. Ancak
bunların bağlılıkları, “Ayrılın!” mesajının bir
türlü kendilerine –belki de inatla- iletilmemesinden dolayı yukarıda anlattığımız operasyonlarla daha arttırıldı. Her gün 17 yıl
ekim 2014
33
haberajanda
Dosya
hazin halini aktarmadan geçemeyiz.
Daha önceki yıllara göre daha muhabbet
kokan bu organizasyon, belirtmiş olduğumuz
zevatın Erdoğan’a cephe almasından ötürü
bu fotoğrafı verdi. Peki, bu zevat hangi kimlerden oluşuyordu? Şimdi ta en başa dönecek
ve o korku dolu çocukluk günlerine, Gazi
olaylarının yaşandığı 1995’e gideceğiz…
Dedikodunun menşeine
yolculuk
öncesini yeniden yaşadığı kulağına fısıldanan mensup, abi ve ablalarının söyledikleri
kehanetlerin gerçeğe dönüşmesiyle daha da
bağlandı, daha da hırslandı ve kendine göre
daha da vatansever oldu.
Mevcut mensupların samimiyetleri arttırılırken, “Ayrılın!” mesajı vermeyenlere inat,
başka zümrelerde bulunanlara “Gelin!” diyen
bir yapı vardı. “Öyle ‘Gelin!’ demekle millet
gelir mi?” diye düşünmeyin, elbette bunun
bir altyapısı, bir yatırımı olmalı; zaten şimdi
biz de o yatırımı anlatacağız: “Alevîler tarafından yönetilmeyen Alevî dernekleri”…
Yukarıdaki ara başlığın altında demiştik
ya “28 Şubat’tan da beter” derken “12 Eylül
öncesi gibi” diyorlar diye, şimdi sizden 12
Eylül öncesini ve darbe şartlarının getirilerini hatırlamanızı istiyoruz. Sağcı-solcu,
ülkücü-komünist ve Alevî-Sünni çatışmaları, Mamak, Ulucanlar, Selimiye ve Diyarbakır mahkûmiyetleri vs. (“12 Eylül öncesi
gibi” söylemini geliştiren grubun önderi de o
günlerin Erzurum’unda “Komünizmle Mücadele Derneği’ni kuranların yanındaydı.)
Çözüm Süreci ile başlatılan kardeşlik
problemine çare bulma serüveni sırasında
yaşadığımız ve bahanesi güya IŞİD olan bir
eylemler manzumesiyle karşılaştık. 28 Şubat sürecinde sokak çatışmaları yoktu ama
–bu paralelcilerin korktuğu ve korkuttuğusilahsız, taşsız, bedduasız beyaz eylemler
vardı. Ancak 12 Eylül öncesinde yukarıdaki
34
ekim 2014
sıkıntılarla karşı karşıyaydı herkes ve sokakta ölüm vardı, tıpkı güya Kobani, güya IŞİD
diye diye devlete karşı ayaklananlar yüzünden 3 gün içinde 35 kişinin yitmesi gibi.
“Aleviler silahlanıyor”
dedikodusu
Bu fakir, “Kürdistan kuruldu” dedikodusunu paralel yapıya yakınlardan duymuştu
duymasına ama çok geçmeden bir başka
fısıltıyla dehşete düştü: “Aleviler Anadolu’da
silahlanıyor!”
Bu haberi aldıktan sonra nasıl düşüneceğimize, nasıl hareket edeceğimize dair şahsen hiçbir fikrimiz yoktu, bir fikir karmaşası
yaşıyorduk. Zira Kurban Bayramı’na denk
gelen olaylardan önce Çözüm Süreci sebebiyle yapılabilecek bir hamleyi biz de tahmin edebiliyorduk, ancak bu daha da büyük
tehlikeleri ve Çözüm Süreci’nin ardından
konuşulacak Demokratikleşme Planı ve
Alevî Açılımı’nın hiç müzakere edilmeden
çöpe atılacağını gösteriyordu. Yani dedikodu varsa, hamle de vardı.
Bunları düşünürken yavaş yavaş bazı şeyler kendini göstermeye başladı. Birtakım
Alevîleri derneklerini Erdoğan’a yaklaştıran
zevat cephesini belli edince, ileriki dönemde
masaya yatırılacak Alevîler konusunu mevcut hükümetin muhatap bulamadan kapatacağı belli oldu. Bu noktada Ramazan ayı
içerisinde Alevî büyüklerine yönelik verilen
iftar yemeğinde ortaya çıkan manzaranın
Başlarken hatırımıza gelen olayların adı
“Gazi Mahallesi” idi. 1990’lı yılların olay
bitmez günlerinden birine daha uyanmıştık.
İstanbul Gaziosmanpaşa’daki (Sultangazi)
Gazi Mahallesi’nde, 12 Mart 1995 günü
dört kahvehane ve bir pastane, şoförüyle
birlikte gasp edilmiş bir taksiden açılan yaylım ateşiyle tarandı. Bir vatandaşımız saldırı
sırasında hayatını kaybederken 25 kişi de
yaralandı. Gasp edilen taksinin şoförü ise
olay sonrasında öldürüldü, aracı ateşe verildi. Olayı protesto etmek üzere polisin olay
mahalline geç geldiğini iddia eden mahalle
sakinleri, semt karakoluna yürüdü. Polisin
açtığı ateş sonucu ise bir vatandaşımız daha
hayatını kaybetti. 12 Mart’ı izleyen iki günse tam bir trajediydi ve saldırı için gasp edilen taksi şoförüyle toplam 19 vatandaşımız
hayatını kaybetmişti.
Türkiye’de yeni bir Alevî-Sünni gerilimi
çıkarmanın hesaplarını yapanlar, 90’ları örtülü kâbuslarla geçiren topluma taze sendromlar yüklüyorlardı. Elbette bu gerilimi en
düşük seviyelere indirmenin, hatta tamamen bitirmenin derdiyle düşünen aklıselim
ve samimî insanlar vardı. Ve o insanlar, bu
tür ortamlarda kardeşlik, birlik ve hoşgörü
cümleleri duymak, bu tür cümleleri uygulamaya aktarmak istiyorlardı.
O günlerden bir röportajı taşımak önemli şimdi. 14 Temmuz 1995 tarihli Milliyet
gazetesinde yayınlanan röportajı gerçekleştiren isim Ruşen Çakır. Çakır, sorularına
sözlü değil, yazılı cevap alıyor. Ruşen Bey’in
asıl amacı, “Değişim Sürecinde Alevî Hareketi” başlıklı dosya çalışmasına bir ilave
yapmak. Çakır’ın sorularını yanıtlayan kişi
ise Fethullah Gülen. (Dosyanın başlangıç
noktası, kafamızdaki kıvılcımın çakması da
bu röportajdır. Ancak bu röportajdan daha
önce, Zaman gazetesinde aynı yıl yayınlanan ve aynı konulara matuf bir başka röportaj daha mevcuttur.)
***
Mehmet Serhat Bıçak
“Bütün Alevilerin ayaklarının altına rahatlıkla
başımı koyabilirim...”
Alevilik, solculuk ve komünistlik değildir. Hele hele
sevgi, muhabbet, hoşgörü,
diğergâmlık, fütüvvet adına
vampirler gibi kan içicilik değildir. Kaynakları Hz. Ali’nin
(r.a.) Nehcûl-i Belaga’sı ise,
Mevlana’nın Mesnevi’si, Yunus Emre’nin deyişleri, Hacı
Bektaş-ı Veli’nin Makalat’ı,
Ahmed Yesevi’nin Hikmetler’i
ise onlar da kaynaklarına döneceklerdir. Dönecekler ve her
türlü istismar ağından kurtulacaklardır.
S
ON dönemdeki çıkışlarıyla ve cemaatinin
faaliyetleriyle hep
gündemde kalan Fethullah Gülen, Gazi olaylarının
ardından ‘Ben de Aleviyim’
demesiyle dikkatleri çekmişti.
Son olarak İzmir’de Başbakan
Tansu Çiller’den cem evi açmak
için destek istediği öne sürülen
Fethullah Gülen, kendisine
yazılı olarak ilettiğimiz soruları
yanıtladı.
• Alevî-Sünni ayrımı konusunda ne düşünüyorsunuz?
Temelinde sevgi, muhabbet,
birlik, düzenlik, yardımlaşma
ve birleştiricilik bulunan bir yol,
ne yazık ki Alevî değil, birtakım sol, komünist ve tamamen
bölücü, kan dökücü örgütlerce
sahipleniliyorsa, biz bunun Ale-
vilikle alakası olmadığını kabul
ediyor ve Alevî kardeşlerimizin
de aynı inançta olduğuna inanıyoruz.
defa Kemalizm’i dinamitleyeceklerdir. Çoklarının habersiz
bulunduğu bu hakikati ilk defa
burada ifade ediyorum.
Aleviliği istismar etmeye
çalışan bazı komünist örgütler
ve onlara alet olan ateistler,
hem İslam’ın, hem bu ülke
ve milletin, hem de arkasına
sığındıkları Atatürk’ün düşmanıdırlar. Yıllarca onu en büyük
faşist ve burjuva devrimcisi
olarak suçlayanlar, eğer emellerinde muvaffak olurlarsa -ki
inşallah olamayacaklardır- ilk
80’den sonra dünyanın her
tarafında dine dönüş başladı.
Demir perdenin çökmesi ile
bu daha da hızlandı. Protestanların Protestanlığa, Katoliklerin Katolikliğe, Budistlerin
Budizm’e dönmesi gibi, elbette
Müslümanlar da Müslümanlığa dönecekti. Gayet tabiî
olan bu vetirede, yıllarca sol ve
komünistler tarafından istismar edilen Aleviliğin de özünü
araması tabiîdir.
İslam içi siyasî kavgaların,
sahabe arasındaki birtakım hadiselerin tamamen tarihte kaldığı bir zamanda Sünni-Alevî
ayrımının yersizliği ortadadır
ve şu anda böyle bir ayrımı
destekleyecek hiçbir unsur söz
konusu değildir.
• Özellikle 1980 sonrası başlayan ve Alevî aydınlarınca
“Alevî Rönesansı” olarak
tanımlanan hareketliliği
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gaziosmanpaşa hadiselerinden bir buçuk ay kadar önce,
birisi vasıtasıyla yukarılara bir
rapor ilettim. İstihbaratta profesyonel bir dostumun verdiği
bu raporda, PKK tarafından
Almanya’da büyük hazırlıklar
yapıldığı, Türkiye’de bazı hassas
yerlerde Alevî ocak ve bucaklarının kundaklanacağı, Alevilerden bazılarının vurulacağı ve
bütün bunlar Sünnilere isnat
edilerek Alevilerin ayaklandırılıp bir Sünni-Alevî çatışması
meydana getirileceği bu raporda yazılıydı. Bunun arkasında
da PKK ve Abdullah Öcalan
vardı.
Bütün bunların dışarıdan
destek gördüğü, Batılı büyük
güçlerin hiçbir zaman birlik
halinde gelişmemizi istemediği
açıktır. Ve çok acıdır, Türkiye’de
Alevî olmadıkları halde Alevilik iddia eden birtakım ateistler, temelde din ve Atatürk
düşmanı, dolayısıyla din ve
vicdan hürriyetini garantiye
ekim 2014
35
haberajanda
Dosya
alacak olursak, Alevî deyince
ilk akla gelen şey, Hz. Ali (r.a.)
taraftarı olmaktır. Hz. Ali (r.a.)
fütüvvetin, kahramanlığın,
diğergâmlığın, hasbiliğin temsilcisi idi. O yiğittir, pervasızdır,
korkusuzdur, haksızlıktan
fersah fersah uzaktır. Bu açıdan
Alevilik, Seyyidina Hz. Ali’nin
(r.a.) amelde, davranışta, düşüncede arkasında olmak, ilave
olarak da Hz. Ali’nin (ra) bu
yanlarıyla diğer sahabeye yaklaşmak demektir.
Hz. Ali’nin (r.a.),
Efendimiz’in (s.a.v.) velayetini
temsil etmesi açısından, Hz.
Bediüzzaman Said Nursi buna
bir de velayeti katar. Türkiye’de
Aleviliğin ilk temsilcileri diyebileceğimiz Türkmenler, onun
daha çok mertliğine meftun
olmuşlardır. Ayrıca birer delikanlı, yiğit ve akıncı olarak
ordularımızın önünde yürümüş
ve erler, erenler, alperenler
halinde bu milletin i’tilasında
büyük hizmetler vermişlerdir.
• Siz, Gazi olaylarından sonra
“Ben de Aleviyim” şeklinde
bir açıklama yaptınız. Bununla neyi kastediyordunuz?
alması gereken laiklik düşmanı
çevreler, Kemalizm arkasına
sığınarak ateizm adına buna
destek verdiler. Fakat bereket
versin, Aleviler de, polisimiz de
çok basiretli davrandı. Gerçi
askerle polis karşı karşıya getirilmeye çalışılıyordu, polisin
basireti buna imkân vermedi.
Bu münasebetle işin başındaki
şahsa telefon ederek polisimize
tebriklerimizi arz ettim.
Niyetleri ülkeyi parçalamak,
polisi yıpratıp askerî bir cuntaya
“Gel!” demek, Müslümanları ve
millî, dinî hizmet veren müesseseleri ezmekti. Ayrıca, yıllarca
istismar edilen Alevileri yine
36
ekim 2014
aynı istismar çevrelerinin ağına
bir defa daha çekmek ve gerçekleri görerek bu ağdan kurtulmalarına fırsat tanımamaktı.
Allah izin vermedi. Türkiye’de
ateizme, din düşmanlığına
kilitlenmiş bir kesim, Alevilerin
devamlı surette belli bir siyasî
çizginin oy deposu olarak kalmasını istemektedir. Özlerine,
öz kaynaklarına ve şifahî kültürden yazılı kültüre geçmeye yönelen Aleviliğin, ister rönesans
deyin, ister reform deyin, aslıyla
buluşması tabiî bir vetiredir.
• Alevilik sadece Hz. Ali
taraftarlığı mıdır?
Meseleyi lügati açısından ele
Doğup büyüdüğüm evde
olsun, yetiştiğim medrese, tekkede olsun ve Bediüzzaman
çizgisinde olsun, Ehl-i Beyt
sevgisi ve tasavvuf Aleviliği
en önde gelen unsurlarından
biriydi ve biridir de. O kadar
ki, evimizde tüten Ehl-i Beyt
sevgisinden dolayı benim Hz.
Ali’ye (r.a.) olan tutkum, diğer
sahabeleri gölgeliyordu. Fakat
en başta Hz. Ebubekir (r.a.),
Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman
(ra) olmak üzere bütün sahabenin büyüklüğü müsellemdir.
Onlara da sevgi ve bağlılık
duymak gerekir. Bu yüzden
yıllarca Hz. Ali’ye (r.a.) olan
muhabbetimin diğer sahabeye
olan sevgimi gölgelememesi
için çok çalışmışımdır.
Hz. Ali (r.a.) “Haydar-ı
Kerrar”dır, Damad-ı Nebidir,
pek çok hususi fazilette ve
bilhassa Efendimiz’in (s.a.v.)
mübarek soyuna, bu soydan
kıyamete kadar gelecek çok büyük velilere baba olmada bütün
sahabeye üstündür. Bu cihetten
Hz. Hasan da üstündür, Hz.
Hüseyin de üstündür. İşte bu
tasavvuf veya velayet Aleviliği
açısından öyle demiştim. Fıkıhta takip ettiğim Hanefî
mezhebi de büyük ölçüde Hz.
Ali’ye (r.a.) dayandığı gibi, Hz.
İmam-ı Azam Ebu Hanife ile
Hz. İmam-ı Cafer es-Sadık
arasında da büyük bir yakınlık
vardır.
Bizim mesleğimizde Hasenilik esastır. Hz. Hasan,
Hz. Muaviye’ye karşı hilafet
davasından vazgeçerek İslam
toplumunun birliğini sağlamış
ve Müslümanlar arasında kan
akıtılmasını önlemiştir. Yani o,
siyasetle, dünyevî makam ve
mevkilerle alakasının olmadığını ve aslolanın Müslümanların
birliği olduğunu bizzat davranışıyla ortaya koymuştur. İşte
bu manada Hz. Hasan’ın çizgisindeyim ve öyle düşünüyorum.
“Hz. Ali’yi (r.a.), Hz. Fatıma’yı
(r. anha), Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin’i seviyorum” diyen
Alevilere karşı bağrımız açıktır.
Böyle çok engin, herkese açık
bir yanımız var. Her seviyede
bulunan Aleviye karşı da yardıma hazır bulunduğumuzu
rahatlıkla söyleyebilir, hepsinin
ayaklarının altına başımı rahatlıkla koyabilirim.
Bu manada Gaziosmanpaşa
olayları münasebetiyle “Ben de
bir Aleviyim” dedim. Annem
de o kadar Alevi idi, babam
da o kadar Alevi idi. Çünkü
o duyguyu, o düşünceyi bana
telkin eden babamdı. Evet, Hz.
Ali’nin (r.a.) kahramanlıklarını
anlata anlata ruhumda kahramanlık düşüncesini bana aşılayan o olmuştu.
• İzmir’de Başbakan Tansu
Mehmet Serhat Bıçak
Çiller’den cem evi açmak
için izin istediğiniz doğru
mu? Doğruysa, bu talepteki
amacınız nedir?
Herhangi bir ferdin cami
yapmak veya cem evi açmak
için Başbakan’dan izin istemesi
söz konusu olamayacağına göre,
böyle bir iddia fevkalade manasızdır. Başbakanlık’la görüşmeden önce, içlerinde Alevi
dedelerinin de bulunduğu bazı
Alevi vatandaşlarımızla elçiler
vasıtasıyla veya bir sofrada yüz
yüze gelerek konuştuk, bazı
meseleleri müzakere ettik. Bana
cem evi yapma hususunda
işbirliği teklif ettiler. Cevaben,
“Bazı kardeşlerimiz, bazı Alevi
vatandaşlarımız bizim böyle bir
şeye doğrudan katılmamızdan
rahatsız olabilirler. Siz cem evi
yapmak mı düşünüyorsunuz,
yoksa kültür lokali veya okul
açmak mı planlarsınız, her
ne yaparsanız biz de arkadan
destek veririz, bu işe doğrudan
karışmayalım” dedim.
Başbakan’la İzmir’de görüşmem daha yeni gerçekleşti. Benim bu vaadim ise bundan çok
önceydi. Başbakan’a İzmir’deki
görüşmede yeraltı dünyası ile,
mafya ile alakalı endişelerimi
aktardım. Ve bütün bunların
faturasının kendisine çıkarılacağını söyledim.
Cem evi açma hususunda
Alevî kardeşlerimize yardım
vaat etmem konusunda şunu
diyebilirim ki, “Alevilik, yıllarca şifahî bir kültür olarak
kalmıştır; şu ilim asrında onun
da yazılı kaynaklarına dönmesi
gerektir diye düşünüyorum”.
Ayrıca benim, Alevî vatandaşlarımın cem evlerine saygılı
olduğum ölçüde, o da benim
duyguma, düşünceme saygılı
olacaktır.
• İslamî çevrelerin büyük
çoğunluğu, kabaca Alevilerin Ehl-i Sünnet çizgisine
çekilmesi olarak tanımla-
nabilecek bir strateji izliyor.
Bu yaklaşım sahipleri, Alevî
yerleşim birimlerine cami
yapılmasını da öneriyorlar.
Hâlbuki siz, cem evlerinin
sayısının arttırılmasını
istiyorsunuz...
Alevî vatandaşlarımızın rızası
olmadan bir köyde cami yapıldığına kani değilim. İçinden
geldiğim meslek mensupları
olarak şu ana kadar illa da bir
Alevî köyüne cami yapılsın diye
ısrar eden müftü veya Diyanet
görevlisi görmedim. Önceleri
daha çok dağ başlarında yaşayan Alevî vatandaşlarımız,
zamanla yol kenarlarına indiler
ve mütemeddin bir toplum
olmaya yöneldiler. Kapalı bir
toplum olmaktan açık toplum
olmaya yönelince, okulun yanı
sıra caminin de yapılmasını
isteyenler çıkabilir.
En son olarak, bir çatışmada
ölen Sibel Yalçın’ın da bir imam
tarafından yıkanıp techiz ve tekfin edilmesini isteyen pek çok
Alevi oldu, hatta gerçek Alevî
olanlar bu istekte bulundular.
Bizzat kendilerine imam talep
eden Alevilere de çok rastladım.
Bu noktada devlet, Aleviler
isterse imam-hatiplere Alevilikle
ilgili dersler koyabilir, onların
kaynaklarını okutabilir. Sanırım
devlet eğer bir Alevî yerleşim
birimine cami yapmışsa, bu,
Alevilerin istekleri ile olmuştur.
Bu bakımdan “Bazıları cami
yapmak istiyor, bazıları da cem
evlerinin sayısının arttırılmasını
istiyor” şeklinde ayrı mülahazaların varlığını düşünmek kanaatimce yanlıştır. Birtakım ateistlerin, komünist bölücü örgütlerin “Alevî köyünde caminin
ne işi var?” demesinin ardında,
“Hilali, yıldızı koparalım da
yerlerine orak-çekiç getirelim”
mülahazası olsa gerektir.
(Ruşen Çakır,
14 Temmuz 1995-Milliyet)
***
Yeni hedef “Aleviler”
Ruşen Çakır’ın gerçekleştirdiği röportajda çok çarpıcı cümlelerin
yer aldığını görmemek elde değil. Bizim kulağımıza çalınan fısıltı
ise, arada hiçbir “Böyleymiş” veya “Şöyle duymuşlar” sözüne girmeksizin doğrudan bahsini ettiğimiz ve söz konusu röportajın verildiği
dönemde başlayan “destek ocaklarının” birinci derece bir yöneticinden doğrudan alınmıştır. Yani şimdiye kadarki yazdıklarımıza göre
sözün özü şudur: Kobani ve IŞİD bahanesiyle sokaklara dökülen
bazı Kürtlerin ardından, “Aleviler Anadolu’da silahlanıyor” söylemine göre ve “12 Eylül öncesi gibi” koduna göre Gazi örneğiyle yine
sokaklara dökülecek hedef bellidir: “Aleviler!”
“Hoca şaşırtıyor!”
Şimdi kiminden “Bu paralelcilerden her şey beklenir” tepkisi
yükselirken, kiminden ise “O günden beridir bunları tek başına mı
yapmış?” sorusu çıkabilir. Aslında şimdi bahsini edeceğimiz organizasyonun haberi o günkü her gazetede yer almıştı, ancak yine Ruşen
Çakır’ın 13 Şubat 1995’te, yani az evvel okuduğunuz röportajdan
tam beş ay önce Milliyet’e yaptığı haber-analizden iki pasaj paylaşalım.
“Fethullah Hoca şaşırtıyor” başlıklı yazının ilk bölümü şöyle:
“Fethullah Hoca (Gülen) herkesi şaşırtmaya devam ediyor. Önceki akşam kendisinin de Kurucu Yönetim Kurulu Üyesi olduğu
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın verdiği iftar yemeği, konukların
çeşitliliği ve Hoca’nın yaptığı konuşma nedeniyle uzun bir süre
tartışılacağa benziyor. Belki de hayatlarında ilk kez bir araya gelen
insanların oluşturduğu bu yelpazeyi, kürsüye davet edilen gazeteci
Mehmet Altan ‘Arzuladığımız toplumun bir maketi’ olarak değerlendirdi.
Şaşıran sadece II. Cumhuriyetçi Altan değildi. 1970 ortalarından
itibaren yarı gizli olarak faaliyet yürüten cemaatin mensupları da
‘kendi dışlarındaki dünya’nın iftarlarına gösterdiği aşırı ilgi nedeniyle
şaşkın bir mutluluk içindeydi. Çünkü aynı vakıf, 30 Haziran 1994’te,
İstanbul Dedeman Oteli’ndeki kuruluş kokteyline de her kesimden
insanı çağırmış, sonuçta CHP eski Genel Sekreteri Kasım Gülek,
şarkıcı Cem Karaca ve birkaç sağ parti politikacısıyla yetinmişlerdi.
ekim 2014
37
haberajanda
Dosya
Üniversitesi’nde iktisat eğitimi almaya gider. Önemli öğrenim başarıları elde eden
Gülek, 1949’da Birleşmiş Milletler Kore
Komisyonu Başkanlığı’nı, 1968’de Kuzey
Atlantik Asamblesi Başkanlığı’nı yürütür,
1969-1973 arasında da Cumhuriyet Senatosu Üyesi olur.
Dönemin ABD Genelkurmay Başkanı
McArthur tarafından “Seni ABD Senatörü
yapayım” teklifini geri çeviren Gülek, daha
sonraki bir dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abramovitz ve CIA Anakara Büro Şefi Paul Henze ile iyi dosttur.
Bu dönemde Abramovitz ile çok sevdiği
Fethullah Gülen’i de tanıştırmıştır. Gülen bu tanışıklığı, 1 Eylül 1997’de yayınlanan Zaman gazetesine şöyle anlatıyordu:
“ABD’de görüştüğüm insanlardan biri
Abramowitz’di. O, Türkiye’de bir zaman elçi
olarak kalmıştı. Müşterek dostumuz Kasım
Gülek Bey vardı. Onun vasıtasıyla gıyaben
onu tanıyorduk…”
Bu yedi ay içinde Başbakan Tansu Çiller
tarafından Konut’ta kabul edilen, ardından
iki büyük gazeteye uzun röportajlar veren
Fethullah Hoca’nın adımlarına cemaatinin
tam olarak ayak uydurup uyduramadığı belli
değil.”
Fethullah Gülen’in bilinmek muradındaki atağını aynı analiz içinde değerlendiren ve özellikle Gülen’in kendi masasında
ağırladığı Prof. Dr. Nur Vergi ise şöyle
bir yorum yapıyor: “Hocaefendi bu sözleriyle aslında bize laikliği anlattı. Laiklik,
devletin hiçbir kutsal boyutu olmadığı
anlamına gelmez; devlet, birtakım tehditlere karşı Hocaefendi ve cemaati gibi
çevrelerin İslam yorumlarına başvuracaksa,
kendisini de Müslümanlaştırmak, kutsallaştırmak zorundadır. Yoksa oportünist
bir yaklaşımın, Hocaefendi ‘satılık’ olmadığı için hiçbir anlamı olmaz. Yakınlaşma olacaksa, karşılıklı olmak zorundadır.”
Hoca’nın biricik
Cumhuriyetçisi
Çakır’ın yaptığı bu analizde şu cümle çok
önemli: “Fethullah Hoca devlet, merkez sağ
ve her türden II. Cumhuriyetçi ile yakınlaşıyor. Esas tehdit olarak RP’yi görenlerin
Fethullah Hoca’ya teveccühlerinin arttığı
38
ekim 2014
bir gerçek. Dolayısıyla bu iki önemli İslamî
odağın birbirleriyle ilişkisi, aralarındaki
muhtemel çelişki ve çatışmalar, şimdilik zor
gibi görünen işbirlikleri, Türkiye’nin yakın
geleceğinde epey etkili olacak.”
Ruşen Bey’in analizinde önemle vurguladığı “II. Cumhuriyetçi” zümreden kastı sadece Mehmet Altan değildi. Zira Türkiye’de
Cumhuriyetçiliğe yeni soluk kazandırma
aşkıyla İsmet Paşa’nın karşısına CHP liderliği için çıkan ilk kişi, söz konusu iftara
iştirak eden Kasım Gülek’ti.
Kasım Gülek’i, 27 Ocak 1996 tarihinde,
daha önce alınmasına rağmen ölümünden
yaklaşık bir hafta sonra Aksiyon dergisinde
yayınlanan röportajından alıntılarla aktarırken, Çakır’ın dikkatimizi çektiği “Hoca
şaşırtmacası ve bilinme atağı” sürecine atıfta
bulunacağız.
Babası İttihat ve Terakki’nin Adana’daki
ileri gelenlerinden olan Hafız Rıfat Mustafa olan Gülek, İstanbul’a taşındıktan sonra
önce Mekteb-i Sultanî’de (Galatasaray Lisesi) eğitim alır, ancak babasının “Gelecekte
İngilizce önemli olacak” düşüncesiyle Robert Kolej’e geçerek İstanbul’daki öğrenim
hayatını dereceyle tamamlar. İstanbul’dan
Rockefeller Vakfı kursiyeri olarak Londra
Kasım Gülek, 1996’da, Washington’da
hayatını kaybetti. Ankara’ya getirilen Gülek’in cenazesinde, vasiyeti üzerine namazını
Fethullah Gülen kıldırdı. Gülek’in ardında,
önce Bülent Ecevit’in Başbakanlık döneminde danışmanlığını, daha sonra 1999
seçimleriyle Adana milletvekili seçilerek kabinede Devlet Bakanlığı görevini alan kızı
Tayyibe Gülek kaldı. Zeki Sezer döneminde DSP Genel Başkan Yardımcılığı yapan
Tayyibe Gülek, şu an ABD’de yaşıyor. AK
Parti, 2007 seçimleri öncesinde kendisine
vekillik teklifi götürse de görüşmeler olumlu sonlanmamıştır. (Bu noktada, o dönemki
vekil listeleri hususunda kimlerin etkin faktör oldukları malumdur.)
Suikastlara karşı tedbirler
alınmalı!
1990’lara atıfta bulunduğumuz bu çalışmayla Türkiye’yi yakın henüz geride bıraktığımız “serhildan” isimli kışkırtmanın ardından bekleyen yeni Gazi olayları açısından
uyarmak istedik. Peki, 2015 genel seçimlerine kadar sadece sokak olaylarına mı şahit
olacağız? Hangi tür suikast hangi partinin
genel başkanına, nasıl bir tertip hangi valiye
karşı düzenlenecek?
1990’ları düşünmek istemeyeceğinizden,
zira düşününce kanınızın nasıl çekileceğinden eminiz. Rabbimiz ülkemizi her türlü illet
ve musibetten korusun ve temiz çıkarsın…
haberajanda
Analiz
“G
Cüneyt Akar
[email protected]
EZİ” tecrübesiyle fazla
uzatmadan bastırılan
Kobani eylemleri, alıştığımızdan kanlı geçmesine
rağmen dış dünyada
Gezi tepkisini bulamadı.
Anlaşılan o ki, etnik bir
ayaklanmadan medet
ummadı dış mihraklar.
Oysa konjonktür uygun
olsa, gücünü ve siyasî
desteğini dışarıdan aldığını bildiğimiz PKK belası,
bu eylemleri ülkeye daha
büyük yaralar açmak için
kullanabilirdi.
Eylemler sürerken,
İmralı’daki katile mâl
edilen ılımlı mesajlara
rağmen sokakların ateşi
hemen düşmedi. Bu da
bize bir kere daha gösterdi
ki artık terörün tek bir
“elebaşı” yok. Hatta İmralı,
kendi geleceğinin kaygısıyla terörü neredeyse
tamamen reddeden bir
pozisyona girerek teröristi
karşısına almaya başladı.
Bu, siyasî çözüm açısından
bir şans gibi görünebilir,
ancak Apo’nun teröristler
üzerindeki gücünü kaybetmesi açıkçası elimizi
zayıflatabilir de. Belki de
Çözüm Süreci’nde Öcalan’ı
kullanırken onun terörist
üzerindeki etkisini tamamen silmeyecek bir oyun
kurgulamalı devlet.
Kobani eylemleri bir kez
daha gösterdi ki “sınırsız
özgürlük diye bir şey olamaz”. Demokratikleşme
adına kolluk kuvvetlerinin elinden alınan bazı
yetkiler, Bingöl’deki gibi
can kayıplarının önünü
açabilecek zafiyetlere
sebep olabiliyor. İşte bunun da önüne geçebilmek
adına Hükümet yeni bir
güvenlik reformu peşinde.
Hem polisin elini kolunu
bağlayan kuralları, hem de
eylemlerde terör örgütlerinin kullandığı yöntemlerin
suç tarifini değiştirecek bir
düzenleme Meclis’e taşındı bile. Muhalefetin “polis
devleti” korkusu salmaya
çalışması nafile. “Eğer eldeki istihbarata göre gözaltı
yapılabilseydi Bingöl’deki
saldırı önlenebilirdi” diye
düşünürsek, nedendir bu
Kobani eylemleri bir kez
daha gösterdi ki “sınırsız özgürlük diye bir şey olamaz”.
Türkiye-IŞİD-PKK üçgeni
DAHA kimse farkında değilken terör örgütü olarak adlandırdığımız bir yapı IŞİD. Buna rağmen Suriye’de Esed’e karşı savaşmaya başladığında Türkiye’den sempati ve destek bulduğu şüphesiz. Bu destek, silah teminine kadar bile gitmiş olabilir. Böyle bir desteğin -elbette resmî yollardan -yapılmayacağı
gibi- onaylanması da beklenemez. 30 senedir PKK illetini başımıza saranın dış devletler olduğunu kesin olarak bildiğimiz
halde, bunu resmen kabul eden bir devlet oldu mu?
tasarıya muhalefet? Yüzünü kapatan terörist ile demokratik hakkını kullanan
eylemci arasındaki fark da
tasarıya girmiş durumda,
bu mu yanlış?
da beklenemez. 30 senedir
PKK illetini başımıza saranın dış devletler olduğunu
kesin olarak bildiğimiz
halde, bunu resmen kabul
eden bir devlet oldu mu?
Bundan 15 sene önce,
Karşıyaka ADD’ye, içinde
bakkalda bile satılan
patlayıcıları doldurup atan
genç, kavanoza “bomba”
raporu verilince senelerce
cezaevinde yattı. O komik
“bomba”, olayla ilişkisi
olmayan üç arkadaşının
daha özgürlüklerine mani
oldu. Bugün otobüsleri ve
dükkânları yakan molotolf
kokteyli ise bomba sayılmıyor. Yeni tasarı, bu konudaki hatayı da düzeltiyor.
Peki, itirazlar buna mı?
Birileri kendi menfaatleri uğruna bir terör
örgütü kurup üzerimize
saldıklarında sesini çıkarmayanlar, IŞİD konusunda
o devletlere gidip kendi
ülkesini şikâyet etmekten
çekinmedi. Artık herkesin
şunu iyice anlaması lazım:
Türkiye Cumhuriyeti,
dünyanın güçlü bildiğimiz
devletleri kadar güçlüdür.
Kendi menfaatleri neyi
gerektiriyorsa onu yapma
kudretine sahiptir. Bölgesinin en güçlü devleti olarak
her soruna müdahildir.
Sorunları kendi lehine çözmek için bugün bir illegal
gruba, yarın bir başkasına
farklı destekler sunabilir.
Ama oyunu kendi kurduğu için, kurallarını da
istediği zaman ve istediği
gibi değiştirebilir.
Daha kimse farkında
değilken terör örgütü
olarak adlandırdığımız bir
yapı IŞİD. Buna rağmen
Suriye’de Esed’e karşı
savaşmaya başladığında
Türkiye’den sempati ve
destek bulduğu şüphesiz.
Bu destek, silah teminine
kadar bile gitmiş olabilir.
Böyle bir desteğin -elbette
resmî yollardan -yapılmayacağı gibi- onaylanması
IŞİD’i Türkiye’nin bir
terör örgütü olarak tanımasına rağmen, şu anda
Türkiye’nin düşmanı
olmaması böyle açıklanabilir. IŞİD’le bu bağlamda
süren ilişkimiz, son tezkere
ile farklı bir boyuta taşınmış görünüyor. Koalisyon
güçlerine IŞİD konusunda
şartlı destek içeren anlaşmaların önünü açtı bu
tezkere. Türkiye’nin en
büyük çekincesi, IŞİD’in
boşluğunu tercih etmeyeceğimiz bir grubun, yani
PYD’nin doldurması ya da
Esed’e olan muhalefetin
zayıflamasıydı. Ancak ABD
ile yapılan “eğit-donat” anlaşması kapsamında ılımlı
muhalefete askerî destek
garantisi alan Türkiye,
IŞİD’e karşı yapılan operasyonlara lojistik destek
vermeyi kabul etti.
Bakıldığında, sadece
Suriyeli muhaliflerin eğitilmesi ile ilgili koyduğumuz
“Eğitilecekleri biz seçeriz”
şartı bile önemli bir güç
göstergesidir. Türkiye,
Suriye politikasındaki dik
duruşunun meyvelerini
kendi menfaatleri doğrultusunda toplamaya başlamıştır. Olası bir yönetim
değişikliğinde, komşudaki
en büyük gücün bizde
olması kaçınılmazdır.
ekim 2014
39
haberajanda
Strateji
PKK veya
ve benzeri
seküler örgütlerle IŞİD
arasındaki
terör düellosu
ile Türkiye’de
laik/liberal/
Alevi/Kürt
kesim ile
Sünni-Türk
kesimini karşı
karşıya getirebilirlerse,
IŞİD’in eti ve
yününden
sonra sütünden de
istifade etmiş
olacaklar.
ABD’nin,
“IŞİD ismini
daha çok
duyacağız.
Kısa vadede
IŞİD’in bitirilmesi zor, en
az 5-6 senelik
mücadele
şart” argümanı da korkarım yukarıdaki stratejilerle
ilgili.
IŞİD’en de var,
D
ERGİMİZİN Ağustos sayısındaki yazı başlığım,
“Tehlikeyi IŞİD’dik mi?” idi. Bölgemize dair tespitler ve bunlara bağlı uyarıların yer aldığı bir yazıydı. Aradan iki ay geçti, şimdiyse “IŞİD’en de var,
IŞİD’emeyen de” diyoruz.
“Kobani, YPG, tezkere, vandalizm, Mürşitpınar Sınır Kapısı,
Kürt Açılımı” misali anahtar kelimeler etrafında şekillenen gündem
sürecinde otuzdan fazla vatandaşımızı yitirdik. Sadece sokaklar değil,
kürsüler ve ekranlar da hararetlendi. Hemen her kesim, yekdiğerine
en ağır ithamlarla saldırdı. Ve bu
arada “yabancılara” ait bazı sözleri
ıskalayıp IŞİD’emedik.
İsterseniz koalisyon hava kuvvetlerinin IŞİD’i bombalama gerekçesini hatırlayalım. ABD Genelkurmay’ı, alenen “Önceliğimiz
petrol rafinerilerini korumak” diyebildi. Yani gündem hiyerarşilerinin
tepesinde Kobani yahut başka bir
yerdeki mazlum halkı korumak
IŞİD’e tepki bahanesiyle Tunceli’de yüzleri maskeli grup Moğultay Mahallesi
Cumhuriyet Caddesi üzerinde ateş yakarak barikat kurdu. Araçlara taş,
molotofkokteyli ve havai fişek atan grup, polisin müdahalesiyle daığldı.
40
ekim 2014
yok. Peki, Kobani üzerinden Kürt
Açılımı’nı sabote eden HDP işitebildi mi bu sözü? Hayır!
İşitseler, ABD elçilikleri önünde
protesto eylemleri yapabilir,“Neden
önce insan değil de petrol?” diyebilirlerdi. Olmadı... ABD’nin küstah
umursamazlıklarını işitselerdi, en
gür nidalarla seslenip sorarlardı: “Ey
ABD! Kobani civarındaki IŞİD
teröristlerini güya havadan bombalayabiliyorsun ya, ama ne hikmettir
ki Kobani’deki PYD’lilere havadan
silah-mühimmat yardımı ulaştıramıyorsun. Nasıl oluyor bu iş?”
Yardımların Kobani’ye ulaştırılamama gerekçesini ABD’ye soramayanlar, “Mürşitpınar Sınır Ka-
pısı açılsın, oradan silah yardımı
ulaştırılsın; hatta IŞİD’le savaşması
için Kürt(çü) silahlı güçlere Mürşitpınar’dan yol verilsin!..” dediler
ve sonra da “TC izin vermiyor ki
IŞİD’le çatışalım” diyerek kenara
çekildiler. TSK veya Emniyet ile
çatışırken Türkiye’den izin almayanlar, konu IŞİD olunca ille de
“İzin isteriz!” diye tutturdular, izinsizliğin kurbanını oynadılar.
Bu oyunu oynayanlar, güya IŞİD
vahşetini protesto ederken sırf sakallı oldukları için Güneydoğu’daki
birçok vatandaşımıza saldırdılar,
HÜDA-Par üyelerini katlettiler.
Yetmiyormuş gibi, İstanbul’daki
protesto eylemlerini de metropolün en sakallı semti olan Fatih’te
yapmak istediler. Hem üzüm yiyip,
hem de bağcı dövmeye yeltendikçe
“Ama biz IŞİD’e karşıyız!” dediler.
Ne hikmetse molotofları kütüphanelere, otobüslere ve esnafa attılar,
dükkânları yağmaladılar. IŞİD’e
Ahmet Turgut
[email protected]
IŞİD’emeyen de..
olan öfkelerini Kur’an kursundan çıkardılar.
Sonra birtakım diller/kalemler güya bayram vesilesiyle kurban kültürünü eleştirirken, İslami değerleri IŞİD vahşetiyle bir
arada zikrederek “Koyun kesmek ile insan
kesmenin ne farkı var?” üzerine entelektüel
(!) tezler geliştirdiler.
Ayrı kadrolar eliyle ilerleyen bu iki antipatik kol aynı üzüme mi uzanma derdinde?
Bunu yarın daha net göreceğiz, şimdilik
buraya bir mim koyup bazı hatırlatmalara
geçelim.
Ehven-i şer tercihine zorlama
Erbabına malumdur ki IŞİD, El-Kaide
ve benzeri örgütler, Arabistan-Körfez menşeli Neo-Selefi ideolojilere sahipler. Anadolu’nun baskın kültürü olan Sünni-Türk
gelenek ile sosyal, tarihî ve itikadî kodlar itibariyle örtüşmeyen bir yapıları var. Ezcümle, fabrika ayarlarımız itibariyle birbirimize
yerle gök kadar uzağız.
Peki, bu ilkesel ve pratik uzaklığı yıkıp
Sünni-Türk kesimde IŞİD ve benzeri ik-
limler için sempati oluşturmak isteyen üst
akıl ne yapıyor sizce? Bu amaç için hangi
yolları izliyor?
Birinci yol şöyle: Ahalideki mevcut PKK
nefretini önce hortlatıyor, sonra da tepe
tepe kullanarak Sünni-Türk kesimi, “eski
ve amansız” düşman PKK ile onun güncel düşmanı görülen IŞİD arasında tercihe
zorluyor. Ülkenin ve bölgenin “yeni ve sinsi”
düşmanı olan IŞİD’i PKK hüllesiyle SünniTürk iklime sempatik göstermeye çalışıyor.
Nitekim sosyal medya, “Düşmanımın düşmanı dostumdur” bayağılığına kapılıp giden
IŞİD-perver hesaplarla dolu.
Aynı amaca yönelik ikinci yol ise bu kez
“Türk” motiflerden ziyade “Sünni” motifleri kaşıma derdinde. Bu kolun aksesuarları,
IŞİD’i bahane ederek İslamî değerlere saldırıyor, IŞİD ile Türkiyeli dindarları tek tip
göstermeye, bu sayede dindarlar ile IŞİD
arasında kader birliği oluşturmaya çalışıyor
ve dindar Sünnilere “Hepiniz aynısınız!”
nefretini kusarak onlardan “Öyleyse IŞİD
de benim gibi” refleksi geliştirmelerini bekliyor.
Böylesi bir çaba, laik-liberal argümanlar
kullandığı gibi, ilerleyen günlerde Alevi söylemler üzerinden de hareket edebilir, malum,
önümüz Muharrem ayı; Kurban Bayramı’nın
hürmetine riayet etmeyenler, “Muhammedî
matem” ayını da kana bulamak konusunda
tereddüt edeceğe benzemiyor.
Zilhicce’de PKK üzerinden hülleyle IŞİD-perverlik devşirmeye çalışanlar,
Muharrem’de de DHKP üzerinden aynı
etkiye çalışabilirler. Bu noktada kalem,
kelam, hüküm ve irade ehlinin tehlikeyi
IŞİD’ebilmesi ve önlem alması elzem!
Sünni-Türk kesim için böylesi yan kol çalışmaları yapan üst akıl, Sünni-Arap kesim
için de benzeri projeleri hayata geçirmiş durumda. Tüm Ortadoğu’nun en büyük nefret objesi olan ABD, “IŞİD düşmanımdır”
diyerek ABD karşıtı hassasiyetleri IŞİDperverliğe havale ediyor.
Nitekim apaçık görebiliyoruz ki koalisyon
güçleri IŞİD’i bombaladıkça IŞİD güçleni-
yor. Sadece Suriye’de değil, Irak’ta da rüzgâr
IŞİD’den yana. Anbar eyaletindeki ilerlemeleri hızlandı, Bağdat kapısına dayandılar.
Uluslararası Bağdat Havalimanı da IŞİD’in
havan menziline girmiş durumda.
Kedi buradaysa et nerede?
Yetmiş küsur ülkeden militan devşirebilen cazibenin güya karizmatik kaynağı olan
Ebubekir el-Bağdadi, yirmi küsur ordunun
bir araya geldiği koalisyona karşı başarı üstüne başarı elde ediyor, hem de güya Irak ve
Suriye ordularından ele geçirdiği silahlarla.
Nasreddin Hoca’nın bir hesabı vardır ya
“Kedi buradaysa et nerede? Et buradaysa
kedi nerede?” şeklinde, tamamen tek bir komuta altında olsa dahi tüm Suriye ve Irak
ordusunun elde edemeyeceği başarıları, onlardan silah apararak 20 bin kişiyle başaran
bu taşeron akla bölgedeki tüm liderlerin karizmaları tek tek çizdirilmek isteniyor.
Bu stratejinin ilk kurbanı Maliki oldu ve
yerini bir başkasına bıraktı. Barzani, Türkiye ile petrol antlaşması yapmanın bedelini
ödedi. Ona, “Seni IŞİD’e dahi boğdururuz.
Petrol ortakların seni elimizden kurtaramaz”
mesajı verildi. IŞİD sopası, Musul Başkonsolosluk görevlilerinin kaçırılması meselesinde Ankara’ya doğru sallandı. Sonra aynı
sopa Suudilere de gösterildi, Ürdün’e de…
PKK veya benzeri seküler örgütlerle IŞİD
arasındaki terör düellosu ile Türkiye’de laik/
liberal/Alevi/Kürt kesim ile Sünni-Türk kesimini karşı karşıya getirebilirlerse, IŞİD’in
eti ve yününden sonra sütünden de istifade etmiş olacaklar. ABD’nin, “IŞİD ismini
daha çok duyacağız. Kısa vadede IŞİD’in
bitirilmesi zor, en az 5-6 senelik mücadele
şart” argümanı da korkarım yukarıdaki stratejilerle ilgili.
Zımnen verilen mesaj belli; IŞİD’in raf
ömrü 2020’lere değin uzanacak. Haliyle
2023’ü arayan Türkiye’nin IŞİD köprüsünden geçmesini, geçerken de dayılarını
çoğaltması beklenecek. Tabiî her şey onların
istediği şekilde gelişirse…
ekim 2014
41
haberajanda
Perspektif
Şimdilerde sadece bir tek duvarı ayakta olan
Mabed’in arazisinde İslam’ın ilk kıblesi Mescid-i
Aksa ya da altın renkli Kubbetu’s-Sahra dikili. Ölümüne arzusuna rağmen, Filistinlilere ve onların
yuvaları üzerine yüzlerce ton bomba yağdıran
lanetli İsrail, Mescid-i Aksa’nın kılına dokunmaktan
çekiniyor. Yahudi’nin bu tavrına karşın, Müslüman
olduğunu iddia eden bir Emeviyan güruh, bırakın
cami veya mescidi, mübarek Kâbe’yi de yıkacağının
tehdidini savuruyor, bununla kalmayarak benzeşleri olan Peygamber Mescidi’ni ve onun yeşillerin en
güzel tonunu havi Kubbe-i Hadra’yı yıkmayı planlıyor. Ne günlere kaldı bu nazlı kubbeler Ya Rabbi?
Koynumuzda Deccal
IŞİD’in “kutsal
42
ekim 2014
Ahmet Yozgat
[email protected]
Ahir zamanda zuhuru mukadder olan Deccal’in Kâbe’yi yıkacağını
haber veriyor dinî kaynaklar. Yoksa Deccal çıktı ve ordusunu
harekete geçirdi de haberimiz mi yok? Acaba yanlış mı düşündük
şimdiye kadar Deccal ve ordusunun Müslümanların dışında,
diğer dinlerin mensupları arasından çıkacağını sanarak? Yani
koynumuzda “Deccal” mi beslemişiz?
H
ABERİ Intependnet gazetesi verdi.
Planları yapılmış,
“Kubbe-i Hadra”
yıkılacakmış. “İşte
o biraz zor!” ya da
“N… yıkarlar!”
dediğinizi duyar
gibi
oluyorum.
Haklısınız…
Bu minvaldeki malumatın prototipi olarak ilk haber, yaklaşık on yıl kadar önce yer
almıştı gazetelerde ve şöyle diyordu: “Suudiler, Kâbe etrafındaki Osmanlı revaklarını
yıkacaklar.” Gayet iyi hatırlamaktayım ki
o vakit vatandaşlarımız arasında “revakları
yıkma”nın bizzat Kâbe’yi yıkmak gibi algılandı ve şiddetli bir tepkiye sebep oldu.
Zaten “Deriyye Krallığı” da galiba Türkiye
ve Türklerin tepkisini ölçmek için ortaya
atmıştı bu söylentiyi. Bugünden yarına yıkmak
niyetinde değildi elbette.
Evet, bu hususta bir plan vardı ve o plandaki nihai tarih, en az on sene sonrasıydı.
Bu arada Türkleri de ikna etmek gerekiyordu. Bu yüzden arada bir “Suudiler revakları
yıkacak” haberi medyaya servis edildi kanıksansın diye…
mı beslemişiz?
”a ihaneti
Kanıksandı gerçekten de… Suudiler,
revaklardan önce Osmanlılar tarafından
Kâbe’yi koruyacak olan askerler için yapılan Ecyat Kalesi’ni yıktılar. Haber medyaya yansıdı, ancak bu kez tepki yok gibiydi.
Konu, “Ecdat mıydı, Ecyat mıydı?” üzerinden tartışıldı bir süre. Kimi “ecdat” dedi,
kimi “Ecyat”. Biz henüz kalenin tam adını
koyamadan bir “ecdat yadigârı” daha yerle
bir edildi; kale artık yoktu Kubeys dağının
üzerinde. İşin garibi, dağ da yerinde yoktu;
kökünden tıraşlanmış ve yerine plaza-otel
kondurulmuştu.
Kale de ne ki?!
Doksan yıldan beri Medine’deki Hicaz
Demiryolu’nun son istasyon binası kendi
kaderine terk edilmişti. “Bugün mü yıkılacak, yarın mı?” derken, Ecyat onun önüne
geçmişti, hepsi o kadar... “Bari revakları
yıkmasalar” diye bir süre daha yol alındı
zamanda. Derken revakların “medcezirli
haberleri”nin ardından, sonunda Türkiye
de yıkıma razı oldu, çaresiz Suudilere “Revakların yıkım malzemesini bize verin bari”
demek durumunda kaldı. Güya Türkiye, o
malzemeyi ülkeye taşıyacak ve uygun bir
caminin
etrafına yeniden inşa edecekti.
Türkiye’nin bu plansız arzusu, Suudilerin
harekete geçmesi için yeterli oldu ve bir iki
yıl evvel yıkım başladı. Hatta yıkım işinin
ekim 2014
43
haberajanda
Perspektif
IŞİD denilen güruhu hangi kâfir, müşrik ve münafıkla karşılaştıralım Allah aşkına?! Değil
Beytullah’ı yıkmak, bunun sözünü bile etmek, Müslüman olsun veya olmasın, hiçbir insanın ağzından çıkmaz, çıkamaz. Eğer çıkmışsa, o ağız insanın değil, bizzat İblis’in ağzıdır.
Efendimiz, rüyasında Zengi’ye “Yetiş Nureddin, beni kurtar!” diyordu. Rüya birkaç kez tekrarlanınca, Nureddin, yanına aldığı bir
grup askerle uykusunda aldığı işaretin peşine düştü ve Medine’ye
gitti. Şehir mutedildi, herhangi bir tehlike yoktu. Mescid-i Nebevi
ve Kubbe-i Hadra yerli yerinde duruyordu. Buna rağmen Sultan
Nureddin’in kalbi mutmain olmadı. Askerleri marifetiyle tüm kentte bir araştırmaya girişti. Bu titiz çalışmanın sonunda mesele anlaşılmıştı. Bu yakınlarda “oldukça dindar üç hacı” kılığında şehre gelip
ev tutan ve yerleşen üç yabancıya ulaşıldı. Gayrimüslim oldukları
anlaşılan bu üç densiz, evleri ile mescit arasında açmaya çalıştıkları
bir tünel vasıtasıyla Efendimiz’in mübarek naaşını kaçırmayı planlamışlardı…
ihalesi de bir Türk firmasına verilerek ülkenin ağzı kapatıldı. Bir iki çatlak sese karşılık
Suud enkazcıları, “Taşlar numaralanarak
yıkılıyor. Uygun bir arazide yeniden monte
edilecek” diyerek dosyayı uhulet ve suhuletle
hallettiler.
Günümüzde ise Kâbe’nin etrafını genişletme (ve kazanılacak araziye bulutları
delen tower-oteller inşa etme) kapsamında
yıkım sürüyor -ki belki tamamlanmıştır bu
aralar-.
Suud Devleti Kâbe’yle bütünleşmiş olan
revakları katlederken Suriye sorunu patladı. “Kutsal mekân katliamı” Beytullah’tan
başlamıştı bir kere ve komşu coğrafyalarda
devam edebilirdi. Camilere karşı başlatılan
savaşta Esed ordusu, nazlı minareleri vurarak katliamın en şedid örneklerini verdi. Bu
arada bin 400 yıllık tarihî Emevî Camii de
katledilen envanter arasında yerini aldı. Ar-
44
ekim 2014
tık sıra IŞİD’deydi…
Kâbe’ye lain saldırılar
Irak’a giren IŞİD militanları, “ağababaları”
Suud krallarını takip ve “ağabeyleri” Esedleri taklit ederek, yanılmıyorsam Ninova’da
yatmakta olan Yunus Peygamber’in kabircamini berhava etti ve katliamlarını tekke,
türbe, cami ve kabristan üzerinde sürdürdüler. Bununla yetinmeyerek “Kâbe’yi de
yıkacağız!” tehdidini pervasızca savururken
kimseden korktukları da yoktu, çekindikleri de. Üstelik “Kâbe yıkımı” ilk kez onların
cüret edecekleri bir densizlik değildi, tarihte
yeri
vardı.
IŞİD muadilleri, bu densizliğe birkaç
kere tevessül etmiş, üstelik çarpılmamışlardı. Hazreti Hüseyin ve birkaç yürekli yiğidin
Emevi zorbalarına biatte çekimser kalmala-
rı üzerine “Şam ordusu” Mekke’ye girmiş,
Kutsal Evi, mancınıklarla dövmüş, ahaliye
etmediğini
bırakmamıştı.
Bir başka yıkımın müsebbibi de Karmatiler adıyla bilinen Batınî bir İran-Irak
güruhuydu. Batınî inancındaki Karmati
teröristleri de Hicret’ten yaklaşık 300 yıl
sonra Mekke’ye girmiş, hatta bu arada ünlü
Hacer-ül Esved”i yerinden söküp kaçırmışlardı,
iimdi niye yapılmasındı ki?
Tarihte Emeviler ve Karmatiler, günümüzde Vehhabiler, Nuseyriler ve IŞİDyanlar adlarıyla anılan “zalim yıkımcı” kutsal
mekân katillerinin lanetli mesleklerinin son
örneğinin haberini de Independent gazetesi
verdi: “Mescid-i Nebevi’yi genişletme çalışmaları kapsamında Hz. Muhammed’in
kabri
de yıkılacak.” Yuh!
Her türlü melâneti yakıştırdığımız lanetli Siyonistlerin kadim planlarının başında
“Solomon Mabedi”nin yeniden inşası vardır, biliyorsunuz. Ancak bu planın önünde
bir sorun çıkıyor: Şimdilerde sadece bir tek
duvarı ayakta olan Mabed’in arazisinde
İslam’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksa ya da altın
renkli Kubbetu’s-Sahra dikili. Ölümüne arzusuna rağmen, Filistinlilere ve onların yuvaları üzerine yüzlerce ton bomba yağdıran
lanetli İsrail, Mescid-i Aksa’nın kılına dokunmaktan çekiniyor. Yahudi’nin bu tavrına
karşın, Müslüman olduğunu iddia eden bir
Emeviyan güruh, bırakın cami veya mescidi,
mübarek Kâbe’yi de yıkacağının tehdidini
savuruyor, bununla kalmayarak benzeşleri
olan Peygamber Mescidi’ni ve onun yeşillerin en güzel tonunu havi Kubbe-i Hadra’yı
Ahmet Yozgat
yıkmayı planlıyor. Ne günlere kaldı bu nazlı
kubbeler Ya Rabbi?
Nureddin Zengi’nin rüyası
Efendim, hikâye oldukça ilginç, anlatmadan
geçersem yazık olur…
Hacerü’l Esved’i hırsızların elinden alan
ceddimiz, Selçukoğullarının ardıllarından
ve binli yıllarda Suriye’de hükümferma
Zengilerden
söz edeceğim size.
Sultan Melikşah’ın kumandanlarından
Aksungur’un oğlu İmadeddin Zengi Beg
tarafından Halep’te kurulan Zengi Atabeyliği’nin, 1127 yılında tarih sahnesine çıktığında yegâne amacı, bölgedeki Haçlı kalıntılarına karşı mücadele etmekti, etti de.
En önemli fethi, Urfa Haçlı Kontluğu’na
son vermesi oldu. Bu fetih, İkinci Haçlı
Seferi’nin
tertibine bile neden oldu.
Atabeg Zengi’nin günümüzde de gündemde olan ve “Türk Kalesi” olarak bilinen
Caber Kalesi’ni muhasara etmesi esnasında
muhafızlarından biri tarafından suikasta
uğraması, devletinin oğulları tarafından ikiye bölünmesine neden oldu. Hikâyemiz, bu
oğullardan
Nureddin Mahmut’a ait…
“Nureddin Zengi” adıyla meşhur olan
Mahmud, Haçlılara karşı verdiği amansız
mücadelelerin namlı kahramanı olarak tarihte yerini alan Türk sultanlarının en büyüklerinden biridir her ne kadar tanınmasa
da. İkinci Haçlı Seferi’ni başarısız kılan yiğitlerden olan Nureddin, boğaz iltihabından
ölmeden önce bir rüya gördü. Efendimiz,
rüyasında Zengi’ye “Yetiş Nureddin, beni
kurtar!” diyordu. Rüya birkaç kez tekrarlanınca, Nureddin, yanına aldığı bir grup
askerle uykusunda aldığı işaretin peşine
düştü ve Medine’ye gitti. Şehir mutedildi,
herhangi bir tehlike yoktu. Mescid-i Nebevi
ve Kubbe-i Hadra yerli yerinde duruyordu. Buna rağmen Sultan Nureddin’in kalbi
mutmain olmadı. Askerleri marifetiyle tüm
kentte bir araştırmaya girişti. Bu titiz çalışmanın sonunda mesele anlaşılmıştı. Bu yakınlarda “oldukça dindar üç hacı” kılığında
şehre gelip ev tutan ve yerleşen üç yabancıya
ulaşıldı. Gayrimüslim oldukları anlaşılan bu
üç densiz, evleri ile mescit arasında açmaya
çalıştıkları bir tünel vasıtasıyla Efendimiz’in
mübarek
naaşını kaçırmayı planlamışlardı…
Sahte dindarlıkları sebebiyle Medine
halkından saygı gören bu üç sahtekâr hacı,
Nureddin Zengi yetişmese amaçlarına ulaşacaklardı ki buna ramak kalmıştı. Sonuç:
Sahtekârlar, Nureddin’in kılıcının öldürücü
şiddetini tadıyor, tünel kapatılıyor ve kabrin
etrafı çepeçevre bir kurşun setle muhafaza
altına
alınıyor. Hikâye bu!..
Benzeri bir girişim de 16. yüzyılda yapılmış. Buna göre Portekizli Kaptan Alfonso’nun “Mübarek Naaşı” Avrupa’ya kaçırma
planını Yavuz Sultan Selim önledi diye yazıyor tarihler.
Medine Müdafii
Fahreddin Paşa
Medine ve Mescid-i Nebevi demişken,
“ondan” söz etmeden ve ardından bir Fatiha
okumadan geçmek kadirbilirlik olmaz. En
büyük hasmı ona “Çöl Kaplanı” adını taksa
da o, Osmanlı’nın Medine’deki garnizonunun
son komutanı Fahreddin Paşa’ydı.
Lawrence’nin ve İstanbul’da rehin tutulan
şehrin emiri sıfatıyla Medine’ye gelen ve İngilizlerin desteklediği Şerif Hüseyin’in isyanı ile onun bedevilerden oluşturduğu “Haşimi Ordusu”na karşı “Peygamber Kabri”ni
“2 yıl, 7 ay koruyan” ve onca mahrumiyete
karşın teslim etmeyen Fahreddin Paşa ve
askerlerinden
söz ediyoruz.
4 yıllık 1. Cihan Harbi esnasında cephelerin birer birer düşmesi ve Hicaz
Demiryolu’nun atıl hâle gelmesi sonucu her
türlü destek ve lojistikten yoksun kalmıştı
Paşa. Buna rağmen direnişini sürdürdü ve
yiyecek olarak sadece hurma ve kurutulmuş
çekirge ölüsüne sahipti. Bu şartlar içinde
savaş bitti, Mondros Ateşkesi imzalandı,
Osmanlı ordusu teslim oldu ve terhis edildi.
Fakat
Medine Garnizonu hariç…
Lawrence’nin “Çöl Kaplanı” dediği Fahreddin Paşa, “Efendimiz’in kabrini küffara
teslim edersem, yarın huzuruna nasıl çıkarım?” diyor ve direnmeye devam ediyordu.
Onca ikna çabası da bir netice vermemişti.
Onun yüzünden İstanbul Hükümeti düştü,
yeni bir kabine kurulduysa da sonuç değişmedi. Hatta İngilizler, savaşı yeniden başlatma tehdidini savurmaya başlamışlardı. Bunun üzerine bizzat Padişah Vahdettin araya
girdi ve onun ricası sonunda, üç ay sonra
ancak
ikna oldu Paşa.
Teslimin akabinde İngilizler, Fahreddin Paşa’yı Malta’ya, kahraman askerlerini
de Mısır temerküz kamplarına sürdüler.
Daha sonra Paşa, Malta’dan kaçarak Milli
Mücadele’ye
katıldı.
İki buçuk yıl Osmanlı’ya ihanet edip Fahreddin Paşa’ya karşı harbeden Şerif Hüseyin’e
gelince… Şehrin tesliminden sonra kurduğu
“Haşimi Hanedanlığı” çok yaşamadı. Hane-
danlığıyla birlikte hayalleri de yaşamayan ve
ölen Hüseyin de Riyad bölgesinden yola çıkan isyancı Suudlular marifetiyle alaşağı edildi. Hevesi kursağında kalan Şerif, Ürdün adlı
yapay bir coğrafyaya kral tayin edilmiş olan
oğlunun yanına kaçtı. Orada da barınamadı
ve Kıbrıs’a geçti. Kısa bir süre sonra İngilizlerin Osmanlılardan çaldığı Akdeniz adasında çaresizlik içinde ölürken, yakınlarına
ise “Osmanlı’ya yanlış yaptığını” itiraf etti ve
“Bana Türklerin ahı tuttu” diyerek can verdi.
Kutsal mekân katillerinin
son versiyonu IŞİD
Konu bitmedi, devam ediyoruz, IŞİD
üzerinde duracağız biraz daha. “Kâfir yapmaz Müslüman’ın Müslüman’a yaptığını” diye bir darbımesel mi vardı, unuttum.
Yoksa bile biz söylemiş olalım, zira şu anki
durumun tespiti ve teşhisi için en çarpıcı
cümle
budur kanaatimce.
Batı Asya’dan, yani içinde bulunduğumuz
bu coğrafyadan kimler geldi, kimler geçti;
insanlığın şahit olduğu en büyük zalimlerinden olduğu söylenen Cengiz ve evlatları,
bölgemizde yüzyıla yakın kaldılar, fakat tarihler bir tek mabede sepnettiklerini yazmadı -yazdıysa da ben hatırlamıyorum ki tarihçiler, onların sadece Bağdat Kütüphanesi’ni
yaktıklarını
kaydettiler-.
Haydi ondan vazgeçtik, Osmanlı’yı yıkan
Tötonlar ve işbirlikçileri yüzyıl buradaydılar;
“Fransız tazısı” Esed’in son olaylar sırasında
yakıp yıktığını saymazsak da böyle bir şey yapılmadı. İsrail 66 senedir burada ki durumunu yukarıda yazdık. Şimdi bu IŞİD denilen
güruhu hangi kâfir, müşrik ve münafıkla karşılaştıralım Allah aşkına?! Değil Beytullah’ı
yıkmak, bunun sözünü bile etmek, Müslüman olsun veya olmasın, hiçbir insanın ağzından çıkmaz, çıkamaz. Eğer çıkmışsa, o
ağız
insanın değil, bizzat İblis’in ağzıdır.
Ahir zamanda zuhuru mukadder olan
Deccal’in Kâbe’yi yıkacağını haber veriyor
dinî kaynaklar. Yoksa Deccal çıktı ve ordusunu harekete geçirdi de haberimiz mi
yok? Acaba yanlış mı düşündük şimdiye
kadar Deccal ve ordusunun Müslümanların
dışında, diğer dinlerin mensupları arasından çıkacağını sanarak? Yani koynumuzda
“Deccal”
mi beslemişiz?
Eğer öyleyse, neredesin ey Mehdi? Hani
çıkacaktın Deccal’in zuhuruyla? Elin kolun bağlandı da çıkamıyor musun yoksa?
“Allahualem” diyerek son sorunun cevabını
bir başka makaleye havale ederek yazımızı
burada noktalayalım.
ekim 2014
45
haberajanda
Analiz
Bu,İsrail-ABD ortak
senaryosudur
Bu oyunda
İsrail ve ABD,
Türkiye düşmanlığı uğruna
can düşmanları olan İran’ı
da yanlarına
alıyorlar. Son
zamanlarda
bu ülkeyle can
ciğer kuzu sarması olacaklar
neredeyse. İsrail, İran’ın nükleer tehdidini
unuttu ki bombalama laflarını
ağzına almaz
oldu. Hatta
Cumhurbaşkanı
Peres, İran’ın
düşmanları
olmadığını söyledi. Pek muhtemeldir ki bunlar,
Azerbaycan’a da
baskı yaparak
TANAP projesini
engellemeye
çalışacaklardır.
Şayet şu sıralarda Ermenistan’ı
Azerbaycan’ın
üzerine salarlarsa hiç şaşmam.
46
ekim 2014
B
EKLENİYORDU, en azından bu fakir bekliyordu;
“7 Şubat” olayı, Gezi kalkışması ve 17-25 Aralık
saldırılarının devamı olarak yeni bir hamlenin
geleceği muhtemeldi. Ancak ne zaman ve ne
şekilde bir operasyon planladıklarını tahmin etmek elbette kolay değildi. Görüyoruz ki bunun
da öncekiler gibi iyi düşünülmüş sofistike bir
operasyon olduğu anlaşılıyor.
>> Geçmişteki saldırıların ortada görünen aktörleri paralelciler ve
başka ihanet odakları olmuş olsa da,
onları maşa olarak kullanan arkadaki
esas fail ABD destekli İsrail idi. “One
minute!” ve Mavi Marmara olaylarından sonra İsrail, geçmişte olduğu
gibi Türkiye’nin bir müddet sonra
gevşeyeceğini, başta ABD olmak
üzere Batılı devletlerin de baskısıyla
tekrar eski dostluk günlerine dönüleceğini ummuş, olmayınca birtakım
hasmane tutumlarla Türkiye’yi “dize
getirmeye” çalışmış, bunu da başaramayacağını anlayınca, uzun uzun düşündükten sonra Türkiye’nin şartlarını kabul ederek kendi dize gelmeyi
göze almış idi.
İsrail’in Türkiye’ye bu derece önem
vermesinin orta ve uzun vadeye matuf birçok sebebi vardır. O safhadaki
en önemli sebep, İsrail ve Gazze açıklarında, Doğu Akdeniz’de var olduğu
söylenen gaz kaynaklarına ulaşılması
ve Avrupa’ya taşınması meselesidir.
Nitekim bugün (9 Ekim 2014) Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri
Işık, paralelcilerin “One minute!”ten
itibaren dinlemeleri arttırdıklarını ve
en çok da Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı Taner Yıldız’ı dinlediklerini
açıkladı.
İsrail’in Türkiye karşısında eğilmeyi
göze almış olmasının esas sebebinin
bu konu olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Çünkü İsrail, enerji konusunda
bir başka alternatife, Kıbrıs Rumları
ve Yunanistan’la iş tutmaya yönelmek suretiyle Türkiye hesabından
vazgeçtiğinin belli etti ve 2012’nin
ortalarına doğru Türkiye’yle barışma
girişiminden de çark etti. İlk şart olan
özür dilemeyi yerine getirdikten sonra, ikinci şart olan tazminat konusunu görüşmek üzere masaya oturmuş
ise de bu konuyu uzattıkça uzattı ve
sonuçta çıkmaza soktu, daha sonra da
Gazze’ye saldırdı.
İsrail’e darbe
üstüne darbe
İsrail’in durup dururken Gazze’ye
saldırmasındaki esas gaye, Gazze’yi
bitirerek oradaki gaz potansiyelinin
üzerine oturmak olmuş olabilir. Çünkü bu defaki, bugüne kadar yapmış
olduğu en kapsamlı ve en uzun süreli
saldırıdır.
İsrail, Kıbrıs Rumları ve Yunanistan’la anlaşmıştı, ama Türkiye’nin
nefesini de ensesinde hissetmekteydi. Ortadoğu gazının Batı’ya taşınmasında Türkiye seçeneği çok daha
rasyoneldi. Akdeniz’den Kıbrıs’a,
oradan da Yunanistan’a, denizin altından boru ile gaz taşımayı teknik
olarak başarmış olsalar bile, bunun
Türkiye’den geçen bir hatla rekabet
etmesi mümkün değildi. O yüzden
Türkiye’nin güvenilir bir güzergâh
olmaması için istikrarsızlaştırılması
ve ekonomisinin çökertilerek güçsüzleştirilmesi gerekmekteydi.
Olayların zamanlamasına baktığımızda, “7 Şubat 2012” komplosuyla
iki ana hedef gözetilmiştir. Birincisi
terörü bitirme yolundaki Oslo sürecinin torpillenerek terörün devamını
sağlamak, ikincisi de kendilerine en
büyük engel olarak gördükleri “dönemin” Başbakanı Erdoğan’ı bertaraf
etmek. Oslo sürecini baltalamış olsalar da, istedikleri sonucu alamayınca
Gezi olayını, o da olmayınca 17-25
Aralık baskınını tezgâhladılar ve
buna çok güvendiler.
Baskından umdukları sonucu alamamış olsalar da 30 Mart mahallî
idareler seçimlerinde Erdoğan’ın
kesin bir hezimete uğrayarak artık
tasfiye olacağına o kadar inandılar ki,
Cemaat medyasında da bu yolda keyifli yoğun bir yayın yapıldı. Fakat bu
tarihten itibaren İsrail’in canını sıkan
olaylar peş peşe geldi. Önce Erdoğan
seçimlerden güçlenerek çıktı, Türkiye
ekonomisi çökmediği gibi güçlenmeye devam etti, arkasından Başbakan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı
Aliyev’le Azerbaycan gazını Türkiye
üzerinden taşıyacak TANAP projesinin anlaşmasını yaptı. Türkmen ve
Kuzey Irak gazının da bu hat üzerinden sevkiyatı için bu otoritelerle
anlaşma yoluna girildi ve İran gazının
da dâhil edilebileceği dillendirildi.
Tamamen rasyonel olan bu tasavvurun gerçekleştirilmesi demek,
İsrail-Rum-Yunan projesinin çökmesi demekti. Son bir darbe de kuzeyden geldi. Rusya’nın Ukrayna’ya
Sabri Öğe
[email protected]
karşı saldırgan tutumu Batı’yı ürküttü. Gaz
tedarikinde Rusya’ya bağımlı olmak yerine
Türkiye’nin güney gaz koridoruna yönelmenin
daha güvenli olacağını söylemeye başladılar ve
İsrail, darbe üstüne darbe yedi.
ABD’nin ikiyüzlülüğü
Bugünkü IŞİD olayı, İsrail’in ABD desteğinde Türkiye’ye karşı oynamakta olduğu son oyundur. Bu oyuna Yunan-Rum tarafını inandırmış
olmalılar ki Kıbrıs Rum Yönetimi, gaz yatakları
bahanesiyle Kıbrıs Türk yönetimiyle yapmakta
olduğu görüşmelere son verdiğini açıkladı.
IŞİD, yıllardır Suriye ve Irak’ta mevcutken
böyle etkin değildi. Şu son bir iki ay içinde birdenbire parlatıldı ve dünya gündemine oturdu.
Bir terör örgütü tank, top ve füze gibi ağır silahlara varıncaya kadar her türlü silahla donatıldı. Neymiş, Musul’da Irak devletinin askerleri savaşmadan silahlarını bırakıp kaçmışlar
(!); bu silahları alan örgüt, ilk iş olarak petrol
üretim yerlerini ve rafinerileri ele geçiriyor,
Peşmergeyi mağlup ederek Erbil’e yöneliyor,
Kürt yönetimi panik içindeyken bir noktada
durduruluyor ve güya Peşmerge güçlerince
püskürtülmüş oluyor. Ardından bu örgüt, Suriye Kürtlerine ve merkez Kobani’ye yöneltiliyor; ABD Başkanı Obama, alelacele IŞİD’i
yok etme (!) planını açıklıyor ki bu plana göre
dünyanın süper gücü (!), IŞİD’i müttefikleriyle ve yerel güçlerle beraber ancak 4-5 senede
kontrol altına alabilecek.
ABD, güya terör örgütünü havadan bombalıyor, ama IŞİD ilerlemeye devam ediyor. Ancak Kobani düşmek üzereyken bombardıman
etkinleşiyor ve IŞİD durduruluyor. Bombardı-
manda en çok da petrol üretim ve arıtım tesisleri vuruluyor. Maksat, IŞİD’in gelir kaynağını
kurutmakmış (!). ABD, insanların zekâsıyla
alay ediyor.
Burada maksat, Kuzey Irak’ın enerji kaynaklarını Türkiye’nin elinden almak, Türkiye’nin
ekonomisini ve iç istikrarını berhava etmektir. Yani esas hedef Türkiye’dir. Bilindiği gibi
ABD, Türkiye’nin Kuzey Irak kaynaklarının
taşınmasında yerel yönetimle iş yapmasına
karşı olduğunu öteden beri söyleyip duruyor.
Bölgedeki unsurları, özellikle de Kuzey Irak
Kürt Yönetimi’ni terbiye etmek için IŞİD’i
ellerinde bir sopa olarak kullanacaklardır.
Türkiye’yi kara harekâtına teşvik edenler, şayet
Türkiye bunu yapmış olsa IŞİD’i ortadan kaldırmasına izin mi verecekler? Maksat, ülkemizi çamurun içine sokup, sonra ortada bırakıp
başına bir sürü gaile açmak.
Bu oyunda İsrail ve ABD, Türkiye düşmanlığı uğruna can düşmanları olan İran’ı da
yanlarına alıyorlar. Son zamanlarda bu ülkeyle
can ciğer kuzu sarması olacaklar neredeyse. İsrail, İran’ın nükleer tehdidini unuttu ki
bombalama laflarını ağzına almaz oldu. Hatta
Cumhurbaşkanı Peres, İran’ın düşmanları olmadığını söyledi. Pek muhtemeldir ki bunlar,
Azerbaycan’a da baskı yaparak TANAP projesini engellemeye çalışacaklardır. Şayet şu
sıralarda Ermenistan’ı Azerbaycan’ın üzerine
salarlarsa hiç şaşmam.
Muhalefet komedisi
Bu şer cephesinin Türkiye’ye karşı kullandığı
önemli enstrümanlardan biri de yine PKKHDP oldu. Ancak bunlar kullanılmaktan,
onun bunun elinde oyuncak olmaktan bıkmadılar, yegâne hamileri olan devletimizi arkadan
hançerlemekten utanmadılar, yıllardır kendi
halklarına çektirdikleri acılardan bir nedamet
duyup doğru yola girmediler. Böylesi ikiyüzlü
oyunlarla, kalleşliklerle koskoca Türk Devleti’ni
teslim alabilecekleri hayali ve ahmaklığından
kurtulamadı bu zevat. HDP Eş Genel Başkanı
Demirtaş, basın toplantısı yapıp hâlâ Türkiye’ye
aba altından sopa gösteriyor.
Ana muhalefet CHP’ye ne demeli? Ülkemize karşı şu oynanan oyunlar ayna gibi ortada iken, bunların hiç mi bir uzmanı, doğru dürüst düşünen bir adamı yoktur? Bunlar tembel; çalışıp kafa yormak, memleket menfaatini
düşünmek bunların en uzak olduğu şeyler.
Devletimiz düşman saldırısına karşı canhıraş
mücadele ederken, Kılıçdaroğlu Kürtlere yaranıp oradan siyasî bir menfaat devşirebilmek
gayesiyle bir hafta önce, “Türk ordusunun sınır
dışına çıkmasına karşıyız” demişken, şimdi de
kalkmış, “Ordumuz gitsin, Kobani’yi kurtarsın” diye saçmalıyor, Grup Başkan Vekili Haluk Koç da “Türkiye IŞİD’e yüzlerce tır dolusu
silah gönderdi” diyor ve düşmanla ağız birliği
ediyor. İddiasına delil olarak neyi gösteriyor,
biliyor musunuz? Karşımızdaki düşman cephenin medya organlarında çıkan haberleri…
Yazıklar olsun! Bin kere yazıklar olsun! Rabbim bunlara fırsat vermesin…
Türkiye direniyor; milletçe topyekûn birlik içerisinde olabilmiş olsaydık, bu saldırıyı
çok daha kolay savuşturabilirdik. İçimizdeki
çürüklere, hainlere rağmen, Allah’ın izni ve
yardımıyla bunun da üstesinden gelinecek ve
Türkiye büyük yürüyüşüne devam edecektir.
ekim 2014
47
haberajanda
Analiz
Adalet öyle bir denge
ki, boşuna gözü bağlı
bir kadının elindeki
terazinin iki kefesi
şeklinde tanımlanmıyor. Biz bugüne kadar
bu işi yürütebildikse,
emin olunuz ki yakın akrabalık bağı
sayesindedir. Çünkü
elimizdeki en önemli
koz, sosyolojik geçişkenliktir.
Hukukî meşruiyetini
yitirenin otoritesi
olmaz. Zorla otorite
tesis edilmez, edilse
sürekliliği yoktur.
Otoritenin yok olması
demek, egemenlik
hakkının yetirilmesi,
dolayısıyla bölünme
demektir. Bu da hiçbir vatan evladının
arzuladığı bir şey
olamayacağına göre,
emniyet güçlerine
verilen bu selahiyetin özgürlüklere
darbe vurmasına
sebep olunmamalıdır. Balkanları böyle
kaybettik. 11 aylık
bir savaş neticesinde
neredeyse 3,5 milyon kilometrekarelik
egemenlik sahamızı
yitirdik. Kuvvetler birbirinden koptu; doğru
dürüst kurşun sıkmadan Arnavutluk dağlarında mahsur kalan
25 bin askerimiz aç
sefil bir pozisyona
düşerken kimse bir
dilim ekmek vermedi.
Ne oldu da 500 sene
adalet üretirken bir
anda Bulgarlar elini
kolunu sallayarak Çatalca önlerine geldi?
48
ekim 2014
BİZE GELİŞİ
BU KADAR!
6
-7 EKİM 2014 tarihinde, HDP Eş
Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, IŞID’in Kobani’ye saldırması
neticesinde kıyama kaldırdığı Kürtlerin 35 ilde uygulamaya koyduğu
vandalizmin faturası, 2 şehit, 37 ölü,
351 yaralı, bin 113 bina yakma,bin 177 araç yakma,
1024 kişinin gözaltına alınması ve 58 zanlının da
tutuklanması ile şu anda mayna etti. Bunları tarihe not edelim ki, şeref yoksunluğunun nasıl bir şey
olduğu konusunda gelecek nesil faydalansın. Bu
arada tutuklanan kişi sayısındaki azlığa da dikkatinizi çekmek istiyorum. Zira bu ülkede molotolf
kokteylini evrensel hukuk kurallarına yamayan
hâkimlerimiz var.
Neden böyle bir kıyamı denediklerini biliyoruz
da PKK’nın nasıl, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
nasıl bir strateji izlediğine ayrıca bir göz atalım.
Operasyonel ve taktik sahada neler olduğunu bir
daha hatırlamak gerekebiliyor. Dayandığı temeller
itibariyle PKK, Marksist ve Leninist bir örgüttür,
askerî stratejisi ise Maoist. Devletimizin uyguladığı
strateji ise açılım ve sürece kadar İngiliz sistemi idi.
Bu da sadece teröristle mücadele şeklinde işliyordu,
çünkü yetiyordu.
PKK’nın benimsediği Maoist strateji, kırsaldan
kentlere doğru hâkimiyeti ele geçirme üstüne kurulu klasik, basit ama oldukça etkili bir stratejidir.
Başlarda devletin karşı koyuşu ise İngilizlerin
Malaya’daki ayaklanmayı bastırmasında kullanılan
stratejiyi öngörüyordu. Briggs Planı’nın uygulanmasından tutunuz da korucu sisteminin oluşturulması, Olağanüstü Bölge Valiliği’nin kurulmasına kadar yapısal sistem ayarları birebir aynı idi.
Sonrasında uygulanmaya konmasının planlandığı
âdem-i merkeziyetin güçlendirilmesi konusu da bu
planının ileriki parçalarıdır.
ETA ve IRA ile ilgili mücadeleden örnekler veren çok olur, ama sosyal yapıdaki farklılıklar sebebi
ile bizim sorunun bunlarla uzaktan yakından bir
alakası yoktur. Devletin bu sistemi seçmesindeki
sebep, DYÇ (Düşük Yoğunluklu Çatışma)’ya karşı
dünyada başarılı olan tek örneğinin Malaya olma-
sıdır. Buna Lawrence örneğini de eklersek, İngilizler –maşallah (!)- hem terör yaratmada, hem de
teröre karşı koymada bu işin üstadıdırlar. (Bakınız;
bugüne kadar DYÇ konusunda yazılmış en ciddi
eser olan M. Ali Kışlalı’nın “Güneydoğu, DYÇ”
adlı kitabı.)
PKK’nın sol ideolojiyi seçmesindeki sebep, “devrimcilik ruhu” safsatasıyla silaha sarılmayı meşru
kılmak için uydurulmuştur. Yoksa bölge insanının
karakteriyle bu ideolojinin doku uyuşmazlığını bilmediklerinden değil. Defaten yazmıştım, “Terörle
mücadele, çorbayı bıçakla içmeye benzer” diyor
Lawrence. Askerî stratejik safhanın üstadı Mao ise,
“Terörist balıksa, onun içinde yaşadığı göl halktır”
diyor. Sadece bu iki söz bile terörün ne menem bir
şey olduğunu anlamaya yeter de artar bile.
Herkesin teröristi farklı olduğu gibi, mevcut
devletlerin uygulamaya koyduğu mücadeleleri de
artık belli bir noktadan sonra şahsına münhasır olmalıdır. Zaten Açılım Süreci de işte bundan dolayı
uygulamaya konulmuştur. Uygulanan bu süreçte
bazen öyle durumlar ortaya çıkmıştır ki, örneğin
mevcut kanunlar ve Hükümet’in hedeflediği noktalar, güvenlik güçlerinin adeta elini kolunu bağlamıştır.
Yetki meselesi
Şu anda emniyet güçlerinin yetkisizlikten yakınmaları dağları aşmış olup, halkta da polisin pasifizasyonuna dair algı oldukça yüksektir. Bu durum
devlet otoritesinin sarsıldığına dair bir manzara
yaratırken, hayatın gerçeği ile özgürlük çizgisi birbiri ile çelişmeye, polisin en büyük yakınmasıyla
“devletin güvenlik birimlerinin kanunlar karşısında
korumasız kaldığı” iddia edilmektedir. Bu yakınmaların ne kadar haklı ve ne kadar idrak içeriyor
oldukları beni düşünmeye itti.
Asker şehirlerden nispeten çekildiği için, şimdilik
pek durumlarını ölçemiyoruz. Ama polisin terörle
mücadelede, özelikle “devletin meşruiyeti” meselesindeki mevcut yetkileri, Gezi olaylarından beri
tartışılır hale geldi. Çünkü öyle örnekler gördük ki
kaldırım taşları üstüne atılan polisin sadece barikat
Murat İlkter
[email protected]
Ama bu kez başaramayacaklar, zira bu sefer hayvan terli… Kobani’den sınıra yığılmış 180 bin kişiyi bir gecede sınırdan içeri alacak kadar akrabayız biz. Kederimiz de ortak, istikbalimiz de. (Başbakan Ahmet Davutoğlu, HDP Eş Genel
Başkanı Selahattin Demirtaş’ı Başbakanlık Yeni Bina’da kabul etti.)
kurarak kalkanıyla kendisini savunurken etten duvar ördüğüne şahit olduk. Diğer yandan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çıkan
sokak olaylarında polise atılan molotolflara
karşı sadece tazyikli su ile mukabele edilen
yoğun örnekler vardı. Hatta polise tokat
atan BDP’li vekiller gördük.
Yetki meselesini neden “devletin meşruiyeti”ne bağladığıma gelince…
Terörle mücadelede
devletin meşruiyetini
kaybetmesi, “savaşı daha
başından kaybetmesi”
demektir
Meşruiyeti kaybetmek, esas olan halkı kaybetmek demektir. Rahmetli Şenol
Özbek’in sürekli işaret ettiği gibi, “ölü veya
leş” şeklinde aşağılanması, her teröristin var
olan anası, bacısı, hanımı ve dahi tüm yakınlarının, daha ana rahmine düşmeden
terörün insan kaynaklarına malzeme olması
demektir. Çünkü adamların esas amaçları,
nefrete açılan kapıların anahtarlarını ele geçirmektir. Apo’nun stratejisi bunun üstüne
kurulmuştur. Her evden bir kişinin ölmesini dilemesindeki sebep, sürekliliği olan
insan kaynaklarına hazır kıtalar oluşturmak
içindir. Bunun önüne geçilmesinin tek yolu
da emniyet güçlerinin hem taktik sahadaki
eğitimlerini arttırmak, hem bize özgü yeni
taktikler geliştirmek, hem de polisin psikolojik ve sosyal durumlarını iyileştirmekten
geçmektedir. Sabır katsayılarının artması ve
dirençlerinin yükselmesi de bunlara bağlıdır
ve polis devleti tuzağına düşmeden, halkın
devlete olan güvenini tesis etmek elzemdir.
Halkın devlete olan saygısı ancak böyle sağlanabilir. Çorbayı bıçakla ancak böyle içebilirsiniz.
Adalet öyle bir denge ki, boşuna gözü
bağlı bir kadının elindeki terazinin iki kefesi
şeklinde tanımlanmıyor. Biz bugüne kadar
bu işi yürütebildikse, emin olunuz ki yakın
akrabalık bağı sayesindedir. Çünkü elimizdeki en önemli koz, sosyolojik geçişkenliktir.
Mevcut kozu korumakta emniyet güçlerinin fonksiyonları oldukça önemlidir. Elbette molotolf atana gül atacak değil polis,
elbette kendine hakaret edene sonsuz sabır
gösterecek değil; nihayetinde o da insan, o
da genç, onun da ana ve babası, bacısı, hanımı, evlatları var. (Yani aşağı tükürsen sakal,
yukarı tükürsen bıyık…)
Ne sıkarsa sıksın, tetiğe basarken şunu
düşünecek polis: “Artan yetkilerimin sınırı
ne? Vicdanım beni nereye kadar götürecek? Taş atana kurşun sıkılır mı? Sıkarsam
nereye? Meşru müdafaa dışında vurursam
bir haksızlık yapmış olur muyum?” Bunları soran bir memurun aklına Diyarbakır
Cezaevi’nde yapılanlar ve faili meçhuller
gelmelidir.
Ey polis kardeşim!
Kucağında en yakın arkadaşı bile şehit
ekim 2014
49
haberajanda
Analiz
IŞİD terör örgütü ile bazı Kürt gruplar arasındaki çatışmaların olduğu Kobani’ye (Ayn el
Arap), ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerine
ait savaş uçakları saldırı düzenledi. Bölgede
yükselen dumanlar Şanlıurfa’nın Suruç ilçesindeki sınır hattından görüldü.
düşse, ona yapılan zulme ve haksızlığa karşı asla adaletten ayrılmaması gerektiğini,
kendisinin infaz kurumu değil, insaf müessesesinin bir parçası olduğunu içselleştirmesi elzemdir. Çünkü bilmelidir ki, hukukî
meşruiyeti olan sadece kendisidir, terörist
değil. Çünkü adı üstünde terörist, teröristir,
ölçüsü, hakkaniyeti, ağzının ve elinin ayarı
yoktur. Ama ey polis kardeşim, senin olmalı!
Çünkü sen terbiye(li) olansın…
Hukukî meşruiyetini yitirenin otoritesi
olmaz. Zorla otorite tesis edilmez, edilse
sürekliliği yoktur. Otoritenin yok olması
demek, egemenlik hakkının yetirilmesi, dolayısıyla bölünme demektir. Bu da hiçbir vatan evladının arzuladığı bir şey olamayacağına göre, emniyet güçlerine verilen bu selahiyetin özgürlüklere darbe vurmasına sebep
olunmamalıdır. Balkanları böyle kaybettik.
11 aylık bir savaş neticesinde neredeyse 3,5
milyon kilometrekarelik egemenlik sahamızı yitirdik. Kuvvetler birbirinden koptu;
doğru dürüst kurşun sıkmadan Arnavutluk
dağlarında mahsur kalan 25 bin askerimiz
aç sefil bir pozisyona düşerken kimse bir dilim ekmek vermedi. Ne oldu da 500 sene
adalet üretirken bir anda Bulgarlar elini kolunu sallayarak Çatalca önlerine geldi?
Ey polis kardeşim! Bazı zehirlenmiş
50
ekim 2014
Kürtlerin de yapmak istediği bu; sana meşruiyetini yitirtmek, halkla bağını koparmak
ve kardeşliğini bozmak. O yüzden bayrağını yakıyor, büstlerini kırıyor, devleti temsil
eden ne varsa -kütüphanesinden müzesine
kadar- saldırıyorlar. Müslüman diye kendi kandaşının, kardeşinin dükkânını yakıp
yağmalayacak kadar gözleri dönmüş.
Ama bu kez başaramayacaklar, zira bu sefer hayvan terli… Kobani’den sınıra yığılmış
180 bin kişiyi bir gecede sınırdan içeri alacak kadar akrabayız biz. Kederimiz de ortak,
istikbalimiz de.
Çözüm Süreci’nin
devamı şart
Çözüme destek olunmalı ki hem silahın
hükmü ortadan kalksın, hem sosyal ve siyasî
saha genişlesin, hem de kültürel ve ekonomik alan büyüsün. Neredeyse iki senedir
devletimiz gerçek manada inisiyatifi ele
alınca, “Biji serok Apo” diye el pençe divan
durdukları liderlerini bile ihanet içinde saymaya başladıklarını gördük. Apo’nun Kandil üzerindeki hâkimiyetinin devamı için,
Apo ile Kandil iletişimine izin gerekmeye
başladı. Çünkü gördük ki Suriye ve İŞID
sorunu başladığından beri Almanya, İsrail,
İran ve ABD, adeta Kandil’i mesken tuttu.
Buna mukabil bazı şahin terörist liderleri,
Türkiye’ye tekrar silahlı elemanlarını gönderdiklerini söyleyerek bizi açıkça tehdit
etmeye başladı. Başlasınlar eceli gelen misali…
Ancak biz bu kardeşliği başardıkça, bizi
gıpta ile yakından izleyip bize entegre olmaya hazır bölgemizde dünya kadar insan var.
Batı bunun da farkında.
Velhasıl, herkesin şu kadarını düşünmesini isterim. Türk ordusu, en son hatırladığım
kadarıyla 639 bin kişi ile bu bölgenin en büyük ordusu olup -NATO’yu sevdiğimden
değil ya, yine de diyelim- NATO’nun ikinci
büyük ordusudur. Bahse konu olansa 5 bin
kişilik terörist grubu, tükürükle boğulur. O
yüzden kimsenin umutsuzluğa kapılmasına
gerek yok. Bizde verilecek bir karış toprak
da yok. Cesareti olan varsa da buyursun alsın; Abdülhamid Han’ın dediği gibi, “Aldığımız fiyata veririz”.
Son söz: Unutmamalıyız ki PKK terörü,
idam cezasının olduğu zamanda hortladı.
Sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmişlik
sağlanmadıkça polisin yetkilerinin artırılması, güvenliğin sağlanmasında yeterli bir
durum değildir.
haberajanda
Analiz
Yahya Kurt
[email protected]
T
ÜRKİYE’nin sınırları dışında yer alan Kobani’deki
IŞİD-YPG çatışması,
Türkiye’yi karıştırmak
isteyen birileri için harika
bir fırsat oldu. Onlar da
kendini yakışanı yaparak
bu fırsatı kullanmak için
büyük bir gayret gösterdiler. Bu seferki bahanenin
ismi “Kobani” idi.
Aklı başında olan herkes, meselenin Kobani ile
uzaktan yakından alakası
olmadığının farkındaydı.
Çünkü yapılan eylemler
ne Kobani’de olduğu
iddia edilen sivilleri kurtarmaya yönelikti, ne de
PKK ile çarpışan IŞİD’in
saldırılarına engel olmaya. Muhatap, sadece ve
sadece Türkiye idi. Hedef
Türkiye’yi karıştırmak,
Türkiye’ye zarar vermek
ve Türkiye’nin dış politika çalışmalarında elini
zayıflatmak olarak belirlenmişti.
Bu süreçte de -her
zaman olduğu gibi- herkes
yine kendine yakışanı
yaptı. Bunu en iyi anlatan
kıssalardan biri şöyle:
Dervişin biri, suya düşen
bir akrep görür. Elini
uzatıp o akrebi kurtarmak
istediğinde akrep dervişi
sokar. Derviş tekrar dener,
akrep yine sokar. Buna
şahit olanlar dayanamaz
ve dervişe, “İyilik yapmak
istediğin halde sana zarar verene neden iyilik
yaparsın?” diye sorarlar.
Derviş ise şöyle cevap
verir: “Akrebin fıtratında
sokmak var, benim fıtratımda ise merhamet
etmek, yaratılanı sevmek
var. O fıtratının gereğini
yapıyor diye ben fıtratımı
mı değiştireyim.”
İşte Anadolu insanı
da bütün renkleri ile tek
vücut haline geldi ve bir
derviş gibi kadim fıtratı
olan yaratılanı sevmek
ve merhamet etmek
özünden hiç vazgeçmedi.
Nerede bir masum görse
milletine, mensubiyetine,
inancına bakmadan,
insaniyetinin tezahürü
olarak el uzattı. Nerede bir
zulüm görse insafla yaklaştı. Gücünün yettiğince
-maddî ve manevî olarakmazlumların yanında
oldu. Dünya mazlumlarının sesi, nefesi ve umudu
oldu. Tepki gösterdi, karşı
Kobani, isyan, ihanet,
insaf, insaniyet vs...
SÖZDE İNSAN HAKKINI ve canını önemseyen şehir eşkıyaları, Kobani’deki ölümleri önlemek için sokakları savaş
alanına çevirdiler ve onlarca masumun ölümüne sebep oldular. Ve sırf sakallı diye bazı insanları linç ettiler, kurban eti
dağıtan gencecik bir fidanı hunharca öldürdüler. Tüm bunları da IŞİD denilen örgütün yaptıklarını protesto etmek için
ve “İnsanlar ölmesin!” diye yaptılar.
çıktı, direndi, fakat kimseye zarar vermedi. Devlet
ve millet olarak tüm
mazlumların kardeşliğini
omzuna yükledi ve çileyi
kendine huzur eyledi.
Maalesef dervişlerin
olduğu bu dünyada akrepler de hep vardı -hep de
var olacaklar-. Ve onlar da
kendilerini kurtarmak için
uzatılan her eli sokmaya,
her ele zehir akıtmaya devam edecekler. Yakmaya,
yıkmaya, yağmalamaya
kodlanmış bilinçsiz robotlar gibi, düşünmeden
verilen komutları yerine
getirecekler. Ruhsuz
silahlar gibi kan kusmaya,
ölüm saçmaya devam
edecekler.
Bayramın son gününden başlayarak devam
eden meseleye hepimiz
vâkıfız. Suriye’deki iç
savaş, IŞİD ile farklı bir
boyut kazandı. Son olarak
da IŞİD’in Kobani’ye yönelmesiyle her şey bambaşka bir hal aldı. Daha
düne kadar Suriye’de ölen
insanlar için kılını kıpırdatmayanlar, birden insan
hayatının ne kadar önemli
olduğunu fark ettiler.
Esad’ın yanında masum
avına çıkanlar, bugün
karşılarında IŞİD’i görünce
insan olduklarını hatırladılar. (Yanlış anlaşılmasın,
ismi ve ideolojisi ne olursa
olsun, masumların canına
kıyan terör örgütlerinin
bizim gözümüzde herhangi bir farkı yoktur.)
Olaylar bu şekilde
tezahür ederken, sözde
insan hakkını ve canını
önemseyen şehir eşkıyaları, Kobani’deki ölümleri
önlemek için sokakları
savaş alanına çevirdiler
ve onlarca masumun
ölümüne sebep oldular.
Ve sırf sakallı diye bazı
insanları linç ettiler, kurban eti dağıtan gencecik
bir fidanı hunharca öldürdüler. Tüm bunları da IŞİD
denilen örgütün yaptıklarını protesto etmek için ve
“İnsanlar ölmesin!” diye
yaptılar.
İnsaf düsturuyla ve
insan olarak bakan her
fert, Türkiye’nin bu meseledeki olağanüstü çabasını görmekte. Yaklaşık iki
milyon insan, bu devlet ve
bu millet tarafından ağırlanıyor. Hal böyleyken,
birileri sanki Kobani’ye
saldıran Türkiye’ymiş gibi
bir tavırla ortalığı yakıp
yıkıyor, barış için ilk defa
bu kadar güçlü atılan
adımları yok sayarcasına,
bir de çıkıp “Çözüm Süreci
biter” diye şuursuzca ve
patavatsızca tehdit ediyor,
asker ve polisi taşlıyor,
ekmeğinin peşinde koşan
insanların ekmek teknelerini yağmalıyorlar.
Bir tarafta mazlumlara
kucak açan, onlarla ekmeğini paylaşan, onların
acılarını yüreğinde hisseden insaniyet ve insaf sahibi insanlar, diğer yanda
akrep gibi zehirlemekten
zevk alan, tek bildikleri
yakıp yıkmak olan şehir
eşkıyaları, isyan ve ihanet
şebekeleri…
Ve son olarak meselenin ehemmiyetine binaen
Bediüzzaman’dan iktibas
şu ifadelerle yazımızı
sonlandıralım: “Aç olan
canavara karşı tahabbüb
etsen, merhametini değil,
iştihasını açar. Sonra döner gelir, tırnağının, hem
dişinin kirasını senden
ister.”(Risale-i Nur Külliyatı/Sözler, 707)
ekim 2014
51
haberajanda
Analiz
İlkeler dağında
Birileri bizim
bu ağırlıklardan kurtulmamamızı
isteyebilir,
bunun için
çırpınabilirler.
Ancak ülke
olarak büyük
bir feraset ve
idrak gücüyle
hokkabazların, palyaçoların, Batı soytarılarının ihanetine fırsat
vermeyeceğiz.
İlkeler dağının
erozyonuna
seyirci kalmayacağız.
Çanakkale
Kilitbahir’den
Kudüs’teki
Mescid-i
Aksa’ya,
Kahire’ye,
Semerkant’a,
Buhara’ya
ve Kosova’ya
uzanan köprünün inşası
başlamış ve
kuşkusuz
tamamlanacaktır.
52
ekim 2014
erozyon
“B
İR gençlik, bir gençlik, bir gençlik... ‘Zaman
bendedir ve mekân bana emanettir!’ şuurunda bir gençlik...” diye necip bir milletin
kadim eksenini tarif ederek söze başlamak
isterdim. Oysa bugün öyle hazin bir tablo ile
karşı karşıya kalmışız ki, zaman ve mekân algısını yitirmiş, özünden kopuk, şuursuzca yol alan, yönsüzlük içinde mesafeleri kat
etmeye çalışan, ihtiyarlamış bir gençlikle karşı karşıyayız.
>> Ne mirası, ne varisinden haberi olan bu nesil, her geçen gün
ağızdaki çürük diş gibi ıstırabımızın
sebebi olmaktadır. 1980 sonrası politikalarla ecdadından koparılması
kolaylaştırıldı bu neslin. Milenyuma gelindi sonra; Fatih Camii’ni
eskimiş bir cami olmaktan öte göremeyen, hissedemeyen bir gençlik
kaldı elimizde. Müzeleştirilmiş bir
maziden başka bir şeyi olmayan,
oldurulmayan bu gençlik, kemale
erememiş aklı ve aralıksız servis
edilen Batı şaraplarıyla kendi yolunu çizmeye, kendi kaderini yazmaya çalıştı. Bir milletin kaderiyle
oynamak istendiğinde gençliğin
şuur derinliğine dinamit döşemek
yetiyormuş demek ki, gördük...
Toplumlar, katmanlar halinde
bloklara ayrılmıştır. Her katmanı
besleyen belli damarlar vardır. Bu
damarların herhangi birinde tıkanıklık oluşursa, o katman zaman
içinde kurur ve fonksiyonel yapısını
kaybeder. Toplumsal halüsinasyonlar da işte bu fonksiyonel yapısını
kaybeden katmanlardan kaynaklanır. Her katman, kendi sanrısı
içinde kalır ve diğerleri ile iletişim
problemleri yaşamaya başlar. Nihayetinde katmanlar arası kopuş
gerçekleşir. Münferit bir hadise
diye başlayan, ancak zaman içinde
genişleyerek yükselen bir tempo ile
kargaşalar meydana gelir.
Biz mi yenildik, onlar
mı yendi?
Dünden bakınca bugün için
“Olanaksız!”, bugünden bakınca
yarın için “Uzak!” denecek birçok
hadiseye hazırlıklı olmak gerek
artık. Birçok iletişim kanalı, birçok frekans kaybedilmiş durumda,
kaybettirdiler... Medeniyet coğrafyamızın yerine bugün beşerî
ve iktisadî coğrafya ikame edilmiş
durumda. Siyaseti manevi değerler üzerinden kuran teşkilatların
bile gençlik yapıları “değer yargısı açlığı”na düşmüş ve sosyalizm
üzerine kurulu fikrî yapılar bugün
emperyal düzene kendilerini alış-
tırmışsa, efsanevî ilkeler dağının
başı erozyonlarla dertte demektir.
“Ortadoğu... Ortadoğu...” deyip durdular, bu kadim coğrafyanın adının “Ortadoğu” olduğunu
kabullendik, kanıksadık. Oysa
yeryüzünün merkezi burasıdır,
biliriz. Tarihin yazıldığı topraklar
buralarıdır. İnsanlık beşeriyetten
insaniyete burada göç etti. Yaratılmışlık, burada ontolojik hakikatini
keşfetti. Sonra çağlar gelip geçti
ve “Rab ile güreşmeye” yeltenenler, bu topraklar üzerinde planlar
kurdu. Planları doğrultusunda bu
coğrafyanın gençlerini cehaletin
pençesine, çocuklarını ise silahların
gölgesine esir ettiler. Kan lekesi sıradan bir leke, cenaze ve cesetlerse
günlük hayatın birer parçası haline
geldi.
Kim derdi ki yeryüzünün yakutu,
insanlığın ilim ve sanat atölyesi olan
Ortadoğu, cehaletin, kan ve göz yaşının simgesel bir mekânı haline gelecek, kim derdi? Tüm bu mühendislik harikası olan sosyal dönüşüm,
gençlik üzerinde oynanan oyunlarla
ancak mümkündü, öyle oldu.
Şehirler kentleşiyor; ruhunu kaybeden sokaklarda özünden bihaber
nesiller büyüyor. Şehirler enkaz
yeri... Barut kokan evlerin yıkıntıları
arasında çocuklar büyüyor. Böyle bir
tabloda yeşereceğini umduğumuz
ne olabilir ki? Hangi gülün koku-
Muhammed İkbal Bakırcı
[email protected]
su cüret edebilir bilemiyorum, hangi gülün
ömrü uzun olur ki?
Ruhunu kaybeden nesiller, esasında ruhu
çalınmış şehirlerin kentleşiyor olmasıyla ortaya çıkmıştır. Duygu dünyası saldırganlık,
kin, nefret ve öfke ile dolu olan genç kuşaklar ise, enkaz yığınlarının arasında barut kokusuna alışmış çocukların büyümüş halidir.
Bugün İrem bağlarını, gül bahçelerini algı
dünyamızda dahi aramaktan vazgeçtiğimiz
Ortadoğu, “Büyük İsrail” hedefine doğru
yol alan güçlerin tam da arzu ettiği biçimde altüst olmaktadır. Bu güçlerin arzu ettiği,
bu coğrafyanın olabildiğince cahil kalması,
iktisadî anlamda bu bataktan çıkamaması ve
medeniyet şuurundan uzaklaşmasıdır.
Aynı güçler, parça parça ve küçük gruplar
halinde tahriklere açık olunmasını istemektedirler. 1. Dünya Savaş’ıyla beraber uygulamaya konulan bu plan, “Rab ile güreşmeye”
yeltenenlerin maalesef başarıyla uyguladığı
bir tuzak olmaya devam etmektedir.
Gayret vakti geldi!
Ülkemiz bağlamında gençliğin medeniyet
perspektifini değerlendirdiğimizde, dikkat
edilmesi gereken bir silinmenin olduğunu,
hissiyat kaybının ciddi noktalara vardığını
görebilmekteyiz. Bu, ciddi bir durumdur;
telafisi olmayan böyle kayıplar, toplumsal
olarak ilkeler dağının erozyonuna neden
olmakla kalmaz, hasadını beklediğimiz tüm
emeği de -Allah korusun- heba eder.
Artık pür dikkat olma vaktidir! Artık soluksuz mücadele, gayret ve sebat etme vaktidir! Çünkü ülke olarak sıçrama anındayız;
yere sağlam basmalı, büyük bir özgüvenle
yerden ayağımızı kesecek kadar yükseklere
uzanmalıyız. Yer sağlamsa, gücümüz yerinde ise, vakit kaybetmeden cesaretle sıçramalıyız. Lakin sosyolojik ağırlıklarımızdan da
tez zamanda kurtulmamız gerekmektedir.
Birileri bizim bu ağırlıklardan kurtulmamamızı isteyebilir, bunun için çırpınabilirler. Ancak ülke olarak büyük bir feraset ve
idrak gücüyle hokkabazların, palyaçoların,
Batı soytarılarının ihanetine fırsat vermeyeceğiz. İlkeler dağının erozyonuna seyirci
kalmayacağız. Çanakkale Kilitbahir’den
Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya, Kahire’ye,
Semerkant’a, Buhara’ya ve Kosova’ya uzanan köprünün inşası başlamış ve kuşkusuz
tamamlanacaktır.
1914’te “Büyük İsrail” için başlatılan savaşın sonucu olarak Batı’nın cetvelleriyle
çizilen sınırlar, bugün sadece kâğıtta kalmış
birer çizik olmaya doğru gidiyor. Algı dünyasında medeniyetin coğrafyasını ve onun
sınırlarını görebilenler arasında zurvan bir
beste seslendirilmektedir bugün. İşte bu
nedenle ilkeler dağındaki erozyonun bir an
önce durması adına ülke olarak işitenlerden
olmamızı temenni ederim.
Aynı güçler, parça parça ve küçük gruplar halinde tahriklere açık
olunmasını istemektedirler. 1. Dünya Savaş’ıyla beraber uygulamaya
konulan bu plan, “Rab ile güreşmeye” yeltenenlerin maalesef başarıyla uyguladığı bir tuzak olmaya devam etmektedir.
ekim 2014
53
haberajanda
Analiz
Tetikçilerin söylediklerinin hiçbir önemi olmaz. Herkes tetikçiye tetiği çektireni bilmek ister. Tetiği çektireni bilmediğiniz sürece, tetikçilerin sayısı da, yapacakları da bitmez. Bunun gibi, küçük devletlerin arşivlerinin de önemi olmaz.
Büyük devletlerin gerçeklerine ulaşmaksa öyle kolay değil. İşte Türkiye o dönemi
yaşıyor. Kimsenin bilmediği hedefleri, kimsenin bilmediği ilişkileri ve kimsenin
bilmediği yöntem, taktik ve uygulamaları var. Baktığınız zaman öyle de görünebilir, böyle de...
Bölgemizin
yeni oyun
kurucusu
54
ekim 2014
Lokman Ayva
[email protected]
B
AŞLIKTA kimin kastedildiği sanırım açık, tabiî ki Türkiye.
Fakat oyun öyle kurulmuş ki Amerika’nın bile aklı karıştı.
Mısır, İsrail, Suriye, İran ve Rusya durumu anlamaya çalışıyor, o yüzden de herhangi yeni bir pozisyona kalkışamıyorlar. Almanya proaktif davranıp gol atmaya çalışırken,
“Acaba benim oyuncum topu kendi kaleme doğru mu sürüyor?” diye bir tereddütte. Kurulan oyunu ben de bilmediğime göre durum ne, kim ne yapıyor? Sonraki hamleler ne
olacak? Biz ne yapalım? Peki, iç siyasetin durumu nedir?
>> Geçenlerde önceki Dışişleri bakanlarımızdan Sayın Yaşar Yakış’ı Halk TV’de
dinledim. Öğrenmek isteyene harika bir seminer verdi. Not edilmesi gereken cümlesini
söyleyeyim: “Hükümet’in elindeki bilgileri
biz bilmiyoruz tabiî ki...”
Ayrıca Başbakan Davutoğlu’nun bir
cümlesini de paylaşayım: “Elbette sadece
benim, Sayın Cumhurbaşkanımız ve MİT
Müsteşarı’nın bildiği bazı bilgiler var.”
Koskoca ABD Başkan Yardımcısı, yani
bir başka ifadeyle Türkiye’deki efsane CIA
gibi bir istihbarat teşkilatının bağlı olduğu
Biden’in açıklamaları da gösteriyor ki bilmediği çok şey var. Tahmin ettiklerini söylüyor
ve Türkiye’den tepki görünce de özür diliyor.
ABD gibi bir ülkenin başbakanı durumunda
olacaksın ve özür dileyecek siyasî açıklamalar
yapacaksın. Biden’in açıklamasından çıkardığım şu: Adam yerin altında su olup olmadığını bilmiyor. Tek tek yeraltına boru salarak
sondaj yaşmaya çalışıyor.
Biden’in bilmesi gereken bir gerçek de şu:
Sondaj yapma dönemi bitti. İnsanlık uzaydan çekilmiş fotoğraflara bakarak petrol olup
olmadığını anlıyor artık. Rusya ve İran gibi
ülkeler, Türkiye’nin tezkere kararından sonra ciddi açıklamalar yapmadılar. Anlaşılıyor
ki bunun ne anlama geldiğini tam olarak
anlayamıyorlar. Almanya ise bölgemizdeki
etkinliklerden pek uzak kalmak istemiyor
ve ilişkisini Kuzey Irak yönetimine silah ve
askerî eğitim vererek devam ettirmeye, pozisyon almaya çalışıyor. Ama soru şu: “Doğru
hareket bu mu?” Bu belirsiz ve bilgisiz ortama gelmeyi Türkiye nasıl başardı?
Bilmem hatırlar mısınız, o zamanki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Paşa,
Brüksel’deki kendi mekânımızda, herkesin
binadan çıkarıldığı ve sadece kendi ile 20
subayın olduğu bir ortamda toplantı yapmış,
ses kayıtları ise internete düşmüştü. Tüm
dünyadakiler de sanki oradaymış gibi bu konuşmaları dinlemişti. Yine bir başka Genelkurmay Başkanımız Işık Koşaner Paşa’nın
çok özel ses kaydı da hepimizin bilgisine ve
ilgisine sunulmuştu.
Dışişleri’ndeki toplantının ses kaydı da
30 Mart seçimi öncesi dünyanın hizmetine
sunulmuş, oradaymışız gibi toplantıyı takip
edebilmiştik. Yalnız tek eksiğimiz şuydu: O
anda fikirlerimizi söyleyemedik. Artık ses
kayıtları montaj mıydı, biri dinleyip servis
mi yapmıştı, yoksa birtakım çalışmalara altlık
oluşturmak için kasıtlı mı sızdırılmıştı bilemeyiz. Ama normal zekâdaki bir insan, eğer
gizli işler yapıyorsa gerekli tedbiri alır, hele
hele bir de dinlenme durumu varsa bunu
misliyle yapar. Aksi halde iş yapamazsın ki...
Hele şu anki duruma gelmek imkânsız olur.
Enteresan durumlar
Söz buraya gelmişken şu anki durumu
bir tasvir edelim. IŞİD diye bir “örgüt” ortaya çıkıyor ve ortalığı kasıp kavuruyor. Gerçi
“örgüt” diyorlar ama adamların kısa adını
söyleyince hiç de örgüt olmuyor. Uzun adı,
“Irak-Şam İslam Devleti”, yani adamlar devlet olduklarını iddia ediyorlar. Zira bunların
tankları, topları, askerleri, bayrakları, her şeyleri var. Petrol satıyorlar, paralarını alıyorlar.
Neredeyse adamların sadece Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası yok (!). Belki
de vardır, ama biz hani enstrumantalistlerini
falan bilmeyip konserlerini dinlemediğimiz
için yok zannediyoruz (!).
Bu yapı, Irak Merkezî yönetimini alt üst,
Kuzey Irak yönetimini ters yüz, PKK yönetimini tuz buz, Suriye kuzeyindekileri iç dış,
Türkiye’ye ise cart curt ediyor. Suriye ile kanlı
bıçaklı olan ABD, burasıyla ilgili birbiriyle
işbirliği ediyor. Gelin görün ki bu yapının
elinde Amerikan, Avrupa ve Rus modern
silahları bulunuyor. Yine ilginç bir durum ortaya çıkar çıkmaz, rehine aldığı 49 Dışişleri
çalışanımızı burunları bile kanamadan geri
alıyoruz. Öncesinde ise bu yapıya karşı Suudi
Arabistan’da kurulan koalisyona imza atmıyoruz. Sonrasında Biden ile Cumhurbaşkanımız görüşürken, -Biden yetmiyor- Obama
da telefonla toplantıya katılıyor. Enteresan
durumlar! Neler olup bitiyor, kim kimle ne
yapıyor? Peki, bunların sonunda neler olacak?
Gerçeği bilmek hiç de kolay değil. Tuta-
naksız görüşmeleri bırakın, tutanaklı görüşmeleri bile bilmek belki hiç mümkün olmayacak. Torunlarımız bile bilemeyebilirler.
İngiltere’nin bir asır önceki arşivlerinden
belgeler açıklanmış olmasına rağmen, Türkiye ile ilgili birtakım belgelerse arşivde bile
yok. Belli ki o belgelerin gerekleri, stratejileri
ve sonuçları hâlâ devam ediyor. O dönemde
yaşayanlar da şimdi yaşamıyorlar. Onlar zaten bilememişlerdi gerçekleri, bu gidişle biz
de bilemeyecekler arasında olacağız. “Muhteşem Yüzyıl” gibi bir diziyle torunlarımızın
torunlarının torunları da olup bitenleri değil
ama masallarını izleyecekler.
Tetikçilerin söylediklerinin hiçbir önemi olmaz. Herkes tetikçiye tetiği çektireni
bilmek ister. Tetiği çektireni bilmediğiniz
sürece, tetikçilerin sayısı da, yapacakları da
bitmez. Bunun gibi, küçük devletlerin arşivlerinin de önemi olmaz. Büyük devletlerin
gerçeklerine ulaşmaksa öyle kolay değil. İşte
Türkiye o dönemi yaşıyor. Kimsenin bilmediği hedefleri, kimsenin bilmediği ilişkileri
ve kimsenin bilmediği yöntem, taktik ve
uygulamaları var. Baktığınız zaman öyle de
görünebilir, böyle de.
Peki, o zaman gerçeği bilmeyen biz, bu
oyun kurucu ülkenin vatandaşları olarak ne
yapacağız?
Nihaî durumda bireysel nokta-i nazardan
bakarsak, böyle durumlarda ben şöyle yapıyorum: Amerika’dan, Almanya’dan, İsrail’den,
Rusya’dan ve bunların yönetimlerinden daha
çok beni kendi ülkem ve yöneticilerim düşünür. O yüzden buna güveniyorum. Yöneticilerim de ülke içinde çoğunlukla iyi işler
yapmışsa bu güvenimi arttırıyorum. Sonuçta
onlar da öldükten sonra vatan haini olarak
anılmak istemezler. Bu gerçekler bir şekilde
ortaya çıkarsa, o zaman onların kendilerini
savunma imkânı bile olmayacak. Hata yapabilirler belki, ama ihanet yapma ihtimalleri
yok. Yapsalar ellerine ne geçecek ki? Osmanlı
saflarına geçmiş, ülkesine ihanet etmiş kaç
kişi biliyoruz? Böyleleri olsa bile, Osmanlı
varisleri tarafından dahi hatırlanmadıklarına
göre geriye ne kalır ki?
Söylemem o ki, bir ülke yöneticisi için en
iyi durum, kendi ülkesi için çalışmaktır. Bizim ülkemizde de o durumun olduğuna ben
samimi olarak inanıyorum. İç siyasetle ilgili
konular tartışılabilir, ama dış siyaset ile ilgili durumların tartışılmasına asla gerek yok.
Günlük hayatımızda da haberleri filan dinleyip köşe yazılarını okuyacağız, ama “Hele
acele etmeyelim, bekleyelim, neler olacağını o
zaman görürüz” demeyi ihmal etmemek lazım. Şimdi de acele etmeyelim, azıcık sabır ve
tabiî ki dua edelim, neler olacağını görürüz.
ekim 2014
55
haberajanda
Dosya
İkinci Meclis’in ardından başlayan “Topal Osman Sendromu” son Osmanlıları
birer birer temizlerken, artık Teşkilat-ı
Mahsusa’nın adı
“MAH” yapılmış ve
yeni yapı, bir tahmine göre 20 bin
kişiye ulaşan kadrosu içerisinde “eski
kardaşlar”dan hiç
kimse bırakılmamıştı.
MAH’ın son operasyonu İzmir Suikastı
oldu ve en son Osmanlılar ya da “İstiklal Harbi’nin öncü
takımı” burada toptan yok edildi. Bunun
üzerine “Mahsusa
Aileleri” çaresiz kaldı
ve ağlaya ağlaya
sine-i millete dönerek tüm Anadolu’yla
beraber ölüm uykusuna yattı.
***
Ne yazık ki Teşkilat, tasarladığı
devletleri hayata
geçiremedi. Lakin
gizli plana uygun
olarak kurulan devletlerde işbaşı yapan
idarelerde de hafiyeler görev aldılar. Bu
da bir nevi başarıydı.
Eski Osmanlı paşaları ve memurini,
Batılı mühendislerin
cetvel çizimlerinde
memur, hatta bakan
ve başbakan olarak
koltuklara oturmuşlardı. İşte bu devletler
içerisinde Teşkilat’ın
en başarılı olduğu
“vilayet-devlet” de
Libya’ydı.
56
ekim 2014
PAPA’NIN P
DUNYA S
ARCALI
AVAŞI
M
ART 2014 sayımızda yayınlanan
dosya çalışmamızda Üçüncü Dünya Savaşı’nın başladığını söylemiş
ve bunun nedenlerini anlatmıştık
kalemimiz döndüğünce. Yazımıza
destekse Vatikan’dan geldi: “Dünya, Üçüncü Dünya
Savaşı’nı yaşamakta fakat parça parça…”
Yusuf Kemal Bozok
[email protected]
>> Bu sözler, Katolisizmin ruhanî lideri Papa Francis’e
ait. Bizimle aynı frekansta düşünüyor olmasından hiç de
mutlu olmadığımız Vatikan’ın Papa’sı, aynı beyanatında
eski savaşlara atıf yaparak “parçalı 3. Dünya Savaşı”nın
kuralsızlığından, kadın, çocuk ve sivillerin hedef hâline
getirilmesinden yakındı ve ilaveten, çok yakında “mağdur
durumdaki” Kürdistan’a gideceğinden söz ederek bir ilke
de imza atmış oldu. Tabiî ki “Kürdistan” derken kastettiği
coğrafya Kuzey Irak olsa gerekti.
Papa’yla aynı günlerde ABD, IŞİD karşısında kendisinden beklenmeyecek bir şekilde ve bir bakıma “bozgun
hâlinde” geri çekilen Peşmergeyi ağır silahlarla donattığını ya da donatacağını ima etti, hatta ayan beyan açıkladı. Onunla birlikte sırayla Fransa, Erbil’e olan “militarik”
desteğinden ve İtalya da silah yardımı hususunda Roma
Parlamentosu’ndaki görüşmelerin devam ettiğinden, daha
sonra ise Kanada’da da askerî eğitim ve uzman verme hususundaki devlet kararından söz etti. Bu arada İngilizleri
unutmayalım ki Majestelerinin MI6’sının etkin bir şekilde
bölgede olduğu herkesin malûmu…
Benzeri destek haberlerinin en ilginciyse Almanya’dan
geldi. Şansölye’nin ülkesi de “Barzaniyye”ye silah yardımı
yapacağını beyan etti. Yani yüzyıl önceki (1914) coğrafyada “büyükbaşların” hepsi yerli yerinde, üstelik müttefik
olarak -fazladan ABD ve İsrail de duruma müdahil-, sadece Osmanlı yok. Osmanlı’yı temsilen Türkiye var gibi,
lakin onun da eli kolu bağlı vaziyette. “Zoraki gözlemci
sıfatıyla seyirci sandalyesindeki yerini almış” denilebilir.
Madem Papa ortalığı kasıp kavuran bu kaosu “Dünya
Harbi” olarak, üstelik de “parça parça” diye tarif etmiş, biz
de o minvalde bakalım vaziyete, yoksa Vatikan’a karşı antidiplomatik nezaketsizlik olur da sonra “aforoz maforoz”
ediliriz, içinden çıkamayız hayatın (!).
***
Teşkilat’ın şehir devletleri
Fotoğraf çekme ameliyesine uzaklardan, ta Atlas Okyanusu sahillerinden başlayalım diyorum. Bu sebeple ElMağrib’deyiz. “Bahar”dan sonraki mevsimler dâhilinde
Mağrib Cephesi’nde yeni bir şey yok. Madem sembolik
“Avusturya veliahtı” Tunus’ta öldürüldü ve şu muhalif işportacı kendini ateşe orada vererek “parça parça” savaşın
görünen müsebbibi oldu, o hâlde oradan başlayalım analize, yani Tunus’tan.
Şu an cepheler içerisinde en berkemal olan yeri “Tunus” diye tarif etmek mümkün. Temel itibariyle Cezayir
ile Libya arasında bir “Mustralik Fransız Dominyonu”
olma özelliğini hâlâ korumaya devam eden bu küçük devlet, Afrika’daki “Frankofonik sistem”in en başarılı olduğu
nadir örneklerden biri olup, bu hususiyetinden pek bir şey
kaybetmiş değil; “akıllı velet” şeklini korumaya devam ediyor. Benzetmek gibi olmasın, fakat Avrupaî kültüre yakınlık açısından “bizim Trakya”yı andıran Tunus, 3. Dünya
Savaşı’nda da kendisini en çabuk toparlayan ve “Yeni Yalta
Konferansı” sistematiğine uyma başarısı gösteren ilk devlet oldu. Bu bakımdan savaş, Mağribin Trakya’sı açısından
bitti gibi görünüyor.
ekim 2014
57
Mağribin diğer devleti de “Fas”. Zaten
vartayı teğet geçirmişti, bu nedenle Kral
Muhammed, “ne dendiyse onu yapan edilgen melik” olarak tahtını ve ülkesini koruyor.
Casablanca macerasındaki roller, dağıtıldığı
gibi berdevam...
Mağribin en büyüğü sayılan Cezayir’e
geçiyoruz, zira onun hesabı, yaklaşık yirmi
sene evvel alınmıştı. Ülke, bu savaşta yarasını kanatmamayı başarmış görünüyor.
Olansa Libya’ya oldu. Oynadığı tiyatro
oyununu gerçek sanan “artizler”in ağababası
diyebileceğimiz Albay Kaddafi, bir kubur
ağzında infaz edildikten sonra coğrafya bir
türlü durulmadı. Aslında Osmanlı’dan en
son kopan Mağrib diyarı olan Libya’ya çok
yazık oldu. Toplumsal dokuyu oluşturan
kabile arazileri itibariyle Fizan, Tripolitanya
ve Sirena olarak bölünmesi planlanan coğ-
58
ekim 2014
rafya, Arap Baharı aldatmacasının ardından
kısa bir süre durulur gibi olmuştu. Lakin
için için kaynamasına devam ederek “cicim
ayları”nın sonunda çakma baharı ortasından
patlatarak gerçek yüzünü cümle âleme göstermeyi başardı. Kaddafi’ye karşı ayaklanma
şeklinde başlayan sosyal yangının ardından
tek pozitif gelişme ise bayrağını değiştirmek
oldu. Ülke, eski sembolüne döndü, yani ayyıldızlı bayrağa...
Malumunuz o bayrak, Libya’ya bizim
Teşkilat-ı Mahsusa’dan kalmaydı. Eski
hikâyeyi biliyorsunuz, yukarıda da denildiği
gibi Osmanlı’dan en son kopan Makedonya, Suriye ve Libya üçlüsü içinde kopmamak için direnen tek coğrafya diyebiliriz
eski Trablusgarp vilayetimize. Açgözlü İtalyan sürülerinin 1912’de ayak bastığı bölgeye
uzaklığı nedeniyle İstanbul, herhangi bir
yardımda bulunamamıştı. O yıllarda yapıla-
bilen tek şey, Teşkilat-ı Mahsusa subaylarını
harekete geçirmek ve Mısır üzerinden ülkeye sokmak olmuştu. Bu askerler arasında
Mustafa Kemal ve Enver Paşa da vardı. Az
bilinir, ancak Libya’ya yapılan “Teşkilat” müdahalesi çok gizli bir operasyon olarak tüm
Osmanlı coğrafyasında yapılmaktaydı. Gizli
plan son derece akıllıca, atılgan ve cesurdu
ki şu işleyiş üzereydi: Özellikle Ortadoğu’ya
dağılan “gizli görevliler”, gittikleri bölgelerde parça parça devletler kuracaklar ve idareye hâkim olacaklardı.
İşte Papa’nın “3. Dünya Savaşı parça parça devam ediyor” açıklamasının altında yatan “parçalı gerçeğin” aslı budur. Plan zekiceydi, lakin Teşkilat-ı Mahsusa hafiyelerinin
ilk iş olarak bayraklarını çizdiği Osmanlı’ya
sadık bu gizli devletlerin hayata geçirilmesi
maalesef gerçekleştirildi sayılamaz; kader
razı gelmedi, ancak bir başka biçime ev-
Yusuf Kemal Bozok
BATI, İDRİS SUNUSİ’NİN HÂKİMİYETİNE BİR SÜRE TAHAMMÜL ETTİ, LAKİN HASTALANAN YA DA HASTALANDIRILAN KRAL’IN TEDAVİ İÇİN BATI
BAŞKENTLERİNİ DEĞİL DE İSTANBUL’U TERCİH ETMESİ HEM FIRSAT, HEM
DE BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA OLARAK KABUL EDİLDİ. KRAL, ÜLKE
DIŞINDAYKEN, ORDUDA VASAT BİR ALBAY OLAN MUAMMER’E YAPTIRILAN
DARBE BAŞARILI OLDU VE TRABLUSGARP VİLAYETİMİZ ELDEN ÇIKTI.
halde “parçalı savaş”ın parçalarının ilkinden,
Libya’dan başlayalım analize.
Derviş savunması ve
Sunusi gelenek
Şimdiki adını o bölgede yaşayan ve “Labe”
diye isimlendirilen Berberiler sebebiyle Yunanlıların dilinden Libya diye alan bizim
Trablusgarp, Osmanlı’ya sadakatini son
gününe kadar koruyan nadir coğrafyalardan birincisi. Mustafa Kemal, Enver Paşa ve
arkadaşları, o zamanki adıyla Trablusgarp’a,
ülkenin en önemli dinî cemaati sayılan Sunisiyye Tarikatı’nın müntesiplerini bilinçlendirmek, kabileleri silahlandırmak, çöl
adamlarına askerî eğitim vermek ve paramiliter savunmayı başlatmak üzere gitmişlerdi.
rildi. Teşkilat merkezinde tasarlanan gizli
devletler, aşağı yukarı bugünkü şekillerdeydi. Zaten Sykes-Picott mühendisliğindeki
mevcut devletler de zamanın vilayetlerinin
parça parça birleştirilmiş hâlini muhafaza
ediyor. Sadece aralarında Ürdün, Lübnan ve
Umman gibi birkaçı yoktu, bir de Saudiyye iki parçalıydı: “Hicaz Emirliği ve Necid
Sultanlığı”…
Tabiî Filistin coğrafyası da bir başka biçimdeydi. Ne yazık ki Teşkilat, tasarladığı
devletleri hayata geçiremedi. Lakin gizli
plana uygun olarak kurulan devletlerde işbaşı yapan idarelerde de hafiyeler görev aldılar. Bu da bir nevi başarıydı. Eski Osmanlı
paşaları ve memurini, Batılı mühendislerin
cetvel çizimlerinde memur, hatta bakan ve
başbakan olarak koltuklara oturmuşlardı.
İşte bu devletler içerisinde Teşkilat’ın en başarılı olduğu “vilayet-devlet” de Libya’ydı. O
Plan bidayette başarılı oldu. Subayların
müdahalesinin akabinde, Libya’da bir “dervişler savunması” başlatıldı. Ancak nihayette
İtalya’nın donanımlı ordusu karşısında bir
varlık gösteremeyen savaşçı dervişler birer birer şehit oldular. Yukarıda söylendiği
gibi, 1911’de İtalyan pençesine düşen ülke,
2. Dünya Savaşı’nın ortalarına kadar bu
statüsünü sürdürdü. İtalyan zulmüne karşı
başkaldıran Teşkilat-ı Mahsusalı Sunusiler
ve bu mücadelede bayraklaşan Ömer Muhtar başarılı olamamışlardı. Bu mücadelenin
sonunda Muhtar şehit, son Sunusi İdris ise
Mısır’a sürgün edilmişti.
Kaybedilen çöl savaşlarının sonunda İtalyanlar ülkeyi işgal etti ve bir süre yönettiler.
Onların hükümranlığı da çok sürmedi ki 2.
Dünya Savaşı başlatıldı ve bu kez Roma,
kendini bir başka ittifakın içinde buldu.
Savaşın sonunda müttefiki Führer Hitler’le
birlikte mağlup olan Duce Mussolini,
İtalya’nın Libya’yı kaybetmesine neden oldu.
Bu sefer ikinci savaşın galibi sayılan İngilizFransız ittifakının eline geçen Libya, 1949
yılında boyunduruktan kurtuldu. Güya elde
edilen bağımsızlık sonucunda kurulan Libya Krallığı’nın tahtına da bir Sunusi oturdu:
Kral İdris Sunusi...
İki dünya savaşı arasındaki geçici dönem-
deki “kısmî Teşkilat etkisi” her ne kadar saklı idiyse de İngiliz, Fransız ve İtalyan “kocabaşları” durumun farkındaydı, yani kurulan
devletlerde “Teşkilat-ı Mahsusa damgasını”
fark etmişlerdi. Batı buna tahammül niyetinde değildi ve ilk fırsatta hepsini alaşağı
edecekti…
Batılılar adına bir hata olarak Libya’ya
kral olan İdris Sunusi, eski bir Mahsusa
mensubu olarak “ayyıldızlı bayrağı” sandıktan çıkardı ve göndere çekerek ilan etti devletini. Bununla da kalmadı, devlet teşkilatını
oluştururken son Osmanlıları idareye ortak
etti. Lakin bu açık hal üzere olmak ona pahalıya mâl olacak ve tedavi için İstanbul’u
tercih ettiği 1953 yılında bir darbeyle alaşağı
edilecekti.
Evet, Batı, İdris Sunusi’nin hâkimiyetine
bir süre tahammül etti, lakin hastalanan ya
da hastalandırılan Kral’ın tedavi için Batı
başkentlerini değil de İstanbul’u tercih etmesi hem fırsat, hem de bardağı taşıran
son damla olarak kabul edildi. Kral ülke
dışındayken, orduda vasat bir albay olan
Muammer’e yaptırılan darbe başarılı oldu
ve Trablusgarp vilayetimiz elden çıktı.
Batılıların “1. Son Osmanlı Operasyonu”nun eseri olan Albay Kaddafi cuntası, ülkeyi
tam bir deneme tahtasına çevirdi. Kâh “Yeşil
Devrim” dedi, kâh “İslam Sosyalizmi”… Bu
arada “Cemahiriye” diye bir devlet şekli icat
etmekten de geri kalınmamıştı. Bittabiî darbeci albayın ilk işi, idaredeki son Osmanlıları elemine etmek oldu. Bu minvalde yapacak bir şeyleri kalmadığını gören “Mahsusa
Aileleri” Libya’da uykuya daldı ve uygun bir
fırsat kollamaya başladılar.
Uzun yıllar şahsî cemahiresinde feodal bir çiftlik ağası gibi davranan Albay
Muammer’e verilen “mühlet” Arap Baharı
günlerinde doldu. Yalancı baharı essah sanan “Son Osmanlı Mahsusa Aileleri” uyandı ve “Cemahiriye Kâhyası”nı mermi manyağı yaptı. Mahsusa savaşçıları bir kez daha
“şanlı bayrağı” göndere çekmişlerdi. Hatta
bu davranışlarıyla Ortadoğu coğrafyasında
uyumaya devam eden “kadim ailelere” örnek
ekim 2014
59
haberajanda
Dosya
1958’DE ÜÇ YIL SÜREN “BİRLEŞİK ARAP CUMHURİYETİ” DENEYİMİNİN
BAŞARISIZLIĞI SONUCUNDA YİNE TEK BAŞINA KALAN SURİYE, ÇOK GEÇMEDEN KENDİNİ ARAP-İSRAİL SAVAŞI’NIN ORTASINDA BULDU. İSRAİL’LE
YAPILAN “ALTI GÜN SAVAŞI” SONUNDA GOLAN’I KAYBETTİ. 1963’TE “BAAS”
BELASINA DUÇAR OLDU VE BU SEFER DE ÜLKE, 1970’DE YAPILAN BİR
DARBEYLE YÜZDE 10 NÜFUSA SAHİP OLAN NUSAYRİ AZINLIĞIN ELİNE
GEÇTİ. NUSAYRİYAN ESED HANEDANI, ÜLKE YÖNETİMİNDEKİ SON OSMANLILARI TEMİZLEMEKLE DURMADI, ZULMÜNÜ SÜNNİ ARAP VE KÜRTLER
ÜZERİNDE DE DEVAM ETTİREREK 1980’DE HAMA VE HUMUS KATLİAMLARINA ATTIĞI İMZA İLE ORTALIĞI KANA BOYADI.
oldular. Lakin bahar çok kısa sürdü. Şimdilerde deşifre olan ailelerin kan kusma süreci
devam ediyor, tıpkı onlar da dedeleri gibi
kendilerini “cihan harbi”nin ateşten gömleğini giymekten alıkoyamadılar. Mücadeleleri ve ölümle pençeleşmeleri sürüyor.
Irak’ta süren uyku
Geçelim Irak’a… Bir yapay devlet olan
Irak, Kral Faysal döneminde, yani 1932’de
bağımsız olmuştu. Tarihler 1933’te Faysal’ın
ölümüyle Kral Gazi’nin işbaşı yaptığını
yazıyor. Kral Gazi’nin altı yıllık iktidarı sonunda bir trafik kazasıyla ölmesi üzerine,
yerine oğlu İkinci Faysal geçti. 4 yaşındaki Faysal Kral’ın naibi, amcası olan Emir
Abdullah’tı. İngilizler adına ülkeyi idare
eden Abdullah, 1941 yılında yapılan askerî
darbeyi önleyemedi. İşin garibi, darbeyi Almanlar planlamışlardı ama bir karşı darbeyle İngilizler, duruma yeniden hâkim oldular.
60
ekim 2014
Bu hâkimiyet Saddam’a kadar devam etti.
Sonrası ise malum…
1958 yılında yapılan kanlı bir darbeyle
Irak’ta krallığa son verildiğinde, yönetimdeki Teşkilat mensubu son Osmanlı kalıntıları acımasızca temizlenmişti. Başbakanlığı deruhte etmekte olan Osmanlı Paşası
Nuri Said, Prens Abdülillah ve hatta Kral
Faysal’la birlikte tüm saray halkı arasında
bir katliam yapıldı. Bunun üzerine yönetime
müdahil olan “Mahsusa Aileleri” geri çekildi
ve uykuya daldılar.
Suriye’de Fransız gölgesi
Sırada Suriye var. Bu ülke, Osmanlı’dan
kopan en son vatan parçasıydı ve 1920’de
Fransızlar, Suriye’de kendini savunan Teşkilat milislerini yenerek yönetime el koymuşlardı. Bu el koyma işleminin 1946’ya kadar
sürdüğünü görüyoruz. Bu tarihte bağımsız
olan ülke, 1958’de Mısır’la birlikte “Birleşik
Arap Cumhuriyeti”ni kurdu, ancak bu birliktelik 3 yıl sürebildi. Bilinenin aksine, Suriye de diğer Arap devletleri gibi işe krallıkla
başlamıştı.
1918 Mondros Ateşkesi’nin ardından,
savaş esnasında verilen vaatlere inanan
Suriyeliler, Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in
oğlu Faysal’ın liderliğinde krallıklarını ilan
ettiler. Tabiî ki son Osmanlılar burada da
yönetimdelerdi. Lakin İstanbul’un saklı
gölgesini üzerinde taşıyan idare çok uzun
sürmedi ve Fransızlar, bir ultimatomla Kral
Faysal’ı uyararak ülkeyi Fransız kuvvetlerine
teslim ettirdiler. Elbette Kral direndi, ancak
bu arada Fransız ve Suriye orduları arasında
yapılan Maysalun Savaşı’nda Fransızlar galip geldi ve ülke düştü. Kral Faysal sürgüne
gönderildi, akabinde de diğer yöneticilerin
hayatta kalanları dağıtıldı, ülkede Fransız
idaresi kuruldu. Fakat bu yönetim de fazla
sürmedi. 2. Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin işitilmesiyle birlikte Paris, istemeye istemeye bağımsızlık verdiği ülkeyi, ayrılmadan
evvel Suriye, Lübnan ve Hatay olmak üzere
üç devlete böldü ve nüfuzunu başkentlerin
üzerine bürüyerek gitti.
1958’de üç yıl süren “Birleşik Arap Cumhuriyeti” deneyiminin başarısızlığı sonucunda yine tek başına kalan Suriye, çok
geçmeden kendini Arap-İsrail Savaşı’nın
ortasında buldu. İsrail’le yapılan “Altı Gün
Savaşı” sonunda Golan’ı kaybetti. 1963’te
“Baas” belasına duçar oldu ve bu sefer de
ülke, 1970’de yapılan bir darbeyle yüzde 10
nüfusa sahip olan Nusayri azınlığın eline
Yusuf Kemal Bozok
geçti. Nusayriyan Esed Hanedanı, ülke yönetimindeki son Osmanlıları temizlemekle
durmadı, zulmünü Sünni Arap ve Kürtler
üzerinde de devam ettirerek 1980’de Hama
ve Humus katliamlarına attığı imza ile ortalığı kana boyadı. Sonrası ise malum…
Baas rejimiyle birlikte -diğer Arap devletlerinde olduğu gibi- Suriye’de de “Mahsusa
Aileleri” münasip bir fırsata kadar uykuya
yattılar. Bu arada unutmadan, yukarıda sözünü ettiğimiz Suriye Kralı Faysal bin Hüseyin, bir süre sonra Irak Kralı olarak ortaya
çıkmıştı. Suriye’de, 1920 tarihinde, yaşadığı
125 günlük taht macerasından sonra Irak’ta,
1921-1933 yılları arasında 12 yıl hüküm
sürdü.
Sessizlik mi?
Fırtına öncesi…
Burada duralım ve yukarıda söylemeyi
unuttuğumuz Yemen’e de bir göz atalım.
Mahsusa’nın ilgi alanlarından biri de ElCezire’nin güneybatısıydı. Elbette bu ülkede de son Osmanlılar yönetimde bulundular. Babülmendep’in doğusundaki topraklara hâkim olan İmam Yahya, ülkeyi Osmanlı
kalıntısı memurin takımıyla idare etmek
istemişti, lakin “birinci ekarte operasyonu”
onları da alt etmiş ve ülke, tıpkı benzerleri
misali “darbe vurgunu” olmuştu.
Arada geçen uyku döneminin nihayetinde San’alı “Mahsusa Aileleri” orada da
uyandı. Ancak ülkenin Şia Zeydiliği mezhebi dolayısıyla günümüzde çoğunluk,
Osmanlı’ya değil de İran’a meyletmiş görünüyor. Bununla birlikte son Osmanlıları
yok etme planı o topraklarda da sürüyor ve
hareketlenmenin adı her ne kadar “Zeydi
Husiler”in isyanı olarak isimlendirilse de
durumun zemininde yatan gerçek budur.
Yukarıda saymadığımız yer neresi kaldı?
Suudi Arabistan, Ürdün, Umman ve ufak
tefek emirlikler… Buralar sakin, çünkü bu
devletler Teşkilat-ı Mahsusa’nın gündeminde olmayan yerlerdi, yani diğer devletlerin
parçalarıydılar. Dolayısıyla Mahsusa devletleri haritasında bağlı oldukları ülkelerden
koparıldılar ve Batılılar tarafından planlanarak kuruldular. Bu sebeple oralarda son
Osmanlılar yoktu. Bu yüzden de sükûnet
içindeler. Şimdilik…
Yalancı bahara uyanan
erik çiçekleri
Sonra Bahar geldi… Mahsusa savaşçıları,
Arap kabileleri ile birlik olup başlarındaki
“deli diktatörü” bir kuburda kıstırıp infaz
etti ve yönetimini çöle gömdüler. Bundan
böyle kendilerine tevdi edilen “kutsal görevi”
iki şekilde yapabilirlerdi: Bir, darbe yaparak;
iki, demokrasi içinde…
Irak, Suriye ve Libya’da krallara karşı gerçekleştirilen birinci operasyonun ardından,
bu ülkelerin ordularına egemen olan oligarşik anlayış ve ekalliyet generalleri nedeniyle
ordu üzerinden bir girişim namümkündü.
Bu sebeple Mahsusa Aileleri demokrasi
üzerinden yürümeye karar verdiler.
Birinci operasyonda son Osmanlıların
köküne kibrit suyu döktüğünü ve ilelebet
Türk’ün “Yüce Devlet”ini mezara gömdüğünü zenneden Batı, tabiî ki son Osmanlıların uyanışından haberdar olmakta çok
zorlanmadı. Zira Ortadoğu’da cirit atan
MI6, CIA, MOSSAD, SDECE, hatta
BND ajanlarının yerli işbirlikçileri ve onların muhaberatlarının her yerde gözü kulağı
vardı. O göz göreceğini görmüş, duyacağını
duymuştu. Gördüğü ve duyduğu ise sadece
“Osmanlı ruhu”na dairdi. Ruh görünüşte
Tayyip Erdoğan sevgisi şeklinde tezahür
etse de, koku, Osmanlı’nın kokusuydu.
Osmanlı’nın kokusuna dahi tahammül
edemeyen Batı, “ikinci operasyonu” Arap
Baharı yanıltmacası adı altında başlatmıştı.
Bu bahar, bir nevi “zarf atma” idi ve atılan
zarfla beraber öngörülen oldu: Mahsusa Aileleri, beklenen bahar geldi zannıyla
Şubat’ın yalancı güneşinde çiçek açan erik
ağaçları gibi uyandılar. Maalesef çok geçmeden onları zemheri soğuğu vuracaktı.
Baharla beraber ceviz sandıklardan çıkarılan Mahsusa bayraklarından sadece birini
Libyalılar göndere çekebildi. Ancak bunun
bir önemi olmadı ki aileler, bu kez gerçekten
deşifre de olmuşlardı. Bu yüzden bahar, bir
iki yıl içinde sona erdirildi. Şimdilerde Irak,
Suriye ve Libya bölgelerinde parça parça
yaşanan 3. Dünya Savaşı muharebelerinde
ölümle pençeleşiliyor.
Ve Türkiye…
Atın büyüğünü harada unuttuk… Tabiî
ki Türkiye’den söz edeceğiz…
Doğal olarak 100 yıl evvel Teşkilat-ı
Mahsusa’nın harekât planındaki ilk sırada
Anadolu olmak zorundaydı. Hatta Teşkilat,
Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlarda başarılı olamayacağını anlayınca Mahsusa Ailelerini orada bırakmış ve geri dönerek tüm
gücüyle Anadolu’ya yüklenmişti. Burada
başarı bir şekilde geldi. Akabinde bayrakların anasının ayyıldızını “yavru bayraklara”
vurmuş olan “şehidimizin son örtüsü”, 1923
itibariyle Ankara’da göndere çekildi.
Şükür ki Anadolu kurtarılmıştı. Bu arada
Trakya da muhteşem Selimiye Camii’nin hatırına ya da onun ağır basan gölgesi nedeniyle Anadolu başarısına eklemlenmişti. Fakat
sözü edilen Anadolu ve Trakya başarısının
göreceli olduğunu anlamak için Teşkilat yiğitleri çok beklemediler. Lozan’da bizimkileri
terleten Batı, işin ucunu kaçırma niyetinde
değildi doğal olarak ve bu yüzden de bağımsızlığı verdi, ama Ankara kendi haline bırakılmadı. İkinci Meclis’le birlikte iş bir başka
yola evrildi. Bu sebepledir ki ihtilal, başta
Kazım Karabekir Paşa olmak üzere öz evlatlarını yedi. Devletin başındaki Birinci Adam,
Çankaya sofralarında gece hayatına mahkûm
edildi ve tıbbî bir suikast sürecine sürüldü.
İkinci Meclis’in ardından başlayan “Topal Osman Sendromu” son Osmanlıları birer birer temizlerken, artık Teşkilat-ı
Mahsusa’nın adı “MAH” yapılmış ve yeni
yapı, bir tahmine göre 20 bin kişiye ulaşan kadrosu içerisinde “eski kardaşlar”dan
hiç kimse bırakılmamıştı. MAH’ın son
operasyonu İzmir Suikastı oldu ve en son
Osmanlılar ya da “İstiklal Harbi’nin öncü
takımı” burada toptan yok edildi. Bunun
üzerine “Mahsusa Aileleri” çaresiz kaldı ve
ağlaya ağlaya sine-i millete dönerek tüm
Anadolu’yla beraber ölüm uykusuna yattı.
Geç gelen Arap Baharı’na karşılık “Türk
Baharı” elini çabuk tutmuş ve 1950’de çıkagelmişti. “Menderes iktidarı” ile birlikte
uyanan aileler, peşleri sıra Anadolu halkını
da uyandırmışlardı. Ondan sonrası malum…
60 yıl süren demokrasi mücadelesinde
her on yılda bir darbe yiyen “Son Osmanlı Aileleri” ya da “Anadolulular”, düşe kalka
burca yürüdüler. Allah’ın yardımıyla adım
adım ilerleyerek 10 Ağustos itibariyle burca bayrağı diktiler. Ancak henüz 3. Dünya
Savaşı bizim için de bitmiş sayılmaz, Libya
için de, diğer Ortadoğu ülkeleri için de. Ne
demişti Vatikanlı Francis? “Harp parça parça devam ediyor…”
Doğru demiş Papa Hazretleri (!), parçalı
dünya harbi bir on yıl daha devam edecek
gibi görünüyor. Harbin nihai tarihi bizim
için 2023, diğer Osmanlılar içinse 2025…
Anadolu cephesinde harp masa başında sürecek. Ortadoğu ve Libya cephesinde sıcak
günler bekliyor yorgun savaşçıları.
Son söz: Allahualem, zafer yakın ve mutlaka inananların olacaktır…
ekim 2014
61
haberajanda
Strateji
Şüphesiz söz konusu üç
ülkenin ittifakıyla son
bir aydır Mısır üzerinden
Birleşik Arap Emirlikleri
uçaklarıyla Türkiye’ye yakın ilişki kurma taraftarı
olan Trablus-Mısrata hükümetinin kontrolündeki
bölgeleri bombalaması,
ülkemiz açısından önemli
mesajlar içermektedir.
Zira Türkiye’nin “Arap Baharı” sürecinde halkın yanında durması ve Mısır’da
yaşanan darbeye karşı
gelmesi bu ülkeleri ciddi
derecede rahatsız etti.
Bu ülkeler Türkiye’ye karşı söylemleri ve son sekiz
ayda iki başarısız darbe
girişimiyle ön plana çıkan
General Hafter’i desteklediler. Hafter, ilk olarak
sözde terörü ortadan
kaldırmak iddiasıyla Şubat 2014’te Suud finanslı
Al-Arabiya televizyonunda boy gösterdi. Darbe
yanlısı Hafter’e verilen
destekler neticesinde de
Tobruk’ta bir hükümetin kurulması sağlandı.
Hafter’in Türkiye aleyhtarı söylemleri ve zikredilen
üç ülkenin Türkiye ile iyi
ilişkiler içerisinde olan
Trablus-Misrata bölgesine
açıkça müdahale etmesi,
bu ülkelerin Libya’da
adeta Türkiye’ye karşı bir
savaş içerisinde oldukları
mülahazasıyla hareket
ettikleri anlaşılmaktadır.
62
ekim 2014
Cahit Tuz*
[email protected]
E
SASINDA ülkemiz için son derece önem
arz eden Libya ve Yemen’-deki gelişmelerle ilgili düşüncelerimi “IŞİD üzerinden
Libya ve Ye-men’e çıkan bir yol var mı?”
başlığıyla Star Açık Görüş’te ifade etmeye
gayret etmiştim. Ancak Libya ve Yemen’de
yaşanan gelişmelerin daha kapsamlı değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım.
Dolayısıyla bu ihtiyaca binaen söz konusu iki ülkede yaşanan hadiseleri geniş bir çerçevede anlatmak suretiyle okuyucularımızın istifadesine sunuyoruz.
>> IŞİD, Musul’u ele geçirmesini müteakiben icra ettiği eylemleriyle bir anda dünya kamuoyundaki tartışmaların mer-kezine oturdu. El-Kaide’nin küresel ölçekteki
şebekesine bağlılık beyan eden ve
çeşitli ülkelerden kadro desteği
alan örgütün geçmişi, 2003 yılındaki Irak’ın işgaline dayanmaktadır. Örgüt, özellikle Suriye’de yaptığı eylemlerle gündeme gelmiş,
ancak gerek Obama’nın ifadesiyle
“hafif ”e alınması, gerekse doğru
öngörülerin yapılmaması neticesinde bir dünya sorunu haline
gelmiştir.
Ben esasında Obama’nın “hafife alma” ifadesinin şöyle yorumlanması gerektiği kanaatindeyim:
IŞİD, Suriye ve Irak’ta Sünnilere
yönelik operasyonlar icra ederken,
ABD ve AB ülkeleri için tehlike
atfetmiyordu. Ancak ne zamanki
IŞİD’in namluları Irak’taki Hıristiyan, Ezidi ve doğalgaz kaynakları itibariyle Batı için önem taşıyan
Kuzey Irak’a döndü, işte o zaman
bir tehdit haline geldi.
Batı dünyasının ikilemini bir
kez daha ifşa eden bu durum,
esasında IŞİD meselesinin çok
ötesinde hadiselerin cereyan ettiği
bölgedeki fotoğrafı eksik görmemize neden olmaktadır. Zira tüm
dünya IŞİD’le yatıp kalkarken,
kimse Libya ve Yemen’de neler olup bittiğini merak etmiyor.
Algı yönetimi yoluyla yapılan
dezenformasyonlar, başta Türkiye olmak üzere bölge için hayatî
öneme haiz Libya ve Yemen’de
sahnelenen oyunların görülmesi
engellenmektedir.
Ne yazık ki, ekseriyette olduğu
gibi IŞİD hadisesinde de gerek
kamuoyu ve gerekse medyamız,
yapılan algı yönetiminin tuzağına düşmüş durumdadır. Nitekim kimse büyük fotoğrafa bakmak suretiyle ne Yemen’i, ne de
Libya’yı tartışıyor. Peki, Husilerin,
Yemen’in başkenti San’a’yı ele geçirmesiyle muhtemelen İran’ın bir
vilayeti haline gelecek olan ülkede
ve iki farklı şehirde kurulan meclislerle bölünmenin eğişine gelen
Libya’da neler oluyor? Söz konusu ülkelerde yaşanan hadiselerde
Türkiye’yi ilgilendiren hususlar
var mı?
Libya: Adım adım
bölünmeye zorlanan ülke
Hâlihazırda iki hükümet ve iki
meclisle idare edilen Lib-ya’nın
bölünme ihtimali her geçen gün
artmaktadır. Nitekim Kaddafi’nin
devrilmesi üzerine bölgesel ve küresel güçlerin ittifakıyla oluşturulan mevcut şartlar, ülkenin bölünme ihtimalini teyit etmektedir.
Oluşturulan şartlar neticesinde
ülke, iki hükümet ve iki meclisle idare edilir hale getirilmiştir:
Dış destekli Tobruk hükümeti ve
Kaddafi’ye karşı yapılan kıyamı
temsil eden Trablus-Misrata hükümeti…
Tobruk hükümeti’nin, hava saldırısı yapma avantajına sahip görünse de savaşacak insan kaynaklarının azlığı nedeniyle Kaddafi’ye
karşı yapılan operasyona benzer
bir destek almadan TrablusMısrata merkezli ve an itibarıyla
Bingazi’de de üstünlüğü ellerinde bulunduran tarafa karşı galip
gelmesi mümkün görünmüyor.
Ancak oluşan söz konusu mevcut
çıkmaz nedeniyle müzakereler
için uygun ortam oluşturulamazsa
ülkenin bölünmesi ve hatta oldukça kanlı bir iç savaşa sürüklenmesi
sürpriz olmayacaktır.
Libya’daki çatışmaları liberalseküler güçlerle İslamcılar arasında iktidarı ele geçirmek amaçlı
güç mücadelesi olarak okuma eğilimi ağır basmaktadır. Fakat bizzat
iktidar merkezini ele geçirmek
için yapılan mücadeleleri sadece
bu açıdan okumak eksik kalmakta
ya da gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Zira Libya’daki çatışmalar sadece siyasî iktidara odaklanmış ve ideolojik çatışmalardan
ibaret değildir. Milis kuvvetler
ve kabileler arasındaki kaynaklar
Libya’nın Misrata kentinde 17 Şubat devrimine destek gösterisi düzenlendi. Göstericiler, emekli general Halife Hater ile onun öncülüğündeki Zintan
merkezli El-Ka’ka ve Es-Savaik grupları aleyhinde sloganlar attılar. (AA-Yakup Çabuk)
ekim 2014
63
haberajanda
Strateji
üzerinde rekabet, kaçakçılık yolları üzerinde
hâkimiyet kurma çabaları, bölge ve şehirlerarası güç mücadelesi, farklı etnik gruplar arasındaki çatışmalar ve eski rejim unsurlarının
bazen silahlı eylemlerde bulunması, ülkedeki
sıcak çatışmaların kesintisiz olarak sürmesine neden olmaktadır.
Kuşkusuz ülkede yaşanan hadiseleri sadece
iç dinamiklerle değerlendirmek, yaşananların sadece cüz’i bir kısmını görmemize sebep
olacaktır. Zira başta bazı bölge ülkeleri olmak
üzere pek çok dış aktör, Libya üzerinde derin
hesaplar icra etme girişimindedir. Bölgesel
ve küresel aktörlerin ülkedeki çatışmalarda
doğrudan veya dolaylı olarak etkide bulunmaya çalışmaları, yerel, bölgesel ve kabileler
arası sorunları çoğu zaman tali kılmaktadır.
Lakin tali olarak görünen sorunların yoğunluğu ve sebep oldukları çatışmaların çokluğu,
ülkede var olan otorite boşluğunu derinleştirmektedir. Bu durum, mevcut fay hatlarını
daha da keskinleştirerek mevcut istikrarsızlığın derinleşmesine katkıda bulunmaktadır.
Nitekim gelinen aşamada kurulan iki farklı
meclis ve süregelen çatışmalar, ülkeyi hızlı bir
ayrışmaya sürüklemektedir.
Libya’da bölgesel ve
küresel ittifak
Ülkedeki iç dinamikler yaşanan kriz hakkında önemli veriler sunsa da dış faktörlerin
rolünden bağımsız olarak söz konusu gelişmelere bir açıklık getirmek mümkün değil-
Yemen’in başkenti Sana’daki Husi hareketi mensubu
silahlı kişilerin oluşturdukları kontrol noktalarındaki
bekleyişleri devam ediyor. (AA-Mohammed Hamoud)
64
ekim 2014
dir. Özellikle Mısır’da yaşanan darbe sonrasında Müslüman Kardeşler Hareketi’ne
(MKH) yönelik başlatılan tasfiye faaliyetlerine bağlı olarak Libya’da da benzer faaliyetlerin icra edilmesi önemli ipuçları vermektedir.
Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap
Emirlikleri’nin Mısır’daki darbeye verdiği
destek, İhvan hareketine yönelik başlattıkları
“şeytanlaştırma” propagandaları incelemeye
tâbi tutulduğunda, bölgesel aktörler olarak
karşımıza Mısır’la birlikte Suudi Arabistan
ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) çıkmaktadır.
Bu üç ülkenin Libya’da oynadıkları rolü
genellikle “Arap Baharı” çerçevesinde ortaya
çıkan gelişmelerin seyrine bakarak anlamak
mümkündür. Bilindiği gibi Mısır, “Arap Baharı” neticesinde serbest seçimlerle yeni bir
düzen arayışı içine giren ülkelerin en önemlisiydi. Mısır ve bölgedeki yeni siyasal dönüşüm, ülke içindeki kurulu düzenin yerleşik
unsurlarını ve bu gelişmelerin kendilerine
yansımasından endişelenen statükocu Körfez ülkelerini rahatsız etti. Nitekim Mısır’da
yaşanan askerî darbe de büyük ölçüde
Mısır’daki çıkar çevrelerinin yeni gelişmelerden rahatsız olan bölge ülkelerinden aldıkları
malî ve siyasî desteği sonucunda yapıldı.
Şüphesiz söz konusu üç ülkenin ittifakıyla
son bir aydır Mısır üzerinden Birleşik Arap
Emirlikleri uçaklarıyla Türkiye’ye yakın ilişki
kurma taraftarı olan Trablus-Mısrata hükümetinin kontrolündeki bölgeleri bomba-
laması, ülkemiz açısından önemli mesajlar
içermektedir. Zira Türkiye’nin “Arap Baharı” sürecinde halkın yanında durması ve
Mısır’da yaşanan darbeye karşı gelmesi bu
ülkeleri ciddi derecede rahatsız etti. Bu ülkeler Türkiye’ye karşı söylemleri ve son sekiz
ayda iki başarısız darbe girişimiyle ön plana
çıkan General Hafter’i desteklediler. Hafter,
ilk olarak sözde terörü ortadan kaldırmak
iddiasıyla Şubat 2014’te Suud finanslı AlArabiya televizyonunda boy gösterdi. Darbe
yanlısı Hafter’e verilen destekler neticesinde de Tobruk’ta bir hükümetin kurulması
sağlandı. Hafter’in Türkiye aleyhtarı söylemleri ve zikredilen üç ülkenin Türkiye ile
iyi ilişkiler içerisinde olan Trablus-Misrata
bölgesine açıkça müdahale etmesi, bu ülkelerin Libya’da adeta Türkiye’ye karşı bir savaş
içerisinde oldukları mülahazasıyla hareket
ettikleri anlaşılmaktadır.
Libya’daki gelişmelerde dış aktörlere bakarken, pek çok uzmanın yaptığı gibi sadece
Körfez ülkeleri ve Mısır’ın rolüne bakmak da
yanıltıcı olacaktır. Unutulmamalıdır ki Libya,
eski bir İtalya sömürgesidir. Kaddafi’li yılların
uzun bir döneminde Libya, Batı ülkelerince
“haydut devlet” olarak anılmış, Amerikan saldırısına uğramış ve çeşitli yaptırımlara maruz
bırakılmıştır. Nitekim Kaddafi rejiminin ortadan kalkmasında da ülkede çıkan ayaklanmadan daha ziyade NATO ülkelerinin gerçekleştirdiği müdahale etkili olmuştur. Ayrıca
Libya, enerji kaynakları nedeniyle de devamlı
olarak Batılıların ilgi odağı olmuş bir ülkedir
Cahit Tuz
ve Afrika kıtasına açılan bir kapıdır.
Yine Libya’yı Batılı güçlerce önemli kılan
bir diğer husus ise, özellikle kıtada son yıllarda giderek belirgin hale gelen Çin varlığı ve
kıtanın kaynakları üzerinde -Birinci Dünya
Savaşı öncesini andırır şekilde- bir uluslararası rekabetin ortaya çıkması, ülkenin önemini arttırmaktadır. Fransa ve İngiltere gibi
ülkeler, kıta üzerinde sömürgecilik döneminde kurdukları ilişkileri güçlendirerek Afrika
coğrafyasında daha da etkili olma mücadelesi
vermektedir. ABD ise Çin ile giriştiği büyük
güçler mücadelesi çerçevesinde kıtaya önem
vermesinin yanı sıra, 2007 yılında bölgesel
ve küresel çıkarları açısından hayatî olarak
gördüğü ABD Afrika Komutanlığı’nı kurdu
(Africom).
Yine Hafter’in geçmişteki derin CIA bağlantıları ile Şubat ve Mayıs 2014’ten sonraki
darbe girişimlerine ABD ve diğer Batılı ülkelerin ya sessiz kalması ya da kısmî destek
vermesi de bu bağlam çerçevesinde değerlendirilmelidir. Tüm bu gelişmeler üzerinde
imal-i fikir yapıldığında, Libya üzerinden
gerek Türkiye’ye, gerekse bölgede yaşanan
değişim taraftarlarına yönelik ciddi bir çatışmanın icra edildiğine müşahede etmekteyiz.
Nitekim Atlantic Monthly dergisinde
Mısır’ın Bingazi saldırısına dair yayınlanan
yazıda, Mısırlı bir yetkilinin, “Bu, Libya’nın
değil, Mısır’ın savaşıdır” şeklindeki ifadesi yer
almaktadır. Konuya bizim açımızdan bakınca da öyledir. Bu, Libya’nın değil Türkiye’nin
savaşıdır. Zira devrimciler kaybederse, Türkiye de kaybedecek.
San’a: İran’ın eline geçen
dördüncü Arap başkenti
Yapılan algı operasyonuyla tüm dünya
IŞİD’le meşgul ederken ve Libya’da yukarıda zikrettiğimiz hadiseler vuku bulurken,
Yemen’in başkenti San’a, 21 Eylül’de ülke
nüfusunun yüzde 10 civarını oluşturan İran
destekli Husiler tarafından işgal edildi. “İşgal
edildi” diyorum, zira Husiler, tüm girişimlere ve çağrılara rağmen şehirden çekilmeyi ve
kontrolüne geçirdiği resmî daireleri terk etmeyi reddediyorlar.
Arap Baharı sürecindeki gösteriler sonucunda güçlü bir siyasî aktör olarak ortaya çıkan Islah hareketine yönelik ciddi bir
operasyon gerçekleştirilmektedir. Yapılan
siyasî baskılar neticesinde, geçtiğimiz Şubat
ayında Devlet Başkanı Abdurabbi Mansur
Hadi tarafından onaylanan bir yasa ile ülke,
altı bölgeden oluşan federal bir devlete dönüştürüldü. Böylece Türkiye’yle iyi ilişkiler
kurma eğiliminde olan Islah Partisi siyaseten
zayıflatılmış oldu. Söz konusu partiye mensup siyasetçiler tehdit edilerek istifaya zorlandı ve partiye ekonomik destek veren pek
çok işadamı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Böylece süreç, bugün yaşanan gelişmelere
doğru ilerledi.
Esasında Yemen’de yaşanan bu gelişme malumun ilamıydı. Zira İran, Irak’ta Maliki’nin
mezhepçi politikalarının arkasında durdu ve
halkı çatışmalara sevk etti. Suriye’de Beşşar
Esed’in arkasında durdu, Nusayrileri sonu
belirsiz bir savaşın ortasına attı. Dolayısıyla
İran’ın Suriye’ye karşı kart olarak kullanabileceği Yemen’deki nüfuzunu kullanacağı
da beklenen bir senaryoydu. Nitekim Arap
dünyasının güçlü kalemlerinden Yasir ezZeatire’nin kaleme aldığı “İran’ın Elindeki
Dördüncü Arap Başkenti” başlıklı yazısında
kullandığı “İran, Husileri harekete geçirirken
Yemen’deki durumu Beşşar Esed’in lehine
takas etme umudu taşıyordu” ifadesi, bu bağlamda önem arz etmektedir.
Yine İran parlamentosunda Tahran milletvekili olan ve dinî lideri Ali Hamaney’e
yakınlığıyla bilinen Ali Rıza Zakai, Yemen’in
başkenti San’a’nın Husilerin eline geçmesini
kutlarcasına sarf ettiği “Üç Arap ülkesi bugün İran’ın elinde ve İslam devrimine bağlı.
San’a, İran devrimine katılma yolundaki dördüncü Arap başkenti oldu” ifadesi, malumun
ilamını en açık şekliyle izah etmektedir. Ne
tevafuk ki, Zakai’nin bu açıklamasından sadece bir gün sonra, San’a’nın Husiler tarafından ele geçirildiği haberleri Arap basınında
yer aldı.
Türkiye ne yapmalı,
nerede durmalı?
Türkiye, her ne kadar Libya’da bütün taraflarla iyi ilişkiler geliştirmeye ve eşit mesafede
durmaya özen gösterse de, başta Libya’da
olmak üzere, Arap ülkelerinin ekseriyetinde
Türkiye’nin taraf olduğu ve Libya’da yaşanan
olaylarda etkin rol oynadığı kanısı hâkimdir.
Bunu üç sebeple açıklamamız mümkündür:
Birincisi, Ankara’nın Mısır’daki darbeye
karşı almış olduğu kararlı tavır neticesinde
darbeci Mısır hükümetinin Libya’da, Türkiye
aleyhinde yaptığı algı operasyonudur. Libya
medyasında Türkiye ile ilgili yapılan haberler incelendiğinde, ciddi bir bilgi dezenformasyonu yapıldığına müşahede edilecektir.
İkincisi, Türkiye’nin, “Arap Baharı” sürecinin
yaşandığı ülkelerde alenen İhvan hareketine
destek verdiği ve toplumun diğer kesimini görmediği algısıdır. Dolayısıyla aynı algı
operasyonu Libya’da da icra edilmektedir.
Üçüncüsü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Libya Meclisi’nin, ülkenin doğusundaki Tobruk
kentinde toplanmasıyla ilgili “Kabul etmek
mümkün değil” açıklamasıdır. Nitekim Tobruk meclisinden yapılan yazılı açıklamayla
Sayın Erdoğan’ın açıklamaları eleştirildi ve
“ülkenin içişlerine karışmak” ifadesi kullanıldı.
Ancak Türkiye aleyhinde yürütülen dezenformasyon kampanyalarının izini Libya
dışında aramak gerekir. Ne gariptir ki, Tobruk hükümetine bu açıklamaları yaptıran
güçlerin oluşturduğu ittifak, Trablus-Misrata
bölgelerini defaatle jetlerle bombalamasına
rağmen içişlerine karışmış olmuyor. Yine
Hafter’in altı ay içerisinde giriştiği iki darbe
girişimine sessiz kalan Batı dünyası da Libya
için demokrasi isteyen taraf olarak algılanabiliyor.
Darbeci Hafter ve destekçilerinin Türkiye
odaklı dile getirdikleri endişeler, aslında değişim karşıtı bir statükocu refleks sonucu olarak algılanmalıdır. Dolayısıyla tüm bu gayr-ı
ahlakî operasyonlara rağmen Türkiye’nin
Libya’daki çözüm sürecinde yapıcı bir işlev
görebilmesi mümkündür ve elzemdir. Ancak
bugün gelinen aşamada Türkiye, tek başına
Libya’da çatışan unsurları bir araya getirip
onları ortak bir noktada buluşturabilecek
durumda değildir. Bu minvalde en uygun çözüm, oluşturulacak uluslararası bir heyet içerisinde yer almak şartıyla daha fazla olumlu
katkı sağlamaktır.
Unutulmamalıdır ki Türkiye, gerek siyasî,
gerekse ekonomik açıdan Libya ile ilişkilerini geliştirme potansiyeline en fazla sahip
ülkeler arasındadır. Bu vesileyle Türkiye’nin
sahada inceleme ve her iki tarafla görüşme
yapmak için bir heyet göndermesi, öncü bir
adım olarak büyük önem teşkil etmektedir.
Son tahlilde “Arap Baharı” süreci, sıranın
kendilerine geleceğini öngören ve onların
kaynaklarından beslenenler tarafından içinden çıkılmaz bir kaosa doğru sürüklenmektedir. Esas amaçları, söz konusu süreçte yükselişe geçen İslam tandanslı grupları engellemek
ve halklara “Bir daha devrim yapmayı düşünürseniz sonunuz böyle olur!” mesajı vermek
olan bu güçlere er ya da geç sıra gelecektir.
Burada Ankara için önemli olan, özelde “Arap
Baharı” sürecinin yaşandığı ülkelerde, genelde
ise tüm Ortadoğu coğrafyasında uyguladığı
politikalarını yeniden revize etmesidir. Unutulmamalı ki, süreci bu hale getirenlerin esas
hedeflerinden biri de Arap halklarına “ilham
kaynağı” olan başarılı Türkiye tecrübesini
akamete uğratmaktır. Irak ve Suriye ile düşman, Libya ve Yemen’de ise var olamayan bir
Türkiye, asla “Yeni”yi inşa edemez.
*SDE Ortadoğu Uzmanı
ekim 2014
65
haberajanda
Lübnan
Enteresan bir
ülke aslında Lübnan. Bunca gürültü patırtı arasında
estetik operasyonlarına rağbet
eden kadınlar
vardır bu ülkede.
Zengini çok zengin, ortalama bir
vatandaşın geliri
ise 600 dolar civarında ve kiralar
400 dolardan
başlıyor. Mezhep
çatışmalarının
aralıksız sürdüğü
ülkede hayat devam ediyor ve esnaf dükkânların
önüne (yalnızca
kapı hizasını açık
bırakacak şekilde) ve içine kum
çuvalları yığarak
patlamalara karşı
önlem alıyor.
***
“(...) Adını hatırlayamadığım bir
aksiyon filminde
bu ülkenin karışık
yapısı çok güzel
tarif edilmiştir.
ABD komandolarına yol tarif eden
bir küçük rehber,
eliyle mahalleleri teker teker
gösterir: ‘Şurası
Hizbullah, şurası
Hamas, şurası
Müslüman Kardeşler, aha orada
İslamî Cihat!’ Derken, gökyüzünde
kulakları sağır
eden bir jet uçağının sesi duyulur,
çocuk parmağı ile
bu sefer yukarıyı
işaret eder: Aha
bu da İsrail!..”
***
Yakın geçmişe
bakacak olursak,
66
ekim 2014
Kendine mül
Zehra Ulucak
[email protected]
teci “Lübnan”
bundan 9 sene
önce, 14 Şubat
2005 tarihinde
“Lübnan’ın 11
Eylül’ü” olarak
nitelendirilen
saldırıda eski
başbakanlardan
Refik Hariri’nin
bombalı bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından Lübnan’da
hiçbir şey eskisi
gibi olmayacaktı.
Hariri cinayeti
hakkında uluslararası soruşturma
komisyonu kurulmuş, BM Güvenlik
Konseyi’nden
çıkarılan 1559
sayılı kararla
Suriye askerleri
Lübnan’dan çıkarılmış ve bu gelişmeyle Lübnan’ın
iç politikası yeniden düzenlenmişti.
***
Uzun yıllardır
mezhep çatışmaları dolayısıyla
pek çok patlama
ve suikastın yaşandığı Lübnan’da
Hizbullah, hem
silahlı, hem de
siyasî yapısıyla
Lübnan’ın en güçlü seslerinden biri.
Bu örgüt, sürecin
başından bu yana
Esad yönetiminin
de destekçisi.
2006 yılındaki 33
Gün Savaşı’nda
Hizbullah’a destek veren Suriye
halkı, şimdilerde
Suriye’de İran
taşeronu olarak
aktif rol oynayan
Hizbullah tarafından katlediliyor.
ekim 2014
67
haberajanda
Lübnan
L
ÜBNAN ve kendi küllerinden yeniden doğan başkenti Beyrut…
Yüzölçümü 10 bin metrekare olan Lübnan, Doğu Akdeniz’de 235
kilometrelik sahil şeridi boyunca dağ ile deniz arasında sıkışmış
ufacık bir ülke…
>> Bir zamanlar malî işlerin ve bankacılığın gelişmiş olması dolayısıyla
Ortadoğu’nun İsviçre’si olan, yine bu bölgenin en ünlü sanatçılarını yetiştiren, nar
ekşili zahter salatası, zahter pidesi ve de
hurma dolmasıyla meşhur olan Lübnan,
uzun yıllardır süregelen dâhilî ve haricî çatışmalarıyla kendi ülkelerinde mülteci gibi
yaşayanların ülkesi…
Biraz Lübnan’dan ve Lübnanlılardan
bahsedecek olsak, sanırım sedir ağaçlarından başlayabiliriz aslında. Zira sedir ağaçlarının Lübnan’da çok önemli bir yeri var.
Ülkede 3 bin yıllık –olduğu söylenen- birçok sedir ağacı var ve Hazreti İsa’nın da bu
68
ekim 2014
sedir ağaçlarını görmeye gelmiş olduğuna
inanılıyor. Lübnan bayrağındaki ağaç da
buradan esinlenilmiş.
Osmanlı’dan kalan gelenekleri halen sürdüren Lübnanlılar, en çok iş çıkışı dışarıda
vakit geçirmeyi ve “shisha” ile nargile içmeyi seviyorlar. Damak lezzetleri bizimkine
benzese de onlar tatlıyı yemekten önce ya
da sabah kahvaltısında yiyorlar.
Ülkenin millî kimliğinin bir parçası
olarak görülen ve ünlü şarkıcı Feyruz’un
seslendirdiği “Beyrut” adlı şarkıyı hâlâ
Beyrut sokaklarında duyabilmek mümkün. Beyrut’ta eski binalar bakımsız da
olsa tüm ihtişamıyla sağlı sollu sokakları
süslüyor. Sık yaşanan çatışmalar ve savaşlar
nedeniyle olsa gerek, Beyrutlular yeni bina
yapma imkânı bulamadıklarından eskilerini yıkmamışlar.
“Lübnan’ın da para birimi ‘lira’. 1000
Lübnan lirası, 1 Türk lirasına eşit. Resmî
para Lübnan lirası olmasına rağmen, Amerikan doları da aynı derecede kullanılıyor.
Marketten su alırken bile Amerikan doları
kullanabilirsiniz. Zira verdikleri fişlerde de
hem dolar, hem lira olarak miktar belirtiliyor. Lübnan’da paraların üzerinde hiçbir
liderin, tarihî ya da kültürel bir kişiliğin
resmi yok. Parasının üzerinde herkes kendi
etnik ya da dinî grubundan bir kişinin resmini görmek isteyeceği için hiç koymamaya karar vermişler.”1
Enteresan bir ülke aslında Lübnan.
Bunca gürültü patırtı arasında estetik operasyonlara rağbet eden kadınlar var. Ban-
Zehra Ulucak
kalar estetik operasyonlar için özel kredi
bile sağlıyorlar Lübnan’da. Zengini çok
zengin, ama ortalama bir vatandaşın geliri
600 dolar civarında ve kiralar ise 400 dolardan başlıyor.
Ortadoğu’nun Avrupa hayranlığı hepimizin bildiği bir gerçek. Ancak hiçbir ülke
yok ki Lübnan kadar Fransız sevdalısı olsun. Kendi dillerinden, kültürlerinden feragat etmiş insanların Fransız gibi yaşadığı
(yaşamaya çalıştığı) ve en çok da anadili
Arapça olan Hıristiyanların bulunduğu bir
ülke Lübnan. Anadilleri Arapça olmasına
rağmen kendilerini Arap olarak görmüyor,
Fenikelilerin torunları olan melez Akdenizli bir halk olduklarını söylüyorlar. Diğer
Araplardan bahsederken de “Araplar geldi”, “Araplar şöyle yaptı, böyle yaptı” diyerek Arap olmadıklarının altını çiziyorlar.
imzalanan Taif Antlaşması’yla savaş sona
ermiş.”2 Ancak Lübnan -o tarihten sonratam toparlanmaya başladığı zamanlarda,
2006 yılında Hizbullah’la İsrail arasında
çıkan çatışma sonrası İsrail ülkeyi yeniden
bombaladı.
Aradan geçen yıllar süresince Lübnan
bir nebze olsun toparlanmış olsa da mezhep çatışmalarının aralıksız sürdüğü bu
ülkede bir yandan hayat devam ediyor, diğer yandan esnaf dükkânların önüne (yal-
layan siyasî ve toplumsal uzlaşmazlık nedeniyle Soğuk Savaş dönemi de Lübnan’ı
ciddi şekilde etkilemiş ve 1958’deki siyasî
kriz ancak ABD’nin Beyrut’a çıkarma yapmasıyla sona ermişti. İsrail’in kurulması ve
yüzbinlerce Filistinli mültecinin Lübnan’a
yerleşmesi (Filistinli mülteciler 1976-1990
yılları arasında nüfusun yüzde 35’ini oluşturuyorlardı) dini çatışmaları arttırmış,
ülkeyi işgal eden silahlı Filistin Kurtuluş
Örgütü gerillaları 1969 yılından itibaren
Lübnan diasporası
Yıllardır süren yoğun göçler sonunda
Lübnan’ın ülke nüfusundan çok daha fazla Lübnanlı ülke dışında yaşıyor durumda.
Bu durum, Lübnan kültürünün dünya üzerinde tanınmışlığını da arttırıyor. Bu diasporanın bir kısmı Osmanlı’nın son döneminde göç ederken, büyük bir kısmı da iç
savaş sırasında ülkeden ayrılmış. Örneğin
Lübnan’da 4 milyon Lübnanlı yaşarken,
Brezilya’da yaşayan 7 milyon Lübnanlı var.
Lübnan diasporasının maksadı hâsıl olmuş da diyebiliriz aslında. “Zira İngiltere
ve ABD’nin amacı, İsrail’i kurup Yahudi
nüfusu Filistin’e yerleştirirken Müslüman
Filistinlilerin de Lübnan’a yerleşmesi ve o
dönem büyük çoğunluğu Hıristiyan olan
Lübnanlıların ise dünyanın çeşitli yerlerine
göç etmesiymiş. Öncelikle İsrail kurulduktan sonra yüzbinlerce Filistinli Lübnan’a
göç etmiş, daha sonra ABD ve İngiltere Lübnanlı Hıristiyanları kışkırtmış ve
Müslümanların sayısının gittikçe arttığını
söyleyerek onları silahlandırmış. Bir yandan da İran ve Suriye gibi ülkeler de ülkede bulunan Sünni ve Şii Müslümanları
silahlandırmaya başlamış ve sonunda savaş
çıkmış. Öncelikle Müslümanlar ve Hıristiyanlar birbiriyle çatışırken, daha sonra
Hıristiyan gruplar kendi aralarında, Müslüman gruplar da kendi aralarında çatışmaya başlamış, İsrail’in bombardımanları
araya girmiş, derken neden savaştıklarını
unutacak hale gelmişler ve nihayet 1989’da
nızca kapı hizasını açık bırakacak şekilde)
içi kum dolu çuvallar yığarak patlamalara
karşı önlem alıyor.
İç savaşların diyarı
Çok değil, bundan 50-60 sene öncesine
bakacak olursak, Osmanlı’nın Lübnan üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesiyle baş-
Filistinli-Lübnanlı çatışmasının en yoğun
olduğu Güney Lübnan’ı kontrol altında
tutmuştu. Daha sonra Lübnan hükümeti ile
FKÖ arasında, Lübnan topraklarında Filistinlilerin haklarını düzenleyen ve İsrail’e
yönelik gerilla mücadelesinin meşrulaştığı
Kahire Anlaşması’nın imzalanmasının ardından FKÖ bu bölgeden çekildi.
ekim 2014
69
haberajanda
Lübnan
duracak bir orduya sahip olmayan Lübnan,
İsrail karşısında açık bir bölgeye dönüşmüştü.
Suikast sonrası ise Gürcistan ve Ukrayna’da yaşanan kadife devrimlerin bir benzeri de Lübnan’da gerçekleşirken, Suriye
muhalifi olan Refik Hariri’nin oğlu Sadeddin Hariri liderliğindeki Sünni nitelikteki Mustakbel Partisi, Velid Canbolat
liderliğindeki Dürzî İlerici Sosyalist Partisi ve bazı Hıristiyan gruplar, Suriye yanlısı Lübnan hükümeti aleyhine gösterilere
başlamışlardı.
13 Nisan 1975’te Marunilerin, Filistinlilerin bulunduğu bir otobüse yönelik
saldırısının ardından Lübnan Kuvvetleri (Hıristiyan Maruni) ile FKÖ destekli
Ulusal Hareket (Müslüman Dürzi-sol
ittifakı) arasında iç savaş patlak verdi ve
Aralık 1975’te FKÖ, resmen iç savaşa girerek 1976’da Filistin-Müslüman ittifakını
ülkenin çok büyük bir kısmında kontrolü
ele geçirmiş seviyeye gelmişti.
1976’da Suriye önce Hıristiyanlar lehine iç savaşa dâhil olunca sorun uluslararası bir boyut kazanmıştı. Suriye ve İsrail
anlaşmazlığı Lübnan üzerinden devam
etmiş, 1982’de İsrail, Lübnan’ı işgal etmişti. 1991’de Lübnan hükümetinin Suriye
desteğiyle tüm ülkede kontrolü sağlaması
üzerine iç savaş tamamen sona ermiş, ancak aradan geçen yıllar içerisinde 150 ila
230 bin insan hayatını kaybetmiş, takriben
350 bin kişi yaralanmış ve 1 milyondan
fazla insan da ülkesini terk etmek zorunda
kalmıştır.
Lübnan iç savaşına çok kısaca değindikten sonra, Lübnan’la ilgili gözüme takılan
şöyle bir ayrıntıyı da paylaşmak istiyorum,
zira hem geçmişi, hem günümüzü özetliyor sanki: “(...) Adını hatırlayamadığım bir
aksiyon filminde bu ülkenin karışık yapısı çok
güzel tarif edilmiştir. ABD komandolarına
yol tarif eden bir küçük rehber, eliyle mahalleleri teker teker gösterir: ‘Şurası Hizbullah,
70
ekim 2014
şurası Hamas, şurası Müslüman Kardeşler,
aha orada İslami Cihat!’ Derken gökyüzünde kulakları sağır eden bir jet uçağının sesi
duyulur. Çocuk parmağı ile bu sefer yukarıyı
işaret eder: Aha bu da İsrail!”
Lübnan’ın 11 Eylül’ü
Yakın geçmişe bakacak olursak, bundan 9 sene önce, 14 Şubat 2005 tarihinde,
“Lübnan’ın 11 Eylül’ü”olarak nitelendirilen
olayda Lübnan’ın eski başbakanlarından
Refik Hariri’nin bombalı bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından Lübnan’da
hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Hariri
cinayeti hakkında uluslararası soruşturma komisyonu kurulmuş, BM Güvenlik
Konseyi’nden çıkarılan 1559 sayılı kararla
Suriye askerleri Lübnan’dan çıkarılmış ve
bu gelişmeyle Lübnan’ın iç politikası yeniden düzenlenmişti.
Refik Hariri suikastı sonrası Lübnan ile
Suriye arasındaki tansiyon doruğa çıkmış,
Lübnanlılar Hariri suikastından ilkin Esad
yönetimini sorumlu tutarken Suriye’nin askerlerini geri çekmesinin ardından suikastın faturası Esad’dan çekilerek Hizbullah’a
kesilmişti.
1976’dan 2005’e kadar Lübnan topraklarında olan Suriye ordusunun Lübnan’dan
çıkarılmasından sonra Hizbullah’ın silahsızlandırılması meselesi gündeme gelmiş,
ancak böylelikle İsrail ordusu karşısında
Hizbullah lideri Hasan Nasrullah’ın
çağrısı üzerine düzenlenen dev gösteri
bu kadife devrim havasını kırmış, ancak
Lübnan’daki parlamento aritmetiğinin
“Suriye’ye karşı Batı yanlısı” olarak değişmesine engel olamamıştı. Nihayetinde
erken seçimler sonrası iktidar muhalefete,
Gelecek Partisi’nin başını çektiği “14 Mart”
grubu da iktidara dönüşmüştü. Lübnan’da
Suriye rejimine karşı çıkan “14 Mart” koalisyonunun lideri Saad Hariri, 2009-2011
yılları arasında başbakanlık yaptı. Babası
Refik Hariri’ye düzenlenen suikastla ilgili
dört Hizbullah üyesinin yargılandığı dava
ise Lahey’de devam ediyor.
33 Gün Savaşı’nın
ardından…
Hizbullah’ın 12 Temmuz 2006’da iki
İsrail askerini kaçırıp sekizini öldürdüğü
“Doğru Vaad” adlı operasyona ek olarak
İsrail topraklarına Katyuşya füzeleri ateşlemesi İsrail tarafından Lübnan’ın bir
savaş hareketinde bulunduğu şeklinde yorumlanmış ve Lübnan ile İsrail arasında
33 gün süren bir savaş yaşanmıştı. Yüzlerce sivilin hayatını kaybettiği bu savaş,
bir yandan İsrail ordusunun gücüne gölge
düşürürken, diğer yandan da Lübnan’ı
büyük bir yıkıma uğratmıştı. Nihayetinde Birleşmiş Milletler’in 1701 numaralı
kararı çıkarmasının ve tarafların kararı
onaylamasının ardından ateşkes yürürlüğe girmişti.
Hizbullah lideri Hasan Nasrullah, ateşkes sonrası yaptığı konuşmada şunları
söylemişti: “İçeride İsraillilerin bile şu an
söylemedikleri bazı sözlerin söylendiğini
görüyoruz. Maalesef içeride bazılarından
‘Litani’nin güneyinin silahsızlandırılması
gerekir, Direniş’in silahının faydası nedir?
O halde gelin, Direniş’in silahsızlandırılması konusunu görüşelim’ türünden sözler
duyuyoruz…”
Zehra Ulucak
Bu sözlerle Hizbullah, savaş sırasında
sadece İsrail’le değil, arkasındaki uluslararası toplum, İsrail müttefiki Arap rejimleri
ve Lübnan iç politikasındaki bazı aktörlerle de mücadele etmek zorunda kaldığını
ima ediyordu. Çok geçmeden Hizbullah
ve Emel Partisi hükümetten çekilmiş ve
yeni bir millî birlik hükümetinin kurulması çağrısında bulunmuştu. Hizbullah
mevcut hükümetin, ABD Lübnan Büyükelçisi Jeffrey Feltman’ın direktiflerine
göre hareket ettiğini savunuyordu. Bunun
üzerine Lübnan Cumhurbaşkanı, hükümetin yasallığını yitirdiği çağrısında bulunuyordu. Cumhurbaşkanı Lahud’a göre
hükümet, Lübnan’daki tüm dinî grupların
-hükümetin içinde bulunmasını öngörenTaif Antlaşması gereği düşmüştü ki ayrıca
hükümetin yeterli bakan sayısına da sahip
olmadığını savunuyordu.
“Türkiye, Ürdün ve Irak’ın Suriye’de muhaliflere silah ulaştırılmasını zorlaştıran
yeni uygulamalarıyla birlikte Lübnan’ın
kuzeyindeki silah kaçakçılığının arttığı
iddia ediliyor ve kaçakçılığın merkezinde
Trablus’un bulunduğu, Suriye’ye silah sokulmasında Kuzey Lübnan’ın önemli bir
merkez haline geldiği ve bu güzergâhın
kalbinde Nusayri ve Sünni nüfusun çatıştığı yer olan Trablus kentinin bulunduğu,
kentteki Selefi örgütlerinse Özgür Suriye
Ordusu’nu desteklediği” iddia ediliyordu.
(Kaynak: Hürriyet, 22 Mayıs 2012)
Suriye’deki iç çatışmalarda bölgesel ak-
Hizbullah örgütü hem silahlı, hem de siyasî
yapısıyla ülkenin en güçlü seslerinden biri.
Bu örgüt, sürecin başından bu yana Esad
yönetiminin de destekçisi. 2006 yılındaki
33 Gün Savaşı’nda Hizbullah’a destek veren Suriye halkı, şimdilerde Suriye’de İran
taşeronu olarak aktif rol oynayan Hizbullah tarafından katlediliyor.
Birkaç soru cevapla
Lübnan’daki çatışmalar
NBC News’te yayımlanan bir yazıda muhabir, Lübnan’da 15 senedir aralıksız süren
mezhep çatışmalarını ve iç savaşı soru cevap
şeklinde yorumlayarak şu şekilde anlatıyor:
Sonunda Lübnan’da, içerisinde Nasrullah ve Berri’nin başını çektiği Şii; Mişel
Aun’un başını çektiği Hıristiyan; Ömer
Kerame, Selim Hıss ve Fethi Yeken’in başını çektiği Sünni bir muhalefet oluşmuştu.3
Suriye’de Esad rejimine destek veren
Nasrallah, Suriye, ABD ve İsrail’in ve de
radikal İslamcıların eline düşmesine izin
vermeyecek gerçek dostları olduğunu
söyleyerek uzmanlara göre Hizbullah’ın
Suriye’deki çatışmalara dâhil olduğunu
doğrulamıştı.
Suriye’nin Lübnan’daki
kelebek etkisi
Suriye’de devam eden savaş da Lübnan’daki mezhepsel kutuplaşmaları körüklemekte ki Hizbullah’ın yanı sıra Lübnanlı
Sünniler de son yıllarda silahlanıyorlar.
Lübnan’ın kuzeyinde bulunan Trablus
şehri, Suriye’deki muhalif harekete verilen
desteğin aktif üslerinden biri haline dönüşmüş, Sünniler ve Nusayriler arasında
yaşanan çatışmalarda birçok kişi ölmüş,
Lübnan ordusu olaylara müdahale etmek
durumunda kalmıştı. Suriyeli muhalifler
ile Trabluslu Sünniler arasında artan ilişki
ve yardımlaşma, silah kaçakçılığı gibi nedenlerle Trablus’ta Selefi gruplar giderek
silahlanmaya başlamıştır. Zaten Suriye’deki
olaylar nedeniyle Trablus’un Cebel Muhsin Mahallesi’nde yaşayan Nusayri azınlık
ile Sünniler arasında zaten var olan kutuplaşma ve çatışma potansiyeli giderek
artmıştı.4
Lübnan basınında çıkan bir haberde,
törlerin aldıkları pozisyonlara bakarsak sorunun mezhepsel boyutu ortaya çıkmakta.
“İran” Esad rejiminin yanında saf tutarken,
Suudi Arabistan muhalefete aktif destek
vermekte. Bu kamplaşmanın en açık ve
belki de tehlikeli yansıması ise Lübnan’da
görülmekte. Lübnanlı Şiilerin örgütlerinden Hizbullah Suriye’de iktidarı desteklerken, yine Lübnanlı olan Sünniler ise Suriye
muhalefetinin yanında yer alıyorlar.5
Suriye’nin Sünni-Şii mezheplerinin
1975 - 1990 yılları arasında iç savaşın kasıp kavurduğu Lübnan’daki yansıması da
oldukça büyük olmuştu. Uzun yıllardır
mezhep çatışmaları dolayısıyla pek çok
patlama ve suikastın yaşandığı Lübnan’da,
“Hizbullah ne istiyor?
Tek kelimeyle ‘Hizbullah güç istiyor’.
Lübnan’da uzun süredir devam eden kriz,
hükümetin Beyrut uluslararası havalimanındaki emniyet müdürünü kovmaya çalışmasıyla köpürdü. Görünürde çok büyük
bir olay değildi, ancak Beyrut’taki havalimanı uzun süredir Hizbullah’ın ikmal hattıydı ve çoğunlukla İran’dan gelen silahlar,
mühimmat ve çalışanlar için bir geçit oluşturuyordu.
İsrail ve Hizbullah arasında yaşanan
2006 savaşı boyunca İsrail jetleri bu ikmal
hattını bozmak için havalimanını hedef
almışlardı. Aynı zamanda Lübnan hükü-
ekim 2014
71
haberajanda
Lübnan
meti, Hizbullah’ın mücahitleriyle iletişime
geçmek için kullandığı fiber optik özel telefon ağını parçalamak için çağrı yaptı. İzlenmesi cep telefonlarından daha zor olan
bu telefon hatları, Hizbullah’ın İsrail’e karşı savaşması için kilit noktaydı. Hizbullah,
havalimanı güvenliliğinin kontrolünün ve
telefon ağının, grubun varlığı için önemli
olduğunu iddia ederek hükümetin bu taleplerine kesin bir ifadeyle karşı çıkmıştı.
Örgüt, silahların (roketlerden silahlara, yer
altı sığınaklarından telefon ağlarına kadar
her şeyin) Lübnan’ı İsrail’den korumak için
gerekli olduğunu savunmuştu.
Örgüt kendinin hükümetten daha güçlü
olduğunu göstermek istiyordu, bugün de
öyle olduğu görünüyor.
Hizbullah niçin Beyrut yönetiminin çoğunu ele geçirdi?
Hizbullah aynı zamanda hükümete bağlı
olan rakip siyasî bir partiyi yatıştırmaya da
yeltenmiştir: Gelecek Harekâtı. Hizbullah
üyeleri, Gelecek Harekâtı ve genel olarak
hükümetini konuşan, kendi kuruluşlarına
hakaret eden fakat çok az şey yapan zengin
sonradan görmeler olarak görmüştür, bunları can sıkıcı bulmaktadır. İsyanın başlama
noktasında Hizbullah’ın tetikçileri kendi
Güney Beyrut’taki sığınaklarından çıkmış
ve hızlı bir şekilde Gelecek Harekâtı’nın
ofisini ele geçirmiş, televizyon istasyonlarını yakmıştır. Sonradan görmeler susturulmuştur.
Hizbullah, hükümetin güvenini sarsmak
ve İran destekli grubun Lübnan’daki gerçek varlığını ve gücünü göstermek istiyor.
Lübnanlılar ve hükümet Hizbullah’ın
Beyrut’u işgal ettiğini iddia ederken, Hizbullah ise kendilerinin dünyaya ve Lübnan
72
ekim 2014
halkına gerçek güç sahibinin kim olduğunu gösterdiklerine inanıyordu. Ayrıca hükümetin aslında küçük, popüler olmayan,
zayıf bir ABD taraftarı olduğunu ve İsrail
taraftarının başkenti bile savunamayacak
durumda olduğunu göstermek istiyordu.
Bu bir güç göstergesiydi.
Daha sonra ne oldu?
Küçük partilere bir bakın; Hizbullah ve
hükümet, Lübnan’daki 18 siyasî gruptan
-çoğu da silahlı- sadece ikisiydi. Hıristiyan gruplar, Filistinli radikaller, El-Kaide,
Dürzî militanları ve hatta Lübnan’da hâlâ
faaliyette bulunan Marksist gruplar var. Bu
gruplar -geçmişte yaptıkları gibi- kendi
aralarında savaş başlatabilirlerdi. Eğer bu
olursa, Hizbullah geriye yaslanıp kendisini
Lübnan’ın kurtarıcısı gösterip bu sorunlu
küçük ülkede istikrarı sağlayabilecek tek
güçlü partinin kendisi olduğunu iddia ede-
Zehra Ulucak
biliyordu. Hizbullah, ‘İç savaşı sadece biz
sona erdirebiliriz’ diyebiliyordu. Hükümet
ise ancak ‘Bu savaşa siz sebep oldunuz’ diyebilecekti.
Ordu ne yapıyor?
Ordu o anda çoğunluğa uyuyordu. Çoğunluk ise Hizbullah’a uyuyor gibiydi.
Hizbullah duruma el koyarken ordu hiç
müdahale etmemişti. Ordu, Hizbullah’ı
durdurmaya istekli değildi, hatta teşebbüs
bile etmedi. Bağlılığı ise hükümet ve Hizbullah arasında bölündü. Çökmek yerine
hiçbir gruba taraf ve destek olmamaya karar vermiş ve sadece olanları izlemişti.
Diplomasi işe
yarayabilir mi?
Lübnan’daki çatışmalar, dış nüfuz olduğu kadar içteki rakipler tarafından da güç
sahibi olmak için sürdürülmüştür. İran ve
Suriye Hizbullah’ı desteklemiştir. Birleşik
Devletler ise (bir bakıma İsrail) Lübnan
hükümetini destekliyordu. Başta Suriye,
Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün olmak
üzere, Arap güçleri eğer Beyrut’taki hükümet düşerse İran tarafından alaşağı edileceğinden endişe etmişlerdir. Sünni Arap
devletleri, Ortadoğu’da İran’ın etkisinin
yayılmasını istemiyorlardı. Özellikle de
ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra büyüyen
İran gücünü görmek istemiyorlardı. Arap
dışişleri bakanları acil toplantılara çağrılıyor, sıklıkla toplanıyorlar, ancak çok az şey
yapılıyor ve bu arada Lübnan batıyor.”
Suriyeli mülteciler Lübnan için tehlike
arz ediyor
İç çatışmalar bir yandan devam ederken,
Lübnan’daki bir diğer sorunsa Suriye’deki
iç savaştan kaçıp ülkeye sığınan Suriyeli
mülteciler. Birleşmiş Milletler’e göre Suriyeli mülteciler ve mezhepsel gerilimler
Lübnan’ı daha da tehlikeye sokmakta.
Üst düzey bir BM yetkilisi, Lübnan’ın 1,1
milyon Suriyeli mültecinin yükü altında
bir devlet olarak parçalanma riskiyle karşı
karşıya olduğu ve diğer ülkenin bu krizden
çıkmasına yardımcı olmak için destek sözü
vermesi gerektiği konusunda uyarıyor.
Lübnan’da, Suriye’deki iç savaştan kaçan
1,12 milyonun üzerinde mülteci kaydedildi ki bu da ülke nüfusunun dörtte birine
karşılık geliyor ve ciddi bir su kıtlığına sebebiyet veriyor. Mülteci sayısının yıl sonuna kadar 1,5 milyona ulaşması bekleniyor.
Sosyal İşler Bakanı’nın yaptığı açıklamaya
göre mültecilerin sayısının toplam nüfusun
üçte birini aşma sinyalleri vermesi üzerine
ülkenin politik ve ekonomik yıkımla karşı
karşıya olduğunu belirtmesi ise Lübnanlı
yetkililerin bu krizi kabul ettiklerini gösteriyor.
BM’nin Lübnan’daki İnsani Yardım Koordinatörü Ross Mountain, Lübnan’daki
siyasî ve hem Sünni, hem de Şii dini liderlerin şimdiye dek artan gerginliğin üstünü
örttüğünü, ancak bağışçı ulusların yardım
taahhütlerinde bulunmadığını belirtiyor.
Ülkedeki artan mülteci sayısının tansiyonu
daha da artırmasından ve sadece SuriyeLübnan etkileşimi ile değil, aynı zamanda
Lübnan içerisindeki mezhepler arası sorunların da artmasından korkuluyor.
“Suriye, Irak ve şimdi de Gazze’deki
krizlerle çalkalanan Ortadoğu’nun, bir de
Lübnan’ın iç savaşa sürüklenmesine ihtiyacı yok” diyen BM yetkilisi, Lübnan’da bu yıl
1,6 milyar dolar yardım çağrısına karşılık,
bağışçıların sadece 500 milyon dolar katkıda bulunduğunu söylüyor.
Bu olanları sıraya koyarken IŞİD faktörüne değinmek lazım sanırım. Zira IŞİD,
Doğu Suriye ve bitişiğindeki Kuzey Irak’ın
geniş bölgelerini kontrol altında tutan İslamcı bir militan örgüt. Yakın zamanda
isimlerini “İslam Devleti” olarak kısalttılar
ve Ortadoğu haritasını yeniden çizmek
amacıyla ellerinde bulundurdukları bölgede kendilerince “halifelik” ilan ettiler. Bir
Hizbullah yetkilisi, geçtiğimiz günlerde
IŞİD’le mücadele için ulusal düzeyde önlem alınması gerektiğini, IŞİD’in amacının
“Siyonist rejimi kurtarmak” olduğunu iddia etti. Sözde halifenin, İsrail’in Gazze’de
yüzlerce masumu katletmesine, Filistin’i
kan gölüne çevirmesine kayıtsız kalmasına bakacak olursak bu iddia haksız da
sayılmaz hani. Radikal Sünni bir grubun
Beyrut’ta ilk kez ortaya çıktığını doğrulayan Lübnan İçişleri Bakanı ise İslam
Devleti’nin bu başarısının, onunla rekabet
edebileceğini düşünen Lübnan’daki benzer
zihniyetli militanları cesaretlendirdiğini
dile getiriyor.
Mountain ise diğer bir önemli faktörün,
Beyrut hükümetinin Lübnan’ın çok sayıdaki siyasî ve dinî aktör arasındaki dengeyi
koruyup koruyamayacağı ve devlet başkanlığı ile parlamento seçimlerine geçip
geçemeyeceği olduğunu belirtiyor ve diğer
yandan da Suriye Devlet Başkanı Beşşar
Esed’in Sünni isyanlarını sürdürmesine
yardımcı olan İran destekli Şii İslamcı
harekete atıfta bulunarak, Hizbullah’ın
Suriye’ye müdahil olmasının “ülke içerisinde kesinlikle çok tartışmalı olduğunu ve
bunun politik siyaset sahnesinin kırılganlığının başka bir boyutu olduğunu” söylüyor.
Suriyeli mülteciler, özellikle kuzeydeki Akkar ve Bekaa vilayetlerinde bin 700
fakir topluluğa dağılmış durumda. Bu durum, Suriyeliler daha az ücretle çalışmaya
razı oldukları için bazı Lübnanlıların işlerini kaybetmesine neden oluyor. Lübnan,
Ortadoğu’daki Suriyeli mültecilerin yüzde
38’ini barındırıyor ve bu oran, herhangi bir
ülkeden çok daha fazla. Lübnan’daki Suriyelilerin yarısından fazlası çocuk ve büyük
bir çoğunluğu okula gitmiyor.
Lübnan batıyor
Evet, Lübnan maalesef her geçen gün ya
mezhep çatışmasıyla yeni bir suikasta ya da
İsrail saldırısıyla yeni bir patlamaya sahne
oluyor. Son olarak 7 Temmuz’dan bu yana
İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı hava
operasyonları kesintisiz devam ederken,
Lübnan’ın -Hamas destekçisi Sünnilerinİsrail’e iki adet roket saldırısı düzenledi.
Bu iki rokete karşılık İsrail, Lübnan’ın Sur
kırsalında yer alan Filistinli mültecilerin
yaşadığı Raşidiye Kampı’nın yakınındaki
Batuleh ve Ras el-Ayn köylerini bir buçuk
saat süreyle topçu ateşine tuttu.
Bu yazıyı yazarken görüştüğüm Lübnanlı bir arkadaşım, Lübnan halkının da
neler olup bittiğinden çoğu zaman haberdar olmadığını ve en kötüsünün de ortada
herhangi bir hükümet olmaması ve her
mezhep liderinin dış dünyaya gündem belirleme derdinde görünmesi olduğunu ve
bu anlamdaki en enteresan manzaranınsa,
Hizbullah’ın Suriye’de Sünnilerle çatışması
neticesinde Lübnan’daki Sünnilerin Şiilere
düşman olması olduğunu söylüyor. Yine
aynı arkadaşım, kendisinin ve çoğu Lübnanlının, bu yaşanan hadiselerin gerçekten
İslam adına olup olmadığını bilmediklerini, bildikleri tek şeyinse bunların hayatlarına ve ülke kaynaklarına mâl olduğunu
söylüyor.
Notlar
1
2
3
4
5
www.nereyekacsak.com/lubnan
www.nereyekacsak.com/lubnan
Lübnan’da neler oluyor?’, Yakın Doğu Haber, http://www.ydh.com.tr
Oytun Orhan, ‘Suriye Sorunu Bağlamında Lübnan’da Son Olaylar’, Orsam.org.tr
Oytun Orhan, ‘Suriye Sorunu Bağlamında Lübnan’da Son Olaylar’, Orsam.org.tr
ekim 2014
73
haberajanda
Etiyopya
Bu coğrafyadaki kardeşlerimiz,
onlara selam verdiğinizde size
daha güzeliyle karşılık veriyorlar. Siz tebessüm ettiğinizde
onlar gülümsüyorlar. Gerek
tavır, gerekse sözleriyle sizden
yalnızca bir adım bekliyorlar.
Hayatlarından memnunlar.
Çamura batmış yerlerde yalınayak koşuşturan çocukların
yüzünde hiçbir maddi imkânın
veremeyeceği hazlar var. Etraftaki otlardan yaptıkları, palmiye
yapraklarını halı diye sardıkları
tek odalı ufacık kulübe evlerinde
doğayla iç içe olan yaşamlarından, ufak tefek tarımsal faaliyetlerin getirileriyle idare etmek
zorunda oldukları hayatlarından
memnunlar. Çok büyük paraların
ne demek olduğunu bilmedikleri
için büyük maddi beklenti içerisinde de değiller. Kurban kesim
ve dağıtım faaliyeti bitip de
ayrılma vakti geldiğinde, yüzlerinde yine hal diliyle yalnızca bir
tek ifade var. “Bizi unutmayın!”
74
ekim 2014
Kara kıtad
K
URBAN Bayramı’nda, yerel
dilde “yeni çiçek” manasına
gelen Addis Ababa’ya doğru
yola çıkıyoruz. Uzun bir belgeselin içerisine girmek gibi
kara kıtaya seyahat yahut bir başka dünyaya
misafir olmak gibi...
Addis Ababa sokaklarında dolaşıyoruz.
Şehir hayatı karmaşık ve hızlı. Belli başlı
yerlerde bulunan, genelini devlet binaları
ve otellerin oluşturduğu düzenli yapıların
dışında ciddi bir gecekondu düzeni hâkim.
Tepeden baktığınızda hangisinin hangi
evi koruduğunu anlayamayacağınız kadar
birbirine girmiş çatılar ve o çatıların altın-
da teknolojiye uzak ama samimiyete yakın
kapı komşulukları var.
Etiyopya’daki Müslüman ve Hıristiyan
nüfus birbirini kabullenmiş görünüyor. En
azından halk arasında, şehir hayatında bu
konuda herhangi bir problem görünmüyor.
Müslümanların ve Hıristiyanların ayrı ayrı
kasapları var örneğin; İslamî hassasiyetlere
uygun et alabilmek için Müslüman kasapları kullanmanız gerekiyor.
Şehrin içerisinde gezerken kalabalık
nüfusun hızlı seyrine şahitlik ediyorsunuz.
Renkli televizyondan siyah beyaza geçer
gibi, her şeyin eskidiği bir hayata merhaba
diyorsunuz. Kıyafetler, araçlar, binalar ve ül-
Geceleri Addis Ababa şehrinin havadan görünümü... Bunu ilk iki sayfaya ana foto yap. Diğer dört fotoyu da üçüncü
sayfaya kolaj yap.
Emre Balcı
[email protected]
a bir “yeni çiçek”
kenin yaşadığı yoksulluğu ifade eden daha
birçok şey…
Ve bir ses… Dünyanın neresinde olursanız olun, duyduğunuz anda kulaklarınızdan girip ta kalbinize kadar ulaşan, bütün
korkularınızı ve kaygılarınızı yok eden, sizi
güvende hissettiren huzurun sesi... Memleketinizden binlerce kilometre uzakta olsanız
dahi kendinizi bulunduğunuz coğrafyanın
misafiri değil de ev sahibi olarak görmenizi
sağlayan o ilahî çağrı... Sosyal yaşantısı ve
kültürü sizden oldukça uzak olan bu şehir
hayatında sizi birden kendinize getiren ve
farklılığın ya da birlikteliğin bu maddi materyal şeylerle değil, yürekteki imanla ilgili
olduğunu hatırlatan tını... Her coğrafyaya,
her kara parçasına aynı kelamla hitap eden
ve her duyduğunuzda bedeninize bir sekinet
indiren manevi ilaç… Günlük hayatımızda
kulaklarımıza alışkanlık haline gelmiş olan
ezanın manasını ve kıymetini bu coğrafyalarda daha iyi anlıyorsunuz ve o çağrıya
uyup camilerin yollarını tutan Müslümanları görünce bütün endişeleriniz yok oluyor.
Etiyopya’da Cuma,
hüzün, pişmanlık
Cuma vakti camiye gittiğinizde ise, artık
Etiyopya’nın Addis Ababa kentinin bir Ankara veya İstanbul’dan farkı kalmıyor sizin
için. Dili, rengi, kültürü, yaşam tarzı sizden
siyahla beyaz gibi farklı olan insanlarla aynı
safta, dilinizde aynı duayla, kendisine yönelen kimsenin elinin boş dönmediği makama
yöneliyorsunuz...
Ve işte her şeyin farkına varıyorsunuz!
Birkaç dakika önce yadırgadığınız bu topraklarda, artık size kendinizi buraya yabancı
hissettiren sebeplerin hepsinin ne kadar suni
olduğunu görüyor ve üzülüyorsunuz. Dünyaya bakarken Hakk’ın anlattığıyla değil de
insanoğlunun sonradan ürettiği maddi yargılarla yaşadığınız, bu coğrafyalara bu kadar
geç geldiğiniz ve zihninizde buradaki insanları kendinize hep yabancı gördüğünüz için
üzülüyorsunuz. Hep birlikte aynı dualarla,
İslam’ın evrensel şiarıyla Hakk makamına
yönelirken, sizi önünde hiçbir sınırın ve engelin duramayacağı koskoca bir ümmetin,
koca bir ailenin mensubu olarak yaratan
Rabbe hamdediyorsunuz.
Bayram günü geldiğinde ise herkeste
farklı bir heyecan… Şehrin en lüks caddelerinde dahi dolaşırken, fark ettiğiniz o fakirlik
ve muhtaçlık haline rağmen “Bugün, başka
bir gün!” diye haykırıyor adeta sokaklar. Yeni
elbiseleri olmasa da o gün temiz giyinmeye
özen göstermiş Müslümanlar, gruplar halinde bayram namazı için toplanıyorlar.
Bembeyaz namaz kıyafetiyle gelenler,
bayramın değişmez neşesi olan çocuklar,
yüzlerde tebessüm, dillerde selam, kadınerkek, genç-ihtiyar, tam bir bayram havası…
Bayramın mesajı ve
bayram mesajı
Başkent Addis Ababa’da bayram namazları, statta binlerce kişiyle birlikte kılınıyor.
Kilometrelerce yürüyerek gelen Müslümanlar bayramı hep birlikte karşılıyor ve
kardeşlik hukukunu hatırlatıyorlar. Aynı
anda uzun zamandır Müslümanlara baskı
yapan hükümete karşı da bir mesaj taşıyor
bu toplanma hareketi. Kimi zaman namaz
sonrasında hükümete protesto eylemleri
yapılıyor. Önceki yıllarda bayram namazlarından sonra ellerinde bunun sivil ve silahsız
bir tepki olduğunu göstermek adına beyaz
kâğıtlar taşıyarak –belki de- dünyanın en
kalabalık eylemlerinden birini gerçekleştirmişler. Bayram namazlarına bir nevi “Ne
yaparsanız yapın biz buradayız!” manası
yüklüyor ve birlik mesajı veriyorlar.
Etiyopya’da hükümet, tamamen Hıristiyanların elinde. Müslüman insanların bir
araya gelip parti kurmaları ve siyasî bir mücadele vermeleri neredeyse imkânsız, zira
siyaset bir tarafa, sivil toplum faaliyeti gösteren Müslüman kuruluşlara dahi ciddi bir
baskı söz konusu. Yakın bir dönemde İslamî
dernek ve kuruluşların yöneticilerinin birçoğu hapse atılmış ve işkencelere maruz kalmış durumda.
Addis Ababa’da hem kalkınma programları, hem de İslamî çalışmalar yapan yerel
bir derneğin iki yıl boyunca hapiste kalmış
62 yaşındaki başkanıyla konuştuğumuzda,
“Bize hukuksuz davrandığımız için değil,
yalnızca Müslüman olduğumuz için saldırıyorlar” diyor. Dernek faaliyetleri incelendiğinde yasaya aykırı bir şey bulunamamasına
rağmen kendisinin iki yıl boyunca hapiste
kaldığını ve hapiste hâlâ birçok Müslüman
gencin bulunduğunu anlatıyor. Bu baskı
döneminden sonra taşralarda halkın bir kısmı kendini geri çekmiş olmasına rağmen,
birçok Müslüman hareketin çalışma şevki
artarak devam ediyor.
“Beyaz adam” endişe demek
ekim 2014
75
haberajanda
Etiyopya
Biz ne onları, ne de dünyanın dört bir tarafında günde beş defa buluştuğumuz
kardeşlerimizi unutmayacağız. Yeryüzü bize mescit kılındıysa eğer, gerek zihinsel,
gerek fiziksel bütün sınırları aşacak ve şairin dediği gibi, “yeryüzünde çiğnenen
bütün hakları” bizim bileceğiz…
Afrika denince akla gelen kuraklık figürüne inat, Karadeniz’e benzer bir yeşillik
karşılıyor bizi Hadiya bölgesinde. Başkent
Addis Ababa’ya 250 kilometre uzaklıktaki
bu bölge, daha önce tamamı Müslümanmış.
Şu an Müslümanların oranı sadece yüzde 20
civarında. Yıllardır burayı ziyaret eden ve yerel halka karşılıksız (!) maddi yardımda bulunan Avrupalı ziyaretleri neticesinde yirmi
otuz yıl içerisinde durum bu hale gelmiş.
Hadiya bölgesinin köylerindeki cami etraflarında toplanmış olan yerel halk, bizleri
görünce hayli şaşırıyor. Yıllardır gerçekleşen
Avrupalı ziyaretleri, bir beyazın Müslüman
olabileceği ihtimalini dahi düşünebilmelerine engel olmuş. İşin aslını öğrenince
yüzlerindeki korku, yerini gülümsemeye ve
76
ekim 2014
sıcaklığa bırakıyor. Ellerinde bizlere ikram
edebilecekleri bir şey olmasa da yüzlerine
yansıyan sıcaklıkları yetiyor.
Karşılıklı olarak dillerimizi anlamasak
da -anlaşamasak da- hal dili denilen şey o
kadar çok şey anlatıyor ki… Bir taraftan
Müslüman olduğumuz için yaşadıkları sevinç, onlara yardımcı olmaya çalıştığımız
için yaşadıkları mahcubiyet ve her şeyden
öte senede bir gün dahi olsa çocuklarını
sevindirebilecek olmanın verdiği huzur ve
mutluluk… İşte sadece yüzlerine bakmanız
bu hisleri yaşamanıza yetiyor…
Bu coğrafyadaki kardeşlerimiz, onlara selam verdiğinizde size daha güzeliyle karşılık
veriyorlar. Siz tebessüm ettiğinizde onlar
gülümsüyorlar. Gerek tavır, gerekse sözle-
riyle sizden yalnızca bir adım bekliyorlar.
Hayatlarından memnunlar. Çamura batmış
yerlerde yalınayak koşuşturan çocukların
yüzünde hiçbir maddi imkânın veremeyeceği hazlar var. Etraftaki otlardan yaptıkları,
palmiye yapraklarını halı diye sardıkları tek
odalı ufacık kulübe evlerinde doğayla iç içe
olan yaşamlarından, ufak tefek tarımsal faaliyetlerin getirileriyle idare etmek zorunda
oldukları hayatlarından memnunlar. Çok
büyük paraların ne demek olduğunu bilmedikleri için büyük maddi beklenti içerisinde
de değiller. Kurban kesim ve dağıtım faaliyeti bitip de ayrılma vakti geldiğinde, yüzlerinde yine hal diliyle yalnızca bir tek ifade
var. “Bizi unutmayın!”
Biz ne onları, ne de dünyanın dört bir
tarafında günde beş defa buluştuğumuz
kardeşlerimizi unutmayacağız. Yeryüzü bize
mescit kılındıysa eğer, gerek zihinsel, gerek
fiziksel bütün sınırları aşacak ve şairin dediği gibi, “yeryüzünde çiğnenen bütün hakları” bizim bileceğiz…
haberajanda
Analiz
H
Fikri Akyüz
[email protected]
Twitter.com/akyuzfikri
ANİ denir ya “Önemli olan
dış güzelliği değil, iç güzelliğidir” diye... Bunu siyasete
özgülersek şöyle diyebiliriz: “Önemli olan iç politika
değil, dış politikadır.” Şimdi bunu bir de
Kemalizme hamledelim (Aman dikkat!
“Bağlayalım” anlamında
“Kemalizm’e hamledelim”
dedim, “Kemalizm’e hamdedelim” değil)…
Derler ya hani, “Atatürk
benim içimde yaşıyor”.
Ben şimdi çıkıp “Atatürk
benim dışımda yaşıyor”
desem birileri hemen
kızacaktır. Oysa bilmezler ki “benim içim dışım
birdir”. Evet, dış politika
niye önemlidir? Önemlidir,
çünkü “haricî bedhahlar”
her daim iç mihraklara
tesir ederler. O kadar tesir
ederler ki lisanımızı bile
değiştirtmek isterler. Önemli olan “iç güzelliği” mi,
“dış mihrak” mı?
Gelelim İkinci Dünya Savaşı’na... Bu savaş da Almanya’nın yenilgisiyle sona erdi. İşte savaşın galipleri olan ABD,
İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin, 1945’te oturdular ve BM’yi
oluşturdular. 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin üyesi de olan
bu beş devlet dedi ki, “Ey beşimizin dışındaki devletler! Bir
metne 14 üye de olumlu oy verse, bu 5 üyeden biri veto
ederse o karar çıkamaz. Çünkü biz galip devletleriz. Bazen
birimiz dördümüzden büyüktür; beşimiz ise her halükârda
hepinizden büyük”. Misal, “kötü niyetli” anlamındaki “bedhah” ile “kötü
talihli” anlamındaki “bedbaht” kelimesini birbirine
karıştıran bir neslin inşasını öncelerler. Ya da “şeriat”
ile durum anlamındaki
“şerait” de birbirine karıştırılır. Çok şükür ki “Bütün
tersaneler zapt edilebilir”
cümlesindeki tersane ile
dershane karıştırılmaz(!). Evet, dış politika, sadece dış politika değildir.
Örneğin Dışişleri Bakanlığı
ile Enerji Bakanlığı, iç içe
geçmiş iki bakanlıktır. Diyelim ki Dışişleri Bakanlığı
Kuzey Irak’tan gaz almak
üzere anlaşma yaptı, bu
anlaşmaya herhalde İran
ve Rusya, ahi ya da lonca
kültürüyle hareket edip
“Hayırlı olsun komşu!”
denmeyecektir. Daha da eski tarihlere
gidelim… 1917’de Rus devrimi olmasaydı, Ruslarla
Ankara hükümeti herhalde anlaşma yapamazdı.
Yakınlaşma ve anlaşma
olduğu için Sovyet sınırındaki sıcak çatışmalar sona
Bugün BM’nin veto hakkına sahip olmayan Almanya,
Avrupa’nın en güçlü ülkesi
ama veto hakkı yok. Keza Almanya, iki dünya savaşında
da yenilmesine rağmen bugün
Avrupa’nın en büyüğü.
erdi. Sona erdiği için Kazım
Karabekir, asker, teçhizat
ve mühimmatın önemli
bir kısmını Batı cephesine
yönlendirdi. Yani Millî
Mücadele’de Lenin faktörü
de önemlidir.
Şimdi gelelim dış
politikada, özellikle son
günlerde gündeme oturan Birleşmiş Milletler
“sorunsal”ına... İlk kez
bugünün Cumhurbaşkanı,
“dönemin Başbakanı” (!) Erdoğan tarafından cesaretle
ortaya atılan “daimî üye
vetosu” meselesinin içinde
hem vicdan eksikliği, hem
de akıl noksanlığı unsuru
bulunuyor. Önce kısa bir girizgâh
yapayım: Birinci Dünya
Savaşı’nın önde gelen
galibi kimdir? İngiltere...
Mağluplardan biri kimdir?
Almanya... (Şu “Almanya
yenildiği için biz de yenildik” cümlesindeki garabeti
tekrarlamak istemiyorum.
Lise tarih kitapları yıllarca
bizi geri zekâlı yerine koydu. Bunu sorgulayanların
ise aklını başından aldılar.
Aklını başından alamayanlara karşı ise kez köklü bir
çözüm getirildi ve direkt
kelleleri alındı.) Gelelim İkinci Dünya
Savaşı’na... Bu savaş da
Almanya’nın yenilgisiyle
sona erdi. İşte savaşın
galipleri olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin,
1945’te oturdular ve BM’yi
oluşturdular. 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin üyesi
de olan bu beş devlet dedi
ki, “Ey beşimizin dışındaki
devletler! Bir metne 14 üye
de olumlu oy verse, bu 5
üyeden biri veto ederse
o karar çıkamaz. Çünkü
biz galip devletleriz. Bazen
birimiz dördümüzden
büyüktür; beşimiz ise her
halükârda hepinizden
büyük”. Buna karşılık Almanya
ne yaptı? Avrupa’da petrol
yok, Ortadoğu’nun petrolleri de İngiliz ve Fransız himayesinde, e bu ülkeler kalkınmak zorunda... Bunun için
ne lazım? Enerji için kömür,
inşaat ve otomotiv için de
ayrıca çelik... İşte AB’nin ilk
nüvesi de Almanya öncülüğünde, 1951’de kuruldu. Yani
Almanya AB’nin kurucu
aktörü, İngiltere ve Fransa
ise BM’nin... Kaldı ki İngiltere
bile ancak 1973’te AB’ye tam
üye olabildi. Bugün BM’nin veto
hakkına sahip olmayan
Almanya, Avrupa’nın en
güçlü ülkesi ama veto
hakkı yok. Keza Almanya,
iki dünya savaşında da yenilmesine rağmen bugün
Avrupa’nın en büyüğü.
İşte bu yüzden BM revize edilmelidir, ancak işte
bu yüzden BM revize edilmemektedir.
ekim 2014
77
haberajanda
Analiz
İnanıyorum ki hepsi
birden olmuş, sonunda İmparatorluk bakiyesi olarak
elde kalan Anadolu toprakları üzerinde devleti yeniden diriltme fırsatı doğmuş
ve galipler “Kalpaklılar”ı
Lozan’a çağırmışlar. Masanın “yenilen” kısmına da
olsa oturtulmuş bir “millet
artığı” ve onun “kırık dökük
temsilcileri” var karşımızda.
Bir “hezimetler zinciri” sonucunda ulaşılan Lozan’da
ne bekleniyordunuz ki? Hiç!
İşte bu sebeple o İsviçre kasabasında, 1922’nin ayazlı
güz ayında “hezimetler
zinciri”nin ikinci varyantı
başlatıldı. İlk zincirin sahipleri “Son Osmanlılar”dı,
ikinci halka sahipleri ise “İlk
Cumhuriyetliler”. Ve yoklardı birbirlerinden farkları ki
hepsi Osmanlı paşasıydı.
78
ekim 2014
91. SENE-İ DEVRİYESİNDE
LOZAN
ZAFER Mİ, HEZİMET Mİ?
Seydahmet Karamağralı
[email protected]
M
ALUMUNUZ sorunun sahibi, “her daim Osmanlı” olan yazar
ağabeylerimizden Kadir Mısıroğlu. Başındaki ciğer rengi fesiyle uzun yıllar sahipliğini ve neşriyat müdürlüğünü yaptığı
Sebil Yayınevi’nden çıkardığı orta kalınlıktaki kitabıyla bu
soruya cevap verişinin üzerinden zannımca 30 sene geçmiş
olmalı. Bu zaman zarfında kitabın baskı sayısı da 30 olmuş ya da geçmiştir.
>> Mısıroğlu, geniş kitlelere ulaştığı
çalışmasında, sorduğu sorunun cevabını
şerhsiz ve şüphesiz “Lozan tam bir hezimettir” diye veriyor ve dosyayı kapatıyordu. Fakir, dosyanın kapanmasına gönlü el
vermediği için bir makale hacmince açmak
niyetinde; zira ilk çeyreğin bitimine on
kala, yaşamakta olduğumuz olaylar nedeniyle 21. yüzyıl yeni gözler açtı yüzümüzde, “olaylara ve insanlara” üçüncü gözle ve
bir kez daha bakma gereği doğdu. Yoksa
“dayatılan yanlış algı”, iftira terkibine dönüşür.
Madem konumuz Lozan, 100 yıl geriye
gitmek durumundayız. Çünkü “olay yeri
inceleme” şart oluyor.
Efendim, yıl 1839… 20 bin kilometrekareyi aşan devasa alanıyla bir imparatorluk yatıyor dünyanın merkezinde. “Yatıyor”
diyorum, çünkü adı “Hasta Adam”a çıkmış
olan İmparatorluk, tam bir benzetmeyle
“kalp yetmezliği” çekiyor, yatmasın da ne
yapsın? İstanbul’da tekleye tekleye çalışan
kalbin pompaladığı kan, ne yazık ki devasa ve yorgun vücudu beslemeye yetmiyor.
Yani uzak azalar için kan basıncı kâfi değil.
İşin kötüsü, dünyanın leş yiyici akbabaları çürümüş et kokusunu almış ve etrafta
bekleşiyorlar. Kısacası, “Hasta Adam” için
ölüm mukadder…
Son zaferini 40 yıl evvel Filistin’de, Akka’da kazanan İmparatorluk, Mısır’ı kurtarmış, ancak “firavunların ülkesine tayin
ettiği ümmi bir adam” karşısında yenilmişti. Napolyon’a karşı gönderilen askerî
birlikte grup ağası olarak bulunan Kavalalı Mehmet Ali, ağalıktan paşalığa terfi
olmakla kalmamış, koca Mısır’a vali bile
olmuştu. Yeni paşanın, Mora’nın, Yunanistan adıyla devletleşmesinin ardından “Al-i
Osman olacağına Al-i Mehmet Ali” olsun
diyerek İstanbul’u fethe yolladığı oğulluğu
kumandasındaki ordusu elini kolunu sallaya sallaya Suriye’ye girmiş, Anadolu’ya atlamış, ta Kütahya’ya kadar ilerlemişti. Araya Mustafa Reşit Paşa’nın ricası üzerine
İngiltere girmemiş olsa, birkaç gün sonra
soluğu Üsküdar’da alacak hâldeydi.
vermeyecek kadar şeytanî bir ülke. Kavalalı’yı durdurmanın karşılığı olarak istiyor da istiyor. Bunun üzerine Yed-i Vahid
olarak bilinen Osmanlı tekel sistemi kaldırılıyor ve ekonomi ile ticaret hususunda
İngiliz tüccarlar, Devlet-i Aliye’de bir nevi
“monopol” oluyorlar. Kapitülasyonların yanında haltettiği bu gelişme, tarihteki yerini
“Balta Limanı Antlaşması” olarak aldığında takvimler 1838’i gösteriyordu. Bu antlaşma, İmparatorluğun ekonomik olarak
yıkılması anlamına geliyor ve dehşetli bir
yok oluşun uğursuz sürecini başlatıyordu.
Balta Limanı ve onu hazırlayan bir dizi
olayı tarif noktasında kullanılacak tek kelime “hezimet”tir ve Lozan’dan tam 85
sene önce yaşandığını kaydetmiş tarihler.
Doğal olarak Lozan’ı imzalayan İsmet’in
doğumuna daha 44 sene vardı, Mustafa
Kemal’inkine ise 41…
Bitmedi… Balta Limanı Antlaşması’ndan bir yıl sonra, 1839’da, devlet tam bir
türbülansa giriyor ve Osmanlılar 500 yıllık
kadim sisteminden vazgeçerek Gülhane
Fermanı’yla Batı’ya teslim oluyordu. Alın
size bir hezimet daha!.. Fermanın altındaki
imza, “Cumhuriyet ekabiri”nin değil, Sultan Abdülmecit’in…
Devam ediyoruz… 1877 yılındayız ki bu
yıl, Rusya’nın “kafası esiyor” ve ordusunu
çekip Balkanlar’a giriyor ve Tokatlı Gazi
Osman Paşa’nın inatçı direnişine rağmen
Osmanlı güçlerini “kâğıttan aslanlar” gibi
devire devire Romanya ve Bulgarya’yı geçiyor. Selimiye Camii’nin hemen dibindeki
tozlu yoldan geçip tüm Trakya’yı tepeliyor
ve İstanbul’a dayanıyor. Durduruldukları
yerin Ayastefanos olduğunu söyleyerek
saklanmanın âlemi yok, bal gibi Yeşilköy…
Henüz havaalanı kurulmamış o arazinin
etrafında boş tarlalar uzanıyor. Rus ordusu bir saat daha yürüse, Topkapı Sarayı’na
Rus bayrağı çekilecek durumda. Neyse ki
–sağ olsun- Majeste araya giriyor da Rus
ordusu rica minnet durduruluyor. Durduruldukları yere kamp kuran Çar askerleri
“yan gelip” yatmıyor, etraftan topladıkları
taşlardan devasa bir “Zafer Anıtı” inşa ediyorlar 34 sene sonra bu kaçak anıt yıkılırken filmi çekilsin, çekilsin de o film Türk
sinemasının ilk ürünü sayılsın diye.
E, bu ne şimdi? Biz söyleyelim: İmparatorluğun siyaseten yıkılmasından başka bir
şey değil ve hezimetin daniskası… Tabiî
“Rus ayısı”nı Yeşilköy’de bir kez daha durdurarak Osmanlı’ya suni bir hayat bahşeden İngiliz, bunun karşılığını Kıbrıs olarak
tahsil ediyor. Ha bu arada, Balkanlarda İstanbul aleyhine yapılan harita düzenlemesini görmezden geliyoruz konu uzamasın
diye. Fakat sormadan geçemiyoruz “Bu ne
peki, hezimet değil de nedir?” diye. Ayrıca
vakit dolmamış, daha Lozan’a 48 sene var.
Daha bitmedi, iktisadî ve fiilî yıkılışın
ardından, sırada “hukukî yıkılış” var. Onun
hikâyesini anlatmayacağım, nasılsa hepiniz
biliyorsunuz. Çanakkale’de kazanılan “son
zafer” de yetmiyor ve İmparatorluk, her
cephede yenilerek Birinci Cihan Harbi sonunda final yapıyor. Mondros Ateşkesi’ni
Rauf Orbay imzalıyor ve devletin anah-
İngiltere bu, “günahını bile Meccani”
ekim 2014
79
haberajanda
Analiz
tarını Batılılara teslim ediyor. Bir kere daha
soralım: Bu ne, hezimet değil mi? Bu arada,
Lozan 5 sene sonra…
Başlıktaki soruya bir kalemde cevap verme imkânı yok. Ne üstat Mısıroğlu gibi
“Hezimettir!”, ne de muhalifleri gibi “Değildir” deme lüksümüz var. Meseleyi bir
terazide tartmak ve bir sarraf hassasiyetiyle kâr-zarar hesabı yapmak gerekli. İşte o
zaman “Sezar’ın hakkı Sezar’a, senatonun
hakkı senatoya” verilmiş olur ve genç kuşaklara ufuk hakkı tanınır ki kanaatimiz bu
yönde.
Lozan görüşmeleri,
dinlemeler ve Der Spiegel
24 Temmuz 1923’te parafe edilen Lozan
Antlaşması’na giden Türk delegasyonu yolculuk sırasında şu kanaatteydi: “Osmanlı
Meclis-i Mebusan’ın son toplantısında alınan karar muvacehesinde belirlenen yeni
devletin sınırlarından bir milim sapmamak”…
Misak-ı Milli olarak bilinen yeminli sınırlar, 780 bin kilometrekareden daha
fazlaydı. Herkesin bildiği Musul-Kerkük
vilayetleri başta olmak üzere, Halep, On İki
Adalar ve bir kısım Batı Trakya arazisi de
milli sınırların içerisindeydi, şimdi ise hepsi
dışında…
Haklarını yemeyelim, delegasyon, yani
başta İsmet Paşa olmak üzere tüm heyettekiler Milli Misak’ta sonuna kadar direndiler, lakin karşı taraf, özellikle İngilizler, son
derece rahatlardı ve bizim yerimize onlar
dediklerinden tek milim sapma göstermiyorlardı. Çünkü Türkiye kelime kelime dinleniliyordu.
Günümüzden bir parantez içiyle devam
edelim. Yahudi sermayeli Alman dergisi
Der Spiegel, önce Almanya’nın, bir hafta
sonra da İngiltere ve Amerika’nın Türkiye’yi
dinlediğini yazarak ülkemizi ayağa kaldırdı.
Fakir ise o hafta oturduğumuz yorumcu
koltuğunda, Kanal 5 televizyonu “Haftaya Bakış” programında, “Bu yeni bir şey
değil. Almanya bizi 1871’den, Otto Von
Bismark’tan başlayarak sürekli dinliyor, iddia
edildiği gibi 2009’dan beri, yani beş senedir
değil…” dedikten sonra ekledi: “Buna karşılık Türkiye ne yapıyor? Almanya’yı dinliyor
mu, dinliyorsa ne zamandan beri?”
Dinlemek kolay bir şey değil. Hele dinlemeden dinleniyorsanız bu bir hezimet,
hatta rezalettir. Öyle anlaşılıyor ki hezimetin ağababası Lozan’da yaşanmış. 20 Kasım
80
ekim 2014
1922’de açılan Lozan Konferansı iki bölüm
hâlinde yapılmış ve toplam 8 ay sürmüştü.
Konferans Başkanı İngiliz Dışişleri Bakanı
Lord Courson, “diplomasi kurdu” olarak
bilinen ünlü biriydi. Yaşı, Türk delegasyonunun başkanlığını yapan İsmet İnönü’den
25 sene daha fazlaydı. Galip tarafın temsilcisi olan Courson, yanına Fransa ve İtalyan
diplomatlarını alarak mağlup tarafı ezmek
ve onları “en azla” ve “arkalarına bakıta bakıta” Ankara’ya göndermek arzusundaydı. Bu
bağlamda tüm istekleri Sevr Antlaşması’nın
şartlarıyla paralellik gösteriyordu.
Diplomatik tecrübeden yoksun bir “ordu
mensubu” olan İsmet Paşa’nın Lord kurdunun isteklerine karşı direnecek tek kozu,
kazanılmış “Milli Mücadele”ydi. Lakin o da
bir yere kadar hükmedebilirdi.
Dünya Savaşı’nın tüm galipleri karşısında yalnız ve çaresiz kalan İsmet Paşa ve
Türk tarafı, görüşmelerin çıkmaza girdiği,
ilerleyen bir zamanda “ne akla hizmet ettiyse” İngiltere’yi yanlarına çekme hevesine
kapıldı. Baştan beri direndikleri Musul meselesini Londra’nın kontrolündeki Milletler Cemiyeti’ne havale etmeyi kabul ettiler.
Alın size bir hezimet!
Asıl hezimet bu değildi, haberleşmede
yaşanıyordu. Dönemin teknolojik şartlarının kısıtlı kurulumu üzerinden ve iki hat
kullanılarak yapılan haberleşme her türlü
komploya açıktı. Konferansın üç ay devam eden birinci bölümünde Lozan’dan
Ankara’ya 320 telgraf çekilmiş ve konuyla
alakalı olarak bilgilendirme yapılarak görüşler sorulmuştu. Dönemin Başbakanı Rauf
Orbay’dı ve Orbay, 388 telgrafla karşılık
vermişti. Bu telgraflar bilgi ve talimat içerikli önemli belgelerdi. Ankara’yla Lozan’ı
birbirine bağlayan telgraf hatlarından biri
Akdeniz üzerinden gidiyor ve “Eastern
Hattı” diye biliniyordu. Diğeri ise “Köstence
Hattı” olarak adlandırılan Fransız kanalıydı
ve Türk heyeti, görüşmelerin başında Köstence Hattı’nı kullanmaya başlamıştı. Ancak iletişim kopuklukları nedeniyle daha
sonra Eastern Hattı’na geçilerek bir bakıma
“Londra’nın avucuna hapsolunmuş”tu.
Tabiî ki giden gelen telgraflar şifreliydi,
lakin İngiliz entelijans servisi ajanları şifre
çözmekte oldukça mahirdiler. Telgraf hatlarına giren İngiliz şifre çözücüleri, LozanAnkara arasında gidip gelen bilgileri çalıyor ve anında Lord Courson’a iletiyorlardı.
Bu bilgiler, konferansın ikinci bölümünde İngiliz tarafının kurt delegesi Harace
Lumbort’un masasına konmaya başlanmıştı.
Gerek Courson, gerekse Lumbort, önlerine
gelen telgraf şifrelerini okuduklarında “ağzı
kulak”larında olduğu hâlde ve her şeyden
haberdar bir şekilde giriyorlardı konferans
salonuna. Zira konferans sonrasında yaptıkları yorumda, gizlice aldıkları bu bilgilerin
“altın değerinde” olduğunu söyleyeceklerdi.
Hezimet bununla sınırlı değil. Türk heyeti ilk üç ayın sonunda Ankara’ya dönüyor ve
15 gün süresince Meclis, Lozan’ı konuşuyordu. Ama ne konuşma, sanki yer yerinden
oynuyor!
Moda mod, resmî tutanaklara geçirilen
bu hararetli tartışmaların da celselerin gizli
olmasına rağmen İngilizlere servis edildiği
biliniyor. Haydi şartlar gereği Lozan’daki
dinlemelere “Eh!” denilebilir, ya Ankara’daki
Millet Meclisi gizli oturumlarındaki konuşmalar nasıl uçuruldu Londra’ya? Buna kimsenin aklı yetmiyor, benim de. Ya sizin? Alın
size hezimetin ayakları dışarıda kalanından
biri daha!..
Daha bitmedi… İletişim esnasında yaşanan hezimetin sonucu vahim: Musul uçmuş,
Kerkük uçmuş, Halep, On İki Adalar ve
Batı Trakya yanmış, bitmiş, kül olmuş durumda... Bu hezimetin ilk ayağı ya da “eski
yurdun” kesilip biçilerek kuşa döndürülmesi
ile “Öküzün büyüğü ahırda!” dedirtir şekilde geçmişine kırk kilit vurulmuş, geleceğine
ipotek konmuş bir “öksüz millet”ten söz
ediyorum. Neredeyse tamamı köylülerden
oluşan bu toplum, “ağzı var, dili yok” koyunlar gibi mezbaha önünde kurban edilmeyi
bekliyor ve bir Allah’ın kulunun itiraz hakkı
da yok, böyle bir niyeti de. Zira 1912’de Balkan Harpleri ile başlayan mücadele yıllarında bir ucu Avrupa’da, bir ucu Asya’da, diğer
ucu Afrika’ya uzanan devasa bir imparatorluğun tüm yükünü omuzlayan bu halk, yani
Anadolu insanı, onlarca cephede şehadet
bereketi yaşamış, tüm erkekleri yok edilmiş,
onunla kalınmamış ve eli silah tutabilecek
yaştaki çocukları dahi kurşunlara hedef olmuş. Geride kalanlarsa kadınlar, bebeler ve
üç beş çürük ihtiyar… “Ne yapsan gider!”
Cumhuriyet’in kurucularının “Acaba ne
yapsak da gitse?” diye düşünmelerine gerek
yok. Zira her şey Lozan öncesinde düşünülmüş, yazılmış ve Konferans esnasında dikte
edilmiş. Konuşulur ki, üç beş senede bir İsmet Paşa, sekreterine dermiş “Oğlum filan!
Getir bakalım şu defteri, yaptıklarımızın
üstünü çizelim, yapamadıklarımızı gözden
geçirelim ve yeniden sıraya koyalım”. O defterdir ki “Lozan’ın gizli protokolleri” diye biliniyor ve bizzat “Konferans Kâhyası” Lord
Seydahmet Karamağralı
YAHUDİ SERMAYELİ ALMAN
DERGİSİ DER SPİEGEL, ÖNCE
ALMANYA’NIN, BİR HAFTA SONRA
DA İNGİLTERE VE AMERİKA’NIN
TÜRKİYE’Yİ DİNLEDİĞİNİ YAZARAK ÜLKEMİZİ AYAĞA KALDIRDI.
FAKİR İSE O HAFTA OTURDUĞUMUZ YORUMCU KOLTUĞUNDA,
KANAL 5 TELEVİZYONU “HAFTAYA BAKIŞ” PROGRAMINDA, “BU
YENİ BİR ŞEY DEĞİL. ALMANYA
BİZİ 1871’DEN, OTTO VON
BİSMARK’TAN BAŞLAYARAK SÜREKLİ DİNLİYOR, İDDİA EDİLDİĞİ
GİBİ 2009’DAN BERİ, YANİ BEŞ
SENEDİR DEĞİL…” DEDİKTEN
SONRA EKLEDİ: “BUNA KARŞILIK TÜRKİYE NE YAPIYOR?
ALMANYA’YI DİNLİYOR MU, DİNLİYORSA NE ZAMANDAN BERİ?”
Courson tarafından takip ediliyor “Hangileri yapıldı, hangileri yapılmadı?” diye.
“Lozan’ın gizli defterinde yazılanların ne
olduğunu bilmiyoruz” diyemiyorum. Zira
zaman içinde yapılanlar, defterde yazılanların bizzat kendisi. Neydi bunlar? Harf
devriminden önce saltanat ve hilafetin
kaldırılması… Her iki makam da yüzlerce
yıllık geçmişine bakılmadan, iki dudak arasından çıkan “Kaldırıldı!” direktifiyle mülga
hâle getiriliyor. Peki, itiraz var mı? Nereden
olacak ki? Peki, bu hezimet değil de ne?
Her şeyi inek içti, öyle mi?
Adı Gladstone’ydi galiba, kırk elli sene öncenin İngiliz Başbakanı, elindeki “Kelam-ı
Kadim”le Lordlar Kamarası’ndaki kürsüye
çıkıp, “Bunu onların elinden almadıkça…”
diye başlayan konuşmasını bilmeyeniniz var
mı aranızda? Elbette yok! İşte o meşum konuşmanın gereği yapılıyor ve “Osmanlı alfabesi” bir gecede tüm toplumu ümmileştirecek şekilde ortadan kaldırılıyor. İtiraz eden
var mı? Yok! Peki, bu hezimet değil de ne?
Buna benzer onlarca örnek var ve hepiniz onları biliyorsunuz. O örnekleri vermeye
gerek görmüyor ve yine soruyorum: Bütün
bunlar hezimet sayılmıyor mu?
Mondros Mütarekesi’nin 1918’deki parafesiyle Osmanlılar son hezimeti yaşatıyorlar millete. “Son hezimet”in ardından, eğer
bakmaya yüreğiniz elverirse, gördüğünüz
manzara devasa bir “kabristan”dan başka bir
şey değil. Geride ne devlet kalmış, ne ülke,
ekim 2014
81
haberajanda
Analiz
KONFERANSIN ÜÇ AY DEVAM EDEN BİRİNCİ BÖLÜMÜNDE LOZAN’DAN
ANKARA’YA 320 TELGRAF ÇEKİLMİŞ VE KONUYLA ALAKALI OLARAK BİLGİLENDİRME YAPILARAK GÖRÜŞLER SORULMUŞTU. DÖNEMİN BAŞBAKANI
RAUF ORBAY’DI VE ORBAY, 388 TELGRAFLA KARŞILIK VERMİŞTİ. BU TELGRAFLAR BİLGİ VE TALİMAT İÇERİKLİ ÖNEMLİ BELGELERDİ. ANKARA’YLA
LOZAN’I BİRBİRİNE BAĞLAYAN TELGRAF HATLARINDAN BİRİ AKDENİZ
ÜZERİNDEN GİDİYOR VE “EASTERN HATTI” DİYE BİLİNİYORDU. DİĞERİ İSE
“KÖSTENCE HATTI” OLARAK ADLANDIRILAN FRANSIZ KANALIYDI VE TÜRK
HEYETİ, GÖRÜŞMELERİN BAŞINDA KÖSTENCE HATTI’NI KULLANMAYA
BAŞLAMIŞTI. ANCAK İLETİŞİM KOPUKLUKLARI NEDENİYLE DAHA SONRA
EASTERN HATTI’NA GEÇİLEREK BİR BAKIMA “LONDRA’NIN AVUCUNA
HAPSOLUNMUޔTU.
ne halk, ne imkân, ne de ordu. Her şeyi inek
içmiş, dağa kaçmış…
Haydi, gel de kurtar bu memleketi! Kurtarmaya talip olsan kurtartırlar mı? Kurtarmana izin verseler, tüylerine kadar yolmadan bırakırlar mı? Tüylerinin yolunmasına
razı olsan bile seni kendi hâline bırakırlar
mı? (…) mı? (…) mı?
Neyse ki bu topraklarda “palabıyıklı delioğlanlar” eksik olmuyor. İmparatorluğun
yangın yeri görünümüne aldırmadan ortaya fırlayan bir grup serdengeçtiden söz
ediyoruz. Onlara “Kuvva-i Milliye” diyor
tarih. “Hezimet üstüne hezimet yemiş ve
yok olmuş bir imparatorluktan ne kaparsak kârdır” diye ortaya atılan “Kalpaklılar”ı
Padişah Vahdettin harekete geçirmiş, şahsi
parasını sermaye olarak vermiş, yok efendim İngiliz’in gizli izniyle yola çıkmışlar; o
da değil, olaya ecinniler parmak katmışmışmış…
İnanıyorum ki hepsi birden olmuş, sonunda İmparatorluk bakiyesi olarak elde
82
ekim 2014
kalan Anadolu toprakları üzerinde devleti
yeniden diriltme fırsatı doğmuş ve galipler
“Kalpaklılar”ı Lozan’a çağırmışlar. Masanın “yenilen” kısmına da olsa oturtulmuş
bir “millet artığı” ve onun “kırık dökük
temsilcileri” var karşımızda. Bir “hezimetler zinciri” sonucunda ulaşılan Lozan’da ne
bekleniyordunuz ki? Hiç! İşte bu sebeple
o İsviçre kasabasında, 1922’nin ayazlı güz
ayında “hezimetler zinciri”nin ikinci varyantı başlatıldı. İlk zincirin sahipleri “Son
Osmanlılar”dı, ikinci halka sahipleri ise “İlk
Cumhuriyetliler”. Ve yoklardı birbirlerinden
farkları ki hepsi Osmanlı paşasıydı.
Fikrini “sebil” etmiş olan üstadın, başına
ciğer renkli Osmanlı fesi oturtup “Lozan bir
hezimettir!” demesini anlamlı bulmuyorum.
Fakir, kafasına ne Osmanlı fesi, ne devrim
kasketi takmadan diyor ki, “Lozan, Osmanlı hezimetinin son hezimetiydi; biri ötekini
doğurdu, analık yaptı. Yavru anasına çekti”.
Hepsi bu!..
Burada durup kendime ve üstada soruyorum gıyaben: Mısıroğlu’nun doğumu 1881,
benim doğumum 1882 olsaydı ve kendimizi 20. yüzyılın ateş denizinin ortasında
bulsaydık ve siyasetin zehirli gömleğini sırtımıza geçirmiş olsaydık, Birinci ve İkinci
Adam’dan başka bir şey mi yapacaktık? Yani
Lozan’ı hezimet değil de şanlı bir azamete
mi çevirecektik? Cevap üç kelime: Hayır,
hayır ve hayır!
Soruyu bir de şöyle sorayım: Lozan’ı hayata geçirenler bizden daha mı az vatanseverdiler? Cevap yine üç kelime: Asla, asla ve asla!
Son söz
Kader böyleydi, yaşandı be Üstad! O yaşanmışlık içinde biriken deneyimler, milletin aynını açan ibretlik dersler oldu ve geldik bugüne. Sayın ki, şu an takvimler 2014’ü
değil de 1914’ü gösteriyor olsun. Lozan’a
daha 9 yıl var ve biz yaklaşık bir yıl sonra
yaşanacak Çanakkale cehennemini cennete
ve onun ardından yaşanacak Cihan Harbi
hezimetini azamete çevirecek güç, bilgi, donanım ve azme sahibiz. Bu cesaretle Lozan’ı
Lozan’da değil, İstanbul’da imzalayabilir ve
istediğimiz şartları yazdırabiliriz… Dile kolay, aradan tam 91 yıl geçmiş…
Geçtiğimiz günlerde Lozan bir kez daha
hatırlandı. Dost ve düşman konuyla ilgili
fikir serdetti. Yazının başında işaret edildiği
gibi bunlar, kesin hatlarla ayrılmış iki karşıt
görüştü. Her iki tarafın dedikleri de fakiri
tatmin etmediği için yazma gereğini duydu
bunları. İnşallah doğru zaviyeden bakan olmuşuzdur.
91. sene-i devriyesi’nde Lozan’ı unutmayanların başında, bir bakıma “vak’anın
sahibi”nin vakfı da vardı: İnönü Vakfı…
Onlar da bu arada Lozan’la ilgili olarak bir
dizi etkinlik yaptılar.
haberajanda
Analiz
S
ON dönemde yaşanan
sıkıntılara bölgemiz insanı
ve kültürü mü neden
olmakta, yoksa yaşadığı
sıkıntıları tarihinin hiçbir
döneminde sadece kendi
devletiyle sınırlı tutamayan arsız devletlerin yeniden arsızlık üzerine inşa
etmeye çalıştıkları fikir ve
projeleri mi?
Ahmet Sağlam
Bu sorunun cevabını
[email protected] eğer Birleşmiş Milletler
veya Uluslararası İnsan
Hakları gibi taraflı örgütlere sorarsanız, tabiî ki size
bölgenin sahiplerini ve
milletlerini göstereceklerdir. Gerçek ise hiç de öyle
değildir. Biz, devlet tecrübesini tarih kitaplarından
okuyarak kazanmış olan
bir devlet değiliz. Biz, tarih
bilgisini bizzat o tarihi
yazarak öğrenmiş olan bir
milletiz. Bundan dolayı
karışıklığa sebep olan
dış mihrakları da çok iyi
tanıyor, bu mihrakların
oluşturmaya çalıştıkları
sistemlerle nereye varmak
istediklerini çok iyi biliyoruz.
Tarihin tekerrürden
ibaret olduğunu aslında
hemen hemen hepimiz
tarih âlimlerimizden
duymuşuzdur ve tarihin
sayfalarını her çevirdiğimizde bu duruma defalarca şahit olmuşuzdur. Peki,
bu örneği çok teorinin
durumumuzla alakası ne?
Avrupa’da son yıllarda meydana gelen kriz,
Avrupa devletlerince
aşılamayınca, atalarının
yoluna başvurarak -insan
hakları da dâhil- pek çok
kuralı ihlal ederek tekrar
Neo-koloniciliğin emekleme adımları atılmaya
başlanmıştır. Peki, son
yıllarda adı sadece yaşanılan iç savaşlarla anılan
bölgemizde, daha önce
sömürgecilik faaliyetleri
doğrultusunda çalışma
sürdüren hiç mi kimse
yoktu? Vardı elbette!
Bölgemizdeki doğal kaynakların sömürülmesi konusunda insan haklarını,
insanlara liderleri tarafından yapılan zulmü ve terör
gruplarını bahane ederek
bölgemizin başına kara
bulut olup çöken ABD ve
yamakları ilk sırayı almaktadır. ABD’nin yamakları
olarak bahsettiklerimize
gelirsek, bunlardan ilki,
Taşı daha uzağa, daha kuvvetli değil, bilgi ve eğitimi
daha fazla olan atar
TÜRKİYE şahsî olarak yapması gerekeni yapmıştır. Bu konuda vicdanı da rahattır. Eğer bizim bölgeye müdahale etmemizi isteyen uluslararası camia gerçekten terörist faaliyetlerin önüne geçmeyi amaç edindiyse, biz de buna destek
olmaya, hatta öncülük etmeye fazlasıyla hazırız. Yok, eğer
siz Türkiye’nin önüne birçok terör grubunun içerisinden birini seçerek koyar ve “Sorumluluk sende!” derseniz, Türkiye
elbette sizi dikkate almaz.
inandıkları kutsal metinler doğrultusunda kendi
ırklarının dışında kalan
insanların kendilerine köle
olmak için yaratıldıklarını
düşünen ve bu düşünceden hareketle insanları
sömürmeyi kendisine hak
bilen İsrail Devleti’dir.
Bir ikinci grup ise, sınırsız para kazanmayı ve bu
uğurda her şeyi mubah
görmeyi düstur edinmiş,
devletlerin birçoğundan
dahi daha fazla ekonomik
güce sahip olan şirketlerdir. Üçüncü grup, kendi
doğup büyüdüğü coğrafya
ve kültüre sırt çevirip vefasızlık örneğinin en âlâsını
sergileyen ve üyesi oldukları devletlerin başında
bulunan Sisi gibi eli kanlı
teröristlerdir.
Aslında içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla hiç
de yakışmayan, insanların
can güvenliğinden önce
belirlenmiş bazı devletlerin ve şirketlerin ceplerini
düşünen, aynı zamanda
Neo-koloniciliğin yeniden canlanışına sebe-
biyet veren olay, Soğuk
Savaş’tan sonra ABD’nin,
mazlum milletlerin yaşadığı toprakların doğal
kaynaklarını sömürmeye
yönelik kurduğu sistemde
aranmalıdır.
Amerika’nın varlığını
da biraz borçlu olduğu
sömürgecilik faaliyetleri
büyük çoğunlukla Amerika tarafından sürdürülür
hale gelince, bu faaliyet,
kendisini haklı gösterecek
sebepler üzerinden işlemeye başlamıştır. Mesela
Afganistan’ın sömürülebilmesi için geçmişte
nasıl El-Kaide ve Irak’ın
sömürülebilmesi için nasıl
ki Saddam Hüseyin’in halkına karşı tutumu bahane
edildiyse, bugün de ileride
yapacağı operasyona
sebep (!) teşkil edebilmesi
için IŞİD’i var etmiş ve
kurduğu bu yeni planın
düğmesine basmıştır.
Biz, Türkiye’nin
Kobani’deki IŞİD baskınına
müdahalede bulunması
için silahlarla sokaklara
dökülenlerin kimin
maşalığını yaptığını çok
iyi biliyoruz. Kobani
meselesinde Türkiye’nin
ortaya koyduğu duyarlılığı
uluslararası örgütler de
dâhil hiçbir devlet gözetmemiştir. 200 bin Kobanili,
bugün Türkiye’nin topraklarına sığınmış olup rahat
ve huzur içerisindedir.
Bizden beklenense IŞİD’e
karşı koyduğu için PYD’ye
destek vermemiz, ancak
bu oyuna gelmeyiz.
Türkiye şahsî olarak
yapması gerekeni yapmıştır. Bu konuda vicdanı
da rahattır. Eğer bizim
bölgeye müdahale etmemizi isteyen uluslararası
camia gerçekten terörist
faaliyetlerin önüne geçmeyi amaç edindiyse, biz de
buna destek olmaya, hatta
öncülük etmeye fazlasıyla hazırız. Yok, eğer siz
Türkiye’nin önüne birçok
terör grubunun içerisinden birini seçerek koyar
ve “Sorumluluk sende!”
derseniz, Türkiye elbette
sizi dikkate almaz.
ekim 2014
83
haberajanda
Analiz
Müslümanları
onulmaz acılara gark eden,
aralarına kalın
ve yüksek duvarlar örecek
kadar birbirinden ayıran,
uzaklaştıran ve
bin 400 yıldır
bir türlü söndürülemeyen
fitne ateşini
tutuşturan bu
elim cinayetleri işleyenler
kimlerdi? Müslümanlar! Nasıl
Müslümanlardı
onlar? Büyük
bir ihtimalle
beş vakit namazlı, büyük
bir ihtimalle namazın sünnetini
farzı gibi kabul
eden ve sünneti
edada titizlenen kimselerdi.
Peki, kıldıkları
namaz onları
kötülükten
alıkoyamamış
mıydı? Alıkoyamamıştı. Oysa
namaz insanı
kötülükten alıkoymaz mıydı?
Evet, namaz insanı kötülükten
alıkoyardı; öyleyse sahabeyle
yan yana, iç içe,
omuz omuza
olan, aynı safta
namaza duran
Müslümanlara
ne olmuştu da
İslam’ın bu en
güzel insanlarını öldürebiliyorlardı?
84
ekim 2014
Kuşatma süre
İ
LK kuşatmayı Kabil yaptı. Hissesine razı olmadı, gönlünün sesini dinlemedi, aklını devreden çıkardı, kullanmadı; azgın nefsinin peşine düştü ve kardeşini öldürdü. Bu, insanın yeryüzü serüvenindeki ilk kavgası
olarak kayda geçti.
Dikkat edilecek olursa, insanlık
tarihinin ilk kavgası, hak ile batıl
kavgası değildi. İki Peygamber
çocuğu, hakkı hukuku bilen iki
insan,
-Hz. Âdem’den bu yana yeryüzüne gönderilen bütün peygamberlerin getirdiği din Allah (c.c.) indinde
İslam olduğuna göre- iki Müslüman, hakkı ayakta tutmak ve batılı
yok etmek için değil, Hakk açısından bakıldığında bir hiç için tartı-
şıyorlar ve hakkına razı olmayan
Kabil, kardeşi Habil’i öldürüyor.
Bu bilinen hikâye kim bilir kaç
kez yazıldı ve kaç kez okundu?
Burada dikkat edeceğimiz üç husus var: İlki kavganın hakkı tutup
kaldırmak için değil, çıkar için
oluşu, ikincisi kavganın aynı inancı
paylaşan Müslümanlar arasında
oluşu ve üçüncüsü de kavganın
aynı anne babanın iki çocuğu
arasında oluşudur. Ve geçmiş pey-
Artık tövbe etme ve Allah’ın yasak ettiği her şeyi yasak olarak bilip
onlara yaklaşmama zamanı! Artık arınma zamanı!
gamberler zamanında neler geçtiğini bütün ayrıntılarıyla bilemesek
de, izine basmakla şereflendiğimiz
O Güzel Nebi’nin, O’nun (s.a.v.)
halifelerinin ve daha sonraki zamanlarda olanların neredeyse
hepsini en ince ayrıntılarına kadar
biliyoruz. Bu bilgilerimiz çerçevesinde olanların en vahimleri özet
olarak şunlardır:
Hz. Osman’ın şehadeti
Kimdir Hz. Osman? İlk on
Müslümanın arasında, Aşarey-i
Mübeşşire olarak bilinen, O
Güzel Nebi’nin dilinden cennetlik oldukları müjdesini alan
on sahabeden biri, Peygamber
Efendimiz’in (s.a.v.) iki kızıyla
Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen
[email protected]
rken İnşa zamanı
evlendiği için Zinnureyn (iki nurlu) olarak
tanınan ve bilinen sahabe ve yine O Güzel
Nebi’nin (s.a.v.) diliyle “meleklerin hayâ
ettiği” insan…
Hz. Osman, İslam’ın ilk dört halifesi arasında en uzun süre hilafet görevini
yürüten ve muhteşem fetihlere imza atan,
Medine’de çekilen susuzluğu gidermek
amacıyla Yahudi’nin elindeki su kuyusunu
satın alarak Müslümanların kullanımına
sunan bir sahabe. Elbette Hz. Osman’ın
faziletlerini burada birkaç cümle ile anlatmak mümkün değil, burada dikkat çekmek
istediğimiz husus, böyle muhteşem bir
sahabenin, kâfirlerin eliyle değil, Müslümanların eliyle şehit edilmesidir. (Ayrıca
o muhteşem sahabenin, Müslümanlar için
satın aldığı kuyudan su içmesine izin verilmiştir.)
Hz. Ali’nin şehadeti
Allah Resulü’nün amcasının oğlu, ilk beş
Müslümanın arasında, “İlim Şehri’nin Kapısı”, Allah’ın aslanı, Peygamberimiz’in damadı, Peygamber neslinin devamını sağlayan en yakın akrabası, Habibullah’ın Hicret
anında yatağına yatırdığı, seriyelerin muhteşem komutanı, Hayber Fethi’nin büyük
kahramanı, Aşarey-i Mübeşşire olarak bilinen ve O Güzel Nebi’nin dilinden cennetlik
oldukları müjdesini alan on sahabeden biri,
Hulefay-ı Raşidin olarak bilinen halifelerin
dördüncüsü…
Hz. Ali’nin faziletleri anlatmakla biter
mi? Hz Ali’yi birkaç cümleye sığdırmak
mümkün mü?
Hz. Hüseyin’in şehadeti
Bu hadise aklıma geldikçe aklım kamaşır.
İnsan hem “Müslümanım” diyecek, hem O
Güzel Nebi’nin (s.a.v.) omzuna bindirdiği
torununu öldürecek, sonra da kıbleye yönelecek ve “Allahu Ekber!” diyerek namaza
duracak… Bu nasıl bir iş, nasıl bir iman, nasıl bir Müslümanlık?! Gerçekten aklın havsalanın alacağı bir şey değil. Ne var ki aklın
havsalanın almadığı bu menfur katli gerçekleştirenler Müslümanlar. Hem de aralarında
O Güzel Nebi’ye (s.a.v.) en yakın olan, akraba olan, Mekke döneminde beraberce çile
çektikleri sahabelerin çocukları var.
Müslümanları onulmaz acılara gark eden,
aralarına kalın ve yüksek duvarlar örecek
kadar birbirinden ayıran, uzaklaştıran ve bin
400 yıldır bir türlü söndürülemeyen fitne
ateşini tutuşturan bu elim cinayetleri işleyenler kimlerdi? Müslümanlar! Nasıl Müslümanlardı onlar? Büyük bir ihtimalle beş
vakit namazlı, büyük bir ihtimalle namazın
sünnetini farzı gibi kabul eden ve sünneti
edada titizlenen kimselerdi. Peki, kıldıkları namaz onları kötülükten alıkoyamamış
mıydı? Alıkoyamamıştı. Oysa namaz insanı
kötülükten alıkoymaz mıydı? Evet, namaz
insanı kötülükten alıkoyardı; öyleyse saha-
beyle yan yana, iç içe, omuz omuza olan,
aynı safta namaza duran Müslümanlara ne
olmuştu da İslam’ın bu en güzel insanlarını
öldürebiliyorlardı?
Ne için işlemişlerdi bu alçakça cinayetleri? Hak ve batıl davası için mi? Hakkı hukuku yerli yerine oturtmak, adaleti tesis etmek,
mazlumun hakkını zalimden almak için mi?
Zalimin zulmünden ümmeti kurtarmak için
mi? Hayır! Ne için öyleyse? Kör nefisleri, üç
günlük dünya saltanatı ve kendi hakları olmayan bir nimete sahip olmak için… Kısacası çıkar ve dünya menfaati için… Değer
mi? Elbette değmez!
“Kölelerin savaşından
zafer çıkmaz”
Ve şimdi Müslümanlar yine birbirlerini öldürüyorlar Suriye’de, Mısır’da,
Afganistan’da, Irak’ta, Yemen’de. Hem de
sonunda kendileri adına zafer çıkmayacak
bir kör dövüşüyle yapıyorlar bunu. Bir zamanlar “Kölelerin savaşından zafer çıkmaz”
şeklinde bir cümle kaleme almıştım, köleler
savaştıkça Batılı efendileri alkışlıyorlar. İşte
kölelerin payına düşen de bu alkışlar ve zamanı gelince alınlarına gelecek bir kurşun!
(Tabiî din kardeşinin, kan kardeşinin namlusundan çıkan bir kurşun o da.)
Evet, Batılı efendilerinin tezgâhıyla dünyanın birçok yerinde Müslümanlar birbirlerini öldürüyorlar, hem de bu kör dövüşünde
çıkacak zaferin ganimetini kâfirlerin paylaşması kaydıyla. Bir zamanlar “Kölelerin savaşından çıkacak ganimeti efendiler paylaşır”
diye yazmışım; Yusuf İslam’ın o muhteşem
ifadesine uyarladığımızda durumu, “sönen
ocaklar, yıkılan yuvalar, öldürülen Müslümanlar için yakılan ağıtların Türkçe, Kürtçe ve Arapça yakılması kaydıyla sürüyorlar
zaferlerini”. Ganimet, bu savaşta Batılı
kâfirlerin hanesine yazılacak.
Bu nasıl bir savaş, söyleyebilir misiniz?
Söyleyemezsiniz. Çünkü böyle bir savaşı
söyleyecek kimse yok bu dünyada. Ötede
ekim 2014
85
haberajanda
Analiz
Eğer arınmamakta, tövbe etmemekte direnecek
olursak, Allah içteki ve dıştaki zalimlerle bizleri
terbiye eder ve onların tasallutundan kurtulamayız; huzurumuzu kaçırır, zenginliğimize kasteder,
kardeşliğimizi bozar ve bizi bize kırdırırlar, hem
de şimdi yaptıklarından daha beteriyle…
tarihe yürüyüşümüzü yapamayız. Bu insan
malzemesiyle bir yere varamaz, bu insan
malzemesiyle cihan devleti kuramaz, bu
insan malzemesiyle kuracağımız cihan devletini yaşatamaz, bu insan malzemesiyle bu
topraklarda tutunamayız.
Yeni bir dirilişe, asla dönüşe, yeni bir
inşa dönemine ihtiyacımız var. Bu kuşatma
döneminde bunu yapmamız lazım. Tıpkı
Ebu Talip mahallesinde kuşatmaya alınan
O Güzel Nebi (s.a.v.) ve arkadaşlarının
durumu gibi durumumuz. Gerçekten çok
acımasız bir kuşatmadayız ki bu kuşatma
sadece dışarıdan değil. Bu kuşatmada Haçlı
kâfirleri, Boğaziçi Aşireti ve onların güdümündeki her kılık ve her sınıftan, her etnik
köken ve her meşrepten insan libasıyla dolaşanlar var.
Artık tövbe etme ve Allah’ın yasak ettiği
her şeyi yasak olarak bilip onlara yaklaşmama zamanı! Artık arınma zamanı!
Öncelikle yöneticilerin akıllarını başlarına almaları, Allah’ın bildiğini kuldan
saklama zamanının geçtiğini anlamaları, akil ve hür insanları, gerçek aydınları, omurga sahiplerini, kendi ayakları üzerinde durmayı becerenleri, haramdan uzak bir hayatı tercih edenleri toplayıp nasıl arınmamız gerektiğini
öğrenmeleri lazım. Aksi halde bu kör dövüşü devam eder ve düşlerimizi
göremez, hayallerimizi kuramayız; bu topraklarda üçüncü sınıf bir ülke oluruz ki, işte o zaman yerin altı, üstünden efdâl hale gelir.
mi? Ötede söylenecek çok şey var. Fakat
ellerinde Batılıların verdikleri silahlarla birbirlerini öldüren Müslümanların kendilerini savunma adına söyleyecekleri hiçbir şey
olmayacak. Bir tek geçerli mazeret, cezalarını bir dirhem azaltacak bir delilleri dahi
olmayacak bir kör dövüşüyle -birbirlerinin
kanını içerek- Batılı efendileri adına zafer
kazanmaya çalışan Müslümanlar için.
Yeni bir dirilişe
ihtiyacımız var
Ülkemizde durum gerçekten vahim! 12
yılda yol, su ve elektrik işleri adına çok şey
yapıldı. Fakat insan malzemesi, o yapılanlar
adına çok tahrip edildi. Bu tahribatın ne
olduğunu söylemeyelim, zira çok iğrenç bir
tahribat bu…
Öyle ya, haram lokmanın neredeyse girmediği evin kalmadığı, haram lokmayla
beslenenlerin toplumda itibar gördüğü, cemaatlerde başköşeye oturtulduğu, vücuda
giren bir lokma haramın kırk gün çıkma-
86
ekim 2014
dığı anlayışının yerini “Ne kadar çalarsan
çal, umre ile arınırsın” anlayışının aldığı bir
kirlenme bu. Ve işin kötüsü, hiçbir şey eskisi
gibi değil, kol kırılınca yen içinde kalmıyor
artık. Çünkü kollar uzadı, yenler kısaldı ve
genişledi. Herkes kolun nereden kırıldığını
da, kimin kolunun daha uzun, kimin kolunun biraz daha uzun, kimin kolunun en
uzun olduğunu da biliyor.
Eskiler, harama el uzatanlara “kolu uzun”
tabirini kullanırlardı. Kolu uzunların sayısı
çoğaldı, arttıkça arttı. Gizlisi saklısı kalmadı hiçbir şeyin bundan böyle. “Herkes her
şeyi biliyor” sözün kısası; alınan maaşlarla
edinilen mal varlığının edinilemeyeceğini
dört işlemi bilen herkes bir çırpıda hesap
edebiliyor, hem de hesap makinasına gerek
kalmadan.
İşin daha da kötüsü ne, biliyor musunuz?
Eskiden bu işleri kınayanlar çoğunluktayken, şimdi azınlıkta. Evet, çoğunluk bu tür
köşe dönmelere özenmeye başladı. Bu böyle
gider mi? Böyle gitmez, bu kirlenmişlikle
Eğer arınmamakta, tövbe etmemekte
direnecek olursak, Allah içteki ve dıştaki
zalimlerle bizleri terbiye eder ve onların tasallutundan kurtulamayız; huzurumuzu kaçırır, zenginliğimize kasteder, kardeşliğimizi
bozar ve bizi bize kırdırırlar, hem de şimdi
yaptıklarından daha beteriyle…
“Öyleyse yapılacak şey nedir?” mi diyorsunuz?
Öncelikle yöneticilerin akıllarını başlarına almaları, Allah’ın bildiğini kuldan saklama zamanının geçtiğini anlamaları, akil
ve hür insanları, gerçek aydınları, omurga
sahiplerini, kendi ayakları üzerinde durmayı
becerenleri, haramdan uzak bir hayatı tercih
edenleri toplayıp nasıl arınmamız gerektiğini öğrenmeleri lazım. Aksi halde bu kör
dövüşü devam eder ve düşlerimizi göremez,
hayallerimizi kuramayız, bu topraklarda
üçüncü sınıf bir ülke oluruz ki, işte o zaman
yerin altı, üstünden efdâl hale gelir. Tıpkı
kan ve gözyaşıyla yoğrulan İslam coğrafyaları gibi…
Böyle bir Türkiye ister misiniz? İslam’ın
bu son ordusunun yıkılışını görmeye gönlünüz razı olur mu? “Olur!” diyorsanız, yaptıklarınızı yapmaya devam edin; “Olmaz!”
diyorsanız, gereğini, yapılması gerekeni yapın! Ve mutlaka o dehşetli günü, Kur’an’ın
ifadesiyle din gününü düşünün! Burada
sürdüğünüz saltanatın, o gün çekilecek bir
anlık sıkıntının karşılığı olmadığını gördüğünüzde, “Eyvah! Ben ne yapmışım?” demenin faydası olmayacak. Haydi!..
haberajanda
Analiz
>> Hangimiz hangi işi
yapıyor olursak olalım,
eğer o konuda bir körlük
yaşıyorsak yaptığımız işin
yararlı yahut “yeterince”
yararlı olması mümkün
olmadığı gibi, çevremize
de zararlı olmaya başlarız.
Buna başka bir ifadeyle
“meslek körlüğü” diyebiliriz. Bu körlükler içerisinde
en tehlikelisi ise “siyasal
körlük”tür. Çünkü siyaset
Fatma Şura Bahsi
[email protected] yapanların toplumu yönetme görevleri vardır.
Toplumların yükselişi bağlamında önemli
etkenlerden biri de hiç
kuşkusuz kazanılmış olan
genel bilinç düzeyidir.
Bu konuda ne denli geniş
ufuklu ve özgür bakış
açısına ulaşılırsa, yapılması muhtemel hatalar da
o derecede azalır. Dolayısıyla milletin maddî ve
manevî alandaki yükselişi
daha büyük adımlarla gerçekleşir. En başta topluma
önderlik etme konumunda ya da sorumluluğunda
bulunan liderlerin, öncelikle söz konusu bakış
açısına sahip olmaları çok
önemlidir. Onların sergileyecekleri doğrucu tavır ve
tutum, toplum bireylerinin doğru yaklaşım içinde
olmalarını besleyen faktörlerdir. Bunun aksi ise
genel bir sosyal körlüğü
meydana getirir ve sonrasında da her şey, beyazın
beyaz olduğunu kabullenmeyecek kadar tuhaf
ve izahı zor bir saplantıya
dönüşür.
Gerek bireysel, gerekse
toplumsal bağlamda bu
handikapı aşmanın tek
Toplumların yükselişi bağlamında önemli etkenlerden
biri de hiç kuşkusuz kazanılmış
olan genel bilinç düzeyidir. Bu
konuda ne denli geniş ufuklu ve
özgür bakış açısına ulaşılırsa,
yapılması muhtemel hatalar
da o derecede azalır. Dolayısıyla milletin maddî ve manevî
alandaki yükselişi daha büyük
adımlarla gerçekleşir. En başta
topluma önderlik etme konumunda ya da sorumluluğunda
bulunan liderlerin, öncelikle
söz konusu bakış açısına sahip
olmaları çok önemlidir.
Toplumların felaketi
“siyasal körlük”
E
SASINDA körlük, bir şeyi görememe hastalığıdır.
Fiziksel ya da bedensel körlüğün yanı sıra başka
körlükler de vardır. Bedensel körlük, daha çok kişinin kendisine zarar verir. Başka körlükler ise başkalarına da zarar vereceği için daha tehlikeli bir boyut arz
eder. Sözgelimi kimi insanlarda görülen algılama ve anlama
körlüğü, doğrudan yanlışı ayırt etmeye engel olduğu için
sosyal alanda birtakım yanlışların ve zararların ortaya çıkmasına da sebep olur.
yer alan bireylerin, olayları sadece aidiyetle bağlandıkları grubun kendi doğruları ile değerlendirmeleri ve diğer grupların haklı
olabileceği ihtimalini dahi
görememeleri de toplumsal ayrışmayı kaçınılmaz
kılmaktadır. Toplumsal
ayrışma, tahammül ortamını ortadan kaldırarak
şiddete dönüşmekte
ve amiyane bir tabirle
toplumların felaketlerine
sebep olmaktadır.
yolu, özgürce ve tarafsızca
bir bakış açısına erişebilmekten geçer. Hangi
konuda, hangi alanda,
kimle ve neyle ilgili olursa
olsun, doğruyu doğru,
yanlışı da yanlış olarak
tanıyabilmek ve öyle bir
devinim içinde olmak
temel ilke olmalıdır.
Bilindiği gibi Allah
Kelamı’nda, “Ey inananlar!
Kendinizin, ana babanızın
ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa şahitlik
ettiğiniz zaman doğruyu
söyleyiniz” buyruğu
vardır. Görüldüğü üzere bu mutlak ifadede
müthiş bir tarafsızlık ve
adaletli olma ilkesi ortaya
konulmaktadır. Bizatihi
aleyhimize bir sonuç
doğuracak olsa bile doğruyu görenlerden, doğrudan
yana olanlardan olmamız
öngörülmektedir. Oysa
sosyal bir körlük çıkmazına saplanan kişi ve toplulukların, şahsî durumları
adına hak ve adaletten
ne kadar uzaklaştıklarını
sık sık gözlemlemekteyiz.
Bu tutum ne yazık ki
siyasal alanda da benzer
şekillerde devam edip
gitmektedir.
Siyasal, başka bir deyişle ideolojik körlük, gelişen
sosyal ve siyasal olayları
toplum bireylerinin doğru
değerlendirmesini engellemektedir. Bu bağlamda
siyasal körlük içerisinde
bulunan bireyler, doğru
olanın sadece kendi siyasal ve sosyal eğilimleri
olduğuna inanmakta ve
özeleştiri yapmaktan
uzaklaşmaktadırlar. Dolayısıyla soruna neden olan
gerçekleri görememekte
ve diğer grupları adeta
ötekileştirmektedirler.
Olaylara sadece kendi
perspektifinden bakan
bireyler, hoşgörüden
yoksun bir tutum takınmaktadırlar.
Siyasal körlük eleştirel
düşünceyi yok ederken,
farklı fikir ve düşüncelere
karşı da keskin duvarlar
oluşturmaktadır. Günümüzde siyasal parti, grup
ve cemaatler içerisinde
Türkiye’de Gezi olayları
ile başlayan ve sonrasında
devam eden süreç, toplumdaki siyasal körlüğün
şiddetini ortaya koymuştur. Öyle ki Gezi olayları
ardında yatan nedeni
sosyolojik bağlamda değerlendirdiğimizde, yaygara edildiği gibi özgürlük
mücadelesinden ziyade,
ülkede kaos ortamı oluşturma projesi olduğu
aşikârdır. Bu bağlamda,
olaylar sırasında elim bir
şekilde hayatını kaybeden
gençler için her iki tarafın
da aynı tutum içerisinde
olmayışı, siyasal körlüğün
ne yazık ki acı bir göstergesi olmuştur.
Bütün bu yaşananlardan sonra kaybeden
yine ülkem, geleceğimiz,
yani esasında hiç olmayı
başaramadığımız “biz”iz.
Toplumu birbirine karşı
bu denli ötekileştiren ve
ayrıştıran bu hastalığın,
gelecek nesillerin refahı,
ülkelerin istikrar ve huzuru ve de dünyanın barışı
için tedavi edilmesi gerekmektedir.
Her şeye rağmen barış
ve başarı diliyorum…
ekim 2014
87
haberajanda
Siyaset
Bu dünyanın mazlumları da, yıllardır gelişmekte
olan ülkeler
sınıfına dâhil
edilen ülkeler
de Türkiye
gibi kuşatıcı,
kapsayıcı,
inşa edici bir
kültürle desteklenmeli.
O yüzden
ne Çözüm
Süreci’nden
taviz verebiliriz, ne de
tarihî mirasın
bize yüklediği sorumluluklardan
kaçabiliriz.
Umuyorum,
onca saldırıya, onca farklı
plana rağmen
Hükümet,
ekonomik ve
sosyal hedeflerinden
vazgeçmeden
devam edebilir. Türkiye
büyük, gelişmiş, lider ülke
olmak zorundadır. Hedefe
yaklaştıkça
zorlukların
büyüyeceği
aşikâr ama bu
sorumluluk
bizim. Kardeşliği unutmadan çalışmak,
ilerlemek
ve artık her
konuda “en
iyisi” olmak
zorundayız.
88
ekim 2014
MASKELI
BALO
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, adaylığı sırasında seçim
kampanyası için gittiği Diyarbakır’da 1990’lı yıllarda yaşanan
olaylar sebebiyle mağdur olan ailelerle görüşmüştü. Diyarbakır
Havalimanı’na Erdoğan’ı karşılamaya gelen 4 aile, çozüm sürevinin barışla nihayete erdirilmesini istediklerini dile getirerek,
dönemin Başbakanı’na kırmızı ve beyaz gül vermişlerdi. (AASema Kaplan)
Nadire Yıldırım Çamlı
[email protected]
D
ÜNYA, bizim gibi bir inanç sistemi olanlar için zaten “oyalanma yeridir” ya, bütün hayat, anlamını bir ömre bağlayanlar
için bile artık tadı çoktan kaçmış bir şey olsa gerektir. Ancak
bazıları için kendi bedenlerinin, zevklerinin tadı kaçmadığı
sürece bu olmuyor, bazı ülkeler için kendi ülkesi ve vatandaşları söz konusu olmadan hiçbir insanî dramın bir film
karesinden farkı olmadığı gibi…
>> Sözde acil tehdit olarak gördükleri
IŞİD’le savaşan koalisyon güçleri ve bilhassa liderleri nasıl da kararlılar değil mi
bu tehdidi bitirmeye? Bizzat kendi hırs
ve planlarının alevlendirdiği Ortadoğu bir
yangın yeri, yıllardır öldürülen siviller için
bir uluslararası yargılama başlatılmaması
için her şeyi yapıyorlar; şimdi taarruz halindeler. Sebep? Dünyanın gözünü kendi
planlarından çok yeni görüntülere odaklandırmak... Öyle olmasa idi, bugün IŞID’in
kan kusturduğu coğrafyada üç dört yıl önce
aynı zulmü yaşatan yönetimin, halkını
kimyasal silahla mı, yoksa normal şekilde
mi öldürdüğü tartışması ile bütün dünya
oyalanmazdı herhalde.
Sözde BM, savaşları ve yıkıcı sonuçlarını
önleme amacındaki bir cemiyet, ancak İsrail yahut Batılı bir ülke söz konusu olmadan,
kesin bir mesajını dahi duyamıyorsunuz.
Gazze, Afganistan, Çin, Myanmar, Suriye
ve daha nicesi için yıllardır değişen hiçbir
şey yok. Erdoğan’a sadece bu nedenle bile
sempati besleyebilirim. Üst düzey liderlerde tek aykırı ses o hâlâ. Bu çok maskeli
ikiyüzlülüğü haykıran başka sesler olmadan
da bu oyun bitmeyecek.
Erdoğan’ın ABD’ye yaptığı son çıkış ve
müdahalenin ardındaki niyetlere ilişkin
sözleri oldukça manidar. Hangimiz yaratmaya çalıştıkları algının aslında gerçek bir
operasyon olduğunu, bu operasyonların
ötesinde sürekli bir ihlal ve işgal amacının
olduğunu hissetmiyoruz ki?
Yıllardır Afganistan’da değil, Pakistan’ı
da içine alan kurguları istenen zamanda
sonuçlanmasa da ne yazık ki hâlâ işliyor.
Aynı plan Ortadoğu ve komşu ülkelerimiz
üzerinden Türkiye için yapılıyor. NATO
müttefiki olduğumuzu söyleyip bunun
mümkün olmadığını, bölgede bize ihtiyaçları olduğunu söyleyecek çıkacaktır. O zaman ben de sözde demokrasi taşıyıcısı ülkelerin -eskileri saymazsak- neden üç yıldır
bu ülkede seçilmiş başbakanı devirmek için
yapılan her türlü eylemin içinde olduklarını sorarım. Gezi eylemleri öncesi CNN’in
bir hafta önceden araç kiralayarak bir hafta canlı yayında olduğunu unutmadım. Ve
aynı kanalın kendi ülkesindeki gösterileri
vermediğini de… Yeşiller Partisi liderinin
Gezi ve Diyarbakır’daki olaylarda yer aldığı
fotoğrafları da ekleyelim hafızamıza.
Bugün Türkiye bütün dünyaya insanlık
dersi veriyor, “Kendi halkım” bencilliğinden
çıkıp “Benim halkım ve dünya vatandaşları,
masum insanlar” denilebileceğini haykırıyor, mazluma her şartta el uzatmanın en
güzel örneğini gösteriyor. Pek çok şehirde
mültecilerin de sebep olduğu farklı sorunlarımız var, bu gerçekten ağır bir yük, ancak
bu da Türkiye’nin yanlış yaptığı anlamına
gelmiyor. Başka zaman demokrasi ve insan
haklarının garantisi olduğunu iddia eden
ülkeler Türkiye’nin yaptığını yapamazken,
ağır faturayı da biz üstleniyoruz. Yatalak
annesini kilometrelerce sırtında taşıyan
evladı, annesinin kucağına sinmiş iki parça
eşya ile aç susuz günlerce yürümüş çocukları bombaların altında mı bırakacaktık?
Son beş yılda ABD’nin İsrail’e yaptığı
yüzlerce milyon dolarlık askerî yardımı bir
kenara, bir de Ortadoğu savaşının mağduru
mülteciler için bir şey yapılıp yapılmadığını
bir kenara koyun, bu mercekle nasıl da düşüyor birilerinin gülümser, insanî, demokrat
maskeleri.
Umuyoruz, mevcut sorunların halli ve
kısa sürede bitmeyecek bu savaşın sonuna
dek mağdurların uyumu için gerekli tüm
tedbirler alınıyordur. Anadolu insanı, açtığı
kucakta daha çok uzun süre himaye edebilir
muhtaç olanı. Ama bu tedbir ve stratejinin
hedef adımları açıkça anlatılmalı ki süreç
hepimiz için daha kolay atlatılabilsin, kardeşçe, huzurla yaşanabilsin.
Her konuda olduğu gibi müthiş bir karalama ve bilgi kirliliği yaşanıyor, bunun
önüne geçilmeli. İlgili bakanlıklar, Soma
faciasında Taner Yıldız’ın göstermiş olduğu
hassasiyeti göstermeli. O, sorunu sahiplenmiş ve güven vermişti, gidecek başka bir
merci aramıyordu insanlar ve doğrudan
Bakan’dan çıkan bilgiler ulaşılıyordu halka.
Son yıllarda yaşanan süreç bir kez daha
gösteriyor ki bu dünya, Türkiye’nin yükselmesine muhtaçtır. Bu dünya kendinden
başkasını aynı şekilde umursayamayan üç
beş ülkenin insafına bırakılamaz. Bu dünyanın mazlumları da, yıllardır gelişmekte
olan ülkeler sınıfına dâhil edilen ülkeler de
Türkiye gibi kuşatıcı, kapsayıcı, inşa edici
bir kültürle desteklenmeli. O yüzden ne
Çözüm Süreci’nden taviz verebiliriz, ne de
tarihî mirasın bize yüklediği sorumluluklardan kaçabiliriz. Umuyorum, onca saldırıya,
onca farklı plana rağmen Hükümet, ekonomik ve sosyal hedeflerinden vazgeçmeden
devam edebilir. Türkiye büyük, gelişmiş, lider ülke olmak zorundadır. Hedefe yaklaştıkça zorlukların büyüyeceği aşikâr ama bu
sorumluluk bizim. Kardeşliği unutmadan
çalışmak, ilerlemek ve artık her konuda “en
iyisi” olmak zorundayız.
ekim 2014
89
haberajanda
Siyaset Felsefesi
Ayşe Yaşar Umutlu
[email protected]
Ne zamanki bu
halklar önce “birey”,
sonra “toplum”
olmak gerektiğinin bilinci ile
geliştirebilecekleri
hürriyet mekaniklerini işletmelerine
müsaade eden bir
sistem kurarlarsa,
işte o zaman bu
mahkûmiyet bitecektir. Bu sözlerimi
Batılı kavramlarla
Batılı bir jargonun
tekrarı olarak algılayabilecekler
için, okuduklarının
bilakis “kimliksiz” ve
“kişiliksiz” toplumlara alternatif olarak
Anadolu’nun tamamen yerli, millî, dinî
ve aklî tasavvurundan doğan bir vurgu
olduğunu belirtmek
isterim. Çünkü
bahsi geçen çözüm,
Anadolu İslamcılığı
olarak tanımlanmış
sistemin arz edebileceği “birey hürriyeti
ilkesi”ni sahip olduğumuz siyasî düşüncenin “merkezî
ahlak ilkesi” haline
getirmektir.
90
ekim 2014
SİYASETİN
YAPILMAYAN
FELSEFESİ,
olmayan ütopyalarımız ve işlemeyen düşünce mekanikleri
İ
ÇİNDE yaşadığı sistemi sorgulayan insanlar, yaşadıkları toplumun vicdanı oldukları gibi, hiçbir otoritenin kuklası da olmazlar. Bu bağlamda
siyaset felsefesinin gayesi nettir: Mevcut sistemi irdeler, işlemeyen ilkeleri analiz eder, olabilecekler için belki ütopyalar kurar ve değişimi
harekete geçirebilecek karar mekanizmalarına sentez ve tahliller sunarak yeni bir fikrî dönüşümün inşasına hizmet eder.
>> Malumunuz, -genel anlamda- felsefe
aslında zaten bildiğiniz şeyleri anlatıyormuş gibidir. Fakat felsefî bakış açısının
farkı, zaten bildiğinizi ve düşündüklerinizi
sorgulatmak, neticede de mümkünse yeniden ve doğru bir sıralama ile daha tutarlı
ve çelişkisiz kabullere sahip olunmasını
sağlamaktır.
Öyle ki, bugün için en çok konuşulan
ve üzerine fikir üretilmesine ihtiyaç duyulan sorulara karşı filozof ya da liderler tarafından kurulmuş sistemlerin temellerini
hatırla(t)mak, “Yeni bir şey söylenebilir mi?”
diye düşünmenin mekaniklerini işletmek ilk
hamle olmalıdır. Zaten söylenmiş olanları
bilmeyen, önceki cevapların ortaya koyduğu çıkmaz ve çatışkılarından da bîhaberdir.
Dolayısıyla hâlâ devlet sistemlerini belirleyen prensipleri ayıramayan, fakat atanmak
ya da seçilmekle etkin ve yetkin sanılan
kişilerden oluşan siyasî yöneticilere sahip
olmamız kaçınılmaz sonuçtu. Oysa Türkiye, belki de ilk kez böyle kurulmuş pek çok
yönetim kurumlarından kurtulabilecek potansiyele sahip.
Şimdi neyi yeniden
sorgulamalıyız?
Birey, toplum, devlet, hükümet, siyaset, özgürlük, mülkiyet, meşruiyet, haklar
ve hukuk, herkes tarafından bilinen kavramlar olarak yeniden düşünülebilecek kadar
önemliler. Bu kavramlarla kurulmuş ilkeler
irdelenmelidirler. Fakat bugün için mevcut
sistemin içinde işlemeyen göreceli ilkeler ve
önermeleri ayıklamaya çalışmaktansa, sistemi bir bütün olarak analiz edip evrensel
ve ortak ilkelerde uzlaşmak daha makul bir
süreç olarak başlatılabilir. O halde evrensel
ilkeleri analiz etmekle meşgul olması umulan düşünce yetilerimizin ne kadar etkin
olduğunu, karar mekanizmalarının buna
göre işleme sürecine girip girmediğini sorgulamalıyız.
Dolayısıyla bir hükümeti neyin meşru kıldığını, devletinse bireyin hangi özgürlüklerini ve haklarını neden koruması gerektiğini,
hangi biçimde kurumsallaşma ihtiyacında
olduğunu, yasaların gerekliliğini, vatandaşın
devlete karşı yükümlülüklerinin neler ol-
duğunu irdeleyen temel felsefî sorgulardan
ziyade, günümüz siyasetini bir keşmekeşe
sokan ve geçmişin cevaplarının artık yetersiz kaldığı sorgulamalara odaklanmayı gaye
edinecek bir entelektüel sermaye ancak bu
milletin en kıymetli aktif varlığı olacaktır.
Bu entelektüel sermayenin topluma da
arz etmesi gereken kıymetli birikimler var,
sermayemiz var. Peki bu sermaye aktif mi?
Demem o ki, “sevilen adamlardan oluşan
akil heyetlerin” yeri ayrı, “sistemli düşünce
üretecek entelektüellerin” yeri ayrıdır. Uzun
vadeli strateji, plan ve projelere ihtiyaç duyulan “önermeler”in üretimi detaylı çalışmalarla gerçekleşir. Fakat uzun dönemli
stratejiler, bu tarz grupların gönüllü birliktelikleri ile toplumun onay ve katılımına arz
edilebilirler.
“Sistemler ve ilkeleri” demişken, kısa bir
hatırlamayla bizim için nelerin sorun haline
gelebildiğini anımsayabiliriz.
Bildiğiniz gibi tarihte pek çok siyasî sistem ve düzen anlayışı içinde iki tür daima
egemen olmuş, büyük kitleleri peşinden
sürükleyebilmiştir: Sosyalizm ve liberalizm.
Bu nedenle ağırlıklı olarak bu anlayışların ilkelerinin kıyası ile zihinlerimizin netleşmesi
oldukça önemlidir. Hakikaten “Nasıl bir
sistem içindeyiz?” düşüncesini sorgulamakla
toplumun farklı kesimlerinin kaygılarını da
anlamak mümkün olacaktır. Bugün dünyadaki pek çok ülkede, sosyalist ve devletçi bir
yapı ile liberal ve özgürlükçü bir devletin sistemlerindeki farklı ilkeler birbirine düğüm
ekim 2014
91
haberajanda
Siyaset Felsefesi
Siyasetin ilkelerini belirlemek ve bir devlet sistemi kurmak, öncelikle
bireyin ve toplumun ahlak anlayışını belirlemekten geçmiştir daima.
Çünkü birey, toplumun çekirdeğidir ve yaşamını sürdürmek için kabul
ettiği ahlak ilkeleri, nasıl bir toplum ve devlet tercih ettiğini de belirlemiş olur -hatta devlet isteyip istemediğini de-.
olmuş çözümsüz prensipler yumağı gibidir.
Biz de bu yumağın dışında değiliz maalesef.
Siyasal hafıza bulanıkken öngörülerin yanılma payı daima artacak ve toplumsal hafıza
da aynı derecede etkilenecektir.
Madem siyaset bazı ahlak ilkeleri üzerine
kurulmuş ve devletlerin sistemlerini belirliyor, bizimki tam olarak nedir?
Siyasetin ilkelerini belirlemek ve bir devlet
sistemi kurmak, öncelikle bireyin ve toplumun ahlak anlayışını belirlemekten geçmiştir
daima. Çünkü birey, toplumun çekirdeğidir
ve yaşamını sürdürmek için kabul ettiği ahlak
92
ekim 2014
ilkeleri, nasıl bir toplum ve devlet tercih ettiğini de belirlemiş olur -hatta devlet isteyip
istemediğini de-.
Birey için öncelikle “sorumluluğu” önceleyen ve ikincil olarak da insanın “özgürlüğünü” hak olarak teslim eden sistemler
“devletçi/sosyalist rejim” olarak tanımlanırken, bireyin özgürlüğü birincil olup ikincil
olarak toplum ve devlet sorumluluğunu seçen rejimler ise “liberal” olarak tanımlandı.
En genel ve basit ayrımı siyaset felsefesi açısından bu şekilde belirleyebiliriz. Biraz daha
açmak gerekirse, şayet benimsenmiş devlet
sistemi, vatandaşının öncelikle içinde yaşa-
dığı devlete karşı sorumluluklarını yerine
getirmesini zorunlu kılıp ondan sonra bireyin özgürlük alanını kabul ediyorsa sosyalist
bir rejimdi. Bireye bir başkasının özgürlüğünün bittiği yerde kendi özgürlük alanının da
sınırının başlayacağı ilkesini kabullendikten
sonra yapıp ettikleriyle devletin, elini mümkün olduğunca geri çektiği rejimlerse liberal
rejimlerdi.
Sorumluluğu önceleyen sistemlerin kurucusu sayılan Alman idealizminin öncüleri
Kant, Fiechte ve Hegel gibi isimlerken, bireyin özgürlüğünü temele alan sistemin kurucusu İngiliz idealizmi de Bentham, Mill,
Spencer, Locke –ve Avusturya ekolünden
Hayek- gibi filozoflarla şekillenmişti. Ama
elbette böyle kalmadı.
Kitleleri barış veya savaşa
endekslemek
Bu tanımlamalara göre Sovyetler, tarihteki
sosyalist devletlerin en belirgin ülkesi olarak
Ayşe Yaşar Umutlu
belirirken, Amerika, liberal ülke tanımlamasında ilk örnek olarak yer aldı. Bilindiği gibi
sosyalist devletler daha çok militer bir yapı
arz ederler. Vatandaşlarında savaş psikolojisinin hâkim olduğu mutlak bir mücadele
hükümdarlığı mevcuttur. Her vatandaş, aynı
zamanda bir askerdir ve sürekli olarak dış,
yabancı veya karşıt milletlerden gelebilecek
tehlikelere karşı hazırlık içindeki vatandaş
eğitimindedir. Sanayi sadece yeteri kadar
temel ihtiyaç maddesi üretecek, bunun dışında tüm üretim gücünü silah sanayine
kaydıracaktır. Liberal devletlerse vatandaşının savaş psikolojisinden çıkmış, barış ve
gelişmeye odaklanmış insanlar olmalarını
hedeflerler.
Böyle bir durumda öncelikle maddi ve
endüstriyel üretim, sonrasında ise fikir ve
sanat üretiminde aktif milletler oluşturma
gaye edinilir. Liberal sistemler daha çok
faydacı ve pragmatist ahlak anlayışını benimsemeyi tercih ederken, sosyalist ve komünist yapılar daha ziyade kategorist denilen ahlak anlayışlarını tercih ederler. En
kısa tanımlama ile verilebilecek fark neydi?
Faydacı ahlak anlayışında bireyler kendi faydaları ve çıkarları peşinde koşarken
özgür olmalılar ki bir diğerinin özgürlük
alanına girmediği sürece toplum için de
fayda üretmiş olsunlar. Bu bağlamda adalet
de faydaya odaklıdır. Ne kadar çok insanın
faydası sağlanabiliyorsa, adalet o kadar gerçekleşiyor demektir.
Bu anlamda toplumun iyiliği, bireyin iyiliğinden önce gelir. Bireyin talepleri topluma
hizmet etmiyorsa ihlal edilebilir. Beş kişinin
faydası daima bir kişinin faydasından daha
önemlidir. Fakat burada apaçık bir sorun
vardır: “O bir kişi masum dahi olsa, toplum
için hak ihlali meşru görülebilir.” Sosyalist
düzende ise, devlet olduğu sürece birey var
olabilecektir. Devletin faydası bireyin faydasından önce gelir. Birey, ancak devlet var ise
vardır.
Bunları tekrar hatırladığımıza göre Türkiye’nin hangi ülke tanımlamasına daha yakın olduğunu düşünebiliriz. Evet, endüstriyel bir ülke olmayı gaye edinen, fakat sosyalist düzenlemelerden, yani bireyin yaşamına
gerekli gördüğü yerde müdahale etmekten
itina etmeyen bir ülke… Ne tam sosyalist,
ne tam liberal… İlkelerin çerçevesinden
bakıldığında, açıkçası bugün Amerika ve
İngiltere gibi liberal etiğin kurucusu ülkeler
de aslında bu durumdadırlar. Yani sistemler
sarsılıyorlar! Karma sistemlerse yeni düzenlemelere gebe!..
Fakat Doğu ya da Batı, öteki olarak gördüğü toplumların faydasına karşı kendi toplumlarının faydasını öncelemek gibi belki
de en büyük çelişkisini yaşarken, hakikaten
evrensel bir iyiliğe hizmet edebilir mi?
Bizim için ne tür
çıkmazlar var?
Böyle bir belirsiz ve karmaşık sistemin
hedef ve ilkeleri -özellikle de eğitim sistemleri bakımından- muğlaklık içerisinde olduğunda ve aynı zamanda iç ve dış politikada
tutarlılık tesis edemez. Nitekim ülkenin
geleceğinin sadece karmaşa ve kaosa sebep
olacak biçimde “günlük siyaset” ile yönetilmek zorunda kalınması, bir çeşit gaflet ve
acziyete gebe olması kaçınılmazdır.
Siyaset ve stratejilerde tutarlı olmak zorunludur. Çünkü inşa ettiğimiz her ilke
belli bir düzene, düzen ise bir sisteme dönüşürken, toplum ve siyaset mekanizması
bununla işler hale gelir. En sıradan bireyinden en yüksekteki karar mercileri arasında
bir anlaşmaya benzer bir yapı oluşur. Doğal
ahlakî toplumun siyasî ve hukukî topluma
dönüşümü böylece gerçekleşir. Batı bu taşları yerine oturtmada daha tecrübeliyken,
maalesef Doğu medeniyetleri ise “demokrasi” gibi Batı’nın kurduğu sistemleri yürütme
konusunda taşları yerine oturtamıyor. Hâlâ
kabileci yahut savaş halinde kalmış pek çok
Doğu ülkesi zarurî manada düzensiz ve sistemsiz.
Bize göre, bizim için, biz
tarafından…
Militer devletler ile endüstriyel devletlerin sistemli ve planlı bir strateji ile bölüp
parçalayarak yok ettiği medeniyetler çıkmaz
sokaklarda aciz kaldılar. Modern dönemde
Müslüman toplumlar, hâlâ kendi ilkelerine uygun sistemli ve düzenli devletler kuramadıkları gibi, güçlü politik birlikler de
inşa edemediler. Yine de bu sancıdan pek
çokları kutlu bir doğum beklemekte. Ama
ne beslediğimizi ve neyin doğacağını düşünmek lazım. Mucizelere inanmak haktır,
fakat “İnsana çalıştığından gayrisi yoktur”
diyen de Hakk’tır. Acilen tutarlı, çelişkisiz ve uygulanabilir bir sistemi -belki önce
ütopyasını kurarak dahi olsa- kurmak için
çalışmalar yapılmalıdır. Sistemler bütüncül
bir yapıyı hedeflemeli, birbirlerine bağlı ve
iyi düşünülmüş aşamaları içermeye odaklı
olmalıdırlar.
Doğu ya da Ortadoğu otoriter ya da
diktatörler tarafından yönetilen toplumlar
olmaya devam ederken, Batı bu tarz yönetimleri ya eritti ya da biçim değiştirdi.
İddia ediyorum ki, bugüne kadar Türkiye
ve Doğu medeniyetlerinde yeterince analiz
edilemeyen bir realite var. Bu toplumların
paternalist yapıları, toplumları lidere yahut
bir mutlak otoriteye mecbur olduklarına
ahlaken odaklandırdığı, hatta zorladığı için,
bu toplumların yaşam ilkeleri, onları daima
diktatörlere mahkûm etmektedir. Yöneteni
mutlak bir “bilen”, devleti de “baba” olarak
görmek şeklinde tanımlayabileceğimiz paternalizm, böyle bir algıda toplumu, asla
büyümesine izin verilmeyen “çocuk” konumuna indirgemektedir. Bu nedenle sorumluluk almadan yaşayıp “baba devlet”in
kendisi yerine düşünmesine razı olmak ve
“bir mutlak doğru” olarak dayatmaya maruz
kalınmaktan vazgeçilmelidir.
Ne zamanki bu halklar önce “birey”,
sonra “toplum” olmak gerektiğinin bilinci
ile geliştirebilecekleri hürriyet mekaniklerini işletmelerine müsaade eden bir sistem
kurarlarsa, işte o zaman bu mahkûmiyet
bitecektir. Bu sözlerimi Batılı kavramlarla
Batılı bir jargonun tekrarı olarak algılayabilecekler için, okuduklarının bilakis “kimliksiz” ve “kişiliksiz” toplumlara alternatif
olarak Anadolu’nun tamamen yerli, millî,
dinî ve aklî tasavvurundan doğan bir vurgu
olduğunu belirtmek isterim. Çünkü bahsi
geçen çözüm, Anadolu İslamcılığı olarak
tanımlanmış sistemin arz edebileceği “birey
hürriyeti ilkesi”ni sahip olduğumuz siyasî
düşüncenin “merkezî ahlak ilkesi” haline
getirmektir.
Özgürlük ve sorumluluk ilişkisinin tanımı hatırlanarak kesrette vahdeti aramayı bilmek gerek. Din ve riyaset arasındaki
çizgiye dikkat eden, Müslüman ve Türk
toplumlar arasındaki kültürel ve manevî
bağlar ile kurulabilecek daha güçlü politik
birlikler elzemdir. Şu an için öncelenmesi
gerekenlerin acilen bunlar olduğunu düşünüyorum.
“Türkiye’ye, Ortadoğu’dan hızla göç alan
bir ülke konumuna gelmişken hakikaten
müşfik bir “baba devlet” olarak minnet mi
duyulacak? Bu kitleler bir süre sonra, bu
ülkeyi kaçmak zorunda kaldıkları bir başka “zulüm” olarak adlandırabilirler mi?” Bir
sonraki yazıda, “Toplum ile lider hangi durumlarda çatışır? Birey neden devlete karşı
hale gelir?” sorularına cevap arayacağız.
Hafızamızı yenilemek üzere…
ekim 2014
93
haberajanda
Akademi
İhtiyaç ve liyakat
temelli bir insan
kaynağı temini yerine bir sonraki seçimi
garanti altına almaya ya da kendi zihniyetine uygun insanları doldurmaya
yönelik bir anlayış
kendini hissettirmektedir. Bu durum,
sadece üniversitelere girmek için çalışan adayların hak
ve adalet duygularını zedelemiyor,
niteliksiz insanların
sisteme girmesiyle
uzun süreler etkisini devam ettirecek
bir bozulmanın da
önü açılmış oluyor.
(Ayrıca sisteme bu
şekilde giren insanlar, kendilerine torpil
yapan, yardım eden,
referans olan kişilerin de güdümüne
girmiş oluyorlar.)
Türkiye’deki üniversitelerde,
hem lisansüstü programlara
girişte yapılan sınavların, hem de
araştırma görevliliği ve öğretim
görevliliği alımı sınavlarının nasıl
yapıldığı masaya yatırılmalıdır.
İlgililerin bu kapsamda neler
yaşandığına dair anlatacakları
çok şey olsa gerektir.
94
ekim 2014
ÜNİVERSİTELERD
A
HMET Davutoğlu’nun Başbakan olmasıyla akademisyenlerin özlük haklarında bazı iyileştirmeler yapılması kamuoyunda bir süre tartışıldı.
Arkasından bir yasa tasarısı hazırlandı ve tasarı
Meclis’e sevkedildi. Yasa ile özellikle akademinin ilk basamağı olan araştırma görevliliğinin
biraz daha cazip hale geleceği zannediliyor. Biz, akademisyenlere
yapılan iyileştirmenin önemli ve gerekli olduğuna inanıyoruz.
Ancak beklentimiz sadece bu değil, üniversitelerde ciddi manada bir nitelik kaybı söz konusu ve buna acilen el atılması gerekiyor. Bu maaş iyileştirmesinin arkasından bu yönde de tartışmaların yapılmasını bekliyoruz.
Prof. Dr. Ramazan Erdem
[email protected]
E ÖNCE NE YAPILMALI?
>> Malumunuz Türkiye’deki üniversite
sayısında son yıllarda ciddi artış yaşandı.
Bundan 25 yıl önce 25 civarı üniversite varken, şimdi sayı 200’e dayandı. Bu, ülkemiz
adına sevindirici bir durum. Teknik donanım ve altyapıyı bir tarafa bırakalım, çünkü
bu konuda ciddi mesafeler kat edildi. Ancak
üniversitelerde en önemli faktör olan insan
kaynağı konusunda üzerinde durulması gereken ciddi problemlerimiz bulunmaktadır.
Bundan 30 yıl öncesine kadar birtakım
seçkinlerin dışarıya karşı ördükleri kalın
duvarlar yüzünden, ideolojik olarak onların
perspektiflerine uymayanların üniversitelere girişi pek kolay değildi. Türkiye’de 1980’li
yıllardan sonra başlayan ve 2000’li yıllardan
sonra ivme kazanan, çevreden merkeze
doğru ilerleyen sosyal hareketin etkisi ve
üniversite sayısının da artması ile birlikte
üniversitelerin etrafına ideolojik olarak örülen kalın duvarlar aşındı ve çevreden gelenler için geçişler mümkün hale geldi.
Sosyal hareketlerin stabil oluncaya dek
uğradıkları yeni ortamlarda sergilediği acemilik, ilkesizlik ve görgüsüzlük örneklerini
üniversitelerde de gözlemlemek mümkün.
Üniversitelerde -egemen zihniyet açısından
baktığımızda- önceden statik ve dar ideolojik kafalar vardı, şimdi ise tam ne olduğunu
anlamakta zorlandığımız bir geçiş dönemi
zihniyeti. Taşların yanlış köşelere yerleşip
tekrar patolojik bir hal almaması için şimdiden tedbirler alınması gerekiyor.
Üniversitelerdeki akademisyenlerin niteliğini etkileyen iki temel faktör var. Bunlardan ilki “akademiye girişlerin nasıl olduğu”,
ikincisi ise “akademisyenlerin aldıkları eğitimin kalitesi”. Yani gerçekten üniversiteye
buralardan beklenen misyona uygun kişiler
mi giriyor? Girişteki mekanizmalar ne kadar objektif, ne kadar adaletli?
Akademisyen, gücünü
çarpıklıktan alamaz
Üniversiteler arası nakilleri bir tarafa
bırakırsak, üniversiteye öğretim elemanı
olarak giriş için iki mekanizma var. Biri
“merkezî olarak yapılan, herhangi bir referans ya da torpil bulmanın gerekmediği,
YÖK’ün yeni üniversiteleri ya da bölümleri
desteklemek amaçlı düşündüğü ÖYP sistemi” -ki bu sistemde not ortalaması, ALES,
dil puanı devreye giriyor, adaylar buralardan
aldıkları puanlarla açılan kadrolara yerleştiriliyorlar; esas alınan kriterlerin yeterli olup
olmadığı tartışılabilir, ancak Türkiye gibi
torpil ve kayırmacının üst perdede olduğu
toplumlarda merkezî sınavlar daha iyi iş
görürler ve bu açıdan da ÖYP sisteminin
üniversitelere girişte şimdilik en uygun uygulama olduğunu düşünüyoruz-, ikincisi ise
her üniversitenin kendi inisiyatifi ile aldığı
öğretim elemanlarıdır.
ÖYP sisteminde sadece araştırma görevlileri alınabilirken, bu ikinci sistemde
araştırma görevlileri de dâhil olmak üzere
öğretim görevlisi, okutman, uzman, çevirici alımları, hatta üniversitede çalışmayıp
dışarıdan doktora bitirmiş ya da doçentlik
almış kişilerin de öğretim üyesi olarak alımı
mümkün olabilmektedir. Bu eleman alımı
inisiyatifi, üniversite yöneticilerinin gücüne
güç katan unsurların başında gelmektedir.
Öğretim elemanı olarak üniversitelere girişte bu ikinci mekanizma, maalesef en çok
istismar edilen alanlardan biri. Köklü üniversitelerde iyi kötü bir teamül oluşmuştur,
ancak henüz taşların yerine oturmadığı yeni
üniversitelerde her gelen yönetici, kendi
zihniyetine uygun hava oluşturma peşine
düşebilmektedir. İhtiyaç ve liyakat temelli
bir insan kaynağı temini yerine bir sonraki
seçimi garanti altına almaya ya da kendi
zihniyetine uygun insanları doldurmaya yönelik bir anlayış kendini hissettirmektedir.
Bu durum, sadece üniversitelere girmek için
çalışan adayların hak ve adalet duygularını
zedelemiyor, niteliksiz insanların sisteme
girmesiyle uzun süreler etkisini devam ettirecek bir bozulmanın da önü açılmış oluyor.
(Ayrıca sisteme bu şekilde giren insanlar,
kendilerine torpil yapan, yardım eden, referans olan kişilerin de güdümüne girmiş
oluyorlar.)
Akademisyenin “Ne iş olsa
yaparım” diyen manzarası
Diğer bir problem yine insan kaynağı ile
ilgilidir. Akademisyenliğe geçmeyi bekleyen
ya da geçen öğretim elemanlarının eğitildiği yüksek lisans ve doktora programlarına
giriş de yukarıda anlattıklarımızdan farklı
değildir. Ayrıca bu lisansüstü programların
kalitesinin gittikçe düşme eğilimi de dikkat
çekicidir.
Özellikle kadrolaşmak hedefiyle işe girme
ya da terfi bekleyen birçok adayın bu programları mümkün olduğunca hızlı tamamlama hevesi gözden kaçmamaktadır. Yüksek
lisans ve doktora programlarını bitirmek
için yazılan tezlerin kalitesi de bu çerçevede sorgulanmaya muhtaçtır. Gerekli eğitim
ve araştırma altyapısı oluşmadan öğretim
üyeliğine geçen akademisyenlerin öğrettiği
bilgilerin ve ürettiği bilimsel çalışmaların
halini düşünün artık…
Türkiye’deki üniversitelerde, hem lisansüstü programlara girişte yapılan sınavların,
hem de araştırma görevliliği ve öğretim
görevliliği alımı sınavlarının nasıl yapıldığı
masaya yatırılmalıdır. İlgililerin bu kapsamda neler yaşandığına dair anlatacakları çok
şey olsa gerektir.
Girişteki bu sübjektif, yanlı ve kayırmacı
uygulamaların üniversiteye girdikten sonra
ciddi sonuçları olacaktır. Akademik ortamlarda bilimsel bilgi üretme çabası kaybolacak, profesör, doçent, öğretim üyesi ve
akademisyen gibi unvanların içi boşalacaktır. Türkiye’de, üniversitelerle ilgili nicel göstergelerde (dergi ve yayın sayısı, lisansüstü
eğitim yapanların sayısı, öğretim üyesi sayısı vb.) artış yaşanırken, nitel göstergelerde
(dünyada ilk beş yüze giren üniversite sayısı,
patent sayısı, yaptığımız çalışmalara yapılan atıf sayısı, yeni buluş sayısı vb.) ilerleme
kaydedilememesi bu minvalde değerlendirilmelidir.
Bir sosyal sistem içerisinde insan kalitesi düştüğü zaman diğer unsurların düzgün
olmasının bir anlamı olmadığı için, üniversitelerdeki bu konular, diğerlerine göre
daha önceliklidir. Yeni Türkiye, yeni anayasa
ve yeni üniversite tartışmaları yaparken, bu
noktanın üzerinde durulmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.
ekim 2014
95
haberajanda
Kitap
“17 Aralık kuy
Erdoğan’ın
masumiyetine
ve İslamî misyonuna inanan
halkın ona duyduğu muhabbet
ile Hz. Yusuf’un
(a.s.) babası
Hz. Yakup’un
(a.s.) hassasiyeti arasında
kurulan bağ ise
metaforik bir
zirve… Zira Hz.
Yakup’un (a.s.)
gözlerinin açılması misali İslam dünyasının
da gözlerini açması, Erdoğan’ın
gömleğinin
kokusuna, yani
mahiyetine
bağlanmış. O
kokuyu alan
İslam dünyasının gözlerini
bambaşka bir
döneme açması
ve yaklaşan doğum ise sürpriz
final…
96
ekim 2014
Mısır’a sult
Ö
ZDE her dem hedefe kilitli yaşasa
da ayağına takılan esaslı çelmeler
sebebiyle düşe kalka ilerleyen
Anadolu, malumunuz hikmetli bir
17 Aralık yaşadı. “Her şey bitti artık!
Adam öldü işte!” denilen heyecanlı
bir film sahnesinde her şeyin
bambaşka bir senaryoyla yeniden
başlaması misali sürpriz bir hal yaşandı.
>> Tam gözlerimizi kapatıp
“Eyvah!” diyecektik ki berbat
olması beklenen bir çuval incirin
anî bir bumerang tesiriyle daha
değişik meyvelere evrildiğini
gördük. Yani bu uzun ve engelli
koşuda “Biz bu atın ayağını kırarız” inadıyla yapılan şike farklı bir
sonuca dönüştü ve 17 Aralık bir
çukur değil, bir zıplama tahtası
oluverdi. Bünyedeki Truva atını,
aslî bağlantıya parazit oluşturan
paralel hattı devre dışı bırakan
hikmetli bir hadise…
Bu önemli kırılmadan hareketle, 17 Aralık miladını temele
alan ve “Yeni Türkiye vizyonu”na
dair “kavramsal bir siyasî günlük” oluşturan “Yeni Türkiye
Yeni Vizyon ‘Zamanı Geldi’ Recep Tayyip Erdoğan” isimli kitap
çalışmasını konu almak istedim.
Zira metin, hızla geçilen iç içe
tünelleri okumada ve yeninin ha-
ritasını anlamlandırmada oldukça işlevsel ve analitik bir bakış ve
de “alternatif perspektiflere kapı
açan etkin metaforlar”dan bütüne doğru götüren reel ve özgün
bir seyir…
“Siyasî biyografi”
değil, sosyo-politik
bir analiz
Temmuz 2014’te Haber Ajanda Yayınları’ndan okura sunulan
ve Sedat Servet Hocaoğulları
imzasını taşıyan çalışmanın kapağında yer alan “sağ eli kalbinin
üzerindeki Erdoğan” fotoğrafına
bakıldığında biyografik bir çalışma zannedilebilir doğrusu. Ne
var ki, 30 Mart yerel seçimleri
sonrası, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi gibi sıcak bir dönemde
yayına giren bu metne “siyasal bir
biyografi” dersek, yaşanan sosyopolitik patlamaların, zincirleme
trafik kazalarının net ve kavramsal bir haritasını veren çalışmaya
haksızlık etmiş olabiliriz. Onun
için, kısmen biyografi havası taşısa da daha çok “sosyo-politik
bir analiz” diyelim.
“Gönül kırsa da baş
kurtaran lider”
Kutadgu Bilig’in işlevine yapılan atıfla başlayan çalışmada
şöyle bir cümle var: “Gönül kırsa
da baş kurtaran tavsiyeler, liderler için birer fırsattır. Tıpkı gönlümüzü kırsa da başımızı kurtaran bir lidere sahip olmanın
fırsat olması gibi…” Metin, bu
önemli perspektifle başlıyor yani.
Bu çerçevede “devrin adamlarına
amigoluk yapan yıkamacı yağlamacı klasik bir tarz” değil, bilakis
“kısa devre noktalarına yapıcı
ama objektif bir mantıkla zum
yapan realist bir açılım” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Şaşı bir gözlükle “hırslı bir
siyasî figür” ve yer yer de “diktatör” olarak gösterilen Erdoğan’ın
gerçek işlevini, aslî misyonunu
ve farkını ortaya koymak için
ince işçilik yapılan çalışmada,
“Erdoğan’ı anlamayı güçleştiren
konular” nitelemesi ile “KürtAlevî Açılımı”, “Suriye olayı”,
“Mısır-Filistin hattı”, “AB mü-
Ayten Çalış
[email protected]
usu”ve
anlık
zakereleri”, “ABD-BOP meselesi” ve “sivil
anayasa” gibi başlıklar zikrediliyor.
“Bir lider bu konuların hepsinde birden
yanlış anlaşılıyorsa zaten olay bitmiştir” de
denilebilir tabiî. Ne var ki zemindeki hadiselere sosyolojik bir gözlük ve sağlıklı kavramsallaştırmalarla bakıldığında kodların
nerede kaydığı, neden kaydığı, sağlıklı okuma ve iletişimde karşılaşılan blokajların nasıl oluştuğu ve oluşturulduğu gayet net görülüyor. Bu bakımdan “Erdoğan’ın sağlıklı
okunması”nda ciddî sorunlar yaşandığı ve
bu problemlerin ustalıkla da pompalandığı
bir gerçek.
Tabiî “Neden ‘görünen, gösterilen, pompalanan Erdoğan’, gerçek Erdoğan değildir?” sorusunun net yanıtına gidebilmek için
“profesyonel ellerce kaydırma yapılan toplumsal kodlara inmek” farz. İşte kitap tam
da bunu yapmaya çalışmış zaten!
Kavram zincirleri
Bütüne götüren temel kodlara inebilmek
için “işlevsel kavram zincirleri” üzerinden
giden yazarın kitapta temel eksen kabul ettiği bir kavram çifti var: “Muhafazakâr demokrasi” ve “politik dindarlık”… İlki “siyaset”, ikincisi ise “cemaat” kanadına tekabül
ediyor. Bu iki kanal, Türkiye’nin sosyolojik
haritasına ait temel kodlar, ancak spesifik
bir noktaya doğru yoğunlaşıldığında yollar,
haliyle “Hükümet-Cemaat kavşağı”na bağlanıyor.
“İnsanın varlık dünyasındaki üç özne:
Din-kültür-ideoloji” ve üç farklı saha olan
ekim 2014
97
haberajanda
Kitap
BU ÖNEMLİ KIRILMADAN HAREKETLE, 17 ARALIK MİLADINI TEMELE ALAN VE “YENİ TÜRKİYE VİZYONU”NA
DAİR “KAVRAMSAL BİR SİYASÎ GÜNLÜK” OLUŞTURAN
“YENİ TÜRKİYE YENİ VİZYON ‘ZAMANI GELDİ’ RECEP
TAYYİP ERDOĞAN” İSİMLİ KİTAP ÇALIŞMASINI KONU
ALMAK İSTEDİM. ZİRA METİN, HIZLA GEÇİLEN İÇ İÇE
TÜNELLERİ OKUMADA VE YENİNİN HARİTASINI ANLAMLANDIRMADA OLDUKÇA İŞLEVSEL VE ANALİTİK
BİR BAKIŞ VE DE “ALTERNATİF PERSPEKTİFLERE KAPI
AÇAN ETKİN METAFORLAR”DAN BÜTÜNE DOĞRU GÖTÜREN REEL VE ÖZGÜN BİR SEYİR…
“doğal alan-sivil alan-resmî alan” ayrımı ise,
yaşadığımız kör dövüşüne neden olan sorun
alanlarına projektör tutan “aslî ayrımlar”
olarak haritadaki yerini alıyor. “İktidarın üç
geni” olarak tarif edilen “ihale-atama-rant”
üçlüsü de yine kavram zincirleri içindeki aslî
unsurlardan biri.
Buradaki temel tez, İslam dünyası ve Türkiye olarak devamlı yanlış anahtarlarla yanlış
kapıları açmaya çalıştığımız üzerine. “Zikredilen temel argümanları ve alanları birbirine
karıştırdığımız ve İslam’ı bir iktidar mücadelesine dönüştürerek siyasallaştırdığımız
için çuvallıyoruz. Ve bu da modernitenin
fena halde işine geliyor” mesajı, yazarın aslî
vurgularından biri.
“Müslümanlar olarak neredeyse yüz yıl
tarihin yoğun bakım odasında tutulmamız
bundan” diyor ve ekliyor: “Müslüman dünya, kültür-ekonomi-teknoloji-sanat-şehir
kodlu algı seçiciliği yerine tamamen ‘siyasal
algı yönetimi’ ile dünyaya tanıtıldı. Artık İslam denilince akla sadece siyasal güç peşinde koşan ve bunu da Allah adına yaptığını
iddia eden ‘radikal/fundamentalist hareketler’ dünyası geliyor.”
“Ne olacak bu
Müslümanların hali?”
Kur’an ve sünnete dönüş çağrılarının altını dolduramayan, iktidar mücadelesine
dayalı bir İslam Devleti algısıyla ters istikamette yol alan, “işin doğasına aykırı tutumları benimseyen Müslüman örgütler ve
ideolojik akımlar” vasıtasıyla Batı’yı tedirgin
eden sakat cihat algısını dillendiren, “İslam
eşittir Müslüman” ve “İktidar/hâkimiyet
eşittir başkalarına hayat hakkı tanımayan
totaliter rejimler” anlayışını doğuran bir İslam…
“Siyasallaşma” ile “toplumsallaşma”nın
98
ekim 2014
temel kodlarını karıştıran, toplumsallaşmaya ait kodlarla siyasî dil inşa etmeye çalışan,
çağın insanı geleceğe bakarken yönünü geçmişe dönen, dünyaya sağlıklı bir siyasal söylem sunamadığı için tepeden inmeci eylemlere dayanmış marjinal çözümler üretmeye
kalkan, “yaşarken modern, konuşurken
Müslüman söylemler benimseyen” ve ciddi
bir anlam intiharı yaşayan bir İslam…
Dinin şehir kuran ve kurdurtan bir özne
olduğunu, siyasal modelin de şehir modeli
ile entegre gittiğini göremeyip şehir anlayışını yabana atarak bindiği dalı kesen, sadece kartpostallarına sahip olduğu şehirlerin
nostaljisiyle meşgul olan, nicedir süren bu
büyük boğuşmanın ardından nihayet “medeniyet” fikrine gelip dayanan ve şimdi de
“metodoloji sorunu”na takılan bir İslam…
(“Mekke-Medine-Medeniyet” süreçlerini sıklıkla zikreden ve uzunca bir süredir
“Fütuhât-ı Medeniyye” çalışması ile hemdem olan Yusuf Kaplan Hocamızı da analım yeri gelmişken.)
Çözümü asla “doğal” ve “sivil” alanda aramayan, “Varsa yoksa resmî alan!” anlayışıyla
“devlet” odaklı kısır bir bakışa saplanan bir
İslam…
Bir türlü demokrasiye uygun bir içtihat
geliştiremeyen ve Batı’yı tartışmaların odağında tutarken kendi çaresizliğini örtme
derdinde olduğunu bir türlü kendine itirâf
edemeyen, hayatın içinde olmadığını görmek yerine vaaz etmeyi tercih eden, sadece
seyrederek ve eleştirerek otomatik pilotta
giden mekanize bir İslâm…
Bu net ve açık tespitleri, yazarın, “Ne
olacak bu Müslümanların hali?” şeklindeki
o temel soruya verdiği üst yanıtlar olarak
da görebiliriz pekâlâ. Çıkışın, boş bırakılan “doğal” ve “sivil” alandaki silkelenmelere bağlı olduğunu işaret ve de “medeniyet”
fikrinin içini dolduracak somut hamlelerin
buradan geçtiğini ifade eden oldukça fonksiyonel cevaplar…
İki tarafı keskin bıçak:
Türkiye
İslam âlemi ile ilgili yüzleştirici tespitlerin
ardından Türkiye’nin bu zemindeki rolüne gelen yazar şu temel soruyu sormayı da
ihmâl etmiyor: “Acaba Türkiye, İslam için
bir ‘çözüm’ adresi midir, yoksa İslam’ı dönüştürme işlevine kilitlenmiş Batı için bir
‘çözdürücü’ işlevi mi görmektedir?” Bu temel sorunun net, düşündürücü ama dolaylı
yanıtını ise ilerleyen satırlarda şöyle veriyor:
“Çözüm konumundaki Türkiye, ‘lider Türkiye’ değil, ‘mutfak Türkiye’dir. Bu nokta karıştırılıyor. Erken bir liderliğe soyunmadan
önce ‘mutfak Türkiye’yi iyi değerlendirmeliyiz.”
“Çözücü” mü, “çözdürücü” mü olacağı,
takınacağı tavra bağlı olan ve bu hassas konumu ile “iki yanı keskin bir bıçağı andıran
Türkiye gemisi”nin kaptan köşkü, beyin takımı anlamındaki karakutusu da fevkalade
önemli elbette. Zira karakutunun kodlarına
içten içe ve türlü yöntemlerle müdahale etmeye çalışan birçok virüslü yapı var. Kitap,
bu yapıların net teşhisi açısından “Erdoğan
döneminin gözden kaçan karelerini yakalamayı yöntem edinmiş bir metin” olduğunu
da ayrıca ifade ediyor. Hatta bu gizli karelerde 4. Olağan Kongre’ye dönük epey somut
veriler de mevcut.
Yazar, Türkiye’nin sosyal tabanda “Millî
Görüş” ve “Nurculuk” adında iki motorize
gücü olduğunu ve bu zamana kadar karakutunun ayarlarıyla oynama tehdidinin vücuda
“Türkleştirme” ve “politik dindarlık” kanallarından sızdığını söylüyor. Bu konudaki spot
cümlesi ise şöyle: “Bir lobi darbesi olan 17
Aralık’ın PIN kodu ‘politik dindarlık’tır.”
Anadolu’nun Şeb-i Arus
koşusunda hikmetli bir
çukur: 17 Aralık
Ladin’in öldürüldüğü gün “Ladin öldü,
Gülen döndü” şeklindeki gizli parola ile
yeni bir sürecin başlatıldığını söyleyen yazar,
cemaatin, Ladin tarzı anomali bir durumun
panzehri olarak farklı bir sürece dâhil edildiği tezini temellendiriyor ve el çabukluğu
marifetiyle “Aranan adam Ladin” algısının
yerine “Aranan din adamı Gülen” tasavvurunun yerleştirildiğini dile getiriyor.
“Tasavvuf ”, “Sünnilik” ve “kutsal devlet”
gibi dominant kodlara sahip olan Anadolu’-
Ayten Çalış
ya “rüyalar” ve “ücret beklemeyen, hesapsız
hizmet hareketi” makyajlaması üzerinden
ciddi bir enjeksiyon yapıldığını söylüyor ve
“Zamanın bedîsi Bediüzzaman” üzerinden
asimetrik bir klonlama ile “Çağın kanaat
önderi Gülen” imajının ciddi ciddi çalışıldığını belirtiyor. Kürt ve İran (Acem) takıntıları olan Gülen figürünün evrensel ölçekte
bir “gönül sultanı” olarak adım adım pompalandığını, uluslararası arenada gitgide ön
plana çıkarıldığını, ancak yanlış hesabın
uzunca bir süreden sonra Bağdat’tan geri
döndüğünü incelikle işaret ediyor.
“Türkçe Olimpiyatları” ve “dinlerarası diyalog” gibi kamuoyunu mutmain eden markalar üzerinden “İslamofobiye sağlıklı bir
panzehir geliştirildiği algısı”nın ustaca işlendiğini, politik dindarlığın “muhafazakâr
demokrasi kültürü” içinde yuvalanıp filizlendiğini, günü gelince de zehirli bir sarmaşığa dönüşüverdiğini ifade ediyor ve politik
dindarlık için en verimli toprak ve iklimin
“muhafazakâr demokrasi adına oluşan kültür” olduğuna dikkat çekiyor.
Hal böyleyken ve yazarın deyimiyle “devletin örtülü yönetimini ifşa edemeyeceği
için” “hırsız” kodlaması ile siyasal bir linç girişimine malzeme edilen Erdoğan, “17 Ara-
lık” denen o karadeliğe süpürülmeye kalkışılıyor ve Yusuf ’un (a.s.) düştüğü kuyu misali, bu karadelik de ona Mısır’a sultanlığın
yolunu açıyor. Yani 17 Aralık, Anadolu’nun
Şeb-i Arus koşusunda hikmetli bir çukur
olarak vazifesini eda ediyor ve sapla samanın ayrılması sürecinde ehl-i basiret için iyi
bir laboratuvar işlevi görüyor.
“3 Kasım 2002 ile 30 Mart
2014’ün mesajı aynı”
Yazar, millî iradenin, tepeden inmeci o
jakoben anlayışa manevî bir çağrısı olarak
gördüğü bu iki büyük seçimin de temelde
aynı mesajları içerdiğini söylüyor ve o iletileri dört başlıkta topluyor: Yeni bir siyasî
model istiyorum!/ Yeni bir yerel yönetim
modeli istiyorum!/ Yeni bir şehir modeli
istiyorum!/ Yeni bir belediye modeli istiyorum!
Ayrıca 30 Mart’ta “Ekmeğimle oynama!
İstikrarı bozma!” gibi ekonomik mesajların
yanında, “Devletin örtülü yönetimini deşifre eden Gülen’in üzerine git! Paralel şebekeyi bitir! İnlerine gir!” ve “İhale-atama-rant
şeklindeki üç imkân lobisini çöz!” gibi alt
mesajların da yine aynı netlikle verildiğini
belirtiyor. Yazar, ayrıca yaşanan sıcak siyasî
linç operasyonunu şu cümlelerle özetliyor:
“Görünen o ki, 17 Aralık’ta ‘Kral çıplak!’
sloganı kullanılmış ve mevzu ‘rant’ kodlu girilmiş, fakat kısa sürede hedef ‘Devlet
çıplak!’ rengine bürünmüştür. Başbakan’dan
kendisini aklama adına da olsa örtülü yönetimi deşifre etmesi istenmiş, fakat büyük lider oluşu devlet sırrını ifşa etmeyişine bağlı
olan Erdoğan, tüm sıcak sürece ve zan altında kalışına rağmen beklenen hataya düşmemiştir.”
Gömleği arkadan yırtılan
Erdoğan ve açık kalan
telefon
Kitap boyunca en siyasî açmazların bile
kıvrak metaforlarla verilmesine alışıyoruz
doğrusu, ama finaldeki “Gömleği Arkadan
Yırtılan Erdoğan” metaforu başka… O kısmı özet değil, orijinal bir biçimde vermeyi
tercih ederim doğrusu…
“Erdoğan, her defasında derin devletin
kendisine gayrımeşru (halkın aleyhinde)
bir teklifte bulunduğunu ve kendisinin bu
teklifi kabul etmektense ölmeyi, zindanlara
düşmeyi tercih ettiğini dillendirmiş ve Yusuf (a.s.) gibi arkadan yırtılmış gömleğini
ekim 2014
99
haberajanda
Kitap
telefon da açık kalan bu telefondur” ironisi
ise bir başka alt mesaj.
Sosyo-kültürel planda çok geniş bir sahayı “Doğal alanda da, sivil alanda da en güçlü
sığınak biziz! Çocuklar, gençler, kadınlar ve
sivilleşmeyi savunan en güçlü lobiler bizde!”
diyen cemaate bırakan ve son raddede az
kalsın koltuğundan olan AK Parti’ye yönelik şu net tespit ise yine paylaşmaya değer:
“17 Aralık’ta neden hazırlıksız yakalanıldı?
Dalgınlık sebepleri nelerdi? En önemlisi de,
muhafazakâr demokrasinin içinden doğan
bu politik dindarlık hamlesine karşı neden
sendeleme yaşandı? Yoksa bilinen ve kontrolde olan bir araç/robot, kontrol dışına çıkıp bir transformer gibi şekil mi değiştirdi?”
(Çünkü politik dindarlığın böyle bir değişme yeteneği var.)
Zamanı gelen vuslat
Kitabın ismindeki “Zamanı geldi!” vurgusu ise, Cumhurbaşkanlığı aşamasından
itibaren “sivil anayasa” ve “sivil başkanlık”
gibi üst hedeflere bağlanıyor. “Gezi” gibi bir
öncü sarsıntının ardından gelen 17 Aralık
depremi ve bir domino etkisi ile yerine oturan taşlar…
“KÜRT AÇILIMI” VE SURİYE EKSENLİ SICAK HAVZA ÜZERİNDEN MEYDANA
ÇEKİLMEYE ÇALIŞILACAK OLAN TÜRKİYE’NİN “MUTFAK ÜLKE” KONUMUNU
MAKSİMUM ÖLÇEKTE VE STRATEJİK DÜZEYDE DEĞERLENDİREBİLMESİ,
“POLİTİK DİNDARLIĞIN KÜRESELLEŞMESİ” GİBİ BİR GİZLİ TEHDİDİN ÖNÜNÜN KESİNKES KESİLMESİ GİBİ ANA MESAJLARSA ÇALIŞMANIN OKUYUCUYA VERDİĞİ OLDUKÇA NET KOORDİNATLAR. BUGÜN DEĞİLSE YARIN KESİNLİKLE OKUNACAK VERİMLİ BİR ÇALIŞMA…
-saldırıya uğramış siyasî gömleğini- göstererek mağdur ve mazlum olduğuna halkı
tanık etmiştir.
Başbakan kapalı kapılar ardında, tıpkı Züleyha’nın kapıyı kapatıp ardından
Yusuf ’u (a.s.) gayrımeşru bir ilişkiye davet
etmesi gibi derin devletten, örneğin ‘Ergenekon konusunda uzlaşmak’ gibi gayrımeşru teklifler aldığını, ancak bunu kabul etmediğini söylemiştir.”
Erdoğan’ın masumiyetine ve İslamî misyonuna inanan halkın ona duyduğu muhabbet ile Hz. Yusuf ’un (a.s.) babası Hz.
Yakup’un (a.s.) hassasiyeti arasında kurulan
bağ ise metaforik bir zirve… Zira Hz. Ya-
100
ekim 2014
kup’un (a.s.) gözlerinin açılması misali İslam
dünyasının da gözlerini açması, Erdoğan’ın
gömleğinin kokusuna, yani mahiyetine bağlanmış. O kokuyu alan İslam dünyasının
gözlerini bambaşka bir döneme açması ve
yaklaşan doğum ise sürpriz final…
Tabiî çalışma, “baştan sona fenomen ve
kusursuz bir Erdoğan” tipolojisi de yaratmıyor doğrusu. Erdoğan’ın çoğu noktada ve
özellikle de mevcut güçler arası diyaloğun
salvolarını bertaraf etmekte birçok özgüven
hatası yaşadığı vurgulanıyor ve “Süreç içinde Erdoğan’ın en büyük hatası da mevcut
harekete ‘Telefonum size 7/24 açık!’ demiş
olmasıdır!” deniliyor. “İşte sürekli dinlenilen
Çalışmada, özellikle İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanlığı sürecinde geliştirdiği
“iletişim kapasitesi, şahsına ait ‘vasat yüz’ ve
‘kendi olmak’ kodları” üzerinden güçlenen
liderlik karizması ve hedefte sabitkadem
eden dolaysız yapısıyla “Yeni Türkiye”yi
omuzlarında yükselten “dönüşüme açık
Erdoğan” resmediliyor ve sırasıyla birbirini
tetikleyecek olası adımların beklenen vuslatı
getireceği işaret ediliyor.
Bir “sivilleşme kronolojisi” olarak betimlenen “Erdoğan kronolojisi” bu mantıkla
işlenirken, AK Parti’nin de hâlihazırda
“muhafazakâr demokrasi”nin içinin doldurulması adına ve siyasal/kültürel (sosyopolitik) zemin üzerinden taşıdığı “esneme
payı” sebebiyle çok ciddi bir imkân olduğu
vurgulanıyor.
“Kürt Açılımı” ve Suriye eksenli sıcak havza üzerinden meydana çekilmeye çalışılacak
olan Türkiye’nin “mutfak ülke” konumunu
maksimum ölçekte ve stratejik düzeyde
değerlendirebilmesi, “politik dindarlığın
küreselleşmesi” gibi bir gizli tehdidin önünün kesinkes kesilmesi gibi ana mesajlarsa
çalışmanın okuyucuya verdiği oldukça net
koordinatlar. Bugün değilse yarın kesinlikle
okunacak verimli bir çalışma…
haberajanda
Toplum
B
Aytekin Atasoyu
[email protected]
İREYSEL düşünceye
sahip olanlar, sahip oldukları paradigma ve bu
paradigmayı oluşturan
parametreleri etkin bir
şekilde kullanarak olaylar
ve olgular üzerinde derin
muhasebe yaparken,
kitlesel düşünceye sahip
olanlarsa ya sahip oldukları paradigmayı dikkate
almazlar ya da bu paradigmanın tek bir parametresini dikkate alarak sığ bir
değerlendirmeyle hareket
ederler. Çoğu zamansa
sığ bir değerlendirme dahi
yapmadan kitlesel düşünceyi yönlendirenlerin
çizdiği istikamette hareket
etmeyi seçerler.
Kitlesel
düşüncenin şehveti
ŞİDDET ortaya çıktığında kontrol etmek zordur ve şiddetin
yıkıcılığı çok fazladır. Bireysel düşünceye sahip olanlar, rasyonel düşünebildiklerinden ötürü yanlıştan dönme noktasında tereddüt etmezler. Fakat kitlesel düşünceyle hareket
edenlerin düşünceleri tutucu olduğundan, onlar yaptıkları
yanlışlardan dönmek yerine yanlışı ısrarla savunurlar.
adalet istemek için sokağa
dökülenler, yaşadıkları
duygu kabarması sonucu
çabuk manipülasyona
maruz kaldılar ve bunun
sonucunda da adavet
duyguları, adalet duygularını kısa sürede bastırdı.
Kitlesel düşünceye
sahip olanlar duygularını
abartılı bir şekilde yaşadığından, oto kontrol, kitlesel düşünceyle hareket
edenlerde zayıftır. Bireysel
düşünceye sahip olanlar
duygularını mantıklarıyla
beslediklerinden, oto
kontrol, bireysel düşünceye sahip olanlarda çok
daha güçlüdür.
Kitlesel düşünceyle
hareket edenler telkine
açık olduklarından ve
çok çabuk tahrik olabildiklerinden ötürü sıklıkla
manipülasyona maruz kalabilmektedirler. Bundan
dolayı kitlesel düşünceyle
hareket edenler çabuk
ikna edilebilirler. Bireysel
düşünceyle hareket edenlerde ise bu durum görülmez. Kitlesel düşünceyle
hareket edenler çabuk
manipüle edilebildiklerinden dolayı çok çabuk
şiddete yöneltilebilmektedir; çözüm yolu olarak
şiddeti seçebilmektedir
bu gruptakiler.
Şiddet ortaya çıktığında
kontrol etmek zordur
ve şiddetin yıkıcılığı çok
fazladır. Bireysel düşünceye sahip olanlar, rasyonel
düşünebildiklerinden ötürü yanlıştan dönme noktasında tereddüt etmezler.
Fakat kitlesel düşünceyle
hareket edenlerin düşün-
Kitlesel düşünceye sahip
olanlar duygularını abartılı bir
şekilde yaşadığından, oto kontrol, kitlesel düşünceyle hareket
edenlerde zayıftır.
celeri tutucu olduğundan,
onlar yaptıkları yanlışlardan dönmek yerine yanlışı ısrarla savunurlar.
Bireysel düşünenler
için adavet duygusu,
adalet duygusunun önündedir. Onun için kitlelerdeki düşmanlık duygusu,
adalet duygusunu çoğu
kez zedeler. Bireysel düşünceye sahip olanların
mutlak manada önderleri
ve liderleri yoktur. Fakat
kitlelerin her şart ve
koşulda destekledikleri
önder ve liderleri vardır.
Kitlelerin bu özelliklerini
bilenler, kendi siyasî veya
ideolojik düşüncelerini
hayata geçirebilmek için
kitleleri kullanmaktan
çekinmemektedirler.
Kitleler içerisinde bireysel
düşünen kişiler kitlelerin
karakteristiğini değiştirebileceğinden, kitleyi
yönlendirenler, bireysel
düşünenleri kitlenin
dışına iterler ve kitlenin
bu kişilere karşı nefret
duygusu gütmesi için
bireysel düşünebilenlere
“aforoz edilmiş lanetli”
muamelesi yapmaktan
çekinmezler.
Kobani’ye destek
vermek aracıyla yapılan
gösteriler kitlesel düşünce
ile gerçekleştirildiğinden
sonuçları da korkunç
oldu. Derinlikli muhakeme etmeden sokağa
dökülen kitleler Kobani’ye
destek vermek isterken,
kitleleri yönlendirenler
tarafından yapılan açıklamalarla duygu kabarması
yaşamış, oto kontrolü
yitirmiş, bunun sonucunda da yıkıcı eylemlere
başvurmuşlardır.
Kobani’ye destek
vermek için sokağa inen
kitleler, özellikle sosyal
medya üzerinden yapılan yayınlarla manipüle
edilmiş, manipülasyon
tahrik doğurmuş, bunun
sonucunda da şiddet ortaya çıkmıştır. Kobani için,
IŞİD’ci diye, kurban eti
dağıtan çocuk yaştaki
delikanlılar linç edildiler.
Bu ve buna benzer olaylar sonucunda 40’tan
fazla vatandaşımız can
verdi. Kitlenin tahrik
edilmişlik düzeyi, kitleyi
yönlendirenlerin istediği
oranın çok üzerine çıkmış,
eylemlerin doğurduğu
sonuçlarsa Kobani’deki
dramı gölgeleyen boyuta
ulaşmıştı. Öyle ki, kitlelerin önder ve lider olarak
gördüğü aktörlerden
ardı ardına mesajlar ve
açıklamalar geldi. Gelen
açıklamalar, kitleler üzerindeki etkisini hemen
gösterdi ve yıkıcı eylemler
sonlandırıldı.
Eylemler sonucunda
Hükümet, kamu düzeninin bozulduğunu dile
getirdi ve daha sonra
olabilecek olaylarda kamu
düzeninin bozulmasını
önlemek için birtakım
tedbirler alma yoluna gitti;
bu konuda yasal düzenlemeler yapıldı. Peki, bunlar
kamu düzeninin bozulmaması için yeterli mi olur,
yoksa yeni reaksiyonlar mı
doğurur? Bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz,
fakat kanımca Kobani
eylemleri gibi kitlesel
düşüncenin Everestleştiği
eylem türlerine karşı, yıkıcılığı önlemek için bireysel
düşünceyi öne çıkaracak
önlemler alınmalıdır.
Çünkü kitlesel düşüncenin
şehveti, bireysel düşünceyi esir alamaz.
ekim 2014
101
haberajanda
Aliya
Bazı yerler vardır
ki, “doğası” gereği
bir “imkân” olmayan,
ancak ya ilahî takdirle
seçilmiş yer olma özelliğine haiz Mekke gibi
veya insanın kaderinin bir özellik armağan
ettiği “Sarayevo” gibi
“coğrafya yetimi” olan
yerlerdir. Dolayısıyla
yeryüzünde coğrafyası, doğası gereği tarih
yazdırtan, insanını hafıza kılan “bağışlanmış
yerler” yanında, bir
de üretilmiş ve emek
verilerek inşa edilmiş yerler vardır. İşte
Bosna, hak edilmiş bir
emeğin ürünü ve Aliya İzzetbegoviç de bu
emeğin alın teri olan
büyük “Bilge Kral”dır.
SON KALE:
ALIYA
Kıta teorisi
Y
102
ekim 2014
ERYÜZÜNÜN “tek parça/bütün” olduğu ve zamanla
“parçalar/kıtalar” haline dönüştüğü söylenir. Coğrafyanın
doğası ile insanın doğası arasındaki etkileşim, neredeyse
“coğrafya insanı” diyebileceğimiz tipolojileri inşa edecek
kadar güçlüdür. Antropoloji, jeoloji ve sosyolojinin
bize anlattığı insan, “anasına çekmiş çocuk” çekiminde
coğrafyayı “ana” unsur kılar.
Servet Hocaoğulları
[email protected]
>> Coğrafî konumu gerçek hikâyelerin
kavşak noktası/köprüsü olan “yerler” vardır ki zenginliğini “tabiatına” borçludur:
Kıtalar köprüsü Türkiye, denizler köprüsü
Mısır, petrol zengini Ortadoğu, okyanuslar
üssü Japonya gibi…
Ancak bazı yerler de vardır ki, “doğası” gereği bir “imkân” olmayan, ancak ya
ilahî takdirle seçilmiş yer olma özelliğine
haiz Mekke gibi veya insanın kaderinin
bir özellik armağan ettiği “Sarayevo” gibi
“coğrafya yetimi” olan yerlerdir. Dolayısıyla yeryüzünde coğrafyası, doğası gereği
tarih yazdırtan, insanını hafıza kılan “bağışlanmış yerler” yanında, bir de üretilmiş
ve emek verilerek inşa edilmiş yerler vardır.
İşte Bosna, hak edilmiş bir emeğin ürünü
ve Aliya İzzetbegoviç de bu emeğin alın
teri olan büyük “Bilge Kral”dır.
Bosna aslında bir başka coğrafyanın,
tarihin ve olayların -şemsiye olarak İslam,
şemsiyenin kulpu olarak Osmanlı’nınemaneti olan bir bölge iken ve Osmanlı
Anadolu’ya çekilmiş, çekilirken de çekildiği yerleri unutmuş -hatta inkâra bile hazırlanan- bir “ihanet” içinde iken, Aliya dünyaya “Selamunaleyküm” demiştir (1925).
Bosna medeniyet kıtasının sınırdaki son
kalesi olarak terk edilip, Aliya kendisi için
tek umut parolası olan “Allahu Ekber… La
ilahe illa Allah ve esselamu aleykum” sözleri sebebiyle genç yaşta hapse mahkûm
edilirken, ana kucağı dediği Türkiye’de de
-nasıl bir trajedidir ki- aynı sözler mahkûm
edilmek isteniyordu.
Aliya, İslam ve Osmanlı’nın çekildiği sınırda bir avuç Müslüman ile Tevhid bayrağını dalgalandırmaya çalışırken, iki dünya
savaşı görmesine rağmen en büyük savaş
olan kendisi ile savaşı kazanmış, özgür ve
özgüveni olan bir İslam âlimi idi. Kişiliği
tek başına bir ümmet, savunduğu topraklar
tek kıta ruhu taşıyordu.
Allah dilediğini seçer
Coğrafyanın, tarihin ve olayların avantajına sahip olmadığı halde özgürlüğün, özgünlüğün ve özgüvenin kanatlarını takan
Aliya, hiçbir İslamî ekol veya kurumsal
havza damarından beslenmemesine rağmen sadece kulluğunu Allah’a teslim etmiş
olmanın nimeti Kur’an talebesi olmanın
kendisine kazandırdığı kavrayışla “İslam
Deklarasyonu” ve “Doğu-Batı Arasında
İslam” isimli eserlerinde İslam dünyasının
mevcut durumunu analiz ediyor ve Kur’an
merkezli ihya ve inşa için yol haritası sunarken küresel aklın taşeronluğunu üstlenen bir aydın değil, evrensel değerlerin
insan odağında özüne kavuştuğu, hikmet
ehli birinci sınıf bir bilge ve lider olduğuna önce düşünce, sonra da siyaset alanında
tanık ettiriyor.
Osmanlı torunlarının medeniyet sınırı
olan Bosna’yı ve daha da acısı insanı terk
ettiği bu hudutta bırakan Batıcı yöneticilerin Osmanlı’ya dair geçmişlerinden utanarak Batı’dan özür diledikleri bir süreçte
Batı karakolu olduğunu ileri süren Sırplar
tarafından Aliya’ya, Osmanlı’yı ve dolayısıyla İslam Devleti ile hilafeti yeniden tesis
etmek iddiasıyla önce tehditte bulunulmuş,
daha sonra Müslümanlara soykırım yapılması durumunda bunun müsebbibi olarak
(Batı’ya itaat etmemek en büyük suç ya)
ilan edileceği söylenmiştir.
Aliya, tarihin kaydedeceği kahraman olmanın koşullarını yerini getirirken ve Batı
tarafından ilan edilecek sahte kahramanlığı değil, sadece Allah tarafından razı olunmuş mümin olmayı asıl kahramanlık sayan
inançla geleceğe yürürken, Bosna halkı da
bu yürüyüşe eşlik etmenin bedelini yüzbinlerce şehitle vermiştir.
Allah dilediğini seçer…
Halk da seçer
“Bilge Kral Aliya’yı anıyoruz!” daveti
Sultanbeyli halkı ve onların seçtiği Başkan,
Sayın Hüseyin Keskin Bey tarafından kamuoyu ile paylaşılırken, kadim dostlarım
İsmail Kılıçarslan ve Yusuf Armağan kardeşlerim -ki bana göre son kalenin en sadık
gönüllü askerleri ve mektup elçileri- , Hocamız Aliya için birlikte Fatiha okumak
ve onu zikretmek için beni de aralarında
görmek istediklerini ilettiler. Bense yakın
ekim 2014
103
haberajanda
Aliya
özlerdir. Bu incelikteki Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin kardeşimizi ve
onun vekili olduğu Sultanbeyli halkını tebrik ederim. Kuşkusuz geceyi organize eden
kültür birimi, Aliya’nın hayatını sahneleyen
tiyatro ekibi ve diğer isimsiz kahramanlar,
geceden hâsıl olan sevabın ve duanın çoğunu almışlardır. Zira hak ettiler.
Dolayısıyla “Hakk’a hizmet, halka hizmettir” ahlakındaki bir yönetimle Hakk’ı
gözeteni seçen halkın Aliya’yı anma gecesinde bir arada olması, “Allah dilediğini
seçer” inancı ile seçileni takdir edecek basirete sahip halkın seçiciliğini betimlemektedir.
Seçilmiş sözler
Aslında dergimizin baskıya gireceği
“son zaman” sınırlarını zorlayarak “Son
Kale: Aliya” notunu yetiştirmek ısrarımız
sebebiyle, seçilmiş sözler ve notlarla sınırlı
olarak bu yazıyı ancak kaleme alabildim.
Değilse, Aliya için çok ama çok daha fazla
zaman ve yerde konuşacağız. Aliya, yıllar
geçtikçe daha öz keşfedilecek ve daha fazla
ruhumuza hizmet edecektir.
Onu anma programında “seçilmiş sözler”e ilk vurguyu Yusuf Armağan yaptı ve
“Aliya’yı anlamak, ona ait seçici sözler
üzerinden yürümelidir” dedi. Ben bunu,
“Aliya’yı anlatmaktan çok, onu dinlemek,
anlamak gerekir ve bunu kolaylaştıran
yöntem de ona ait, bir anlamda ‘özün sözü’
niteliğinde sözlerinde odaklanmaktır” şeklinde bir tercüme yaptım.
Aliya, İslam ve Osmanlı’nın çekildiği sınırda bir avuç Müslüman ile Tevhid
bayrağını dalgalandırmaya çalışırken, iki dünya savaşı görmesine rağmen
en büyük savaş olan kendisi ile savaşı kazanmış, özgür ve özgüveni olan
bir İslam âlimi idi. Kişiliği tek başına bir ümmet, savunduğu topraklar tek
kıta ruhu taşıyordu.
zamanda Aliya’nın şehitlikteki mezarını
ziyaret etmiş olmanın onuru içinde heyecanlandım. Çünkü Aliya’yı tanıdığımda,
onun tarihe olan tanıklığı -Kur’an’da şehit,
şahit özüne sahiptir- sonlanmıştı. Yani bir
anlamda son kalede sıcak çatışma varken
yanında ol(a)mamış, ancak son kaleyi yıllar
sonra ziyaret ederken içine çekilip ağlayan
104
ekim 2014
çocuk masumluğuna sığınmaya çalışmıştım.
Samimiyetle bir cümle kurmak isterim
ki, biraz da insanın kalitesi, “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” tadındaki hatırlatmada... Aliya’yı hatırlayan
kalpler, kimliğini korumak sancısı çeken
“Bizim, düşmanlara sadece adalet borcumuz var”, “Korkmaktan çok yürümek için
sebeplerim var”, “Daha az Boşnak, daha
az Hırvat, daha az Sırp, daha çok ‘insan’
olmak” gibi özün sözleri sadece birkaç örnekti. Armağan, Aliya’nın bu “özün sözü”
seçkisindeki muhatabının insanlık ve aile
olduğunu, bu muhataplara vasiyetin ihya
ve inşa edici kaynağının İslam oluşunu hatırlattı.
Kılıçaraslan ise, zaferi bekleyen tuzaklar
üzerinden ağır bedeller ödeyerek elde edilmiş Bosna bağımsızlığının, İslam’dan uzaklaştıran laik-seküler hesap içinde olanların
son dönemdeki ayak oyunlarından, gücün
tabiatıyla gelen olası derin devlet, mafya
parkurları, politik darbeler seçeneklerine
ait “gölge oyunları”ndan örnekler verdi. Bir
anlamda zafer sonrası savaş olan küçük ci-
Servet Hocaoğulları
hattan “asıl büyük savaş” olan nefisle mücadele savaşına dair bir panorama sundu.
Kılıçaraslan’ın, Aliya’yı anlamak noktasındaki “Aliya’yı Anlamaya Giriş” tadında
eser ve konuşmaların, liseli ve üniversiteli gençlerin belleğine uygun özetlerle bir
“Aliya Külliyatı” olarak hazırlanması teklifi, anmanın zekâtı olarak Sayın Başkan’a
bir “vazife” hükmüyle vasiyet edildi ki hak
ettiği büyük alkışı da aldı.
Bense girişte verdiğim çerçeve içinde, Aliya’yı “Bilge Kral” kılan koşulların,
coğrafî ve tarihî avantajlar üzerinden değil, her bir cümlesi savaşarak ve alın teri
ile elde edilmiş bir kazanım olması ekseninde tamamladım. Özellikle vahyin
Mekke’de, inşa sürecindeki üç temel ödev
olan “Kur’an merkezli olmak, hitabın ‘insanlık’ ufkunda dile sahip olması ve ehl-i
Kitap ile bir arada inşa etmek” şeklindeki
tavsiyesinin Aliya tarafından bir varoluş
vazifesi olarak Bosna’da nasıl çalışıldığına
dair örneklemelerimi sundum.
Kuşkusuz gecenin ana programı, tiyatro
ekibinin hazırladığı ve Aliya’nın hayatını
konu alan oyunun sahnelemesi idi. Kurgusu, metni, sunumu ve tabiî ki oyuncuların
performansı, ilçe sınırlarını aşan bir profesyonellikte idi. Aliya’yı oynamak değil, yaşamak isteyen bir samimiyette sahneye taşınması ise duygusal anları bilinçle besledi.
Programın önsözü olan protokol konuşmalarında ise, anma programında
konuşan Anadolu Yakası Bosna Sancak
Derneği Başkanı Serkan Şenay, organizasyonun düzenlenmesinde emeği geçen
herkese öncelikle teşekkür etti. Aliya’nın
liderliği ve Bosna’nın bağımsızlığı için
verdiği mücadeleler hakkında bilgiler veren Şenay, “Bosna’da yaşananları ve Aliya
İzzetbegoviç’i unutmayacağız” dedi.
Belediye Başkanı Hüseyin Keskin ise,
yaptığı konuşmada, “Kültür platformumuzu geçtiğimiz günlerde muhteşem bir
programla açtık. Bugün de ilk anma programımızı merhum Aliya İzzetbegoviç için
düzenliyoruz” dedi. Sultanbeyli’nin, Bosna
Hersek’in Jajce Belediyesi ile kardeş belediye çalışmaları yaptığını ifade eden Başkan Keskin, “Biz Bosna’yla ilgilenmeye
devam edeceğiz. Devletimizin kuruluşları,
Bosna’da olduğu gibi dünyanın her yerinde
aktif ” dedi.
Gecenin görkemi ise, son kaleyi ziyaret
eden Sultanbeyli halkı idi. Unutmayalım
ki anıları yaşatan “anmak” değil, anıyı her
“an” içinde anlamlandırmaktır. Sultanbeyli
sakinleri, programı hiçbir “an”ında yalnız
bırakmadılar.
ekim 2014
105
haberajanda
Psikoloji
Mehtap Kayaoğlu
[email protected]
Maalesef işkolikler kendi ailelerinden bile uzaklaşırlar. Ev halkı bu
durumdan şikâyet edecek olursa,
aslında onlar için çalışıp durduklarını dile getirirler. Ev halkıyla evde
zaman geçirecek olsalar, bir şeyleri
eksik yapmış duygusuna kapıldıkları için davranışlarına yansıyan
bu duygu, aile bireylerini de rahatsız etmeye başlar. Bir şeyleri unutmuş olma duygusu, onların tedirgin olmalarına neden olur. Kafa
dinlemek için yapılan her faaliyeti
zaman kaybı gibi algılarlar.
106
ekim 2014
“Madde” bağımlılık
İ
Şİ gücü hiç bitmeyen, işiyle yatan, işiyle kalkan, çalışmaktan yorulmayan insanlar gördünüz mü? Görmüşsünüzdür. Belki aynaya bakınca karşınızda,
belki başınızı kaldırınca çevrenizde...
Dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi
işiyle uğraşır işkolik. Üstelik alkol bağımlılığı veya bilgisayar başında saatlerce oyun
oynayan çocuğun skor sarhoşluğu gibi keyif
alarak uğraşır. Çalışma hayatını kendi işkolik standartlarına göre belirleyen bu kişinin
yaptığı en başarılı davranış, farklı hevesleri
olan diğer insanların uğraşılarıyla kurdukları
ilişkiyi zafiyet olarak tanımlamasıdır. Ofiste
geçen zamanlar, yirmi dört saat mesaisiyle
yatıp kalkmak, yaşam kalitesi ölçüsünün kazanç miktarıyla tanımlanmasına aldırmaksızın çevresindeki herkesi bir şeyin bağımlısı
olarak tanımlamak da bundandır.
İş hayatının rekabetçi tutumunun kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı mükemmeliyetçi
kişiliklerde daha fazla görülür bu durum. Her
yer rekabet, her ortam yarış alanı… Aslanın
midesinden alınmaya çalışılan rızık bir lokma
bir hırka miktarını yüksek gelir standartlarıyla geçmeye başlayınca, evin nafakasını temin
için yapılan faaliyetler, işkolik standartlarında
koşuşturan “yeni nesil personel” profilini ortaya çıkarmış oldu. Bu profilin en tipik özelliği
ise “nefes almaz şekilde çalışmak”…
Bağımlılık, psikolojik açıdan bakıldığında
“meşguliyet” demektir. Kişiyi meşgul eden
faaliyetleri içerir. Alkol, madde, sigara, bilgisayar vb. bağımlılıkların tamamının zemininde,
kişiyi meşgul edecek başka bir organizasyonun olmaması hali vardır. Bu tanımdan yola
da “iş” bağımlılık değil mi?
çıkıldığında işkolik insanlar, işleri ve çalışma alanları dışında başka hiçbir duruma
vakit ayırmadıkları için bağımlı grubuna
girmektedirler. Dolayısıyla işkolikliğin de
bağımlılık kapsamında düşünülmesi fikri
kulağı tırmalamadığı gibi, işkolik sınırlarda yaşayan kişilerin yakınları tarafından da
makul karşılanacaktır. Zira onlara göre çok
çalışan eşleri, çocukları veya yakınları tam
bir bağımlı görünümüyle iş hayatındadır.
Tatil bilmez, bayram bilmez, yaz demez, kış
demez ve hep çalışır.
İşkolik olmak psikolojik
rahatsızlıktır
İşkolik olmak psikolojik bir rahatsızlıktır.
Çünkü bu kişiler, gittikleri her yere işlerini
de taşırlar. İşlerini belirli bir süre yapamadıklarında eksiklik/noksanlık duygusu yaşarlar.
İşkolikler için, gittikleri her yere iş taşımak alışılagelmiş bir durumdur. Uzun saatler boyunca çalıştıktan sonra evine, hatta
tatil yerlerine bile işlerini taşıyabilirler. Geç
saatlere kadar iş yerinde kalır, eve gitmesi
gerektiğinde garip bir vicdan azabına yakalanırlar. Boş kaldığı zamanlarda yapmaları gereken pek çok iş olabileceği ve onları
ihmal ettikleri kaygısına kapılırlar. Bedeni
nerede olursa olsun, kalbi muntazaman iş
yerinde atar.
Diyeceksiniz ki “Çalışmak kötü mü?”,
değil. Ama “işkolik olmak kötü”. İşkolik
olmak, kişinin hayatındaki pek çok aktiviteyi ihmal ederek, sadece işle uğraşma halidir. Her insanın değişikliğe, farklı işlerle
uğraşmaya, farklı sosyal ilişkiler yaşamaya
ihtiyacı vardır. İşkolikler tüm diğer insanî
ihtiyaçlarını bir kenara iterler ve sadece çalışarak kendilerini var ederler. Çalışmadıkları zaman bir şeyleri eksik yapıyorlarmış
duygusuna kapılırlar. Asla eksik ve noksan
kabul etmezler. İşlerini iyi yapmak için her
dakikayı değerlendirirler. Birazcık ara verecek olsalar suçluluk duyarlar.
İşkolik tutum babadan
oğula geçer mi?
İşkolik ebeveynlerin çocukları da işko-
liklik tehdidi altındadır. İşkolik ebeveyn,
çocuklarını kontrol altında tutmayı ve onlardan, yapabileceklerinin en mükemmelini
yapmalarını bekleyebilir. Bu tür davranışlar
çocukların da işkolik olmalarına neden olabilir.
Bu, genellikle işkolik anne babaların
çocuklarında sosyal öğrenme yoluyla görülebilir. Çünkü bu insanların kendilerine
ayırdıkları zaman çok azdır. Ailece aktiviteler, sosyal faaliyetler, tatil gibi eğlenceli
gezmeler yapmazlar. Çocuk böyle bir ailede
büyüdüğünde normal hayatın bu şekilde işlediğine inanır. Aileden gördüğünü taklitler.
Çevrenizde de görürsünüz; danışanlarıma arada sırada gezmeye gitmelerini, yürüyüş yapmalarını, kendilerine zaman ayırmalarını söylediğimde en çok duyduğum
tipik cümle şu oluyor: “Hocam biz aileden
böyle görmüşüz. Benim rahmetli babam 65
yaşında öldü. Öldüğü güne kadar hep çalıştı. Bir gün bile tatil yapıp kendine zaman
ayırmadı.”
Nefes almadan çalışmayı
maharet sayar işkolik
Mola verdiğinde suçluluk duyan bu insanlar, uyku, yemek, sohbet, eğlence, dinlenme gibi en insanî ihtiyaçları bile gerçekleştirmedikleri için genellikle yalnızlaşırlar.
Kendilerine ve sosyal faaliyetlere zaman
ayırmadıkları için evle iş arasında yaşarlar.
Farklı etkinliklere yatırım yapmadıkları için
samimi arkadaşları olmaz. Çevreleri kalabalık görünür ama gerçek dostluklara zaman
ayırmadıkları için iç dünyalarında yalnızdırlar.
Maalesef işkolikler kendi ailelerinden
bile uzaklaşırlar. Ev halkı bu durumdan
şikâyet edecek olursa, aslında onlar için çalışıp durduklarını dile getirirler. Ev halkıyla evde zaman geçirecek olsalar, bir şeyleri
eksik yapmış duygusuna kapıldıkları için
davranışlarına yansıyan bu duygu, aile bireylerini de rahatsız etmeye başlar. Bir şeyleri unutmuş olma duygusu, onların tedirgin olmalarına neden olur. Kafa dinlemek
için yapılan her faaliyeti zaman kaybı gibi
algılarlar.
Böylesi kimselerle genellikle her meslek
alanında görülmekle birlikte, özellikle devlet
yönetiminde, siyasette, sağlık, medya, tekstil
ve bilgisayar/bilişim sektöründe daha fazla
karşılaşıyoruz gibi geliyor bana. Belki benim
çalıştığım vakalar o sektörlerden olduğu için
böyle düşünüyor da olabilirim elbette.
Tedavisi var mı?
İşkolik olmanın tedavisi var. Fakat kişinin
önce işkolik olduğunu kabul etmesi lazım.
Kişi bu durumun içindeyse ve yardım almak
istiyorsa, işkolikliğe neden olan duygusal
bağlantı ve altında yatan içsel ihtiyaçlar bulunur ve tolere etmesi sağlanır. Böylece kişi,
işkolik olmaktan kurtulur.
Ayrıca “Ölüp gidersem ne olacak?” diye
düşünmek çok işe yarıyor. Her işi kendisinin yaptığını düşünen ve hiç taviz vermeden
çalışan insanlar, kendilerine bu soruyu sorsunlar lütfen. Bitmek tükenmek bilmeyen
işleriniz siz ölünce ne olacak? İlle de her şey
yolunu bulacak, birileri sizin yerinize bu işleri yapacak. Öyleyse siz niçin hayattayken,
hayatta olmanın diğer sosyal ve keyifli nimetlerinden istifade etmeyesiniz?
İşler bitmez, ama çocuklar büyür. Ancak
büyümesine eşlik edemediğiniz evladınız,
sizden uzaklaşarak büyür. İşler bitmez, ama
insanlar yaşlanır. Elini tutup yürüyeceğiniz
eşiniz, elini tutsanız da yürüyemeyecek kadar yaşlanır bir gün. Ve işler bitmez, ama siz
bitersiniz…
Çalışkan olmak suç mu? Çalışkan olmak
suç değil tabiî, fakat unutmamalısınız ki
çalışkan olmakla işkolik olmak arasında
ciddi farklar vardır. Çalışkan kişi, işlerini
tamamlamak için gerekeni yapar, çalışmalarını toparladıktan sonra dinlenmek
için evine, arkadaşlarına gider; arada sırada
uzun saatler boyunca çalışması gerekse bile
bunu geçici dönemler için planlar, hedeflediği programı tamamladıktan sonra kendisine ve ailesine zaman ayırabileceği tatlı
formdaki çalışma prensiplerine tekrar geri
döner.
Yaşamın size sunduğu türlü nimetlerden
istifade edebilmeniz dileğiyle…
ekim 2014
107
haberajanda
Teknoloji
Bugün toplam üretilen enerjinin
aydınlatmaya kullanılan payı ülkemizde yüzde 20 iken ABD’de yüzde
17’dir. 1 yıllık kullanım süresi içinde
25W’lık bir LED lamba ile 25W’lık bir
akkor lamba kıyaslandığında yüzde
80 oranında bir kazanç elde edilir ve
toplam 8,48 kilogram karbondioksit
(CO2) salınımına engel olunmuş olur.
***
Ülkemizde de 2008’den itibaren
Enerji Bakanlığı, EN-VER adlı proje
ile enerji verimliliği için bir kampanya başlatmış ve tasarruflu lamba
kullanımını teşvik etmişti. Şimdi
LED teknolojisinin yaygınlaşması ve
ucuzlaması ile bu alanda da teşviklerin verilmesi gerekmektedir. LED
kampanyası, Türkiye’nin 2023 enerji vizyonuna da uygun düşecektir.
Günümüzde yeni ışık kaynağı veya
önemli bir teknoloji elemanı olarak
LED’ler, artık hayatımızın ayrılmaz
bir teknoloji ürünü olacaktır.
108
ekim 2014
LED
TEKNOLOJİSİNİN GELİŞİMİ VE
YAYGINLAŞMASI
Dr. Nurettin Alabay
[email protected]
B
UGÜNLERDE her yerde kullanıldığını gördüğümüz LED (Light
Emitting Diode), aslında tesadüfen bulunduğuna dair pek çok rivayet olan bir ışık diyottur. LED, yeniçağın ekonomik ve uzun ömürlü
bir enerji elemanıdır. Bir aydınlatma elemanı olarak tanımlamak
çok basit olabilir, çünkü elektronik aletlerin ve pek çok sektörün
şekil ve tasarım değişikliğini sağlayan önemli bir buluştur. Getirdiği şekil değişikliklerinin yanı sıra, son derece uzun ömürlü, darbe direnci yüksek ve oldukça düşük enerji tüketimine sahiptir.
>> Yarı iletken, silikon maddeden yapılan,
diyot temelli, ışık yayan bir elektronik devre elemanı olan LED, 1920’lerde Rusya’da
icat edildi ve 1962 yılında Amerika’da pratik
olarak uygulanabilen elektronik bir bileşen
haline getirildi. Oleg Vladimirovich Losev
adlı bir radyo teknisyeni, radyo alıcılarında
kullanılan diyotların ışık yaydığını tesadüfen
fark etti ve 1927 yılında bir Rus gazetesinde
LED hakkındaki buluşlarını yayınladı.
LED, üzerinden akım geçtiğinde, ışığın
temel parçası olan fotonu açığa çıkararak
ışık verir. LED şebekeye bağlı iken, doğru
çalışma akımını sağlamak için kontrol gerektirir. LED’in verimi, artan sıcaklık ile
azalır. İyi bir ısı dağılımı düzgün çalışması
için önemlidir. 50 bin saatlik ortalama ömrü
ile LED’ler, uzun çalışma süreleri için uygundur. Kontrol elemanlarına doğrudan ve
hızlı tepki verebilirler.
LED’lerin gelişiminde daha kompakt şekiller, daha yüksek bir ışık akışı ve daha iyi
ışık etkinliğinin yanı sıra, daha ekonomik
bir üretim süreci üzerinde de çalışmalar devam etmektedir.
Bu gelişim sürecinde bir başka amaç da
üretim ile ilgili renk farklılıklarının azaltılmasıdır. Üreticiler, ışık akışı ve hâkim dalga
boyunda LED sıralamak için, onlara kod ve
bir derece verirler. Bu sıralamaya “binning”
denir.
LED’ler dar bant radyasyonu üretirler.
Işık yoğunluğu azaldıkça renk sıcaklığı sabit
kalır. Aydınlatma için kullanılan LED’ler,
UV (ultraviyole) veya kızılötesi radyasyon
üretemezler.
Gerilim katot ve anot uygulandığında,
LED bariyer tabakasına ikinci ışığı yayar.
Elektronların enerji seviyesi fotonlar yoluyla değiştirilebilir. Üretilen ışığın dalga boyu
yarı iletken malzemelere bağlıdır.
LED’ler, germanyum veya silisyum maddesine galyum fosfit veya galyum arsenit
fosfit enjekte edilmesiyle elde edilir.
LED’e doğru yönde polarma uygulandığında oluşan elektron ve oyuk hareketi, birleşim yüzeyinde ışık meydana getirir.
Standart LED’lerde, normal diyotlarda
olduğu gibi anot ve katot olmak üzere iki uç
bulunur ve devreye doğru polarma altında
bağlanırlar.
LED’in ayaklarından uzun olanı -veya içteki küçük parça- anottur. LED’ler ortalama
2 voltluk besleme geriliminde maksimum 30
mA akım sınırında çalışmalarına rağmen, bu
sınır zorlanmamalı ve ortalama 20-25 mA
civarında çalışmaya tâbi tutulmalıdır.
Üç renkli LED’lerde LED (tri-color
LED), katot ucu ortak kullanılmak üzere
toplam üç bacak bulunur. Bu tür LED’ler,
yeşil ve kırmızı olmak üzere iki adet LED
birleşiminden oluşsa da yeşil ve kırmızı bir
arada kullanıldığında sarı renk de oluşacağından üç renkli LED olarak anılırlar.
1990’lı yıllarda mavi renkli LED’lerin
keşfiyle birlikte, kırmızı-yeşil-mavi (RGB)
birleşiminden -beyaz dâhil- tüm renkler elde edilmiştir. Bugünkü LED’ler tüm
renklerde olabilmektedirler. Kırmızı, yeşil
ve mavi LED’ler, farklı ışık yoğunluklarını
ayarlamak için kontrol edilebilir.
LED teknolojisi neden
önemli?
Enerjinin sadece yüzde 2’sini ışık olarak
yayan geleneksel ampuller, watt başına 16
lumen, floresan lambalar ise 70 lm/Watt
ışık yayarken, mevcut LED aydınlatmalarsa
300 lm/Watt gibi etkileyici bir performansa
sahiptirler. Dünya genelinde üretilen elektriğin yaklaşık yüzde 25’inin aydınlatma için
harcandığına dikkat çekilmekte ve LED
teknolojisi sayesinde ciddi ölçüde tasarruf
sağlanacağına inanılmaktadır.
Bugün toplam üretilen enerjinin aydınlatmaya kullanılan payı ülkemizde yüzde 20
iken ABD’de yüzde 17’dir. 1 yıllık kullanım
süresi içinde 25W’lık bir LED lamba ile
25W’lık bir akkor lamba kıyaslandığında,
yüzde 80 oranında bir kazanç elde edilir ve
toplam 8,48 kilogram karbondioksit (CO2)
salınımına engel olunmuş olur.
LED teknolojisinin, gelecekte elektriğe
erişimi olmayan yaklaşık 1,2 milyar insanı da karanlıktan kurtarması ümit ediliyor.
Güneş enerjili LED aydınlatmaların, gaz
lambalarından doğada yakılan odun ateşine
kadar farklı kaynakların kullanıldığı aydınlatmaların yerini alması bekleniyor.
Temiz aydınlatma teknolojileri geliştiren Lumina Project ağının kurucusu Evan
Mills’e göre, bir kiraz büyüklüğündeki LED,
çok düşük enerjiyle 100 gaz lambasına eşit
aydınlık oluşturabilir.
Aydınlık için fosil yakıtlardan yararlanılması, her yıl 4 milyon insanın ölümüne
neden olan hava kirliliğine neden oluyor.
LED’lerin az gelişmiş ülkelerde bu sorunun
önüne geçebilmesi için hızla düşen LED fiyatlarının daha da düşmesi gerekiyor. Gelişmiş ülkelerdeki gibi enerji altyapısına sahip
olmayan ülkeler, güneş enerjili LED sayesinde gündüzleri bataryalarda depolanacak
enerjiyle geceleri beyaz LED ile aydınlanabilecekler.
İstanbul Teknik Üniversitesi Enerji Planlaması ve Yönetimi Anabilim Dalı Başkanı
Prof. Dr. Sermin Onaygil’e göre enerji tüketimindeki artış oranı yıllık yüzde 4,3 olarak
açıklanan Türkiye, enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 75’lik bölümünü dış kaynaklardan
sağlayan bir ülkedir. Yüzde 97’si ithal edilen
doğalgazın yaklaşık yüzde 50’lik bölümü
elektrik enerjisi üretiminde kullanılmaktadır. Türkiye’de de genel enerji tüketimi
içinde elektrik enerjisinin payı sürekli artmaktadır.
1970 ile 2008 yılları arasındaki artış oranı
ortalama yıllık yüzde 8,7 olarak açıklanmaktadır. Artan elektrik enerjisi talebinin
karşılanabilmesi için mevcut kurulu enerji
üretim sistemlerinin 2020 yılına kadar en
az iki katına çıkartılması gerektiği de ifade
edilmektedir. Aydınlatma sistemleri, elektrik enerjisi tüketen tesisatlardır. Üretilen
enerjinin en az yüzde 20’sinin aydınlatmada kullanıldığı bilinmektedir. Enerji temininde, özellikle elektrik enerjisi üretiminde
yaşanan sorunlar göz önüne alındığında,
aydınlatmada gerçekleştirilebilecek enerji
tasarrufunun önemi kendiliğinden ortaya
çıkmaktadır.
ekim 2014
109
haberajanda
Teknoloji
Aydınlık için fosil yakıtlardan yararlanılması, her yıl 4 milyon
insanın ölümüne neden olan hava kirliliğine neden oluyor. LED’lerin az
gelişmiş ülkelerde bu sorunun önüne geçebilmesi için hızla düşen LED
fiyatlarının daha da düşmesi gerekiyor. Gelişmiş ülkelerdeki gibi enerji
altyapısına sahip olmayan ülkeler, güneş enerjili LED sayesinde gündüzleri bataryalarda depolanacak enerjiyle geceleri beyaz LED ile aydınlanabilecekler.
LED’in kullanım alanları
Aydınlatma
Günümüzde, hâlihazırdaki cadde, sokak,
park, karayolları ve yerleşim yerlerindeki dış
aydınlatmalarda genellikle metal halinde
ve cıva buharlı armatürler ve projektörler
kullanılmaktadır. LED’li dış aydınlatmayla
yaklaşık yüzde 75’lere varan elektrik enerjisi tasarrufu kısa bir sürede LED sisteminin
yatırım masraflarını karşılayacaktır. 50 bin
saate ulaşan uzun kullanım ömürleri, düşük
enerji tüketimi, azaltılmış karbondioksit
(CO2) salınımı, düşük bakım maliyetleri ve
açısı ayarlanabilir beyaz ışık vermeleri, LED
sistemlerini dış aydınlatmalarda da kullanımı hızlı bir şekilde yaygınlaştırmıştır. Hatta
yavaş yavaş iç aydınlatma için ürünler de geliştirilmeye başlanmıştır.
LED’lerde mavi ışığın kullanılabilmesi
ile kırmızı-yeşil-mavi (RGB) aydınlatma
110
ekim 2014
mümkün olmuş ve birçok sektörde uygulama alanı bulmuştur. Özellikle aydınlatma,
sinyalizasyon ve mimarî aydınlatma alanlarında diğer ışık kaynaklarının yerini hızla
almaya başlamıştır. LED’lerin düşük enerji
sarfiyatının en önemli nedeni de kayıplarının az olmasıdır. Ayrıca ömürleri oldukça
uzun olan bu diyotlar, diğer ampuller gibi
flaman taşımadıklarından dolayı hemen her
koşulda sorunsuz kullanılabilirler. Bugün
ulaşılan aydınlatma değerleri, beyaz renk
için 140 lumen/Watt gibi oldukça yüksek
bir değerle floresan lambaları geçmiş bulunmaktadır. Bazı prototiplerde 180 lumen/
Watt oranına ulaşılmıştır. LED’ler üzerlerine, yaydıkları ışığın frekansı ile aynı veya
daha yüksek bir frekansta ışık düşürüldüğünde fotodiyot özelliği gösterirler.
LCD ekran
Kyocera firması, geliştirdiği LCD ekran-
larda konvansiyonel soğuk-katot floresan
lambalar yerine LED kullanılarak ekranın
arka ışıklandırma sistemini sağladı. Bu tür
ekranlar, günümüzde endüstriyel uygulamalarda, fabrikalardaki büyük üretim kontrol
ekranlarında, medikal sistemler gibi geniş ve
sağlıklı görüntü verebilen ekran uygulamalarında büyük avantaj sağladı. Çünkü bu tür
LCD ekranlar, LED teknolojisi sayesinde
kurşun ve cıva gibi zehirli maddeler içermemekte, çevirici (inverter) gerektirmemekte,
cam tüpler içermediğinden yüksek kararlılık
ve yüksek tepkime gücü sınaması ile birlikte
daha az ısı yaymaktadırlar.
Tıp
Zararlı ultraviyole (UVA-UVB) ışını veya
kızılötesi ışın içermeyen LED, deriden emilen ışık enerjisi ile hücre aktivite ve metabolizmasını uyarır. Kırışıklık oluşumunda,
ciltte bulunan kolajen liflerde önemli rol
oynar. İlerleyen yaşla birlikte bu lifler azalır ve yapıları bozulur. Kolajen üretimini
arttırdığı gösterilen kırmızı LED ışığı, cilt
yenileme tedavisinde etkinliği kanıtlanmış
bir yöntemdir. Mavi LED ışığı ise akne tedavisinde tercih edilmektedir. Alman bilim
adamlarının yaptığı araştırmaya göre, her
gün haftalık periyotlarla yüksek şiddetteki
LED ışığına maruz bırakılan insanlarda kırışıklıkların azaldığı saptanmıştır.
Dr. Nurettin Alabay
Seracılık
Bitkiler, çeşitli dalga boyundaki ışığa karşı
insanlardan farklı bir duyarlılığa sahiptirler.
İnsan gözü tarafından görülebilen ışığın
sadece bir kısmı -400 ile 700 nm arasında
dalga boyuna sahip olan ışıklar- bitkilerin büyümesine (fotosentez) yardımcı olur.
Theodore Engelmann, ışık spektrumu ile
fotosentez arasındaki ilişkiyi bilimsel olarak
deneylerle kanıtlamıştır.
Sera ve çiçek yetiştiriciliğinde bitkilerin
olgunluk derecelerine göre farklı renkte
LED kullanılmaktadır (Led Grow Light,
LGL). Yetiştirme ışıklarını iç mekânda kullanmak için dikkatlice incelemek gerekir.
Çünkü bu, seracılık girişimini başarıya ulaştırabilecek en önemli etkendir. Eğer olgun
bir domates ağacınız varsa veya meyve ve
çiçek gibi şeyler üretmek ya da bitkinin düzgün şekilde serpilmesi isteniyorsa, kırmızı/
turuncu spektrumu kullanılmalıdır.
LED, akıllı ev ve şehirlerin
ana ürünü olacak
Sıvı kristal ekran (LCD) teknolojisinin
gelişmesini sağlayan LED, mobil cihaz ve
televizyon gibi elektronik ürünlerde çok
büyük gelişim yaşanmasını sağladı. Akıllı
telefonlarda kullanılan ve flaştan televizyon
aydınlatmalarına, hatta dekor ışıklarına kadar yayılan LED, hayatı kolaylaştırmasının
yanı sıra elektronik cihaz tasarımlarında da
etkin bir rol oynadı.
ABD Enerji Enformasyon İdaresi’nin
verilerine göre LED’ler, ampullere oranla
30 kat daha uzun ömürlü. Mevcut LED
ampullerin birçoğu, 50 bin saate kadar kullanım süresine sahip. Bu süre, her gün 4 saat
açık tutulması halinde bir ampulün 17 yıl
kullanılabileceği anlamına geliyor.
Enerji etkinliğini ve yeşile uyumu esas
alan binalarda kullanılan LED, yavaş yavaş
sokak aydınlatmalarının da yerini alıyor.
Araştırma firması Navigant’a göre, 2014’te
şehirlerin aydınlatılması için 13,2 milyon LED ampul kullanılırken, bu sayının
2023’te 116 milyona çıkması bekleniyor.
Şehir planlaması ve yeni nesil konutlardaki
öneminin artması, LED’in enerji kullanımını optimum kılacak ve elektrik hırsızlığının önüne geçecek akıllı şebekelerle uyumunu da güçlendirecek.
azalan ve geri dönüşüme giderek daha fazla
ihtiyaç duyacak olan dünyanın geleceğini
güvenliğe alabilir. Nobel Komitesi, morötesi
LED’lerin, bakterilerin, virüslerin ve mikroorganizmaların DNA’sını yok edebildiğini,
böylece kirli suların temizlenmesinde geleneksel yöntemlere göre çok daha büyük rol
oynayacağını belirtti.
Bilim insanları, bilgisayarlar aracılığıyla
LED’lerin ışığını kontrol edebilmeleri sayesinde bitki büyümesini tetikleyen belli
spektrumları da ortaya çıkarabiliyor. Bu sayede seralarda daha etkin üretim yapılırken,
bitki büyümesinin kontrollü yapılabilmesi
de sağlanıyor.
LED kullanılan diğer
alanlar
Optik-LED anahtarlar, bir cisme değmeden onu algılamak için kullanılır. Son yıllarda anahtarlı sistemlerde LED kullanılmaya
başlanmıştır.
Opto Electronic Systems Lab’tan bir bilim adamı, bu olayın tavanda mavi-LED
kullanılarak yapıldığını belirtti. Bu yolla 2
Mps internet hızına ulaştıklarını ve düzgün
bir şekilde online video izleyebildiklerini
açıkladı. Açıklamalarına göre internet sinyalinin bilgisayara ışık yardımıyla transfer
edildiği belirtildi.
LED ışık rüzgârları, ateş böceğinin ışık
çıkarmasına dayanıyor. Yapı, bir türbin ile
LED modüllerden oluşuyor. Rüzgâr altında
hareket eden esnek türbinler, LED modülleri sayesinde ışık yayarak çevre aydınlatmasında kullanılıyor. Kendi güçlerini kendileri
ürettikleri için de otonom bir sistem görüntüsü veriyor.
Mavi-LED, 2014 yılında
nobel ödülü aldı
2014 Nobel Fizik Ödülü’ne layık görülen Japon bilim insanları İsamu Akasaki,
Hiroshi Amano ve Shuji Nakamura’nın
geliştirdiği mavi-LED, aydınlatma teknolojilerinde dünyanın aradığı enerji tasarrufuna
cevap vermesinin yanı sıra, elektriğe erişimi
olmayan 1,2 milyar insanı da aydınlatacak
teknoloji olarak ortaya çıkıyor.
Nobel Komitesi, “aydınlatma teknolojisinde temel bir dönüşüme kapı aralayacağını” belirttiği mavi-LED teknolojisini
geliştiren üç Japon bilim insanını 2014 Yılı
Nobel Fizik Ödülü’ne layık gördü.
İsamu Akasaki, Hiroshi Amano ile Shuji
Nakamura, ilk kez 1980’li yıllarda binlerce
deneme yaparak yarı iletkenlerden mavi ışık
elde etmeyi başardı. Üç bilim insanı, 1990’lı
yıllarda mavi-LED teknolojisini daha da
ileriye götürdü. Kırmızı ve yeşil-LED üretilmesinin ardından geliştirilen mavi-LED
sayesinde yarı iletkenlerle beyaz ışığın oluşturulmasının da önü açıldı.
Sonuç
IHS Technology tarafından hazırlanan
rapora göre LED adaptasyonu, 2014 yılında en yüksek seviyeye çıkmış durumdadır.
Enerji tasarrufuna duyulan büyük ihtiyaç ve
geri dönüşümün güçlenmesi, LED’lerden
elde edilen aydınlık arttıkça fiyatların da
düşmesini sağlıyor. Devletlerin de teşvikiyle
LED lambaların diğer teknolojilere kıyasla
en yüksek bireysel gelire sahip ürün halini
alması bekleniyor.
Bilindiği üzere ülkemizde de 2008’den
itibaren Enerji Bakanlığı, EN-VER adlı
proje ile enerji verimliliği için bir kampanya
başlatmış ve tasarruflu lamba kullanımını
teşvik etmişti. Şimdi LED teknolojisinin
yaygınlaşması ve ucuzlaması ile bu alanda
da teşviklerin verilmesi gerekmektedir. LED
kampanyası, Türkiye’nin 2023 enerji vizyonuna da uygun düşecektir. Günümüzde
yeni ışık kaynağı veya önemli bir teknoloji
elemanı olarak LED’ler, artık hayatımızın
ayrılmaz bir teknoloji ürünü olacaktır.
“Yeşil Enerji” etkisi
LED teknolojisi, su kaynakları giderek
ekim 2014
111
Ahmet Yozgat - [email protected]
haberajanda
Karikatür
112
ekim 2014
Download

ara grupların yok oluşu