2MAYI
S2
01
4-SAYI
1
2
8
ANADOL
U’
NUNYI
LDI
ZI
Yayın Koordinatörü
Yıldız yeniden parlıyor
İlker Yılmaz
16 Mayıs 2010, Türk futbol tarihindeki devrim günlerinden biri. Bursaspor,
Ertuğrul Sağlam yönetiminde Süper Lig’de çok zorlu bir maraton sonunda
ipi göğüsleyip, kimilerine göre tahayyül dahi edilemeyecek bir şeyi
başarıyordu. Öyle ya 1984’ten bu yana İstanbul dışından kimse şampiyonluğa
uzanamamış, zirve ligin tahtı, üç büyükler arasında gidip gelmişti. Şüphesiz
Trabzonspor’un da Bursaspor’un da yaptığı tasvir edilirken “inanılmaz”
sıfatını kullandırtacak kadar ütopik kalıyordu. Ancak 60’lı yılların sonları,
70’lerin ortasına kadar “Anadolu Yıldızı” sıfatını hak edecek başka bir takım
vardı; Eskişehirspor. Siyah-kırmızılılar bir dönem İstanbul’un devlerine kafa
tutmuş, şampiyonluk yarışına girmiş ve Türkiye Kupası’nı İstanbul dışına
taşımayı başarmıştı. Her ne kadar bir süre üst basamaklarda görünmeseler
de hatta 2008’de geldikleri Süper Lig’de arzulanan noktalar elde edilemese
de bu sene kayıp sezonların aksine bir yerde Es-Es. Türkiye Kupası’nda finale
yükselen Kırmızı Şimşekler, Abdullah Gegic yönetimindeki Fethi Heperli,
İsmail Arcalı kadronun 1970/71 sezonunda başardığına çok yakın. Kulübe
“Anadolu Yıldızı” sıfatını kazandıran o dönemin başarıları tekrar edilir mi
bugünden kestirmek zor ama yıldızın parlaklağının gözümüze çarpmaya
başladığı kesin. Biz de Hayatım Futbol’un 128. sayısında Es-Es’in parlak
döneminin aktörlerini, 2008’de zirve lige yeniden geliş hikayesini ve kulübün
bugününü sayfalarımıza taşıdık.
Editör
Cantürk Temelli
Yazarlar
Alican Döşer
Emre Çelik
Fatih Demireli
Fırat Topal
Oğuz Öztürk
Salih Demirci
Sercan Ergün
İllüstrasyon
Caner Özdurak
Keyifli okumalar,
Cantürk Temelli
[email protected]
[email protected]
#128 BU SAYIDA
Eskişehirspor Özel
Anadolu Devrimcisi Abdullah Gegiç
“O Kupa Bu Şehre Gelecek”
Hikayelerle Büyüten Adamlar
Bir Final Eskişehir’in Kaderi
Frank de Boer ve Kare AS
Hollanda’da Ajax üst üste 4. şampiyonluğunu elde etti.
Teknik direktör Frank de Boer da dünya futbol tarihine geçti
Hermann’a İhanet Edenler
Yapılan yatırımlar, gelen teknik adamlar, transferler… Hiçbiri
Hamburg’u ayapğa kaldırmaya yetmedi. Almanların köklü ekibi için
Bundesliga’da artık tehlike çanları çalıyor
Parayla Saadet Olur mu?
Değişen futbol dünyasında parası olan bastırdı kulüp satın aldı.
Rusya’da, İspanya’da hatta İngiltere’de gördüğümüz örneklerin
sonları hep hüsran dolu oldu
HF128
1968 – 2014
Oysa daha kazanılacak birçok kupa, Mourinho ile saha kenarında girilecek birçok kavga vardı. O ise tüm
mücadelesine rağmen son yüzyılın en büyük illeti kanseri yenemedi. Aslında bir kez yıkıp geçmişti bu
hastalığı, hatta tedavisini tamamlayıp döndüğünde Barcelona ile La Liga şampiyonluğunu kazanıyordu.
Şüphesiz tarih edilemez bir mutluluktu bu onun için... Ama sezon bittiğinde hastalık yeniden nüksetmişti.
İki defa tükürük bezlerinden ameliyat olan Katalan hoca yeniden tedavi için geri çekilmek zorunda kalmıştı
ve görevinden ayrıldı. 2013 Temmuz’undan bu yana tedavisi süren Tito’nun iyileşmesi tek temenniydi
ama olmadı. Geride bıraktığımız pazartesi günü (21.04.2014) kötü haber geldi. Katalan teknik adam tedavi
gördüğü hastanede, 45 yaşında yaşam savaşını kaybetmişti. Bu gelişme tüm futbol dünyasını yasa boğdu.
13 yaşında kapısından girdiği Barcelona’da futbolcuğunda çok önemli bir kariyer elde edemese de
Katalan devinde Pep Guardiola’nın yanında parladı. Pep sonrası da tereddütsüz takımın patron koltuğu
ona emanet edilmişti. Herkesin güvendiği bu adam Barça’yı La Liga’da zirveye taşıdı. Başarılı olmasının
yanı sıra kulüpte sevildiği de aşikardı Tito’nun... Çabasıyla geldiği kariyer zirvesinde fazla kalamadı.
Trajik bir şekilde önce çok sevdiği kulübüne sonra da hayata veda etti. Ama şüphesiz futbol dünyasında
unutulmayacak bir öyküyü geride bırakarak.
Barcelonalı oyuncular eski hocaları için
düzenlenen törende hazır bulundu.
Camp Nou Stadyumu.
Oğuz Öztürk
Eskişehir Özel
HF128
“O KUPA BU ŞEHRE GELECEK!”
Eskişehirspor, Süper Lig’e çıktığından bu yana bir kayıp sezon daha istemiyor.
Konya’daki Galatasaray finali için düşünülen tek ihtimal var, o da kazanmak!
Taraftarlar bile stat gişelerinde o eski günlere döndü, geceden kuyruğa girerek kupayı
ne kadar çok istediğini gösterdi. Ağızlarında ise tek bir tezahürat var: Şampiyonluk
tükenmiş nefeslere, Sinan’a Ediz’lere, Hediyemiz olacak... O kupa bu şehre gelecek!”
İki sezon önce Eyüpspor, Kasımpaşa ve MP
Antalyaspor’u eleyerek yarı finale kadar gelen
Eskişehirspor, Bursaspor’a elenerek kupaya veda
etmişti. Bu maç, kupa özleminin somut olarak
gözler önüne geldiği ilk maç olmuştu.
İzmir’de oynanan Bursaspor maçında Fethi
Heper’in 1971 yılında ellerinde yükselen Türkiye
Kupalı fotoğrafını açan taraftar, bu sezon yarım
kalan işin tamamlanmasını bekliyor ve inanıyor.
Eskişehirspor, Anadolu devrimini başlattığı yıllarda
İstanbul takımlarının korkulu rüyası oldu ve ligde
çok yaklaştığı şampiyonluğun yanında 1971 yılında
da Türkiye Kupası’nı müzesine götürmeyi başardı.
O yıllarda İstanbul kulüplerinin üstünlüklerini kıran
ve Anadolu’nun bayrağını elinde tutan Es Es,
sırasıyla Galatasaray, Fenerbahçe ve Bursaspor’u
yenerek şampiyonluğa ulaşmıştı.
Çeyrek finalde Galatasaray ile karşılaşan
Eskişehirspor, rakibini Atatürk Stadı’nda 1-0
yenmiş, ardından Ali Sami Yen’de 0-0 berabere
kalarak yarı finale çıkmıştı. Yarı finalde de
Fenerbahçe ile eşleşen Es Es, ilk maçta İstanbul’da
rakibini 3-0 gibi bir skorla yenmiş, Eskişehir’de 1-0
yenilmesine rağmen harika bir zafer elde etmişti.
Finalde Bursaspor’un rakibi olan Eskişehirspor,
ilk maçı 13 Haziran 1971’de Bursa’da kaybetse
de, 20 Haziran 1971’deki rövanş maçını Halil
Güngördü’nün attığı gollerle 2-0 kazanmış ve
şampiyonluğa ulaşmıştı.
Bienvenu bu sezon Eskişehirspor’un
Türkiye Kupası’ndaki en golcü ismi.
2011/12 sezonunda Bursaspor, 2012/13 sezonunda
ise Fenerbahçe’ye yarı finalde elenen ve işi yarım
kalan Eskişehispor, artık bu sezon kupayı almayı
hayal ediyor. Bu, hem şehir hem de kulüp için çok
gerçekçi bir hedef ve artık bu büyük potansiyel,
ellerde yükselen bir kupayı görmeyi sonuna kadar
hak ediyor.
Eskişehirspor başkanı Mesut Hoşcan, “27 yıl sonra
finali oynayabilmek takdire değer bir olaydır.
Ben inanıyorum ki alacağımız iyi sonuçlarla sene
sonunda gülen taraf biz olacağız” diyerek şehrin ve
kulübün bu kupaya ne denli ihtiyaç duyduğunu da
gösteriyor.
Ligde son olarak Kayseri Erciyesspor karşısında
alınan yenilgi, Eskişehirspor taraftarı için 2008’den
bu yana 18 takım içinde yerinde sayılması
sebebiyle üzüntüye yol açsa da 7 Mayıs’taki
Galatasaray finali, şimdilik bu problemin
unutulmasını sağlıyor.
yoğunlaştığı yer kupaydı. Dolayısıyla sezon
başından beri kupaya yoğunlaştık maalesef. 7
Mayıs’ta kupayı müzemize getirip bu mutluluğu
yaşamak istiyoruz” sözlerini kullanan teknik
direktör Sağlam, aslında ligin kupa karşısında arka
planda kaldığını da bir şekilde itiraf ediyor.
Teknik direktör Ertuğrul Sağlam ise sezon
başında hedeflenen lig sıralamasından uzak
kalınmasından sonra artık tek hedefin Türkiye
Kupası şampiyonluğu olduğunu itiraf ediyor.
Ligde beklenenin altında kalınması, Galatasaray
karşısında alınacak olan kupa, takım için tek çıkış
yolu olarak görülüyor.
Son olarak 1987’de kupa finali yaşayan
Eskişehirspor, Gençlerbirliği ile karşılaşmış ancak
Ankara’da 5-0 kaybettiği maç, Eskişehir’de 2-1
kazanılmasına rağmen kupanın rakibe gitmesine
sebep olmuştu. 1987’de 17 yıl sonra finale kalan Es
Es, bu kez de 27 yıl sonra finalde oynayacak.
“Yapmamız gereken bir iş var. Kupayı kazanmak
ve kalan üç maçı bize yakışır şekilde tamamlamak.
Camianın ve taraftarın sezon başından beri
Yarı finalde Antalyaspor karşısındaki hırs,
taraftarın bir hayli umutlanmasını sağladı ve
özellikle yeni nesil Eskişehirspor taraftarı, tıpkı
kendi büyüklerinden dinlediği hikayelerin bir
benzeri içerisinde yer almayı çok istiyor. Daha
gün ağırmadan stat önüne bilet için çadır kuran
Eskişehirspor taraftarı, bu tavrı ile finalin kendileri
için önemini gösteriyor.
Değişen hedefleri ve kadro yapısı ile sezon başında
ilk 4 içinde yer almayı kendine hedef edinen
Eskişehirspor, yaşanan puan kayıpları sebebiyle
beklentilerin altında kaldı. Türkiye Kupası, takım
için 2013/14 sezonunun tek çıkış noktası. Kupanın
havaya kaldırılması halinde takım, Süper Lig’e
çıkılan 2008 yılından bu yana ilk kez bir sezonu
‘kayıp sezon’ olarak adlandırmayacak.
Eskişehirspor için kupa finalinin önemi, sadece
yıllar sonra alınması muhtemel bir başarıdan
ibaret değil. Tüm futbolcular ve taraftar,
Galatasaray karşısına acısı taze olan Ediz
Bahtiyaroğlu ve merhum kaleci Sinan Alaağaç için
çıkacak.
“Eskişehirspor, Türkiye Kupasını ilk kez
kazandığında biz hayatta yoktuk” diyen
Hürriyet Güçer, “Kupayı kazanırsak rahmetli
olan Ediz Bahtiyaroğlu kardeşimizin Bursa’daki
mezarına götüreceğiz” diyerek finalin ve olası
şampiyonluğun daha başka anlamlar ifade ettiğini
de gözler önüne seriyor.
7 Mayıs’ı bekleyen taraftar ise hep birlikte
haykırıyor: “Şampiyonluk tükenmiş nefeslere,
Sinan’a Ediz’lere, Hediyemiz olacak... O kupa bu
şehre gelecek!”
Salih Demirci
Eskişehirspor Özel HF128
BiR FiNAL ESKiŞEHiR’iN KADERi
Anadolu Yıldızı, bir dönemin İstanbul’u sallayan efsane takımı Eskişehirspor 27
yıl sonra Türkiye Kupası’nda finalde. Onların hikâyesi yazılsa roman olur ki yazıldı,
düğümün son çözüldüğü vakitlerse 2008 yazıydı. Bir maçın hissettirdikleri ve rakibin
öyküsü, Konya’da Galatasaray karşısına çıkacak Es-Es’e dair bir kısa nostalji…
Dolmabahçe’de oynanan unutulmaz maçlardan
biri 2008 yazındaydı. Zirve lige terfi play-off’ları
İstanbul’a verilmiş, İnönü ve Ali Sami Yen
Stadyumları’nda oynanan yarı finallerin ardından
Eskişehirspor ile Boluspor finalde buluşmuştu.
Yalnızca bir hafta önce, normal sezonun son
haftasında karşılaşan iki takım arasındaki maçı
deplasmancı Boluspor kazanmış ve böylece playoff’a ulaşmayı başarmıştı.
İnönü’de tribünler tıklım tıklımdı, her iki koltukta
üç kişi vardı. Eskişehir adeta İstanbul’a göçmüş,
şehir içindeki hatırı sayılır kitlesiyle birlikte
Beşiktaş’ın kapalısını ve eski açık tribününü
doldurmuştu. Yetmemişti, Boluspor tribününe
de kaynak yapılmıştı. Yeni Açık’ın belki yarıya
yakını, atkısını beline dolayıp kendini gizleyen EsEs taraftarından oluşuyordu. Çünkü takım yıllar
sonra, vaktiyle şehrin imzasını attığı zirve lige geri
dönüyordu.
Henüz maçın 3. dakikasında Boluspor’dan Erhan
Yılmaz, Sezgin Coşkun’un bileğine basınca direkt
kırmızı kartla oyundan atıldı. Sahada sayıca
fazla ve tribün avantajına sahip olan Eskişehir
için sonrasının kolay olması bekleniyordu ama
Bolu ilk devre boyunca çok iyi futbol oynadı.
Şimdilerde ligimizin kıdemli stoperlerinden Ahmet
Görkem Görk’ün bir topu direkten dönerken net
pozisyonlara giren taraf onlardı. Hücum ettikleri
kalenin arkasında yer alan taraftarlarının da
desteğini aldılar ve Es-Es tribünleri, devreye
girerken fazlasıyla tedirgindi.
Şölende gözyaşları
Sonrası onlar için coşkulu olsa da maçın hikâyesini
özel yapan pozisyon, 46. dakikada gerçekleşecekti.
Boluspor’un 26 numarası İbrahim Parlayan, Emre
Toraman’ın yanlış pasıyla aldığı topu harika taşıdı
ve güzel bir çalımın ardından son vuruşu yapmayı
başardı. Savunmaya çarpan top havalandı,
Eskişehir tribünlerinden çıt çıkmadı. Bolu tarafı
ise nefesini tutmuş süzülen topu izliyordu. Sekti,
yuvarlandı ve direkten döndü. Pozisyon değişti, bir
dakika ertesinde Eskişehirspor atamayana attı ve
maç orada bitti.
Maç öncesini Es-Es taraftarıyla geçiren, ama bilet
bulamayıp Boluspor tarafına giren bizim ekip
farkına varmadan Bolu’yu destekler olmuştu.
Söz konusu gol pozisyonu, Boluluların takım iyi
oynadıkça artan inancı, Doğa Kaya’nın golüyle
birlikte gelen çöküş ve her şeye rağmen takımın
iyi oyununa devam etmesinin tribündeki yankısı
unutulmaz. Bir şehir, bir takım; belki Eskişehir
kadar güçlü değil ama o günün asıl hikâyesini
Boluspor ve gözyaşları yazmıştı. Üst üste iki sezon
küme yükselmeye çok yaklaşsalar da 16 yıllık
(şimdi 22 sene) zirve lig vuslatını, bu günü 12 yıldır
bekleyen Eskişehirspor’a kaptırmışlardı.
Bolu’dan Eskişehir’e
Onlar da bir şehir takımıydı, 60’ların Türkiye’sinde
Anadolu’da peş peşe kurulan takımlardan biri de
Boluspor’du. Abantspor ve Bolu Gençlik güçlerini
şehir için birleştirmiş, ortaya 70’ler boyunca ve
80’lerin ilk yarısında zirve ligde oldukça iyi işler
yapan bir takım çıkmıştı. Başbakanlık Kupası
zaferleri, Türkiye Kupası Finali ile birlikte tam da
Eskişehirspor’un büyülü zamanlarıyla ortaklaşan
lig üçüncülüğü… İstanbul’un üç büyüklerinin
tahtını bozarak ilk 3’ten yer kapan takımların
beşincisi onlardı. Daha önce Gençlerbirliği, Altay
ve Göztepe’nin yaptığını onlar yapmış, 1973/74
sezonunda ligi 3. sırada bitirmeyi başarmışlardı.
Asıl ve öncü ‘Anadolu Yıldızı’ ise kuşkusuz
Eskişehirspor’du.
Tıpkı Boluspor gibi 1965 yılında kurulan
Eskişehirspor, dönemin yerel kulüpleri Akademi
Gençlik, Eskişehir İdman Yurdu ve Yıldıztepe
kulüplerinin birleşmesinden oluştu. Armadaki üç
yıldızın bu kulüpleri temsili kararlaştırırken takımın
renkleri konusu biraz uzadı. Önce lületaşının
beyazı, dönemin havacılık kenti olmasından
mütevellit gökyüzünün mavisini birleştirilmek
istendiyse de sonradan ‘Yunanistan bayrağını
andırır’ diyerek bu düşünceden vazgeçildi. Aynı
yılın Fransa Kupası şampiyonu Rennes’in kupa
zaferine dair bir fotoğrafının görülmesiyle fikirler
ortaklaştı ve kırmızı-siyah tercih edildi. Fransa’dan
formalar geldi, Eskişehir futbolunun emektarı
Abdullah Matay eşofmanları giydi ve serüven
başladı. Anadolu, ilk kez Eskişehirspor ile birlikte
İstanbul’un tahtını gerçek manada salladı.
Anadolu Yıldızı
Bugüne kadar zirve ligde yalnızca 6 sezonda
ilk 2 sırada Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray
Yazıdaki bilgilere
kaynak teşkil
eden ve incelikli
bir araştırmanın
mahsulü olan
‘Anadolu Yıldızı:
Eskişehirspor’
kitabı için Özgür
Topyıldız’a
teşekkürler.
1965 yılında kurulan Eskişehirspor’un kadrosu.
ve Trabzonspor’dan başka bir kulüp yer aldı.
Bursaspor, Sivasspor ve Adanaspor’dan önce,
söz konusu sezonların 3’ünde Eskişehirspor
adı vardı. Bir bakıma kimse yokken, henüz
Trabzonspor şahlanmamış, tüm Anadolu’nun
temsilcisi ve lideri vasfını üstlenmemişken onlar
vardı. Ligi salladıkları 5 sezon boyunca (19691973) müzelerine bir tane de Türkiye Kupası
koymuşlardı.
Önce Göztepe’ye karşı oynadıkları finali kaybettiler,
sonraki sezonda ise (1970/71) Bursaspor’u
geçerek kupayı ilk kez İstanbul, Ankara ve
İzmir’e vermemeyi başardılar. Nitekim bu sezon
52.’si düzenlenen Türkiye Kupası, şimdiye kadar
yalnızca 6 farklı takım tarafından bu üç şehrin
dışına çıkartılabildi. Sonra gün geldi devran
döndü, İstanbul’un büyüklerinin isteğiyle hasılat
paylaşımının değiştirilmesi Anadolu’nun yıldızının
belini büktü. Güçlü olanlar daha da güçlendi ve
değişen şartlarda 1989 yılından bu yana yalnızca
bir sezonu zirve ligde geçiren Eskişehirspor, 2008
yılına gelindiğinde Süper Lig’e terfi kupasını
hamisi ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın
elinden alıyordu.
Hasılat taksimi
Türkiye’nin profesyonel futbol liglerinde
stadyum hasılat paylaşımı, uzun süre maçı
kazanan takıma %60, kaybedene %40
şeklinde uygulandı. Beraberlik halinde yarı
yarıya yapılan taksim, sonraları geniş kitleleri
tribünlerine toplayan İstanbul’un büyük
kulüplerinin baskısıyla değiştirildi. 1970
yılından itibaren %10 galip takım, %63 ev
sahibi ve %27 konuk takım olarak belirlenen
yeni paylaşım düzeni, İstanbul deplasmanında
maç kazanan takımların hasılat içindeki payını
%60’tan %37’ye düşürdü. Doksanlara dek
kulüplerin tek büyük gelir kaynağının hasılat
gelirleri olduğu düşünülürse kitle kulüpleriyle
Anadolu arasındaki makas bu kararla daha da
açılmaya başladı.
Eskişehirspor taraftarları 1965 yılında açtıkları
pankartla zirve lige göz diktiklerini göstermişti
ve o sezon sonunda Eskişehirspor 1. Lig’e
çıkmayı başardı.
Es-Es’in alın yazısı final
Kırmızı Şimşekler ya da Es-Es, bu sezon zirve
ligdeki 6. yılını geçiriyor. Bu seri, kulübün
kuruluşuyla birlikte gösterdiği çıkışın ardından en
iyi dönem sayılabilir. 1982 yılından bu yana zirve
ligde üst üste 5 sezondan fazla kalamayan kulüp,
bu başarısını Türkiye Kupası Finali’yle taçlandırdı.
Bundan evvel 27 yıl önce, 1986/87 sezonunda
Gençlerbirliği’ne karşı final oynamışlardı ve o
günlerde takımın başında rahmetli Abdullah
Matay vardı. Şimdi ise ligimizin şampiyon
hocalarından Ertuğrul Sağlam, bu sezonun lig
şampiyonu Ersun Yanal’ın mirası üzerinden devam
ederek Galatasaray karşısına çıkmaya hak kazandı.
Konya’daki finalde kupayı kim kaldırır bilinmez,
ama sanki kader Eskişehirspor’dan yana. Kulübün
renklerini aldığı Rennes, 1965’teki zaferine atıf
yaparcasına bu sezon da Fransa Kupası’nda
finalde. Yalnızca bu değil, ayrıca kulübün ve
taraftarların yakın zamandaki bir Avrupa Kupası
eşleşmesiyle dostluk kurduğu St. Johnstone
takımı da İskoçya Kupası’nda finale çıkmayı
başardı. Bunlar belki bir şeyi işaret ediyor ya
da etmiyordur ama Eskişehirspor’un ilk resmi
maçını Kasımpaşa ile oynamış olması, şimdilerde
taraftarları nezdinde sıkı dost olan iki kulübün
alın yazısını sanki o günden çizmişti. Belki de
rahmetli Abdullah Gegiç’in 1968/69 sezonunda
ve yalnızca 3 puan farkla Galatasaray’a kaptırdığı
şampiyonluğun rövanşı bu seneye ayarlanmıştır,
kim bilir?
Es-Es’in Süper Lig’e geldiği 2008
play-off finalinde tribünler...
Alican Döşer
Eskişehirspor Özel HF128
HiKAYELERLE BÜYÜTEN ADAMLAR
Fethi Heper, İsmail Arca, Ender Konca ve Nihat Atacan… Eskişehir’e futbol ruhunu
aşılayan, çocuklara ismi bahşedilen, kırmızı-siyah renklerin bir dönemine damgasını
vurmuş efsanevi isimler. Onlar hikayeleriyle çocukları büyüten kahramanlar
Bahar yavaş yavaş yüzünü göstermiştir, ellerinizi
cebinize koyup yola koyulursunuz. Serindir ama
çok çarpmaz havası Eskişehir’in. Kızılcıklı’dan
Adalar’a döndüğünüzde, Porsuk Nehri üzerindeki
köprülerden ilkine asılmış bir bez pankart selam
eder size. Kumaşın üzerine boyayla yazılmıştır,
el emeği göz nurudur. Genç yaştakilerin tüylerini
diken diken etmeye yetecek, eski jenerasyonun da
göz torbalarında bir damla yaş biriktirecek o sihirli
sözler karşılar sizi: “Hikayelerle büyüyen çocuklar,
şimdi kupaya uzanıyor…”
Hikayeler her ne kadar yeni neslin kalbine siyahkırmızı aşkı aşıladıysa da, dinleyenler ve anlatanlar
kadar göz önünde kalamamıştır onları yazanlar.
Bir şehre kendi tabirleriyle Kuva-yi Milliye ruhunu
aşılayan, çocuklara ismi bahşedilen bu dört insan
bir zamanlar efsanelerle dolu tarihin ilk satırlarını
yazanların ta kendileridir.
FETHİ HEPER: SEVILLA ŞARABI
Genç yaşta kaybettiği, döneminin ünlü
profesörlerinden ağabeyi Niyazi Heper’in
misyonunu kendine uyarlayan bir çocuk. 1965’te
kurulan kadronun ilk müdavimlerinden Fethi’nin,
doktoraya uzanan ilk ve tek öyküsü. Çoğunun
gibi onun da hikayesi arsada, büyüklerini izleyip
kalenin arkasına kaçan topları toplamakla başlıyor.
Esnafların arasında, onların iş yüzünden maça
geç kalacaklarını umarak kenarda beklenen ama
o adamın hep geldiği dönemler. Bursu sayesinde
Peru karmasına karşı ilk yarı 7-0 gerideyken ikinci
yarı da 8 gol atmasını, seneler sonra “Sinirlendim,
sekiz tane attım!” şeklinde anlatacaktı. O
zamanlardan alıyordu golün kokusunu.
1960’da Akademi Gençlik’te başladığı
kariyeri, 1962’de yaptığı sükseyle genç milli
olma mertebesine ulaşır, 1969/70 ve 1971/72
sezonlarında da ligin gol krallığı tacını takar Fethi
Heper. Hayat onu akrabası olduğu Metin Oktay’ın
Galatasaray’ına sürükleyecekken Eskişehir’de kalır.
Kendi anlatıyor: “Metin Oktay futbolu bırakacağı
zaman bir veliaht bırakmak istedi ve beni seçti.
O zamanın parasıyla astronomik bir ücret teklif
etti. Eskişehirspor 130, Galatasaray 650 bin lira
veriyordu bana. ‘Bak Fethi, ben birinci evliliğimde
ayrılmak zorunda kaldım ve ikinci evliliğimi yaptım.
Şimdi daha mutluyum, gel sen de Eskişehirspor’u
boşa, Galatasaray’da mutlu ol’ dedi. Eskişehirspor
sevgisi nedeniyle cevabım olumsuz oldu, yoksa
18.30 uçağıyla İstanbul’a gidecektik.”
İki takım, 10 dakika, 5 gol
İki maç vardır Fethi Heper denince akla gelen.
Birincisi 1970/71 sezonunda Türkiye Kupası’nın
sahibi olan Eskişehirspor’un, Galatasaray ile
oynayacağı Cumhurbaşkanlığı Kupası müsabakası.
Rahmetli Metin Kurt’un golüyle 1-0 öne geçen
sarı-kırmızılılar karşısında Ender ve Fethi’nin
golleriyle üstünlüğü alan Eskişehirspor’un
filelerini, 87’de Gökmen Özdenak sarsar. Bitime 1
dakika kala ise sahneye yine Fethi Heper çıkar ve
Fethi Heper, kendisini Galatasaray’ın istemesine
rağmen Eskişehirspor’u tercih ettiğini söylüyor.
kupayı Eskişehirspor’a getirecek golü kaydeder.
Tribünlerde ise özellikle biri heyecandan yerinde
duramaz. Bu kadın daha sonra, “Hep radyodan
dinlerdim oğlumun maçlarını, bu sefer ben de
gideceğim. Fethi gelip uğur getirmemi de istedi”
diyecek olan annesinden başkası değildir.
İkincisi ise tarihin en güzel futbol maçlarından
birine Eskişehir’de tanıklık edilen Fuar Şehirleri
Kupası 1. Tur 2. maçı; Sevilla karşılaşması. İlk
maçta sahadan 1-0 boynu bükük ayrılan Kırmızı
Şimşekler’de teknik direktör Abdullah Gegiç,
Bernabeu’yu gezerken Fethi’nin yanına gidip
‘Ne güzel çim değil mi Fethiciğim? Burada top
kendinden girer’ diyerek, Pizjuan’da kaçırdığı gole
gönderme yapmakta da sakınca görmemişti.
Zaten Fethi, Eskişehirspor tribünleriyle kavgalıydı
o sürelerde. Taraftalar Hacettepe maçında
yıldız oyuncuyu yuhalamış, baskılar sonrası
takıma dönen futbolcu bir türlü eski rahatına
kavuşamamıştı.
Aynı Fethi 16 Eylül’deki ikinci maçın 77. dakikasında
yine 1-0 mağlup olan Eskişehirspor’da kulübeye
gidip Gegiç’ten kendisini çıkarmasını istedi ama
hocasından “Oyna bre” lafını duyup sahaya
döndüğünde Sevilla’nın Başkanı şeref tribününde
purosunu çoktan yakmıştı. Ne olduysa orada oldu,
Eskişehirspor turu getirecek üç golü 10 dakika
içinde Dominguez’in kalesine yollamış ve İspanyol
devini kupa dışına itmişti. Endülüs’te Raks
şiirinin ‘Zevk akşamında Endülüs üç def’a kırmızı
dizelerinin kırmızı’sı Es-Es, üç golde ise Fethi
Heper’in adı yazacaktı artık.
İSMAİL ARCA: BÜYÜK KAPTAN
Eski dönemlerde futbolcu transferleri içerlerinde
bolca ‘kaçırılma’ hikayeleri barındırır. 1964’te
Eskişehirsporlu bir futbolcu ve bir yöneticinin
İnegöl’den, yüzünde tüy bitmemiş bir çocuğu
arabaya tıkıp, jandarmalardan kaçıp Fatihsporlu
bir yöneticinin evinde kalmasıyla başlıyor
İsmail Arca’nın hikayesi, Amigo Orhan’ın
Fenerbahçelilerden kaçırıp bir hafta çiftlik evinde
de ağırlamasıyla devam ediyor. Genç yaşta
basketbol ve yüksek atlama ile sporla içli dışlı
olan İsmail, 18 yıl boyunca giyeceği kırmızı-siyahlı
formayı sırtından hiç düşürmeyecek, Eskişehirspor
tarihinin 535 maçla en çok forma giyen futbolcusu
olacaktır.
Amatör Milli Takım ile İspanya’ya giden ve
lisede beden eğitimi dersinden ikmale kalan,
Pakistan maçıyla ilk kez Ay-Yıldızlı formayı
sırtına geçiren İsmail Arca, bu formayı 27,
toplamda da 53 kez terletecektir. Beşiktaş’tan
aldığı teklifi yine Eskişehir için kabul etmeyen
güzel adamlardan Arca, 1970’in Aralık ayında üç
günlük oğlunu toprağa verdikten sonra, cenaze
namazını kılıp Göztepe karşısına çıkacak kadar
Eskişehirsporludur.
İsmail Arca
Kırmızı Şimşeklerin altı jübilesinden birinin sahibi
olan ve 1982’de takımı bıraktığında Büyük Kaptan
koreografisi karşısında gözleri dolan futbolcuyla
Eskişehir’de Pazartesi-Perşembe oynadığı halı
sahaları bırakmadıysa sohbet etmek mümkün.
Onun için kırmızı aşk, siyah da hâlâ isyan.
ENDER KONCA: KADİFE BİLEK
“Bir Galatasaray maçıydı hiç unutmam, 2-0
yendik onları Eskişehir’de. Maçtan sonra seyirciler
sahaya girdiler, omuzlara aldılar bizi. Müthiş bir
tebrik yağmuru. O gün karşımda oynayan sağ
bek, Saim olabilir tam hatırlamıyorum, biraz
madara olmuştu. O gün çalım atıyorum, düşüyor
kalkıyor bir daha çalım atıyorum. Babam her
maçıma gelirdi benim, babamdan da bir övgü
bekliyorum tabii. Sonra açtı ağzını yumdu gözünü,
‘Böyle oynayacaksan hiç oynama, o da sen de
ekmek parası kazanıyorsunuz bu işten. Böyle
alay edilmez rakiple’ diyerek patlattı bir tane”
İstanbulspor’un küme düşmesinin ardından, İngiliz
Konsoloslu’ğunda çalışan babasının elinden zar
zor Eskişehir’e transfer olan ve efsanevi kadronun
müdavimlerinden Ender Konca’ya ait bu sözler.
Sol bek olarak başladığı kariyerindeki dönüm
noktalarından en önemlisi 1-1’lik Almanya maçı.
Karşısında oynayan Berti Vogts aktarıyor: “Başta
Ender olmak üzere tüm Türk futbolcuar bana
çalım atmak için uğraşıyor!”
Eskişehirli bir kadınla evlendikten sonra kendini
artık Eskişehirli hisseden, efsane kadronun
sol açığı, sergilediği performansla Eintracht
Frankfurt’a transfer olup, Anadolu’dan Avrupa’ya
giden ilk futbolcu olur. Otobüsün arka camından
arkadaşlarına el salladığında kendini sıktığını ama
gece boyunca ağladığını söylemekten çekinmez.
Kırmızı-siyahlı formayla kaçırdığı şampiyonluklara
Fenerbahçe’de geçirdiği dört sezonda iki kez nail
olduktan sonra tekrar şehre döner ve altı sezon
sonra jubilesiyle kulüp tarihinin en golcü ikinci
oyuncusu olarak noktaladı kariyerini. Akıllarda ise
kendisinin basının abartması dediği, maç önceleri
iki duble viski içmeyi adet edindiği kaldı.
Nihat Atacan
NİHAT ATACAN: TIY NİHAT
“Fethi, Nihat, Ender, filelere gönder” tezahüratının
Nihat’ı, Eskişehirlilerin nam-ı değer Tıy, yani
‘Kaç Nihat’ı’, Anadolu Yıldızı’nın sağ açığı. Lakabı
sahada kendini belli etse de, yeşil çimlerin
gerisinde hâlâ beyefendiğiliğini saklayan, dönemin
fiyakalı topçularından.
Akşam kar yağmasın da topumuzu oynayalım
diyen Nihat Atacan çocukluk yıllarını, “Benim
babam o zamanlar fabrikada çalışıyor, 4 buçukta
çıkıyor 5’e çeyrek kala eve geliyor. Yaz günü saat
5’te havanın sıcağı bile kaybolmamış, sokakta top
oynuyouz. Bir gözüm sahada bir gözüm babamda.
O zamanlar yakalanınca sopayı yiyorduk” diye
anlatıyor.
taktiklerini ya da kontratakta takımın alacağı
pozisyonları size anlatması abes kaçmayacaktır.
Bilinmelidir ki kendisi Abdullah Gegiç’in
öğrencisidir.
Askerliğini yaptığı Adana’da bile amatör olarak
futbol hayatına devam eden ve insanların ‘Bu
adam koşmaktan delirecek’ tepkilerine maruz
kalan Atacan, yedi senelik kariyerinin ardından
192 kez giydiği formayı geçirdiği sakatlıklar ve
ameliyatlardan sonra bırakıp, kariyerine teknik
direktör olarak devam etmiş bir dönem de
Eskişehirspor’u çalıştırdıktan sonra 1983/84
sezonunda Malatyaspor’u Türkiye 1. Futbol Ligi’ne
yükseltti.
72’sine merdiven dayamış Atacan’ı, Eskişehir’de
görürseniz, Barcelona dominasyonundan önce
Arsenal’in o futbola yaklaştığını, duran top
Eskişehir Kent Konseyi Kültür Sanat Çalışma Grubu
tarafından bu sene Ocak ayında düzenlenen “Fethi,
Nihat, Ender filelere gönder” gecesinden
Emre Çelik
Eskişehirspor Özel HF128
ANADOLU DEVRiMCiSi ABDULLAH GEGiÇ
Büyük hayallerle geldiği İstanbul’da Fenerbahçe’den kovulmuş olabilir ama Abdullah
Gegiç Eskişehirspor’la Türk futbolunda ‘Anadolu devrimi’nin ateşini yakan isimdi
“Kim ne derse desin Fenerbahçe’nin Türk
futboluna hizmetleri büyüktür. Fenerbahçe
sayesinde her yıl küçük bir kulüp büyük bir
antrenöre kavuşur!..”
Yukarıdaki satırlar 18.07.1967 tarihli Milliyet
gazetesinde yayınlanan ‘büyük bir antrenör’ün
kaleme aldığı ‘Önce Kendimi Tanıtayım’ başlıklı
yazısının hemen üzerindeki karikatürde yer
alıyordu. Bu seferki ‘büyük bir antrenör’ ise
Abdullah Gegiç’ti. Evet; Gegiç büyük hocaydı, genç
sayılabilecek bir yaşta Partizan gibi mütevazi
bir takımı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nın
finaline kadar çıkarmış ama finalde İspanyol devi
Real Madrid’e mağlup olmuş, France Football bu
başarısından dolayı Abdullah Gegic’i yılın en iyi
üçüncü* antrenörü seçmişti. Evet ama Gegiç’in
şaşırtıcı bir şekilde tercih ettiği Fenerbahçe’de
lig şampiyonluğu kaçırmasının yanı sıra takıma
oynattığı futbol da beklentilerin fazlasıyla altında
kalmıştı. Hatta öyle ki Fenerbahçe’nin yazı-tura
atışı sonucu kazandığı bir kupa maçının ardından
“Ne Partizan’ın Gegiç’i/Ne Gegiç’in Lemiç’i/Ne
Lemiç’in Radoviç’i/Ercan yazı demeseydi/Bitikti
Fener’in işi” dizeleri yazılmıştı. Gegiç sürekli
düşünceli bir görüntüde olduğu için eleştirilmiş;
oyuna müdahale etmediği ve konuşmadığı için
Fenerbahçeli taraftarlar tarafından adı ‘sfenks’e
çıkarılmıştı. Kısacası Gegiç, Türkiye’deki ilk yılında
Fenerbahçe’de başarılı olamamıştı ve Gegiç’in
Eskişehirspor’a transferinin hemen ardından
yazılan bu ifadeler son derece ağır ve riskliydi...
Neden Türkiye?
O gece Brüksel’de bir alıp bir vermişti Gegiç.
Avrupa’nın en büyüğü olma şansını Real Madrid’e
kaptırmıştı. Fakat o gün ilk çocuğuna, Brüksel
Gegiç’e, merhaba dedi. Herkes bu genç adamın
şimdi ne yapacağını merak ediyordu. Büyük
ihtimalle Partizan’da kalmayacaktı; Almanya,
Fransa ve Belçika’dan aldığı tekliflerin birine evet
demesi bekleniyordu. Fakat Fenerbahçe Başkanı
Faruk Ilgaz ve yöneticilerden Kadir Has’ın Gegiç için
2 haftadır Belgrad’da beklediğini bilenlerin sayısı
iki elin parmaklarını geçmiyordu. Dahası Yeni Pazar
doğumlu Gegiç’in anne ve babasının Türk olması
da işleri karıştırıyordu. Dolayısıyla piyangodan
Türkiye, Fenerbahçe, çıktı.
Çoğu kişi “Babam ve annem daima kendilerini
Türk sayan iki insandı... Annem uzun yıllar İzmir’de
yaşamıştı... Hep güzel şeyler anlatmışlardı...
Türkiye’yi görmeyi çok isterken, içimde yavaş
yavaş babamın, annemin tesiriyle Türkiye’de
çalışmak, Türk sporuna hizmet etmek arzusu
uyanmaya başlamıştı.” sözleriyle kararının
altındaki sebepleri anlatan Gegiç’in bu kararına
herkes şaşırmıştı. Beşiktaş’ın Yugaslov hocası
Spajic ise şaşkınlığını “Fenerbahçe çok büyük iş
başarmış. Gegiç çok kıymetli bir hocadır.” sözleriyle
dile getirdi. Gegiç, Türk futbolunu kalkındırmak
için yola çıkmıştı. Motivasyonu ilk baştan itibaren
bu yöndeydi. Fakat Fenerbahçe’de başarılı
olamayacağının ilk işareti belki de havaalanı
karşılamasıydı!
1966/67 sezonunda Gegiç’in Fenerbahçesi
aslında istatistiksel olarak bakıldığında fena bir
görüntü çizmedi. Ligin en fazla kazanan takımıydı
Fenerbahçe. Fakat bu istatistik yetmedi. Sarılacivertli takım ligi Beşiktaş’ın iki puan gerisinde
ikinci bitirdi. Gegiç ile devam edilebilirdi belki
ama Gegiç bir bakıma kendi bacağına sıkmıştı.
Fenerbahçe veya herhangi bir büyük takım,
1966 yılında Şampiyon
Kulüpler Kupası’nda
final oynayan
Partizan’ın başında
Abdullah Gegiç vardı.
yurt dışından birinin gelip sistemi kökten
değiştirmesine ve sözünü sakınmadan her şeyi
söylemesine alışkın değildi. Gegiç önce sezonun
ortasında Anadolu takımlarını ve Fenerbahçe’nin
transfer politikasını eleştirdi. Gegiç’e göre Anadolu
takımları sadece müdafaayı düşünüyordu. Bu da
ilerlemeyi engelliyordu. Fenerbahçe yönetimini
eleştirmesinin sebebi ise ‘futbol cehaleti’ idi.
Yönetim gol problemi çeken takıma golcü almıştı.
Halbuki Gegiç’e göre “Golcülüğü artırmak için asıl
ihtiyaç orta saha futbolcusu” idi. Golü yaratacak
olan orta saha oyuncusu... Dahası takımla da
iletişim için doğru kanalı yakalayamadı Gegiç.
Hatta öyle ki Türkiye’ye gelirken yanına aldığı
Radoviç ve Lemiç’i önce Yugoslavya’nın Sport
gazetesine şikayet etti. İkili, Gegiç’i sert bir dille
eleştiren bir röportaj verince de olay iyice kavgayı
andıran bir atışmaya döndü. Üstüne bir de tam
yetkili Gegiç’in üzerine bir direktör getirilmesi
de eklenince ipler tamamen koptu. Öyle ki Gegiç
bir daha yabancı oyuncuyla çalışmaya tövbe bile
etti. Ilgaz bir sene daha sözleşmesi bulunan, bir
önceki sene kapısında 2 hafta yattığı Gegiç için
“Fenerbahçe’nin 1 sene daha böyle bir tecrübeye
tahammülü yoktur.” dedi ve Gegiç’i kapıya koydu.
Devrimin ilk adımı
Fenerbahçe macerasının ardından ne yapacağını
Gegiç de bilmiyordu. Avrupa’ya dönmek kolay
seçimdi belki ama “Başarısızlığın ardından kaçıp
gitti demelerini istemedim. Eskişehirspor’dan
teklif gelince de bunun için kabul ettim.” diyen
Gegiç, Eskişehirspor’u tercih etti. Daha doğru bir
ifadeyle Fenerbahçe’nin Gegiç’e vermediği istikrar
ve destek sözünü veren Eskişehirspor, Yugoslav
hocayı ikna etti. Öyle ki yıllar sonra “Başarılı
olmamızın 3 sebebi vardı. Oyuncular, taraftarlar
ve yönetim arasında inanılmaz bir destek ortamı
kurduk” diyen Gegiç daha ilk dakikada etkisini
hissettirdi. Takımda bir anda harika bir hava
oluştu. Hatta sezon başlamadan Eskişehir’e bir
ziyarete giden Gündüz Kılıç takımdaki atmosferi,
yöneticilerin güler yüzünü ve Gegiç’i göklere
çıkardı. Kılıç, “Benim bildiğim, daha doğrusu
senelerin bana öğrettiği meslektaşınız size
tepeden bakmalı, elinizi lütfen sıkıp bir sürü caka
satmalı, arkanızdan da kuyunuzu kazmalıydı. Zira
büyük kapılarda kapılanmak için meslektaşlar
azarlanmalıydı. Bunları senelerce takım
kaptanlığını, hocalığını yaptıklarımızdan bile biz
böyle görmüştük... Gegiç’in o tertemiz kucaklayışı
bunun için şaşırtmıştı beni.” sözleriyle Eskişehir’in
bu ortamı sürdürebilirse ileride çok başarılı
olacağını dile getirdi.
İlk işi halletmişti Gegiç. Sağlıklı bir çalışma
ortamını yarattı. Ardından da belki de ülkenin
10-15 sene ilerisindeki antrenman teknikleriyle
saha içine odaklandı. Hatta temelden başladı.
Örneğin oyuncularının boynuna ‘futbol kravatı’
ismini verdiği ve oyuncuların top sürerken topa
bakmalarını engelleyen bir şey taktırdı. Her
oyuncuya ayrı ayrı ne yapmasını gerektiğini
anlatan notlar hazırladı. Takıma hücumda ve
Amigo Orhan (Orhan Erpek) Eskişehirspor’un
yapmaya çalıştığı devrimde tribünleri tek bir ses
haline getirmeyi başarmış ve tüm ülkenin gıptayla
baktığı bir tribün grubu oluşturmuştu.
savunmada özel setler hazırladı. Hatta zaman
zaman her mevki için ayrı ayrı antrenmanlar
düzenledi. Gegiç’in en büyük gol kozu olacak olan
Fethi Heper ilk dönemlere dair “İlk antrenmanlarda
kâğıtlar hazırlayıp elimize tutuştururdu. Bu
kâğıtlar hepimizin sahada ayrı ayrı nasıl hareket
edeceğini anlatıyordu. Sonra antrenmana gelirdik,
üç ayaklı bir kara tahtaya nasıl oynayacağımızı
çizerdi.” sözleriyle Gegiç’in çalışmalarını anlatıyor.
Fenerbahçe’de düşünceli duruşundan dolayı
eleştirilen Gegiç, Eskişehirspor’da bu düşüncelerini
hayata geçirme fırsatı bulunca bir anda eski
saygısını tekrar elde etti. Sezon başında “Hücumu
düşünen bir takım olacağız. Her zaman bir gol
daha fazla atmaya çalışacağız.” diyen Gegiç
ilk sezonunda mütevazı Es-Es’i sekizinci yaptı
ama ilk sezon sadece bir hazırlık evresiydi. Ve
Gegic bir sonraki sezona çok daha iyi bir takım
hazırlamıştı. Gegiç’in Es-Es’i kentle bütünleşti,
Amigo Orhan’ın başlarını çektiği Eskişehir
halkıyla şampiyonluğa koştu. “Ben günlük işlerin
antrenörü değilim. Büyük eserler bırakmak
isteyen bir futbol antrenörüyüm. Günlük işlerle
kulüp büyümez.” Gegiç’in bu sözleri boşu boşuna
söylemediği 1968/69 sezonunda ortaya çıktı. EsEs sezonu Galatasaray’ın sadece 3 puan gerisinde
ikinci tamamladı. Gegiç üçüncü sezonunda da
ikincilikle yetindi. Fakat belki de en önemlisi
her fırsatta günü değil geleceği düşündüğünü
vurgulayan Gegiç’in yaptıklarıydı. Sürekli ileriyi
planladı, çalışmalarını buna göre gerçekleştirdi.
Hatta öyle ki daha önce Türkiye’de örneği olmayan
şekilde çalışmalarını kendisinden sonraki hocalara
kılavuzluk yapması amacıyla dosyalaştırdı. Ne de
olsa Fenerbahçe’de işlerin iyi gitmemesi hakkında
“Oyuncuların benden önce nasıl çalıştığını
bilmiyordum.” diyen Gegiç değil miydi...
Adım adım zirveye yaklaşan ve artık şampiyon
olması beklenen Eskişehirspor, Gegiç’in ilk
macerasının son sezonunda, yani 1970/71’de ise
dördüncü oldu. Fakat Türkiye Kupası’nda sırasıyla
Beşiktaş, Fenerbahçe ve Bursaspor’u eleyerek,
Eskişehir’i tarihinde ilk kez kupa şampiyonu yaptı
Gegiç daha o dönemde neden ligi kazanamamaları
hakkında ise yıllar sonra “Dördüncü yıl strateji
değiştirdik. Türkiye Kupası’nı kendimize hedef
seçtik. Aslında takım şampiyonluk için hazırdı
ama kulüp hazır değildi. Çünkü para yoktu ve
herkes İstanbul takımlarına çalışıyordu.” sözlerini
kullanacaktı.
Futbola dair...
4 senelik Eskişehirspor macerasında kısa bir
süre de olsa milli takımın başına da geçen,
hatta fazlasıyla iddialı bir biçimde “Milli takıma
çağ atlatacağım” diyen Gegiç belki 6 maçlık
macerasında bunu hayata geçiremedi ama
kendisinden sonrakilere bu çağ atlatmak
için kılavuz hazırladı. Milli takımdaki hoca
istikrarsızlığına ve altyapının önemine sürekli
dikkat çekti. Fenerbahçe’ye gelmeden önce
Yugoslavya’da Genç Milli Takım ile A Milli Takımı
çalıştıran Gegiç, “A Milli Takım için iki kaynağa
sahip olmak gerekir: Genç ve Ümit Milli Takımı.
Genç ve Ümit Milli Takım’daki sistem, A Milli
Takım’daki ile paralel olmalıdır.” diyerek Türkiye’nin
Gegiç, yıllarda Türkiye’de görülmemiş bir antrenman
programı uyguluyordu.
yıllardır kanayan yarası olmaya devam eden
oyuncu yetiştirmedeki sistemsizliğe daha
1969 yılında dikkat çekmeye çalıştı. Dahası
Eskişehirspor’da yaptığı gibi kendisinden sonraki
hocalar için antrenmanlarda yaptığı çalışmaları,
taktiklerini, oyunculara ait notlarını da muhafaza
etti.
Ve elbette Gegiç’in Eskişehirspor’a 1968’de
imzayı attıktan sonra yazdığı meşhur ‘2000
Yılında Futbol Nasıl Olacak’ yazısı var. 46 yıl önce
“2000 yılının futbolu atak bir çehreye bürünecek,
maçlarda bol şut ve gol görülecektir. Çünkü
geleceğin futbol takımında bir oyuncu, sırtında
taşıdığı numaranın adamı olarak bir mevkiye
bağlanıp kalmayacaktır. Her yerde oynayabilecek,
icabında bir bek, forvet gibi şut çekebilecek, takım
hasmına bir dalga gibi yüklenecektir. Ama bu, top
etrafında toplanmak demek değildir. Takım, bir
liberasyon sistemi içinde gayet süratli bir oyun
çıkaracaktır. Kaleci dahi bu yeni oyunda bir bek gibi
ceza çizgisi içinde durabilecektir. Şimdi olduğu gibi
kale direklerini beklemeyecektir.” satırlarını yazan
Gegiç, Es-Es’e de elinden geldiğince modern bir
futbol oynatarak bir Anadolu takımının da İstanbul
takımlarını dize getirebileceğini gösterdi. Belki
şampiyon olamadı ama bu 4 yılda yaptıklarıyla
belki de en büyük başarısı “Anadolu kulüplerinin
3 büyüklere karşı sahaya yenilmemek için çıkma
mantalitesinin değişmesini sağlamak” oldu.
Gegiç oyuncu ve rakip analizine de son derece
önem veren biriydi. Zaten Partizan’ı da başarıya
taşırken gizlice Manchester United’ı bile izlemişti.
Hayalinde “Antrenör her maçı, her antrenmanı
filme aldıracak ve filmi futbolculara göstererek
hatalarını kendilerine daha iyi izah edebilecektir.
Öyle ki bir takım, gelecek hafta maç yapacağı
takımı filmlerden seyredebilecektir.” sözleriyle
tanımladığı bir milenyum vardı. O yıllarda ise
imkân kısıtlığından dolayı belki rakip oyuncuları
sınıflandıramadı ama kendi oyuncularına ‘dikkat,
anlayış, ritim, tempo, pozisyon tekniği, istek’ gibi
kategorilerde notlar verdi.
Anadolu’da bir devrimi
başlatan Gegic’in
açtığı kapıdan ilk giren
Trabzonspor oldu. Karadeniz
ekibi bunu Gegic’in
Fenerbahçe’sine karşı
yapıyordu.
Devrimi gördü
1971’de Yugoslavya’nın yurt dışında çalışan teknik
direktörlerin tamamının çalışma izinlerini iptal
etmesiyle Gegiç geri döndü. 1972’de Beşiktaş’ı
devraldı ama buradaki macerası da 1 sene
sürdü. Yine istikrarsızlığı eleştirdi. Hatta takımı
övdü ve kendisinden görevi devralan hocaya 2
sene verilirse Beşiktaş’ın muhteşem bir takıma
dönüşeceğini öne sürdü. Birer senelik Adana ve
Bursa maceralarının ardından en sevdiği şeye
bir kez daha soyundu: Geleceği yetiştirmek.
Fenerbahçe’nin altyapı sorumlusu olmuştu. Fakat
sezonun daha ilk bölümünde Necdet Niş kapıya
konulunca takımı devraldı. 1975/76 sezonu ise
tamamen ironinin sözlük anlamıydı. Eskişehir’de
“Takımda çok iyi arkadaşlık ilişkisi vardı. Seyirci
mükemmeldi. Biz İstanbul’u 10 bin kişi ile istila
ederdik. Bir bardak bile kırmadan. Sadece şarkı
söyleyerek Ali Sami Yen’i, Dolmabahçe’yi inletirdik.
Bu bizim ihtilâlimizin en önemli adımıydı. İlk kez
bir Türk takımı Fair-Play’den çıkmayarak çalıştı,
çabaladı ama şampiyon olamadı. Bu bence en
büyük başarıdır.” sözleriyle anlattığı Anadolu
devrimini başlatan Gegiç, bir İstanbul takımının
başında ilk kez Anadolu’dan bir şampiyon
çıkmasına tanıklık etti. Maçın ardından bize 48
saat işkence ettiler dediği Trabzon deplasmanı
hakkında yıllar sonra “Onlarla Trabzon’da zor bir
maç oynayacaktık. Şehre üç gün önceden gittik.
Maça kadar bizi uyutmadılar. Davullar susmak
bilmedi. Havaya ateş bile ettiler. Benim o maçta
kalbim Trabzon’un kazanmasını istiyordu, beynim
ise biz kazanacağız diyordu. Çünkü bir Anadolu
takımı şampiyon olacaktı. Maçı kaybettik.
Trabzon’un hocası Ahmet Suat Özyazıcı’yı
kutlayan ilk kişi ben oldum.” diyen Gegiç’in açtığı
kapıdan ilk geçen takım hem de Gegiç’i yenerek
Trabzonspor olmuştu.
Öğrenmeye adanan bir hayat
Gegiç, “Gerçekleşmemiş rüyalarımın takımı”
olarak nitelendirdiği Fenerbahçe’den ayrıldıktan
sonra Anadolu’da yeni devrimler yapabilmek için
kulüp kulüp gezdi. Adanaspor, Eskişehirspor,
Samsunspor ve Diyarbakırspor’daki maceralarının
ardından 1979’da tam 55 yaşında Köln Spor
Akademisi’nin yolunu tuttu. İktisat mezunu Gegiç
daha gençliğinde kariyer planlamasını futbol
üzerine yaptığında teknik direktörlük diplomasını
cebine koymuştu ama her zaman daha fazlasını
hedefliyordu. 2 yıl boyunca hem zihinsel hem
de yaşına göre fiziksel olarak fazlasıyla zor
olan kursu bitirdi; ardından kendi adını verdiği
Abdullah Gegiç Spor Merkezi’ni kurdu. Ardından
Yugoslavya’da Spor Akademisi’ni tamamlayıp
üzerine bir de master yaptı. 1987’de ise 3’üncü
Lig’deki Pendikspor’un başına geçince gazeteler
onun için “Avrupa Kupası Finali’nden Pendikspor
antrenörlüğüne yuvarlanan” yakıştırmasını
yaptı ama Gegiç görevi devralmasının ardından
“3 hedefim var. Birincisi eski öğrencilerimi
meslektaşım yapmak. Diğeri Pendikspor’u
2’nci Lig’e çıkarmak, üçüncüsü ise Eylül ayında
Yugoslavya’da ‘Baldırın yüksek performansı’
üzerine hazırladığım doktora tezini vererek futbol
profesörü unvanını elde etmek.” diyordu. Evet 63
yaşında hâlâ kendini geliştirmeye çalışan, Türk
futboluna yeni isimler kazandırmak için çabalayan
bir adamdı Gegiç. Pendikspor’da, özellikle
Gaziosmanpaşa’da ve ardından da Çanakkale
Dardanelspor’da yeni isimler yetiştirdi. Sırbistan’da
bir takıma danışmanlık yaptı. Milli takımı çalıştıran
Mustafa Denizli için 4 yıl, Şenol Güneş için ise 2 yıl
bilgiler topladı. Hatta 83 yaşında 2007’de Zaman
Gazetesi’ndeki köşesinde eski öğrencisi Fatih
Terim’e yönelik kaleme aldığı yazısında 2006’daki
Almanya Milli Takımı örneğini verip Amerika’dan
özel fitness ekibi getirilmesini önerdi. “Fitnes-
Abdullah Gegiç, 19 Haziran 2006’da
düzenlenen Anadolu Yıldızlarına
Vefa Gecesi’ne katılmıştı.
antrenmanıyla Avrupa Şampiyonası kazanılmaz.
Fakat, bu programla etkili, agresif ve yüksek
tempolu futbol mutlaka oynanır.” diyen Gegiç’in
bu yazısının kısa bir süre ardından ise Scott Piri ve
Megan Mangano önderliğindeki ekiple anlaşıldı ve
sonrası malum... Euro 2008.
İşte Gegiç... 1966’da Türk futboluna artı değer
kazandırmak için yola çıkan ve son günlerinde
bile bunun için mücadele eden bir adam. Kulüpler
bazında Türk futbol tarihini değiştiren adımları
atan bir ve her zaman olduğu gibi hak ettiği değeri
göremeyen biri... Gegiç yolu çizdi, kapıyı araladı.
O kapıdan kendisi geçemedi belki ama önce
Trabzonspor ardından da Bursaspor o yolu izledi
ve şampiyonluğa ulaştı. Kim bilir belki de onun
metodolojileri ve sistemleri takip edilse, sürekli
şikayette bulunduğu gibi biraz okunsa belki de
İstanbul hegemonyası kökten yıkılabilirdi.
Fırat Topal
Avrupa’dan Futbol HF128
FRANK DE BOER VE KARE AS
Ajax geçtiğimiz pazar günü Eredivise’deki üst üste 4. şampiyonluğunu ilan etti. Frank
de Boer da tarihe geçti. Hem onlara 33. şampiyonluğu getiren sezonu, hem de bundan 1
hafta önce kupa finalinde uğradıkları bozgunu Hayatım Futbol için masaya yatırdık
Deftere tersten başlayalım. Frank de Boer dünya
futbol tarihinde teknik direktörlük kariyerinin ilk
4 sezonunda 4 şampiyonluk kazanan ilk hoca
oldu. Hollanda’da daha önce 2 teknik adam 4 kez
şampiyonluk kazanmıştı ama bu, hiçbir zaman
arka arkaya gerçekleşmemişti. Louis van Gaal 3’ü
Ajax, 1’i AZ, Rinus Michels ise tümü Ajax’la olmak
üzere 4’er şampiyonluk kazandılar. Frank de Boer
böylece gözünü, PSV ile 6 şampiyonluk kazanan
(1987, 1988, 1989, 2003, 2005 ve 2006) Guus
Hiddink’in tahtına dikti. 41 yaşındaki teknik adam
futbolculuğunda da, Ajax ile 5 lig şampiyonluğu
yaşamıştı. Ajax kulüp tarihinde ilk kez 4 yıl üst
üste şampiyon oldu. PSV bunu 1985-1989 ve
2004-2008 yılları arasında başarmıştı.
Ajax şampiyonluğa giderken % 85,9’luk başarılı
pas yüzdesi ile ligin en yüksek rakamına ulaştı.
Bu yolda 27 farklı oyuncu kullandılar. Jasper
Cillessen 14, Kenneth Vermeer 1 maç olmak üzere
33 maçın 15’inde gol yemediler. Cillessen ayrıca
% 84’lük kurtarış yüzdesiyle Eredivisie kalecileri
arasında bu dalda zirvedeydi. Defans oyuncusu
Joël Veltman, girdiği ikili mücadelelerin %71,2’sini
kazandı ve ondan yüksek yüzdeye sahip bir oyuncu
yoktu. Takım ayrıca ligin en az gol atan ve en az
mağlup olan takımıydı ve hem iç hem de dış saha
tablosunda ligin lideriydi. Bütün bunları yan yana
koyduğunuzda bir takımın o ligin şampiyonu
olması garip karşılanmamalı. Zaten Frank de Boer,
hiç maceraya girmeden son 3 sezon en iyi bildiği
şey ne ise onu uyguladı ve kazandı.
Sorumluluğun dağılımı ve Lasse Schøne
Ajax’ın Frank de Boer’la gelen ilk şampiyonluğu
sonrası kazanılan 3 şampiyonluktaki çizgisi
hep aynı. Sezon başında 5 büyük ligden birisine
gönderilen yıldızlar (bu sezon başında Eriksen,
Celtic’e transfer olan Boerrigter ve Alderweireld),
onların yerine altyapıdan monte edilen genç
oyuncular, sezonun ilk yarısında geriden takip
edilen zirve, 2. yarıdaki vites yükseltme, gol
bölgelerinde skor yükünü tek başına yüklenen
hedef bir adam yerine kadronun geneline
dağılması ve rakiplerin beklenmedik puan
kayıplarının olduğu her hafta doğru yerde maçları
kazanarak elde edilen başarı. Ajax’ın bu geçtiğimiz
3 sezonda lig şampiyonluğu kazanılırken en
golcü oyuncuları ilkinde Mounir El Hamdaoui
(13) son ikisinde Siem de Jong’tu (13 ve 12). Bu
sezon henüz son hafta oynanmamışken sağ
açık Davy Klaassen ve İzlandalı golcü Kolbeinn
Sigþórsson’un 10’ar golü var. Ajax’ın toplam 67
golünü 20 oyuncu paylaşmış durumda. Örneğin
lig ikincisi Feyenoord’da bu rakam 14, PSV’de 15’ti.
Bir diğer önemli nokta Ajax’ın dönüm noktalarında
hep kazanmasıydı. 19 Ocakt’a PSV’yi 1-0, 16
Şubat’ta Heerenveen’i 3-0, 2 Mart’ta Feyenoord’u
deplasmanda 2-1, 30 Mart’ta Twente’yi 3-0
mağlup edip 6 Nisan’da Vitesse deplasmanında da
1-1’lik beraberliği kurtarınca, 6 puanlık hiçbir maçı
kaybetmemiş oldular ve bu işlerini son derece
kolaylaştırdı.
Ajax’ın kazandığı şampiyonlukta ekstra katkı
yapan adamları unutmamak lazım ki bunların
Frank de Boer teknik adamlık kariyerinin ilk 4
sezonunda Ajax ile üst üste 4 lig şampiyonluğu
kazanarak dünya tarihinde bunu başaran ilk teknik
direktör oldu.
başında Danimarkalı Lasse Schøne geliyor. Schøne,
16 yaşında ayak bastığı Hollanda’da, Heerenveen
tarafından beğenilmeyerek 2006 yılında De
Graafschap’a gönderilmiş ve ardından orta
sıralarda mücadele eden N.E.C.’de 4 sezon forma
giymişti. 2012 Nisan’ında bedelsiz olarak Ajax’a
geldiğinde görevi; vatandaşı Christian Eriksen’i
yedeklemekti. Daha 20’lerinin başında olan
Eriksen’in 1 sezon sonra ayrılacağını hesaplayan (ki
doğru bir plan olduğu ortaya çıktı) De Boer belki
de Schøne’yi çok uzun soluklu düşünmüyordu.
Zaten Eriksen’in kadroda olduğu maçlarda onu
defansif orta saha oyuncusu olarak, vatandaşı
Christian Poulsen’in o görevi aldığı maçlarda da
sağda kullanıyordu ve Schøne görev aldığı her
pozisyonun hakkını verince, bu sezon Eriksen’in
Eriksen’in Tottenham’a gidişiyle forvet arkasında
formayı kapan Schone attığı 9 gol ve yaptığı 7 asistle
şampiyonlukta büyük pay sahibi oldu.
Tottenham’ın yolunu tutmasıyla ödülünü aldı
ve forvet arkasındaki serbest rolüne yerleşti. Bu
sezon 9 gol ve 7 asistle, kadronun gole en fazla
katkı yapan futbolcusu oldu.
Hayal kırıklıkları
Amsterdamlılar şampiyonluğa giderken ümit
bağladıkları futbolcuların kötü performanslarıyla
da baş etmek zorunda kaldılar. Eriksen’in yaptığı
etkinin benzeri bir beklentiyle aynı yaştayken
transfer edilen Viktor Fischer ve Barcelona’dan
kiralanan Bojan Krkic hücum hattına beklenen
katkıyı yapamazken (Ajax onun kiralama
sözleşmesini uzatırsa çok büyük sürpriz olur),
Siem de Jong da 2. yarının önemli bir bölümünü
sakatlıklarla boğuşarak geçirdi. Nitekim bu yüzden,
2014’teki Avrupa Ligi macerası erken bitti ve Red
Bull Salzburg’a her 2 maçta da bozguna uğrayarak
mağlup oldular. De Boer’un ismi hem Barcelona
hem de Tottenham Hotspur koltukları için geçiyor.
Kendisi “Henüz burada işim bitmedi” dese de artık
onu tatmin edecek tek şey Avrupa’daki başarı
istikrarı, zira takımı son 4 sezondur grubunda
üçüncü olup Avrupa Ligi’nde yoluna devam ediyor,
ama orada da son 16’dan öteye geçemediler.
Ron Jans ve PEC Zwolle
Ajax geçtiğimiz pazar günü şampiyonluğunu ilan
etti ama bana bu sezon Hollanda Kupası mı, yoksa
Hollanda Ligi’mi daha anlamlıydı diye sorsanız
hiç düşünmeden ilki derim. Şampiyon Ajax, 20
Nisan günü De Kuip’ta öyle bir bozguna uğradı
ki, Zwolle’nın 5-1 kazanarak kupayı kaldırdığı maç
bütün hafta boyunca, zaten Ajax’ın avucunun
içinde olan şampiyonluktan daha fazla konuşuldu.
Hollanda’nın en pozitif futbol oynatan teknik
adamlarından olan, ama bir türlü kendisine
“Kupa sahibi hoca” sıfatını kazandıracak hamleyi
yapamayan Ron Jans, 2002’de Groningen’in başına
geçişiyle 12 yıldır kovaladığı mükafatına sonunda
ulaştı. Kadrosunun toplam değeri 9 milyon euro
Zwolle, Ajax’ı kupada 5-1 mağlup edip zafere
ulaşırken, teknik direktör Ron Jans da nihayet “Kupa
sahibi hoca” sıfatını kazanıyordu.
olan Zwolle, final maçında, hem de Ricardo van
Rhijn’ın harika golüyle daha 2. dakika oynanırken
1-0 mağlup duruma düşmesine rağmen, geride
kalan 88 dakikada Ajax’ı sahadan tek kelime ile
sildi. Zwolle sezona da çok iyi başlamış ve ilk 6
hafta sonunda liderliği ele geçirmişti, ama kalibre
olarak, ligin devleriyle baş edemeyen kadroları
sebebiyle ağırlığı kupaya verdiler. Amaçlarına
da ulaştılar. Sadece 9 ay önce, 120 bin nüfuslu
Zwolle şehrinin takımının başına gelen Jans, çok
değil 2 sezon önce Jupiler League’de mücadele
eden kulübü Avrupa Ligi’ne taşımış oldu. Kupaya
gelecek sezon play-off turundan katılacaklar.
Son 4 sezonun asansör takımı Willem II, Jupiler
League’de şampiyon olarak Eredivisie’ye döndü.
Kalan 2 kontenjanı, 10 takımın katılacağı bir playoff belirleyecek. Eredivisie’den, lige veda edecek
takım ve bu play-off’a girecek 2 takım ise bu
hafta sonu belli oluyor. RKC Waalwijk, büyük bir
sürpriz olmazsa play-off’un ilk takımı. Roda JC
ve N.E.C.’den birisi bu hafta sonu Jupiler League’e
düşerken, diğeri play-off’ta son şansını kullanacak.
Eredivisie’nin gol krallığı için, 26 golle, en yakın
rakibi Graziano Pelle’nin 4 gol önünde olan Alfreð
Finnbogason büyük bir avantaj sahibi.
Sercan Ergün
Futbol Yönetimi
HF128
PARAYLA SAADET OLUR MU?
Futbol gün geçtikçe ticari kaygılara yenik düşen ve sahip olduğu kimlikten uzaklaşan
bir görüntüye, bir oyundan çok para karşılığı yapılan bir aktiviteye dönüştü. Özellikle
90’lı yıllardan itibaren endüstriyelleşen futbol, beraberinde de bu pastadan pay
almak isteyen figürler üretti; kulüp sahipleri
Stadyumların ve tesislerin fiziksel şartlarının
iyileşmesine paralel olarak sahada oynanan
oyunun kalitesi de arttı. Buna ek olarak futbolcu
ücretlerinde de büyük artışlar gözlenirken Serie
A gibi ligler futbolun büyük yıldızlarının akınına
uğradı. İngiltere ise futbolun evrimi hususunda
baş aktör oldu. Premier League kurumsallaşma
ve endüstriyelleşmenin en bariz örneği olarak
karşımıza çıkarken sponsorların kulüplere verdiği
maddi destek ile beraber etkinlikleri de artmış
oldu. Forma göğüs reklamları, stadyumlara verilen
isim sponsorlukları hatta takımların isimlerinin bile
değiştiği (son dönemde RedBull Leipzig, RedBull
Salzburg gibi örnekler) bir endüstriyel futbol çağı
başladı. Her ne kadar FIFA ve UEFA gibi futbolun
en üst düzey karar organlarının asıl amaçlarının
oyunu geliştirmek olduğunu söyleseler de
yaşananlar aksini iddia eder nitelikte.
Bu ve benzeri sebeplerden dolayı kulüp sahibi
olmak bir prestij meselesinden çok artık bir kazanç
kapısı haline geldi. Premier League son yıllarda
Arap ve Uzakdoğu sermayesini kendine çekerken
(Şeyh Mansur, Vincent Tan) ligin parasal değeri
de aynı oranda arttı. Özellikle yapılan yayın geliri
anlaşmaları takımlara diğer liglere oranla büyük
mali güç sağladı. Rusya’da ise durum biraz daha
farklı seyretti. Putin sonrası dönemde devlet
eliyle zenginleştirilen oligarklar kulüplere başkan
olmaya ve yüksek bonservis ücretleriyle dünya
yıldızlarını kadrolarına katmaya başladılar. Ligin
marka değeri ve izlenme oranı artarken Rusya
(büyük oranda maddi anlamda) bir cazibe merkezi
haline geldi. Buna, Rusya Ligi’nin tüm Avrupa
ile aynı takvim süresinde oynanması için yapılan
düzenlemeler de eklenince Rusya, Avrupa’nın elit
liglerinden biri olma yarışına girdi. CSKA, Spartak
gibi köklü başkent ekipleri bir kenara bırakıldığında
Gazprom’un mali destek verdiği Zenit ve
Dağıstanlı milyarder Süleyman Kerimov’un
yatırımları ile adını duyuran Anzhi gibi ekipler ses
getirmeye başladı.
Kerimov’un Anzhi’si
Rusya’nın en büyük potas üreticisi olan Uralkali’nin
sahini Kerimov Anzhi’yi, 2011 yılında satın aldı.
Kerimov kış transfer döneminde Roberto Carlos,
Jucilei ve Boussoufa gibi oyuncuları kadrosuna
katarak işe başladı. Yaz aylarında Dzsudzsak,
Zhirkov ve Kamerunlu yıldız Samuel Eto’o’yu
yüksek bonservis bedelleri ödeyerek takıma dahil
eden iş adamı, aynı zamanda ödediği yıllık ücretle
de Eto’o’yu dünyanın en çok kazanan futbolcusu
yapmıştı. 2012 yılının Şubat ayında deneyimli
Hollandalı teknik adam Guus Hiddink takımın
başına geldiğinde elinde yıldız oyunculardan
oluşan bir kadro vardı. Ne var ki bu peri masalı
çok kısa sürdü. Hiddink 18 aylık teknik adamlık
görevinden 2013 yılının Temmuz ayında istifa
ederken yerine gelen yardımcısı Meulensteen’in
görevi de sadece 16 gün sürdü. Kerimov’un
yatırımlarını, bir anda çekmesiyle bütün yıldız
oyuncular satışa çıkarıldı, UEFA Avrupa Ligi’nde
kupa hedefleyen Anzhi bir anda Rusya Ligi’nde
dibe vurmuş ve kümede kalmaya oynayan bir
ekip haline gelmişti. Daha iki sezon önce 50
milyon euronun üzerinde bir bedelle takıma
katılan Zhirkov, Denisov ve Kokorin gibi Rus milli
takımında da oynayan oyuncular açıklanmayan
bir bedelle, paket halinde Dinamo Moskova’nın
yolunu tutarken yabancılık çekmeyeceklerdi zira
takım zaten antrenmanlarını başkentte yapıyordu.
Devlet eliyle zenginleşmiş bir figür olan Kerimov
futbol sahnesini pek de iyi izler bırakmadan terk
etmiş oldu.
Dağıstanlı milyarder Kerimov’un yatırımlarıyla
kısa sürede yıldızlar topluluğuna dönüşen Anzhi,
yatırım geri çekilince Rusya’da küme düşme
hattında mücadele eden bir ekip halini aldı.
QPR’da da aşı tutmadı
İş adamlarının futbola olan yatırımlarına
değiniyorsak, İngiltere semalarına doğru gidip QPR
örneğine de göz atmak gerek. Ağustos 2007’de
Formula 1 sermayedarları Briatore ve Ecclestone
tarafından satın alınan Kuzey Londra ekibi,
komşuları Fulham ve Chelsea ile rekabete girdi.
Hintli çelik milyarderi Mittal’in de hissedarlarından
biri olduğu kulüp 2012/13 sezonu öncesi yaptığı
Loic Remy, Mbia, Granero ve Samba transferlerine
ve Harry Redknapp gibi tecrübeli bir hocaya sahip
olmasına rağmen istenilen başarı gelmedi ve
Championship’e düşüldü. Anzhi örneğinden farklı
olarak QPR’ın ‘’Çok yıldız transferi başarı anlamına
gelmez’’ sloganına daha uygun olduğunu
söylememiz doğru olacaktır.
Malaga’ya Doha darbesi
Yakın tarihten bir başka acı örnekse Malaga.
Ekonomik sorunlar nedeniyle bir yatırımcı
Büyük yatırımlar İngiltere’de de karşılığını
bulmadı ve QPR geçtiğimiz sezon yıldız
isimlerine rağmen Premier League’e veda etti.
arayışına giren başkan Sanz’in imdadına Katarlı
bir iş adamı yetişti. Dohalı Şeyh Abdullah El
Thani’nin kulübü satın almasıyla Malaga yeni bir
döneme giriyordu. Yapılan transferlerden daha çok
Manuel Pellegrini’nin takımın başına getirilmesi
Malaga açısından önemliydi. İlk sezonunda La
Liga’yı 11.sırada bitiren takım takip eden sezonda
Toulalan, Van Nistelrooy ve Cazorla gibi yıldızların
yanında veteran Demichelis ve Joaquin gibi
oyuncularla ligde fırtına gibi esti ve sezonu 4.
sırada bitirerek tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi
vizesi aldı. Saviola ve Santa Cruz gibi, birçokları
tarafından artık bitmiş olarak nitelendirilen
oyunculardan maksimum verim alan Pellegrini,
Endülüs ekibini çeyrek finale taşırken son dakikada
ofsayttan yediği golle olası bir yarı finalden uzak
kalıyordu. Ancak El Tani’nin hevesi geçip kulüpten
yatırımını alması Malaga’da deprem yarattı. Öyle ki
2012/13 sezonunda takım ligi 6.sırada bitirmesine
karşın UEFA tarafından borçları sebebiyle önce
dört yıl Avrupa kupalarından men cezası alan
takım, CAS’a taşıdığı davada cezasını ancak bir
yıla indirebiliyordu. Bu sezon ligin ilk yarısı sona
erdiğinde düşme tehlikesi yaşayan takım, son
haftalarına girilen ligde nispeten daha iyi bir
konumda.
Peki Ya Türkiye?
Tüm dünyayı kasıp kavuran patronların futbola
olan düşkünlüğü bir zamanlar Türkiye’yi de
sarmıştı. Tıpkı dışardaki örnekleri gibi bu
topraklarda da bu sevda ortaya parlak sonuçlar
çıkartmadı. Öyle ki yakın tarihimizin en isimli
kadrolarından birini Uzan Grubu finansörlüğünde
kuran İstanbulspor, kendisine verilen mali destek
çekilince tepetaklak olmaktan kaçamadı. Şu an
3.ligde mücadele eden köklü İstanbul ekibi o
günleri özlemle anıyor.
Ekonomik zorluklar nedeniyle bir dönem kapanma
noktasına kadar gelen ve Adanalıların büyük
mücadeleleriyle ayakta kalan Adanaspor’un ise
İstanbulspor’dan biraz daha şanslı olduğunu
söyleyebiliriz. Siyasal ortamın futboldan ne yazık
ki bağımsız düşünülemediği bu coğrafyada bu
tarz örneklere çok sık rastlıyoruz. Bu kulüplere Siirt
Jet Pa deneyimini de ekleyebiliriz ki Sergen Yalçın
transferiyle Türk spor kamuyounun dikkatlerini
bir anda üzerine çeken Güneydoğu ekibi o
şaşalı günlerinden çok uzakta, Türkiye liglerinin
Geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final
oynayan Malaga bu sezon ekonomik sıkıntılardan
dolayı UEFA tarafından organizasyonlardan men
edilerek büyük şok yaşadı.
alt kademelerinde mücadelesini sürdürüyor.
Antrenmanlarını İstanbul’da yapan, iç saha
maçlarını ise Siirt’te oynayan takım şu sıralar
Rusya Ligi’ne veda etmek için gün sayan Anzhi ile
oldukça benzeşiyor.
Kıssadan hisse; elde ettikleri gelirlerin kaynağı
şüpheli, maç günü gelirleri veya ürün satışından
daha çok sponsorluk adı altında yapılan yüksek
miktardaki para akışları ile oluşturulan kırılgan
mali yapılar tüm bu örneklerin ortak noktası
olarak karşımıza çıkıyor. Platini’nin ısrarla üzerinde
durduğu ve hayata geçirdiği Finansal Fair Play
mekanizmalarının varlığına rağmen kulüpler
Manchester City örneğinde olduğu gibi stadın isim
hakkını kulübün sahibine ait bir havayoluna 10
yıllığına 150 milyon sterlin gibi bir bedelle satarak
kendine bir çeşit arka kapı yaratabiliyor. Ada’nın
son 10 yılına damga veren Rus oligark Roman
Abramovich gibi isimler ise Malaga örneğinden
ders almışa benziyor zira bu yaz yaptıkları 150
milyon euronun üzerindeki harcamayı önümüzdeki
transfer sezonunda yapmayacaklardır. Monaco
gibi tüm Ligue 1 takımlarının tepkisini çeken
vergi muafiyetine sahip kulüpler de tüm bunların
ışığında mali disiplinini sağlamak zorunda.
Ülkemizde ise Isaksson, Scarione ve Babel
transferleriyle ses getiren Avrupa kupaları
hedefindeki Kasımpaşa’nın mali tablosunun
gelecek sezon ne olacağı da muallakta. Avrupa’nın
yaşadığı ve hayatın her alanını derinden etkileyen
ekonomik krizin futbola olan etkilerini daha yoğun
hissedeceğimiz günler yaklaşırken kulüpler daha
dikkatli olmak zorunda.
Fatih Demireli
Almanya HF128
HERMANN’A iHANET EDENLER
Yapılan yatırımlar, değişen teknik adamlar, gelen yeni futbolcular hiçbiri Hamburg’u
ayağa kaldıramadı. Almanların köklü ekibi ağır ağır Bundesliga’ya veda etmeye
hazırlanıyor. Taraftarlar ise geçtiğimiz Şubat ayında vefat eden ve kulüple
özdeşleşmiş malzemeci Hermann Rieger için “İyi ki bu günler görmedi” diyor
Bazı kulüpler vardır ki müzelerinde muhteşem
kupalar, mazilerinde şanlı galibiyetler ve
geçmişlerinde müthiş futbolcular olsa da,
taraftarların gözünde efsaneler başka isimler
olmuştur. Kulüplerin emekçileridir ön planda
tuttukları ve efsane haline getirdikleri. Beşiktaş’ta
malzemeci Süreya öyle bir isim, Galatasaray’da
merhum Özcimbomlu Sezgin’dir mesela.
Fenerbahçe’nin sayısız yıldızı olsa da Lefter’e
olan sevgi her zaman farklıydı. Almanya’da da
durum pek farklı değil; Borussia Mönchengladbach
tribünleri davulcu Manolo’yu unutmamıştır,
halen anılır asıl ismi Ethem Özerenler olan tribün
emekçisi. Hamburg’da en büyük sevgi, en yüce
saygı Hermann Rieger’e ait olmuştur her zaman.
26 yıl boyunca Hamburg’un masörüydü ve öyle
efsane bir hale gelmiştir ki, kulüp Rieger‘in
ölümünden sonra gıyabında jübile maçı düzenledi.
Ölümünden sonraki ilk Bundesliga maçında saygı
duruşu yapıldı, Hamburg, Dortmund maçına
siyah bantla çıktı ve taraftar müthiş koreografi
hazırlamıştı.
Hermann Rieger’in adı bugünlerde yine çok anılır
oldu. Televizyon kanalları geçtiğimiz günlerde
gözü yaşlı bir Hamburg taraftarını gösterdi. Yerel
bir kanal ise o yaşlı taraftarı bulup konuştu.
“Sevindiğim tek bir şey var, o da Hermann’ın
bunları görmemesi ve olanları yaşamaması.“ O
taraftarın bahsini ettiği şey, Hamburg’un yaşadığı
düşüşün bu sezon neredeyse umutsuz küme
mücadelesi ile zirvelenmesiydi. Matematiksel
olarak Hamburg’un ligde kalma şansı pekâla
devam ediyor ancak yıllardır kendi fikrine göre
şampiyonluğa oynaması gereken bir takımın üç
yıldır küme düşmemeye oynaması ve bu sezon
artık iyice dibe vurması durumun vahametini
ortaya koyuyor.
Çok değil üç yıl önce Bayern Münih Başkanı Uli
Hoeness “Bizim en büyük rakibimiz aslında
Hamburg ama farkında değiller“ demişti. Hoeness
haklıydı oysa. Şehir ve taraftar potansiyeli olarak
belki de Bayern’in en çok canını acıtabilecek
camia Hamburg olabilirdi ama aynı Hamburg
başarılı olmamak için elinden geleni yaptı ve
istikrarsızlığı istikrar haline getirdi son yıllarda.
Mirko Slomka’nın Hamburg’un son 4 yılda 10.
teknik direktörü oluşu Hamburg’daki sorunları
ortaya seriyor; Oliver Kreuzer’in aynı dönem içinde
dördüncü sportif direktör olması da… Her yeni
teknik direktör ve her yeni sportif direktör yeni bir
fikirle geldi Hamburg’a ama hiç biri uzun vadeli
fikirlerini yaşatamadı.
Arnesen de çare olamadı
Bu istikrarsızlığı özetleyen figürün Frank
Arnesen’in olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.
Danimarkalı Sportif Direktör, Chelsea’den
Hamburg’a geldiğinde kamuoyu büyük bir atılım
beklemişti kendisinden, keza Arnesen hem
Hollanda’da, hem de İngiltere’de bu atılımları
gerçekleştirmiş ve piyasada gözde bir isim haline
gelmişti. Ancak Hamburg’da “Acaba doğru isim
mi?“ sorularıyla çok erken karşı karşıya kaldı.
Transfer politikası Chelsea altyapısından sayısız
oyuncuyu kiralamak olan Arnesen, takımın asıl
sorunlarına hiç bir zaman çare bulamamıştı.
Bir televizyon kanalı yorumcusu olduğu için
devamlı Almanya dışına çıkan Arnesen kendi
Taraftar potansiyeli oldukça iyi olan Hamburg bunu
bir türlü avantaja çevirmeyi başaramadı.
sonunu hızlandırmıştı. Arnesen gidince camia
derin bir nefes almış, ancak sonrasında başlayan
tiyatro bugünlerin başlangıcını sahnelemişti.
Hamburg yeni bir sportif direktör arıyordu, ancak
kulübün etkin denetleme kurulu Hamburg’un
ünlü bir oteline çağırdığı adayları, öğrenci seçme
sınavındaymış gibi deniyordu. İçerideki köstebekler
her hareketi basına bildiriyor ve adayların tüm
projelerini birer birer anlatıyordu. Tam bir komedi
sahneleniyordu.
Birçok transfer ama kurulamayan
bir takım Bugün doğru bir projeyle Köln’ü Bundesliga’ya
taşıyan sportif direktör Jörg Schmadtke o
Sportif direktörlük görevine büyük umutlarla getirilen
Arnesen sorunlara çözüm olamadı. Kimilerine göre tek
yaptığı eski takımı Chelsea altyapısından Hamburg’a
oyuncu kiralamaktı.
günlerde adaylardan biriydi Hamburg için. Ancak
eski futbolcu daha “casting“ sırasında sinirlenip,
devam etmeme kararı almıştı. “Yarışmayı“
kazanan Oliver Kreuzer oldu, oysa tüm adayların
içinde en az şans verilen isim oydu. Bir dönem
Avusturya ve İsviçre’de çalışan Kreuzer, Bundesliga
2 kulübü Karlsruhe’de de mütevazı şartlarla işlerini
yürütüyordu. Büyük düşünen Hamburg’u bugüne
kadar büyük düşünemeyen Kreuzer mi ileriye
taşıyacaktı? Taraftarın tepkisine karşın Kreuzer işe
çabuk koyuldu, ancak görevi hiç de kolay değildi.
Arnesen’in şişirdiği kadroyu küçültmek zorundaydı
ama aynı zamanda takımı güçlendirmesi
gerekiyordu. Hamburg “Feda“ dese de, transfer
yapmak zorundaydı ama bugünün görüntüsü
de gösteriyor ki Hamburg birçok oyuncu transfer
etti ama bir takım kuramadı. Rene Adler, Marcell
Jansen, Rafael van der Vaart, Hakan Çalhanoğlu ve
diğerleri… Görünürde Hamburg’un iyi bir oyuncu
portföyü var ancak bu sezon Thorsten Fink de,
143 gün görevde kalan Bert van Marwijk da ve
Almanya’nın gözde teknik direktörlerinden Mirko
Slomka da çözümü bulamadı. Yıllardır yeniden
yapılanan Hamburg belli ki yeni sezonda da
yeniden yapılanacak, ancak bu sefer bunu hangi
ligde yapacağı meçhul.
Ekonomik anlamda da kriz var
Ancak bilinen bir şey var ki hangi ligde olursa
olsun bu yeni yapılanma hiç olmadığı kadar zor
olacak. Her yeni sportif direktör, teknik direktör ve
transfer ataklarıyla biraz daha maddi zorlukların
içine giren Hamburg, bu alanda da dibe vurmuş
durumda. Hamburg, kulüp tarihinde ilk kez
Bundesliga yönetiminin yaptırımı ile karşı karşıya
kaldı. Kulüp sadece bazı şartlara uyduğu takdirde
yeni sezonda Bundesliga’da devam edebilecek.
İki haneli bir transfer geliri bekleyen Bundesliga
yönetimi aksi durumda Hamburg’u, sportif açıdan
ligde kalsa bile bir alt kümeye düşürebilir veya
puanını silebilir. Bu senaryo çok beklenmese de,
tehlike çanları ciddi anlamda çalıyor.
Şimdilerde bir dönüm noktasında olan Hamburg,
kulübe birçok kez maddi yardımda bulunan KlausMichael Kühne’den yine elini cebine atmasını bekliyor.
Dönüm noktası…
Kulüp yönetimin en büyük umudu ise KlausMichael Kühne. 70 yaşına dayanan iş adamı
Hamburg’a maddi anlamda birçok kez yardımcı
olmuş ve yeni sezon itibariyle de daha fazla yardım
etmek için hazırlanıyor. Ancak Kühne’nin bunun
için kulüp yönetiminde etkili olma şartını koyması
ve tüzüğü değiştirmek istemesi işleri karışık
hale getiriyor. Rafael van der Vaart transferinde
etkili olan ve Hollandalı yıldızın bonservisini
büyük ölçüde kendi cebinden ödeyen Kühne, yeni
yıldızların da sözünü veriyor. Sportif direktör Oliver
Kreuzer ise Hakan Çalhanoğlu’nun etrafında daha
genç bir takım kurmanın planlarını yapıyor. En
mantıklısı bu olsa da taraftar ve denetleme kurulu
Kühne’ye göz kırpıyor.
Hamburg artık bir dönüm noktasında; küme
düşmesi durumunda belki de uzun süreliğine
geriye dönmemeye varabilecek bir buhranın içine
girilebilir. Ancak ligde kalınsa bile yine buhranın
içinde olması kuvvetle ihtimal. Ve aslında tek
gerçek o yaşlı taraftarın dedikleri; “İyi ki bunları
Hermann görmüyor…“
Download

HF128 - Hayatım Futbol