BABAMI ARARKEN
ESMA KOÇ
1
Esma Koç
Babamı Ararken
Metin: Esma Koç
Kapak: Esma Koç
Basıldığı Yer: Konya
Basıldığı Tarih: 2013
Bu kitabın hiçbir bölümü, tanıtım amaçlı kullanımı dışında, Esma Koç’un yazılı
izni alınmaksızın herhangi bir elektronik ya da mekanik yöntem kullanarak
kopyalanamaz veya yayınlanamaz.
2
Bu hikâyede adı geçen tüm kişi ve olaylar hayal ürünüdür,
gerçekle bir bağlantısı yoktur.
3
4
Büyük işler yapacak tüm genç ve çocuklara…
5
6
(1)
Gün yeni aydınlanıyordu. Sessizliği bozan tek şey birinin hedefe
attığı oklardı. Belindeki ok kutusundan bir ok daha çıkardı. Oku
yayına taktı ve fırlattı. Attığı diğer okun yanına gelip hedefi tam
ortasından vurdu. Tekrar bir ok daha aldı. Çatılmış kaşlarıyla ileriye
daha dikkatli baktı ve oku fırlattı. Sürmeli gözleri okun hedefi
ortasından vurmasıyla aydınlandı. Gülümsedi. On beş yaş civarında
görünen bu delikanlının omzuna kadar gelecek uzunlukta siyah
saçları vardı. Buğday tenliydi. İleriden bir kız çocuğu koşarak
delikanlıya doğru geldi. Delikanlı şaşkınlıkla gelen kıza baktı. Kızın
elâ renkli gözleri, açık kahverengi saçları vardı. Kız taş çatlasın on
iki yaşında duruyordu.
—Abi! dedi soluk soluğa.
—Efendim Elâ? dedi delikanlı gayet rahat bir şekilde.
—Evde seni bulamayınca endişelendim. Demek buradaydın. Sabah
sabah burada ne işin var? dedi Elâ. Delikanlı gülümsedi.
—Çalışıyordum. Hedefi hep tam ortadan vurdum, dedi neşeyle. Elâ
neşeyle hedefe baktı.
—Ben de denemek istiyorum, dedi. Delikanlı elindeki yayı Elâ’ya
verdi. Elâ yayı tedirgince eline aldı. Delikanlı ona oku uzattı.
—Korkma. Korkarsan yapamazsın. Hadi, dedi. Elâ oku eline aldı
ve oku yaya dik olacak şekilde tuttu. Oku fırlattığında hedefi
kenarından vurdu.
—Güzel. Kendini geliştirebilirsin. Hadi eve geri dönelim, dedi
delikanlı. Birlikte çimlerle dolu arazide yürüdüler. İleriden karlı bir
dağ görünüyordu. Dağdan soğuk bir rüzgâr esti. Çevredeki ağaçlar
birbirleriyle konuşuyormuşçasına sallandılar. İkisi birlikte evlerinin
bulunduğu şehre geldiler. Evlerinin yanındaki diğer evlerde sessizlik
hâkimdi. Birlikte evlerine girdiklerinde anneleriyle karşılaştılar.
Anneleri onlara şöyle bir baktı. Kızgın duruyordu.
—İkiniz benden habersiz nereye gittiniz? dedi. Sertçe kaşlarını
çatmıştı. Anneleri siyah saçlı, elâ gözlü biriydi.
—Sana haber vermeden gittiğim için üzgünüm anne. Sadece abimi
merak etmiştim. O yüzden onu aramaya gittim, dedi Elâ. Kadının
7
bakışları bu sefer delikanlıda sabitlendi. Delikanlı güçlükle
gülümsedi.
—Ona ben izin verdim, dedi orta yaşlı bir adam ve yerdeki
mindere oturdu. Adamın saçı ve sakalları kırlaşmıştı. Delikanlı
minnetle ona baktı.
—Öyleyse neden bunu bana söylemedin? dedi kadın şimdi de
adama dönüp.
—Söyleyemedim çünkü o sırada sen uyuyordun. Bugün seni ilk
defa az önce gördüm ve şimdi sana söyledim işte. Hem Oğuz ile
bundan sonra uğraşma. O artık bir genç. Elbette bize danışarak bazı
işlerini yapmalı ama o çok güçlü bir genç. Onun asker olmak
istediğini biliyorsun. Bunun için çalışmasında bir sakınca
göremiyorum. Sence bunda bir yanlışlık mı var? dedi adam kadına
dönüp. Kadın şimdi daha sakin duruyordu.
—Bunda bir yanlışlık yok tabii. Ama nerede çalıştığını bana
söylese daha iyi olurdu, dedi.
—Anne, şehrin ilerisinde bir arazi var ya, hani herkes orayı
çalışmak için kullanıyor. Orada çalışıyorum, dedi Oğuz.
—Bir daha kahvaltını yapmadan çalışmaya gitme. Yoksa
çalışmandan bir verim alamazsın, dedi kadın ve yiyecek bir şeyler
hazırlamak için oradan gitti. Elâ da ona yardım etmeye gitti.
—Gel, otur oğlum, dedi adam. Oğuz onun yanına oturdu.
—İnanıyorum ki gerçekten iyi bir asker olacak, yurdunu ve pek çok
insanı koruyacaksın. Ben senin başarabileceğini biliyorum.
Yeteneğinle büyüklerin dikkatini çekmeyi başardın. Yeterince iyi bir
fırsat çıkıp kendini kanıtladığında amacına ulaşacağını
düşünüyorum. Elinden geleni yap, dedi adam.
—Sağ ol baba, dedi Oğuz.
Kısa süre sonra anneleri ve Elâ yiyecekleri getirip sofrayı
hazırladılar.
—Elâ, kardeşlerini sofraya çağırır mısın? dedi annesi.
—Tamam, dedi Elâ ve hızlıca kardeşlerinin yanına gitti. Bir süre
sonra onlarla birlikte geri geldi. En büyüğü on, en küçüğü üç yaşında
olan dört çocuk Elâ’yla birlikte sofraya oturdular. Neşeyle
yemeklerini yediler.
—Oğuz, neredeyse unutuyordum. Bugün gençler Yeşim’in
önderliğinde avlanmaya gideceklerdi. Onlarla birlikte git istersen.
Belki orada kendini kanıtlama fırsatın olur, dedi babası.
—Tamam baba.
8
—Oğuz, orada lazım olur diye ben sana yiyecek bir şeyler
hazırlarım, dedi annesi.
—Ben de seninle gelmek istiyorum abi, dedi üç yaşındaki erkek
kardeşleri. Oğuz güldü.
—Tamam, sen de benimle gel. Ama bir dakika! Ben burada yokken
evdekileri tehlikeden korumak senin görevin. Sen evde kal ve onları
koru. Başka bir zaman seninle gidelim, dedi Oğuz. Çocuk neşeyle
güldü.
—Tamam, dedi. O sırada babaları dışarı çıkmak için ayağa kalktı.
—Sen nereye gideceksin? dedi kadın hemen.
—Ah, biraz dolanacağım. Hem de yeni malzemeler arayacağım.
İlginç fikirlerim var, dedi ve gülümseyip evden dışarı çıktı.
Bir süre sonra Oğuz dışarı çıkıp gençlerin arasına katıldı.
—Selam Oğuz abi, dedi on üç yaşında sarı saçlı, kahverengi gözlü
bir delikanlı. Oğuz gülümsedi.
—Selam Şahin, dedi.
—Şunlar da gelmişler, dedi ileriden biri hoşnutsuzca. Şahin rahatsız
olmuş bir şekilde baktı.
—Önemseme onu, dedi Oğuz. Tüm gençler bir araya geldiğinde
avlanmak için ormana doğru gittiler. Uzun bir süre sonra ormanda
dolaştıktan sonra bir geyik avladılar. Dinlenmek için bir kenara
oturduklarında Oğuz kendini biraz huzursuz hissetti.
—Sorun ne? dedi Şahin merakla.
—Bilmiyorum, dedi Oğuz.
—Ama ben sorunun ne olduğunu biliyorum. Sorun senin burada
olman! Burada olmayı hak edecek bir yeteneğin yok senin! Hem seni
buraya çağırdığımızı da hatırlamıyorum ama sen buradasın, dedi
kahverengi saçlı, mavi gözlü biri. Şahin hemen ayağa kalktı.
—Onunla nasıl konuştuğuna dikkat et Giray abi! Unutma, o senden
büyük! dedi Şahin.
—Büyükmüş. Hıh! Sadece bir yaş! Ona bakarsan ben de senden
büyüğüm. Sen de benimle böyle konuşamazsın, dedi Giray sertçe.
—Şahin, onunla tartışma. Bazıları densizce konuşabilir.
Küçüklüğüne ver, dedi Oğuz. Giray öfkeyle Oğuz ve Şahin’in
uzaklaşmasını izledi.
—Burada bir sorun mu var? dedi uzun boylu güzel bir kız. Kızın
kahverengi saçları, yeşil renkli gözleri vardı. Giray korkuyla ona
baktı.
—Hiçbir sorun yok Yeşim abla, dedi.
9
—Olmadığı iyi, dedi Yeşim ve oradan uzaklaştı.
Şahin öfkeyle bir taşa oturdu.
—Bu çocuğu anlayamıyorum! dedi sertçe. Oğuz gülümsedi.
—Onu bu kadar dert edinme. Bir gün o da büyüyecek. Ne olacağı
belli olmaz. Belki o zaman onunla iyi anlaşırız. Ama şu anda öyle
olmayacağı kesin, dedi Oğuz. Bir süre daha ormanda durduktan
sonra geri dönüş yoluna çıktılar. Hep birlikte şehre geri
döndüklerinde Oğuz’u gören herkes ona üzgünce bakıyordu. Şahin
merakla çevreye bakındı.
—Ne olmuş ki? dedi.
—Bilmem, dedi Oğuz. O sırada koşarak Elâ oraya geldi. Oldukça
telaşlı duruyordu.
—Abi! Abi! Babam yok! dedi telaşla. Oğuz korkuyla ona baktı.
—Ne diyorsun sen Elâ? dedi sesi titreyerek. Yanlarına anneleri
geldi.
—Baban gittikten bir süre sonra onun atı geri döndü. At kanlar
içindeydi. Babanı çevrede aradık ama onu bulamadık, dedi annesi
üzgünce.
—Bu konuyu babamla görüşmeliyiz. O bu duruma bir çözüm bulur,
dedi Yeşim. Hep birlikte Yeşim’in babasının yanına gidip olanları
anlattıklarında Yeşim’in babası onlara şöyle bir baktı.
—Tekin’in kayıp olduğu bir gerçek. O bizim için çok değerli bir
insan. Bizimle birlikte yıllarca yaşamış biri. Onu bulmamız gerekir.
—Uygun görürseniz babamı ben bulmak istiyorum, dedi Oğuz.
Yeşim’in babası önce Oğuz’a sonra Yeşim’e baktı.
—O oldukça yetenekli biri baba. Bence bunu yapabilir. Ama tek
başına onu araması doğru olmaz. İstersen gençler arasından bir birlik
oluşturayım, dedi Yeşim.
—Hepiniz güçlü insanlarsınız. Çok fazla kişiye gerek yok. Sadece
beş kişiyle bunu yapabilirsiniz. O yüzden onunla Tekin’i aramaya
gitmesi için birilerini ayarla.
—Onunla ben giderim. Ona yardımımın dokunacağını
düşünüyorum, dedi Yeşim.
—Ben de gelebilir miyim? dedi Elâ.
—Sen bu iş için biraz küçük değil misin? dedi Yeşim’in babası
düşünerek.
—Bence onun bizimle gelmesi onun gelişimine olumlu yönde
katkıda bulunur. Hem hayatı daha iyi öğrenir. Bazılarının büyümesi
için bu yerin dışındaki hayatın nasıl olduğunu bilmeleri gerekir. Hem
10
bazılarının birlik içinde hareket etmeyi öğrenmeleri de gerek. Bu
yüzden Şahin ve Giray da bizimle gelsin, dedi Yeşim. Giray ve
Şahin hoşnutsuzca birbirlerine baktılar.
—Yola çıkın. Bir işe ne kadar erken başlarsanız o kadar iyi bir
sonuç alırsınız, dedi Yeşim’in babası.
—Peki baba.
—Çok dikkatli olun, dedi Oğuz ve Elâ’nın annesi endişeyle.
—Baba, endişelenme. Seni bulmadan geri dönmeyeceğim, dedi
Oğuz içinden.
11
12
(2)
Öğlen sıcağında beş genç bir evin önündeki kanlı bir ata yaklaştılar.
Oğuz atın üzerindeki kanı gördüğünde yüzünde bir endişe belirdi.
—Sanki Tekin amca çok halsizmiş de atın üzerine neredeyse
yatmış. Görünen o ki atın sağ tarafından yere düşmüş. Kanlar bunu
işaret ediyor, dedi Şahin.
—Elâ, bugün bu atın geldiği yerdeki yoldan giden başka bir at oldu
mu hiç? dedi Yeşim. Elâ kafasını iki yana salladı.
—Hayır. Olmadı.
—Bu durum işimizi kolaylaştırır. Giray, yanına ilk yardım çantasını
al. Tekin amca yakınlarda bir yerdeyse onu bulduğumuzda ihtiyaç
olacaktır, dedi Yeşim. Giray oradan giderken Yeşim diğerlerine
döndü.
—Bugün gideceğimiz yolun ne kadar uzun olacağı belli değil.
İhtiyaç duyabileceğimiz şeyleri yolculuk için hazırlayın, dedi Yeşim.
Herkes ihtiyaç duyacakları eşyaları hazırladı ve hep birlikte yola
koyuldular. Çimenlerle kaplı arazide yol aldılar. Oğuz’un aklında
babasının söylediği son sözler vardı.
—Ah, biraz dolanacağım. Hem de yeni malzemeler arayacağım.
İlginç fikirlerim var.
—Babam genelde ormanın içinde yürüyüşe çıkar, dedi Elâ.
—Babam biraz malzeme arayacağını söylemişti. Genelde ormanda
dolaşır ama malzemeleri nerede aradığı hakkında bir fikrim yok, dedi
Oğuz.
—Yerdeki izleri takip ederek ilerleyelim, dedi Yeşim. Yerdeki
izleri takip ederek ormanın içlerinde bir yere doğru geldiler.
Ormanın temiz havası ciğerlerine doldu. Ormanda sessizlik hâkimdi.
Ağaçların yapraklarından ve dallarından süzülen ince güneş
ışınlarıyla çevre aydınlanıyordu.
—İleride, dedi Giray. Biraz ilerlediklerinde yerde yoğun miktarda
kan izleri buldular. Oğuz kan izlerini yere çömelmiş incelerken bir
şey gözünü aldı. O yöne döndüğünde güneşin vurmasıyla parlayan
metal bir rozet gördü. Rozet bir kalkan şeklindeydi. Rozetin üzerinde
rozeti ortadan ikiye bölen beyaz bir çizgi vardı. Rozetin bir kısmı
13
koyu mavi renginde öbür kısmı ise gümüş rengindeydi. Rozetin mavi
kısmında gümüş renginde bir P harfi vardı. Oğuz rozeti eline aldı.
—Bu ne? dedi Elâ merakla.
—Bir rozet, dedi Oğuz düşünerek. Yeşim rozete dikkatlice baktı.
—Bunun burada olması çok şaşırtıcı, dedi düşünerek.
—Bu rozet ne? Kime ait? dedi Giray.
—Bu uzak bir ülkedeki, Kozgavistan’daki gizli bir örgütün rozeti.
Bunun burada olması hiç iyi değil. Biz şimdi Tekin amcayı aramaya
devam edelim, dedi Yeşim ve yerdeki atın ayak izlerini takip ettiler.
Uzun bir yürüyüşün sonunda kendilerini ileride karlı bir dağın
göründüğü çevresi sazlıklarla kaplı bir gölün yanında buldular. Oğuz
yerdeki izleri daha iyi görebilmek için toprağa iyice eğilmişti. Elini
yerdeki atın ayak izine doğru götürürken ince bir yılan onun elinin
yanından yavaşça geçmeye başladı.
—Yılan, dedi Oğuz sessizce. Şahin ve Elâ korkuyla bir adım geri
attılar.
—Kimse kıpırdamasın ve ses çıkarmasın, dedi Yeşim ciddiyetle.
Giray tedirgin bir şekilde duran Oğuz’un yanına rahat bir şekilde
geldi ve yılanı eline aldı.
—Bunu nasıl yapabiliyorsun? Ondan korkmuyor musun? dedi
Şahin tedirgin bir şekilde. Giray gülümsedi.
—Allah’ın yarattığı canlılardan niye korkayım ki? Hem bu yılanın
hiç kimseyi sokmaya niyeti yok.
—Bunu nereden biliyorsun?
—Çünkü onun ne dediğini anlayabiliyorum. Diğer bütün
hayvanların dediklerini anlayabildiğim gibi.
—Gerçekten mi? Dediğin doğruysa bu çok iyi bir şey, dedi Oğuz.
Giray ona küçümsercesine baktı.
—Yılan, izlerin suyun yanına doğru arttığını ve orada bir adam
gördüğünü söylüyor, dedi Giray ve yılanı bir kenara bıraktı. Yılan
oradan uzaklaşırken Oğuz hızla suyun kenarına gitti. İleride
sazlıkların üzerinde baygın yatan birini gördü. Hayal kırıklığıyla
oraya baktı.
—Bu kişi babam değil, dedi üzgünce.
—Belki bu kişi yaşıyordur. Babam değil diye onu burada böyle
bırakmayacağız, değil mi? dedi Elâ diğerlerine dönüp. Yeşim adamın
başına eğildi. Onun yarasını bir müddet inceledi. Sonra diğerlerine
döndü.
14
—Atın ayak izlerini takip ettiğimizde atın üzerinde olan kişi bu kişi
çıkıyor ve dikkat ettiyseniz bu adam ayak izlerinin sağ tarafında
yatıyor. Bu kişi Tekin amcayı bulmamızda bize yardımcı olabilecek
bir bilgi verebilir. Onun yarası benim ilgilenebileceğim cinste değil.
Onu çabucak şehre götürelim, dedi Yeşim. Adamı bindikleri atlardan
birine koyup şehre getirdiler. Yeşim adamı babasına götürdü.
Yeşim’in babasının görevlendirdiği doktorlar adamla ilgilendikten
sonra Yeşim’in babası onları yanına çağırdı.
—Adam Tekin’le karşılaşmış. Tekin ona atını vermiş. Ama
kendisinin yapacağı çok önemli bir işi olduğu için ormanın
derinliklerinde ilerlemeye devam etmiş ve bu adamı iyileştirmemiz
için onu bize göndermiş. Tekin yaralı değil. Bu sevindirici. Ama
normal şartlarda onun şimdiye geri dönmesi lazımdı. Bence onu
arama işine şimdilik bir ara verin. Bekleyim. O yarın geri dönmezse
o zaman onu aramaya devam edersiniz, dedi Yeşim’in babası. Oğuz
ve Elâ babalarını biran önce bulmak isteseler de ertesi güne kadar
beklemeyi daha uygun buldular. Evlerine dönüp de olanları
anlattıklarında anneleri onlara şöyle bir baktı.
—Endişelenmeyin. Babanız yaralı değilse yarın buraya gelir. Hatta
belki yoldadır bile, dedi kadın neşeyle.
—Umarım öyledir, dedi Elâ.
—Vakit geç oldu. Gidip uyusak iyi olur.
—Anne, babamın yapmayı planladığı şeyle ilgili notlarını tuttuğu
kâğıtlar nerede? Babam yarın gelmezse onun nereye gittiğini
anlamam için onlara bakmam gerek, dedi Oğuz. Kadın ciddiyetle
Oğuz’a baktı ve ona bu kâğıtları verdi.
—Bak bakalım. Ben siz onu ararken bunlara biraz baktım ama ne
kadar baksam da bir şey anlamadım. Belki sen anlarsın, dedi ve
odadan çıktı. Oğuz kâğıtlara şöyle bir baktı. Üzerinde çizimler
bulunan ve yanlarında küçücük notları olan bu kâğıtları incelemeye
başladı. Sayfalardan birine geldiğinde korkuyla elindeki kâğıtları
yere düşürdü. Sonra korkuyla yerdeki kâğıtlara baktı.
—Bu iş çok tehlikeli, dedi.
* *
*
Ertesi gün babaları gelmediği için diğerleriyle meydanda buluştular.
Diğerlerine babalarının gelmediğini söyleyince Yeşim:
—Ona aramak için hemen yola çıkalım, dedi kararlılıkla.
15
—Üzgünüm. Sizi bu işe artık sürükleyemem. Bu iş sandığınız gibi
değil. Bu iş oldukça tehlikeli olacak. Babamı bulmamız ne kadar
sürer onu bile bilmiyorum. Bu yüzden sizden gelmenizi isteyemem,
dedi Oğuz. Elâ endişeyle çevreye bakındı.
—Buraya babanı aramaya sen istediğin için gelmiyorum! Bana bir
görev verildi. Ben sen gibi değilim! Görev bilincine sahibim. Bu
yüzden bu görevi yerine getirmem gerek, dedi Giray kararlı bir
şekilde.
—Tehlike bizim gözümüzü korkutamaz, dedi Şahin.
—En azından siz ikiniz gelmeyin. Elâ sen çok küçüksün. Yeşim
abla, sen de hükümdarın kızısın, dedi Oğuz Yeşim’e dönüp. Yeşim
kaşlarını sertçe çattı.
—Bu beni bağlayan bir durum olamaz! Ben buraya hükümdarın
kızı olarak gelmiyorum! Siz babamı hükümdar olarak seçmeden
önce de ben genç askerlerin eğiticisiydim ve buraya bu vasfımla
geldim! İyi niyetinden bunu söylediğini biliyorum. Bu yüzden bunu
hiç dememişsin gibi davranacağım. Şimdi herkes hazırlığını yapsın
da yola çıkalım, dedi Yeşim. Herkes eşyalarını hazırladığında yola
çıktılar. Giray Şahin’e gülmeye başladı.
—Baksanıza! Biri bu görevin ciddiyetinin farkına varamamış ve
yanına çalgı getirmiş, dedi. Şahin sertçe ona baktı. Mütevazı bir
şekilde elindeki mandolayı okşayıp sırtına taktı.
—Bunu yanımda getirmem bu durumu ne kadar ciddiye aldığımı
gösterir, dedi.
—Yeşim abla, babanın kararına saygı duyuyorum ama baban neden
bu görev için daha yetenekli kişileri göndermedi bir türlü
anlayamıyorum. Benim gibi tüm hayvanların dilini anlayabilecek
yeteneği olan birinin bu yeteneksiz kişilerle birlikte aynı görevde
olması ne saçma! dedi Giray.
—Biz yeteneksiz değiliz! dedi Şahin sertçe.
—Peki, yarışmaya ne dersiniz? dedi Giray. Yeşim onlara ilgiyle
baktı.
—Tamam, yarışın. Hepiniz atınızdan inin, dedi. Herkes atından
inince Yeşim Giray’a baktı.
—Birini seç. İçlerinden sadece biriyle yarışacaksın, dedi Yeşim.
Giray Oğuz’a dik dik baktı.
—Onu seçtim.
—Yerinde bir seçim oldu. İkinizin arasındaki sorun ne bilmiyorum
ama bu yarışta sonuç ne olursa olsun bu anlaşmazlık bitecek. Bundan
16
sonra bu grup içinde hiçbir tartışma istemiyorum. Bu yarıştan sonra
herkes birlik içinde hareket edecek, dedi Yeşim.
—Tamam, bu bana uyar, dedi Oğuz.
—Bana da, dedi Giray kazanacağından emin bir şekilde.
—Tamam o zaman. Şu ilerideki elma ağacını görüyor musunuz?
Ondan elmayı yere düşüren ilk kişi bu yarışın kazananı olur.
Başlayın, dedi Yeşim. Giray hızlıca uzaktaki ağaca doğru koşmaya
başladı. Oğuz sakince sırtından yayını çıkardı ve belindeki oklardan
birini alıp yayına yerleştirdi. Nişan alıp okunu fırlattı. Giray’ın
yanından ok hızlıca geçip ilerideki ağacın dallarının birindeki bir
elmaya saplandı ve elmayı yere düşürdü. Giray şaşkınlıkla baktı.
—Yarışın galibi Oğuz, dedi Yeşim. Giray hemen geri döndü.
—Bu sayılmaz! dedi sertçe.
—Neden? Yeşim abla elmayı yere düşüren ilk kişi dedi. Eğer
elmayı eline alan ilk kişi deseydi o zaman yaptığım sayılmazdı, dedi
Oğuz.
—Evet
Giray.
Doğru.
Hayvanların
ne
konuştuğunu
anlayabiliyorsun ama dünyada pek çok yetenek vardır. Kendi
konuştuğun dili en iyi şekilde anlamak ve onu en iyi şekilde
kullanmak da bir yetenektir. İkiniz de anlaşmayı kabul ettiğinize
göre bundan böyle herhangi bir sorun ve tartışma olmayacaktır, dedi
Yeşim ve atına atladı. Giray öfkeyle atına bindi.
—Abi, çok başarılıydın, dedi Elâ gururla.
—Bu yarışı kazanman çok iyi oldu. Biri ağzının payını aldı, dedi
Şahin.
—Kazanmanın ya da kaybetmemin bir önemi yoktu. Sonuçta bu
yarıştan sonra o kazansaydı da bundan sonra bir tartışma
olmayacaktı. Ben bunun için yarıştım. Yoksa üstünlüğümü
kanıtlamak için değil. Çünkü biliyorum ki herkes farklı yeteneklerle
yaratılmış. Onun yaptığını ben yapamam, o da benim yaptığımı
yapamaz. Bu konuyu büyütmeye gerek yok, dedi Oğuz. Bir süre
ilerledikten sonra ormanın içlerine kadar girdiler ve rozeti buldukları
yere geldiler. Atlarından indiler.
—Ayak izleri bu tarafı gösteriyor, dedi Yeşim dikkatle yere bakıp.
—Umarım bu sefer babamı bulabiliriz, dedi Oğuz.
17
18
(3)
Oğuz ayak izlerinin olduğu yöne doğru gitmek için bir adım atmıştı
ki Giray onun önüne geçip durdu.
—Bize bu görevin artık tehlikeli olacağını söyledin. Madem öyle,
bize bu tehlikenin ne olduğunu söyle de bu tehlike neyse bilelim.
Sonuçta bunu bilmeye hakkımız var. Hem ne olduğunu bilirsek ona
göre tedbirimizi de almış oluruz, dedi Giray. Herkes Oğuz’a baktı.
Oğuz kafasını salladı.
—Tamam. Anlatayım. Babamla en son görüşmemizde malzeme
arayacağını ve ilginç fikirleri olduğunu söylemişti. Ben bu
araştırmanın kendi projesinde kullanacağı bir şey olduğunu
düşünmüştüm. Bunun ne olduğunu merak etmiştim. Sonra babam
kayboldu. Dün bu yüzden babamın notlarını okudum. Amacım onun
malzeme aramak için nereye gittiğini tahmin edip babamı geri
gelmezse orada aramaktı. Ama notlarda çok ilginç bir şey buldum.
Babam sandığım gibi malzeme aramaya gitmemiş. Babamın notları
arasında dağdaki bir mağaranın resmine sıkça rastladım. Bu resmin
yanında “Bir zamanlar bizimdin. Sana yeniden sahip olmak gerek.
Bunu ben yapacağım.” yazıyordu. Bu demek oluyor ki babam bu
mağaraya gidiyor ve bu mağara da Kozgavistan’da, dedi Oğuz ve
sustu.
—Bu iş gerçekten de tehlikeli. Dün bulduğumuz rozeti hatırlıyor
musunuz? İşte o örgütü destekleyen ve örgütün merkezinin de
bulunduğu yer orası, dedi Yeşim düşünerek. Endişeli duruyordu.
—Anlamadığım bir şey var. Tekin amca o mağaraya niye gidiyor
ki? dedi Şahin.
—Babam o mağara için bizim ülkemize ait bilgilerle dolu bir yer
olduğunu söylemişti bana, dedi Elâ.
—Doğru. Orası bizim ülkemizin geçmişinin tüm kayıtlarını içeren
bilgilerle dolu. Ne yazık ki Oğuz haklı. Bu görev çok tehlikeli
olacak. Çünkü bundan sonra görevimizi yerine getirmek için Asilerle
karşı karşıya geleceğiz, dedi Yeşim.
—Asiler mi? dedi Giray şaşkınlıkla.
19
—Evet. Asiler. Dünkü rozette bir P harfi vardı hatırlıyorsanız. Bu P
Kozgavistancada asi, karşı gelen, isyankâr kişi anlamında bir
kelimenin baş harfi. Bu örgütün amacı kendi çıkarlarına uymayan
şeyler yapan ve kendilerine yardım etmeyen herkesi yok etmek.
—Bizim dün bulduğumuz kişi Asilerden biri miydi yoksa? dedi
Şahin.
—Bilmem.
—Onlardan bir değilmiş. Şuradaki kuş öyle dedi. Asilerden biri onu
kendilerine hizmet etmediği için öldürmeye kalkmış. Asilerden olan
kişi buradan gidince baban o adamı bulmuş, dedi Giray.
—Bu adamlar niye kendilerinden olmayan kişilere böyle yapıyorlar
ki? dedi Elâ öfkeyle.
—Çünkü onlar inançsız ve bu inançsızlıklarını da yaymak
istiyorlar.
—O zaman bizim ülkemizden kimse onların çıkarlarına uygun
hareket etmez, dedi Elâ rahatlamış bir şekilde.
—Çoğunluğu onlara yardım etmez. Ama bir kısım insanlar var ki,
onlar dünyadaki küçücük bir rahatlığı satın alabilmek için onlara
hizmet ederler. Bunun için gerekirse inançsız olurlar ve öbür
dünyalarını hiçe sayarlar. Bence bu kişiler kendinden utanmalı! dedi
Yeşim ve ilerledi.
—Şimdi biz elimizi kolumuzu sallayarak Kozgavistan’a mı
gideceğiz? dedi Şahin.
—Evet. Ama onun öncesinde geçmemiz gereken birkaç ülke daha
olacak. Sonuçta Kozgavistan bizden uzakta bir yerde.
—Oraya vardığımızda çoğu kişi onlara hizmet etmeyen bir ülkeden
geldiğimiz için kesinlikle bize sıkıntı çıkaracaklardır. Buna önlem
olarak tanınmamak için bir şeyler yapalım mı?
—Olmaz Şahin. Ne yaparsak yapalım bizim kim olduğumuzu
anlayacaklardır. Çünkü bizim ülkemiz dışında hiçbir ülkede gençlere
ve çocuklara değer verilmiyor. Bu yüzden onların tek başlarına bir
yere gidecek cesaretleri de yok. Ama bizde gençlere ve çocuklara
önem verilir ve onlara önemli görevler verilir ki sorumluluk
duyguları gelişsin. Kendimizi saklamamıza gerek yok. Allah büyük.
Bu görevi başaracağımıza inanıyorum. Elbette bazı zorluklarla
karşılaşacağız ama bu zorluklarla karşılaşmazsak güçlüklerin
üstesinden gelmeyi nasıl öğreneceğiz ki?
—Bir sorunumuz daha var. Babamın gittiğini düşündüğüm o
mağaraya girmemiz biraz sıkıntılı olacak, dedi Oğuz.
20
—Babam bana o mağarayı koruyan askerlerin olduğunu ve içeri
kimseyi almadıklarını hatta içerideki bazı şeyleri de yok etme
ihtimallerinin olduğunu söylemişti.
—Anlayamıyorum! Sadece bir mağaraya gitmesi için bu kadar
sorun çıkması gerekir miydi? Düzgünce “ben şuraya gidiyorum”
deyip gidemez miydi? dedi Giray.
—Gidemezdi. Çünkü Kozgavistan ile savaş olmasın diye
ülkemizden birinin oraya gitmesine babam izin vermiyor, dedi
Yeşim.
—Gerçekten mi? O zaman bizim oraya gitmemiz de ülkemize göre
yasa dışı mı? dedi Şahin endişeyle.
—Öyle görünüyor. Babamla bu konuda hep tartışırım. Ama bu
konuda hiçbir sonuca ulaşamadım. Ne dersem deyim babam savaş
olmasın diye oraya gitmeye izin vermiyordu. Ama Asilerden birinin
ülkemizden birini yaralaması zaten bir savaş sebebi. Eminim ki o
adam olanları babamgile anlatmıştır. Babamgil ona göre bir şeylerin
yapılmasına karar vereceklerdir. Biz şimdi görevimizi düşünüp
yolumuza devam edelim, dedi Yeşim. Uzun süre ormanda ilerlediler.
Cıvıldayan kuşların, çağlayanların gür sesi eşliğinde uzun süre yol
aldılar. Öğlene doğru çevrede fazla ağacı bulunmayan kurak bir
şehre geldiler. Bir binanın önünde durdular.
—Burada biraz dinlenelim. Sonra yola devam ederiz, dedi Yeşim
ve atından indi. İçeri girip yemek yiyip dinlendikten sonra Yeşim
oradaki birine Tekin’i görüp görmediğini onun görünümünü tarif
ederek sordu.
—Buralarda sanki iki gün önce onu görmüştüm, dedi düşünerek.
Sonra ekledi:
—Siz bunu ilerideki çiftliğin sahibi Musa’ya sorun. O benden daha
iyi hatırlar. Hem şehirden çıktıysa onun nereye gittiğini de
görebilecek bir yerde oturur o, dedi. Birlikte binadan çıkıp çiftliğe
doğru gittiler. Çitlerle çevresi sarılmış alanın ortasında atlar
otluyordu. Küçücük gözleri olan orta yaşlı bir adam onları şöyle bir
süzdü. Ona Tekin’i görüp görmediğini sordular. Musa bıyıklarını
düzelterek düşündü.
—Neden o adamı soruyorsunuz? dedi onlara dönüp.
—Bir görev için. Hükümdarın emri bu, dedi Yeşim ve Musa’ya bir
kâğıt uzattı. Adam kâğıda bir süre baktı.
21
—Demek bu adam kayıp ha. Onu gördüm. İki gün önce benden en
iyi atımı satın alıp şu yöne gitti. Umarım onu bulursunuz, dedi ve
işine döndü. Bir süre daha ayak izlerini takip ederek yolda ilerlediler.
—Böyle olmaz bence. Her zaman onu sorduğumuzda sıkıntı çıkar.
Ben daha güvenilir bir şey öneriyorum; hayvanlardan biriyle
anlaşmak, dedi Giray.
—Olabilir, dedi Yeşim. Giray bir ıslık çaldı. Gökyüzünde yuvarlak
çizerek uçan bir kartal hızlıca aşağıya indi ve Giray’ın koluna tünedi.
Kanatlarını yerleştirmek için hareket etti.
—Önden ilerleyip bize Oğuz abiye ve Elâ’ya benzeyen orta yaşlı
bir adamın nereden gittiğini söyleyebilir misin? dedi Giray. Kartal
kafasını salladı ve ötüp havalandı.
—Bence biraz hızlı gidersek babama yetişebiliriz, dedi Oğuz
umutla.
—Aramızda iki günlük mesafe var Oğuz ve onun atı gayet iyi
durumda. Ne yaparsak yapalım ona yetişemeyiz. Şimdilik sadece
aramızdaki mesafeyi korusak bu bize yeter, dedi Yeşim. Uzun süre
yolda ilerlediler. Giray’ın anlaştığı kartal arada bir onlara gidecekleri
yolu söylemek için yanlarına gelip sonra gidiyordu. Uzun bir yolun
sonunda gün son ışıklarını saçarak gökyüzünü kızarttığında bir şehre
vardılar.
—Hava kararmak üzere. Burada geceleyelim, dedi Yeşim. Kalacak
bir yer aramaya başladılar. Bir yer bulduklarında oradaki iki tane
odayı kiraladılar.
—Elâ ile ben aynı odada kalırım. Siz üçünüz de aynı odada
kalırsınız, dedi Yeşim yemek yerlerken. Giray bir harita çıkardı.
—Ülkenin Nakünüçen ile olan sınırına varmak biraz uzun sürecek
gibi duruyor. Bizim geldiğimiz şehir ülkenin merkezinde olduğu için
daha gidilecek yol var, dedi umutsuzca. Herkes yemeğini bitirince
odalarına çekildiler. Şahin odaya girince sırtından mandolasını
çıkardı ve bir kenara koydu. Giray Şahin’in kenara bıraktığı
mandolayı eline aldı.
—Görevi ciddiye aldığın için bunu yanında getirdiğini söyledin.
Bununla görevimiz arasında ne gibi bir bağlantı var? dedi
küçümseyerek ve mandolayı bıraktı.
—Müziğin dilini küçümseme. Bir kavga ya da savaş olursa diye
bunu getirdim. Ben bunu çaldığımda savaşımı vermiş olurum.
—Yaaa, öyle mi? Karşındaki kişi silahıyla sana gelirken müzikle
nasıl savaşıp onu durduracaksın?
22
—Müzik çoğu kişinin onun ne işe yaradığını ve onunla neler
yapılabileceğini bilmediği bir şeydir. Allah zamanında bir sesle bir
kavmi helak etmedi mi? O dilerse müzikle bir savaşı kazanabilirsin.
Müziğin etkisini size bir örnekle anlatayım. Bebekler annelerinin
söylediği ninniyle huzuru bulur ve uyurlar—Onlar sıkıldıkları için uyumuyor mu? Annemi kardeşime ninni
söylerken duyuyorum da ninnilerin sözleri tahammül edilmez. Ben
bile o sıkıcılığa uyuyabilirim, dedi Oğuz.
—Sıkıldıkları için uyuyorlar ha. Bu da farklı bir bakış açısı ama
bebekler ninnilerin sözlerinden dolayı değil melodisinden dolayı
uyuyorlar. Mesela bir melodi duyuyoruz ve hemen harekete
geçesimiz geliyor ya da neşeleniyoruz. Bazense bir türkü duyup
ağlıyoruz. Tüm bunlar müziğin yapabildiği ama insanlara duya duya
sıradan gelen ve onlar tarafından önemsenmeyen şeylerden sadece
birkaçı, dedi Şahin.
—Dediğinde ne kadar doğrusun yakında anlarız, dedi Giray ve
yatağına uzandı.
—Açıkçası bu dediklerini nasıl yapacağını merak ettim. Bir ara bir
şeyler çalarsın. İyi geceler, dedi Oğuz ve yattı.
Ertesi gün erkenden kalktılar. Kahvaltılarını yapıp yola çıktılar.
Günlerce yol aldıktan sonra bir öğlen vakti Nakünüçen sınırına
geldiler.
—Bundan sonra yolculuğumuz daha tehlikeli olacaktır. Kendinizi
her duruma hazırlayın, dedi Yeşim ve hep birlikte sınırdan geçtiler.
23
24
(4)
Öğle sıcağında Nakünüçen’in topraklarında beş genç ilerliyordu.
Sıcakta uzun süre ülkenin topraklarında ilerlediler. Bir şehre
vardıklarında hava karamak üzereydi. Şehre girdiklerinde beşi de
şaşkınlıkla çevreye bakakaldı. Birkaç gencin kendilerinden
büyüklerle lakayt bir şekilde konuştuklarını gördüler.
—Belki de bu konuşmanın kendi aralarında bir anlamı vardır.
Gidelim, dedi Yeşim ve oradan uzaklaştılar. Orada geceyi
geçirecekleri bir yer aradılar. Buldukları yerde yemek yerlerken
Oğuz çevreye baktı.
—Siz de fark ettiniz mi yoksa bana mı öyle geldi? Burada herkes
birbirlerine ismiyle hitap ediyor. Büyüklerine bile, dedi şaşkınlıkla.
—Öyle. Bunu ben de fark ettim. Hatta bir adamın oğluna “oğlum”
dediğini oğlunun ise babasına ismiyle hitap ettiğini de fark ettim,
dedi Elâ kaşlarını çatıp. Elindeki bardaktan bir yudum süt içti.
—Bu çok saygısızca bir şey değil mi? Sen büyüğüne “abla, abi,
amca, teyze, dede, nine” demezsen bu çok saygısızca olur! dedi
Giray.
—Ona katılıyorum. Ben her zaman senin saygısız biri olduğunu
düşünüyordum ama sen bile onların yanında saygılı kalıyorsun, dedi
Şahin çevreye şaşkınlıkla bakarak. Giray kaşlarını çattı.
—Ne demek ben bile saygısız kalıyormuşum? dedi Giray dik dik
Şahin’e bakarak. Şahin güçlükle gülümsedi.
—Bazı kişilere karşı tavrından dolayı öyle düşünmüştüm, dedi
güçlükle.
—Bizim aramızda saygısız biri yok. Biz haddimizi biliyoruz en
azından, dedi Yeşim ileriye kaşlarını çatıp bakarak. Bir grup genç
yaşlı bir adamla el kol şakası yapıyordu ve gençlerden biri adamın
cüzdanını eline alıp onun kendisinden almasına izin vermiyordu.
Cüzdanı havaya kaldırıp adamın boyunun yetmediği yerlere
kaldırıyordu. Ama hepsi de bu durumdan eğleniyorlardı, yaşlı adam
bile.
25
—Yemeğimizi yiyip odamıza çekilelim, dedi Yeşim. Onlar
yemeklerini yerlerken birkaç delikanlı onların masasına gelip izin
istemeden yanlarına oturdu. Beşi onlara sertçe baktı.
—Buraya nereden geldiniz bakalım? dedi bir tanesi sandalyeye ters
oturup.
—Artamliya’dan. Neden sordunuz? dedi Oğuz.
—Öylesine sordum. Hani tanışınca hep öyle yapılır ya. Zaten sizin
oralı olduğunuzu anlamak pek de zor değil. Başka hiçbir ülkede bir
genç kızın yanına yanında süt içecek küçük çocukları
göndermezlerdi. Eee güzelim, buraya ne iş için geldiniz? dedi
Yeşim’e dönüp. Oğuz ve Giray silahlarını ellerine alıp ayağa
kalktılar. Şahin hızlıca mandolasını eline aldı.
—Süt içmenin yaşı yoktur. Keşke siz de içseniz de azıcık yaşınıza
uygun zekâda davransanız, dedi Oğuz. Karşısındaki genç ona şaşkın
şaşkın baktı.
—İnanamıyorum! Senin ona hakaret ettiğini bile anlamadı! dedi
Giray hayretle.
—İkiniz de oturun yerlerinize! Bu benim baş edebileceğim bir şey,
dedi Yeşim. Oğuz ve Giray sertçe çevrelerindekilere bakıp yerlerine
oturdular.
—Bakın beyler. Bir kavga çıkmasını istemem. Buraya savaşmak
için gelmedik ama bizi buna mecbur bırakırsanız da bunu yapmaktan
bir saniye bile çekinmeyiz haberiniz olsun. Sadece beş kişiyiz diye
bizi küçük görmeyin. Hepimiz askeri eğitim almış insanlarız, dedi
Yeşim.
—Onlarla şimdi bu şekilde konuşmanın ne âlemi var? dedi Giray
sertçe.
—Artamliya’lı insanlar kibardır. Onlara saygısızca davranmamız
doğru olmaz. Hem buralı insanlar saygı nedir bilmiyorlar belki
bizden öğrenirler.
—O dediğin neymiş bize öğret güzelim. Yalnız bu çocuk tayfasında
sıkılırsın, gel bizim yanımıza dedi bir tanesi ve elini Yeşim’in
omzuna koydu. Yeşim kaşlarını çattı ve onu tuttuğu gibi yere çaldı.
Yerdeki kişi öfkeyle ayağa kalktığında onu tek bir yumrukla yere
yıktı. Nakünüçen’li herkes şaşkınlıkla onlara bakarken Yeşim
yedikleri yemeğin parasını ödedi ve odalarına gitmek için
hareketlendi.
—Bunu nasıl yapabildin? dedi Elâ hayretle.
—Allah vergisi, dedi Yeşim ve ilerledi.
26
—Yeşim ablada Allah vergisi böyle bir güç var. O öyle güçlü biri
ki bazı erkeklere taş çıkarır. Çoğu kişiye bu ilginç gelse de durum
böyle, dedi Giray açıklama yaparak.
—Herkesin bir yeteneği var işte, dedi Şahin.
Herkes odalarına girdi ve uyudu.
Ertesi gün kalktıklarında hızlıca kahvaltılarını yapıp yola çıktılar.
Yola çıktıklarında önceki gün onların masasına gelen delikanlılar da
onların peşinden gelmeye başladılar.
—Aramızda bir dövüş olacak gibi duruyor, dedi Oğuz atıyla
dörtnala giderken diğerlerine dönüp.
—Ne yapacağız? dedi Elâ korkuyla.
—Korkmayın. Şimdi elimizden geldiğince onlardan uzaklaşalım.
Amacımız bir savaşın olmaması. Bizim yüzümüzden iki ülke savaş
durumuna girsin istemem. Ama bunlar hâlâ peşimizden gelmeye
devam ederlerse ve savaş kaçınılmaz olursa onlara savaşırız, dedi
Yeşim.
—Bu sırada aradaki mesafeyi iyi ayarlamalıyız. Onların menziline
girersek onlar bize zarar verebilir, dedi Oğuz. Uzun süre ilerlediler.
Bir su kenarında dinlenmek için durduklarında bir ok hızlıca
Yeşim’e doğru geldi. Yeşim oku kılıcıyla ikiye böldü.
—Geldiler, dedi Yeşim ve diğerlerine işaret etti.
—Var mı öyle bize yumruk atıp buradan kolayca gitmek? dedi biri
öne doğru çıkarak.
—Bunu hak ettiniz! dedi Oğuz.
—Savaş başlayacak, dedi Yeşim. O sırada Şahin eline aldığı
mandolasının tellerine vurdu. Güzel bir melodi çevreye yayıldı.
Müziğin etkisiyle herkes hareketsizce kaldı. Sonra Elâ ve Oğuz
çevreye şaşkınlıkla baktılar. Herkesin silah tutan elleri yavaşça
çözüldü ve ellerindeki kılıçları yere attılar. Sonrasında Giray Oğuz’a
sımsıkı sarıldı. Oğuz şaşkınlıkla bakarken Nakünüçen’liler özür
dileyip oradan uzaklaştılar.
—Gidelim, dedi Şahin mandolasını çalarak. Atlarına atlayıp yola
çıktılar. Oradan iyice uzaklaştıklarında Şahin çalmayı bıraktı.
—Bu yaptığın şey de neydi? dedi Oğuz hayretle.
—Savaşmadan onların yanımızdan gitmesini sağladın, dedi Elâ
neşeyle.
—Yaptığının ne olduğunu söyleyecek misin? dedi Yeşim merakla.
—Sadece insanların kalbindeki nefretin kalkmasını sağlayan bir
müzik çaldım. Onların kalplerinden nefret gidince savaşma istekleri
27
de gitti ve gördükleriniz oldu, dedi Şahin ve gülümsedi. Oğuz
Giray’a baktı. Giray hemen başka bir yöne baktı.
—Olur. İnsanların kalbinde nefret olabilir, dedi Oğuz ve sustu.
—Demek benden nefret ediyorsun ha. Neden benden nefret ettiğini
hâlâ anlayabilmiş değilim, diye düşündü.
Uzun süre ilerlediler. Akşamı bir yerde geçirdiler. Oğuz bütün gece
kapkaranlık odada düşündü. Hâlâ bazı şeyleri anlayamamıştı.
Ertesi gün tekrar yola çıktılar. Kartalın talimatlarıyla yol aldılar.
Birkaç gün sonra bir ikindi vakti Nakünüçen’in sınırlarından dışarı
çıktılar ve Guyukistan’a vardılar. Uzun süre bir düzlükte ilerlediler.
Sonra karşılarına bir dağın yamacına yapılmış bir şehir çıktı. Şehrin
merkezinde bulunan ve tüm şehrin yarısını kaplayan bir saray ve
onun çevresindeki küçük küçük evler şehri oluşturuyordu.
—Burası nasıl bir yer? dedi Elâ merakla. Şehirden içeri girdiler.
Üzerlerinde şık giysileri olan bir grup zengin insanın yanında çoğu
kişinin üzerindeki giysiler kirli ve yırtıktı.
—Bu saray kimin sarayı ki? diye sesli düşündü Yeşim.
Gökyüzünden kartal uçarak Giray’ın koluna kondu. Birkaç kez öttü.
—Bu şehrin yöneticisinin sarayıymış, dedi Giray.
—NE? Sadece şehrin yöneticisinin öyle mi? Artamliya’da halk ve
yönetim birbirinden bu kadar ayrı olamaz! Bizde ülkenin hükümdarı
halkla yan yana kalır. Ne onun evi diğerlerinin evinden büyüktür ne
de burada olduğu gibi şehrin yarısı ona aittir! Bu kadar sınıf farkının
olması hiç iyi değil! Çünkü sınıf farkı pek çok soruna yol açar. İlk
sorun da ekonomik farktan dolayı kişilerin para bulabilmek için suç
işleme eğiliminin artmasıdır. Burada daha dikkatli olmalıyız. Kartala
bir sor bakalım Tekin amcayı burada görmüş mü? dedi Yeşim.
Giray kartala bunu sordu.
Kartal birkaç kez öttükten sonra Giray:
—Onu görmüş. Dün buradan gitmiş, dedi.
—Aradaki iki günlük mesafe kısalmış! dedi Elâ sevinçle.
—Aradaki mesafe nasıl kısaldı acaba? Biz normalden çok da hızlı
gelmedik. Babam nerede oyalandı acaba? dedi Oğuz düşünerek.
—Bunu bilemeyiz ama mesafenin kısalması bizim için bir avantaj.
Geceyi burada geçirelim. Yarın yola çıkarız, dedi Yeşim. Kalacak bir
yer bulduktan sonra odalarında dinlendiler.
Ertesi gün yola çıktılar. Kartal onların yanına geldi.
28
—Tekin amca şu yöne gitmiş, dedi Giray. O yöne doğru ilerlediler.
Bakımsız, çölleşmiş bir araziden geçiyorlardı. Atların hareketiyle
toprak havalanmış her yeri toz bulutu kaplamıştı.
—Bu Guyukistan’lılar kendilerini sadece o dağa hapsetmişler ve
buraları unutmuşlar, dedi Elâ.
—Toprağın ne kadar önemli olduğunun demek ki farkında değiller,
dedi Şahin.
—Öyle görünüyor, dedi Yeşim. O sırada kartal telaşlı bir şekilde
uçarak yanlarına geldi. Birkaç kez acı acı öttü. Giray’ın yüzünün
rengi çekildi. Sonra kaşlarını çattı.
—O ne diyor? dedi Oğuz merakla.
—İleride bir arazide hayvanlara eziyet eden insanlar varmış!
Şikâyetlerini ifade edemeyen canlılara bunu nasıl yaparlar? Bensiz
ilerleyin. Her konuda bana yardım eden hayvan dostlarımı şimdi
yalnız bırakamam! Ben onları kurtarmaya gidiyorum! dedi ve hızlıca
atını sürüp oradan uzaklaştı.
Uzaklaşırken atına:
—Dostlarımız zor durumda! Elinden geldiğince hızlı git, diyordu.
—Giray! Hemen geri dön! diye bağırdı Yeşim onun arkasından.
—O bu konuda seni dinlemez, dedi Şahin.
—O ne derse desin onun peşinden gidelim, dedi Oğuz.
—Oğuz, sen ne dediğinin farkında mısın? Orada kaç kişi olduğunu
ve nasıl bir askeri yapıları olduğunu bilmiyoruz. Bu çok tehlikeli.
—Biliyorum. Bu çok tehlikeli ve onu bu tehlikenin içinde tek
başına bırakamayız. Babamı arama görevimiz de çok tehlikeli. Giray
bu tehlikeleri hiç önemsemedi ve bizimle birlikte yola çıktı, üstelik
benden hiç hoşlanmadığı halde bunu yaptı. Onun hayvanlarla
arasında bir bağ var. Hem hayvanlara eziyet edilmesi de doğru değil.
Bu yüzden ona yardım etmeye gidelim, dedi Oğuz. Hep birlikte
Giray’ın peşinden ilerlediler. Ama Giray onlardan daha hızlı
gidiyordu ve bir süre sonra gözden kayboldu.
*
*
*
Giray hızlıca bir ormanın içine girdi. Atından hızlıca indi. Yerde
kazılmış bir çukurun içindeki kazıkların arasında sıkışmış bir kaplan
olduğunu gördü. İçinde farklı hayvanların bulunduğu birkaç tane
daha çukur vardı. Kaplanın bulunduğu çukurun üzerindeki kapağa
yaklaştı.
29
—Endişelenme. Şimdi seni kurtaracağım. Daha sonra da hepinizi,
dedi Giray ve kapağı açmak için uğraştı. Kılıcıyla kapağın tahtalarını
bir arada tutan ipleri kesti ve kılıcını kenara bıraktı. Kapağa elini
uzattığında kılıcının kendisinden uzaklaştığının sesini duydu ve
boynunda bir kılıcın metalini hissetti.
—Burada olman bile esir olman için yeterli bir şey çocuk, dedi
adam ve pis pis sırıttı. Diğer adam Giray’a ayağa kalkmasını işaret
etti. Giray ayağa kalkarken kapağı açtı ve içindeki kaplan hızlıca
adamlardan birinin üzerine atlayarak dışarı çıktı. Yaralı kaplan
sendeleye sendeleye oradan uzaklaştı. Giray adamın kılıcını
kendisinden uzaklaştırıp onunla dövüşmeye başladı. Onu tam
yenecekken diğer adam kılıcının sapıyla Giray’ın başına vurdu ve
Giray yere yığıldı.
—Bu çocuk iyi bir işkenceyi hak etti. Bize yeni bir eğlence çıktı,
dedi adamlar neşeyle ve Giray’ı alıp oradan uzaklaştılar. Adamlar
Giray’ı götürürken diğerleri oraya vardılar.
—Onu götürüyorlar, dedi Oğuz endişeyle. Bir sinek burnunun
ucuna kondu. Oğuz onu eliyle uzaklaştırdı.
—Onu kurtarmak için bir şeyler yapmalıyız, dedi Yeşim. O sırada
birkaç sinek birden Oğuz’un çevresinde uçuştu. Oğuz sinirle
sineklere baktı. Sonra gülümsedi.
—Bir fikrim var, dedi.
30
(5)
Bir zindanda Giray baygın olarak yatıyordu. Ellerinden ve
ayaklarından prangalarla bir duvara zincirlenmişti. Halsizce gözlerini
açtı. Nerede olduğunu anlaması çok da uzun sürmedi. Sonra efkârla
çevreye bakındı. Gözleriyle kendisini bu zincirlerden kurtaracak bir
şeyler arıyordu. Birden bir gürültü dikkatini çekti. Dikkatle o yöne
baktığında birkaç kişinin birini daha yanlarına getirdiğini fark etti.
Hemen baygınmış rolü yaptı. Adamlar yanına getirdikleri kişiyi de
zincirlediler.
—Henüz uyanmamış. Bir uyansın dünyanın kaç bucak olduğunu
anlayacak! dedi adamlardan biri ve oradan uzaklaştılar. Giray
gözlerini açıp yanına getirdikleri kişiye baktı. Onun Oğuz olduğunu
fark etti.
—Onun burada ne işi var? dedi sessizce. Ona şaşkınlıkla bakarken
Oğuz gözlerini açtı.
—Sonunda! Beni senin yanına getirmeleri çok iyi oldu! İyi misin
Giray? dedi. Giray daha şaşkın bir şekilde baktı.
—Evet de senin burada ne işin var?
—Senin yapmaya çalışıp başaramadığın şeyi yaptığım için
buradayım. İçin rahat olsun. Tüm hayvanları serbest bıraktım.
—Güzel de size beni bırakıp yolunuza devam etmenizi
söylemiştim. Belli ki dinlememişsin. İyi bir asker emirlere itaat eder.
Asker olmak isteyen biri için böyle bir tavır askeriyeye alınması
sırasında sorun oluşturur.
—Doğru. Askerlik itaat gerektirir ama kendinden üstündeki kişiye.
—Neden onları kurtarmak için kendini böyle bir tehlikeye attığını
anlayamadım. Senin bu kadar hayvanları sevdiğini bilmezdim.
—Ben hayvanları değil, seni kurtarmak için hayvanları kurtararak
kendimi tehlikeye attım, dedi Oğuz. Giray şaşkınlıkla ona baktı.
Ama etkilendiği de belli oluyordu.
—Neden beni kurtarmak istedin ki? Sana kötü davranan birinden
kurtulduğun için sevinmen gerekmez miydi? dedi. Oğuz kaşlarını
çattı.
31
—Dediğin gibi düşünmem mümkün değil! Boşver bunları. Sana bir
hediyem var, dedi Oğuz ve zincirin yettiği uzunlukla cebine ulaştı ve
cebinden güçlükle cam bir şişe çıkardı. Şişenin içinde üç tane sinek
uçuyordu. Giray şaşkınlıkla baktı
—Seni buradan tek başıma kurtaramazdım. Diğerleriyle birlikte de
seni kurtaramazdım. Bu zindan çok büyük ve karışık bir yer. Senin
nerede olduğunu bulmak saatlerimizi alırdı. Ama seni hayvan
dostlarınla birlikte daha hızlı kurtarabilirdik. Diğerleri de seni
kurtarmak için yardıma gelecek. Bu camsız zindanda hayvan
arkadaşlarını bulman zor olur diye düşündüm. O yüzden taşınabilir
olanlarından birini getirmeye karar verdim. Bunun için bu zindana
geldim, dedi Oğuz ve şişenin kapağını açtı. Giray gözleri dolmuş bir
şekilde Oğuz’a bakıyordu. Sonra gülümsedi ve sevgiyle sineklere
baktı.
—İyi bir ekip toplayın ve buraya geri gelin. Bizi kurtarması için
buraya Yeşim ablayı, Şahin’i ve Elâ’yı getirin, dedi. Üç sinek hızlıca
parmaklıklardan dışarı çıkıp oradan uçarak uzaklaştılar. Oğuz
sineklere neşeyle baktı.
—Guyukistan’ın zindanlarının güvenliği hiç de iyi değilmiş!
Artamliya’da zindanlarda kuş uçurmazlar. Burada sinekler rahatlıkla
uçup dışarı gittiler, dedi. Giray güldü. Oğuz gülümsedi. Sonra
ciddiyetle Giray’a baktı.
—Bir şey sorabilir miyim?
—Sor.
—Benden neden nefret ediyorsun? dedi Oğuz. Giray sessizce
durdu.
—Sadece sorun benden mi kaynaklı onu söyle. Yoksa mutlaka bir
yanlış anlaşılma olmalı. Çünkü seni kıracak bir şey yaptığımı
hatırlamıyorum—Yanlış anlaşılmaydı. Birinden aslında senin yeteneksiz olduğunu
ve bazı yerlere babanın mevkisinden dolayı getirileceğini
duymuştum.
—Bunu kim dedi? Bu doğru değil!
—Onun kim olduğu bende kalsın. Ama onun dediklerine inandım.
Hata bendeydi. Bu konuyu hiç araştırmadım ve bu durumu doğru
bulmadığım için sana kızgındım. Böyle şeyleri hiç sevmezdim. Ama
bu yolculukta gördüm ki sen oldukça yeteneklisin. Strateji
biliyorsun. Buraya kadar sadece birkaç sinekle beni kurtarmak için
32
geldin. Artık gerçeği fark ettim. Bu yüzden sana olan nefretim de
gitti, dedi Giray ve gülümsedi.
—Bunu fark etmene sevindim. Artık dostuz, dedi Oğuz neşeyle.
* *
*
—Onlar ne durumda acaba? dedi Elâ endişeyle.
—Merak ediyorum. Oğuz abi ve Giray abi orada esirken nasıl
onlardan gelecek işareti alıp onları kurtaracağız? dedi Şahin.
—Sadece işareti bekliyoruz, dedi Yeşim odaklanmış bir şekilde
çevreye bakınarak. Üçü de atlarının üzerindeydi. Bir sinek onlara
yaklaştı. Üçünün atının çevresinde bir süre vızıldadıktan sonra atlar
dörtnala ilerlemeye başladılar.
—İşte işaret geldi! dedi Yeşim atına sımsıkı tutunarak. Hızlıca
zindana geldiklerinde zindanın çevresini pek çok türde hayvanın
sardığını gördüler. Hayvanlar içerideki askerlerle savaşıyordu.
—Şahin, dedi Yeşim. Şahin mandolasını eline aldı ve çevreyi bir
melodi sardı.
* *
*
—Buraya gelmişler. İyi dinle, dedi Oğuz. Uzaktan Şahin’in
mandolasının sesi geliyordu. Kendi hücrelerinin bulunduğu
koridorda küçük bir serçe uçmaya başladı. Gagasında bir anahtar
taşıyordu. Hızla parmaklıklardan içeri girdi ve Giray’ın önüne
kondu. Giray hemen anahtarı alıp kendini zincirlerden kurtardı.
Sonra da Oğuz’un zincirlerinin kilidini açtı.
—Evet. Şimdi ne yapacağız? dedi Oğuz çevreye bakınıp. Serçenin
getirdiği anahtarı kilide sokmayı denedi. Kapı açılmadı. Bir müddet
nasıl çıkacaklarını düşünürken oraya Elâ koşarak geldi.
—Size bu lazım, dedi ve elindeki anahtarla kapıyı açtı. Hızlıca
oradan çıkıp diğer ikisinin yanına gittiler. O sırada Giray’ın anlaştığı
kartal yanlarına geldi. Birkaç kez öttü. Giray şaşkınlıkla baktı.
Kıpırdamadan durdu.
—Burada, dedi.
—Ne? Kim burada? dedi Şahin mandolasını çalarak.
—Tekin amca.
Oğuz ve Elâ umutla birbirlerine baktılar. Hızlıca kartalın tarif ettiği
bir hücreye geldiler ve parmaklıkların arkasında halsizce yerde
33
oturan Tekin’i gördüler. Tekin halsizce gelenlere baktı. Sonra onlara
şaşkınlıkla baktı.
—Seni kurtaracağız baba, dedi Oğuz. Hızlıca kapıyı açıp onu dışarı
çıkardılar.
—Sizin burada ne işiniz var? dedi Tekin şaşkınlıkla.
—Seni kurtarmaya geldik baba. Şimdi gidelim.
—Önce eşyalarımı alalım, dedi Tekin. Onun eşyalarını alıp oradan
uzaklaştılar. Biraz gittikten sonra Şahin mandolasını çalmayı bıraktı.
—Baba, iyi misin? dedi Elâ. Oğuz’un atına binip onun arkasına
oturmuştu.
—Evet baba. Çok halsiz duruyorsun, dedi Oğuz endişeyle.
—Ben iyiyim. Sadece bana biraz işkence yaptılar. Hepsi o kadar.
Önemli değil ama. Öğrendiğim şeyler için buna değerdi, dedi Tekin
ve gülümsedi.
—İyi olmanız güzel. Şimdi Artamliya’ya geri dönebiliriz. Ama
öncesinde biran önce Guyukistan’dan dışarı çıkmalıyız, dedi Yeşim.
—Şu anda Artamliya’ya dönmem! dedi Tekin ciddiyetle.
—Olmaz baba! dedi Oğuz sertçe.
—Herkes senin için çok endişelendi, dedi Elâ.
—Amacının Kozgavistan’daki o mağaraya gitmek olduğunu
hepimiz biliyoruz. Oraya ne olursa olsun gitmene izin veremem! Bu
çok tehlikeli! Orada ölebilirsin! dedi Oğuz endişeyle.
—Açıkçası ona katılıyorum ve sadece eskiden bize ait olan bir yere
gitmek için ölmeye değmeyeceğini düşünüyorum, dedi Giray.
—Ben oraya gitmeye karşı değilim. Ama oraya gidersek iki ülke
arasında savaş çıkacak. Şu anda onlarla aramızın bozuk olacağı
kesin. Kurtardığınız o adamdan sonra onlarla savaşacağımız gün gibi
aşikar ama gidersek bu durum Kozgavistan’ı haklı gösterir. Benim
endişem bu, dedi Yeşim.
—Onun dışında oraya girmemiz ülkemizin kurallarına da aykırı
olduğu
için
Artamliya’ya
geri
döndüğünüzde
hoş
karşılanmayacaksınız, dedi Şahin. Tekin onlara şöyle bir baktı.
Dudaklarını kemirdi. Kafasını aşağıya yukarıya salladı.
—Çocuklar, hepinizin dediklerini çok iyi anlıyorum. Hepiniz doğru
söylüyorsunuz. Doğru, bu iş tehlikeli. Bu işin sonunda savaş da
olabilir. Herkes şu anda benim için endişeleniyor olabilir ve ben geri
döndüğümde beni yasaları çiğneyen kötü biri olarak görebilirler.
Sorun değil. Belki bu işin sonunda geri de dönemem. Ne olacağını
bilmiyorum. Yaşar mıyım ölür müyüm bunu bilemem. Ama bildiğim
34
bir şey varsa o da yaptığım şeyin doğruluğu. Ben bu yolculukta
tarihimizi araştırdım ve şu ana kadar bulduğum bilgiler bize
öğretilen geçmişimizle ilgisi olmayan bilgilerden oluşuyordu.
Gördüklerim bize anlatılanlardan çok farklı. Hiç düşündünüz mü
tarihimizle ilgili söylediklerimizin ne kadarının doğru olduğunu?
Bize öğretilenler ya yanlışsa? Bu bildiğimiz bilgilerin doğru olup
olmadığını araştırmamın nesi yanlış? Bu dünyada ne olacağım
önemli değil. Ben öbür dünyamı düşünüyorum. Yarın Allah bana
“Geçmişinizle ilgili bilmediğin şeyleri konuştun! Atalarının günahını
aldın!” derse ne diyeceğim? Ya da “Ben sizin bulmanız için bu
bilgileri günışığında tutarken ve senin onlara ulaşma imkanın varken
neden onlara ulaşmadın?” diye sorarsa ne cevap vereceğim? Allah
bana imkan vermiş. Bu bilgiler yok edilmemişse demek ki bilinmesi
gerekiyor. Şu an bunu yapmak için en uygun zaman. Ben artık ne
olacağını düşünemem. Önüme geçmişimin gerçekte ne olduğunu
bulmak için bir fırsat çıktı ve ben bunu değerlendireceğim. Beni o
zindandan kurtardınız. Hepinize teşekkür ederim. Ama
Kozgavistan’la aramızda sadece Guyukistan’ın toprakları varken
beni Artamliya’ya götüremezsiniz. İsterseniz siz geri dönün, dedi
Tekin.
—Size ne olduğunu bulma ve sizi Artamliya’ya geri getirme görevi
bize verildi. Yanımızda siz olmadan ülkemize geri dönmemiz uygun
düşmez, dedi Yeşim.
—Aslında, tam olarak ne bulduğunu biz de görsek bizim için daha
iyi olur, dedi Şahin.
—Peki. Uygun bir yer bulduğumda size onları gösteririm, dedi
Tekin. Birlikte çölde uzun bir yol aldılar. Güneşin sıcağında
çevredeki toz kokusuyla yol aldılar. Yolculuğun sonunda bir yerde
dinlenmek için durdular. Tekin eşyalarının arasındaki kâğıtlardan bir
tanesini çıkardı.
—Guyukistan’da atalarımıza ait olan pek çok eser vardı. Bu
eserlerin bulunduğu yerlere gittim. Oradaki gördüğüm şeylerin
birebir kopyasını çıkardım. Bazısı çok eski bir dilde yazılmıştı, orada
ne dediğini anlayabilmek için Artamliya’ya dönüp iyi bir araştırma
yapmam gerekir. Ama bir duvar boyaması gördüm. Duvarda şu
resim vardı, dedi Tekin ve kâğıdı ortalarına koydu.
Üzerindeki resmi görür görmez Oğuz:
—Bunu nerede buldun? dedi hayretle.
—Tahminime göre önemli bir hükümdarın mezarında.
35
—Ama- ama bu bir cenaze namazının resmi, dedi Giray.
—Doğru.
—Ama bize atalarımızın dini inancının olmadığını söylerlerdi, dedi
Şahin şaşkınlıkla.
—Yani bize onların putperest olduğunu anlatırlardı, dedi Elâ.
—Evet, bize hep öyle derlerdi. Ama bu belge açıkça gösteriyor ki
onlar öyle değillermiş. Şimdi biz onlar dindarken onlara “putperest”
dersek Allah ileride bunu bize sormayacak mı? “Benim salih
kullarıma yakıştırdığınız şey ne çirkin!” demeyecek mi? Bu yüzden
bana engel olmayın. Engel olsanız da sizi dinlemem çünkü, dedi
Tekin.
—Baba, ben de seninle oraya geleceğim, dedi Oğuz kararlı bir
şekilde.
—Zaten böyle tehlikeli bir yere tek başına gitmeniz doğru olmazdı.
O yüzden yardıma ihtiyacınız olur diye ben de sizinle geliyorum,
dedi Yeşim.
Diğer üçü birbirlerine baktılar ve:
—Biz de sizinle geliyoruz, dediler. Tekin gururla gülümsedi.
36
(6)
Yaprakların arasından güneşin ışıklarının süzüldüğü ormanlık bir
alanda altı kişi ilerliyordu.
—Baba, Kozgavistan’ın sınırlarından geçeli çok oldu. Gideceğimiz
mağara tam olarak nerede? dedi Elâ merakla. Babasının atında onun
arkasında oturuyordu.
—Oraya ulaşmamıza daha çok var. Mağaranın bulunduğu yer ülke
topraklarının ortasına yakın bir yerde. Bizse sadece sınırdan geçtik
ve henüz bir şehre bile ulaşmadık, dedi Tekin.
—Herhangi bir şehre ulaşsak da ulaşmasak da çok dikkatli
olmalıyız. Burada Asiler çok geniş haklara sahip ve ülke nüfusunun
çoğu bir şekilde Asilerle bağlantılı. Yani bu yolculuğumuzda
mutlaka Asilerden biriyle karşılaşacağız, dedi Yeşim çevreyi
dikkatle inceleyerek. Temkinli duruyordu.
—Haklısın. Yabancı olduğumuzu anlamaları uzun sürmez ama
belki Artamliya’lı olduğumuzu şimdilik anlamazlar, dedi Tekin
umutla.
—Ama eninde sonunda bunu anlayacaklar, dedi Giray.
—Bunu anlamasalar bile onlar yabancılara iyi davranmazlar, dedi
Yeşim.
—Endişelenmeyin. Ben mandolamla onların bize zarar vermesini
önleyebilirim.
—Umarım öyle olur. Ne olursa olsun amacımıza ulaşmak için
elimizden geleni yapalım.
—Baba? Elimizi kolumuzu sallayarak o mağaraya nasıl gireceğiz?
dedi Oğuz. Tekin dertli dertli düşündü.
—Oraya varalım bunu düşünürüz, dedi bir müddet sessizce
durduktan sonra.
—Bu işin çok basit olmadığının sen de farkındasın. Daha planlı
hareket etmeliyiz, dedi Oğuz. Tekin kafasını salladı.
Bir müddet ormanda ilerledikten sonra ilerideki dağın eteklerinden
gitmeye başladılar. Dağdan esen rüzgâr dondurucu derecede
soğuktu. Bir müddet burada ilerlediler. Dağı geçtikten sonra bir
37
şehre vardılar. Kullanılan malzemelerden dolayı şehre gri renk
hakimdi. Şehre girmeleriyle tüm gözler onların üzerinde sabitlendi.
Herkes kaşlarını çatmış ve bu yeni gelenlerin kim olduğunu
anlamaya çalışıyordu.
—Şehirde uzun süre kalmayalım. İhtiyacımız olan şeyleri alıp
buradan gidelim. Orman buradan daha güvenliydi sanki, dedi Tekin.
Şehirde ilerleyip ihtiyaçları olan yiyecekleri almak için bir yerde
durdular. Tekin ihtiyaçları olan malzemeleri almak için bir kişiyle
diğerlerinin anlamadığı bir dille konuşmaya başladı. O sırada ileride
bir grubu çevresine toplamış bir adamın bağırarak çevresindekilere
bir şeyler anlattığını gördüler. Adamın göğsünde üzerinde P harfi
bulunan bir rozet vardı.
—Asilerden biri bu. Rozetine bakın, dedi Yeşim rahatsız olmuş bir
şekilde.
—Bu adam ne diyor? Onların dilini anlayan var mı?
Yeşim kafasını salladı.
—Diyor ki “Tüm Artamliya’lıları bulduğunuz yerde öldürün!
Onları öldürmek için bir sebep aramaya gerek yok! Müslüman
olmaları bunun için yeterli bir sebep! Onları öldürün ki huzur
bulasınız! Cennete ancak o zaman girersiniz!”
—Bu adam ne saçma konuşuyor! dedi Giray sertçe.
—Normal. Yoksa halkın beynini nasıl yıkayacaklar ki? Tabi ki bu
saçmalıklarla! dedi Oğuz.
—Bunların bizim dinimizle aralarında ne gibi bir sorunları var hâlâ
anlayamıyorum! dedi Elâ.
—Çünkü bizim dinimiz dosdoğru bir dindir. Ama bazılarına doğru
olan şeyler hoş gelmez. Belli ki Kozgavistan’da doğruluktan
hoşlanmayan insanlar toplanmış. Onlar bu yüzden dinimize ve bize
karşılar. Eğri yolda gidene doğru yol eğri görünür. Onlar
kendilerince en doğrusunun kendileri olduğuna inanıyorlar. Bu
yüzden de böyle saçmalıyorlar. Hâlbuki gözlerini açıp bir kez
çevreye baksalar yapmayı istedikleri şeylerin onları cehenneme
götüreceğini anlarlardı, dedi Tekin yanlarına gelip.
—Farkında değiller ama bu tavırları kendi ülkelerinin sonunu
getirecek, dedi Yeşim.
—Evet. Çünkü Allah’a karşı geliyorlar.
—Allah’a karşı geldikleri için sonlarının geleceği çok doğru Şahin.
Zaten fark ettiyseniz buradaki çoğu kişi onların dediklerine karşı
çıkmıyor. Bu da gösterir ki çoğu kişi körü körüne Asilerin
38
dediklerine inanıyor ve onların dediklerini yapıyor. Bizim dinimiz
aklı kullanmanın önemini her daim vurgular. Birazcık düşünseler,
akıllarını azıcık kullansalar bu adamın söylediklerinin saçma
olduğunu anlarlardı. Belki aralarında kendilerinden yapılması
istenilenlerin saçma olduğunu aklını kullanmadığı için fark
etmeyenler vardır. Ama eminim aralarında bunun saçma olduğunu
bilip yine de bu gruba bağlı olanlar var. Asiler grubu sadece kendi
liderlerinin cebini doldurmaya çalışıyor. Diğer üyeler onlar için
sadece bir piyon. Ne yazık ki kullanan da halinden memnun
kullanılan da. İkisi de birbirinden rezil! Şimdi burada
oyalanmayalım. Onların bizim kim olduğumuzu anlamaları çok uzun
sürmez, dedi Tekin.
Atlarına binip yeniden yola çıktılar. Onların peşinden bir adam at
sürerek geliyordu. Ormanın içine girip ilerlediklerinde adam hâlâ
peşlerindeydi.
—Sanırım Asilerden biri bizi takip ediyor, dedi Şahin.
—Yine de biz altı kişiyiz. Sorun olacağını sanmıyorum, dedi Elâ.
—Onlar sandığınız gibi insanlar değiller. Onlar özel bir eğitim
almıştır, dedi Tekin tedirgin bir şekilde.
—Baba, bu şekilde devam edemeyiz. Adamın altımızı takip edip de
nereye gittiğimizi anlamasına izin veremeyiz. Üstlendiğimiz görev
çok önemli. İçimizden bir kişi bile olsa da bunu başarıp
Artamliya’ya geri dönmeli. Bu yüzden ayrılalım, dedi Oğuz.
—Gerek yok. Ben onu şimdi bizi takip etmekten vazgeçtiririm, dedi
Şahin ve mandolasını eline aldı. Onları takip eden adamın attığı ok
mandolanın sapını kırıp bazı tellerin yerinden çıkmasını sağladı.
—Bu haldeyken bunu çalabilmem mümkün değil. Onu onaracak bir
imkan yok şu anda, dedi Şahin üzgünce.
—Oğuz abinin söylediği şey çok tehlikeli ama o haklı. Birimiz
olsun bu görevi başarmalıyız, dedi Giray.
—Şimdi iyi dinleyin. Hepimiz ayrı yöne gidelim. Elâ zaten
babasıyla gidiyor. Şahin, şu anda senin savaşabileceğin bir silahın
yok ve yaşın bize göre daha küçük. Bu yüzden ayrıldıktan bir
müddet sonra Tekin amcayı bulmaya çalış. Takip edilmeyenler
diğerlerini bulmaya çalışsın, dedi Yeşim ve aynı anda ayrı yönlere
hareket ettiler. Onları takip eden adam bir süre çevreye bakındıktan
sonra kendisine en yakında bulunan Oğuz’un peşine düştü. Oğuz
diğerlerinin gideceği yolu tahmin edip onlardan daha uzağa hareket
ediyordu. Ara sırada arkasına dönüp adama ok fırlatıyordu. Bir
39
müddet ilerledikten sonra atının geçemeyeceği kadar dar olan bir
ağaçlığa geldi. Hızlıca atından aşağıya indi. O sırada adam dörtnala
koşan atıyla onun yanına geldi. Oğuz kılıcını eline aldı.
—Allah’ım sen bana yardım et, dedi içinden. Karşısındaki adam
zevkle gülümsedi. Atıyla onun çevresinde bir müddet döndükten
sonra atından inip gayet rahat bir şekilde kılıcını çekti. Bir müddet
adamla savaştıktan sonra adam Oğuz’u sağ kolundan yaraladı.
Oğuz’un kolunun yaralanmasıyla Oğuz’un elindeki kılıç yere düştü.
Adam bir tekmeyle kılıcı uzaklara savurdu. Oğuz kendisinden
uzaklaşan kılıcına baktıktan sonra adamla dövüşmeye devam etti. Bir
müddet sonra adam Oğuz’u sıkıştırıp kılıcını onun boğazına tuttu.
Bir süre gevrek gevrek güldü.
Sonra:
—Güçlüsün. Yaşına göre oldukça yeteneklisin. Sana acıdım. Bu
yüzden sana bir fırsat veriyorum. Asilere hizmet et ve yaşamana izin
vereyim. Ama hizmetinde samimi olduğunun kanıtı olarak diğer
beşini ölü olarak istiyorum, dedi. Oğuz alaylı bir şekilde adama
baktı.
—Bunu yaparsam cennete gireceğimi söylemeyi unuttun sanırım,
dedi.
—Evet, onu unutmuşum. Bunu yaparsan cennete gireceksin.
—Haksız yere adam öldürerek cennete girme düşüncesinin saçma
olduğunu hiç düşündün mü? dedi Oğuz adama dik dik bakarak.
Adam şaşkınlıkla ona baktı.
—Düşünmedin değil mi? O zaman ben de sana bir fırsat veriyorum.
Düşün bakalım. Ben sizden birini öldürsem size göre cehenneme
giderim öyle değil mi? Peki buradan insan öldürmenin kötü bir şey
olduğunu anlayamıyor musun? Sana zararı olmayan insanları sırf
ülkenizden geçiyor diye ya da lideriniz öyle istiyor diye öldürerek
cennete mi gidilir? Hayır. Bu sadece sizi cehenneme götürür.
Cennete girebilmenin tek bir yolu vardır, o da Allah’a kulluk
etmektir, insanlara değil. Sen Allah’ın yasaklarından olan adam
öldürme yasağını çiğneyip bir cana kıyıyorsan sadece kendi kendini
cennete gireceğine dair kandırmış olursun. Bu da benim sana
sunduğum fırsat. Doğru bir yola dön. Ben size hizmet etmem, dedi
Oğuz. Adam şaşkınlıktan elindeki kılıcı yere düşürdü.
—İşte, gerçeği fark etmek bu kadar acı verici, değil mi? Ama çok
geç değil. Bunca yıl yaptığın yanlışları bundan sonra doğru şeyler
yaparak düzeltebilirsin, dedi Oğuz. Adam ona baktı.
40
—Seni öldürmemden korkmuyor musun? dedi. Oğuz güldü.
—Ölsem bile ben Allah yoluna seni çağırırken ölmüş olacağım. Sen
ise katil olmaya devam edeceksin. Yanlış olan yoluna devam
edeceksin, dedi cesurca. Adam şaşkınlıkla ona baktı. Kılıcını eline
alıp ona doğrulttu. Adamın kılıcı tutan elleri titriyordu. Oğuz ise
kımıldamadan duruyordu.
—Nasıl? Nasıl bu kadar güçlü olabiliyorsun? ELİNDE KILICIN
BİLE YOK! ÜSTELİK YARALISIN! BENİMSE KILICIM
ELİMDE! O halde nasıl bu kadar güçlü durabiliyorsun? Senin
gücünden neredeyse kendimi güçsüz görüyorum! SÖYLE ! NASIL
BU KADAR GÜÇLÜ DURUYORSUN? dedi adam bağırarak.
—Allah’a inanarak, dedi Oğuz sakince. Adam daha çok titreyerek
ona baktı. Adamın kılıcı elinden düştü. Adam önce kılıcına baktı
sonra da Oğuz’a.
—Ben de senin gibi güçlü olmak istiyorum. Bana ona nasıl
inanacağımı öğret, dedi kararlılıkla.
41
42
(7)
Oğuz kendisine kararlılıkla bakan bu adama ciddiyetle baktı.
—Sen sadece güçlü olmak istiyorsun. Bu yüzden ona inanmak
istiyorsun. Ama Allah’a inandığın zaman yine önceden yaptıklarını
yapacaksan ya da ona samimiyetle bağlanmazsan güçlü olamazsın.
Dünyada ne kadar çok Allah’a inandığını söyleyen ama bunun
gereklerini yapmayan insanlar var biliyor musun? Onlar ikiyüzlüdür.
Böyle olmak Allah katında hoş karşılanmaz. Bu yüzden Allah’a
inancında samimi olman gerekir. Bunun için de öncelikle Allah’tan
başka kimseden korkmaman gerekir. Ancak o zaman istediğin şeye
sahip olabilirsin, dedi Oğuz. Adam ona ciddiyetle baktı.
—Ben kararlıyım, dedi. Oğuz ona ciddiyetle baktı.
—Ona nasıl inanacağını öğrenmek istiyordun değil mi? O zaman
sana asıl uyman gereken birkaç kural söyleyeyim. Onun bir ve tek
olduğuna ve onun her şeye gücünün yettiğine inan. Onun
peygamberlerine ve kitaplarına iman et. Adam öldürme. Zina yapma.
Yalan söyleme. Hırsızlık yapma. Allah’ın rızasını kazanmak için
iyilik yarışına gir. Namazını kıl ve zekâtını ver. Tüm bunları yap
ama Kuran’ı okumayı da unutma. Çünkü onun içindekileri bilmeden,
onda ne yazdığını okuyup anlamadan Allah’ın yolunda gitmen zor
olur. Bir de adın ne bilmiyorum ama müslüman olduğunda anlamı
güzel olan bir ismin olmalı, dedi Oğuz. Adam kafasını salladı.
—Neden sen bana bir isim vermiyorsun?
—Eğer senin için bir sakıncası olmazsa sana “Âdem” ismini
veriyorum. İlk insan ve peygamberin ismini.
—Âdem. Güzel. Yıllarca gerçeği göremeden yaşadığıma
inanamıyorum! Sen bana yardım ettin. Ben de sana yardım
edeceğim, dedi Adem.
—Senin gerçeği görmeni ben sağlamadım. Bunu Allah istedi ve sen
gerçeği gördün.
—Yine de sana yardım etmek istiyorum. Bu rozeti görüyor musun?
Bu rozet bende takılı olduğu süre boyunca kimse bana ve
yanımdakilere zarar veremez. Seni gideceğin yere kadar götüreyim,
dedi. Oğuz düşünceli bir şekilde Âdem’e baktı.
43
* *
*
—Görünen o ki adam Oğuz’un peşinden gitmiş, dedi Tekin buruk
bir halde. Diğer dördü onun yanındaydı. Havadan bir kartal
süzülerek aşağıya indi ve Giray’ın koluna kondu. Birkaç kez öttü.
—Kartal bizi çok sevdiği için bizi hep takip etmiş. Doğru. O adam
Oğuz abinin peşinden gitmiş ama ona zarar vermemiş. Şimdi ikisi
birlikte buraya doğru geliyorlarmış, dedi Giray.
—Oğuz neden onu buraya getiriyor? dedi Yeşim hayretle.
—Bilmiyorum. Çünkü kartal da bilmiyor. Sadece onları buraya
gelirken görmüş.
—Oğuz onunla birlikte buraya geliyorsa onun bir bildiği vardır,
dedi Tekin. Bir süre orada bekledikten sonra Oğuz ve Âdem
yanlarına geldi. Oğuz onlara olanları anlattı.
Sonra da:
—Yani o gideceğimiz yeri biliyor, diye ekledi.
—Oraya gitmenize yardım ederim. Ama sizi bir konuda
uyarmalıyım. O mağaranın içine ülkemiz halkından hiç kimse
giremedi. İçeri girmeye çalıştığımızda her zaman gözümüzü bir ışık
aldı ve içeriye hiçbir zaman giremedik, dedi Âdem. Diğerleri
birbirlerine şaşkınlıkla baktılar. Tekin bir müddet düşündü.
—O mağaraya girmek isteme sebebiniz neydi peki? dedi.
—İçerideki bilgileri yok etmekti tabi ki. Çünkü bir gün sizin gibi
insanların gelip mağaraya girmeye çalışacaklarını biliyorduk.
—Yüksek ihtimal bundan dolayı mağaraya giremiyordunuz. Şimdi
yolumuza devam elim, dedi Tekin. Ormanın içinde ilerlemeye
devam ettiler.
—Oraya vardığımızda orada çok dikkatli olmanız gerek. Çünkü
orası Asilere ait bir bölge. Mağaraya giremiyor olsalar bile sırf
mağaranın girişinde en az iki nöbetçi tutuyorlar, dedi Âdem.
—Ona bir çözüm buldum bile, dedi Giray neşeyle. Âdem
anlamayarak onlara baktı.
—Sizi o mağaraya götüreceğim. Sonra da Kozgavistan’dan dışarı
çıkmanıza yardım edeceğim. Ondan sonra da Asilerden ayrılacağım,
dedi Âdem kararlılıkla.
—Bence hemen bu gruptan ayrılmamalısın, dedi Tekin. Âdem
şaşkınlıkla ona baktı.
—Neden ayrılmamalıyım?
44
—Çünkü onların içinde olduğun sürece onlar için değerlisin.
Onların yanındayken onlara ne dersen seni dinlerler değil mi?
—Evet.
—Orada gerçeği göremeyen ama gerçeği görünce senin gibi
yanlışlardan vazgeçecek olan insanlar olabilir. Öyle kimseleri bulup
onlara doğru yolu göstermek için orada kalman gerekir bence. Tabi
bu benim fikrim. İstiyorsan yine de onlardan ayrılabilirsin, dedi.
Adem rozetine düşünceli bir şekilde baktı.
—Haklı olabilirsin. Bunu deneyeceğim, dedi.
Günlerce yol aldıktan sonra bir dağın yamacına geldiler. Çevresi
ormanla kaplı dağın içinde mağaranın yeri belli olmuyordu.
—Dikkatli olalım, dedi Âdem. Birlikte dağa tırmanıp mağaranın
yakınlarına doğru geldiler. Gidecekleri yerin çok tehlikeli olduğunu
söyler gibi bir dere telaşlı telaşlı yanlarından geçip aşağılara doğru
gitti. Biraz yol aldıktan sonra ileride gruplar halinde insanların farklı
farklı yerlerde nöbet tuttuklarını gördüler.
—Benden bu kadar! Ben mağaraya giremem, dedi Âdem.
—İçeri girmenin bir yolunu bulduğunu söylemiştin, dedi Tekin
Giray’a dönüp. Kartal gökyüzünde yuvarlak çizerek birkaç kez öttü.
—Bekleyin. Birazdan burada olurlar, dedi Giray neşeyle.
—Kimler burada olur? dedi Şahin sabırsızlıkla.
—Guyukistan’da kurtardığım kaplan ve onun kabilesi.
Birkaç dakika içinde ağaçların arasında birçok kaplan çıkageldi. Bir
tanesi topallayarak Giray’a yaklaştı ve kükredi.
—Yapmayı planladığınız şey çok güzel. Bize mağaraya girmemiz
için uygun bir ortam hazırlayın. Çıkış konusunu sonra anlaşırız, dedi
Giray. Kaplanlar farklı yönlerden gidip nöbet tutan kişilere
saldırdılar. Onlar kaplanlardan kaçarken altısı mağaradan içeri
girdiler.
—Işık patlaması olmadı! dedi Elâ sevinçle.
—Hızlı olmalıyız, dedi Tekin. Bir feneri açıp mağaranın
derinliklerine doğru ilerlediler. Bir müddet daha ilerledikten sonra
mağaranın sonuna geldiler. Mağaranın çevresi kitaplarla doluydu.
Tekin herkese bir miktar kâğıt verdi.
—Gördüklerinizi bunlara yazın. Eski dilde olanları bana bırakın.
Yazdıklarınızı kısaltmalar yaparak yazarsanız Artamliya’ya daha çok
bilgi götürebiliriz, dedi. Herkes önüne bir kitap açıp yazmaya
başladı. Kitaplar çok kalın olmadığından onları yazmayı çabucak
45
bitiriyorlardı. Şahin yazı yazmaktan yorulunca mandolasını tamir
ediyordu.
Günler sonra kitapları yazmayı bitirdiler.
—Gerçekten tarihimizle ilgili bildiğimiz şeyler çok yanlışmış.
Benim kötü bir hükümdar olarak bildiğim hükümdar meğer
Artamliya için ne kadar büyük ve önemli işler yapmış! İyi bir
hükümdar olarak bildiğim hükümdar ise onun yaptığı bütün iyilikleri
yok etmiş! dedi Giray hayretle.
—Evet. Bazı olaylarsa tamamen saklanmış. Kimse bu olanları
bilmiyor ve bazı konularda bu yüzden yanlış kararlar veriyor, dedi
Oğuz dertli bir şekilde.
—Keşke kötü hükümdarlar Artamliya’nın başına hiç geçmeseymiş!
Onlar yüzünden topraklarımız ne kadar da küçülmüş! dedi Elâ.
—Böyle basit düşünmeyin. İyi ve kötü hükümdarlar her zaman olur
ve bu kişilerin her zaman ülkelerine bir etkileri olur, olumlu ya da
olumsuz. İyi hükümdarın yaptığı kötü işler de olur, kötü hükümdarın
yaptığı iyi işler de. Tüm bunlar bir süreçtir. Eğer tüm bu
hükümdarların yaptıkları iyi ve kötü işler olmasaydı biz şu anki
halimizde olamazdık. Şu anki karakterimizde de olmazdık. Mesele
bundan sonra iyi işleri örnek alıp geliştirmede ve yapılan yanlışları
görüp onları bir daha yapmamada. Geçmişte tüm bu topraklara sahip
olup buraları adaletle yöneten hükümdarlara sahibiz. Onlar bize güç
vermeli. Onlardan cesaret almalıyız. Onların yaptığı iyi işlerle
övünmek bizim bir şeyler yapmamızı engellememeli. Biz bizden
yıllar sonra gelecek olanların övünebileceği işler yapmalıyız. Şimdi
dikkatlice buradan dışarı çıkmaya çalışalım, dedi Tekin. Mağaranın
çıkışına doğru ilerlediler. Çıkışa yaklaştıklarında ellerindeki feneri
söndürdüler. İçeriye vuran oksijeni takip ederek çıkışa doğru yol
aldılar. Çıkışa vardıklarında mağaranın çevresinde nöbet tutan
kişileri gördüler.
—Dışarı nasıl çıkacağız? dedi Yeşim fısıldayarak.
—Çevrede bir tane bile hayvan göremiyorum, dedi Oğuz.
—Burada mandolanı tamir ettin. Onu çal, dedi Giray. Şahin
kendinden emin olamayan bir şekilde mandolasına baktı. Sonra onu
eline alıp birkaç tele bastı. Müziğin etkisiyle oradaki askerler oradan
uzaklaştılar. Diğerleri de mağaradan dışarı çıktılar. Atlarının yanına
vardıklarında Âdem’i düşünceli bir şekilde beklerken gördüler.
Âdem onları görünce sevinçten gözleri parladı.
46
—Geri döndünüz demek! Bende size bir şey olmasından
endişelenmiştim, dedi.
—Acele edip buradan gidelim, dedi Tekin. Hızlıca atlarına binip
oradan uzaklaştılar.
Günlerce yol aldıktan sonra Kozgavistan’ın sınırına geldiler.
—Bana burada müsaade. Kozgavistan’lılar içinde gerçeği gören ilk
kişi olabilirim ama son kişi olmayacağıma inanıyorum. Sonra
görüşürüz. Her şey için teşekkür ederim, dedi Âdem ve oradan
uzaklaştı.
—Kozgavistan’ın bir gün Asilerin saçma düşüncelerinden
kurtulacağına dair ümidim var. Bu adam onlardan uzaklaştıysa
diğerleri de uzaklaşır. Ama bunun için biraz zaman gerekecek, dedi
Tekin. Kozgavistan sınırından çıkıp geri dönüş yoluna çıktılar.
Günlerce yol aldıktan sonra Artamliya’ya döndüler. Serin bir
rüzgârla sallanan ağaçlar onları karşıladı.
—Sonunda! Ülkemi ne kadar çok özlemişim! dedi Elâ.
—Hepimiz özledik, dedi Şahin.
—Kokusu bile farklı, dedi Yeşim temiz havayı içine çekerek.
—Diğer yerleri görünce ülkemin bir cennet olduğunu anladım, dedi
Giray.
—Evet, bende, dedi Oğuz.
Birlikte kendi yaşadıkları şehre gittiler. Şehre vardıklarında Oğuz
ve Elâ’nın annesi onları gördü ve sevinçle yanlarına geldi. Onlara
neşeyle sarıldı.
—Sonunda! Geri döndünüz! dedi mutluluktan ağlayarak.
—Biran önce babamın yanına gitmeliyiz, dedi Yeşim. İlerlemeye
devam ettiler. Yeşim’in babasının yanına geldiklerinde adam neşeyle
ayağa kalktı. Kızına sarıldı.
—Başarabileceğinizi biliyordum! Biraz uzun sürdü ama hepiniz
sapasağlam döndünüz. Sen nerelerdeydin bakalım Tekin? Bizi çok
endişelendirdin. Eee, bu yolculuktan neler öğrendiniz? dedi adam
gençlere dönüp.
—Dünya’nın düşündüğümden çok farklı olduğunu öğrendim, dedi
Elâ.
—Bir amaç uğrunda birleşince ne kadar büyük işler yapıldığını
öğrendim, dedi Şahin.
—Bilmediğin konularda araştırma yapmadan yorum yapmaman
gerektiğini öğrendim, dedi Giray.
47
—Bu kadar şeyi öğrendiğinize göre bu yola gitmenize değmiş, dedi
Yeşim’in babası neşeyle.
—Ben de tüm Artamliya’nın öğreneceği yeni bilgiler öğrendim.
Hepinizi endişelendirdiğimi biliyorum. Ben sadece tarihimizi
araştırmaya yurt dışına gittim. Şimdi bana böyle kaşlarınızı çatıp
bakıyorsunuz ama getirdiklerimi görünce kızgınlığınız gidecek, dedi
Tekin ve yanlarında getirdikleri kâğıtları Yeşim’in babasına uzattı.
Yeşim’in babası bir süre kâğıtları inceledikten sonra:
—Gerçekten de bunlar bizim için yeni bir bilgi. Ama bundan sonra
bu gerçeği herkes bilecek. Tekin, bundan böyle görev için bir yere
gitmek istediğinde sadece söyle. Biz bunun için uygun bir ekip
oluştururuz. Gençler, siz bu yolculukta çok önemli işler başardınız.
Bundan dolayı sizin rütbelerinizi birer derece artırıyorum, dedi. Beşi
birbirine sevinçle baktılar. Oğuz neşeyle gülümsedi.
—Amacıma ulaşmak için bir adım daha ilerlemiş oldum. Allah’ım
bundan dolayı sana minnettarım, dedi Oğuz içinden.
SON
48
Esma Koç: 1988 yılında Konya’da doğdu. Öğrenimini Selçuk Üniversitesi
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu’nda Turizm ve Otel İşletmeciliği
bölümünde 2007 yılında tamamladı. 2011 yılında Anadolu Üniversitesi
Açıköğretim Fakültesinde İnsan Kaynakları Yönetimi bölümünü bitirdi.
Eserleri;
Vâris ve Koruyucuları (2009)
Saybırfoniksler (2010)
Kalbe Yolculuk (Ekim 2010)
Emunatoron/ 0-GXCM (2011)
Emunatoron/ Emunatoron Şövalyeleri (Nisan 2011)
Umudunu Kaybetme (Mayıs 2011)
AN. KA. BER. (Haziran 2011)
49
50
Download

kitabı pdf formatında oku