7MART2
01
4-SAYI
1
2
0
Ce
nt
i
l
me
nl
e
rKul
übü
De
l
i
or
man’
ı
nGur
ur
u
Kapt
anı
nVe
das
ı
Se
mi
hKay
abi
z
eonl
ar
ı
hat
ı
r
l
at
t
ı
L
udogor
e
t
st
ar
i
hy
az
ı
y
or
Puy
ol
Bar
c
a
’
danay
r
ı
l
ı
y
or
Yayın Koordinatörü
Barbar, korkutucu ve devasa…
İlker Yılmaz
Şampiyonlar Ligi’nde ikinci tur perdesini Schalke’ye yarım düzine gol
atarak açan Real Madrid, aslında bu sezonun başından bu yana bir
başka oynuyor. Jose Mourinho döneminde Barcelona anti-tezine kafa
yormaktan elindeki potansiyeli sahaya dökemeyen Los Blancos, Carlo
Ancelotti yönetiminde rakiplerini bir panzer gibi ezip geçiyor. Öyle ki La
Liga, Kral Kupası ve Devler Ligi’nde hedefe emin adımlarla yürüyen Real,
sezon başından bu yana rakip ağlara 112 gol bırakırken bunların 72’sine
Ronaldo-Bale-Benzema üçlüsü imza attı. Bu isimlere bir de sürpriz bir
şekilde Angel di Maria’nın oyun içindeki katkısı eklenince Real Madrid’in
hücum gücü İspanyolların deyimiyle, “Barbar, devasa ve korkutucu” bir
hal aldı. Bu ihtişamli eseri de şüphesiz Carlo Ancelotti yarattı. İtalyan
hoca ufak dokunuşlarla ortaya harika bir takım çıkardı. Biz de önüne
gelen herkese gol olup yağan Real Madrid’i tüm hatlarıyla 120. sayıda
masaya yatırdık.
Editör
Cantürk Temelli
Yazarlar
Egemen Yıldırım
Emre Çelik
Fırat Topal
İsmail Şayan
Mustafa Demirtaş
Orhan Uluca
Salih Demirci
İllüstrasyon
Caner Özdurak
Bunun yanı sıra, Avrupa Ligi’nde Lazio’yu saf dışı bırakan Ludogorets’in
inanılmaz yükselişinin hikâyesi, Erkan Zengin’in hayalini kurduğu
formaya kavuşması, Barcelona’dan ayrılacak Puyol’un bıraktığı izler ve
Schalke’nin bir maden gibi işlediği altyapısı da bu sayıda sizlerle. Semih
Kaya’nın Beşiktaş derbisindeki centilmence hareketinin daha önce
yeşil sahada gördüğümüz örnekleri ve Real Madrid’in geleceği ‘Zidane
aşiretini’ de bu sayıda sayfalarımıza taşıdık.
Keyifli Okumalar
Cantürk Temelli
[email protected]
[email protected]
#120 BU SAYIDA
Gole Doymuyorlar
Benzema, Bale, Ronaldo ve Di Maria’lı
inanılmaz hücum hattı
Biraz İtalyan Biraz İspanyol
Carlo Ancelotti’nin hücumda İspanyol futbolunu, savunmada ise
İtalyanları andıran 2014 model Real Madrid’i
Perez’in Real’i
Real Madrid, 9 yıldır dünyanın en çok kazanan kulübü.
Hikâyeyi doğru okumak için birinci Perez dönemine gitmek gerekiyor
Zidane Aşireti
Zinedine Zidane geleceğin Real Madrid’inin iskeletini kurdu,
bütün oğulları kulübün altyapısında
Süper Kahraman
Barcelona’nın sahadaki en büyük savaşcısı Puyol
sezon sonunda kulüpten ayrılıyor
Centilmenler Kulübü
Semih Kaya’nın Beşiktaş derbisindeki hareketi
akıllara yeşil sahalardaki fair-play davranışlarını getirdi
Deliorman’ın Gururu
Ludogorets Razgard’ın inanılmaz çıkışı sürüyor. Bulgar ekibi
kendi ligindeki başarılardan sonra şimdi Avrupa’da adından söz ettiriyor
Schalke Madeni İşliyor
Manuel Neuer, Mesut Özil, Julian Draxler, Max Meyer… Piyasa değeri
yaklaşık175 milyon euro eden bu genç yetenekler Schalke madeninden
dünya sahnesine adım attı
Zlatan’ın Kankası
Brezilyalı gibi oynadı! Çalım atmak onun tarzı değil,
hayat felsefesiydi…
Şampiyonlar Ligi
Şampiyonlar Ligi
Top 16 #3
RÖVANŞ VAKTİ
Şampiyonlar Ligi’nde ilk maçlarda deplasman takımları
büyük avantajlar elde etti. Şimdi rövanş zamanı! Gelin
ilk mücadelelerini kaybeden takımların tur için neler
yapmaları gerektiğine bir göz atalım
11 Mart Salı
21.45: Bayern Münih(2)-Arsenal(0) (Smart Spor)
21.45: Atletico Madrid(1)-Milan(0) (Star TV)
12 Mart Çarşamba
21.45: Barcelona(2)-Manchester City(0) (Smart Spor)
21.45: PSG(4)-Bayer Leverkusen(0) (Smart Spor 2)
HF120
City, Barcelona’yı nasıl yener? Arsenal, Bayern’i nasıl yener?
Geçen sezon da hiç şans tanınmıyordu,
ama uzunca bir süredir hiçbir takım rövanş
maçındaki Arsenal kadar Bayern’i zorlayamadı.
Nasıl hazırlandılar, ne yaptılar, bazı oyuncular
nasıl oldu da kariyer maçını oynadı; bunlar birer
sır olarak duruyor. 2-0 kazandıkları rövanşın
aynısını tekrar etme ihtimalleri yok mu, elbette
var ama bu da gerçek bir mucizeden az bir şey
sayılmaz.
Son golü yememiş olsalardı belki çok daha
ümitli olabilirlerdi. Evindeki maçın ilk devresinde
Barcelona’ya karşı açıkça üstünlük kuran
Manchester City, ki bunu nice takım denedi ama
bu yolda harap oldu; aynı oyuna deplasmanda
da yaklaşabilir.
İngiltere’deki maçta en az 40 dakika rakibine
diş geçiren Pellegrini’nin takımı, benzer bir
performansı 20 dakika da olsa Camp Nou’da
sahaya koyarsa bir şans yakalayabilir. Ancak
elbette, futbolun başarısı ve kalitesi golle
taçlanmadıkça önemsiz; hele böylesi eleme turu
maçlarında...
Güçlüler, kaybedecek bir şeyleri yok ama tabii
ki geçen sezon Barcelona’yı tarumar eden
Bayern değiller. Stoperde onlar için kötünün iyisi
Demichelis’ten yoksun olmaları problem. Ya
tecrübesiz Nastasic’e, ya yetersiz Javi Garcia’ya
veya ağır Lescott’a muhtaçlar. Çok kaliteli
futbolculara sahip olsalar da takım içi kalite
dengesizlikleri onlara pahalıya mal oldu, bu
maçta da aynı zaafın sonuçlarını bir kez daha
görmek zorunda kalabilirler.
Bir gol her şeyi dengeleyebilir, diğer taraftan
bir gol maçı bitirebilir. Yine de her koşulda
maç boyu yüksek direnç ve bir de sakatlıktan
dönecek olan Sergio Agüero gerekiyor. Her şey
yolunda giderse eğer, futbolda bir mucize daha
belki gerçek olur... SALİH DEMİRCİ
Arsenal ilk maçta Bayern’e kaybetmekle
sadece tur şansını elinden kaçırmadı, sezonun
geri kalanına da yansıyacak şekilde bir eşiğin
ardında kaldı. Belki yeniden toparlanacaklar,
fakat halihazırda takımın havası bir hayli
düşük. Ligde kazansalar da pek etkisi olmuyor,
çünkü Şubat ayının takım üzerindeki hatırası
çok fazla. Karşılarında dirençli, kaliteli ve hazır
bir takım varken oyun seviyelerini yukarıya
çekmeleri bir süredir hiç kolay değil. Nitekim
takımın yıldızı Mesut Özil bir çeşit türbülansa
girdi ve haftalardır bir yere saplanıp orada kaldı.
Her halükarda geçen sezonun hatırası
Bayern’i bir adım geride durmaya zorlayabilir.
Erken gelecek Arsenal golü, ki bunu ilk
maçta yapmaya defalarca yaklaşmışlardı,
rahat Bayern’i paniğe sevk edebilir. Sonuçta
Arsenal’in de çok kaliteli, hatta tecrübeli
ayakları var ve rakibi tek ayak üzerinde
yakaladıkları anda affetmeyebilirler. Son
Avrupa Şampiyonu’na ve Pep Guardiola’ya
karşı tur pekala çok düşük bir olasılık ama
Arsenal için bir ihtimal daha var...
SALiH DEMiRCi
Leverkusen, PSG’yi nasıl yener?
Milan, Atletico’yu nasıl yener?
San Siro’daki ilk yarı da Atletico, daha fazla
topla oynayan bir görüntü çizse de bu oyun
aslında Milan’ın istediği gibiydi. La Liga’da bile
çoğu zaman %50’nin altında kalan Atleti, San
Siro’da topa sahip olunca oyun sistemini terk
etti, açıldı ve Milan da tehlikeli oldu. Direkte
patlayan iki top ise Atleti’yi uyandırdı. Milan’ın
ikinci maçta mutlak galibiyete ihtiyacı olsa da
Atletico Madrid’i uyutması, topu rakibe vererek
Atleti’nin zaman zaman yaşadığı taktik disiplin
sorununu tetikleyip rakibi açılmaya itmesi şart.
Bayer Leverkusen kadro kalitesi olarak PSG ve
yarıştığı pek çok Avrupa kulübüne göre yetersiz
olarak adlandırılabilir. Bu basit gerçeğe rağmen
bireysel beceriden ziyade uzun zamandır
koruduğu marjinal dizilimi(4-3-2-1) ve saha içi
kompakt yapısının yanı sıra kontraya uygun
sistemi ile her takıma sorun çıkarabilecek
güçte. Zira Leverkusen Avrupa’nın en formda
takımı Bayern’i en son yenen ve Guardiola
döneminde de ondan puan çalmayı başaran iki
takımdan birisi olarak ufak çaplı şöhrete sahip.
PSG maçında ise özellikle deplasmanlarda
denediği kontraya dayalı savunma futbolundan
vazgeçmesi, ön alan presi ile beraber açılan
bloklar arası mesafe Ibrahimovic’in dansına ve
yenilen dört gole neden oldu. Öndeki üçlünün
hücum pres yapmasıyla beraber orta sahanın
dengesini bozdu. Orta üçlü hangi bölgeye yakın
oynayacağını şaşırırken özellikle PSG’nin kanat
beklerine açılan alan PSG’nin fark atmasını
sağladı. Oysa PSG gibi güçlü bir takıma karşı
ileri üçlü hücum alanında değil orta sahada
buluşarak tipik 4-6(3-3)-0 presiyle maça başlasa
her şey başka olabilirdi. Bayer Leverkusen’in
en azından güzel bir sonuçla bu lige veda
edebilmesi için Kiessling-Sam-Son üçlüsü orta
üçlü ile birleşerek geride konumlanıp geniş
alanda kontraya dayalı hücumu düşünmelidir.
Bu rakibin oynayacağı alanı daralttığı ölçüde
Son-Sam gibi hızlı oyuncularla sonuca gitme
kolaylığını da sağlayacaktır. ORHAN ULUCA
Bir diğer önemli unsur da duran toplar.
Atleti, bu sezon ŞL’de duran toptan en
fazla gol kaydeden takım ve San Siro’da da
bunu gösterdiler. Rövanşta savunmadaki
sertliklerine güvenerek duran topları koz
olarak kullanacaklarına şüphe yok. Milan’ın
her türlü duran top organizasyonunda
gerekirse ekstra önlem alması gerekiyor ki
aksi halde yenilebilecek bir gol İtalyanların
şansını %1 seviyesine indirir. Son olarak şunu
vurgulamakta fayda var; Atleti iyi gitmiyor ve
bunun ana sebebi Diego transferi sonunda
değişen takım yapısı. Diego’nun oynadığı
6 maçın 4’ü kaybedildi. Simeone de bunun
bilincinde; risk almadan klasik 4-4-2 düzeninde
ve savunma ağırlıklı isimleri tercih edecektir.
Lâkin olur da Diego’yu adapte edebilmek için
yine sistemle oynarsa Milan’ın istediği skoru
alması sürpriz olmaz. EMRE ÇELİK
Emre Çelik
Real Madrid Özel
HF120
GOLE DOYMUYORLAR
Real Madrid’in hücum hattını oluşturan Bale, Benzema ve Ronaldo üçlüsü daha
sezonun üçte ikisi tamamlanmadan 70 gol barajını geride bıraktı. Hatta denkleme
Di Maria’yı da katınca Avrupa’nın en korkutucu hücum hattına sahip takımlarından
birine dönüştü
Real Madrid’in Schalke’ye deplasmanda attığı yarım
düzine golün ardından İspanyol medyasının dilinde
yepyeni bir etiket dolaşmaya başladı: Gareth Bale,
Karim Benzema ve Cristiano Ronaldo’nun isimlerinin
baş harflerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan ‘BBC’
tanımlaması, sebebi ise Real Madrid’in hücum
hattını oluşturan bu üçlünün Schalke maçıyla birlikte
bu sezon 70 gol barajına ulaşmasıydı. Bu hafta
Barcelona’nın 4 gol atmasıyla La Liga’daki en golcü
takım olma unvanını 1 gollük farkla Katalanlara
kaptırsalar da İspanyol ekibi, Şampiyonlar Ligi’nde
rakip fileleri 26 kez havalandırarak Avrupa’nın en
büyük kupasında da rakipleri korkutmayı başarıyor.
Hatta öyle ki Arsene Wenger bile “Real Madrid,
Bayern Münih’ten daha tehlikeli bir takım.” sözlerini
kullanarak Los Blancos’un hücum gücünün rakipler
üzerinde yarattığı etkiyi açıkça ortaya koyuyor.
Her ne kadar Bale-Benzema-Ronaldo üçlüsü son
10 günlük süreçte daha fazla öne çıksa da Angel
Di Maria’nın da bu ‘öldürücü tim’in bir parçası
olduğunu da unutmamak lazım. Ancelotti’nin
hücumda oturttuğu sistem içerisinde daha da
büyüyen bu dörtlü, bireysel yeteneklerini sistem
içinde kullanmaya başlamalarının yanı sıra yeni bir
düzende birbirleriyle de çok üst düzey bir etkileşim
kurarak bu sezon oynanan resmi maçlarda 49 asiste
de imza attı. Kısacası Real Madrid, belki de Ronaldo
(Fenomeno), Raul, Morientes ve Figo’nun forma
giydiği dönemden bu yana hücum gücüyle ilk defa
rakiplerin dizlerini bu denli titretmeyi başarıyor.
Carlo Ancelotti’nin muhteşem silahları. Onlar mahşerin 4 atlısı
ANGEL DI MARIA
Sezon başında Florentino Perez’in Gareth Bale hamlesiyle herkes Real Madrid’deki en zayıf halkanın Angel
di Maria olduğunda hem fikirken, Arjantinli oyuncunun takımdan ayrılmasına kesin gözüyle bakılıyordu.
Fakat Real Madrid yönetimi, yaz transfer döneminin son saatlerinde Mesut Özil’i Arsenal’e gönderme
kararı alıp Angel di Maria’yı elde tutarak herkesi ters köşeye yatırdı. Öyle ki bu hamleyi eleştirenler
sadece basın ve taraftarlarla da sınırlı kalmadı, takımın ‘bir numarası’ Cristiano Ronaldo da Mesut Özil’in
gönderilmesinden dolayı yönetimi topa tuttu. Ancelotti ve yönetim kanadı ise ısrarla “Di Maria’nın Mesut
Özil’e kıyasla çok daha çalışkan bir isim olduğunu ve daha kaliteli bir iş ahlakı anlayışı benimsediğini”
vurguladı.
Angel di Maria, sezonun ilk çeyreğinde ‘vasat’ seviyesinde dolaşırken
Real Madrid de oyuncudan farksız bir biçimde sezona başarısız bir
giriş yapınca doğal olarak Ancelotti’ye yöneltilen eleştirilerin temeli
“Mesut olmadan takım yaratamıyor/ Di Maria bal yapamayan
arıdan farksız’ merkezine oturdu. Hatta bir derece daha ileri
gidenler “Ancelotti, Di Maria’yı sezon başında savunduğu
için zorunluluktan oynatıyor. Kesemiyor.” bile dediler.
Eleştiriler kısmen de haklıydı fakat günah keçisi olarak
Arjantinli oyuncuyu belirlemeyip sistemde değişikliğe
giderek Di Maria’ya duyduğu ‘güveni’ açıkça ortaya
koyan Ancelotti, hem oyuncusunu kazandı hem
de takımı toparlamayı başarıp geriden gelerek
La Liga’nın zirvesine kadar tırmandı.
Ancelotti, özellikle Kasım ayının
son bölümünde 4-2-3-1’e geçerken
Di Maria’yı alışılmışın dışında
Benzema’nın arkasındaki üçlünün
ortasında kullandı. Kâğıt üzerinde
statik bir yapıya sahip bu şablona saha içindeki dinamiklik
de eklenince hem istediği saha içi rahatlığını bulan hem de
teknik ekibin kendine olan güveninin karşılığını vermeye
başlayan Di Maria, bambaşka bir profile girdi. Sezonun ilk
14 lig maçında sadece 1 gol atan ve 2 asist yapan Arjantinli,
son 12 lig maçında ise 2 gol atıp 6 asiste imza attı. Henüz
2011/12 sezonunun başından, sakatlandığı döneme
kadar kariyerinin zirve performansını
gösterdiği seviyeye çıkamasa da
sürekli yükselen bir grafik çizmeyi
başardı ve 3 ay önce Monaco’ya
gideceği yönündeki iddiaların rafa
kaldırılmasını sağladı.
KARIM BENZEMA
Florentino Perez’in ikinci kez başkanlık koltuğuna
oturmasıyla birlikte ikinci Los Galacticos dalgasının
ilk transferlerinden biri olan Benzema, büyük
umutlarla geldiği Real Madrid’de bir türlü
beklenen seviyeye ulaşmayı başaramamıştı.
Ta ki Carlo Ancelotti’nin gelişine kadar... Bu
sezonun başına kadar geçirdiği 3 yıllık periyotta
gerek Higuain ile olan saha içi yarışında bitiricilik
yönünden rakibine göre bir derece alt seviyede
olmasının getirdiği dezavantajdan dolayı, gerek
Mourinho’nun bu iki isimden birini tercih etme
konusunda 3 yıl boyunca net bir karar alma
başarısı gösterememesi gerekse Portekizli
hocanın tüm sistemi Cristiano Ronaldo üzerine
kurarak hücum hattındaki diğer isimleri yardımcı
rolüne itmesiyle Ronaldo dışındaki oyuncuların
‘golcü’ değil ‘sıradan birer yardımcı’ rolüne girmesi
gibi faktörlerden dolayı bir türlü ‘dakika/gol/
oyun istikrarı’nı sağlayamayan Benzema da
bu süreçte en fazla eleştiri oklarının
merkezine yerleşen oyunculardan
biri olmuştu.
Higuain sadece ‘yan roldeyken’; Ancelotti ile
birlikte ‘kısmen statik’ Benzema arkasındaki
dinamik Ronaldo-Di Maria-Bale üçlüsüyle hem
Reaal Madrid hücumları seviye atladı hem de tüm
bireysel performanslar arttı. Evet, takımın yıldızı
ve bir numarası hâlâ Ronaldo lâkin artık hücumun
merkezinde Benzema var. Xabi Alonso’nun orta
sahada yaptığı ‘top dağıtma’ işinin bir benzerini
rakip ceza sahasında yapan ve ardından da boş
alan kovalayan Benzema da kısacası sistem
içinde kendini buldu ve
şimdiden 21 gol-11 asistlik
performansı da bunu
açıkça gösteriyor.
Sezon başında Higuain’in takımdan
gönderilmesi ve bu hamleye rağmen santrfor
transferi yapılmaması her ne kadar “Koskoca
Real Madrid, tek bir santrforla mı tüm sezonu
geçirecek?” eleştirilerinin ortaya çıkmasına sebep
olsa da hiç şüphesiz Karim Benzema’nın kafasını
3 yıl boyunca kurcalayan “Acaba bu hafta ben mi
Higuain mi oynayacak?” sorusunun tamamen
silinmesine sebep oldu ve Fransız golcünün
psikolojik açıdan sezona iyi girmesini sağladı. Her
ne kadar altyapıdan gelen Alvaro Morata ve Jese
Rodriguez de zaman zaman as takımı zorlasa
da sonuçta bu isimler ‘denklem dışı’ olduğu için
Benzema’nın performansı gözle görülür biçimde
arttı.
Benzema’nın çıkışındaki ikinci en önemli faktör
ise Di Maria’yı da yukarı taşıyan Ancelotti’nin
sistemsel dokunuşlarından başka bir şey değil.
Mourinho zamanında ilerideki dörtlüden
Ronaldo dışındaki Di Maria ve Benzema/
Maç: 36
Süre: 2805 dk
Gol: 21
GARETH BALE
Yaz transfer döneminde futbol gündeminin
Neymar ile birlikte 3 ay boyunca meşgul etmeyi
başaran Bale, sonunda Real Madrid’e imzayı
attığında herkesin kafasında “Ronaldo ile birlikte
oynar mı?” ve “Takıma adapte olabilecek mi?”
soruları vardı. Lâkin bu soruların cevabını bulmak
beklenenden de uzun sürdü. İspanyol medyasının
“Real Madrid’i kazıkladılar. Bale’in kronik sakatlığı
var.” bile dediği sakatlığından dolayı uzun bir
süre formasından uzak kalsa da dönüşüyle
birlikte her hafta 1 basamak daha yükselen
bir grafik sergileyerek tüm bu soru
işaretlerini yok etmeye devam ediyor.
Performansının dışında Bale’in
yaptığı fedâkarlığın da bu noktada
altını çizmekte fayda var. Geldiği günden itibaren
“Bu takımın yıldızı Cristiano Ronaldo’dur.”
sözleriyle yerini bilmesinin yanı sıra Ancelotti’nin
kendisini kâğıt üzerinde sağ açıkta tercih etmesi
hakkında da en ufak bir şikayette bulunmayan
Bale, attığı akıllı adımlarla hem kendisini yüceltti
hem de takım arkadaşları ile teknik ekibe gereken
saygıyı gösterdi. Kendisine verilen bonservis
bedelini de göz önüne alınca, bol yıldızlı - hatta
galaksili - Real Madrid’de olası bir takım içi
çekişme ve bu çekişmenin kulübe saha içi ve
dışında zarar vermesi olasıyken, Los Blancos bu
hiç ortaya çıkmayan ama potansiyel krizi Bale’in
olgunluğu ve davranışı sayesinde aştı.
Saha içine gelecek olursak 1 statik (Benzema),
3 dinamik (Bale, Ronaldo, Di Maria) oyunculu
hücum sisteminde kâğıt üzerindeki mevkisine
henüz %100 adapte olduğunu söylemek zor.
Saha içinde ciddi bir serbestliğe sahip olmasına
rağmen özellikle sakatlığının da etkisiyle yeni
yeni %70’lere çıktığını belirtmek mümkün. Fakat
attığı muhteşem goller ve yaptığı inanılmaz
asistlerin yanı sıra kendisinden beklenmeyecek
ölçüde takım savunmasına yardım konusunda
istekli bir görüntüde. Elbette %100’üne çıktığı
zaman Bale’in ve şu anda bile fazlasıyla ürkütücü
olan Real Madrid’in vurucu gücünün ne seviyeye
geleceği rakipler açısından gerçekten korkutucu.
Maç: 28
Süre: 1972 dk
Gol: 14
CRISTIANO RONALDO
2009’da rekor bir ücret karşılığında Real
Madrid’in yolunu tutmasına rağmen Lionel
Messi gerçeğinden dolayı uzun süre ‘Dünyanın
en iyi ikinci oyuncusu’ damgasından bir türlü
sıyrılamayan Cristiano Ronaldo, Ballon d’Or
ödülünü almasıyla etrafını saran psikolojik sınırı
aşmasının yanı sıra artık hem saha içi hem
de saha dışında gerçek bir lidere dönüştü ve
bu sayede de Real Madrid’in bu sezonki
başarısında büyük rol oynuyor.
Maç: 34
Süre: 2966 dk
Gol: 37
Ronaldo’nu futboluna dair konuşmak
çok da anlamlı değil. Zaten RealRonaldo-başarı üçgeninde doğru
bir tespitte bulunabilmek için de
saha dışına bakmak çok daha
yararlı olacaktır. Geçtiğimiz sezon
Şampiyonlar Ligi Yarı Finali’nde
takımın Borussia Dortmund’a
elenmesinin ardından Mourinho ile atışan ve
‘kibirli’ Mourinho’ya “Ben başkaları gibi kendimi
düşünmüyorum. Kimsenin ne yaptığı da
umurumda değil. Benim için en önemli şey Real
Madrid.” deme cesaretini gösteren Ronaldo, bu
sezon gelen başarının temellerini o gün attı.
Mourinho’nun gidişiyle Real Madrid’in
tartışmasız ‘Tek Adam’ı olan
Cristiano, önce hakkında çıkan
transfer dedikodularına - özellikle de
PSG’ye gideceği yönündeki - kesin
bir şekilde son vererek önce rolünü
benimsedi, ardından da Bale’i ilk karşılayan isim
olarak rolünü pekiştirdi. Ancelotti, Mourinho’nun
aksine hücumdaki yükü dağıtsa da saha
içindeki yeni rolünü de kalitesiyle benimseyerek
bencilliğini sistem için kısmen de olsa törpüledi.
Yeri geldi sol kanatta oynadı, yeri geldi santrfor
oynadı, yeri geldi Benzema’nın yardımcısı olarak
ikinci forvet olarak sahaya çıktı ama bütün bu
sistemsel değişikliklere rağmen şimdiden Real
Madrid formasıyla 37 gol attı ve belki de çok daha
önemlisi, Ronaldo’daki olgunluğun hangi seviyeye
geldiğini açıkça gösteren şekilde şimdiden 14
asist rakamına ulaştı. (Real Madrid’deki en iyi
asist sezonu 11/12’de 18). Ronaldo, bu liderliğiyle
takımını hem La Liga’da hem Şampiyonlar Ligi’nde
hem de Copa del Rey’de zirveye taşıyabilecek mi
hep birlikte göreceğiz ama şurası gerçek ki bu
başarıyı daha önce elde edemeyen ve en fazla
2002’de buna yaklaşan Los Blancos, 12 sene sonra
üç kupaya da ilk defa bu denli yakın ve bunun baş
sorumlusu da Cristiano Ronaldo’dan başkası değil.
Caner Özdurak
Emre Çelik
Real Madrid Özel
HF120
BiRAZ iTALYAN
BiRAZ iSPANYOL
Sezona kötü bir giriş yapan Real Madrid, son 4 aylık periyotta inanılmaz bir performans
sergileyerek La Liga’da zirveye kadar tırmandı. İşte Carlo Ancelotti’nin hücumda
İspanyol futbolunu, savunmada ise İtalyanları andıran 2014 model Real Madrid’i
La Liga’da bu sezon 24’üncü hafta maçları
tamamlandığında Elche’yi 3-0 mağlup eden Real
Madrid, puan tablosunda kendisinin üzerinde
yer alan Barcelona ile Atletico Madrid’in haftayı
puansız kapatmasıyla tam 63 hafta sonra La
Liga’da liderliğe yükselmişti. Yaklaşık 1,5 sene
sonra gelen liderlik, Mourinho döneminde elde
edilen 100 puanlık şampiyonluğun ardından gözle
görülür bir düşüşe geçen, takım içi huzursuzluğun
hat safhaya ulaştığı ve tarihte eşine az rastlanır
bir biçimde kulübün Madrid basınıyla bile savaşa
girdiği dönemin geride kalmasının bir işareti
olmakla kalmadı; sezon başında Ancelotti’nin
kafasındakileri tam olarak netleştirememesinden
dolayı lige kötü bir başlangıç yapılmasına rağmen
Kasım ayının ilk günlerinden bu yana devam eden
yükselişin de meyvesini oluşturdu. Bir başka
ifadeyle Real Madrid, hem uzun vadede hem
de kısa vadede sorunlarını bir şekilde çözmeyi
başararak sezonun en kritik virajına La Liga’nın
zirvesinde, Copa del Rey için final biletini cebine
atmış halde, Şampiyonlar Ligi’nde ise henüz
resmileşmese de çeyrek finali garantilemiş bir
pozisyonda giriyor. Real Madrid’in sezona yaptığı
çok kötü başlangıcın ardından 10’uncu hafta
sonunda Barcelona’nın 7 puan arkasına düştüğü
hafta çıkan Hayatım Futbol’un 101’inci sayısında
Real Madrid için ‘Taş Yok Köpek Var’ yazısında
da belirttiğimiz üzere Mesut’un satılması ve
Ancelotti’nin sistemsel bir oynama yapmadan
Mesut rolü için Isco’yu kullanmasının Real
Madrid adına en büyük sorunu teşkil ettiği bu
derginin sayfalarında daha önce yer aldı. Isco/
Mesut değişikliğinin takımı baltalamasının en
önemli sebebi ise Isco’nun ‘oynayan’, Mesut’un ise
‘oynatan’ tipteki oyuncu profilleriydi. Ancelotti,
Real Madrid ‘isminin’ altında ezilip Mourinho’nun
oturttuğu sistemi ve takım düzeninin değiştirme
konusunda korkak yaklaşınca da doğal olarak
‘oynayan’ Isco takımı oynatamadı.
Domino taşı Khedira
Fakat Real Madrid’in 4-2-3-1 sisteminde yeri
doldurulmaz adamlardan biri olan Khedira’nın
Kasım ayında milli forma altında sakatlanan
Khedira’nın yokluğunda Real orta sahası Xabi
ve Modric ile seviye atladı.
Giuseppe Meazza’daki İtalya-Almanya hazırlık
maçında sakatlanması Real Madrid adına domino
taşı etkisi yaratacaktı. O güne kadar hamle
yapmakta tereddüt eden ve korkak bir görüntü
sergileyen Ancelotti, mecburen de olsa takımla
oynamak zorunda kaldı ve profil olarak Khedira’ya
daha benzer bir oyuncu olan İllarramendi’nin sezon
başındaki sakatlığından dolayı çok fazla forma
giyememesinin de etkisiyle Luka Modric’i Xabi
Alonso’nun yanında tercih etti. İngilizlerin ‘box to
box’ olarak ifade ettiği, bir bakıma hücum hattı
ile gerideki bölge arasını topla bağlayan Modric’in
gerçek rolünü elde etmesiyle oynanan 2-3 maçın
ardından ise Isco ve Modric ikilisinin sahada
hemen hemen aynı işleri yaptığından dolayı birinin
fazlalık olarak göze batması ise Isco’nun kızağa
çekilmesine sebep oldu. Ancelotti, Isco’nun yerine
daha dinamik ve hareketli, genç İspanyol’a göre
daha çok doğrudan kaleyi düşünen ve hızlı Di
Maria’yı seçerek de voltranı tamamlayan hamleyi
yaptı.
Khedira’nın sakatlığıyla fazlasıyla zorunluluktan
başlayan değişimlerin ardından Real Madrid
için klasik bir 4-2-3-1’den ziyade zaman zaman
4-2-4’ü zaman zaman ise 4-1-1-4’ü andıran bir
takıma; ileride Benzema’nın top tutabilme ve
dağıtabilme yeteneklerinden faydalanılıp etrafına
aynı profilde ve saha içinde sürekli hareketli
olmayı seçen Ronaldo-Di Maria-Bale/Jese üçlüsü
yerleştirildi. Hatta Modric’in de zayıf orta sahaya
sahip dirençsiz ekiplerle oynanan maçlarda
tamamen 3’üncü bölgeye yerleşerek takımı
buradan yönetmesiyle Kasım-Aralık ayında hem
Real Madrid’in hücum potansiyeli maksimum
seviyeye ulaştı hem de Modric artık La Liga’da
‘star’ seviyesinde görülmeye başlandı. Zaten
bu iki aylık süreçte alınan 5-1’lik Real Sociedad,
5-0’lık Almeria, 4-0’lık Real Valladolid ve 4-1’lik
Galatasaray galibiyetleri de bunu açıkça ortaya
koydu. Los Blancos, belki savunmada kırılgan bir
hale gelse de bu iki aylık periyotta ‘yediğinden
daha fazla atmayı başaran bir takım oldu (Rayo
ve Valencia maçlarındaki 3-2’lik galibiyetler). Bu
süreçte Xabi Alonso’nun takıma dönmesi ve
Jese’nin de beklentiler dışına çok ekstra bir katkı
sağlaması Real Madrid adına diğer artıları teşkil
etti.
Rötuşlar yapıldı
2013’ün son döneminde takımın hücum
potansiyelini ön plana çıkaran Ancelotti, bununla
da yetinmedi ve İtalyan futbolunun DNA’sını
taşımasının etkisiyle Real Madrid’in savunma
yönünü daha da güçlendiren hamleler yaptı.
Takım savunması konusunda zaten Mourinho
dönemindeki ‘40-50 metrelik diagonal paslarla
hızlı kontra atak yapan’ profilinin getirdiği
üzere bir takım alışkanlıklara sahip olan Real
Madrid’de Ancelotti, takıma komple bir biçimde
topun arkasına geçmeyi öğretti. Mourinho
döneminden farklı şekilde Di Maria, Jese ve
Benzema’nın savunmaya katkısı gözle görülür
biçimde artarken Bale’in de iştahından faydalandı
ve Galli oyuncudan bile savunmada faydalandı.
Di Maria’yı zorluk derecesi yüksek maçta orta
sahaya yakın kullanan Ancelotti, Modric-Xabi-Di
Maria üçlüsünden oluşan dinamik orta sahasıyla
savunma önündeki hattı kuvvetlendirdi.
Ancelotti’nin savunmaya dair bir diğer hamlesi
ise kanat beklerine dair oldu. Görece kolay
ekiplere karşı savunma zaafları olan Marcelo-
Luka Modric’in artan grafiği onu 11’in önemli
parçalarından biri yaptı.
Carvajal ikilisini kullanan İtalyan, zorlanacağını
düşündüğü maçlarda ise hücum olarak bu
ikiliye göre daha kısıtlı yeteneklere sahip olan
ama savunma güvenliğini hiçbir zaman elden
bırakmayan Coentrao-Arbeloa ikilisini seçti - tabi
burada Coentrao’nun sakat olmadığı zamanlarda
kullanıldığını belirtmekte fayda var. Bunun son
örneği ise hiç şüphesiz kaybetmemek için çıkılan
Atletico Madrid maçının 11 tercihleri ve skorun
2-1’e gelmesiyle 2 oyuncu değişikliğinin bu ikili için
kullanılmasıydı.
Real Madrid, bu rötuşlarla birlikte Ocak ayının
başından itibaren yeni bir görünüme girdi ve
oynadığı 9 resmi maçta rakip fileleri tam 22
kez havalandırmasına rağmen kalesinde hiç gol
görmeyerek büyük bir başarıya imza attı. Sezonun
kritik döneminde gelen bu yükseliş, üç kulvarda da
iddiasını sürdüren Real Madrid için ise çok büyük
bir itici moral gücü oluşturdu.
Kimse kusursuz değildir!
La Liga’nın zirvesinde yer alan Real Madrid, puan
avantajının yanı sıra Barcelona’ya kıyasla rüzgarı
arkasına almış durumda. Hatta geri kalan fikstüre
bakılınca da daha az deplasmana gidecek, El
Clasico’ya ev sahipliği yapacak tarafın Real Madrid
olduğu düşünülünce fikstür avantajının da Los
Blancos’ta olduğu bir gerçek. Lâkin, Real Madrid’in
bu yükselişinde en fazla faydalandığı bir gerçek.
Dahası Real Madrid’in 2014’te gösterdiği dikkat
çekici savunma performansına rağmen kırılgan
bir takım olduğunu söylemek de kesinlikle yanlış
olmayacaktır.
Öncelikle işin fikstür tarafına göz atmak gerekirse
Real Madrid son 2 aydaki galibiyetlerini ligin
dibindeki Real Betis, La Liga’da 2014’ün en kötü
takımlarından biri Granada, takım kimyası için
ölümcül değerdeki Cani-Bruno ikilisi ve golcüsü
Uche’den yoksun çıkan Villarreal ve istikrarsızlık
abidesi Espanyol karşısında elde etti. Hatta Copa
del Rey’de oynanan Atletico Madrid maçlarını
bile bu serinin içerisinde göstermek mümkün ki
Diego ile kırmızı-beyazlıların dengesinin olumsuz
anlamda ne denli değiştiği de herkes tarafından
bilinen bir gerçek. (Diego iki maçta da 11 başlarken;
Atleti, Diego’nun oynadığı 6 maçın 4’ünü kaybetti).
Zaten bu periyottaki kayıplar olan Diego’suz
Atletico Madrid ile yapılan 2-2’lik lig maçı ve
San Mames’te elde edilen 1-1’lik Athletic Club
beraberliğine bakarak Real Madrid’in defolarını
görmek fazlasıyla mümkün.
Bask topraklarında oynanan maçla başlamak
gerekirse Real Madrid orta sahasının baskılı ve
korkmayan bir takım karşısında iflas etmesinin
çok da ihtimal dışı olmadığını belirtmek mümkün.
Hem ayağı düzgün hem de basan HerreraIturraspe-Rico üçlüsünden oluşan Athletic,
Ancelotti, zorlanacağını düşündüğü maçlarda
savunmanın sağ ve sol kanadında defansif
yönleri kuvvetli Coentrao ve Arbeloa ikilisini
tercih ediyor.
önce Real Madrid’in %40’lar civarında topla
oynamasına sebep oldu ve Ancelotti’nin takımının
orta sahada top yapmasının önüne geçti. Bunun
sebebi ise hiç şüphesiz Di Maria’nın ne kadar yakın
oynasa da orta saha ‘orijinli’ olmaması ve ikinci
bölgedeki pas sirkülasyonuna dahil olamaması.
Hal böyle olunca da Real Madrid 4-2-4’üyle rakip
karşısında orta sahada en başta sayısal üstünlüğü
kaybediyor. Doğal olarak da Real Madrid oyun
kurmakta bocalıyor. Modric’in bu sezonun en
kötü maçını San Mames’te oynaması bu açıdan
kesinlikle tesadüf değil ki organize olamayan Real
de koskoca 90 dakikada 3 kez kaleyi buldu.
Dahası Xabi Alonso’nun yaşından dolayı eski
çevikliğinde olmamasından dolayı savunmasının
pozisyon bilgisi ve sezilerine dayanması, Modric’in
savunma zaafları, Ancelotti’nin bu ikiliye yardım
için tayin ettiği Di Maria’nın elinden geleni
yapmasına rağmen orta sahadaki pozisyon bilgisi
eksikliğinden dolayı Real Madrid, ürkmeyen ve
kaleyi düşünen bir takım karşısında orta saha
üstünlüğünü çok kolay kaybedebildiği de açıkça
gözlemlendi. Real Madrid, Athletic karşısında
şansının yanında olmasıyla 1 puanı elde tuttu.
Bu senaryonun bir benzeri 2-2’lik Atletico Madrid
maçında yaşandı. Son 20 dakika bir kenara
koyulduğu zaman Modric-Alonso ikilisi ne Atletico
İllarra, hücumdaki oyun görüşü ve pas yeteneğinin de olmasıyla zorluk derecesi yüksek maçlar için
Modric’e göre çok daha dengeli bir tercih olarak öne çıkıyor.
Madrid orta sahasına yeterli baskıyı yaparak
rakibin organize olmasının önüne geçebildi ne
de Raul Garcia-Gabi-Suarez göbeğine Koke ve
Arda’nın merkeze yaklaşarak yaptığı yardımlar
karşısında ileriye top taşıyabildi.
En önemli denklem İllarra
Bu açıdan değerlendirildiğinde Kasım ayının
başından bu yana kolay fikstürün Real Madrid’i
önemli bir noktada aldattığını söylemek yanlış
olmayacaktır. Buradaki kritik oyuncu ise kesinlikle
İllarramendi. Orta sahada yer almasına rağmen
geçtiğimiz sezon La Liga’da en fazla top çalanlar
sıralamasında sekizinci sırada olan İllarra,
hücumdaki oyun görüşü ve pas yeteneğinin de
olmasıyla zorluk derecesi yüksek maçlar için
Modric’e göre çok daha dengeli bir tercih olarak
öne çıkıyor. Ancelotti’nin İllarra’yı bu maçlar için
hazırlayıp hazırlamayacağı, hazırlasa bile genç
yıldıza güvenip güvenmeyeceği ise Real Madrid’in
sezonu nasıl kapatacağı sorusundaki en önemli
denklem. Ligde Sevilla ve Sociedad deplasmanları;
içeride ise Barcelona, ve her ne kadar küme düşme
hattında yer alsa da rakip kim olursa olsun hücum
futbolu sergileyen - ilk yarıda Barcelona’yı %50
topla oynama oranının altında tutarak yaklaşık
5 yıl sonra bunu başaran ilk takım olan - Rayo
Vallecano ve Pizzi ile toparlanan Valencia ile
oynanacak maçlarda Ancelotti’nin tercihleri Real
Madrid’in kaderini belirleyecek ki Xabi-Modric
ikilisinde olası bir ısrar işlerin hem Real Madrid için
hem de Ancelotti için bu kadar iyi giderken kötü
sonlanmasına da sebep olabilir.
İsmail Şayan
Ekonomi
HF120
PEREZ’iN REAL’i
Son üç yılda iki Avrupa Şampiyonluğu kazanılmıştı ama 53 yaşındaki inşaat
mühendisi Florentino Perez için manzara netti: Kulüp berbat yönetiliyor.
Real Madrid en çok Avrupa Şampiyonluğuna
ulaşmış kulüp. Büyük liglerde ülkesinde Real’in
ulaştığı şampiyonluk sayısını yakalayabilen yoktu.
Müzesinde Real kadar kupa barındıran bir kulüp
daha bulmak imkânsızdı. Kulüp daha 1950’lerde
bir dünya markası olmayı başarmıştı. Ama bunun
karşılığı alınamıyordu ve Perez’in derdi de buydu:
Sahada en büyük olan takım kasada da en büyük
olmalıydı. Gidişat, sahadaki büyüklüğün elden
kaptırılmasına yol açacaktı.
5 yıl önce seçime girip 700 oy farkla kaybetmişti
ve iki Avrupa Şampiyonluğu önündeki engeli daha
da büyütmüştü. Yılmadı, kulübün neden berbat
yönetildiğini, başarının geleceğinin neden tehdit
altında olduğunu anlattı ve müthiş bir vaatte
bulundu: Luis Figo.
Perez, başkan olunca Barcelona kaptanını takıma
kazandıracağını ve bunu yapamazsa tüm kombine
sahiplerine bilet parasını kendi cebinden ödeyeceğini
söyledi. Oyların %94,2’sini alarak başkan oldu.
Perez göreve geldiğinde Real’in geliri Liverpool ile
kafa kafaya ve Manchester United’ın üçte ikisinden
azdı. Şu anda Liverpool’un iki katından fazlasını
kazanıyor ve United’a yaklaşık 100 milyon euro fark
atmış durumda.
Figo sadece başlangıçtı. Zidane ile dünya rekoru
kırıldı. Başlangıçta ‘dünya yıldızlarının etrafında
altyapıdan gelen oyuncular’ olan proje, şekil
değiştirdi. Ronaldo, Beckham, Owen, Robinho gibi
büyük transferler art arda geldi ve Los Galacticos
doğdu. 2003’te Del Bosque ile yaşanan sürtüşme ve
arkasından gelen takımda temizlikse daha sonra ele
alacağımız bir dönüm noktası oldu.
Real Madrid bu transferleri yapabilecek mali gücü
yaratmak üzerine yoğunlaştı. Perez’in ‘sahanın
hükümdarını kasanın da hükümdarı yapmak’
fikrini hayata geçirmesi 4 yılını alacaktı. Kurulan
“Uluslararası işleri geliştirme ekibi” kulübün marka
değerini ve popülaritesini arttırmak, bölgesel
ortaklıklar kurmak hedefleri ile çalışmaya başladı.
2000/01 sezonunda Real’in ticari gelirleri 38,4
milyon euro idi. 2004/05 sezonunda ise 124 milyon
euroya ulaşılmıştı.
Real Madrid’in gelirleri 2001’den bu yana artarak
Avrupa’nın birçok kulübünü geride bıraktı.
Gelirler giderek arttı
Sponsorlar üç hatta şekillendirilmişti: İlk bölümde
Adidas ve BenQ Mobile vardı. İkinci hattı, dörtlü bir
uluslararası sponsorlar grubu oluşturuyordu: Pepsi,
Audi, Telefonica ve Mahou. Son hatta ise kalabalık
bir İspanyol sponsorlar grubu vardı. Bunların dışında
sezon öncesi ve sezon ortasında Asya ve Amerika’da
Real Madrid’in iki farklı sezondaki gelirlerinin kaynak
yapılan kamplar ve hazırlık maçları ciddi bir gelir
dağılımı.
kaynağı olmuştu.
2007’de devreye giren yayın anlaşması, İtalyanların
yayın gelirlerindeki egemenliğine son verip Real’i
zirveye taşıdı. Sıra Santiago Bernabeu’ya gelmişti.
Yapılan yenileme çalışmaları ile 2008’de maç günü
gelirleri ilk kez 100 milyon euronun üzerine çıktı.
3 yıl öncesine göre artış %50’nin üzerindeydi.
Real, 2008/09 sezonunda 400 milyon, 2011/12
sezonunda 500 milyon euro barajlarını kıran ilk
kulüp oldu ve halen 500 milyon euro barajını
geçebilen tek kulüp. 9 yıldır dünyanın en yüksek gelir
elde eden kulübü olmayı kimseye bırakmıyor.
Ama başarı yok…
Son 10 yılda yalnızca 3 şampiyonluk var. Kral kupası
ise yalnızca bir kez kazanılabildi. Şampiyonlar Ligi’ni
bırakın kazanmak, finale bile çıkılamadı. Mourinho
ile iki yarı finalin öncesinde 8 yıl boyunca çeyrek
final bile görülememişti. Transferin şampiyonu hep
Real ama ligde Barcelona üst üste şampiyonlukları
kazanıyor ve Real Madrid’in şampiyonluğu
Barcelona’nın hata oranına bağlı görünüyordü. Son
beş şampiyonluğun dördü Katalanlara gitti.
Bu durumu iyi anlamak için 2003’e dönmek
gerekiyor. Del Bosque ve bazı oyuncularla yaşanan
anlaşmazlık çok pahalıya maloldu. Özellikle
Makelele’nin gönderilmesi her şeyi çökertti.
Başkan Perez “Makelele’yi aramayız, tekniği
ortalama, yavaş, rakibini geçemiyor, verdiği
pasların %90’ı yana veya geriye, kafa vuramıyor
ve üç metreden daha uzağa pas attığı çok nadir”
derken Zidane, Makelele’nin gönderilip yıldızlarla
dolu kadroya Beckham’ın alınışını “Neden
motorunu kaybetmişken Bentley’inize bir kat daha
altın boya atasınız ki” sözleriyle değerlendiriyordu.
Kaptan Hierro ve Morientes de diğer kurbanlar
arasındaydı. 30 Nisan 2005’te Hierro, blogunda
şöyle yazmış: ”Makelele takımın en iyisiydi. O
dönemde takımda olan istediğiniz oyuncuya
sorun, aynı şeyi söyleyecektir. Biz tüm oyuncular,
en önemli parçanın o olduğunu biliyorduk. Los
Galacticos’un bitişi Makelele’nin gidişiyle başlar.”
AB tarafından yargılanacaklar
Yıldızlar, Perez’in stratejisinin en önemli
parçalarındandı ve bu askerler sönük kalıyordu.
Perez, 18 oyuncu için 20 milyon euro üzeri ödeme
yaptı ki bunlardan 12’si 30 milyonun da üzerinde.
Figo’yla başlayarak beş kez dünya transfer
rekorunu kırdı. Real Madrid müthiş bir pazarlama
markası oldu ama paradoksal biçimde futbol
markasının parlaklığını arttıramıyor.
Real Madrid, 6 kulüple beraber AB tarafından
yargılanacak. Madrid belediyesinden aldıkları
araziyi yine Madrid belediyesine 54 katı fiyata
satmaları dava konularından biri. As, buradan elde
edilen haksız kazancın 220 milyon euro olduğunu
yazmıştı. Diğer problem ise özel izinle vakıf olarak
kalma ayrıcalığı tanınan dört İspanyol kulübünden
biri olmaları ve ödemedikleri vergilerle rekabette
haksız avantaj elde etmeleri.
Vergilerle beslenmek yok
Bakan Cardenal, altı ay boyunca her gününü
kulüplere zihniyetlerini değiştirmeleri gerektiğini
anlatmak için harcadığını söylüyor. Bundan sonra
İspanya’da kulüplerin devletin parasıyla, yani
İspanyol halkının ödediği vergilerle beslenmeleri
zor görünüyor. Ülkedeki ağır kriz, her alanda
olduğu gibi futbolda da etkisini gösteriyor.
İspanyol kulüplerinin Avrupa’ya ihraç ettiği
oyuncu sayısı iki yılda üç katına çıktı. Real Madrid
bile artık almak için satmak zorunda olduğunu
biliyor. Kasada istedikleri güce ulaştılar. Ama
ilk hatırlamaları gereken hem İspanya’da hem
Avrupa’da en çok şampiyon olan takım oldukları...
Mediapro sözleşmesi 2014/15’in sonuna dek
sürüyor. Ancak İspanyol ekonomisinin durumu
düşünüldüğünde sonrası belirsiz. Emirates ile
bu yıl devreye giren forma reklamı anlaşması
gelirlerde artış sağlayacak. Ticari potansiyel hâlâ
çok yüksek ama kriz, maç günü gelirlerini %6
geriye çekti. Seyirci ortalaması da %8 azaldı.
Kulübün stadyumla ilgili projeleri bitmedi,
kapıda bir yenileme daha var. Transfere yine 100
milyondan fazla harcandı.
İspanyollar, bu oyunu adil oynamayı başaramadılar.
Kulüpler, AB yasalarına aykırı olduğu halde
kamu kaynakları hortumlanırcasına beslendi.
Real Madrid, Avrupa’nın 1 numaralı kupası
olan Şampiyonlar Ligi’nde en son 2001/02
sezonunda zafer ulaşmıştı.
Salih Demirci
Profil
HF120
ZiDANE
AŞiRETi
Zinedine Zidane geleceğin
Real Madrid’inin iskeletini
kurdu, bütün oğulları kulübün
altyapısında. Ama sor bakalım,
Zidane’ın oğlu olmak kolay mı?
Babalar ve oğullar, ismini aldığı romanı aşarak bir
anlam ifade eder olduysa mutlaka bunun futbolda
da bir yeri var. Futbolcu babanın oğlu olmak her
daim bir avantajdır. Babanın içinde yer aldığı hazır
bir networkün içine doğarsınız, daha da önemlisi
genlerinizin bu işe yatkın olduğu tescillidir. Hele ki
bir de bu baba üst düzeyde futbol oynamışsa, her
şey daha da basitleşir. Fakat şurası kesin ki, her
kolaylıkla birlikte bir de zorluk vardır.
Zinedine Zidane’ın oğlu olmak da bir yönüyle kolay,
ama muhtemelen fazlasıyla zor bir şey. Geçtiğimiz
hafta Fransa U19 takımına çağrılan büyük evlat
Enzo’nun annesinin soyadı olan Fernandez’i
kullanması, durumu yeterince açıklayıcı bir örnek
olabilir. Nitekim Johan Cruyff’un oğlu Jordi de
asla formasının arkasına soyadını yazdırmamıştı.
Gerçi herkes biliyordu, 1995 doğumlu ve yakında
profesyonel olacak olan Enzo’nun da bir ‘Zidane’
olduğunu herkes biliyor.
Real Madrid altyapısındaki Enzo, Zinedine Zidane’ın
dört oğlundan en büyüğü. Artık 18 yaşını geçti ve
profesyonel sözleşmeye imza atması mümkün.
Tabii baba hem Zidane, hem de Real Madrid’de
sportif direktör ve antrenör olunca imza var
ya da yok çok önemli olmuyor. Futbola babası
Juventus’tayken başlayıp ardından Real Madrid
altyapısına geçmesi de zaten bunu gösteriyor.
Esas mesele ise Zidane’ın oğlu olmanın yükünü
taşımakta.
İspanyol pasaportu sahibi annesinin soyadını
taşımasının buna etkisi olur mu bilinmez, ama
muhtemelen imkânı olsa adını da değiştirirdi.
Babasının idolü Enzo Francescoli’nin ismini taşıyor
olması bir başka baskı unsuru ve ne kadar yetenekli
olursa olsun, ona ismini verenler birer efsane; Jordi
Cruyff’un sözleriyle birer ölümsüz.
Enzo Zidane için babasının idolü Enzo
Francescoli’nin ismini taşıyor olması
ve bir ‘Zidane’ olması bir baskı unsuru
olarak görünüyor.
Bir ölümlü ve babasıyla aynı mevkiinin oyuncusu
olarak Enzo’nun işi çok zor, kardeşi Luca ise
cehennemin kapıcısı olmayı seçerek kendine bir
çıkış yolu bulmuş gibi görünüyor. Zidane’ların
iki numarası, 1995 doğumlu Luca evde olduğu
gibi Real Madrid altyapısında da kaleci. Bahçede
babalarıyla futbol oynarken küçük olmanın getirdiği
zorunlulukla sürekli kaleye geçirilen Luca, bir gün
babasına kalede durmaktan keyif aldığını söylemiş
ve şimdilerde bu yolda devam ediyor. Aşiret
içerisinde babasının gölgesini en az hissedecek kişi
belki de bu zorunlu tercihten ötürü kendisi.
Üç numara Theo ve bu sezon Real Madrid
altyapısına katılan dört numara Elyaz, henüz
kendilerine bir yol çizecek yaşta değiller. Gerçi
sonunda varacakları yer aynı, fakat biri 2002, diğeri
ise 2005 doğumlu olunca futbol onlar için şimdilik
sadece bir oyun. Tek fark herkes sokak arasında,
boş arsada eğlenirken onlar bunu Real Madrid
tesislerinde yapıyorlar. Çünkü babaları Zinedine
Zidane ama soyadları Fernandez…
Zidane Aşireti
Baba: Zinedine Yazid Zidane
Anne: Veronique Fernandez
Oğullar:
Enzo Alan (DY: 1995)
Luca Zinedine (DY: 1998)
Theo (DY: 2002)
Elyaz (DY: 2005)
Zinedine Zidane ve
oğlu Luca 6
yaşındayken.
Emre Çelik
Profil
HF120
SÜPER KAHRAMAN
Savaşması lazımdı, nitekim savaştı da. 99’da Valladolid maçıyla Süpermen kıyafetini
ilk kez ana sahnede üstüne geçiren Carles Puyol, önce sağ bekte, ardından da kendini
bulacağı stoperde hiçbir şeyden sakınmadı. 99’da kapıya koyulmasının eşiğinden
dönmesiyle sürekli yükseldi. Bugün ise zirvede yuvasına veda ediyor
Puyol 2 Ekim 1999 tarihinde oynanan Valladolid maçında Barcelona ile ilk maçına çıktı.
“La Pobla’da kariyerime kaleci olarak başladım.
Bizim oynadığımız yerde zemin betondu.
Fakat gol yememek için toplara atlamaktan
çekinmezdim... Kariyerimde kendimi neredeyse
20 kez baştan keşfettim.” sözleriyle hikâyesini
anlatıyordu Carles Puyol. Fakat bu hikâye birçok
kez olduğu gibi yıllar sonra abartılanlardan, imajı
desteklemek için söylenenlerden kesinlikle değildi.
O çocukların hocası Alfonso ‘Foncho’ Garreta,
“İnanılmaz bir kaleciydi. Geleceği çok parlaktı. Ama
doktora gittiklerinde belinde ufak bir rahatsızlık
çıkınca annesi Rosa gelip onun pozisyonunu
değiştirmemizi istedi.” diyerek, annesinin bile söz
geçiremediği için doğrudan kendisine geldiğini
anlatıyordu. Anne Rosa aslında haklıydı da; ne
de olsa zamanında ‘Süpermen’ olabileceğini
düşünen oğlunu ikna edip balkondan aşağıya
atlamasına engel olamamıştı. O dönem saçları
henüz uzun olmayan Tarzan, belki Süpermen gibi
atladıktan sonra göklere doğru havalanmadı ama
Süpermen’den daha da yukarıya çıkacaktı.
Elbette hiçbir şey bir anda olmadı. Savaşması
lazımdı, başka çaresi de yoktu. Formasını giydiği
takımla 6 aylığına Zaragoza’ya gittiğinde her
sabah 7.30’da hava şartları nasıl olursa olsun
erken kalkıp sırtında 5’er kiloluk iki kum torbasıyla
derslere girmeden önce bireysel antrenmanını
yapacaktı. Çok yetenekli değildi çünkü. Kalecilikten
sonra santrforluğa geçtiğinde başarısını kale
önünde savaşmasına borçluydu. Fakat o ekibin
hocası Jordi Mauri’nin “Ayak tenisi oynuyorduk.
Birden atladı ve kalktığında yüzü kanlar içindeydi.
Hiçbir şikayette bulunmadı. Sadece puanı
kurtaramadığı için kızgındı.” sözleriyle anlattığı gibi
savaştı. Orta sahada hücuma dönük oynamaya
başladı ama yine kendini baştan keşfederek yeni
mevkisine de adapte olmakta zorlanmadı.
İlk maç Valladolid
1995’te Barcelona’nın yolunu tutmuştu Tarzan
ama sadece Süpermen kıyafetini görmüştü,
giymemişti bile... Tarzan, şimdi orta sahada,
hatta defansa yönelik bir mevkideydi ama
savaşını sürdürecekti. Kendini bir kez daha
keşfedecekti. As takımla ilk kez kampa
katıldığında Sallent ile oynanan hazırlık
maçında ilk kez Süpermen kıyafetini giydi ama
beğenilmedi. Kulübedeki Ronald Koeman’ın
raporu, Tarzan’ın ‘süper kahraman’ kıyafeti
için yetersiz olduğu yönündeydi. Hakeza La
Masia sisteminin 1 numaralı adamı Oriol Tort da
Koeman ile hemfikirdi. Raporlar doğrultusunda
futbol direktörü Serra Ferrer, Malaga ile masaya
otursa da son anda başkan Josep Lluis Nunez’in
müdahalesiyle transfer gerçekleşmemişti.
Hayallerinin eşiğinden dönen Tarzan, belki de
hayatının en önemli dönüm noktasının ardından
artık daha da fazla savaşacaktı.
Nitekim savaştı da. 99’da Valladolid maçıyla
Süpermen kıyafetini ilk kez ana sahnede üstüne
geçiren Tarzan, önce sağ bekte, ardından da
kendini bulacağı stoperde hiçbir şeyden sakınmadı.
99’da kapıya koyulmasının eşiğinden dönmesiyle
sürekli yükseldi. Öyle ki ilk senesinde kendini
beğenmelere nazire yaparcasına 37 kez forma
giydi, Katalanlar açısından daha da önemlisi ‘hain’
Luis Figo’yu Camp Nou’ya döndüğü ilk maçında
adeta sahadan sildi. 2002’deki Lokomotiv maçının
66’ncı dakikasında skor 0-0 iken Fernando Navarro
ile kaleci Bonano’yu düğümleyen James Obiorah ile
boş kalenin arasındaki tek kişi olsa da şutun önüne
göğsünü siper edip kurtardığı pozisyonla stilini de
perçinleyecek, İspanya dışına duyuracaktı. 2003’te
imzaladığı sözleşmedeki yaklaşık 110 milyon
sternlinlik serbest kalma maddesi ise verdiği
savaşla 4 senede kazandığı savaşların sembolik
değerini gösterdi.
Nihayet kaptanlık
Kariyerinin başından itibaren verdiği mücadele
sayesinde 2004’te Senyera’yı[1] koluna taktı.
2006’da ise asıl meyveyi aldı. Katalanlar, tarihinde
2004 yılında Barcelona’da kaptanlığa yükseldi.
ikinci kez Devler Ligi’ni kazanınca kolunda Senyera
pazubandı ile kupayı kaldıran isim olan Puyol,
aynı zamanda tribünlerden ilk defa Barcelona
formasıyla canlı olarak oğlunu seyreden Josep
Puyol’a zaferini kanıtlıyordu. Bu zaferden birkaç
ay sonra bir kazada hayatına veda edecek olan
babasına...
Sakatlık hikâyeleri 2007/08 sezonunun ilk
döneminde başladı, 2008/09’da devam etti.
Fakat o dönem için sadece Barcelona formasını
500’üncü kez sırtına geçirmesini geciktirdi. 33
yaşında oynadığı 500’üncü maçının ardından
Tarzan “Sakin olun. Daha kariyerimin yarısına
yeni geldim.” derken hemen hemen herkes ciddi
ciddi “Hakikaten oynar mı acaba?” diye aklından
geçirdi. Sonuçta İtalyanların efsanesi Franco
Baresi’nin “Puyol, sizin ayağınızı bile uzatmaya
korkacağınız pozisyona yüzünü uzatır.” diye
boşuna dememişti. Hâlâ kaleden 70-80 metre
uzaklıkta olduğu pozisyonlarda bile depara
kalkarak son adam olabilmek için elinden geleni
yapıyordu. Hâlâ “Rakip savunma arkasına bu
sefer sarktı” diye düşünülen topları bile ‘uçarak’
kesebiliyordu. O sözleri kullandığı 2010 sonundan
bu yana geçirdiği çok ağır sakatlıklara rağmen her
defasında dönmeyi başaran Tarzan, aynı tepkiye
geçtiğimiz sene Mayıs ayında da sebep oldu.
“Eğer yapabilirsem 40’ıma kadar kulüpte kalmak
istiyorum. Bunun için savaşacağım.” diyordu. Onun
geri dönüşlerine şahit olanlar ise Tarzan için “Ölse
bile 3 ay sonra sahalara döner”...
Fakat olmadı, daha doğrusu olmayacak. Tarzan,
yani Carles Puyol, artık yapamayacağını itiraf
ederek sezon sonunda ‘Süpermen’ kostümünü
tamamen çıkaracağını açıkladı. Hem de iki
senelik garanti sözleşmesini elinin tersiyle
bir kenara koyarak. Başka bir takımın süper
kahramanı olmak için yeni bir maceraya atılır mı
bilinmez; ama zamanında kendisi gibi başka bir
savaşçı olan Abidal’in koluna pazubandı takıp
Fransız’ı onurlandıran Kaptan, belki de kulübede
tamamlayacağı bir maçın ardından düzenlenecek
kupa töreninde Xavi’den Senyera’yı devralıp
onurlandırılacak ve son kez Süpermen kostümüyle
şampiyonluk kupası kaldıracak.
[1]Senyera, Katalonya’nın meşhur kırmızı-beyaz
bayrağı olup Barcelona’nın kaptanlık pazubandının
da ilham kaynağıdır.
Carles Puyol, Barça forması altında 3 Şampiyonlar Ligi, 6 La Liga şampiyonluğu yaşadı.
Egemen Yıldırım
Futbol Yönetimi
HF120
CENTiLMENLER KULÜBÜ
Hakemler futbolun en önemli hata figürü olarak kabul edilseler de onları bu kalıptan
anlık da olsa çıkaran futbolcular yok değil. Dürüstlüğün hayatımızın birçok alanından
uzaklaştığı şu dönemde sahadaki yansımalarını ve futbolun ‘güzel oyun’ tanımına
uymasının oluşturduğu tebessümü görünce, futboldan alınan keyif bir kat daha
artıyor
Futbol bir hata oyunu olarak kabul edilir; fakat
izleyenlerin de oynayanların da hataya tahammülü
yoktur. Bilhassa hakem hatalarına… Ancak
öyle anlar yaşanır ki, bizlerin zihninde oluşan
‘kazanmaya giden yolda her yol mübahtır’
yazısız kuralının aslında koca bir hiç olduğunu
kanıtlar. Çünkü hakemler de bu oyuna dahildir
ve futbolcuların hata yaptığı yerde onların hata
yapması gayet olasıdır. Peki, neden her hatada
hakemler günah keçisi ilan edilirler? Futbolcuları
hakemlerden ayıran nedir? Kısa bir kıyaslama
yaparsak hakemlerin yapacağı hata hem
kariyerini, hem yönettiği maçı hem de yönettiği
maçın bulunduğu turnuvanın kaderini etkilerken;
futbolcuların hatası sadece kendi takımını etkiler.
Bu noktada da doğru karaktere sahip futbolcular
devreye girer ve hakemleri büyük bir yükün
altından bir nebze de olsa kurtarır. Tabi aslolan,
karakter sahibi oyuncuların bu oyunun güzel ve
izlenebilir olmasına verdiği katkıdır ve bu katkı
ilelebet var olacaktır.
Semih Kaya (22.02.2104 Galatasaray-Beşiktaş)
Bu yazının oluşmasında ilham kaynağı olan genç stoperin davranışı, Türkiye’de varlığı unutulan
centilmenliğin tekrardan gün yüzüne çıkmasını sağladı. Şampiyonluk yarışında en kilit dönemeçlerden
biri olan Galatasaray-Beşiktaş derbisinde sarı-kırmızılılar ilk yarıyı Selçuk’un golüyle 1-0 önde kapatsa
da oyun üstünlüğü Beşiktaş’taydı. İkinci yarıya da baskılı başlayan siyah beyazlıların adeta gole çağrı
yaptığı dakikalarda Türkiye’de alışık olmadığımız bir durum ortaya çıktı.
Dakikalar 59’u gösterirken Olcay Şahan ile Semih Kaya arasındaki ikili mücadelede top Galatasaray
kale çizgisinden dışarı çıkmış ve hakem Cüneyt Çakır aut kararı vermişti. Beşiktaşlı oyuncuların karara
yoğun bir şekilde itiraz ettiği sırada Semih, Cüneyt Çakır’ın yanına giderek topun kendisinden çıktığını
ve pozisyonun korner olduğunu söyledi. Bu davranışı karşısında önce Cüneyt Çakır daha sonra da
Beşiktaşlı oyuncular tarafından tebrik edilen genç savunma oyuncusu, tüm kamuoyunun takdirini
kazandı.
Aslına bakacak olursak Semih’in yaptığı hareket ne kadar anormal bir durum olarak lanse edilse de
normal olan bir davranış. Sporun birçok alanında kazanmak için tabir-i caizse çirkinleşen karakterlere
bürünen sporcuları görmektense, kaybetmeyi göze alarak ortaya gerçek bir karakter koyan sporcular
her zaman daha özel bir yere sahip oluyor.
Türk hakemlerinin hunharca eleştirildiği bu dönemde Semih, hakemlerin acımasızca eleştirilmeden
önce bir kez daha düşündürmeye sevk etti insanları. Belki yaptığı hareketle Beşiktaş golü bulabilirdi,
ancak Semih futbolun doğrularla daha sevilebilir olduğu gerçeğini bizlere yeniden hatırlattı.
Turgay Bahadır (21.11.2011 Samsunspor-Bursaspor)
Semih Kaya’nın yaptığı hareket her ne kadar bu konuyla alakalı en bilindik örnek olarak karşımıza çıksa
da aslında hakemlere Semih’ten daha önce yardımcı olan bir isim var: Turgay Bahadır. 2011/12 sezonunda
Bursaspor forması giyen tecrübeli forvetin Samsunspor deplasmanında yaptığı davranış, o dönem
Semih kadar gündemde tutulmadı; fakat bizlerin hafızalarındaki tazeliğini korumayı başardı. Maçın 41.
dakikasında ceza sahasında Sestak’ın attığı golün hazırlayıcı olan Turgay, Samsunsporlu oyuncuların
yoğun itirazları karşısında maçın hakemi Mustafa Kamil Abitoğlu’na giderek topu eliyle kontrol ettiğini
söyleyerek golün iptalini istedi. Bu davranış sonrasında Abitoğlu golü iptal ederek Turgay’a sarı kart
gösterdi. Tecrübeli golcünün bu davranışı medyada hak ettiği değeri görmedi fakat TMOK, 2011 Türkiye
Fair-Play Ödülleri Sportif Davranış alanı kapsamında ‘Şeref Diploması’ ödülünü Turgay’a vermekte
tereddüt etmedi. Aldığı ödülden sonra Uluslar arası Fair-Play Komitesi tarafından tebrik edilen Turgay
Bahadır, futbolda kazanmanın her yolla mübah olmadığının en güzel örneklerinden biri olarak tarih
sayfalarındaki yerini aldı.
Mehmet Sıddık İstemi (23.02.2014 Samsunspor-1461 Trabzon)
21-23 Şubat 2014 tarihleri arası, Türkiye’nin spordaki en centilmen haftası olarak kayıtlara geçebilir. Semih
Kaya’nın Beşiktaş karşısında yaptığı davranıştan 1 gün sonra bu kez PTT 1. Lig’de hakemleri zan altında
bırakmaktan kurtaran ve ilerleyen yıllarda örnek olarak hatırlanacak bir davranış gerçekleşti. Bu kez başrolde
1461 Trabzon’un genç orta saha oyuncusu Mehmet Sıddık İstemi vardı. Samsunspor deplasmanına konuk
olan Trabzon ekibi, karşılaşmayı 1-0 kaybetti ancak çok önemli bir değer kazandı. Maçın 90+3. dakikasında
beraberliği yakalamak isteyen 1461 Trabzon, istediği organizasyonu sağlayamadı ve korner kazandı. Fakat
belki de son şans olabilecek pozisyon öncesinde genç Mehmet, hakeme giderek topun kendisinden çıktığını
söyledi ve hakem kararını aut yönünde değiştirdi. Yaptığı bu örnek davranış her ne kadar Semih Kaya’nın
arkasında kalsa da Mehmet Sıddık takımının 1 puan kazanmasını dürüstlüğün ardında bırakarak hem futbolu
güzelleştirme adına bir adım attı, hem de maçın hakeminin skora etki edebilecek yanlış kararını düzeltmiş
oldu. Ne diyelim, Türkiye’de bu tarz şeylerin gündeme gelmesi için illa derbide yaşanması ya da büyük
takımların başına gelmesi gerekiyor herhalde.
Şükrü Erkuş (14.03.1930 Beşiktaş-Vefaspor)
Türk futbolunun, hatta dünya futbolunun bilinen ilk centilmen futbolcularından olan Beşiktaş
efsanesi Şükrü Erkuş, siyah-beyazlıların İstanbul Şildi’ni kazanmak için yürüdüğü yolda sergilediği
örnek davranışla arşivlerde yer edindi. Yarı finalde Vefa ile karşılaşan Beşiktaş, maçın son anlarında
Şükrü’nün kaydettiği golle 2-1’lik üstünlüğü yakaladı. Buraya kadar her şey normal seyrinde devam
ederken Vefalı oyuncular pozisyonda Şükrü’nün topu eliyle gole çevirdiğini iddia ederek hakeme
itiraz etmişlerdi. Ancak hakem kararın doğru olduğunu söyleyerek itirazları reddetmişti. Hızla
hakemin yanına gelen Şükrü ise Vefalı oyuncuların iddiasını doğrulayarak topu eliyle gole çevirdiğini
söyleyerek kararın değiştirilmesini talep etti. Şükrü’nün bu talebini yerine getiren hakem golü
iptal ederek maçı kaldığı yerden devam ettirdi. 1-1 sona eren maçtan sonra ise Şükrü Erkuş, Türk
futboluna centilmenliği getiren isim olarak günümüze ulaştı.
Valter Birsa (23.12.2009 Marsilya-Auxerre)
Slovenya Milli Takımı’nın formasını giyen en genç futbolcu unvanına sahip Valter Birsa, Auxerre’de
kiralık olarak forma giydiği dönemde oynadığı futboldan öte sergilediği örnek davranışla gündeme
geldi. Marsilya deplasmanına konuk oldukları Ligue 1 mücadelesinin 34. dakikasında Bakari Kone
ile ikili mücadeleye giren Birsa bir anda yerde kaldı. Maçın hakemi Kone’ye direkt kırmızı kart
göstererek Marsilya’yı 10 kişi bıraktı ve ev sahibi oyuncuların büyük itirazına maruz kaldı. Ancak bu
kararın ardından devreye genç Sloven girdi.
Hakemle konuşarak Kone’nin kendisine dirsek atmadığını ve kırmızı kartın iptalini isteyen Birsa,
kararın değişmesi gerektiğini söyledi. Birsa’nın bu uyarısını dikkate alan hakem de gösterdiği
kırmızı kartı geri alarak Kone’nin oyunda kalmasını sağladı. O yılın Fair-Play ödülüne aday gösterilen
bu davranış sonrası Birsa, 2-0’lık galibiyetin yanı sıra Fransa’da büyük bir saygınlık kazandı.
Miroslav Klose
(26.09.2012 Napoli-Lazio)
Alman Milli Takımı’nın en golcü ismi konumundaki Miroslav
Klose, futbol dünyasında düzgün kişiliği ile bilinir. Yaklaşık 2
yıl önce Lazio formasıyla Napoli karşısında düzgün kişiliğine
uygun bir davranış sergileyen tecrübeli golcü, hakemi yanlış
kararından döndürerek takımının haksız kazanç sağlamasına
engel oldu. Klose Lazio’nun kullandığı köşe vuruşunda
topu ağlara gönderdikten sonra hakem ile birlikte Napolili
oyuncuların yoğun itirazlarıyla karşı karşıya kaldı. Topu eliyle
gole dönüştürdüğünü söyleyen Napolili futbolcuları haksız
çıkarmayan Alman yıldız, hakem ile görüşerek topu eliyle
attığını itiraf etti ve hakemin golü geçersiz saymasını istedi.
Bu isteğine olumlu yanıt veren hakem Luca Banti golü iptal
ederek oyunu yeniden başlattı.
Miroslav Klose (30.04.2005 Werder Bremen–Arminia Bielefeld)
Klose’nin Napoli karşısında sergilediği örnek davranış kariyerinde bir ilk değil. Zirve yaptığı Werder
Bremen kariyerinde de tıpkı Lazio forması giydiği dönemdeki davranışı sergileyen Klose, sahip
olduğu centilmenlikle gönüllere taht kurmaya Bundesliga’dayken başladı.
Werder Bremen’in Armina Bielefeld ile oynadığı mücadelede Klose, rakip ceza alanı içerisinde
kaleci ile giriştiği mücadeleden sonra penaltı kazandı. Hakem kaleciye de ihtar verdi. Fakat Klose
hakeme, kalecinin önce topa temas ettiğini ve bunun bir penaltı olmadığını söyledi. Hakem
kararından döndü ve ihtarı da geçersiz saydı. Klose FIFA tarafından verilen Fair-Play ödülünü
aldıktan sonra, “Bu benim için büyük bir onur, fakat biraz da tedirginim. Çünkü bu, benim için,
her zaman yapılması gereken bir olaydır. Tekrar olsa yine yaparım” demişti. Nitekim 7 yıl sonra da
aynı davranışı tekrarlayarak sözünün arkasında durmuş oldu.
Pavel Nedved
(10.06.2001 Lazio-Fiorentina)
Çek futbolunun yetiştirdiği en büyük isimlerden
olan Pavel Nedved, saha içerisindeki sakin
ve zarif oyununun yanına düzgün karakterini
de ekleyerek komple bir futbolcu hüviyetine
büründü. Sahip olduğu bu karaktere
uygun en güzel davranışı ise Lazio forması
giydiği dönemde oynadıkları Fiorentina
karşılaşmasında sergiledi.
Lazio’nun 3-0 önde olduğu dakikalarda Nedved,
rakibi Amaral tarafından ceza sahası içerisinde
düşürüldü ve İtalyanların efsane hakemi
Pierluigi Collina penaltı noktasını gösterdi.
Amaral uzun süre pozisyona itiraz ederken bir
anda yanında ona destek olan birini buldu. O
kişi Nedved’di… Çek oyuncu Collina’ya giderek
pozisyonun penaltı olmadığını ve kararını
değiştirmesini söyledi. Nedved’e teşekkür eden
Collina kararını değiştirerek oyunu devam ettirir.
Nedved de bu hareketiyle İtalya’nın o dönem
gördüğü en büyük Fair-Play hareketine imza
atmış olur.
Marius Ebbers
(10.04.2012 St. Pauli-Union Berlin)
St Pauli forveti Marius Ebbers, Union Berlin
mücadelesinde yakaladığı fırsatı gole çevirerek
takımını öne geçirdi. Takımı bu golün sevincini
yaşadığı esnada ise golcü oyuncu, yılların getirdiği
tecrübe ile hakem ile görüşerek golü elle attığını
söyleyerek golün iptalini istedi. Bu davranış
sonrasında hakem Ebbers’in söylediğini dikkate
alarak golü iptal etti.
Her ne kadar Ebbers kazanma hırsı yüksek bir oyuncu
olarak bilinse de sergilediği bu davranış sonrasında
FIFA başkanı Sepp Blatter’den övgü aldı ve dönemin
en önemli Fair-Play davranışını sergilemiş oldu.
Fırat Topal
Futbol Kültürü
HF120
DELiORMAN’IN GURURU
Bulgaristan’ın Deliorman bölgesi bugünlerde farklı bir heyecan yaşıyor. 2001’de
kurulan kısa sürede amatörden ülkenin en üst ligine yükselip 2 kez şampiyonluk
yaşayan Ludogorets Razgard şimdi de Avrupa Ligi’nde adından söz ettiriyor.
Hem de bunu Lazio’yu dize getirerek yapıyor
27 Şubat 2014’te Sofya’nın Vasil Levski
Stadyumu’nda toplanan 37 bin kişi, Ludogorets’in,
Lazio ile, nefes kesen bir maç sonucu 3-3 berabere
kalarak Avrupa Ligi’nde son 16 takım arasında
kalmasına şahit oldular. Çok değil 1,5 sene önce
Bulgar takımlarının Avrupa performansı dibe
vurmuştu ve Temmuz 2012’de tüm Bulgar
takımları, daha ön eleme safhasında turnuvaya
veda etmişti. Bu sezon ise Avrupa’da yola devam
eden takımı olan ülkeler arasında puanı en az olan
ülke durumundalar. Tabii UEFA puanı bir kenara
bırakıldığında da Ludogorets’in başarısının ayrıca
anlatılması gereken bir hikayesi var. Sonuçta,
sadece 4 yıl önce amatör ligde mücadele eden bir
takımdan bahsediyoruz. 18 Haziran 2001 tarihinde,
halen başkanlık görevini yürüten Alexander
Alexandrov tarafından Ludogorie Football Club
adıyla kuruldu kulüp. 33 bin kişinin yaşadığı,
kendi halinde bir şehir olan Razgrad, o güne kadar
Bulgar futbolunda çok fazla söz sahibi olan bir
yer değildi. Ancak Türk tarihi açısından şehrin
çok önemli bir yeri var. Balkanlarda, Türk azınlığın
en kalabalık olduğu, Bulgaristan’ın kuzeyinde
bulunan Deliorman bölgesindeki şehirden (zaten
Ludogorets de “Deliorman” anlamına geliyor) nice
isim yapmış güreşçi çıkmıştır ki, Hergeleci İbrahim,
onun öğrencisi Kara Ahmed ve Kurtdereli Mehmet
bunların en bilinenlerindendir. Razgrad’ın bir
başka özelliği, Osmanlı mimarisinin Balkanlarda
ayakta kalmış en görkemli eserini de sınırları
içinde bulundurmasıdır. Pargalı İbrahim Paşa’nın
yaptırdığı camii, aynı zamanda Balkanların en
büyük üçüncü camidir. Razgrad’ın ülke futbolu için
de ilginç bir bağlantısı var. Ülkemizde Fenerbahçe,
Sarıyer, Denizlispor, Adana Demirspor gibi
kulüplerin formasını giymiş Mecnun Çolak da
Razgrad’da doğmuştu ve kariyerine Ludogorets’te
başlamıştı.
A Grubu’na yükseliş ve
Domuschiev’in gelişi
Ludogorie kurulduktan kısa bir süre sonra ismini
“Razgrad 2000” olarak değiştirdi. 2005/06
sezonunda Bulgaristan amatör liglerinin en üst
kademesi olan V Grubu’na yükseldiler. Burada
4 sezon mücadele ettikten sonra 2010 yılında
kulüp tarihini değiştiren bir dolu hadise meydana
geldi. Takım 2009/10 sezonunda V Grubu’nda
şampiyon oldu ve Bulgaristan 2. Ligi, resmi adıyla
B Grubu’nda mücadele etme hakkı kazandı. Aynı
yıl, 1945’te kurulmuş olan ve 2006’da kapılarını
kapatan Ludogorets Razgrad takımının isim
hakkını ve lisansını satın aldılar. Kulüp arması
değiştirildi ve Ludogorets’in kuruluş tarihi olan
1945 formalara eklendi. Temmuz ayında 35
yaşındaki Ivaylo Petev, teknik direktörlük görevine
getirildi. Eylül ayında ise bugünkü Ludogortes’i
yaratan olay cereyan etti. Bulgar işadamları, Kiril
ve Georgi Domuschiev kulübü Bulgaristan’ın
zirvesine çıkarmak için satın aldılar. Kardeşlerden
Kiril, Ludogorets’le aktif olarak ilgilenen aile üyesi
oldu. İlk icraatler antrenman tesisleri, altyapı ve
dar kadronun iyileştirmesiydi. Tesis inşaatları
devam ederken, takım kendi grubunu, en yakın
rakibinin 8 puan önünde lider olarak tamamlayıp
İsmail Paşa Camii
Pehlivan Kara Ahmed
A Grubu’na yükseldi. Böylece ikinci kademede
sadece 1 sezon geçirmiş oluyorlardı.
İlk şampiyonluk ve ardı ardına
rekorlar
2011/12 sezonu öncesinde Domuschiev elini
cebine götürdü ve birçok futbolcu transfer edildi.
Ancak bu futbolcular, şöhretli isimler yerine iyi
araştırmalar sonucunda belirlenmiş oyunculardı.
Emil Gargorov, Alexandre Barthe, Stanislav
Genchev, Svetoslav Dyakov, Uroš Golubović,
Ľubomír Guldan ve Marcelinho bunlardan
bazılarıydı. Takım sezonun son haftasına lider
CSKA’nın 2 puan gerisinde girdi, ama son maçı
kendi evlerinde CSKA’ya karşı oynayacaklardı.
CSKA’nın ezeli rakibi Levski’de daha önce forma
giyen Miroslav Ivanov’un frikik golü, onlara A
Grubu’ndaki ilk sezonlarında şampiyonluğu getirdi.
1 hafta önce Marcelinho’nun 2 golüyle, Lokomotiv
Plovdiv’i Bulgar Kupası finalinde 2-1 mağlup etmiş
ve şampiyonluğa ulaşmışlardı. Aynı Lokomotiv’i
temmuz ayında Süper Kupa’da mağlup edip
sezonu üçleme ile kapattılar. Böylece Bulgaristan
tarihinde, 2. Lig’den yükseldiği ilk sezonda 3
kupayı da kazanan ilk takım oldular. Hatta bunu
Avrupa’da daha önce yapabilmiş tek takım
Estonya’dan Levadia Tallin’di. Bu arada haziran
ayında yeni antrenman tesisleri “Gnezdo na Orli”
(Kartal Yuvası) açılmış ve altyapı akademisi elden
geçirilip 3 yıldızlı otel seviyesine getirilmişti.
Ludogorets geçtiğimiz sezonun başında
Şampiyonlar Ligi ön elemelerinde Dinamo
Zagreb’e 2 maç sonunda mağlup oldu, ancak
ligde şampiyonluk yarışını yine son ana kadar
sürdürdüler. Son haftaya girildiğinde aynen bir
önceki sezonda olduğu gibi bir Sofya takımı liderlik
koltuğunda oturuyordu ve Ludogorets 1 puan
gerideydi. Ama bu sefer lider Levski Sofya’ydı.
Küme düşen Montana deplasmanında gidip
3-0 kazandılar, Levski ise kendi evinde Sofya
derbisinde puan kaybetti ve Slavia ile, 74. dakikada
Bulgar işadamı Georgi Domuschiev kardeşi Kiril’le
birlikte kulübü Bulgaristan’ın zirvesine çıkarmak
için satın aldı.
yediği golle 1-1 berabere kaldı. Böylece Petev’in
takımı şampiyonluk unvanını korumuştu.
Bulgar futbolunda ilk
Bu sezonun başında Ivaylo Petev görevden ayrıldı
ve şampiyonluğu son hafta elinden aldığı Levski
Sofya’nın başına geçti (Levski taraftarlarının,
ilk basın toplantısını basıp üzerindeki Levski
tişörtünü zorla çıkararak Petev’i odanın dışına
atmasıyla görevden ayrıldı. Şu an AEL Limassol’un
başında). Yerine, bir önceki sezon küme düşen
Montana’nın hocası Stoycho Stoev getirildi. Stoev,
Petev’in kurduğu takımla çok fazla oynamadı
ve yapılan bazı transferleri kadroya yerleştirerek
istikrarı korudu. Şampiyonlar Ligi play-off turunda
Basel’e elenen takım Avrupa Ligi’ne doğrudan
gruplardan katıldı ve PSV, Dinamo Zagreb ile
Chornomorets Odesa’nın bulunduğu gruba düştü.
2012/13 sezonunda kendilerini Şampiyonlar Ligi
ön elemesinde saf dışı bırakan Dinamo’yu her
2 maçta da mağlup ettiler ve PSV’ye de aynı
tarifeyi uyguladılar. Gruptan 5 galibiyet ve 1
beraberlikle çıktılar ve Lazio ile eşleştiler. Şubat
ayında oynanan maçlar sonunda son 16’ya kalmayı
başardılar. Rakipleri Valencia olacak. Bu çizgi onları
uzun süre sonra Avrupa kupalarında mücadele
eden en iyi takım yaptı. İlk kez bir Bulgar takımı
Avrupa kupalarında bir sezonda 8 galibiyet almış
ve 21 gol atmıştı. Kaleci Vladislav Stoyanov, Avrupa
Ligi’nin grup maçları sonrası yapılan en iyi 11’e
seçildi.
Teknik direktör Stoev özellikle hücum hattında
birbirini tanıyan ve beraber oynamaya alışmış
oyuncuları kullanıyor. 6 golle, Red Bull Salzburg’un
İspanyol futbolcusu Jonathan Soriano’dan sonra
Avrupa Ligi’nin en golcü ismi, Slovenyalı Roman
Bezjak bu sezon çok formda. Ligde de 11 golle
takımının en golcüsü olan Bezjak, Slovenya Milli
Takımı’nda da oynamaya başladı. Bunun dışında
Hristo Zlatinski, Bulgar vatandaşlığı da bulunan
Brezilyalı Marcelinho ve bu sezon başında Willem
II’den transfer edilen 20 yaşındaki Virgil Misidjan
da takımın hücum hattına büyük katkı yapıyorlar.
Misidjan bu sezon ligde 8 golün altına imzasını
koydu. Takım ligde lider durumda ve bu sezon da
şampiyonluğun en büyük adayı. An itibariyle 16
yabancı futbolcuları bulunuyor.
Bu arada Domuschiev, Slavia Sofya Başkanı
Ventsislav Stefanov ile ortak olarak kullanacakları
ve 40 milyon euroya mal olacak yeni bir stadyum
planları yapıyor. Ludogorets, Avrupa Ligi’ndeki
maçlarını başkentteki Vasil Levski Stadyumu’nda
oynuyor. Basel ile oynanacak Şampiyonlar Ligi
elemesinin, stadyumdaki Roger Waters konseriyle
çakışması sonucu Domuschiev maçı Romanya’da
oynamak zorunda kalacaklarını söyleyerek sitem
Roman Bezjak ligde 11 golle takımının en golcüsü
durumunda.
etmişti. Sonunda ilk maç İsviçre’de oynandı. 500
milyon euroluk servetiyle Bulgaristan’ın en zengin
işadamlarından olan Domuschiev, kulübü daha da
yukarılara çıkarmak ve Bulgaristan’ın Olimpiakos’u
yapmaya kararlı.
Bulgar vatandaşlığı da bulunan Brezilyalı
Marcelinho takımın en önemli silahlarından biri.
Orhan Uluca
Almanya
HF120
SCHALKE MADENi iŞLiYOR
Manuel Neuer, Mesut Özil, Julian Draxler, Max Meyer… Piyasa değeri yaklaşık
175 milyon euro eden bu genç yetenekler Schalke madeninde işlendi. Merceği
Gelsenkirchen’e biraz daha yakınlaştırmakta fayda var
Bayern Münih geçtiğimiz günlerde artık Borussia
Dortmund’dan oyuncu transfer etmeyeceğini
açıkladığı vakit pek çokları ezeli rakibi
güçsüzleştirmekten ziyade daha çok Schalke’ye
doğru bir yönelim olacağını düşünüyor. Yapılan
araştırma sonucu Bundesliga takımlarının
kadrolarında kendi yetiştirdiği oyuncu sayısı
en fazla olan kulüpler 11 oyuncu ile Bayern
Münih ve Schalke olurken bu konuda ligin
uzun yıllardır zirvesinde yer alan Freiburg’u da
geçtiler. Schalke’nin bu konuda zirvede yer alan
diğer ekiplerden farkı ise altyapısından çıkardığı
oyuncuların niteliği. Avrupa’nın zirvesinde yer alan
kulüpler Julian Draxler ve Max Meyer’ı transfer
etmek için birbirleriyle yarışıyor. İki oyuncunun
bonservisinden yaklaşık 80 milyon euro gelir elde
edilebilir. Mesut Özil’i elinden kaçıran, Manuel
Neuer’i ise ederinden daha ucuza Bayern’e
kaptıran Schalke yönetimi altyapısından çıkacak
olan yeteneklere öyle güveniyor ki ligde tek bir
dakika bile forma giymemiş genç golcü Donis
Avdijaj ile yapılan sözleşmenin içerisine fesih
bedelini 50 milyon euro olarak koydu. Sead
Kolasinac, Kaan Ayhan, Joel Matip, Ralf Fährmann,
Florian Pick, Donis Avdijaj, Julian Draxler, Benedickt
Höwedes ve Max Meyer gibi oyuncular Schalke’nin
bizzat kendi eğittiği yıldız adayları. Maviler kendi
madenini öyle güzel işledi ki Bayern Münih gibi bu
konuda uzmanlaşmış bir kulüp dahi bu başarının
sırrını öğrenmek için harekete geçti.
En büyük kriter kimlik
1 Ocak 2014 tarihinden itibaren altyapının başına
şef olarak getirilen Oliver Ruhnert oyuncu
seçiminde kulüp ile olan ilişkinin esas alındığının
altını çizdi. Pek çok genç yeteneği Schalke ile
yeter seviyede özdeşleştirmediği için altyapıya
transfer etmediklerini de belirten Ruhrnert bu
kulüpte bulunmanın değerini içselleştirememiş
oyunculardan vazgeçildiğinin de altını çizdi.
16 kişiden oluşan yetenekli gençler tesislerin
içerisinde yaşayan iki ailenin kontrolü altında
eğitiliyor. Aynı zamanda kulüp yakınındaki “Berger
Feld” okulu ile ortaklaşa çalışma yürütülerek
geleceğin yıldızlarının eğitim konusunda da sorun
Mesut Özil’in Schalke günlerinden
Mesut Özil’in babası Elgert’i, oğlunun harika
kariyerini başlatan insanı geçen sene İspanya Kral
Kupası finaline çağırarak şükranlarını sunmuştu.
yaşamamasına dikkat ediliyor. Nihayetinde iki
farklı kısımda çalışan 4 scout üzerinden yürütülen
bu çalışmaya altyapı antrenörleri de dahil ediliyor.
U15’e kadar olan bölümde Gelsenkirchen’in en
fazla 20 km uzağına kadar gidiliyor. 15 yaş üstü
için bölge genişletiliyor. Antrenör devamlılığının
da başarıda etkin rolü olduğuna değinen Ruhnert,
Bodo Menze’nin 23 yıldır Schalke’de çalıştığına
dikkat çekerken 1996 yılında yuvaya yeniden dönen
genç takım antrenörü Norbert Elgert’i ise başarının
asıl sırrı olarak gösteriyor.
Schalke genç yeteneği Donis Avdijaj’ın
bonservisine 50 milyon euro serbest kalır
maddesi koyarak onu kolay kolay elden
kaçırmak istemediğini gösterdi.
Norberg Elgert faktörü
Geçtiğimiz yılın sonunda Mustafa Özil İspanya
Kral Kupası Finali’ne Norberg Elgert’i davet ederek
oğlu Mesut’un harika kariyerini başlatan insana
teşekkür etti. Hali hazırda antrenörlük mesleği
içerisinde “kült” olmayı yıllar önce başarmış
olan Elgert “Modern hücum futbolu, pozisyon
hücumu” isimli 2006 yılında yayımlanmış
kitabı da bulunuyor. Mesut Özil, Manuel Neuer,
Julian Draxler ve Max Meyer’i yetiştirmesinin
yanı sıra geleceğe de Florian Pick, Kaan Ayhan
ile beraber Donis Avdijaj’ı hazırlayan Elgert’in
son7 yılda çıkardığı dört yeteneğin bugünkü
piyasa değeri yaklaşık 200 milyon euro. Kült
antrenöre güven öyle bir seviyeye geldi ki onun
yetiştirdiği Donis Avdijaj’ın henüz tek lig maçı
oynamadan bonservisine 50 milyon euro yazıldı.
1975 yılında Schalke’de başlayan futbolculuk
hayatı 1996 yılında genç takımın başına Rudi
Assauer tarafından getirilmesiyle yeniden başladı
ve Schalke’deki maden tam da bu zamanlarda
işlemeye başladı.
Serpil Hoca örneği
Ailelerinden genç yaşta koparılan çocuklar için “aile
ortamı” sağlanırken birliğin bozulmamasına dikkat
ediyorlar. Başlarında her sene değişen isimlerden
ziyade her biri 15 yılı devirmiş, işinde uzman ve
kulübe sevgiyle bağlı antrenörler bulunuyor. Çeşitli
kısımlara ayırmak yerine sıcaklığı korumak için
tüm bölümün bir merkezden aynı çatı altında
yaşaması ve yönetilmesine ise özen gösteriliyor.
Koşullar ne kadar güzel olursa olsun nihayetinde
ülkemizdeki Serpil Hamdi Tüzün örneğinde
olduğu gibi Schalke’de de bu işin piri eğitmen,
pedagog ve mesleğinde uzman Norbert Elgert’in
bireysel başarısı yeteneklerin birer birer yukarıya
çıkmasının ana faktörü olduğunu söyleyebiliriz.
Mustafa Demirtaş
Profil
HF120
ZLATAN’IN KANKASI
Belki çok uzaklarda tanışmıştı futbol topuyla. Ama o, bu güzel oyuna tutkuyla
bağlandı, Brezilyalı gibi oynadı! Çalım atmak onun tarzı değil, hayat felsefesiydi…
İsveç’in bir Türk mahallesinde büyüyen Erkan,
babadan futbolcuydu. Ama yetenekleri, kendine
has… Rivaldo’yu izleyerek büyümüştü. Onun sol
ayağıyla vurur gibi yapıp, topu çektiği çalımı hayat
felsefesiydi. Aynısını sağ ayağıyla yapabilirdi, yaptı
da! Çocukluktan beri formasını giydiği Hammarby
IF takımıyla fark yaratmaya başladı. Çünkü kendi
takımında herkes fizik olarak güçlüydü ama topla
yetenekler konusunda bırakın Rivaldo’yu, eski
Galatasaraylı stoper van Gobbel kadar bile teknik
olanı yoktu. Van Gobbel’i hatırladınız değil mi? Önce
topu atıp, sonra da yanındaki rakibe omzu vurarak
yıkardı. Çalım anlayışı oydu…
Erkan, artık takımında sivrilmeye başlamış, sıkça
transfer teklifleri almaya başlamıştı. Ancak
hiçbirinin değeri, hayallerine karşılık vermiyordu.
Ancak bir akşam, bu kez telefonun karşısındaki
ses “Seni Beşiktaş’a istiyorum!” diyordu. Arayan
da dönemin Beşiktaş teknik direktörü Mustafa
Denizli! “Yahu, koskoca Mustafa hoca beni niye
arasın” demişti o an Erkan, hiç inandırıcı değildi.
Karşısındakinin sıkılıp, şaka olduğunu itiraf etmesini
bekledi. Ama gelen ses tonu her geçen dakika
ciddileşiyordu. O, gerçekten Mustafa Denizli’ydi!
“Oğlum, Beşiktaş’a gelir misin?” diye sordu Mustafa
Hoca, Erkan ise “Gelirim abi!” dedi. Evet, “abi”…
Türkçesi çok iyi değildi, Mustafa hocaya abi demenin
de ötesinde senli, benli konuşmuştu. Neyse ki
o transferden daha telefon görüşmesindeyken
vazgeçirmeyi başaramamıştı.
Ah o Kocaeli maçı…
Nasıl heyecanlanmasın ki? İsveç’teki Türkler,
ya Galatasaray, ya Fenerbahçe taraftarıyken o
Beşiktaş’a tutulmuştu. Renklerine aşıktı bir defa…
Odasının her yeri siyah beyazdı ve telefondaki ses
ona, “Siyah beyazlı formayı giyer misin?” diyordu!
Erkan, sabaha kadar uyumamıştı. Rüyada gibiydi…
Zaten çok geçmeden de o rüyadan uyanacaktı.
Beşiktaş’ın son şampiyonluk sezonunda devre
arası transferlerinden biriydi. Ama o dönem
daha çok “Ernst–Yusuf” ikilisiyle anılacak, Erkan
Zengin’in adıysa yıllar sonra Eskişehirspor
formasıyla o güçlü damgasını vurana kadar hiç
hatırlanmayacaktı. Onun en büyük sebebiyse,
Beşiktaş’ın şampiyonluktaki dönüm maçına sahne
olan Kocaeli deplasmanı… Erkan, o maçta büyük bir
fırsat yakalamış, sahaya 11’de çıkmıştı. Ama hala o
tutukluğu, Mustafa hocaya “abi” diye hitap ettiği
heyecanı çok tazeydi. Kocaeli’nin 1 buçuk metrelik
kanat oyuncusu Agbetu bile her omzu vuruşunda
yıkıyordu Erkan’ı. O günleri şöyle hatırlıyor: “Maçta
ben çıktım, takım maçı kazandı! Otobüse binerken
herkes ‘Olur böyle şeyler’ der gibi sırtıma vuruyor,
teselli ediyordu. Çok zoruma gitmişti. İsveç’te ben
teselli eden kısımdaydım!”
Buhranlı günlerden,
İsveç Milli Takımı’na…
O Kocaeli maçında Beşiktaş formasını son kez
giymişti. Zaten şampiyonluktan sonra hücum
bölgesine bolca da transfer yapıldı. Nihat Kahveci,
direkt onun bölgesine... Daha sonra Quaresma’lar,
Simao’lar… “Bu çocuk neden gitti?” diyeni yoktu
arkasından, hatta Eskişehirliler arasında da “İyi
almışız” sesi pek duyulmuyordu. Oradaki işi de
hiç kolay olmamıştı. Ama “Anadolu’ya gidersem,
Eskişehir’e giderim” demesindeki sebep olan,
şehirdeki büyük futbol tutkusu onu tekrardan
bu güzel oyuna bağlayacaktı. Öyle bir damga
vuracaktı ki, bir gün Zlatan’ın İsveç Milli Takımı’nda
ölümüne kankası olacaktı! Gerçi Zlatan, ortalıkta
kendi adının da dolaştığı haberleri okuyunca onu
arayıp, “Üzerimden prim yapma!” deyip, dalga
geçiyormuş. Olsun, Erkan’ın zaten ne öyle bir
desteğe ihtiyacı yok, otobüste sırtının sıvazlandığı
günler geride kaldı. Türkiye liglerinde en ezber
bozan oyunculardan biri… Attığı her çalım özgüven
Erkan Zengin için
Beşiktaş rüyası
çok uzun sürmedi.
kokuyor ve ona göre, kendisinin en büyük farkı
bu. “Eğer bendeki yetenek ve kondisyon olsa, her
futbolcu çalıma girer!” diyor Erkan. Pek de haksız
sayılmaz.
Erkan, topla yeteneklerini sadece futbol
programlarına klip olsun diye değil, direkt skoru
değiştirmek için de kullanan bir oyuncu. Attığı çalım
sonrası dengeli pasları, bazen de çıkardığı harika
şutları… Kendisine “Sizce Türkiye’deki en iyi oyuncu
kim?” sorusuna düşünmeden “Erkan Zengin!” diyen
Roberto Carlos’un bir bildiği vardır elbet… Sebebi de
şuydu: “O çocuk Brezilyalı gibi oynuyor!” Çocukluk
yıllarında Rivaldo çalımını taklit eden birine,
Rivaldo’nun en az kendisi kadar şöhretli takım
arkadaşından gelen ne kadar da büyük ve güzel bir
övgü değil mi?
Zlatan, ortalıkta Erkan’la birlikte kendi adının da
dolaştığı haberleri okuyunca onu arayıp, “Üzerimden
prim yapma!” diyerek dalga geçiyormuş.
Download

HF120 - Hayatım Futbol