KIBRIS TÜRK KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ YAYINIDIR
www.kibristd.org.tr
KASIM - ARALIK 2013 / OCAK - ŞUBAT 2014
ISBN :1300 - 2546
CİLT: 26 NO :6 / CİLT: 27 NO: 1 İKİ AYDA BİR YAYINLANIR
Figen Rutkay
1934 Yılı Bolu doğumludur. İlk, orta,
lise tahsilini Ankara’da tamamlayan
sanatçı 1964 yılında evlenip, eşi ile
birlikte Avusturya’da Filoloji dalında
tahsiline devam etmiştir. Resim küçük
yaşlardan itibaren yaşamında önemli
yer işgal etmiştir. Ciddi anlamda
resim çalışmalarına 1962 yılında
İngiltere’de başlamıştır. Daha sonra
Ankara’da altı yılı aşkın bir süre Yalçın
Gökçebağ, Kayıhan Keskinok ve Sabri
Akça gibi değerli hocaların atölyelerinde pastel ve yağlı boya çalışmıştır.
Bu güne kadar ikisi yurt dışı olmak
üzere ülkemizde çeşitli illerde 25
kişisel sergi açmış: ayrıca yurt içi ve
yurt dışında olmak üzere yüze yakın
karma sergilere katılmıştır. Sanatçının
tabloları çeşitli özel ve resmi
kuruluşların koleksiyonlarına girmiş
ve çağdaş Tür kresim sanatı ile ilgili
olarak basılmış kataloglarda yerini
almıştır. İki eseri LÖSEV kartlarınada
üç yıl süre ile basılmış ve satılmıştır.
Figen Rutkay doğada var olan güzellikleri tuvallerine en ince ayrıntıları ile
yansıtmaktadır. Çoğunlukla gelincik ve papatya tabloları ile tanınır.
Bununla birlikte eski Türk evlerini
çalışmaktan büyük zevk alır. Evindeki
atölyesinde çalışmalarını sürdüren
sanatçı: GESAM ve Kadın Ressamlar
Derneği üyesidir. İngilizce ve Almanca
bilmektedir.
Kıbrıs Lalesi
Bu Sayımızda
Yeni Bir Döneme Başlarken Düşünceler ve Beklentiler.............................2
Ahmet Zeki Bulunç
Kuruluş : 24.01.1987
KTKD Adına Sahibi
Dr. Ahmet Zeki BULUNÇ
Sorumlu
Yazı İşleri Müdürü
ve Düzeltmen
Hasan İKİZER
Görsel Yönetmen
Koray Polat
Abone ve Dağıtım
Gülendam ÖZER
Denktaş Bey’in Hukuki Özellikleri.............................................................4
Taner Erginel
Ada’da Barışa Giden Yol............................................................................16
Hasan İkizer
KKTC’nın Tanınmasını istemek En Doğal Hakkımızdır...............................17
Metin Fahrioğlu
Anılarla Yüzyüze Denktaş Bey’in Ardından ..............................................18
Ekrem Yeşilada
Akılları AB Sevdasıyla Bulandırılan Kıbrıs Türk Gençleri’nin Beyinleri,
Efsanevi Milli Türk Ruhu İle Yıkanmalıdır. . ...............................................20
İsmail Tansu
Yavru Vatan Kıbrıs’ta Mağusa Türk Mezarlığındaki Çanakkale Şehitliği....22
Kemal ALTINKAYA “KAYAREİS”
Tarihimizdeki Acı Bir Gün (Nihat İlhan Paşanın Gözyaşları)......................24
Mehmet Şükrü Baş
Yönetim Yeri
Kıbrıs Türk Kültür Derneği
Genel Merkezi
Halk Sk. 17/2 Yenişehir 06420
Ankara/TÜRKİYE
Tel: 0 312 434 14 12
Belgegeçer: 0 312 433 11 39
E-Posta: [email protected]
web: www.kibristkd.org.tr
www.kibrismektubu.com
facebook.com/kibristkd
Şehit Erdinç Salkım’ın Ardından................................................................26
Dr. Necati Yalçın
ŞUBELER
Antalya Tel: 0 242 248 25 00
İstanbul Tel : 0 212 222 36 42
İzmir Tel: 0 232 421 13 40
Mersin Tel: 0 324 233 36 58
Hedefiniz Birleşik Kıbrıs Öyle Mi?.............................................................37
Atilla Çilingir
YEREL SÜRELİ YAYIN
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Anısına Kültürel Hazineler
Armonisi Türk Sanat Müziği Konseri.........................................................42
Hasan İkizer
Ön ve Arka Kapak :
Ressam Figen Rutkay
Basım Yeri :
Atalay Matbaacılık LTD. ŞTİ.
1.Cadde Elif Sokak Sütçü Kemal
İşhanı No: 7/59
İskitler Ankara
Basım Tarihi : Ağustos 2014
Dr. Küçük ve Rauf R. Denktaş....................................................................29
Hüseyin Laptalı
Çağdışı Kalmış Bir Ülkü.............................................................................30
Ali Fikret Atun
Üniversiteliler Kıbrıs’ı Geziyor...................................................................33
Dr. Necati Yalçın
Kıbrıs maüzakerelerine İlişkin Değerlendirme..........................................35
Ali Fikret Atun
“Uluslararası Kültürel Hazineler Armonisi”
Halkdansları Müzik ve Dans Festivali .......................................................40
Yunus Özerdem
Memleketim / Liderimiz...........................................................................43
Hünalp Sabit
Yeni Dönem Yönetim ve Denetim Kurullarımız ........................................44
Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilat (TMT) Birinci Bayraktarı
Alir Rıza Vuruşkan Anıldı...........................................................................47
Vefat ve Başsağlığı....................................................................................48
* Dergimizde yayımlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
* Dergimizin adı verilmek kaydıyla yazı ve haberlerden alıntı yapılabilir.
Kıbrıs Mektubu
1
YENİ BİR DÖNEME BAŞLARKEN DÜŞÜNCELER VE BEKLENTİLER
Dr. Ahmet Zeki Bulunç / Genel Başkan
K
ıbrıs Türk Kültür Derneği’nin, Kıbrıs Türk
Halkı’nın Varoluş Mücadelesi’nde özgün bir
yeri, tarihi bir görevi ve kimliği vardır. Kıbrıs
Türk halkının tarihsel mücadelesi bu gün de farklı
bir boyut kazanarak devam etmektedir. Kıbrıs Türk
Kültür Derneği, Türk halkının bugün de büyük bir
direniş, inanç ve kararlılıkla sürdürdüğü mücadelesinde üzerine düşen görevleri en iyi şekilde yerine
getirecek bir potansiyele sahiptir. Kuşkusuz sürdürülen mücadelenin öncelikli hedefi Kıbrıs Türk halkının tarihten gelen ve uluslararası antlaşmalarla
elde ettiği haklarını, egemenliğini, özgürlüğünü ve
bağımsızlığını korumaktır. Bunun için en temel unsur Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni mutlaka yaşatmak ve varlığını güçlendirerek sürdürmektir. Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda egemen eşitliğini kabul ettirme ve tanınma mücadelesini güçlü stratejik temellere ve sağlıklı politikalara
dayandırarak taviz vermeden kararlılıkla sürdürmenin varlık nedenimiz olduğu bilinci ve anlayışıyla
hareket etmemiz son derece önemlidir. Anavatanımız Türkiye’de, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde
ve küresel düzeyde ulaşabileceğimiz her alanda bu
mücadele uzun vadeli erimlerle sürdürülmelidir.
Annan Belgesi (Planı) örneğinde olduğu gibi bütün
dış baskılara ve halkımız üzerinde oynanan çeşitli
oyunlara karşı, kararlılıkla ve dirençle sürdürülen
KKTC’yi koruma ve yaşatma mücadelesi 11 Şubat
2014 tarihinde BM yetkilisi tarafından kamuoyunun
bilgisine getirilen “ortak açıklama” belgesiyle Kıbrıs
uyuşmazlığı sürecinde yeni bir döneme girilmiştir.
Bu yeni dönemde uluslararası aktörlerin, Annan
Belgesi tecrübesi ışığında daha derinden ve sessizce meseleyi Türk kamuoyunun gözünden kaçırarak
KKTC’ye ve Kıbrıs Türk halkına karşı planlarını farklı
bir stratejisi ile uygulayacakları görülmektedir. Dış
aktörlerin işbirlikçileriyle birlikte “Algı Yönetimi” ve
“Kamu Diplomasisi” yöntemlerini ileri tekniklerle
halkımız üzerinde uygulayacakları bilincinde olmamız ve gerçek ışığında gelişmeleri izlememiz, de2
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
ğerlendirmemiz milli çıkarlarımız açısından önemlidir. Anavatanımız Türkiye ve KKTC devleti üzerine,
sözde “Kıbrıs Sorununun Çözümü” için başta ABD
ve AB olmak üzere sürdürülen ağır uluslararası baskılarla dayatılan içerikle yeni sürecin başlatıldığı
bilinen bir gerçektir. Bu süreçte ortaya konan yeni
“Plan Oyunlarının” temel amacı, Kıbrıs Türk halkını
azınlık statüsüne düşürerek “ozmosis” yolunu açarak Kıbrıs’ta Türk varlığına son vermek, Anavatan
Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmak ve Kıbrıs üzerindeki
uluslararası antlaşmalarla sağladığı hak ve statüleri
ortadan kaldırmak; KKTC’ye, egemen eşitliğimize,
özgürlüğümüze ve bağımsızlığımıza son vermek ve
Kıbrıs’ı tam bir Rum-Yunan adası haline getirmektir. Bu gerçekler ışığında dikkatli, duyarlı ve bilinçli
hareket edilmemesi halinde Kıbrıs Türk Halkı’nın ve
KKTC’nin karşılaşacağı tehlikelerin çok büyük olduğu da bilinmektedir. Son dönemde yeni bir Annan
Belgesi (Planı) örneği çalışmaların gizli diplomasi
yöntemiyle sürdürüldüğü gerçeği ürperticidir. Bu
gerçekler ve yaşadığımız süreç dikkate alındığında
Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nin tarihsel görevinin
önemi daha da artarak devam etmektedir. Hepimizin böylesi bir bilinçle ve sorumlulukla hareket etmesi kaçınılamaz milli bir görevimizdir. Bu bağlamda birliğimizi, dayanışmamızı sağlamalı, güçlü bir
iletişim içinde olmalıyız.
Belirtilen gerçekler ışığında sorumluluğumuzun bir
gereği olarak çeşitli nedenlerle, gerekçelerle ve
etkilerle üyelikleri son bulmuş, üyelikten ayrılmış,
Derneğimiz ile üyelerimiz ve Türkiye’de yaşayan
Kıbrıs Türklerinin yeniden kenetlenmesi, Derneğimiz çatısı altında bütünleşmesi, etkin bir diyalog
ortamı içinde bütün meselelerimizi olumlu şekilde
sonuçlandırmamız öncelikli hedefimiz olmalıdır.
Bu hedefimizin gerçekleştirilmesi için göreve gelen
yeni Yönetim Kurulu olarak üzerimize düşenleri sonuna kadar her koşul altında yerine getireceğiz. Dayanışma, işbirliği, diyalog, güven ve şeffaflık temel
ilkelerimiz olacaktır.
Değerli üyelerimizin bizlere gösterdiği güven ve
verdiği destekle başladığımız görevimize, belirlediğimiz şu çalışma programımızı uygulayacağız:
Öncelikle belirtmek zorundayız ki Kıbrıs Türk Kültür
Derneği’nin, genel olarak Anavatanımız Türkiye’de,
KKTC’de ve uluslararası düzeyde gelişen ve değişen
siyasal, ekonomik, kültürel ve teknolojik gelişmelere ayak uydurması ve uyum sağlaması için yeniden
bir yapılanmaya ve üye sayımızı artırarak genişlemeye büyük bir ihtiyacı vardır. Bunu sağlayabilmek
için temel ilke olarak çoğulculuk, katılımcılık, tabanı
genişletici, şeffaf ve açık, gizlilikten uzak ve paylaşımcı olmak, üyelerimizle ve öncelikle Anavatanda
yaşayan bütün Kıbrıslı Türklerle yeniden bütünleşmek ve kenetlenmek, küçülerek değil genişleyerek
Şubeleriyle işbirliği, ortak çalışma ve dayanışma
içinde etkinliği artan bir sivil toplum örgütü olarak
çalışmak, milli davamıza desteği artıran lobi etkinliği sağlamak, Kıbrıs Türk kültürünü koruyarak geliştirmek, tanıtmak, yaygınlaştırmak temel amaçlarımız ve hedeflerimizdir.
Gelişen iletişim teknolojilerinin sağladığı olanakları
ve sosyal medyayı en etkin biçimde kullanmak suretiyle sadece Türkiye’de ve KKTC’de değil, uluslararası düzeyde ve Dünya’daki Türk örgütleriyle etkin bir
iletişim ağı kurularak ortak projelerin uygulanması,
tanıtım etkinlikleri düzenlenmesi ve Kıbrıs gerçeklerinin anlatılması, içte ve dışta lobi etkinliklerinin
sağlanması ve değişen koşullara göre yeniden yapılanma kapsamında 2007 yılından beri T.C. İçişleri
Bakanlığı ve Ankara Valiliği’nin tüzüğümüzde yasalara aykırı gördüğü değişiklikleri gerçekleştirmek, bu
nedenle Derneğimiz aleyhine açılmış davalara son
vermek öncelik verdiğimiz çalışmalarımız olacaktır.
Ekip çalışması günümüzde en önemli unsurlardan
biridir. Ekip çalışmasının temel öğesi KATILIMCILIKTIR. Dar bir çerçevede çalışmak, “ben yaptım oldu”,
“ben her şeyi bilirim” anlayışı ve tekelci yaklaşımlar
yerine ortak aklın ve ortak çalışmanın yaratıcılığını
ve etkinliğini sağlamak esas olacaktır.
Kadınların yaratıcılık, çalışma gücü, dayanıklılık,
sabır ve özveri özellikleri ülkelerin, halkların, toplumların gelişmesinin, dinamizminin ve başarısının
ana kaynağıdır. Bu gerçeğin ışığında kadınlarımızın
en geniş katılımlarını ve katkılarını sağlayacak çalışma ortamları yaratılacak ve Derneğimizin gelişmesi,
güçlenmesi, etkinliğinin ve belirleyiciliğinin daha da
artması sağlanacaktır.
öncü gücümüz olacaktır. Üye sayısı azalan, yaşlanan,
statik bir dernek değil, gençleşen, üye sayısı artan
dinamik bir Kıbrıs Türk Kültür Derneği yaratmak öncelikli yaklaşımlarımızdan ve görevlerimizdendir.
Kültür ve eğitim bir ülkenin, milletin, halkın gelişmesi, daha çağdaş nitelikler kazanması, teknoloji
üretimi ve bilgi çağını yakalamak için ana gereklerin başında gelmektedir. Kıbrıs Türk kültürünü daha
yaygın bir şekilde Anavatanımızda tanıtmak, kültür
etkinliklerini artırmak son derece önemlidir. Bu anlayış çerçevesinde kültür ve eğitim amaç ve çalışmalarına daha çok kaynak ayırmak, kültür ve eğitim
ihtiyaçlarımızı karşılamak, geleceğimiz açısından
belirleyici olacaktır. Bunu sağlamak zorunluluğunu
duymaktayız.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti anayasasına göre, seçme
hakkı KKTC yurttaşı olmak ve 18 yaşını bitirmiş olmak
koşullarının dışında herhangi bir koşul içermemektedir.
Ayrıca, anayasamız seçimlere katılmanın bir yurttaşlık hakkı ve her yurttaşın görevi olduğunu belirtmiştir.
Anayasamızın vatandaşları oy vermeğe teşvik eden düzenlemesi kapsamında yurtdışında yaşayan KKTC vatandaşları olarak Kıbrıslı Türklerin oy verme hakları vardır
ve bu hakkın kullanılması yasalar ile düzenlenmelidir.
Kıbrıs Türk Kültür Derneği olarak yurt dışındaki diğer
Kıbrıs Türk örgütlerimizle diyalog ve işbirliği içinde seçme hakkımızı kullanacak yasal düzenlemelerin yapılması için çalışmak, önemli bir önceliğimiz ve hedefimizdir.
Kıbrıs Türk Kültür Derneği, özetle belirtilen temel
ilkeler, çalışmalar ve ana hedefler çerçevesinde yeniden yapılandırılmak suretiyle kurulacak dinamik
ve güçlü yapısıyla, artan üye sayısıyla, DAYANIŞMA
ve GÜÇLENEN BİRLİĞİ ile yapısal ve mali kaynakları
daha da etkinleştirilerek öngörülen hedef ve amaçların gerçekleştirileceği ortam ve zemin mutlaka yaratılacaktır.
YENİ YÖNETİM KURULU OLARAK HEDEFİMİZ:
• ÇOĞULCULUK, KATILIMCILIK, BÜYÜMEK VE GENİŞLEMEK;
• ÜYELERLE BÜTÜNLEŞMEK, DAHA ÇOK ÜYEYE ULAŞMAK; ŞEFFAFLIK, AÇIKLIKTIR.
• ŞUBELERLE İŞBİRLİĞİ, ORTAK ÇALIŞMA VE ORTAK
AKLIN EGEMEN OLDUĞU, ÇALIŞMA TABANINI GENİŞLETECEK EKİP ÇALIŞMASIDIR.
Saygılarımızla
Gençlerimiz geleceğimizdir. Deneğimizin daha genç
ve dinamik bir yapıya kavuşturulmasında geçlerimiz
Kıbrıs Mektubu
3
DENKTAŞ BEY’İN HUKUKÇU ÖZELLİKLERİ
U
Taner Erginel / Emekli Yüksek Mahkeme Başkanı
zun süren meslek hayatımda Denktaş Bey’le birçok temasım oldu. Onu tanıma fırsatını buldum.
Özellikle hukukçu kişiliği konusunda diğer insanların bilmediği bilgilere sahip olduğumu sanıyorum.
Denktaş Bey varoluş mücadelesi veren Kıbrıs Türk Halkının lideridir ve uzun süre Yürütmenin başında olmuştur. Herkesin onunla ilgili söyleyecek çok anısı ve bilgisi
vardır. Ben bir hukukçunun dikkatini çeken özelliklerini anlatmayı düşünüyorum. Hukuk alanında daha çok
kamu oyunun bilmediği özelliklerini ortaya çıkarmaya
çalışacağım.
Onu tanıdığım süreç içinde toplum yaşamımızda büyük
değişiklikler olmuştur. Anlatacaklarımı 4 ayrı döneme ayırarak anlatmamın daha uygun olacağını düşünüyorum.
A) Avukatlık yaptığım süre,
B) Yargıç olduğum süre
C) Yüksek Mahkeme Başkanı olduğum süre ve
D) Emeklilik süresi. Bu süreleri ayrı ayrı ele alıp Denktaş
Bey’le ilgili anılarımı ve izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım.
Avukat olduğum sürede izlenimlerim
Hukuk eğitimimi İstanbul Hukuk Fakültesi’nde yaptım.
Daha sonra bir süre de İngiltere’de eğitim gördüm. 1969
yılında Mağusada avukat olarak çalışmaya başladım.
O yıllarda Kıbrıs’ta, Türk Mahkemeleri yeni kurulmuştu. Ancak sadece Türk bölgelerinde geçerli olacak işlere bakıyorlardı. Bu nedenle Türk avukatlar kısmen Rum
Mahkemelerinde çalışmak zorunda kalıyordu.
Rum Mahkemeleri’nde çalışınca Rum avukatları ve
Rum halkını tanıma fırsatı buldum. Son derece milliyetçi olduklarını gördüm. Sağcı ve solcular arasında nüans
farkı olmakla birlikte tümü çok milliyetçi idi. Doğal olarak Kıbrıs Türkleri için mücadele eden Denktaş Beyi en
büyük düşman olarak görüyorlardı. Ancak şaşırarak gördüm ki içten içe ona saygı duyuyorlar. Onun Kıbrıs Türk
halkı için yaptığı mücadelenin takdir edilecek bir mücadele olduğunu düşünüyorlar. Daha sonra benzer saygıyı
4
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Atatürk’e ve Ecevit’e de duyduklarına tanık oldum.
Bir gün Rum avukatlar “Kıbrısın en iyi avukatı kimdir?”
diye tartışıyorlardı. Sanırım Limasol’da avukatlık yapan
bir veya iki Rum avukat üzerinde duruyorlardı. Onlara
“Acaba Denktaş için ne düşünüyorsunuz ?” diye sordum. Hiç tereddüt etmeden “Denktaş bizim avukatlarımızın tümünden daha üstündür” dediler.
Denktaş Bey’in Rum avukatlar arasında Kıbrıs’ın en iyi
avukatı diye düşünülmesi beni şaşırtmıştı. O tarihlerde Denktaş Bey artık avukat olarak çalışmıyordu. Ancak
Rum hukukçular onu eski günlerden tanıyorlardı. Öyle
anlaşılıyor ki belleklerinde silinmez bir iz bırakmıştı.
Belirtmekte yarar var ki Denktaş Bey 1947 yılında
Kıbrıs’ta avukatlığa başlamış ve zaman zaman ara vermekle birlikte bu görevi Cemaat Meclisi Başkanı seçildiği 1970 yılına kadar sürdürmüştür.
1960 yılından önce Kıbrıs’ta İngiliz Müstemleke Yönetimi vardı. Bu dönemin bir bölümünde Denktaş Bey savcı
olarak görev yapmıştır. Kıbrıs’ta uygulanan Anglosakson sistemde savcılık Türkiye’de uygulanan Kontinental
sistemdeki savcılıktan oldukça farklıdır. Anglosakson
sistemde suçluların soruşturulması ve ceza takibi polis
tarafından yapılır. Polisin C.I.D. (Criminal Investigation
Department) isimli bölümü bu işi yapar. Savcılar devletin hukuk danışmanlarıdır. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi duruşmalarında polisin hazırladığı davaları yöneten
avukat görevi yaparlar.
Anglosakson sistemde devletin konumu diğer tüzel kişilerin konumuna benzer. Bu sistemde savcının yaptığı işi
bir tüzel kişinin hukuk işlerini yapan görevlinin yaptığı
işe benzetmek mümkündür. Savcıların yaptığı iş Türkiye’deki hazine avukatlarının yaptığı işe benzemektedir.
Denktaş Bey Kıbrıs’ta savcı olduğu zaman devletin ve
polisin hukuk danışmanı olarak görev yapıyordu. Ayrıca
Ağır Ceza Mahkemesi duruşmalarında polisi temsil ediyor ve Rum EOKA teröristlerini mahkûm etmeye çalışıyordu. Anglosakson sistemde duruşmalarda avukatın
yetenekleri ön plana çıktığı için Rum hukukçular onun
ne kadar iyi bir hukukçu olduğunu unutmamışlardı.
Anglosakson sistemin bir özelliği yasaların her konuyu
belirlememesi ve yargıçlara geniş takdir yetkisi bırakmasıdır. Yasalardaki boşluğu Mahkeme İçtihatları doldurur. İstinaf veya Temyiz Mahkemesi diye isimlendirilen
Yüksek Mahkeme ince ayar yaparak yasal durumu netleştirir. Bu nedenle Anglosakson hukuk sisteminde Yüksek Mahkeme kararları önemlidir. Bu hukuk sistemine
İçtihat Hukuku Sistemi de denmesinin nedeni budur.
Denktaş Beyin hukukçu kişiliği
daha ilk yıllarda ön plana çıkmaya başladı.1953 yılında “Criminal
Cases” isimli bir kitap yazdı. Bu
kitap avukatların izlemesi gereken
önemli Yüksek Mahkeme kararlarını özetlemekteydi. Bir tür ders
kitabı idi. Hukukçuların yasal bir
sorunla karşılaştıkları zaman açıp
baktıkları bir el kitabı olarak kullanıldı.
rütmenin de yargıç atamalarını etkileme olanağı vardı.
Yürütmenin başında olan Denktaş Bey’in kendisine karşı olan veya hiç değilse yakın olmayan bir kişinin yargıç
atanmasını engellemesi söz konusu olabilirdi. Buna
rağmen hiç bir engelleme girişimi olmadı. Bu gün geçmişe giderek o günleri anımsadığım zaman Denktaş
Beyi’n tutumunu hoşgörülü kişiliğinin bir belirtisi olarak görüyorum.
Denktaş
Bey'in
hukukçu
kişiliği daha ilk yıllarda ön
plana çıkmaya başladı.1953
yılında “Criminal Cases”
isimli bir kitap yazdı. Bu kitap
avukatların izlemesi gereken
önemli Yüksek Mahkeme
kararlarını özetlemekteydi.
Avukatlık yaptığım yıllarda benim de kullandığım bu
kitaptan söz edene pek rastlamıyorum. Halbuki Kıbrıs
Hukuk sisteminde böyle bir kitabı yazmak ve yayınlamak önemlidir. Hukukçulara büyük bir yardımdır. Yazanın adalete verdiği önemi ve katkıda
bulunmak istediğini gösterir. Denktaş
Beyin hukukçu kimliği üzerinde duranların dikkatini çekmesi gereken bir
olaydır.
Bilindiği gibi 1960 dan sonra Türkiye’de
öğrenciler arasında sol görüşler yaygın
hale gelmişti. Türkiye fakültelerinden
mezun olup Kıbrıs’a gelenler Denktaş
Bey’in sağcı ve milliyetçi olduğunu düşünüyor ve ona karşı mücadele vermek
istiyorlardı. Türkiye’deki sol akımlardan
etkilenen Kıbrıslı öğrencilerden biri de
bendim. Doğal olarak Denktaş Bey’den
uzak durdum.
Denktaş Beye karşıt görüşlü birisi olarak önemli bir devlet görevine atanma ümidim oldukça azdı. Buna rağmen 1973 yılında açılan yargıçlık münhalına müracaat
ettim ve bu göreve atandım.
O tarihte 1960 Anayasasının yargıya ilişkin hükümleri
uygulanmaya devam ediyordu. Yargıçları atayan Yüksek
Mahkeme idi. Ancak diğer birçok ülkede olduğu gibi Yü-
Sırası gelmişken açıklayayım: Yargıç atanmasında Yürütmenin etkili olmasına fırsat veren 1960 Anayasası kısa süre sonra yürürlükten
kaldırıldı . 1975 Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası ile Yargımız
Yürütmeden bağımsız hale geldi.
1985 KKTC Anayasası ise Yargıyı
Yürütmeden tamamen bağımsız
hale getirmiştir. Bugün dünyanın
en bağımsız Yargısının KKTC Yargısı
olduğunu söylemek mümkündür.
1975 ve 1985 Anayasaları yapılırken Kurucu Meclislerde görev yapan genç ve idealist milletvekillerinin yargı
bağımsızlığına önem verdiklerini ve bu nedenle Yargının bağımsız hale gelmesi için çaba harcadıklarını biliyoruz. Ancak Denktaş Bey’in de bu çabalara katkıda
bulunduğu söylenebilir. Çünkü Yargının bağımsız olması Yürütmenin başında olan kendisinin
yetkilerinin azalması anlamına gelecekti. Bu nedenle Yargının bağımsız
olması çabalarına engel olmayı düşünebilirdi. Böyle bir düşünce içine girmedi. Bu gün geçmişi anımsayarak değerlendirdiğim zaman Denktaş Bey’in
Kıbrıs Türk Halkının iyi bir Yargıya sahip
olmasını istediğini, bu istek üstün geldiği için Adalet Bakanlığı’nı kaldıran ve
Yargıyı tamamen bağımsız hale getiren
düzenlemeyi engellemediğini düşünüyorum.
Yargıç olduğum sürede izlenimlerim
1973 yılında yargıç oldum ve emekli olduğum 2006 yılına kadar bu görevde kaldım. 33 yıl gibi
uzun bir süre bu görevi yaptım. Bu sürenin ilk 29 yılı
yargıç, son 4 yılı da Yüksek Mahkeme Başkanı olarak
geçti. 33 yıl içinde Denktaş Beyi gittikçe daha yakından
tanıma fırsatını buldum.
Yargıç olduktan sonra Denktaş Bey’le aramızdaki soğukluk ortadan kalkmaya başladı. Gerçi olaylara aynı
Kıbrıs Mektubu
5
pencereden bakmıyorduk. Farklı ilkeler benimsemiştik.
Buna rağmen anlayışlı bir çalışma ortamı içinde olduğumuzu söyleyebilirim.
O Rumlara karşı mücadele eden milli bir liderdi. Her
şeyi bu perspektiften görüyordu. Biz ise sol görüşleri
benimseyen bir temelden geliyorduk. Ancak yargıç olan
arkadaşlar ile kısa sürede siyasi görüşlerden uzaklaştık.
Yargıçların tarafsız olması ve tüm siyasi görüşlere eşit
mesafede durması gerektiği ilkesini benimsedik. KKTC
Yargısını dünyanın en üstün ve en adil yargısı haline getirmek için çaba göstermeye başladık. KKTC nin dünyanın en demokratik ülkelerinden biri olmasını istiyorduk.
Tarafsızlık bizim benimsediğimiz en önemli ilke idi. İktidarla muhalefet arasında tarafsız kalmaya özen gösteriyorduk. Bu tutum doğal olarak verdiğimiz kararların bir
bölümünün büyük bir olasılıkla yarısının Yürütmenin
istemediği kararlar olması sonucunu doğurdu.
1974 ü izleyen yıllarda Denktaş Bey güçlü ve otoriter
bir kişi olarak Yürütmenin başında idi. Milli lider konumunda böyle bir kişinin
Yargı kararlarına karşı
nasıl bir tepki gösterdiği
önemlidir.
Denktaş Bey Yargının
Yürütme aleyhine veya
şahsen kendisi aleyhine
verdiği kararları nasıl
karşıladı? Aleyhine karar veren yargıçlara karşı nasıl davrandı? Büyük
bir devlet adamından
beklenen
olgunluğu
mu gösterdi, yoksa basit bir insan gibi aleyhine karar veren yargıçlara düşman mı oldu? İsterseniz
bu sorulara hemen yanıt vereyim. Denktaş Bey aleyhine karar veren yargıçlara hiçbir tepki göstermedi. Yargıya karşı o kadar anlayışlı davrandı ki aleyhine karar
veren yargıçları insanlığı ile utandırdı diyebilirim.
1974 den sonra sol görüşlü gençler Kıbrıs’ta aktif mücadele vermeye başladılar. Çeşitli etkinliklerde bulunuyorlar ve sol bildiriler dağıtıyorlardı. Aleyhlerine ceza
davaları gelmeye başladı. KKTC yi dünyanın en adil ülkesi haline getirmek isteyen ve tarafsız olmaya gayret
eden bizler, siyasi eylem yapan gençleri cezalandırmak
istemiyorduk. Bu nedenle, Yürütmenin ceza verilmesi
taleplerine karşı direndik. Diyebilirim ki o koşullarda
birçok ülkede verilenden çok daha az ve sembolik cezalar verdik. Sanırım Yürütme bizimle uğraşmaktan yorul6
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
du. Böylece KKTC her türlü siyasi görüşü öne sürmek
ve eylem yapmak serbest hale geldi. Objektif bir değerlendirme yaptığım zaman bugün KKTC’nin düşünce
ve yayın özgürlüğü açısından dünyanın en özgür ülkelerinden biri olduğunu söyleyebilirim.
Diğer ülkelerle kıyaslayınca Denktaş Bey’in Yürütmenin isteklerine karşı gelen ve muhalefeti koruyan yargıçlara tepki göstermemesinin önemini daha iyi anlıyorum. “Yürütmenin başında Denktaş Bey’den başkası
olsa acaba bize bu kadar hoşgörülü davranacak mıydı?”
diye sormaktan kendimi alamıyorum.
Bir gün bir resepsiyonda Denktaş Bey bana “Sen aleyhimize karar veriyorsun , muhalefeti destekliyorsun”
dedi. “Ben tamamen tarafsız ve adil olmaya çalışıyorum” dedim. Biraz düşündükten sonra “Doğrusu da budur” dedi. Böylece özgürce görevlerimizi yapmaya devam ettik. KKTC halkına özgür düşünme ve özgür siyasi
eylem yapma olanağı sağladık.
1974 den bir süre sonra Kıbrıs’ta siyasi ortam
değişti. Sol güçlendi.
CTP, Yeni Düzen gazetesini çıkarmaya başladı.
Bugün iktidarın yayın
organı olan bu gazete ilk
zamanlarda militan sol
bir gazete idi. Çok sert
yazılar yayınlıyor ve bazen Denktaş Bey’e hakaret ediyordu. Denktaş
Bey genellikle aleyhine
yazılan yazıları görmezlikten geliyordu. Fakat
gazetenin çok ileri gittiği
bazı yazılara karşı hareketsiz kalamadı ve gazete aleyhine hakaret davaları açtı.
Yargıç olarak önüme gelen bir hakaret davasında kendisinin veya ailesinin uyuşturucu ticareti ile ilgili olduğu
yazılmıştı. Bizim hukuk sistemimizde ispat hakkı vardır. Yani hakaret içeren bir söz eğer doğru ise tazminat
ödenmesi gerekmez. Gazeteyi savunmak için Naci Usar
Mahkemeye geldi. Naci Bey’e “ Gazetede yazılanların
doğru olduğunu gösteren hiçbir deliliniz yok. Yazılanların gerçek olmadığı apaçık meydanda. Özür dilenirse
bu dava geri çekilecek. Bundan makul bir teklif olabilir
mi?” dedim. Naci Bey insancıl birisi idi. Yalan söylentilerden ve hakaretlerden yararlanmak isteyen bir kişi
değildi. Derhal Mahkemenin görüşüne katıldı. Gazeteyi
ikna ederek Denktaş Beyin arzu ettiği gibi özür yazısı
çıkarttı. Böylece yıllarca sürebilecek bir dava kapandı.
Daha sonra Yeni Düzen gazetesinde Denktaş Beyin
“Baba” olduğunu öne süren bir yazı yayınlandı. Okuyanlar yazıda “Mafya Babası” anlamını çıkarıyorlardı.
Denktaş Bey yine hakaret davası açmak zorunda kaldı
ve yine “Özür dilenirse davayı geri çekerim” dedi. Ancak ne davayı dinleyen yargıç benimle aynı tutum içinde
idi, ne de gazeteyi savunan Naci Usar gibi bir hukukçu
vardı. Sol ideoloji daha katı bir yöntem izlemeye başlamıştı. Özür dilenmedi ve dava uzayıp gitti. Sonunda
gazete aleyhine yüklü bir tazminat
kararı verildi.
Tazminat ödenmedi ve gazete
aleyhine icraya başvuruldu. İcra
günü gazete binasına zorla girilip
, araçlarına el konacak ve gazete
kapatılacaktı. İcrayı önlemek için
CTP üyeleri gazetenin çevresinde
bekleyip çatışma hazırlığı içine girdiler.
Denktaş Bey’in Mahkeme kararlarına saygılı olması dış
dünyanın bile dikkatini çekmiştir. Rum gazeteleri sürekli olarak KKTC den sahte devlet diye söz ederler. KKTC
nin legal bir devlet olarak kabul edilmesine karşı en küçük hoş görüleri yoktur. Bir gün bir Rum gazetesinde
“Banana Republic” “Muz Cumhuriyeti” diye bir yazı çıktığını öğrendim. O günlerde Mahkemelerimiz Denktaş
Bey ailesinden birisi aleyhine bir karar vermişti. Rum
gazeteci yazısında “Banana devleti KKTC mi yoksa Kıbrıs Cumhuriyeti (Rum devleti) mi?” diye sordu. “Rum
Mahkemeleri Rum Cumhurbaşkanı veya yakınları aleyhine böyle
Biz, KKTC’nin dünyanın en de- kararlar verebilirler mi? Asla veremokratik ve en adil ülkesi ha- mezler. Dolayısıyla KKTC Banana
line gelmesi idealini benimse- Republic değildir. Banana Repubyen yargıçlar, Denktaş Beye lic olan Rum devletidir.” diye görüş belirtti.
yapılan suçlamanın haksız olduğunu, Denktaş Bey’den özür
dilenmesi gerektiğini düşünüyorduk.
Biz, KKTC nin dünyanın en demokratik ve en adil ülkesi haline gelmesi idealini benimseyen yargıçlar, Denktaş Beye yapılan suçlamanın
haksız olduğunu, Denktaş Beyden özür dilenmesi gerektiğini düşünüyorduk.
Buna rağmen gazetenin
kapatılmasına da karşı
idik. Yasalarımızda basın araçlarının icra dışı
kalacağı doğrultusunda
maddeler vardır. İcra
memurlarının polis refakatinde gazetenin kapısına dayanmasına dakikalar kala bir ara emri
ile icrayı durdurduk.
Böylece gazete önünde çatışma olmasını ve
gazetenin kapatılmasını
önledik. Şimdi düşünüyorum. Yürütmenin başında Denktaş Bey değil
de başka bir Cumhurbaşkanı olsa o kadar kolay karar
verebilecek miydik? Gazetecilerin yazdıkları yazılardan
dolayı suçlanarak cezalandırıldığı bir dünyada, haksız
hakaret yapan, özür dilemeyi reddeden ve Mahkemenin verdiği tazminat hükmünü yerine getirmemek için
direnen gazeteler yayın hayatına devam edebilecek
miydi? Bu gazeteleri koruyan yargıçlar mesleklerinde
ilerleyebilecekler miydi?
Yargıçlık dönemini kapamadan
önce Uluslararası Mahkemelerde KKTC yi ilgilendiren davalar ve
Denktaş Beyin bu davalardaki tutumu konusuna da değinmem gerekiyor. Denktaş Beye göre Kıbrıs sorununun temel nedeni Rum siyasi liderlerin aşırı milliyetçi olması , Enosis
idealini benimsemeleri ve zaman içinde bu idealin hiç
değişmemiş olması idi.
O Kıbrıs sorununu anlamak isteyen herkesi Akritas ve İfestos planlarını
okumaya ve incelemeye
yönlendiriyordu. İnceleyenler bu planların etnik
temizlik planları olduğunu, Rum Yöneticilerin
silahlı eylemlerle ve katliamlar yaparak hedeflerine ulaşmak istediklerini anlıyordu.
1974 Barış Harekâtı
Rumların silahlı eylemlerle Kıbrıs’a egemen
olma stratejisine son verdi. Bu savaş onlara Türk ordusu karşısında başarılı olamayacaklarını öğretmişti. Ancak milli ideallerinden de
vazgeçmediler. Aynı hedefe bu kez soğuk savaşla ulaşmak için mücadele etmeye başladılar. Kıbrıs Türkleri ile
Türkiye’yi baskı altında tutmayı ve Rum milli ideallerine açık kapı bırakacak bir anlaşmaya zorlamayı ümit
ediyorlardı.
Soğuk savaşın bir cephesi tanıtım ve propaganda diğer
Kıbrıs Mektubu
7
cephesi ise uluslararası alanda hukuk mücadelesi idi.
Askeri alanda başarısız olan Rum Yöneticiler soğuk savaşta büyük başarılar elde ettiler. Kıbrıs’ta haksız ve
saldırgan oldukları halde tüm dünyayı haklı ve mağdur
olduklarına inandırdılar. Uluslararası mahkemelerde ise
inanılmaz başarılar sağladılar.
dır. Kuzeyde taşınmaz mallarını terk eden Rumlar Rum
Yönetiminin desteği ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye aleyhine dava açmaya başladılar.
İlk önemli dava Loizidu davası oldu. Rumlar davayı Türkiye aleyhine açarak KKTC’nin gerçek bir devlet olmadığını ve Türkiyenin Kıbrısın Kuzeyini işgal ettiğini vurgulamış oluyorlardı. Türkiye Prof. Bakır Çağlar’ı avukat
olarak görevlendirdi. Prof. Bakır Çağlar Lefkoşa’ya gelerek bir konferans verdi. Bu konferansa katılıp Çağlar’ın
görüşlerini dinledikçe ciddi bir tehlike karşısında olduğumuzu anladım. Çünkü Türkiye’nin avukatı Rum iddialarına yanıt vermiyor ve kendi doğrularını tekrarlayıp
duruyordu. Teknik noktalara dayanarak davayı kazanmaya çalışıyordu.
Kıbrıs olaylarını objektif değerlendirenler Kıbrıs’ta tüm
çatışmaları Rumların başlattığını,Türklerin haksız girişimlere ve yaratılmak istenen emrivakilere tepki gösterdiğini, Kıbrıs sorununun bu nedenle ortaya çıktığını
görmektedir. Rum Yöneticiler tüm Kıbrıs’a egemen olmak ve Kıbrıs Türklerini azınlık haline getirmek istemektedirler . Buna karşılık Kıbrıs Türklerinin özgür ve eşit
bir halk olarak yaşamaktan başka isteği yoktur. Bu gerçeklere rağmen tüm dünya Kıbrıs’ta Rumları haklı ve Rum soğuk savaşı tüm dünyada Rumların haklı oldumağdur , Türkleri ise haksız ve saldırgan olarak görmek- ğu yönünde bir zemin oluşturmuş ve bu zemin AİHM
tedir. Bunun nedeni Rumların büyük bir hırsla verdikleri yargıçlarının kafasında yer etmişti. Özetle Türkiyenin
soğuk savaşta başarılı olmaları ve dünya kamuoyunu saldırgan olduğuna ve Kuzey Kıbrıs’ı haksız yere işgal
kendi görüşleri doğrultusunda etettiğine inanıyorlardı. Bu zemini
kilemeleridir. Türkler ise bu savaş- 15 Temmuz 1974’de Rumlar ortadan kaldırmak için Denktaş
ta çok pasif ve yetersiz kaldı. Türk
Bey’in kitaplarındaki malzemedaha da ileri giderek Kıbrıs’ı den yararlanmak gerekiyordu. Bu
aydınlarının çoğu böyle bir savaşın
Yunanistan’a bağlama girişi- bilgilerden hareket edince işgal
varlığını dahi kabul etmedi.
minde bulunmuşlar. Türkiye altında olan bölgenin Kuzey Kıbrıs
Kıbrıs Türk solu ise Kıbrıs soru- uluslararası
anlaşmalardan değil Güney Kıbrıs olduğu ortaya
nuna çok farklı bir pencereden
çıkıyordu.
kaynaklanan
yasal
hakkını
kulbakıyordu. Onlar Kıbrıs sorununu
Rumların Kıbrıs’a egemen olma lanarak adaya müdahale etti.
Denktaş Bey’in görüşlerini şöyle
girişimlerine karşı, Türklerin özözetlemek mümkündür: 21Aralık
gürlük mücadelesi olarak görmü1963 de terörist EOKA örgütü Akyordu. Her iki halkın haklı ve haksız tarafları olduğunu ritas etnik temizlik planı doğrultusunda Kıbrıs’ın büyük
düşünüyorlardı. İki halk arasında gereksiz çatışmalar bölümünü işgal etmiş ve Kıbrıs Türk Halkını enklavlarda
çıktığına ve bir orta yol bularak iki halkı anlaştırmak yaşamaya zorlamıştır. Rum kesimlerindeki egemenlik,
gerektiğine inanıyorlardı. Dolayısıyla Rum propaganda etnik temizlik planı doğrultusunda ve Anayasaya aykısavaşına karşı yapılan mücadeleye katkıda bulunmaları rı olarak oluşan bir egemenlik olup yasal değildir. 1974
söz konusu değildi. Türkiye’nin Yöneticileri ise soğuk sa- öncesi adanın Rum kesimlerinde yasa dışı bir işgal duvaşta son derece deneyimsizdiler. Bu nedenle ne tanı- rumu vardı.
tım ve propagandada ne de uluslararası hukuk alanında
başarılı bir mücadele veremediler. Deyim yerindeyse 15 Temmuz 1974 de Rumlar daha da ileri giderek
Rumlar bu alanda meydanı boş buldular.
Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama girişiminde bulunmuşlar.
Türkiye uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan yasal
Rum soğuk savaşına karşı etkili mücadele vermeye ça- hakkını kullanarak adaya müdahale etti. Bu müdahalışan tek kişinin Denktaş Bey olduğunu söylemek müm- leye karşı Rumların yasa dışı direnişleri nedeniyle sakündür. Bir yabancı yazar bu durumu “Rum tarafında vaş oldu. Savaş sonunda Türk ordusu Kıbrıs Türkleribüyük bir propaganda ordusu var ve tüm dünyayı kendi nin güven içinde yaşayabilecekleri bir alan oluşturdu.
görüşleri doğrultusunda etkiliyor, buna karşı Türk tara- Uluslararası hukuk ilkelerine göre Kıbrıs’ın Kuzeyindeki
fında sadece Denktaş Bey’in sesi çıkıyor. Bu koşullarda Türk egemenliği yasaldır. Buna karşılık Güneyde oluTürk görüşlerinin dünya kamu oyunu etkilemesi müm- şan egemenlik yasal olamaz. 1974 öncesi egemenliğin
kün değil” şeklinde anlatmıştır.
yasal olmamasına ek olarak 1974 den sonra ikinci bir
etnik temizlik planı uygulanmış ve bu nedenle yasa dıSoğuk savaşın önemli bir cephesi uluslararası davalar- şılık daha da artmıştır. Bu devrede uygulanan İfestos
8
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
etnik temizlik planı “Türkiye Kıbrısa gelirse kurtaracak
Türk bulmamalı” ilkesi ışığında hazırlanmıştı. Plan doğrultusunda en küçük Türk köyleri dahil Türk ordusunun
kurtaramadığı tüm Türk bölgeleri işgal edilmiştir. Bu
işgal sırasında katliamlar yapılmıştır. Özetle Güneyde
eli kanlı teröristlerin kurduğu bir devletin devamı vardır.
Kuzeyde Kıbrıs Türk Halkının kendi geleceğini belirleme
hakkına dayanarak kurduğu bir devlet vardır. Uluslararası hukuka göre yasal olan Rum devleti değil KKTC’dir.
Hiç değilse KKTC’nin Rum devletinden daha yasal olduğunu kabul etmek gerekir. Bu gerçeği kabul etmeyen
BM kararları adil olmayan kararlardır. Tavsiye niteliğinde olan bu kararların yasal ağırlığı olamaz.
Loizidu davasında Mahkemeyi tarafsız ve objektif bir
konuma getirebilmek için Denktaş Bey’in yukarıda
özetlediğim görüşlerini ısrarla öne sürmek gerekiyordu. Fakat bu yapılmadı. Mahkeme Türk tarafının haksız
olduğu varsayımı içinde davayı dinledi. Buna rağmen
Mahkemenin Rumların lehine karar vermesi kolay değildi. Çünkü Kıbrıs’ta nedeni ne olursa olsun, karşılıklı toplu göç yaşanmış ve iki farklı yönetim oluşmuştu.
Dünyada kabul gören doğru uygulamaya göre toplu
göçlerden sonra devletler arasında anlaşma olması ve
taşınmaz malların da toplu olarak takas edilmesi gerekir. Mülkiyet sorununu bireysel olarak ve göç eden
kişiye eski malına geri dönme olanağı vererek çözmek
dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir.
Bu nedenler dikkate alındığı zaman Loizidu’nun davayı kazanması söz konusu olamazdı. Nitekim AİHM
Loizidu’nun açtığı ilk davayı reddetmişti. Mahkemenin
önce kabul etmediği bir davayı daha sonra kabul etmesi yani kararını değiştirmesi kolay değildi. Buna rağmen
Rumlar yılmadan büyük bir hırsla mücadele ettiler. Soğuk savaş taktikleri ile AİHM’yi etkilemeye çalıştılar.
Loizidu Girne’deki evine gitmesini Türkiye’nin engellediğini iddia ederek Türkiye’den tazminat istemişti. Bu
saçma bir talep idi. Çünkü Kıbrıs’ın iki bölgesinde iki ayrı
yönetim oluşmuş, ayrı yasalar yapılmıştı. Bu yasalardan
birinin hukuka uygun diğerinin ters olduğuna karar vermek diskrimasyon oluşturacak ve insan haklarını ihlal
edecekti. AİHM tüm bu hususlar göz ardı ederek Rumların istediği gibi “Türkiye Loizidu’nun evine gitmesini
engelliyor mu, engellemiyor mu?” sorusuna kilitlendi.
Rumlar Türkiye’nin evlerine gitmesini engellediğini kanıtlamak için dramatik olaylar sahnelediler. Sınırda toplantı düzenleyerek Kuzeye geçmeye teşebbüs ettiler.
Türk güvenlik güçleri doğal olarak bu yasa dışı girişimleri engelliyordu. Ancak Rumlar bu olayları Mahkeme’ye
taşıyor ve “İşte siz de görüyorsunuz, Türkiye evimize
gitmemize izin vermiyor.” diyorlardı.
Rumlar sınır delme eylemlerini yaparken Türk kesiminde toplanan Kıbrıs Türkleri de karşı gösteri yapıyordu.
1996 yılında Loizidu davası kritik bir aşamaya gelince
sınır delme girişimlerinin önemi arttı.
En sert sınır delme girişimlerinden birinde Türk
Bayrağı’nı indirmek için bayrak direğine çıkan bir Rum
vurularak öldürüldü. Rum Yönetimi AİHM’yi etkilemek
için aradığı fırsatı bulmuştu. Tüm dünyayı ayağa kaldıran bir propaganda yapmaya başladı. O gün olay yerine gelen KKTC yöneticilerini cinayet işlemekle suçladı.
Denktaş Bey de suçlananlar arasında idi.
Rum propagandasını ve Loizidu davasında öne sürülenleri dikkate aldığımız zaman Türk görevlilerin yaptığı
açıklamaların hatalı olduğunu görürüz. Bu konuda tek
istisna Denktaş Bey’in açıklamasıdır. “O gün ben orada
değildim. Orada olsam bu tür trajik olayları engellemek
için elimden geleni yapacaktım. İki halkı tahrik eden bu
tür etkinliklerin düzenlenmesi hatalıdır. Çok daha büyük ve üzüntü verici olaylar yaşanabilirdi. Böyle bir toplantıyı düzenleyen Rum Yönetimi ve onlara göz yuman
BM kusurludur.” dedi. Bu sözlerle Rumların mağdur
rolü oynamasına izin vermedi.
Loizidu davası Türkiye aleyhine açıldığı için Türkiye
Hükümetinin yapacağı açıklama önemliydi. O tarihte Türkiyenin Başbakanı olan Tansu Çiller : “Biz kimsenin bayrağımızı indirmesine izin vermeyiz” şeklinde
bir açıklama yaptı. Gerçekte değişik bir ortamda Tansu
Çillerin söylediği sözlerde de bir yanlışlık yoktu. Ancak
yıllarca devam eden Rum propagandasını ve AİHM deki
argümanları izleyenler bu açıklamanın hatalı olduğunu görebiliyorlardı. Çünkü bu açıklama Türklerin haklı
ve mağdur olduğunu ifade eden bir açıklama değildi.
Rumların öne sürdüğü iddiaları yani Türklerin adayı işgal ettiği ve Rumların mağdur olduğu iddialarını destekliyordu. Tansu Çillerin açıklaması AİHM de bardağı
taşıran son damla oldu. AİHM yasal engelleri göz ardı
ederek Türkiye aleyhine karar verdi. Bu kararın etkileri
hâlâ devam etmektedir.
Özetlersek soğuk savaşta, yani tanıtım ve propaganda
ile uluslararası hukuk mücadelesinde Denktaş Bey’in
öne sürdüğü iddiaları öne sürmek gerekiyordu. Bu yapılmadığı için başarı sağlanamamıştır.
Yüksek Mahkeme Başkanı olduğum sürede izlenimlerim.
2002 -2006 yılları arasında Yüksek Mahkeme Başkanı
olarak görev yaptım. Bu devre siyasi olaylar açısından
Kıbrıs Mektubu
9
çok çalkantılı ve büyük yasal tartışmaların yapıldığı bir
dönem olmuştur.
Yargıç olarak görev yaptığım devrede Denktaş Bey’le
çok az temasım olmuştu. Onu daha çok yaptığı açıklamalardan, yazdığı yazı ve kitaplardan tanıyordum.
Yukarıda anlattığım Loizidu davası ile ilgili görüşler de
daha çok gazetelerden elde ettiğim bilgilere dayanmaktadır. Yüksek Mahkeme Başkanı olmam üzerine durum
değişti. Denktaş Bey’le sık sık görüşüp konuşma fırsatı
buldum.
KKTC de Adalet Bakanı olmadığı için Yüksek Mahkeme
Başkanı diğer görevlerinin yanı sıra protokol görevi de
yapmak zorunda kalmaktadır. Anayasamıza göre Yüksek Mahkeme Başkanı protokolde üçüncü sırada yer
alır. Zaman zaman Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve
Başbakanla bir araya gelir. Bu vesile ile Denktaş Bey’le
de konuşup tartışma fırsatı buldum. Konuştukça onu
daha iyi tanıdım.
Denktaş Bey’in ilk fark ettiğim
özelliği onun çok okuyan birisi
olması idi. Çok meşgul olmasına
rağmen vakit ayırıp sıkıcı yasa,
mahkeme kararı ve diğer metinleri okuyabiliyor, kitap yazabiliyordu. Diğer siyasiler ve aydınların
okumayı sevmediğini ve yüzeysel
bilgilerle yetindiklerini bildiğim
için Denktaş Bey’in bu özelliği dikkatimi çekti.
Denktaş Bey ve milliyetçi kesime göre Kıbrıs’ta iki halkın ayrı ayrı kendi geleceklerini belirleme (self determinasyon) hakları vardır. 1959 Zürih ve Londra anlaşmaları ile 1960 Anayasası Kıbrıs’ta eşit iki halk olduğunu
teyit etmiştir. Rumlar iki halk arasındaki bu anlaşmayı
bozmuş ve salt Rumlardan oluşan bir devlet kurma yönüne gitmişlerdir. Bu durumda KıbTürk Halkının da kendi geleceZıt
görüşlerin
tartışıldığı rıs
ğini belirleyerek ayrı devlet kurma
ortamda KKTC'de iki büyük hakkı doğmuştur. 1983 de bu hak
siyasal olay yaşandı. 2003 genel kullanılarak KKTC kurulmuştur.
seçimleri ve 2004 referandumu.
2000 'li yıllarda Türkiye Hükümeti
dahil tüm dünya Kıbrıs’ta bir
anlaşma olmasını arzu etmeye
başlamıştı.
O devrede Denktaş Bey’in başında olduğu milliyetçi
cephenin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz: Kıbrıs’ta eşit
haklara sahip iki halk yaşamaktadır. Rum halkı aşırı milliyetçi olduğu için bu eşitlikten şikayetçidir ve Türklerden
kurtulmak istemektedir. Rum yöneticiler milli ideallerini gizleme gereği dahi duymamaktadırlar. Hazırladıkları
yazılı planlarda amaçlarını açıkça ortaya koymaktadırlar. Akritas ve İfestos planlarını dikkatle okuyanlar Rum
yöneticilerin niyetini kolayca anlayabilirler. Bu planlara
göre Rum siyasilerin amacı Girit’te uygulanan etnik temizliğin benzeri bir yöntemle Türklerden kurtulmaktır.
Denktaş Bey Kıbrıs Türk Halkını bu tehlikeye karşı uyarmak için mücadele ediyordu. Bu konuda bir çok kitap ve yazı yazdı. Yazdığı kitaplar arasında Girit’le Kıbrıs
arasındaki benzerliği vurgulayan “Kıbrıs Girit Olmasın”
isimli kitap dikkati çekmektedir.
KKTC de milliyetçi kesimin karşısında yer alan sol kesim
Denktaş Beyin savunduğu görüşleri tamamen reddet10
mekteydi. CTP’liler, Sovyetler Birliğinde gerçekleşen
Komünist devrimini benimsemişlerdi. Bu devrimin tüm
dünyaya egemen olacağına, insanlığa barış ve refah getireceğine, halklar arasındaki anlaşmazlıkları sona erdireceğine inanıyorlardı.CTP liler Rum Komünist Partisi
Akel ile işbirliği yapmaya başladılar. Sovyetler Birliğinin
dağılmasından sonra devrim görüşleri arka plana itildi.
Buna rağmen Akel’le yakınlıkları devam etti. Kıbrıs’ta
Rum kesimi ile bir anlaşmaya varmanın şart oluğuna,
bunun Kıbrıs’a barış getireceğini inandılar. Daha da ileri
giderek KKTC deki tüm sıkıntıların nedeninin bir anlaşmaya varılamaması olduğunu, anlaşma olmadıkça KKTC
deki hiçbir sorunun çözülemeyeceğini öne sürdüler.
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
İki eşit halktan biri, her yönü ile
farklı özelliklere sahip ayrı bir
devlet kurunca diğerinin de kurabilmesi gerekir. Bu hakkı reddetmek iki halkın eşit olmadığını
öne sürmek anlamına gelir ki bu
mümkün değildir. İki halkın 1960
da yaptıkları anlaşmayı bozan Rum yöneticiler olduğuna göre KKTC Rum devletinden daha yasaldır. KKTC’nin
tanınmasını engelleyen BM ve büyük devletler iki halk
arasında diskriminasyon yapmakta ve insan haklarını
ihlal etmektedir.
Rum Yöneticiler ayrı Rum devleti kurmakla Kıbrıs’ı taksim etmiş durumdadırlar. Bu taksimden vazgeçme niyetleri yoktur. Bu durumda Kıbrıs Türklerinin görevi
1960 Anayasasındaki eşitlik ilkesini yaşama geçirmek ve
Türk kesimindeki fiili (de facto) durumu legal (de jure)
hale getirmek yani KKTC’nin tanınmasını sağlamaktır.
Bu görüşlere karşı sol kesim, KKTC’yi tanıtmanın gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ideal olduğunu, bu
boş idealin peşinde koşmanın doğru olmadığını, iki halkın karşılıklı taviz vererek anlaşması gerektiğini, bundan iki tarafın da kazançlı çıkacağını söylüyordu.
Zıt görüşlerin tartışıldığı ortamda KKTC’de iki büyük
siyasal olay yaşandı. 2003 genel seçimleri ve 2004 referandumu.
2000’li yıllarda Türkiye Hükümeti dahil tüm dünya
Kıbrıs’ta bir anlaşma olmasını arzu etmeye başlamıştı.
2003 genel seçimlerinde iktidarı değiştirip Rumlarla anlaşacak bir yönetimi başa geçirmek istiyorlardı. Seçimlerde dünyanın çeşitli ülkelerinden gözlemciler KKTC’ye
akın ettiler. Gelenlerin çoğu önyargılı ve KKTC’yi kötüleme amacı taşıyordu. KKTC’deki Denktaş yönetiminin
barışa engel olduğunu düşünüyor ve seçimlerle veya
bu mümkün olmazsa seçimlerin hileli olduğunu kanıtlayıp, halkı sokağa dökerek, sivil itaatsizlikle hükümeti
değiştirmek istiyorlardı. Seçimlerin adil olmadığını kanıtlayacak delilleri bulmak için Kıbrıs’a gelmişlerdi.
KKTC Anayasası seçimleri yönetme ve denetleme görevini Yargıya vermiştir. Yargının başında bulunan biz Yüksek Mahkeme yargıçları KKTC’yi dünyanın en demokratik ve en adil ülkelerinden biri haline getirme idealini
benimsemiştik. Bu nedenle siyasi görüşler karşısında
tarafsız kalmaya ve siyasi partilere eşit mesafede durmaya kararlıydık.
Bu ortamda 2003 seçimleri gerçekleşti. Yüksek Mahkeme ideallerine uygun bir seçim yapıldı. KKTC’nin geri
kalmış sahte bir devlet olduğunu düşünen ve yıkılması
için delil toplamaya gelen gözlemcileri utandırdık. Gözlemcilerin bir bölümü KKTC seçimlerinin kendi ülkelerindeki seçimlerden daha adil ve daha şeffaf olduğunu
kabul etmek zorunda kaldılar.
Seçimler tamamen demokratik ve adil olmuştu. Fakat
Denktaş Bey’in istemediği bir sonuç ortaya çıkmış ve
KKTC’de sol görüş iktidara gelmişti. Rum yönetimi ile
anlaşma olmasını isteyenlerin arzusu yerine gelmişti.
Ancak bu anlaşma kolay olmayacaktı. Çünkü yapılan
açıklamalardan anlaşıldığına göre Rum Yöneticiler ile
Türk solu tam bir görüş birliği içinde değildi.
Rum Yöneticiler aşırı milliyetçi ideallerinden vazgeçmiş
değildiler. Sadece bu ideallerini kamufle ediyorlardı.
Zamanla tüm Kıbrıs’a egemen olmalarına açık kapı bırakacak bir anlaşma yapılmasını istiyorlardı. Herkesin eski
evine dönmesini yani 1974 öncesine dönülmesini talep
ediyorlardı. Türk solu ise iki tarafın taviz vererek bir orta
noktada anlaşmasını arzu ediyordu. Ancak bunu yaparken 1974’de Kıbrıs Türklerinin elde ettiği kazanımları
koruyabileceğini zannediyordu. Böyle bir anlaşma nasıl
mümkün olacaktı?
Denktaş Bey varılacak anlaşmanın tehlikeli olacağı
kaygısı içinde idi. Yapılacak herhangi bir anlaşmada
KKTC’nin ve egemenliğinin korunması gerektiğini öne
sürüyor, kağıt üstünde kalacak haklarla yetinmenin büyük hata olacağını ve trajik sonuçlara neden olacağını
söylüyordu.
Bu ortamda Annan Planı hazırlanarak 2004 Referandumuna gidildi.
Denktaş Bey hazırlanan Annan Planı’nın tuzaklarla dolu
olduğu kanısına vararak eleştirmeye başladı. Ona göre
Kıbrıs Mektubu
11
bu plan Kıbrıs Türk halkının yok olmasına neden olacaktı. Büyük bir telaş içinde halkı uyarmaya çalıştı.
Denktaş Beyin Annan Planı’na karşı çıkmasının nedenlerini şöyle özetleyebiliriz:
Bu plan kağıt üstünde kalacak hiçbir güvenilirliği olmayan haklar karşılığından Kıbrıs Türk halkının temel haklarını ortadan kaldıracaktı. Plan halklar arasında bir iç
savaşa neden olacak, Türk ordusunun koruması kalktığı
için Kıbrıs Türkleri etnik temizlikle yok olacaklardı.
Annan Planı’na göre Rumlara terk edilecek bölgelerde
yaşayan 70 000 Türk’ün evlerini terk ederek Türk bölgesine göç etmesi gerekecekti. Bu kişilerin nereye göç
edeceği, nasıl yerleşeceği, ne ile geçineceği konusunda
plan tamamen sessizdi. Buna ek olarak 100 000 Rumun
daha Türk Yönetimine kalan bölgeye geri dönme hakkı
olacaktı . Bu durumda Türk Bölgesi diye bir şey kalmayacaktı.
Bir planın barış getirmesi için potansiyel sorunları gidermesi ve halkın önüne yeni ve temiz bir sayfa açması gerekir. Halbuki Annan planı sınırsız kavga üreten
iki halkı birbirinin boğazına sarılmaya yönlendiren bir
plandı.
Annan Planı’nın mülkiyete ilişkin hükmüne göre 20
Temmuz 1974 de Tapu Dairesinde mevcut kayıtlar geçerli kabul edilecekti. Bunun anlamı KKTC koçanlarının
geçerli olmayacağı, geçiş döneminde malların Rum malı
olarak kabul edileceği ve Kıbrıs Türklerinin bedelini ödemeden kendilerine ait olduğunu zannettikleri malların
sahibi olamayacakları idi.
Geçiş döneminde orijinal mal sahibi Rum ile malı kullanan Türk’ün kurulacak Mülkiyet Komisyonuna başvurmaları gerekecekti. Her parsel için ayrı bir müracaat yapılacağından herkesin birden fazla müracaatı olacaktı.
Eski ve yeni mal sahipleri karşı karşıya gelerek yıllarca
boğuşmak zorunda kalacaktı.
Komisyonun karar vermesi kolay olmayacaktı. Bir Kıbrıslı Türk’ün orijinal Rum malı olan bir arsayı satın alıp
üzerine ev inşa ettiğini varsayalım. Bu Türk büyük bir
şaşkınlık içinde Komisyon kararına değin Rum koçanının geçerli olduğunu öğrenecekti. Bu nedenle Komisyon karar verene değin, bazen yıllarca evini tamir bile
edemeyecekti. Denktaş Beyin ifadesine göre insanlar
evlerine çivi bile çakamayacaktı. Bu nedenle Türk bölgeleri gecekondu mahallelerine dönecekti.
Mülkiyet Komisyonu Türk’ün yaptığı inkişafa bakacak ve
12
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
bu inkişaf arsanın değerinden fazla ise Türk’e arsanın
bedelini ödeyerek evine sahip olma hakkı tanıyacaktı.
Ancak Türk’ün ödeyeceği bedel arsanın normal piyasa
değeri olmayıp “current value” denilen sanal değeri
olacaktı. “Curent value” demek bu mal Güneyde benzer bir bölgede olsaydı erişeceği değer demekti. Bu
hesaplamaya göre Kıbrıslı Rumun Barış Harekâtı nedeniyle hiçbir kaybı olmayacak, bu mal Güneyde olsaydı
kazanacağı değer üzerinden tazmin edilecekti. Bu durumda Kıbrıslı Türk satın aldığı arsa üzerine ev inşa etmişse bu eve sahip olmak için arsanın piyasa değerinin
3-4 katını ödemesi gerekecekti. Denktaş Bey Türklerin
bu kadar yüksek bedeli ödeyemeyeceğini ve dolayısıyla evlerini Rumlara terk etmek zorunda kalacaklarını
düşünüyordu.
Aynı koşul orijinal Rum malı üzerine inşa edilmiş DAU
gibi üniversiteler için de söz konusu idi. Üniversiteler
planın öngördüğü tazminatı ödeyemeyerek kısa sürede kapanacaktı. Bu nedenle Denktaş Bey, Annan planını
ciddi bir şekilde incelemedikleri ve ne sonuç doğuracağını anlayıp halka anlatmadıkları için Üniversitelere de
sitem ediyordu.
Denktaş Bey’e göre silahlı çatışmalar ve katliamlar çok
erken başlayacaktı. Çünkü Rum kesiminde terhis olan
askerler silahlarını evlerinde muhafaza etmektedirler.
Denktaş Bey Rum yöneticilerin iç savaşa hazırlık amacıyla buna izin verdiklerini, bu askerlerin hiç değilse bir
bölümünün Türklere karşı nefretle dolu olduğunu ve ilk
fırsatta Kuzeyde evlerinde oturan Türkleri öldürmeye
geleceklerini düşünüyordu.
Bu olasılığa karşı BM çatışmaları önlemek için 10 000
kişilik bir Barış Gücünü Kıbrıs’a göndermeyi kabul etmişti. Ancak Denktaş Bey bu ordunun her şeyini yitirme
konumuna gelen ve aldatıldığını anlayan Kıbrıslı Türkler
isyan etmesin diye görev yapacağını düşünüyordu. BM
barış gücünün geçmişte olduğu gibi Kıbrıslı Türkler öldürülürken seyirci kalacağına kuşkusu yoktu.
Denktaş Bey Annan planının tehlikelerini yazdığı yazılarda ve konuşmalarda anlatıp durdu. Ancak sözlerinin
iktidara gelmiş olan CTP ve diğer sol kesim üzerinde
hiçbir etkisi olmadı. Onlar Annan planı ile Kıbrıs’a barış
geleceğini, Kıbrıs Türk halkının AB ye gireceğini ve diğer AB halkları gibi refah ve huzura kavuşacağını düşünüyorlardı. Barış isteyen ABD ve AB nin kesenin ağzını
açacağına, havuzlu villalar yaptırıp göçmenlere dağıtacağına ve tüm sıkıntıların giderileceğine inanıyorlardı.
Özetlersek Denktaş Bey için Annan planı cehennem,
CTP ve diğer sol kesim için ise cennet idi. Denktaş Bey,
görüşünü çok dramatik bir şekilde anlatmaya çalışıyor
ve Kıbrıs Türk halkının kurbanlık hayvanlar gibi mezbahaya götürülmek istendiğini söylüyordu. Sol kesim ise
bu görüşle alay ediyor, “Biz hayvan değiliz ki mezbahaya gidelim” diyordu.
Denktaş Bey, Annan planının tehlikelerini halka anlatmak için her çareye başvurdu. Karşısında yer alan cephe o kadar güçlenmişti ki ne söylese etkili olamıyordu.
Bu nedenle referandumu önleme girişiminde bulundu.
Anayasa Mahkemesine başvurarak referandumun Anayasaya aykırı olduğuna dair görüş istedi.
Anayasa Mahkemesi’nin referandum veya halkoylaması konusundaki kararı önemlidir. Bu kararı özetlemeye
çalışacağım.
Annan planı konusunda herkesin şahsi görüşü vardı.
Ancak bu görüşleri tartışmıyor, şahsi görüşlerimizi kendimize saklıyorduk. Siyasilerin tartıştığı görüşlere eşit
mesafede durmak ve tamamen adil seçimler gerçekleştirmek istiyorduk.
Şahsen ben Annan Planı konusunda Denktaş Bey’in
söylediklerine katılıyordum. Çünkü planı incelediğim
ve tarihsel olayları gözden geçirdiğim zaman Denktaş
Bey’in haklı olduğunu görüyordum. Denktaş Bey söylediklerini kanıtlayacak delilleri de ortaya koyabiliyordu. Halbuki Annan Planı’nı destekleyenler görüşlerini
kanıtlayamıyorlardı. Onlar gerçeklerden değil, politik
inançlardan hareket ederek değerlendirme yapıyorlardı.Görüşleri ümitlerle ve hayallerle karışıktı. Bu nedenle halkı tehlikeli bir noktaya doğru götürebileceklerini
düşünüyordum.
22.3.2004 tarihinde Cumhuriyet Meclisi Annan planı
referandumunun yapılması ile ilgili bir yasa yapmıştı.
Kıbrıs Sorununun Çözümüne İlişkin Halkoylaması (Özel Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak Annan Planı’na
ve Geçici Kurallar) Yasası isimli bu yasaya dayanarak An- kendi oyum “hayır” olacaktı. Ancak benim veya diğer
nan Planı, Kıbrıs Türk Halkının onameslektaşlarımın ne oy vereceğiyına sunulacaktı.
Bu kararla Denktaş Bey’e ters miz önemli değildi. Bizim oyumuz
şey, halk oy veremez demek
düştük. Ancak halkımızın en başka
Denktaş Bey Anayasa Mahkemesibaşka şeydi. Biz KKTC’yi dünyanın
ne müracaat ederek yasanın Ana- temel ve önemli hakkı olan en demokratik ve adil ülkesi haliyasaya aykırı olduğunu öne sürdü. kendi geleceğini belirleme ne getirmek istediğimiz için Yasahakkı açısından bir kazanç ma Meclisinin iradesine ve ondan
Halk oylaması yasasının Anayasa’ya
daha önemli gördüğümüz halk
sağladığımızı düşünüyorum.
aykırı bir yönü olduğu daha ilk bairadesine saygı duymamız gerektikışta göze çarpıyordu. KKTC Anayağini düşünüyorduk. Her hangi bir
sasının 1.ci maddesi devletin şeklini belirlemektedir.2.ci konuda halkoyuna başvurulamaz demek bizim için çok
maddeye göre ise KKTC ülkesi bölünmez bir bütündür. zordu, çünkü temel ilkemize tersti.
Halbuki Annan planı KKTC’yi sona erdirip sınırları değişik yeni bir devlet kurmayı amaçlamaktaydı. Anayasa- Üzerinde önemle durduğumuz bir kavram daha vardı.
nın 9.cu maddesine göre Anayasanın 1. ve 2.ci madde- O da Kıbrıs Türk Halkının kendi geleceğini belirleme
lerini değiştirmeyi teklif etmek dahi mümkün değildi. (self determinasyon) hakkı idi. Bu hakkın halkımızın en
önemli hakkı olduğunu düşünüyorduk. 1985 de bu hakReferandumun Anayasa’ya aykırı olduğunu göste- ka dayanarak halkoylaması yapılmış ve KKTC kurulmuşren bu hususlara karşılık Anayasa’da referandumun tu. Biz de bu Anayasaya dayanarak görev yapıyorduk.
Anayasa’ya uygun olduğunu gösteren hususlar da var- Halkoylaması yapılamaz demek, olaya nasıl bakılırsa
dı. Şöyle ki aynı Anayasa Kıbrıs’ta bir federasyon kurma bakılsın halkımızın kendi geleceğini belirleme hakkı olamacıyla toplumlar arası görüşmelere izin vermiş, bu madığı anlamına gelecekti. Hiç değilse böyle bir yoruizin nedeniyle yıllarca görüşme yapılmıştı. Cumhuriyet munun yapılmasına fırsat verecekti.
Meclisi toplumlar arası görüşmeleri destekleyen yasalar yapmış ve kimse bu yasaların Anayasa’ya aykırı ol- Bu görüşleri de dikkate aldıktan sonra Anayasadaki
duğunu öne sürmemişti. Objektif bir değerlendirmede çelişkiyi yorumladık ve “halkoylaması yapılabilir” yohalkoylaması konusunda Anayasanın çelişkili hüküm- rumunun Anayasaya daha uygun olduğuna karar verler içerdiğini söylemek gerekiyordu. Acaba Anayasa dik. Böylece Denktaş Beyin müracaatını reddederek
Mahkemesi bu çelişkiyi nasıl çözecekti?
halkoylaması yolunu açtık.
Yargıçların tutumunu daha önce anlatmaya çalıştım.
Biz KKTC nin dünyanın en demokratik ve en adil ülkelerinden biri olması gerektiğini düşünüyorduk. Gerçi
Bu kararla Denktaş Bey’e ters düştük. Ancak halkımızın
en temel ve önemli hakkı olan kendi geleceğini belirleme hakkı açısından bir kazanç sağladığımızı düşünüyoKıbrıs Mektubu
13
rum. Gerçi 1985 de KKTC kurulurken de halkoylaması
yapılmış ve halk kendi geleceğini belirlemişti. Ancak
Annan Planı gibi bir BM planının halkoyuna sunulması
ve Anayasa Mahkemesi’nin, Kıbrıs Türk Halkı’nın kendi
geleceğini belirleme hakkı olduğu için halkoyuna izin
vermesi uluslararası hukuk açısından bir kazanç olmuştur.
Bu karardan sonra Kıbrıs Türk Halkının kendi geleceğini
belirleme hakkının olmadığını söylemek mümkün değildir.
Karardan sonra Annan planını destekleyenler kararımızı beğendi, diğerleri ise eleştirdi. Denktaş Beyin hiçbir
tepkisi olmadı. Hatta kararı dikkatle okuyan, gerekçesini anlayan ve bize hak veren tek kişinin Denktaş Bey
olduğunu söyleyebilirim. Dünyada başka hangi devlet
başkanı Mahkeme’ye başvurduktan ve müracaatı reddedildikten sonra bu kadar hoş görülü olabilir?
Bir süre sonra bu konuyu Denktaş Bey’le konuştum.
Kendisine bir halkın kendi geleceğini belirleme hakkının ayrılma hakkını da kapsadığını, yapılacak bir anlaşmada Çekoslavak Anayasasında olduğu gibi Kıbrıs Türk
Halkı’nın anlaşmanın yürümemesi halinde ayrılabileceğini gösteren bir şartın bulunması gerektiğini, Anayasa
Mahkemesi kararından sonra
bu hakkın garanti altına alınmış olduğunu, ayrılma hakkını içermeyen bir anlaşmanın
Anayasa’ya aykırı olacağını
söyledim. Benimle hemfikir oldu.
Yüksek Mahkeme Başkanı olduğum devrede İngiltere
Parlamentosu’nda geçen olayları da anlatmam gerektiğini düşünüyorum.
İngiltere Parlamentosu’nda Rum Yönetimi ile aynı görüşleri paylaşan Kıbrıs’ın Dostları (Friends of Cyprus)
isimli bir oluşum vardır. Yüz civarında parlamenter
sürekli olarak Rum yönetimini desteklemekte ve Rum
yönetiminin propaganda sloganlarını tekrarlamaktadır.
Bu grup bazen Rum yönetiminden de daha ileri giden
açıklamalar yapmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Rum yönetimi aşırı milliyetçi karakterini kamufle etmek için
Türkiye’yi suçlayan en sert açıklamalarını bu gruba
yaptırmaktadır.
Kıbrıs’ın Dostları grubu ile konuşunca Kıbrıs Rum Kesimi ile yakın bağları olduğu ve olaylara Rum gözlükleri ile baktıkları anlaşılır. Barış Harekâtını çok kötü ve
haksız bir olay olarak görürler ve Türkiye’ye baskı yapıp
14
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
1974 öncesine dönülmesini sağlamaya çalışırlar. Onlara göre 1974 öncesinde Kıbrıs’ta hiçbir sorun yoktu.
Sadece Denktaş ve Kıbrıs Türk’leri sorun çıkarıyordu. Bu
nedenle 1974 öncesine dönülürse hiçbir sorun kalmayacaktır.
Bu grupla Kıbrıs Türk Solu arasında söylem benzerliği
vardır. İkisi de Kıbrıs’ta mevut durumun kabul edilemez
olduğunu ve bir çözümün bulunması gerektiğini söylemektedir. Ancak ayrıntıda ikisi arasında önemli farklar
vardır. Kıbrıs Türk solu benzer sloganları söylemekle
birlikte Kıbrıs’ta karşılıklı taviz verilerek bir anlaşmaya
varılmasını ve bu yapılırken 1974 barış harekâtının Türk
halkına sağladığı kazanımların bir kısmının korunmasını
istemektedir. Halbuki Kıbrıs’ın Dostları grubu ile konuşunca Kıbrıs Türk’lerine basit bir azınlıktan fazla hak
tanımadıkları, Kıbrıs Türkleri’ni Israil’de yaşayan, Israil
vatandaşı olup Israil’in her isteğine boyun eğen Araplara benzettiklerini görürüz. Onlar Kıbrıs’ta herkesin
eski yerine dönmesi gerektiği tezini savunmaktadırlar.
Kıbrıs’ın 1974 öncesine dönmesini kabul etmeyen Denktaş Bey’i barış önünde engel
ve en büyük sorun olarak görmektedirler.
Denktaş Bey Cumhurbaşkanlığından ayrılıp yerine Mehmet Ali Talat geçince Kıbrıs’ın
dostları grubu büyük ümide
kapıldı . Mehmet Ali Talat ın
onlarla birlikte mücadele edip Türk işgalini sona erdireceğini düşündüler. Bu grup mevsimlik yani yılda 4
kez,“Report” isimli bir dergi çıkarmaktadır. 2006 yılının
Sonbahar 49.cu sayısının kapağında Mehmet Ali Talat,
Papadopulos ve BM in o tarihlerdeki Kıbrıs Özel Temsilcisi Gambari nin fotoğrafları yer alıyordu. Aynı fotoğraf
yerel basında da çıkmış ve bu olayı CTP, barış yolunda
atılan önemli bir adım olarak tanımlamıştı. İngilterenin
Rum dostu parlamenterlerinin görüşü oldukça farklı idi.
Resmin altına “time is on our side” diye yazdılar. Dergiyi okuyanlar grubun isteğinin 20 Temmuz’un intikamını almak olduğunu anladılar. Mehmet Ali Talat’tan bu
amaç için yararlanmayı ve 1974 öncesine geri dönmeyi
ümit ediyorlardı.
İngiltere Parlamentosunda Kıbrıs’ın dostları grubunun
karşısında çok daha küçük Kuzey Kıbrıs’ın dostları grubu vardır. Yirmi kadar parlamenter ellerinden geldiği
ölçüde KKTC’ye yardımcı olmaya ve Rum dostları grubuna yanıt vermeye çalışmaktadır. Rum dostları parlamenterlerin aksine KKTC dostu parlamenterlere göre
Denktaş Bey Kıbrıs Türk’lerini yok olmaktan kurtaran
milli bir kahramandır. 1974 den sonra Kıbrıs’ta barış
vardır. Bu barışı Kıbrıs’a getiren Denktaş Bey Nobel Barış ödülüne layıktır.
Türk Halkı için de geçerlidir. KKTC dostları grubuna göre
Denktaş Bey’in üstün gayreti olmasa Kıbrıs’ta Girit modeli uygulanacaktı.
İngiltere parlamentosundaki iki grubun Denktaş Bey
hakkından bu kadar farklı ve zıt görüşler içinde olması
insanı şaşırtacak bir olaydır.
KKTC dostları grubu zaman zaman Kıbrıs’tan gelen
konukları misafir etmekte ve onlara konuşma fırsatı
vermektedir. 2005 yazında Yüksek Mahkeme Başkanı
olduğum için beni de davet ettiler. 20 kadar grup üyesine parlamento binasının bir salonunda konuştum. O
tarihlerde İngiltere’de İslami terörist gruplar eylemlerde bulunmuşlardı. Bu nedenle konuşma konusu terörizmin nasıl önlenebileceği idi. Onlara Atatürk’ün uyguladığı laiklik ilkesinin dünyaya barış getirebileceğini,
İngiltere’yi ve Avrupa’yı bu ilkenin kurtarabileceğini
söyledim.
KKTC dostları grubu ile konuşunca onların 1950 li yıllarda EOKA nın İngiliz yönetimine karşı yürüttüğü terörist
faaliyetleri unutmadıklarını anlıyordunuz. O dönemde
EOKA 300 den fazla İngiliz askerini tek tek ve pusu kurarak öldürmüştü. Rumlar bu olayı özgürlük mücadelesi
olarak görüyorlardı. Fakat KKTC dostları grubuna göre
işlenen cinayetlerin özgürlükle hiçbir ilgisi yoktu. Çünkü
İngiltere İmparatorluğu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
tüm koloni ve müstemlekelerini terk etmiş ve imparatorluk topraklarında 50 den fazla bağımsız devlet kurulmuştur. Bu devletlerin hiç birinde silahlı mücadeleye
gerek olmamıştır. Bağımsızlık için diplomatik bir mücadele yeterli idi.
Kaldı ki 1958 yılında İngiltere Koloniler Bakanı Lennox –
Boyd Kıbrıs’a gelerek Makarios’a terörist faaliyetleri durdurmalarını, çünkü İngiltere’nin Enosise razı olacağını
söylemiştir. Buna rağmen silahlı eylemler devam etmiştir. Makarios’a göre daha erken bağımsızlık için silahlı
eylemlerin devam etmesi gerekliydi. Makarios’un insan
hayatına önem vermeyen tutumu, Kıbrıs Türk’lerine ve
Türkiyeye toparlanma fırsatı vermiş ve Kıbrıs Cumhuriyeti kurulabilmiştir.
KKTC dostları grubuna göre Kıbrıs’taki terörist faaliyetlerin nedeni Kıbrıs Rumlarının aşırı milliyetçi fanatik karakteridir. Dünyada terörist eğilimi Kıbrıs Rumları kadar
fazla olan başka bir halk yoktur. Bu karakterin bir benzeri de Sırplarda vardır. Nitekim onlar da etnik temizlik
yöntemlerini uygulamışlar ve 100 binlerce Bosnalı’yı
gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdir. Aynı tehlike Kıbrıs
Konuşmamdan sonra tartışmalar oldu ve konu Kıbrıs’a
geldi. Onlar fanatik Rum karakterinin değişmediğini,
Rumların rahat durmayıp ilk fırsatta tekrar eylem yapacağını, bu nedenle Kıbrıs Türk’lerinin hâlâ tehlikede
olduğunu düşünüyorlardı. Dolayısıyla Denktaş Bey’i
halkını koruyan bir kahraman olarak görüyorlardı.
Kıbrıs Türk sol kesimin görüşlerini ise dünya gerçeklerinden kopuk ve çelişkili buluyorlardı. Bu kesimin Rum
propagandasının etkisi altında kalmış, kendi haklarından vazgeçmeye razı, karşı karşıya olduğu tehlikeleri
görmeyen bir topluluk olduğunu düşünüyorlardı. Bir taraftan Türkiye’den kurtulmak için yapılan Rum propagandasına destek verdiklerini, diğer taraftan Türkiye’nin
1974 de getirdiği kazanımların devam edeceğini zannettiklerini, bunun çelişki olduğunu söylüyorlardı.
İngiltere Parlamentosunun KKTC dostları grubunda
Denktaş Bey’e duyulan saygıdan etkilenmemek olası
değildi.
Devamı edecek...
Kıbrıs Mektubu
15
ADA’DA BARIŞA GİDEN YOL
Hasan İKİZER*
A
Ada’da barışa giden yolun Kıbrıs Türklerine
karşı yapılmakta olan ambargo ve izolasyonların ortadan kaldırılması gerektiği konusu,
herkes tarafından teslim edilmesi en başta gelen
bir koşul olarak halen ortada görülmektedir. Bütün
bunlar ortada iken barışın gelmesi, gerçekleşmesi
olanaksızdır.
AB’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ve
Yunanistan’ın da bir takım koşullar ileri sürerek Kıbrıs’ta ödün verilmeden Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne alınmayacağını, müzakerelerin ilerlemeyeceği, yeni fasılların açılmayacağı dile getirilerek
Türkiye’ye gözdağı vermesinden artık vazgeçilmelidir. Yapılan baskılara bir son verilmelidir. Baskılardan Kıbrıs Türklerinin de Türkiye’nin de bir adım geri
atacağı düşünülmemelidir.
Zaman gittikçe uzamakta,
barışa gidilecek yolda bir
takım engeller konularak
barış süreci gittikçe uzatılmaktadır. Yarım asra varan
anlaşmazlıklara son verilerek barışın gelmesi için bütün taraflar el birliği içinde
çaba göstermelidirler.
2004 yılında Ada’da yapılan
her iki halkın halkoylaması sonucunda Türklerin evet
demelerine karşın, Rumların hayır oyları sonucunda
öne çıkan fırsat kaçırılmış ve bugünlere kadar gelinmiştir. Yapılan halk oylamasında şimdiki Kıbrıs Rum
lideri Anastasiadis’in evet oyu verdiği bilinmektedir. Diğer Rum liderlere karşı daha olgun ve ılımlı
bir görünüşe sahip Anastasiadis’in barıştan yana olduğu izlenimi, halk tarafından da onaylanmakta idi.
Ancak aradan geçen zaman yeni Rum liderinin de
diğerlerinden pek farkı olmadığı gerçeğini ortaya
çıkardı. Ekonomik gerekçeler dile getirilerek onun
da diğerleri gibi zamana oynadığı ve Türkleri oyalamakta, zamanı uzatmakta olduğu gerçeği ortaya
çıkmıştır. Kıbrıs Türklerinin de Türkiye’nin de artık
sabrı tükenmek üzeredir. Hiçbir ülke şimdiye değin
yarım asır barışın gelmesi için görüşmeleri uzatmamış, bu kadar uzun bir süre barış için beklenmemiştir.
Kıbrıs’ta uzun süredir her iki halkın değişik liderlerle
yapılmakta olan müzakerelerde alınan kararlar şimdilerde Kıbrıs Rumlarının yeni lideri Anastasiadis’in
16
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
hiç yokmuş gibi; yeni koşullar ileri sürerek müzakereleri başlatmak istemesi bardağı taşıran son damla
olmaktadır. Özellikle de ortaya müşterek bir belge
koyarak müzakerelerden önce birtakım koşullar
öne sürerek, Maraş’ın kendilerine verilmesi, yapılan müzakereleri yok sayarak yeniden başlamak gibi
ve egemenlik konularını dile getirerek işleri yokuşa sürmesi pek anlaşılır bir durum değildir. Hâlâ
daha diğer Rum liderleri gibi zamana oynayarak işleri daha da uzatmak Kıbrıs Türklerini ve Türkiye’yi
usandırıp bezdirmekten yana olduğu artık açıkça
ortaya çıkmaktadır.
30 yıldır Kıbrıs Türk halkının kurduğu bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletini yok sayarak,
kendi GKRY’yi egemen bir devlet gibi kabul ettirmek
istemesi, barıştan yana olmadığı gerçeğini dile getirerek tek egemen devlet olduğunu belirtmesi ve
zamana karşı oynaması kabul edilebilir bir durum
değildir.
1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti de iki eşit
halk tarafından ortaklaşa kurulan bir devlet idi.
1963 Aralık ayında devleti
ortadan kaldırarak Türkleri
tamamen yok ederek Cumhuriyete tek başlarına sahip
olmak emeli içinde idiler,
başaramadılar.
Kıbrıs Türkleri egemenliklerinden vazgeçtikleri takdirde, Kıbrıs Rumlarının yönetiminde egemen bir devlete azınlık statüsü içinde
kalacakları için, hiçbir zaman egemenliklerinden
ödün vermeyerek statülerini koruyarak müzakerelere başlamak ve yeni yılla birlikte kesin bir anlaşmaya
varmak amacında olmalıdırlar. Başka herhangi bir
statüyü kabul ederek azınlık durumuna düşmeleri
halinde hiç beklenmeyen bir durum meydana gelir
ve Kıbrıs tamamen elden gider ve bir defa daha da
kurtarılması söz konusu dahi edilemez. Bu böyle bilinmelidir.
* Yazı İşleri Müdürümüz Hasan İkizer’in Kıbrıs Konusu ile
ilgili yayınlanmış kitapları:
1. Kıbrıs İki Ulus İki Devlet
2. Kıbrıs’ın Panoraması (Dünya, ABD, Nato, AB, Türkiye
Yunanistan çerçevesinde)
Kitaplar derneğimiz idari sekreterliğinden temin edilebilir.
KKTC’NİN TANINMASINI İSTEMEK
EN DOĞAL HAKKIMIZDIR
G
Metin FAHRİOĞLU
ünümüzde BM parametreleri ve AB normları çerçevesindeki “İki bölgeli, iki toplumlu Federasyon”
görüşmelerinde Rumlar KKTC’nin tasfiyesini hedeflemektedir.
“İki kesimli, iki toplumlu Federasyon” formülünün gündemde olduğu 1977-1979 Denktaş-Makarios anlaşmasının yapıldığı günlerdeki ortam ile bugünkü ortam çok
farklıdır. O günlerde Rumlar AB’ye üye değillerdi ve görüşmelere de Garantiler konusu getirilmiş değildi. Bugüne kadar süre gelen “İki bölgeli, iki kesimli Federasyon”
görüşmelerinden bir sonuç çıkmamıştır, bundan sonra da
çıkmayacaktır …
Bilinmelidir ki “Federal Birleşik Kıbrıs” formülü ile gelecek
bir çözüm KKTC’yi ortadan kaldıracak ve Kıbrıs Türklerini
Rum Cumhuriyeti’ne dönüşmüş olan Kıbrıs Cumhuriyeti
içinde bir azınlık yapacaktır. Bu durumda bize düşen görev
devletimizin tanınmasını gündeme getirmektir. Anavatanımızla işbirliği içinde yapılacak istikrarlı çalışmalarla da
bu isteğimizin gerçekleşmemesi için bir neden yoktur.
Uluslararası Hukuk çerçevesinde tanınma hakkına sahip
KKTC’nin tanınması ancak görüşmelerin sona ermesiyle
mümkün olabilir. Dolayısıyle görüşmeler en kısa sürede
sonlandırılmalıdır.
Bu girişimler öncelikle yıllardan beri devam eden izolasyonların kalkmasını sağlarken yabancı devletlerle yapılacak diplomatik görüşmeler bize tanınmanın yolunu açacaktır.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş anlaşmaları üç garantör
devlet Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin yanında Kıbrıs
Türk ve Rum Halklarının liderleri tarafından da imzalanmıştı. Bu anlaşmalarla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği
Ada’daki Türklere ve Rumlara ortaklaşa verilmişti.
1974-1975 Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi ve 1975-1983
döneminde ise Kıbrıs Türk Federe Devleti” olarak tarihe
geçmiştir. Bu gerçekler BM Genel Sekreterinin raporlarında da yer almıştır.
Devletler hukukunda ; “Toprağı bütün egemen bir devletin, bir self-determinasyon hakkının kullanılmasıyle parçalanması” teşvik edilmemektedir. Ancak Kıbrıs’ta durum
farklıdır ve Kıbrıs Türk Halkı 15 Kasım 1983’de Devletlerarası Hukuk normlarına uygun olarak KKTC’yi kurmuştur.
Herhangi bir egemen devlet başka bir devleti tanıma veya
tanımama hakkına sahiptir. Egemen bir devlet, yeni kurulan bir devleti tanıma veya tanımama konusunda iradesini
serbest kullanabilmelidir.
BM Güvenlik Kurulu, “KKTC’nin tanınmaması” yönündeki
541 Sayı ve18 Kasım 1983 tarihli kararı ile hiçbir ülkenin
KKTC’yi tanımamasını ve ilişki kurmamasını isterken 15
Aralık 1983 tarih ve 544 sayılı kararı ile de 4 Mart 1964 tarihli kararın geçerli olduğunu ve uygulamaktan geri kalmamıştır. Yine BM, Ada’nın tanınan tek devletinin Kıbrıs Rum
Cumhuriyeti olduğunu vesilelerle belirtmiş olup bunlar
BM arşivlerinde mevcuttur.Bu kararlarıyle BMGK, devletler arası hukukun self-determinasyon ilkesini ihlal etmiştir.
Kıbrıs Türk halkı 15 Kasım 1983’de Devletler arası Hukuk
normları ışığında Self-determinasyon hakkını kullanarak
KKTC’yi kurmuştur.
BMGK Devletler arası hukuk normlarına göre bir devlet
olan KKTC aleyhine karar vermekle devletler arası hukuk
normlarını ihlal etmiştir.
Yine büyük devletlerin diğer devletlere KKTC’yi tanımamaları için baskı yapmaları devletler arası hukuk normlarına aykırıdır.
Sonuç olarak KKTC bağımsız ve egemen bir devlettir. Bu
devlet Kıbrıs Türk Halkının Self-Determinasyon hakkını
kullanması ile oluşturulmuş devletler arası hukukta vardır.
İstense de istenmese de KKTC uluslararası ilişkilerde ve
devletler arası hukukta vardır.
KKTC tanınma isteme hakkına sahiptir.
Rumların,21 Aralık 1963 Kanlı – Noel saldırılarıyle birlikte Kıbrıs Türk Halkı ve temsilcileri Kıbrıs Cumhuriyeti’nden
zorla dışlanmışlardır. Günümüzde Kıbrıs Türk halkının kendi
ayrı yönetimi vardır ve GKRY Kıbrıs Türk halkını temsil etmediği gibi, Kıbrıs Türkleri adına konuşma hakları da yoktur.
Kıbrıs Türk Halkı , Kıbrıs Cumhuriyetinden dışlandıktan
sonra kendi kendini yönetmeye başlamıştır.
Bu yönetimler:1963-1967 döneminde “Genel Komite”,1967-1974 döneminde “Geçici Türk Yönetimi”,
Kıbrıs Mektubu
17
ANILARLA YÜZYÜZE DENKTAŞ BEY’İN ARDINDAN
Ekrem Yeşilada / Emekli Müsteşar
İ
ki ayda bir yayınlanan bir dergide yazı yazmak
bizim gibi yaşını-başını almış şahıslar için zor olmasa da, elli yıldan beri yakından tanıyıp sık sık
görüştüğünüz şayet Denktaş Bey gibi biri ise onunla
ilgili bir yazı yazmak hiç de kolay değildir.
1994’de yazdığım Kıbrıs’ta Turizm adlı kitabımın önsözünde Ekrem Yeşilada’yı 1959’dan beri tanımaktayım dediyse de kendisi ile yakından tanışmamız
1964 yılında Ankara’da kendi deyimi ile sürgünde
bulunduğu yıllarda başlamıştır. Ne yazık ki o yıllarda
ben de Rum Yönetimince kara listeye alınmış olduğumdan bir süre Türkiye’de bir iş bulup çalışmak zorunda idim ve öyle yapmıştım.
Nitekim Kıbrıs Türk Cemaatı (K.T.C) yöneticilerinin
emri ile 1965 yılı sonunda Kıbrıs Türk Cemaatı Ankara Bürosu’nu kurup öncelikle Erenköy’den dönen
mücahitler ile o tarihe kadar yüksek tahsilini yapamıyan Kıbrıslı gençlerin sorunları ve Kıbrıs’ta tedavisi mümkün olmayan insanlarımızın tedavileri ile
ilgilenmekle görevlendirilmiş bulunuyordum.
O tarihte Denktaş Bey ve Erenköy’den Türkiye’ye
yeni dönen E. Alb. Rıza Vuruşkan Kıbrıs Türkleri’nin
ilk ve resmi temsilciliği sayılan benim büroya sık sık
uğrayıp çalışmalarını burdan yürüttükleri için ikisi
ile de tanışıp kaynaşmamız haliyle mümkün olmuştur.
Denktaş Bey ülkesine dönmek için canını da tehlikeye atmak sureti ile sonunda verdiği çetin mücadeleyi kazanarak 1968’de muradına erdikten sonra,
1970 yılında ben de kendi isteğim ile Kıbrıs’a dönerek Dışişleri Bakanlığına bağlı olarak bir yandan sivil
görevimi yaparken, diğer yandan da iki yıllık mücahitlik görevimi yaptım. Ancak o tarihten vefatına kadar bu dostluğumuz artarak devam etmiş asla eksilmemiştir.
Diğer büyüklerimizden farklı olarak, onun da benim gibi güzel sanatlarla ve gelecek kuşaklara kalıcı
18
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
birşeyler bırakmak gibi müşterek bir yeteneğimizin bulunması, buna ek olarak Dr. Fazıl Küçük gibi
Gönyeli’ye karşı özel bir ilgi duyması, onunla da aramızdaki yakınlığın sürekli olarak artmasına neden
olmuştur. Ancak bu yakınlığın ne benim için, ne de
onun için çıkara yönelik olmadığını belirtmekte yarar görüyorum!...
Nitekim vefatından sonra kendisi için yapılacak anıt
mezarın yer seçiminin Gönyeli’ye çok yakın olan
Cumhuriyet Parkına yapılmış olmasını çok yerinde
buldum. Bu kararı verenleri yürekten kutlamak isterim. Hatta Dr. Fazıl Küçük’e sağlığında sorulsa idi o
da burayı tercih ederdi diye düşünüyorum. Denktaş
Bey’in iki aydır hâlâ daha başlanamayan anıt mezar
projesini hazırlarken aslen Ortaköylü olan Doktor
Küçük’ün de bir büstünün ya da heykelinin buraya
dikilmesinin yerinde olacağı görüşündeyim.
Bana Denktaş Bey’le ilgili unutamadığın bir anını
anlat derseniz, bu elli küsur yıllık süre içerisinde
anlatmaya değer çok şey var ama, şimdiye kadar
kimseye anlatmadığım var ki, size onu nakletmeyi
uygun gördüm.
Aslında onun yasal yollardan Kıbrıs’a dünüşünün
Rumlar tarafından engellenmesi üzerine 1967 yılı
Kasım ayında gizlice Kıbrıs’a çıkma girişiminde bulunduğunu, ancak Rum askerleri tarafından yakalanarak günlerce sorgulandıktan sonra serbest
bırakıldığının öyküsünü ve bunu müteakip Kıbrıs konusunda meydana gelen önemli gelişmeleri hepimiz
biliyoruz. Ben size bu önemli olayın ardından benim
tanık olduğum ikisini aktarmak istiyorum.
Yukarıda da bahsettiğim gibi Denktaş Bey K.T.C. Ankara Bürosuna sık sık uğrar, hatta bazı önemli konuklarını benim büroda kabul ederdi. O günkü konuklarından biri kendisi gibi yasaklı muamelesi görmekte
olan Nejat Konuk Bey, diğeri de aslen Larnakalı olan
Erol Bey isminde genç bir arkadaştı. Denktaş Bey be-
nim de duyacağım şekilde onlara yarın Ankara’dan
ayrılacağımıza göre yolda ihtiyacımız olacak şunları,
şunları alın ve şu saatte de falan yerde buluşalım
dedi ve bana dönüp, biz gizli yoldan Kıbrıs’a gitmek
üzere ayrılıyoruz, bunu sadece güvendiğimiz birkaç
kişi biliyor, bunlardan biri de şimdi sen oldun. Bu
sırrı bir TMT mensubu gibi saklamalısın, aksi halde
başına geleceği tahmin edersin. Bir şey daha var.
Ben bu yolculuk sürerken zarf içinde sana bazı notlar gönderebilirim. Odamdaki çelik kasayı gösterip,
aldığında orda muhafaza et, sonra ben ne yapacağını sana bildireceğim dedi. Nitekim onlar gittikten
5-6 gün kadar sonra kendisinden iadeli taahütlü bir
zarf geldi. Ben de gereğini yaptım.
Yanılmıyorsam onlar ayrıldıktan 10 gün sonra da
yakalandıkları haberini aldık ve herkes gibi biz de
çok üzüldük. Ancak benim herkesten farklı bir durumum olduğu için o on günde hemen hemen hiç
uyuyamadığımı söyleyebilirim. Meğer ilk girişimleri
başarısız olduğu için, ikincisini daha güvenilir birileri vasıtası ile halletmek yoluna gittikleri için bu gecikmenin olduğunu daha sonra öğrendik.
Bir yandan Anavatan Türkiye yetkilileri bütün ağırlığını anında ortaya koyarak onların salimen kurtulup
Türkiye’ye dönmeleri için çaba sarfederken, diğer
yandan da başta aileleri ve sevenleri olmak üzere
çeşitli formüller üretmeye başlamıştı... Ailesi, daha
önce de Ankara dışında bulunduğu dönemlerde ya
kurye ile Kıbrıs’a gönderilmek üzere, ya da kendisi gelene kadar kasamda muhafaza etmek üzere
mektup, ya da önemli belgeleri bana gönderdiğini
bildikleri için böyle bir zarf geldi mi deyince ben
de evet geldi ve kasamdadır dedim ve kendisinden
bana talimat gelmeden birşey yapmam doğru olmaz dedim.
Bunun üzerine bana çeşitli çevrelerden baskı gelmeye başlayınca şu formülü önerdim. O tarihte
Rauf Bey’in büyük oğlu Raif 17 yaşında idi, gelsin
ona zarfı vereyim okusun, içinde erken kurtarılmasına ilişkin bir bilgi var ise, o bilgi alınsın ve zarfı
tekrar yerine koyup muhafaza edeyim dedim ve
öyle yaptık. Nitekim o zarfta daha sonra kendisinden öğrendiğimize göre, başarısız geçen ilk tekne
girişimine dair notları varmış...
Benim hiç hazmedemediğim olay, Denktaş Bey ve
iki arkadaşının yakalanmalarının baş suçlusu benmişim. Çünkü bu girişimi önceden bilen 3-5 kişiden
biri olarak onları ben ihbar etmiş olabilirmişim!..
Denktaş Bey kurtulup Ankara’ya döndüğünde bu iftirayı ona da anlattığım zaman seni ben iyi bilirim,
yalnız ben değil, herkes seni tanır bilir; bu kuru iftiraya inanmazlar dedi. Amma bu sefer biz kendi beceriksizliğimizin cezasını çektik dedi.
Onun bu konuda unutamadığım tepkilerinden biri
de şu idi. Ankara’ya döndüğünde basın mensuplarından biri kendisine sizin bu Kıbrıs’a giriş teşebbüsünüzden gerçekten Türk hükümetinin haberi
yokmuydu? demesi üzerine, yanıtı şu olmuştu: “Onların yardımı ile gitsek böyle kepaze olurmuyduk?”
Yattığı yer nur, mekânı cennet olsun. İşte Denktaş
Bey böyle bir durum karşısında bile soğuk kanlı olmasını bilen, sorumluluğunu müdrik, çok zeki eşi
benzeri zor bulunan büyük bir lider idi.
Kıbrıs Mektubu
19
AKILLARI AB SEVDASIYLA BULANDIRILAN KIBRIS TÜRK GENÇLERİNİN BEYİNLERİ,
EFSANEVİ MİLLİ TMT RUHU İLE YIKANMALIDIR.
İsmail TANSU / Emekli Albay
Ö
nce birkaç konuda satırbaşlarıyla hatırlatmalar
yapmak istiyorum.
İngiltere’nin senaryosunu yazdığı ve 1960 yılında sahneye koyduğu Kıbrıs Davası’nın ilk 15 yılının perdeleri
trajik olaylarla açıldı kapandı.
Bu bölümde Rumları hazimete uğratan Türkler; Yunanistan, İngiltere, ABD ve AB’yi de hayal kırıklığına uğrattı.
Söz konusu olaylar Türkiye’nin önceden belirlenmiş
olan Kıbrıs Milli Politikası’nın hedefine ulaştırılmasına
vesile olmuş ve bu sayede; özgür ve bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti, “YAVRUVATAN” doğmuş;
tarih ve coğrafyadaki şerefle yerini tam anlamıyla haketmiş olarak almıştır.
Şimdi bakınız;
Ona YAVRUVATAN sıfatı fantezi olarak yakıştırılmamıştır. Ona verilen
bu sıfat 450 yıl öncesine dayanan
Anavatan’a bağlılık ve son 60 yıl
içinde vuku bulan tarihi gelişmeler
sonucunda ağır doğum sancıları çekilerek doğması bir yavru devlet tarihinin sahnesine çıkmasıdır.
Düşmanların gözlerini üzerinden ayırmadıkları KKTC
Devleti’ne nazar değmesin. Sağlıklı büyütülmesi, geliştirilmesi ve de sonsuza dek yaşatılmas için bir önerim var.
BM Genel Sekreteri Kofi ANNAN Planı’nın 24 Nisan
2004 Referandumu öncesinde Kıbrıs’ta yaşanan iç ve
dış kaynaklı olumsuz olaylar göz önünde bulundurularak; bir daha tekerrür etmemesi için gereken önlemler
alınmalıdır.
Örneğin; Kıbrıs Milli Kurtuluş Mücadelesi’nin Kuvay-i
Milliye’si olan TMT önceden örgütlenmemiş olarak var
olmasaydı; bugün Kuzey Kıbrıs’ta
bağımsızlık bayrağı altında 40 yıldır
“Kim ne derse desin,
yaşamakta olan bir Türk Devleti var
ilgili resmi kuruluşlar
olacak mıydı?
nasıl karşılarsa karşılasın
hiçbir şeyden çekinmeden
inançlarımı sonuna
kadar savunmaya devam
edeceğim.”
Bu nedenle Türkiye Devleti, hükümeti ve halkı ile
“ANAVATAN”lılığının; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’de,
devleti, hükümeti ve halkı ile; “YAVRUVATAN”lılığının
bilincinde olmak zorundadır.
Aslında bu yazımın nedeni çok önemli ve şimdiye kadar
açıklanmamış bir husus hakkındaki bir sorudur.
Milli davamız o kadar kritik meselelerle karşı karşıya ki;
kafamız karışmaktadır.
20
Kim ne derse desin, ilgili resmi kuruluşlar nasıl karşılarsa karşılasın hiçbir şeyden çekinmeden inançlarımı sonuna kadar savunmaya devam edeceğim.
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Bilindiği gibi Rumların, ortak devletin Türk kanadına darbesi ve soykırımına girişmesi üzerine; Türkiye
Başbakanı İsmet İNÖNÜ Kıbrıs’a askeri müdahele kararı almış ve askerleri gemilere bindirmiştir. Bu durum
karşısında ABD Başkanı JOHNSON;
İsmet İNÖNÜ’ye gönderdiği sert bir mektupla harekâtın
durdurulmasını istemiştir. Aksi takdirde Akdeniz’deki
Amerikan savaş gemileriyle önleneceği tehdidinde bulunmuştur. Bu yüzden İsmet Paşa çok kızmış ve harekâtı
durdurmuk zorunda kalmıştır.
Böyle bir durumda; Türk askerinin günü geldiğinde
Kıbrıs’a çıkacağının bilincinde olan TMT MÜCAHİTLERİ
yılgınlık göstermemişlerdir.
İşte o tarihi, efsanevi ve muzcize güç TMT’nin kahra-
man mücahitleri öyle bir RUH’a sahiptiler ki; halkını
kurtarmanın yanı sıra bir Türk Yavruvatan’ının doğmasını sağladılar.
Neydi Milli TMT Ruhu? Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilen
uzman Türk subayları, Kıbrıs Türk toplumu liderleri ve
bazı aydın kişilerin tavsiyeleriyle teşkilata yemin ettirilerek alınan Kıbrıslı Türk mücahitleri; komutanları olan
o subaylar tarafından öyle bir sıkı disiplin ve gizlilik içinde eğitilmiş ve yetiştirilmişlerdi ki;kendilerinde mevcut
olan Milli duygu, vatanseverlik, cesaret, azim ve kararlılıkla birleşince onları zafere götüren MİLLİ bir TMT
RUHU oluşmuştur.
Şimdi Kıbrıs hükümetinin değerli devlet adamlarına bir
öneride bulunmak istiyorum. Gerçekleştirilmesini temenni ettiğim önerimin içeriği şudur: Kuzey Kıbrıs’ta
Türk toplumunda var olan; sonra da gelecekte katılacak olan genç kuşakların TMT’nin Milli Mücadelelerindeki yeri ve fonksiyonunun her yönüyle iyice anlatılması, TMT Mücahitlerinin
sahip oldukları o tarihi
“Milli TMT Ruhu” ile beyinlerinin yıkanmasıdır.
Hatırladığıma
göre
Kıbrıs’ta geçmişte bir
gün bir üniversitede
gerçekleştirilen sempozyumda Kıbrıs Türk
gençliği konusu tartışılırken; bir Kuzey Kıbrıs
Devlet büyüğü bu konuda gençlerin ihmal edilmiş olduğunu itiraf ederek acı acı yakınmıştı.
1974 yılında Türkler binbir türlü engelleri aşarak Kıbrıs
sorununu, Milli politikaların hedefi istikametinde gerçekleştirerek Kıbrıs sorununu çözümlediler.
Düşmanlar bu defa da hazırladıkları hain ve sinsi davranışla kurulmuş bulunan bağımsız Kıbrıs Devleti yapan
Milli ve kutsal kavramlardan mahrum etme yolunu seçtiler.
Bu arada Türkiye’nin müttefiki olan o ikiyüzlü dostları, bir yandan da yerli işbirlikçileri yeni kuşak gençlerin
gönderdikleri ajanlar tarafından beyinlerinin Avrupa
Birliği sevdası ile yıkanmasıyla uğraştılar.
Örneğin; Kıbrıs sorunun çözümü için BM Genel Sekreteri Kofi ANNAN’ın hazırladığı planın referandumundan
önceki dönemde AB Ajanları yoğun bir çabaya girmişlerdir.
Bir yandan yeni kuşak Türk gençlerinin beyinlerini sapık
ideolojilerle ve de özellikle de Avrupa Birliği’nin güzellikleriyle yıkamaya çalışırken;öte yandan T.C. ve KKTC
Hükümetleri de izledikleri AB’ye katılım politikaları gereği olarak; Türk toplumunun ANNAN Planı’na “EVET”
oyu verilmesi yolunda seferber olmuşlardır.
Fakat; Türk tarafının %65 “EVET” oyuna karşılık Rum tarafından %75 “HAYIR” oyu kullanılması bütün tarafları
hayal kırıklığına uğratmıştır.
Ne hazindir ki; o dönemde vatansever Türklerin Milli
duygularını ve onurlarını inciten öyle olaylar olmuştur
ki, utanç duymamak mümkün değildir.
Örneğin; İŞGALCİ Türk
Askeri Kıbrıs’tan çekilsin, Türkiye’den gelen
göçmenler ülkelerine
iade edilsin, küstahlıklarında bulunulmuştur.
Bu arada; TMT’yi aşağılamak için türlü kötüleme de bulunup, suçlamışlardır.
Hükümetlerimizin 40
yıldır izledikleri dışa
bağımlı politikalara rağmen bütün yavruvatan
sahip olduğu bütün
Milli Devlet kavramlarını yitirmeden dimdik ayaktadır.
Halen onun atmosferini kaplayan kara bulutların dağıtılarak parlak geleceğe kavuşulacağına inancımız tamdır.
Ancak hali hazırdaki durumda gelecekteki kötü ihtimallere karşı hazırlıklı olunabilmesi için bir önerim var: Yediden yetmişe bütün Kıbrıs, Türk halkı; genç bir vücut,
bir yumruk gibi birleşmiş olarak o muhtemel tehlikeye
karşı hazır bulundurulmalıdır.
Bu arada;
AKILLARI AB SEVDASIYLA BULANDIRILAN KIBRIS TÜRK
GENÇLERİNİN BEYİNLERİ; EFSANEVİ MİLLİ TMT RUHU
İLE YIKANMALIDIR.
Kıbrıs Mektubu
21
YAVRU VATAN KIBRIS’TA
MAĞUSA TÜRK MEZARLIĞINDAKİ ÇANAKKALE ŞEHİTLİĞİ
Kemal ALTINKAYA “KAYAREİS”
“Kıbrıs Türk Halkı Çanakkale ve Mısır cephelerinde İngilizlere esir düşen ikibin
Mehmetçiğin 'KARAVOL Kampındaki' esaret günlerini,
iliklerine kadar hissederek yaşamıştır ”
S
ene 1963 yaş 23 İkinci Dünya Savaşının ikinci yılında ve bu yılın tam da ortasında 11.06.1940’da
İtalyanların, faşist Musolini’yi devirip, Almanlarla beraber başladıkları bu savaşta, taraf değiştirdikleri gece, şafak sökmezden önce, Kıbrıs’ta, Mağusa
Kalesi’nin tam da ortasındaki bir evde, ailemizin ikinci çocuğu olarak, bağıra bağıra dünyaya gelmişim. O
günlerden sonra İkinci Dünya Savaşının bitimine ve
de 1946 yılının ortalarına kadar; babama teyzesinden
miras kalan Aysergi
Köyündeki “YENİ BOĞAZİÇİ” evimizde geçirdik. AYSERGİ Köyü
o zamanlar Rum-Türk
karışık ortak yaşanan
bir köydü.
Köyde Türklerin, Türk;
Rumların, Rum muhtarları vardı. Ayrıca iki
sınıflı, iki öğretmenli
Türk ilkokulumuz ve
de camimiz vardı. O
devirde bu ilkokulda
dayı oğlum ağabeyimiz, BURHAN NALBANTOĞLU; Lefkoşa
Lisesinden mezuniyetinden sonra; İSTANBUL Üniversitesinde tıp öğrenimine gitmezden önce, ilkokul öğretmenliği yapıyordu.
Bu köyde 1943’te bir kız kardeşim “AYŞE SEVGİ” ve
1945’te bir erkek kardeşim “MUSTAFA ALPAY” dünyaya geldi. Artık dört çocuklu bir aile idik. İkinci dünya savaşının bitimiyle birlikte 1946 yılının ortalarında
tekrar Mağusa’ya taşındık. Kira evimiz bugünkü yaz22
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
lık Canbulat Sineması olan yere oturmuş; bahçesinde çoklu ambarlarla sınırdaş idi. Bu çoklu ambarlar,
o devirde İngiliz ordusunun kuru yiyecek stok ambarları idi.
Kıbrıs adası, özellikle Mağusa Kasabası; Kalesi ve Limanı ile İngiliz ordusunun, Orta Doğu’da, lojistik üssü
olarak etkin görev yapmıştır. Bu görevi 1948’de Filistin Devletinin yıkılışı ve İSRAİL’in kuruluşu evresinde
olduğu gibi; Mısır’ın,
Süveyş Kanalını millileştirme evresinde;
bu sürece mani olmak
isteyen İngiliz ve Fransız ordularında aynı
şekilde hizmet etmeye devam etmiştir.
Kıbrıs adasının; özellikle de Mağusa Kasabasının; İkinci Dünya
Savaşı’nda İngiliz ordularına lojistik destek görevi yüklemesi
hususu, orayı uçak
filolarının dahi hedefi
haline getirmişti. Bu
nedenle Mağusa sakinleri, emniyetli bölgelere, yani yakın köylere, dört beş
yıl sürecek, geçici göçlerle kendilerini ve ailelerini
emniyete almışlardı. Bu nedenle o dönemde Aysergi
Köyündeki Türk nüfusu epey artış göstermişti.
Görüldüğü gibi Kıbrıs’ın Türk halkı, önce 1878’de
Sultan Abdulhamit’in adayı İngilizlere kiralamasıyla, İngiliz boyunduruğuna; Birinci Dünya Savaşının
başlamasıyla da kendi yaşadığı adada, düşman duru-
muna düştü. O günleri kısaca toparlamak gerekirse
Kıbrıs Türk’ü; önce İngiliz Yönetimini, Balkan bozgununu, Trablusgarbı, Mısır’ı, Yemen’i tüm cepheleri
Çanakkale’yi, Birinci Dünya Savaşı yenilgisini, İstiklal
Savaşını, sanki dışında ama aslında tam ortasında bütün travmalarıyla, iliklerine kadar duyarak yaşamıştır.
Çanakkale ve Mısır Cephelerinde İngilizlere esir düşen ikibin Mehmetçiğin “KARAVOL Kampındaki”,
(bugünkü adı “Gülseren Askeri Kampı) esaret günlerini, onlarla beraber iliklerine kadar hissederek yaşamıştır.
Karavol Kampındaki esir Mehmetçiklerin, Cuma Namazlarını kılmak üzere, bölükler halinde, kamplardan, Mağusa merkezindeki, bugünkü adıyla “Lala
Mustafa Paşa” Camisine yaklaşık üç kilometrelik yolu
yürüyerek giderken ve dönerken, yol kenarlarına
dizilerek onların alkışları sevgi ve muhabbet gösterileriyle morallerini yüksek tutmanın gayreti içinde
olmuşlardır. Bu ikibin savaş esiri Mehmetçiğin esaretleri müddetince, kötü şartlar, açlık ve hastalıklar
nedeniyle ikiyüzonyedi kişi Şehadete ermiş ve orada
defnedilmişlerdir.
Mağusa Türk halkı, adada daha İngiliz Yönetimi devam ederken, yanılmıyorsam 1951-1952 yıllarında
bu şehitlerimize sahip çıkarak, onları Mağusa Türk
Mezarlığında onlar için hazırlamış olduğu mezarlara
taşımıştır. Mezar taşı olanları ayrı ayrı taşı olmayanları diğer mezarların orta yerinde, yuvarlak olarak
hazırladıkları bir mekâna toplu olarak gömmüşlerdir.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasındaki bir tarihte, Çanakkale’de, Çanakkale Şehitlerimiz için yapılmış olan Şehitler anıtının benzeri bir mini anıt ve
ikiyüzonyedi Şehidimizin tekrar tekrar isimlerini taşıyan kitabesiyle Şehitliğimiz son haline kavuşmuştur.
Bugün bu ikiyüzonyedi Şehidimiz, baş uçlarında dalgalanan Bayrağımızın altında ve de Kıbrıs Türk’ünün
sıcacık gönlünde huzur içinde yatmaktadır.
Tarihe küçük bir not düşmek düşüncesiyle çala kalem
karaladığım bu denemeyi, tesadüfen okuyan sizlere,
naçizane bir önerim var.
Bir gün şayet yolunuz KIBRIS’a düşerse Mağusa’yı da
ziyaret ederseniz önce orada sürgün olarak hayatının
iki yılını geçirmiş olan vatan şairimiz NAMIK KEMAL’in
zindanını, sonrada bu ikiyüzonyedi Çanakkale Şehidimizin şehitliğini ziyaret ederek onların ruhlarına birer Fatiha okuyunuz. Ruhları şad olsun.
Kıbrıs Mektubu
23
TARİHİMİZDE ACI BİR GÜN (NİHAT İLHAN PAŞA’NIN GÖZYAŞLARI)
MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ
2
4 Aralık bizim için çok önemli, önemli olduğu kadar da çok hüzünlü bir hadisenin yıl dönümüdür.
Bu nedenle yıllar önce kaleme aldığım bu yazıyı
bu tarihin unutulmaması, her zaman diri ve zihinlerde
tutulması için yeniden yazıyorum.
İşte o yazı:
“İnsanlık adına insanlıktan utanılacak kadar, dünyada
eşi ve benzeri olmayan, dünya durdukça o hadiseden
daha onursuz, daha haysiyetsiz, daha kişiliksiz bir olayın
yaşanmayacağı bir hadisenin yıldönümü.
Yıl 1963!.. 24 Aralık’ı 25 Aralık’a bağlayan gece. Hıristiyan inanışına göre Hz. İsa’nın doğum günü, yani Noel.
Hıristiyanlar o gece, bu Noel’i kutlayacaklar; ama nasıl?
Noeller en iyi şekilde nasıl kutlanır?
Türkleri katletmekle,
Kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden masum insanları
kurşuna dizmekle, İşte o gün dünya durdukça hiçbir
tarihin bu kadar onursuzca, bu kadar canavarca işlenmiş bir katliamı yazamayacağı bir katliam yapılıyor. Hiçbir insanın, hatta hatta hiçbir hayvanın yapamayacağı
insanî ve merhamet duygularından uzak, hayâsızca ve
alçakça bir katliam yapılıyor.
Bu katliamı, bu katliamı yaşayan bir sabır timsali insandan, bir doktor babadan, bir paşadan dinleyelim.
***
Tarih, 24 Aralık 2008.
Yer, Fırat Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi.
Protokol sırasında Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Elazığ Valisi Muammer
Muşmal, Belediye Başkanı Süleyman Selmanoğlu, Doğu
Akdeniz Üniversitesi rektörü Ufuk Taneri, Yakın Doğu
Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Harid Fedai, Prof.Dr. Ata
Altun, Rektörümüz Feyzi Bingöl, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başkanı Ahmet Göksan ile Kıbrıs’tan ve diğer şehirlerimizden gelen çok değerli misafirler...
***
Sahnede bir sabır abidesi, “Çocuklarımın yaralarını saramadım.” diyen bir cerrah, bağrı yanık bir baba ve bir
asker, bir emekli paşa, Tuğgeneral Nihat İlhan.
Nihat İlhan salonu dolduran Elazığlılara hitap ederken
o koca salonda çıt çıkmıyordu. Nihat Paşa anlatıyor, anlattıkça o acı günleri yeniden yaşar gibi oluyordu. Bir
24
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
ara dudakları titredi. Kelimeler boğazında düğümlendi
ve o güngörmüş, savaş görmüş, acı görmüş Paşa “Asker üşümez, asker acıkmaz, asker ağlamaz.” söylemine
sadık kalmak içinde gözyaşlarını saklıyordu. Bir müddet
titreşen cümlelerle sözlerine devam etmek istedi ise de
daha fazla başarılı olamadı. Hiçbir zaman hiçbir güç karşısında yenilmeyen Nihat Paşa gözyaşlarına yenik düşüyor, ağlıyordu. Sadece o mu ağlıyordu? Dinleyenlerin
yüzde yüzü ağlıyordu. Ben ağlıyordum, yanımdakiler
ağlıyordu.
Salonda bayılanlar oluyordu.
Şayet ağlamayacaksanız Nihat Paşa’nın söylediklerine
dönelim:
***
“Rumlar, Kıbrıs Türklerine karşı hunharca bir saldırı başlatmıştı. 24 Aralık akşamı Lefkoşe’nin batı kesimindeki
evimizi de bastılar. Eşim Mürüvet Hanım, birisi daha
altı aylık, diğeri dört, bir diğeri ise yedi yaşanda olan
üç oğlunun pijamalarını giydirmiş, yatağı henüz açmıştı. Rumlar geldi… Mürüvet Hanım, kapının önündeki
Rumca konuşmaları duyar duymaz, çocuklarını kaptığı
gibi banyoya koştu. Oğullarını küvetin içine doldurdu;
sarmaladı, bağrına bastı. O gece evde bulunan ev sahibi
Hasan Efendi ile eşi Feride Nineyi tuvalete sakladı, kendisi de bir köşeye büzüldü. Feride’nin kız kardeşi beş
aylık bebeği Işıl’la banyonun bir köşesine sığındı.
Evdekiler saklanmaya çalışırken kapı kırıldı, makineli
tüfekler çalışmaya başladı. Rumlar çocuk, yaşlı, kadın
demeden savunmasız körpecik bedenlere otomatik silahlarla ateş ettiler. Eşim üç çocuğumu banyodaki küvetin içerisine koydu. Kendisini yüzükoyun onların üzerine
örtü yaptı. Rumların ellerindeki ölüm kusan otomatik
silahları adeta kan kusuyordu. Çocuklarımın içerisinde
***
Bu gidişi gören Yazar-Şair ve Doktor Ahmet Tevfik Ozan
“Dört Güvercin, Beş Sevinç” şiirinde bakın nasıl değerlendiriyor bu mübarek olayı.
Dört Güvercin Beş Sevinç
Paşam, ne ki; can dediğin Dünya’da..
Bir baharda yeşerecek dört çiçek!
Melekleri görmek olmaz, rüyada
Hakan, bulutları yalnız geçecek...
olduğu küvet bir kan gölüne dönüşmüştü. Kendisini çocuklarına siper eden annenin sırtından giren yirmi yedi
mermi göğsünden çıkarak kanadı altındaki yavrularının
körpe bedenlerine saplanmıştı. Orada insanlık adına bir
vahşet ve alçakça işlenen bir cinayet vardı.”
Nihat Paşa kırk beş yıl sonra o acıları yeniden yaşar gibiydi. “Ünlü bir cerrah olmama rağmen çocuklarımın
yaralarına bakamadım.” diyordu. Gözlerinden akan yaşları göstermemeye özen gösterse de başarılı olamıyordu. Konuştuğu kürsünün üzerinde bulunan bir bardak
sudan bir iki yudum aldı. Belli ki su bile boğazından gitmiyordu. Salonda derin bir sessizlik vardı. Bir ara yerimden kalkıp Atatürk’ün elini öpme şerefine nail olan o
koca çınarın ellerinden öpmek geldi içimden. Bir süre
dinlenir gibi gözlerini tavana dikti. Belli ki yıllar öncesine, o hüzün dolu, o çile dolu yıllara gitmişti. Kendine döndü bir salona, bir salondaki pür dikkat kendisini
dinleyen gözü yaşlı insanlara baktı ve sözlerine kaldığı
yerden devam etti.
Dudakları titriyordu. Kelimeler cümleler titriyordu. Ağzından çıkan sözler ağlıyor, dinleyen misafirler ağlıyordu. AKM soğuk olmasına rağmen insanları ter basıyor,
efkâr basıyordu. Böyle bir ayıptan insanlık ağlıyordu.
Nihat İlhan Paşa’nın gözyaşları bize bağımsızlığın, bize
hürriyetin, bize Cumhuriyetin önemini o kadar güzel
anlatıyordu ki!
Sözlerinin burasında bir müddet suskun kaldı Nihat
Paşa. Gerilere, çok gerilere gitti. “Ben zaten biliyordum.” diyerek sözlerine devam etti:
“Evet, ben biliyordum. Onların şehit olacaklarını görmüştüm. Hem de bir gece evvel! Karıma bir beyaz
tuvalet diktirmiştik. Onu giymişti, Murat ve Kutsi’nin
ellerinden tutmuştu. ‘Hakan nerede?’ diye sordum.
Gökyüzünü gösterdiler. Uçuyordu. Sonra onlar da uçmaya başladılar. Beşparmak Dağlarını aştılar, Adana’ya,
oradan da şimdi gömülü oldukları memleketim Elazığ’a
doğru gittiler.”
Denize kavuşmuş balıklar gibi
Çağırsan; gelecek, çıkmayacaklar!
Rüya diyeceksin, gözlerin yaşlı
Sırrını, denizin açmayacaklar...
Harput Kalesi’ni seyreden beyaz
Güvercin kanatlı, yalnız bulutlar..
Şehitler kervanı, içinden geçen
Rüzgârı rüyada, nurlu kanatlar...
Bir gün, dört güvercin; kapıyı çalar
Beş olur sevinçler, bulutlar akar..
Feza, derinlerde bir nokta olur
Harput sırtlarına o gün, nur yağar...
Paşam, ne ki, can dediğin dünyada
Bir baharda yeşerecek dört çiçek!
Melekleri görmek olmaz rüyada
Hakan, bulutları yalnız geçecek...
***
Biz de Hakan’ın bulutları yalnız geçtiğine inanıyoruz.
Hakan bulutları yalnız geçecek. Çocuklarına örtü olan
o mübarek annenin bedenine yirmi yedi kurşun isabet
edecek. Üç yavrunun bulunduğu küvet kan gölüne dönüşecek ki bunlar Cennet’te Peygambere komşu olsunlar, 253 bin Çanakkale şehidine yoldaş olsunlar.
Bunlar olacak ki vatan olsun.
Bunlar şehit olacak ki vatan kurtulsun.
1963 Aralık ayındaki o kanlı Noel’de eşini ve üç evladını
toprağa verirken “Vatan sağ olsun!” diyen Nihat İlhan
Paşamın kırk beş yıl aradan sonra o acıları aynı duygularla, aynı tazelikle yeniden yaşarken ayakta dimdik
duruşu bize cesaret vermiş, bu duruş bu vatanın nasıl
vatan olduğunu bir kere daha gözler önüne sermiştir.
Şehitlerime rahmet olsun, şehit ailelerinin başı sağ olsun.
“VATAN SAĞOLSUN!”
Mehmet Şükrü Baş 24 Aralık 2013 Elazığ Nurhak Gazetesi
Kıbrıs Mektubu
25
ŞEHİT ERDİNÇ SALKIM’IN ARDINDAN
Dr. Necati Yalçın
Tekirdağlı Erdinç Salkım otuz bir yaşındadır. Eşi
Özlem ve kızı Ada ile Ankara’da yaşamaktadır.
2013 yılının kışı ilk ayında kendini gösterir. Tüm
Türkiye’de olduğu gibi Salkım ailesinin oturduğu
Etimesgut da soğuktan ve beraberindeki kardan
nasibini alır. Kışın ilk ve çok soğuk günleridir. Erdinç soğuğa aldırmaz. Tatlı kızı Ada’nın karla arasının iyi olmasını ister. Bir kızak yapar. Çıkarlar dışarı. Bir saat kaydırır kızını.
Takvimler aynı kış mevsiminin, aynı soğuk aralık
ayının on yedisini göstermektedir. Eşi izin alır, ailesinin yanına İzmir’e gider. Eşiyle tatil yapmak
ister ama işler yoğundur. Mesai arkadaşlarını bu
sıralar bırakmaması gerektiğini düşünür.
Eşi ve kızını İzmir’e uğurlar. Onlar İzmir’deyken kendisi Etimesgut’a çok da uzak olmayan
Ankara’nın bir başka ilçesi Gölbaşı’nda, görevdedir. Bakımını yaptıkları Skorsky helikopterinde uçmaktadır…
***
Bir sonraki günün gazetelerinde acı bir haber yer
alır:
“Facia”, “tecrübe-test-bakım uçuşu” gibi ortak kelimelerle verilen “dört şehit” haberi yürekleri yakar. Yurdun dört yanına ateş düşmüştür.
Haberlerdeki mutlu anları yansıtan fotoğraflar diğer ortak noktadır. Erdinç, eşi Özlem ve kızı Ada
ile gülen veya sarılan fotoğraflarıyla
“ – Çok sevdim sizi”,
“ – Çok mutluyduk biz”
“ – İşte benim canlarım” gibi cümlelerden hangisini isterseniz onu veya hepsini söyler okuyucunun
gözünün içine bakarken.
Erdinç Başçavuş üç görev arkadaşıyla birlikte şehit
olmuştur. İyi ki sonraya bırakmamıştır Ada’sıyla
kızak eğlencesini. Bilmez ama bu kızıyla son dışarı
oyunudur. Hiç bırakmamıştır zaten yaşamı sonraya.
26
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Örnek mi?
Bir zamanlar İngilizce kursuna devam eder. Kurs
İngilizce olsa da dershane panosuna Türkçe bir şiir
asar. Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” şiiri, ipli askılıdır ve ferman
cinsi yazılmıştır. Şiirin asılması herkesin hoşuna gider. Okunmakla kalınmaz, etkinlik bile yapılır! Tüm
sınıf ikişer mısra seçerek ezberler ve kurstaki diğer
sınıfa sürpriz yapılarak şiir onlara okunur.
Şiir, çok şey anlatır. Sınıfa şiiri asan, böyle bir etkinliğin olmasını sağlayan Erdinç, yıllar önce nasıl
yaşadığına ilişkin ipucu vermektedir. Kurs biter.
Hayat dolu, çalışkan ve disiplinli Erdinç, dil sınavına girer. Emeklerinin karşılığını alır. Yurt dışı görev
alacak bir puan tutturur. Afganistan görevi onu beklemektedir. Görevini tamamlayıp döner. Yurt dışı
görevlerini başarıyla tamamlayanlara verilen şerit
rozet (Yurt Dışı Geçici Görev Şerit Rozeti) artık göğsündedir.
Yurt içinde de verilen görevleri başarıyla yerine getirmeye devam etmektedir. TRT’de yayınlanan programda bir askerin
“ – Her türlü durumda bizim yardımımıza koşan koruyucu meleklerimiz” olarak adlandırdığı Kara Havacı olmanın guruyla kamera karşısında görevini
anlatır. Başarılı geçen görevinin ardından göğsünde
bir başka şerit rozet (Muhabere Harekât Şerit Rozeti) daha olacaktır.
14 aralık tarihinde sosyal paylaşım sitesindeki “profil resmini” değiştirir ve gülen bir fotoğrafını koyar.
İki gün, kayınpederi ve yeğenleri dâhil herkesten
maşallahlı övgüler alır, “Ankara yaramış” diye yazar
bir büyüğü. Aynı fotoğrafa ertesi gün bir başka büyüğü “Ankara yaramamış” şeklinde mesaj yazacaktır, “Mekânı Cennet olsun” dilekleriyle birlikte…
***
Erdinç’in kurs gördüğü dershanelerde yer değişikliği yapılır. Dershaneler taşınır. Yeni dershanede pano
yoktur. Öğretmen, Erdinç’ten yadigâr o ipli-askılı şiiri hatıra olarak saklar. Şiir, o gün, bu gündür öğretmenin çalışma odasında asılıdır…
Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var” isimli şiirinin son kıtası:
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın,
ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey,
hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.
Kıbrıs Mektubu
27
Şehit Erdinç Salkım
(1 Mayıs 1982 Tekirdağ–17 Aralık 2013 Ankara)
Erdinç Salkım, kocaman yürekli insan, doğumundan
tam 31 yıl 7 ay 16 gün sonra, ölümsüz oldu.
Küçük yaşta annesini kaybetti. Çok sevdiği askerlik
mesleğine girdi. Ankara ve Malatya’da çalıştı. Uçuş
ve bakım görevleri nedeniyle bu iki şehirde çok fazla oturduğu söylenemez.
Sikorsky helikopterleri ilk defa Igor Ivanovich Sikorsky
tarafından tasarlanmış ve üretilmiştir. 1889 Kiev doğumlu Sikorsky 1912 yılında üç yolcu kapasiteli uçakla (S-16) yapımıyla başladığı serüvenine 1913 yılında
iki adet dört motorlu uçakla (S-21 ve S-22) devam etmiştir. 1924 yılında ikiz motorlu uçak (S-29) üreten Sikorsky 1934 yılında deniz uçağı (S-42 Clipper) yapmıştır. Bugün kullanılan helikopterlerin ilk örneğini 1939
yılında gerçekleştirmiştir. 1942’de Atlantik’te yolcu
taşımacılığı için 40 üzeri yolcu kapasiteli deniz uçağını
(VS-44 Excambian) yaptı. Dünyanın ilk helikopterini (R4) de dört yıl sonra yine kendisi yapmıştır (Igor Ivanovich Sikorsky’nin hayatı için kaynak: http://tr.wikipedia.
org/wiki/%C4%B0gor_Sikorsky) (Erişim tarihi: 18 Aralık
2013). Amerikan ve İngiliz ordularının ilk kullandığı helikopter olan Sikorskyler ülkemizde de olmak üzere toplam 24 ülkede kullanılmaya devam etmektedir. 1992
yılından beri kullanılan hava araçlarıyla ne yazık ki 18
kaza olmuş ve toplam 91 askerimiz şehit düşmüştür
(Vatan Gazetesi, 17 Aralık 2013). Girildiği andan itibaren helikopter motoru sesi duyulmaya başlanan firmanın resmi internet adresi üretilen hava araçlarına ilişkin
bilgiler içermektedir: http://www.sikorsky.com/Index
(Erişim tarihi: 19 Aralık 2013).
Vatanını, görevini, meslektaşlarını, arkadaşlarını ve
ailesini çok sevdi. Özlem Salkım ile olan mutlu evliliğinde Ada isimli tatlı mı tatlı bir de kızı oldu. Eşine
her zaman “Aşkım” dedi. Amasya gezisi sırasına, Yeşilırmak kıyısında akşam çekilen fotoğrafta babasına yaslanan ve bebeğini itinayla tutan kızı, onsuz
uyumazdı.
Kendisine sunulan armağan hayatını dolu, dolu yaşadı. Gülüşü ve hareketleriyle çevresine neşe ve
enerji verdi.
Afganistan Türk Helikopter Birliği’nde başarıyla
görev yaptı.Bu sırada aklı hep kızına hamile Aşkında
kaldı. Yurda döndü. İç Güvenlik Harekâtında görevlerini başarıyla çalışmaya devam etti. Yetmiş bir takdir belgesi ve iki şerit rozet verildi. Üç meslektaşıyla birlikte,
dünyanın ilk helikopterini yapan kişinin adını taşıyan
helikopterin test uçuşundaydı. Helikopter düştü. Hepsi
şehit oldu. Ruhları şad olsun…
Boğaz Şehitliği
28
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Rauf o gün yirmi dört yaşındaydı.
Ve işte o gün,
Kıbrıs’ta yeni bir lider doğuyordu…(Not: Bilgiler ve sözler “Rauf Denktaş, Yeniden Yaşasaydım, Nur Batur,” röportaj kitabından alınmıştır.)
DR. KÜÇÜK ve RAUF R. DENKTAŞ….
Hüseyin Laptalı
[email protected]
“Halkın Sesi Gazetesi” Kıbrıs Türk Halkı için bitmeyen
özgürlük mücadelesinin yeni bir başlangıcını haykırıyordu. 14 Mart 1942’de Dr. Küçük’ün yayınlamaya başladığı gazete, Ada’nın iki özgürlük sevdalısını buluşturdu. 5
Eylül 1942’de Sn Denktaş’ın “Halkın Sesi” gazetesinde
ilk şiiri yayınlandı. FERYAT…
“Ayıptır günahtır ey Türk erleri,
Toplanın bir yere, hep birleşelim,
Şaşırdık yolları, kaldık geride,
Veriniz ele ele, öne geçelim,
Maziye bakarak, hep toplanalım,
Topluluk doğursun yeni bir vatan…”
Dava, Enosis’i önleme, Türk Kıbrıs’ı Yunan çizmesi altında ezdirmeme davasıydı.
Dr. Küçük’ün Kıbrıs tutkusu, Rum kilisesinin çanlarında
haykırılan “Enosis” çığlıklarına “sus” demekti.
Rumlar “Enosis için ölürüz” diyorlardı.
Dr. Küçük ise “Enosis’i önlemek için biz de ölürüz” diyordu.
Dr. Küçük, Kıbrıs davasının Türkiye için de hayati önemi
olduğunu düşünüyordu. Onun da ötesinde bu bir şeref
ve haysiyet meselesiydi.
Doktor, Kıbrıs davasının Türkiye’nin desteği olmadan
halledilemeyeceğini de düşünüyordu.
27 Kasım 1948: Rumlar iyice azıtmış “Enosis” bayrağını açmışlardı. Kıbrıslı Türklerin düzenlediği ilk Ayasofya
mitingi bu gün yapıldı.
Dr. Küçük çok keyifliydi. Enosis’e karşı büyük bir halk
desteği ile bayrak açıyorlardı. Başarmışlardı.
Mitingde, Dr. Küçük heyecanlı bir konuşma yaptı. Ardından yanında duran Denktaş’a “Rauf sen de konuş” dedi.
Denktaş heyecanlı ve coşku doluydu.
Kürsüden indiği zaman, meydan bravo sesleri ve alkışlarla inliyordu.
24 Mayıs 2011: Sayın Denktaş’ın komadan çıktıktan
sonra ilk sözü; “Merak etmeyin bana bir şey olmaz,”
şeklinde idi. O, korku nedir bilmeyen, tartışmasız yüce
bir liderdi.
Denktaş’ın vasiyeti ise; Kıbrıs’a sahip çıkınız. Türkiye ile
ilişkilerinizi bozmayın…
1940’ların başında henüz genç bir delikanlı iken Sayın
Denktaş Kıbrıs hakkında ne düşünüyorsa şimdi de aynını düşünüyordu.
Dr. ve Denktaş son nefeslerine kadar düşmanla olan savaşı, inatla ve ısrarla yürütmüşlerdi. 15 Ocak 1984’de
Dr. Küçük’ün vefatı ile Sayın Denktaş Kıbrıs davasını bu
günkü hale getirmek için bu inat ve ısrarı, canını dahi
tehlikeye atarak, ölümden hiç korkmayarak, 13 Ocak
2012 tarihindeki vefatına kadar sürmüştür.
Onu son ziyaretimde bana “Biz Erenköy’e dans etmeye
gitmemiştik,” demişti.
Onlar yeminlerini, 1942’de yayına başlayan Halkın
Sesi’nde şöyle ilan etmişlerdi.
Rumlar “Enosis için ölürüz” diyorlarsa, bizler de
“Enosis’i önlemek için ölürüz.”
Kıbrıs Türk Halkının yapıştırıcısı olan bu büyük azmin
eseri; 20 Temmuz 1974, Mutlu Barış Harekâtı ile noktalandı. 15 Kasım 1983, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
kuruldu.
Sayın Denktaş ve Dr. Küçük’ün yaşamı, Kıbrıs davamızın
uzun ve dram dolu hikayesidir. “Taksim değil, Birleşik
Kıbrıs” diyen bedhahlara duyurulur.
Antalya Şube Başkanımız Hüseyin Laptalı’nın yayınlanmış
kitapları:
1. Erenköy Sürüngeni (Anılar ve Şiirler)
2. Erenköy Sürüngeni (Özgürlüğün Bedeli)
3. Erenköy Sürüngeni (Özgürlük Geleceğe gelecek ve
umutlara kalmıştı.)
4. Sesiz Kalmış Anılar
kitaplar Antalya Şubemiz başkanlığından temin edilebilir.
Kıbrıs Mektubu
29
ÇAĞDIŞI KALMIŞ BİR ÜLKÜ MEGALİ İDEA
O
Ali Fikret Atun / Emekli Tümgeneral
smanlı İmparatorluğu, bugün Yunanistan olarak
anılan toprakların fethine 1491 de başlamış ve
1503 de Balkan Yarımadası’nın güney ucundaki
toprakların fethi tamamlanarak Mora Yarımadası Rumeli Beylerbeyliği’ne bağlanırken; Ege Adaları Kaptan-ı
Derya’nın sorumluluğuna verilmişti.
şünü ve sakat siyasal mantığı kafasına yerleştirdikten
sonra Yunanlı artık Megali İdea diyecek, başka bir şey
demeyecek ve bu yolda yürümeyi kutsal görev bilecekti. Fanatik, gerici ve Ortaçağ kafalı Rum Ortodoks Kilisesi de, başından itibaren Megali İdea’nın bayraktarlığını
yapacaktı. (Bilal N. Şimşir; Ege Sorunu, Cilt I; S: XXXVII)
Üç yüz yirmi yedi yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun hükümranlığı altında kalan Yunanlılar, Çarlık Rusya’nın
yardımları ile 1814 de, Odessa’da kurdukları Filiki
Ederiya’nın öncülüğünde Çarlık Rusya, İngiltere ve
Fransa’nın desteğinde, 1821 de, Mora’da Osmanlı idaresine karşı silahlı isyana başlamışlardı.
1821 de başlayan Yunan ayaklanması 1829’a kadar devam etmiş ve bu yüzden 1828 de Çarlık Rusya ile harbe
giren Osmanlı Devleti yenik düşmüş; 14 Eylül 1829 da
imzalanan Edirne Barış Antlaşması ile Yunan Devleti’nin
kurulmasını kabul etmiştir.
Kadim Yunan’ın ve Bizans’ın varisi olduklarını iddia
eden Yunanlılar, Megali İdea’yı(1) milli bir ülkü olarak
kabul ederek onun öngördüğü aşağıdaki hedefleri ele
geçirip Büyük Yunanistan’ı kurmak üzere mücadeleye
başlamışlardı.
Megali İdea’nın temel hedefleri şunlardı:
1. Bizans İmparatorluğu ile Rum Pontus Devleti’nin
yerine, İki kıtada (Avrupa, Asya ), beş denize açılan
(Akdeniz, Adriyatik Denizi, İonien Denizi, Marmara
Denizi, Karadeniz ) Büyük Helen İmparatorluğu’nu
kurmak ve İstanbul’u bu imparatorluğun merkezi
yapmak.
2. Yunanistan Epir’i, Makedonya’nın tamamını ve Güney Bulgaristan’ı bu imparatorluğun parçası saymaktadır.
3. Anadolu’nun batısını ve Ege Denizi’ndeki bütün
adaları ele geçirmek; Ege Denizi’ni bir Yunan gölü
haline getirmek.
4. Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek. ( ENOSİS )
5. Batı Trakya Türkleri’ni yok etmek.
6. Gizli hedefleri arasında:
Bu antlaşmanın hemen ardından 1830 da imzalanan
Londra Protokolü hükümleri çerçevesinde Mora ve
Atik yarımadaları ile Eğriboz ve Siklat Adaları üzerinde, kurucuları ve koruyucuları Çarlık Rusya, İngiltere,
Fransa’nın uydusu olarak, küçük ve güçsüz bir Yunanistan kurulmuştur.
Yunanlılar’ın mitolojiden kaynaklanan inançları, hayaller âleminde dolaşma alışkanlıkları vardır. Aşırı ölçüde
şövenist bir ruha sahip olmaları onları zaman içerisinde adeta Megali İdea’nın esiri yapmış ve bu nedenle,
dönemin Büyük Devletleri’nin – Çarlık Rusya, İngiltere,
Fransa – desteğine güvenerek kendilerini dev aynasında görmeye başlamışlardır.
a. Ege Denizi üzerindeki hava sahasının tamamına
hakim olmak
b. Türkiye’yi Avrupa’dan siyasi, ekonomik, askeri
yönden tecrit etmek.
Gayeleri, Yunan Krallığı’nı kurmak; Osmanlı İmparatorluğu zararına adım adım genişlemek; Ege denizini yutmak; sonunda İstanbul’u da alarak Bizans
İmparatorluğu’nu ilan etmekti. Bu çarpık tarih görü30
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Harita, “ Dr. Şükrü Torun;1956; Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında Kıbrıs’ın Politik Durumu” adlı ki- tabından alınmıştır
Tarih sahnesine egemen bir devlet olarak çıktığı günden
itibaren elde ettiği siyasi haklarla yetinmeyen Yunanistan, Büyük Helen İmparatorluğu’nu kurmak için mücadelesine hız vermiş; antlaşmalarla elde ettiği hakları
geçici bir durum olarak kabul ederek, aç gözlü Helen
yayılmacılığını esas alan, tek boyutlu Megali İdea politikasını izlemeye başlamıştır. Osmanlı’nın topraklarını,
“erzak ambarına girmiş aç gözlü fare gibi” (2 ) kemirmeye ve adım, adım Büyük Helen İmparatorluğu’nu gerçekleştirmeye başlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıf düştüğü zamanlarında Yunanistan ondan toprak alarak sınırlarını sürekli
genişletmiş ve topraklarının yüzölçümünü, 117senede, 47516 km. kareden; 132562 km. kareye çıkarmıştır.
(3) O günün dünya devletleri, Yunanistan’nın, Osmanlı
İmparatorluğu’nun aleyhine olacak şekilde topraklarını genişletmesine göz yummuş, hatta, zamanın Büyük
devletleri Çarlık Rusya ( daha sonra Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği), İngiltere, Fransa Yunanistan’nın
yayılmacılığını desteklemişlerdir. Bugün hâlâ, Batılı Büyük Devletler (Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Rusya, İngiltere, Fransa) Megali İdea peşinde koşan
Yunanistan’nın yayılmacı politikasına örtülü olarak destek vermektedirler.
Çok iyi bilinmektedir ki, Yunanistan küçük ve güçsüz bir
ülkedir. Ancak tarih boyunca onu himaye eden ve daima ona arka çıkan Batılı Büyük Devletler’in güdümünde
çok tehlikeli ve ciddi bir tehdit olabilmektedir.
Bu bakımdan Türkiye, Doğu Akdeniz’de, Anadolu’da,
Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile Balkanlar üzerinde
yayılmacı, emperyalist emeller besleyen Yunanistan’nın
benimsediği Megali İdea ülküsünü, ülkesinin bütünlüğüne ve dünya barışına yönelik ciddi bir tehdit olarak
değerlendirmektedir.
Yunan Yayılmacılığı
Hatırlanacağı üzere, Ege’de elde ettiği topraklarla yetinmeyen Yunanistan, Batılı Büyük Devletlerin teşviki ile ve
onların desteğinde, Megali İdea’nın hedeflerinden birini gerçekleştirmek üzere, 1919 ‘da İzmir’e asker çıkarmış ve Batı Anadolu’yu işgale kalkışmıştı. Gazi Mustafa
Kemal Atatürk, Yunan ordusunu burada ağır bir hezimete uğratarak yenmiş ve Yunanlılar’ın Megali İdea ülküsünü tarihe gömmüştü.
Bu önemli olaydan ders almayan ve Megali İdea tutkusundan bir türlü kurtulamayan Yunanistan, Kıbrıs’ta
EOSİS’i gerçekleştirmek üzere 1955-1959; 1963-1974
tarihleri arasında adada, önce İngilizler’e ve sonra da
Kıbrıs Türk halkına karşı silahlı mücadele vermiş; Kıbrıs
Yunan Yayılmacılığı
Türk halkının inatçı direnişi karşısında ve Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a çıkması ile ağır bir yenilgiye uğrayıp amacına ulaşamamıştır.
Yunan tarihinin ünlü kahramanı ve milli şairi Ferros’un,
Balkanlar’ın büyük bir bölümünü, İstanbul dâhil
Trakya’yı ve Anadolu’nun yarıdan fazlasını, Ege Adaları
ile Girit, Rodos, Kıbrıs’ı kapsayan Megali İdea haritasını
bastırıp ilk defa dağıttığı 1796 yılından günümüze kadar
geçen zaman içinde dünyada köklü değişiklikler ve gelişmeler olmuştur.
Kısaca denilebilir ki, 21nci Yüzyıl’da baş döndürücü bir
hızla meydana gelen değişim ve oluşum, dünyada yeni
bir küreselleşme anlayışını da beraberinde getirmiştir.
Yirmi Birinci Yüzyıl dünyası devletlerin bağımsızlığına,
egemenliğine, toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi;
dünyada barış ve istikrarın kurulmasını; insanın temel
hak ve özgürlükleri ile demokrasinin kökleşmesini sağlamayı; refah seviyesinin yükseltilmesini öne çıkarmış;
milletlerin eski düşmanlıkları bir kenara bırakarak aralarında iyi ilişkiler kurup, birlik, beraberlik ve dayanışma
içinde hareket etmelerini zorunlu hale getirmiştir.
Bütün bunların yanı sıra, harp silah ve vasıtalarının insanlığı felakete sürükleyecek ve dünyanın sonunu getirecek boyutta nicelik ve nitelik kazanması dikkate alındığında, 21nci Yüzyıl’da eski imparatorlukların kurulması
döneminin kapandığı açıkça görülmektedir. Ayrıca, on
milyondan az nüfusu olan; çok sınırlı milli kaynaklara
sahip bulunan ve yeterli askeri, siyasi, ekonomik gücü
olmayan Yunanistan’nın eski Bizans İmparatorluğu toprakları üzerinde Büyük Helen İmparatorluğu’nu kurması
hayalden başka bir şey değildir.
Kıbrıs Mektubu
31
Bu nedenle, Yunan siyasetinin temelini teşkil eden Megali İdea, 19 ncu Yüzyıl’da miadını doldurmuş ve böylece, 21nci Yüzyıl’da baş döndüren bir hızla değişen dünyada geçerliliğini yitirerek çağ dışı kalmıştır.
Hal böyle olmasına rağmen Yunanistan hâlâ bugün, Megali İdea’nın peşinde koşmaktadır. Bu yüzden komşuları
ile dostane ilişkiler kuramamakta, dış politikada Batılı
Büyük Devletler’in güdümünden kurtulamamaktadır..
Özellikle Türkiye’yi ezeli ve ebedi düşmanı olarak gören
Yunanistan, “düşmanımın düşmanı benim dostumdur”
diyerek, Türkiye’ye hasım ülkelerle yakın ilişkiler içine
girmekte; Türkiye’de faaliyet gösteren PKK, THKP-C,
MLSPB ve benzeri yasadışı yeraltı örgütlerine ülkesinde
harekât ve lojistik destek üsleri sağlayıp, gerekli her türlü yardımı yapmakta ve TC Devleti’ni ortadan kaldırma
gayretlerini sinsi ve örtülü bir şekilde sürdürmektedir.
Bugün hâlâ Yunanistan, Türkiye’yi kendisine bir tehdit olarak algılamakta, Türkler’e karşı duyduğu tarihi
düşmanlığını devam ettirmekte ve Türkiye’den toprak
talep etmektedir. Yunanistan’da bir tek devlet adamı
çıkıp da, “ben Kıbrıs’ta ENOSİS’i istemiyorum” diyemez.
Hatta buna şunu da ekleyebiliriz: “İstanbul üzerinde –
kendi tabirleriyle Kostantinopolis – Yunanlılar’ın hiçbir
emeli yoktur ve olmayacaktır” sözünü söyleyemez. Bu
cesareti gösterecek bir Yunanlı politikacının kolay kolay bulunabileceğini sanmıyorum. Bunları söyleyenler
Yunanistan’da ve Kıbrıs Rum toplumu içinde kolaylıkla
vatan hainliği ile suçlanabilirler. (4)
Hiç şüphesiz 21nci Asır, Megali İdea gibi geçmişe dönük büyük hayallere kapılma çağı değildir. Bu çağda
bir devletin büyüklüğü topraklarının yüzölçümü ile ölçülmez. Bu çağda büyük devlet olabilmek için devleti
yöneten devlet adamlarının ülkenin geleceğine dönük
vizyon sahibi olmaları; kısa, orta ve uzun vadede doğru planlar yapabilmeleri ile mümkün olur. Bugün Batılı
Büyük Devletler “savaşan hal” aşamasından, “evrensel
hal” aşamasına geçerek toprak emperyalizmine fiilen
son vermişler; küreselleşen yeni dünya düzeni içerisinde milletler paylaştıkları ortak değerler, inançlar, uygulamalar ve kurumlar çatısı altında bir araya gelerek
birleşmeye başlamışlardır. Bu gelişmelerin yaşandığı
böyle bir çağda Yunanistan’nın izlediği Megali İdea’ya
dayalı yayılmacı, emperyalist politika çağdaş dünya görüşüne ve konsepti’ne ters düşmektedir. Bu sebeple
Yunanistan’nın çağa ayak uydurabilmesi ve daha güçlü, daha müreffeh bir gelecek kurabilmesi, her şeyden
önce, devrini tamamlamış ve modası geçmiş Megali
İdea ülküsünü terk etmesi ile mümkün olacaktır. Çünkü toprak ilhakını esas alan Megali İdea Yunanistan’nın
bölgesel ve küresel menfaatlerine büyük ölçüde zarar
vermektedir. Hiç şüphesiz 21nci Yüzyıl’da Yunanistan’ın
32
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
ulusal çıkarları Türkiye ile düşman olmayı değil; onunla
siyasi, ekonomik, askeri bağlarını kuvvetlendirmeyi ve
onunla dost olmayı zorunlu kılmaktadır.
Sonuç:
1.Yunanistan’ın karşı karşıya bulunduğu bütün sorunların temelinde Megali İdea ve onun öngördüğü ENOSİS
(toprak ilhakı)tutkusu yatmaktadır.(5)
2. Batılı Büyük Devletler’in desteği ile tarih sahnesine
egemen bir devlet olarak çıktığı günden beri Yunanistan, Osmanlı Devleti’ne karşı Batı saldırganlığının aleti
olmuş ve her zaman Batı Emperyalizmi’ne hizmet etmiştir.
3.Egemen bir devlet olarak tarih sahnesine çıktığı günden beri Türkler’in boğazına sarılan Yunanistan’nın
ulusal çıkarları, 21nci Yüzyıl’da şekillenmekte olan yeni
dünya düzeni içinde Türkiye ile dost olmayı zorunlu kılmaktadır.
4.Yunanistan’nın sıkı sıkıya bağlandığı Megali İdea tarihi
fonksiyonlarını yerine getirme olanaklarını kaybetmiş;
devrini tamamlamış; 21nci Yüzyıl’ın yeni dünya felsefesi
içinde geçerliliğini yitirmiş ve artık Yunanistan’a faydadan çok zarar vermeye başlamıştır.
Dip Notları:
1. Megali İdea: Bütün Helenleri kurtarmak ve Yunanistan ile birleştirme politikası olarak tanımlanır. (Bilal
Şimşir;1976; Ege Sorunu, Belgeler, Cilt I; 1912- 1913,
Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara. S:XXX.
2. Sadi Barak; Fetihten Bu Yana; 7Ağustos1974; Milliyet.
3. Bilal N. Şimşir; Aralık 2003; AB, AKP Ve Kıbrıs; Bilgi
Yayınevi, Ankara. S: 20.
4. Bülent Ecevit; Nisan2011;Dış Politika Ve Kıbrıs Dosyası; Türk İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara. S: 71
5. Turgut Özakman; 15nci Basım, Mart2012; Çılgın
Türkler Kıbrıs; Bilgi Yayınevi, İstanbul S: 446
ÜNİVERSİTELİLER KIBRIS’I GEZİYOR
Dr. Necati Yalçın
Ü
niversiteliler gezimizin ikincisinde Gazimağusa’dayız. Pek bilinmeyen yakın tarihimizin adeta bir
Plevne Savunması saklıdır bu kentte. Bu unutulmaz
günlerin saklı olduğu yerlerin başında surlar gelir. Rehber
o günlerin tanığı olmaktan çok öte biri olan sayın Özber
Kutup1, ardında gezenlerse yine Lefke Avrupa Üniversitesi
(LAÜ) öğrencileri. Biz de onların bu özel gezisine bir-iki sayfalık yazıyla katılıyoruz. Dergimizin önceki sayılarında Gazimağusa Turları arasında yayınlanan turlardan olan Hendek
Gezisi’ne konuk olacağız.
Öncelikle üniversitelilerin bu gezideki rehberi Özber
Kutup’tan kısaca söz edelim. Sayın Kutup, 1974 ve öncesi
Gazimağusa’nın savunulmasında mücahit komutanı olarak
görev yapmıştır. Halen uğruna uzun yıllar savaş verdiği bu
güzel kentte yaşamaya devam ediyor. Kendisi başarılı bir iş
adamı olarak adanın her tarafında satış yapıyor
Üniversiteliler Hendek gezisine başlamadan önce Canbulat Kapısı ve Şehitliği gezdiler. Kapı’nın en önemli özelliğinin Türklerin ilk olarak bu kapıdan girmesi olduğunu vurgulayalım. 1571 yılında adanın Osmanlılarca fethinin son
aşamasıydı burası. Yüzyıllar sonra (1974 yılında) bu kez
surların deniz tarafındaki diğer kapısı olan Yeni Kapısı Mehmetçiğin girdiği kapı olarak tarihe not düşülecektir.
Hemen Canbulat Kapısı’nın girişinde yer alan müze son
yıllarda yenilenmiş. Harita, resim ve objelerin yanı sıra,
yandaki fotoğrafta Canbolat Paşa’yı at üzerinde gösteren
heykel gibi son derece hoş başka görsel malzemeleri de
müzede görmek olası. Türklere Gazimağusa’nın kapılarını
tarihte ilk kez açtığına inanılan Canbulat Paşa’nın mezarı
da bu müzede yer alıyor.
Müzeden sonra Hendek gezisinin başlangıca onlarca metreyle ifade edilecek uzaklıktaki ikinci mekânsa Canbulat
Kapısı Şehitliği. Burada genç-yaşlı ve kadın-erkek olmak
üzere Kıbrıs milli mücadelesinin kahramanlarından bazıları
yatıyor. Örneğin, gezide uğranılan Çiftemazgallar’da kaybettiğimiz Hüseyin Akil Hoca da burada yatıyor.
Özber Kutup, Mücahit Komutanlar Derneği Yönetim
Kurulu üyesi olup başarılı bir işadamıdır. Barış Harekatı’na
dek Gazimağusa’yı savunmuş ve halen orada yaşamaktadır. Bu gezide LAÜ’lülerin yürekten rehberi olmuş ve zorlu
günlerin anlaşıl- masına önemli katkılarda bulunmuştur.
1
Kıbrıs Mektubu
33
Hendekte ilerlemeye devam edildiğinde ilerde köprü
gözüküyor. Akkule Kapısı’nda bulunan bu köprüye yaklaşırken dış dünyayla köprü üzerindeki trafikten yararlanılarak az da olsa haberdar olunabilir. Venediklilerin
hendeği suyla doldurduğu dönemde açılır kapanır bir
köprüyle giriş çıkışı sağladıkları köprü günümüzde sabit
ve betonarme olarak aynı işlevi görmeye devam ediyor.
Canbulat Kapısı’ndan girdiğinizde sizi karşılayan
şehitliğin girişinde yer alan kitabe
Örneğin, gezide uğranılan Çiftemazgallar’da kaybettiğimiz Hüseyin Akil Hoca da burada yatıyor.
Hendek gezisine günümüz koşullarında iki yanda bulunan girişlerin birinden girilerek başlanabilir. Bu iki giriş
de biri fetih, diğeri soydaşlarını kurtarmak için olmak
üzere yukarda sözünü ettiğimiz gibi Türk askerinin ilk
girişlerini yaptığı kapılar. Yenikapı’dan girildiğinde beyaz harcın yüzyıllardır akarak oluşturduğu görüntü ilk
dikkat çeken nokta. Burası “ağlayan kaya” olarak adlandırılmış. Kıvrılarak iki sur arasında devam eden yolculuğunuz boyunca dış dünyayla ilginizin kesilmesi çok farklı
duygular yaşamanıza neden olabilir. Yüksek duvarlar ve
kendiliğinden yetişen ağaç ve bitkiler, sizi bir anda surların yapıldığı döneme götürebilir.
Konum itibariyle en kolay girişin yapılabileceği düşünülen köprü, zorlu 1974 yılının ağustos ayında Mehmetçiğin de ilk geldiği kapı olmuş. Özellikleriyle nedeniyle
en iyi tahkim edilen kapı burası olduğundan Mücahitler
bu kapıyı açmaktansa gelenleri Yenikapı’dan almışlar.
Bu sırada yaşananlarsa ayrı bir yazı konusu olacak zenginlikte.
Hendek gezisinde bundan sonra çıkışa kadar seyahat
sırasında iç sur duvarlarına bakılacak olursa top güllelerinin asılı durduğunu görebilirsiniz. Gezinin sonunda
Venedik, Osmanlı veya Barış Harekâtı günlerini birbirine karışmış olarak yaşayabileceğiniz benzersiz bir gezidir Hendek Gezisi…
Gezinin fotoğrafları ve geziyle ilgili idari ve teknik konuları yüksek lisans öğrencileri LAÜ İletişimin asistanlarından Ercan Tatlı, Ramazan Cıngıl, Necmettin İşkey ve
Berk Güçlüer tarafından çözüldü. Kıbrıs Dergisi okuyucularına kazandırdıklarından dolayı teşekkür ediyoruz.
Hendek boyunca yolculuğunuzda bu kez Çiftemazgallar
bölgesi sizi bekliyor. Burası daha genişçe bir alana sahiptir. İç ve dış surların hendeğe bakan kısımlarında sadece bu noktada iki giriş görebilirsiniz. Bu kapılar köprü
ya da giriş kapıları dışında kale içine girilmesini olanaklı
kılan tek yoldur. Zorlu 1974 yılının ağustos ayında kale
içine girebilmek canını kurtarmak anlamına geliyordu.
Surlarını Mücahitleri koruduğu kaleye civar yerleşim
yerlerinden de gelenlerle kale içi nüfusu on bine ulaşmıştı. İşte bu insanların bazıları bu kapılar sayesinde
içeri alınabilmişlerdir.
Bu noktada dış surlar tarafındaki kapıyla ilgili önemli bir
ayrıntıyı verelim: bu kapıyı dışardan gezerken görmek
olanaksızdır. Bunun nedeni kapının dış surlarda iyi gizlenmiş olması değildir. Bu kapı bir yeraltı geçidinin çıkış
kapısıdır. Bugün diğer tarafta yer alan çıkış noktası üzeri
örtülü ve anlaşılması olanaksız haldedir…
Gezinin rehberliğini üstlenen Mücahit Komutanı Özber
Kutup’un bu noktayı savunan Mücahitler arasında bulunması da bu geziyi özellikli kılan bir başka neden olarak not düşülebilir.
34
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Katılımcılar Hendek gezisini ilginç kılan noktalardan biri
olan tünel çıkışında Özber Bey’in anlattıklarını ilgiyle
dinliyorlar
KIBRIS MÜZAKERELERİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME
Ali Fikret Atun / Emekli Tümgeneral
ÖZET
B
eş ay süren yoğun ve gergin müzakereler sonunda
KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile yeni GKRY
Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis arasında başlayacak müzakerelerin kılavuz düşünce/ilkelerini oluşturan Ortak Açıklama metni üzerinde başta Türkiye’nin
teşviki ve Amerikalıların baskısıyla 7 Şubat 2014 tarihinde uzlaşı sağlanmıştır.
Ortaya çıkan Ortak Açıklama metninin Kıbrıs sorununun çözümü için gerekli müzakereleri başlatacak ileri
bir adım olması yanında içerdiği muğlaklıklar nedeni
ile gerçek anlamda iki kurucu topluma/devlete dayalı
yeni bir federal devlet yapılanmasının gereklerini kurgulamada ve Kıbrıs Türk tarafının böyle bir ortaklıkta
çıkarlarını gözetmede eksikleri olduğu değerlendirilmektedir.
Siyasal/stratejik çevremizde değişmekte olan paradigmalardan Kıbrıs ve İsrail açıklarında keşfedilen doğal gaz yataklarının ve bu gazın Avrupa pazarlarına
en az yatırımla/en uygun fiyatlı olarak Türkiye üzerinden boru hatlarıyla ulaştırılabilecek olmasının, Doğu
Akdeniz’de deniz alanlarında paylaşım rekabetinin,
GKRY’nin içinden geçmekte olduğu ekonomik ve mali
krizin, Türkiye’den Ada’ya boru hattı ile getirilecek suyun, Rusların Kıbrıs’ta etkinliklerini artırma çabalarının
ve bölgedeki istikrarsızlığın başta Amerikalıları harekete geçirmede ve bu uzlaşının sağlanmasında etken olduğu düşünülmektedir.
Ortak Açıklama işin başlangıcıdır. Yönetim, mülkiyet,
hudut ayarlamaları ve garantiler gibi hassas konularda
çetin müzakereler bundan sonra başlayacaktır. Türk Tarafının müzakerelere yapıcı ve Kıbrıs sorununu çözme
odaklı bir anlayış ve kararlıkla yaklaşması Kıbrıs Türk
Halkının beklentisidir. Bu yapılırken sadece bu günün
değil geleceğin olası koşullarının da düşünülerek iki eşit
halkın barış içinde işbirliğini sağlayacak ve ayrımcılıkla
yeni çatışma koşulları yaratmayacak bir federal ortaklık
kurgulamaları esastır. İşte bu nedenlerle Kıbrıs Rum
Tarafının tutku haline gelen hakimiyetçi politikaları karşısında öngörülen iki-toplumlu, iki-kesimli ve siyasal
eşitliğe dayalı yeni federal devletin Kıbrıs Türk tarafının
yaşamsal çıkarlarını sürdürülebilir şekilde gözetilebilmesi için aşağıdaki unsurların/gereksinimlerin başlayan
yeni müzakere sürecinde titizlikle gözetilmesine ihtiyaç
olduğu değerlendirilmektedir:
• Türk ve Rum tarafları arasında egemen eşitlik/
paylaşılan egemenlik anlayışının özenle korunması ve ileri götürülmesi;
• Bölünmez tek egemenlik söylemine ve anlayışına
kararlılıkla karşı durulması;
• İki kesimliliğin titizlikle gözetilmesi;
• Bu kapsamda Kıbrıs Türk Kurucu Devletinde mülkiyetin ve nüfusun bariz çoğunluğunun Kıbrıslı
Türklerde olmasını sağlayacak düzenlemelerin
gerçekleştirilmesi;
• Siyasi eşitliğin gerçek anlamda tüm düzenlemelerde pratiğe tercüme edilmesi/gözetilmesi;
• Artık yetkilerin kaynağının Kurucu Devletler ve
temsil ettikleri toplum olduğu ve bunların egemen yetkiler olduğu;
• Federal Hükümet ile Kurucu Devlet Hükümetleri
ve yasaları arasında hiyerarşi farkı bulunmaması.
• İki toplumdan veya iki Kurucu Devletten herhangi
birinin Adayı, Federasyonu veya diğer toplumu/
Kurucu Devleti temsil etme hakkı bulunmaması;
• Yeni oluşturulacak federal devletin Ada’da mevcut iki devletin kurucusu olacağı ve her ikisinin
de devamlılığını sağlayacağı anlayışla oluşturulması, başka bir deyişle, münhasıran Kıbrıs (Rum)
Cumhuriyetinin devamı olmaması;
• Garanti ve İttifak Anlaşmalarının yeni düzenlemeyi garanti etmesi;
• Varılacak anlaşmanın AB müktesebatının parçası
haline getirilmesi;
Kıbrıs Mektubu
35
• Kıbrıs bağlamında, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengenin korunması ve bunu güvence altına
alacak düzenlemelere yapılacak anlaşmada yer
verilmesi;
• Mevcut KKTC vatandaşlarının tümünün yeni
oluşturulacak Federasyonun vatandaşı kabul
edilmesi;
• Doğal kaynakların adil paylaşımının nasıl yapılacağının müzakere edilerek kapsamlı anlaşmaya
dâhil edilmesi.
• Federal Kıbrıs’ın Türkiye’nin AB üyeliğini aktif biçimde desteklemesi;
• Kapsamlı Anlaşmanın ayrılmaz parçası olarak
Türkçenin yeni Federasyonun ve AB’nin resmi lisanlarından biri olacağının karar altına alınması.
Ancak, yukarıdaki yaşamsal düzenleme/gereksinimlerin başlayan müzakereler yoluyla sağlanmasında gerek
Kıbrıs Türk gerekse Türk siyasi iradelerinde zafiyet ve
bölünme, kamuoylarında yorgunluk, ve KKTC yetkili makamlarının ikinci plana indirgenmesi/itilmesi gibi
riskler gözlemlenmektedir.
Bu zafiyetler Türk tarafının masada müzakere gücünü
zayıflatabilecek niteliktedir. Geçmiş deneyimler Rum ve
üçüncü tarafların hem bu zafiyetleri hem de Türkiye ile
ilişkilerin bozulmasını pervasızca körüklediklerini ve istismar ettiklerini göstermektedir.
36
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Kıbrıs’ta her iki tarafın yararına bir uzlaşıya ihtiyaç olduğu ortadadır. Dengeli bir uzlaşı iki taraf yanında anavatanlarının ve bölgenin de yararına olacaktır. Ancak bu
uzlaşıda, Rum Tarafının tek başına egemenlik/üstünlük
kurmasına olanak sağlayacak koşullar bulunması halinde bu yeni istikrarsızlıkların ortaya çıkması ve Kıbrıs
Türklerinin Balkanlardaki Türk azınlıklara benzer bir sürece girmeleri sonucunu doğurabilecektir.
Bunun önlenebilmesi için ortaya çıkan yeni fırsatlar ve
tehditler ışığında Türk Tarafının Kıbrıs ve Doğu Akdeniz
politikalarını yeniden değerlendirmesine, Kıbrıs Türk ve
Türk kamuoylarının bu yeni değerlendirme ışığında bilinçlendirilmesine, dışa karşı etkin bir kamu diplomasisi
programının uygulanmasına ve siyaset kurumlarının bu
fırsatlar/tehditler temelinde Kıbrıs’ta yeni bir federal
ortaklık ilişkisinin gerekleri konusunda dik durmalarına
ihtiyaç vardır.
Ada çevresinde doğal gaz bulunması, Orta Doğu’daki dengelerde meydana gelen çalkantılar, Rusya’nın
Akdeniz’e yeniden ve daha güçlü bir şekilde girme çabaları, Kıbrıs Rumları ile Yunanistan’ın da içinde bulunduğu Akdeniz’deki deniz alanlarının paylaşılmasına yönelik girişimler bizim bu oyunu kazanmamızı KKTC için
beka, Türkiye Cumhuriyeti için ise Kıbrıs, Ege ve Akdeniz’deki çıkarlarının korunması yanında bölgede etkinlik ve saygınlık sorunu haline getirmiştir.
HEDEFİNİZ BİRLEŞİK KIBRIS ÖYLE Mİ YA GERÇEKLER?
Atilla Çilingir / Kıbrıs Gazisi
‘’ Kıbrıs’ta, Rum tarafı ve Yunanistan; eğer müzakere
sürecine evet demişse! Biliniz ki, bu ‘evet’in’ içinde tarihsel ve değişmeyen hedeflerini ve çıkarlarını destekleyen önemli kazanımları vardır. Ya bizim? ’’
İngiltere’nin her müzakere sürecinde adadaki, üslerini
görüşmelerin dışında bıraktığı, tarihsel bir gerçektir. Bu
durum, yeniden başlatılan müzakereler sürecinde sorgulanacak mıdır?
zun süredir ara verilen Kıbrıs Müzakereleri bugün
yeniden başlıyor! 2008 yılından beri devam eden
ama aslında 1968 yılına kadar giden bu müzakere sürecinde bu defa da, her iki tarafın umutlu olduğu
basına yansıyan haberlerden anlaşılmaktadır.
Annan planında da İngiliz üsleri bu planın içinde dâhil
edilmemiş, İngiltere ve Amerika’nın Kıbrıs adası üzerinden Ortadoğu petrolleri ve Arap ülkelerini kontrol altında tutacağı noktası daima gözetilmiştir!
U
40 yıldır bu süreci takip eden bir Kıbrıs Gazisi olarak,
hemen şunu ifade etmeliyim ki, yazımın girişinde tırnak
içine almış olduğum cümlelerim; bu sürecin tarihsel
gerçeğini anlatan bir tespittir.
Çünkü Rum tarafı ve ama daha da önemlisi, arkasındaki
en büyük gücü olan Yunanistan; ilhak amacını güttüğü
Kıbrıs adasında, bugün müzakere başlıklarının yeniden
görüşülmeye başlamasına ‘evet’ demişse, bunun ardında gerek ABD, BM ve gerekse AB tarafından kendilerine
vaat edilen önemli kazanımları var demektir!
Ya Kıbrıs Türk Halkının kazanımları ne olacaktır? Bugüne
kadar elde edilen tarihi ve hukuksal kazanımlarımız, halen uluslararası arenada varlığı devam eden ve bugüne
kadar hiçbir şekilde söz konusu edilmeyen 1959 - 1960
antlaşmalarının hukuki gerçekleri, bu süreçte ne kadar
savunulacaktır?
Her defasında ABD, BM ve AB tarafından Kıbrıs’ın meşru hükümeti olarak görülen, 1959 ve 1960 antlaşmalarıyla kurulan sözde Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin
muhatap alındığı ve BM zemininde çözümü ön gören
garantör devletler;
İngiltere ve Türkiye bu süreci nasıl yönetecektir? Göreceğiz.
Ancak gerçek olan o dur ki! Amerika’nın arabuluculuğu
ile yeniden başlayacak olan müzakerelerin ardında ki
hedef de budur!
Amerika; adanın etrafını çevreleyen, Türkiye’nin hakkının da olduğu, münhasır ekonomik bölgede bulunan
doğal gaz ve petrol yataklarının işletim hakkını alan
Amerikan petrol şirketinin önünü açmak adına, bölgede
yıllardır süregelen anlaşmazlığı çözmeyi hedeflerken!
Bu zengin doğal gaz ve petrol rezervlerine, en yakın
limanı bulunan Türkiye üzerinden Avrupa ve diğer ülkelere nakil ve satmak istemesinin önünde duran bu
anlaşmazlık sürecinin kısa sürede çözümü; hem Rum
tarafının, hem de kendi menfaatinin gereğidir.
Bu nakilde AB ülkelerine ait tankerlerin görev alacağını
da unutmamak gerekir!
AB, Türkiye ile yürütmüş olduğu müzakereler çerçevesinde, yeniden başlayacak görüşmelerle, Kıbrıs konusunun çözümsüzlüğü nedeniyle kapalı duran 14 başlığın
yeniden açılabileceği sinyalini vermekte ama bunun
karşılığında ise ‘’Birleşik Kıbrıs’’ çatısını işaret etmektedir!
İşte görüşmeleri yeniden başlatan ortak açıklama metnindeki, asıl sihirli cümle de budur! Çünkü bu cümle;
Rum tarafının da, Yunanistan’ın da, görüşlerine ve hedeflerine de uygundur.
Kıbrıs Mektubu
37
Pekiyi Anavatan Türkiye’nin; bu süreçte ki görüşleri nedir?
Türkiye Dış İşleri Bakanı Sn. Ahmet Davutoğlu, AB –
Türkiye Siyasi Diyalog toplantısından sonra yapmış olduğu açıklamada: ‘Türk tarafının yapıcı girişimleriyle
Kıbrıs sorununun önemli kısmının aşıldığını, AB tarafına
Türkiye’nin perspektifi ve Kıbrıs’ta müzakere sürecinin
hızlandırılmasına yönelik kararlılık aktarıldı’ görüşlerini aktararak. Bu süreçte Garantör ülkelerin, BM’in ve
ABD’nin yoğun çaba harcadığını ifade etmiştir.
Dış İşleri Bakanı, Sn. Davutoğlu’nun açıklamaları; müzakere sürecinin yeniden başlamasına yönelik gayretleri
ifade etmektedir. Ancak bu sürecin önü açılırken, hangi
konularda nelerin konuşulduğu bilinmemektedir!
Pek tabiidir ki, önümüzdeki müzakere sürecinde görüşülmeyi bekleyen ve Türk tarafının adada ki varlığını
doğrudan doğruya etkileyecek çok önemli hususlar vardır. Önemli olan, bu hususları tarihi gerçekler ve hukuki
kazanımlarımızla savunabilmektir.
Bu güne kadar, yazmış olduğum yazılarımda hep şu konuyu savundum! Çözümü hedefleyen hiçbir müzakere
sürecinde, Kıbrıs Türk Halkına sen ne istiyorsun diye sorulmamış; tam tersine müzakereler, hep Rum tarafının
ve uluslararası aktörlerin ne istediğine göre yürütülmüş
ve yönlendirilmiştir!
Görünen o dur ki! Bu defa da aynı yöntem izlenmektedir. Çünkü arabuluculuğa soyunan Amerika’nın yazımın giriş bölümünde belirtmiş olduğum menfaatlerini,
AB’nin hiç olmaması gereken bu süreçte ki, taleplerini,
İngiltere’nin her dönemde ortaya koyduğu kurnazlıklarını, Yunanistan’ın ve Rum tarafının her defasında destek alan tercihlerini gördükten sonra;
Kıbrıs Türk Halkına sunulacak olan nedir?
Bugün görüşmeleri başlatacak olan uzlaşı metninin
3’ncü maddesi de Kıbrıs Türk Halkına sunulan gerçeğin
ta kendisidir!
Söz konusu 3’ncü madde şu teslimiyeti içermektedir:
‘’ Birleşik Kıbrıs, Avrupa Birliği’ne ve Birleşmiş Milletlere
üye, tek uluslararası kimliği, tek vatandaşlığı ve tek egemenliği bulunan bir devlet olacaktır.’’
İşte bu kadar! Bu sürecin sonu baştan belirlenmiştir!
Egemenlik Kıbrıslı Rumlardan ve Kıbrıslı Türklerden kay38
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
naklanacak, Birleşik Kıbrıs vatandaşları, aynı zamanda
Türk kurucu ve Rum kurucu devletinin vatandaşı olacak
denmişse de! Bu içi boş ifadelerin hiçbir kıymeti yoktur.
Çünkü Kıbrıs Türk tarafının önceki taslaklarda birleşik
devletlerin halklar yerine ‘egemen devletlerden’ oluştuğunun vurgulanması isteği kabul edilmemiştir!
Daha da önemlisi, basına düşen haberlerde; orijinali İngilizce olan bu ortak metinde, ‘kurucu devlet tanımı yerine, seçim bölgesi anlamına da gelen, ‘ kurucu meclis’
ifadesi yer almaktadır!
Ama bundan da önemlisi, eğer böyle bir şey var ise;
Yunanistan ve Rum tarafının yıllardan beri amaçladığı
gerçekleşmiş olacaktır!
Çünkü Türkiye’nin adada ki garantörlük hakkına hiç değinilmemiştir!
Şimdi başta Türkiye’nin yöneticileri olmak üzere ve
özellikle Kıbrıs’ta müzakere sürecini yürüten Cumhurbaşkanı Sn. Derviş Eroğlu’nun bundan sonraki süreçte;
müzakere masasına getirilecek 6 başlıkta neleri pazarlık
konusu yapıp, nelerden vazgeçeceği çok önemlidir!
40 yıl önce aynı amaç uğruna omuz, omuza savaştığımız
Kahraman Kıbrıs Türk Mücahitlerinden birisi olan, hayatını tıpkı kendisinden önceki dava liderleri gibi halkının
adada ki varlığına ve müreffeh geleceğine adayan, bunun için yemin eden, Sn. Eroğlu’nun; daha önce halkına
vermiş olduğu sözler çok önemlidir!
Kıbrıs Türk Halkının ‘gerçek egemenlik’ hakkından,
Türkiye’nin garantörlüğünden ve Mehmetçiğin adada ki
varlığından asla taviz vermeyeceği noktasındaki sözlerini savunması; müzakereler sürecini belirleyen, Kıbrıs
Türk Halkının adadaki yaşamsal varlığını tescil eden en
önemli hususlar olabilecek midir?
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kıbrıs Konusunda ki tavrı aslında hala çok nettir. Çünkü bu konuda TBMM’de
alınmış olan karar, hala geçerli olup; ülkemizin milli
menfaatleri ve stratejik konumu itibariyle Kıbrıs adası
bizim için hayati öneme haiz olduğu bu karar ile tescil
edilmiştir.
Ama önemli olan TBMM’de alınmış olan bu kararın
hala geçerli olup, olmadığıdır! Bu önemli karardan ne
AB’nin, ne de ABD’nin emperyal görüşlerine uyum sağlayacağız diyerek vazgeçilmemelidir.
Kıbrıs Milli davamızın lideri ve her geçen gün yokluğu
biraz daha fazla hissedilen rahmetli Sn. Denktaş, 2004
Annan tuzak planı dönemi sonrasındaki süreci analiz
edere, hep şu noktaya dikkat çekmiştir:
‘’ İnşallah gün gelir; Kıbrıs Konusunun çözümünü; Kıbrıs
Türk Halkı böyle istedi diyerek, bizim üzerimize yıkmazlar…’’
Çünkü Sayın Denktaş’ın hayatı boyunca savunduğu gerçekler daima tarihsel kazanımlarımız ve uluslararası hukukla örtüşmüştür.
O, son nefesine kadar Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkının
menfaatlerini içeren görüşleri savunmuştur.
Umarım yeniden başlayan müzakere süreci, geçmişten
ders alınmış tarihi gerçekler, hukuksal kazanımlarımız
üzerine oturur ve sonuçlanır!
30 yıldır dimdik duran KKTC devleti, gönderine çekmiş olduğumuz milli ve devlet bayraklarımızın varlığı;
bu sürecin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda, tüm
yetkililerin hatırlaması gereken en önemli görüntü, en
önemli mesajdır.
Değişmez ENOSİS hedefi olanlarla "Birleşik Kıbrıs" kurulamaz.
Kıbrıs Mektubu
39
“ULUSLARARASI KÜLTÜREL HAZİNELER ARMONİSİ HALKDANSLARI MÜZİK VE DANS FESTİVALİ”
28 Ocak -2 Şubat ANKARA –KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ
Yunus Özerdem
K
ıbrıs Türk Kültür Derneği ve Sinerji Kültür Sanat
Derneği işbirliğinde derneğimiz adına Sayın Yunus Özerdem ve Sayın Hatice Taşkan koordinatörlüğünde gerçekleşen “Uluslararası Kültürel Hazineler Armonisi Halkdansları Müzik ve Dans Festivali”
nin ilk ayağı, 28 Ocak 2014 tarihinde Ankara’da Yenimahalle Belediyesi katkılarıyla Nazım Hikmet Kültür
Merkezi’nde yapıldı.
Gece İstiklal Marşı ve saygı duruşu ile başladı. Ardından
Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başkanı Sayın Ahmet
Zeki Bulunç açılış konuşmasını yaptı. Konuşmasında
Kıbrıs Türk Kültürünün ve ülkemiz tanıtımının öneminden bahsederken, bu etkinliğin Dünya kültürlerinin
birarada sahnelenmesi ile tam bir Kültürel Hazineler
Armonisi yarattığından bahsetti. Geceye katkı koyanlara teşekkür ederek bu etkiniğin önümüzdeki yıllarda
büyüyerek ve gelişerek devam etmesi temennisinde
bulundu.
Saat 19.00 da Karma Sergi açılışıyla başlayan etkinlikte eserleriyle Sayın Sultan Özateş Türk kostümleri , şiir
40
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
kitapları ve yağlı boya resimleriyle, Sayın Almula İdil
Kılıç Seramik boyama Sanatı eserleriyle, Sayın Recep
Tuğ Katı sanatı eserleriyle, Sayın Ahmet Göksan kendi
yazdığı kitaplarıyla,Sayın Mahmure Tünal yağlı boya
resimleriyle ve İstanbuldan Motif Halkbilimi Araştırma
Vakfı araştırma, sempozyum kitap ve dergileriyle karma sergide yer aldı.
Saat 20.00 da sunuculuğunu Ankara Sanat Platformu
Başkanı Araştırmacı, Eğitimci ve yazar Sayın Sultan Özateş ile Polis radyosu yapımcısı ve sunucusu Sayın Gökhan
Olcaytürkkan’ın yaptığı Uluslararası Halkdansları Gecesinde Kırım Kültür Derneği Halkdansları Ekibi(KIRIM),
Demiurk Kafkas Halkdansları ekibi(KAFKAS ), Yenimahalle Tubil (TÜRKİYE) ve Kıbrıs Türk Kültür Derneği Kültürel Hazineler Armonisi Halkdansları Ekibi (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) Ülke danslarıyla performanslarını
sundular.
Sayın Sultan Özateş ve Sayın Gökhan Olcaytürkkan’ın
birbirinden güzel şiirleriyle süslediği gecede T.C. Kültür
Bakanlığı semazenleri de sahne aldılar.
Derneğimiz eğitmeni Sayın Yunus Özerdem tarafından
çalıştırılan Kıbrıs Türk Kültür Derneği Kültürel Hazineler
Armonisi Çocuk ve Büyükler Halkdansları ekipleri, sırasıyla Sarhoş Zeybeği, Arabiye, Mendilli, Susta, Bardak,
Darı oyunlarını sergilediler.
Gecenin sonunda geceye katkı koyan yazar, sanatçı ve
ekiplere plaket ve belge dağıtımı yapıldı.
İkinci etabı KKTC Cumhurbaşkanlığı ve Güzelyurt Belediyesi katkılarıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde
Güzelyurt’ta çeşitli etkinliklerle yer aldı.
Etkinlikler 28 Ocak’ta Güzelyurt Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi’nde Lefkoşa Belediyesi Orkestrası konseri
ile başladı.
30 ocak Perşembe, KKTC Cumhurbaşkanlığı ve Güzelyurt Belediyesi katkılarıyla, Güzelyurt AKM’de gerçekleşen etkinliğin açılış konuşmasını Sinerji Kültür Sanat
Derneği Başkanı Yunus Özerdem gerçekleştirdi. Grup
Baria nın mini konserinin ardından Sinerji Kültür Sanat
Derneği, Kıbrıs Türk Kültür Derneği, AHDAD (Anadolu
Halkdansları Topluluğu) ve HOYEM ‘in (Halkoyunları
Eğitim Merkezi) halkdansları ve Mağusa Kültür Derneği
Modern Dans ekiplerinin gösterileri yer aldı. Gecenin
sonunda geceye katkı koyan yazar, sanatçı ve ekiplere
plaket ve belge dağıtımı yapıldı.
31 Ocak’ta Şehit Turgut Ortaokulu’nda gerçekleşen Etkinliklerde konuşan Okul Müdürü Sayın Cengiz Topel
Uzun Kıbrıs Türk Kültür Derneği ve Sinerji Kültür Sanat
Derneği ne bu güzel etkinlik için teşekkür etti. Katılımcı
derneklere de adamıza bu ziyaretlerinden dolayı bir anı
plaketi tekdim etti.
1 Şubat’ta Güzelyurt Belediye Başkanı Sayın Mahmut
Özçınar ekipleri ve temsilcilerini makamında kabul etti.
Sinerji Derneği Başkanı Yunus Özerdem de Kıbrıs Kültür
Derneği ile ortaklaşa organize edilen “Kültürel Hazineler Armonisi” adlı etkinlik hakkında Özçınar’a bilgiler
aktardı.
Özerdem, 28 Ocak’ta başlayan ve 2 Şubat 2014 tarihinde sona erecek ortak organizasyona katkılarından dolayı Güzelyurt Belediyesine Kıbrıs Türk Kültür Derneği ve
Sinerji Kültür Türk Sanat Derneği adına teşekkür ederek
anı plaketini sundu.
“Kültürel Hazineler Armonisi” etkinliğinin Anavatan
ile yavruvatan ‘ın halk oyunlarının karşılıklı tanıtımı
amacıyla oluşturulduğuna dikkat çeken Özerdem 28
Ocak’tan itibaren Ankara’da ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde Halkdansları ve Müzik etkinliklerinin yer
aldığı bir etkinlik düzenlediğini anımsattı.
Tüm ekipler temaslarını tamamlayarak 2 Şubat Pazar
günü adadan ayrılarak Ankara’ya döndüler.
Kıbrıs Mektubu
41
KKTC KURUCU CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ ANISINA
KÜLTÜREL HAZİNELER ARMONİSİ TÜRK SANAT MÜZİĞİ KONSERİ
Hasan İKİZER
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın doğum günü anısına düzenlenen Türk Sanat Müziği konseri 3 Şubat 2014 tarihinde
Pazartesi akşamı Saat 20.00’de Necip Fazıl Tiyatro Salonu Gençlik Parkı Kültür Merkezi Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Kültür Merkezi sonuna kadar tıka basa dolmuş,
tek boş yer kalmamıştır. Kıbrıs Türk Kültür Derneği eski
başkanı, Kıbrıs Türk Kültür Derneği yeni Genel Başkanı
Ahmet Zeki Bulunç, Yönetim Kurulu Üyeleri ve Dernek
üyelerinin de katıldığı konser çok başarılı geçmiş, geç
saatlere kadar sürmüştür.
Konserde Kıbrıslı Türk sanatkârların eserleri de okunmuş, uzun alkışlarla beğenilmiştir.
Beş şarkı okuyan Bahadır Özüşen, Unutulmaz Birer Birer, Eski Dostlar Eski Dostlar şarkısı sonunda çok alkışlanmıştır.
42
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Kıbrıs Türk Kültür Derneği eski başkanı ve Kıbrıs Türk
Kültür Derneği yeni Genel Başkanı Ahmet Zeki Bulunç’a
karşılıklı plaketler verilmiş, koro şeflerine de plaketleri
sunulmuştur. Ahmet Zeki Bulunç başarılı sanatkârları
kutlayarak teşekkür etmiş ve Kıbrıs konusunda kısa öz
bir konuşma yapmıştır.
Bu gibi etkinliklerin daha sık yapılması dileklerimizle
emeği ve katkıları geçen Ankara Büyükşehir Belediyesi, KKTC Çağdaş Müzik Derneği TSM Korosu Şefi Ersin
Tünay ve Koro elemanlarına Sultan-ı Yegah TSM Korosu Şefi Bahadır Özüşen ve koro elemanlarına teşekkür
eder , mutlu ve neşeli yarınlar dileriz.
Seni ve kurduğun Cumhuriyeti sonsuza dek yaşatacağız.
Nurlar içinde yat…
MEMLEKETİM
Bu kadar mı çok sevilir bir memleket
Bu kadar mı çok düşünülür
Sevgilim gibi bu kadar mı çok özlenir
An olur gökyüzünün mavisi
Güneşinin sıcaklığı sarar beni
Denizi kucaklar dalga dalga
Ki Akdeniz denizlerin en güzeli
An olur sarhoş eder beni yasemin kokuları
O sıcak yaz akşamlarında
Lefkoşa’nın daracık sokakları
Mağusa’nın hisarları
Girne’nin limanı
Behçeleri Lefke’nin
Kucaklar beni daha onlara varmadan
Ve daha neleri ki hiç çıkmaz aklımdan
Bu kadar mı çok sevilir bir memleket
Bir kurşun atılmasın bir yerde
Akmasın kan düşmesin bir can toprağa
Mücahidim gelir aklıma
Yanımda şehit olan o arkadaşım
Ki bu toprakları bize vatan yapan onlar
Bu kadar mı çok sevilir bir memleket
Bu kadar mı beklenir özgürlük orada
Bu kadar mı alınır insanlık hakları
Hünalp SABİT
LİDERİMİZ
O Kıbrısın bağrından fışkıran
Kökleri Anadolu’dan olan
Babayiğit dedelerinin torunu bir Türk’tü
Bir yürek değil binlerce yürekti o Kıbrıs’ta
Türküm ne mutlu Türküm diye çarpardı kalbi
Kıbrıslı Türk’üm diye durmaz yazardı kalemi
Onun tek hedefi tek emeli hayatında
Kıbrıs’lı Türk’ün özgürlüğüydü ve şerefi
İnancıydı namusuydu bu uğurda savaşmak
Ve savaştıkça anlaşıldı onun büyüklüğü
Halkın sesi Kıbrıslı Türklerin ve onun sesiydi.
Türkiyesiz olamayız derdi bu adada
Türkiyesiz olmaz biz Türk gibi yaşamak Kıbrıs’ta
Yaşanacaksa yaşanmalıydı ay yıldızlı bayrağın altında
Ölünürdü ancak bir Türk gibi özgürlüğümüz olmazsa
Öylesine bir meşaleydi bir inançtı ümitti
İngilize karşı Ruma karşı Türklüğü ezdirmedi.
Onunla dirildi ayağa kalktı Kıbrıs Türk’ü
Dolaştı dillerde özgürlük türkü türkü
Ezilmişlik suskunluk çaresizlik bitti.
Onunla tek yumruk oldu Kahramanca direndi
Mücahit oldu bayrak oldu savaştı Kıbrıs Türk’ü
Bugün kalplerimiz onunla gururla dolu
Onun zaferi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti oldu
O şimdi Kıbrıs’ta Türklerin özgürlüğüdür
O kalplerimize taht kurmuş yaşayan büyüğümüzdür
O unutulmaz liderimiz doktor Fazıl Küçük’tür.
Hünalp SABİT
Kıbrıs Mektubu
43
YENİ DÖNEM YÖNETİM VE DENETİM KURULLARIMIZ
Dr. Ahmet Zeki BULUNÇ
Genel Başkan
Lefkoşa’da 5 Ağustos 1945
yılında doğdu. İlk, Orta ve
Lise Öğrenimini Kıbrıs’ta,
Yüksek
Öğrenimini
Türkiye’de yaptı. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden
mezun olduktan sonra
KKTC Maliye Bakanlığı’nda
Bütçe Kontrolörü olarak kamu görevine başladı.
İtalya’da ISVE Kalkınma Enstitüsü’nde ve ABD’de Boston Üniversitesi’nde Yüksek Lisans, Türkiye’de Uludağ
Üniversitesi’nde Doktora eğitimini tamamladı ve İktisat
Ana Bilim Dalı’nda Doktor Unvanını kazandı.
Kamu görevi süresinde T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı’nda “Personel Değişim Programı”na katıldı,
KKTC Başbakanlık Devlet Planlama Örgütü’nde Planlama Uzmanı, Kıdemli Planlama Uzmanı, İktisadi Planlama Daire Başkanı ve Müsteşar görevlerini ifa etti. Doğu
Akdeniz Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı, Kıbrıs
Türk Kooperatif Merkez Bankası İdare Meclisi Başkanlığı,
Vakıflar İdaresi Yönetim Kurulu Üyesi, Avrupa Lefke Üniversitesi Mütevelli Heyeti ve Yönetim Kurulu Üyelikleri
görevlerini yürüttü. Kıbrıs Mülkiyeliler Birliği Başkanı ve
KT Amme Memurları Sendikası Genel Sekreteri görevlerini uzun yıllar yürüttü.
KKTC Ankara Büyükelçisi olarak beş yıl süre ile görev
yaptı.
Çok sayıda ulusal ve uluslararası dergide, gazetede ve
Anonim Kitaplarda, özellikle Kıbrıs Uyuşmazlığı konusunda makaleleri yayınlandı, konferans ve panellere
konuşmacı olarak katıldı, yazılı tebliğler sundu.
Başkent Üniversitesi’nde İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi ve Başkent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Yönetim Kurulu
Üyesi olarak dokuz yıldan beri görev yapmaktadır.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
44
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Av.Rabia BALKANLI
Genel Başkan Yardımcısı
13.05.1952
tarihinde
Lefke’de dünyaya geldi.
1970 yılında Lefke Gazi Lisesinden mezun olduktan
sonra Ankara Hukuk Fakültesine girdi ve 1974 yılında mezun oldu. Bugüne
kadar mesleğini serbest
avukat olarak yürütmüştür.
Evli ve 2 çocuk sahibidir. Mersin Barosu yönetim kurulu
üyeliği ile Ankara Barosu Barolar Birliği Delegesi olarak
görev yapmıştır.
KKTC ile Türkiye arasında hukuk konusunda çok sayıda
panel ve konferans düzenlemiştir.
Halen Ankara Barosu Kıbrıs Kurulunun Başkanı ve Staj
Kurulu üyesi olup, KKTC Devleti ile KKTC Ankara büyükelçiliğinin avukatlığını yapmaktadır.
FUAT EKİNCİ
Genel Sekreter
1948 yılında Baf’ın Anarita
köyünde doğdu. İlkokulu
Ovalık ve Yeşilova’da okudu. Ortaokul ve lise öğrenimini ise Kurtuluş Lisesi’nde
tamamladı. Mücahitliğini
Baf sancağı ile Yeşilova taburunda D4 Sb. olarak yaptı. 1976 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun
oldu.
Yabancı bir bankanın Ankara temsilcisi olarak sürdürdüğü görevini 1993 yılında emekli olarak tamamladı.
Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nde iki dönem yönetim kurulu üyeliği, altı yıl kadar da müdürlük görevi yaptı. Evli ve
iki çocuk babasıdır
Tolga ÜNSALDI
Sayman Üye
26.08.1975 tarihinde Ankara ‘da doğdu. İlk, orta
ve lise tahsilini Sivas’ta tamamlayıp, Üniversite tahsilini Ankara Üniversitesi Fen
Fakültesi Jeofizik Mühendisliği bölümünde tamamladı. 1993 yılından beri Kıbrıs
Türk Kültür Derneği üyesidir.
Özel sektörde yönetici olarak çalışmaktadır. Evli ve bir
çocuk sahibidir.
Prof. Dr. Mine UZBİLEK KIRKAĞAÇ
Veznedar Üye
İstanbul’da 1966 yılında doğdu. Babasının görevi dolayısıyla ilköğrenimini Türkiye’nin
çeşitli illerinde, orta ve lise
öğrenimini Konya Anadolu Lisesi’nde tamamladıktan
sonra, 1989 yılında Ankara
Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Su Ürünleri Bölümü’nü bitirdi.
Aynı üniversite’de 1991 yılında
akademik kariyerine başladı.
Yüksek Lisans Eğitimi’ni 1993 yılında, doktora eğitimini
ise 2000 yılında tamamladı. 2011 yılında profesör oldu
ve halen Ankara Üniversitesi Su Ürünleri Mühendisliği
Bölümü’nde görevine öğretim üyesi olarak devam etmektedir.
İlmiye Sema İMER
Sosyal İşlerden Sorumlu Üye
1945 Lefkoşa doğumludur..
İlkokulu Lefkoşa Ayasofya İlkokulunda, ortaokulu Kıbrıs
Erkek Lisesi nde ,liseyi ise
Haydarpaşa Ticaret Lisesi
nde okudu.Üniversiteyi Ankara daki İktisadi Ticari İlimler Akademisinde okudu.
1972 de Milli Eğitim Bakanlığı nda çalışmaya başladı. 13
yıl adı geçen yerde görev yaptıktan sonra Türkiye Elektrik Kurumu’na geçti. Buradan 1992 de emekli oldu. Evli
ve iki çocuk sahibidir.
Doç.Dr.Ahmet Terzioğlu
Serbest Üye
1963
yılında
Kukla’da
(Sakarya-Baf) doğdu. İlkokulu Kukla’da, ortaokul ve liseyi
Güzelyurt’ta bitirdim. 1981
yılında girdiğim Ege Üni. Tıp
Fakültesini 1987 yılında bitirdi. 1994’te Plastik Cerrahi uzmanı, 2006 yılında ise Plastik
Cerrahi Doçenti ünvanını kazandı.
Halen S.B. Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesinde
Eğitim Görevlisi olarak görev yapmaktadır. Evli ve 2 çocuk sahibiyim.
Niyazi ERÖZ
Serbest Üye
Nil KÖKEN
Eğitim İşlerinden Sorumlu Üye
1976 yılında Ankara’da doğdu.
2002 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden mezun
oldu. 2003’te aynı bölümde
Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı. Yüksek Lisans
programını 2005 yılında, Sanatta Yeterlik Programını
2010 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Anasanat Dalında tamamladı.
Halen Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Resim Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak çalışmalarına devam etmektedir.
15 Ağustos 1944 tarihinde
Kıbrıs’in Limasol kasabasında
dogdu.
mamladı.
İlk, orta ve lise tahsilini
Limasol’da, yüksek tahsilini
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Mühendislik Fakültesi Elektrik
Mühendisliği Bölümünde ta-
Rumlarin Kıbrıs’ta Türklere saldırması nedeniyle Ankarada büyük huzursuzluk yasadığı için tahsilini bırakıp
1964 yılında Kıbrıs’a giderek Erenköy bölgesinde 2 yıl
mücahitlik yaparak Rumlara karşı çarpıştı. Daha sonra
Kıbrıs Mektubu
45
1966 yılında tekrar Ankara’ya dönerek tahsiline yeniden başladı. 1971 yılında Elektronik Mühendisligi bölümünden mezun olarak Balkaş Eröz ile evlendi. Bu
evlilikten biri kız(Betil) digeri erkek(Altar) iki çocuk sahibidir. 1971 yılında ODTÜ Elektronik Mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra girdigi Tıp sektorüne önce servis
mühendisi daha sonra hem servis hem de pazarlama
elemanı olarak 32 yıl calıştı. Mayıs 1999’da emekli oldu.
2007 yılında firmasını kapatarak zamanını kızının 2011
Mart ayında doğurduğu torunu Teoman’la ilgilenmekle
geçiriyor. Derneğimizin kıymetli üyesi rahmetli Prof. Dr
Doğan Remzi’nin Başkanlığında Yönetim Kurulunda Genel sekreterlik, daha sonra Dernek Y.K Başkanlığı yaptı.
2000 yılında Antalya’ya yerleşerek ve Antalya şubemizde üyeliğini devam ettirdi.
2000 yılında Antalya’ya yerleşerek ve Antalya şubemizde üyeliğini devam ettirdi.
ABDULSALİH AYBAR
Denetim Kurulu Başkanı
1960 Yılında Engindere
- Baf’da doğdu. İlkokulu
Engindere
İlkokulunda,
Ortaokulu Baf Kurtuluş
Ortaokulu’nda, Liseyi Güzelyurt Kurtuluş Lisesi’nde
bitirdi.
Yükseköğrenimini Ankara Devlet Müh. ve
Mim. Akademisi (Gazi Üniversitesi) Elektrik Mühendisliği Fakültesinde 1981 –
1982 öğretim yıllarında tamamladı.
Askerliğini, 1983 – 1985 yıllarında Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda Yedek Subay olarak
tamamladı.1986’da ELİT Proje Müşavirlik, Taahhüt Ticaret Ltd. Şti., 2007’ de ELRON İnşaat, Taahhüt ve Ticaret Ltd. Şti.’ni kurup yönetti.Halen bu iki şirketle Demiryolları, Havayolları, Hastane ve İleri teknoloji gerektiren
yapım işlerini 40’ı mühendis, toplam 500 iş arkadaşı ile
birlikte yürütmektedir.
46
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
RASİH DENKTAŞ ÇELEBİ
Denetim Kurulu Üyesi
11 Şubat 1959 Aydoğan Baf’da
doğdu. İlkokulu Köy İlkokulunda, Ortaokulu Baf Kurtuluş
Lisesinde, Liseyi ise Lefkoşa
Türk Lisesi’nde tamamladı.
1977’ de başladığı Diş Hekimliği Eğitimini 1984’de tamamladı.
1985-1991 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nde doktora (endodonti) eğitimini tamamladı.
Doktorasını tamamladıktan sonra 1997 yılına kadar
Araştırma Görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi Diş
Hekimliği Fakültesi Endodonti Anabilim Dalında çalıştı.
1997’den itibaren serbest Diş Hekimi olarak çalışmaktadır.
2006-2008 yılları arasında Kıbrıs Türk Hava Yolları’nda
Yönetim Kurulu üyeliği yapmıştır.
Evli ve bir kız çocuğu babasıdır.
YASEMİN SEZGİN
Denetim Kurulu Üyesi
Kıbrıslı bir ailenin çocuğu olarak, 1961 yılında Ankara’da
doğdu.
İlköğrenimimi
Ankara’da, lise öğrenimini
Kıbrıs’ta tamamladı. Lisans
eğitimini Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde
tamamladıktan sonra, iş hayatıma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı bünyesinde bulunan “Sitoloji” bölümünde başladı. Bu süre içerisinde
Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü bünyesinde
yaptığı çalışmalar sonucu yüksek lisans ve ardından
doktora derecesini almaya hak kazandı. 26 yıl Hacettepe Üniversitesi’nde çalıştıktan sonra emeklilik sonrası
çalışmalarına Başkent Üniversitesi bünyesinde devam
etmektedir. 2 kız çocuk annesidir.
KIBRIS TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI (TMT) BİRİNCİ BAYRAKTARI ANILDI
Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilâtı (TMT) Birinci
Bayraktar’ı Merhum Albay Rıza Vuruşkan, vefatının 35.
yılı olan 15 Şubat 2014 Cumartesi günü Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği, Türkiye Muharip Gaziler Derneği ve
Kıbrıs Türk Kültür Derneği tarafından saat 11:00’de Cebeci Askeri Şehitliği’nde kabri başında
törenle anıldı.
Cebeci Şehitliği’ndeki anma töreninden
sonra Kıbrıs Türk Kültür Derneği Mehmet Ertuğruloğlu Toplantı Salonunda
anma toplantısı yapılmıştır. Toplantıya
Merhum Albay Rıza Vuruşkan’ın kızı
Ferizet Clark, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Askeri Ataşesi Piyade Kurmay
Albay Cemal Volkan, Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği Genel Başkanı Yılmaz
Bora ve Yönetim Kurulu Üyeleri, Türkiye Muharip Gaziler Derneği Genel Başkanı Albay Şükrü Tandoğan ve Üyeleri,
Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başkanı Ahmet Zeki Bulunç ve Yönetim Kurulu Üyeleri, Kıbrıs
Türk Kültür Derneği Üyeleri ve misafirler katılmıştır.
Anma töreninde Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başkanı Ahmet Zeki Bulunç yaptığı açılış konuşmasında;
“TMT’nin kuruluşunun Kıbrıs Türk halkının özgürlük
ve bağımsızlık mücadelesinde belirleyici ve etkin bir
rolü vardır. Bugün KKTC’nin varlığı ve TMT’nin dirayetli kurucu Bayraktarı Albay Rıza Vuruşkan’ın örgütlü ve
disiplinli çalışmalarının sonucunda oluşmuş olan koşullar ve zeminler üzerinde gerçekleşmiştir.TMT ruhunun
devamı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin yaşatılmasında önemli bir unsur ve belirleyici bir faktör olacaktır ‘’
dedi.
T.Muharip Gaziler Derneği Genel Başkanı Alb. Şükrü
Tandoğan yaptığı konuşmada, “EOKA’nın silahlı terör
faaliyetlerine karşı koymak için Türk toplumunun da
aynı şekilde silahlanması gerekiyordu. TMT bu amaç
için kurulmuştur. Ali Rıza Vuruşkan TMT’nin ilk Bayraktarı, ilk komutanı, ilk lideridir. Ali Rıza Vuruşkan, 1950
yılında Kore’de savaşmış, Kore kahramanı bir subaydır.
Kore’de yürütülen gerilla faaliyetlerini iyi çok iyi bilmektedir. İsmini kullandığı “CONAN” tepesi Türk askerlerinin Kore’deki kahramanlıklarının bir sembolüdür.
TMT’de görev alan subay ve astsubaylar Rıza Vuruşkan
gibi Kore gazileridirler. Her biri savaş tecrübesine sahip, yetişmiş ve tecrübeli askerlerdir. Kore Savaş’ında,
bilhassa gerillacılık faaliyetleri konusunda elde edilen
tecrübelerin, TMT’nin başarısına da yansıdığına şahit
oluyoruz.” dedi.
Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği Genel Başkanı Yılmaz Bora yaptığı konuşmasında, “Birinci Bayraktar Rıza
Vuruşkan’ın Kıbrıs’a böylesine bir ortamda, zor bir görevi üstlenmenin kararlılığı içinde geldiğine dikkat çeken
Bora, Vuruşkan’ın İş Bankası’nda Müfettiş olarak “Ali Conan” ismi ile göreve
başladığını” anlattı.
Merhum Albay Rıza Vuruşkan Kore gazisi olduğu için, Kore Devleti’nin “BARIŞ
MADALYASI” Kore Büyükelçiliği adına
Alb. Rıza Vuruşkan’ın kızı Ferizet Clark’a
Türkiye Muharip Gaziler Derneği Genel
Başkanı Albay Şükrü Tandoğan tarafından takdim edilmiştir.
KIBRIS TÜRK KÜLTÜR DERNEĞİ
GENEL MERKEZİ
Daha sonra Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği Genel Sekreteri Çetin Serez Alb. Rıza Vuruşkan’ın biyografisini
slayt gösterisi eşliğinde anlattı.
Kıbrıs Mektubu
47
VEFAT VE BAŞSAĞLIĞI
Derneğimiz üyesi M. Tekin İmer’in kardeşi
1946 doğumlu eski TRT görevlilerinden
prodüktör Mehmet Çetin İmir 01.11.2013
günü vefat etmiştir.
Merhuma Allah’tan rahmet ailesine ve
sevenlerine başsağlığı dileriz.
Derneğimiz üyelerinden aslen Kıbrıs Akıncılar
Köyü’nden emekli Kimya Yüksek Mühendisi Yusuf Alarslan 02.02.2014 tarihinde vefat etmiştir.
Merhuma Allah’tan rahmet ailesine ve
camiamıza başsağlığı dileriz.
Derneğimiz üyelerinden Birsen Salahi Görbilin
Sevgili eşi Devlet Tiyatroları Çalışanlarından
Gökalp Görbilin 31.01.2014 tarihinde vefat
etmiştir.
Merhuma Allah’tan rahmet Görbil ailesi,
Akyüz ailesi, Kabadayı ailesi, Salahi ailesine ve
camiamıza başsağlığı dileriz.
48
Kasım - Aralık 2013 / Ocak - Şubat 2014
Figen Rutkay
1934 Yılı Bolu doğumludur. İlk, orta,
lise tahsilini Ankara’da tamamlayan
sanatçı 1964 yılında evlenip, eşi ile
birlikte Avusturya’da Filoloji dalında
tahsiline devam etmiştir. Resim küçük
yaşlardan itibaren yaşamında önemli
yer işgal etmiştir. Ciddi anlamda
resim çalışmalarına 1962 yılında
İngiltere’de başlamıştır. Daha sonra
Ankara’da altı yılı aşkın bir süre Yalçın
Gökçebağ, Kayıhan Keskinok ve Sabri
Akça gibi değerli hocaların atölyelerinde pastel ve yağlı boya çalışmıştır.
Bu güne kadar ikisi yurt dışı olmak
üzere ülkemizde çeşitli illerde 25
kişisel sergi açmış: ayrıca yurt içi ve
yurt dışında olmak üzere yüze yakın
karma sergilere katılmıştır. Sanatçının
tabloları çeşitli özel ve resmi
kuruluşların koleksiyonlarına girmiş
ve çağdaş Tür kresim sanatı ile ilgili
olarak basılmış kataloglarda yerini
almıştır. İki eseri LÖSEV kartlarınada
üç yıl süre ile basılmış ve satılmıştır.
Figen Rutkay doğada var olan güzellikleri tuvallerine en ince ayrıntıları ile
yansıtmaktadır. Çoğunlukla gelincik ve papatya tabloları ile tanınır.
Bununla birlikte eski Türk evlerini
çalışmaktan büyük zevk alır. Evindeki
atölyesinde çalışmalarını sürdüren
sanatçı: GESAM ve Kadın Ressamlar
Derneği üyesidir. İngilizce ve Almanca
bilmektedir.
Kıbrıs Lalesi
KIBRIS TÜRK KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ YAYINIDIR
www.kibristd.org.tr
KASIM - ARALIK 2013 / OCAK - ŞUBAT 2014
ISBN :1300 - 2546
CİLT: 26 NO :6 / CİLT: 27 NO: 1 İKİ AYDA BİR YAYINLANIR
Download

Kasım-Aralık 2013 - Kıbrıs Türk Kültür Derneği