Yayın Koordinatörü
PEREZ
İlker Yılmaz
Günümüz Türk futboluna yön verenlerin ağızlarına pelesenk olan
‘kurumsallık’ vurgusunun ne denli doğru anlaşıldığı ve uygulandığı
tartışılır. İngiliz ve Alman kulüplerinin yönetim sistemlerini referans
olarak önümüze koysak da yine başkan, gücü çerçevesinde kulübün tek
sahibi olarak davranmaktan çekinmiyor. Real Madrid Başkanı Florentino
Perez’in ise ‘kurumsallık’la ilgili ahkam kestiğini pek söyleyemeyiz.
Kaldı ki onun böyle bir derdi de yok. Onu yıldızlar bile kesmiyor! Perez,
her zaman en iyisini istiyor ama her zaman da en iyilerin toplanması
size en iyi sonucu vermiyor. Hayatım Futbol’da bu hafta Perez’in yıldız
takıntısını, önceki ve şimdiki başkanlık dönemlerinde yaptıklarını, bunun
neticesinde elde ettiği/edemediği başarıları masaya yatırdık.
Yazarlar
Ahmet Sercan Ergün
Emre Çelik
Emre Gürkaynak
Erman Yaşar
Ozan Ateş
Rafet Baran Eryılmaz
Serkan Akkoyun
Bu sayıda ayrıca; Galatasaray başkanlığına aday olan Alp Yalman’ın
sarı-kırmızılı camiada önceki dönemlerde yaptığı yöneticilik icraatlerini,
teknik direktörlerin futbola getirmek istedikleri değişiklikleri, UEFA
Gençler Ligi’ni, FIFA’nın üstünde dolanan kara bulutları, Hamza
Hamzaoğlu sonrası yükselişine devam eden Akhisar Belediye’yi ve
Bielsa’lı Marsilya’yı kaleme aldık.
Keyifli okumalar,
İlker Yılmaz
[email protected]
[email protected]
#147 BU SAYIDA
Galatasaray Başkanını Arıyor
Alp Yalman 18 yıl önce bıraktığı koltuğu yeniden talip. Peki daha once
ne yapmıştı?
Filmin Devamı
Akhisar Belediye yeni hocasıyla da üstüne koyarak devam ediyor
Tek Adam
Real Madrid’in nevi şahsına münhasır başkanı: Florentino Perez
Teknik Direktörlerin Oyunu
Futbola sizce de yeni kurallar gelmesi gerekmiyor mu?
Bazı teknik direktörler bunu düşünüyor
Marsilya’da Bir Dahi
Bielsa yine farkını ortaya koydu. Bu kez Fransa’da adından söz ettiriyor
Minik Devlerin Arenası
Şampiyonlar Ligi’ndeki devlerin gençleri de mini bir
Şampiyonlar Ligi heyecanı yaşıyor
FIFA’nın Başı Dertte!
Adı zaman zaman yolsuzluklarla anılan FIFA Başkanı Blatter’i
yine bir kriz bekliyor
Türkiye
Serkan Akkoyun
HF147
“EVET, NEREDE KALMIŞTIK?”
Galatasaray’da yapılacak olan başkanlık seçiminde Alp Yalman adaylığını koydu.
Bundan 18 sene önce bıraktığı göreve yeniden talip. İlk sefer yarım kalan bir şeyler mi
vardı acaba?
“En iyi lider, en iyi umut taciridir”
Napoleon Bonaparte
Arkasında günün yemek önerileri ve o gün doğan
kız/erkek çocuklar için isim tavsiyeleri bulunan
takvimin ön tarafında 17 Mart 1990 yazıyordu.
Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret Salonu’nda 2127
kişi oy kullandı. Bu oyların 45 tanesi geçersiz
sayıldı. Kalan oyların 1116 tanesi, yapılan sayım
sonucunda Galatasaray’ın yeni başkanını
belirledi.
Alp Yalman, 50 yaşında, Galatasaray’ın lise
dışından seçilen ilk başkanı oldu. Juvenalis,
Demokritos ve Herakleitos’un insanlık haline
olan tepkilerini anlatmak için “Evinden dışarı
adım atar atmaz gülmeye başlardı biri / öteki ise
ağlamaya başlardı” der. Tevfik Fikret Salonu’nda
yapılan seçim sonrasında Alp Yalman sevinçle
kendisini kutlayanlara sarılırken rakibi Ali Tanrıyar
ise üzüntü içerisindeydi. 1986 yılında takımın
başına geçen Ali Tanrıyar, 14 yıl aradan sonra o
sezon şampiyon yaptığı Galatasaray için, “Seni
sevmeyen ölsün” demiş ve tarihe bu ifadelerle
geçmişti. ANAP’lı Başhekim Tanrıyar, seçim
günü kendisine desteğe gelen SHP’li Mustafa
Sarıgül’ün tesellileri arasında önce Yalman’ı
tebrik etti daha sonra salonu terk etti. Yalman
ise Gordion düğümünü çözen Büyük İskender gibi
zaferin tadını çıkardı.
‘Ölüm, mezar yok’
Alp Yalman, dönemin ruhuna uygun bir başkandı.
Fenerbahçe’de Metin Aşık gibi Beşiktaş’ta
Süleyman Seba gibi zaman zaman sert çıkışlar
yapsalar da genellikle centilmen ve kibar başkanlar
görev yapıyordu. Yalman da bu ekolden olduğunu
kısa sürede ortaya koydu. Hatta bunu seçim
zaferini kutladığı dönemde yaşanan bir olayla
da kanıtlamıştı. Yalman’ın seçimi kazandığının
açıklanmasının ardından bir grup Galatasaraylı “Ali
Sami Yen, Fener’e mezar olacak” diye tezahürata
başlayınca Yalman, “Ölüm, mezara sokmak gibi
ifadeler Galatasaray’ın düşüncesi değildir. Bunlar
Galatasaray prensiplerinde olmaz” diyerek cevabını
vermişti.
Sezai Karakoç, Gül Muştusu şiirinde geçen ‘gül
saçarım düşmanıma bile’ der. Hem Fenerbahçe
hem de Beşiktaş’la iyi geçinen Alp Yalman en
büyük sıkıntısını Tanju Çolak’ın Fenerbahçe’ye
transfer olmasının ardından sarı-lacivertli takımla
yaşadı. 1987-1991 yılları arasında Galatasaray
forması giyen ve burada anlatmaya gerek
olmayacak kadar önemli işler yapan Tanju
Çolak 1991 yılının yaz ayında olaylı bir şekilde
Fenerbahçe’ye transfer oldu. Maaş konusunda
anlaşamayan, istediği ücretin çok altında bir
rakam teklif edilen Tanju, “Bana 18 yaşında bebe
Bülent (Korkmaz) ve geçen sezon 4 gol atmış
Erdal’la aynı parayı önerdiler” diyerek isyan etti.
Yaşananları fırsat bilen Fenerbahçe başkanı Metin
Aşık da devreye girerek Tanju’yu kaptı.
Yılmaz Karakoyunlu meşhur Salkım Hanımın
Taneleri kitabında, “Kurtlar kuzunun bol olduğu
yeri değil, sahipsiz kaldığı yeri sever” der. Tanju
transferinde Galatasaray, Fenerbahçe’yi suçlar.
Basın üzerinden sert demeçler verirler. Daha sonra
araya giren dönemin Kadıköy Belediye Başkanı
Cengiz Özyalçın, Fenerbahçe burnunda yer alan
tesislerde iki başkanı bir araya getirir ve barıştırır.
Tanju olayı böyle kapanırken Beşiktaş başkanı
Süleyman Seba ile çok daha ilginç bir olay yaşar
Yalman...
‘Alo Alp bey, Süleyman Seba ben...’
Fatih Altaylı’nın naklettiği hikayeye göre Alp
Yalman’ın başkanlık yaptığ dönemde Beşiktaş
forması giyen bir orta saha oyuncusunu ‘kaçırırlar’.
Alp Yalman’ın şu anda İstanbul’un Şişli ilçesinde
bulunan ve Astoria Kuleleri olarak bilinen -o
zamanki adıyla Tatko Kuleleri- ofisinde bir araya
gelen ekip pürüzleri giderip sözleşmeye imza
atmak üzereyken Yalman’ın telefonu çalar ve
telefonu Yalman’ın sekreteri açar. Telefonun diğer
ucunda Süleyman Seba’nın olduğunu söyler.
Ortam bir anda buz keser. Odada bulunanlardan
bir tanesi Alp Yalman’a dönerek, “Yok dedirt”
işareti yapar ama Yalman bunu dinlemez, telefonu
alır, Seba ile konuşur. Neticesinde Beşiktaşlı
oyuncu tıpış tıpış Fulya’ya doğru geri döner.
Montaigne, dostunun ona iyilik etmesindense,
dostuna iyilik etmeyi tercih ederek yaşamıştır.
Alp Yalman, Süleyman Seba ile aralarında geçen
konuşmanın ardından Altyalı’nın aktardığına göre
şunları söyler, “Bakın çocuklar, bir futbolcu transfer
edeceğiz diye Süleyman Bey’in telefonuna
çıkmamazlık edilmez. Süleyman Bey futbolcumuz
orada mı diye sorunca da burada değil diye yalan
söylenmez. Daha çok futbolcu alırız, satarız. Ama
başka bir Süleyman Seba bulamayız.”
Sportif başarının temelleri atıldı
Alp Yalman, Galatasaray’ın başında 6 yıl, 3
dönem başkanlık yaptı; 3 seçim kazandı, 1 seçim
kaybetti. 2 defa Galatasaray geleneğinin en güçlü
kanadı olan Galatasaray Lisesi mezunu adayları
geçmeyi başardı. Hatta 1990 yılında kazandığı ilk
seçimde, Galatasaray tarihinin ilk lise dışı başkanı
seçilmesinin ardından “Galatasaray’ı lisenin
yönettiği hikayesinin gerçek olmadığı da ortaya
çıktı” yorumları yapıldı.
Başkanlığı Faruk Süren’e devrettiği 1996 yılı
sonu haricinde Fenerbahçe, onun döneminde
hiç şampiyonluk yaşamadı. 1992/93 ve 1993/94
yıllarında Galatasaray’la zafere ulaşan Yalman ilk
iki yılında ise şampiyonluğu Beşiktaş’a kaptırdı.
Ancak her şey şampiyonluk anlamına gelmiyordu.
Yalman görevi 1996 yılında Faruk Süren’e
bıraktıktan sonra Galatasaray art arda 4 sene
Türkiye’de şampiyon oldu. 2000 yılında ise
şimdiki adı UEFA Avrupa Ligi olan UEFA Kupasını
kazanarak Türk futbol tarihinde bir ilk başardı.
Fotoğrafa biraz daha geniş açıdan bakalım.
Galatasaray’ın UEFA Kupası zaferini ve öncesinde
gelen 4 yıllık seri şampiyonlukları getiren kadronun
temelleri Alp Yalman’ın başkanlık döneminde
atıldı. 1990 yılında kurmaya başladığı kadroyu
her sene genç ve ileride Galatasaray’ın geleceğini
oluşturacak isimlerle güncelleyen Yalman, 1992/93
sezonunda Hakan Şükür’ü Bursaspor’dan, Suat
Kaya’yı Konyaspor’dan transfer etti Okan Buruk’u
da altyapıdan A Takıma çıkardı. Ertesi yıl Hakan
Ünsal’ı Karabükspor’dan, Ergün Penbe’yi de
Gençlerbirliği’nden transfer eden Yalman böylece
UEFA şampiyonu olan takımın da iskeletine sarıkırmızılı formayı giydirmiş oldu.
Avrupa Fatih’i Galatasaray
Futbol şube sorumluluğu yaptığı 80’li yıllarda
da Jupp Derwall’i Galatasaray’a getiren Yalman,
hem Galatasaray hem de Türkiye adını Avrupa
futbolunda kulüpler düzeyinde de hatırı sayılır
bir yere taşıdı. 1993/94 sezonunda Galatasaray,
şimdiki adı Şampiyonlar Ligi olan Şampiyon
Kulüpler Kupasında gruplara kalarak bu
başarıyı gösteren ilk Türk takımı oldu. Yalman
başkanlığında gelen bu zafer unutulmaz
Manchester United maçlarının neticesiydi.
Harvard Üniversitesi’nde profesör olan Rosabeth
Moss Kanter, başarılı olup bunun üzerine sıçrama
yapan insanların aslında değişimi sağlayanlar
olduğuna dair bir cümle kurmuştur. Alp Yalman
ile oluşturulan temeller, Galatasaray’ın başarılı
olmasını sağlamış, Faruk Süren ile devam eden
bu başarı, sıçramayı ve Türk futbolunda değişimi
getirmiştir.
Bakış açını değiştir
Yılmaz Erdoğan’ın senaryosunu yazdığı Vizontele
Tuuba filminde, Nafiz karakteri beraber masada
oturdukları arkadaşından Deli Emin karakterini
sinirlendiren bakışlarından vazgeçmesi için “En
azından bakış açını değiştir” diye ricada bulunur.
Galatasaray kritik bir seçim öncesinde. Ünal Aysal
ile beraber yönetim anlayışını daha profesyonel
bir hale getiren Galatasaray’da tek başkan adayı
Alp Yalman. Eğer başka aday çıkmaz ve Yalman
seçilirse Galatasaray camiası bambaşka bir yola
girecek; en azından bakış açısını değiştirecek.
“İyi bir seçim yapmak, sadece hiçbir kötü seçenek
mevcut değilken kolaydır.”
Robert Half
Döneminden ilginç anektodlar
* Fenerbahçe’nin efsane ismi Rıdvan Dilmen’i
transfer etmek istedi. Dönemin Fenerbahçe
başkanı Güven Sazak’ı arayarak fiyat sordu.
“3,5 milyar” yanıtını aldıktan sonra indirim
istedi ancak alamadı.
*Lazio ve Juventus ile dünya futboluna damga
vuran Pavel Nedved’i Sparta Prag forması
giyerken transfer listesine aldı. Ancak Nedved,
Lazio’yu seçti.
*1995 yılında Ruud Gullit’e transfer teklifinde
bulundu. Gullit, Chelsea’ye gitti.
*Graeme Souness, meşhur Ulubatlı lakabını
onun başkanlık döneminde gerçekleştirdiği olay
sonucu aldı.
*Belçika’da oynadığı veteranlar futbol maçı
sırasında 26 yaşındaki Fahrettin Durak isimli bir
futbolcuyu çok beğendi ve transfer etti. Ancak
Fahrettin Durak hiç maç yapmadan takımdan
ayrıldı.
*1996 yılında görevi Faruk Süren’e devrederken
kulübün hiç borcu yoktu.
*1997 yılında TFF başkanlığına aday oldu ancak
Abdullah Kiğılı’ya geçildi. Kiğılı’yı salonda ilk
tebrik eden Alp Yalman’dı.
*Elvir Boliç’i oynatmayan Feldkamp’ı uyardı ve
“Bu çocuğu takıma kazandır” dedi. Ancak Boliç
oynatılmadı ve 6 ay sonra Gaziantepspor’a
gitti. Gol krallığında ikinci oldu. Ertesi yıl
Fenerbahçe aldı.
*1995 yılında Doğru Yol Partisi’nden milletvekili
adayı oldu, seçilemedi.
*Galatasaray’ın ‘şike iddiaları’ bulunan 8-0’lık
Ankaragücü galibiyetini aldı.
Türkiye HF147
Ozan Ateş
FiLMiN DEVAMI
Kademe kademe her yıl yükselmeye devam eden Akhisar Belediyespor, yeni teknik
direktörüylede kurguladığı filmin devamını çekiyor. Sezona flaş bir başlangıç yapan
Akhisar’ın sırrını inceledik
Sezona Hamza Hamzaoğlu’nun milli takım
tercihinin ardından Mustafa Reşit Akçay ile başlayan
Akhisar Belediyespor’un bu sezonki başarısının
sebebi kısa süreli doğru tercihler değil, yakın geçmişe
dayanan bir gelenek. 2008’de 3. Lig’den, 2010’da
2. Lig’den ve son olarak 2012’de o dönemki adıyla
Bank Asya 1. Lig’den yükselme başarısı gösteren
Akhisar; tarihinde sadece 1994 yılında küme düşme
üzüntüsü yaşadı. 2008’den bu yana sadece ileri
gitmelerini sürekli yenilenen, gelişen ve her zaman
uyumlu birliktelikleri oluşturan yapıya borçlular.
Teknik direktöre yüksek bütçeler sağlayamıyorlar,
fakat karşılıklı güven ortamı sağlanıyor.
Son yıllardaki bu yükseliş döneminde çalışan 3
teknik direktör de başarının paraya ve tanınmış
futbolculara bağlı olmadığını, sahada istenen
sonuçları almak amacıyla takım olarak çalışmanın
önemli olduğunu biliyordu. 2005-2011 yılları
arasında teknik direktörlük görevi yapan Atilla
Özcan ve ondan bayrağı devralan Hamza
Hamzaoğlu kulübün bu yapısını devam ettirerek
takımı yukarılara taşımaya devam etti. Mustafa
Reşit Akçay da bu projeden etkilenerek Hamza
Hamzaoğlu’nun yerini aldı ve Akhisar Belediyespor
aynı yolda devam ediyor. Baskının az, güvenin
çok olduğu bu uygun ortamda kaliteli nokta
transferler ve tanınmamış futbolcuların izleyicilere
göre sürpriz olan katkılarıyla kadroyu sürekli
geliştiriyorlar.
Doğru yıldız ve arkasına doğru ekip
İdeal gözüken yönetim ve teknik kadro
birliktelikleri bazen istedikleri kadroyu
oluşturamayabilir. Bazen ise iddialı kadroları
saha içinde hayal kırıklığına sebep olabilir.
Akhisar’da bunların hiçbiri olmadı. Düşük bütçeye
rağmen her sezon istenilen kadro kuruldu ve bu
kadrolar beklentilerin de üstüne çıktı. Akhisar
Belediyespor’un başarılı kadroları, takımı taşıyan
yıldızlar ve yıldızları taşıyan takım şeklinde
tanımlanabilecek iki parçadan oluşuyordu. Skoru
arttırma görevini üstlenen futbolcular, arkasındaki
savunan ve top taşıyan takımın değerini; takım
ise iş bitiren yıldızların başarıyı getirdiğini
biliyordu. Bu sayede hiçbir zaman takım ruhundan
uzaklaşmadılar.
Alt liglerde Doğan Şahin, Anıl Taşdemir gibi
yıldızlaşan futbolcularla başarıyı yakalayan
Akhisar, Süper Lig’de de yıldızlarını buldu. Sadece
Süper Lig’deki ilk sezonunda Bruno Mezenga’yı
tek forvet denedikleri, veya Mehmet Yıldız-Mert
Kaytankaş forvet ikilisiyle oynamaya çalıştıkları
dönemde başarısız oldular ve ligin son sırasına
yerleştiler. Bu deneyimden dersini alan Akhisar
bir daha forvetsiz kalmadı. Devre arasında takıma
katılan Theofanis Gekas kısa sürede gollerine
başladı ve yarım sezonluk performansıyla
Akhisar’ın ligde kalmasını sağladı. 2013/14
sezonu başında Gekas ile anlaşamayan Akhisar,
takımın defans oyuncusu Ibrahima Sonko’nun
önerisiyle Oumar Niasse’ı denemeye aldı.
Hazırlık maçlarında ve antrenmanlarda Hamza
Hamzaoğlu’nu etkileyen Senegalli forvet, takımla
2 yıllık sözleşme imzaladı. 15 gol 7 asistlik başarılı
sezonu Niasse’a Rusya kapılarını açtı. 250 bin euro
karşılığında Akhisar’a gelen Niasse, 1 yıl sonra
Lokomotiv Moskova’ya giderken takımına 5,5
milyon euro kazandırdı. 2014/15 sezonunda Gekas
ile ücret konusunda bu sefer anlaşabilen Akhisar,
yarım sezonluk kulüp efsanesini takıma döndürdü
ve böylece yıldız forvetler serisi devam ediyor.
Sivasspor, Erciyesspor ve Fenerbahçe maçlarında
2’şer gol atan 34 yaşındaki Yunan golcü gençlere
taş çıkartıyor. Takımın 3 senelik Süper Lig
macerasındaki diğer skor kahramanları ise,
asistleri ve golleriyle santraforun üzerindeki yükü
azaltan Bruno Mezenga ve Bilal Kısa. Sahanın
çeşitli yerlerinde çeşitli görevler edinebilen Bruno,
her geçen yıl performansını arttırıyor. Bilal Kısa,
Pirlo’ya benzetilmesine sebep olan oyun görüşü,
uzun pasları ve şutları sayesinde ilerlemiş yaşına
rağmen milli takıma kadar yükseldi.
Akçay ile yeni Akhisar Belediyespor
2014 Mayıs ayında Hamza Hamzaoğlu, milli
takımdaki görevine devam edebilmek için Akhisar
Belediyespor’a veda etti ve yerine Mustafa Reşit
Akçay getirildi. 56 yaşındaki teknik direktör
geçen sezon düşüş yaşayan takımı toparlamakla
kalmadı, 4 maçta 10 puanlık görkemli bir başlangıç
yaptı. Yeni Akhisar Belediyespor, yeni takviyeler
ve hocasının yeni taktikleriyle farklı bir görünüme
büründü. Braga’dan transfer edilen Douglão,
Sonko’nun yerini aldı ve defansta Uğur Demirok
ile mükemmel bir uyum yakaladı. Akçay’ın
Trabzonspor’dan öğrencisi Didier Zokora, orta
sahada Merter Yüce ile birlikte oynuyor. MKS
Cracovia’dan gelen Saidi Ntibazonkiza kanat için,
Roda’dan gelen Arnaud Sutchuin-Djoum orta
sahanın ortası için değerli birer alternatif oldu.
Akhisar’daki asıl fark ise Reşit Akçay’ın bu bol
alternatifli kadrosunu kullanışı. Farklı rakiplere
özel taktiklerle çıkmayı amaçlayan Akçay,
hazırlık dönemini bu yönde kullandı ve ligin ilk
haftalarında bu uyum sürecinin devam edeceğini
söylüyordu. Fakat yeni taktik çalışmalarına kolayca
adapte olan futbolcular 3 galibiyet 1 beraberlik ile
Akhisar’ı liderlik koltuğuna oturttu.
Rakibe özel taktik çalışmaları, sezonun ilk büyük
maçında farkını gösterdi. Kanat forvetlerin ceza
sahasına yaklaşması ve beklerin onların yerini
almasıyla 2-5-3 benzeri sahaya yayılarak özellikle
kanatlardan rakiplerine baskı kuran Fenerbahçe’yi
ustalıkla durdurmayı başardılar. Akhisar’ın
savunma planı yaklaşık olarak şöyleydi: Bekler
(Ahmet Cebe ve Güray Vural) stoperlerle birlikte
çok dar bir defans hattı kurarak ceza sahası
çevresini korudu. Kanat futbolcuları (Bruno ve
Kenan Özer) beklerin yerini alarak Caner Erkin ve
Gökhan Gönül’ü karşıladı. Böylece top rakipteyken
6’lı bir defans görünümü ortaya çıkıyordu. Bu
savunma sistemi Avrupa’nın büyük liglerinde
denenen ama her zaman başarılı olamayan bir
sistem. Newcastle United bu şekilde Manchester
City’ye karşı koyamamıştı, fakat Akhisar
Belediyespor’un Fenerbahçe’den fazla olan isteği
ve hiç de aşağı kalmayan yetenekleri skorda
üstünlük sağlamasına sebep oldu. Sistemin diğer
kahramanları, orta sahadaki geniş alanı birbiriyle
çok iyi anlaşarak savunan Merter Yüce ve Didier
Zokora’ydı. Bilal Kısa’nın da katılmasıyla bu 3
futbolcu, Fenerbahçe’nin sürekli yer değiştiren
orta saha futbolcularına karşı pek açık vermedi.
Bu büyük savunma hattı geçildiğinde kalede geçit
vermeyen Oğuz Dağlaroğlu’nun hakkını da vermek
gerek. Yıllar sonra Süper Lig’e döndüğünde
yetersiz kalacağını düşünenleri yanılttı ve 3 senedir
ligin başarılı kalecilerinden biri. 35 yaşını geçti ve
Akçay’ın Akhisar’ında da başarıyla devam ediyor.
Futbolcuların kullanıldığı mevkiilerde de önemli
değişiklikler görüyoruz. Önceleri daha çok Merter
Yüce’nin yanında ön libero olarak oynayan Bilal
Kısa forvet arkası rolüyle bütünleşmiş gözüküyor.
Gekas ile serbest rollere sahip olan Bilal farklı
noktalarda topla buluşup mesafe tanımaksızın
arkadaşlarına pozisyon yaratıyor. Forvet arkası
oynamasına alıştığımız Bruno Mezenga, sağ
kanatta kendine yer buldu. Sezona sağ kanatta
başlayan Kenan Özer sol kanada geçti. Geçen
sezon ikinci yarının en etkili isimlerinden olan
Mehmet Akyüz ve yeni transfer Ntibazonkiza’dan
da yararlanan Mustafa Reşit Akçay’ın kadro
derinliği konusunda sıkıntı yaşaması beklenmiyor.
Theofanis Gekas
Profesyonel futbol yaşantısına Larissa kulübünde
başlayan Yunan golcü Theofanis Gekas; Kallithea
ve Panathinaikos’taki başarılı performansıyla
önce milli takıma yükselmiş, daha sonra 2006’da
Bundesliga’ya yeni çıkan VfL Bochum takımına
kiralık olarak gitmişti. Küme düşmeme mücadelesi
veren Bochum, o sezonu 8. sırada tamamladı ve
Gekas 20 golle gol kralı oldu. Bu çıkışı ona Bayer
Leverkusen’in kapısını açtı. İyi başladığı yeni
takımında daha sonraları hem gözden düştü,
hem de performansı düştü. Yarım sezonluk
Portsmouth ve Hertha Berlin maceralarında da
aradığını bulamayan Gekas 2010’da Eintracht
Frankfurt’un yolunu tuttu. Buradaki 16 gol 5
asistlik performansıyla takımının küme düşmesine
engel olamadı. Almanya 2. liginde yarım sezon
geçirdikten sonra 2012 Ocak ayında Türkiye’ye
geçiş yaptı. Aradaki başarısız Levante serüveni
haricinde o günden bu yana Türkiye’de en çok
konuşulan forvetlerden biri olmayı başardı.
Yarım sezon Samsunspor, yarım sezon Akhisar
Belediyespor, bir tam sezon ise Konyaspor
forması terleten Gekas; uğruna marşlar yazıldığı
Akhisar’a geri döndü ve 4 maçta attığı 6 golle
2014/15 sezonuna muhteşem başladı. Bu yazının
yazıldığı ana kadar Süper Lig’de 54 maça çıktı, 39
golü ve 12 asisti var. Gollerin 18’ini Akhisar, 13’ünü
Konyaspor ve 8’ini Samsunspor formasıyla attı.
Gekas’ın ağlarını sarstığı takımların başında ise
Fenerbahçe geliyor. Yunan futbol tanrısından gol
yiyen takımların istatistikileri şöyle:
5 gol – Fenerbahçe
4 gol – Sivasspor
3 gol – Erciyesspor, Akhisar Belediyespor, Beşiktaş,
Bursaspor, Kasımpaşa, Başakşehir (İBB)
2 gol – Kayserispor, Karabükspor, Gaziantepspor,
Orduspor
1 gol – Mersin İdman Yurdu, Trabzonspor,
Eskişehirspor, Antalyaspor
34 yaşında bile Türkiye’deki bütün büyük takım
taraftarlarının “Neden biz onu almadık?” şeklinde
düşünmesine sebep olan Theofanis Gekas, bir
süre daha böyle devam edebileceğinin sinyallerini
veriyor. Yaşadığı fiziksel düşüşe ek olarak zaten
ikili mücadele gücü yüksek olmayan Gekas; forvet
sezgileri, boş alanlara yaptığı koşular ve usta
bitiriciliğiyle kalıcı olmanın formülünü bulmuş gibi
gözüküyor.
Emre Çelik
Profil
HF147
TEK ADAM
Kimine göre futboldan anlamayan başarılı bir şirket yöneticisi, kimine göre
diktatör, kimine göre ise modern Real Madrid’in yaratıcısı… İşte Florentino Perez
2000 Şampiyonlar Ligi Finali öncesi basın
toplantılarında tam da Del Bosque’nin konuştuğu
esnada içeriye bir anda Lorenzo Sanz daldı. Del
Bosque’nin basın toplantısını yarıda kesen Sanz,
Toshack’tan aldığı enkazla takımı Şampiyonlar Ligi
Finali’ne çıkaran Del Bosque’nin sözleşmesini 3
sene daha uzattığını açıkladı. Sanz’ın bu hareketi
elbette Real Madrid cephesinin dikkatini, hem de
bu denli yakışıksız bir tarzla, dağıtacak şeklinde
yorumlandı ama Sanz’ın bu paniğinin altında
yatan çok daha önemli bir sebep vardı: Yazın
düzenlenecek başkanlık seçimlerinde adaylığını
açıklayan, genç, merkezle son derece iyi ilişkileri
bulunan, çok daha önemlisi arkasındaki destekle
kulübün borcunu temizleyeceği yönünde çok
iddialı konuşan yapan Florentino Perez!
İnşaat mühendisi olan bu genç adam daha 30’lu
yaşlarının başında siyasete atılmış, kulübe üye
olarak dikkat çekmeye başlamış ve 80’lerin
sonunda da OCP Construcciones firmasında hızla
yükselmeye başlamıştı. Lâkin Perez için bütün
bunlar yeterli de değildi. Nitekim 2000 yazındaki
seçimleri kazandı ve Real Madrid, Santiago
Bernabeu döneminin ardından en çok konuşulan,
en sükseli transferlerin yapıldığı, bir o kadar da
tartışılan bir döneme adım attı.
Florentino Perez’in taktiği son derece basitti.
Başarıyı para getirecekti elbet ama bunun yolunu
da bulmalıydı. Nitekim Real Madrid’i bir kulüpten
ziyade bir şirket gibi yönetecek, fakat kulübün
popülaritesini de transfer edeceği isimlerle
artırarak bundan faydalanacaktı. Nitekim ilk
hamlesiyle futbol dünyasının zirvesine oturdu.
Transfer edilen isim, ezeli rakip Barcelona’nın
en önemli oyuncusu Luis Figo’ydu. Barcelona’yı
muhatap bile almayan Perez, adeta Portekizli
oyuncunun serbest kalma maddesini çıkarıp
masaya koydu ve tarihin belki de o güne kadar
en çok tartışma yaratan transferine imza attı.
Figo’ya ödenen 60 milyon euroluk bedel ise 2000
yaz transfer döneminde Real Madrid’in toplam
harcamasının yarısı bile değildi. Galiçya’dan
yaklaşık 40 milyon euroya Flávio Conceicao
ve Makalele, La Liga’nın parlayan santrforu
Pedro Munitis ve Valladolid’in file bekçisi Cesar
Sanchez’e yaklaık 20 milyon euro, Santiago
Solari’ye ise 4 milyon euro harcayacaktı. İsimlerin
tutup tutmamasından, verimlilikten ziyade önemli
olan İspanya’nın ve Dünya’nın o sezon en çok
konuştuğu isimleri kadroya katmaktı ki 2000 yazı
sadece bir başlangıçtan ibaretti.
Transferler bir kenara Florentino Perez, 2000
senesinde son derece önemli bir hamle daha
gerçekletirdi. 1964’te kulübün efsane başkanı
Santiago Bernabeu ve efsane hocası Miguel
Muñoz tarafından kapıya konulan Alfredo di
Stefano’ya onursal başkanlık verdi. Real Madrid’in
2000’de yüzyılın kulübü seçilmesindeki en
önemli isimlerden biriydi Di Stefano. 50’lerin
sonunda üst üste kazanılan 5 Şampiyonlar
Ligi şampiyonluğunun saha içindeki en
önemli mimarıydı. Lakin yaşından ve Miguel
Muñoz’u eleştirmesinin ardından Bernabeu
“Oğlumu kaybettim” dese de kapıya koymuştu
Di Stefano’yu. Perez ise akıllılık yapıp hem
Barcelona’daki Cruyff imajının karşısında bir
alternatif sunmuş hem de Avrupa’da tekrar
eski günlerine dönme emareleri gösteren Real
Madrid için bu başarıların sıradan birer şey olduğu
algısı oluşturup Real Madrid ismini pazarlama
markasına dönüştürme konusunda kullanmıştı.
Ayrıca global pazarlama hamleleriyle de gerek
Asya pazarına gerekse Amerika pazarına girerek
önemli bir savaşı da başlatmıştı.
Zidanes y Pavones
Real Madrid, 2000/01 sezonunu Avrupa’da
yarı final, La Liga’da şampiyonlukla tamamladı
fakat Perez kulübün başına geçtiği günden bu
yana normal sezonlar değil transfer sezonları
daha fazla konuşulmaya başlamıştı. Nitekim,
Francisco Pavon
Tek ve en büyük şanssızlığı, Perez’in Zidane
ile birlikte Óscar Miñambres, Raúl Bravo
veya Chupe’yi değil, Pavon’u anmasıydı.
Yeteneksiz değildi elbet ama takıma
girmekte başarılı olamadı. Dahası kendisiyle
imzalanan 7 senelik sözleşme de bir bakıma
elini kolunu bağladı. Ne kiralık gönderildi
-kim bilir belki de kendisi istemedi- ne satıldı
ne de serbest bırakılabildi. Ta ki 2007’de
artık iyice kulübenin babası olana kadar…
2007’de Zaragoza’nın yolunu tutan Pavon
geçirdiği 3 senenin ardınan Arles-Avignon’un
yolunu tuttu ve 2011’de kramponları
astı. Real Madrid tarihine ve literatürüne
girmeyi başardı ama oynadığı oyunla değil,
beklentileri karşılayamayan bir isim olarak…
Figo’nun ardından bambaşka bir bomba daha
patlattı. “Bundan böyle her transfer döneminde
bir dünya yıldızını kadromuza katacağız. Bu bizim
için bir gelenek olacak. Lâkin kendi altyapımızı
da yabana atacak değiliz. Her sene bir yıldızın
yanı sıra Pavon gibi altyapıdan da bir ismi as
takıma kazandıracağız. Bu potansiyele sahibiz”
diyordu Florentino Perez, dünyanın en pahalı
transferi Zidane’ı açıklamasının ardından. Perez’in
bu açıklamasından en kötü etkilenen isim ise
o sezon as takıma büyük beklentilerle takıma
yükseltilen Paco Pavon oldu. Talihsizdi, belki
Perez o açıklamada Pavon değil de başka bir isim
söylese üzerindeki ilgi bu denli fazla olmayacaktı.
Guti, Makalele, Raul, Morientes, McManaman,
Roberto Carlos, Fernando Hierro, Luis Figo ve
Zinedine Zidane’ın top koşturduğu bir takımda
elbette ne Pavon ne de o sene takıma terfi
eden başka bir isim yer bulabilirdi. Dahası bu
isimlerin arasında bile yeri garanti olmayanlar; Del
Bosque’nin yerine bile yeni bir isim gelebileceği
konuşuluyordu. Takım başarısız değildi belki ama
Florentino Perez’e göre kulübede bu yıldızlara
yakışan yıldız bir hoca olmalıydı. Mesela Capello
gibi… Dahası Perez, Del Bosque’yi de kendi hocası
olarak görmüyordu. Nitekim haklıydı da, başkan
seçilmeden 2 hafta önce apar topar bir imzayla Del
Bosque ile çalışmak zorunda kalmıştı. Bunun için
de Avrupa kozunu kullandı ama lig şampiyonluğu
ve oyunculardan bazılarının baskıları bir nebze
olsun Perez’i frenledi.
2001/02 sezonu, yazın yapılan gövde gösterisinin
ardından hem Perez için hem de Real Madrid için
kabus gibi başladı. 9 haftada sadece 2 galibiyet
alınabilmiş, şampiyonluk hedefi daha ligin başında
adeta sona ermişti. Bunun sebebi ise birçok
futbolcuya göre Florentino Perez’in ta kendisiydi.
McManaman yıllar sonra “Pazarlama, sporun
önüne geçmişti. Ne işimiz vardı ki Kahire’de?”
diyerek sırf Real Madrid ismini Kuzey Afrika
piyasasına da sokmak için Mısır’da yapılan
hazırlık maçına atıfta bulunuyordu. Dahası
Hierro ve Makalele de McManaman gibi sürekli
bir organizasyondan başka bir organizasyona
koşmaktan şikayetçiydi. Fakat Avrupa’da da
işler tam tersine iyiydi. Bu 9 maçlık periyotta
Avrupa arenasında 4 maç oynayan Real Madrid
4 maçını da kazanmıştı. Bu ivme takımın
toparlanmasını, kulüp içindeki çekişmelerin bir
nevi medyanın ilgisini çekmesini önledi. Halbuki
Perez yedek kulübesi dahil her yerde hakimiyet
kurmak isterken Del Bosque’nin patron olduğu
soyunma odasında son söz Fernando Hierro ve
arkadaşlarınındı. Lakin Real Madrid toparlanmış,
ligde liderliğe kadar yükselmiş, Şampiyonlar
Ligi’nde de geçen sene elendiği Bayern Münih’i
turnuva dışına itmek için büyük avantaj eline
geçirmişti. Hal böyle olunca sular da duruldu ve
La Liga’nın kaybına rağmen Real Madrid Devler
Ligi’nde finale yükseldi. Final maçı 2-1 kazanılırken
ise her şey Florentino Perez’in istediği gibi oldu.
Galacticos’un son parçası Zidane, öyle bir golle
şampiyonluğu getirdi ki Perez’in rakipleri mecbur
susmak zorunda kaldı. Perez de eseriyle övünüyor,
adeta bu adama verdiğimiz parayı eleştirdiniz
lâkin Zidane’a o kadar parayı işte bunun için verdik
dercesine açıklamalar yapıyordu.
Zidanes y Pavones belki işlememişti ama 2003
yazında yapılan Ronaldo transferiyle Perez’in
kulübü tam tescilli Galacticos olmuştu. Açıkçası
Pavones de ne Florentino Perez’in ne de başka
birisinin umurunda değildi. Zaten forması satılan
isimler de yıldızlardı. Yani para getiren isimler.
Fakat piyasa her geçen yaz Perez’e dar geliyordu.
Bu sebeple 2003 yazında Real Madrid sezon
öncesi için Asya turuna çıktı. Dünyaya açılmayı
hedefleyen kulüpler için son derece önemli olan
Asya pazarından Real Madrid’de faydalanmak
istiyordu. Perez’in ise antrenmanlar umurunda
değildi. Tek istediği oyuncuların forma ve kulübün
resmi ürünlerini imzalaması, taraftarların
yüzüne gülerek sürekli onlarla ilgilenmeleri idi.
McManaman o kamp için “Futbola dair hiçbir
şey yapmadık. O sezon başarılı olmamız zaten
imkânsızdı. Şuraya gideceksiniz deniyordu,
yarım saat sonra orada oluyorduk. Tüm kamp
böyle geçti” diyecekti yıllar sonra. Fakat Perez
için önemli olan kulübün ekonomik başarısıydı.
Kafasına taktığı bir diğer konu da Del Bosque’ydi.
Göndermek istiyor, kendine yakın haber
kaynaklarının da yıllar sonra itiraf ettiği üzere Del
Bosque lehine eleştiri yazıları yazdırıyordu. Fakat
Devler Ligi zaferinin ardından da Florentino Perez
bile olsa Del Bosque’yi kovamazdı. Yine de ufaktan
altını oydurmaya başlamıştı.
Sonun başlangıcı
2002/03 sezonu sona erdiğinde Real Madrid,
La Liga’yı zirvede tamamlamıştı. Lakin
İspanyol basınını en fazla meşgul eden konu
ise Şampiyonlar Ligi’nde Juventus’a kaybedilen
seriydi. Del Bosque’nin takımı sahada varlık
gösterememekle eleştiriliyordu. Sezon sonu
için Florentino Perez’in eline bulunmaz bir fırsat
geçmişti. Dahası koz toplamaya da devam
edecekti. Ligin son maçından önce Perez,
maçın ardından hemen toparlanma ve Madrid
Belediyesi’nin gösterdiği noktada kutlamaları
düzenleme emri vermişti. Fakat oyuncular
başkana bu emre uymayacaklarını, Athletic
maçının ardından ilk kutlamaların Santiago
Bernabeu’da ardından ise isterse bir gün sonra
Madrid Belediyesi ile ortak organizasyonda boy
gösterebileceklerini açıkladı. Perez topu Vicente
del Bosque’ye attı ve oyuncuları ikna etmesini
istedi. Lâkin Del Bosque takıma danıştıktan sonra
Perez’e “Kaptan Hierro ve oyuncuların bu kararı
aldığı için onlara saygı duyduğunu” söyleyince
ipler koptu. Athletic maçının ardından Perez,
Santiago Bernabeu’nun sesini kapattırsa da
oyuncular kutlamalardan vazgeçmediler. Perez için
ise başarıdan veya oyuncuların isteklerinden önce
devletle ve iş kademesiyle olan ilişkileri çok daha
önemliydi. Parayı, her türlü anlaşmada kolaylığı
ve popülariteye kısa yoldan ulaşma konusunda bu
ilişkiler çok daha önemliydi.
Kutlamalardan birkaç gün sonra Perez, Del
Bosque’yi aradı ve ofise davet etti. Yolun ortasında
ise Del Bosque’nin telefonu çaldı. Arayan kaptanı
Hierro’dan başkası değildi. “Hocam, başkanın
yanına mı gidiyorsun?” sorusuna olumlu yanıt
alınca “Seni de kapıya koyacaklar. Hepimizi
temizliyorlar. Ben 20 dakika önce oradaydım,
kovuldum” diyor. Sözleşme uzatırım diye yola
çıkan Del Bosque o esnada arabadaki eşine
çaktırmasa da başkanla görüşmesinin ardından
arabada ağlayarak olanları anlatıyor. Ardından
“Ben 40 yılımı bu kulübe verdim. Kesinlikle
böyle bir davranışı hak etmedim” dese de Perez,
otoritesini sarsan hatta sarsmaya kalkan herkesi
temizlemeye niyetli olduğunu açıkça gösterdi.
Aynısı McManaman’ın da başına geldi. Gidenler
sadece Perez karşıtları da değildi. Perez’in
gözünde hücuma yönelik oyuncular ve forvetler
haricinde herkes gönderilebilirdi. Bunun sebebi gol
atan ve attıran isimlerin daha fazla konuşulması
ve daha çok yıldız olarak kabul edilmesiydi.
Örneğin Geremi ve Makalele ikilisine teklif edilen
30 milyon euro Perez için çok fazlaydı. Aynısını
bir sezon sonra Patrick Vierra’ya için istenen
bonservisi çok bulup transferden vazgeçerek
de gösterdi. Düşüncenin temeli basitti: Forman
satıyorsa iyi oyuncusun, aksi halde bu takımda
vazgeçilmez değilsin. Lâkin Perez bununla da
yetinmedi. Uzun süredir uğraştığı, ‘kulübün malı’
gibi gördüğünü söylediği, hatta en iyi dostu Raul’a
bile bu sebepten “Artık kendimi bu kulübe ait
hissetmiyorum. Real Madrid formasıyla kupa
kazanmak istemiyorum” dedirttiği Fernando
Morientes’i de kiralık bile olsa kapıya koydu.
Raul’u ise Hierro sonrası kaptanlıkla ikna etti ki
bir bakıma Raul’un kucağına da bombayı bırakmış
oldu. McManaman’ın “Raul iyi bir oyuncuydu
elbet ama daha o dönem için bir lider değildi. Hele
Hierro’nun rolünü üstlenip soyunma odasında
otorite kurabilecek, diğer oyuncuların fikirlerini de
yukarıya iletebilecek biri hiç değildi” sözlerinin de
açıkça belirttiği gibi Perez bir kumar oynadı ve bu
hamleyle soyunma odasını da doğrudan kendine
bağladı. 2003 yazında yaşanan tüm bu kaosu
unutturan ise Florentino Perez’in Galacticos’u
genişletme ve David Beckham’a formayı giydirme
hamlesi oldu. Böylelikle Galacticos’un başkanı da
rahat bir nefes aldı. Fakat hem Real Madrid için
dolayısıyla da Florentino Perez için hiç de parlak
geçmeyecekti.
Çöküş
Harvard’dan Anita Elberse, FourFourTwo’nun
2014 Ekim sayısı için Florentino Perez’in Real
Madrid’ine film stüdyosu benzetmesi yaptı
lâkin 2003-2006 arası dönemde Perez’in
izlediği politikalardan dolayı artık filmde yan
rolleri yapacak, setin işçiliğini üstlenecek isimler
kalmamıştı. Dahası yeni yıldızlar da istenen
performansı bir türlü ortaya koyamadı. 2004
yazında Perez’in yeni Galactico olarak tanıttığı
Owen ile 2005’te takıma katılan ve Perez
politikasının bir devamı olan Robiho da deyim
yerindeyse patates çıktı. Yerine daha isimli bir
hoca planlanan Del Bosque’nin ardından ise 3
sene içerisinde tam 5 farklı hoca gidip gelecekti.
Carlos Queiroz, José Antonio Camacho, Mariano
Meksika piyasası ve
Chicharito transferi
Bütün yaz Falcao’nun peşinden koşan
Real Madrid, yaz transfer dönemi sonunda
Manchester United’da bile forma şansı
bulmakta zorlanan Javier Hernandez’i
kiralayınca doğal olarak herkes suratını
buruşturmuştu. Bunun üzerine 18 Eylül’de
Perez’in firması ACS, Meksika Tula’da 432
milyon euroluk inşaat anlaşması yapınca
ESPN İspanya bombayı ortaya bıraktı:
“Hernandez, Meksika’nın Messi’si ve Perez
de bu sayede 120 milyon nüfusa sahip olan
bir pazara girdi” Dahası iddialar Hernandez
ve Meksika ekseniyle de sınırlı değil. Perez
yine Eylül başında Kolombiya’da da tüm
pasifiği birbirine bağlayacak dev bir otoyol
projesinin ihalesini yaklaşık 700 milyon euro
karşılığında aldı. Kim bilir belki de Perez’in
söylediği gibi James’in bu anlaşmadan hiç
haberi yoktur ve Kolombiyalı yıldız sadece
Dünya Kupası performansından dolayı
alınmıştır.
García Remón, Vanderlei Luxemburgo ve Juan
Ramón López Caro beşlisinin hiçbirinin Galacticos
ismine layık olmaması bir yana, bu 5 ismin 3
senede toplamda tek bir kupa kazanabilmesi,
onun da İspanya Super Kupası olması işlerin
Perez adına ne denli problemli gittiğini açıkça
gösteriyordu. Dahası 2001’de Real Madrid’in
basketbol şubesinin maçlarını oynadığı Raimundo
Saporta Pavilion’un ve kentin merkezindeki
antrenman tesisleri olan Ciudad Deportiva’nın
nakit sıkıntısından dolayı Madrid Belediyesi’ne
satılmasına rağmen yıkımlara 2004’te başlanması
da Florentino Perez’in canını sıkmaya yetiyordu.
Evet, Perez göreve gelirken kulübün 300 milyon
euroya yakın borcunu eriteceğini iddia etmişti
ve bu satıştan da yaklaşık 500 milyon Euro’luk
nakit kasaya girmişti. Sorgulanan noktalar ise
madem forma satışı ve pazarlamadan bu denli
kazanılıyor -ki Perez, Zidane için “Başkanlığım
süresince yaptığım en ucuz transfer” bile
demişti- neden takımı toparlamak için daha
isabetli transferler yapılmıyor eksenine kaymıştı.
Nitekim bu dönemde Barcelona’nın Avrupa’da ve
La Liga’da yükselişine rağmen Real Madrid’in bir
türlü toparlayamaması Perez’in sonunu getirdi.
2005/06 sezonunun Şubat ayında oynanan
Mallorca maçının ardından yönetim kurulunu bir
anda toparlayan Perez, “Bir şeyler yanlış gidiyor ve
bunu da herkes dün oynanan Mallorca maçında
açıkça gördü. Ben de ayrılmaya karar verdim”
açıklamasıyla ilk dönemine nokta koydu.
şampiyonluğa rağmen başkan Ramon Calderon’un
ardı arkası kesilmeyen skandallarıyla kulüp bir
türlü istenilen çizgiye giremedi. Perez’in basın
ordusu vardı, belki basını yönlendiriyor hatta
yakın dostu olarak gördüğü 4-5 kişiden başkasına
kesinlikle açıklama yapmıyor ve yaptırmıyordu.
Ama kulübü kamuoyuna karşı yönetimindeki
ustalığı yokluğunda ortaya çıktı. En azından
Calderon gibi patavatsız olmadığı… Dahası Perez
işin futbol boyutundan ziyade çok geniş çaplı
düşünmesine, hatta takımın yapısını göz ardı
etmesine rağmen, söylediği isimleri de neredeyse
istisnasız takıma kazandırmıştı. Calderon ise
2006’da söz verdiği Ronaldo ile Kaka’yı bir türlü
satın almayı başaramamıştı. Üstüne de 2006
seçimlerindeki usulsüzlük de patlak verince
Perez adeta “açılın geliyorum” dedi, 2009’daki
başkanlık seçimlerine giriş için teminat edilmesi
gereken yaklaşık 60 milyon euroyu temin eden
tek kişi olarak seçime girdi ve haliyle de kazandı.
Gelir gelmez de önce Kaka’yı, hemen ardından
ise Ronaldo’yu transfer edip üst üste iki transfer
rekoru kırarak “o iş öyle olmaz böyle olur” mesajını
verdi.
Fakat Perez gibi bir başkanın gündemden
aniden düşmesi çok da mümkün değildi. Perez
borçları temizlediğini söylese de bunun aksi
iddia ediliyordu. Ayrıca Avrupa’nın devlerinden
ve İspanya’dan Ciudad Deportiva’nın Belediye’ye
satışının hem İspanyol hükümeti hem de AB
tarafından araştırılması istendi. Bir adam nasıl
bu denli karlı bir satış ayarlayabiliyor, üstüne
de şehrin dışından da olsa yeni bir spor kenti
inşa edebileceği Valdebebas’ı devede kulak bir
paraya satın alabiliyordu. Aslında cevabı çok da
zor değildi; ACS’yi yönetirken de bankalarla ve
merkezle çok iyi ilişkileri olan Perez’in ricası kolay
kolay kırılamazdı. Bir telefonuyla transfer rekoru
kırabilecek kadar nakit miktarını kredi çekebilirdi.
Ve birçoklarına göre onun ricasıyla İspanyol yargısı
bu satışlarda da illegal bir nokta olmadığını
açıkladı.
İkinci dönemindeki 5 sezonda 3 Barcelona, 1 de
Atletico Madrid şampiyonluğu görmesine rağmen
Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu Perez’i bir süre
götürecektir lâkin periyotta da Perez’in fazlasıyla
konuşulan günahları ve sevapları olmadı değil.
Perez ne olursa olsun Galacticos politikasının
önceliği olduğunu gösterdi lâkin başta Di Maria ve
Xabi Alonso’nun ayrılışı ve son iki senedir yapılan
transferlerden bir kısmının gereksiz, daha doğrusu
Kralın dönüşü
Perez köşesine çekildikten sonra Real Madrid’in
istikrarsızlığını sürdürmesi, kazanılan iki
ihtiyaç fazlalığı, şeklinde değerlendirilmesi sebebiyle
2003 yılı yazına benzetenler yok değil. Belki Del
Bosque’yi son derece acımasızca ve olaylı bir şekilde
gönderirken büyük hata yaptı ama ikinci döneminde
‘egoları yönetmenin önemini’ Carlo Ancelotti ile
tekrar, bu sefer olumlu bir şekilde, yaşadı. Hatta
isimli hoca takıntısının da pek bir işe yaramadığını
Perez’in bile otoritesini sarsan şekilde takımı ikiye
bölen ve Mourinho’nun da taraf olduğu bir şekilde
yaşadı. 5 yıldaki tek şampiyonluğa ve transfer için
harcanan inanılmaz paralara rağmen Real Madrid’in
üçüncü sene üst üste Forbes’un listesinde en
yukarıda bulunmasını sağladı. Çok daha önemlisi
ise 12 yıldır beklenen La Decima hayalini hem de
finalde tarihi rakibi Atletico Madrid’i devirerek
elde etti. Geçmişte yaptığı büyük hatalardan biri
için ise Hierro’yu futbol direktörü olarak Zidane’ın
yerine geçirerek adeta günah çıkardı. Dahası tıpkı
ilk adımı Di Stefano’da attığı gibi eski efsanelerin
tamamını sahiplendi; Ruben de la Red, Zinedine
Zidane, Santiago Solari, Guti, Roberto Rojas gibi
eski topçularını da altyapılara yerleştirdi. Bütün
bunlar iyi hoş, hatta Bale ile James gibi transferler
de pastanın kreması olmuş durumda. Daha da
gidecek olursak; evet, Real Madrid 20’nci yüzyılın
en iyi kulübü olabilir ama bu başarının hem saha
içinde özellikle de saha dışında sürmesini sağlayan
yegane adam Florentino Perez. Bir bakıma modern
Real Madrid’in baş, belki de tek mimarı. Ama şurası
da bir gerçek. Perez bazı konularda ne kadar başarılı
olursa olsun bazen de bir o kadar başarısız. Futbol
takımını ekonomik olarak zirveye çıkarmasına
rağmen, 2006’yı da Perez’in hanesine eklersek
Santiago Bernabeu’nun ardından en fazla Barcelona
şampiyonluğu gören Real Madrid başkanı. Şunu
da hatırlatmak şart; Bernabeu yaklaşık 34 sene
o koltukta otururken Perez ise toplamda 10 yıl
başkanlık yaptı. Perez’in ikinci dönemindeki kaderini
ise tıpkı 2002’deki Şampiyonlar Ligi zaferi sonrası
olduğu gibi ne kulüp ekonomisi ne de alınan
yıldızlar belirleyecek. Elbette tıpkı 2002’de olduğu
gibi Devler Ligi’nin kredisini de cebine koymuş
durumda. Lâkin işler istenildiği gibi gitmezse
Xabi’ler, Di Maria’lar ve daha niceleri tıpkı Makalele,
Hierro, McManaman gibi ortalığı karıştırmaya
yetecektir. Kısacası Perez’in kaderini yıldızlarının
performansları belirleyecek.
İnşaat devi
Mart ayında “Dünyanın en büyüğüyüz. Günde
105-110 milyon Euro fatura kesiyoruz” sözleri,
Florentino Perez’in ağzından LaSexta’da
çıktı. Son 15 yılın büyük bir bölümünü futbolla
geçirmesine rağmen bir taraftan da ACS’yi
dünyada zirveye taşıyan Perez’i, şirketi
sayesinde kurduğu ilişkilerin kendilerine
İspanya’da büyük bir fayda sağlayıp
sağlamadığı yönündeki soruya ise yanıtı
“İşlerimizin %85’ini yurt dışında. Sidney, Hong
Kong, New York, Ottawa ve Londra başta
olmak üzere birçok kentte çalışıyoruz” oldu.
Ve de “Bu konulara çok girmek istemiyorum
çünkü futbol konuşmak için buradayım. İşimi
seviyorum ve iş yapmak isteyen herkese
kapım açık. Ama burada değil” diyerek konuyu
noktaladı. Belki de başarısının altında yatan
en önemli sebep ACS ile Real Madrid’i birbirine
karıştırmaması? Ama yine de akıllara MeksikaJavier Hernandez ilişkisi ve son dönemde
Katar’da sıkça yapılan efsaneler maçları ve Real
Madrid adasının altından bir şeyler çıkar mı
soruları gelmiyor değil…
4000
17 Temmuz 2000’de başkanlık macerasına
başlayan Florentino Perez, 2 Ekim 2014
itibarı ile başkanlık koltuğunda 4000’inci
gününü tamamladı. 2 Şampiyonlar Ligi, 3 La
Liga, 2 Copa del Rey, 2 UEFA Süper Kupa, 2
İspanya Süper Kupası ve 1 de Kıtalararası Kupa
şampiyonluğu gören Perez, bu periyotta da
toplam 1.148 milyon euroluk transfer yaptı.
Perez ilk döneminde 143,3 ikinci döneminde
de 366,5 milyon euro olmak üzere toplamda
oyuncu satışlarından kulübün kasasına 509,8
milyon euro girmesini sağladı. Tam 9 farklı
teknik adamla çalışan Perez, bu konuda da
ikinci döneminde daha farklı bir görüntü çizdi.
Saha Kenarı HF147
Emre Gürkaynak
TEKNİK
DİREKTÖRLERİN
OYUNU
Rusya’da düzenlenen 2018 Dünya Kupası’nın
finalinde dört sene öncesinde olduğu gibi yine
Almanya ve Arjantin karşı karşıya geliyor. Geçen
kupada işleri nedeniyle final maçını kaçıran
Ömer Üründül, bu sefer mikrofon başında. Son
kural değişikliği ile birlikte 4,5 cm olan çim
boyu 1,5 cm’ye düşmüş, yetkililer maçtan önce
çimlerin sulanmadığından özellikle emin olmuş
durumda. Arjantin, üç oyuncu çıkarmasına
rağmen, hala bir oyuncu değiştirebilir. Çünkü
Erik Lamela, Mats Hummels ile yaşadığı
çarpışma sonucu ufak bir bilinç kaybı
yaşayarak sahayı terk etti ve bu durum Güney
Amerika temsilcisine fazladan bir hak veriyor.
Almanya’nın molası kalmamış ama sağ ayağıyla
kullandığı taçlarda etkili olabilen Toni Kroos,
maçın son anlarında skor dengesini bozabilir.
Ancak maç 0-0 sonlanırsa, Dünya Kupası’nın
sahibi, direkt geçilecek penaltı vuruşlarıyla
belirlenecek.
Bu yaz Brezilya’da gördüğümüz finalden
biraz farklı değil mi? Öyle, çünkü bu teknik
direktörlerin kurallarını koyduğu, yeni bir
görünüme kavuşturduğu oyun. Biz de bu hafta
kulübedeki adamların istediği futbola göz attık.
Mou ve Pep: Çim savaşları
2009/10 Şampiyonlar Ligi yarı finalinde
Mourinho’nun Inter’i, oynadığı savunma
futboluyla Pep’in Barça’sını kupa dışına itiyor ve o
sene Şampiyonlar Ligi’ni kazanıyordu.
İki taraf arasında bu eşleşmede ortaya çıkan
kıvılcımlar, Mourinho’nun El Clasico’nun başkent
kanadı Real Madrid’in başına geçmesiyle ateşe
dönüşüyordu.
Böylelikle futbolun hızlanacağını belirten İspanyol
hocanın karşılaştığı tepki ise “Herkes hızlı oyun
oynamak istemeyebilir. Futbolda birçok stil
olmalı” oldu. Bu sözleri söyleyen Mou, “Guardiola
kel çünkü, futbolu sevmiyor. İşini sevmeyen
insanların saçı dökülür” diyerek topu kendi uzun
çimlerinden taca atmıştı bile.
Klopp: Molaaa
Şimdilerde Portekizli, Ada’da Chelsea’nin
başında, Guardiola ise başarılara koşmaya
Bayern Münih’le devam ediyor. İkili arasındaki
atışmaların son perdesi ise tarafsız bölgede,
UEFA tarafından düzenlenen Elit Teknik
Direktörler Forumu’nda, sahneye kondu. Bu sefer
konu, sahadaki çimlerin boyuydu.
Futbol hipsterları tarafından, haklı bir şekilde,
“Taktik Mesihi” olarak görülen Jürgen Klopp’un
ne tipte bir hoca olduğunu anlamak için
Dortmund’un herhangi bir maçını izlemek
yeterli olacaktır. Sürekli dördüncü hakemle
diyalog içerisinde olan Alman çalıştırıcıyı, gol
sevinçlerinde gözlüğünü kırarken, oyuncularına
hafif sert tokatlar atarken ve Dortmund’un “sarı
duvar”ına doğru haykırırken görmek mümkün.
4,5 cm olan çim boyunun 1,5’a indirilmesi
gerektiğini savunan Guardiola, futbolu daha
güzel bir oyun yapacağını söylediği bu yeniliğin
yanı sıra, sahanın maçtan önce değil hemen
sonra sulanması gerektiğini savunuyordu.
Klopp’un, futbolda görmek istediği yenilik de
kenarda çizdiği bu profile uygun. 47 yaşındaki
çalıştırıcı belki de oyuncuların daha iyi bağırabilmek
için yeşil sahalara mola getirilmesini istiyor.
Oyuncular üzerindeki etkisi tartışılmayacak nadir
isimlerden Jose Mourinho da Klopp’a destek
verirken; hocaların oyunu her iki yarıda da bir defa
durdurma yetkisi olması gerektiğini söylüyor
ve “Van Gaal, Dünya Kupası’nda su molasında
takımının taktiğini değiştirdi ve bu, kazanmalarını
sağladı” ifadelerini argüman olarak kullanıyor.
Konu heyecana geldiğinde kulübede
Klopp’gillerden olan Yılmaz Vural ise mola almanın
oyunu keseceğini düşünüyor ancak Hürriyet’e
yaptığı açıklamalarda antrenörleri sınırlayan
çizgilerin orta sahaya kadar genişletilmesi
gerektiğini savunuyor.
İngilizler ve penaltılar
İngiltere Milli Takımı, her daim penaltılardan
çekmiştir. Son olarak Euro 2012’nin çeyrek
finalinde İtalya’ya beyaz noktadan elenen ekip,
1998 Dünya Kupası’nda, takımın başında Glen
Hoddle varken de kupaya penaltılarda veda eder.
Dünyanın her yerinde penaltıların kaldırılabileceği
dahi konuşulurken, Hoddle olaya farklı bir açıdan
yaklaşıyor. Uzatma oynamadan, direkt 90 dakika
sonrasında penaltı atışlarına geçilmesine öneren
efsane, bu yöntemin futbolcuları daha az stres
altına sokacağını ifade ediyor.
Zaman, Martinez’i haklı çıkardı
2014 Dünya Kupası finalinde, kafasına darbe alarak
sakatlık yaşayan Alman Christoph Kramer’in
maçın hakemi Nicola Rizzoli’ye, “Bu Dünya Kupası
finali mi?” demesi çok konuşulmuştu. Kramer
kafasına aldığı darbeden sonra bir süre sahada
kalsa da, Löw oyuncusunu riske etmemeyi tercih
etti.
2013’te Kramer’in yaşadığı durumun hemen
hemen aynısı Tottenham kalecisi Hugo Lloris’in
başına geldiğinde teknik adamı Andre Villas
Boas, Löw ile aynı şekilde düşünmemişti. Bu
maçın ardından bilinç kaybı şeklinde zuhur eden
sakatlıklarda, hocalara ekstra bir değişiklik hakkı
verilmesini talep eden Roberto Martinez, Dünya
Kupası finalinde haklı çıkıyordu.
“Taçlar ayakla abi”
Tony Pulis’in çalıştırdığı dönemde savunma
yapmayı felsefe bellemiş Stoke City’nin en
önemli gol silahlarından biri Rory Delap’ın uzun
taç atışlarıydı.
Korner ve serbest vuruştan daha etkili taçlar
kullanabilen Delap’la Wenger’in canını yakan Stoke
City, Fransız teknik adamı futbol oyun kurallarında
bir değişiklik talebi yapmaya itmişti.
Wenger, genellikle halı sahalarda kullanılan ve
‘taçlar ayakla abi’ naralarının atılmasına yol açan
sistemi profesyonel seviyeye de istemiş ve taçların
ayakla kullanılmasını, “Taçlar ayakla kullanılabilir.
Neden olmasın? Bu oyunu hızlandırır” ifadeleriyle
önermişti. Duran topların oldukça etkili olduğu
günümüz futbolunda topun kornere çıkması için
taça vurmak da tarihe karışabilir böylelikle.
Peki neden?
Klopp, Wenger, Guardiola ve daha birçok teknik
adam. Taç atışları, molalar veya penaltılar. Teknik
direktörler, başarılı olsun ya da olmasın bu oyunu
değiştirmek istiyor.
Guardiola’nın daha hızlı pas oyununa müsade
eden kısa çimleri tercih etmesi, Klopp’un etkin
yönü olan iletişimi mola yoluyla kullanma isteği ve
Wenger’in teknik oyuncularına ayakla taç imkanı
tanıması sadece takım adına avantaj yaratmak
adına ortaya konmuş öneriler olarak gözükebilir.
Ancak ne olursa olsun, bu teknik adamlar kendilerini
düşünmeden, çok sevdikleri oyunu daha iyi hale
getirmek istiyor. Onları düşünen ise henüz takım
çalıştırmamış olan taze emeklilerden Jamie
Carragher. Liverpool’un bayrak adamı, “Her takım,
sezon içerisinde yalnızca bir teknik adamla çalışmalı”
diyerek belki de ileride içerisinde yer alacağı camiaya
sesleniyor. Peki bu değişiklikler bir gün gerçek olur
mu? Gol çizgisi teknolojisini bu sene gördük, birkaç
seneye, neden başka değişiklikler olmasın...
Fransa
Ahmet Sercan Ergün
HF147
MARSiLYA’DA BiR DAHi
MARCELO BIELSA
Fransa’da bu sezon Marsilya fırtınası esiyor. Son şampiyonluğunu 2010 yılında
kazanan Les Olympiens, 8 haftası geride kalan Ligue 1’de 19 puanla zirvede. Bu
başarılarında şüphesiz ki El Loco lakaplı Şilili teknik direktör Marcelo Bielsa ve Fransız
forvet Andre-Pierre Gignac başrolde bulunuyor
Dünya futboluna son dönemde damga vurmuş
teknik adamlar arasında, şüphesiz ki taktiksel
açıdan fark yaratan isimler de var. ‘’Bu kadroyu
herkes şampiyon yapar’’ Barcelona’sı ile kırılmadık
rekor bırakmayan Pep Guardiola, uyguladığı
akıl almaz pres ile herkesi büyüleyen Borussia
Dortmund’un yaratıcısı Jürgen Klopp bu gruba
giren genç isimler. Marcelo Bielsa ise, eski
jenerasyondan fark yaratmaya devam eden teknik
adamların başında geliyor. El Loco lakaplı bu çılgın
Şilili, oynattığı hücum futbolu ile savunmanın ön
planda olduğu günümüz futbolunda aksi yönde
hareket ediyor. Yarattığı Şili takımı, otoriteler
tarafından 2010 Dünya Kupası’nın en heyecan
verici takımı olarak nitelendirilmişti. Teknik
direktörlüğe ilk başladığı takım olan Arjantin
ekibi Newell’s Old Boys ile Apertura ve Clausura
şampiyonlukları yaşayan Bielsa, takımı ayrıca
Libertadores Kupası’nda finale taşımayı başarmış
ancak şampiyonluğu Sao Paulo’ya kaptırmıştı
Bielsa-Mania
Marcelo Bielsa, nam-ı diğer El Loco genellikle
4-2-1-3 ve 3-3-1-3 dizilişlerini tercih ediyor. Ön
alanda yoğun pres uygulayan ve sürekli olarak
hücumu düşünen takımlar onun eseri. Topsuz
alanda hareketliliğin temel prensip olduğu oyun
sisteminde mücadele etmeyen oyuncuların yeri
yok. Sadece Bask oyunculardan oluşan Athletic
Bilbao’nun ya da kısıtlı oyuncu havuzuna sahip
Şili’nin başındayken de felsefesinden asla
taviz vermeyen bir teknik direktör Bielsa. Öyle
ki rakiplerini, tek tek tüm oyuncularına dek
ezberlemek için onlarca maç kasedi izleyecek
kadar da işine tutkulu. İngiliz gazeteci John
Carlin’in onu ‘’gezegendeki en bilgili futbol
kütüphanesi’’ olarak tanımlaması boşuna değil.
Pep Guardiola 2012 yılında verdiği röportajda
onun ‘’Dünyadaki en iyi teknik direktör’’
olduğunu söylemişti. Arjantin Milli Takımı’nı
çalıştırırken oyuncularını mevkilere göre bölen
ve onları farklı zaman dilimlerinde çalıştıran,
bazen sinir bozucu ve sert biri olsa da UEFA
Avrupa Ligi Finali’ne taşıdığı Bilbao’nun yıldız
oyuncusu Llorente tarafından nihayetinde
‘’bir dahi’’ olarak nitelendirilen Bielsa; 2004
Atina Olimpiyatları’nda Tevez, Lucho Gonzalez
ve Saviola gibi isimlerin bulunduğu Arjantin’i
gol yemeden şampiyonluğa taşıyarak bir
kez daha dikkatleri üzerine çekmişti. Ancak
kazanılan bu şampiyonluk, aynı zamanda onun
teknik direktörlük kariyerinde kazandığı son
şampiyonluk anlamına da geliyordu.
Bielsa’nın Marsilya’sı
Bielsa yönetimindeki Athletic Bilbao, UEFA
Avrupa Ligi ve Copa Del Rey’de final oynadıktan
hemen sonra tabir-i caizse yere çakıldı. Ligi 12.
sırada bitiren Bask ekibi, Copa Del Rey’e son
32’de veda ederken bir sezon önce final oynadığı
UEFA Avrupa Ligi’nde defteri grup aşamasında
kapatmıştı. Javi Martinez’in Bayern Münih’e
satılması, sakatlık problemleri ve Fernando
Llorente krizi onun İspanya macerasının yalnızca
iki sezon sürmesine neden oldu. Bir yıldır takım
çalıştırmayan Arjantinli’nin bir sonraki durağı ise
Güney Fransa oldu.
Marsilya Başkanı Vincent Labrune, Fransa’da
bir radyo kanalına Şilili Marcelo Bielsa’nın yeni
hocaları olduğunu açıkladığında tarihler bu yılın
Mayıs ayını gösteriyordu. Aslında anlaşma 20
Nisan’da, Lille ile oynanan ve 0-0 sona eren
maçın ardından yapılmıştı. Yeni kulübü ile 2
yıllık sözleşme imzalayan El Loco, göreve 2014
Dünya Kupası’nın hemen ardından başlayacaktı.
Yaz transfer döneminde Standard Liege’den
Michy Batsuayi, uzun süre Galatasaray’ın
da gündeminde olan Brezilyalı stoper Doria,
Rennes’den Romain Alessandrini ve El Cezire’den
Faslı Abdelaziz Barrada kadroya katıldı. Takımdan
ayrılan en önemli isim ise uzun yıllar boyunca
Marsilya’ya hizmet eden Mathieu Valbuena oldu.
Dinamo Moskova’ya transfer olan 29 yaşındaki
Fransız yıldızın forması emekli edildi. Öte yandan
Marsilya yönetimi, Borussia Dortmund’un yeniden
dirilişini örnek alan bir proje üzerinde çalışıyor.
Son yıllarda önemli oyuncular yetiştiren ve kaliteli
bir jenerasyon yakalayan Belçika’yı yakından
takip edecek olan Marsilya, Ligue 1 için en önemli
transfer pazarı olan Afrika’ya da ayrı bir özen
göstermeye hazırlanıyor.
Lige deplasmanda 3-3’lük Bastia beraberliği ile
başlayan Olimpik Marsilya, ikinci hafta maçında
da Velodrome’da konuk ettiği Montpellier’ye 2-0
mağlup olarak yalnızca 1 puan toplayabilmişti.
Ancak arka arkaya gelen 6 galibiyet, Marcelo
Bielsa’nın kredisini bir anda artırdı. Şilili teknik
adam, Athletic Bilbao’nun başındayken de ligin
ilk haftalarında puan kayıpları yaşamış ancak
ardından takım vites yükselterek istenen seviyeye
gelmişti. Marsilya, kötü başlangıcın ardından son
6 haftada kalesinde sadece 2 gol gördü. Özellikle
Reims karşısında alınan 5-0’lık galibiyetten ziyade
oynanan oyun dikkat çekti. Skorun 5-0 olduğu 80.
dakikada bile rakip yarı alanda 7 oyuncu ile pres
yapan Marsilya, tam anlamıyla bir Bielsa takımı
olduğunu gösterdi. Tecrübeli Fransız forvet AndrePierre Gignac kariyerinin en verimli dönemini onun
yönetiminde geçiriyor. 8 maçta 8 gole ulaşan
29 yaşındaki tecrübeli yıldız, son vuruş ve fizik
kalitesi ile şu ana kadar fark yarattı. Avrupa’da
sezona Chelsea’nin yıldızı Diego Costa ile birlikte
en iyi giren oyuncu durumunda. N’koulou-Mendy
ikilisi savunmada iyi bir uyum yakalarken, genç
oyuncular Thauvin ve Imbula da potansiyellerini
sergilemeye başladılar. Rennes’den transfer
edilen orta saha oyuncusu Alessandrini oyuna
genelde ikinci yarılarda dahil olurken, takımın diğer
forvetleri Ayew ve Payet de toplamda 5 gollük
katkı sağlamış durumdular.
El Loco’nun B Planı ?
Gignac’ın formu sevindirici ancak onun olası
sakatlığında, ilk 11’e girebilecek genç Batshuayi’nin
katkısı akıllarda soru işareti yaratıyor. Rotasyon
konusunda tutucu bir teknik direktör olan
Bielsa -ki Athletic’te geçirdiği ikinci sezonda
yaşadığı en önemli sorunlardan biri de buydu- 8
haftadır hemen hemen aynı 11’i sahaya sürüyor.
Takımın Reims deplasmanında ortaya koyduğu
performansı ve enerjiyi tüm sezona yaymasını
beklemek, oyunculara da haksızlık olacaktır.
Zira son alınan St.Etienne galibiyeti hariç gelen
galibiyetler, puan sıralamasında sonlarda bulunan
takımlara karşı geldi. Yılbaşına kadar Lyon,
şampiyonluk yolundaki direkt rakipleri PSG,
Lorient ve Monaco gibi önemli deplasmanlarda
mücadele edecekler. Takımın bu yıl Avrupa
Kupaları’nda mücadele etmiyor oluşu onlar
için lig maratonunda elbette bir avantaj teşkil
ediyor, ancak Bielsa rotasyon konusunda tutucu
davranmaya devam ederse sorun yaşamaları olası.
Marsilya’nın geniş bir kadrosu var ancak şu ana
dek forma bulamayan oyuncuların yaş ortalaması
20’den fazla değil. Bu da tecrübenin gerekli
olacağı ligin ilerleyen haftalarda sorun yaratabilir.
Bielsa, şu ana kadar kafasındaki oyun şablonunu
sahaya yansıtma konusunda başarılı oldu. Ancak
El Loco, daha şimdiden takımın yaz transfer
politikası konusunda eleştirilerde bulundu.
Ardından da Olimpik Marsilya ile olan 2 yıllık
sözleşmeye sadık kalamayabileceğini söyledi.
Bielsa konusunda tarihin bize gösterdiği şey
şudur ki, Temmuz ayında görevine başlayan
bu çılgın Şilili teknik adama gereken süre 6 ay.
Athletic’te oyuncuların yaşadığı fiziksel ve mental
düşüşün, onun antrenman teknikleri ve sürekli
olarak aynı kadroyu sahaya sürmesi ile ilgisi
vardı. Düşündüklerini kamuoyuna açıklamaktan
çekinmeyen bir profile sahip olan tecrübeli hoca,
bu yüzden takım yöneticileri ile de sorun yaşıyor.
Kadrosunun derin olmadığından şikayet eden
Bielsa’nın, O.Marsilya ile ligde neler yapabileceği
herkesin merak konusu olmaya devam ediyor.
Fransa’nın güneyinde şimdilik işler yolunda,
önümüzdeki günlerde ise ne olur bilinmez. Yine
de kesin olan bir şey var ki, El Loco sıkıcı Fransız
futboluna renk katacak ve bizler de Marsilya’yı
daha yakından izlemeye devam edeceğiz.
Erman Yaşar
Avrupa
HF147
MiNiK DEVLERiN ARENASI
Avrupa futbolunun zirvesi olan Şampiyonlar Ligi’nin heyecanı son yıllarda
altyapılarda da yaşanıyor, geleceğin yıldızları kıtanın en iyisi olabilmek için savaşıyor
‘’Kulüpler genç yeteneklerini en üst seviyede
rekabetçi bir biçimde test etmek istiyordu ve bu
talep son dönemde o kadar artar bir hale geldi ki
buna daha fazla kayıtsız kalamazdık.’’
Yukarıdaki sözler UEFA Başkanı Michel Platini’ye
ait. Son dönemde artan scouting ağlarıyla
birlikte Avrupa’nın birçok kulübünün çok
önemli genç yeteneklere sahip olduğu bilinen
bir gerçek. Elbette en üst seviyede çok kırıcı ve
sert bir rekabetin olmasından ötürü kulüpler bu
oyuncuların birçoğunu hazır hale gelmeden A
takım seviyesinde kullanamıyorlar daha doğrusu
kullanmayı tercih etmiyorlar. Ancak altyapı
seviyesindeki bu oyuncuların gelişimi için üst
seviyede rekabete girmeleri önemli bir unsur.
İşte bu nedenle kulüpler bir süredir Şampiyonlar
Ligi benzeri bir oluşumun gençler seviyesinde de
yapılabilmesi için UEFA’yı baskı altında tutuyordu.
2011 yılında Next Gen Series oluşumu bu şekilde
ortaya çıktı. Resmi olarak UEFA’nın düzenlediği
bir organizasyon değildi ancak UEFA’nın bu
organizasyonu desteklediği ve olası bir gençler
Şampiyonlar Ligi için bir model olarak gördüğü
biliniyordu. Sonuç olarak 2005 yılında yolları
kesişen spor televizyoncusu ve yapımcı Justin
Andrews ile şu anda Brentford takımının
teknik direktörü olan Mark Warburton yıllarca
geliştirdikleri projeyi 2011 yılında hayata geçirdi ve
ilk Next Gen Series o yıl içinde yapıldı.
2011/12 sezonunda 16 takımın katılımıyla
başlayan Next Gen Series UEFA’dan bağımsız bir
organizasyondu ama yukarıda da belirttiğim üzere
UEFA bu organizasyona hem destek veriyor hem
de kafalarında bulunan gençler Şampiyonlar Ligi
projesi için bir temel olarak görüyordu. İlk sezon
16 takımla oynanırken bu takımlardan biri de
Fenerbahçe’ydi. Recep Niyaz’ın da forma giydiği
organizasyonda Fenerbahçe grup aşamasından
ileri gidemezken Inter ilk sezonda şampiyonluğa
ulaşıyordu. İşin ilginci organizasyon sadece genç
oyuncuları parlatmıyor aynı zamanda genç teknik
adamlara da kendini kanıtlama fırsatı sunuyordu.
Inter’le burada şampiyonluğa ulaşan Andrea
Stramaccioni turnuvanın hemen akabinde A
takımın başına geçecekti. Stramaccioni bugün
Udinese’nin teknik direktörü ve Serie A’ya 5
maçta 4 galibiyetle etkileyici bir başlangıç yapmış
durumda.
Organizasyon ikinci senesinde 16 takımdan 24
takıma çıkarken bu sefer İngiliz takımlarının
hakimiyeti dikkat çekiyordu. Fenerbahçe ikinci
sezonda da ülkemizden katılan tek takım
olurken Chelsea ile Aston Villa’nın finalde karşı
karşıya geldiği organizasyonu Aston Villa mutlu
sonla tamamlıyor; bir başka İngiliz devi Arsenal
de yarı final görmeyi başarıyordu. İlk sene
karşılaşılan bir takım aksiliklerin ikinci sene de
giderilmesinin ardından UEFA artık tam anlamıyla
bir Şampiyonlar Ligi projesi için doğru zamanın
geldiğini hissetti. 2013-14 sezonu itibarıyla
Şampiyonlar Ligi ile paralel bir şekilde yürütülecek
UEFA Gençlik Ligi için düğmeye basıldı. Taslak
Şampiyonlar Ligi’nin basit bir kopyasını aynı
kulüplerin U19 seviyesindeki takımları için işaret
ediyordu. Yani o sezon Şampiyonlar Ligi’ne
katılmayı başaran 32 takım tamamen aynı grup
ve aynı fikstürlerle alt yaş grubunda da mücadele
edecekti. Daha önce Next Gen Series’e çok sıcak
bakmayan bazı Avrupa kulüplerinin de desteğini
alan UEFA, bu heyecan verici organizasyonun
iki senelik deneme amaçlı başladığını resmen
ilan etti. 2013-14 ve 2014-15 sezonları bir nevi
pilot turnuvalar olacak ve başarı gelirse gençler
seviyesindeki bu Şampiyonlar Ligi devam edecekti.
Organizasyon daha ilk senesinde önemli bir ilgi
gördü ve ciddi bir başarıya ulaştı. Organizasyonun
başarısındaki temel etken takımların bu turnuvayı
oldukça ciddiye alması ve gerçekten önemli
yeteneklerini bu organizasyona sunması oldu.
Buna en güzel örneklerden biri bu sene Barcelona
A takımı ile bir çok maça ilk 11’de başlayan Munir
El Haddadi’nin geçen sene bu organizasyonda
yer bulması, attığı 11 golle gol kralı olup büyük
etki yaratması gösterilebilir. Real Madrid futbol
direktörü Emilio Butragueno genç takımlarının A
takım ile aynı gün aynı şehirde maça çıkmasının
eşsiz bir deneyim olduğunu vurguluyor. Özellikle
deplasman yolculuklarında her biri önemli yıldızlar
olan ağabeyleriyle beraber seyahat etmelerinin
bu çocuklar için eşsiz bir heyecan ve deneyim
olduğunu vurgulayan Butragueno’ya Real
Madrid’in genç İskoç yıldızı Jack Harper da katılıyor:
“Her zaman Ronaldo, Bale, Benzema gibi isimlerle
vakit geçiremezsiniz!”
Sistem daha önce de belirttiğimiz üzere basit.
Grup aşaması tıpkı Şampiyonlar Ligi gibi geçilen
organizasyon son 16 turu ile birlikte değişkenlik
göstermeye başlıyor. Son 16 turundan itibaren
Şampiyonlar Ligi’nin aksine Youth Leauge’de tüm
turlar tek maçlı eleminasyon sistemiyle geçiliyor.
Son 16 turunda ev sahipleri, grup liderleri olarak
belirlenirken çeyrek finalde bu iş kuraya kalmış
durumda. Yarı final ve final ise zaten İsviçre’nin
Nyon şehrinde oynanıyor, yani eğer İsviçre ekibi
değilseniz tarafsız sahadasınız. İlk sezon Barcelona
harika kadrosuyla ve Munir El Haddadi’nin
büyüleyici performansıyla şampiyonluğa ulaştı.
İkinci sezonda daha ikinci hafta heyecanındayız
ve Liverpool, Chelsea, Barcelona, Real Madrid bu
sene de ön planda olacak takımlar gibi gözüküyor.
Eurosport her maç haftasında bir karşılaşmayı
ekranlara getirmeye devam ediyor. Yarı finallerin
10 Nisan 2015 tarihinde Nyon şehrinde oynanacağı
organizasyonda final yine aynı şehirde 13 Nisan
tarihinde olacak.
Liverpool’un müthiş golcüsü Jerome Sinclair ve çok
büyük övgülere mazhar olan Jordan Rossiter, Real
Madrid’in Brezilyalı sol beki Abner ve İskoç forveti
Jack Harper, Ajax’ın süper çocuğu Donny van de
Beek, Aaron Iseka ve Wout Faes’li Anderlecht,
Romario Balde’li Benfica, Kaylen Hinds’li Arsenal,
Isiah Brown ve Dominik Solanke’li Chelsea ile bu
sene de büyük bir izleme keyfi vadeden UEFA
Gençlik Ligi kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken
bir organizasyon. Bu sene izleyeceğiniz birçok
oyuncu tıpkı Munir El Haddadi gibi kısa bir
süre sonra en üst seviyede karşınızda olacak.
Şimdiden hazırlıklı olmanız için bundan güzel
fırsat olmaz.
Rafet Baran Eryılmaz
Futbol Yönetimi HF147
FUTBOLUN ÜSTÜNDE
BiR HAYALET DOLAŞIYOR!
Uzun süredir yolsuzluk iddialarıyla çalkalanan FIFA’nın başı bir kez daha dertte. Kendi
bünyesindeki soruşturmanın raporunu açıklatmayan FIFA yönetimini 2022 Dünya
Kupası hakkında ciddi bir karar bekliyor
Dünya üstündeki diktatörler, gerçekleri halktan
gizlemek konusunda büyük titizlik göstermişlerdir.
Bu diktatörlerin bir diğer ortak noktası da
kaybedeceklerini anladıkları yahut yaptıkları
hukuksuzlukların ortaya çıktığı anlarda bile
iktidarlarından vazgeçmemeleridir. Çünkü bilirler
ki en ufak bir yumuşama belirtisi gösterirlerse
hukuk önünde hesap verecek ve halkın öfkesiyle
karşı karşıya kalacaklardır. İşte 1998 yılından bu
yana dünya futbolunu yöneten Sepp Blatter’in de
yolsuzluklara ve hukuksuzluklara karşı duruşunu
diktatörlerinkine benzetebiliriz. Her geçen gün
hakkında ayrı bir yolsuzluk iddiası ortaya atılan,
sunulan belgeler karşısında umursamaz bir tavır
takınan Blatter, bir kez daha hedefteki isim
konumunda. Ancak bu durumun iktidarını ne
derece tehdit edeceği hâlâ muamma.
FIFA’nın 2010 yılında 2022 Dünya Kupası’na
Katar’ın ev sahipliği yapacağını açıkladığı günden
itibaren büyük bir tartışma başladı. Turnuvanın
hangi mevsimde oynanacağı gibi masum sorularla
başlayan bu tartışma ortamı, oylamaya katılan
üyelerin rüşvet aldıkları iddiaları ve stadyum
inşaatlarında çalışan işçilerin ihmaller nedeniyle
hayatlarını kaybetmesiyle giderek ciddileşmeye
devam ediyor.
FIFA, bu tartışmanın önünü almak; sorunların
kaynağını ve nedenlerini bulmak için bir
soruşturma başlattı. Bir yılı aşkın süren bu
soruşturmayı yürüten ABD’li müfettiş Michael
Garcia, geçtiğimiz günlerde 350 sayfalık
raporunu tamamladı. Ne var ki FIFA yönetimi,
bu raporun ‘henüz’ açıklanmayacağını belirterek
ilk falsosunu vermiş göründü. Ayrıca raporun
tamamlanmasından birkaç gün önce FIFA
yönetim kurulu üyesi Theo Zwanziger’in “Dünya
Kupası, Katar’da oynanmayacak” şeklindeki
açıklamaları da kafalardaki soru işaretlerini artırdı.
Kamuoyundaki güvenilirliği yerlerde olan FIFA ve
Sepp Blatter’in bu raporu açıklamak yerine, “Daha
sonra karar vereceğiz” demesi 350 sayfa boyunca
masaldan ziyade büyük hukuksuzluklardan dem
vurulduğunun kanıtı.
Raporda ne var?
Garcia’nın 350 sayfalık raporundan yola çıkılarak
verilecek karar Ekim ayının sonunda açıklanacak.
Raporun açıklanmasını engelleyen ve FIFA etik
kurulunun başkanlığını yapan Hans-Joachim
Eckert, 2018 ve 2022 Dünya Kupaları hakkında bir
açıklama yapacak. Eckert’in açıklayacağı bu kararın
ne yönde olacağı bilinmiyor. Ancak Garcia’nın
yazdığı 350 sayfanın yanı sıra 2000 sayfalık
kanıtları da kurula sunduğu biliniyor. FIFA yönetim
kurulu üyelerinin ev sahipliği oylaması sürecinde
aldıkları rüşvetlerden tutun da ev sahibi olmak
isteyen ülkelerin hükümetlerinin el atından yaptığı
ödemelere kadar pek çok hukuksuzluk Garcia’nın
kanıtlarında yer alıyor.
FIFA’nın tüm bu kanıtları inkâr ederek, turnuva
hakkındaki kararlı tutumunu sürdürmesi pek olası
görünmüyor. Zwanziger’in sağlık gerekçesiyle
turnuvanın oynanamayacağını iddia etmesinin
yanı sıra FIFA asbaşkanları Jim Boyce ile Ali bin
Al-Hüseyin’in Garcia raporunun açıklanmamasına
tepki göstermesi Blatter’in geri adım atma
ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Oyun içinde oyun?
FIFA’nın daha önce sponsorluk anlaşmalarında
yolsuzluk yaptığı defalarca iddia edilmişti. Öyle
ki Andrew Jennings’in büyük tartışma yaratan
kitabı ‘FAUL!’ün önemli bir bölümü bu sponsorluk
yolsuzluklarını konu alıyordu. Fakat bu sefer EA
Sports’un dünya çapında büyük başarı elde eden
FIFA serisi hakkında kötü kokular yükselmeye
başladı.
Geçen yıl EA ile FIFA arasındaki anlaşma yenilendi
ve oyun serisinin 2022’ye kadar devam edeceği
açıklandı. İşin garip tarafı FIFA ile Sepp Blatter
hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları kurumla
işbirliği yapan diğer şirketlerin satışlarını olumsuz
etkilerken EA’in kârını artırmayı başarması ve
anlaşmayı yenilemesi oldu. Zira firma daha önce
adı skandala karışan ünlü golfçü Tiger Woods’un
adıyla yaptığı golf oyunundan, ticari itibarının
olumsuz etkileneceği gerekçesiyle vazgeçmişti.
EA’in Garcia raporunun açıklanmasının ardından
doğacak sorunlara karşı ne yapacağı merak
konusu. Her geçen gün şeffaflığı sorgulanan
FIFA’nın Woods’unkine benzer bir karar alınması
halinde oyun dünyasını karıştıracağına ve dünya
çapındaki futbolseverleri şaşırtacağına şüphe yok.
Download

HF147 - Hayatım Futbol