OCAK 2014
YIL: 16
SAYI: 112
AYLIK HABER VE KÜLTÜR GAZETESİ
WWW.BAHAR.DK
2 İSKANDİNAVYA
18 - 24 ARALIK 201
2 | Bahar
Ocak 2014
DA N I M A R K A Ş O K TA
3
haftada
3
bakan
istifa
etti
3 haftada 3 bakan istifa etti
Danimarka’da son 3 hafta içerisinde 3 bakan değişik nedenlerle görevlerinden istifa etti.
ZAMAN KOPENHAG BAHAR KOPENHAG
Danimarka’da
Dışişleri
Bakanı hafta
Villy
Danimarka’da
geçtiğimiz
Sövndal’ın
istifa etmesinin
3
içerisinde
Dışişleriakabinde
Bakanıson
Villy
hafta
içerisinde istifa
görevi etmesinin
bırakan bakan
sayısı 3’e
Sövndal’ın
akabinde
çıktı.
önce Kalkınma
ve Dışbırakan
Yardım
sonSövndal’dan
3 hafta içerisinde
görevi
Bakanı
Christian
Friis
Bach
ve
Adalet
Bakanı
bakan sayısı 3’e çıktı. Sövndal’dan
Morten
Bordskov
istifa
etmişti.
önce Kalkınma ve Dış Yardım Bakanı
Bir süre önce
Christian
Friis kalp
Bachkrizi
ve geçiren
Adalet Dışişleri
Bakanı
Bakanı
Villy
Sövndal,
sağlık
durumunu
Morten Bordskov istifa etmişti.gerekçe
göstererek
geçtiğimiz
içinde
bakanlıktan
Bir süre
öncehafta
kalp
krizi
geçiren
veDışişleri
milletvekilliği
görevlerinden
istifa
Bakanı Villy Sövndal, ettiğini
sağlık
açıkladı.
durumunu gerekçe göstererek geç22 Ekim
sabahı
evinde
fenalaşan ve
tiğimiz
hafta
içinde
bakanlıktan
ve
hastaneye
kaldırılan
Villy
Sövndal’ın,
milletvekilliği görevlerinden yapılan
istifa
tetkikler
ettiğinisonrasında
açıkladı. kalp krizi ortaya çıkmıştı.
Daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından
22 Ekim sabahı evinde fenalaşan
yapılan açıklamada Sövndal’a hatanede kalp
ve hastaneye kaldırılan Villy Sövnameliyatı yapıldığını ve durumun iyi olduğu
dal’ın, yapılan tetkikler sonrasında
ifade edilmişti.
kalp krizi ortaya çıkmıştı. Daha sonra
Açıklamada ayrıca 61 yaşındaki politikaDışişleri Bakanlığı tarafından yapılan
cının durumunun iyi olduğu ve kısa sürede
açıklamada Sövndal’a hatanede kalp
rutin işlerine dönebileceği ifade edilmişti.
ameliyatı yapıldığını ve durumun iyi
Ancak beklenen olmadı. Villy Sövndal bugün
olduğu ifade edilmişti. Açıklamada
başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere milletayrıca 61 yaşındaki politikacının duruvekilliği görevlerinden istifa ettiğini Başbakan
munun iyi olduğu ve kısa sürede rutin
Helle Thorning Schmidt’e bildirdi. Konuyla
işlerine
ifadeSövndal,
edilmişti.
ilgili
kısa birdönebileceği
açıklama yayınlayan
“Bu
Ancak
beklenen
olmadı.
Villy
benim için oldukça ağır bir karar oldu.Sövndal
bugün
Dışişleri Bakanlığı
Ancakbaşta
doktorlardan
bu yönde olmak
karar
üzere
milletvekilliği
görevlerinden
vermem için oldukça net bir
tavsiye aldım.
istifa
ettiğini Başbakan
Helle
Thorning
Tam
performans
ile görevime
devam
etmem
Schmidt’e
bildirdi.
Konuyla
ilgili istifa
kısa
mümkün değildi.” dedi. Sövndal ayrıca
1
bir açıklama yayınlayan Sövndal, “Bu
benim için oldukça ağır bir karar oldu.
Ancak doktorlardan bu yönde karar
vermem için oldukça net bir tavsiye
Danimarka’da geçtiğimiz hafta içerisinde Dışişleri Bakanı Villy Sövndal’ın istifa etmesinin akabinde son 3 hafta içerisinde görevi bırakan
bakan sayısı 3’e çıktı. Sövndal’dan önce Kalkınma ve Dış Yardım Bakanı Christian Friis Bach ve Adalet Bakanı Morten Bordskov istifa etmişti.
kararının hem kendisi hem ailesi hem de
aldım. Tam performans ile görevime
Danimarka için en doğrusu olduğunu ifade
devam etmem mümkün değildi.” dedi.
etti.
Sövndal
ayrıca istifa kararının hem
Nelson Mandela’nın cenaze törenine
kendisi
hem
ailesi
hem de
Danimarka
katılmak için Güney
Afrika’da
olan
Başbakan
için
en
doğrusu
olduğunu
ifade
etti.
Helle Thorning Schmidt yaptığı açıklamada;
Nelson
Mandela’nın
cenaze
töreVilly Sövndal’ın istifa kararına saygı
nine
katılmak
için
Güney
Afrika’da
duyduğunu bununla birlikte Villy Sövndal’ın
olan Başbakan
Helle ifade
Thorning
Schmidt
bakanlığını
özleyeceğini
etti. Sövndal’ın
yaptığı
açıklamada;
Villy
Sövndal’ın
issıkı çalışan başarılı bir bakan olduğunu ifade
tifa kararına saygı duyduğunu bununla
birlikte Villy Sövndal’ın bakanlığını
özleyeceğini ifade etti. Sövndal’ın sıkı
çalışan başarılı bir bakan olduğunu
eden Başbakan Schmidt, bunun için kendisine
ifade eden Başbakan Schmidt, bunun
teşekkür edilmesi gerektiğini belirtti.
için
kendisine teşekkür edilmesi geBu arada Villy Sövndal’ın istifasının
rektiğini
belirtti.
akabinde Danimarka’da
son 3 hafta içerisinde
istifa 3eden
bakan3 sayısı
3’eistifa
yükseldi.
haftada
bakan
ettiÖnce
Güney Kore merkezli uluslararası kuruluşu
Bu arada
Villyyasadışı
Sövndal’ın
istifasının
olan GGGI’e
yapılan
yardımlarla
ilgili
akabinde
Danimarka’da
son
3 hafta
olarak halkı yanlış bilgilendirdiğini itiraf
eden
içerisinde
istifa Christian
eden bakan
sayısıistifa
3’e
Dış
Yardım Bakanı
Friis Bach
yükseldi.
Önce
Güney
Kore
merkezli
etmişti. Geçtiğimiz hafta ise; Danimarka İstih-
uluslararası kuruluşu olan GGGI’e
yapılan yasadışı yardımlarla ilgili olarak halkı yanlış bilgilendirdiğini itiraf
eden Dış Yardım Bakanı Christian Friis
barat Teşkilatı’nın (PET) aşırı sağcı politikacı Pia
Bach istifa etmişti. Geçtiğimiz hafta
Kjearsgaard’ı yasadışı bir şekilde takip ettiği ve
ise; Danimarka İstihbarat Teşkilatı’nın
programında manipülasyon yaptığının ortaya
(PET) aşırı sağcı politikacı Pia Kjearsçıkmasının akabinde önce PET başkanı Peter
gaard’ıardından
yasadışıisebirAdalet
şekilde
takipMorten
ettiği
Scharf
Bakanı
ve
programında
manipülasyon
yaptıBordskov istifa etmişti. Sağlık gerekçesiyle
ğınıneden
ortaya
çıkmasının
akabinde
önce
istifa
Villy
Sövndal ile
Danimarka’da
PET
başkanı
Peter
Scharf
ardından
bakanlık koltuğundan ayrılan politikacı sayısı
iseyükselmiş
Adalet oldu.
Bakanı Morten Bordskov
3’e
istifa etmişti. Sağlık gerekçesiyle istifa
eden Villy Sövndal ile Danimarka’da
bakanlık koltuğundan ayrılan politikacı
sayısı 3’e yükselmiş oldu.
Nobel Barış Ödülü, Ahmet Üzümcü’ye takdim edild
Zaman’a konuşan Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) Genel Direktörü Ahmet Üzümcü, Nobel B
Ödülü’nün bundan sonraki çabalar için kendilerine enerji ve cesaret verdiğini söyledi.
ENGIN TENEKECI OSLO
1gütü (OPCW) Genel Direktörü Ahmet
Kimyasal Silahların Yasaklanması Ör-
Üzümcü, 2013 Nobel Barış Ödülü’nü geçen
hafta Oslo’da düzenlenen törenle Nobel
Barış Ödülü Komitesi Başkanı Thorbjørn
Jagland’ın elinden aldı. Oslo Belediye Sarayı’nda düzenlenen törende, başta Norveç
Kraliyet Ailesi mensupları olmak üzere, Norveç hükümet erkanı, birçok farklı organizasyonlar, yurt içinden ve yurt dışından ünlü
simalar, büyükelçiler, yerli-yabancı gazeteciler de yer aldı.
Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı
Thorbjørn Jagland, törende yaptığı konuşmada, OPCW’nin Suriye’deki kimyasal
silahların imhası sürecinde çok önemli
ve zor bir görevi üstlendiğini vurguladı.
Jagland, Kimyasal Silahların Yasaklanması
Anlaşması’nı henüz imzalamayan son birkaç
ülkeye de anlaşmaya taraf olmaları için çağrı
yaptı.Thorbjørn Jagland ayrıca tam 20 yıl
önce ödülü alan ve geçtiğimiz hafta vefat
eden Nelson Mandela’yı andı. Nobel Barış
Ödülü Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland,
konuşmasının ardından, 1,25 milyon dolarlık
ödülü Ahmet Üzümcü’ye takdim etti.
OPCW Genel Direktörü Ahmet Üzümcü,
45 dakikalık tören konuşmasında ödülü
hem kurum adına hem de üye ülkeler ve
kurmunun eski başkanlığını yürüten Raglio
adına aldığını söyledi.Üzümcü, kimyasal
Üzümcü, 2013 Nobel
Barış Ödülü’nü
geçen hafta Oslo’da
düzenlenen Nobel Barış
Ödülü Komitesi Başkanı
Thorbjørn Jagland’ın
elinden aldı.
Üzümcü Nobel Barışı Ödülü ile medya
mensuplarına poz verdi.
silahların insanlığa verdiği menfi ve dramatik
tesirleri üzerinde durdu. Başkent Oslo’da ki
kaldığı hotelde katıldığı bir program sırasında
Zaman’a konuşan Ahmet Üzümcü, Nobel
Komitesi’nin sadece OPCW’nin başarılarını
takdir etmekle kalmadığını dile getirdi.
Üzümcü, aldıkları ödülün bunda sonraki
çabalar için kendilerine enerji ve cesaret
verdiğini vurguladı.
Suriye’deki kimyasal silah tesisleri ile
bunları fırlatacak mermileri imha ettiklerini belirten Ahmet Üzümcü, kimyasal
silahların ise Suriye dışında imha edileceğini
hatırlattı.Nobel Barış Ödülü Komitesi
Başkanı Thorbjørn Jagland ise OPCW’nin
çok önemli işlere imza attığını vurguladı.
Jagland, OPCW’in gösterdiği bu gay-
retlerle, başka türden silahlar
edilmesi için bir örnek teşkil ett
Hollanda merkezli olan OPCW,
riye’deki kimyasal silahların im
üstlenerek gündeme gelmişti.
Genel Müdürlüğü’nü Türk dipl
Üzümcü yapıyor.
Örgüt daha çok, ülkelerd
kimyasal silahları, uluslarara
altında imha etmek, örgüte
muhtemel kimyasal tehditler
rumak, kimyasal silahları bar
kulannamayı teşvik etmek, gib
sahip.Kimyasal Silahların Y
Anlaşması’nı Angola, Mısır,
ve Güney Sudan haricindeki
imzalamış durumda.
3 | Bahar
Ocak 2014
4 | Bahar
Ocak 2014
İŞÇI SINIFININ ZENGIN BAŞKANI:
Helle Thorning-Schmidt
Brüksel’e Avrupa Koleji’nde okumak gitmesi
değiştirdi. Burada 1983-92 arasında İngiltere
İşçi Partisi’nin başkanlığını yapan Neil
Kinnock’un oğlu Stephen ile sınıf arkadaşı
olan Helle, 1996’da hayatını birleştiren karara
ilk adımı atmış oldu. Stephen’in de etkisiyle
sosyal demokrat çevrede yer bulan Helle,
1993’te Sosyal Demokrat Parti’ye üye oldu.
1997’de işçi konfederasyonu örgütü LO’da
işe başlayan Helle Thorning-Schmidt’e 1999
Avrupa Parlamentosu adaylığı teklifi geldi. Eşi
Stephen o günleri, ‘Benim için sürpriz olmadı’
diye anlatırken, Helle belki de gelen teklifle
hayatının seyrinin değiştiğinin farkında değildi.
Listenin ancak sonlarında yer bulan Helle’nin
seçilmesine kimse ihtimal vermiyordu. Avrupa
Komisyonu’nda komiser olarak görev yapan
Bjerregaard, Helle’nin kampanyasında destek
olunca ‘isimsiz aday’ Helle, 3. sıradan Avrupa
BAHAR KOPENHAG
Irkçılığa karşı mücadelenin sembol
ismi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk siyasi
cumhurbaşkanı Mandela’nın cenaze törenine
100 kadar ülkenin lideri katılırken ABD’nin
Kenya kökenli Başkanı Obama, kürsüye ‘Afrika
topraklarının evladı’ anonsuyla çağrılıyordu.
Obama, sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında
hayatını barış, demokrasi ve eşitlik ilkelerine
adayan Madiba’yı dünya tarihine damga vuran
Abraham Lincoln, Mahatma Gandhi ve Martin
Luther King gibi liderlerle kıyaslayıp, Mandela’yı
‘20. yüzyılın sonuncu büyük özgürlük savaşçısı’
diye tanımladı ve ‘bir tarih devi’ olduğunu
ifade ediyordu. Alkışlarla çıktığı kürsüden yine
akışlarla yerine oturan Obama’yı birçok devlet
başkanı tebrik ediyordu. Obama’nın el sıkıştığı
liderler arasında Soğuk Savaş yıllarından beri
ülkesiyle düşman Küba Devlet Başkanı Raul
Castro vardı. Herkes bu tokalaşmanın cenazeye
damga vuran fotoğraf olacağına inanıyordu.
Ancak yanılıyorduk!
Haber ajansı AFP’nin fotoğrafçısı Roberto
Schmidt Obama’nın oturduğu yere 150
metre mesafeden deklanşöre basmak için
hazırlandığında ’sarışın’ bir bayanın çıkardığı
cep telefonuyla ABD Başkanı Obama ve
İngiltere Başbakanı David Cameron’la birlikte
selfie (kendi fotoğrafını çekip sosyal medyada
paylaşmak) yaptığını görünce peş peşe bu
anı fotoğrafladı. Cenaze havasından oldukça
uzak bir görüntü veriyordu üçlü. Yüzlerinde
gülücükler saçarken yan taraftan ’first lady’
Michele Obama, manzarayı kızgın yüz ifadesiyle takip ediyordu. AFP, cenazeden 500 kadar
fotoğraf servis ederken Obama ile Cameron
arasındaki ’sarışın’ bayanın bulunduğu
fotoğrafa ’kimliği tespit edilmeyen bir görevli’
notunu düşüyordu. İki saat geçmeden İngiliz
gazeteleri ’sarışın’ bayanın İşçi Partisi eski
Başkanı Neil Kinnock’un gelini Danimarka
Başbakanı Helle Thorning-Schmidt olduğunu
deşifre ediyordu. Üçlünün gülücükler saçan
fotoğrafı kısa sürede onlarca ülkenin gazetelerinde yer buluyordu. David Cameron, ‘Kinnock
ailesinden bir ferdin fotoğraf çektirelim ricasını
kıramazdım’ derken, olayın spontane olduğunu
savunuyordu. Helle Thorning–Schmidt ise
statta müzik ve dans ortamından etkilendiğini
belirtip, kötü bir niyetinin olmadığını ifade
ediyordu. Danimarka’ya döndüğünde sorulan
‘fotoğrafları paylaşacak mısınız’ sorusuna
Thorning–Schmidt, ‘Hayır iyi çıkmamış’
cevabını veriyordu. Fotoğraf kadar konuşulan
bir başka konu ise iki önemli liderin arasında
Danimarka gibi küçük bir ülkenin başbakanının
nasıl oturduğu oluyordu.
Mandela’nın cenaze törenini gölgede
bırakan Helle Thorning-Schmidt, Danimarka
tarihin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçen
biri. İşçi sınıfının temsilcisi olarak politika
yürüten Sosyal Demokrat Parti’nin de ilk
kadın başkanı olan Thorning-Schmidt, parti
kimliğiyle uyuşmayan bir portre çizdi. İşçi
sınıfına ‘zengin başkan’ olan Thorning-Schmidt,
marka takıntısından dolayı ‘Gucci Helle’ olarak
anılıyor. Eşi Stephen’in yurtdışında yaşıyor
gözükmesine rağmen yılda 6 aydan fazla
Danimarka’da yaşadığının ortaya çıkmasıyla
başı epeyce ağrımıştı. Sebep ise, yurtdışında
gözüktüğü için daha az vergi ödemesine
karşılık, yılın yarısından fazlasını Danimarka’da geçirerek kuralları ihlal etmesidir. Parti
olarak ‘özel okullara karşı’ olmalarına karşılık,
çocuklarını özel okula göndermesi günlerce
konuşulmuştu. İşte kısa hayat hikâyesinden
bir kesit.
Helle’nin annesi Grete Arhus Üniversitesi’nde tıp, babası Holger ekonomi okurken
İtalyanca kursunda tanıştıklarında takvim
yaprakları 1957 yılını gösteriyordu. Kısa süre
sonra evlilik kararı alan Grete ve Holger,
Sönderborg şehrine taşındılar. Holger ülkenin
önde gelen firmalarından Danfoss’ta işe
başlarken, Grete tıp eğitimini bitiremeden
üniversiteden ayrılıyordu. Sönderborg, Norveç
ve İsveç’te kalan Grete – Holger çifti Hvidovre’ye taşındıkları tarihten kısa bir süre sonra
1966’da ailenin en küçük çocuğu Helle doğdu.
Gelir seviyesi oldukça yüksek olan aile 1968’de
göçmenlerin yeni yeni yerleşmeye başladığı
İshöj’a taşındı. Anne-baba çalıştığı için çocuklarına fazla vakit ayıramazken, 1976 yılında
Grete – Holger çifti boşandı. Helle ablası Hanne,
abisi Henrik’le birlikte annesiyle yaşamaya
başladı. Hayalindeki meslek ise profesyonel
dansçı olmaktı.
Liseyi 10,7 not ortalamasıyla bitirerek
istediği üniversitenin istediği bölümüne
kayıt yaptırma hakkını elde eden Helle’nin
tercihi Kopenhag Üniversitesi siyasal
bilgiler oldu. 1993 yılında hayatının seyrini
Parlamentosu’na seçilmeyi başardı.
2004’te iç siyasete dönme kararı alan
Thorning-Schmidt Şubat 2005’te yapılan
seçimlerde milletvekili seçilmeyi başardı.
Seçimden partisinin mağlup çıkmasıyla parti
başkanı Lykketoft iki gün sonra istifa etti.
Sosyal Demokratların ‘akıl hocaları’ değişen
Danimarka şartlarında klasik bir başkan
yerine herkese hitap edecek bir isim olarak
düşündükleri Helle Thorning- Schmidt’e partiyi
teslim ettiler. ‘Güzel sarışın’ Helle Thorning–
Schmidt, parti tarihinin ilk başkanı olurken,
hedefinin 2001’den bu yana ülkeyi yöneten
Liberal Parti Başkanı Anders Fogh Rasmussen’in başbakanlığına son vermek olduğunu
açıklıyordu. Şubat 2007’de yapılan seçimlerde
Sosyal Demokratlar 100 yılın en düşük oyunu
almasına karşılık, partiyi ayağa kaldıracak isim
sıkıntısından dolayı Helle ile devam etme
durumunda kalıyorlardı. 2009 yerel seçimleri
de benzer sonuçla çıkarken, talih Helle
Thorning- Schmidt’in yüzüne Eylül 2011’de
yapılan genel seçimlerde gülüyordu. Sol blok
partileri Sosyalist Halk Parti, Radikal Parti ve
Birlik Listesi’nin oylarıyla Thorning-Schmidt
sağ bloku sadece 8 bin 400 oy farkıyla geçip
ülkenin ilk kadın başbakanı oldu. Koltuğuna
oturmanın bedeli oldukça ağırdı. Seçim öncesi
verdiği vaatler tek tek önüne getirildi. Verdiği
sözleri tutamaması seçmen nezdinde kredi
kaybı yaşattı. Koalisyon partileri ve bakanlar
arasında ahengi yakalamada sıkıntı yaşadı. Zor
zamanda risk alıp lider olduğunu gösteremedi.
Hükümetin küçük ortağı Radikal Parti Başkanı
ve Ekonomi Bakanı Margrethe Vestager’in
gölgesinde kaldı. Kamuoyu yoklamaları hiç
de iyi sinyaller vermiyor. Olası bir seçimde
Helle Thorning- Schmidt koltuğu kaybedecek
gözüküyor. Yılbaşından sonra başbakanlığı
bırakıp Avrupa Komisyonu başkanı olacağı
söylentileri yüksek sesle meclis koridorlarında
dile getiriliyor. Obama ve Cameron ile çektirdiği
fotoğrafın bir PR çalışması olduğu yorumu
yapılıyor. 5 | Bahar
Ocak 2014
TÜ ŞİM
D
SA RK İ
B
İ
DA İT H YE
Hİ AT
L
3
SMS ile
satın alın
Saat
konuşma
79kr.
3hours yaz
5010’a SMS
gönder.
Türkiye sabit hat, Danimarka
ve 42 ülke mobil ve sabit hat dahil.
Konuşma Paketi
Konuşma süresini ister Danimarka içi ister
pakete dahil olan ülkelere kullanabilirsiniz.
+ Danimarka içi s n rs z SMS.
+ Lebara’dan Lebara’ya
s n rs z konuşma.
SMS ile satın alın - 3hours yazın 5010'a SMS gönderin.
Pakete dahil olan yurt dışı konuşma süresi sadece pakete dahil olan ülkelere geçerlidir. Konuşma paketi sadece 30 gün geçerlidir. Pakete dahil olan süre bittiğinde veya 30 günün sonunda paket otomatik olarak yenilenir. Bu nedenle, uygulamadan çıkmak istiyorsaniz
”konuşma kodu*stop” yazıp 5010’a sms göndermeniz gerekir. Örneğin ”3hours*stop”. Konuşma paketinin otomatik olarak yenilenmesi için hatınızda yeterli kredi olması gereklidir. Paket bittikden sonra 7 gün boyunca yenilenmeyi deneyecektir. Sınırsız SMS FairUse
policy’e dahildir. Her paketde max 3000 SMS diğer operatörlere ve max 3000 SMS Lebara’dan Lebara’ya gönderebilirsiniz. *Lebara’dan Lebara’ya sınırsız konuşma her kredi yüklediğinizde 30 gün boyunca geçerlidir.Lebara’dan Lebara’ya sınırsız konuşma FairUse
policy’e dahildir. Her paketde veya yüklemede max 3000 dakika konuşabilirsiniz. Detaylı bilgi HYPERLINK "http://www.lebara.dk" www.lebara.dk
Always by your side
DK4759P_2a_Turkish Poster_271213.indd 1
lebara.dk
02/01/2014 10:05
6 | Bahar
Ocak 2014
Sözün ‘şehvetine’ kapıldığımız yılları
yaşıyoruz. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla yeni bir döneme girdik. Artık insanlar
fikirlerini dile getirme platformuna sahip
oldular. Bu durum beraberinde bazı tehlikeleri
getirdi. Bilgi süzgecinden geçmemiş, bazı
fikirler ‘zehirli ok’ gibi rahatça yayılır oldu.
Eskilerin ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi
olma’ sözü tamda bugünler için söylenmiş.
‘Yapılan zerre kadar iyilik ve kötülüğün’
hesabının verileceği güne inananlar olarak,
ağzımızdan ve kalemimizden çıkacak
kelimelere dikkat etmemiz gerekiyor. Söz
ağızdan çıktıktan sonra artık ‘senin’ olmuyor.
Klişe sözleri komplolarla besleyip, bir
grup, cemaat hakkında çok kolay isnatlar
yapılıyor. Daha doğrusu iftiralar atılıyor,
karalamalar yapılıyor. İşin garibi atılan bu
iftiraları yıllardır bugün dile getirenlerle
‘aynı safta’ olması imkansız kişiler dile
getirdi. Yıllar geçiyor ama iftiranın mantığı
değişmiyor. Üzücü olan; ‘hesap günü’ inancı
olan kişilerin hiç düşünmeden karşısındaki
müminler topluluğuna izandan uzak yaftaları
yakıştırmasıdır. Efendimiz’in (SAV) ifade
ettiği gibi ‘Kalbinimi açıp baktın’ demekten
başka birşey gelmiyor elimizden. Yüzyüze
bakacağız diyorsunuz ama nafile. Ortada olan
gerçekleri görmezden gelip, akıl ve mantığın
kabul etmeyeceği hayali düşüncelerini
‘gerçek’ diye önünüze sürüyorlar.
Son günlerde koca bir camia için; çete, casus,
alçaklar, indekiler, inlerine gireceğiz, kirli
örgüt, ellerini kıracağız, paralel yapı, odaklar,
kirli komplonun maşaları, ranta dönüşen
vatana ihanet, taşeronlar, devlet içinde
maşalar, tezgâh, İslam kisvesine bürünenler, faiz lobisi, İsrail bağlantısı, alçak proje
taşeronları… gibi kelimeler hoyratça kullanılır
oldu.
Hasan Cücük
[email protected]
Vicdanın ölümü
Üstad Bediüzzaman Said Nursi, bu asrın
sorununun iman olduğunu yazdığı eserlerinde
dile getirmiş biri. Nedense Risaleler’de dile
getirilen bu sorunu bazıları sadece Üstad’ın
yaşadığı döneme ait sanıyor. Oysa sorun
Üstad yaşadığı yılların değil, günümüzünde
en büyük sorunu olmaya devam ediyor.
Yapılan hizmetlerin ardında ‘mutlaka’ bir ‘dış
güç’ arayıp, ‘asıl gücü’ görmezden geliyorlar. Allah’a güvenmenin ne demek olduğunu
idrakten yoksunlar. Oysa O razı olduktan
kimse dünya karşı olsa ne çıkar. Oysa O
yardımcı olduktan sonra tüm dünya karşı olsa
ne çıkar. Haşa Allah’ın gücünün yetmediği
bir şeymi var ki; yapılan hizmetleri fani kişi,
kurum ve devletlere bağlıyorlar. Yapan Allah,
yaptıran Allah’tır. Yapılan hizmetlerin ardında
başka bir güç aramak veya kişilere istinad
etmek Allah’ın gücünü bilmemek demektir.
Sorunları hep başkalarında arama Müslümanların müzmin hastalığı oldu. Din bize
‘Başınıza iyi şeyler gelirse Allah’tan, kötü
şeyler gelirse nefsinizden bilin’ diye emretmesine rağmen biz ‘nefis cümledan âlâ’ deyip
hataların tozunu üzerimize kondurmadık.
Suçu başkasına (ülkelere) atıp kendimizi
kandırdık. Allah ve Rasülü’yle irtibatımızın
zayıflamasından dermansız dertlere düçar
olduğumuzu aklımıza bile getirmedik.
Suçu önce nefsimizde aramayı bıraktığımız
için Müslümanlar olarak asırlardır zalimin
ve nefsin zülmü altında inlemeye devam
ediyoruz.
Hatasız kul olmaz. İnsanız hata yaparız.
Bir çuval elmanın içinde mutlaka çürükler
olur. Ama bir kaç çürük için tüm elma çuvalı
çöpe atılmaz. Her yapının eleştilecek yönleri
vardır. Son günlerde koca bir camia için; çete,
casus, alçaklar, indekiler, inlerine gireceğiz,
kirli örgüt, ellerini kıracağız, paralel yapı,
odaklar, kirli komplonun maşaları, ranta
dönüşen vatana ihanet, taşeronlar, devlet
içinde maşalar, tezgâh, İslam kisvesine
bürünenler, faiz lobisi, İsrail bağlantısı, alçak
proje taşeronları… gibi kelimeler hoyratça
kullanılır oldu. Ortada somut bilgi ve belgeler
dururken o konuda tek bir kelime sarf
etmeyenler, suizan ve iftiraları destekleyen
hiçbir bilgi ve belge olmamasına rağmen
‘cemaat’i suçladılar, suçlamaya devam
ediyorlar.
Evet sözün ‘şehvetine’ kapılıyoruz.
Elimizde balta ile saat tamiri yapmaya kalkıyoruz. Binde birini bile tanımadığı insanlar
hakkında izandan, vicdandan, insaftan uzak
iftiralar atılıyor. Yarın Hakk’ın divanında her
sözün hesabını vereceğiz. O gün yüzümüz
yerde olmaması için bugün söylediğimiz
herşeyi tartalım. Bu her taraf için geçerlidir.
Nefsim başta olmak üzere.
Villy Sövndal siyasette
rüzgar gibi geçti
BAHAR KOPENHAG
Sağlık sebeplerinden dolayı hem dışişleri bakanlığı hem de milletvekili
görevinden istifa eden Villy Sövndal, hem zaferi hem de hezimeti yaşayan biri
oldu. Sosyalist Halk Parti’yi (SF) tarihinin en yüksek oy oranına ulaştıran Sövndal,
zirveye çıkma başarısını zirvede durmada gösteremedi. 61 yaşında politikaya veda
ederek ‘emekliler’ kervanına katıldı.
Nisan 2005’te SF başkanlığına seçilen Villy Sövndal, ülke gündeminde belirleyici
olmayan, bir ileri iki geri giden bir parti devraldı. Holger K. Nielsen’den bayrağı alan
Sövndal’ın partiye yeni bir çehre kazandırması beklenmiyordu. Zira, bilinmeyen
bir yüz olmayıp partinin sosyal işler sözcülüğü görevinde bulunmuştu. Ancak
beklentileri boş çıkaran bir profil çizdi. ‘Yeni SF’ için kolları sıvayan Villy, Birlik Listesi
ile arasına mesafe koyup, bu partinin başörtülü adayı Esma Abdulhamid’e karşı
olduğunu ilan etti. 2007 seçimlerinde oylarını ikiye katlayıp yüzde 13 oy aldı.
2008’ten itibaren partinin hukuk ve yabancılar politikasında köklü değişikliklere
gitti. ‘Yanlış yerde bulunuyorduk’ diyerek değişikliğin işaret fişeğini ateşleyen
Sövndal, Jyllands Posten gazetesinin Efendimize hakaret içeren karikatürleri için
‘gerekliydi’ açıklamasını yaptı. Sert yabancılar yasasının maddelerine olan karşıtlığını
bıraktı. İşveren sendikası LO ile yakın işbirliği yapan Sövndal’ın bu politikası
kamuoyu yoklamalarına yansıyordu. Parti yüzde 20 gibi ‘hayal bile edilemeyen’ oy
oranına ulaşıyordu.
Sol blokun ‘ağabey’ partisi Sosyal Demokratlarla yakın işbirliği yapan SF,
hükümet olmadan yapacakları ‘icraatları’ kamuoyuna deklare ediyorlardı. Bunun
başında iktidara geldiklerinde aile birleşiminde uygulayacakları puan sistemi vardı.
Hükümet hayali ters tepiyordu seçmen nezdinde. Eylül 2011’de yapılan seçimlerden
küçülerek çıkan SF, hükümetin ortağı oluyordu ama Radikal Parti’ye son düzlükte
geçilince ikinci değil üçüncü ortak oluyordu. Villy, en çok Sosyal Demokratlarla
‘yumurta ikizi’ görüntüsü verdiği için eleştiriliyordu. Seçim öncesi verilen vaatlerin
iktidarda yerine getirilememesine Villy’nin dışişleri bakanlığı koltuğuna oturup parti
ile yakından ilgilenememesi eklenince huzursuzluklar başgösteriyordu. Partinin
idaresini gayrı resmi olarak ‘tabanda popüler’ olmayan Thor Möger Pedersen’e
teslim etmesi tartışmaların bitmesini engelliyordu. Eylül 2012’de Villy herkesi şaşkına
çeviren kararı alıp, parti başkanlığını bıraktığını açıklıyordu. Yerine kimin geçeceğini
net olarak işaret etmese de gönlünden geçen isim Sağlık Bakanı Astrid Krag’dı.
Ancak parti tabanı Villy’nin isteğini adayı değil adı duyulmayan Annette Vilhelmsen’i
partinin başına geçirdi. Villy’nin ‘Yeni SF’ sloganıyla yola çıktığı arkadaşlarının büyük
bölümü partiden ayrıldı. Bir kısmı Sosyal Demokrat Partiye geçti, bir kısmı siyaseti
bıraktı. Yeni SF’in son neferi Villy’nin politikaya vedasıyla bir devir kapanmış oldu.
HABER ANALİZ
7 | Bahar
Ocak 2014
8 | Bahar
Ocak 2014
2013’e siyasi gelişmeler
damga vurdu
BAHAR KOPENHAG
Danimarka 2013’ü siyaset gölgesinde
geçirdi. Siyaset daha önce hiç öne çıkmadığı
kadar bu yıl toplumun gündeminde önemli
bir yer tuttu. Yerel seçimlerin bu yıl içinde
yapılması kadar, anamuhalefet lideri Lars Lökke
Rasmussen’in adının karıştığı yolsuzluk iddiaları
ve yılın son ayında gelen peş peşe bakan
istifaları siyasetin neden gündeme damgasını
vurduğunun bariz örnekleri oldu. İşsizlik bu
yılında yine gündemde düşmeyen konusu
olurken, göçmenler adına ’olumlu’ sayılacak
gelişmelerde yaşandı.
11 yıl aradan sonra Türkçe ve Arapça
yeniden müfredatta yerini aldı. Eylül 2011’de
yapılan seçimler sonrası kurulan sol koalisyonun hükümet programında bulunan anadil
eğitiminin tekrar başlaması, Eğitim Bakanı
Christine Antorini tarafından 2013-14 eğitim
yılında hayata geçirildi. Bakan Antorini,
‘deneme’ amaçlı olarak Türkçe ve Arapça’nın
200 ilköğretim okulunda okuyan etnik kökenli
1. ve 4. sınıf öğrencilerine verilmesine 2013-14
öğretim yılında başlanacağını açıkladı. Anadil
eğitiminden 3 bin 500 4. sınıf öğrencisi ve 400
1. sınıf öğrencisi faydalanacak.
Sol koaliyon hükümeti, Danimarka vatandaşlığına geçişin önündeki bazı sert engelleri
kaldırdı. Hükümet partileri ile Birlik Listesi
arasında varılan mutabatla, 15 Haziran’da
yürürlüğe girdi. Vatandaşlığa geçişteki en
büyük engel olan dil yeterlilik belgesi Dansk
3’ten Dansk 2’ye düşürüldü. Daha önce yürürlükte olan; vatandaşlığa geçmeden önce 5
yıl sosyal yardım almadan geçinme şartı, 2,5
yıla düşürüldü. Vatandaşlık Testi’nde önemli
değişiklik yapıldı. Güncel olmayan konulardan
seçilen ve bir çok Danimarkalının bilmesinin
imkansız olduğu sorulardan oluşan Vatandaşlık
Testi yeni dönemle birlikte tarihe karıştı. Test
devam edecek ancak sorular daha kolay olacak,
güncel ve aktüel konulardan oluşacak. Yeni
Vatandaşlık Testi Haziran 2014’te yürürlüğe
girecek. Koalisyon ortağı Radikal Parti’nin
gündeme getirdiği ‘çifte vatandaşlık’ konusuna
muhalefet partileri Liberaller ve Muhafazakarlar’da destek verince çifte vatandaşlık
konusunda önemli bir engel aşılmış oldu. 2014
yılının ilkbaharında bu konunun meclisten
geçip, kanunlaşması bekleniyor.
Türkiye – Danimarka ikili ilişkilerinde 2013’te
adeta ‘bahar’ yaşandı. Cumhuriyet tarihinde
ilk kez bir Türkiye Cumhuriyeti başbakanı
Danimarka’ya ‘resmi’ ziyarette bulundu. Daha
önce yapılan ziyaretler ‘ikili’ olmaktan ziyade
‘uluslararası’ bir toplantıdan dolayı yapılmıştı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 7,5 yıl aradan
sonra beraberinde işadamlarıyla Kopenhag’a
gelirken Danimarka Başbakanı Helle Thorning
Schmidt’le planlanın süreyi aşan görüşme
yaptı. Roj TV’nin kapatılması ve Karikatür
Krizi’nin yaralarının sarılmasıyla iki ülke
arasında sorunlar ortadan kalkınca Danimarka’nın Ankara Büyükelçisi Ruben Madsen’in
ifadesiyle ‘Artık sadece ticareti konuşacağız’
bir ortama geldi ilişkiler. Eylül ayında Ticaret
Bakanı Nick Haekkerup’un Danimarka’nın önde
gelen işadamlarıyla İstanbul’a gitmesi ilişkilerin
geldiği noktayı gösterme açısından önemli bir
başka gösterge oldu.
Siyasetin ülke gündemine damgasını
vurması yılın son aylarında oldu. Önce
anamuhalefet Liberal Parti lideri Lars Lökke
Rasmussen’in başkanlığını yaptığı uluslararası
çevre örgütü GGGI bütçesinden lüks seyahatlar
yaptığı basına yansıdı. Danimarka’nında
kurucuları arasında olduğu GGGI’deki skandalı
önce kabul etmeyen Rasmussen, basının
yayınladığı belgelerden sonra gerçeği kabul
ederek ‘hata yaptım’ dedi. Ancak bu hata
seçmen tarafından sineye çekilmedi. Kamuoyu
yoklamalarında Liberal Parti uzun bir aradan
sonra ilk kez oy kaybetmeye başladı. Başbakan
Helle Thorning- Schmidt, Lars Lökke’nin istifa
etmesini isteme yerine skandaldan oy kaybetmesini bekledi.
19 Kasım’da yapılan yerel seçimlerde
ilginç sonuçlar çıktı. Sosyal Demokrat Parti
en çok oyu alan, Liberal Parti en çok belediye
başkanı kazanan parti oldu. Seçimin tartışmasız
mağlubu oy erozyonu yaşayan Sosyalist Halk
Parti oldu. Herkesin kazandığı seçimde en
büyük çıkışı Birlik Listesi yaptı. Seçimlerde
hezimet yaşaması beklenen Muhafazakar Parti,
oy kaybına rağmen belediye başkanı sayısını
arttırdı. Sosyal Demokratlar, Kopenhag, Arhus,
Odense ve Aalborg’da belediye başkanlıklarını
korudu.
Yılın en uzun ayı Aralık oldu. Önce PET
Başkanı Jakob Scharf’ın skandal uygulaması
deşifre oldu sonra Adalet Bakanı Morten
Bödskov’un. PET Başkanı Scharf, korumakla
yükümlü oldukları Danimarka Halk Partisi
(DF) eski Başkanı Pia Kjaersgaard’u ‘yanlış
yönlendirdiklerinin’ deşifre olmasıyla yeni
yılın ilk gününden geçerli olmak üzere görevi
bıraktığını açıkladı. Ardından Meclis Adalet
Komisyonu’na doğru bilgi vermeyen Adalet
Bakanı Morten Bödskov’un istifası geldi.
Kalkınma Bakanı Christian Friis Bach ise GGGI
skandalında bakanlık bürokratlarının verdiği
yanlış bilgiden dolayı kamuoyunu yanılttığı
için istifa etti. Son istifa eden bakan ise
sağlık sorunları yaşayan Dışişleri Bakanı Villy
Sövndal oldu. Aralık ayında toplam 3 bakan
istifa ederken, Eylül 2011’de göreve gelen sol
koalisyonda bugüne kadar bakanlar kurulunda
15 değişiklik yapıldı.
9 | Bahar
Ocak 2014
10 | Bahar
Ocak 2014
GIDA BAKANLIĞI’NDAN HELAL KESİM KANUN TASARISI
Helal kesime darbe
hayvanlar önce uyuşturulacak sonra kesilecek.
EMRE OĞUZ
Gıda Bakanlığı dini ritüellere göre kesim
yapmaya sınırlama getirmeye hazırlanıyor.
Hayvan kesimiyle ilgili bir kanun tasarısı
hazırlayan bakanlık, bundan böyle kesilecek
bütün hayvanların öncelikle ‘uyuşturulmasını’
şart koşuyor. Uyuşturma yapmadan İslami
yada Yahudi inancına göre kesim yapmanın
ise önü kapatılıyor. Uyuşturulduktan sonra
yapılacak dini kesimler ise; önceden sipariş
şartına bağlanıyor.
Konuyla ilgili hazırlanan kanun tasarısı
bir süre önce görüşlerine başvurmak için
ilgili sektör temsilcilerine ve dini kuruluşlara
gönderildi. Tasarısı, mevcut haliyle yasalaşması
halinde 6 Şubat 2014 tarihinde yürürlüğe
girecek ve Danimarka’da bundan böyle bütün
Skilte
& Reklame
Is yerleriniz icin cözüm ortaginiz
k
Nr
ss
Ly IGione
rat lte
ESeko ski
DAutod Gade
2014
te
il
O
OG er
L
- n
n
NGBa
I
N r
V
ag
e
TA uesdenuk
O
d
T in M
Fl
LT one
KI oratirt
S
L k o
YK Skilte & Reklame
Bütün fiyatlarda %30 indirim Tlf. 6065 9166
İşte tasarıda öne çıkan maddeler
1- Bundan böyle bütün kesimler uyuşturma
yöntemiyle yapılacak.
2- Uyuşturma yöntemiyle olsa da dini
ritüellere göre kesim yapabilmek için
ön sipariş alınmış olması yada satış garantisinin olması gerekiyor.
3- Söz konusu kurallar koyun ve keçi gibi
küçükbaş hayvanlar için de geçerli olacak.
4- Uyuşturma işlemi özel olarak hazırlanan
tabancalarla yapılacak.
5- Mevcut yasalara göre büyükbaş hayvanlarda 12 ay olan en küçük kesim yaşı 8 aya
indirilecek.
6- Kesim işleminin hayvan uyuşturulduktan
sonra tekrar kendisine gelmesine müsaade
etmeden yapılması gerekiyor.
Avrupa Birliği’nin, hayvanların korunmasıyla ilgili olarak yayınladığı 1099/2009
sayılı yönetmeliğinde genel kural olarak
‘uyuşturma yöntemiyle öldürme desteklense
de birliğe üye ülkelerin dini inançlara saygı
göstererek bu konuda istisna tanımalarına
yeşil ışık yakılıyor. Bu yüzden halihazırda
Polonya dışında ‘uyuşturma yöntemiyle
öldürme’ dışındaki bütün yöntemleri
yasaklayan ülke yok. Konuyla ilgili olarak
geçtiğimiz dönemde çıkan tartışmaların
akabinde sağlıktan ve tüketicinin korunmasından sorumlu AB Komiseri Tonio Borg,
Avrupa Parlamentosu’nda helal kesimin
yasaklanmasını isteyen bazı parlamenterlere
verdiği cevapta, böyle bir yasağın AB Temel
Haklar Sözleşmesi’nde güvence altına alınan
din ve ibadet özgürlüğüne ters olacağını ifade
etmişti. Halihazırda; Almanya, Fransa, İngiltere,
Hollanda Belçika’da kanunlar ‘uyuşturmadan’
kesime müsaade ediyor. Yaklaşık 20 bin
Müslümanın yaşadığı Polonya’da ise; uyuşturmadan kesim yapmak 2012 yılında Anayasa
Mahkemesi tarafından ‘hayvana eziyet ederek
yaralamak’ gerekçesiyle yasaklanmıştı.
Günümüzde uyuşturma yöntemiyle
kesimler farklı yöntemlerle yapılabilmektedir.
Bunlardan en yaygını tabanca ile uyuşturmaktır.
Bu yöntemde hayvanın alın kemiğine dayanan
tabancadan fırlayan takriben 15 cm. uzunluğundaki ucu sivri bir demir çubuk, âniden
hayvanın beynine girip çıkar, böylece beyin
dokusu zedelenir. Hissin ve hareketin tamamen
ortadan kaldırılması ve beyin fonksiyonlarının
devre dışı kalmasını müteakip, kesim sırasında
hayvanın acı duymasının engellendiği belirtilmektedir. Solunumun düşmesi, göz bebeğinin
büyümesi, göz kapağına dokunulduğunda
gözün kırpılmaması, bayıltma işleminin kâfi
seviyede olduğuna işarettir. Danimarka’da
halihazırda mezbahaların ciddi bir bölümü bu
yöntemi tercih etmektedir. Diğer bir yöntem
ise elektrik akımı vererek bayıltma yöntemidir.
Bu yöntemde ise; hususiyetle koyun, keçi gibi
hayvanlarda, boynuz kökleri ile gözler arasında
kalan kısma elektrotlar yerleştirilir ve takriben
8 saniye boyunca 70–80 volt ile 8 amperlik bir
elektrik akımı tatbik edilir. Kanatlı hayvanlarda
da elektrik akımı ile bayıltma işlemi tatbik
edilmektedir. Hayvanlar yürüyen bir banta
ayaklarından asılır ve askıdaki hayvanların
kafaları elektrik verilmiş bir sudan geçirilerek
bayıltma işlemi gerçekleştirilir. Her iki kesim
yönteminde de en önemli noktalardan biri;
hayvanın uyuşturma işlemi esnasında öldürülmemesine dikkat edilmesidir. Eğer hayvan
uyuşturma işlemi esnasında ölüyorsa bu
hayvan İslami tabir ile ‘mundar’ olur ve etinin
yenilmesi haramdır.
11 | Bahar
Ocak 2014
12 | Bahar
Ocak 2014
“Göçmen gençler daha kolay
vatandaş olacak”
EMRE OĞUZ
Avrupa’nın en sert yabancılar yasasına
sahip olan Danimarka’da hükümet göçmen
kökenli gençlerin daha kolay vatandaş olmasını
sağlayacak bir yasa tasarısı hazırladı. Buna
göre Danimarka’da doğan ve ilkokulu bitiren
ve herhangi bir suça bulaşmayan gençlerin
tamamı vatandaş olabilecek. Tasarının Noel
tatili akabinde meclise gelmesi bekleniyor.
Avrupa’nın en sert entegrasyon yasasına
sahip olan Danimarka’da binlerce göçmen
yıllarca ülkede bulunmalarına rağmen bir
türlü Danimarka vatandaşlığına geçemiyor.
2001 yılından bu yana sürekli sertleştirilen
yasalar göçmenlerin adeta elini kolunu bağladı.
İstatistikler göçmenler arasında Danimarka
vatandaşlığına geçenlerin sayısının son
yıllarda giderek azaldığını gösteriyor. Bununla
birlikte geçtiğimiz yıl görev başına gelen
sol blok hükümeti uzun yıllardan sonra ilk
kez göçmenler yasasını yumuşatmaya
hazırlanıyor. Öncelik Danimarka’da doğup
büyüyen gençlerde. Halihazırda bu gençlerin
Danimarka vatandaşlığına geçmesi için birçok
şartı yerine getirmesi gerekiyor. Hükümet
bu şartları yumuşatmaya ve gençlerin daha
kolay Danimarka vatandaşlığına geçmesini
sağlamayı hedefliyor. Konuyla ilgili olarak
geçtiğimiz günlerde özel bir kanun tasarısı
hazırlandı. Tasarı görüşüne başvurmak için ilgili
kuruluşlara gönderildi.
Söz konusu tasarıya göre; Danimarka’da
hükümet uzun yıllardan sonra ilk kez göçmen
politikasını yumuşatmaya hazırlanıyor.
Berlingske Gazetesi’nin
haberine göre Danimarka’da doğup büyüyen
gençlerin daha kolay
vatandaş olabilmelerinin
önünü açacak bir yasa
tasarısı hazırladı. Söz
konusu tasarıya göre
Danimarka’da doğup
büyüyen ve ilkokulu
bitiren gençler otomatik
olarak Danimarka vatandaşlığına geçebilecek.
Gençlerin yapması
gereken tek şey vatandaşlık için yazılı bir
başvuru yapmak. Vatandaşlık testi gibi şartlar
bu gençler için geçerli
olmayacak.
Konuyla ilgili bir
açıklama yapan hükümet
ortağı Sosyalist Halk
Partisi’nin (SF) Hukuk
Komitesi sözcüsü Karina
Lorentzen Dehnhardt, ‘‘Bu çocukların da diğer
çocuklar gibi kendilerini Danimarkalı hissetmeleri çok önemli. Entegrasyon sistemimizin
bir parçası olarak eğitimine devam eden
ve suçtan uzak duran çocukların bu şekilde
ödüllendirilmesi gerekiyor.’’ dedi. Lorentzen
Dehnhardt söz konusu tasarının Noel’den sonra
parlamento gündemine geleceğini belirtti.
Bu arada aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi
(DF) söz konusu tasarıya karşı çıkıyor. DF’li
yetkililer yaptıkları açıklamada tasarı ‘gereksiz
bir yumuşatma’ olarak değerlendirdi.
13 | Bahar
Ocak 2014
14 | Bahar
Ocak 2014
Profesör bana, ‘Yani kendiniz
burada aklınız başka memlekette
öyle mi?’ dedi. Evet biraz öyle
dedim. ‘Ama o sizin bırakıp geldiğiniz köydeki köylüler bile değişime
uğradı, onlar Avrupa’da değiller
ama sizden daha iyi sosyal yaşamları var ve kadın erkek eşitliği orada
daha iyi durumda’ dedi.
Hüseyin Araç
[email protected]
Yeni yıl / Newroz / Nytår / Newyear
sen buraya evime geleli işle ilgili 3 telefon
görüşmesi yaptın, buda benim tezimi ve
fikrimi doğruluyor’ dedi.
Birde soru yöneltti: ‘Danimarkada ki
Türklerle, Türkiye’deki Türkler arasında
neden büyük fark var? Oradakiler daha serbest
ve rahat haraket ediyor’. Kendisine şu cevabı
verdim; ‘Bende içinde olmak kaydı ile buraya
gelen insanların yüzde 90’ nı kırsal ve fakir
kesimlerden geliyoruz. Fakirliği yaşadık,
buraya para kazanmaya ve biriktirmeye
geldik. Bir çoğumuz birgün geri döneceğiz
diye hayal kurar ve bu hayalda hoşumuza
gider’ dedim.
Profesör bana, ‘Yani kendiniz burada
aklınız başka memlekette öyle mi?’ dedi.
Evet biraz öyle dedim. ‘Ama o sizin bırakıp
geldiğiniz köydeki köylüler bile değişime
uğradı, onlar Avrupa’da değiller ama sizden
daha iyi sosyal yaşamları var ve kadın erkek
eşitliği orada daha iyi durumda’ dedi.
Bu anlattıklarını doğru olduğunu şahsen
yaşadığın bir olayla doğru olduğunu gördüm
ve kendisine hak verdim. Urfa Büyükşehir
Belediye Başkanı değerli dostum Ahmet
Eşref Fakıbaba’nın daveti üzerine Urfa’ya
gitmiştim. Her yerde yaptığım gibi resmi
proğram başlamadan önce otelden çıkıp
şehri dolaştım. Urfa Kalesi karşısında İkiz
Mağaralar diye bir yere geldim. İki mağaranın
içini dayamış döşemiş çok güzel bir kafe
yapmışlar. Bir yorgunluk çayı içip karşımdaki
şehri seyredeyim dedim. Gözüm yan masada
oturan iki hanımefendiye takıldı. 25- 30 yaşlarında birisi türnbanlı birisi başı açık karşılıklı
oturmuş nargile içiyorlardı. Biraz baktım ve
kendi kendime düşündüm. Bu manzarayı
Arhus’ta veya Danimarka’da rastlamak
mümkün mü?. Mümkün olsada herkes
tarafınca kabul görür mü? diye düşündüm
düşündüm, değerli dostum profesöre hak
verdim. Evet Urfa’daki hanımlar Danimarka’daki bizlerden daha rahat ve sosyal yaşama
kavuşmuşlar, bizler ise birbirimizi kontrol
altında tutup birbirimize sürekli, onu yapma
ayıp, şunu yapma gereksiz, yada ya biri
görürse, ya biri duyarsa diye diye kendimize
içimize hapsetmişiz durumdayız. Yani
kendimiz ne istiyoruz değil, başkaları ne der,
ne düşünür, nasıl algılar daha önemli olmuş...
Şimdi diyeceksiniz ki bu profesör
konusuna niye girdin? Onuda söyleyim. Bu
yazıyı yazmadan önce postacı kapımı çaldı
ve bir paket verdi. Paketi açtım, içinde bir
mektup ve kısa bir mesaj vardı. Mektupta
bir avukat ‘müvekkilim olan Prof. Østergaard ölmeden önce vasiyetini yazıp bana
teslim etti. Bu paketin sana ulaştırılmasını
istedi. Lütfen paketi aldığınızı lütfen teyit
ediniz.’ yazıyordu. Profesörde kısa bir mesaj
aynen şöyle diyor; ‘Senin güzel ve samimi
dostluğuna, Türklerin bana gösterdiği ilgi
ve alakaya çok teşekkür ederim. Unutma
‘Birazda kendin için yaşa.’
Bu değerli dostumumu hasretle anıyorum.
Mesajını tüm değerli okurlarımız olan sizlere
gönderiyor, yeni yılın tüm insanlara, barış,
huzru, sağlık, sıhhat ve mutluluk getirmesini
dilyorum. Hoşça ve dostça kalınız.
Birlik Listesi, hükümet
üzerinde etkisiz kaldı
BAHAR KOPENHAG
Koalisyonlar ülkesi olan Danimarka’da
‘hükümeti dışardan destekleyen parti’ kavramı
politik hayatın adeta bir parçasıdır. Meclis’te
salt çoğunluğu sağlayamayan blok, koalisyonun
‘resmen parçası’ olmasını istemediği partinin
‘dışardan desteği’ sayesinde iktidar koltuğuna
oturur. ‘Dışardan desteği’ istenilen parti
uygulamaya koyacağı icraatlardan ‘marjinal’
kabul edildiği için koalisyonun parçası olmaz.
Kasım 2001 seçimlerinde iktidarın sahibi
Liberal – Muhafazakar sağ koalisyon olurken,
Danimarka Halk Partisi’nin (DF) desteğiyle salt
çoğunluğu sağlamıştı. DF, aşırı sağ duruşundan
dolayı ‘koalisyon için muteber’ değildi. DF, dışarda
kalmasına rağmen ‘fiilen’ hükümetin bir parçası
olmuş, tüm kararlarda belirleyici olmuştu.
Listes koalisyona uygun değil
Eylül 2011 seçimlerinde iktidarın sahibi sol
blok olurken, koalisyon partileri Sosyal Demokrat
Parti, Radikal Parti ve Sosyalist Halk Parti’den
oluşmuştu. Dışardan destek ‘aşırı sol’ görüşünden
dolayı koalisyon için uygun olmayan Birlik
Listesi’nden alınmıştı. Birlik Listesi, savunduğu
değerler açısından koalisyon için uygun değildi.
Herkes tıpkı DF gibi Birlik Listesi’ninde resmen
dışarda, fiilen koalisyonda olmasını bekliyordu.
Ama yanılıyorlardı.
Muhalafet partileri Liberal ve Muhafazakar
Parti, farklı bir siyaset stratejisi yürütüp, hükümetin
Meclis’e getirdiği bazı reformlarda işbirliği yaptı.
Hükümet, Birlik Listesi’nin ‘zor kabullenilecek’
teklifleri yerine daha az tavizle muhalefetle
anlaştı. İlk Vergi Reformu’nda başlayan hükümet
– muhalefet işbirliği 2014 bütçesi ile devam etti.
Birlik Listesi, ayakta kalmasını sağladığı koalisyonun icraatlarında ‘etkisiz’ kalırken, tıpkı Liberal
– Muhafazakar koalisyon hükümeti döneminde
olduğu gibi ‘hep eleştiren ama etkisi olmayan’
parti konumuna düştü. Bu durum Birlik Listesi için
zor kabullenilecek bir durumdu.
Koalisyon partileri 2014 bütçesi için ilk Birlik
Listesi’nin kapısını çalmıştı. Uzun süren pazatrlıklar sonuçsuz kalıyordu. Ülkenin önde gelen 3
sendikasının tüm baskısına rağmen Birlik Listesi,
bütçenin ‘sol menşeili’ olması yönünde en büyük
engel olarak, şirketlere vergi indirimi görüyordu.
Şirketlerden yüksek vergi, çalışanlardan daha az
vergiyi savunan Birlik Listesi şartlarında diretince
hükümet bu kez muhalefetin kapısını çaldı.
Sonuçta hükümet bütçeyi ‘destekçisi’ Birlik Listesi
ile değil muhalefet ile yaptı. Bu işbirliğinin 2014’te
yapılacak bazı reformlarda sürecek olması, Birlik
Listesi’ni sadece hükümeti destekleyen ancak
icraatta etkisi olmayan konuma düşürdü.
Birlik Listesi, etkisiz kalmasının ‘rövanşını’
almak için önüne gelen fırsat ise patlayan PET
skandalı oldu. Muhalefet PET skandalında Adalet
Bakanı Morten Bödskov’un bilgisi olduğunu
savunurken, gensoru ile bakanın düşürülmesi
için yeterli oy sayısına sahip değildi. Birlik Listesi,
PET skandalında Bakan Bödskov’un rolünün
olduğunun Meclis’te komisyon tarafından
araştırılmasını istedi. Komisyonda Bödskov’un
açıklamalarından ‘tatmin olmadığını’ beyan
etmesiyle, bakan koltuğu bırakırken Birlik Listesi
uzun süredir beklediği ‘rövanşı’ almış oldu.
SAHİBİ: MOVINGMEDIA APS
YÖNETİM KURULU BAŞKANI : VEDAT OĞUZ YAYIN EDİTÖRÜ: HASAN CÜCÜK
KÜNYE
Geçenlerde güzel bir yazı okudum
. Yazıda bir cümle çok hoşuma gitti “ Hayat
çatlak bardaktaki suya benzer içsende azalır,
içmesende’. Bu sözü sizinle paylaşmak
istedim. 1999 yılı sonunda herkeste bir telaş
vardı; 2 binli yıllara giriyoruz, bilgisayarlar ona
göre ayarlı mı, bankadaki hesaplar karışacak
mı, uçaklar uçacak mı, borsa çökecek mi diye
telaş içindeydi. Evet; bakıyorum aradan tam
13 yıl geçti bilgisayarlar çalışıyor, uçaklar
uçuyor, borsa çökmedi amma ömrümüzde tam
13 yıl geçti gitti.
Danimarka’da yaşadığım 41 sene
içerisinde, yerli yabancı birçok iyi arkadaş,
dost edindim ve bunlardan bazılarının fikir
ve görüşlerine çok değer verdim, onlardan
birçok şey öğrendim. Bunlardan biri Aarhus
Üniversite hastahanesinde görev yapan Prof
Dr Østergaard. İstanbul Üniversitesi, Østergaard’u misafir profesör olarak 4 aylığına
Türkiye’ye davet etmişti. Türkiye, Türkler ve
İstanbul hakkında fazla bilgisi olmadığı için
tereddüt ediyor gitmek istemiyordu.
Bu konuda benden bilgi almak için, birgün
evine davet etti ve yemek anında benim
Türkiye ve İstanbul hakkındaki fikirlerimi
sordu. Kendisine, İstanbul’da Roma, Bizans,
Yunan, Osmanlı kültürülerinin, çeşitli inançta
insanların,72 milletin yaşadığını, el işlerinde
Ermeni, hizmet sektöründe Kürtlerin etkili
olduğunu anlatmıştım. Türk insanının misafirperver ve yabancılara karşı iyi davrandığını,
Türk mutfağının çok zengin olduğunu, ama
yinede İstanbul’a gittiğinde Eminönü’nde
deniz kıyısında kayıklarda satılan ekmek
arası balık alıp yemesini üstüne şalgam
suyu içmesini tavsiye etmiştim. Profesör tüm
korkularını atmış ve bavulunu tutup Türkiye
ye gitmişti, geldiğinde bir İstanbul hayranı,
bir Türkiye dostu olmuştu. Defalarca Türkiye
gidip gelmiş ve arkadaşlarını götürmüştü,
benim görmediğim, bilmediğim yerleri
gezmiş resim çekmiş, film çekmiş bana ve
başka insanlara benim ülkemi benden daha
iyi anlatıyordu.
Bir sohbetimizde bana, ‘Ben Batılılarla
Şarklılar (Doğulular ) arasındaki yaşam farkını
Türkiye’de çok iyi fark ettim’ dedi ve devam
etti: ‘Biz batılılar kendimiz için, siz doğulular
ise başkaları için yaşıyorsunuz’ dedi. İstifimi
hiç bozmadan, ‘Neden öyle diyorsun
bizde elimizde geldiği kadar kendimiz için
yaşıyoruz’ deyip konuyu biraz daha açmasını
istedim. Değerli insan bana aynen şöyle dedi;
‘Bak dostum cevabında bile elimden geldiği
kadar ( så vidt muligt ) diyorsun, yani başkaları
müsaade ettiği kadar demek istiyorsun. Bakın
sizler çocuklarınızın okulu, işi, eşi , evi
kısacası geleceği konusunda tasarruf yapar,
kafa yorarsınız, onların işi bitince torunlarınız
için kafa yorar,uğraşır durursunuz. Bu sadece
işçi kesiminde böyle değil, Türkiye’de beraber
çalıştığım üniversitedeki öğretim görevlileri
ve devlet memurlarıda böyle düşünüyor ve
yaşıyor. Birde bize bak, ben eşimle beraber
hem yaz tatilimi, hemde kış tatilimi yaparım,
çocuklarımın kiminle evleneceği konusunda
fikir beyan ederim ama kararı onlar verir,
işten çıktıktan sonra iş telefonumu açmam,
ADRES
HOLSBJERGVEJ 41 B,
2620 ALBERTSLUND
Tel: 70 20 69 70
www.bahar.dk
[email protected]
DANIŞMAN
Bahattin Karataş
HABER MERKEZİ
Emre Oğuz
Kadir Erdoğmuş
Mıyase Bardakçı
GRAFİK TASARIM
Tayfur Öztürk
REKLAM
Hasan Yıldırım
71 51 43 85
[email protected]
[email protected]
BASKI
OTM AVISTRYK
Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.
15 | Bahar
Ocak 2014
BAHAR
34
ARALIK 2013
16 | Bahar
Ocak 2014
Sosyal ağlarda olmak ya
da olmamak...
MERVE TUNÇEL
Sosyal medya hesabı her firma için şart mı? Bu
mecralarda var olmak ile var olduğunu sanmak arasındaki fark ne? Hiç olmayan bir hesap iyi yönetilemeyen
hesaptan evlâ mı?
Twitter’ın bile demode olmaya başladığı bir zamanda Facebook hesabı açtığını müjdeleyenler, ürün
tanıtımı yapmak için takipçilerini adeta dijital broşüre
boğanlar ya da açtığı sosyal medya hesaplarıyla binlerce
takipçi topladıktan sonra Cem Yılmaz misali sessizliğe
bürünenler… “İlle de sosyal mecralarda olmalıyım.” diye
düşünen firmaların sayısı gittikçe artıyor. Peki, sosyal
medya her firma için doğru adres mi? Buralarda alınan
tık’lara güvenilmeli mi? Takipçi profiliniz gerçekten
hedef kitlenizi mi yansıtıyor?
Önce stratejinizi belirleyin
Sosyal ağlar üzerinden (potansiyel) müşterileriyle
iletişimlerini sürdürmek isteyen her kurumun öncelikle
sosyal ağlardan ne beklediğini belirlemesi gerekiyor,
eNroll Web Çözümleri Yönetici Ortağı Akgün Yardımcı’ya göre. “Aman bizim de bir sayfamız, bir hesabımız
olsun.” düşüncesinin faydadan ziyade zarar verme
ihtimali oldukça yüksek. Bir sosyal medya stratejisinin
olmaması, sosyal ağların ne şekilde ve ne hedeflenerek
kullanılacağının belirlenmemiş olması, yapılan en
önemli hatalardan. İyi bir takip ve yanıt mekanizmasının
oluşturulmaması da büyük bir sorun. Tüm sosyal medya
işlemlerinin firma yetkilileri değil de dışarıdan kişilerle
yönetilmeye çalışılması kadar tüm bu operasyonun
tamamen firma içinden çözülmeye çalışılması da yanlış.
Firmaların farkındalığı artıracak, takipçilerine
ürün ve hizmetleri hakkında bilgilendirecek ve yakın
takipçilerini ödüllendirecek kampanyalar düzenlemesi
alışkın olduğumuz stratejilerden. Ancak bunların nasıl
yapıldığı da çok önemli. “Ulaşmak istediğiniz potansiyel
ve mevcut müşterilerinizi, bayağı promosyonlar ya da
kampanyalar yüzünden kendinizden uzaklaştırıyor da
olabilirsiniz. Bu nedenle yapacağınız her çalışmanın
hedeflerinize uygun olduğundan emin olmalısınız.
Sadece takipçi ya da beğeni kazanmak için, stratejik
açıdan da içeriğini ve şeklini iyi planlamadan kampanya
düzenlemek orta ve uzun vadede ulaşmak istediğiniz
kitleyi uzaklaştırırken, aslında sizin için faydası olmayacak bir kitleyi de takipçiniz haline getiriyor olabilir.” diyor,
Akgün Yardımcı.
Firmaların
farkındalığı
artıracak,
takipçilerine ürün
ve hizmetleri
hakkında
bilgilendirecek ve
yakın takipçilerini
ödüllendirecek
kampanyalar
düzenlemesi
alışkın olduğumuz
stratejilerden.
Ancak bunların
nasıl yapıldığı da
çok önemli.
‘Bazen hesap açmamak daha iyi
olabilir’
Sosyal ağlarda sadece hesap açıp paylaşımda
bulunmak sosyal ağlarda var olmak değil, var olduğunu zannetmek aslında. Sosyal ağlarda takipçilerin-
Yaşlılar kirli bezleriyle
bekliyor
Yaşlılar haftada en az bir kez kirli bezleriyle kalmak durumunda kalıyor. Evde bakım
yöneticileri bu durumun eleman sıkıntılardan
kaynaklandığını söylüyor. FOA’nın 934 sosyal
ve sağlık çalışanı arasında yapmış olduğu
araştırmaya göre, beş kişiden biri yaşlıların
haftada en az bir kez kirli bezi ile beklemek
zorunda olduğunu söyledi. Bezi değiştirmek
için yeterli zaman olmadığını söylediler. Daha
önce enstitülerde çalışmış olan ve zaman
kısıtlılığı sebebiyle hastayı tuvalete götürmek
yerine bez takmak zorunda kaldığını söyleyen
hasta bakıcı Lillian Hammerdahl “Herşeye
yetişmek zorunda kaldığınız için çok fazla
izle, beğenenlerinizle etkileşimde bulunmuyor, sosyal
ağlarda paylaşılan ve yazılanları takip etmiyor, kitlenizi
dinlemiyorsanız gerçekten var olduğunuzu söylemek
çok doğru olmaz, Yardımcı’ya göre. Hedef kitlenizin
kullandığı ağlarda, olduğu yerlerde olmak en doğrusu.
Her sosyal ağ sitesinde var olmaya çalışmak yerine sizin
için dönüşü en çok olacak, doğru kitleye en rahat ulaşacağınız ve içerik üretmekte zorlanmayacağınız ağlarda
bulunmak çok daha doğru. “Örneğin paylaşabileceğiniz,
üretebileceğiniz videolar yoksa YouTube kanalı açmak
çok anlamsız olur ama kanal açmadan da YouTube
üzerinde takip edebileceğiniz kanallar da olabilir.” diye
açıklıyor bu durumu Yardımcı. Aslında sosyal ağlarda
kurumsal hesabınız ya da sayfanız olmasa da, bu sosyal
ağlardan yararlanmayacağınız anlamına gelmiyor. Kurumsal hesap açmamak, hesap açıp yönetememekten
daha iyi olabilir bazen.
yoğun oluyorsunuz” dedi. Hammerdahl,
yaşlı bakım evlerinde çalıştığı süre boyunca,
zaman eksikliği sebebiyle yaşlılara yeterince
su verilmediğini ve yine bu sebeple tuvalete
de götürülemediklerini söyledi.
Uçakta cep telefonu
kullanabileceksiniz
İskandinavya Havayolları SAS’la uçarken
yakın bir zamanda; “Uçuş modunda tuttuğunuz
sürece tüm uçuş boyunca elektronik cihazlarınızı kullanabilirsiniz.” Anonsunu duyacağız.
SAS, güvenlik prosedürlerini güncelleyerek,
yolcuların uçuş esnasında telefon ve tablet
kullanabilmelerine imkan sağlayacak. Ancak
söz konusu elektronik araçların uçuş modunda
Öncelikle sosyal ağları ne amaçla ve ne şekilde
kullanacağınızı belirleyin. Bunun için profesyonel bir
ajanstan destek alın.
Sosyal ağlarda hedefler biraz daha somutlaştığında
hangi mecralarda olunacağı, nerelerde hangi içeriğin
paylaşılacağı da belirginleşecektir.
Kurum çalışanlarının bu hedefleri paylaşabilmesi
için bilgilendirilmeleri şart. Bu amaçla kurumla ilgili
sosyal ağlarda neler paylaşabileceklerini veya neleri
yapmamaları gerektiğini belirten bir kılavuz hazırlamak,
olası problemleri engeller. Sosyal ağları yönetebilecek, buralarda kurumunuz,
ürünleriniz, servisleriniz hakkında yazılanları takip
edebilecek bir yapı kurmanız şart. Başka bir deyişle,
öncelikle bu mecralarda hakkınızda ne söylendiğini
takip etmeniz de gerekiyor.
olması şartı bulunuyor. Bu fonksiyon, WiFi,
FM-radyo, Bluetooth, NFC (Near Field Communications) paylaşımlarının devreden çıkmasını
sağlıyor. Böylece daha önce indirilmiş müzik ve
videoları izlemek mümkün olacak. Daha önce
kalkış ve inişlerde elektronik cihazların kapalı
kalması şartı bulunuyordu. AB Komisyonu,
Avrupa Hava Güvenliği Ajansı EASA ile birlikte
bu yeni prosedüre yeşil ışık yakmıştı. Sosyal konutlarda daha az
işsiz otursun
Sosyal medyayı doğru kullanmak
için…
Kopenhag Büyükşehir Belediye Başkanı
Frank Jensen, toplu konutlara yönlendirilen
işsizlerin sayısının düşürülmesi gerektiğini
belirterek, sosyal sorunları bol olan bölgelerde
kimsenin yaşamak istemediğini söyledi. Jensen,
toplu konutlara yönlendirilen işsiz oranının
yüzde 40’tan yüzde 30’a düşürülmesini önerdi.
Frank Jensen konuyla ilgili şöyle konuştu;
“Sosyal sorunların tek bir bölgede yoğunlaştığı
bir şehirde yaşamak istemiyoruz. Bu durum, bu
tür bölgelerde yaşayan ve şehrin tüm sosyal
sorunlarını yüklenmek zorunda kalan vatandaşlarımız için haksızlık olur. Bu bölgelerde
daha az işsiz bulunması istendiği takdirde, yeni
binaların yapılması hem de derhal yapılması
gerekir. Çocuklar için en sağlıklısı olan kendi
geçimini sağlayabilen bir çevrede büyümektir.
İş aradığınız takdirde, çalışan bir komşuya
sahip olmanız çok önemlidir. Belki komşunuz,
eleman arayan birilerini tanıyordur’.
17
17 | Bahar
Ocak 2014
O’NUN ( S.A.V ) TEŞRiFiNiN
571
4
EFENDiMiZE ( S.A.V )
Naatlar, Şiirler
Pazartesi
Program başlangıç saati: 18.00
Kermes saati
: 16.30
Bibliotekstorvet 1-3
2620 Albertslund
GiRiŞ
ÜCRETSiZDiR
Sponsorlarımız:
iRTiBAT iÇiN : +45 41862077
Alberstlund
Grillbar
ISHØJ
Organizasyon:
Diffi & Ungvej Albertslund
18 | Bahar
Ocak 2014
HÜSEYİN AVNİ DANYAL:
Kendime vakit
ayıramıyorum böyle
gitmez!
buradaki mekânları da bilmiyorum. Salon
haline getirilmiş. Pasaja adını veren Mustafa
iki-üç yıldır bir yer bulup kendi salonum haline
getirmek için kanım kaynıyordu. Tiyatroya
uygun ve tiyatro gişesinin çalışabileceği, insan
sirkülasyonunun olduğu bir yer gerekiyordu.
Bir dostum söyledi: ‘Kadıköy’de bir sinema var.
Ulvi Uraz’ın ilk tiyatrosunun eski yeri.’ O arada
Moda Sahnesi’ni arkadaşım Kemal Aydoğan
tesadüfen kiraladı. O salona bakmıştım. Çok
büyük ve ekonomik olarak ürkütmüştü.
Sonra...
Karşısına baktık, PlayStation istasyonu
binayı yaparken altını tiyatro diye yapmış.
Yardımcı oldular, PlayStation’cı arkadaşlar başka
yere taşındı. Haziran’ın 15’inde yıkım döküm
işlerine başladık. İnşaat işinden anlamadığım
için biraz uzun sürdü. Her oyuncunun hayalidir;
kendisini özgür hissedeceği, kafasındaki repertuarı uygulayacağı bir sahnesinin olması.
Yan tarafını kitapevi yapma fikri eşinizden
mi geldi?
Sonradan çıktı, restorandı orası. Eşimin
yayınevi var, iskeleye yakın bir yerde. İnşaata
başladık, 1 buçuk ay sonra orası boşaldı.
Televizyon işlerinden çok fazla zaman ayırıp
tiyatronun başında duramayacağım için bir
işletmeci gerekiyordu. Eşime, yan tarafına
gelsen, yapar mısın, dedim. Kabul etti. Ona
da biraz fazla yük bindirdim. O sadece kitap
basma işiyle uğraşırken, bir de kitapevi çıktı.
Kafemizin işletme sorunlarını çözdükten sonra
kitapevi, kafesi, tiyatrosuyla ufak çaplı bir kültür
merkezi oluşturmuş olacağız.
Oyunculuk eğitimleri, yazarlık kursları olacak
mı?
Oyunculuk atölyelerimiz, minikler için
drama derslerimiz var. Pazar günü kitapevinde
Türkiye’nin önemli öykücüleriyle öykü yazımı
atölyesi yapıyoruz.
Nasıl bir repertua rla ilerleyecek tiyatro?
Ya Başaramazsak’la başladık. Ocak sonunda
Kılçık Mahallesi diye bir çocuk oyunu sahneleyeceğiz. Martın ilk haftasında da ikinci büyük
oyunumuz olacak. Avangart tiyatro yaparım,
sadece bulvar komedisi oynarım, demem.
Ülkeyi ilgilendirecek, bir yanlışın karşısında
AYHAN HÜLAGÜ kiralamak ciddi sorunlar oluşturduğu için son Kemal Ekşi’nin, Ulvi Uraz’la bir dostluğu varmış,
Hüseyin Avni Danyal (51), bugünlerde
farklı bir heyecan yaşıyor. ‘Hayatımdaki en
büyük idealim’ dediği tiyatrosunu Kadıköy’de
açtı. Bundan sonra kendi mekânında oyunlar
oynayacak, yönetecek, oyuncular yetiştirecek.
Danyal’ın projelerine ve hikâyesine kulak
veriyoruz.
Özel tiyatrolar maddi olarak çok ciddi
sıkıntılar yaşıyor. Hal böyleyken sizi tiyatro
kurmaya iten sebep nedir?
Devlet Tiyatrosu’nda (DT) oyunculuk
yaparken salon sorunumuz yoktu. Sahne,
dekorla uğraşmaz, sadece rolümüzü oynardık.
DT’de uzun dönem oynadığımız ve ses
getiren bir oyun vardı: Azizname. Beş yıl kadar
oynadık, idari problemlerden dolayı oyunu
kaldırdılar. Ankara’da girişimci bir arkadaş
bu oyunu özel tiyatroya taşımak için tiyatro
kurdu, orada oynamaya devam ettik. Yıl: 2001.
Sonra o arkadaşla ekonomik sorunlar yaşayınca
DT’deki iki arkadaşla işi devraldık. Özel tiyatro
serüvenim başlamış oldu.
Yol arkadaşlarızla beraber misiniz hâlâ?
O arkadaşımız DT’den uzaklaştırılmıştı, bir
davaları vardı. Onu kazanıp tiyatroya dönünce
tek kaldım. Azizname’yi gelen gidenlerle
3-4 yıl devam ettirdik. 2005-2006’da Tiyatro
Seyirlik adını aldık. 2001’de dizilerde rol almaya
başladım, öyle olunca bir ayağım İstanbul’daydı.
2009’da emekli oldum. Sonrasında Duman Altı
Aşklar diye bir oyun yaptık, üçüncü projemiz Ya
Başaramazsak ile kendi tiyatromuzdayız.
Neden Taksim, Şişli değil de Kadıköy?
Yeni İstanbullu olduğumdan dolayı
söylenecek sözünüz varsa gündemdeki sorunu
tespit edip, iyi metinleri değerlendiririm. Siyasi
içerikli oyunlar da, aile komedisi de oynayacağım.
Dizi, sinema çok fazla mesai alıyor. Nasıl vakit
ayıracaksınız?
O da olmasa böyle bir salonu ortaya
çıkaramazdım. Çekimleri hafta arası yapıyoruz.
Oyunları hafta sonu yaptığımız için şimdilik
sorun yok. Zengin Kız Fakir Oğlan’ın neredeyse
yüzde 99’u tiyatro kökenli. Herkesin oyunu var.
Özel hayatıma vakit ayıramıyorum ama böyle
gitmez. Yeni bir işletme kuruyorsunuz. 7-8
ay, belki bir yıl bazı şeylerden ödün vermek
zorundasınız. Ona da hazırdım. Taşlar yerine
oturduktan sonra sadece repertuarımı belirleyeceğim, gelip oyun oynayacağım.
İki oyun yazmışsınız. Yazmaya devam mı?
Ekonomik kaygım olmadığı için lüks yazarlardanım. DT’de sahnelenen çocuk oyununu
üç yılda yazdım. Romandan uyarladığım
Yılka Atı’nı dört senede yazdım. Bu işten para
kazanacak adam değilim. Keyfe keder yazarım.
Tipik Karadeniz insanıyım
Koyu Trabzonspor taraftarı birinin Kadıköy’de
yaşaması biraz ironik…
Takım tutmak başka bir şey, yaşamak
başka. Ki Kadıköy’de yaşayan herkesin Fenerli
olduğunu düşünmüyorum.
Takım sevdası devam etmiyor mu?
Olur mu? Son seçimlerde Hakan Kulaçoğlu’nun yönetiminden adaydım. Sanırım 234
oy aldık. Üçüncü ya da dördüncü olduk. Keşke
olsaydı, çok daha iyi şeyler olurdu. Kulaçoğlu
Trabzonspor’a lazım olan beyin, yönetici olabi-
19 | Bahar
lecek biri. Çocukluğunuzun geçtiği, toprağında
büyüdüğünüz, havasını soluduğunuz yerin
takımını tutmak doğru olan. Kayseri, Malatya’da
oturup Galatasaray’ı tutacağıma Trabzonlu
olup Trabzonspor’u tutmak daha doğru geliyor.
Trabzonlu olmanın karakterinize etkileri
neler?
Çabuk öfkelenmem, tezcanlı olmam, ne
olacağını düşünmeden bir şeye girmem ve
pratik zekâlı olmam. Tipik Karedeniz insanının
özelliği. O coğrafya insanı böyle yapar. Denizin
bittiği yerden sonra çok az yaşam alanı vardır,
sonrasında dağ başlar. İnsanlar pratik olmak
zorundadır. İki yüksek dalga arasında balığı
tuttun tuttun, yoksa gidersin.
Bu özelliklerin yan etkileri neler?
Ayrıntılı düşünmeden bir iş yapıyor, pişman
oluyorsun. Ya da bir anda öfkelenip birinin
kalbini kırabiliyorsun, sonra üzülüyorsun. Biraz
fazla mükemmeliyetçiyim.
Mükemmeliyetçi bir rejisör-baba can sıkıcı
olur…
21 yaşında bir kızım var, eşim hamile bir
tane daha gelecek. Kızımla ilişkimle o mükemmeliyetçiliği çok kurmadım. O özgür bir şekilde
karakterini oluşturmak zorunda. Bir yaptırımım
olmadı, ama o babasının mükemmeliyetçiliğini
görünce öyle davranmaya başladı.
Sinirden müdürün kapısını
kırdım
Müzik sizin için kemençe mi demek?
Ezgisi iyi olduğunda kemençe keyif verir
ama horonda aynı melodiyi uzun süre çalan
kemençeden pek hoşlanmıyorum. Horonu
seviyorum, sorsanız oynayabiliyor musunuz?
Hayır. En utandığım tarafım da o. Zaman ayırıp
gidip öğrenemedim.
Memlekete gidince çembere dâhil etmiyorlar
mı?
Girmemeye çalışıyorum. Bilmediğim bir
Ocak 2014
şey, rezil oluyorum.
Çaldığınız bir enstrüman var mı?
Asıl tutkum caz. Tenor saksafon çalıyorum
amatörce. 33 yaşında caz merakımdan dolayı
saksafon dersi aldım. Çoğu kimse çaldığımı
bilmez. Ankara DT’de Ghetto diye bir oyunda
oynadım. Bir Nazi subayının gerçek hikâyesi.
Okuma provalarına başladığımızda yönetmen
bir şey çalabiliyor musun diye sormuştu.
Saksafon, dedim. Ne diyorsun, dedi: Tam
aradığım şey. Sahnede kullandım, ödül
almıştım hatta. Geçen yıl Duman Altı Aşklar’da
bir-iki parça çaldım. Enstrüman biraz nankör,
elinize almadığınızda unutuyorsunuz. Odama
kapanıp kendi kendime çalmayı seviyorum.
Beni dinlendiriyor.
Yedi evlilik yaptınız. Yaşanmışlıkların oyunculuğunuza katkıları neler?
25 yaşındaki oyuncuyla 50 yaşındaki
arasındaki en büyük fark yaşanmışlıkları.
Gözlemlerimizden yola çıkarak oyunculuk
klasörlerimizi genişletiyor, büyütüyoruz.
Zannediyorum tecrübe denen şey bu: Fazla
yaşanmışlık, hayata dair fazla araştırma,
fazla şey bilme. Aktörlük, hayattan cebine
doldurduğun taşları kullanmaktır. Onun için
aktörlüğün olgunluğu 35’inden sonra başlar.
Hayata daha farklı bakıyorsun. 35’imden önce
tahammül edilmez bir adamdım.
Neden?
Bu mükemmeliyetçilikle herkese, her
şeye saldırıyordum. Sanki her şeyi ben düzeltecektim. DT’de müdürün kapısını kırdım
sinirden. Haksızlık ve yanlışa tahammülüm
yok. Vuracağım, kıracağım, hakaret edeceğim.
O zamanki hallerimi düşünüyorum, bırakın
arkadaşları, insana anne-babası bile tahammül
edemez. Şu anda o döneme göre çok sakinim.
Anne-babanız nasıl tahammül ediyordu?
Yalnız yaşıyordum. Liseyi bitirdikten sonra
evden ayrıldım. Üniversiteye İzmir’e gittim,
Ankara’ya döndüğümde ev tuttum.
20 | Bahar
Ocak 2014
KISA KISA...
Trafikte alkol kontrolüne
uyuşturucuda eklendi
Danimarka’da artık trafik polisleri yalnızca alkol kontrolüyle beraber uyuşturucu denetimide yapacak. Emniyet
Genel Müdürlüğü, narkometre adındaki aleti kullanmaya
başladığını ve uyuşturucu alan araç sürücülerini bu yöntemle
tespit edileceğini açıkladı.Şimdiye kadar narkometre olarak
adlandırılan alet yalnızca Kopenhag polisi tarafından deneme
amacıyla kullanılmıştı. Kopenhag Emniyet Müdürlüğü’nden
Trafik Bölümü Müdür Yardımcısı Jens Jespersen yaptığı
açıklamada “ Emniyet Genel Müdürlüğü, ülke genelindeki
tüm polis bölgelerine bu aletten dağıttı. Bundan sonra
sürücülerin uyuşturucu kullanıp kullanmadığını daha rahat
tespit edebileceğiz” dedi. İlk denemelerin Kopenhag’ta
yapılmış olması, başkentte esrar kullanmış ve kokain almış
sürücülerin daha fazla olduğunu gösteriyor. Bu kişiler alkollü
araç kullananlardan daha fazla. Jens Jespersen “Bu yıl içerisinde Kopenhag’ta kanında uyuşturucu bulunan bin 400
kişiyi yakaladı. Bu oldukça yüksek bir oran. Buna karşılık
“yalnızca” 470 alkollü araç kullanan sürücü tespit ettik.” dedi.
Yasalar 0,5 promil alkollü araç kullanılmasına izin veriyor.
Ancak uyuşturucu madde ile araç kullanılmasının kanunu
farklı. Kanınızda uyuşturucu ile yakalanırsanız bunun bedeli
ağır olur. Çünkü uyuşturucu alıp araç kullanmanın cezası
alkollü araç kullanmaktan daha fazla. Jens Jespersen “Sıfır
tolerans tanıyacağız. Bir araç sürücüsü olarak kanınızda
uyuşturucu ile trafiğe çıkmanıza izin veremeyiz. Bu durumda
trafikten üç yıl men edilip para cezasına çarptırılırsınız” dedi. Cezalar gençleri suçtan
uzaklaştırdı
18 yaş altı suç işleyen gençlere yardımcı olmak üzere geliştirilen ceza, gençlerin tehlikeli suç işleme oranını düşürdü.
Ancak bununla birlikte, Adalet Bakanlığı araştırma biriminin
yapmış olduğu çalışmaya göre, cezaya çarptırılanların suç
işleme oranlarına ilişkin henüz bir veri yok. Söz konusu birim,
gençler arasında eğilimleri takip ederek, hapis yerine önemli
davalarda yer alan kişileri yakından inceledi. Uzun bir süreç
dahilinde olsa da, bu kişiler sosyo-pedagojik yardım alıyor.
Söz konusu ceza ile ilgili çalışmaya, 2001 yılında başlanmış
ve bir takım eleştirilerin ardından 2007 yılında uygulama
değiştirilmişti. Bu süreçle birlikte eğitim ve okula daha fazla
odaklanılmaya başlanmış ve bir koordinatör eşliğinde, gencin
şartlarını değerlendirmesi sağlanmıştı. Adalet Bakanlığı da,
bu konuda bir değişiklik yapmaya karar vermişti. Çünkü söz
konusu takibin sona ermesinin ardından, gençler yeniden suç
işlemeye başlamıştı. Yapılan değerlendirmeler, giderek daha
az gencin tehlikeli suçlar işlediğini ya da ceza aldığını ortaya
koydu. Geçtiğimiz yıl, yaklaşık 60 genç cezaya çarptırılmıştı.
Söz konusu rakamlar yıldan yıla fark gösteriyor. Örneğin, daha
önce bu rakamın 100’e çıktığı da görülmüştü.
PİSA’da Danimarka orta
seviyede
Birleşmiş Milletler’e bağlı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma
Örgütü’nün (OECD) gerçekleştirdiği Uluslararası Öğrenci
Değerlendirme Programı (PISA) eğitim araştırmasına göre,
15 yaşındaki Danimarkalılar, orta seviyede yer alıyor. Eğitim
Bakanı Christine Antorini, öğrencilerin okuma, matematik ve
tabiat bilimleri alanlarındaki başarılarının yeterli olmadığını
belirtti. Bakan Antorini, “Hala, orta seviyede yer alıyoruz. Orta
seviyede yer almak elbette kötü değil. Ancak yeterli de değil.
Danimarka’nın eğitim politikasına göz önüne alındığında,
orta seviyede yer almamalıyız. Danimarka’nın olumsuz
sosyal mirasının kaderini değiştirme konusunda iyi olmayan
ülkeler arasında yer alması düşündürücü. Danimarka’nın bu
durumda olması kabul edilemez “ dedi. Danimarkalı gençler,
Matematik’te diğer OECD ülkelerine kıyasla üç sıra gerilemiş
durumda. Bununla birlikte, Danimarkalı öğrencilerin, okuma
ve tabiat bilimleri becerileri, 2009 yılında yapılan PİSA testiyle
aynı seviyededir. 8 yıl sonra
karikatür itirafı
EMRE OĞUZ KOPENHAG
Per Stig Möller: “Müslüman büyükelçilerin randevu
talep ettikleri mektup benim masama hiç gelmedi. Olayı
öğrendiğimde randevu talebi çoktan reddedilmişti ve bu
beni çok öfkelendirdi.”
Karikatür kriziyle ilgili önemli itiraflarda bulunan
dönemin Dışişleri Bakanı Per Stig Möller, “Büyükelçilerle
görüşebilir bu sayede krize zamanında müdahale edebilirdik. Bu problemi büyümeden engelleyebilirdik. Ancak
büyük bir hata yaptık.” dedi.
Danimarka’da 2005 yılında patlak veren karikatür krizi
boyunca adı sık sık gündeme gelen dönemin Danimarka
Dışişleri Bakanı Per Stig Möller, önemli itiraflarda bulundu.
Halihazırda NATO Genel Sekreterliği görevini yürüten
dönemin Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in
karikatür krizini doğru bir şekilde yönetemediğini söyleyen
Möller; “Müslümanlarla daha fazla dialog kurulmalıydı.”
dedi. Danimarka Devlet Televizyonu’na (DR) konuşan
Möller, Rasmussen’in karikatür krizi esnasında kendisiyle
görüşmek isteyen Müslüman ülkelerin büyükelçilerini geri
çevirmesini “büyük bir hata” olarak değerlendirdi. Möller,
“Büyükelçilerle görüşebilir bu sayede krize zamanında
müdahale edebilirdik. Bu problemi büyümeden engelleyebilirdik. Ancak büyük bir hata yaptık.” dedi.
Rasmussen’in büyükelçilerin randevusunu reddetme
kararını kendisine danışmadan aldığını belirten Möller,
“Müslüman büyükelçilerin randevu talep ettikleri mektup
benim masama hiç gelmedi. Olayı öğrendiğimde randevu
talebi çoktan reddedilmişti ve bu beni çok öfkelendirdi.”
dedi.
Karikatür krizinin Müslüman büyükelçilerin randevu
talebini reddetmesinin akabinde yayıldığını hatırlatan
Möller, Rasmussen’in bu kararının Danimarka’yı 2. Dünya
Savaşı’ndan bu yana en büyük diploması kriziyle karşı
karşıya getirdiğini ifade etti.
Danimarka’da yayın yapan Jyyland-Posten Gazetesi 30
Eylül 2005 tarihinde Hz. Muhammed (SAV) hakaret içeren
12 karikatürü yayınlaması Müslümanlar arasında infiale
neden olmuştu. Daha sonra Danimarkalı devlet yetkililerinin özür dilemeye yanaşmaması söz konusu infialin
küresel bazda bir krize dönüşmesine neden olmuştu. Çoğu
Orta Doğu’da olmak üzere dünyanın birçok ülkesindeki
Danimarka büyükelçilikleri saldırıya uğramış ve 2006
yılı boyunca 241 kişi hayatını kaybetmiş ve 790 kişi de
Danimarka NSA’nın dokuz gözünden biri
İspanyol gazetesi El Mundo, eski ajan Edward Snowden’e göre
Danimarka ile bir ABD istihbarat servisi olan NSA ile bilinenden daha
yakın bir işbirliğinin olabileceğini yazdı. İstihbaratçı ajan olarak bilinen
bir kişi, daha önce bir başka gizli belgesinde, Danimarka’nın ABD’nin
dokuz güzünden biri olduğunu ve bu anlamda ABD ile Almanya ve
İsveç’le olan ilişkilerinden daha yoğun ilişkileri olduğunu açıklamıştı.
Söz konusu iddia The Guardian’a da konu olmuştu. Dokuz göz ifadesi
istihbarat derecelendirmesinde ikinci kategoriyi ifade eder. Kategori
birde ise beş ülke yer alıyor. Bu gruba beş göz deniliyor. Gazetede
yer alan habere göre söz konusu beş göz, İngiltere, Yeni Zelanda,
Avustralya, Canada ve ABD. The Guardian’a göre dokuz göz ise;
İngiltere, Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada, ABD, Danimarka, Fransa,
Hollanda ve Norveç. El Mundo Gazetesi, B grubunda 18 ülke ile birlikte
Danimarka’yı da listeye eklemişti. Bu listede İzlanda, Almanya, İsveç ve
Norveç gibi ülkeler de yer aldı. Ancak bu bilgilerin hangisinin yeni bilgi
olduğu, dolayısıyla hangisinin güncel istibaharat işbirliğini yansıttığına
dair bir açıklama yapılmadı.
21 | Bahar
Konya usulü
Ocak 2014
Etli ekmek
ETLER
E
TLE
TL
ER SİZ
SİZDEN,
DEN,
N, HAZIRLAMASI BİZDEN
LEZZET
FARKI
HER ÇARŞAMBA
VE PERŞEMBE
Hamsi günü
KARADENİZ
USULÜ
Diget 30 - 36 • 2600 Glostrup
Tlf: 43 44 10 15 • www.hunkar.dk
22 | Bahar
BAHAR
Ocak 2014
22
ARALIK 2013
Hem Alevi’yim hem imam, namaz
da kılıyorum cem de yapıyorum
Alevilerin ‘Ateist, solcu, Ali’siz’
diye gruplandırılması siyasî bir
fitne
TUĞBA KAPLAN
Cami, cemevi ve aşevinin bir arada olduğu
Fatsa Hz. Ali Camii’nin Alevi imam hatibi Ali Rıza
Güvenkaya. Alevi ve imam olması duyanları
şaşırtsa da o halinden hayli memnun. Sekiz yıldır
görev yaptığı cami-cemevi-aşevinin bir arada
olduğu projelerin tüm Anadolu’ya yayılması
gerektiğini düşünüyor.
Cami imamları Sünni olur algısını değiştiren
bir isim Ali Rıza Güvenkaya. Alevi imam olur mu
demeyin zira oluyor. Güvenkaya hem Alevi hem
imam. Beş vakit namaz kılıyor, aynı zamanda
cemini de yapıyor. Muharrem oruçları gibi
Ramazan orucunu da tutuyor. Türkiye’nin ilk
cami-cemevi-aşevinin bir arada olduğu Fatsa
Hz. Ali Camii’nin de sekiz yıldır imam hatipliğini
yapıyor. Aynı zamanda memleketi Fatsa yarı
yarıya Alevi ve Sünni topluluktan oluşuyor.
“2005’ten bu yana iki kesimin de nasıl birlikte
olduğunu ve bunun güzelliğini gördüm.” diyen
Güvenkaya, insanların birbirini yakından tanıma
ve anlama fırsatı olduğunu söylüyor. Günde
beş vakit ezan okunuyor, namaz kılınıyor Hz. Ali
Camii’nde. Her gün olmasa da cemevinde de
belli zaman ve saatlerde cem yapılıyor. Herkes
ibadetini yaptıktan sonra da alt kattaki aşevinde
aynı sofrada yemek yeniliyor. Her iki kesimden
insanlar yeri geliyor aynı safta duruyor, cuma
namazları kılıyor. Sünni olup da cem törenlerine
katılmak isteyenler de oluyor elbette. Fatsa’ya
geldiğinden beri belki ömründe hiç camiye
girmemiş Alevi kadınların mukabeleye gelmeye,
teravih namazı kılmaya, Kur’an öğrenmeye başladığını anlatıyor. Bazen cem törenlerinde Kur’an
okuduğunu, kendisi gibi Alevi arkadaşlarının
bundan duyduğu mutluluğu paylaşıyor. Yarın,
öbür gün ayrılacak olsa, çok üzüleceğini de söylemeden edemiyor. Zira kurdukları, gençlerle bir
araya gelip, kitabi Alevilik üzerine konuştukları
Fatsa Fatmatüzzehra Alevi Bektaşi Derneği çatısı
altında yapmak istediği projeleri var.
Her an diken üstünde olan bir ülkede,
toplumu çatışmaya itecek o kadar çok etken
var ki... Ne yazık ki Alevi ya da Sünni olmak,
çatışma fitilinin yakılması, yeni bir Maraş, Sivas,
Çorum Olayları’nın çıkmasına sebep olmak için
yeterli gibi gösteriliyor. Güvenkaya da, bugün
bir çatışma çıkarılacaksa Alevi-Sünniler arasında
bunu yapmanın çok kolay olduğu kanaatinde.
“Senin camine Aleviler saldırdı. Ya da Sünniler,
cemevine bomba koydu diye bir provokasyon
yapılsa, her an çatışma olabilir” yorumu bile insanın kanını dondurmaya yetiyor. Güvenkaya’ya
göre bir insan bugün böylesi bir provokasyona
inanacak durumdaysa, inanç ve bilgi eksikliği
olduğuna işaret eder. Çünkü özellikle gençlerin
aklını, kalbini dayadığı bir inanç ve bilgi kaynağı
olmayınca provokasyonlara gelmesi daha kolay
oluyor. Ali Rıza Güvenkaya, konuşma esnasında
Alevi Dernekleri Federasyonu Başkanı Doğan
Bermek’in bir yorumunu da hatırlıyor: “Fikir ve
kimlik olarak boş olan birine, bir diğeri gelip ‘Sen
solcusun’ diyor. O da ‘Evet ben solcu Aleviyim’
diye niteliyor kendini. Bir diğeri gelip ‘Sen Ateist
Alevisin’ deyince, ‘Ben Ateist Alevi’yim’ diye kendine kimlik oluşturuyor. Alevi’lerin, ‘Ateist, solcu,
Ali’siz’ diye gruplandırılması siyasi bir fitne.” Güvenkaya daha sonra bütün bunları cemlerdeki
eksiklik ve dedelerin yeterli bilgi vermemesine
bağlıyor. ‘Alevi gençler niye örgütlerin elinde?’
diye sorulmasının sebebi ortada, açık ve net,
cevabını veriyor.
Çözümdeki en büyük engel,
devletin çok konuşup sonuca
varamaması
Cami, cemevi, aşevi projesi tüm
Anadolu’ya yayılmalı
Ali Rıza Güvenkaya, sayısı az da olsa kendisi
gibi Alevi olup, imam olan ya da din kültürü
öğretmenliği yapan arkadaşları olduğunu anlatıyor. Tepki alanlar olsa da, söylenene göre herkes
halinden memnun. Cami-cemevi bir arada
olunca ilk akla gelen ‘bu bir asimilasyon yöntemi’
tezi oluyor: “Bugüne kadar ne camiye gelip
cemevini merak edip giden birinin Alevileştiğini,
ne de vakit namazını ya da cuma namazını Sünnilerle kılan bir Alevi’nin Sünnileştiğini gördüm.
İnsanlara empoze edilen asimilasyon korkusunu
asılsız buluyorum. Bu projelerin asimile etme
gibi bir maksadı olduğunu düşünmüyorum.
Aksine Anadolu’ya yayılması faydalı olacak. Ayrıca ben Alevi geleneklerini de yerine getirmeye
çalışıyorum. Her ikisini yapınca asimile olmuyorum. Daha çok ibadet yaptığım, ruh dünyamda
bir zenginleşme olduğunu hissettiğim için
seviniyorum. Mesela cemevine gidip zikirlere
katılıyorum. Kur’an-ı Kerim’de ‘Allah’ı bolca anın,
zikredin’ ayeti var. Cemlerdeki zikirlerle bunu da
yerine getirmiş oluyorum.” Güvenkaya’nın bu
cümleleri, yayılan korku tezinin çürümesine iyi
bir cevap oluyor. Malumunuz geçtiğimiz aylarda
Ankara Tuzluçayır’da cami-cemevi projesinin
temel atma töreni epey olaylı geçmiş, sanki
Türkiye’de ilk kez uygulanıyormuş ve bir arada
olması mümkün değilmiş gibi bir atmosfer
oluşturulmuştu. Fatsa’da sekiz yılını doldurmak
üzere olan cami, cemevi ve aşevi bu projenin
halihazırda emin adımlarla yoluna devam eden,
iyi bir örnek olduğunu gösteriyor. Bunun yanı
sıra eleştirilerin de tamamen siyasi olduğunu
söylemek mümkün.
Çoğu genç Alevi, Aleviliğin ne
olduğunu bilmiyor
Son yıllarda toplumsal çatışmalar ve
eylemlerde Alevi gençlerin daha çok olduğu,
örgütlerin bu gençleri daha çok kullandığına
dair farklı iddialar yer alıyor. Kimine göre bunun
sebebi Alevilerin daha mağdur, ezilen ve hakları
verilmeyen topluluk olmasından kaynaklanıyor.
Güvenkaya da bu söylemlerden ve Alevilerin,
özellikle Alevi gençlerin örgütler tarafından kullanılmasından hayli rahatsız. Onu endişelendiren
bir diğer nokta ise, genç Alevi nesillerin manevi
yönden boş olması: “Cemlere katıldığımda genç
kuşak göremiyorum. 15, 20, 25’li yaşlarında genç
görmek hayli zor. Bu gençler okul ortamlarında,
her kesimden arkadaşlarıyla oturup kalkıyor.
Belki bu kimlikleri tartışıyorlar da... Gençler,
dedenin anlattıklarından tatmin olmadığı için
de o ortamlarda Alevi kimliklerine dair bilgi
veremiyor.” Güvenkaya bu ifadelerinin ardından
bir başka tespitini daha paylaşıyor. Ona göre,
dedeler genelde, babadan oğula aktarmayla
dede oldukları için, bazı ilmi noktalardan habersiz olabiliyor. Bazıları aldığı sözlü düsturların
dışına çıkıp, araştırıp okuduğunda benzerlikleri,
önemli noktaları görebiliyor. Ama yine de yeni
öğrendiğiyle değil, hâlâ babasından öğrendiğiyle yola devam ediyor. Bir mahalle baskısına
maruz kalmaktan korktuklarını düşünüyorum.
Mesela bir meseleye, Kur’an ayetleriyle açıklama
getirildiğinde inanıyor ama iş fiiliyata gelince
uygulamaya koymuyor. Bence dedeler, Aleviliği
önce Alevi gençlere kitabî yani kaynaklara
dayanarak açıklamalı. Çoğu bilginin kulaktan
dolma, rivayetler ve menkıbelerle anlatıldığını
düşünüyor. Bu durumda gençlerin hikâyeye
değil de, gerçek bilgi ve ilme ihtiyacı olduğunu
vurguluyor ve soruyor: “Cem’in düsturları 4 kapı
40 makam Alevi gençlere sorulsun kaç tanesi
biliyor?” Cevabını da geciktirmeden veriyor:
“Genelde bilinmiyor çünkü dedeler bu temel
noktalara girmiyor. Çoğu genç Alevi, Aleviliğin
ne olduğunu bilmiyor.” Ali Rıza Güvenkaya, hükümetin başlattığı,
nihai raporun yazıldığı ama henüz net bir
icraatin gösterilemediği ‘Alevi açılımı’ndan
söz ediyor. Her Alevi gibi Güvenkaya da hâlâ
birtakım hakların iade edilmemiş olmasına
üzülüyor. Cemevlerinin hak olduğu ve bir an
evvel ibadethane statüsü verilmesi gerektiğini
hatırlatıyor. Ona göre, Alevilerin talepleri çok
büyük ya da imkânsız değil. Aleviliğin çözüme
ulaşılamamış olması da siyasi. Çözümdeki en büyük engel ise devletin çok konuşup bir sonuca
varamaması.. Alevileri yeni tanıyan devletin bu
sorunun çözümü için samimi adımlar atması
gerektiğini söyleyen Güvenkaya, kendine göre
çözüm olabilecek birkaç önemli hususu sıralıyor:
- Yeni yetişen Alevi gençlere Ehlibeyt sevgisi
ve 12 imam olgusu iyi anlatılmalı. Efendimiz’in
ve bu imamların hayatı iyi okunmalı.
- Diyanet’e büyük görevler düşüyor. Mesela
camilerde cuma hutbelerinde Efendimiz anlatılırken Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir’in rivayetlerinin
yanı sıra, bu hutbelerde dokuz yaşından sonra
Peygamber’in yanında yetişen, Efendimiz’e
gelen birçok vahye şahit olan Hz. Ali’den de
rivayetler verilebilir. Ehlibeyt, Peygamber’in
kendi nesli, bu mutlaka camilerde işlenmeli.
- Alevi-Sünni kardeşler önyargılardan uzak
durup birbirini tanımaya çalışmalı, kalbini ve
kapılarını açmalı. - İlahiyat fakültelerine Aleviliği anlatan
dersler konulabilir.
- İlahiyat fakülteleri bugüne kadar tek tip
insan yetiştirdi. Her iki kesime hakim ilahiyatçı
yetiştirilebilir.
ARALIK 2013
23
23 | Bahar
BAHAROcak 2014
Bel ağrısı bu hastalıkların habercisi
sinirlerde kalıcı hasarlar olduğunu gösterir.
-Öne eğilirken dizlerinizi bükün.
-Bir şey kaldırırken yavaşça hareket edin ve
kaldırdığınız nesneyi vücudunuza yakın tutun.
-Yükleri dengeli taşımaya özen gösterin.
-Yüzme, yürüme ve sırt ve karın adalelerini
güçlendirici egzersizler, bel kaslarını güçlendirir.
-Fazla kilolarınızdan kurtulun.
-Yatağınız ortopedik olsun ve deforme
olduğunda mutlaka değiştirin.
-Özellikle uzun süreli oturarak çalışıyorsanız,
koltuklarınız ergonomik olmalı.
-Masa başında hareketsiz çalışanların saat
başı en az beş dakika kalkıp öne arkaya doğru
yumuşak bel hareketleri yapmaları ağrıları
azaltır.
MERVE TUNÇEL
Kalıcı sinir hasarı, iltihabi hastalıklar hatta
kemik ve beyin tümörleri… Tüm bu hastalıkların
uyarı sinyali bel ağrısı. Uzun süren ve şiddetli bel
ağrınız varsa bu durumu ciddiye alın.
Belimiz neden ağrır?
Medical Park Fatih Hastanesi Beyin ve
Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Kaya Kılıç, “Tüm
ağrılar gibi bel ağrısı da bir alarmdır. Vücutta
bir sorunun olduğunun işaretidir. Bel ağrısı,
farklı hastalıkların sonucunda görülebilen bir
belirti.” diyor. Kireçlenme veya fıtıkların, beldeki
zorlanmaların, omurgayı tutan romatizmal hastalıkların, iltihabi bazı hastalıkların, osteoporoz
gibi metabolik hastalıkların, kanserin, yumuşak
dokulara bağlı veya iç organlardan kaynaklanan
bazı hastalıkların belirtisi olarak da karşımıza
çıkabiliyor bu yüzden. Bel ağrıları en sık olarak, adale spazmlarından, eklemlerde oluşan
romatizmalardan, omurların kaymasından ve
fıtıklardan oluşuyor. Ancak uzun süreli ve şiddetli
bel ağrıları, bel kayması, kanamalar ve iltihaplı
enfeksiyonlar, sinirlerde oluşan tümörler, kemik
tümörleri, vücudun diğer bölgelerinden bel
kemiğine sıçrayan akciğer veya prostat kanserlerinin de habercisi olabilir. Bunun yanı sıra soğuk
havalar bel ağrısına neden olabilir. Adalelerde
spazm ve ağrılara neden olur. Bel fıtıkları da
soğukla beraber artabilir. Kılıç’a göre bir diğer
neden ise belin zorlanması. Bel kemiğinin taşıma
kapasitesinin üzerinde yük taşırsanız bel ağrıları
oluşabilir. Bele aşırı yüklenmek, yanlış hareketler yapmak, yanlış oturma pozisyonları, uzun
süren hareketsizlikler, uzun süre bilgisayar ve
‘Alabalığı belinize bağlamayın,
yiyin!’
televizyon karşısında kalmak, aşırı kilo, düzenli
spor yapmamak da bel ağrılarının nedeni. Ağır
işçilik gerektiren meslekler ve ağır sporlar da bu
rahatsızlığın bir başka tetikleyicisi.
Uzun süreli ve şiddetliyse…
Ağrının yanı sıra bacaklarda güç kaybı,
duyu kaybı ve hissizlik, uyuşma varsa bu durum
fıtığa işarettir. Ayak serçe parmağına dokunduğunuzda uyuşukluk, iğne batmaları, ayak
tabanında çakıl taşlarının üzerinde yürüyormuş
gibi bir his varsa bunlar da bel fıtığına bağlı
Ağrı kesici tablet kullanmayın
Kalp Sağlığı Derneği, ağrı kesici almak için
eczaneye girdiğinizde, eritme tabletlerinden
uzak durmanız gerekiyor; çünkü bu tabletler
sağlığınız için tehlike olduğunu açıkladı. Kalp
Sağlığı Derneği bu açıklamayı, İngiltere’de
yapılan bir araştırmada eritme tabletlerinin
çok miktarda tuz içerdiği için sağlığımıza
zararlı olduğunu ortaya koymasından sonra
yaptı. Kalp Sağlığı Derneği, yutma zorluğu
gibi çok önemli bir gerekçe olmadığı takdirde,
hiç kimsenin eritme tableti kullanmaması
gerektiğini tavsiye etti. Gorm B. Jensen, “Ciddi
bir baş ağrısı çekmeniz durumunda elbette
bir tane ağrı kesici alabilirsiniz. Ancak eritme
tableti yerine normal bir ağrı kesici alın.” Dedi
Gorm B. Jensen, ilaç kurumları, hekim ve sağlık
kuruluşlarının yapılan araştırmayı ciddiye
alacağını umut ediyor.
Avukat
Avukat
Kadir
Kadir Erdoğmuş
Erdoğmuş
Avukata
Avukata gittiğinizde
gittiğinizdegeç
geçkalmış
kalmışolmayın,
olmayın,
sorunlarınıziçin
içinarayabilirsiniz.
arayabilirsiniz.
her türlü hukuki sorunlarınız
Vindingevej 7 C • DK 4000 Roskilde
Vindingevej
7 C • DK 4000 Roskilde
Tlf.: + 45 29 72 39 98 • Fax: + 45 59 43 39 98
Tlf.: + 45 29
[email protected]
39 98 • Fax: + 45 59 43 39 98
Mail:
Mail: [email protected]
olabilir. Kişinin parmak ucunda ya da topukları
üzerinde yürüyememesi, tırnakların düşmesi,
ayakta yaraların açılması, erkeklik fonksiyonlarının etkilenmesi de ilerlemiş fıtıklarda görülebilir.
Hasta idrarını tutamaz hale gelirse idrar kesesine
giden sinirlerin belde ezilmesine ya da o bölgede tümör olduğuna işaret olabilir. Bacaklarda
felç, kemik tümörlerine bağlı olabilir. Bir bacakta
hissizlik ve şiddetli ağrılar beyin tümörlerinin
belirtisi olabilir. Bunun yanı sıra bazı kanser türlerinde de geceleri artan uzun süreli bel ağrıları
görülüyor. Karıncalanma, iğnelenme, sızlama
Çoğu insan bel ağrısı için ‘kocakarı yöntemleri’ni tercih ediyor. Bu uygulamaların bir faydası
olmadığı gibi tıbbi tedaviyi geciktirdiğinden
durumu daha da kötüleştirebiliyor. Beyin ve
Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Kaya Kılıç, “Bardak çekmek bel ağrısı için işe yaramaz. Sinir
baskısını bilmeden belin çekilmesi, çiğnenmesi
ve bele uygulanan kuvvetler, zaten içeride
ezilen sinirlere daha da fazla zarar verir, felçlere
neden olabilir. Ani gelişen güç kayıpları bu
tür uygulamaları takiben izlenebilir ve cerrahi
girişim gerekebilir. Bel çekilmesi sonucunda
en sık gördüğümüz sorunlar ani ve şiddetli
ağrı, ayaklarda felç, idrar veya büyük abdest
kaçırma ve cinsel güç kaybı. Ayrıca alabalığı
beline bağlayarak ağrılarını dindirebileceklerini
zanneden hastalara tavsiyem bundan vazgeçip
balığı pişirip yemeleri.” diyerek bu yöntemlerin
faydasız olduğuna dikkat çekiyor.
PARA
PARA HAVALESİ
HAVALESİ
Muhasebe
Muhasebe ve
ve Tercüme
Tercüme
ile ilgili
ile ilgili
DDUUYYUURRUU
Muhasebe ve tercümanlık hizmetlerinin yanı sıra, 25 yıllık mesleki tecrübeleri
Muhasebe
ve tercümanlık
hizmetlerinin
sıra, 25sayesinde
yıllık mesleki
tecrübeleri
ve
sizlerin güvenine
dayanan
para havalesiyanı
hizmetleri
Danimarka´nın
ve
sizlerin
güvenine
dayanan
para
havalesi
hizmetleri
sayesinde
Danimarka´nın
her köşesinden gönderebileceğiniz, dilediğiniz miktardaki havaleleriniz
her köşesinden gönderebileceğiniz,
miktardaki
havaleleriniz
SADECE 1dilediğiniz
SAAT İÇİNDE
*
SADECE
1 SAAT İÇİNDE
*
50 kr.´dan başlayan fiyatlarla,
tüm Türkiye´ye
ulaştırılmaktadır.
50 kr.´dan başlayan fiyatlarla, tüm Türkiye´ye ulaştırılmaktadır.
İrtibat:
İrtibat:
Pamir Kalkan
Serbest Muhasebeci / Yeminli Tercüman ve Mütercim
Pamir Kalkan
Serbest Muhasebeci / Yeminli Tercüman ve Mütercim
VEPA Revision & Rådgivning / T.A.C. - Transfer And Consulting
Trommesalen 1, 1. sal - 1614 København V (v. Hovedbanegården)
VEPATlf.
Revision
& 77
Rådgivning
/ T.A.C.
Transfer
And
33 79 33
- Fax 33 79
33 37 -- Mobil
20 66
20 Consulting
99
Trommesalen 1, 1. sal - 1614 København V (v. Hovedbanegården)
Tlf. 33 79 33 77
33 79 33 37 - Mobil
66 20 99
www.muhasebe.dk
- - Fax
www.tercüme.dk
- 20
www.havale.dk
www.muhasebe.dk
-
www.tercüme.dk
-
www.havale.dk
nıyor
n araan
emaan
el
n
a
ay
b
ya
ve
ıyor
ay
b
li
ar
et
bililiiyyetli bay veya bayan elem
KKaab
f,f,mmaiail l
//esesna
ış
at
-s
ım
al
na
n,
le
bi
ış
at
ce
-s
liz
ım
gi
caave
annc
DDa
ingilizce bilen, al
vein
r. .
aktıtır
acak
şişiişişeealalınınac
ki
r
bi
ki
an
r
ol
bi
si
an
ri
ol
ce
si
ri
be
n
ce
fo
be
lefon
ve
tele
vete
CV’n’nizizlelebibirlrlikiktete
ak
ar
ol
lı
zı
ya
ar
CV
ul
ur
ak
şv
ar
aşvurular yaluzıyllıaolbize gönderilmelidirir.
BBa
yo yla bize gönderilmelid .
e-postaayo
lu
e-post
E-posta: [email protected]
Spangåvej
15 · 2630 Taastrup
E-posta:
[email protected]
dk
Spangåvej 15 · 2630 Taastrup
24 | Bahar
Ocak 2014
Sık sık duyarız, Danimarka çok derneği
olan bir ülkedir. Üç kişinin bir araya gelip
dernek kurduğu ve bunun anında resmiyet
kazandığı ve tüm resmi kurumlarca kabul
gören, kolay bir şekilde dernek kurulan,
benzeri az bulunan bir ülkedir Danimarka.
Bu geleneğe uyup biz Türkiye’den gelen
insanlarda bir çok işlerimizi bir araya gelip
dernekleşerek yürütüyoruz. Bizdeki dernekcilik uygulaması genellikle spor, kültür,
sosyal ve dini konuları kapsıyor. İnsanımızın
kalabalık olduğu her şehirde dini ve kültürel
alanda faliyet gösteren en az bir dernek
bulunur. Bunlar genellikle kültür derneği
olarak anılır, ancak çoğunda dini faliyetler
ağırlıklıdır. Danimarka’da faliyet gösteren
tüm derneklerde olduğu gibi bizim derneklerimizde yasalarına göre kurulmuş, bu yasalar
çerçevesinde çalışır ve her faliyeti yasaların
denetimine tabiidir. Derneklerde verilen
hizmetler Belediye Meclisi denetimine açıktır
ve derneklerimiz devlet imkanlarından faydalanabilecek şekilde kurulmuş ve çalışmakta
olan tüzel kişiliğe sahip kurumlardır.
Bu yazımızı dernekçiliğe ayırmamızın
sebebi, tüm ülkede dernekler genellikle
Ocak ile Mart ayları arasında yıllık olağan
genel kurul toplantılarını yaparlar. Bizim
derneklerde buna uyduğu için yeni yönetim
seçimlerinden önce derneklerimizle ilgili bazı
konulara değinmek için bu yazıyı kaleme
aldık.
Malesef derneklerimizin çoğunda yıllık
genel kurul toplantısında yönetime aday
ve gönüllü bulmakta sıkıntı çekeriz. Her
şehirde ya uzun yıllardır bu işin içinde olan
bir kaç kişi vardır, onlar yönetimi devam
ettirirler, yada her yıl sadece kağıt üzerinde,
derneğin yönetimsiz kalmadığı görülsün
anlamında üye seçilir/belirlenir ve işler o
şekilde idare edilir. Düzenli şekilde üye listesi
pek çok derneğimizde bulunmaz, sistemli
Malesef derneklerimizin çoğunda yıllık genel
kurul toplantısında
yönetime aday ve gönüllü
bulmakta sıkıntı çekeriz.
Kadir Erdoğmuş
[email protected]
Dernekler cenneti
şekilde aidat ödenmez ve üyeler genellikle
yaşlılardan oluşur. Dernekte yeniliğe ve
değişikliğe her zaman onay çıkmaz. Yaşlılar
yönetime gençler gelsin diye telkinde
bulunurlar, yönetime giren gençler de çok
zaman geçmeden istifa ettiklerini ilan ederler.
Seçimlerde yoklama yaygın olmayan
bir uygulamadır, gelenlerden kim aidat
ödemiş, kim ödememiş, yönetime talip
olanlar derneğin üyesimi değil mi bakılmadan herkese kucak açılır. Bazen aday
olan gönüllüler falancı-filancı diye devre dışı
bırakılmak istenir. Seçimlerde demokratik
özel kaidelere uyulmadan millet birbirini
aday olarak yazdırır, orada hazır bulunmayan
kişiyi başka biri aday gösterir ve seçimin ertesi
günü yönetime seçilen kişilerden dökülenler
olur. Bizim insanımız çocuğunu futbola ve
diğer spora gönderir, hafta sonları maç veya
turnuvaya başka şehirlere koşturur, titizlikle o
derneklere aidatını öder, nasılsa malesef cami
derneğimize yıllık aidat olarak 300 veya 500
kronu ödemekte zorlanır.
Maalesef bu derneklerde, Danimarka
dernekleri gibi ne bir bilinç vardır nede
yasalarına ve dernekçilik prensiplerine uygun
bir çalışma vardır. Derneklerin tüzükleri bu
ülke yasalarına göre düzenlenmiştir, ama
yaşamları (uygulamaları) buna hiç uymazlar.
Dernek yöneticilerinin görev ve yetkileri bazı
basit işlerle sınırlandırılmış sanki; derneğin
giderlerini ödemek, para toplamak, binanın
bakım-onarımı ve temizliğini yapmak ve
derneğin çay ocağını çalıştırmak.
Yöneticilerin başka bir işlevi pek sık
görülmez. Maalesef toplumu yakından
ilgilendiren sorunlara eğilinmez ve resmi
kurum veya kuruluşlarla görüşüp çözüm
aranmaz. Örneğin belediyenin yüzme
havuzlarında, okullarda jimnastik dersinden
son çocukların yıkanmasında, cenazelerin
yıkanmasında karşılaştığımız sorunlar ve
günlük hayatta başka bir çok sıkıntılar yaşarız,
dernekler maalesef bu sorunlara eğilmezler.
Sorunlarımıza içinde bulunduğumuz
toplumun imkanları ile çözüm bulmak yerine
her şeyi kendimiz yapıp o şekilde sorunları
aşmamız gündeme gelir. Eğer mümkün
olsa derneklerimiz tüm hayatımızı dernek
binasına sıkıştırmak için çaba sarfederler,
bina küçük gelse büyütmek için çalışma
başlatırız. Dernek binası dışındaki devlet
ve belediye imkanları, bedava olmasına
rağmen, maalesef kullanılmaz. Dernekler
Folkeoplysningsloven adlı yasa gereğince yıllık
masraflara yüzde 60-75 oranında yardım
alma imkanı bulunmakta, derneklerimizin
çoğu bu yardımı alamamakta.
Öte yandan derneklere yapılan bağış ve
yardımların vergiden muaf tutulma imkanı
var. Derneklerin çoğunu temsil eden ilgili
kurum din görevlilerine oturum almak için
aranan şartları yerine getirmek için gerekli
çalışmaları yaptı ve dini topluluk olarak ilgili
bakanlıkça onaylandı. Vergiden muafiyet
için de aynı şekilde bir çalışma başlatılabilir. Derneklerimizin koordineli çalışması
şeklinde ortak alım ve indirim sözleşmesi
yapılarak veya belirli kurum ve kuruluşlarla,
örneğin sigorta şirketleri ile anlaşarak, önemli
oranda indirim alınabilir. Özellikle sigortacılık
alanında bir çok sigorta kooperatifi bulunmakta. Benzeri bir çalışma ile kendi sigorta
şirketimizi kurmamiz olabilir. Toplum ve
dernekler olarak titiz ve bilinçli şekilde çalışan
bir organizeye sahip olmalıyız.
En önemlisi birbirimize güvenmeliyiz.
Maalesef geçmişte yaşanan holding olayları
artık iki müslümanın bir araya gelip ortak bir
iş yapmasına müsaade etmiyor.Vatadaş her
şeyi devletten bekliyor, başkası yapsın bende
(ücretsiz) faydalanıyım mantığı ile hareket
ediyor. Kendi inisiyatifimizi kullanıp girişimcilik yapmıyoruz. Bütün bu olumsuzlukların
sorumlusu aydan gelen insanlar değil elbette.
Bizleriz, kendi insanımız kendi sorunlarımız
için gerekli çabayı sarf etmiyoruz.
Yeni bir yıla girdik, inşallah 2014 ve
devamında daha bilinçli, bizlere ve ülkemize
karşı oynanan oyunları görüp ona göre
tepkisini koyan bilinçli birey ve toplum olarak
hareket ederiz.
Sanat, şallara dokundu
kurdu bile. İthal eşarpların desen ve ipeklerini
çok sevdiğinden kendi markasının isminin
de yabancı olmasını tercih etmiş. Anlamı ne
diye sorarsanız, buna verebilecek bir cevap
yok! Kulağa hoş gelmesi ve yazıldığında güzel
durması Akan için yeterli. Arina Sachi de onun
aklından geçen sıradan bir İtalyan ismi.
ESRA KESKİN DEMİR
Nadire Akan, düz renk ipek şallara yeni
soluk getiren bir girişimci. Birçok ressamla
anlaşarak Hindistan’dan getirdiği ipek şal ve
eşarplara el boyaması desenler yaptırıyor. ‘Arina
Sachi’ markasıyla satışa sunduğu el boyaması
ürünler arasında çanta ve kravatlar da var.
Düz renk şallar uzun bir süredir muhafazakâr kadınların vazgeçilmezlerinden. Yıllardır
ipek eşarplara basılan çiçekler, geometrik
motifler, karmaşık desenlerin ardından bu
şallar, yalın bir şıklık yakalamak isteyen kadınlar
tarafından baş tacı edildi. Ancak neredeyse 6-7
sezondur ipek şallara hiçbir yenilik getirilmiyor.
Şimdiye kadar sezonun öne çıkan desenlerini
şalların bir köşesinde görmeliydik ama üretici
firmalar ısrarla düz renkleri piyasaya sunmaktan
vazgeçmedi. Hâlbuki etnik ya da geleneksel
motifler, manzara desenleri ve dahi birçok
detayın ipek şallara çok yakışacağı aşikâr. Neyse
ki bu sezon birkaç firmanın kış koleksiyonunda
sınırlı da olsa baskı desenlere rastladım. Beni en
çok etkileyen her zamanki gibi butik ürünler
oldu. Arina Sachi markasıyla satışa sunulan
şalları ilk gördüğümde “Yine İtalyanlar yapmış
yapacağını.” dedim fakat sonra fark ettim ki
tamamen el boyaması olan bu şalların mucidi
bir Türk.
Nadire Akan, uzun yıllar dünyaca
ünlü markaların eşarplarını yurtdışından
temin ederek Türkiye’de satan bir girişimci.
El boyaması kravat ve çantaları da var
İşe başladığı ilk günden bu yana da kendi
markasını kurma arzusunda. Ancak eşi,
maddi kaygıları olmadığından dolayı Akan’ın
çalışmasını değil, çocuklarıyla ilgilenmesini
istemiş. Bu yüzden de marka kurma hayali hep
ertelenmiş. Lakin bir insanda girişimci ruhu
varsa er ya da geç ortaya çıkıyor. Nitekim Akan,
‘Arina Sachi’ ismiyle birkaç ay önce markasını
Akan, bu marka adı altında birbirinden
güzel el emeği ipek şal ve eşarplar yapıyor.
Gerçek anlamda haute couture ürünler diyebilirim. Çünkü her bir şal ve eşarpta birbirinden
güzel el boyaması desenler var. Bu kimi zaman
bir İstanbul silüeti oluyor, kimi zaman hat yazısı,
kimi zaman da harikulade bir çiçek motifi…
Ancak boyamaları yapan Akan değil. Kendisi
birçok ressamla anlaşarak eşarp ve şalların
adeta birer tuval olmasını sağlamış. Tuval
olan yalnızca eşarplar da değil. Erkekler için
el boyaması kravatlar ve at tüyünden özel
olarak yaptırdığı çantalar da var. Bu çantalara
da tıpkı şal ve kravatlara olduğu gibi boyama
yapılıyor. Özellikle zebra ve leopar desenleri
çok şık. Ürünlerin tek dezavantajı el emeği
olduğundan fiyatlarının pahalı olması ve sulu
yıkama yapılamaması. Ancak boyalar kuru
temizleme yapılmasına engel değil. Tasarımları
yakından incelemek isterseniz, Facebook’ta
‘Arina Sachi’, Instagram’da ‘arinasachiofficial’
sayfasına göz atabilir ya da www.arinasachi.
com’u ziyaret edebilirsiniz.
25 | Bahar
Ocak 2014
UNGVEJDK
AARHUS
26 | Bahar
BAHAR
26
ARALIK
Ocak2013
2014
Dişlerinizi
gıcırdatıyorsanız…
Özellikle psikolojik nedenlerden kaynaklanan diş gıcırdatma zamanla diş ve diş eti hassasiyetlerine kapı aralıyor. İlerleyen vakalarda çene
eklemleri de aşınarak zarar görüyor. Kiminde tik
halinde görülse de diş gıcırdatma
özellikle geceleri sıkça karşılaşılan
önemli bir problem. Özellikle
psikolojik faktörlerin etkisiyle gerçekleştirilen bu eylem ağız içinde
birçok diş ve diş eti hastalığına
sebep olabiliyor. Diş gıcırdatmanın
nedenleri ve tedavisini DentGroup
Estetik Diş Hekimi Bijen Muhit
anlattı. Günlük hayatın akışında
karşılaştığımız sıkıntı, üzüntü ve
bunun nihayetinde girdiğimiz stres
bilinçaltımıza yerleşiyor ve geceleri uykumuzda
diş sıkma ve gıcırdatma olarak açığa çıkıyor,
Bijen Muhit’e göre. Uyuduğumuzda beynimizin
rahatlama mekanizmaları çalışmaya başlar.
Rüyalar, diş sıkma-gıcırdatma, yumruk sıkma
bu mekanizmaların başlıcalarını oluşturuyor. İleri
safhalarda gündüzleri de diş ve yumruk sıkma
vakalarına rastlanıyor. Psikolojik sebeplerin yanı
sıra ağızdaki dolgu veya kaplamaların karşı
dişlerle uyumsuzluğu da bu sorunun fiziksel
kaynaklarından. Vakaların yüzde doksanında
bilinçsiz ve istemsizce gelişiyor diş sıkma olayı.
Çok az kişi problemin farkına varabiliyor.
Dişler devamlı birbirlerine sürtündüğünden zamanla aşınmaya başlıyor. Ayrıca dişeti
çekilmeleri yaşanıyor ve kök yüzeyleri açılarak
hassasiyet oluşuyor. Hastalarda en sık karşılaşılan
diğer bir şikayet ise çenede ağrı ve yorgunluk.
Gece boyunca çalışan kaslar dinlenemediğinden
rahatsızlık vermeye başlıyor. İlerlemiş vakalarda
çiğneme sırasında tıkırdama sesi gibi çene eklemi rahatsızlıkları da görülüyor. Ayrıca düşmüş
veya kırılmış dolgular, keza porseleni kırılmış
kron köprüler ve hatta diş kırıkları da dişlerini
gıcırdatmadan duramayan hastaların kâbusu oluyor. Özellikle
psikolojik kaynaklı vakalarda
bir uzmana görünmek şart. Diş
gıcırdatmanın yol açtığı ağız içi
problemlerini önlemek içinse
diş hekimleri tek çeneye yapılan
gece plağı denen kişiye özel
olarak ince akrilik veya silikon
dişlikler tasarlıyor. Bunlar alt
ve üst dişler arasında bariyer
görevi görerek teması kesip
kuvveti emiyor. Böylece hem diş ve dişetleri
hem de çene eklemi korunmuş oluyor.
Yapmadan duramıyorsanız…
*Kola, kahve, çikolata gibi kafeinli yiyecek ve
içecekleri mümkün olduğunca az tüketin.
*Gıda dışında kalem gibi cisimleri ağzınızda
tutmayın.
*Dişinizi gıcırdatmama konusunda kendinize telkinde bulunun.
*Sabahları ılık bir bezi yanaklarınıza tutun ve
çene kaslarınızı rahatlatın.
*Aşırı esneme hareketlerinden kaçının.
*Alkolden uzak durun.
*Sakız çiğnemeyin.
*Dişlerinizi gıcırdattığınızı fark ederseniz,
dilinizin ucunu dişlerinizin arasına uzatın ve çene
kaslarınızı gevşetmeye çalışın.
*Ön dişler ile koparma hareketi yapmamaya
özen gösterin.
tavukçu
Trafiğe alışmayan çocuklar
dikkatsiz oluyor
Çocuklarınızı hergün arabayla okula
bırakmak, trafik hakkında birşey öğrenememelerine neden oluyor. Trafik Güvenliği
Kurulu Müdür Yardımcısı Karina Petersen,
yapılan araştırma sonucunda dokuz trafik
kazasından yedisinin, çocukların trafik
kurallarını bilmemeleri nedeniyle dikkatsiz
davranmaları neticesinde meydana
geldiğini belirtti.
Çocuklar obezlik yolunda
Hemşireler, okul öncesi dönemdeki
çocukların boy ve kilolarını ölçtüklerinde,
her sekiz çocuktan birinin fazla kilolu
olduğu ortaya çıktı. Belediyeler, şimdiye
kadar bu kadar net rakamlara ulaşmamıştı.
Ancak, Jyllands Posten gazetesi Çocuk Bilgi
Bankası’nın çocuklar hakkında yapılan bu
benzersiz araştırmayı duyurmuş oldu. 2005
yılında doğan çocuklar arasında, şişmanlık
oranı yüzde 12,8 idi. Bu da, sekiz çocuktan
biri oranından daha fazlasına karşılık geliyor.
KL’nin dergisi Momentos’un Çocuk Bilgi
Bankası adına yapmış olduğu araştırmada
bu bilgilere yer verildi. Doğumu hızlandıran hap
test edilmeden piyasaya
sürüldü
yazdı. İlaç Güvenliği Kurulundan Prof Ole
Jannik Bjerrum’a göre, Hintli kurumların
Batılı ülkelerdeki gibi sert koşulları yok. Ole
Jannik Bjerrum, ”Buradaki temel problem,
kalite konusunda bir fikir sahibi olamamanızdır.
Suyu az kullanıp, çok
ödüyoruz
Danimarka, içme suyundan tasarruf
etme konusunda dünya şampiyonu. Ancak
kullanımın rekor düzeyde düşük olmasına
karşın, su faturaları yine de azalmıyor. Danva
Su Organizasyonu’nun yapmış olduğu bir
araştırmaya göre, geçtiğimiz yıl kişi başı
su tüketimi günlük 107 litreydi. Bu miktar
1989 yılında ise 174 litreydi. Bu son yıllarda
su tüketiminin yüzde 13 düştüğünü gösteriyor. Danva’nın Başkanı Lars Therkildsen
”Su tasarrufu yapabilecek bir bilince sahip
olmak son derece mutluluk vericidir. Son
yıllarda kaynakların azalması su tasarrufunun önemini de artırdı.
felster
efterskole
Sağlık Kurulu son birkaç yıldır, ülke
çapındaki doğum birimlerinde doğumu
hızlandıran bir ilacın kullanılmasına yeşil ışık
yaktı. Ancak Sağlık Kurulu’nun Misoprostol
hapının güvenliği ve yan etkileri konusunda
bir bilgisi yok. Çünkü Danimarka Hintli
üreticiden bu konuda bir dokümantasyon
talebinde bulunmadı. Berlingske gazetesi,
Sağlık Bakanlığı’nın Parlamento’ya yapmış
olduğu açıklamaların bu yönde olduğunu
27 | Bahar
Ocak 2014
A B O N E
K A M P A N Y A S I
2014
DENVER® Tablet
DENVER
TAD-70082
7“ Dual-Core Android 4.1 tablet
8 GB dahili hafıza, G-Sensor, Wlan 802.11/b/g/n,
3G bağlantı opsiyon imkanı, 1.2ghz Dualcore Cpu
Ön kamera, Multi dokunmatik özelliği,
512 Mb DD3 Ram.
Bağlantı birimleri:
Micro USB, Micro SD, Kulaklık,
Mini HDMI çıkış
ABONE HATTI
DANİMRKA ✆
İSVEÇ ✆
FİNLANDİYA ✆
NORVEÇ ✆
+45 70 20 69 70
+ 46 76 160 46 03
+ 358 46 63 44 686
+47 21 39 54 57
E-Mail: [email protected]
www.zamaniskandinavya.dk
BAHAR
28 | Bahar
ARALIK
2013
Ocak
2014
28
Çocukların ateşi nasıl düşürülür?
derece olduğu çocuğun hastalığının ciddiyeti
kısmındaki zarın iltihapları ve birtakım kanser
genellikle daha iyi ipuçları veriyor. Hafif bir
enfeksiyona yakalanmış çocuğun çok yüksek
ateşi olabileceği gibi ciddi bir enfeksiyonu olan
çocuğun hiç ateşi olmayabiliyor. Ateş aslında,
vücudun bağışıklık sisteminin bir tür cevabı.
Amaç, vücuda girmiş olan mikroorganizmaların
çoğalmasını sınırlamak.
Ateş 39-40 derecenin üzerine çıktığında
vücut aşırı enerji harcamaya başlıyor, kalp ve
solunum sistemi daha hızlı çalışıyor. Vücut, kol
ve bacaklardaki damarları büzüp bu bölgelere
daha az kan gönderirken; beyin, kalp, karaciğer
gibi organlara daha fazla kan gönderiyor. Bu
da el-kol ve bacakları soğuturken, vücudun
genelinde yüksek sıcaklık görülmesine sebep
oluyor. Kısa süreli ateş, üst solunum yolu ve
idrar yolu enfeksiyonu ve orta kulak iltihabının
habercisi olabiliyor kimi zaman, Ercan Tutak’a
göre. Zatürre, menenjit, eklem ve kas iltihaplarıysa uzun süreli ateşin daha ağır nedenlerinden.
Bir türlü nedeni bulunamayan ve haftalar süren
yüksek ateşse tüberküloz, malta humması ve
tifo gibi hastalıklar, eklem iltihapları, kalbin iç
birlikte çocuklarda en sık görülen belirtiler, aşırı
derecede huysuz ve mızmız ve sinirli olması, sürekli uyku hali, uyuşukluk ya da tepki vermeme,
sürekli öksürük ve hırıltı ve vücutta döküntüler.
Bu belirtiler varsa ve çocuğun ateşi bir türlü
düşmüyorsa mutlaka bir uzmana başvurun.
MERVE TUNÇEL hakkında fikir vermiyor. Çocuğun davranışları tiplerine dair ihtimalleri akla getirebiliyor. Ateşle
Yüksek ateş özellikle kış aylarında çocuklarda
sıkça görülüyor. Peki, bu durum ciddi bir hastalık
habercisi mi? En ufak bir ateşte doktora koşmak
ne kadar doğru? Kocakarı yöntemleri gerçekten
işe yarıyor mu?
Çocuğunuz tir tir titriyor, kat kat giyinmesine
rağmen üşüdüğünü söylüyor, bir de buna kusma
ekleniyor... Özellikle kış aylarında enfeksiyon
hastalıklarıyla artışa geçen yüksek ateş, çoğu
zaman anne-babaları korkutuyor. Peki her yarım
derecelik ateşte doktora koşmak ya da çocuğu
ateş düşürücülere boğmak ne kadar doğru?
Ya büyüklerimizden gördüğümüz ‘kocakarı
yöntemleri’ gerçekten faydalı mı? Bağışıklık sisteminin bir cevabı
Yetişkinlerde ve çocuklarda normal vücut
ısısı 36,5-37,5 santigrat derece. “Vücut ısısının
en az 38 santigrata yükselmesi genellikle yüksek
ateş olarak kabul edilmekte.” Memorial Şişli
Hastanesi Yeni Doğan Yoğun Bakım Sorumlusu Uzm. Dr. Ercan Tutak’a göre ateşinin kaç
Bunlara dikkat!
*Ateşli çocuğun üzerini örtmek tamamıyla
yanlış bir uygulama. Çocuğun havale geçirmesine dahi sebep olabilir. Üzerini örtmek yerine
odanın ısısını düşürmek daha doğru.
*Her ateşlendiğinde paniğe kapılmak, yanlış
yöntemler uygulamanıza neden olabilir. Bu
yüzden sakin olmakta fayda var.
*38-38,5 derece ateş normal kabul ediliyor.
Ancak çocuğunuzun ateşi 39 dereceyi buluyorsa
ve buna öksürük, kusma ve ishal de ekleniyorsa,
hemen doktora başvurun.
*Sirkeli ya da içine aspirin ezilmiş soğuk
suya batırılmış bezlerle alına, koltuk altlarına
baskı uygulamak yanlış bir yöntem. Bu, çocuğun
ateşinin düşmesini daha da zorlaştırıyor.
*Çocuğun vücuduna alkol veya sirke sürmek
de yanlış uygulamalardan. O an için düşürse de
alkol damarları önce genişletip sonra daraltacağı
için ateşin daha da yükselmesine yol açabilir.
*Ateşli hastalık sırasında aspirini ateş düşürücü olarak da vermeyin.
*Ateş 39 dereceyi zorluyorsa, uygun fitiller
kullanılabilir.
*Çocuğun vücuduna buz sürülmemeli. Bu
durum, çocuğu üşütüp titretir. Titreme de ateşi
yükseltir.
*Çocuğun kasık bölgesi, koltuk altı ve alnı,
ılık bezle silinebilir.
*Müdahale ederken çocuğu ağlatmayın. Bu
durum, ateşini daha fazla yükseltebilir.
*Ani ateş yükselmelerinde çocuğa başını
ıslatmayacak şekilde ılık bir duş aldırmanız
yerinde olacaktır.
*Bol bol su içirin.
*Belli oranlardaki ateşte vücudun savunma
mekanizmasına izin verilmeli. Her yarım derecelik yükselmede ateş düşürücü vermeyin. Bu
durum çocuklarda; böbrek hasarı, mide bağırsak
kanamaları, vücutta yaygın döküntülerine
neden olabilir.
C
M
Y
M
Y
Y
Y
K
Turkish Review A5.pdf
29 | Bahar
2
01.11.2013
19:40
Ocak 2014
30 | Bahar
BAHAR
Ocak 2014
30
ARALIK 2013
Alman
kabinesinde
bir göçmen
kızı
ZEYNEP KILIÇ
SPD’li Sarrazin’in ‘Bunlardan sadece manav olur’
diyerek işaret ettiği Türk toplumunun bir üyesi, Almanya’da bakanlık koltuğuna oturdu. Aydan Özoğuz’un
babasının meyve ticareti yapmasına ‘kaderin garip bir
cilvesi’ mi desek, ‘hoş bir rastlantı’ mı bilemedik.
Aydan Özoğuz Almanya’da Göç, Mülteciler ve
Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı oldu. Görevi açıklandıktan sonra Alman basınına verdiği bir röportajda
çocukluğuna dair anıları sorulduğunda; yabancılara
ve dolayısıyla kendisine de sık yöneltilen bir soruyu
hatırlıyor, “Nerelisiniz, ne zaman geri döneceksiniz.” İlk
soruya bir cevabı var. Hamburg’da doğmuş olmasına
rağmen soru ile ne kastedildiğini anlayıp, anne babasının doğduğu Türkiye’yi işaret edebiliyor. “Ne zaman
geri döneceksiniz?” sorusu ise kafasını karıştırmış. “Ben
bir yerden gelmedim ki. Niye, nereye döneyim?” diye
düşündüğünü anlatıyor çocuk aklıyla.
Özoğuz, sorunun absürtlüğünü kanıtlarcasına
elbette ki ‘ima edilen yere’ dönmedi. Dönmemekle
kalmadı, Türkler arasında bu zamana kadar siyasette
ulaşılabilecek en yüksek seviyeye çıkarak federal düzeyde ilk Türk bakan oldu. 46 yaşındaki başarılı siyasetçi,
Almanya’da bakanlık koltuğuna oturan ilk göçmen
değil fakat ilk Türk asıllı kişi. Kilis’ten önce İstanbul,
daha sonra da Almanya’ya göç eden bir ailenin en
küçük üyesi. Baba Mustafa Orhan Özoğuz, Türkiye’ye
dönüş yapana kadar kuru meyve ithalatı yapmış bir
ticaret adamı. Onun Almanya’ya gidiş hikayesi de
ilginç. Birçoğunun aksine 1961 yılında Türkiye-Almanya
İşçi Göçü Anlaşması’ndan bir yıl öncesine dayanıyor
gidişleri. İstanbul’da Saint Joseph lisesinde okurken
tramvaydan düşüp bel kemiğini kırınca okumayı bırakıp
babasının yanında muhasebe ve ticaret öğrenmiş.
Sonra bir gün ‘ihracat yaptığı ülke’ye yerleşirken bulmuş
kendisini. Gerisi, ‘bir gün kesin dönüşe’ dair hayallerin
eşlik ettiği malum hikaye.
Aydan Özoğuz’un ailesinde kendisi dışındaki tek
sıradışı öyküsü olan kişi, babası değil. Gökhan ve
Hakan kardeşler, nam-ı diğer Athena grubu da
kuzenleri oluyor Özoğuz’un. İki abisinin İslami
yayınlar yaptıkları gerekçesiyle ‘Anayasayı Koruma
Teşkilatı’ tarafından izlenen bir internet sitesi
sahibi oldukları da Almanya’da herkesçe bilinen
bir durum. Basında yapılan yorumlarda Aydan
Özoğuz’un bu konuda abilerine oldukça mesafeli
bir çizgide durmayı tercih ettiği belirtiliyor.
22 YAŞINA KADAR TÜRK
PASAPORTU İLE YAŞADI
1967 doğumlu Özoğuz, birçok göçmen kökenli
gibi omuzlarında Alman akranlarına göre daha fazla
yük taşıdığı bir çocukluk geçirmiş. Bir değil iki anadili
düzgün bir şekilde öğrenmek, evde karşılaştığından
bambaşka bir kültüre ve çevreye adapte olmak ve
yazının girişinde belirttiğimiz türde sorulara cevap
vermek; bu zorluklardan yalnızca bir kısmı. Okul gezileri
kapsamında yurtdışına çıkması gerektiğinde Alman
arkadaşlarının aksine vize işleriyle uğraşmak zorunda
kalması da bir başka sıkıntı tabii. Nitekim Özoğuz’un
Alman vatandaşlığına geçişi 1989 yılını buluyor.
Koalisyon pazarlıkları sırasında çifte vatandaşlığın
Aydan Özoğuz,
partidaşı
Sarrazin’in
‘Bunlardan
sadece manav
olur.’ dediği Türk
toplumunun
‘meyve ihracatı
yapan bir
üyesi’nin
kızı olarak
dünyaya geldiği
Almanya’da
bakanlık
koltuğuna oturdu.
önündeki en büyük engel olan opsiyon modelinin
kaldırılması konusunda partisinin ve kendisinin bu
kadar bastırmasının sebebi de belki bu. Solingen ve
Mölln facialarının hayatında önemli izler bıraktığı kesin.
Verdiği röportajlarda konu sık sık oraya geliyor ve o
üzücü olayların ardından Türk toplumunda oluşan
travmayı şu sözlerle anlatıyor: “Kundaklama facialarından sonra Türkler olarak çocuklarımıza yangın anında
neler yapmaları ve binayı nasıl terk etmeleri gerektiği
konusunda bilgi veriyorduk.”
Siyasi kariyerinde, doğup büyüdüğü
Hamburg’un etkisi bariz bir şekilde
hissediliyor. Üniversitede İngilizce,
İspanyolca ve İnsan Kaynakları
Yönetimi olmak üzere üç
bölüm okumuş. Türkçeyi
ve Almancayı oldukça
akıcı kullanıyor. Kimliği
konusundaki algısı
ise şu şekilde: “Kendimi Alman gibi
hissediyorum ama
Türk kökenimden
gurur duyuyorum.”
Yorumlarda sık sık
Hamburg ve Bremen
şehirlerini içine alan
Hanse bölgesinin
insanlarına özgü
‘gerçekçi’ ve ‘soğukkanlı’
yapısına vurgu yapılıyor.
Kendisi gibi bir siyasetçi
olan eşi SPD Hamburg Senatörü Michael Neu-mann’dan 8
yaşında bir kız çocuğu sahibi.
SARRAZİN’LE BOZULAN
İMAJ ONA EMANET
Özoğuz’un siyasi hayatı, Hamburg’daki Körber
Vakfı’nda uzun süre çalıştıktan sonra Hamburg eyaleti
Başbakanı Olaf Scholz’ün kendisini eyalet meclisine
girmeye ikna etmesiyle başlamış. 2001-2008 yılları arasında eyalet meclisinde görev yapan Özoğuz, 2009’dan
beri de Federal Meclis’te milletvekilliği yapıyor. SPD
Yönetim Kurulu Üyesi Thillo Sarrazin’in Türkler hakkında
ırkçı ifadelerde bulunmasının ardından bozulan parti
imajını düzeltmek üzere parti genel başkan yardımcılığına getirildiği de yapılan yorumlar arasında. 2011
yılında, dönemin İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich’in
İslam Konferansı’nı ‘güvenlik zirvesi’ne dönüştürmeye
çalıştığını gerekçe göstererek zirveyi boykot etmesi
de siyasi kariyerinin önemli dönemeçlerinden biri.
Friedrich’in konferansta İslamcı radikallere karşı güvenliği sağlamak amacıyla bir ‘pakt’ imzalanmasını talep
etmesini eleştiren Özoğuz, söz konusu zirveye sadece
İçişleri Bakanı değil din ve uyum işlerinden daha fazla
anlayan bakanların da başkanlık etmesini istemiş.
Aydan Özoğuz, partidaşı Sarrazin’in ‘Bunlardan
sadece manav olur.’ dediği Türk toplumunun ‘meyve
ihracatı yapan bir üyesi’nin kızı olarak dünyaya geldiği
Almanya’da bakanlık koltuğuna oturdu. Göçmenler ve
uyumdan sorumlu bakanlığa bir Türk’ün getirilmesi
sadece sembolik değil stratejik açıdan da büyük önem
taşıyor. Diğer bakanlıklardan biraz daha farklı olarak
‘doğrudan’ başbakanlığa bağlı görev yapacak Özoğuz’un selefi Maria Böhmer gibi ‘yukarıdan’ söylenenleri
‘aşağıya’ ileten biri mi yoksa içlerinden biri olarak ‘aşağıdaki’ sorunları ‘yukarıya’ taşıyabilecek biri mi olacağını
zaman gösterecek. 31 | Bahar
Ocak 2014
dogan
32 | Bahar
BAHAR
Ocak 2014
32
ARALIK 2013
ş
ı
m
l
ı
k
ş
ı
ı
s
t
m
l
e
ı
k
k
ı
e
l
s
t
m
e
e
k
M
e
l
Mem lmek istiyoorr
y
ü
i
g
t
,
s
i
a
ğ
k
a gülme
aga,
AYHAN HÜLAGÜ
Eğlenceli, samimi iki komedyen Ahmet Kural
ile Murat Cemcir. Çalgı Çengi ile beyazperdeye
sessizce adım attılar, İşler Güçler dizisiyle adlarını ezberlettiler. İlk filmin devamını beklerken
Düğün Dernek ile çıkagelen ikiliyle sohbetteyiz.
Seyirci Çalgı Çengi’nin devamını beklerken araya düğün girdi. Nedir sebebi?
Murat Cemcir: Düğün Dernek bizim Selçuk’la
(Aydemir-Yönetmen) ilk bir araya geldiğimiz
proje. O dönem Kültür Bakanlığı’na başvurduğumuz, kendi imkânlarımızla çekmek istediğimiz
bir filmdi. Ciddi miktarda bütçe gerektiriyordu,
paramız olmadığı için vazgeçtik. Sonra Çalgı
Çengi’yi çektik. Ciddi bir etki yaratınca sanki
Çalgı Çengi hayatımızın işiymiş gibi oldu. Süreç
5 yıldır aklımızda bulunan filmi yapalıma getirdi,
BKM de destek verince ‘tamam’ dedik.
Neden Kütahya, Tokat değil de, Sivas’ı
mesken tuttunuz?
Ahmet Kural: Selçuk Sivaslı ondan. “Sivas’a
borcum var, onu ancak bir filmle ödeyebilirim”
dedi ve orası için bir film yaptı. Halaydan yola
çıkarak yazdığı bir hikâye. Gitmeden önce Sivas’ı bir turizm merkezi
olarak mı biliyordunuz?
A.K: Yok. (Gülüyor) Güzel bir mizah yapmış
filmde. “Biz gitmiyor, kalmıyoruz ki. Millet niye
kalsın?” Güzel espri.
M.C: Çok güzel yerler de var. Divriği, Şelale…
1200’lü yıllardan gelen bir şey var.
Daha önce gidip geliyor muydunuz?
A.K: Ben ilk defa gittim. Bir hafta öncesinden.
Murat, Tokatlı. O önceden gitmiş.
M.C: Sivas’a devlet parasız yatılı sınavı için
gitmiştim, kazanamadım. Fen lisesi sınavına
gittim, kazanamadım. Üniversite sınavına gittim, yine kazanamadım. Geçen gün orada gala
yaptık. O zaman yüzüm güldü.
Sivas’ın mizahını, kültürünü bir haftada
filmin içine almak kolay olmasa gerek...
A.K: Bütün işlerimizde birkaç ay öncesinden
kapanma durumumuz oluyor. Murat zaten
oranın şivesine hâkim. Sete çıkmadan ne yapacağımızı biliyorduk. Murat’ın babası filmde de
babasını oynadı. Doğallığı yakalamamız için bize
çok yardımcı oldu.
Yönetmenin memleketinde olunca
böreklerin, dolmaların gelip gittiği bir set
mi oluyor?
A.K: Allah eksik etmesin, setlerimizde
kendimizi yemekten geri koymuyoruz. Yemek
hadisesini çok seviyoruz. Çalışırken Selçuk’un
kafası gittiği için hiçbirimizle ilgilenmiyor.
M.C: Setimin olmadığı bir gün otelden dışarıyı izliyorum. Bunlar bir şeyler konuşuyorlar. Bir
tane tüp kamyonu var. Ahmet gelip duracak,
içeri girecek. O kadar. Sonra Selçuk’un kendini
gülerek yere attığını gördüm. Koşarak aşağı in-
dim, ‘Ne oluyor?’ dedim. Şimdi Ahmet arabadan
atlayıp arabayı durduracak, dedi. Yaa yürü bir
git, dedim.
A.K: Sabah 07.30’da kalkmışım, makyajımı
yapmışım. Bana şunu diyor: Arabadan in, giderken durdur! Tövbe tövbe, bunu nasıl yapayım
hocam? Bir iki dakika bekledim. Onu bana
söylüyorsa kesin yapacağımı biliyordur, ben
de nasıl yapacağımı düşünüyorumdur. Arabayı
boşa aldım, inip durdurdum.
Birbirinize yaslanarak oynadığınız halay
sahnesi bir hayli dikkat çekti. Hüzünlü bir
hikâyesi varmış...
A.K: 41-42 farklı halayı var Sivas’ın. Tamamı
kas gücüne bağlı. Biri ötekine benzemiyor.
Bizim kültürümüzde halayların genelde dramatik bir altyapısı olur, zamanla eğlenceli hale
getiririz. Halayın hikâyesi şöyle: Kurtuluş Savaşı
döneminde öndeki Mehmetçik yorgun düşüyor,
arkasındakiler düşmesin diye onu dik tutmaya
çalışıyorlar. Öyle anlattılar, yalan olmasın.
41-42 halayın kaçına hâkimsiniz?
A.K: Hiçbirine. (Gülüyor) O gördüğünüz
halayın bir kısmı sadece. Görsel olarak iyi olsun
diye yapmak istedim. Bizim yapamayacağımız
şey yok aslında. İki gün göstersinler, yaparız.
Ama zor tabii.
Film, soluksuz bir komedi vaat ediyor
ama finale nefesi yetmiyor eleştirileri var.
Ne dersiniz?
M.C: 7 defa seyirciyle beraber filmi izledik.
İzmir, Köln, Sivas, Ankara… Seyircinin bir kısmı
ilk yarıda çok gülüyor, ikinci yarı heyecanlı diyor.
Çok daha fazla espri bombardımanına tutabilirdik ama yapmadık. DVD’de artık.
A.K: Seyirci gülerken diğer espriyi kaçırıyor,
onun için ikinci kez gittiği oluyor. Aaa bu da
komikmiş, diyor.
M.C: Komedi filmleri bizde genellikle hikâyeden yoksun, tiplerle yol alıyor. Seyirci Çalgı
Çengi’de şaşırdı. Film ağır ilerliyor, karanlık bir
atmosferi var. Normalde hiç kimsenin izlemeyeceği türden bir filmken nereden baksanız 5,5-6
milyon takipçisi var internette. O filmden sonra
motivasyonumuz kendimiz gülelim, her defasında başka bir üslupla yapalım, aileye ulaşalım
oldu. Sizi sadece belirli bir kitle izliyor eleştirisi
geliyordu. Bunun böyle olmadığı anlaşıldı.
Memleket sıkılmış aga, insanlar gülmek istiyor. A.K: Ertem Eğilmez filmleri gibi Adile Naşit,
Münir Özkul’umuz var, başrolümüz yok.
Ankara ağzını çok iyi konuşuyorsunuz.
Bu, sete sızmadı mı?
A.K: Ben Ankaralıyım. Murat Tokatlı. İkisi de
İç Anadolu’dan. Onun babası şoför, benimki
memur. Yıllarca her yeri gezdik. O ağız böyle
büyüyen çocukların içine yerleşir. Genetik kodlarımızda var. Onu da yaptık, basit oldu.
Birkaç yerde gereksiz argoya başvurmuşsunuz...
ARALIK 2013
33
33 | Bahar
BAHAR
Ocak 2014
M.C: İnanın buna çok dikkat ediyoruz. Kendimizi seyircinin yerine koyarak sinema yapıyoruz
çünkü. Altını çizerek aile filmi diyoruz. Hayatın
içinde ne kadar varsa o kadar. Hatta kıstık. O
küfür değil, kültürel bir kot.
A.K: Sivas’ta yaşayan bir tüpçüyüm. Küfrederim. Daha doğrusu kabalık yaparım. Tabii ki dozu
aşmadan. Ağır oluyor ama insanlar güldüğü için
içinde eritebiliyor.
Bıyıksız çıkmaktansa saçsız çıkarım!
Saçları kazıtmış, göbek yapmışsınız.
A.K: Saçımı, bıyığımı da boyattım. Kilo almadım, biraz şişirerek oynadım. Murat 600’e yakın
kaynak yaptırdı, yüzünü, saçını beyaza boyattı.
Cilt sorunu yaşadık ama değdi.
M.C: Tırstık. Scarface (Yaralı yüz) olacaktım
bir ara. O 24 saat geçmedi. Ertesi gün çok
rahatladım.
Set sonrası nasıldı?
A.K: Normalde set bittikten sonra saçı kazıtmamam lazım. Bir hafta, 10 gün beklemem gerekiyor ki bir daha çekim yapmamız gerekebilir
diye. Stop dendi, usturayı vurdurdum. O halim
daha güzeldi. Hocadan da izin aldık Allah’tan.
Kazıtılmış kafayla insan içine çıkmaktan
utanmadınız mı?
A.K: Memnundum. Bıyıksız çıkmaktansa
saçsız çıkmayı tercih ederim.
Çalgı Çengi’de zorla komedi oynattılar
demişsiniz. Zorla?..
A.K: Murat geldi, “Selçuk’la Çalgı Çengi’yi
yapacağız, oynar mısın?” dedi. Sinemaya çıkacak,
sonrasında televizyona satılıp para kazanılacak
bir yapım. Tamam demeden mırın kırın ettim,
jön havalarında geziyordum çünkü. Komedi
yapabileceğime inanmıyordum. Bendeki
yeteneği ortaya çıkaracak adamın karşıma
çıkmasını istiyordum. Selçuk’la yolumuz kesişti.
Ne yapabileceğimi çok iyi biliyor. Birbirimizi çok
iyi tanıdığımız için başarılı şeyler ortaya çıkıyor.
Komedi oynayabileceğinizi setteki performansınızla mı gördünüz yoksa?
A.K: Ramazan Güzeldir diye bir iş vardı. Bir
bölümlüğüne gittim, Erdal Tosun, Sümer Tilmaç
dâhil herkesi dövdüm. Ramazan’da mahalleye
gelen, davulcuyu bile haraca bağlayan bir mafya
karakteri. Kuzuyu bile dövüyor. Sonrasında Çalgı
Çengi geldi. Biz Bir Bulut Olsam dizisinde karşılaştırıldık ve boşuna olmadı diye düşünüyoruz.
Bu insanların bir görevi var ona inanıyoruz. Allah
bozmasın diye dua ediyoruz. Birbirimizi kolay
kolay satacak adamlar değiliz.
Albüm tekliflerinin haddi hesabı yok
Farklı rollerle renkli oyuncular olduğumuzu gösterelim düşüncesi var mı?
M.C: İlk filmim ile ikincisinin açılışını kıyaslayan yabancı bir seyirci çok şaşırır. Bu adamlar ne
yaptı da böyle ilgi görüyor? Oysa arada bir dizi
yaptık. 13 bölüm süren Üsküdar’a Giderken var
bir de. 10 yıldır sektörde olan adamlar değiliz.
Yaptığımız işlerin resimlerini yan yana koyun,
hepsi çok farklı adamlar. Bu beni çok mutlu
ediyor.
Cemcir, Zeki Demirkubuz’un filminde
oynadı. Kıskançlık oldu mu?
A.K: Oldu. Çatladım. Demirkubuz’un
filminde oynamak bana ve birçok insana göre
başka bir şey.
Sivas’taki galada nasıl karşıladılar sizi?
A.K: Davul, zurnalarla. Üniversitede halaylar
çektik. Sinemanın önü tıklım tıklımdı. Yarı Sivaslı
olduk, içimize yerleşti. M.C: Bekliyordum da bu
kadarını değil. İzdiham kelimesinin karşılığını
gördüm.
Selçuk Aydemir’in heykelini dikerler
artık...
A.K: Biraz fazla alçı kullanmaları lazım.
M.C: Onu artık butafordan falan yaparlar.
(Gülüşmeler)
Siz kimlere gülüyorsunuz?
A.K: Şafak Sezer’in komedisini beğeniyorum.
Yıllardır hayranım ona. Şener Şen’i tek geçiyorum. Yurtdışından değişik mizah kafalarını takip
ediyorum.
M.C: Ben Ahmet Kural’a gülüyorum. Bir de
Emre Gündüz diye bir arkadaşım var, ona.
A.K: Sanatçı olarak sordu. Ona bakarsan ben
de kendime çok gülüyorum.
Entarisi Dım Dım Yar, 7 milyondan fazla
tık aldı. Albüm teklifi geliyor mu?
M.C: Çalgı Çengi’den sonra gelen albüm
teklifinin haddi hesabı yok. Biz müzisyen değiliz.
Şarkı, türkü söylemek işimiz değil.
A.K: Hadsiz değiliz. Söylediğimiz şarkıların
albümü yapılabilir. Öyle bir şey olursa evet.
BAHAR
Aksesuarlar mücevhere özendi
34 | Bahar
Ocak
ARALIK
20132014
36
KEZBAN KARAGÖZ
Moda dünyası her sezon tezatlarla karşımıza çıkıyor.
Bu sezon bir taraftan maskulen görünümler sesini
yükseltirken, bir yandan da aristokrasinin görkemli
dünyasına özenen aksesuarlar dikkat çekiyor. Çantalar,
kemerler, ayakkabılar hatta saç bantları bile…
Son birkaç yıldır baskın olmayan ve yumuşak tonlar,
çok içimize sinmese de erkek kıyafetlerine gönderme
yapan sert görünümlerle karşı karşıyayız. Kariyer peşindeki şehirli kadına, erkek dünyasının güçlü taraflarını
modayla aşılamaya çalışan bir anlayışın yorumu hepsi.
Kadınlığın naif, kırılgan taraflarını sümenaltı edip ‘cool’
olmanın ilk kuralı olarak dikte edilmesi ve kıyafetlerin de
buna göre dönüşmesi... Diğer taraftan ise tam aksi olarak
geçmişin nostaljik albümlerinden fırlamış bambaşka
görünümler. Özellikle aristokrasinin hâkim olduğu sanat
duygusunun baskın olduğu yıllara gönderme yapan
silüetler... Bu kadar şaşaa sokağa ne kadar uyar diye
düşünürken hızlı modanın da desteğiyle podyumlardan
aşina olduğumuz gösterişli allı pullu ayakkabıları, çantaları sokaklarda görmeye başladık.
Taçları artık prensesler takmıyor. Onlar bile davetlerde takılır oldu, artık herkes kraliçe olmak istiyor. Süslü
saç bantları eşofmanlarla bile kullanılır oldu.
Spor kasketler de yaza taşlı, pullu çıkıyor. Mücevherleri çantalara uyarlayarak adını duyuran shourouk,
yaz döneminde bunu kasketlerle devam ettirecek.
Şimdiden istek listeleri almaya başladılar. Pop müziğin
gösterişe bayılan kadın sanatçıları bunları takıyor. Yazın
çarşıda, pazarda olacağını tahmin etmek zor değil.
Kemerler bu kış da kendini belli etme yarışında öne
çıkıyor. Geçtiğimiz yıl mantoları süsleyen altın sarısı metal kemerlerin yerini yine altın sarısı ama deri kemerler
alıyor. Sadece manto değil kazak, etek, elbiselerde de
kemerler kullanılıyor. Peki, neden kemer bu kadar önde?
Özellikle lüks markalar aksesuarları farklı gelir grubundan insanların da alabilmesi için daha geniş tutuyor.
Kemerler de markaların ilk elçisi görevini görüyor. Taşlı
modeller ön planda ancak tokalı modeller de fazlasıyla
kullanılıyor.
Ayakkabılar oldukça abartılı. Davet için olanlarda
sırıtmasa da günlük ayakkabılarda inci boncuk hoş durmuyor. Bu hanım hanımcık ayakkabıların tamamladığı
kıyafetler ise aksine gayet maskulen.
Çantalarda da durum farklı değil. Bol nakışlı, taşlı işlemeler... Ancak asıl farkı mücevher markaları oluşturuyor.
Türkiye’de Janna pırlanta, çanta tokalarını pırlantayla
tasarlayıp mağazasında sunuyor örneğin. Bu durumda
pırlanta mağazasında vitrinlere çantalar da çıkıyor. Sıra
dışı örneklerden biri de Bulgari. Marka safir, yakut
gibi taşları özel deri çantaların tokasında kullanarak mücevhere yeni bir boyut kazandırdı.
Mawi gibi yüksek modanın son gözdesi
mücevher markaları da kadınların çanta
ve mücevhere olan zaafını dönüştürmeyi başaranlardan.
Ne yiyorsan onu giyersin!
Teknoloji ve modanın ne kadar
iç içe olduğunu daha iyi anlıyoruz.
1984’te Japonya’da kurulan hızlı
giyim markası Uniqlo bir yemek
uygulaması tasarlamış. Marka
iPhone ve iPad’ler için tasarladığı
uygulamayla kıyafet, yemek ve
müziğinizi eşleştiriyor. Uniqlo
Recipe adını verdikleri sitede
altı Amerikalı ünlü şef markanın
ürün kataloğundan ilham alarak
yemekler hazırlamış. 24 yemek
tarifinin bulunduğu uygulama oldukça ilgi topluyor. Şefler katalogda
kendileri için ilham kaynağı olan
Uniqlo kıyafetlerle poz vermeyi de
ihmal etmemiş. Yapılan kombinasyonlarla yemeklerin uyumu oldukça orijinal
duruyor. Şeflerin üzerinde gördüklerinizi
satın alabiliyorsunuz. Markanın moda değil,
bir yaşam biçiminin altını çizmesi ve bunu yansıtma tarzı oldukça sıra dışı.
35 | Bahar
Ocak 2014
GÜVENLİ BİR ORTAMDA ÖĞRENCİ OL
Lisemizde sunulan imkanlar:
•2.yabancıdilolarakTürkçe
•Öğrencigezileri
•Okuldadersveödevyardımları
•Kişiyeözelyönlendirme
•Deneyimliöğretmenler
•Sosyalaktiviteler
Bilgilendirme akşamı
Salı 21 Ocak 2014
Saat 19 - 21
Okul saatleri içerisinde şu telefon numarasından 39183919
randevu alabilir ve okulumuzu ziyaret edebilirsiniz.
Københavns Private Gymnasium
Rønnegade 5 - 2100 København
Telefon 39 18 39 19 - [email protected] - www.kpgym.dk
36 | Bahar
Ocak 2014
Otobiyografik film yapılsa
oynarım ama nerede...
Otobiyografik filmler yapmanın bu noktada
AHMET BALCI ihmal edilmiş bir alan olduğunu vurgulayan
Babıali Sohbetleri kapsamında sevenleri ile
bir araya gelen usta oyuncu Ediz Hun, otobiyografik film yapılmamasından yakındı. Bu
alanın ne yazık ki ihmal edildiğine işaret eden
usta oyuncu, böyle bir proje hayata geçirildiği
takdirde yer almak istediğini söyledi.
Yeşilçam’ın unutulmaz aktörü Ediz Hun,
Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları
Derneği’nin (ESKADER) Babıali Sohbetleri
kapsamında sevenleri ile buluştu. Benzer
hikâyelerin temcit pilavı gibi seyircinin önüne
sürüldüğünü belirten Hun, Türk sinemasının ve
dizilerin senaryo konusunda sıkıştığını söyledi.
Hun, Ben Kingsley’in Gandhi filmindeki performansını hatırlattı ve “Ben de bir otobiyografik
film olursa oynamak isterim.” dedi.
ESKADER Başkanı Mehmet Nuri Yardım’ın
“Türk sineması Türk edebiyatını keşfedemedi.”
tespitine kesinlikle katıldığını vurgulayan Hun,
“Namık Kemal ve Halide Edip gibi şahsiyetlerin
hayatları film yapılsa tüm dünyanın izleyeceği
yapımlar ortaya çıkabilir.” diye konuştu.
Türk sinemasının oyunculuk, yönetmenlik
gibi alanlarda yeterince kaliteli isimlere
sahip olduğunun altını çizen Hun, “Senaryo
konusunu bir türlü aşamadık. İran sineması bu
konuda bizden daha iyi.” ifadelerini kullandı.
Benzer hikâyelerin işlenmesine değinen Hun,
şöyle devam etti: “Hep genç yaştakiler mi ele
alınmalı? Belli bir yaşın üzerindeki insanlar da
yaşıyor. Onlar da âşık olabilir, duygu sahibidir.
Onların da hisleri filmlerde konu edilmeye
değer.”
Okumanın yaşı yok
Türk sinemasında 1973-74 yıllarında
onurunu düşünerek film sektöründen çekildiğini anlatan Hun, o yıllarda otuz beş yaşında
olmasına rağmen tekrar üniversiteye girişini
“Okumanın yaşı yok.” diye tarif eti. Yirmili
yaşlarında Duisburg’da diş hekimliği okurken,
bir yaz tatilinde Ses Mecmuası’nın seçmelerine katılarak terk ettiği eğitim hayatına
sinema filmleriyle geçen on yılın ardından
tekrar başladığını anlattı. Çeşitli üniversitelere
başvuru yaptıktan sonra Oslo Üniversitesi’nden
kabul alan Hun, dil kursunu birincilikle, biyoloji
bölümünü ise ikincilikle bitirir. Bu tarihlerde
Amerika’daki üniversitelerden bilimsel çalışmalarına devam etmek için davetler alırken
babasının, “Bu gurbet yeter, biraz yanımda dur.”
demesi üzerine Türkiye’ye döner. O yıllara dair
bir pişmanlık duymadığını belirten Hun, “İyi
ki de gelmişim. Çünkü geldikten iki yıl sonra
babamı kaybettik.” sözlerine yer verdi.
37 | Bahar
Ocak 2014
38 | Bahar
Ocak 2014
Devler Ligi’nde ‘dev ilginçlikler’
Şampiyonlar Ligi’nin ilk şampiyonu Marsilya sıfır çekti. İki gün süren maçta Juventus’u 1-0 yenen G.Saray, eksi 6 averajla
ikinci tura çıktı. Borussia Dortmund, Arsenal ve Napoli 12 puan topladı, yoluna devam edenleri üçlü averaj belirledi.
BAHAR KOPENHAG
Kulüpler düzeyinde UEFA’nın en prestijli
organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi’nde
grup maçları tamamlandı. Galatasaray, kar
yağışından dolayı 31. dakikada tehir edilen
ve ertesi gün tamamlanan maçta Juventus’u
yenerek adını son 16 takım arasına yazdırdı.
20 yıl önce start alan Şampiyonlar Ligi’ni ilk
kazanan takım olan Marsilya sıfır çekerek
maziyi arattı. Bir başka ilk, F Grubu’nda yaşandı.
Borussia Dortmund, Arsenal ve Napoli 12 puan
toplarken, gruptan çıkan takımları üçlü averaj
belirledi, üzülen Napoli oldu.
Geçen yıl iki Alman takımının final oynadığı
Şampiyonlar Ligi’nin grup maçlarında genelde
favori takımlar yoluna devam etti. A Grubu’nda
Manchester United’ın lider olması kadar
Bayer Leverkusen’in ikinci olması da normal
karşılandı. Lucescu’nun Shakhtar Donetsk’i 3.
olurken, sürpriz olan İspanyol Real Sociedad’ın
sadece 1 puan alması oldu. Galatasaray’ın
da bulunduğu B Grubu’nda temsilcimizin
İtalya şampiyonu Juventus’u geride bırakması
beklenen bir gelişme değildi. Benzer bir durum
C Grubu’nda da vardı. Zlatan İbrahimoviç ve
Cavani gibi yıldızlarla Paris Sanit Germain
grubun mutlak fovarisiydi. Asıl sürpriz, geçen
yıl UEFA Avrupa Ligi’nde final oynayan Benfica’nın Yunanistan temsilcisi Olympiacos’a ikili
averajla geçilip gruptan çıkamamasıydı. Her iki
takım da 10 puan topladı.
Bayern Münih geçen yıl lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak zor tekrarlanacak bir
başarıya imza atmıştı. Bu yıl da kaldığı yerden
devam eden Alman ekibi, D Grubu’nda favori
gösteriliyordu. Deplasmanda Manchester
City’yi yenerek gücünü gösteren Bayern
Münih, son maçında İngiliz ekibine 2-0 öne
geçtiği maçta 3-2 yenilerek şaşırttı. Bayern
Münih ve Manchester City 15’şer puanla grubu
tamamlarken; sadece 3 puan toplayan Victoria
Plzen ile CSKA Moskova arasında UEFA Avrupa
Ligi’ne gidecek ekibi ikili averaj belirledi. Gülen
Plzen oldu. E Grubu’nda Murat Yakın’ın takımı
Basel, şaka bir sonuca imza attı. Grubun kesin
favorisi Jose Mourinho’nun Chelsea’sini iki
maçta da yenen Basel, aynı başarıyı Schalke 04
ve Steaua Bükreş karşısında tekrarlayamadı.
Basel, topladığı 8 puanla grubu 3. sırada
tamamlarken Chelsea ve Schalke gruptan
çıkan takımlar oldu.
Şampiyonlar Ligi tarihine geçen sonuç F
Grubu’nda alındı. Arsenal, Napoli, Borussia
Dortmund ve Marsilya’nın yer aldığı grup
için ‘Ölüm Grubu’ denilmişti. Adına yakışır bir
sonuç çıktı. Arsenal kendi sahasında yenildiği
Dortmund’u deplasmanda mağlup etti.
Marsilya’nın tüm maçlarını kaybederek hayal
kırıklığı yaşattığı grupta Dortmund, Arsenal
ve Napoli 12 puan topladı. İtalyan ekibi Napoli
son maçında Arsenal’i 2-0 yenmesine karşılık
üçlü averajda 1 gol farkıyla 3. olup gruptan
çıkamadı. Napoli’nin Arjantinli yıldızı Gonzale
Hugain maç sonunda gözyaşlarını tutamayarak
“Bu haksızlık. 12 puan topladık ama yolumuza
devam edemiyoruz.” dedi. Geçen yılın finalisti
Borussia Dortmund’a turu getiren gol 87.
dakikada geldi. Bir başka dramı ise Şampiyonlar Ligi’ni ilk kazanan takım olan Marsilya,
sıfır puan çekerek yaşadı.
Arda’lı Atletico Madrid, bu yıl hedef
olarak Şampiyonlar Ligi’nde finali belirleyen
takımlardan. Bunun boş bir hayal olmadığını G
Grubu’nda en yakın rakibine 9 puan fark atarak
gösterdi. Zenit’in 6 puanla ikinci olduğu grupta
Porto ve Avusturya Wien 5’er puan topladı. H
Grubu’nda Barcelona, Milan ve Ajax’a göre
‘daha fazla’ favoriydi. Ancak bu favoriliğin karşılığının 13 puan olmaması gerektiği konusunda
otoriteler hemfikir. Katalan ekibinin lider
olduğu grupta 9 puanla Milan ikinci, 8 puanla
Ajax üçüncü oldu.
Devler Ligi’nde bir başka yarış Ronaldo ile
Messi arasında yaşanıyor. Son 5 yıldır Messi’nin
gölgesinde kalan Ronaldo, Devler Ligi’nde
Arjantinli’nin yokluğundan faydalanıp grup
maçlarında 9 gol atarak zirveye çıktı. İbrahimoviç 8 gol atarken, uzun süredir sakat olan
Messi 6 golde kaldı. Real Madrid, 20 golle en
çok gol atan takım olurken; bunun 10’unu
temsilcimiz Galatasaray’ın ağlarına gönderdi.
Kalelerinde 17 gol gören Anderlecht, Viktoria
Plzen ve CSKA Moskova kolay lokma oldu.
Celtic ise 3 golle en az gol atan takımdı. 8 gol
atıp 14 gol yiyen Galatasaray da eksi 6 averajla
ikinci tura çıkarak ilginç bir istatistiğe imza attı.
39 | Bahar
Ocak 2014
Başarının adı, futbolun
tadı Fenerbahçe
Fizik yeterliliği, oyun bütünlüğü, taktik disipline uyumu, hırsı, istediği, iştahıyla farklı bir Fenerbahçe izledik ligin ilk
yarısında. En fazla atan, en fazla kazanan, en fazla keyif veren ve en iyi oynayan o oldu. Orta alandaki verimsizliği aşarsa,
zor deplasmanların olduğu ikinci yarıda da çıkışını sürdürür ve hedefine yürür Fenerbahçe.
Beklenenden çok kısa sürede Fenerbah-
ikinci yarılarda görüyor. Bu takımın 18 golle
oyuncular tereddüt yaşadı. Nitekim o sıralar
bazı dalgalanmalar da oldu. Yanal’ın akılcı,
çözüm odaklı, ikna edici, inandırıcı yaklaşımlarıyla bunlar da çabucak aşıldı. Kazandıkça inanç
pekişti, güven arttı, uyum sağlandı. Ve Ersun
Yanal, Fenerbahçe Teknik Direktörü olmanın
ötesine taşındı. Fenerbahçe’yi Ersun Yanal
takımı yaptı.
O takımın neler başardığını uzun uzadıya
anlatmanın bu aşamada fazlaca gereği yok.
Çünkü yaptıkları ortada. Ligin en fazla kazananı,
en fazla atanı, en fazla puan toplayanı ve en iyi
oynayanı Fenerbahçe. Zevk veriyor, heyecan
veriyor, hedefine koşar adım ve açık ara önde
gidiyor.
Bu sezon Fenerbahçe’yi farklı kılan değerler
yalnızca uyumu, direnci, özgüveni değil tabii
ki. Hırsı ve iştahıyla da farklı duruyor Fenerbahçe. Ama asıl farklılığını fizik kalitesinin
yüksekliği, takım savunmasındaki yeterliliği,
oyun bütünlüğü ve taktik disipline uyumunda
gösteriyor.
Sözü buraya getirmişken, bir örneklemeyi
yapmam da gerekiyor. Fenerbahçe, fizik
yeterliliği, oyun bütünlüğü ve taktik disipline
uyumdaki farklılığın faydalarını özellikle de
yarı performanslarını yaşaması, hele de en
fazla golü (12) 76. dakikadan sonra bulması, o
farklılığın taşındığı boyutu anlatıyor.
Yani artan temposu, arayışı, iştahıyla
Fenerbahçe, önce tükettiği rakiplerine indirici
darbeleri ikinci yarılarda vuruyor.
Tabii ki Fenerbahçe mükemmel değil.
Hâlâ gideremediği sorunları var. Mesela orta
alandaki yetersizlik! En kalabalık oyuncu
grubunun bulunduğu bu bölgede, hissedilir
bir sancı yaşanıyor. Dikkat ederseniz Ersun
Yanal da ağırlıklı olarak hep bu bölgede farklı
oyunculara görev veriyor ve oyuna müdahalelerini de genelde bu bölgede yapıyor.
Baroni’nin gecikmeli katılımıyla biraz olsun
rahatlama yaşanmasına karşın, orta alanın
hücum organizasyonundaki yetersizliği hep
tartışma konusu. Bugünün futbolunda skora
etkide önemli rol üstlenen orta sahaların,
Fenerbahçe performansındaki gol sayısı çok
düşük. Savunmacıların 5, hücumcuların 31 gol
attıkları bir takımda, hepi topu 7 gol atabilmek,
Fenerbahçe açısından üzerinde dikkatle
durulması ve çözüm üretilmesi gereken bir
sorun.
Ligin ikinci yarısı, hiç kuşku yok Fener-
ZEKİ ÇOL çe’yi toparladı. İlk günler camia tedirginlik, geçtiği ilk yarıların ardından 33 gol attığı ikinci
Futbolda başarı için güçlü, kaliteli,
deneyimli ve geniş bir kadronun olması
yetmiyor.
O kadronun uyumu, direnci, iştahı, özverisi
ve inanmışlığı da gerekiyor.
Fenerbahçe, 3 Temmuz süreciyle birlikte
çok ciddi badireler yaşadı. Bu ligde, hiçbir
takımın kolay kolay baş edemeyeceği sorunlarla karşılaştı. Ama her defasında farklı bir
tepki verip ayakta kalmayı ve yarışmayı başardı.
Mesela bu sezon başlangıcında Avrupa
kupalarından, üstelik de Şampiyonlar Ligi ön
elemelerinde iki tur geçmesinin ardından
men cezası aldı. Yalnızca bu sezon değil,
önümüzdeki sezon hedefinden de uzaklaştı.
Bu kuşkusuz önemli bir travmaydı. Ancak bu
travma, tıpkı geçen sezon da yaşandığı gibi,
takımın dengesini bozmak yerine, kenetlenmeyi ve hedefe odaklanmayı sağladı.
Zaten o kenetlenme, bu sezona yansıyan
kenetlenmenin en önemli kilometre taşıydı.
Lakin ortada hâlâ bir handikap daha vardı.
Yeni bir teknik adam... Yeni bir anlayış... Yeni bir
sistem ve oyun yorumu. Bir dolu soru işareti, o
dönem kafalarda dolaşmaktaydı.
Ersun Yanal, işte o noktada devreye girdi.
bahçe için daha zor geçecek. İlk yarının aksine,
bu defa deplasmanda daha dirençli, daha
güçlü takımlarla karşılaşılacak. Eskişehirspor,
Sivasspor, Trabzonspor, Galatasaray, Beşiktaş
gibi rakipler karşısındaki performansı, bir
anlamda zirvedeki konumunu da etkileyecek.
Bu nedenle Yanal’ın ilk yarıda şeklen
var olan kadro derinliğini artırması ve daha
rekabetçi bir yapı oluşturması şart.
İlk yarıdaki Fenerbahçe, Volkan, Gökhan,
Egemen, Bruno Alves, Caner, Mehmet Topal,
Alper, Baroni, Kuyt, Webo, Emenike, Sow
ağırlıklı ve 12 oyuncudan oluşan bir kadroyu
kullandı. Mehmet Topuz, Selçuk ve Bekir ile
zaman zaman bu kadroyu destekledi. Sakat
olan Emre’den verim alamadı. Meireles gerekli
katkıyı yapamadı. Özellikle de bu iki ismin
devreye girmesi, orta alan rotasyonu ve takım
performansı adına çok önemli.
Peki küçümsenmeyecek bu puan farkı,
Fenerbahçe’ye şampiyonluk getirir mi?
Sorunun cevabını erken bir öngörüyle 14
Kasım’da vermiş ve “Fenerbahçe’nin artık tek
rakibi var, o da kendisi” demiştim. Zor bir ikinci
yarı beklese de aynı görüşteyim. Lig şampiyonu
olmak için, bu sezon asgari 75 puan gerekir. Ve
bu puanın üzerine şu anki göstergelere göre
Fenerbahçe çıkar.
40 | Bahar
Ocak 2014
Download

16 ocak 2014