BİR AHLAKÎ YOZLAŞMA ANAFORU SÛ‐İ ZAN Prof. Dr. Abdulhakim YÜCE1 Günümüzün en yaygın uygulamalardan birisi şüphesiz 'algı oluşturma'dır. Fert, gurup hatta devletlerin, hedef kitlelerini ikna etmek ve kendi bakış açılarından dünyaya bakmalarını sağlamak için müracaat ettikleri yöntemlerden birisi olan algı oluşturmanın, uygulayıcılar açısından bazı faydaları olsa da, uygun, ölçülü ve sağlıklı yollarla yani meşru bir şekilde yapılmadığında ciddi toplumsal problemlere de sebep olabildiği tartışmasızdır. Bu toplumsal problemlerden birisi de, en büyük ahlakî zafiyetlerden sayılan, başka birçok yanlış düşünce ve davranışa kapı aralayan ve neticede kişiyi tam bir ahlakî yozlaşma anaforuna düşüren sû‐i zandır. Zan, kesin delillere dayanmadan, kulaktan dolma bilgilerle bir kimse hakkında yersiz ithamlarda bulunmak anlamına gelir. Kulaktan dolma bilgiler de bulunmadığı halde, birisi hakkında ithamda bulunmak ise hem yalan, hem iftiradır. Biz, sadece söylentilere dayanarak ve niyet okuyarak bir kişi veya topluluk hakkında hüküm verme veya onlar hakkında öyle düşünme anlamındaki zan üzerinde durmak istiyoruz. Bilindiği gibi Din, inanç, amel ve ahlak sacayağına oturmaktadır. Öncelikle inanılması gerekenlere inanmalı (iman), ardından da bu imanı güçlendirmek ve korumak için amel (ibadet) etmelidir. Bu ikisinin sonucu ve meyvesi ise, Allah‐insan ve diğer varlıklar (eşya) arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlaklı yaşamadır. Öyle ise, 'dinin asıl amacı kişiyi ahlaklı kılmaktır' demek mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber (sas) de "ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" 2 buyurarak bu gerçeğe parmak basmış ve peygamberlik müessesesinin kuruluş gayesinin güzel ahlakı yani Allah‐insan‐eşya arasında en uygun ve sağlıklı ilişkileri kurmak olduğunu belirtmiştir. Ayetlerde geçen, "namaz insanı her türlü kötülükten alıkoyar." (Ankebut Sûresi, 29/45) "Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Umulur ki, takvâya erersiniz." (Bakara Sûresi, 2/183) "Onların mallarından zekât al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın." (Tevbe Sûresi, 9/103) gibi ayetlerden, ibadetten kastın insanı kâmil ahlak sahibi yapmak olduğu anlaşılmaktadır. Dinin vazettiği ahlakî prensipler insan fıtratına uygundur, dolayısıyla evrensel ahlak prensipleridir. Bu prensiplerin emredilenleri yani iyi olanları her yerde iyi, yasaklananları yani kötü olanları da her yerde kötüdür. İşte her yerde kötü olan dolayısıyla yasaklanan, haram ve kul hakkına tecavüz olan davranışlardan biri de sû‐i zandır. 1
2
YYÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. Muvatta, Hüsnü'l‐Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381. 1 Cenab‐ı Hak genel olarak zan hakkında şöyle buyuruyor: ِ ِ ِ ‫ﻳﺎ أَﻳـﱡﻬﺎ اﻟﱠ ِﺬﻳﻦ آﻣﻨُﻮا‬
ِ
‫ﻀﺎ‬
ً ‫ﻀ ُﻜ ْﻢ ﺑَـ ْﻌ‬
ُ ‫ﺐ ﺑَـ ْﻌ‬
َ ‫اﺟﺘَﻨﺒُﻮا َﻛﺜ ًﲑا ﻣ َﻦ اﻟﻈﱠ ﱢﻦ إِ ﱠن ﺑَـ ْﻌ‬
ْ َ َ
َ َ
ْ َ‫ﺾ اﻟﻈﱠ ﱢﻦ إ ْﰒٌ َوﻻَ َﲡَ ﱠﺴ ُﺴﻮا َوﻻَ ﻳَـ ْﻐﺘ‬
"Ey iman edenler! Zandan çokça sakının! Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin!..." (Hucurat Sûresi, 49/12) Bu ayet‐i Kerimeyi tefsir mahiyetinde Buhari ve Müslim'de rivayet edilen bir hadislerinde Efendimiz (sas) de şöyle buyuruyor: ِ ِ ْ ‫إِﻳﱠﺎ ُﻛﻢ واﻟﻈﱠ ﱠﻦ ﻓَِﺈ ﱠن اﻟﻈﱠ ﱠﻦ أَ ْﻛ َﺬب‬
‫ﻀﻮا‬
ُ ‫ﺎﺳ ُﺪوا َوَﻻ ﺗَ َﺪاﺑَـ ُﺮوا َوَﻻ ﺗَـﺒَﺎ َﻏ‬
ُ
َ َ‫اﳊَﺪﻳﺚ َوَﻻ َﲢَ ﱠﺴ ُﺴﻮا َوَﻻ َﲡَ ﱠﺴ ُﺴﻮا َوَﻻ َﲢ‬
َْ
ِ ِ‫ِ ﱠ‬
‫ﺧﻮاﻧًﺎ‬
َ ْ ‫َوُﻛﻮﻧُﻮا ﻋﺒَ َﺎد اﻟﻠﻪ إ‬
"Zandan sakının. Çünkü zan, (hatıra gelen) sözlerin en yalanıdır. Başkalarının konuştuklarını (gizlice ve kötü niyetle) dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun."3 Zikredilen ayet ve hadiste geçen zan kelimesi, kesin delil olmamasına rağmen elde edilen bilgiyi kabullenmek ve ona göre amel etmek anlamına gelmektedir ki buna İslam kültüründe sû‐i zan denir. Sözlerin En Yalanı Ayet ve hadislerde sû‐i zannın haram olan ahlakî bir zaaf olduğuna işaret edildikten sonra sebep olabileceği diğer ahlakî zaaflara da dikkat çekilmiştir. Ama öncelikle sû‐i zannın 'sözlerin en yalanı' olduğuna değinmek lazım. Bu ifade sû‐i zannın yalandan daha ağır bir günah olduğuna işaret ettiği gibi, kişinin bu meseleyi kendisiyle konuşmasının yani hayallerine onu misafir etmesinin (hatırına getirmesinin) de uygun olmadığını ifade etmektedir. Zira yalan söylenen söz sadece bir sözdür ve ağırlığına göre tahribatı bulunmaktadır. Ancak zannın hayalde çoğaltılıp abartılması ve neticede, şeytanın vesvesesiyle, komplo teorilerine varacak hale gelmesi muhtemeldir. Onun için de sû‐i zan sözlerin en yalanıdır ve bir konuda yalan söylemekten daha kötü ve tahripkârdır. Gıybet Birisi hakkında sû‐i zanda bulunup sözlerin en yalanını irtikâp eden kimsenin işleyeceği ilk günah gıybettir. Doğru bile olsa, Hz. Peygamber'in ifadesiyle "kişinin her duyduğunu söylemesi ona yalan ve günah olarak yeter"4 iken, yalan ve kulaktan dolma söylentilerle başkasını çekiştirmek daha büyük bir günahtır ve ahlakî bir zafiyet olan gıybettir; hatta ondan da öte iftiradır. Maalesef toplum olarak basın ve sosyal medyada duyduklarımızla birçok kişiyi karalamanın bizi yuvarlayacağı ahlaksızlık anaforunun farkında değiliz ve o baldan tatlı 3
4
Buharî, Edep, 57. Müslim, Mukaddime, 5. 2 görünen zehiri her gün içmekte yani gıybet etmekteyiz ve iftirada bulunmaktayız. Zira tıpkı gıybet gibi, sû‐i zan da tatlı bir zehirdir ve Şeytan onu süsleyerek sunar. Şu ayet bu gerçeğe parmak basmaktadır: ِ
ِ
ِ
‫ﻚ ِﰲ ﻗُـﻠُﻮﺑِ ُﻜ ْﻢ َوﻇَﻨَـْﻨﺘُ ْﻢ ﻇَ ﱠﻦ اﻟ ﱠﺴ ْﻮِء‬
ُ ‫ﺐ اﻟﱠﺮ ُﺳ‬
َ ‫ﻮل َواﻟْ ُﻤ ْﺆِﻣﻨُﻮ َن إِ َﱃ أ َْﻫﻠﻴ ِﻬ ْﻢ أَﺑَ ًﺪا َوُزﻳﱢ َﻦ َذﻟ‬
َ ‫ﺑَ ْﻞ ﻇَﻨَـْﻨﺘُ ْﻢ أَ ْن ﻟَ ْﻦ ﻳَـْﻨـ َﻘﻠ‬
‫َوُﻛْﻨﺘُ ْﻢ ﻗَـ ْﻮًﻣﺎ ﺑُ ًﻮرا‬
"Aslında siz Peygamberin ve müminlerin ailelerine artık geri dönemeyeceklerini zannettiniz. Bu zan, gönüllerinizde allanıp pullandı ve yerleşti. Kötü zanlara düştünüz ve helâki hak etmiş kimseler oldunuz." (Fetih Sûresi, 48/12) Gizli Halleri Araştırma Sû‐i zanda bulunan kişi maalesef gıybet etmekle yetinmez; yine ahlakî bir yozlaşma olan 'muhatabının gizli hallerini araştırmaya' başlar. Günün teknolojisi dâhil her vasıtaya müracaat ederek onun mahremine girmeye, ona ait eski defterleri açmaya, onun hakkında bilgi toplamaya… koyulur. Şayet sû‐i zanda bulunan kişi halk arasında itibarı olan bir şahıs ise, yalancı çıkmamak için o zannını kulaktan dolma dedikodular, oluşturulmuş sahte belgeler, kurgulanmış fiiller, yalanlar, iftiralar vb. ile doğrulamaya çalışır. İşte menfi anlamdaki algı operasyonları da tam burada devreye girer ve fonksiyonlarını eda eder. Neticede insanın manevî dünyasının bütünüyle harap olacağını buyurur Cenab‐ı Hak: ِ ِ َ َ‫وﻻَ ﺗَـ ْﻘﻒ ﻣﺎ ﻟَﻴﺲ ﻟ‬
ً‫ﻚ َﻛﺎ َن َﻋْﻨﻪُ َﻣ ْﺴﺌُﻮﻻ‬
َ ِ‫ﺼَﺮ َواﻟْ ُﻔ َﺆ َاد ُﻛ ﱡﻞ أُوﻟَﺌ‬
َ َ‫ﻚ ﺑِﻪ ﻋ ْﻠ ٌﻢ إِ ﱠن اﻟ ﱠﺴ ْﻤ َﻊ َواﻟْﺒ‬
َ
َ ْ َ ُ
"Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir." (İsra Sûresi, 17/36) Bu arada, hadiste belirtildiği gibi, muhatabına karşı ciddi bir kibir içine girer. Zira, 'hedef kitlenin onu kendi istediği gibi algılamaları, onun daha üstün/başarılı olduğuna inanmalarıyla doğru orantılıdır', diye düşünür ve bu sâikle muhatabına üstten bakar. Rekabet ve Hased İmam Müslim'in rivayet ettiği hadiste Efendimiz (sas), müminlerin kendi aralarında 'tenafüste' bulunmamasını da emretmektedir. Her ne kadar 'hayırda yarışma' anlamında tenafüsün müsbet bir anlamı varsa da, burada dikkat çekilen husus, bazı haksız uygulamalara da müracaat ederek bir konuda kıyasıya rekabetin yanlışlığı ve bunun sû‐i zannın bir meyvesi olduğudur. Hadiste dikkat çekilen ve sû‐i zan, tecessüs ve kibre eşlik eden diğer bir ahlakî zafiyet de hasettir. Fahruddin Razî'ye göre Şeytanı şeytan yapan duygu olan hased, yedi başlı bir canavardır ve adeta bütün kötülüklerin kaynağıdır.5 Hasedle alakalı sadece bir iki hadis‐i şerif nakletmek vahametini tesbit adına yeterlidir: 5
Razî, Tefsir, I/214. 3 ِ ْ ‫اﳊﺴ َﺪ ﻳﺄْ ُﻛﻞ‬
ِ ْ ‫إِﻳﱠﺎ ُﻛﻢ و‬
‫ﺐ‬
ْ ‫ﱠﺎر‬
ُ ‫اﳊَ َﺴﻨَﺎت َﻛ َﻤﺎ ﺗَﺄْ ُﻛ ُﻞ اﻟﻨ‬
َْ
َ َ‫اﳊَﻄ‬
ُ َ َ َْ ‫اﳊَ َﺴ َﺪ ﻓَﺈ ﱠن‬
"Sizi hasedden sakınmaya çağırıyorum. Zira hased, ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi, kişinin amellerini yiyip bitirir."6 ِ ‫َﻻ َﳚﺘَ ِﻤﻌ‬
ِ ‫ﺎن ِﰲ ﻗَـ ْﻠ‬
ِْ ‫ﺐ َﻋْﺒ ٍﺪ‬
‫اﳊَ َﺴ ُﺪ‬
ْ ‫اﻹﳝَﺎ ُن َو‬
َ ْ
"Bir kişinin kalbinde iman ve hased bir araya toplanamaz."7 Kin ve Nefret Ama hadis‐i şerife göre, maalesef sû‐i zan sahibi burada da durmamakta ve zamanla bu zan, kibir ve hasede kin ve nefret de eşlik etmeye başlamaktadır. Yine yukarıdaki hadise göre, hakkında kötü zanlar beslenilen, ona karşı kibir gösterilen, hased edilen, kin ve nefret duygularına muhatap edilen kişiyle artık dost olmak mümkün görülmediği gibi bir arada olmak da düşünülmez. Efendimiz bu noktaya da işaret ederek "birbirinize yüz çevirmeyin" buyuruyor. Hadis şarihleri metinde geçen 'tedabür' kelimesini şerh ederken, 'muhatabından kaçmak, onu dinlememek, selam vermemek ve selamını almamak, onunla mücadele etmek, ona düşmanlık beslemek' gibi anlamlar vermektedirler.8 Niyet Okuma Sû‐i zannın sebep olduğu diğer bir husus da niyet okumadır. Niyet okuma, kişinin başkasının söz ve fiillerine kendi zan, ön yargı hatta düşünce, beklenti ve fikirleri zaviyesinden bakıp ona göre değerlendirmesi ve hükümler çıkarmasıdır. Hâlbuki insan gaybı bilemez, başkasının kalbinde geçene yani niyetine muttali olamaz; o Allah'a ait bir özelliktir. Onun için de Efendimiz eliyle göğsünü işaret ederek "Allah dış görünüşünüze değil kalplerinize (niyet) bakar" buyurmuştur. Biz ise zahire göre hüküm vermekle mükellefiz. Nitekim Hz. Üsame bir gazvede tam kılıcı indireceği anda şehadet getiren birini öldürünce, Hz. Peygamber (sas) ona çok kızmıştı. O kendisini, "korkudan şehadet getirdi" diye savununca, "kalbini mi yarıp baktın" cevabını almıştı.9 Evet, hiç kimse kendisini Allah'ın yerine koyup niyet okuyamaz; objektif, ispatlanabilir ve herkesin kabul edeceği delillere bakmak, onlara dayanarak konuşmak ve hüküm vermek zorundadır. Cenab‐ı Hak delilsiz ithamda bulunanlara şöyle sesleniyor: ِ ِ
ِ
‫ﺻﻮ َن‬
ُ ‫ﻗُ ْﻞ َﻫ ْﻞ ﻋْﻨ َﺪ ُﻛ ْﻢ ﻣ ْﻦ ﻋ ْﻠ ٍﻢ ﻓَـﺘُ ْﺨ ِﺮ ُﺟﻮﻩُ ﻟَﻨَﺎ إِ ْن ﺗَـﺘﱠﺒِﻌُﻮ َن إِﻻﱠ اﻟﻈﱠ ﱠﻦ َوإِ ْن أَﻧْـﺘُ ْﻢ إِﻻﱠ َﲣُْﺮ‬
"De ki: Sizin elinizde ortaya koyacağınız bir bilgi, bir belge varsa hemen çıkarıp gösterin! Ama gerçek şu ki, siz sadece kuru bir zannın ardından gidiyor ve düpedüz yalan söylüyorsunuz." (En'am Sûresi, 6/148) Özellikle idare etme makamında olanların bu konularda 6
Ebû Davud, Edep, 52. Nesaî, Cihad, 8. 8
Bkz: İbn Hacer, Fethu'l‐Barî, 17/231. 9
El‐Vakidî, Kitabu'l‐Meğazî, 1/295. 7
4 daha dikkatli olması gerektiğini ve onların halka karşı sû‐i zanlarının toplumu menfi yönden daha fazla etkileyeceğini Efendimiz (sas) şöyle vurguluyor: ِ ‫إِ ﱠن ْاﻷ َِﻣ َﲑ إِ َذا اﺑْـﺘَـﻐَﻰ اﻟﱢﺮﻳﺒَﺔَ ِﰲ اﻟﻨ‬
‫ﱠﺎس أَﻓْ َﺴ َﺪ ُﻫ ْﻢ‬
"Yönetici, halka sû‐i zan ile davranırsa onları ifsat eder."10 Zira halkın çoğu gerektiği kadar ilim sahibi olmadığı gibi araştırma yapacak yetenek ve yetkiye de sahip değiller. Durum böyle olunca da ileri gelenlerin (yönetici ve âlimler) dediklerini kafalarında daha da büyüterek komplo teorilerine ve şehir efsanelerine çevirirler. Cenab‐ı Hak halkın bu kısmına şöyle işaret ediyor: ِ
ِ
‫ﺎب إِﻻﱠ أ ََﻣ ِﺎﱐﱠ َوإِ ْن ُﻫ ْﻢ إِﻻﱠ ﻳَﻈُﻨﱡﻮ َن‬
َ َ‫َوﻣْﻨـ ُﻬ ْﻢ أُﱢﻣﻴﱡﻮ َن ﻻَ ﻳَـ ْﻌﻠَ ُﻤﻮ َن اﻟْﻜﺘ‬
"Onların bir kısmı da ümmîdir. Kitap nedir bilmezler. Bütün bildikleri, kendilerine anlatılan birtakım kuruntu ve uydurmalardır. Onlar sadece bir zan içindedirler." (Bakara Sûresi, 2/78) Başkalarını Yargılama Birinin başına gelen bela, afet, hastalık, kaza, musibet gibi istenmeyen hususlardan ötürü, "acaba kime zulmetti, hangi günahı işledi, hangi ibadeti aksattı, hangi hizmetten kaçtı da bu bela başına geldi!" demek veya bu şekilde düşünmek de su‐i zandır. Zira özellikle mümünlerin başına gelen bela ve musibetlerin bazıları birer imtihan ve derecelerini yükselten birer manevî merdivendir. Nitekim ayette, ِ
ِ ‫ات وﺑ ﱢﺸ ِﺮ اﻟ ﱠ‬
ِ ‫ﺺ ﱢﻣ َﻦ اﻷ ََﻣ َﻮ ِال َواﻷﻧ ُﻔ‬
ٍ ‫ﻮع َوﻧَـ ْﻘ‬
‫ﻳﻦ‬
ِ ُ‫اﳉ‬
ْ ‫ﻮف َو‬
ْ ‫َوﻟَﻨَْﺒـﻠَُﻮﻧﱠ ُﻜ ْﻢ ﺑِ َﺸ ْﻲ ٍء ﱢﻣ َﻦ‬
ْ َ‫اﳋ‬
َ َ ‫ﺲ َواﻟﺜ َﱠﻤَﺮ‬
َ ‫ﺼﺎﺑ ِﺮ‬
"Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!" (Bakara Sûresi, 2/155) buyurulduğu gibi, hadis‐i şerifte de, ِ ِ
ِ
ٍ‫ﺻ‬
ٍ‫ﺼ‬
‫ﺐ َوَﻻ َﻫ ﱟﻢ َوَﻻ ُﺣ ْﺰٍن َوَﻻ أَ ًذى َوَﻻ َﻏ ﱟﻢ َﺣ ﱠﱴ اﻟﺸ ْﱠﻮَﻛ ِﺔ ﻳُ َﺸﺎ ُﻛ َﻬﺎ إِﱠﻻ‬
َ َ‫ﻴﺐ اﻟْ ُﻤ ْﺴﻠ َﻢ ﻣ ْﻦ ﻧ‬
َ ‫ﺐ َوَﻻ َو‬
ُ ‫َﻣﺎ ﻳُﺼ‬
ِ ِ
ُ‫َﻛ ﱠﻔَﺮ اﻟﻠﱠﻪُ َﺎ ﻣ ْﻦ َﺧﻄَﺎﻳَﺎﻩ‬
"Mü'min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık bir üzüntü hatta bir ufak tasa isabet edecek olsa, Allah bu sebeple onun günahından bir kısmını mağfiret buyurur." 11 buyurulmaktadır. Bu konuda ölçü şudur: Kişi kendi başına gelen bir musibet karşısında "acaba nerede, nasıl bir hata yaptım da bu başıma geldi" diyerek adeta kendisi için savcılık yaparken; mümin kardeşi için, "Rabbim bu musibetle onun manevî derecesini yükseltmiştir, günahlarına keffaret olmuştur, telef olan malı sadaka hükmündedir, vefat eden şehit hükmündedir" diyerek onun hakkında hüsn‐ü zan beslemeli ve adeta avukatlığını yapmalıdır. En büyük sıkıntı ve belaları Peygamberler ve büyük Allah dostlarının yaşadığını hatırlamak 10
11
Ebû Davud, Edep, 37. Buharı, Marda, 1. 5 gerektiği gibi kimseyi yargılama makamında olmadığımızı unutmamalı ve sû‐i zanna girmemeliyiz. 'Vardır Bir Hikmeti' İlmi, takvası, rehberliği, faaliyetleri ile meşhur zatların, ilk bakışta anlaşılamayan söz ve davranışları için söylenen 'vardır bir hikmeti' vecizesi de konumuzla ilgilidir. Özellikle tasavvuf kültürüyle yoğurulmuş Anadolu insanı, kâmil anlamda istifade etmek ve himmetine mazhar olmak için mürşide karşı teslimiyetin bir ifadesi olarak bu vecizeye inanır ve sık sık kullanır. Zira o tür şahsiyetleri sıradan kimseler gibi değerlendirmenin isabetli olmayacağını gayet iyi bilir. Bu da işin kısmen sübjektif ama bir kıymeti haiz yönüdür. Tıpkı Hz. Ebûbekir (ra)'in Mi'rac dönüşü Efendimize bakışını belirten şu sözü gibi: "O söylediyse doğrudur." Öyle ise, böyle zatlardan zuhur edip ilk etapta hikmeti hemen anlaşılmayan veya bazı teamüllere aykırı söz ve davranışlar, apaçık bir şekilde islamî ahkâma aykırı olmadıktan sonra, hüsn‐ü zanla karşılanmalı ve sabırla işin neticesi beklenmelidir. Risalede Sû‐i Zan İnsanoğlunun dört temel hastalığına işaret eden Üstat Bediüzzaman da bunların yeis (ümitsizlik), ucub (ibadet ve hizmetlerini beğenip bunlarla gururlanma), kibir ve sû‐i zan olduklarını belirtir ve konumuz olan sû‐i zan hakkında şu noktalara dikkat çeker: İnsan hüsnü zanna memurdur, Herkesi kendisinden üstün görmelidir, Kendisinde bulunan kötü düşünce ve duyguları su‐i zanla başkasına teşmil etmemelidir, Başkasında gördüğü bazı davranışlar, zahiren uygun görünmese bile, hikmetini bilemeyeceğinden, kötü görmemelidir, Özellikle geçmiş âlimlerin hikmetini bilmediği bazı hallerini tenkit ederek sû‐i zanda bulunmamalıdır, Ve sû‐i zan hem maddî açıdan, hem de manevî açıdan toplumu bozar.12 Evet Üstad'a göre insanı su‐i zanna sevk eden en önemli sebep, kendi mizacının bozukluğu yahut kendi hayat düzeninin çarpıklığıdır. Daima karşısındakileri aldatan, gizli ajandası olan, gayr‐i meşru işlere bulaşan bir insan, başkasının söz ve davranışlarını şüphe ile karşılar ve her işin altında bir hile, bir oyun arar. Üstad başka bir yerde ise sû‐i zan hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır: Güzel gör, hem güzel bak, ta güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün, ta leziz hayatı bulmalı. Hayat içinde hayattır, hüsn‐ü zanda emeli. 12
Nursî, B.S Mesnevi‐i Nuriye, Katre, 66. 6 Sû'‐i zanla yeistir saadet muharribi, hem de hayatın katili.13 Netice İşte sû‐i zan budur; kişiyi böyle bir ahlakî yozlaşma anaforuna maruz bırakır ve tamiri çok güç olan şahsî ve toplumsal problemlere sebep olur. Yukarıda zikredilen ilk hadis‐i şerifin sonunda Efendimiz (sas) sû‐i zandan kurtuluş çaresini veciz bir şekilde vermektedir: "Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun." Demek ki yukarıda izah edilen ahlakî zafiyetten kurutulmanın tek yolu kardeşlik hukukuna riayet etmektir. Şüphesiz kardeşlik hukukunun temel prensiplerinden birisi de, hüsnü zannı da aşarak ona güvenmektir. Efendimiz, ibadet‐ahlak ilişkisine de dikkat çekmektedir: "Hüsnü zan kulluktaki kemalin eseridir."14 Öyle ise, gereğine uygun olarak ihlasla ibadet edenin sû‐i zanda bulunması düşünülemez; zira ibadet bu kötü hastalığı tedavi ederek yok eder. Evet, biz kâmilen ibadet etmekle yani hüsnü zanla mükellefiz ve kardeşliği yani sağlıklı, birbirine güvenen bir toplumu ancak bu yolla oluşturabiliriz. Kul hakkı ve psikolojik bir hastalık olan sû‐i zandan kurtulmadıkça ne dinin vazediliş gayesine uygun yaşayabilir, ne de Allah'ın rızasını kazanıp cennete ehil bir fert olabiliriz. Aksi ispatlanıncaya kadar, yani isnat edilen suç hakkında kesin deliller ortaya konuncaya kadar herkes masumdur. Rabbimiz bizi bu konuda şöyle ikaz ediyor: ٍ ِ
ِ
‫ﺼﺒِ ُﺤﻮا َﻋﻠَﻰ َﻣﺎ ﻓَـ َﻌ ْﻠﺘُ ْﻢ‬
ْ ُ‫ﻓَـﺘَﺒَـﻴﱠـﻨُﻮا أَ ْن ﺗُﺼﻴﺒُﻮا ﻗَـ ْﻮًﻣﺎ ﲜَ َﻬﺎﻟَﺔ ﻓَـﺘ‬
ِ َ‫ﻳﺎ أَﻳـﱡﻬﺎ اﻟﱠ ِﺬﻳﻦ آﻣﻨُﻮا إِ ْن ﺟﺎء ُﻛﻢ ﻓ‬
‫ﺎﺳ ٌﻖ ﺑِﻨَﺒٍَﺄ‬
َ َ
َ َ
ْ ََ
ِِ
‫ﲔ‬
َ ‫ﻧَﺎدﻣ‬
"Ey mü'minler! Size fâsık biri bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz" (Hucûrât Sûresi, 49/6) Demek ki haberin gelmesi ve yayılması da yeterli değildir, haberin kaynağı araştırılmalı ve belgesi ortaya konmalıdır. Kısacası deliller ortaya konarak aksi isbat edilmedikçe herkese karşı hüsnü zanna memuruz. Hukuktaki meşhur masumiyet karinesi de bu düşüncenin eseridir. Sözün özü; iyi niyet, müsbet düşünce ve güzel görüş, insanın gönül saffetinin ve vicdan enginliğinin emaresidir. İnsan, bir kere başkalarını sorgulamaya başlayınca sanık sandalyesine oturtmadık hiç kimse bırakmaz; daha baştan hüsn‐ü zanna yapışmazsa, herkesi ve her şeyi yargılamaktan uzak kalamaz. Dolayısıyla, her fert nefsiyle hesaplaşırken –ye’se düşmemek şartıyla– kendini yerden yere vurmalı; fakat, diğer insanlar söz konusu olduğunda hüsn‐ü zanna sarılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, sû‐i zanda isabet etmektense hüsn‐ü zanda yanılmak daha hayırlıdır. 13
14
B.S. Nursî, Sözler, Leme'at, 711. Ebû Davut, Edep, 81.
7 
Download

Devamı İçin… - Prof. Dr. Abdulhakim Yüce