Necep Oğlan
Habarı kimden al, Necepden al. Ol ertesinin
yakasından alıp:
"Ey ene, şu bidövlct bagşı menin çın atam mı
ya yalan atam mı?" diyip soradı.
Enesi:
"Ey oğlum, senin çın atan bolanda, ol öz perzendini beyle avundırıp urmazdı." diydi.
"Ey, ene can, menin çm atam nirededir?"
"Senin çm atan Gence-Garabağmdadır, ol patışanm vezindi, senin atan dünyeden ötdi, bıı
bagşı nesip bolup bizi alıp gaytdı."
"Ey ene, men başım yaş bolsa da, könelerden
eşidyeren, şa yanda Aşıg Aydın diyen bir pir barmış, sona kim yedi yıl hızmat etse, miradi hasıl bolannış, men sona yedi yıl hızmat edip, bagşı bolup
gelip, şu bagşı bilen aydışıp, yenip arımı almasam,
bolmaz."
"Ey oğlum, bu bagşı patışamn uh bagşısıdır,
munun önüne bagşı çıkmaz."
"Ey ene, erini ken magtabermc, gözünem
oysa bolar."
Görse oğlanın çını, hökman gitcek. Ene-oğul
ikisi yakalaşa-yakalaşa galanın ağzına bardılar. Şol
vagt galadan bir topar kerven çıkıp baryardı. Sona
gelin olara yüzlenip:
"Ey, kervenler, nire baryarsmız?" diyip soradı.
"Gence-Garabağma baryas."
"Gence-Garabağına baryan bolsaniz, menin
şucağaz oğlum Aşıg Aydın pire hızmat eteck bolyar, mum yolda sona tabşınp gidin." diydi. Kervenler:
"Acap bolyar, oğlum taşla düvenin üstüne,
özümiz hem Aşıg Aydın pirin cayma düşüp ötyeris." diydiler. Sona gelin oğlum düyenin üstüne
mündürdi. Birncçe günler yol yören kervenler
Aşıg Aydın pirin sarayına düşdüler. Olar Aşıg
Aydın pire getiren berim-peşgeş, nezir-nıyazlarım
bcrdilcr. Sonra:
"Ey, pirim, size bir hızmatkar oğlan hem alıp
geldik." diydiler. Aşıg Aydın:
"Barın, alıp gelin, göreyin." diydi. Kervenler
oğlanı Aşıg Aydın pirin yanına getirdiler. Pir:
"Ey, oğlum, mahlasın neme? diyip soradı.
Necep can bolsa:
"Ey, pirim, mahlasım bagşı bolmak" diydi.
"Bagşı bolcak bolsan, aşhanadakı oğlanlar
neme iş etse, sen hem sonun bilen boluber."
Haberi kimden alalım, Necep'ten alalım. O,
anasının yakasından tutup:
- Ey ana! Şu talihsiz âşık benim gerçek babam
mı, yoksa yalan babam mı? diye sordu.
Anası:
- Ey oğlum! Senin gerçek baban olsaydı kendi
oğlunu böyle azarlayıp dövmezdi, dedi.
- Ey anacığım, benim gerçek babam nerededir?
- Senin gerçek baban Gence-Karabağı'ndadır.
O padişahın veziriydi, senin baban öldü. Bu âşık
nasip oldu, bizi alıp döndü.
- Ey ana! Benim başım genç olsa da, es
kilerden işitiyorum. Şu tarafta Aşık Aydın denen
ihtiyar varmış, ona kim yedi yıl hizmet etse mu
radına erermiş. Ben ona yedi yıl hizmet ederek
âşık olup geleyim. Şu âşıkla atışıp yenerek öcümü
almazsam, olmaz.
- Ey oğlum, bu âşık padişahın en büyük
âşığıdır. Onun karşısına âşık çıkmaz.
- Ey ana, kocanı çok övüp durma, gözünü
oysun!
Baktı ki, oğlan gerçekten, her ne olursa olsun,
gidecek. Ana-oğul, ikisi birlikte yaka paça kalenin
ağzına vardılar. O zaman kaleden bir kervan kafilesi çıkmış geliyordu. Suna Gelin onlara yönelip:
- Ey kervancılar, nereye gidiyorsunuz? diye
sordu.
- Gcncc-Karabağı'na gidiyoruz.
- Gence-Karabağı'na gidiyorsanız, benim şu
ufacık oğlum Âşık Aydın adlı ihtiyara hizmet
etmek istiyor, bunu da yolda ona verip de gidin,
dedi. Kervancılar:
- Tamam, olur. Oğlunu devenin üstüne bindir,
biz de Âşık Aydın adlı ihtiyarın yanma uğrayıp ge
çeriz, dediler. Sona Gelin, oğlunu devenin üzerine
bindirdi. Birkaç gün yol gittiler, kervan Âşık Aydın
adlı ihtiyarın yanma geldi. Onlar, Âşık Aydın'a ge
tirdikleri hediye, armağan gibi eşyaları verdiler.
Sonra:
- Ey pirim! Size bir hizmetkâr oğlan da alıp
geldik, dediler. Âşık Aydın:
- Varın, alıp gelin, göreyim, dedi. Kervancılar
oğlanı Âşık Aydın'ın yanma getirdiler. Âşık Aydın:
- Ey oğlum! Maksadın ne? diye sordu. Necep
can ise:
- Ey pirim! Maksadım âşık olmak, dedi.
- Aşık olacaksan, aşhanadeki oğlanlar ne ya
pıyorsa sen de onlarla birlikte yapıver.
Necep can, şunlukda, Aşig Aydının hizmatında
gezibcrdi. Aydan ay, günden gün geçdi. Günlerde
bir gün oğlan ir seherden ukudan oyandı. Ol:
"Alla canım, men yalan aşın issisı barka yetibilmeyerin. Şu gün aşm issisı barka yetip bolmaz
mika?" diyip, irden turup oduna gidiberdi. Munun
edyen bar pişesi günde bir arka odun çöplep getirmekdi. Ol odunmı göterip yadap gelyerdi.
Önünde bir yapgıdrak depe peyda boldı. Necep
şol yerde:
"Alla canım, birce sağat demimi alagaym"
diyip, odunma arkasını berip oturdı. Oturan yerinde gelen gününi hasap erdi, hasap etse, yedi yıl
ötüp, sekizlenci yıla gadam basipdır. "Alla, men
enemin gargışma galdım gerek, gitme diyende,
gaytdım" diyip, odunma söyenip, ağlamağa başladı.ŞoI ağlap oturışma gözi gaflat uka gitdi.
Düşünde kırk erenler cem bolup, oğlanın tövereğini gurşap oturdılar. Kırk erenlerin her haysısı oğlana bir kese-bir kese serap berdiler. Aşıg
Aydın pirin özü hem gelip, bir ulı kese serabı doldurıp oğlana berdi, munun bilen kırk bir kese
serap boldı. Oğlan yalpa gözüni açsa, pir de yok,
pervar da yok. Oğlan sağ elinin başam barmağınm dimağının yüzüne seretse, arşı-kürsi on
sekiz müiî elem oğlanın dimağının yazılıp dur. Oğlanın ökçesi yenlep, odum göterip gaydıberdi. Getirip, odum aşhananm törüne dünküldedip urdı.
Pirinin yanına bardı.
"Ey pirim, tovşana doğduk depe diyycnleri,
rugsat bersen, yurduma gaydyarın."
"Ey oğlum, yedi yıl hızmat bitirdin, yedi yıllap
sana aydım-saz Övrctsem gerek."
"Ey pirim, aydımı da özüm bilerin, sazı da,
rugsat bersen bolyar.
"Ey oğlum, aydımı-sazı özün bilyen bolsan,
pirin senden birneçe soval sorar, solara coğap
bersen, rugsat bererin, bolmasa, sana asla rugsat
yok."
"Pirim, tiz soraver."
Aşıg Aydın pir şu yerde oğlandan soval
sorar, oğlan coğap berer mi-bermez mi, bir beş
keleme söz aydışsa gerek:
Necep Can, böylece Âşık Aydın’ın hizmetine
girdi. Aradan aylar, günler geçti. Günlerden bir
gün oğlan, sabahleyin erkenden uyandı.
- Allah'ım, ben yalan yemeğin sıcağı varken
yetişemedim. Bugün yemeğin sıcağı varken ye
tişemez miyim ki? deyip erkenden kalkarak oduna
gitti. Bunun yapacağı iş günde bir arka odun top
layıp getirmekti. O odununu toplayıp yorgun ge
liyordu. Önünde büyükçe bir tepe meydana geldi
Necep o sırada:
"Allah'ım, biraz dinleneyim" deyip oduna arkasını verip oturdu. Oturduğu yerde geldiği günü
hesap etti, baktı ki yedi yıl geçmiş, sekizinci yıla
adım atmış. "Allah'ım, ben annemin bedduasına
geldim galiba, gitme dediği hâlde gittim", diyerek
odununa dayanıp ağlamaya başladı. O, ağlayıp
dururken gözleri kapanıp gaflet uykusuna daldı.
Düşünde kırk erenler toplanıp oğlanın etrafını
kuşatıp oturdular. Kırk erenlerin her birisi oğlana
birer kâse şarap verdiler. Âşık Aydın da gelip bir
kâse şarap doldurarak oğlana verdi. Bununla birlikte kırk bir kâse şarap oldu. Oğlan birden gözünü açtı ki; pîr de yok, erenler de yok. Oğlan sağ
elinin başparmağının tırnağına bakınca yeryüzü,
gökyüzü, on sekiz bin âlem oğlanın tırnağına yazılmıştır. Oğlan çabucak kalkıp odunu götürüp
döndü. Odunları getirip aşhanenin dibine sertçe
koydu. Pirinin yanma vardı.
- Ey pirim, tavşana doğduğu tepe gerek de
dikleri gibi, izin verirsen yurduma döneyim.
- Ey oğlum, yedi yıllık hizmetini bitirdin,yedi
yıl geçti sana türkü-saz öğretmem gerekir.
- Ey pirim, türkü de biliyorum, saz da! İzin ve
rirsen yeter.
- Ey oğlum, türkü ve saz biliyorsan pirin sen
den bir kaç soru sorsun, onlara cevap verirsen
izin veririm, yoksa asla sana izin yok.
- Pirim, çabuk sor.
Pir Âşık Aydın, bu sırada oğlana soru sorar,
oğlan cevap verebilir mi, veremez mi? Birkaç kelime söz söylemek istediler:
Aşıg Aydın:
Âşık Aydın:
Ol ne dağdır, garı gitmez, erimez?
Ne deryadır, dolar-daşar, yörimez?
Ne sakıdır, ölmez-yümez, gammaz?
Ne kervendir, münmey katar ider hey?
Necep:
Kap dağının garı gitmez, erimez,
Könül-dcrya, dolar-daşar, yörimez,
Hakin özi ölmez-yitmez, gammaz,
Can bir kerven, münmey hatar ider hey.
O nasıl bir dağdır ki; karı gitmez, erimez?
Nasıl bir deryadır, dolar taşar, yürümez?
Nasıl bir sakidir, ölmez, kaybolmaz, yaşlanmaz?
Nasıl bir kervandır, binmeye sıra bekler hey?
Necep:
Kaf Dağı'mn kan gitmez, erimez,
Gönül deryası dolar taşar, yürümez,
Hakk 'in kendisi Ölmez, kaybolmaz, yaşlanmaz,
Can bir kervandır, binmeye sıra bekler hey!
Ol nedir kim, husm sapa çoh olur?
Ol nedir kim, gün çtkanson yok olur?
Ol nedir kim, atılmayın ok olur?
Ne kemandır, gol değmeyin dolar hey?
O nedir ki; güzelliği, sefası çok olur?
O nedir ki; güneş çıktıktan sonra yok otur?
O nedir ki; atılmayan ok olur?
Nasıl bir yaydır ki; el değmeden dolar hey?
Melayıklar husm sapa çoh olur,
Gün çtkanson, ol yıldızlar yok olur,
Ol kirpikdir, atılmayın ok olur,
Gaş bir keman, gol değmeyin dolar hey.
Meleklerin güzelliği, sefası çok olur,
Güneş çıktıktan sonra yıldızlar yok olur.
Kirpikler, atılmayan ok olur,
Kaş bir yaydır, el değmeden dolar heyl
Ol nedir kim, ya- yüzünden akman?
Ol nedir kim, yerden göğe bakman?
Ol nedir kim, merdivana çıkman?
Ol nedir kim, pelte- pelte iner hey?
O nedir ki; yeryüzünden akar?
O nedir ki; yerden göğe bakar?
O nedir ki; merdivene çıkar?
O nedir ki; parça parça iner hey?
Ol suv bolar yer yüzünden ahnan,
Oğlanhğam yerden göğe bakman,
Yiğitlik bir merdivana çıkman,
Garrılık bir pelle-pelle iner hey.
O sudur, yeryüzünden akar,
Gençliğim yerden göğe bakar,
Yiğitlik, bir merdivene çıkar,
ihtiyarlık parça parça iner, hey!
Aşıg Aydın, neler gezer hovada?
Kimin adın okuyorlar dovada?
Ol neguşdur, mesgen tutmaz bu dağda?
Ne sayyatdır ona albay bular hey?
Aşık Aydın, neler gezer havada?
Kimin adını okurlar dâvada?
O nasıl bir kuştur ki, mesken tutmaz bu dağda?
Nasıl bir avcıdır ki, ona albay* sallar, hey?
Necep aydar, könül gezer hovada,
Hakin mün bir adı yatır dovada,
Can bir guşdur, mesgen tutmaz bu dağda,
Acal-sayyat, ona albay bular hey.
Necep der, gönül gezer havada,
Hakk'ın bin bir adı hatırlanır dâvada,
Can bir kuştur, mesken tutmaz bu dağda,
Ecel avcısı, ona albay sallar, hey.
Bular sözlerini gutardılar. Aşıg Aydın: "Ey, oğlum,
bucağaz coğabından coğap bol-maz, mum
aşhanadakı doğmaların bancığı bil-ycndir, mum
solardan yat alansın, pirin senden gaytalap yene
birneçe soval sorar, şoiîa coğap bersen, rugsat
ederin, bolmasa, sana asla rugsat yokdur." eliydi.
Oğlanın yüreği çaylı; "Sora, pirim, sovalm bolsa"
diydi. Şol vagtda Aşıg Aydın pir gaytalap soval
sorar, Necep can sovalına coğap berer mi,
bermez mi!
Bunlar sözlerini bitirdiler. Âşık Aydın: - Ey
oğlum, bu kadarcık cevaptan cevap olmaz,
bunu aşhanedeki çocukların hepsi birden bilir.
Bunu onlardan öğrenmişsin, pirin sana yeniden
birkaç soru soracak, onlara cevap verirsen izin
veririm, olmazsa sana asla izin yoktur, dedi.
Oğlanın yüreği serin: "Sor, pirim! Sorun varsa!"
dedi. O zaman Aşık Aydın, yeniden soru sordu:
Necep Can, sorulara cevap verebilir mi, veremez
mi?
Aşıg Aydın:
Âşık Aydın:
Ol nedir, kim, iki başlı,
Parası bar, çeresi yok?
Ol nedir, kim, beş yüz yıllık,
Menzili bar, arası yok?
Necep:
Bu dünye bir iki başlı,
Parası bar, çeresi yok.
Yer bilen gök beş yüz yıllık,
Menzili bar, arası yok.
O nedir ki, iki başlıdır,
Yarası var, çaresi yoktur?
O nedir ki, beş yüz yıllıktır,
Durağı var, arası yoktur?
Necep:
Bu dünya İki başlıdır,
Yarası var, çaresi yoktur,
Yer ile gök beş yüz yıllıktır,
Durağı var, arası yoktur.
Albay: Kuşa av öğretilirken çağırmak için kullanılan kırmızıya bulanmış beyaz keçe.
Ol ne meylisdir araksız?
Ol ne mövsümdir oraksız?
Ol ne kitapdır varaksız,
Galamı bar, garast yok?
O nasıl meclistir ki, içkisizdir?
O nasıl mevsimdir ki, hasatsızdır?
O nasıl kitaptır ki, yapraksızdır?
Kalemi vardır, kara renkli yazısı yoktur?
Bakın meylisi ayaksız,
Acal mövsümi oraksız,
Cebrayıl özi varaksız,
Galamı bar, garası yok.
Hakk'ın meclisi içkisizdir,
Ecel mevsimi hasatsızdır,
Cebrail (A.S.) yapraksızdır,
Kalemi var, kam yazısı yoktur.
Ol nedir, bile bitişen?
Biri-birinden ötüşen ?
Ol nedir, rısgt yetişen,
Uçmağa mıdarası yok?
O nedir ki, birbiriyle bitişir,
Biri birinden geçer,
O nedir ki, rızkı yetişir,
Uçmaya yetecek gıdası yoktur?
Ay, gündür büe bitişen,
Biri-birinden ötüşen,
Sımruğın nasgı yetişen
Uçmağa mıdarası yok.
Ay ile güneştir birbiriyle bitişir,
Biri birinden geçer,
Simurg'un rızkı yetişir,
Uçmaya yetecek gıdası yoktur.
Ol nedir, kim, meler geçer?
Dağı-daşı yalar geçer
Ol nedir, Um, diler geçer,
Gam akmaz, yarası yok?
O nedir ki, meler geçer,
Dağı taşı yalar geçer?
O nedir ki, deler geçer
Kanı akmaz, yarası yoktur?
Ol bulutdır, meler geçer,
Dağı-daşı yalar geçer,
Yaman sözdür, diler geçer
Gam akmaz, yarası yok.
O buluttur, meler geçer,
Dağı taşı yalar geçer,
Kötü sözdür, deler geçer,
Kanı akmaz, yarası yoktur.
Aşıg Aydın bolsa hacı,
Ol ne iymiş, bolmaz acı?
Ol nedir kim, bar aha?
Ol nedir kim, çeresi yok.
Aşık Aydın olsa hacı,
O nasıl yemiş ki, olmaz acı,
O nedir ki, vardır ilacı ?
O nedir ki, çaresi yoktur?
Necep ay dar, bolman hacı,
Can iymişi bolmaz acı,
Barca işin bar atacı,
Şum ölünün çeresi yok.
Necep der: olmadan hacı,
Can meyvesi olmaz acı,
Her işin var ilacı,
Kötü ölümün çaresi yoktur.
Bular sözlerini gutardılar. Aşıg Aydın pir Necebe garap:
"Oğlum/ sen maksadına yeten ekenin, bagşı
bolan ekenin." diydi. "Coğap bermen" diyse, gorkup oturan Neccp "Bagşı bolan ekenin" diyenden
ökçeni göteriberdi. Anıırak barıp:
"Alla, pirime men biedep bolan ekenim" diyip
oylandı, yene pirinin yanına gaydip gelip, "Ey,
pirim, menin günemi öt" diydi.
"Oğlum senin ne günen. bar, güneni ötdüm."
"Menin günemi öten bolsan, pirim, mana asmanda n i nen gara dutarını bersen, ak patanı
bersen."
* Dütar: Türkmen sazı.
Bunlar sözlerini tamamladılar. Pir Âşık Aydın,
Necep'e dönüp:
- Oğlum, sen maksadına erişmişsin, âşık ol
muşsun, dedi. "Cevap veremedim", diye korkup
duran Necep "Âşık olmuşsun" denince kalkıp gi
diverdi. Ansızın varıp: "Allah'ım, pirime ben edep
sizlik yapmışım" diye düşündü. Tekrar pirinin ya
nma dönüp geldi, "Ey pirim, benim suçumu affet"
dedi.
- Oğlum, senin ne günahın var ki! Günahını af
fettim.
- Benim günahımı affettiysen, pirim, bana
gökyüzünden inen kara dutarın* ile ak elini ver.*""
** El vermek : Ustalık öğrettiğine dair işaret vermek.
"Oğlum, asmandan inen dutar arkakı hücrenin burcunda durandır, bar, menin yanıma alıp
gel, kirşi saz mı, perzesi cay mı, men bir görüp bereyin." diydi. Oğlan beğencinden yüvrüp-yortup,
derrev ol dutarı pirinin eline getirip berdi. Piri dutarı görüp: "Ey, oğlum, dutarın-a saz eken, öz dutarın bilen Özüne bir nesihat bereyin" diyip, beş
keleme söz aydar gerek, gör-bak, neme diyer:
- Oğlum, gökten inen kara dutar arkadaki odanın köşesinde duruyor, var git, benim yanıma al
gel. Telleri akortlu mu, perdeleri yerinde mi, ben
bir göreyim, dedi. Oğlan sevincinden koşup giderek çabucak o dutarı pirinin eline getiriverdi. Pir,
dutarı görüp: "Ey oğlum, dutarm da akortlu imiş,
kendi dutarınla sana bir nasihat vereyim" deyip
beş kelime söz söylemek istedi. Gör bak ne diyor:
Sen baranson, şa islemiş Elbendi,
Fendim budur: tekepbirlik eyleme.
Tekepbirlik goç yiğide har getir,
Fendim budur, tekepbirlik eyleme.
Sen geldikten sonra Şah istemiş Elbend'i,
Öğüdüm budur: Kibirlilik eyleme,
Kibirlilik koç yiğide aşağılık getirir,
Öğütüm budur: Kibirlilik eyleme.
Mundan barsan, Esen hanın gaşına,
Altın ağasını sancar başına,
Özünden yaşula, denİ-duşuna,
Fendim budur; tekepbirîik eyleme.
Burdan gitsen Hasan Han 'in karşısına,
Altın mızrağını saplar başına,
Kendinden yaşlıya, eşine, dostuna,
Öğütüm budur: Kibirlilik eyleme.
Zamana beijhdir, niçİk zamana,
İndi seni Hak saklasın amana,
özünden gayrığa, yagşı-yamana,
Fendim budur; tekepbirlik eyleme.
Zamane şöyledir, devir nasıldır,
Şimdi Beni Hak saklasın sağ salim,
Kendinden başkasına, iyiye, kötüye,
Öğütüm budur: Kibirlilik eyleme.
Aşıg Aydın aydar, mağrıpet şuldur,
Şeriğat-tarıkat bir doğn yoldur,
Menden sana sonkı nesihat oldur,
Pendim budur; tekepbirlik eyleme.
Âşık Aydın der: marifet budur,
Şeriat, tarikat bir doğru yoldur,
Benden sana son nasihat odur,
budur: Kibirlilik eyleme.
Aşıg Aydın sözimi tamam edenden son
Necep cana:
"Yolun ak bolsun, baran yerinde yurt alasın"
diyip, ak patıyasını berdi.
Habarı kimden al, Necep candan. Necep can
yola rovana bolup, çıkıp gidip baryardı. Ol bir
kentin gapdalmdan ötüp baryardı, ol kentden
eline bir sanaç un alıp, bir çorı çıkdı hem:
"Ey Necep can, beri dur" diydi.
Onda Necep can: "Habarmı ber, çon" diydi.
"Habarını bersem, Necep can, yolazık gerek
bor, şucağaz um al da yöriber, gerekli daşm agramı yok." diyenleri diydi. Mum Necep can makul
bilip, aldı da, sanacı arkasına atdı-yöriberdi. Birneçe günlep yol yörep baryardı. Izmdan bir hatar
kerven yetdi, Necep olara salam berdi. Salamını
aldılar.
Necep:
"Ey ağalar, men yadap gelyerin, meni birce
zaman düyenize mündürip, ayağımı sovatsanız
neder?" diydi.
"Ey, oğlan, seni mündürere halımız yok, düyemizin yüki ağır." diyip, oğlanın deninden şağlap
ötüberdiler.
Necep;
Âşık Aydın sözlerini tamamladıktan sonra
Necep Çan'a:
- Yolun açık olsun, vardığın yerde yurt tutasın, diyerek ak elini verdi.
Haberi kimden alalım, Necep Çan'dan! Necep
Can yollara düşüp gitti. Bir köyün yanından geçiyordu, o köyden eline bir torba un almış bir hizmetçi çıktı: "Ey Necep Can, beri dur!" dedi.
O zaman Necep Can: "Haberini ver, hizmetçi" ded
- Haberimi verirsem, Necep Can, yol azığı
lâzım olur, şuncağız unu al da gidiver. İhtiyaç olan
taşm ağırlığı olmazmış, derler ya, dedi. Necep Can
bunu mâkul bulup aldı, torbayı arkasına atıp yü
rüdü. Birkaç gün geçti, hâlâ yürüyordu. Ar
kasından bir dizi kervan yetişti. Necep onlara
selâm verdi. Selâmını aldılar.
Necep:
- Ey ağalar! Ben yorulup geliyorum, beni bir
süre olsun devenize bindirip ayaklarımı dinlcndirsem ne olar? dedi.
- Ey oğlan! Seni bindirecek hâlimiz yok, de
velerimizin yükü ağır, deyip oğlanın hizasından
şangırdayarak geçiverdiler.
Necep:
"Ey ağalar, eysem, menin şucağaz tmumi alıp
gidin." diydi.
"Unmı alıp gitsek, özün aç ölüp galmaz mın?"
"Siz ganat bağlap uçup gitcek mi, ya her
yerde menzil söküp düşüp gitcek mi?"
"Düşüp gitcek."
"Her düşen yerinizde ot yakarsınız, odamızıın
tayine yumruk yalı hamın yassılap taşlap yöriberin, men izinizi izarlap, tapıp alıp, iyip, ovkatgüzeran edip barsam gerek." diydi. Kervenler
mum makul bilip, um alıp yöriberdİ. Her düşen
yerlerinde ot yakyarlar. Odun teyine yumruk yalı
hamın assılap gömdüler de yöreberdiler.
İndi habarı kimden al, Necep candan al. Ol
kervenin ızını izarlap, külün teyinden hamın agtarıp ahp, yan yanan, yarı çiğ çöreği içip, birneçe
günlep ovkat-güzeran edip baryardı. Birden oğlanın gözi bir ağaçlığa düşdi. Ol:
"Ey Hudayım, mana da bir ağacın garası görünme bar eken" diyip, ökçeni yenlep baryardı. Ol
ağaçlıkdan bir yorgah çıkdı. Görse, iyermendeiçermende zat yok. Yorgah denine geliberende
Necep: "Ağa, salavmaleykim" diydi. Yorgah oğlanın salamını içinden almasa, daşmdan almadı.
Yorgah anırrak banp, ızına övrülip, Necebe seretdi, görse, oğlanın arkasında dutan bar. "Alla
canım, şu bidövlet yöne-möne oğlan del-ov,
şunun birce habarını alıp ibereyeyin-le" diyip, yorgah ızına övrülip:
"Oğlan, beri dur, habarını ber" diydi.
- Menden habar iberip midin, yanı Tanrı salamını alanokdm?"
"Bolsa da, oğlan, gelsin nireden?
"Gelşim Aşıg Aydın pirden."
"Aşıg Aydın pire ne magsat bilen barıpdın?"
"Bagşı bolmağa baripdim."
"Bagşı boldm mı?"
"Bagşı boldun."
"Bagşı bolan bolsan, beri dur, tayın guruş diyenleri, Aşıg Aydın pirin senden ovalkı çıkaran seğirdi
biz bolans. Biz senden bir soval sorarız, sovahmıza
coğap bersen-e, bagşı bolanın, eğer de coğap beribilmesen,bizdede yedi yıl hızmat edip gitsen gerek."
"Soraberin, halıpa, sovalınız bolsa."
Yankı yorgah Novruz kırk kese serabın garasını gören ekeni, yöne özüni içebilmen ekeni. Ol:
"Bu neden şeyle boldı?" diyip, Necep candan
soval sorayar. Necep can hem sovahna coğap
beryer mi-bermeyer mi, şu yerde halıpa Novruz
bilen Necep can ikisi yolun üstünde bir beş keleme söz aydışar gerek.
Novruz:
Bizden salam bolsun garâaş Necebe,
Ganatlanrp açabilmen, bu nedir?
- Ey ağalar! öyleyse benim şuncağız unumu
alıp gidin, dedi.
- Ununu alıp gi tsek kendin aç kalıp ölmez misin?
- Siz kanat bağlayıp da uçup gidecek misiniz,
yoksa her yerde menzilde duraklayıp mı gideceksiniz?
- Duraklayıp gideceğiz.
- Her durduğunuz yerde ateş yakarsınız,
odunların altına yumruk kadar hamuru görünecek
şekilde bırakıp gidersiniz, ben peşinizden gelip
bulur, alırım, yerim, onu yol yiyeceği yapıp gelirim,
dedi. Kervancılar bunu mâkul bulup unu aldılar.
Her durdukları yerde ateş yaktılar. Odunların al
tına yumruk kadar hamuru gömdüler de yürüyü verdiler.
Şimdi haberi kimden alalım, Necep Çan'dan alalım. O, kervanın izini takip ederek, küllerin altından hamuru arayıp bularak, yan yanmış, yan çiğ ekmekleri
yiyerek birçok günlük yol azığını temin edip gidiyordu. Birden oğlanın gözü bir ağaçlığa düştü.
"Ey Allah'ım, bana da bir ağacın karaltısı görünecekmiş" deyip hızlıca koşarak gitti. O ağaçlıktan bir rahvan atlı çıktı. Baktı ki yenilecek içilecek bir şey yok. Atlı yanına geldiğinde Necep:
"Ağa, selamünaleyküm" dedi. Atlı oğlanın
selâmını içinden almadıysa, dışından almadı. Atlı,
birden geriye dönüp Necep'e baktı, gördü ki oğlanın arkasında sazı var. "Allah'ım, bu talihsiz öyle
böyle bir oğlan değil, şunun hâlini haberini öğreneyim de götüreyim" deyip döndü:
"Oğlan, beri dur, haberini ver" dedi.
- Benden haber mi soruyorsun? Biraz önce
Tanrı selâmını bile almadıydın!
- Öyle olsun da, oğlan, nereden geliyorsun?
- Pîr Âşık Aydm'm yanından geliyorum.
- Pir Aşık Aydın'a ne maksatla gitmiştin?
- Âşık olmaya gitmiştim.
- Âşık oldun mu?
- Âşık oldum.
- Âşık olduysan beri gel, "hazır kavga" de
dikleri gibi... Pir Âşık Aydm'm senden önce çıkardığı
öğrencisi benim. Ben sana bir soru sorayım, so
ruma cevap verirsen âşık olmuşsun. Eğer cevap veremezsen bana da yedi yıl hizmet edeceksin.
- Soruver, üstadım, eğer sorun varsa!..
Biraz Önceki atlı Novruz, kırk kâse şarabın karasını görmüş, fakat kendisini içemezmiş.
O: "Bu neden böyle oldu?" diye Necep Çan'a
soru sorar. Necep Can da bu soruya cevap verir
mi, veremez mi? Burada usta Novruz ile Necep
Can ikisi birlikte yolun üstünde birkaç kelimelik
söz atışmak istediler:
Novruz:
Bizden selâm olsun kardeş Necep'e,
Kanatlanıp uçabilmez, bu nedir?
Alnım alıp duran nice yağıdır? Gözüm görüp,
gaçabilmen, bu nedir? Necep:
Halıpam Novruz, pirden rugsat ahnasan,
Ganatm yetirip, uçabilmersin.
Alnın alıp duran acal yağıdır,
Gözün görüp, ondan gaçabilmersin.
Karşıma geçmiş duran nasıl düşmandır?
Gözüm görür kaçamam, bu nedir? Necep:
Ustam Novruz, pirden izin almazsan,
Kanatlanıp uçamazsın,
Karşısına geçmiş duran ecel düşmanıdır,
Gözün görür, ondan kaçamazsın.
Ne cemaldir, ne şöhîedir, ne tapdır?
Ne galadır, bir lahzada harapdır?
Ne deryadır, ne ummandır, ne abdır?
Katrasından içebilmen, bu nedir?
Nasıl cemâldir, nasıl aletidir, nasıl ışıktır?
Nasıl kaledir, bir anda harap olur?
Nasıl deryadır, nasıl okyanustur, nasıl sudur?
Bîr damlasından bile içemem, bu nedir?
Hakin cemalim görsen ne tapdır,
Bir könüî ıncüsan, Kebe harapdır,
Hakikat ummandır, tarikat abdır,
Şeriğat sertinden geçebilmersin.
Hakk'ın cemâlini görsen nasıl ışıklıdır,
Bir gönül incitsen Kabe harap olur,
Hakikat okyanustur, tarikat sudur,
Şeriat şartından vazgeçemezsin.
Cebrayıhn durduk yeri nirede?
Onun bilen kimler tapdı erada?
Bir tilsim, bir nokat bardır arada,
Okımışanı, seçebilmen, bu nedir?
Cebrail'in durduğu yer nerede?
Onunla birlikte kimler buldu irade?
Bir sır, bir nokta vardır arada,
Okudum, seçemedim, bu nedir?
Cebrayü durduğı Hakin yerinde,
Dört perişde mukarrerdir derinde,
Üç yüz altmış kitap pirler elinde,
ökımay, manisin seçebilmersin.
Cebrail'in durduğu Hakk'ın yanıdır,
Dört melek durmaktadır kapısında,
Üç yüz altmış kitap pirler elinde,
Okumadan mânâsım seçemezsin.
Ol nedir kim, iymey-içmey doydular?
Ol nedir kim, yuvmadılar, goydular?
Ol nedir kim, dinleyin soydular?
Bu ne sırdır, açabilmen, bu nedir?
O nedir ki, yemeden içmeden doydular?
O nedir ki, yıkamadan kabre koydular?
O nedir ki, canlı canlı derisini soydular?
Bu nasıl sırdır, açamam; bu nedir?
Melayıklar iymey-içmey doydular,
Ol Musanı yuvmadılar, goydular,
Nesimini dinleyin soydular,
Halıpam, bu sın açabilmersin.
Melekler yemeden İçmeden doydular,
H. Musa'yı yıkamadan kabre koydular,
Nesimî'nin canlı canlı derisini soydular,
Üstadım bu sırrı açamazsın.
Novruz aydar, acdarhanı demime,
Yuday edim, çekey edim kemime,
Bir meydir ki, doldurdılar camıma,
Katrasından içebilmen, bu nedir?
Novruz der: Ejderhayı nefesimle,
Yutsaydım, çekseydim gemime,
Bir içki ki, doldurdular kadehime,
Bir damlasından içemedim, bu nedir?
Nebsin acdarhadır, hvyalın hamdır,
Nice kim saklasan, bilgin kelamdır.
Necebin içdiği kırk da bir camdır,
Te rugsat bolmayın, içebilmersin.
Nefsin ejderhadır, hayalin hamdır,
Ne kadar saklarsan bilgin kelâmdır,
Necep'in içtiği kırk bir kadehtir,
İzin verilmeden içemezsin.
Bular sözlerini tamam etdiler, Novruz Necebe garap:
"Ussadma rahmet, oğlan, bagşi bolan ekenin"
diydi. Ondan son Novruz hem, Necep can hem
öz yollan bilen gidiberdiler.
Bunlar sözlerini tamamladılar. Novruz, Necep'e
dönerek;
- Üstadına rahmet olsun, oğlan! Sen âşık olmuşsun!" dedi. Ondan sonra Novruz da, Necep
Han da kendi yollarına gittiler.
Download

Untitled - Anadolu Üniversitesi