I90
“SORULARLA AB POLİTİKALARI VE TÜRKİYE”
MART 2014
19 6 5
SERİSİNİN ÜÇ KİTABI YAYIMLANDI
İKV YÖNETİM KURULU,
ALİ BABACAN İLE BİRARAYA GELDİ
19 6 5
İktisadi Kalkınma Vakfı Yayınları
Yayın No: 264
I90
“SORULARLA AB POLİTİKALARI VE TÜRKİYE”
MART 2014
19 6 5
SERİSİNİN ÜÇ KİTABI YAYIMLANDI
İKV YÖNETİM KURULU,
ALİ BABACAN İLE BİRARAYA GELDİ
19 6 5
İktisadi Kalkınma Vakfı Yayınları
Yayın No: 264
MART 2014
4
İKV’DEN
8
10
12
13
13
14
15
15
16
17
17
İKV YÖNETİM KURULU, BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN İLE BİRARAYA GELDİ
İKV YÖNETİM KURULU, İTO VE İSO YÖNETİM KURULU BAŞKANLARI İLE BİRARAYA GELDİ
İKV’NİN YENİ YÖNETİMİ, BASIN MENSUPLARI İLE BULUŞTU
MÜSİAD HEYETİNDEN İKV’YE HAYIRLI OLSUN ZİYARETİ
İKV’DEN YENİ YAYIN: AB VE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ HAKKINDA DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR
İKV BAŞKANI ÖMER CİHAD VARDAN, ENERJİ SEKTÖR TOPLANTISINDA KONUŞTU
İKV YÖNETİM KURULU TİM BAŞKANI BÜYÜKEKŞİ İLE BİRARAYA GELDİ
VİZE SORUNU, ANTALYA, ANKARA VE KAHRAMANMARAŞ’TA ELE ALINDI
İKV HEYETİ, AVRUPA KOMİSYONU TÜRKİYE DELEGASYONU BAŞKANI BÜYÜKELÇİ MANSERVİSİ İLE BİRARAYA GELDİ
İKV YÖNETİM KURULU BAŞKANI VARDAN, BRÜKSEL’DE TEMASLARDA BULUNDU
TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU, İKV’DE BİR ARAYA GELDİ
18
20
22
24
28
32
38
İKV FAALİYETLERİ
GÖRÜ ÖZEL: DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
ZEYNEP BODUR OKYAY, KADIN SANAYİCİLER GELİŞMİŞ TÜRKİYE’NİN SÜRÜKLEYİCİ İKONLARI OLMALI
IŞINSU KESTELLİ, REFAH DEVLETİ OLMAK İSTİYORSAK KADINIMIZI HAYATIN TAM İÇİNE ALMAK ZORUNDAYIZ
EMİNE BOZKURT, TÜRKİYEDE KADININ DURUMU
ZERRİN KOYUNSAĞAN, TÜRKİYE’DE ÇOCUK EVLİLİĞİ VE ÇOCUK GELİNLER
AÇILAN BA LIKLARDA SON GELİ MELER
TÜKETİCİ VE SAĞLIĞININ KORUNMASI
DOSYA
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLARI AŞMAK
TÜRKİYE KADIN HAKLARI KONUSUNDA AB’NİN NERESİNDE?
İNCELEME
44
48
54
58
66
70
72
73
74
75
76
77
78
78
79
80
81
82
82
84
92
96
98
TÜRKİYE’DE YEREL SİYASET VE KADIN: DURUM TESPİTİ
OTUZ MART İKİ BİN ON DÖRT
GÜNCEL
AVRUPA PARLAMENTOSU, 2013 TÜRKİYE İLERLEME RAPORU’NA DAİR KARARI’NI KABUL ETTİ
BÖLGENİN STRATEJİK NOKTAS: UKRAYNA
AB GENELİNDE KADINA YÖNELİK ŞİDDET ANKETİ YAYIMLANDI
AB VİZYONERLERİ
HANNAH ARENDT VE AVRUPA FELSEFESİ
GÜNDEMDEN
BERLİN YÜKSEK MAHKEME İDARESİ’NDEN VİZE KONUSUNDA ÖNEMLİ KARAR
CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL, DANİMARKA’YA RESMİ BİR ZİYARET GERÇEKLEŞTİRDİ
KIBRISLI TÜRK VE RUM MÜZAKERECİLER ANKARA VE ATİNA’YA ÇAPRAZ ZİYARETTE BULUNDU
DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ KABUL EDİLDİ
AB VE TUNUS, HAREKETLİLİK ORTAKLIĞI ANLAŞMASI İMZALADI
ADALET BAKANI BEKİR BOZDAĞ BRÜKSEL’İ ZİYARET ETTİ
TTIP MÜZAKERELERİNİN 4’ÜNCÜ TURU TAMAMLANDI
AB’DEN MOLDOVYA’YA VİZE MUAFİYETİ
AB, TWITTER YASAĞINI ELEŞTİRDİ
ESKİ DÖRT BAKANA İLİŞKİN FEZLEKELER TBMM’DE
AB LİDERLER ZİRVESİ BRÜKSEL’DE TOPLANDI
ESKİ DÖRT BAKANA İLİŞKİN FEZLEKELER TBMM’DE
AB AJANSLARI
AVRUPA TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ ENSTİTÜSÜ
AB VE ÜÇÜNCÜ ÜLKELER
ASYA KAPLANI: GÜNEY KORE
EKOLOJİ PENCERESİ
AB OKULLARDA SÜT VE MEYVE DAĞITIM PROGRAMLARINI BİRLEŞTİRİYOR: İYİ BESLEN-İYİ HİSSET
AB HUKUKU’NDAN
REKABET İHLALLERİNE KARŞI AVRUPA KOMİSYONU’NUN KARAR ALMA POLİTİKASI
BRÜKSEL’DEN BAKINCA
TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ MAKSADA HİZMET EDİYOR MU? BİZ NEREDE YANLIŞ YAPTIK?
I90
Mart ayı, Türkiye ve dünyada baş döndüren bir
trafiğe şahit oldu.
Türkiye’de herkes, ayın son gününü, 30 Mart tarihini bekliyordu.
Ve 30 Mart sabahı, 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimleri başladı. Aylar
boyu süren büyük yarışta siyasiler sustu; Türk halkı sandık başına gitti ve
önümüzdeki beş yıl süreyle görev yapacak yerel yöneticilerini belirledi.
30 Mart 2014 günü seçmenler, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Belediye
Başkanlığı, Belediye Meclis Üyeliği için kullandıkları oyları mavi zarfa; İl Genel
Meclisi Üyeliği için turuncu zarfa; Köy, Mahalle Muhtarlığı ve İhtiyar Heyeti
Üyeliği için kullanılan oyları da mor zarfa koydu.
Türkiye genelinde seçimlerde, il ve ilçelerde kurulan 194 bin 310 sandıkta,
52 milyon 695 bin 831 seçmenin oy kullanması bekleniyordu. Öyle de oldu;
resmi olmayan sonuçlara göre katılım yüzde 90’lar seviyesindeydi.
Hiç şüphesiz Türkiye’de 2014 yerel seçimleri, Türk demokrasi tarihinin en
çekişmeli seçimlerinden biri oldu. Türkiye’nin olağanüstü koşullarda girdiği
seçim sürecinde, sadece seçim öncesi değil, seçim sonrasında da çekişme
devam etti. Bu yazı hazırlanırken bile, birçok il, ilçe ve beldede oylar yeniden
sayılıyordu.
Resmi olmayan sonuçlara göre (itirazlardan önce) iktidardaki Adalet ve
Kalkınma Partisi, Türkiye genelinde oyların yüzde 45’e yakın bölümünü aldı.
Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin oyu yüzde 29’lar seviyesinde
kalırken; Milliyetçi Hareket Partisi yüzde 14, Barış ve Demokrasi Partisi ise yüzde
3,5 ile sıralamayı takip etti.
Büyükşehir belediyelerinden 18’i Adalet ve Kalkınma Partisi’nin; altısı
Cumhuriyet Halk Partisi’nin; üçü Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve ikisi Barış ve
Demokrasi Partisi’nin olurken, sadece bir ilde büyükşehir belediyesini, bağımsız
aday kazandı.
İl belediyelerinde de benzer bir tablo vardı. İl belediyelerinden 32’si Adalet
ve Kalkınma Partisi’nin; yedisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin; beşi Milliyetçi
Hareket Partisi’nin ve ikisi Barış ve Demokrasi Partisi’nin oldu.
Büyükşehir, il, ilçe ve belde belediye başkanlıklarına bakıldığında da
sıralama değişmedi. Toplamda Adalet ve Kalkınma Partili 741; Cumhuriyet Halk
Partili 190; Milliyetçi Hareket Partili 142; Barış ve Demokrasi Partili 87; Saadet
Partili 18; Demokrat Partili 8; Büyük Birlik Partili 6; Demokratik Sol Partili 4;
Türkiye Komünist Partili ve Özgürlük ve Dayanışma Partili birer aday, seçim
bölgelerinde ipi göğüslemeyi başardı.
2014 Yerel Seçimleri, Türkiye’de ilklerin de yaşandığı bir seçim oldu. Türkiye
Komünist Partisi yıllardan sonra bir ilçede belediye başkanlığı kazandı; üç
kadın aday Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Yine üç beldede de başörtülü
adaylar belediye başkanlığı koltuğuna otururken, Türkiye’nin 25 yaşındaki “En
Genç Belediye Başkanı” Diyarbakır Lice’den; ilk Süryani Belediye Başkanı ise
Mardin’den çıktı.
Tabii seçim tüm Türkiye’deydi; ama gözler büyükşehirlerde. Ankara ve
İstanbul’da Adalet ve Kalkınma Partili adaylar ipi göğüslerken, İzmir’de de
durum değişmedi, Cumhuriyet Halk Partili aday, sandıktan birinci çıktı.
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI DERGİSİ
MART 2014
SAYI: 190
İktisadi Kalkınma Vakfı adına Sahibi:
Ömer Cihad Vardan
Sorumlu Yayın Yönetmeni:
Doç. Dr. Çiğdem Nas
Dedik ya; Türkiye’de seçim sonrası dönem, öncesi dönem kadar tartışmalı
ve hareketliydi. Birçok il, ilçe ve beldede sonuçlara itiraz edildi. Oylar yeniden
sayıldı. Kimi yerlerde belediye başkanlığı el değiştirdi. Bu yazı yazılırken bile,
başta Ankara olmak üzere, bazı bölgelerde itirazların ve yeniden sayımların
yapıldığını hatırlatmakta fayda var.
Ve 30 Mart geride kaldı: Kafalarda yeni sorular, önümüzdeki dönemde
yaşanacak yeni polemikler ile... Tartışmaların temel nedeni hiç şüphesiz, seçime
yürüyen Türkiye’de, 30 Mart sabahına gelene kadar yaşanan gelişmelerdi.
Mart ayı boyunca Türkiye iç siyaseti baş döndüren bir trafiği sahipti.
Yolsuzluk ve rüşvet iddialarının ışığında Türkiye, Mart ayı boyunca tapeleri,
dinlemeleri, yargı sistemindeki değişiklikleri, HSYK’yı, ÖYM’leri, Ergenekon’u,
KCK’yı, toplumsal olayları, Berkin’i, Burakcan’ı, Ahmet Küçüktağ’ı, Ece Su’yu,
Süleyman Şah Türbesini, Suriye’yi, Nevruz’u, miting meydanlarında dillendirilen
iddiaları, sosyal medya yasaklarını, YouTube’u, Twitter’ı, fezlekeleri konuştu.
Her saat başı gündem değişti; dolayısıyla gündemi takip etmek bile zordu.
Bu ayki dergimizin İnceleme bölümünde, Türkiye’nin Mart ayını mercek altına
aldık. Olağanüstü şartlarda seçime giden Türkiye’de, Mart ayı boyunca neler
olduğunu sizler için yazdık.
Türkiye’de gündemi yerel seçimler belirlerken, dünyanın ve Avrupa’nın
gündemini Kırım belirledi. Mart ayının hemen başında Rusya, Yanukoviç’in
ülkeden ayrılmasının ardından kurulan Kiev’deki Batı yanlısı yönetime
başkaldıran özerk Kırım’a asker gönderme kararı aldı. Karara ilk tepki, bir
sonraki gün ABD’den geldi. ABD Başkanı Obama, Rus lider Putin ile 90 dakika
telefonda görüştü ama Kırım konusunda Putin’i kararından vazgeçiremedi.
Beyaz Saray kısa süre sonra, Obama’nın Putin’le görüşmesinin fotoğraflarını
servis etti. Kot pantolonu ve gri gömleğiyle oldukça rahat bir görüntü
sergileyen Obama’nın bu pozu ile, “Başkan sizinle böyle konuşuyor” fotoğraflarına bir
yenisi eklendi.
Beyaz Saray Obama’nın fotoğraflarını paylaşa dursun, belki de
dünya tarihinde hiçbir fotoğraf, 86’ncı Oscar Ödül Töreni’nin sunucusu
Ellen DeGeneres’in birçok Holywood yıldızıyla birlikte çektiği selfie kadar
paylaşılmadı. Fotoğraf 24 saatte, sosyal medyada iki milyondan fazla kullanıcı
tarafından paylaşıldı. Bir cep telefonu şirketinin reklam kampanyası olduğu kısa
sürede ortaya çıksa da, bu selfie, dünya tarihinde kırılması zor bir rekora imza
attı.
Kırım konusunda Rusya ve Batı dünyası arasındaki ipler ise hızla gerilmeye
devam ediyordu. Önce NATO, Rusya’yı askerlerini çekmesi konusunda uyardı;
Ukrayna’nın yanındayız mesajını verdi. Almanya Başbakanı Merkel, Putin’i aradı:
“Aldığımız önemler, gerekli” dedi. AB, Rusya’yı kınadı; G-7 de... Obama bir kez daha
Putin’i uyardı; bu sefer Başkan Obama daha sertti: “Müdahale cezasız kalmaz” dedi.
Batı dünyasından gelen tepkiler ve Putin’in borsada bir günde 72
milyar dolar kaybetmesi, Putin’e zoraki geri adım attırdı. “Askere gerek yok”
diyen Başkan Putin, askeri birlikleri Kırım’dan geri çekti, tansiyonu düşürdü.
Tansiyon düştü ama sorun çözülmedi. Karşılıklı restleşmeler günlerce devam
etti. Restleşmelerin gölgesinde Kırım, 16 Mart’ta referanduma gitti. 21’inci
Yazı İşleri Yönetmeni:
Melih Özsöz
Çisel İleri
Yeliz Şahin
İlge Kıvılcım
Yönetim Yeri:
Esentepe Mahallesi , Harman Sokak
TOBB Plaza, No:10 Kat: 7-8 , Levent
34394 İstanbul
Tel: 0212-270 93 00
Faks: 0212-270 30 22
E-posta: [email protected]
Brüksel Ofisi:
Avenue Franklin Roosevelt
148/A 1000 Buxelles
Tel: 00322-646 40 40
Faks: 00322-646 95 38
E-posta: [email protected]
Yayın Türü:
Yaygın süreli
Baskı Yeri ve Tarihi:
İstanbul, Nisan 2014
Yayına Hazırlık
Genel Yönetmen
Gürhan Demirbaş
Görsel Yönetmen
Yavuz Karakaş
Sayfa Tasarım
Şahin Bingöl
Pazarlama
Tel: 0212 440 27 65
[email protected]
Baskı
Dünya Yayıncılık A.Ş.
Globus Dünya Basınevi
100. Yıl Mah. 34204, Bağcılar – İSTANBUL
Tel: 0212 440 24 24
Dergideki yazılar, kaynak gösterilerek,
kısmen veya tamamen yayımlanabilir.
Dergiye www.ikv.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz.
yüzyıl dünyasında eşine az rastlanır bir şekilde,
Kırım Özerk Cumhuriyeti, Rusya’ya bağlanma
referandumu yaptı. Oylamaya katılım yüzde 85
düzeyindeydi ve katılımcıların yüzde 95,5’i “Ukrayna’ya değil, Rusya’ya bağlanmak istiyoruz”
dedi.
Rusya da bu güçlü isteği geri çevirmedi: Devlet Başkanı Putin, Ukrayna’dan
ayrılıp Rusya’ya bağlanmak isteyen Kırım’a ilişkin anlaşmayı hemen imzaladı;
“Kırım her zaman Rusya’nın ayrılmaz bir parçası. Tarihi adaletsizlik düzeltildi” diyerek Batı’ya
meydan okudu. Kiev Yönetimi ve ABD, anlaşmayı kınadı; Rusya’nın G-8’e
katılımı askıya alındı.
Görüldüğü üzere, Türkiye’de gündemi yerel seçimler belirlerken; dünya
gündemini de Kırım belirledi. Bu yoğun gündem içerisinde, yine Türkiye ve
Dünya bir 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nü daha geride bıraktı.
Bu yıl da, her sene olduğu gibi, günün anlam ve içeriğini “yansıtan”
sayısız etkinlik düzenlendi. Kadınların ne kadar önemli oldukları, hayatın
anlamı oldukları anlatılıp duruldu bu etkinliklerde; eşitlik talepleri yeniden,
yeniden dile getirildi. Ama yapılan hiçbir şey, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde
bile kadına şiddeti durduramadı: İstanbul Fatih’te “koruma talebine karşın”
eski erkek arkadaşı tarafından otobüs içerisinde tabancayla vurulan Özge
Gündoğan, 8 Mart günü yaşamını yitirdi.
İKV Dergisi’nin Mart sayısının içeriğini, bu yılda her yıl olduğu gibi, seçim
telaşında bu yıl biraz daha az anımsadığımız kadınlara ayırmak istedik. Bu
nedenle Görüş Özel bölümünü “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” başlığıyla yayımlıyor ve
çok değerli isimlerden, Türkiye ve kadına yönelik yazıları ve görüşleri sizlere
aktarıyoruz.
Görüş bölümünün ilk iki yazısı, İKV Yönetim Kurulu’nun çok değerli iki
kadın üyesine ait. İstanbul Sanayi Odası’nın ilk Meclis Başkanı ve İKV Yönetim
Kurulu Başkan Yardımcısı Sayın Zeynep Bodur Okyay ile kadın sanayici kavramını,
Kadın Sanayiciler Platfromu’nu ve kadınların ülke ekonomisine katkısının
artırılması konusundaki görüşlerini konuştuk. Sanayinin dokunduğu yerde
hayatın değiştiğini söyleyen Zeynep Bodur Okyay, “Hele bir de işin başında kadın
olursa, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal pek çok sorununun çözüleceğine inanıyorum” diyor.
İkinci yazımız, İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı ve İKV Yönetim
Kurulu Üyesi Sayın Işınsu Kestelli’ye ait. Türkiye’nin erkek egemen oda ve borsa
sistemi içerisinde, 1891 yılında kurulan İzmir Ticaret Borsası’nın 2009 yılından
bugüne başarılı bir şekilde Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdüren Sayın
Işınsu Kestelli ile Türkiye’de kadını, kadının sorunlarını ve AB sürecinin kadın
üzerine etkilerini konuştuk. “Eğer gerçekten refah devleti olmak istiyorsak, kadınımızı iş
dünyasına, siyasete, yönetim kademelerine, kısaca hayatın tam içine, hak ettiği ölçüde almak
zorundayız” diyor İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı, Borsa İstanbul
Yönetim Kurulu Üyesi ve İKV Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Kestelli.
Bu bölümün bir diğer konuğu da, Avrupa Parlamentosu Milletvekili ve
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’de Kadın Hakları Raportörü Sayın Emine Bozkurt
oldu. Mayıs ayında yapılacak olan AP seçimlerine katılmayacağını ifade eden
Sayın Bozkurt, Türkiye’de kadın-erkek eşitliği alanında gelinen noktayı, bir
Avrupalı milletvekili gözüyle anlattı. Sayın Bozkurt, bu anlamda, AP tarafından
7
büyük destekle kabul edilerek AP kararlarına dönüşen, 2004 yılından bu yana
hazırladığı Türkiye´de Kadın Hakları raporları ekseninde, bugün gelinen noktayı
bizler için değerlendirdi.
Ve bu bölümümüzün son yazsısı, önemi giderek artmaya başlayan bir
konu ile ilgili. Avrupa Komisyonu tarafından düzenli olarak yayımlanan
Türkiye İlerleme Raporları’nda bir konu var ki, son yıllarda Türkiye’de sıklıkla
tartışılmaya başlandı: Erken yaşta evlilikler. Başka bir deyişle “çocuk gelinler”.
Bu alanda yayımlanan istatistikler, korkutucu bir gerçeği ortaya çıkarmakta:
Rakamlara göre, Türkiye’de son 11 yılda yaklaşık yarım milyon çocuk (504
bin 957), 16-17 yaşında resmi olarak gelin oldu. İleriye dönük ciddi sıkıntılar
yaratabilecek bu konuyu, çocuk evliliği konusunda küresel, ulusal ve yerel
çapta başarılı çalışmalara imza atan Sabancı Vakfı’nın Genel Müdürü Sayın Zerrin
Koyunsağan’a sorduk.
Bilindiği üzere Türkiye’de kadın sorunu, siyasi, ekonomik ve sosyal boyutları
olan ciddi bir problem. Üzerinde çok tartışılan, çok düşünülen, ciddi reform
adımları atılan ancak sonucun bir türlü istenilen düzeylere çıkartılamadığı bir
konu. Şu basit gerçeği hatırlayalım: Türkiye’de her dört kadından sadece biri
iş gücü piyasası içerisinde kendisine yer bulabiliyor. Cumhuriyetin kurulduğu
ilk yıllardan itibaren Türkiye’de kadınların toplumsal ve siyasi hayattaki
konumunun güçlendirilmesine yönelik birçok adım atılmasına rağmen, bugün
Türkiye, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gerçeği ile karşı karşıya. Bu durum,
özellikle AB ortalamaları ile kıyaslandığında çok daha açık bir şekilde göze
çarpıyor. Bu çerçevede, İKV’den Dr. Zeynep Özkurt, Dosya bölümünde, Türkiye’nin
kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularında AB ile uyum düzeyini
mercek altına alıyor yazısında.
Yine İKV’den Derya Kap ise, İnceleme bölümünde okuyacağınız yazısında,
Türkiye’nin kronikleşen kadın sorununu gündemdeki yerel seçimle birleştiriyor.
Türk kadının yerel yönetimlerde seçilme hakkını elde ettiği 1930 yılından
bugüne geçen 84 yıllık süre zarfında, kadınların yerel yönetimlerde temsil
oranında belli seviyelerde ilerlemenin olmasını beklemek yanlış olmazdı. Ancak
bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, bu beklentinin gerçekleşmediğini, hatta
beklentinin çok uzağında olduğumuzu gösteriyor bizlere. Türkiye’de yerel
siyasette kadınların yüzde 2’lik temsil oranı, ulusal parlamentodaki yüzde
14,2’lik temsil oranından bile daha düşük seviyede. Toplam nüfusun yüzde
50’sini oluşturan kadınların, yerel yönetimlerde sadece yüzde 2 oranında temsil
edilmesini, “düşük temsilden” ziyade, kadınların “yerel siyasette yokluğu ya da
görünmezliği” olarak algılamak da, bu çerçevede yanlış olmaz.
Dergimizin İKV Faaliyetleri bölümünde ise Vakfımız Yönetim Kurulu Başkanı
önderliğinde Yönetim Kurulumuz ve uzman kadromuz tarafından Mart ayı
boyunca gerçekleştirilen faaliyetlerimizi bulabilirsiniz. İKV Genel Sekreteri Doç.
Dr. Çiğdem Nas, bu ayki Avrupa Vizyonerleri bölümünde, bu aya özel olarak, Avrupa
felsefesinin en etkili “kadın” düşünürlerinden Hannah Arendt’i sizler için kaleme
aldı. Yine bu ayki AB Ajansları bölümünde de İKV Proje Müdürü Çisel İleri, AB için
temel haklardan biri olarak kabul edilen kadın-erkek eşitliği konusunda çalışan
ve bu alanda politikalar üreten Avrupa Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Enstitüsü’nü
mercek altına alıyor.
Şimdiden keyifli okumalar dileriz.
8
İKV FAALİYETLERİ
İKV YÖNETİM KURULU,
BA BAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN İLE
BİRARAYA GELDİ
İKV Yönetim Kurulu, 13 Mart 2014 tarihinde Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet
Bakanı Ali Babacan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, yeni İKV Yönetim
Kurulu’nu göreve seçilmelerinden ötürü tebrik etti ve yeni çalışma döneminde başarılar diledi.
G
örüşmede, İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan, Yönetim Kurulu Üyelerini tanıştırdı
ve Vakfın 1965 yılında İTO ve İSO öncülüğünde
kurulduğunu; İKV’nin, TOBB başta olmak üzere TÜSİAD,
TİM, TZOB, İHKİB, Türkiye Bankalar Birliği, İstanbul Ticaret
Borsası gibi birçok mütevelli ve destekçi kurumun destekleri ile çalışmalarını sürdürdüğünü anlattı. Türk iş dünyasını temsil eden bir kuruluş olarak, İKV’nin, iş dünyasının
AB’deki sesi ve AB konularındaki temsilcisi olduğunu belirten Vardan, Vakfın 2015 yılında 50’nci kuruluş yıl dönümünü kutlayacağını vurguladı.
19 65
İKV Yönetim Kurulu Başkanı, görüşmede, Yönetim Kurulu
Üyeleri arasında yeni dönemdeki faaliyetler için belirlenen
dört ana öncelik doğrultusunda oluşturulan “Türkiye-AB Müzakere Süreci İzleme Grubu”, “Türkiye-AB Vize Serbestisi Süreci
İzleme Grubu”, “STA ve TTIP İzleme Grubu” ile “İKV 50’nci Yıl
Organizasyon Komitesi” hakkında da Başbakan Yardımcısı ve
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’a bilgi verdi.
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, 2013’ün son aylarından başlayarak, içinde bulunduğumuz yılın AB sürecinde
hızlı gelişmelerle başladığını, Başbakan Erdoğan tarafından
bu yılın AB sürecinde yeni bir milat olarak nitelendirildiğini
9
ve İKV’nin de bu yeni dönemde sürece katkı sağlamak üzere
çalışmalarına yön verdiğini belirtirken; Türkiye’nin AB müzakerelerinde 3,5 yıllık bir aradan sonra 22’nci başlığın açılması,
Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanması, Başbakan Erdoğan’ın
Brüksel ve Almanya ziyaretleri, Fransa Cumhurbaşkanı
Hollande’ın 22 yıllık bir aradan sonra Türkiye’ye resmi ziyarette bulunan ilk Fransız Cumhurbaşkanı olması, Kıbrıs’ta müzakerelerin yeniden başlaması gibi gelişmelere de değinen İKV
Yönetim Kurulu Başkanı, AB’nin bir model ve referans noktası
olarak, Türkiye için önemini koruduğunu ve Türkiye’nin siyasi
ve ekonomik reformlar için AB çıpasına ihtiyaç duyduğunu
söyledi. Son dönemde Türkiye’nin çevresindeki artan karışıklık
ve çatışmaların, Türkiye ve AB’nin birbirleri için olan vazgeçilmezliğini iyice ortaya çıkardığını vurgulayan Vardan, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri açısından müzakerelerde 23 ve
24’üncü başlıkların açılmasının önemine de değindi.
AB ile müzakere sürecini ve İKV Yönetimi’nin yeni dönemde yapacağı çalışmaları değerlendiren Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise AB ile diyaloğun güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Başbakan Yardımcısı, AP’nin 12 Mart
2014 tarihinde gerçekleştirilen oturumunda, Hollandalı Parlamenter Ria Ooomen-Ruijten tarafından kaleme alınan 2013
yılı Türkiye Raporu’na ilişkin olarak açılması tavsiye edilen 23
ve 24’üncü başlıkların önemine değinerek, yargı, temel hak
ve özgürlükler alanında gereken reformların hızlıca hayata
geçirilmesi gerektiğini ve AB üzerinden popülizm yapmanın
yanlış olacağını vurguladı.
Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet
Bakanı Ali Babacan, görüşmede ayrıca, temel hak ve özgürlükler alanında Türkiye’nin mutlaka AB çıpasına ihtiyaç duyduğunu, aksi takdirde Türkiye’nin kendi içinde yapısal dönüşümde başarılı olmakta zorlanacağını ifade etti. Başbakan
Yardımcısı, 2023 hedeflerinin gerçekleşmesinin hukuk ve
eğitim alanında yapılacak büyük nitelikte reformlara bağlı
olduğunu da dile getirdi.
Ekonomiye ilişkin olarak değerlendirmelerde de bulunan
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, AB ekonomisinin krizden
çıkış sinyalleri verdiğini, ancak bütçe açıkları ve borçlarında
hala yüksek seviyeleri koruduğunu, işsizlikteki artış durmasına rağmen Avrupa Merkez Bankası‘nın sınırsız likidite
sağlamaya ve her türlü tedbir alınacağına yönelik piyasalara
verdiği güven mesajının etkisi ile azalan tedirginliğin yanıltıcı olmaması gerektiğini, henüz AB sisteminde ekonomik
reformların yeterli düzeyde gerçekleştirilemediğini belirtti.
İKV Başkanı Ömer Cihad Vardan, görüşmenin sonunda, Türkiye’nin AB ile entegrasyonunun bir “Türkiye Projesi”
olduğunu ve tüm kesimlerin ortak çabalarını gerektirdiğini
belirtti ve iş dünyasını temsil eden bir kuruluş olan İKV’nin
yeni bir heyecanla yoluna devam ettiğini sözlerine ekledi.
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise, AB hedefinde, ancak
tüm kesimler tarafından sahiplenilirse başarılı olunacağını
hatırlatarak, iş dünyasının AB konusundaki temsilci kuruluşu
olan İKV’nin bu hedef doğrultusundaki çalışmalarının büyük
önem taşıdığını vurguladı.
10
İKV FAALİYETLERİ
İKV YÖNETİM KURULU,
İTO VE İSO YÖNETİM KURULU BA KANLARI İLE
BİRARAYA GELDİ
16 Ocak 2014 tarihinde gerçekleştirilen Genel Kurul sonrasında yönetime gelen, Ömer Cihad Vardan
başkanlığındaki İKV Yönetim Kurulu, Mart ayı boyunca, Vakıf Kurucu ve Mütevelli Kurumlarına
ziyaretler gerçekleştirdi. İstanbul Ticaret Odası (İTO) ve İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu
Başkanları ile gerçekleştirilen görüşmelerde, yeni dönemde İKV’nin çalışma programı hakkında,
Kurucu ve Mütevelli kurum temsilcilerine bilgi verildi.
S
öz konusu ziyaretler kapsamında, İKV Yönetim
Kurulu, ilk olarak 19 Şubat 2014 tarihinde İTO Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Çağlar ile bir araya
geldi. Görüşmede, İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan, Ankara Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden
hemen sonra İSO ile birlikte İKV’nin kuruluşuna öncülük
eden İTO’nun, büyük bir uzak görüşlülük sergilediğini ve o
günden bu yana Vakfa olan desteğini kesintisiz bir şekilde
sürdürdüğünü ifade etti. Görüşmede, İKV Yönetim Kurulu’nu
19 65
da tanıtan Vardan, İKV Yönetim Kurulu’nun Türkiye tablosunu
yansıtan bir yapıya sahip olduğunu; ziyaret maksatlarının ise
İKV’nin kurucularından olan İTO’nun görüşlerini almak ve iki
kurum arasındaki ilişkileri konsolide etmek olduğunu belirterek, iş dünyası kurumlarının güçlerini birleştirme gereğine
değindi.
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, son günlerde AB
sürecinin hızlanmasına yol açan bazı gelişmelerden söz etti
ve 2014’ün, Başbakan Erdoğan tarafından AB ile ilişkilerde
11
milat olarak değerlendirilmesinin umut verici olduğunu
bildirdi. İKV’nin 2014-2015 dönemindeki öncelikli çalışma
alanlarına ilişkin İTO Başkanı’na bilgiler veren Vardan, İKV
bünyesinde TTIP sürecini takip edecek bir STA bilgi ve kapasite merkezi oluşturma projesini Başkan Çağlar ile paylaştı.
Türk iş dünyası açısından çok önemli olan bu konuda, tüm
mütevelli kurumların çalışmalarını tek merkezde toplanmasının iş bölümü ve kaynakların verimli kullanımı açısından
önemli olduğuna dikkat çeken İKV Yönetim Kurulu Başkanı,
önümüzdeki dönemde planlanan faaliyetler konusunda
bilgi verdi.
Türkiye’nin ilerlemesi için AB perspektifinin önemini
vurgulayan İTO Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Çağlar ise,
vize, AB sürecinin takibi ve TTIP sürecinin takibi konularında
kurumlar arasında ortak çalışmaları destekleyeceğini belirtti. STA’lar konusunun İTO’yu özellikle ilgilendirdiğini ve bu
konuların Ekonomi Bakanlığı nezdinde takibinin yapılması
gerektiğini ifade eden Başkan Çağlar, kurumlar arası iş birliğinin önemine değindi ve enerjinin boşuna harcanmaması
gerektiğini sözlerine ekledi.
İKV Yönetim Kurulu, Kurucu ve Mütevelli Kurum ziyaretleri çerçevesinde, 3 Mart 2014 tarihinde ise İSO Yönetim
Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan ile bir araya geldi. İKV Başkanı Ömer Cihad Vardan başkanlığındaki heyette, aynı zamanda İKV Yönetim Kurulu Üyesi olan, İSO Meclis Başkanı
Zeynep Bodur Okyay da hazır bulundu.
Görüşmede, İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, İTO ile
birlikte İKV’nin kuruluşuna öncülük eden İSO’ya destekleri
için teşekkür etti ve İSO Başkanı’na, 2015 yılında kuruluşunun
50’nci yılını geride bırakacak olan İKV’nin, bu yıl ve önümüzdeki yıl gerçekleştirmeyi planladığı faaliyetler konusunda
bilgi verdi. İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, ayrıca, 2014
ve 2015 yıllarında İKV’nin temel çalışma alanları konusunda
İSO Başkanı’nı bilgilendirdi. Çalışma programı kapsamında,
AB’nin üçüncü ülkeler ile müzakere ettiği serbest ticaret anlaşmaları ve AB ile ABD arasında müzakereleri hızla ilerleyen
Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı konusunda İSO Başkanı Bahçıvan’a bilgi veren Vardan, Türk iş dünyasının bu yeni
ticaret düzeni hakkında sürekli bilgilendirilmesi gerektiğini
ifade etti ve bu çerçevede uygulanması planlanan proje kapsamında İSO’dan destek istedi.
İSO Başkanı Erdal Bahçıvan ise, İKV’nin AB konusunda
marka değeri taşıyan bir ihtisas kurumu olduğunu belirtti ve
İKV’den beklentilerinin, bu kurumun AB yolunda Türkiye’nin
en güçlü lobi örgütü olduğunu ortaya koyması olduğunu vurguladı. Bu gerçeğin, siyaset ve bürokrasi başta olmak üzere
her kesime mutlaka anlatılması gerektiğini ifade eden İSO
Başkanı, İKV’nin artık AB yolunda çok daha somut ve temel
hedefler koyması gerektiğinin altını çizdi. İKV’nin AB yolundaki çalışmalarına her türlü desteği vermeye hazır olduklarını da
belirten Başkan Bahçıvan, her iki kurum arasında yönetim kurulu bazındaki toplantıların üç ayda bir yapılmasını talep etti.
12
İKV FAALİYETLERİ
İKV’NİN YENİ YÖNETİMİ,
BASIN MENSUPLARI İLE BULU TU
16 Ocak 2014 tarihinde gerçekleştirilen İKV Genel Kurulu’nda seçilen yeni İKV Yönetim Kurulu, 12
Mart 2014 tarihinde, önümüzdeki dönemde planlanan faaliyetler ve İKV’nin çalışma programı
hakkında basın mensuplarına bilgi verdi.
Y
irmiye yakın medya kuruluşunun katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda, İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan, Yönetim Kurulu Üyelerini
basın mensuplarına tanıttı ve dış politika alanında yaşanan
güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, yeni döneme ilişkin
görüşlerini aktardığı konuşmasında, İKV’nin bugüne kadar
yapmakta olduğu AB’deki gelişmelerle ilgili görüş hazırlama, rapor çıkarma, yayın çıkarma, bilgilendirme ve eğitim
faaliyetlerinin yanı sıra Vakıf Yönetim Kurulu bünyesinde kurulan Dört İzleme Grubu (Türkiye-AB Müzakere Süreci İzleme
Grubu, Türkiye-AB Vize Serbestisi Süreci İzleme Grubu, STA
ve TTIP İzleme Grubu ile İKV 50’nci Yıl Organizasyon Komitesi) hakkında, basın mensuplarına bilgi verdi.
Toplantıda güncel dış politika konularına da değinen
İKV Yönetim Kurulu Başkanı, Ukrayna özelinde AB-Rusya
arasındaki diyaloğa da dikkat çekti ve son dönemde yaşanan
gelişmelerin büyük ölçüde yeni Avrupa düzeninin şekillenmesi ile ilişkili olduğunu belirtti. Yeni Avrupa düzeninin
şekillenmesinde önemli rol oynayan AB-Rusya ilişkilerinin,
Türkiye için vazgeçilmez önemde olduğuna dikkat çeken İKV
Yönetim Kurulu Başkanı, Türkiye’nin bu noktada uzlaştırıcı
bir rol oynaması gerektiğini ve kendi iç demokratikleşmesine ve istikrarına önem vererek, bu yeni düzende etkili bir
oyuncu olma fırsatını kaçırmamasının önemine vurgu yaptı.
Suriye’deki iç savaş ve Kırım meselesine de değinen
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, yaşanan son gelişmelerin, Türkiye’nin AB, AB’nin de Türkiye için ne denli önemli
19 65
olduğunu bir kez daha ortaya koyduğunu ifade etti. Vardan,
Türkiye’nin bu çalkantılı coğrafyada, her ne kadar bazı sıkıntılarla da olsa, ekonomik kalkınma ve demokratikleşme sürecine devam eden, bütünlük ve bağımsızlığını güçlü bir şekilde
koruyan tek ülke olduğunu işaret etti. Vardan, Türkiye’nin, bu
anlamda “bölgede parlayan kutup yıldızı” olduğunu ifade
ederek, Orta Doğu, Avrasya ve Kuzey Afrika’da etkili olmayı
hedefleyen AB’nin, Türkiye gibi bir üyeden büyük fayda sağlayacağının altını çizdi ve Türkiye’de AB üyelik hedefinin önemini koruduğuna dikkat çekti.
Türkiye-AB ilişkileri kapsamında ayrıca, “(…) Bizler tüm
iç ve dış gelişmelere bakarak, Türkiye açısından da AB çıpasının
önemini koruduğunu düşünüyoruz. Türkiye’de devam ettirilmesi gereken siyasi ve ekonomik reformlar için AB, önemli bir model ve itici güç olmaya devam ediyor” diyen Vardan, Başbakan
Erdoğan’ın sözlerine vurgu yaparak, “Sayın Başbakanın 2014
yılını AB sürecindeki yeni bir milat olarak tanımlaması, önemli
bir iradeyi de belirtiyor. Bunu çok önemsiyoruz” sözleriyle konuşmasına devam etti.
AP’nin Türkiye raporuna ilişkin olarak ise İKV Yönetim
Kurulu Başkanı Vardan: “(…) AP Türkiye Raporu’nda, AB
müzakere sürecinin devam etmesi gerektiğine ve bu bağlamda
Türkiye’nin önemine bir kez daha işaret ediliyor. Raporda ortaya konan bir başka husus da, henüz tamamlanamamış yeni
Anayasa sürecinin taraflar arasında diyalog ve uzlaşma yoluyla
bir an önce bitirilmesine yönelik tavsiyeler. Doğal olarak bu da,
hem hükümet kanadına, hem de muhalefete yeni görevler yüklüyor” diyerek sözlerini noktaladı.
13
MÜSİAD HEYETİNDEN
İKV’YE HAYIRLI OLSUN ZİYARETİ
MÜSİAD Genel Başkanı Nail Olpak ve beraberindeki Yönetim Kurulu Üyeleri, İKV Yönetim Kurulu
Başkanı Ömer Cihad Vardan’ı ziyaret etti.
G
üncel ekonomik gelişmeler ve Türkiye’nin AB ile
olan ilişkilerinin ele alındığı ziyarete, MÜSİAD Genel Başkanı Nail Olpak’ın yanı sıra Genel Başkan
Yardımcıları Nazım Özdemir, Eyüp Akbal ve Kemal Yamankaradeniz ile Yönetim Kurulu Üyeleri Cevat Kır, Eyüp Uğur,
Melike Günyüz ve Necmettin Öztürk ile Genel Sekreter Yardımcısı Seyyid Mahmut Nebati, Genel Başkan Asistanı Enes
Atar katılırken, MÜSİAD eski Genel Başkan Yardımcılarından
İKV Muhasip Üyesi Mehmet Nuri Görenoğlu ve İKV Genel
Sekreteri Doç. Dr. Çiğdem Nas da ziyarette hazır kulundu.
2008-2012 yılları arasında MÜSİAD’ın Genel Başkanlığını yapan İKV Başkanı Ömer Cihad Vardan, konuşmasının başında MÜSİAD Heyeti’ne kısaca İKV’yi tanıtırken,
İKV’nin 1965 yılında İSO ve İTO öncülüğünde kurulduğunu,
Türkiye’nin dış ilişkilerini ve özellikle AB sürecini izlemek,
analiz etmek, görüş bildirmek ve bilgi üretmek suretiyle
sürece katkıda bulunmak amacıyla çalışmalarını sürdürdüğünü belirtti. Vardan, gelecek yıl 50’nci yılını kutlayacak
olan Vakfın yapısı, amaçları ve çalışmaları hakkında bilgiler
aktarırken, İKV’nin, AB konusunda uzmanlaşmış tek ihtisas
kurumu olduğunu da sözlerine ekledi.
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, Türkiye için AB
üyeliğinin siyasi ve ekonomik reformlar için bir itici güç olduğunu, benzer şekilde Türkiye’nin üyeliğinin de AB’ye güç
katacağını ve dünya barışı için anlamlı bir mesaj olacağını
belirttiği konuşmasında, 2013’ün son aylarında bölgesel
politika ve yapısal araçların koordinasyonu ile ilgili 22’nci
faslın müzakereye açılması, Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanması, Başbakan Erdoğan’ın Brüksel seyahati, Fransa
Cumhurbaşkanı Hollande’ın Türkiye’ye gelmesi gibi birçok
önemli olayın yaşandığını aktardı ve 2014’ün Başbakan
Erdoğan tarafından AB ile ilişkilerde yeni bir milat olarak
nitelendirildiğini vurguladı.
İKV Yönetim Kurulu Başkanı, konuşmasında ayrıca, yeni
dönemde İKV Yönetim Kurulu olarak dört temel önceliğin
belirlendiğini ve çalışmaların bu dört öncelik etrafında şekillendirileceğini söyledi. Türkiye-AB müzakere süreci, geri
kabul ve vize serbestisi süreci, İKV’nin 50’nci yılı ve TTIP
sürecinin izlenmesi olarak belirlenen bu öncelikler doğrultusunda, İKV’nin, MÜSİAD ile her türlü iş birliğine açık
olduğunu belirten Vardan, görüşmenin sonunda, iki kurum
arasındaki temasların düzenli olarak devam ettirilmesini,
mümkünse MÜSİAD bünyesinden bir uzmanın bu konulara
tahsis edilmesini ve İKV ile ilişkileri takip etmesini arzu ettiğini açıkladı. MÜSİAD Başkanı Olpak da MÜSİAD olarak bu
çalışmalara memnuniyetle destek vereceklerini ifade etti.
MÜSİAD Genel Başkanı Nail Olpak ise, ziyarette yaptığı konuşmada, Ömer Cihad Vardan’ı İKV Yönetim Kurulu
Başkanlığı görevinden ötürü tebrik etti ve yeni görevinde
başarılar diledi. Olpak, MÜSİAD’ın çalışmalarına da değindiği konuşmasında, iki kurum arasında iş birliği olanaklarını
gündeme getirdi.
İKV’DEN YENİ YAYIN
İKV uzmanları tarafından hazırlanan “AB ve Türkiye-AB İlişkileri Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar”
isimli kitapçık, Mart ayında yayımlandı.
B
ilindiği üzere, AB ile katılım müzakerelerinin başlamasından bu yana geçen süre zarfında AB ve
Türkiye-AB ilişkileri hakkında çok sayıda bilgilendirme ve farkındalık artırma faaliyeti gerçekleştirilmiş, çok
sayıda yayın yapılmış ve yeni uzmanlar yetişmiş olsa da,
bugün gelinen noktada yaşanan tüm gelişmelerin çeşitli ön
yargıların ve doğru olduğu düşünülen yanlışların ortadan kalmasına yeterli olmadığı görülüyor. Ayrıca Türkiye-AB ilişkileri
gelişirken, buna paralel olarak zihinlerdeki soru işaretlerine
yenilerinin eklendiği göz ardı edilmemeli.
Bu gerçekten yola çıkarak, İKV olarak ilk baskısını 2004
yılında hazırladığımız “AB ve Türkiye-AB İlişkilerinde Doğru
Bilinen Yanlışlar” isimli çalışmanın içeriğini güncelleyerek ve
gündemdeki tartışma konularını ekleyerek, yenilenmiş ve
geliştirilmiş haliyle bilgilerinize sunuyoruz. Bu çalışmada, “Ne
yaparsak yapalım AB bizi almaz”, “AB bir Hıristiyan Kulübü”, “AB
üyeliği ile örf, adet, ahlak ve toplumsal kimliğimiz yok olacak”
gibi uzun süredir gündemde olan kanıksanmış yargıların
yanı sıra, özellikle üyelikle ilgili olarak “AB üyeliği ile birlikte
ulusal egemenlik haklarımız Brüksel’e devredilecek”, “Tam üyelik sonrasında Türkiye’nin dış politikasını AB belirleyecek”, “AB
üyeliği Türk tarımını bitirecek” gibi doğru bilinen yanlışlara
yer verdik. Bunun yanında, AB’nin işleyişine yönelik yanlışları düzeltmeye çalışırken, son dönemde sıkça dile getirilen
ekonomik krizin AB’nin sonu olacağı ya da “İngiltere bile
çıkmak isterken bizim neden AB’ye girmek istiyoruz” gibi
konuları da ele aldık.
Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun mali katkısı ile hazırlanan kitapçık, bilgi eksikliği ve ön yargılarla
şekillenen, sıklıkla tekrarlandığı için de yaygınlaşan yanlış
algılamaların, doğrulara dönüşmesine katkıda bulunacağına inanıyoruz.
14
İKV FAALİYETLERİ
İKV BA KANI ÖMER CİHAD VARDAN
ENERJİ SEKTÖR TOPLANTISINDA KONU TU
2014 yılında 20’ncisi düzenlenecek olan ve
kısaca ICCI olarak adlandırılan 20’nci Enerji
ve Çevre Fuarı ve Konferansı öncesinde
gerçekleştirilen İkinci Enerji Sektör Buluşması,
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan
ile İSO Meclis Başkanı ve İKV Yönetim Kurulu
Başkan Yardımcısı Zeynep Bodur Okyay’ın
katılımlarıyla, 24 Mart 2014 tarihinde İstanbul
Sanayi Odası ev sahipliğinde düzenlendi.
İ
KV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan, konuşmasında, enerji sektöründe son dönemde yaşanan
gelişmeleri ele alırken, özellikle ülkemizin AB katılım sürecinde enerji alanındaki uyum çalışmalarına değindi. Enerji
faslının müzakerelere açılması yönünde çağrıda bulunan İKV
Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, bu başlığın müzakerelere
açılmasının hem AB’nin hem de Türkiye’nin yararına olduğunun, gerek AB kurumları yetkilileri gerekse AB’nin önde gelen liderlerince defalarca vurgulandığını hatırlattı.
Türkiye’nin ve AB’nin enerji güvenliğinden bahsederken geçtiğimiz günlerde Ukrayna’da ve Kırım’da yaşanan gelişmeleri ele alan İKV Yönetim Kurulu Başkanı,
Türkiye’nin enerji rotasının çeşitlendirilerek, arz güvenliğinin artırılması hususundaki öneminin daha da öne çıktığını, TANAP ve TAP gibi projelere yenilerinin eklenmesinin gerektiğini belirtti. Enerji arz güvenliğinin sağlaması
açısından yenilenebilir kaynaklara ve enerji verimliğine
dikkat çeken Vardan, Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelini hayata geçirmesiyle, aynı zamanda iklim değişikliği ile mücadeleye de önemli katkı sağlayacağını söyledi.
AB enerji mevzuatına uyum çalışmaları kapsamında
elektrik ve doğal gaz piyasalarındaki serbestleştirme çalışmalarına da konuşmasında yer veren İKV Yönetim Kurulu
Başkanı, bunun yanında nükleer enerji alanında İlerleme
Raporları’nda belirtildiği gibi Çerçeve Kanun’un kabul edilmesi gerektiğini dile getirdi.
Günümüzde enerji politikasının, Ukrayna krizinin
enerji arz güvenliğine etkilerinden enerjide yeni teknolojilerin geliştirilmesinin önemine, kaya gazı gibi yeni
kaynaklara yapılan yatırımlardan akıllı şebekelerin desteklenmesine, dünyada enerji fakirliği ile mücadeleden
19 65
enerji alanında uluslararası projelerin hayata geçirilmesine kadar son derece kapsamlı ve geniş bir hale geldiğini
söyleyen Vardan, konuşmasında ayrıca, AB’de ve ülkemizde sanayinin geleceğini, rekabet gücümüzü artırmayı,
inovasyonun teşvik edilmesini, bilim, araştırma ve eğitim
politikalarını, iklim değişikliği ile mücadele ve çevrenin
korunmasını, ulaştırma araçlarını ve politikalarını enerji
politikasından bağımsız tartışamayacağımızı ifade etti.
Dolayısıyla bu kadar önemli bir konuda hem AB, hem
de Türkiye’nin daha güçlü ve derin bir iş birliği içerisinde
olmasının önemini vurgulayan İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, Türkiye’nin belirlemiş olduğu 2023 hedefleri
içinde yer alan 500 milyar dolarlık ürün ihraç edebilme
ve dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girebilme
hedeflerine de ancak doğru ve akıllı enerji politikalarıyla
ulaşabileceğinin altını çizdi.
Toplantının diğer konuşmacısı İSO Meclis Başkanı ve
İKV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Zeynep Bodur Okyay
ise dünyadaki enerji trendlerinin iyi kavranmasının gerektiğini belirterek, bu konuda doğru yatırım kararları alınmasının elzem olduğunu söyledi. “Sanayi Sektöründe Yaşanan
Enerji ile İlgili Sorunlar” başlıklı konuşmasında, enerji yoğun
sektörlerde rekabetçi teşviklerin olmasını isteyen İSO Meclis Başkanı ve İKV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Bodur
Okyay, sanayi için arz güvenliğinin de önemli olduğunu ve
burada oluşacak sorunun üretimi zorlaştıracağını hatırlattı.
Konuşmasında İSO’nun enerji ile ilgili yaptığı çalışmalara da
değinen Bodur Okyay, bu kapsamda yenilenebilir enerji ve
nükleer enerji konusunda yapılan toplantıları, hükümete
sanayinin enerji sorunları hakkında sundukları görüşleri ve
ürettikleri çözüm önerilerini de sıraladı.
15
İKV YÖNETİM KURULU
TİM BA KANI BÜYÜKEK İ İLE BİR ARAYA GELDİ
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan Başkanlığındaki İKV Heyeti, 10 Mart 2014 tarihinde
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Büyükekşi’yi ziyaret etti.
Z
iyarette ilk olarak, İKV Yönetim Kurulu Başkanı
Ömer Cihad Vardan, yeni İKV Yönetim Kurulu’nu
tanıtarak, İKV’nin mütevelli kurumlarından olan
TİM’e desteklerinden ötürü teşekkür etti. Vardan, 2014
yılıyla birlikte AB sürecindeki hızlanmaya dikkat çektiği
konuşmasında, Hollande, Merkel ve diğer AB yetkililerinin
özellikle 23 ve 24’üncü fasılların açılmasına güçlü destek
verdiğini vurguladı. İKV’nin iş dünyasının temsilcisi olduğuna da değinen Vardan, İKV Yönetim Kurulu’nda çeşitli
çalışma grupları oluşturulduğunu ve bu çalışma gruplarının İKV’nin 2014-2015 dönemindeki önceliklerine eğileceğini açıkladı; bu öncelikleri de “İKV’nin 50’nci yıl çalışmaları”, “Türkiye-AB müzakere süreci”, “Yeni nesil STA’lar ile
ilgili bir bilgi ve kapasite merkezi kurma projesi” ile “Vize
muafiyeti süreci” olarak özetledi.
TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi ise konuşmasında, yeni
İKV Yönetim Kurulu’nu memnuniyetle karşıladıklarını belirtti
ve Türkiye’nin son yıllardaki ekonomik ve ticari performansına
değinerek, İnovalig gibi TİM’in güncel projeleri hakkında bilgi
verdi. Türkiye’nin kalkınmasında ar-ge, inovasyon, tasarım ve
marka geliştirmenin öneminden söz eden Mehmet Büyükekşi, konuşmasında, Türkiye’nin AB sürecinin canlandırılmasında İKV’ye önemli bir rol düştüğünü özellikle vurguladı.
Ziyarette, ayrıca, iki kurum arasındaki iş birliği imkanları
da ele alındı ve ortak projeler ve girişimler gerçekleştirilmesi
temennisinde bulunuldu.
VİZE SORUNU ANTALYA, ANKARA VE
KAHRAMANMARA ’TA ELE ALINDI
İKV Genel Sekreter Yardımcısı ve Araştırma Müdürü Melih Özsöz, Antalya, Ankara ve
Kahramanmaraş’ta düzenlenen toplantılarda, Türk vatandaşlarına yönelik AB üye ülkelerinin vize
uygulamaları ve Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması konularında sunumlar gerçekleştirdi.
İ
KV Genel Sekreter Yardımcısı ve Araştırma Müdürü
Melih Özsöz, 5 Mart 2014 tarihinde Akdeniz
Üniversitesi AB Araştırma ve Uygulama Merkezi
tarafından düzenlenen “Türkiye’nin AB ile Vize Pazarlığı”
başlıklı panelde; 21 Mart 2014 tarihinde TOBB tarafından
düzenlenen “İş Dünyası için Vize Bilgilendirme” başlıklı
toplantıda ve 24 Mart 2014 tarihinde Kahramanmaraş
Sütçü İmam Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü
ve Ankara Üniversitesi Jean Monnet Kürsüsü iş birliği ile
düzenlenen “Türkiye-AB İlişkilerinde Yeni Gündem” başlıklı
panelde, Türk vatandaşlarına yönelik AB üye ülkeleri
tarafından uygulanan vize ve yarattığı sorunlar ile TürkiyeAB Geri Kabul Anlaşması ve vize serbestliği diyaloğu
konularını ele aldı.
Panellere ilişkin detaylı bilgiye ve sunumlara,
www.ikv.org.tr İnternet adresinden ulaşılabilir.
16
İKV FAALİYETLERİ
İKV HEYETİ, AVRUPA KOMİSYONU
TÜRKİYE DELEGASYONU BA KANI BÜYÜKELÇİ
MANSERVISI İLE BİR ARAYA GELDİ
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan, Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu,
Brüksel Temsilcisi M. Haluk Nuray ve TOBB AB Daire Başkanı Mustafa Bayburtlu’dan oluşan İKV
Heyeti, 28 Mart 2014 tarihinde, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanlığı’na yeni atanan
ve 16 Nisan 2014 tarihi itibarıyla resmen görevine başlayacak olan Büyükelçi Stefano Manservisi ile
Brüksel’de bir araya geldi.
G
örüşmede, Ömer Cihad Vardan başkanlığındaki
İKV Heyeti, öncelikle Büyükelçi Manservisi’yi yeni
görevinden dolayı tebrik etti. İKV ve İKV’nin çalışmaları hakkında Büyükelçi Manservisi’ye ayrıntılı bilgi veren
İKV Heyeti, yeni dönemde yapılması ön görülen çalışmalar
hakkında Büyükelçiyi bilgilendirirken, Avrupa Komisyonu
Türkiye Delegasyonu ile ortak çalışmalar ve iş birliğine açık
olduklarını ifade etti.
19 65
16 Nisan 2014 tarihi itibarıyla resmen görevine başlayacak olan Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı
Büyükelçi Stefano Manservisi ise, Başkanlığı dönemindeki
öncelikleri hakkında İKV Heyeti’ni bilgilendirdi. Bu çerçevede Büyükelçi Manservisi, Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması
ve hemen sonrasında başlayan Türk vatandaşlarına yönelik
vize serbestliği diyaloğu ile Türkiye-AB üyelik müzakereleri
süreci ve sürecin ekonomik entegrasyon boyutuna önem
vereceğini, bu süreçte de özellikle Gümrük Birliği ve AB-ABD
arasında müzakereleri süren Transatlantik Ticaret ve Yatırım
Ortaklığı’nı yakından takip edeceğini söyledi.
Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanlığı’na
atanan Büyükelçi Stefano Manservisi, 1983 yılından bu yana
Avrupa Komisyonu’nda görev yapıyor. Avrupa Komisyonu eski
Başkanlarından Romano Prodi’nin özel kalem müdürlüğünü
(chef de cabinet) yapan ve Temmuz 2010’dan bu yana Avrupa Komisyonu’nun İçişleri Genel Müdürlüğü’nde görev alan
Büyükelçi Manservisi, Türkiye ile AB arasında vize serbestisi
diyaloğunun başlatılması ve Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması
müzakereleri ve anlaşmanın imzalanmasında aktif rol oynadı.
Büyükelçi Manservisi aynı zamanda, Avrupa Komisyonu’nun
Schengen Alanı, göç politikası, terör ve insan kaçakçılığıyla
mücadele gibi politikalarının da uygulanmasından sorumlu
olarak uzun yıllar çalışmıştı.
16 Nisan 2014 tarihi itibarıyla resmen görevine başlayacak olan Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı
Sayın Büyükelçi Stefano Manservisi’ye, yeni görevinde şimdiden başarılar diliyoruz.
17
İKV YÖNETİM KURULU BA KANI VARDAN,
BRÜKSEL’DE TEMASLARDA BULUNDU
T
oplantılarda, İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan,
AB yetkililerine Türkiye-AB ilişkileri, Gümrük Birliği ve müzakere süreci konularında görüşlerini
aktarırken, karşılıklı düşünce ve görüşlerin paylaşıldığı
görüşmelerde, Türkiye’nin AB üyeliği hedefinin gerek Türkiye, gerekse AB açısından önemi vurgulandı ve müzakere
sürecinin hızlandırılmasının Türkiye’de reform sürecine de
ivme kazandıracağı hatırlatıldı.
Yapılan temaslarda, İKV’nin 49 yıldır Türkiye’nin AB
ile ilişkilerini izlediği, değerlendirdiği ve görüş ürettiğini
vurgulayan İKV Yönetim Kurulu Başkanı, 2013’ün son aylarında 22’nci fasıl olan bölgesel politika ve yapısal araçların
koordinasyonu faslının açılması ve Geri Kabul Anlaşması’nın
imzalanması ile süreçte yeni bir hızlanmanın yaşandığını
hatırlattı. Cumhurbaşkanı Gül’ün İtalya ve Macaristan ziyaretleri, Başbakan Erdoğan’ın beş yıl aradan sonra gerçekleştirdiği Brüksel ziyareti, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın 22
yıl aradan sonra Türkiye’ye gelmesi gibi üst düzey temasların
artmasının da iki taraf arasında diyalog ve iletişim açısından
önemli olduğuna işaret edildi. Temaslarda, Almanya Başbakanı Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Hollande tarafından da
vurgulanan ve gerek Avrupa Komisyonu gerekse Avrupa Parlamentosu raporlarında yer verilen 23 (Yargı ve Temel Haklar)
ve 24’üncü (Adalet, Özgürlük ve Güvenlik) fasılların en kısa
zamanda açılması hususu da gündeme geldi. Bu bağlamda,
müzakerelerde Kıbrıs engelinin aşılması ve Şubat ayında başlayan görüşmelerin olumlu sonuçlanmasının müzakerelerdeki mevcut engellerin aşılması açısından önemine değinildi.
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Vardan, temasları süresin-
ce, Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanan sorunlara da değindi ve
Gümrük Birliği ile ilgili olarak AB’nin müzakere ettiği STA’ların
Türkiye ile söz konusu ülkeler arasında da eş zamanlı olarak
müzakere edilerek aynı anda yürürlüğe girmesinin hakkaniyetli bir uygulama olacağını belirtti; bunun Gümrük Birliği’nin
düzgün işleyişi ve ticari sapmaları ile Türkiye’nin yaşayacağı
dezavantajları önleme açısından kritik önemini vurguladı.
Geri Kabul Anlaşması’nın 16 Aralık 2013 tarihinde imzalanması ile Türkiye’nin vize serbestisi sürecinde önemli
bir adım attığına da vurgu yapan İKV Yönetim Kurulu
Başkanı Vardan, bu süreçte AB’nin Türkiye’ye gerekli hazırlık
ve uyum çalışmaları ile ilgili olarak teknik ve maddi destek
sağlamasının önemine işaret ederek, vize serbestisi sürecinde
AB’nin Türkiye’yi izlerken adil ve açık bir şekilde davranması
ve süreci siyasi baskılar ile ertelemeye çalışmaması gerektiğini söyledi.
Görüşmelerde, Bulgaristan ve Avusturya gibi AB üyesi
devletlerin Türk kamyonlarına uyguladıkları kotalar ve diğer engellemelerin Gümrük Birliği’ne aykırı bir uygulama
oluşturduğu da gündeme getirildi. Bu sorun ile ilgili olarak,
Komisyon’un da çözüm üretmesinin ve müdahil olmasının
önemine değinildi.
Son olarak, Türkiye’de siyasi reformlar ve son günlerde
gündemi meşgul eden bazı kanun değişiklikleri de görüşmelerde ele alında ve Türkiye’nin AB Kopenhag kriterleri doğrultusunda yargı ve demokratikleşme paketleri ile yakalanan
ivmeyi devam ettirmesi ve yargının bağımsızlığı ve ifade ve
medya özgürlüğü gibi konularda AB standartlarının esas alması gereği üzerinde duruldu.
TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU
İKV’DE BİR ARAYA GELDİ
İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan’ın üyesi olduğu Türkiye İnsan Hakları Kurulu, Mart ayı
Strateji Toplantısı’nı, 27 Mart 2014 tarihinde İKV’de gerçekleştirirken, İKV Genel Sekreter Yardımcısı
ve Araştırma Müdürü Melih Õzsöz, toplantınını başında, İKV’yi tanıtan ve AB’nin Türkiye İlerleme
Raporlarında değinilen siyasi kriterlere dair hususları inceleyen bir sunum gerçekleştirdi.
T
oplantıda, gündemdeki Avrupa Parlamentosu Türkiye Raporu’nda söz edilen, başta ifade özgürlüğü
olmak üzere diğer insan hakları meseleleri, Kuruma
yapılan bir takım şikâyet ve başvurular ele alındı ve bunlar
AB bağlamında tartışıldı. Bilindiği üzere, başkanlığını eski
Anayasa raportörü Dr. Hikmet Tülen’in yürüttüğü Türkiye İnsan Hakları Kurulu, AB sürecinde gerçekleştirilen reformlar
kapsamında, insan haklarının korunmasına, geliştirilmesine
ve ihlallerin önlenmesine yönelik çalışmalar yapmak; işkence
ve kötü muamele ile mücadele etmek; şikâyet ve başvuruları
incelemek ve bunların sonuçlarını takip etmek; sorunların
çözüme kavuşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunmak; bu amaçla eğitim faaliyetlerini yürütmek; insan hakları
alanındaki gelişmeleri izlemek ve değerlendirmek amacıyla
araştırma ve incelemeler yapmak üzere 2012 yılında kuruldu.
Kurulda, Başkan Hikmet Tülen ve üye Ömer Cihad
Vardan’ın yanı sıra Yargıtay Onursal Üyesi Selamet İlday, MAZLUMDER eski Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, Anayasa profesörlerinden Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez, Prof. Dr. Serap Yazıcı,
Prof. Dr. Nihat Bulut, Prof. Dr. Abdurrahman Eren, Yrd. Doç. Dr.
Levent Korkut, Avukat Fatma Benli ve İrfan Güven de görev
yapıyor.
İKV Yönetim Kurulu
Başkanı Ömer Cihad
Vardan, 24-25 Şubat
2014 tarihlerinde
Brüksel’de bazı
temaslarda bulundu.
Vardan, AB Konseyi
ve Komisyon’da
Türkiye dosyasını
en yakından takip
eden yetkililer ile
detaylı görüşmeler
gerçekleştirirken, AB
yetkililerinin yanı
sıra Türkiye’nin AB
Nezdindeki Daimi
Temsilcisi Büyükelçi
Selim Yenel ve
Belçika’da önemli
makamlara gelen
Türkiye kökenli
siyasetçiler ile de
görüşmeler yaptı.
18
GÖRÜ
ÖZEL: DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
Zeynep Bodur Okyay,
İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı ve İKV Başkan Yardımcısı
“KADIN SANAYİCİLER, GELİ Mİ TÜRKİYE’NİN
SÜRÜKLEYİCİ İKONLARI OLMALI”
8 Mart 1857’de, daha iyi çalışma koşulları isteyen dokuma işçilerinin eyleminde büyük bir dram
yaşandı. Eylem sırasında çıkan yangında 129 kadın işçi can verdi. Bu dramatik olay, “Dünya
Kadınlar Günü’nün” ilhamı oldu.
8 Mart, 100 yılı aşkın bir süredir evrilerek, dünyanın kadınlar için daha iyi bir yer olma arayışının
simgelerinden biri haline geldi. Türkiye’de de kadınlarımız daha güzel, daha müreffeh bir
gelecek için sürekli bir arayış içinde.
Ülkemizin en önemli kadın sanayicilerinden biri olan İKV Başkan Yardımcımız Zeynep Bodur
Okyay da bu önemli girişimlere katkı veren isimlerden biri. Kale Grubu Başkanı Zeynep Bodur
Okyay, İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı şapkasıyla, İSO Yönetim Kurulu Üyesi Sultan Tepe ile
birlikte, İSO Kadın Sanayiciler Platformu’nun kuruluşuna öncülük etti. Platformun ilk toplantısı, 8
Mart Dünya Kadınlar Günü’nden iki gün önce, çok önemli bir katılımla gerçekleştirildi.
İSO’nun ilk kadın Meclis Başkanı olan Zeynep Bodur Okyay ile kadın sanayici kavramını, Kadın
Sanayiciler Platfromu’nu ve kadınların ülke ekonomisine katkısının artırılması konusundaki
görüşlerini konuştuk. Sanayinin dokunduğu yerde hayatın değiştiğini söyleyen Zeynep Bodur
Okyay, “Hele bir de işin başında kadın olursa, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal pek çok sorununun
çözüleceğine inanıyorum” diyor.
19 65
19
İSO Kadın Sanayiciler Platformu nasıl doğdu, temel hedefleri neler?
Türkiye, 77 milyonu bulan nüfusuyla büyük bir ülke.
Ancak girişimci sayımız, bu nüfusun gelişme talebini karşılamaktan uzak. Kayıtlara göre 1,4 milyon girişimcimiz var ve
her 100 girişimcinin sadece yüzde 7’si kadın girişimci. Oysa
çağdaş ülkelerde, kayıtlı işletmelerin yüzde 25’ten fazlasının kadın girişimcilere ait olduğunu biliyoruz. Üstelik kadın
girişimciler arasında sanayicilik yapanların sayısı çok daha
az. Ben, Türkiye’nin gerçekten gelişmiş bir ülke olabilmesi ve
bunu sürdürebilmesi için katma değeri yüksek ve yenilikçi bir
sanayi ile büyümesi gerektiğine inanıyorum. Bu açıdan, girişimci kadınlarımızın sanayiciliğe özendirilmesi, bu yoldaki
engellerin el birliği ile aşılması çok önemli. İstanbul Sanayi
Odası’ndan sanayici dostum Sultan Tepe, İSO üyesi kadın
sanayiciler olarak düzenli aralıklarla bir araya gelip “ortak
akılla” projeler üretme fikrini ortaya attığında, çok heyecanlandık. Çok kısa sürede organize olduk ve bir araya gelerek,
bu platformun kuruluşunu bir manifesto ile deklare ettik.
Manifestonun detaylarını paylaşır mısınız?
Manifestomuz, Türk kadınının ekonomiye, beklenenden
daha az katkı vermesine neden olan sorun alanlarına vurgu
yapıyor ve hedefler belirliyor. Tabii ki kadınımızın bütün problemlerini çözme iddiamız yok. Bu, bir iyi niyet beyanı ve biz,
sanayici kadınlar olarak, bu sorunların çözümüne katkı koymayı vadediyoruz. Manifestomuzda özetle şu altı vurgu var:
1. Kadın istihdamı özendirilmeli: Gelişmiş ülkelerde kadının iş gücüne katılımı yüzde 60-80 arasında değişiyor.
Kadın istihdamındaki beş puanlık artış, yoksulluğu yüzde 15 azaltıyor. 2023’te Türk kadınının iş gücüne katılımının ancak yüzde 38’e çıkması hedefleniyor. Bu hedef
yüzde 50’ye revize edilmeli ve kadın istihdamının önündeki tüm engeller kaldırılmalı. Bunun için di bir ulusal
kadın istihdamı stratejisi oluşturulmalı.
2. Kadın girişimci oranı yüzde 25’e çıkarılmalı: Kadın girişimci oranı ABD’de yüzde 41, AB’de yüzde 28, OECD’de ise
ortalama yüzde 25. Buna karşın Türkiye’de sadece yüzde
6. Bu, kabul edilemez. Oranın ilk etapta OECD ortalamasına çıkarılması lazım. Bunun için kadın girişimciliğini
teşvik mekanizmaları sil baştan oluşturulmalı. Acilen bir
Ulusal Kadın Girişimciliği Strateji Belgesi hazırlanmalı;
somut hedefler belirlenmeli.
3. Siyaset ve sivil toplumda kadının adı olmalı: 550 milletvekilinin sadece 79’u kadın. Toplumda kadın erkek sayısı
eşitken, Meclis’in ancak yüzde 14’ü kadın. Ve bu oran
Cumhuriyet tarihinin en iyisi! Siyasette kadın temsili arttıkça demokrasi kalitesi yükseliyor. Bu anlamda, TBMM
ve yerel yönetimlerde kadın temsilinin yükselmesini istiyoruz. Bunun için siyasi partiler ve seçim yasaları değiştirilmeli; genel seçimlerde kadın kotası, bir sonraki yerel
seçimlerde başta kadın adayların yarışacağı bölgelerin
dizaynı olmak üzere, kadın temsilini artıracak her türlü
pozitif ayrımcılık düzenlemesi gündeme getirilmeli.
4. Kadın-erkek eşitliği güvence altına alınmalı: Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 cinsiyet ayrımcılığı raporuna göre,
136 ülke arasında Türkiye’nin yeri 120’ncilik. Kadın-erkek
eşitliği politikalarının uluslararası direktif ve uygulamalara uygun hale getirilmesini istiyoruz. Toplumsal
cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması, kadının ayrımcılığa uğradığı tüm alanların yeniden yapılanması
ve ataerkil yapıların dönüştürülmesi ile mümkün. AB
mevzuatında yer alan kadın erkek eşitliğine dair dört
anlaşma maddesi ve 13 direktife uygun yasal düzenleme yapılmalı.
5. Tüm kadınlarımız okumalı, yazmalı: Eğitim en temel sorun.
2,6 milyon Türk kadınının okuma yazması yok. Okuma
yazma bilmeyenlerin yüzde 82’si kadın... Kadınların
yüzde 100’ü okuma yazma öğrenmeli. Bunun içinse
kapsamlı bir okuma yazma seferberliği başlatılmalı.
Bu, Çözüm Paketi ile birlikte ele alınmalı.
6. Kızlarımız en az liseyi bitirmeli: 18,5 milyon kadınımız, eğitimsizlik ya da yetersiz eğitim nedeniyle ya ucuz iş gücü
ya da toplumsal hayatın dışında. Bu anlamda, kızlarımız
için 12 yıllık zorunlu eğitime katı şekilde uyulmalı; erken
çocukluk eğitimi, zorunlu eğitimin içine alınmalı. Diğer
yandan, toplumsal cinsiyet temelinde bütçelemenin
yapılması, kalıp ve yargıların ortadan kaldırılmasına
yönelik farkındalık sağlayan eğitim programlarının ailelere, yöneticilere, öğretmen, öğrenci ve karar vericilere
uygulanması gerekiyor.
Bu prensipler ışığında atılacak adımlar nedir? Bundan
sonra neler yapmayı planlıyorsunuz?
Türk kadınının eşitsizlikten eğitime, istihdamdan şiddete kadar pek çok sorunu olduğunu hepimiz biliyoruz. Biz,
kadın sanayiciler olarak, sorunların tamamını yadsımadan,
daha yararlı olacağımızı düşündüğümüz sorun alanlarına
odaklandık. Okur yazarlığa, eğitime, istihdama, kadın girişimciliğine, yönetimde temsile ve kadın-erkek eşitliğinin yasal güvencesine odaklanmayı, kendi açımızdan sürdürülebilir
gördük. Bu platformun ileride hangi projelere odaklanması
gerektiği konusunda da birlikte kafa yormayı arzu ediyoruz.
Bundan sonraki aşamada düzenli olarak toplanmayı ve karar vereceğimiz somut projelerle ilerlemeyi planlıyoruz. Bu
yapının içine, kadın girişimciliği konusunda kafa yoran sivil
toplum kuruluşlarını ve ülkedeki kadın sanayicilerimizi de
dâhil etmek istiyoruz.
Türkiye’nin anahtarı sanayicilikte
İKV Başkan Yardımcımız Zeynep Bodur Okyay, İSO Meclis Başkanı sıfatıyla, geçtiğimiz ay İSO Kadın Sanayiciler Platformu’nun
kuruluşuna öncülük etti. Platform, yayınladığı manifesto ile eğitimden istihdama, eşitlik sorunlarından kadın girişimciliğin teşvikine kadar, Türk kadınını ekonomiye yeterince destek vermekten
alıkoyan sorun alanlarını ve önerilerini kamuoyu ile paylaştı.
Zeynep Bodur Okyay, “Somut projelerle kadınların sanayiciliğini
özendirmek istiyoruz. Çünkü gelişmiş Türkiye’nin anahtarı sanayicilikte” diyor.
20
GÖRÜ
ÖZEL: DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
Işınsu Kestelli,
İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı ve İKV Yönetim Kurulu Üyesi
“REFAH DEVLETİ OLMAK İSTİYORSAK,
KADINIMIZI HAYATIN TAM İÇİNE
ALMAK ZORUNDAYIZ”
Dünyada ve Türkiye’de kadın olmak zor; hele ki iş dünyasında daha da zor.
Türkiye’de çalışan kadın olmak, kendi ayakları üzerinde durabilmek, öz güven sahibi
olmak demektir. Çevrenin, ailenin, eşin “çalışmanın ne gereği var?” baskılarına
dayanabilmek demektir. İş hayatının dışında kalan hayatın büyük sorumluluğu
kendi omuzlarına yüklendiği için, hayatı bir gün öncesinden prova etmek demektir.
Kendisiyle aynı işi yapan erkekten daha az maaş almak zorunda kalmak demektir.
Çalışan kadın kavramının karşısında, çalışan erkek gibi bir kavramın olmamasına
karşı dimdik durabilmek demektir. Ev işlerinin birçoğunu tek başına sırtlanmak
demektir. Yaşanan her sıkıntının çalışıyor olmasına bağlanmasını sineye çekmek
zorunda kalmak demektir. Paranın nasıl kazanıldığını daha iyi bildiği için, para
idaresinde daha başarılı olmak demektir. Ailesiyle daha kaliteli vakit geçirmesini
bilmek demektir.
Ama belki de en önemlisi, hayatın içinde, üreten, emekçi insan olmak demektir.
Var olan, var olmasını bilen, yaşadığı topluma katkıda bulunan, bütün bu
olumsuzluklara rağmen üretmenin, kendini ifade etmenin tadını almış kadındır,
çalışan kadın. Tüm zorluklara ve engellemelere rağmen, iş hayatında belli noktalara
gelebilen, çoğu zaman erkeklerin egemen olduğu iş dünyasında “ben de varım”
diyen kişidir.
İşte uzun yıllardır Türk iş dünyasında “ben de varım” diyen; 1891 yılında kurulan
İzmir Ticaret Borsası’nın 2009 yılından bugüne başarılı bir şekilde Yönetim Kurulu
Başkanlığı görevini sürdüren; İKV Yönetim Kurulu Üyesi; ama belki de en dikkat
çekicisi, Türkiye’nin erkek egemen oda ve borsa sistemi içerisinde az sayıdaki kadın
başkanlardan biri olan Sayın Işınsu Kestelli ile, Türkiye’de kadını, kadının sorunlarını
ve AB sürecinin kadın üzerine etkilerini konuştuk. “Eğer gerçekten refah devleti olmak
istiyorsak, kadınımızı iş dünyasına, siyasete, yönetim kademelerine, kısaca hayatın
tam içine, hak ettiği ölçüde almak zorundayız” diyor İzmir Ticaret Borsası Yönetim
Kurulu Başkanı, Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Üyesi ve İKV Yönetim Kurulu Üyesi
Sayın Kestelli. Çok doğru söylüyor; eğer refah devleti olmak istiyorsak, kadını sadece
iş dünyasına, eğitime veya siyasete değil; hayatın tam içine koymamız gerekiyor.
19 65
21
gibi hedefler ortaya koyuldu. Pek çok AB ülkesinde, kamu
teşekküllerinin yönetim kurullarına yapılacak atamalarda
kadın-erkek sayısının eşit olması, atamaya iki aday gösterilecekse bir kadın ve bir erkek aday olması gibi yasal zorunluluklar getirildi. Türkiye’de de iş dünyası olarak, kamu idaresine bu hedefle yönlendirme yapılmasının gerekli olduğuna
inanıyorum. Ayrıca iş dünyası da, kendi içindeki karar alma
mekanizmalarında kadının payını eşitleme hedefi gütmeli.
Türkiye Kadın Girişimciler Derneği ile TOBB Kadın Girişimciler Kurulu’nun eğitim ve destek programları, kadınların iş
hayatına kazandırılması anlamında önemli işlere imza atıyor.
Bu tür çabalara ayrılan fonların artırılması, iş dünyasındaki
kadın-erkek dengesizliğinin yavaş ama emin adımlarla kapatılması açısından bir zorunluluk.
Türkiye’de kadınların toplumsal ve ekonomik yaşama katılımı konusundaki görüşleriniz nelerdir?
21’inci yüzyılda halen kadın-erkek ayrımı diye bir sorunun varlığını koruduğunu görmek, kadının toplumun
her kademesinde olması gerektiği yerden geride durmasını
izlemek, insanın içini acıtıyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk,
henüz 1925 yılında şunları söylemişti:“Bir toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir.
Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle
bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok
yükselme adımları, dediğim gibi, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmayı ve ilerlemeyi ve yenilik alanında
birlikte yol almayı gerektirir. Böyle olursa inkılâp muvaffak
olur.” Bugün, Atatürk’ün günümüzden neredeyse 90 yıl önce
önümüze koyduğu bu net hedefin, ne kadarını gerçekleştirebildiğimize baktığımızda ise ortaya maalesef şöyle hazin
tablo çıkıyor: Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2012
Temmuz sonu itibarıyla, Türkiye’de 1 milyon 181 bin erkek,
97 bin kadın işveren var. Nüfusun yarısı kadın ama çalışan sayısına bakınca, 18 milyon erkeğe karşı istihdam edilen kadın
sayısı 7,5 milyon. Ancak, 2023 yılında dünyanın en büyük ilk
10 ekonomisi arasında olmayı hedefleyen Türkiye’nin, kadınları erkeklerle eşit düzeyde çalışma hayatına çekmeden bunu
yapabilmesi mümkün değil.
Bu konuda AB sürecinin etkisini değerlendirir misiniz?
Bir parçası olmayı hedeflediğimiz AB’de, kadın konusunda uzun zamandır ciddi arayışlar söz konusu. AB’de kadının
iş hayatında desteklenmesi süreci 1957 tarihli Roma Anlaşması’nın “eşit işe, eşit ücret” ilkesiyle başlıyor. Ancak yıllardır
sürdürülen mücadeleye rağmen, AB’de hâlâ kadın ile erkekler arasında yüzde 18’lik bir ücret farkı söz konusu. Bunun
giderilmesi için çalışmalar aralıksız sürdürülüyor. Avrupa
Komisyonu, Mart 2010 tarihinde, cinsiyetler arası eşitsizliği
gidermeye yönelik Kadın Şartı’nı (Women’s Charter) yayımladı. Böylece cinsiyet eşitliği ilkesi, tüm AB politikalarına dâhil
edilmiş oldu ve kadının iş hayatına girişinin gelişimi için, iş
hayatında cinsiyet dengesi, kadın girişimcilerin desteklenmesi, yüksek kalitede çocuk bakımı hizmetlerinin artırılması
Türkiye’de kadınların en başta gelen sorunları nelerdir?
Bence en tepeye tek ve en önemli maddeyi yazmamız
yeterli; o madde de eğitim. Bu sorunu çözmeden, diğer sorunları ortadan kaldırabilmemiz, düşünülemez bile. Eğitim
konusunda önümüzdeki tablo gerçekten vahim: Türkiye’de
okuma yazma bilmeyen kadın sayısı 2 milyon 600 bin. Okuma
yazma bilmeyen toplam nüfus içinde kadınların oranı yüzde
82. Okuma yazma bilen ama hiçbir okulu bitiremeyen kadın
sayısı 7 milyon 300 bin. Sadece ilkokul diplomasına sahip
kadınların sayısı ise 8 milyon 600 bin. Kısacası 18,5 milyon
kadınımız, eğitimsizlik ya da yetersiz eğitim nedeniyle karar
alma mekanizmalarının büyük ölçüde dışında kalıyor. Bu durumu değiştirmeden atacağımız her adım yetersiz olacaktır.
Kadınların yaşadıkları sorunlara çözüm bulabilmek; ekonomik ve sosyal yaşama daha etkin bir şekilde katılımını sağlamak için ne gibi önlemler alınmalıdır?
Çok sevdiğim ve sık kullandığım bir örnekle cevaplamak
isterim: Güney Kore’nin nüfusu 49 milyon; çalışan kadın sayısı
10 milyon. Türkiye’de ise 75 milyon nüfusa karşı, 7,5 milyon
çalışan kadın var. Güney Kore’de çalışan bir kadın, yılda 41 bin
dolarlık katma değer yaratırken, Türkiye’de kadınımızın yıllık
üretime katkısı, 30 bin dolar seviyesinde. Eğer kadınımızın
iş gücüne katılımında ve verimlilikte Güney Kore’yi yakalayabilmiş olsak, kişi başı milli gelirimiz 18 bin dolara ve gayri
safi yurt içi hâsılamız 1,3 trilyon dolara ulaşacak. Böylece bir
anda, İspanya’nın ardından dünyanın 13’üncü büyük ekonomisi haline gelmiş olacağız. Eğer gerçekten refah devleti
olmak istiyorsak, kadınımızı iş dünyasına, siyasete, yönetim
kademelerine, kısaca hayatın tam içine, hak ettiği ölçüde almak zorundayız. Bunun için de kadın girişimci programlarını
yaygınlaştırmak, kadınımızın finansmana erişim imkânlarını
artırmak, kadınlara gerekli bilgi ve becerilerin kazandırılması
için özel merkezler açmak, çocuk bakım hizmetlerini güçlendirmek, kentli kadınlar için hizmetler sektörünün modernleşmesini ve rekabete açılmasını sağlamak, kadınların evlerinden işlerine güvenli biçimde ulaşabilmelerini garanti altına
almak zorundayız. Bunları yapamaz ve kadınımızı iş hayatının içine sokamazsak, zenginleşmemiz de, yaşam kalitemizin
yükselmesi de koca bir hayal olarak kalır.
22
GÖRÜ
ÖZEL: DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
Emine Bozkurt,
AP Milletvekili ve AP’nin Türkiye´de Kadın Hakları Raportörü
TÜRKİYE’DE KADININ DURUMU
8 Mart´ta Dünya Kadınlar Günü´nü kutladık. Bugüne kadar toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda
elde ettiğimiz başarılar ve daha kat etmemiz gereken yol konusunda toplantılar düzenledik,
gösterilere katıldık. Gerçekten, Dünya Kadınlar Günü, kadın-erkek eşitliği konusunda geldiğimiz
noktayı saptamak için iyi bir fırsat. Bu yazıyı da bu sebeple kaleme aldım.
Fakat bu demek değil ki kadın hakları konusunda yalnızca bu günde çalışmalar yapıyoruz.
Avrupa Parlamentosu´nun (AP) Türkiye´de Kadın Hakları raportörü olarak 2004 senesinden bu
yana yazmış olduğum üç rapor, AP tarafından büyük destekle kabul edilerek, AP kararlarına
dönüştü. Bu süre boyunca, Türkiye´de kadın hakları konusunda yaşanan gelişmeleri sürekli
olarak takip ettim. Hem hükümetle hem de sivil toplum örgütleri ile devamlı irtibat halinde
kaldım. Mayıs ayında yapılacak olan AP seçimlerine katılmayacağım; fakat bundan böyle de
Türkiye´de kadın hakları üzerine çalışmaya başka kulvarlarda devam edeceğim. AP’nin de bu
konuya özel önem vermeye devam edeceğini umut ediyorum.
19 65
23
T
ürkiye´de kadın hakları raportörü olarak yıllar
içerisinde yaşanan olumlu gelişmeleri her zaman gündeme taşıdım. Ama elbette bu gelişmeler, her alanda yaşanmıyor. Türkiye´de kadın hakları
ve toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşma konusundaki en
öncelikli meseleyi, kadına karşı şiddetin önüne geçilmesi
oluşturuyor. Kadına karşı şiddet yaygınlığını devam ettirdiği ve bu durum kanıksandığı sürece, gerçek anlamda
toplumsal cinsiyet eşitliğinden bahsetmek mümkün değildir. Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, koruma sisteminde olumlu değişiklikler yarattı. Kanunu uygulamakla yükümlü olanların, bu
değişikliklerden haberdar olması çok önemli. Bu sebeple,
polis memurlarına, hâkim ve savcılara, sağlık personeline
ve ilgili diğer meslek mensuplarına bu konuda eğitim verilmesi gerekmektedir. Ne yazık ki polis memurları, halen
büyük sıklıkla karakola gelip aile içi şiddet gördüğünü
söyleyen kadınların başvurularını ciddiye almamaktalar.
Yapılan yasal ve yapısal değişikliklere rağmen, gün
geçmiyor ki gazetelerde yeni bir kadın cinayeti okumayalım. Türkiye´de kadına karşı şiddet konusunda, katı bir
biçimde uygulanacak sıfır tolerans politikasının benimsenmesi gerekmektedir. Bu sıfır tolerans politikası, aynı
zamanda töre cinayetleri ve özellikle doğu illerindeki
kadın intiharları konusunda yapılacak araştırmaları da
içermelidir.
Kızların eğitime katılması konusunda son yıllarda
büyük başarılar elde edildi. İlköğretim seviyesinde kız
ve erkek öğrenciler arasında eğitime katılma oranlarında
görülen fark hızla kapandı. Ama ne yazık ki, 2012 yılında kabul edilen ve farklı bloklardan oluşan yeni eğitim
düzeni, kızların eğitim sistemi içerisinden kayıp gidebileceği endişesini yaratmaktadır. Bu sebeple, özellikle
yeni eğitim sistemine geçilmesiyle, kızların eğitimlerine
devam etmesini sağlamak amacıyla ek tedbirler alınması
gerektiğine inanıyorum.
Türkiye´de erkeklerin iş hayatına katılımı yüzde 70,8
seviyesindeyken, kadınların iş hayatına katılımı yüzde
30’lu seviyelerde. Kadın ve erkeklerin istihdam seviyeleri
arasındaki bu büyük fark, ne toplumsal cinsiyet eşitliği,
ne de ekonomik perspektiften kabul edilebilir bir durum.
2023 senesinde dünyanın en büyük 10 ekonomisinden
biri olmayı hedefleyen bir ülkenin, iş gücü potansiyelinin
tamamını mobilize etmesi gerekiyor. Dolayısıyla, daha iyi
çalışma koşulları, eşit ise eşit ücret, hayat boyu eğitim,
esnek çalışma modelleri ile aile ve iş yaşamı arasında
denge kurmaya yönelik önlemleri içeren geniş kapsamlı
bir yaklaşıma ihtiyaç var. Daha iyi çalışma koşulları, işe
alımlar ve terfiler konusu da dahil olmak üzere, işyerinde her türlü ayrımcılığın önlenmesi ile ilgili önlemleri de
ihtiva etmeli.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde son üç genel seçimde yüzde 4´ten yüzde 9´a, daha sonra yüzde 14´e çıkan
kadın milletvekili sayısı, istikrarlı bir artışı göstermesi bakımından, kadınların siyasete katılımı konusunda ümit
verici bir gelişme. Ancak bu artışın, parlamentoda kadın
ve erkeklerin eşit temsilinin yakın zamanda gerçeklemesini sağlayacak kadar hızlı olmadığı ortada. Nüfusun yarısı
parlamentoda küçük bir oranda temsil edilirken, gerçek
demokrasiden bahsetmek güç. Özellikle yerel siyasette
yüzde 1 civarındaki kadın katılımı, tüm partilerin çabaları
ile değiştirilmesi gereken bir durum. Mart 2014 tarihinde
yapılan yerel seçimler, kadınların yerel siyasetteki rolünün
artırılması konusunda güzel bir fırsat olabilirdi; ama listelerdeki kadın oranlarına bakınca durumun çok ümit verici
olmadığı görüldü. Bu konuda ilk adım, seçim listelerinde
seçilebilecek yerlere kadınlara ağırlık verilmesiydi. Listelerin belirlenmiş olduğu şu aşamada da, seçim listelerinde
yer alan kadınlar için partileri tarafından siyaset okulları
düzenlenmesi edilmesi önemli bir konu. Elbette bu, bir
sonraki genel seçimler için de geçerli ve şimdiden hazırlıklara başlanması çok olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Kadın hakları konusunda ilk önce yapılması gereken,
tabii ki toplumsal cinsiyet eşitliğini garanti altına alan yasaların çıkartılması. Fakat bu yasalar, kadınların hayatlarına etki etmeyip kağıt üzerinde kalırsa, ulaşılmak istenen
hiçbir hedef gerçekleştirilemez. Türkiye´de kadın hakları
konusunda karşılaşılan sorunların kaynağı hiçbir zaman
yasalar olmadı; bu yasaların gereğince uygulanmasına
mani olan ataerkil kültürün alt edilememesi oldu.
Asıl soru, bu erkek-egemen kültürün nasıl eşitliğe dayanan bir kültüre dönüştürüleceği. Bu konuda
medyanın sorumluluğu yadsınamayacak kadar büyük.
İzlediğimiz televizyon programlarında ve reklamlarda
yer alan kadına karşı önyargılar ve kalıplaşmış yargılar,
kadın-erkek eşitliği önündeki engelleri güçlendiriyor ve
bazı durumlarda kadına karşı şiddeti normalleştiriyor.
Medya kurumlarının bu konuda sorumluluklarının farkına varmaları çok önemli.
Kadın hakları tam anlamıyla güvence altına alınmadan, AB üyeliği, hiçbir ülke için mümkün değil. Bu sebeple
kadın haklarının üyelik müzakerelerinin kalbinde yer
alması gerekiyor. Ben, yazmış olduğum raporlar kadar,
Avrupa Komisyonu ile olan ilişkilerimde bu gerekliliğin
üzerinde hep durdum. Sonuç olarak da kadın hakları,
Türkiye-AB ilişkilerinin bir yan konusu olmaktan çıkarak,
müzakere sürecinin kalbine yerleşti. Bunu Avrupa Komisyonu´nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Štefan Füle
de birçok kez dile getirdi. Bu bizlere, siyasi alanda atılan
adımların uygulamada ne büyük etkiler yaratabildiğini
gösteren önemli bir değişim oldu. Bu sebeple yaptığımız
her çalışmanın, her girişimin, ısrarcı olması durumunda
somut değişiklikler yarattığının bilinciyle hareket etmemiz çok önemli. Örgütlülük ve kapsayıcı bir şekilde tüm
kesimlerle irtibat halinde kalmak, kalıcı etki yaratabilmek
açısından vazgeçilmez hususlar. Bu bağlamda, herkesin
yapabileceği çok şey var ve ben bundan sonraki kariyerimde Türkiye´de kadın hakları konusunda çalışmakta
olan tüm gruplarla beraber çalışmaya devam edeceğimiz
inancını taşıyorum.
24
GÖRÜ
ÖZEL: DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
Zerrin Koyunsağan, Sabancı Vakfı Genel Müdürü
TÜRKİYE’DE ÇOCUK EVLİLİ İ VE
ÇOCUK GELİNLER
Mart ayında, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, 2014 yılında çocuk evliliği konusunda ciddi adımlar
atılması için harekete geçtiklerini açıkladı. Bakanlık, çocuk evliliği sorununun yoğun olduğu illerde,
okullardan camilere, sağlık ocaklarından evlere kadar çalışmalar yaparak, bu ilkel sorunu bir daha asla
gündeme gelmeyecek şekilde ortadan kaldırmayı hedefliyor.
Çocuk evliliği konusunda yayımlanan istatistikler ise korkutucu: Rakamlara göre, 11 yılda yaklaşık
yarım milyon çocuk (504 bin 957), 16-17 yaşında resmi olarak gelin oldu. Yıllar itibarıyla bakıldığında
ise konunun vahameti, son yıllarda neden bu kadar tartışılır olduğu ve hatta “çocuk gelinlerin” nasıl
lugatımıza girdiği, çok daha açık bir şekilde gözler önüne seriliyor. Buna göre, 2002 yılında 37 bin 263,
2009 yılında 47 bin 859, 2010’da 45 bin 738, 2011’de 42 bin 700 ve 2012’de 40 bin 428 çocuk, yani
toplamda 504 bin 957 çocuk, 16-17 yaşında resmi olarak gelin oldu.
Erken yaşta evlilikler, sadece ülkemizde değil, tüm dünyada mücadele edilen ve çözüm üretilmeye
çalışılan önemli bir sorun. Tüm dünyada, 18 yaşından önce evlendirilen kız çocuklarının sayısının yaklaşık
14 milyon olduğu tahmin ediliyor. Hal böyle olunca, erken yaşta ve zorla evlilikler, toplumsal refahı da
etkileyen bir kalkınma sorunu olarak dünya gündeminin üst sıralarına yerleşiyor.
Bu çerçevede, Sabancı Vakfı, çocuk evlilikleri gibi çok boyutlu bir sorunu çözmek için, uzun yıllardan
bu yana bütünsel bir yaklaşım sergiliyor ve sorunun çözümü için hem küresel hem ulusal, hem de
yerel çapta yapılan çalışmalara destek veriyor. Sabancı Vakfı’nın, gerek erken yaşta evlilikler alanındaki
mücadelesi, gerekse kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının geliştirilmesi konusunda yapmış
olduğu çalışmalar, uluslararası arenada da dikkat çekiyor. Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler
Sabancı’nın, kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının geliştirilmesine yönelik ve Türkiye’nin sosyal,
kültürel ve ekonomik gelişimi için yaptığı çalışmalar sebebiyle 2011 yılında Clinton Küresel Girişimi
tarafından Küresel Vatandaşlık Ödülü’ne layık görülmesi, bunun en güzel örneği.
Türkiye’de çocuk evliliği bir sorun; çocuk gelinler bir gerçek. Hem de son yıllarda daha duyulur hale
gelen bir gerçek. Erken yaşta ve zorla evlilikler, özellikle de çocuk gelinler, Avrupa Komisyonu tarafından
her yıl düzenli olarak hazırlanan Türkiye İlerleme Raporları’nın da, son yıllarda değinmeden geçmediği
konularından bir tanesi. Peki, ama çocuk evliliği nedir? Bu sorun, Türkiye’de ve dünyada hangi boyutlara
ulaştı? Sakıncaları nedir ve çocuk evliliği ile mücadele konusunda atılması gereken adımlar nelerdir?
Çocuk evliliği konusunda, küresel, ulusal ve yerel çapta başarılı çalışmalara imza atan Sabancı Vakfı’nın
Genel Müdürü Zerrin Koyunsağan, sizler için yazdı.
19 65
25
ÇOCUK EVLİLİ İ VE NEDEN OLAN FAKTÖRLERİ
Fiziksel ve psikolojik gelişim tamamlanmadan ve 18
yaşını doldurmadan gerçekleşen her evlilik, çocuk evliliğidir. Çocuk evlilikleri; kız ve erkek çocuklarını, ancak daha
çok kız çocuklarını etkileyen sakıncalı bir uygulamadır.
Halen, hem Türkiye’de hem de dünyada 15-16 yaşlarında hatta daha erken yaşlarda evlendirilen pek çok kız
çocuğu olduğu biliniyor. Erken yaşta evliliğe neden olan
faktörler, bölgeler arası farklılıklar gösterse de, genellikle
ortak nedenler altı başlık altında ele alınabilir.
Yoksulluk, en temel nedenlerden birisi. Evlilik, çoğu
aile için başlık parası ile kazanç kapısı ve sofradan bir
boğaz eksilmesi anlamına geliyor. Eğitime erişim, çocuk
evliliklerini tetikleyen bir diğer temel neden: Eğitime erişimdeki engeller nedeniyle, “okula gidemiyorsa, evlensin”
denilerek evlendirilen kız çocuklarının sayısı oldukça fazla.
Gelenek ve dini inanışlar da, ergenliğe erişmiş bir kız çocuğunun evlenmesi gerektiğine işaret edebiliyor.
Ailelerin, kız çocuklarını evlendirdiklerinde onları
cinsel saldırılardan koruyacaklarına, dolayısıyla aile namusunun lekelenmesini önleyeceklerine yönelik inanışlar da çocuk evliliklerinin artmasına sebep olabiliyor. Bununla bağlantılı olarak, toplumsal cinsiyet rolleri, çocuk
gelinlerin çocuk damatlardan daha çok olmasına neden
olurken, kız çocuklarının rolü evlenmek ve çocuk doğurmak olarak düşünülüyor. Ve en nihayetinde, yasal düzenlemeler: Minimum evlilik yaşının 18 olması gerekirken,
Türkiye’de 16 yaşında aile izniyle evlilik yapılabiliyor.
Daha da kötüsü, var olan yasalar dahi uygulanmıyor ve
daha küçük yaşta çocuklar da yasal olmayan dini nikâhla
evlendiriliyor.
ÇOCUK EVLİLİKLERİNİN SAKINCALARI:
E İTİM, SA LIK VE İDDET
Erken evliliğin sakıncalarını, en basit haliyle üç ana
başlık altında toplamak mümkün: Eğitim, sağlık ve şiddet.
Eğitim: Evlilik ile eğitim arasında doğrudan bir ilişki
mevcut. Kız çocukları evlendikleri zaman eğitim hayatları
son buluyor. Araştırmalar, liseye devam etmeyen kızların
çocuk gelin olma ihtimalinin liseye devam eden akranlarından altı kat daha fazla olduğunu ortaya koyuyor.
Erken yaşta evlilik, kız çocuklarının eğitimden mahrum kalmalarıyla sonuçlanıyor. Eğitim hayatına devam
edemeyen genç kadınlar, hayatlarının geri kalanında gelir
elde etme, üretime ve istihdama katılma şanslarını büyük
oranda yitiriyor, sonuç olarak bu durum, yoksulluğu
artırıyor.
Sağlık: Erken yaşta evlilik, çoğu zaman erken yaşta
doğumları da beraberinde getiriyor. Araştırmalar,
15 yaşından önce doğum yapan kız çocuklarının doğumda
ölüm riskinin, gelişimini tamamlamış annelere oranla beş
kat daha fazla, 18 yaşından önce doğum yapan kız
çocuklarının bebeklerinin ölüm riskininse yüzde 60 daha
fazla olduğunu gösteriyor.
Şiddet:Çocuk evliliklerinde, çoğu zaman kız çocuğun
kendisinden yaşça büyük bir kişiyle evlendiğini görüyoruz.
Bu durum, kız çocuklarının şiddete maruz kalma ihtimallerini artırıyor, dolayısıyla yaşanan aile içi şiddet, fiziksel
ve duygusal yaralanmaları da beraberinde getiriyor.
Görünen o ki; aileler ve toplum, evliliğin kız çocuğunun güvenliğini sağlayacağını düşünse de, çocukların eğitim, sağlık gibi haklarından mahrum kalmaları ve şiddet
görmeleri nedeniyle, evlilik ortamı, aslında çocuklar için
güvenli bir ortam sunmuyor, ayrıca çocukların çocukluklarını yaşayamamalarına da neden oluyor.
ÇOCUK EVLİLİ İNİN
DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE ULA TI I BOYUT
Erken yaşta evlilikler sadece ülkemizde değil, tüm
dünyada mücadele edilen ve çözüm üretilmeye çalışılan
önemli bir sorun. Tüm dünyada, 18 yaşından önce evlendirilen kız çocuklarının sayısının yaklaşık 14 milyon olduğu
26
GÖRÜ
ÖZEL: DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ
UÇAN Süpürge Kadın iletişim ve
Araştırma Derneği, Sabancı Vakfı’nın
desteği ile 23 Nisan Ulusal Egemenlik
ve Çocuk Bayraım nedeniyle çocuk
haklarının korunması çağrısı ve
‘Çocuk Gelin’ uyarısı yaptı.
biliniyor. Çocuk evliliklerinin en yaygın olduğu bölgeler,
yüzde 46 ile Güney Asya ve yüzde 38 ile Sahra Altı Afrika.
Türkiye’de ise kız çocuklarının yüzde 28’inin 18 yaşından
önce evlendiğine dair istatistikler mevcut.
Erken yaşta ve zorla evlilikler, toplumsal refahı da etkileyen bir kalkınma sorunudur. Kız çocuklarının eğitim, iş
ve toplumsal hayata katılmamaları, bedenleri gelişmeden
çocuk sahibi olmaları, refah düzeyi yüksek, eşit ve sağlıklı
bir toplum yapısı inşa edilmesi önünde önemli bir engel
teşkil ediyor.
19 65
ERKEN YA TA VE ZORLA
EVLİLİKLER İLE MÜCADELE
İlk etapta, bu sorunun farkında olmak gerekiyor.
Çocuk yaşta evlilik sorununun var olduğuna, zararlı bir
uygulama olduğuna ve sona erdirilmesi gerektiğine dair
farkındalığı artırmak, yapabilecek en acil ve öncelikli
uygulama. Bir sonraki adımda, gerekli verilerin toplanması geliyor. Çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye’de de çocuk gelinler konusunda kapsamlı veriler mevcut değil.
Resmi nikâhlı olmayan çocuk gelinler, bugün maalesef
27
“Görünen o ki; aileler ve toplum, evliliğin kız
çocuğunun güvenliğini sağlayacağını düşünse
de, çocukların eğitim, sağlık gibi haklarından
mahrum kalmaları ve şiddet görmeleri nedeniyle,
evlilik ortamı, aslında çocuklar için güvenli bir
ortam sunmuyor, ayrıca çocukların çocukluklarını
yaşayamamalarına da neden oluyor.”
sayılamıyor. Hangi illerde, neden çocuk evliliklerinin yapıldığı da bilinmiyor. Çözüm üretebilmek için kapsamlı
veri toplanması ve yerelde bu sorunun neden kaynaklandığını bilmek önemli.
Erken yaşta ve zorla evlilikler ile mücadelede
ele alınması gereken bir diğer konu da eylem planı.
Kapsamlı bir veri çalışması sonrasında, öncelikli olarak
çalışmalar yapılması gereken iller, çalışma kapsamları
ve alınacak tedbirlerin bir bütünlük içinde planlanması
önemli. Eylem planının hem ulusal çapta yapılacak
çalışmaları, hem de yereldeki çalışmaları kapsaması
gerekiyor.
Ve en nihayetinde yasal düzenlemeler. Yasal düzenlemeler ile evlilik yaşının 18 olması, kız ve erkek çocukların en azından liseyi bitirene kadar eğitime devamlarının
sağlanması gerekiyor. İlgili kanunların da bir bütünlük
içinde, bu çerçevede düzenlenmesi, çocuk evliliklerinin
önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması, uygulamada
sorumlu kurumların belirlenmesi ve üzerine düşenleri
yapmaları ile bu zararlı uygulamayı sonlandırmak mümkün olabilir.
SABANCI VAKFI’NIN ERKEN YA TA VE ZORLA
EVLİLİKLER İLE MÜCADELESİ
Az önce ifade edildiği üzere, çocuk evlilikleri gibi çok
boyutlu bir sorunu çözmek için, bütünsel bir yaklaşım
gerekiyor. Sabancı Vakfı olarak, sorunun çözümü için
bütünsel bir yaklaşımla hem küresel hem ulusal, hem de
yerel çapta yapılan çalışmaları destekliyoruz.
Yerel ve ulusal çapta, Toplumsal Gelişme Hibe Programı’mız kapsamında, Uçan Süpürge Kadın İletişim ve
Araştırma Derneği’nin (Uçan Süpürge) “Çocuk Gelinler”
ve Muş Kadın Derneği’nin (Mukadder) “Erken Yaşta Evlilik Kaderimiz Olmasın” projelerine destek vererek, erken
yaşta evlilikler konusunda yerelde ve ulusalda farkındalık ve zihniyet değişikliği yaratmak üzere çalışmalar
yürütüyoruz.
Küresel çapta ise, Sabancı Vakfı olarak, gerek erken
yaşta evlilikler alanındaki mücadelemiz, gerekse kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının geliştirilmesi
konusunda yaptığımız çalışmalar, uluslararası arenada
dikkat çekiyor. Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı
Sayın Güler Sabancı, kadınların ve kız çocuklarının insan
haklarının geliştirilmesine yönelik ve Türkiye’nin sosyal,
kültürel ve ekonomik gelişimi için yaptığı çalışmalar
nedeniyle, 2011 yılında Clinton Küresel Girişimi (Clinton
Global Initiative-CGI) tarafından Küresel Vatandaşlık
Ödülü’ne layık görüldü.
Daha sonraki yıl içinde CGI’ya erken yaşta evliliklerle mücadeleyle ilgili sunduğumuz “Aydınlık Gelecekler
İçin: Türkiye ve Dünyada Çocuk Evliliklerine Son Vermek”
başlıklı taahhüdümüz, ulusal ve yerel düzeyde projeleri
desteklemeyi ve bu sorunun çözümü için küresel iş birliği yapmayı sürdüreceğimizi kanıtlar nitelikteydi. CGI
Başkanı Bill Clinton, bu taahhüdümüzden dolayı, Güler
Sabancı’ya özel bir teşekkür sertifikası takdim etti.
Tabii, uluslararası ödüllerimiz CGI ile sınırlı kalmadı.
Mütevelli Heyeti Başkanımız Sayın Güler Sabancı, hayırseverlik ve sivil toplum alanında yürüttüğü başarılı çalışmaları nedeniyle Raymond Georis Yenilikçi Filantropist
Ödülü ve David Rockefeller Köprü Kurucu Liderlik Ödülü
gibi filantropi dünyasının en prestijli ödüllerine layık
görüldü. Vakfımız da, kalite ve mükemmellik anlayışıyla
yürüttüğü çalışmalarında liderlik, inovasyon ve teknoloji
alanındaki başarıları nedeniyle Business Initiative Directions (BID) tarafından sektöründe lider kurumlara verilen Uluslararası Kalite Altın Yıldızı Ödülünü aldı.
Çocuk Gelinler Sorunu ile Mücadelede
Sabancı Vakfı’nın Devam Eden Taahhüdü
Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre, kız çocuklarının 18 yaşına kadar,
yani en az liseyi bitirene kadar okumalarının sağlanması,
en temel insan hakkıdır. Eğitimle, onlara kendi geleceklerine dair kararları verebilecek olgunluğa erişme, sağlıklı
tercihlerde bulunma ve yetişkin olma hakkını tanıyabiliriz.
Sabancı Vakfı olarak, bir kalkınma sorunu olan erken
yaşta evlilikler konusunda mücadeleye devam edeceğiz.
Yerel ve ulusalda çalışmalar yürüten sivil toplum kuruluşlarına destek verecek, uluslararası arenada çalışmalarımızı
sürdüreceğiz.
Clinton Küresel Girişimi’ne verdiğimiz taahhüt kapsamında; etkili program ve politikalar geliştirmek için Türkiye
ve diğer ülkelerde çocuk gelinler konusunda çalışan sivil
toplum kuruluşları arasında deneyim paylaşımını artırmaya, etkili bağışlar yapılması için çocuk gelin alanında destek
veren diğer donörler ile bilgi ve deneyim paylaşımlarına
katkıda bulunmaya, Türkiye’de çocuk gelinlerin önlenmesi
için farkındalık yaratma, savunu stratejileri ve politika belgeleri geliştirilmesini desteklemeye devam edeceğiz.
28
A Ç I L A N B A LIKL ARDA S ON G E L İ ME L E R
İlge Kıvılcım, İKV Uzman Yardımcısı
TÜKETİCİNİN VE SA LI IN KORUNMASI
Tüketicinin ve Sağlığın Korunması başlığına uyum mevzuatı, AB müktesebatının doğrudan
İç Pazar’ı ilgilendiren kısımlarının önemli bir parçasıdır. Başlığın kapsadığı alanlarda, AB
vatandaşı olarak “bireyi merkeze alan”, her bireyin bir tüketici olarak görüldüğü ve aynı
zamanda tüketici çıkarlarının ve her türlü güvenliğinin korunması esasına dayanan bir
yaklaşım hâkimdir. Önemli mevzuat ve uygulamaları içeren bu başlıkta, bir kapanış kriteri
karşılanmış ve son dönemde ait Türkiye’de önemli mevzuat çalışmaları hazırlanmıştır. Bu
bağlamda, söz konusu başlıkta önemli ilerlemeler yakalanması bekleniyor.
Başlık Adı
Tüketicinin ve Sağlığın Korunması
Başlık Numarası
28
Tarama Süreci
Tanıtıcı Tarama: 8-9 Haziran 2006
Ayrıntılı Tarama: 6-7 Temmuz 2006
Açılış Kriteri
Yok
Kapanış Kriteri
-
-
-
19 65
AB Ortaklık Anlaşması Ek Protokolü’nün yükümlülüklerinin yerine getirilmesi;
Ürün güvenliği ve tüketiciyi koruma konusunda,
mevcut durumun analizi ve gerekli değişikliklerin
yapılması ve Birlik Acil Uyarı Sistemi’ne (RAPEX)
katılımı gibi gerekli idari yapılanma ve uygulama
kapasitesinin sağlandığının gösterilmesi;
Bulaşıcı hastalıklarda idari ve kurumsal kapasitenin
sağlandığının gösterilmesi;
Tütün ürünleri ve ürünlerin reklamları konusunda
müktesebat uyumunun sağlanması;
Kan ve kan bileşenleri için teknik destek, izlenebilirlik, ciddi olumsuz durumların bildirilmesi ve kan
alanında faaliyet gösteren tesislerin kalite sistemi ile
ilgili mevzuatın aktarılması;
Doku ve hücrelerle ilgili mevzuatın aktarılması.
Başlık Açılma Tarihi
19 Aralık 2007
Başlık Geçici Kapanma Tarihi
-
Başlığın Açıldığı AB Dönem Başkanlığı
Portekiz
29
BA LI IN KAPSAMI
AB Tüketici Politikası’nın ilk gündeme geldiği 1972
yılında gerçekleşen Paris Zirvesi’nde, ilk tüketici eylem
programı kapsamında bugüne paralel ilkeler benimsenmiş ve 1975 yılında ilk Tüketici Programı kabul edilmiştir.
1992 yılında Maastricht Anlaşması’nın 129 (a) Maddesi
uyarınca yasal zeminine kavuşan bu politika alanı, bugün
oldukça geniş bir yelpazede kolektif tüketici menfaatinin
her türlü güvencesini tanımlayan noktada belirginleşiyor.
AB Antlaşması’nı ve Avrupa Topluluğu’nu Kuran
Antlaşma’yı tadil eden Lizbon Antlaşması’nın 169’uncu
Maddesi gereğince, tüketicinin ve sağlığın korunması için
AB’ye yetki verilmektedir. Söz konusu başlıkta finansal
destek, düzenleyici ve yönetim şeklini belirleyen yatay
politika araçlarıyla beraber aday ülkeler için uyum çalışmalarında dikkate alınması gereken kısımlar, tüketicinin
korunması ve halk sağlığı olarak iki grupta incelenmektedir. Tüketicinin korunması kapsamındaki mevzuat; tüketiciye sunulan ürün ve hizmetlerin güvenliği ve sağlıklı olması, RAPEX gibi erken uyarı sistemiyle tehlikeli ürünlerin
engellenmesi, tehlikeli taklitler, satış yöntemleri (yanıltıcı
ve karşılaştırmalı reklamlar, fiyat göstergeleri, kapıdan
satışlar, mesafeli satışlar ve tüketici kredileri), turizm (paket tur ve devre mülk), haksız sözleşme hükümleri, ürün
sorumluluğu ve tüketim mallarının satışı ve bağlı garantilerdir. Halk sağlığını ilgilendiren kısımda da tütün ürünleri, alkollü içecekler, bulaşıcı hastalıklar, kan ve bileşenleri,
kanser, beslenme, sağlık sisteminde eşitlik, ruhsal sağlık
ve çevreden kaynaklanan sağlık problemleri yer almaktadır. Başlığın doğrudan etkilediği diğer politika alanları
ise çevre, sanayi, rekabet, gıda güvenliği, kamu sağlığı,
tarım, veterinerlik ve bitki sağlığı gibi alanlardır.
AB’DE TÜKETİCİNİN VE SA LI IN KORUNMASI
Avrupa Komisyonu’nun yayımladığı her yasal
düzenleme ve program, İç Pazar’ın işleyişini yüksek
standartlarla donatarak, yaşam kalitesinin artırılması
hedefiyle hazırlanmaktadır. Halk sağlığı ve tüketicinin
korunmasında temel AB mesajı; üye ülkeler arasında
sürdürülebilir sağlık ve tüketici sistemini oluşturmak ve
her üye ülkede eşit standartların uygulandığı bir sistem
yaratmakla, tüketiciye sunulan ürün ve hizmetin güvenilirliğini, sürdürülebilir tüketim anlayışını ve tüketicinin
karşılaşabileceği uyumsuzluklarda haklarının hukuki
boyutunu algılamalarını sağlamaktır. Böyle bir ortamın
getirisi olarak, pazardaki “güven ortamının” sağlanması,
AB’de son dönem tüketici ve sağlık programlarının temel
amacı olarak belirlenmiştir.
AB’de tüketicinin ve sağlığın korunması, ekonomik
büyümenin ön koşullarından biri olarak gösterilmektedir. Ekonomik krizle birlikte yaşanan sosyal bozulma, tüketicinin konumunu ve dolayısıyla İç Pazar’daki
aksaklıkları tetiklemektedir. Bu bağlamda son dönem
programlar, Avrupa 2020 stratejisi çerçevesinde, tüketici
ve sağlık politikasının sürdürülebilir olmasını ve sektör
bazlı yatırımlara ağırlık verilmesini amaçlanmaktadır.
30
1
The Communication From the
Commission to the Council, The
European Parliament and the European
Economic and Social Committee,
“The European Consumer Strategy
2007-2013”, COM (2007) 99 final,
13.07.2007, http://ec.europa.eu/
consumers/overview/cons_policy/doc/
EN_99.pdf
2
European Commission, “The
Communication A European Consumer
Agenda-Boosting Confidence and
Growth”, 25.05.2014, http://ec.europa.
eu/consumers/strategy/docs/
consumer_agenda_2012_en.pdf
A Ç I L A N B A LIKL ARDA S ON G E L İ ME L E R
AB’de, “Avrupa 2007-2013 Tüketici Stratejisi’nin1 eksiklikleri, üye ülkeler arası eşitsizlik, İç Pazar’daki aksaklıkları ve karmaşık AB prosedürlerinin tüketici tarafından
uygulanamaması olarak sıralanmış ve “Avrupa Tüketici
Gündemi” (European Consumer Agenda) ile tüketicinin
güveninin artırılması, tüketici hakları, üye ülkelerdeki
uygulamalar ve toplumdaki ekonomik ve sosyal değişimlerde tüketici davranışlarının düzenlenmesi olarak
gündeme getirilmiştir2. Tüketicinin bilgilendirilmesi
çalışmalarının öncüsü, her üye ülkede kurulmuş olan
Avrupa Tüketici Merkezleri’dir (European Consumer Center). Ayrıca Online uyuşmazlık çözümü (Online Dispute
Resolution), aracılığıyla her AB vatandaşı, tehlikeli gördüğü ürün hakkında ilgili kurumu bilgilendirebilmektedir.
Avrupa Komisyonu’na danışmanlık eden Avrupa Tüketici
Danışma Grubu (European Consumer Consultative Group)
gibi tartışma ortamlarında da tüketicinin karar almadaki
etkinliği öne çıkarılmaktadır.
İç Pazar’a en etkin katılımın sağlanması için ürün
güvenliği, tüketicinin hakları konusunda farkındalığın
artırılması gibi alanlara odaklanacak olan 2014-20203
için öngörülen yeni “Tüketici Programı” ile 446 milyon
avro bütçeli “Büyüme İçin Sağlık” (Health for Growth-
3
European Commission, “Proposal for a
Regulation of the European Parliament
and the Council on a Consumer
Program 2014-2020”, COM (2011) 707
final, 09.11.2011, http://ec.europa.eu/
consumers/strategy/docs/proposal_
consumer_programme_20142020_en.pdf
4
European Commission, “Keeping
European Consumer Safe, Annual
Report on the Operation of the RAPEX
Directorate General for Health and
Consumers”, 2012, s.15, http://
ec.europa.eu/consumers/safety/rapex/
docs/2012_rapex_report_en.pdf
5
European Commission, “Investing
In Health, Commission Staff Working
Document Social Investment Package”,
Directorate General for Health and
Consumers, Şubat 2013, s.12, http://
ec.europa.eu/health/strategy/docs/
swd_investing_in_health.pdf
6
http://ec.europa.eu/health/tobacco/
products/revision/index_en.htm
19 65
risklerinden) ve “Tüketici Programı” (Consumer Program-197 milyon avro) olmak üzere iki başlık üzerinden,
sürdürülebilir ve güvenli sağlık sistemi, risklerinden sınır
ötesi sağlık vatandaşların korunması, tüketiciye yönelik
hakların güvence altına alınması gibi çalışmalar yürütülecektir. AB’de tüketici şikâyetleri, 2010 yılından beri daha
uyumlu olarak izlenmekte ve İç Pazar’ın işleyişine ilişkin
göstergeler (Consumer Scoreboards) yayımlanmaktadır.
Ancak yeni üye ülkelerin AB sistemine dâhil olmasıyla, yeni ihtiyaçlar gündeme gelmektedir. Nitekim, erken
uyarı sistemi RAPEX (Rapid Alert System for non-food poducts posing a serious risk) aracılığıyla raporlanan tehlikeli
ürünlere ilişkin veriler artmıştır. 2004 yılından beri hazırlanan RAPEX raporlarının sonuncusunda, 2003 yılında
139 olan tehlikeli ürün sayısı, 2012 yılında 2.278 ürüne
ulaşmıştır4.
AB’de hükümet harcamalarının yüzde 10’unu sağlık
harcamaları oluşturmaktadır5. 2008-2013 dönemine ait
Sağlık Stratejisi’nin devamı niteliğindeki yeni dönem
2014-2020 Sağlık Programı, sağlık reformları ve inovasyon önceliğine işaret etmektedir ve insan sağlığının güvence altına alınması, kamu harcamaları, üretim, iş talebi
ve beşeri sermaye üzerinden ekonomiye katkıda bulunduğu mesajıyla, sağlık sektörüne yapılan harcamaların
önemine ağırlık verilmesi beklenmektedir. Üye ülkelere
yönelik yatırımlar, eşit sağlık sisteminin oluşturulması
ve sürdürülebilir sistemin yaygınlaştırılmasında kullanılacaktır. Yatırımlar, Horizon 2020 ve AB Yapısal ve Yatırım
Fonları (European Structural and Investment Funds for Health) ile desteklenmektedir.
İnsan sağlığının güvence altına alınmasında, AB
genelinde kan, doku, hücre ve organ nakilleri, ortak veriler ile iş birliği mekanizmalarıyla sürdürülebilir kılınmaya çalışılmaktadır. Aynı şekilde, AB’de son dönemlerdeki strateji programları dışında, gençler arasında alkol
ve sigara kullanımının azaltılması çalışmaları sürdürülmektedir. AB’de 18 yaş öncesi sigaraya başlama oranı
yüzde 70 olarak kaydedilmiştir. Bu bağlamda, sağlık
uyarılarını artıran ve ürün içeriğinde kullanılan maddelere yönelik revizyon getiren yeni AB Tütün Yönergesi6,
Avrupa Parlamentosu’nda 24 Şubat 2014 tarihinde kabul edilmiştir.
31
BA LI A İLİ KİN
TÜRKİYE’NİN UYUM ÇALI MALARI
Tüketicinin ve Sağlığın Korunması başlığının açıldığı
dönemde, Türkiye için özellikle mevzuat uyumu konusunda ciddi problemlere tanıklık edilmemiştir. Nitekim, 3
Mayıs 2007 tarihli Tarama Raporu’nda7, Türkiye’nin başlığa uyum düzeyi müzakerelerin başlamasına uygun olarak
görülmüş ve başlık için açılış kriteri öngörülmemiştir. Raporda Türkiye, tüketicinin korunmasına, sağlık sisteminin
iyileştirilmesine, sivil toplumun desteklenmesine ve daha
fazla tüketici mahkemesinin kurulmasına ilişkin kararlılığını göstermiştir.
Mevcut durumda, başlığın halk sağlığı kısmını ilgilendiren en önemli gelişmesi, 2012 İlerleme Raporu’nda
da ilk kez dile getirildiği üzere, tütün ürünlerinde ilgili
kapanış kriterinin karşıladığının Avrupa Komisyonu tarafından teyit edilmesi olmuştur. Bu teyit, 2013 İlerleme
Raporu’nda da tekrarlanmıştır. AB-Türkiye ilişkilerindeki
tıkanıklıkların çözümü için oluşturulan “Pozitif Gündem”
kapsamındaki başlıklardan8 biri de Tüketicinin ve Sağlığın Korunması’dır. Bu kapsamda oluşturulan çalışma
gruplarının 28’inci başlığı ilgilendiren toplantısı 4 Ekim
2012 tarihinde Brüksel’de gerçekleşmiş; Türkiye’nin tütün
ürünleri alanında tamamlanan kapanış kriteri gündeme
getirilmiştir. Tütün ürünlerinin gençler arasındaki kullanım oranı, 2008 yılında yüzde 31,4’ten 2012 yılında yüzde
27,1’e inmiştir9.
Aynı şekilde, tüketicinin ekonomik çıkarlarının ve
her türlü güvenliğinin korunmasına ilişkin kilit mevzuat
olan ve 28 Kasım 2013 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6502 sayılı “Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun”,
Türkiye’nin bu alana yönelik mevzuat uyum çalışmalarının önemli bir göstergesi niteliğindedir.
Tüketicinin Korunmasında İleri Düzeyde Uyum Projesi, 2012 yılında tamamlanmıştır. Tüketici koruma çalışmaları arasındaki ürün güvenliği alanındaki mevzuatın,
AB’nin Genel Ürün Güvenliği Yönergesi’ne uyumlaştırılması devam ederken; Ulusal Piyasa Gözetim ve Denetim
Bilgi Sistemi’nin hukuki zeminini oluşturan 27 Temmuz
2013 tarihli 28720 sayılı Piyasa Gözetimi ve Denetimi Sonuç ve Önlemlerinin Kaydı ve Bildirim Yönetmeliği yürürlüğe girmiş; Ürünlerin Piyasa Gözetim ve Denetimine Dair
Yönetmelik’te değişiklik öngören 28690 sayılı Yönetmelik
de 27 Haziran 2013 tarihinde güncellenmiştir. Aynı şekilde, Şubat 2012 tarihinde, Ulusal Piyasa Gözetim ve Denetim Programı Avrupa Komisyonu’na iletilmiş10; ayrıca
Kozmetik Ürünlerde Güvenlik Değerlendirmesi Kılavuzu
yayımlanmıştır.
Halk sağlığı kapsamında, Türkiye Hak Sağlığı Kurumu, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, Türkiye Kamu
Hastaneleri Kurumu, Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık
Genel Müdürlüğü ve Kanser Enstitüsü kurulmuştur. Bulaşıcı hastalıklarda, AB’nin RAPEX sistemi gibi, Ulusal
Erken Uyarı ve Yanıt Sistemi, AB kaynaklı olarak kurulmuş
ve sürveyans çalışmaları kapsamında, Aralık-Ekim 2013
tarihlerinde, 1173 halk sağlığı riski taşıyan olay ortaya
çıkarılmıştır11. Ayrıca, bulaşıcı hastalıkların Epidemiyolojik Sürveyansı ve Kontrolü Sistemi’nin Güçlendirilmesi
Projesi kapsamında, Erken Uyarı ve Yanıt Sistemi için 7/24
telefon hattı çalışmasına geçilmiştir. HIV/AIDS kapasite
çalışmaları ise devam etmektedir ancak Eylem Planı henüz tamamlanmamıştır12. Ruh sağlığı alanında, toplum
temelli ruh sağlığı hizmetlerine geçilmiş ve hastanelerdeki yatak sayısı artırılmış, 2010-2012 yılları arasında
psikiyatri dalındaki yatak kapasitesi yüzde 11,9 oranda
artmıştır. Böylece 100 bin kişiye düşen yatak sayısı yüzde
8,1’den yüzde 9,1’e yükselmiştir13. Ayrıca, Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı (2011-2023) da hâlihazırda mevcuttur.
Kan, doku, hücre ve organ alanlarında, Kan Tedarik Sisteminin Güçlendirilmesi ve 2010 yılında Geleceğin Kan Bağışçılarının Kazanımı Projeleri IPA kapsamında başlamış;
İnsan Doku ve Hücrelerinde ve Organ Bağışında Uyum
Projeleri ile idari kapasite artırımı amaçlanmıştır. Diğer
yanda, beslenme ve obeziteyle mücadele kapsamında
ürünlerdeki tuz oranı düşürülmüş; Bakanlık tarafından
ücretsiz bilgi hizmetleri aynı zamanda sigarayı bırakma
hatlarına uyarlanmış, yeni alkol yasasına ilişkin düzenleme yürürlüğe girmiştir.
GENEL DE ERLENDİRME
Kapanış kriterleri dikkate alındığında, Türkiye’nin Tüketicinin ve Sağlığının Korunması başlığındaki mevzuat
uyum düzeyi olumlu yönde ilerlemektedir. Aynı hassasiyet, uygulama sürecine katı sağlayacak idari kapasitenin
geliştirilmesinde de beklenmektedir. Bu noktada, halk
sağlığında ilerlemeler dikkat çekmektedir. Ancak tüketici
hareketlerine de ek ivme kazandırılması gerekmektedir.
7
“Screening Report Turkey Chapter
28-Consumer and Health Protection”,
03.05.2007, http://ec.europa.eu/
enlargement/pdf/turkey/screening_
reports/screening_report_28_tr_
internet_en.pdf
8
Pozitif Gündem kapsamında
çalışma grubu oluşturulan diğer
bağlıklar şunlardır: “İş Kurma Hakkı
ve Hizmet Sunumu Serbestisi”,
“Şirketler Hukuku”, “Bilgi Toplumu
ve Medya”, “İstatistik”, “Yargı ve
Temel Haklar” , “Adalet, Özgürlük,
Güvenlik” ve “Mali Kontrol”
9
European Commission, “Turkey
2013 Progress Report”, SWD (2013)
417 final, 16.10.2013, s.72, http://
ec.europa.eu/enlargement/pdf/
key_documents/2013/package/
brochures/turkey_2013.pdf
10
T.C. AB Bakanlığı, “Türkiye
tarafından hazırlanan 2012 Yılı
İlerleme Raporu: Yapılan Çalışmalar
ve Kaydedilen İlerlemeler, Fasıl
28: Tüketicinin ve Sağlığın
Korunması”, 31.12.2012, s.213,
http://www.abgs.gov.tr/files/
IlerlemeRaporlari/2012/turkiye_
tarafindan_hazirlanan_2012_yili_
ir_31_12_2012.pdf
11
T.C. AB Bakanlığı, “Türkiye
tarafından hazırlanan 2013 Yılı
İlerleme Raporu: Yapılan Çalışmalar
ve Kaydedilen İlerlemeler, Fasıl 28:
Tüketicinin ve Sağlığın Korunması”,
31.12.2013, s.192, http://www.
abgs.gov.tr/files/2013TR%20IR/
tthir_tr_14_01_2013.pdf
12
European Commission, “Turkey
2013 Progress Report”, s.74.
13
T.C. AB Bakanlığı, a.g.e., s.193.
32
DOSYA
Çisel İleri, İKV Proje Müdürü
TÜRKİYE-AB İLİ KİLERİNDE
DO RU BİLİNEN YANLI LARI A MAK
T
1
Bu yazıda kullanılan metinlerin büyük
kısmı, İKV tarafından yayımlanan
“Avrupa Birliği ve Türkiye-AB İlişkileri
Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar” isimli
kitapçıktan alınmıştır. İlgili yayına,
http://www.ikv.org.tr/images/upload/
data/files/dogru_bilinen_yanlislar_
kitabi(2).pdf İnternet adresinden
erişmek mümkündür.
ürkiye-AB ilişkilerinin son derece kapsamlı ve çok
boyutlu olduğu düşünüldüğünde, bu konunun
uzmanı kişilere çok sayıda ve farklı sorular yöneltilmesi beklenir. Ancak teknik detaylarla ilgili soruları bir
kenara bıraktığımızda, genelde karşımıza benzer soru ve
yorumların çıktığını söylemek mümkün. Bu yorumlardan
ilk akla gelen, başta belirttiğimiz uzun ve yorucu yolculuğun getirdiği bıkkınlığın, katıldığınız konferanslarda,
arkadaş sohbetlerinde, bindiğiniz takside “Biz ne yaparsak
yapalım AB bizi almaz” cümlesiyle vücut bulmasıdır1.
Bu yargının oluşmasının temel sebepleri arasında,
Türkiye-AB ilişkilerinin uzun geçmişi, bu süre zarfında Orta
ve Doğu Avrupa ülkeleri ve katılım müzakerelerine birlikte
başladığımız Hırvatistan üye olurken, Türkiye’nin aday ülke
olarak kalmaya devam etmesi ve AB müzakere sürecinin
asimetrik yapısının ve diğer aday ülkelerin tecrübelerinin
kamuoyunca yeterince bilinmemesinden dolayı, AB müktesebatına uyum konusunda atılması gereken bazı adımların sadece ülkemizden talep edildiğinin düşünülmesi yer
almaktadır. Ayrıca AB ülkelerinde Türkiye’nin üyeliğine,
din ve kültür farklılığı, nüfus yoğunluğu, coğrafi konum,
ekonomik sorunlar gibi nedenlerle karşı çıkan çevrelerin
açıklamaları da kamuoyundaki yargının oluşmasında son
derece etkilidir.
Kuşkusuz AB ülkelerinde tüm kesimlerin Türkiye’nin
üyeliği ile ilgili olarak aynı görüşte olmasını beklemek
mümkün değildir. Türkiye’nin katılımını destekleyenlerin
yanı sıra karşı çıkanların da olması doğaldır. Ancak, AB
bir ilkeler ve kurallar sistemidir. Türkiye ile AB arasındaki
ilişkiler hukuki bir temele dayanmaktadır. Üye Devletler
Türkiye’nin üyeliği yönündeki siyasi iradelerini çok net bir
biçimde ortaya koymuştur. Türkiye gerekli koşulları yerine
getirdiği halde AB’nin Türkiye’nin üyeliğine “hayır” demesi,
Birliğin kendi kendisiyle çelişmesine ve dünya kamuoyundaki itibarının tümüyle sarsılmasına neden olacaktır. Bu
nedenle, Türkiye AB müktesebatına uyum çalışmalarına
kararlılıkla devam ederken, AB kamuoyuna da Türkiye’nin
üyeliğinin önemi ve olumlu getirilerinin doğru bir iletişim
stratejisiyle aktarılması halinde, AB üyelik hedefine hızla
ulaşılırken kamuoyundaki bu tür yargıların güçlenmesinin
de önüne geçilecektir.
33
“Dünya ile ilgili algımız kusurlu ve eksiktir.
Hafızamız ise seçicidir. Sonuçta sadece yazı dönüştürür.”
Claude Simon
Ülkemizin AB üyeliğiyle ilgili en sık karşımıza çıkan benzetme, bu sürecin bir yolculuk olarak betimlenmesidir. Elbette
bu benzetmede en önemli etken, 50 yılı aşan ikili ilişkilerin ve 2005 yılından bu yana devam eden müzakere sürecinin
nihayetini görme arzusudur. Bugün gelinen noktada, anketler uzun süren bu yolculukta Türkiye vatandaşlarının,
ülkemizin AB üyeliğine olan desteğinin giderek azaldığını göstermektedir. Çok çeşitli nedenlerle açıklanabilecek bu
durum hakkında, bugüne kadar çok sayıda değerlendirme ve yazı hazırlanmıştır. Dolayısıyla bu yazımızda tüm bu
sebepler sıralanmayacak, sadece Türkiye-AB ilişkilerine ilişkin bazı bilgilerin üzerinden geçilecektir.
34
DOSYA
AB ÜYELİ İ
KENDİMİZ OLMAKTAN VAZGEÇMEK MİDİR?
Birkaç yıl önce yayımlanan popüler komedi dizilerinden birisinde, esas kahramanımız, rüyasında ülkemizin
AB’ye üye olduğunu, bundan dolayı tüm ailesinin Avrupalılaştığını görüyordu. Dizideki Avrupalılaşma sadece
aile bireylerinin sarı saçlı ve mavi gözlü hale gelmesinden
ibaret değildi, aynı zamanda yaşam koşullarının ve aile içi
ilişkilerin değişimine de işaret ediyordu. Elbette abartı ve
stereotiplerlerden hareket eden bu komedide, diğer pek
çok popüler dizi ve programda olduğu gibi Türkiye’nin
AB’ye üye olmasıyla örf, adet ve geleneklerin bozulacağı ve
19 65
toplumsal kimliğin yok olacağına dair “AB şüpheciliği” olarak tanımlanabilecek ön yargılar da kendini gösteriyordu.
Bugün 28 üyeden oluşan AB’nin aynı tip bireylerden
oluştuğunu, aynı ve/veya benzer örf ve adetleri paylaştığını söylemek mümkün değildir; tam aksine Birlik, farklı
diller konuşan, çeşitli ırk ve kültürlere mensup ülkelerden
oluşmaktadır. Bu farklılıklara ve çeşitliliğe rağmen Avrupa
bütünleşme sürecinin asıl amacı, “Avrupa halkları arasında
daha yakın bir birlik” oluşturmaktır. Bu anlayışın sonucu
olarak, “çeşitlilikte birlik” (Unity in Diversity) sloganını benimseyen AB, Birlik içindeki kültürel çeşitlilik ve farklılığın
korunmasına özel hassasiyet göstermektedir. Demokra-
35
si, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü gibi ortak
değerler ve ekonomik çıkarlar etrafında bir araya gelen
ülkelerin oluşturduğu Birlik, tüm Üye Devletlerin ve vatandaşların ulusal, kültürel, dinsel ve dilsel çeşitliliğinin getirdiği zenginliği ve dinamizmi güce dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Tüm kurucu antlaşmalarda, Avrupa halklarının
kültürleri ve geleneklerinin çeşitliliğine ve Üye Devletlerin
ulusal kimliklerine saygı gösterilerek kültürlerinin gelişmesine verilen destek ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra
toplumsal kimliklerin AB bütünleşme süreci ile değişimine
rağmen, Avrupa’da yapılan tüm istatistikler, Avrupalıların
halen kendilerini öncelikle ulusal kimlikleri ile tanımladıklarını, yani önce bir Alman, Fransız ya da İngiliz olarak
hissettiklerini göstermektedir.
Benzer şekilde, Türkiye de AB üyelik sürecinden ve
Avrupa kimliğinden etkilenmiş, bu sayede toplumsal kimliğini oluşturan geleneksel özellikleri muhafaza ederek,
modernleşme ve Batılılaşmanın kazandırdığı yeni özellikler ile bir sentez oluşturma çabasına girişmiştir. Esasında,
oluşturulmaya çalışılan bu sentezin bir asırdan uzun bir
geçmişi vardır. Avrupa ülkeleri ile derin tarihi ilişkileri bulunan Türkiye, Osmanlı Devleti’nin 1839 yılında ilan ettiği
Tanzimat Fermanı’ndan bu yana, kendi kültürel değerlerini
koruyarak Batı’ya yönelmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin AB
üyeliği, kendi toplumsal kimliğinden, geleneklerinden ve
değerlerinden feragat etmesi sonucunu doğurmayacaktır.
Dahası, AB üyesi olan bir Türkiye, bu sayede muhafaza ettiği kimliği ve değerlerini AB ülkelerine tanıtma ve diğer ülkelerin kültürlerini daha yakından tanıma imkânı bulacak;
AB’nin ulusal kültürlerin korunması ve teşvik edilmesine
yönelik politikaları ve ulusal kültürlerin korunmasına dair
programlarından ve mali desteklerinden yararlanacaktır.
Sonuç olarak, Türkiye, AB ailesinin bir ferdi olmakla, tarihsel ve toplumsal mirasını ve zengin kültürünü daha iyi
koruyup tanıtabilecek, çok kültürlü bu Avrupa mozaiğine
farklı bir renk getirerek, diğer AB üyeleriyle arasındaki kültürel diyaloğun gelişmesine katkıda bulunacaktır.
AB ÜYELİ İ VE ULUSAL EGEMENLİK
AB üyeliğiyle ilgili en hassas olunan konulardan birisi, ulusal egemenlik meselesidir. Ülkemizde AB üyeliğiyle
birlikte tüm ulusal egemenlik haklarının Brüksel’e devredileceğini, hatta dış politikamızın bile orada belirleneceğini
düşünen çok sayıda kişi bulunmaktadır. Hâlbuki AB üyeliği,
Üye Devletlerin tüm egemenlik haklarından feragat etmesi sonucunu doğurmaz. Üye Devletler, ulusal egemenlik
yetkilerinin bir bölümünü, karar mekanizmasında kendilerinin de yer aldığı AB karar alma organlarına aktarmak
suretiyle, tüm AB adına egemenliği paylaşırlar.
Bilindiği gibi, AB’ye tam üyelik, uluslararası değil, ulus
üstü bir örgüte ve hukuk sistemine katılmak anlamına gelir. AB’nin bu ulus üstü yapısı ise kendi hak ve yetkilerine
sahip olmasını gerektirir. İşte bu nedenle, ortak amaçların
gerçekleştirilmesi hedefi etrafında birleşen AB Üye Devletleri, bunlara ulaşmak için bazı hak ve yetkilerini Birliğe
devretme yolunu seçmiştir. Üye Devletlerden devraldığı
bu egemenlik parçaları ile kendine bir “egemen yetki alanı” yaratan AB, bu yetkileri kullanarak tüm Üye Devletleri
doğrudan ya da dolaylı biçimde bağlayıcı hukuk normları
koymaktadır. Ancak söz konusu devir ile birlikte üye ülkeler
36
DOSYA
söz haklarını kaybetmez. Nitekim AB üyesi ülkeler, Birliğe
yetkilerini devrettikleri alanlarda nasıl bir ortak politika izleyeceklerine birlikte karar vermektedir. Yani bir başka ifadeyle bu yetkiler, Üye Devletlerin de dâhil olduğu kolektif
bir karar alma mekanizması tarafından kullanılmaktadır.
Türkiye’nin AB üyeliğinin egemenlik devri değil; egemenlik paylaşımı getireceğini ifade etmek daha doğrudur.
Türkiye’nin AB’ye üye olması halinde, Almanya’dan sonra
ikinci büyük nüfusa sahip Üye Devlet olacağından yola
çıkarak, AB kurumları ve karar alma sürecinde önemli
ağırlığı olacağını da akılda tutmak gerekir. Öte yandan, dış
politikamızın AB tarafından belirleneceği bilgisi de AB’nin
bu alandaki siyasal kimliğinin henüz oluşum aşamasında
olduğunun yeterince bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, üyelikle birlikte diğer Üye Devletler gibi,
Türkiye’nin de dış politikasının AB tarafından belirlenmesi
söz konusu olmayacaktır.
AB ÜYELİ İNİN ALTERNATİFLERİ
Türkiye-AB ilişkileri her zaman inişli çıkışlı bir seyir
izlemiştir. “Uzun, ince bir yol” olarak da tanımlanabilecek
olan AB üyelik sürecinin sorunlu zamanlarında, AB’nin
Türkiye’nin tek alternatifi olmadığı, bunun yerine başka
19 65
ülkelerle ilişkilerin geliştirilerek iş birliğine gidilmesinin ve
yeni ortaklıklar kurulmasının Türkiye’nin çıkarlarına daha
uygun olduğu sıklıkla dile getirilen bir görüştür. AB üyeliğinin gerçekleşmemesi ihtimaline karşı bir önlem olarak
da değerlendirilen bu görüşe göre, Türkiye’nin dünyanın
farklı bölgeleriyle iş birliğine gidebileceği belirtilmekte;
“İslam dünyasının lideri olalım”, “Orta Asya’ya yönelelim”,
“Rusya, Ukrayna ve Kafkasya ile birlikte hareket edelim” ya
da “Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılalım” gibi fikirler ortaya
atılmaktadır.
Bununla birlikte, bir modelin alternatifinin, onunla
benzer özellikler taşıyan veya onunla kıyaslanabilir bir
başka model olması gerektiği göz ardı edilmemelidir. Günümüz uluslararası ilişkilerinde büyük kutuplaşmalardan
ziyade, ülkeler arası dayanışma ve iş birliği önem kazanmış
ve ekonomik temelli çeşitli bölgesel örgütlenmeler oluş-
37
muştur. Ancak ülkeler arası ilişkilerin geliştirilmesi ya da
uluslararası örgütlere üyelik ile çok boyutlu bir entegrasyonun parçası olmak birbirinden çok farklıdır. AB’nin alternatifi, ancak benzer nitelikte ve bütünleşme amacı taşıyan
bir yapı olabilir. Ancak, bölgemizde ekonomik ve siyasi
getirileri AB düzeyinde olan böyle bir bütünleşme hareketi
bulunmamaktadır. Alternatif olarak ileri sürülen diğer örgüt ve yapılanmalardan farklı olarak ülkemizin tam üyelik
yolunda ilerlediği AB, iş birliğinin ötesinde bütünleşme
amacı taşıyan, dünyadaki çok boyutlu uluslar üstü bütünleşme projelerin tek başarılı örneğidir. Ekonomik temeller
üzerine inşa edilmiş olan AB’nin bünyesine zamanla siyasi
ve sosyal boyut da dâhil olmuştur. AB’nin, geçmişte yaşanan her ekonomik ve siyasi krizde olduğu gibi bugün
yaşanan krizden de güçlenerek çıkabilecek güçte bir Birlik
olduğu ve küresel aktör olarak potansiyeli göz önüne alındığında, Türkiye’nin, AB üyeliğine alternatifini olmadığı
görülmektedir. AB üyesi olan bir Türkiye’nin, bu büyük gücün bir parçası olarak, gerek bölgesinde gerek uluslararası
alanda etkinliğini çok daha fazla artıracağı açıktır.
HER EYE KARI AN AB
2012 yılının ilk yarısında Alman gazeteleri, vatandaşlarının Brüksel’e olan tepkisine yer veriyordu. Bu tepkinin
temel sebebi, aynı yılın Eylül ayı itibarıyla eski tip ampullerin satışının yasaklanmasına ilişkin düzenlemeydi. Enerji
tasarruflu ampullerin kullanılmasını zorunlu kılan yönerge yürürlüğe girmeden önce yapılan bilgilendirme, Alman
vatandaşlarını kızdırmış, Brüksel’in evlerinde kullanacakları ampule dahi karışması rahatsızlık yaratmıştı. Benzer
şekilde, ülkemizde de AB üyeliği sonrasında soframızdaki
gıdadan arabamıza, evimizdeki eşyalara kadar her şeyin
Brüksel’den belirleneceği algısı, kendini en kuvvetli, ünlü
“kokoreç yasaklanacak mı?” sorusuyla göstermektedir.
AB, toplumsal yaşamı ilgilendiren tüm alanlarda temel
düzenlemeler getirmektedir. AB müktesebatı olarak adlandırılan bu temel düzenlemelerin, tüm üye ülkeler tarafından benimsenmesi ve uygulanması gerekmektedir.
Bunun nedeni, malların, hizmetlerin, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımda olduğu AB Tek Pazarı’nda üye
ülkelerin farklı politikaları nedeniyle sistemin işleyişinde
aksaklıklar oluşmasının engellenmesidir. Üye Devletler,
söz konusu alanlarda AB tarafından belirlenen bu temel
düzenlemelere bağlı kalmak kaydıyla, kendi ulusal politikalarını yürütmektedir. Bir başka ifadeyle; tüm Üye Devletlerin uymakla yükümlü oldukları asgari müştereklerin
karşılanması ön koşuluyla, üye ülkeler, kendilerine özgü
nedenlerle sürekli ya da dönemsel olarak farklı politikalar
uygulayabilmektedir.
Toplumsal yaşamı etkileyen düzenlemelerde esas
olan, hijyen, sağlık ve güvenlik standartlarına uyumun
sağlanmasıdır. Türkiye’nin gündemini uzun bir süre gereksiz bir biçimde işgal etmiş olan “kokoreç” in yasaklanması
konusu da bu kapsamdadır. Deli Dana hastalığının tüm
Avrupa’da etkili olduğu dönemde, üç yaşını aşmış büyük
baş hayvanlarda hastalık riskinin yüksek olması nedeniyle
bu hayvanların sakatatlarının yenmesinin insan sağlığını
tehdit ettiği yönünde alınan sağlık ve hijyen koşullarıyla
ilgili karar, ülkemizde “AB kokoreç yememize dahi karışıyor”
şeklinde karşılık bulmuştur. Bu örnekten de anlaşılacağı
gibi, insan sağlığını tehdit etmediği ve hijyen koşullarına
uygun olduğu sürece, geleneksel ürünlerin üretim ve tüketiminin yasaklanması söz konusu değildir.
YOLCULU UN KENDİSİ DE
HEDEF KADAR ÖNEMLİDİR
Ünlü şair Kavafis, “İthaka” isimli şiirinde “Hiç aklından
çıkarma İthaka’yı./Oraya varmak senin başlıca yazgın/Ama
yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın./Varsın yıllarca sürsün,
daha iyi; sonunda kocamış biri olarak demir at adana/yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin” der... Yazımızın en
başındaki yolculuk metaforundan yola çıkarsak, ülkemizin
AB üyelik hedefi doğrultusunda kararlılıkla yürüyebilmemiz için daha iyi, doğru ve hedef kitleye uygun kaynakların
önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Bu gerçekten hareketle,
ilki 2004 yılında katılım müzakerelerinin başlamasından
önce hazırlanan, ikincisi ise genişletilip bugünün ihtiyaçlarına yönelik sorularla zenginleştirilen “Avrupa Birliği ve
Türkiye-AB İlişkilerinde Doğru Bilinen Yanlışlar” isimli yayınımız, kamuoyuyla paylaşıldı. Bu yazıda sadece bir kısmı
ele alınabilen “doğru bilinen yanlışlar”ın tamamını içeren
ve tüm İKV uzmanlarının ortak çalışması olan bu yayına, İKV Kütüphanesi ve İKV’nin resmi İnternet sitesinden
erişmek mümkündür. Nobel ödüllü Fransız yazar Claude
Simon’un dediği gibi, algı kusurlu ve eksik, hafıza seçicidir
ve sonunda ancak yazı dönüştürür...
Tüm İKV uzmanları olarak temennimiz, hazırladığımız
bu yayının mevcut “yanlışların” yerini “doğruların” alacağı
dönüşüme katkı sağlamaktır.
19 65
ȋktisadi Kalk nma Vakf Yay nlar
Yay n No: 264
Avrupa Birliği ve Türkiye-AB İlişkileri Hakkında
Doğru Bilinen Yanlışlar
Yayın No:
264
ISBN:
978-605-5984-57-1
Sayfa Sayısı:
88
38
DOSYA
Dr. Zeynep Özkurt, İKV Uzman Yardımcısı
TÜRKİYE KADIN HAKLARI KONUSUNDA
AB’NİN NERESİNDE?
Türkiye-AB ilişkilerinin son derece kapsamlı ve çok boyutlu olduğu düşünüldüğünde, bu konunun uzmanı kişilere çok sayıda ve farklı sorular yöneltilmesi beklenir. Ancak
teknik detaylarla ilgili soruları bir kenara bıraktığımızda,
genelde karşımıza benzer soru ve yorumların çıktığını
söylemek mümkün. Bu yorumlardan ilk akla gelen, başta
belirttiğimiz uzun ve yorucu yolculuğun getirdiği bıkkınlığın, katıldığınız konferanslarda, arkadaş sohbetlerinde,
bindiğiniz takside “Biz ne yaparsak yapalım AB bizi almaz”
cümlesiyle vücut bulmasıdır1.
Bu yargının oluşmasının temel sebepleri arasında,
Türkiye-AB ilişkilerinin uzun geçmişi, bu süre zarfında Orta
ve Doğu Avrupa ülkeleri ve katılım müzakerelerine birlikte
başladığımız Hırvatistan üye olurken, Türkiye’nin aday ülke
olarak kalmaya devam etmesi ve AB müzakere sürecinin
asimetrik yapısının ve diğer aday ülkelerin tecrübelerinin
kamuoyunca yeterince bilinmemesinden dolayı AB müktesebatına uyum konusunda atılması gereken bazı adımların sadece ülkemizden talep edildiğinin düşünülmesi yer
almaktadır. Ayrıca AB ülkelerinde Türkiye’nin üyeliğine,
din ve kültür farklılığı, nüfus yoğunluğu, coğrafi konum,
ekonomik sorunlar gibi nedenlerle karşı çıkan çevrelerin
açıklamaları da kamuoyundaki yargının oluşmasında son
derece etkilidir.
Kuşkusuz AB ülkelerinde tüm kesimlerin Türkiye’nin
üyeliği ile ilgili olarak aynı görüşte olmasını beklemek
mümkün değildir. Türkiye’nin katılımını destekleyenlerin
yanı sıra karşı çıkanların da olması doğaldır. Ancak, AB
bir ilkeler ve kurallar sistemidir. Türkiye ile AB arasındaki
ilişkiler hukuki bir temele dayanmaktadır. Üye Devletler
Türkiye’nin üyeliği yönündeki siyasi iradelerini çok net bir
biçimde ortaya koymuştur. Türkiye gerekli koşulları yerine
getirdiği halde AB’nin Türkiye’nin üyeliğine “hayır” demesi,
Birliğin kendi kendisiyle çelişmesine ve dünya kamuoyundaki itibarının tümüyle sarsılmasına neden olacaktır. Bu
nedenle, Türkiye AB müktesebatına uyum çalışmalarına
kararlılıkla devam ederken, AB kamuoyuna da Türkiye’nin
üyeliğinin önemi ve olumlu getirilerinin doğru bir iletişim
stratejisiyle aktarılması halinde, AB üyelik hedefine hızla
ulaşılırken kamuoyundaki bu tür yargıların güçlenmesinin
de önüne geçilecektir.
19 65
39
Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan itibaren, Türkiye’de kadınların toplumsal ve siyasi
hayattaki konumunun güçlendirilmesine yönelik birçok adım atılmasına rağmen, bugün
Türkiye, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gerçeği ile karşı karşıya. Nitekim Türkiye, kadınların
toplumsal eşitlik kavramı çerçevesinde ve AB’nin itici gücüyle bu durumu düzeltmeye
yönelik önemli adımlar atmaya devam etse de, bu alanda ciddi gereksinimler halen
mevcudiyetini korumaya devam ediyor. Bu ayki yazımızda, Türkiye’nin kadın hakları ve
toplumsal cinsiyet eşitliği konularında AB ile uyum düzeyini mercek altına alıyoruz.
GÜNÜMÜZDE KADIN HAKLARI
Kadınların cinsiyet temeline dayalı ayrımcılığa uğramadan, toplumsal yaşamın her alanında eşit olarak
yer alması, demokrasinin en önemli ilkeleri arasında yer
almaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, bu kapsamda kamusal ve özel hayatın her alanında kadın ve erkeklerin eşit
şekilde yer almasını, güçlenmesini ve temsil edilmesini
öngörmektedir1.
Günümüzde kadın haklarının korunması ve geliştirilmesi, insan hakları kapsamında ülkelerin iç sorunu olmaktan öte, uluslararası bir mesele olup, büyük önem arz
etmektedir. Kadın hakları ve buna bağlı olarak kadın-erkek
eşitliği, bu kapsamda bir gereklilik olarak değerlendirilmekte, kadınların erkeklerle eşit şartlar altında istihdam
edilmesi, eğitim alması, sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel düzeyde erkeklerle eşit oranda katılım sağlaması ve
temsil edilmesi gerekliliklerini gündeme getirmektedir2.
Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları, AB ile
Türkiye’nin gündeminde de önemli bir konumda yer almaktadır. Nitekim, Anayasamıza ve AB Antlaşması’na
dâhil edilen toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları,
mevzuatlar temelinde hem aday ülke statüsünde bulunan
Türkiye’de hem de AB Üye Devletleri’nde üst seviyede yer
almaktadır. Bu doğrultuda Türkiye’de ve AB’de kadın haklarına ilişkin yürütülen çalışmalar, oluşturulan sosyal politikalar paralellik göstermektedir.
KADIN HAKLARI VE AB
AB, uluslararası anlaşmaların yanı sıra AB Antlaşması, AB’nin İşleyişine İlişkin Antlaşma ve AB Temel Haklar
Şartı’nda da yer alan kadın hakları ve toplumsal cinsiyet
eşitliği kurucu değerlerinin siyasi bir vizyon kapsamında
değerlendirmesi gerektiği görüşünü savunmaktadır. Bu
kapsamda kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği,
Birlik için temel bir hak ve ortak bir değer olmanın yanı
sıra Birliğin büyüme, istihdam ve sosyal uyum hedeflerine
ulaşması için gerekli bir şarttır.
Bu doğrultuda AB, özellikle kadınlara yönelik şiddet,
ayrımcılık ve tecrit uygulamaları ile mücadele edilmesi gerektiğini birçok kez dile getirmiş, bu yönde önemli girişimlere imza atmıştır. AB, toplumsal cinsiyet eşitliği hedefiyle
kadınlara eşit muamele ve fırsatların sağlanması yönünde
sosyal politikanın oluşturulması ve uygulanması açısından
büyük ilerleme kaydetmiştir. Bu kapsamda oluşturulan
“cinsiyetler arası fırsat eşitliği politikası” da ayrı bir önem
taşımaktadır.
İstihdam, eğitim ve siyaset başta olmak üzere birçok
alanda kadınlar ve erkekler arasında eşit muamele ilkesini
benimseyen AB, toplumsal düzeyde cinsiyet ayrımcılığının
ortadan kaldırılmasını öngörmekte3; AB mevzuatı ise toplumsal düzeyde kadınlar ve erkekler arasındaki eşitliğin
sağlanması ve kadın haklarının korunması için kapsamlı
hükümler içermektedir. Kadınların sosyal, siyasi ve ekonomik hayata katılımlarının desteklenmesi AB’nin temel hedeflerinden biri olup, kadın hakları politikaları da yukarıda
belirtilen temel prensipleri içermektedir.
Kadın hakları konusunda BM gibi uluslararası birçok
organizasyonla iş birliğinde olan AB, aynı zamanda kadınlara yönelik her türlü ayrımcılık ve şiddetle mücadeleye
ilişkin girişimlerin aktif destekçisidir. AB’nin kadın haklarının korunması ve geliştirilmesi için gösterdiği siyasi irade,
aynı zamanda Birliğin sosyal politika kapsamındaki ilke ve
prensiplerine de başarıyla yansıtılmıştır. Söz konusu ilke
ve prensipler, cinsiyet eşitliğinin desteklenmesi, bu alanda eş güdümlü stratejilerin uygulanması, kadınlara karşı
şiddet suçu işlemiş kişilerin cezasız kalmaması gibi önemli
konuların AB’nin öncelikleri arasında yer aldığının bir göstergesidir. Bu ilke ve prensipler, aynı zamanda AB’nin insan
hakları politikası ve sosyal politika kapsamında üçüncü
ülkelere uyguladığı stratejinin de önemli bir parçası konumundadır4.
AB son yıllarda kadın-erkek arasındaki eşitsizliği sorununun önüne geçmek adına önemli adımlar atmıştır.
AB’nin bu alanda ilerleme kaydetmesinde ise eşit muamele yasası, cinsiyet perspektifinin her politika alanına
dâhil edilmesi, toplumsal cinsiyet algısının yaygınlaştırılması, kadın istihdamının artırılması ve kadınların eğitim
imkânlarının genişletilmesi büyük rol oynamıştır5. Bu
bağlamda, 2010-2015 dönemini kapsayan, kadın ve erkek
eşitliğine ilişkin strateji, AB’nin son dönemde bu alanda
yürüttüğü çalışmaların en kapsamlısı olarak karşımıza
çıkmaktadır. Söz konusu strateji, 2006-2010 dönemine ait
cinsiyet eşitliği yol haritasının bir türevi olup, cinsiyet eşitliğine ilişkin tematik öncelikler içeren yeni bir oluşumdur.
Strateji önceliklerinin arasında ise eşit ekonomik özgürlük,
eşit işe eşit ücret prensibi, karar alma mekanizmalarında
1
T.C. Aile ve Sosyal Politikalar
Bakanlığı, “Toplumsal Cinsiyet
Eşitliği ve Kadın Hakları”.
2
Jan Olsson ve Gülseren Onanç,
“AB ve Türkiye’de Kadın Hakları
ve Rolü”, 28’nci Türkiye-AB Karma
İstişare Komitesi Toplantı Raporu,
13-14 Eylül 2010.
3
Avrupa Komisyonu, “Equal
Opportunities for Women and
Men: European Community
Acts”, 1998.
4
European Union External Action,
“Women’s Rights”, http://eeas.
europa.eu/human_rights/
women/index_en.htm, Erişim
Tarihi: 10 Mart 2014.
5
European Commission, “Gender
Equality”, http://ec.europa.
eu/justice/gender- equality/
index_en.htm, Erişim Tarihi: 11
Mart 2014.
40
DOSYA
eşitlik, haysiyet, dürüstlük ve cinsiyet temelli şiddetin durdurulması, AB ötesinde cinsiyet eşitliğinin desteklenmesi
gibi önemli konular yer almaktadır6.
Öte yandan AB, cinsiyet eşitliği ve kadın haklarına ilişkin normlarını, üçüncü ülkelere iş birliği ve ortaklık anlaşmaları, aday ülkelere de üyelik müzakereleri çerçevesinde
yerine getirilmesi gereken koşullar olarak sunmuş, böylelikle söz konusu ülkelerdeki değişim, gelişim ve reformlara
bir dönüştürücü güç olarak dâhil olmuştur.
TÜRKİYE’DE KADIN HAKLARI
Türkiye, kadın hakları konusunda çelişkili bir ülke görünümünde olsa da, Cumhuriyet’in ilk kurulduğu dönemlerde kadın-erkek haklarının eşit olduğu hükmü geçerli olmuş, hatta AB üyesi Fransa’dan da önce, 1930’lu yıllardan
itibaren kadınlarımız seçme ve seçilme hakkından yararlanabilmiştir. Öte yandan, Türkiye’de kadın hakları konusunda toplumsal bilincin gelişmesi, uluslararası düzeydeki
6
European Commission, “Strategy
between Women and Men 2010- 2015”.
19 65
gelişmelere paralel olarak, 1980’li yıllarda daha da pekişmiştir. Özellikle 1990’lı yıllarda tekrar canlanan Türkiye-AB
ilişkileri, Türkiye’de kadın haklarının gelişmesine büyük
katkı sağlamıştır. Nitekim, kadın haklarına ilişkin mevzuat
bu dönemde, çeşitli yasal düzenlemeler aracılığıyla geliştirilmiş, toplumsal düzeyde kadın-erkek eşitliğini sağlamak
adına önemli adımlar atılmıştır.
Ulusal mevzuattaki değişikliklerin yanı sıra Türkiye,
kadın hakları ve kadının sorunlarına ilişkin uluslararası düzeyde de birçok girişimde bulunmuştur. Bunların başında
hiç şüphesiz, Türkiye’nin de taraf olduğu BM İnsan Hakları
Sözleşmesi de yer almaktadır. Bu kapsamda, kadın haklarına ilişkin düzenlemeler içeren Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Hakkında Sözleşme’yi 1985 yılında
kabul eden Türkiye, aynı sözleşmenin Ek Protokolü’nü de
2000 yılında imzalamıştır. Türkiye’nin uluslararası düzeyde
taraf olduğu bu anlaşmalar ve aynı düzeyde kadın hakları
konusundaki girişimlerde iş birliğine girmesi, hiç şüphesiz
41
Tablo 1: Kadınların İş Gücüne Katılma Oranları (yüzde)
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
AB
55,5
56
57,1
58,1
58,8
58,3
58,1
58,4
58,5
Türkiye
-
-
22,7
22,8
23,5
24,2
26,2
27
Kaynak: Eurostat
Türkiye’nin kadın hakları ve kadına karşı şiddetin engellenmesi konularına verdiği önemin önemli göstergeleri olarak
karşımıza çıkmaktadır7.
Öte yandan, 2001 yılında yürürlüğe giren Anayasa değişiklikleri dâhilinde, kadın-erkek eşitliğini sağlayamaya
yönelik bir dizi hükme yer verilmiştir. Bunu takiben, Yeni
Medeni Kanun’un 2002 yılında yürürlüğe girmesi ile birlikte, evlilik yaşı hem kadın hem erkek için 18’e çıkarılmış, evlilik sırasında edinilen malların eşit paylaşımına ve evlilik
dışı doğan çocukların miras haklarından yararlanmalarına
ilişkin bir takım düzenleme yapılarak, kadınların hem aile
içinde hem de toplumsal düzeyde konumu daha da güçlendirilmiştir8.
Türkiye’de kadın haklarının geliştirilmesine yönelik
üçüncü büyük adım ise 2003 yılında kabul edilen 6’ncı
Uyum Paketi çerçevesinde Türk Ceza Kanunu’na getirilen
değişikliklerle atılmıştır. Bu değişiklikler, özellikle töre
cinayetlerinde failin cezasına indirim yapılmasını içeren
maddelerin yürürlükten kaldırılması açısından büyük
önem taşımaktadır. Bununla birlikte, Türkiye’de kadın-erkek eşitliğinin güçlendirilmesine katkı sağlamak amacıyla,
2004 yılında yapılan yeni Anayasa değişiklikleri neticesinde, “Kanun önünde eşitlik” hakkındaki maddede düzenlemeye gidilmiş ve kadın haklarına sağlanan güvence
yinelenmiştir9.
Bu gelişmeleri takiben, 2005 yılında AB ile üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye, AB müktesebatına uyum
çerçevesinde ve üyelik müzakereleri doğrultusunda, öngörülen her alanda olduğu gibi kadın hakları ve toplumsal
cinsiyet eşitliği alanlarında da reformlar gerçekleştirmeye
ve önemli yasal düzenlemelere imza atmaya devam etmektedir.
TÜRKİYE’NİN KADIN HAKLARI
KONUSUNDA AB’YE UYUMU
Kadınların hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği,
Türkiye-AB ilişkileri bakımından önemli bir meseledir. Bu
doğrultuda, gerçek ve sürdürülebilir toplumsal cinsiyet
eşitliğinin desteklenmesi ve kadın haklarının korunması
için atılacak ileri adımlar ve yapılacak reformlar, Türkiye ve
AB tarafından tam destek görmelidir. Kadın haklarının korunması ve geliştirilmesi tek başına bir amaç olsa da, toplumsal cinsiyet eşitliği ile birlikte, aynı zamanda AB 2020
stratejisinin hedefleri arasında da yer almaktadır.
Müzakere sürecinin başlamasından bugüne birçok
sosyoekonomik ve siyasi reform gerçekleştiren Türkiye,
AB’ye uyum sürecinde kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda mevzuat ve eylem planlarının
uygulanmasına devam etmektedir. Nitekim Türkiye, söz
konusu mevzuatı siyasi, sosyal ve ekonomik gerçekliğe
dönüştürmek için kapsamlı ve sürdürülebilir çalışmalara
ihtiyaç duymaktadır10. AB sosyal politika müktesebatı
kapsamında Türkiye, son dönemde kadın haklarına yönelik bir dizi değişiklik yapmıştır. Bunların arasında; 2010
yılında yapılan referandumda kadınların da dâhil olduğu
sosyal bakımdan korunması gereken kişilere yönelik pozitif ayrımcılığa Anayasal dayanak sağlanması; müktesebata
uyum kapsamında ayrımcılıkla mücadeleye ilişkin kanunu tasarısı taslağının hazırlanması; kadının istihdamının
artırılmasına ilişkin genelgenin yürürlüğe girmesi; sosyal
güvenlik ve iş hukukunda kadın istihdamını artıracak düzenlemelerin yapılması yer almaktadır11.
Bugün itibarıyla AB ile kıyaslandığında Türkiye, AB
standartlarının altında yer almakla beraber, kadın hakları
konusundaki girişimler de oldukça yetersiz kalmaktadır.
AB, söz konusu çalışmaların yasama süreci yoluyla ana politika alanlarına dâhil edilmesi, kadın haklarına ilişkin kanun ve genelgelerin uygulamasının izlenmesi gerektiğine
dikkat çekmektedir.
Türkiye’de kadınlar, düşük eğitim seviyesi, aile içi şiddet, töre cinayetleri, düşük iş gücüne katılım ve yetersiz
siyasi temsil gibi birçok sorunla karşı karşıyadır. Bu konularda yapılan yasal düzenlemeler, her ne kadar sevindirici
olsa da, uygulamada yaşanan sorunlar nedeniyle yetersiz
kalmaktadır. Bu sorunların tam anlamıyla çözülebilmesi
içinse, sağlam bir siyasi irade yardımıyla, Türkiye’nin bütünsel bir sosyal dönüşüm içerisine girmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda, 2012 yılında Kanun ve Aile ve Sosyal
Politikalar Bakanlığı’nın Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele
Ulusal Eylem Planı (2012-2015) uygulanmaya devam etmekte, bu konu kamu önünde sıklıkla dile getirilmektedir.
Örneğin, Türkiye son dönemde kadın haklarını istihdam alanında da geliştirmek adına önemli adımlar atmıştır. 2004 yılında kadın-erkek eşitliği ilkesine bağlı olarak,
kadınların ayrım gözetilmeden kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilmesine ilişkin Başbakanlık tarafından
bir genelge yayımlanmıştır. Bu genelge, hem Anayasa’nın
hem de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler
ile temel hak ve özgürlüklerin milletler arası antlaşmalar
tarafından belirlenmiş hükümlerine esas teşkil etmektedir.
Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranları, AB
oranları ile kıyaslandığında, aralarında ciddi farklılıkların
olduğu ortaya çıkmaktadır (Bkz. Tablo 1). Örneğin, 2012
yılında AB’de kadınların iş gücüne katılım oranın yaklaşık
yüzde 58,5 olduğu, Türkiye’de ise bu oranın yüzde 28,7 gibi
düşük bir seviyede kaldığı görülmektedir. Aynı zamanda,
kadın işsizlik oranı erkek işsizlik oranının üzerinde olup,
istihdam edilen kadınların yaklaşık üçte birinin tarım
7
T.C. Dışişleri Bakanlığı,
“Türkiye’de Kadın Hakları
Alanında Kaydedilen Gelişmeler”,
http://www.mfa.gov.tr/turkiye_
de-kadin-haklari-alanindakaydedilen-gelismeler.tr.mfa,
Erişim Tarihi: 12 Mart 2014.
8
a.g.e.
9
a.g.e.
10
Avrupa Komisyonu, 2013
Türkiye İlerleme Raporu, s.14.
11
T.C. Avrupa Birliği Bakanlığı,
“Avrupa Birliği ve Kadın”, http://
www.abgs.gov.tr/files/Duyurular/
abgiy/2013/ab_kadin.pdf, Erişim
Tarihi: 13 Mart 2014.
42
12
Avrupa Komisyonu, 2013 Türkiye
İlerleme Raporu, s.20.
13
Öznur İşçi ve Hatice Görgülü,
“AB Sürecinde Türkiye’de Kadın
İşgücü İstihdamı”, 2nd International
Conference on Women’s Studies:
Breaking the Glass Ceiling, 27-28 Nisan
2006, KKTC.
14
T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü
Genel Müdürlüğü, “Toplumsal Cinsiyet
Eşitliği Ulusal Eylem Planı 2008-2013”.
DOSYA
sektöründe ücretsiz çalışan aile bireyleri olduğu ortaya
çıkmaktadır12. Dolayısıyla, Türkiye’nin AB’ye uyum süreci
kapsamında iş gücü piyasasının iyi yönetilmesi, kadın ve
erkeklerin katılım oranlarındaki farkın düşürülmesi ve
kayıt dışı istihdamla mücadele gibi önemli öncelikleri ele
alması gerekmektedir.
AB, fırsat eşitliği açısından, Türkiye’de kamuda ve özel
sektörde kadınların istihdamının artırılması için yeni girişimler başlatılması gerektiğini birçok kez dile getirmiştir.
Bu kapsamda, özellikle kadınların iş ve özel hayatları arasındaki dengeyi sağlayacak sosyal politikaların geliştirilmesi ve kadınların toplumsal düzeyde daha adil muamele
görmesi Türkiye için büyük bir gereksinim olmaya devam
etmektedir.
İstihdam alanında olduğu gibi, eğitim alanında da
kadın haklarının korunması ve geliştirilmesi, Türkiye için
büyük önem arz etmektedir. AB’ye uyum süreci kapsamında yapılan çalışmalarla kadınların eğitim düzeyinin güçlendirilmesi, kadınların öz gelişimine katkıda bulunmakla
beraber, Türkiye’nin ekonomik potansiyelini de artıracaktır.
19 65
Öte yandan, AB’nin koşullarından biri olan kız ve erkek
çocuklarının eşit eğitim hakkına sahip olması, Türkiye’nin
eğitim alanında yapacağı reformlar için itici bir güç olarak kabul edilebilir. Nitekim, Türkiye’deki eğitim politikası
ilköğretimi tüm kız ve erkek çocukları için zorunlu kılmaktadır. Ancak, bugün itibarıyla okuma-yazma bilen kadın
ve erkeklerin oranları karşılaştırıldığında, Türkiye’nin bu
alanda hala yetersiz kaldığını sergilemekte, bu sorunun bir
“kadın sorunu” olduğu ortaya çıkmaktadır13.
AB ile kıyaslandığında ise Türkiye’nin eğitim alanında
bir takım eksiklikleri olduğu söylenebilir. Örneğin, kırsal
bölgelerde kadın rol modellerinin nadiren görülmesi ya
da hiç olmaması, kadının toplumsal düzeydeki rollerine
ilişkin geleneksel normlar kız çocuklarının okuldan uzaklaştırılmasına neden olmakta, çocuk yaştaki kızların evliliğe zorlanması halen gerçekliğini korumaktadır. Eğitimde
fırsat eşitliğini ortadan kaldıran bir diğer neden ise gelir
düzeyinin düşük olması, çocukları evde çalıştırarak aile
gelirine ek katkı sağlama eğilimi ve bu gibi durumlarda
eğitim konusundaki tercihin genelde erkek çocuklardan
yana yapılmasıdır14.
Nitekim bu sorunları çözmek adına, Türkiye’nin birçok
girişimde bulunduğu görülmektedir. AB’ye uyum süreci
kapsamında, eğitim alanında özellikle kız çocuklarının
okullulaşma oranını artırmaya yönelik teşvik politikalarının yaygınlaştırılması; kız çocuklarının eğitimde fırsat eşitliğinden yararlanmasının önünde duran ve cinsiyet ayrımcılığına bağlı engellerin kız çocuklarına yönelik engellerin
ortadan kaldırılması için gereken çalışmaların planlanması
ve uygulanması oldukça önemli gelişmelerdir.
Türkiye’nin UNICEF iş birliğinde, eğitim alanında kız
çocuklarına yönelik gerçekleştirdiği ve çok ses getiren
2003-2006 dönemi “Haydi Kızlar Okula” kampanyası ile
6-14 yaş kız çocuklarından eğitim sistemi dışında kalan,
okulu terk eden ya da devamsızlık yapan öğrencilerin yüzde 100 okullulaşmaları ve eğitimde cinsiyetler arası eşitliğin sağlanması hedeflenmiştir. “Haydi Kızlar Okula” kampanya çalışmaları süresince, Türkiye genelinde 273.447 kız
çocuğunun okullulaşmadığı tespit edilmiş, illerde yapılan
çalışmalar sonucunda ise bu kız çocuklarının yüzde 81’i
(yaklaşık 222.800 kız çocuğu) okullulaştırılmıştır. Ancak
43
tespit edilen 50.647 (yaklaşık yüzde19’luk kısım) kız çocuğunun eğitim sistemine kazandırılma çabaları halen
sürdürülmektedir15.
Türkiye’de, siyaset alanında da kadınlardın rolünün
genişletilmesi gerekliliği devam etmektedir. Tüm dünyada
olduğu gibi Türkiye’de de erkek egemen bir yapı niteliğinde
olan siyasete16 katılım kadınlarımız için toplumsal cinsiyet
rolleri ve sosyokültürel yapı ile birebir ilişkili olduğundan,
eğitim alanında olduğu gibi bu alanda da büyük bir engel
teşkil etmektedir. Örneğin TBMM’de cinsiyete göre milletvekili dağılımı ele alındığında, kadınların oranının yüzde
14,42, erkeklerin oranının ise yüzde 85,58 olduğu görülürken; AP’deki kadın parlamenterlerin oranının yüzde 35,1
olduğu görülmektedir. (Bkz. Grafik 1 ve Grafik 2). Nitekim
AB, Türkiye’de siyasette ve üst düzey görevlerde bulunan
kadınlarının sayısının oldukça az olduğuna dikkat çekmekte, kadınların siyasi partilere dâhil edilmesini teşvik edecek
mevzuat değişikliklerinin yapılmasını talep etmektedir17.
TÜRKİYE NELER YAPMALI?
Atılan bu adımlar, her ne kadar kadın haklarının toplumsal düzeyde güçlendirilmesi adına önemli olsa da, son
dönemlerde görüldüğü üzere, siyasi platformlarda kadın
haklarına ve toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine verilen
vaatler yine siyasi sebeplerden ötürü kimi zaman yerine
getirilemediğinden, kadınlarımızın yaşadığı sıkıntılar gerçeklik değerini korumaya devam etmekte; bunun ötesinde, oldukça yetersiz olan ekonomik ve sosyal dengesizlikler
de bu sıkıntının pekişmesine sebep olmaktadır.
Kadın hakları konusundaki değişimler bir yana, Türk
toplumunun ataerkil bir yapıya sahip olduğu algısı halen
devam etmektedir. Bu durum hiç şüphesiz, başta iş gücü
piyasası ve eğitim alanlarında olmak üzere, birçok alanda
cinsiyet ayrımcılığını ortaya koymakta ve kadınların karar
alma mekanizmalarına erişimi engellenmektedir. Bunun
ötesinde, kadının yerinin evi olduğu ve eve ekmek getirenin ise erkek olduğu fikri halen yaygınlığını korumaktadır18. Öte yandan, Türkiye’nin AB’ye uyum süreci kapsamında ulusal istihdam stratejisinin oluşturulması, kayıt dışı
istihdamla mücadele, sosyal koruma mekanizmalarının
kapsamının genişletilmesi ve kadınların istihdam oranlarının artırılması için daha fazla çaba sarf edilmesi gerekliliği
devam etmektedir19.
Sonuç olarak, kadın hakları konusunda AB tarafından
yapılan değerlendirmeler, kadın hakları alanında yapılan
plan ve programların yürütülmesinde ve kullanılan araç ile
mekanizmaların uygulanmasında bir takım aksaklıkların
meydana geldiğini göstermektedir. Türkiye’nin bu kapsamda
atması gereken birçok adım vardır. Bu adımların öne çıkanları arasında; kadınlarımızın ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel
ve aile yaşamlarında söz sahibi olması ve güç kazanması için
etkin bir sivil toplumun örgütlenmesi; kadın istihdam oranının artırılması ve iş gücüne katılımının desteklenmesi; eğitim, istihdam, sağlık ve sosyal hizmetlere erişimde cinsiyet
ayrımcılığıyla mücadele edilmesi yer almaktadır.
Grafik 1: Avrupa Parlementosu Üyeleri
Kadın % 35.1
Erkek % 64,9
Kaynak: EP, Equality and Diversity Unit
Grafik2: TBMM Milletvekilleri
Kadın % 14,12
Erkek % 85,58
Kaynak: TBMM
Nitekim Türkiye, AB’ye uyum çalışmaları ve üyelik
müzakereleri kapsamında, AB’nin öngördüğü, kadınların
toplumdaki rolünü güçlendirmeye yönelik toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları politikalarının gerçek anlamda
uygulamak; ilgili mevzuat değişikliklerini yapmak; sosyal
politika ve istihdam politikalarına da bu doğrultuda yön
vermek için çalışmalarını sürdürmelidir. Bu sayede Türkiye,
sadece kadınların toplumdaki gücünü artırmakla kalmayacak, aynı zamanda demokratik sistemin gelişmesine,
bölgesel kalkınmaya, eğitim ve istihdam ile ekonomik gelişmeye yönelik önemli adımlar atmış olacaktır.
Sonuç olarak, Türkiye’de halen daha bu kültürün toplum düzeyinde yerleşmesi, toplumun cinsiyet eşitliğinin
demokratik sistemlerin bir ilkesi olduğunu benimsemesi
gerekmektedir. Bunun için Türkiye, daha yoğun olarak bu
konularda ileriye gitmeli, bu kültürün topluma yerleşmesini sağlayacak yasal ve kurumsal değişikliklere devam
etmelidir. Ancak bu sayede ve etkin bir değiştirici güç olan
AB koşulluluğu yardımıyla Türkiye, kadının toplum içindeki
rolünü güçlendirip, toplumsal cinsiyet eşitliğini yaygınlaştırabilir. AB’nin temsil ettiği kadın haklarına ilişkin ilkelerin
benimsenmesi, Türkiye’nin sadece AB’ye üye olması açısından değil, bunun ötesinde Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası düzeyde gerçek bir demokratik bir ülke olduğunu
kanıtlaması açısından da büyük önem taşımaktadır.
15
T.C. Milli Eğitim Bakanlığı,
“Haydi Kızlar Okula” Kampanyası,
http://haydikizlarokula.meb.gov.
tr/, Erişim Tarihi: 13 Mart 2014.
16
Akın Yumuş, “Kalkınma Planları
Çerçevesinde Toplumsal Cinsiyet
Eşitliği Anlayışının Ekonomik,
Toplumsal ve Siyasal Boyutları”,
2001, s.79-80.
17
Avrupa Komisyonu, 2013
Türkiye İlerleme Raporu, s.58.
18
Jan Olsson ve Gülseren Onanç,
a.g.e.
19
Avrupa Komisyonu, 2013
Türkiye İlerleme Raporu, s.42.
44
İNCELEME
Derya Kap, İKV Uzman Yardımcısı
TÜRKİYE’DE YEREL SİYASET VE KADIN:
DURUM TESPİTİ
19 65
45
Mart ayının Türkiye gündeminde, 8 Mart Dünya
Kadınlar Günü sebebiyle kadınlar, 30 Mart yerel
seçimleri nedeniyle de seçimler yer aldı.
Siyasi katılım ve kadın: Birbirinden bağımsız
olarak görülebilen bu iki konu aslında uzun
yıllardan beri ülkemizde dillendirilen ancak
bir türlü arzu edilen hedeflere ulaştırılamayan
konuların başında geliyor. Türkiye’de kadın sorunu,
iş gücü piyasasından eğitime, sosyal güvenlik
hizmetlerinden yararlanmadan şiddete kadar
oldukça geniş bir yelpazede, farklı boyutları ile ele
alınırken, kadınların siyasete katılımı da, maalesef
ki söylemlerde kalıyor.
Türkiye’de toplumsal cinsiyete dayalı ön yargılar
sebebiyle, kadınların ekonomik, toplumsal ve
siyasal hayata katılımı oldukça sınırlı. Kadın
istihdam oranının üyelik müzakerelerini
sürdürdüğümüz AB ile dünya ortalamasının
altında olduğu ülkemizde, eğitim hizmetlerinden
daha az yararlanan kitlenin başını da kadınlar
çekiyor. Alınan tüm yasal ve idari tedbirlere
rağmen, kamuoyu neredeyse her gün, kadına
yönelik yeni bir şiddet vakasına tanıklık ediyor.
Namus cinayetleri engellenemiyor, kız çocukları
erken yaşta ve zorla evlendiriliyor. Hal böyle
olunca, kadınların ulusal ve yerel düzeyde siyasete
katılımı da oldukça düşük düzeylerde seyrediyor.
Türk kadının yerel yönetimlerde seçilme hakkını
elde ettiği 1930 yılından bugüne geçen 84 yıllık
süre zarfında, kadınların yerel yönetimlerde
temsil oranında belli seviyelerde ilerlemenin
olmasını beklemek yanlış olmazdı. Ancak bugün
karşı karşıya olduğumuz tablo, bu beklentinin
gerçekleşmediğini, hatta beklentinin çok uzağında
olduğumuzu, gösteriyor bizlere. Ülkemizde
kadınlar, genel olarak siyasetin her kademesinde
sınırlı düzeyde temsil edilebiliyor. Daha vahim
olanı, Türkiye’de yerel siyasette kadınların
yüzde 2’lik temsil oranı, ulusal parlamentodaki
yüzde 14,2’lik temsil oranından bile daha düşük
seviyede. Toplam nüfusun yüzde 50’sini oluşturan
kadınların, yerel yönetimlerde sadece yüzde 2
oranında temsil edilmesini, “düşük temsilden”
ziyade kadınların “yerel siyasette yokluğu ya da
görünmezliği” olarak algılamak da, bu çerçevede
yanlış olmaz.
Nitekim, 30 Mart tarihinde gerçekleştirilen
yerel seçimlerde yarışacak adaylar aylar
öncesinden belirlendi ve maalesef kadın adaylar
yine unutuldu. TBMM’de temsilen edilen
beş siyasi partinin il, ilçe ve belde belediye
başkanlıklarındaki kadın aday oranlarına bakıldığı
zaman, kadınlar Adalet ve Kalkınma Partisi’nde
yüzde 1; Cumhuriyet halk partisinde yüzde 4,
Milliyetçi Hareket Partisi’nde yüzde 3, Barış ve
Demokrasi Partisi’nde yüzde 12 ve Halkların
Demokratik Partisi’nde yüzde 20 oranında adaylık
alabildi. 30 Mart Yerel Seçimleri’nde, tüm siyasi
partilerin aday gösterdikleri kadın belediye
başkan oranı, yüzde 5’in altında kaldı. Başka bir
deyişle, kadınların eşit temsil edilme, yaşadıkları
şehir için söz söyleme ve yönetme hakkı, bu
seçimlerde de maalesef ellerinden alındı.
46
İNCELEME
TARİHSEL PERSPEKTİF
Anayasa’nın 127’nci Maddesi’ne göre mahalli idareler,
il, belediye ve köyün ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere
yerel nitelikteki kamu hizmetlerini yerine getirirler. Seçimle iş başına gelen yerel yönetimler, halkın yerel ve ortak
ihtiyaçlarını karşılamak üzere, esas olarak vatandaşların
yerel sorunlarına hızlı ve etkili çözümler bulmayı amaçlar.
Bu yönüyle, yerel yönetimler, halka en yakın siyasi birimdir
ve demokratik temsilin gerçeklemesinin en önemli araçlarından birini oluşturur.
Türkiye, kadın hakları alanında “dünyada istisnai ve
özgün” bir tarihi deneyime sahip bir ülke1. Türk kadını,
siyasete katılma hakkını, öncelikle yerel yönetimlerde,
parlamentoda seçilme hakkı elde etmeden önce almıştır.
1930 yılında, 1580 sayılı Belediye Kanunu ile kadınlar, belediye seçimlerinde aday olabilme hakkını elde etmiştir.
Daha sonra, 1933 yılında muhtar ve ihtiyar meclisi seçimlerinde adaylık, 1934 yılında ise genel seçimlerde milletvekili adayı olabilme hakkını kazanmıştır.
1
”Türkiye’de Kadının Durumu”, Aile ve
Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kadının
Statüsü Genel Müdürlüğü, 2012, s.1.
YEREL YÖNETİMLERDE KADIN
TEMSİLİNİN ÖNEMİ
Vatandaşa en yakın birimler olması ve demokratik
katılım sürecine olan katkıları nedeniyle yerel yönetimler,
merkezi yönetimlere nazaran son yıllarda giderek önem
kazandı. Demokratik ülkelerde, yerel yönetimlere katılım
kanallarının genişliği, kadınların yerel yönetimlerde temsil oranı ile de yakından ilgili bir konu. Bu sebeple, yerel
siyasette erkeler ile kadınların eşit veya yakın oranda temsil edilmeleri oldukça önemli. Hele ki nüfusunun yarısı kadınlardan oluşan bir ülke olan Türkiye için, kadınların yerel
siyasete katılımı çok daha önemli bir hal alıyor.
Yerel yönetimlerde kadının ”yokluğu” ya da “temsil
yetersizliği” ise, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile doğrudan
bağlantılı bir konu olarak ön plana çıkıyor. Kadınların toplumsal ve ekonomik hayata sınırlı katılımları, siyasi olarak
da zayıf temsil edilmelerindeki en temel nedenlerden biri.
Kadınların yerel siyasette düşük temsil oranı, aynı zamanda kadın hakları, kadın-erkek eşitliği ve demokratik gelişmişlik seviyesi açısından da Türkiye’nin AB üyelik sürecinde önemli başlıklardan bir tanesi. Avrupa Komisyonu’nun
düzenli Türkiye İlerleme Raporları’na bakıldığı zaman, bu
konunun neredeyse her yıl tekrarlandığına şahitlik ediyoruz. Dolayısıyla, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikle
mücadele edilmesi ve kadın-erkek eşitliğinin iş gücü piyasasından eğitime, siyasi katılımdan sosyal içermeye
kadar birçok alanda sağlanması yönünde atılması gereken
adımlar, aynı zamanda Türkiye’nin AB katılım sürecine de
olumlu katkılar sağlayacaktır.
Kadının yerel siyasette temsil edilmesinin önemine
işaret eden bir diğer faktör, kadınların gündelik yaşamı
ilgilendiren kentsel sorunlardan, erkekler kadar doğrudan
Tablo 1: 1999-2004-2009 Yerel Seçimlerinde Türkiye’de Kadın Yerel Yöneticiler
1999
2004
2009
Belediye Başkanı
Toplam Yönetici Sayısı
Kadın Yönetici Oranı (yüzde)
18
3.215
0,56
Belediye Meclis Üyesi
541
34.084
1,59
İl Genel Meclisi Üyesi
44
3.122
1,41
0,56
Belediye Başkanı
18
3.215
Belediye Meclis Üyesi
817
34.477
2,37
İl Genel Meclisi Üyesi
57
3.208
1,78
0,92
Belediye Başkanı
27
2.950
Belediye Meclis Üyesi
1.340
31.790
4,2
İl Genel Meclis Üyesi
110
3.379
3,26
Kaynak: Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü
19 65
Kadın Yönetici Sayısı
47
etkileniyor olması. Zira yerel yönetimleri ilgilendiren pek
çok sorun, esasen kadınların hayatlarında erkeklere göre
daha önemli bir yer kaplıyor. Dolayısıyla, yerel yönetimlerin sunduğu hizmetlerin birçoğunun doğrudan faydalanıcısı olan kadınların, yerel yönetimlerin karar mekanizmalarında daha çok yer alması ve temsil oranının artması,
yadsınamaz bir gerçek.
Siyasi katılımın artması ile kadınların yerelde sosyal
sorunların ve kadın sorunlarının çözümüne farklı bakış
açıları getirmesi ve demokratik katılıma bu şekilde katkı
sağlamaları da önemli bir faktör. Bu çerçevede, kadın yöneticilerin kadın sorunlarına karşı daha duyarlı politikalar
geliştirmesi, yerelde kadın temsilinin önemini gösteren diğer bir hususu oluşturuyor. Yerel hizmetlerin sunulmasında, kadın sorunlarına karşı gösterilecek duyarlılık, aynı zamanda kadınların sosyal ve ekonomik hayatta dezavantajlı
konumlarının düzeltilmesinde olumlu katkı sağlayacak.
Tüm bu sebeplerle, kadınların yerel siyasette temsil
oranının artırılması, genel siyasette temsil oranın artması
ile mukayese edildiğinde, kadın özelindeki sorunların çözümüne daha fazla katkı yapacaktır. Bunun da ötesinde,
yerel sorunlara karşı daha duyarlı olan kadın temsilcilerin yerel siyasette yüksek oranda varlık göstermesi, hem
kadınların hem de toplumun tüm kesimlerinin yararına
olacaktır2.
TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİMLER VE
KADINLARIN TEMSİLİ
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, neredeyse dünyanın her ülkesinde, kadının yerel ve ulusal düzeyde
siyasetteki varlığı, erkeklerden daha düşük seviyede. En
gelişmiş ülkelerde bile kadının siyasi temsil eksikliğine
rastlamak mümkün.
Türkiye’de ise kadınların ulusal düzeyde siyasi karar
alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmediği, maalesef ki artık kanıksadığımız bir gerçek. Yerel düzeye bakıldığında ise Türkiye, dünyada kadınların yerel siyasette
en düşük seviyede temsil edildiği ülkelerden biri. AB üyelik sürecinin de etkisiyle, kadın hakları konusunda yapılan
düzenlemeler, maalesef ki siyasi alanda kadınların hak
ettikleri ve arzu edilen ölçülerde siyasi temsil edilmelerini
sağlamaya yetmiyor. Hal böyle olunca, bugün karşılaştığımız tabloda, ulusal ve yerel düzeyde kadının siyasi temsil
yetersizliği sorunu, önemini muhafaza ediyor.
Kadınlara yerel yönetimlerde seçilme hakkının verildiği 1930 yılından bu yana, kadın temsilinde çok sınırlı bir
artış olduğunu gözlemleniyor. 1930 yılından 2009 yerel
seçimlerine dek geçen 79 senelik süre zarfında yapılan
17 yerel seçimde, il belediye başkanı seçilen 1.159 erkeğe
karşılık sadece altı kadın, belediye başkanı olarak seçilmeyi başarabilmiş3. Benzer şekilde, Türkiye’deki toplam 3.234
il, ilçe, belde belediye başkanından sadece 18’i (yani yüzde 0,6’sı) kadın. 2009 yerel seçimleri sonuçlarına göre ise
kadınlar yerel siyasette ortalama yüzde 2 oranında temsil
ediliyor (Bkz. Tablo 1).
“1930 yılından 2009 yerel seçimlerine dek geçen
79 senelik süre zarfında yapılan 17 yerel seçimde,
il belediye başkanı seçilen 1.159 erkeğe karşılık
sadece altı kadın, belediye başkanı olarak seçilmeyi
başarabilmiş.”
Türkiye’de son üç yerel seçimde kadınların siyasete
katılımına ilişkin temsil oranlarını gösteren tablo, yerel
siyasette kadının yeri konusunda önemli bir gelişme olmadığını gösteriyor. Bu vesileyle Türkiye, yerel yönetimlerde kadın temsili açısından cinsiyete dayalı eşitsizliklerin yüksek olduğu ülkeler ile aynı grupta bulunuyor. Bu
da, Türkiye’nin sıralamalarda, kadın hakları, kadın-erkek
eşitliği ve demokratik gelişmişlik seviyesi açısından AB ve
diğer birçok ülkeden geride olmasına neden oluyor.
Dünyada birçok ülkede, kadınların yerel siyasete katılım oranları ulusal parlamentodaki temsil oranlarından
fazla iken, Türkiye’de yerel siyasete katılım, parlamentodaki temsil düzeyinin bile altında seyrediyor4. Ülkemizdeki
durum, dünyada ve AB’de kadınların yerel siyasette temsil
oranları ile karşılaştırıldığında, tablonun vahameti daha
açık şekilde ortaya çıkıyor. Dünyada yerel meclislerdeki kadın oranı ortalaması Avrupa’da yüzde 24, Orta Amerika’da
yüzde 24, Latin Amerika’da yüzde 26, Afrika’da yüzde 30
iken; Türkiye’de bu oran sadece yüzde 2,5. United Cities
and Local Governments tarafından yapılan araştırmaya
göre, Türkiye’deki bu durum, ülkemizin bazı Orta Doğu ve
Akdeniz ülkelerinin ortalamasının bile altında olduğuna
işaret ediyor5.
2005 yılından bu yana üyelik müzakerelerini sürdürdüğümüz AB ile karşılaştırıldığında ise, yerel yönetimlerde kadınların temsili açısından Türkiye’nin kat etmesi
gereken uzun bir yolu olduğu anlaşılıyor. Örneğin AB üye
ülkelerinde, ortalama her beş yerel yöneticiden biri kadın. Avrupa’da kadınların yerel siyasette temsil oranı, 30
ülkenin yerel meclislerinde yüzde 23,9 iken, Türkiye’de bu
oran sadece yüzde 2,36. Kimi AB üye ülkeleri, Avrupa ortalamasının bile üzerinde bir performans sergiliyor: Bu oran
Almanya’da yüzde 31, Danimarka’da yüzde 30, İspanya’da
yüzde 29, İngiltere ve Avusturya’da yüzde 27, Hollanda ve
Fransa’da ise yüzde 26.
2
Huriye Yıldırım, “Kadının
Siyasi Temsil Yetersizliği”,
http://akademikperspektif.
com/2013/03/08/kadinin-siyasitemsil-yetersizligi, Erişim Tarihi: 7
Mart 2014.
3
“Kadın İstatistikleri 2012-2013”,
Kadın Adayları Destekleme
Derneği, www. kader.org.tr
4
Kamed Derneği, “Uluslararası
Alanda Kadınlar”, http://
kameddernegi.org.tr/
siyaset-kadin/uluslararasialanda-kadinlar, Erişim Tarihi: 7
Mart 2014.
5
“World Cities and Local
Governments”, http://www.citieslocalgovernments.org, Erişim
Tarihi: 7 Mart 2014.
6
Huriye Yıldırım “Kadının
Siyasi Temsil Yetersizliği”,
http://akademikperspektif.
com/2013/03/08/kadinin-siyasitemsil-yetersizligi, Erişim Tarihi: 7
Mart 2014.
48
İNCELEME
Melih Özsöz, İKV Genel Sekreter Yardımcısı ve Araştırma Müdürü
OTUZ MART İKİ BİN ON DÖRT
30 Mart 2014 tarihinde Mahalli İdareler Genel Seçimleri gerçekleştirildi. Bir önceki 29 Mart 2009
tarihinde gerçekleştirilen yerel seçimler, Türkiye’de mahalli idareler ile mahalle muhtarlıkları ve ihtiyar
heyetlerinin seçilmesi amacıyla her beş yılda bir düzenleniyor.
Seçimler öncesi uygulanacak seçim takvimi, Aralık 2013 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu tarafından
açıklandı. Seçime katılma hakkı kazanan 27 siyasi parti, Türkiye genelinde 30 Mart 2014 tarihinden en
az altı ay önce teşkilatlarını kurdu ve adaylarını kesinleştirdi. 30 Mart 2014 günü seçmenler, Büyükşehir
Belediye Başkanlığı, Belediye Başkanlığı, Belediye Meclis Üyeliği için kullandıkları oyları mavi zarfa; İl Genel
Meclisi Üyeliği için turuncu zarfa; Köy, Mahalle Muhtarlığı ve İhtiyar Heyeti Üyeliği için kullanılan oyları da
mor zarfa koydu. Türkiye genelinde seçimlerde, il ve ilçelerde kurulan 194 bin 310 sandıkta, 52 milyon 695
bin 831 seçmenin oy kullanması bekleniyordu.
Öyle de oldu… Resmi sonuçlar açıklanmadı ama Mart 2014 yerel seçimlerine ilgi büyüktü.
Türkiye, demokrasi tarihinin en çekişmeli seçimlerinden birine tanıklık etti.
Partiler ve adaylar, seçimlere neredeyse genel seçim havasında hazırlandı. Miting meydanları, alışık
olmadığı görüntülere sahne oldu. Eskiden yerel seçimlerde vaatler yarışırdı; bu seçimlerde vaatlerin yerini
dev projeler aldı. Ama gündeme ilişkin yaşanan tartışmalar, dev projeleri bile geride bıraktı. Türkiye’nin
2014 yılına damgasına vuran polemikler, seçim meydanlarında siyasetçilerin ve adayların bir numaralı
malzemesiydi.
Çok tartışmalı bir ortamda yerel seçimlere giden Türkiye’de, 30 Mart sabahı siyasiler sustu; halk konuştu.
Resmi olmayan sonuçlara göre iktidar partisi Adalet ve Kalkınma Partisi, seçimlerin galibi oldu. Adalet ve
19 65
49
Kalkınma Partisi 49, Cumhuriyet Halk Partisi ise 13 ilde belediye başkanlığını kazandı. Bu iki partiyi 10 ille
Barış ve Demokrasi Partisi ve 8 ille Milliyetçi Hareket Partisi izledi. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye
genelindeki oy oranı yüzde 44 seviyelerine çıkarken, ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi, yüzde
28’de kaldı.
Türkiye’deki genel tablo kadar yerel seçimlerde gözler, üç büyük şehirden gelecek sonuçlara
odaklanmıştı. Resmi olmayan sonuçlara göre, İstanbul’da Adalet ve Kalkınma Partisi Büyükşehir Belediye
Başkanı adayı Kadir Topbaş, oyların yüzde 47,8’ini, Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı Mustafa Sarıgül ise
yüzde 40’a yakınını aldı. Topbaş, böylece üst üste üç dönem İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı
kazanmış oldu.
Ankara’da da bir önceki Belediye Başkanı Adalet ve Kalkınma Partisi adayı Melih Gökçek, Cumhuriyet
Halk Partisi’nin adayı Mansur Yavaş ile başa baş geçen yarışta seçimi kazanan isim oldu. Böylece, Melih
Gökçek’in görevdeki beşinci dönemi başladı.
İzmir’de ise kazanan parti yine değişmedi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı Aziz Kocaoğlu, oyların
yüzde 50’sini alarak, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adayı, eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı geride
bıraktı.
Türkiye 30 Mart yerel seçimlerine çok gergin hazırlandı. Seçim günü ve gecesi de gerginlik bitmedi.
YSK’nın seçim yasağını kaldırmasının ardından önce, seçim sonuçlarını medya kuruluşlarına geçen
haber ajansları arasında polemik yaşandı. Kimi illerde sayım sırasında elektrikler kesildi; partililer sayım
işlemlerinin yapıldığı okullarda karşı karşıya geldi. Kısa aralıklarla farklı partiler zafer ilan etti ama her ilde
yarışın sadece bir kazananı vardı.
Ve Başbakan Erdoğan, beklenen balkon konuşmasını; yani dördüncü Balkon konuşmasını gece yarısına
doğru, partisinin Ankara’daki Genel Merkezi’nde yaptı. Geçici seçim sonuçlarını değerlendiren Başbakan
Erdoğan, seçimlere hazırlık sürecinde yaşanan birçok gelişmeyi değerlendirdi ve ilginç mesajlar verdi.
Peki, Türkiye’de, 2014 yerel seçimleri öncesinde neler yaşandı?
Hiç şüphesiz seçimlerin son ayı, yani Mart 2014, Türkiye iç siyaseti baş döndüren bir trafiği sahipti.
Yolsuzluk ve rüşvet iddialarının ışığında Türkiye, Mart ayı boyunca tapeleri, dinlemeleri, yargı sistemindeki
değişiklikleri, HSYK’yı, ÖYM’leri, Ergenekon’u, toplumsal olayları, Berkin’i, Burakcan’ı, Ahmet Küçüktağ’ı,
Ece Su’yu, Süleyman Şah Türbesini, Suriye’yi, Nevruz’u, miting meydanlarında dillendirilen iddiaları, sosyal
medya yasaklarını, YouTube’u, Twitter’ı, fezlekeleri konuştu. Her saat başı gündem değişti; dolayısıyla
gündemi takip etmek bile zordu.
Gelin, biz de Türkiye’nin Mart ayına yakından bir bakış atalım. Seçimlerin son ayında Türkiye’de neler
olmuş hatırlamaya çalışalım.
50
İNCELEME
TAPELER VE DİNLEMELER
Mart ayı boyunca, Türkiye’de ses kasetleri savaşı devam etti. İnternete tapeler yağmur gibi yağdı. Sosyal medya ve video paylaşım sitelerinde yayınlanan tapeleri yüz
binler dinledi. Tapeler, sadece İnternet kullanıcılarıyla da
sınırlı kalmadı: Çanakkale’de miting yapan CHP lideri, Başbakan ve Bakanların dinlemeye takılan konuşmalarından
alıntıları ilk defa miting meydanlarında tekrarladı.
Hatırlayacaksınız, Şubat ayında dinlemeler ve dinlenenlerin sayısı Türkiye’de ortalığı tozu dumana katmıştı.
Dinlemeler konusunda Mart ayında ortaya atılan bir iddia
ise hiç küçümsenecek boyutta değildi. Jandarma’nın ve
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) çok özel görevler verilen
20’ye yakın elemanının dinlediği tespit edilince, İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay’ın talimatı üzerine, Jandarma’da
soruşturma başlatıldı. Aynı günlerde Telekomünikasyon
İletişim Başkanlığı’nda (TİB) yürütülen soruşturmanın raporu da hazırdı: Rapora göre TİB, 509 bin kişiyi dinlemişti.
Emniyet Genel Müdürlüğü’nde de 1 milyon 73 bin 136 dinlemenin yapıldığı ortaya çıktı.
Mart ayında dinleme iddiaları o kadar sarsıcı boyuta
ulaştı ki, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül devreye girdi. Gül,
aralarında iletişimin dinlenmesi ve tespiti ile devlet sırlarının da olduğu gündemdeki beş önemli konuda, Devlet
Denetleme Kurulu’na talimat verdi; araştırılmasını istedi.
19 65
Cumhurbaşkanı Gül’ün araştırılmasını istediği konulardan
diğerleri yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile ilgiliydi. Çünkü
Mart ayının ilk günü, 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda gözaltına alınanların tümü, 74 gün sonra serbest
bırakılmıştı.
Türkiye, yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile hararetli günler geçirirken, Ankara Tabiat Varlıkları Bölge Komisyonu,
2012’de Atatürk Orman Çiftliği’nde Başbakanlık binasının
yapıldığı yedi hektarlık alanı tarihi sit statüsünden çıkardı.
Ankara 11. İdari Mahkemesi de, sit statüsü değiştirilirken
bir ön inceleme yapılmamasını gerekçe göstererek, sit kararının yürütmesini durdurdu. Başbakan Erdoğan’ın karara
tepkisi sert oldu. Erdoğan, “(…) “açılışını da yaparım, otururum da” derken, Çevre Bakanlığı da büyük tartışma yaratacak bir genelgeye imza atıyordu: Genelgeye ile maden
aramalarında Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun
gerekip gerekmediği yetkisi, valilere verildi.
YARGI SİSTEMİ
Şubat ayının son günlerinde HSYK’nın yapısını değiştiren kanunun yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’de adalet sisteminde büyük değişiklik oldu. Görevi sona eren HSYK’nın
270 idari personelinin 238’i yeniden HSYK’da görevlendirildi. Ocak ve Şubat aylarında olduğu gibi onlarca yargı
mensubunun görev yeri ve görevi değiştirildi.
51
Adalet ve yargı sistemindeki bir diğer önemli gelişme,
20. Ağır Ceza Mahkemesi’nden geldi. Mahkeme, Anayasa
Mahkemesi’nin hak ve hürriyet ihlali olduğu yönündeki
kararına uydu ve eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral
İlker Başbuğ’un tahliyesine karar verdi. Emekli Orgeneral
Başbuğ, 26 ay tutuklu kaldıktan sonra, Mart ayı başında
Silivri Cezaevi’nden tahliye edildi. “(…) Bu bir başlangıç
(…) Adalet istiyorum” diyen Başbuğ, özgürlüğünün ilk
gününde, 76’ncısı düzenlenen Sessiz Çığlık eylemine
katıldı; cezaevindeki asker yakınlarınca kurulan Vardiya
Bizde Platformu’na destek verdi.
Onlarca operasyon dalgası, dava süreci, sahte delil
ve tanıklarıyla Türkiye’nin son yedi yılında gündemi bolca
işgal eden Ergenekon’da tarihi gün ise, 10 Mart’ta yaşandı. Özel Yetkili Mahkemeleri (ÖYM) kaldıran ve tutukluluğu azami beş yılla sınırlayan yasa değişikliğiyle birlikte,
Ergenekon’da 20 kişi bir günde tahliye edildi. Dava neredeyse çöktü. Tuncay Özkan, Doğu Perinçek, Muzaffer Tekin,
Oktay Yıldırım, Levent Göktaş, Sedat Peker, Dursun Çiçek,
Hasan Iğsız, Şener Eruygur, Kemal Kerinçsiz, Yalçın Küçük ve
daha niceleri serbest kaldı. Hiç şüphesiz bu bir şoktu ama
Türkiye, şokunu uzun süre atamadığı iki katliam sonrasında suçüstü yakalanan faillerin tahliyesiyle, daha büyük bir
şok yaşadı. 2006’daki Danıştay baskınında Hakim Mustafa
Özbilgin’in katili Alparslan Arslan ile işkenceli katliamla infial yaratan 2007’de Malatya’daki Zirve Yayınevi baskınının
faili beş kişi de, uzun tutukluluk süreleri sebebiyle tahliye
oldu. Böylece Türkiye’nin son 10 yılının en tartışmalı davalarının çok şaibeli isimleri, serbest kalmış oldu.
Hiç şüphesiz Ergenekon’da tahliyeler, Türkiye’deki
yargı sistemi içerisinde zaten var olan polemiği biraz daha
alevlendirdi. Tahliye dalgası ile birlikte, “hangi mahkeme
yetkili?” tartışması başladı. Bir başka tartışılan konu ise
tahliye talebi reddedilen eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral
Hurşit Tolon’du. Ergenekon’dan tahliye olmayı bekleyen
Orgeneral Tolon’un tutukluluğu, Zirve Yayınevi katliamının azmettiricisi olduğu iddiasıyla devam etti. Hasdal
Cezaevi’nde yatan Balyoz’dan hükümlü denizcilerinde...
BERKİN, BURAKCAN, AHMET, ECE SU
Operasyonlar, yolsuzluk ve rüşvet iddiaları, kaset savaşları, Ergenekon’da tahliye davası, fezlekeler, futbolda
şike davası, yargı içerisinde yaşanan tartışmalar ve adım
adım 30 Mart yerel seçimlerine yürüyen Türkiye… İşte bu
yürüyüşü bir kadının, bir annenin feryadı bozdu; hem de
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nden hemen sonra. Türkiye,
14 yaşında ekmek almak için evinden çıkan ve bir daha
geri dönemeyen Berkin Elvan’a ağlarken, Berkin’i İstanbul
Okmeydanı’nda camda bekleyen anne Gülsüm Elvan’ın feryadı, yürükleri dağladı.
Gezi Parkı eylemleri sırasında polisin biber gazı kapsülüyle yaralanan Berkin, üç mevsim komada kaldı; 15 yaşına
hastanede girdi, 269 gün sonra da yaşam savaşını kaybetti.
Cenaze töreninde yüz binler Berkin için yürüdü; deyim yerindeyse Türkiye o hafta hiç uyumadı. Birçok ilde eylemler
düzenlendi. Eylemlere polis müdahale etti. Cenaze günü
Taksim’e çıkmak isteyen gruplar da polis müdahalesi ile
karşılaştı. Ama hiçbir şey, 15 yaşında bir çocuğun hayatını
kaybettiği acı gerçeğini değiştirmedi.
Berkin son kurban olmadı. İstanbul’daki cenaze sonrası, Kulaksız’da eylemcilerle karşıt görüşlüler arasında çatışma çıktı. 1 kişi öldü, 2 kişi yaralandı. Ölen, 22 yaşındaki
Burakcan’dı.
Burakcan’ın cenaze törenine de binlerce kişi katıldı.
Berkin için atılan sloganlar, Burakcan için de atıldı. Ama o
gün kalkan tek cenazede Burakcan’ın ki değildi. Tunceli’de
Berkin Elvan’ın ölümünün ardından polis ile göstericiler
arasında çıkan olaylarda, kalp krizi geçiren polis memuru
Ahmet Küçüktağ, şehit oldu.
İşte o 48 saat içinde, Türkiye’de üç cenaze kalktı. Türkiye, yitip giden üç can için ağladı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Yüreği yanmış babalar
örnek olsun” dedi, halkı sağduyulu davranmaya ağırdı.
Ancak yüreği yanan da yalnız babalar olmadı. Sirkeci’de
arabalı vapura alınan son araç, kapak kapanmadan vapur
hareket edince denize düştü: Otomobilde bulunan beş yaşındaki Ece Su Yılmaz, hayatını kaybetti.
52
İNCELEME
SÜLEYMAN AH TÜRBESİ
Hiç şüphesiz Mart ayında Türkiye, arka arkaya gelen
büyük acıları yaşadı. O günlerde ajanslara bir haber düştü.
Ama yoğun iç gündemde belki de çok fark edilmedi. Fakat
sonrasında yaşanacak birçok önemli gelişmenin ilk habercisiydi. Yıllardır iç savaşla kasıp kavrulan Suriye’de, “Suriye
sınırları içerisindeki Türk toprağı” Süleyman Şah Türbesi’ni,
El Kaide’den kopan Irak Şam İslam Devleti kuşatmıştı. Sınıra
sadece 35 kilometre uzaktaki türbe, ay sonunda İnternete
düşen skandal dinleme kayıtlarıyla, Türkiye tarihinde bilinen
belki de en büyük casusluk iddiasının tam merkezine yerleşti.
Türkiye sınırlarının dışındaki Süleyman Şah Türbesi
endişelere neden olurken, AİHM’de endişe yaratan bir karara imza attı. Mahkeme, terör liderine ilişkin kararında,
ömür boyu hapis cezasını İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
ihlali olarak değerlendirdi. Mahkemenin 850 kilometre kuzeyinde, resmi ziyaret için gittiği Danimarka’nın
başkenti Kopenhag’da ise Cumhurbaşkanı Gül, önemli
değerlendirmelerde bulunuyordu. Cumhurbaşkanı Gül
“(…) 10 yıl önceki o parlak havamızın olmadığını herkes
görüyor” dedi.
ANKARA-KARS-MERSİN
Türkiye’de ise o günlerde gündem, Ankara’ya odaklanmıştı. Ocak, Şubat ve Mart ayları boyunca ortak hareket eden muhalefet partileri, iktidarı yolsuzluk ve rüşvet
operasyonlarının üzerini örtmekle suçlamış, istifa eden
dört eski bakan hakkında fezlekelerin acilen Meclis’e gelmesini istemişti. Operasyonun başlamasından üç ay sonra
Meclis, 19 Mart’ta olağanüstü toplantı. Genel Kurul’dan
bir gün önce, haklarında yolsuzluk ve rüşvet iddiaları olan
dört eski bakan, TBMM Başkanlığı’na “hakkımızdaki iddialar araştırılsın” diye dilekçe verdi. Ama muhalefet partileri,
iktidar partisi ve Meclis Başkanvekili’ni aşamadı. Meclis
Başkanvekili, “Soruşturma komisyonu kurulduğunda sadece üyeleri inceleyebilir” diyerek dosyayı kilitledi, fezlekeleri
mühürledi. CHP’nin genel görüşme önergesi de, iktidar
partisinin oyları ile reddedildi. Meclis TV yayını kesilince,
yaşanan tartışmalar televizyon ekranlarına yansımadı.
CHP’li Melda Onur da tablet bilgisayarıyla İnternetten görüşmeleri canlı yayınladı.
19 65
Aynı gün, Türkiye’nin en doğu ucunda ise katliam vardı.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Kars Bölge Müdürlüğü’nde
çalışan bir sosyolog, kalaşnikof silah ile iş yerini bastı; aralarında TÜİK Kars Bölge Müdürü’nün de bulunduğu altı iş
arkadaşını kurşun yağmuruna tuttu ve sonra intihar etti.
Bir katliam gibi kaza da, Mersin’de yaşandı. İşçi taşıyan minibüse, bariyeri açık hemzemin geçitte tren çarptı. Bariyer
görevlisi “Ben ne yaptım, daldım” diyerek feryat etti ama
yolcu treninin çarptığı minibüste 10 işçi yaşamını yitirmişti.
İNTERNETTE SÖRF
Eskiden sörf yapılan İnternet denizi, Mart ayında çok
daha dalgalı hale geldi. Sosyal paylaşım sitesi Twittter, seçimlere bir hafta kala kapatıldı. Aslında Başbakan Erdoğan, ay başında ilk sinyali vermiş “(…) Bu milleti YouTube’a, Facebook’a
yedirmeyiz. Kapatma dâhil her türlü önlemi alacağız” demiş;
Cumhurbaşkanı Gül ise dünyada geçerli olan bu platformların
kapanmasının söz konusu olamayacağını söylemişti.
Ama öyle olmadı. Başbakan Erdoğan Bursa mitinginde, sosyal medya aracılığıyla yayınlanan ses kayıtlarına
tepkisini dile getirip, “(…) Twitter mivıtır hepsinin kökünü
kazıyacağız” dedi; “(…) Uluslararası camia şöyle der, böyle
der hiçbiri ilgilendirmez. Bunun özgürlük mözgürlükle alakası yok” diye konuştu.
Ve Twitter, o gece yarısı kapandı. Başbakanlık “Vatandaşların mağduriyetini gidermek için engellenebilir” açıklaması yaptı; TİB de Twitter’a Türkiye’den erişimi kapattı. Bilgi
Teknolojileri ve İletişim Kurulu (BTK) tarafından yapılan
açıklamada, Twitter’ın, İstanbul Anadolu 4. Asliye Ceza ve 5.
Sulh Ceza ile Samsun 2. Sulh Ceza Mahkemeleri ile İstanbul
Başsavcılığı’nın kararı gereğince engellendiği ifade edildi.
Twitter’ın kapatılması, Türkiye ve Batı’da deprem etkisi
yarattı. Ancak yasak anında delindi. Normalde günde 5,2
milyon Türkçe tweet atılırken, bu sayı 24 saat içinde 7,5
milyona çıktı. Yasağı ilk delen siyasi, devletin en tepesi,
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül oldu. Yasaklı ilk günün öğle
saatlerinden @cbabdullahgul hesabından “(…) Umarım
uygulama uzun sürmez” tweeti atıldı. Hükümet cephesinde
yasağı ilk delen ise, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tı.
Batı dünyası da Twitter yasağına tepkisiz kalmadı.
Türkiye, adeta eleştiri bombardımanına tutuldu. Avrupa
53
Konseyi, “Bu yasak AİHM’nin ifade özgürlüğü tanımına aykırıdır” dedi. Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz,
beş dilde attığı tweet’te, Başbakan Erdoğan’ı ifade özgürlüğünü serbest bırakmaya çağırdı. Avrupa Komisyonu’nun
Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle ise, “yasaktan
derin endişe duyduğunu” tweetledi.
DEV MİTİNGLER
Twitter’ın yasaklandığı gün, Türkiye Nevruz’u kutluyordu. Diyarbakır, son yılların en sakin ve en kalabalık
kutlamalarından birine şahitlik etti. Terör örgütü liderinin
ikinci mektubu, Diyarbakır’daki Nevruz alanında yüz binlere
okundu. Mektupta, şu ana kadar yürütülen sürecin diyalog
süreci olduğu, iki tarafında barış arayışından kararlılıkla
çıktığı vurgusu vardı. Aynı gün, Uludağ’da Türk iş dünyasının önde gelen isimlerini buluşturan Uludağ Ekonomi
Zirvesi’nde ise “istikrar için hukuk şart” vurgusu, tüm ülkeye
yapıldı.
Toz duman ülkemizde, tüm partiler, seçimde son
haftaya dev mitinglerle girdi. İktidar partisi İstanbul
Zeytinburnu’nda; muhalefet partisi İzmir Gündoğdu
Meydanı’nda adeta gövde gösterisi yaptı. İstanbul’daki miting, aynı gün Nevruz kutlamalarıyla birleşince, olan ilk defa
sorularının tamamının açıklanmadığı YGS sınavına giren
öğrencilere oldu. Zeytinburnu’ndaki Borsa İstanbul Anadolu
Lisesi’nde sınava giren adaylara, sınav sırasında kulaklarını tıkamaları için pamuk dağıtıldı. Adayların lise önünde
bekleyen yakınları, patlayan havai fişekler ve atılan sloganlardan çocuklarının ve yakınlarının konsantrasyonunun
bozulduğu gerekçesiyle, sınavın iptali için okul önünde imza
topladı. Ama sınav iptal olmadı; iki milyonu aşkın adayın ter
döktüğü sınavın sonuçları, bir hafta gibi kısa bir sürede açıklandı. YGS’nin birincisi, Malatya’dan çıktı.
Seçime bir hafta kala, bir büyük yürüyüş de Ankara’da
gerçekleşti. Yurdun dört bir yanından gelen Fenerbahçe
taraftarları, takımlarının haksızlığa uğradığı ve şike davasında adil yargılama yapılmadığını savunarak, Anıtkabir’i
doldurdu; Ata’nın huzuruna çıktı.
MIG-23
Ülkenin batısı mitinglere, kutlamalara ve yürüyüşlere sahne olurken, Hatay’dan gelen bir haber, tüm gündemi altüst etti. Süleyman Şah Türbesi gerilimi sürerken,
Hatay Yayladağı üzerinde sınırı geçip bir kilometrelik ihlal
yapan Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait MIG-23 jeti, füzeyle düşürüldü. Jetin sınıra 10 mil kala dört kez uyarıldığı
açıklandı. 22 Haziran 2012’de bir Türk F-4’ünün Akdeniz
üzerinde vurulması sonrası angajman kurallarını duyuran Türkiye, 16 Eylül 2013’te de bir Suriye helikopterini
düşürmüştü. Yine angajman kuralları işledi ve bölgede
devriye gezen iki F-16, saat 13:14’te Suriye MIG-23’ünü
vurdu. Sağ kurtulan Suriyeli pilot, ülkesinde kahraman
ilan edilirken, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, jetin Türkiye
hava sahasını ihlal ettiğinin uluslararası verilerle ortada
olduğunu açıkladı.
YENİ KASETLER VE YENİ YASAKLAR
Türkiye ile Suriye arasında, zaten gergin olan ipler iyice
gerilirken, Türkiye yeni kasetler ve yeni yasaklarla bir kez daha
sarsıldı.
Seçime sadece birkaç gün kala gündeme düşen iki kaset,
ortalığı birbirine kattı. 2010’da CHP eski Genel Başkanı Deniz
Baykal’ın gizli kamera görüntülerinin İnternette yayınlanması
skandalında Başbakan Erdoğan’ın da isminin geçmesi, siyaset
gündemini hareketlendirdi. Deniz Baykal “Yüzüme bakamazlar” derken; CHP lideri Kılıçdaroğlu “Watergate Skandalı gibi”
değerlendirmesinde bulundu. Başbakan Erdoğan ise “(…)
Sosyal medyaya düştüğü zaman onu medyadan kaldıran kim?”
diye sordu; “Ben kaldırttım, ben” dedi.
En başta söylediğimiz gibi, Türkiye, 17 Aralık ve 25 Aralık
operasyonları sonrasında İnternete yüklenen ve sosyal medya aracılığıyla hızla yayılan dinleme kayıtlarıyla sarsılmıştı.
Seçim ayı Mart’ta da kasetler ve tapeler yağmur gibi yağdı.
Ama belki de hiçbiri, seçime iki gün kala YouTube’a yüklenen
kayıt kadar sarsıcı değildi. El Kaide’nin Suriye’deki Süleyman
Şah Türbesi’ne müdahalesi halinde Türkiye’nin olası karşılık
planlarının tartışıldığı toplantıda konuşulanların İnternette
yayınlanması, sadece Türkiye’yi değil, dünyayı şoke etti.
Büyük infial yaratan kayıttaki seslerin Dışişleri Bakanı
Ahmet Davutoğlu’nun makam odasında yapılan MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve
Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in katıldığı bir toplantıda kaydedildiği iddia edildi. Devletin en gizli
sırlarının sızdırılmasına, Dışişleri Bakanlığı’ndan sert tepki
geldi: “Casusluk faaliyeti ağır bir suçtur” açıklaması yapıldı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı; Dışişleri
Bakanı’nın makam odasında böcek arandı; RTÜK’ten gizli Suriye toplantısının haberine yayın yasağı geldi.
Gündeme bomba gibi düşen ses kaydı sonrasındaki baş
döndürücü gelişmeler, sadece idari ve adli tedbirlerle de sınırlı
kalmadı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile görüştü. Başbakan sızdırmayı “Namussuzluk, alçaklık, ahlaksızlık” olarak nitelendirirken, Dışişleri Bakanı
Ahmet Davutoğlu, “Türkiye’ye açıkça savaş ilanı” dedi. CHP lideri
de sertti: “(…) Devlet dediğimiz kurum ayaklar altına alınmıştır” derken, kayıtlara ilişkin yasak da gecikmedi: Seçime sayılı
gün kala, Twitter’dan sonra YouTube’a da yasak geldi. Ankara
15. İdare Mahkemesi, her ne kadar TİB’in Twitter’a erişim engellemesine yürütmeyi durdurma kararı verdiyse de, mavi kuşa
özgürlük çıkmadı; yasaklara bir yenisi eklendi. Devletin en gizli
sırlarını içeren ortam kayıtlarının sızdırılması ile beraber TİB, ses
kayıtlarının yüklendiği YouTube’u jet bir idari karar ile kapattı.
30 MART 2014
İşte böylesine bir ortamda, Türkiye’de 52 milyon 695 bin
831 seçmen, il ve ilçelerde kurulan 194 bin 310 sandıkta seçime gitti. Son bir ayın siyasetinin tüm yorgunluğunu omuzlarında taşıyan siyasiler, seçim yasaklarının kalktığı saate kadar dinlendi. Seçim yasaklarının kalkması ile birlikte Türkiye,
seçim sonrasına, geçen aylardan devraldığı tartışmalarına
yepyenilerini ekleyerek devam etti.
54
GÜNCEL
AVRUPA PARLAMENTOSU,
2013 TÜRKİYE İLERLEME RAPORU’NA DAİR
KARARI’NI KABUL ETTİ
Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde kaydettiği gelişmeleri ele alan Avrupa Komisyonu’nun 2013 Türkiye
İlerleme Raporu’na Dair Karar, Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda 12 Mart 2014 tarihinde kabul
edildi. Karar’da, Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerinden uzaklaştığı iddia edilmekle birlikte; yeni başlıkların
açılması suretiyle AB katılım müzakerelerin ilerlemesinin önemi vurgulandı ve Türkiye’de anayasa
reformunun gerekliliğine işaret edildi.
19 65
55
A
vrupa Parlamentosu’nun kabul ettiği 2013 Türkiye
İlerleme Raporu’na dair karar yer bulan eleştiri ve
olumlu değerlendirmeler birlikte değerlendirildiğinde, AB tarafının Türkiye’ye katılım sürecinde verdiği
önem dikkat çekiyor. Bunun yanı sıra, Karar’da yer bulan,
müzakerelerde yeni fasılların aç ılması suretiyle ivme kazandırılması gerektiği yönündeki tavrın, Türk tarafının savunageldiği görüşün AB tarafından da desteklendiği görülüyor.
Hatırlanacağı gibi, AP Türkiye Raportörü Hollandalı Hristiyan
Demokrat Parlamenter Ria Oomen-Ruijten tarafından hazırlanan 2013 Yılı Türkiye İlerleme Raporu’na dair karar taslağına ilişkin AP’deki görüşmelerde, bazı parlamenterler Türkiye için tam üyelik dışında alternatiflerin değerlendirilmesi
yönünde değişiklik önergeleri vermiş, ancak AP Dış İlişkiler
Komitesi üyeleri tarafından bu öneriler kabul görmeyerek
reddedilmişti.
2007 yılından bu yana AP Türkiye Raportörlüğü görevini sürdüren Hollandalı Parlamenter Ria Oomen-Ruijten
tarafından “Bugüne kadar hazırladıklarımın en eleştireli” olarak değerlendirilen AP Kararı, Avrupa Komisyonu’nun bu yıl
hazırlayacağı Türkiye İlerleme Raporu’na kaynaklık edecek.
Bu yönüyle Karar, Avrupa kamuoyunun Türkiye konusundaki eğilimini göstermesinin yanı sıra, Avrupa Komisyon’un
hazırlayacağı rapor ile Üye Devletlerin Türkiye ile sürdürülen
müzakere sürecinde adım atıp atmayacağına karar vermelerini sağlayan belge niteliğinde olması açısından büyük
önem taşıyor.
AP Türkiye İlerleme Raporu’na Dair Karar’a ilişkin İKV
tarafından hazırlanan Bilgilendirme Notuna, www.ikv.org.
tr internet adresinden ulaşılabilir.
2013 İLERLEME RAPORU’NA DAİR AP
KARARI’NDA YER ALAN ELE TİRİLER
AP Genel Kurulu’nda 153 aleyhte, 43 çekimser oya karşılık 475 lehte oy ile kabul edilen Karar’da, yolsuzluk iddialarının soruşturulması, İnternet ve HSYK konusunda yapılan düzenlemeler nedeniyle Türkiye’de özgürlüklerin kısıtlandığı,
bunun sonucunda da Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerinden
uzaklaştığı dile getiriliyor. AP Kararı’ndaki eleştirilerin odağında “yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı” yer alıyor. Benzer
endişeler, Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu
Üyesi Štefan Füle tarafından da birçok kez vurgulanmıştı.
56
GÜNCEL
AP Dış İlişkiler (AFET) Komitesi tarafından yapılan basın
açıklamasında, 17 Aralık sonrası ortaya atılan iddiaların soruşturulmasında “soruşturmanın saygınlığına gölge düşüren
ve yargının bağımsızlığı ilkesine aykırı” bazı noktaların not
edildiği kaydediliyor. Gezi Parkı nedeniyle yapılan gösterilerinin Türk vatandaşlarının “daha iyi bir demokrasi” talebini
gösterdiği; buna karşın kolluk güçlerinin protesto gösterilerine katılanlara karşı aşırı müdahalesinin toplantı ve
gösteri özgürlüğüne aykırı nitelik taşıdığı da, AP Kararı’nda
Türkiye’nin eleştirildiği bir diğer hususu oluşturdu. AP
Kararı’nda ayrıca, muhalif olayların medyada gerektiği ölçüde yer bulamamasının ve “medyadaki yaygın oto sansürün
de kaygı verici” olduğu kaydedildi.
19 65
2013 Türkiye İlerleme Raporu’na dair AP Kararı’nda,
Kıbrıs’taki yeni çözüm süreci ile Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla Ankara’dan Kıbrıs’taki askerlerini çekmesi ve
kapalı olan Maraş’ın BM’ye devredilmesi isteniyor. Kıbrıslı
Rumlardan da Kıbrıslı Türklerin Mağusa Limanı’ndan ticaret
yapabilmelerine izin vermesi talep ediliyor.
AB Bakanı ve Başmüzakereci Mevlüt Çavuşoğlu, AP’nin
2013 Türkiye İlerleme Raporu’na Dair Kararı’na ilişkin olarak
yaptığı açıklamada “Hükümet olarak reform kararlılığından
ve AB sürecine bağlılığımızdan taviz vermemiz asla söz konusu değildir. Bu kararlılığımızın Avrupa Birliği nezdinde de desteklenerek, müzakere sürecinin olması gerektiği gibi devam
etmesi için hâlihazırda bazı üye ülkelerce siyasi blokaja tabi
57
olan fasılların açılması elzemdir. Bu fasıllar açılmadığı sürece,
yapılan eleştirilerin samimiyeti ve objektifliği milletimiz nezdinde şüphe doğurmaya devam edecektir” dedi.
Çavuşoğlu, “Türkiye-AB ilişkilerini somut ve hukuki bir
zeminden çıkarıp sübjektif ve gündelik siyasi tartışmalara alet
eden her çaba ve bu çabalara AB nezdinde verilen olumlu her
karşılık AB’nin güvenilirliğine zarar vermekte, kamuoyumuzun AB heyecanını azaltmaktadır” uyarısında bulunurken,
tüm sorunlara karşın “AB’ye üyelik hedefi doğrultusunda gerçekleştirdiğimiz reformlar hız kesmeden sürdürülecektir. Bu
süreçte, her zaman olduğu gibi AB ile diyalog ve iş birliğimiz
en önemli önceliklerimiz arasında yer alacaktır” ifadeleri ile
hükümetin AB üyelik sürecine olan inancını teyit etti.
AP’nin kabul ettiği 2013 Türkiye İlerleme Raporu’na
Dair Karar’a ilişkin Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan
açıklamada ise Türkiye olarak “Ahde vefa ilkesi çerçevesinde AB katılım sürecimiz açısından kazanılmış haklarımıza
sahip çıkmaya ve AB’ye tam üye olma hedefi doğrultusundaki çalışmalarımıza kararlılıkla devam edeceğiz” ifadelerine yer verildi.
Dışişleri Bakanlığı’nın AP Kararı’na ilişkin açıklamasında ayrıca, “AB’nin iş birliği ve diyalog kanallarını, bugüne
kadar olduğu gibi bundan sonra da açık tutarak, siyasi saikli
olası tutumları bertaraf ederek, bu sürece destek vermesi haklı beklentimizdir” değerlendirmelerinde bulunuluyor.
AP 2013 İLERLEME RAPORU’NA DAİR KARAR’DA
YER BULAN OLUMLU DE ERLENDİRMELER
Türkiye’ye yönelik ağır eleştirilerin yer bulduğu
2013 Türkiye İlerleme Raporu’na Dair AP Kararı, aynı zamanda bazı olumlu hususları da içeriyor. Karar’ı, Avrupa
Komisyonu’nun 2013 Genişleme Stratejisi’nde belirtildiği
gibi, Türkiye’nin ekonomisi, stratejik konumu ve bölgedeki
rolüyle AB’nin stratejik bir ortağı olduğu ve AB’nin ekonomik bakımdan rekabet edebilirliği için önemli bir role sahip
olduğu tekrar teyit edilmiş oluyor. Ayrıca, Türkiye’nin Kürt
sorununun çözümü için başlattığı açılım sürecine destek
mesajları da yer alıyor.
AP Kararı’nda yer bulan en olumlu değerlendirmelerden birini, Türkiye’de reform süreci bakımından önemi bulunan yargı ve temel haklarla ilgili 23’üncü fasıl ve adalet,
özgürlük ve güvenlikle ilgili 24’üncü fasılların müzakereye
açılmasının AB Konseyi’nden talep edilmesi oluşturuyor.
AP TÜRKİYE KARARI NEDİR?
Yapısı gereği AP Kararları, AB ile üyelik müzakerelerini sürdüren aday ülkelerdeki müzakere sürecinde yaşanan
aksaklıklar ile bu süreçte görülen eksikliklerin tespit edilip,
aday ülkelere uyarıların açıklıkla dile getirildiği bir belge
niteliğindedir. Bu nedenle AP kararları, Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan düzenli ilerleme raporlarına bir
cevap niteliğinde olup, Komisyon raporunun yayımlanmasının ardından (genelde Ekim ayı), aday ülkede yaşanan
gelişmelere de yer vermektedir.
Buna ek olarak, Enerji başlıklı 15’inci faslın açılması çağrısı
yapılıyor ve Türkiye’nin Avrupa’nın enerji politikalarına dâhil
edilmesi isteniyor.
AP’nin 2013 İlerleme Raporu’na Dair Kararı’nın, TürkiyeAB ilişkilerinin geleceği açısından taşıdığı önem, AB içinde,
Türkiye’nin AB perspektifinin korunmasının sağlanması ve
bu sayede Avrupa standartlarında yapılacak reformların
sürmesine destek olunması yönündeki eğilimin, Türkiye ile
müzakere sürecinin durması taraftarı olan eğilime galip gelmesinden kaynaklanıyor.
NEDEN AP TÜRKİYE KARARI BU KADAR TARTIŞILIYOR?
2009-2014 yıllarını kapsayan AP’nin 7’nci Dönemi’nde,
AP Türkiye Raportörlüğü’nü üstlenen Ria Oomen-Ruijten
tarafından hazırlanan raporlar, Dış İlişkiler Komitesi safhasında, her zaman yoğun tartışmalara neden olmuştur.
Bu çerçevede; 2013 yılı Türkiye Karar taslağına 338; 2012
yılı Türkiye Karar taslağına 415; 2011 yılı Türkiye Karar taslağına 461; 2010 yılı Türkiye Karar taslağına 315; 2009 yılı
Türkiye Karar taslağına ise 243 değişiklik önerisi verilmiştir.
Hiç şüphesiz söz konusu Karar taslağına verilen değişiklik
önerileri, ilgili Komiteyi oluşturan AP üyelerinin aday ülkeyi ve aday ülkede yaşanan gelişmeleri nasıl algıladığına
ilişkin ipuçları taşımaktadır. Bu çerçevede Türkiye Karar taslağına, yıllardan beri AP’de tartışmaların hiç eksik olmadığı
gündem maddelerinden biri haline gelmiştir. Hatta, karar
taslaklarına ilişkin verilen değişiklik önergelerinin sayfa sayılarının, kararın Genel Kurul’da onaylanan nihai şeklinden
çok daha fazla olduğunu söylemek dahi yanlış olmaz. Diğer
aday ülkeler için hazırlanan kararlar ile karşılaştırıldığında,
bu durum daha net bir şekilde gözler önüne serilmektedir:
Örneğin 2013 yılında diğer aday ülkeler Karadağ, Sırbistan
ve Makedonya’nın yıllık kararlarına verilen değişiklik önerileri sayısı, sırasıyla 130, 142 ve 170’tir.
58
GÜNCEL
İlge Kıvılcım, İKV Uzman Yardımcısı
BÖLGENİN STRATEJİK NOKTASI: UKRAYNA
19 65
Geçtiğimiz Kasım ayında Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta gerçekleşen Doğu Ortaklığı Zirvesi’nde AB’nin stratejik ortaklığını
imzaya açacağı ülkelerden biri olan ve zamanın en güçlü Sovyet sisteminin baş gösterdiği Ukrayna’da, AB yanlısı siyasetin arttığı
düşünülürken, hükümetin AB ile Ortaklık Anlaşması’nın imzalanmayacağını açıklaması, ülkede AB taraftarları ile polis arasındaki
çatışmaları ve olağanüstü toplantıları beraberinde sürükledi. Ülkede baş gösteren güvensizlik ortamı artarken, 1 Mart’ta Rusya
Parlamentosu’nun, Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti’nde asker bulundurulmasını onaylaması ise siyasi yorumların boyutunu
değiştirdi. Ardından Kırım referandumu ve sonuçları derken, bölgedeki dengeler bir anda değişti. Rusya’nın Ukrayna’ya hakim olması
demek, Avrasya projesinin de önemli bir kısmını yarılamış olması demek. AB-Rusya dağılımının görüldüğü bir Ukrayna değil Rus
yanlısı Kırım üzerinden bir girişimin başlatılması, Rusya için çok daha mantıklıydı. Gelinen noktada, Kırım’ın Rusya’ya bağlı olması
gayri meşru olarak gündemde. AB ve ABD’den Rusya’ya yaptırımların arkası kesilmiyor. Mart sonunda yapılan AB Liderler Zirvesi’nde
ise Ortaklık Anlaşması’nın imzalanacağı açıklandı. Dolayısıyla, bundan sonraki sürecin durumu karışık ve hassas kararlara bağlı
olacak. Bölgenin stratejik noktası üzerinde yaşanan gelişmelerden gerçekten kimin karlı çıkacağı merak konusu. Bu ayki dosyamızda,
Ukrayna’yı ve gelişmelerin perde arkasını, AB-Rusya ikilisi üzerinden ele alacağız.
59
60
GÜNCEL
KALIPLA MI FARKLILIKLAR
Yeni dönem Soğuk Savaş teorileri gündeme getirilirken, sorunlara ivme kazandıran “somut” gelişmelere bakmakta fayda var. Doğu Ortaklığı Zirvesi öncesinde Ukrayna
Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in belki de tarihi hatası
olarak nitelendirilebilecek kararını açıklaması, ülkede sonu
gelmeyen AB yanlısı göstericilerle polis çatışmalarını gündeme getirdi. Ukrayna olarak AB ile Ortaklık Anlaşması’nın
imzalanmayacağını bildiren Yanukoviç’in kararı ve ardından
ülkedeki gösterileri yasaklayan kanunun onaylanması ise
sorunlara tuz biber ekti. Kanun, fazla zaman geçmeden iptal edildi ancak ülkede Rusya karşıtlığı çığ gibi büyüdü.
Gerilimlerin tırmanması üzerine, 20 Şubat 2014 tarihinde toplanan AB Dışişleri Bakanları, Ukrayna’da güç
kullananlara karşı yaptırım kararı aldı. AB’nin arabuluculuğuyla Cumhurbaşkanı ve muhalefet arasında barış anlaşması imzalanmasına, erken seçimin yapılmasına ve 2004
Anayasası’na göre Cumhurbaşkanı yetkilerinin tekrar gündeme alınmasına karar verildi. Ukrayna Parlamentosu’nda
alınan 22 Şubat kararlarıyla, Yanukoviç görevinden azledildi
ve Yanukoviç ile Rusya destekçilerinin yoğun yaşadığı “doğu
illeri” kendilerini yerel yönetimlerin idaresine bağlı olduklarını ilan etti. Ukrayna Hükümeti’nin istifası üzerine geçici
19 65
bir hükümet muhalefetten seçilerek Cumhurbaşkanlığı koltuğuna getirilen AB’ye yakın kimliği ile tanınan Oleksandr
Turçinov, 25 Mayıs’ta yapılacak genel seçimlere kadar geçici
görevine başladı.
Ukrayna’da yaşanan ilk olayların üzerinden çok zaman geçmeden, Rusya ve AB nezdinde önemli bir zirve
yapıldı. Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin’in katılımıyla
Brüksel’de gerçekleşen 28 Ocak 2014 tarihli 32’nci AB-Rusya
Zirvesi, Ukrayna’daki kaos durumunun analizine yönelik ilk
ağızdan yapılan yorumların not alınması için önemliydi.
Zirve’de, “karşılıklı anlayış ve strateji güveninin sağlamlaştırılması gerektiği” temel mesaj olarak verildi. Bu durum, bir
nevi iki tarafın uzlaşma arayışlarının sinyalleriydi. Ancak
gergin bir atmosferde gerçekleşen Zirve’de, Rusya ve AB
arasındaki görüş farklılıkları oldukça belirgindi. Nitekim
toplantı sadece üç saat sürdü ve aslında Doğu Ortaklığı’nın
her iki tarafın ekonomilerine katkı sağlayacağı ve özellikle
Rusya-AB arasındaki stratejik “enerji hamlelerinde” standartların iyileştirilmesi çağrısı dışında, ayrılıkların çözümüne yönelik adımlar atılamadı.
Diğer taraftan, Ukrayna’nın yapısına baktığımızda,
doğal bir ideolojik dağılımı görmek mümkün: Ülkeden
kaçan Yanukoviç’in destekçilerinin toplandığı ülkenin do-
61
ğusundaki Kharkiv gibi kentlerde Rusça konuşanların sayısı oldukça fazla. Bu oran, en doğu illerde yüzde 60 ila 100
arasında değişiyor1. AB yanlısı ve Yanukoviç karşıtları ise
Batı Ukrayna’nın Lviv ve Ternopil gibi şehirlerinde yaşıyor.
Kiev ise iki grubun birleşme noktası ve çatışmaların en yoğun olduğu şehir.
uluslararası ortamda paylaşır paylaşmaz, Batı’nın askeri
kalesi NATO’nun Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in
açıklaması, “Avrupa güvenliği” üzerinden “Ukrayna’nın yanındayız” mesajı çerçevesinde gelişti: Rasmussen, sert bir dil
kullanarak ve uluslararası kuralları öne çıkararak, Rusya’ya
adeta baş kaldırdı.
STRATEJİK MESAJ: “UKRAYNA’NIN TOPRAK
BÜTÜNLÜ Ü KORUNMALI”
Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün bir şekilde bozulması, sadece ülke içinde değil, diğer bölgelere sıçrayabilecek
geniş çaplı deprem dalgası olarak algılanması, uluslararası ortamın stratejik mesajı olduğu gibi, AB’de de oldukça
güncel. Ukrayna’dan başlayacak bir çözülme, tüm bölgede
etkili olabilir. Yanukoviç’in görevinden azledilmesinin ardından Kremlin’den gelen açıklamada, Ukrayna’da yaşanan
olağanüstü durum ve Rus vatandaşlarının can güvenliğinin tehlikeye atılmış olmasından dolayı, Rusya Federal
Anayasası’nın 102’nci Maddesi gereğince, Federal Konsey’i
Devlet Duması’na Ukrayna’da sosyopolitik durum düzene
girene kadar Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri askeri
birliklerinin kullanılması talimatı verildi. Parlamento’nun
üst kanadı Federal Konsey’in, Rus ordusunun Ukrayna’ya
bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti sınırlarında görev yapmasına
1 Mart itibarıyla onay verdiğini açıklamasının ardındansa,
birer birer Batı dünyasından tepkiler gelmeye başladı. Bu
gelişmeler, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması önceliğinde uluslararası açıklamaları ardı ardına getirdi. ABD
Başkanı Barack Obama, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün
ve egemenliğinin ihlal edilmesinden duyduğu endişeyi
AB’NİN 6 MART KARARLARI
Putin, 1 Mart kararıyla Kırım’a müdahalesini, bölgedeki
Rus vatandaşların çıkarlarının gözetilmesine bağlı tutarak,
müdahale girişimini meşru kıldı. Kırım’a gönderilen askeri
sevkıyatın artması ise Ukrayna’yı seferberlik ilanına kadar
götürerek, BM Daimi Temsilciliği, BM ve NATO’dan yardım
talebi istendi.
6 Mart’ta yapılan Olağansütü AB Konseyi Toplantsı’nın
notlarında, Rusya’ya üç aşamalı yaptırım kararı alındı.
Rusya’ya aşamalı olarak başlatılacak yaptırım kararlarında,
vize muafiyeti dışında, durumun ciddiyetinin artmasıyla
birlikte seyahat yasağı konması, hesapların dondurulması
ve Haziran’da yapılması planlanan AB-Rusya Zirvesi’nin
iptal edilmesi gibi sonuçların gündeme gelebileceği açıklandı; söz konusu 16 Mart referandumunun sonuçlarının
Ukrayna’daki “toprak bütünlüğünü” bozacağı endişesiyle
ciddi sorunları beraberinde getireceği belirtildi. 16 Mart’ta,
AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy ile Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso’nun ortak bildirisinde2, 6
Mart’ta 28 üye ülkenin aldığı kararın ve verilen mesajların
geçerli olduğu bir kez daha teyit edildi. Sorunun sadece
Ukrayna ve Rusya hükümetleri arasında diplomatik görüşmelerle çözülebileceği ve referandumun yasa dışı olduğu
1
What Putin Wants, Time Dergisi,
17.03.2014, s.20.
2
http://europa.eu/rapid/pressrelease_STATEMENT-14-71_
en.htm
Tablo 1: Ukrayna Krizi Öncesi ve Sonrası İlişkiler
Önemli Tarihler
Gelişmeler/Sonuçlar
21 Kasım 2004-10 Ocak 2005
AB yanlısı Turuncu Devrim: 2004 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hile olduğunu iddia eden adaylardan ve seçim kampanyası turuncu renk olan Viktor
18 Şubat 2008
AB ve Ukrayna arasında Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşması müzakerelerine başlanması.
10 Aralık 2010
Başbakan Yulia Timoşenko ve İçişleri Bakanı Yuriy Lutsenko’nun suçlu bulunması.
Yuşçenko’nun, Kiev’de gösterilere izin vermesi ve ardından diğer aday ve yenildiği Viktor Yanukoviç’e karşı ikinci kez yapılan seçimlerde kazanması
10 Aralık 2012
AB Konseyi kararlarında Ortaklık Anlaşması’nın imzaya açılacağının beyanı*.
30 Mart 2012
Ortaklık Anlaşması’nın parafe edilmesi.
24 Haziran 2013
AB-Ukrayna Ortaklık Gündemi’nin güncellenmesi.
21 Kasım 2013
Ukrayna Hükümeti’nin Ortaklık Anlaşması’nı imzalamayacaklarını açıklaması.
16 Ocak 2014
Ukrayna Parlamentosu’nun protestoları yasaklayan yasayı onaylaması.
28 Ocak 2014
Yasanın iptali.
21 Şubat 2014
Ukrayna’da hükümet ve muhalefetin anlaşması.
22 Şubat 2014
Ukrayna Parlamentosu’nca, Yanukoviç’in görevden azledilmesi.
1 Mart 2014
Rusya Parlamentosu’nun Ukrayna topraklarında asker bulundurma kararı.
5 Mart 2014
AB’den Ukrayna’ya mali yardım (11 milyar avro).
6 Mart 2014
Kırım referandumunun yapılacağının açıklanması ve AB’nin yaptırım kararları.
16 Mart 2014
Kırım halkının yüzde 97’sinin Rusya’yı tercih etmesi ve AB’nin referandum sonuçlarını reddetmesi.
17 Mart 2014
Rusya’nın Kırım’ın referandum sonucunu onaylaması.
20-21 Mart 2014
Avrupa Zirvesi sonuçlarında, 6 Mart kararlarının geçerli olduğunun ve Ortalık Anlaşması’nın imzalanacağının açıklanması (İlk toplantı Nisan’da yapılacak).
25 Mayıs 2014
Ukrayna genel seçimleri.
* Conclusions on Ukraine, 10.12.2012.
62
3
Council of the EU, “Main Results of
the Council”, Foreign Affairs Council,
17.03.2014, http://www.consilium.
europa.eu/uedocs/cms_Data/docs/
pressdata/EN/foraff/141614.pdf
4
European Council, Conclusions on
Ukraine, 21.03.2014, s.12-14, http://
www.consilium.europa.eu/uedocs/
cms_Data/docs/pressdata/en/
ec/141749.pdf
GÜNCEL
belirtilen bildiride, referandum sonuçlarının da AB tarafından tanınmayacağı vurgulandı. Aynı ifade, AP’nin açıklamalarına da yansıdı. AP, referandumun gayrimeşru olduğunu
ve sonuçların kabul edilemez olduğu görüşünü tekrarladı.
KIRIM REFERANDUMU SONRASI
Referandum öncesinde, Kırım’daki yerel parlamento, şartlı olarak bağımsızlığını ilan etmişti. Ukrayna’daki
merkezi yönetim ise Kırım’da bulunan Rus yanlısı liderlerin tutuklanmasına yönelik karar aldığını bildirerek, referandumun yapılması halinde, Kırım’da bulunan bölgesel
parlamentonun feshedileceğini açıklamıştı. Dolayısıyla,
referandum sonuçlarına ilişkin olarak Ukrayna Ulusal Parlamentosu ve Rusya tarafından yapılacak resmi açıklamalar
19 65
merak konusuydu. Kırım’ın Rusya’ya katılım referandumunda seçmenin yüzde 97’sinin, Rusya’nın bir parçası olmak istediklerini resmen açıklaması son duruma yeni notları ekledi. 17 Mart’ta yapılan AB Dışişleri Konseyi’nin kararlarında3,
AB’nin, referandumu yasa dışı olması nedeniyle tanımadığı
bir kez daha yinelendi ve Rusya’nın Kırım müdahalesini bir
an önce durdurması ve çözüme yönelik adım atması gerektiğinin altı çizildi.
ORTAKLIK ANLA MASI İMZALANACAK
Ukrayna’da başlayan gösteriler, geçici hükümetin kurulması, Kırım müdahalesi ve 20-21 Mart’ta Brüksel’de
yapılan Zirve’de4, iki taraf arasında sonuçlanamayan ABUkrayna Ortaklık Anlaşması müzakerelerinin gidişatı ve
63
referandum sonuçlarının görüşülmesi bekleniyordu. Nitekim, alınan kararlarda, AB’nin 6 Mart’taki kararlarının
hala geçerli olduğu vurgusu yapıldı; AB-Ukrayna arasında
yapılması planlanan Ortaklık Anlaşması’nın taraflar arasında imzalanacağı açıklandı. İlk toplantının ise Nisan 2014
tarihinde yapılacağı bilgisi verildi. Ukrayna ekonomisinin
istikrarının, mevcut durumda her şeyden önce geldiği belirtilen Zirve sonuçlarında, Ukrayna geçici Hükümeti’nin bu
konuda, özellikle yolsuzluk ve mali operasyonlarda şeffaflık
ilkesini içeren reformlara ağırlık vermesi gerektiği yer aldı.
AB’nin Kırım referandumunu tanımadığı gibi, serbest dolaşım yasağı konulan bazı Rus yetkililerin bulunduğu listenin5
de genişletileceği ifade edildi. Haziran ayında gerçekleşeceği bilinen bir sonraki AB-Rusya Zirvesi’nin de iptal edildiği
açıklandı. Rusya’nın Uluslararası Enerji Ajansı ve OECD’ye
üyelik müzakerelerinin askıya alınmasına, AB ve Üye Devletler tarafından da destek geldi. Rusya’nın ise, henüz Ukrayna ve Rusya arasındaki krizin çözümüne yönelik adım
atmadığının belirtildiği sonuç belgesinde, 21’inci yüzyılda
Avrupa’nın sınırlarını değiştirecek bir gücün hiçbir yerde
barınamayacağı ifadeleri kullanıldı.
PEKİ, AB İÇİN NEDEN UKRAYNA?
Ukrayna ve AB ilişkilerini ele alan hemen hemen her
belgede, Ukrayna, AB için “öncelikli ortak” olarak telaffuz
edilmekte. Öncelikle, AB ve Ukrayna arasındaki ilişkileri iki
noktadan okumak gerekebilir:
Birincisi, AB’nin kendi program ve politikaları üzerinden Ukrayna’nın jeopolitik konumunun AB’de ister
istemez yansımaları olmaktadır. Aslında Doğu Ortaklığı
dışında, 1998 yılında ikili ilişkilerin ilk “kapsamlı” hedeflerinin Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’nda atıldığını
belirtelim. Mart 2003 tarihinde, AB tarafından Güney ve
Doğu komşularını içeren “Daha Geniş Avrupa-Komşuluk:
Güney ve Doğu Komşularıyla İlişkiler İçin Yeni bir Çerçeve”
dokümanı açıklanmıştır. 2004 yılında da “Komşuluk Politikası Strateji Belgesi” sunulmuştur. Bu noktada, AB’nin
Komşuluk Politikası’nın temel amaçlarını hatırlayalım. Bu
politikanın hem fırsatlar hem de zorluklar getirebileceği
düşünülmelidir. Dolayısıyla, Ukrayna ile beraber 15 ülkeyi6
içeren AB’nin Komşuluk Politikası’nın mantığı, AB’nin sınır
güvenliğinden, komşularda uygulanan politika seçeneklerine kadar uzanmakta. AB, bu politikayla, ortak çıkar
ve değerler etrafında, siyasi iş birliği ile sınır güvenliğini;
komşularda ekonomik entegrasyonu hızlandırıcı programlarla refah düzeyinin artırılmasını ve böylece ilişki kurduğu bölgede silahsızlanma, çevre risklerinin azaltılması
ve bir istikrar alanının oluşturulması gibi amaçları sıralamaktadır. Hepsinin temelinde, her konuda AB güvenliğinin temini esastır. İlişkilerin güçlendirilmesi için 16 ülke
ile ortaklık ilişkisi kurulması, bu bağlamda önemli hale
gelmektedir. AB’nin Ukrayna için temel mesajı, politika
önceliklerine paralel olarak, ekonomik entegrasyonun ve
siyasi kriterleri tamamlayıcı reformların desteklenmesidir.
İlginç bir not olarak ekleyelim, AB’nin Ukrayna ile olan
ticari ilişkileri, Ukrayna’nın AB ile olan ticari ilişkilerine kıyasla oldukça düşük kalmaktadır (Bkz. Tablo 2 ve Tablo 3).
AB’nin Ukrayna’dan gözünü ayıramamasının ikinci nedeni,
Ukrayna’nın hala AB için enerji ithalat üssü konumunu korumasıdır (Bkz. Tablo 4).
5
Council Implementing Decision
2014/151/CFSP of 21 March
2014, http://eur-lex.europa.eu/
LexUriServ/LexUriServ.do? uri=OJ
:L:2014:086:0030:0032:EN:PDF,
6
Ukrayna dışındaki ülkeler:
Belarus, Ürdün, İsrail, Lübnan,
Moldovya, Ermenistan,
Azerbaycan, Gürcistan, Mısır,
Libya, Suriye, Cezayir, Fas, Tunus
ve Filistin
64
GÜNCEL
rak gerçekleştirebilecek ülke, AB üyesi olmayan ve içindeki
siyasi bölünmenin göze çarptığı yani AB-Rusya ikileminin
yaşandığı Ukrayna. Rusya’nın Kırım’a müdahale girişimi
ise, Moskova’ya “göz kırpan” Kırım’ın üzerinden Rusya’nın
bölgede ve hatta uluslararası ilişkilerde unutulmaya yüz
tutmuş Rus gücünün henüz bitmediğinin göstergesi olarak
algılanabilir.
Rusya, NATO ve AB genişlemesini etki sahasına bir tehdit olarak görünüyor. Bu durum, aslında bölgede arada kalmış yer olan Ukrayna’yı Rusya için Batı’ya karşı kale haline
getirebiliyor. Genele bakıldığında Rusya, Ukrayna’daki AB
tarafının güçlü olmasından pek memnun gözükmemişti.
Dolayısıyla, kozlarını daha rahat sergileyebileceği Rus yanlısı Kırım üzerinden denemeyi seçti ve bu, Rusya için çok da
zor olmadı. Kırım, Rusya için önemli deniz gücünü kullanabileceği, Ukrayna sınırına yakın ve Orta Doğu kapılarına
çıkan en rahat ara yoldu.
Tablo 2: AB’nin En Çok Ticaret Yaptığı Ülkeler, 2012 (milyon avro)
1. ABD
497,363
14,3
2. Çin
433,735
12,5
3. Rusya
335,898
9,7
4. İsviçre
237,852
6,8
5. Norveç
149,957
4,3
6. Türkiye
123,004
3,5
22. Ukrayna
14,586
0,8
Dünya
3,477,183
100 (yüzde)
Tablo 3: Ukrayna’nın En Çok Ticaret Yaptığı Ülkeler, 2012 (milyon avro)
1. AB
37,694
33,7
2. Rusya
24,185
21,6
3. Çin
8,404
7,5
4. Belarus
6,402
5,7
5. Türkiye
4,675
4,2
Dünya
111,771
100 (yüzde)
Kaynak: Avrupa Komisyonu Ticaret Genel Müdürlüğü, http://trade.ec.europa.
eu/doclib/docs/2006/september/tradoc_113459.pdf, 07.11.2013
RUS TEZİ: BATIYA KAR I AVRASYA
Putin’in Ukrayna ve Kırım’a yönelik hamlesinin temelindeki Batı’ya güvenmeme meselesi, çok yeni değil; Sovyetler
Birliği’ne bağlı olan eski müttefiklerini, mevcut durumda
Avrasya Projesi üzerinden kendi yörüngesine çekmek isteyen bir Putin klasiği görülmekte. Avrasya’nın önemli su ve
kara yollarını birleştiren özelliği, Rusya’nın merceği altında.
Bu projesini de en iyi gösterecek ya da “strateji hamlesi” ola-
AB’NİN ZAYIF KOZU: ENERJİ
Rusya’nın Batı ile olan bağlantısının en yoğun yaşandığı konu başlığı, enerji olmaya devam ediyor. Zirvelerde ABRusya ilişkilerine dair olumlu mesajlar, enerji standartlarının iyileştirilmesi üzerinden verilen zayıf vaatleri geçemiyor.
AB’nin enerji ihtiyacının karşılanmasında doğal gaz ithalatının hemen hemen yarısı Rusya’dan. Aynı şekilde, Rusya’dan
gelen doğal gaz, Ukrayna üzeriden AB’ye verilmekte; Ukrayna, AB’nin enerji temininde adeta geçiş ülkesi konumunda.
Öte yandan, enerji piyasasındaki yeni standartlar ve
uygulamalar, küreselleşme ile hızla yayılmakta. Bu durum,
Rusya ve AB arasındaki görüş ayrılıklarının enerji konusunda
azaltılmasını öneren ve Avrupa Komisyonu’nun Enerjiden
Sorumlu Üyesi Günther Oettinger ve Rusya Enerji Baka-
Tablo 4: Rusya ve Ukrayna Üzerinden Gaz Alımı
Milyar metreküp/OECD Avrupa
2010
2011
2012
2013
Avrupa’nın Rusya’dan gaz ithalatı
144,5
156,6
148
167,2
Ukrayna üzerinden
93,9
99,1
78,9
82,3
Kaynak: Uluslararası Enerji Ajansı-IEA, Mart 2013
(International Energy Agency, “Facts in Briefs: Russia, Ukraine, Europe, Oil&Gas”, 04.03.2014, http://www.iea.org/media/news/20140304UkraineRussiaEuropeg
asoilfactsheet.pdf)
19 65
65
nı Alexander Novak’ın imzasını taşıyan Mart 2013 tarihli
“2050’ye Kadar AB-Rusya Enerji İşbilirliği Yol Haritası” başlıklı
doküman, önemli bulgular içeriyor. AB’de daha belirgin olsa
da, uzun vadeli enerji iş birliğinin devam edeceği ve nitekim
2050 yılına kadar AB ve Rusya arasında ortak enerji pazarının oluşturulması gerekliliği vurgulanıyor.
AB-Rusya enerji politikalarının bazı noktalarda farklı yönde başladığını söyleyebiliriz. AB’nin Rusya’dan;
Rusya’nın da AB’den istediklerinin genel hatları oldukça
net. Örneğin, AB’nin 2020 hedefiyle “düşük karbon” enerji
sistemini benimsemesi öne çıkarken, Rusya’da daha etkili
çalışacak bir “enerji sektörü” üzerinden kalkınma hedefi
sunuluyor. Ancak farklılık, stratejik iş birliğinin gerekliliğini
bir kenara atamıyor. Bugün “10 binin üzerinde Avruplı ve Rus
firma iş birliği içinde birbirlerinin pazarlarına etki etmekte”7.
Aynı şekilde, 2050 Yol Haritası’nda, mevcut enerji işbirliğinin “müşteri-enerji sağlayıcı” konumdan, “teknoloji bazlı iş
birliğine” gidilmesi hedefi öne çıkarılıyor. Bu bağlamda, öne
sürülen AB-Rusya Enerji Diyaloğu kapsamında, iki taraflı
yatırımların artırılması ve böylece enerji ve üretiminin güvence altına alınması karara bağlanmış durumda.
DURUMDAN KİM KÂRLI GÖZÜKÜYOR?
Son duruma bakıldığında, Kırım’ın Rusya’ya bağlı olduğunu gösteren referandum, Rusya dışında başta AB ve ABD
olmak üzere tanınmıyor. Ancak Rusya’nın Kırım’ı kazanması, Rusya’nın bu siyasi kaostan en kârlı çıkan kesimi temsil
ettiği bir gerçek. AB’nin de Ukrayna ile ortaklık masasına
oturması, AB’nin yukarıda belirtilen politikasına uygun bir
yön çizmesi açısından önem taşıyor. Ancak bu oyunda
Ukrayna’nın kârlı çıktığını söylemek için çok erken.
Bölgedeki dengelerde ABD’nin yer almaması da düşünülemez. ABD’nin NATO üzerinden daha sert bir yaklaşım
takınması, AB ile olan müdahale farkını ortaya koyuyor.
Ukrayna’nın jeopolitik önemi Rusya için hâlâ devam et-
mekte. Rusya’nın Ukrayna’ya hakim olması demek, Avrasya
projesinin de önemli bir kısmını yarılamış olması demek.
ABD ise bölgedeki askeri ve ideolojik denge unsurunu ve iç
dinamiklerin takibini gözden kaçırmayacaktır.
TÜRKİYE’NİN UKRAYNA VE KIRIM DİPLOMASİSİ
Bölgedeki dengelerin, Ukrayna üzerinde AB-Rusya dağılımı şeklinde gelişmesinin, Türkiye’nin güvenliğini de tehlikeye sokacağı açıktır. Türkiye, Ukrayna krizi öncesinde de
Ukrayna’yı stratejik komşu olarak nitelendirdi. Türkiye, krizin
başladığı günden itibaren, Ukrayna’nın “uluslararası hukuk
ilkeleri ve anlaşmaları” çerçevesinde tarafların diplomatik
uzlaşı zemininde masaya oturması mesajını vurguladı; hukuka aykırı bir referandumun tanınmadığını açıkladı. 16
Mart referandumu da dahil olmak üzere, Rusya’nın Kırım’a
müdahalesine yönelik Dışişleri Bakanlığı’nın yazılı açıklamasında8, durumun olumsuz sonuçlar doğurabileceği ve
özellikle bu durumdan etkilenebilecek Kırım Tatar Türklerinin güvenliği ve refahının temininin öncelikli olduğu vurgulandı. Türkiye’nin de içinde yer aldığı 28 ülkeden gönderilen
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gözlemcileri
Ukrayna’da bulunmakta ve konunun takipçisi olunacağının
altı çiziliyor.
Önemli siyasi simgelerden, Yulia Timoşenko
Kadın siyasetçiler arasında en önemli isimlerinden biri
olan Ukrayna’nın eski Başbakanı Yulia Timoşenko, 2005-2007
yılları arasında ülkesinde sergilediği siyasi performans ile dikkat
çekmiştir. Dünyadaki kadın siyasetçiler arasına ismini yazdıran
Timoşenko’nun Ukrayna siyasetindeki yükselişi, Ağustos 2011
tarihinde ülkesindeki doğal gaz projesinde hukuka aykırı çalışmaların yürütülmesi sebebiyle büyük darbe aldı. Tutuklanmasının
ardından üç sene sonra 22 Şubat 2014 tarihinde serbest kalan
Timoşenko, 25 Mayıs genel seçimlerinde yeni hükümette ismini
tekrar yükseltme çabasında.
7
European Comission, “Roadmap
EU-Russia Energy Cooperation
until 2050”, 22.03.2013,
s.3, http://ec.europa.eu/
energy/international/russia/
doc/2013_03_eu_russia_
roadmap_2050_signed.pdf
8
http://www.mfa.gov.tr/no_86_-17-mart-2014_-kirim_daduzenlenen-referandum-hk.
tr.mfa
66
GÜNCEL
Yeliz Şahin, İKV Uzmanı
AB GENELİNDE KADINA
YÖNELİK İDDET
ANKETİ YAYIMLANDI
AB Temel Haklar Ajansı (Fundamental Rights
Agency-FRA), AB üyesi 28 ülkeden 18 ila 74
yaş aralığındaki 42 bin kadın ile yüz yüze
gerçekleştirilen mülakatlar sonucunda hazırladığı
“Kadına Yönelik Şiddet: AB Çapında Anket*” başlıklı
çalışmanın bulgularını, 5 Mart 2014 tarihinde
kamuoyuyla paylaştı. 2010 yılının ilk yarısında AB
Konseyi Dönem Başkanlığı’nı üstlenen İspanya
ve Avrupa Parlamentosu’nun talebi üzerine
gerçekleştirilen FRA Anketi, bu alanda AB çapında
gerçekleştirilen en kapsamlı çalışma olması
bakımından önem taşıyor. Oldukça düşündürücü
sonuçlar ortaya koyan Kadına Yönelik Şiddet Anketi,
kadına yönelik şiddete karşı harekete geçilmesinin,
Türkiye için olduğu kadar AB Üye Devletleri için de
acil bir zorunluluk olduğunu ortaya koydu.
* “ Violence against women: an EU-wide survey” başlıklı anketin temel
bulgularına, fra.europa.eu/sites/default/files/fra-2014-vaw-survey-mainresults_en.pdf İnternet adresinden ulaşılabilir.
19 65
67
A
nket, Ajans’ın başında bulunan Morten Kjaerum’un
sözleriyle “Cinsiyete dayalı şiddet başta olmak üzere, kadına yönelik şiddetin kadınları orantısız bir şekilde etkilediği ve bunun AB’nin görmezden gelmeye cesaret
edemeyeceği kadar yaygın bir insan hakları ihlali olduğunu”
gösterdi. Ankete katılan kadınlara, aile içi şiddet de dâhil
olmak üzere, fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet olayları, takip edilme ve cinsel taciz mağduru olup olmadıkları, taciz
ile ilgili deneyimlerinde yeni teknolojilerin rolü ve çocukluk
yıllarında şiddete uğrayıp uğramadıklarına yönelik soruları
yöneltildi. FRA Anketi’nde ortaya çıkan tablo ise tacizin AB
genelinde birçok kadının hayatını etkileyen, oldukça yaygın
ancak sistematik şekilde yetkililere az bildirilen bir olgu olduğu yönündeydi.
YASAL ÇERÇEVE VE ANKET SONUÇLARI
Kadına yönelik şiddetle Birlik genelinde mücadele
edilmesi alanındaki mevcut yasal çerçeve, 2012/29/EU
sayılı AB Suç Mağdurları Yönergesi ve Avrupa Konseyi’nin
2011 tarihli Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair İstanbul Sözleşmesi’ni
kapsıyor. 2012 yılında kabul edilen ve AB’deki suç mağdurlarının hakları, korunmaları ve desteklenmeleri konusunda
asgari standartları belirleyen AB Suç Mağdurları Yönergesi,
cinsiyet temelli suçlara maruz kalan kişilere, cinsel şiddet
kurbanlarına ve birlikte yaşadıkları kişilerden kaynaklanan
şiddet vakaları mağdurlarına ilişkin hükümler içeriyor.
İstanbul Sözleşmesi ise, Avrupa’da kadına yönelik şiddetin; psikolojik şiddet, takip edilme, fiziksel şiddet, cinsel
şiddet ve taciz gibi farklı türleriyle mücadele alanında yasal açıdan bağlayıcı ilk bölgesel mekanizma olması açıdan
önem taşıyor.
FRA Anketi, kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda yasal alandaki bu gelişmelere rağmen, yasal çerçevenin pratikte kadına yönelik şiddet olgusunu sonlandırmakta
yetersiz olduğunu ortaya koyuyor.
●
●
●
●
Ankette yer alan temel bulgular şu şekilde:
FRA anketine göre, AB’deki her üç kadından biri, yani 62
milyon kadın, 15 yaşından bu yana fiziksel veya cinsel
şiddete maruz kalırken, her 20 kadından biri ise tecavüze uğramış.
AB’deki kadınların yüzde 22’si eşi veya erkek arkadaşı
tarafından fiziksel veya cinsel tacize maruz bırakılmış. Eşi veya erkek arkadaşının tacizine maruz kalan
kadınların yüzde 30’unu, çocukluğunda cinsel şiddete
uğrayanlar oluşturuyor. İlişkilerinde cinsel tacize
uğramamış olan kadınların yüzde 10’u da çocukluğunda cinsel şiddete maruz bırakılmış.
AB’deki kadınların yüzde 12’si, yani 21 milyon kadın
ise, 15 yaşına gelmeden bir yetişkin tarafından cinsel
şiddetin bir türüne maruz bırakılmış.
Eşi veya erkek arkadaşı tarafından taciz edilen kadınların ancak yüzde 14’lük bir kısmı bunu polise bildirmiş,
eş veya erkek arkadaş kaynaklı olmayan tacizler için ise
●
●
●
●
●
●
polise bildirilme oranı yüzde 13 olarak kaydedilmiş.
FRA Anketi’ne göre, AB genelinde 13 milyon civarında kadın, anketin gerçekleşmesinden önceki 12 aylık
dönemde fiziksel şiddete maruz kalmış. Bu rakam, AB
genelinde 18-74 yaş aralığındaki kadın nüfusun yüzde
7’sine denk geliyor.
AB genelinde 3,7 milyon kadın, yani AB’deki kadın
nüfusunun yüzde 2’si ise anketten önceki 12 aylık dönemde cinsel şiddete maruz kalmış.
AB’deki kadınların yüzde 18’i, 15 yaşından bu yana
takip edilme vakası yaşamış, son 12 aylık dönemde
takip edilenlerin oranı ise yüzde 5; yani 9 milyon kadın
olarak kaydedilmiş.
AB’deki kadınların yüzde 11’i, sosyal ağ sitelerinde
uygunsuz muameleye veya müstehcen cep telefonu
mesajlarına maruz kalmış. 18-29 yaş aralığındaki kadınların yüzde 20’si ise siber ortamda tacizin kurbanı
olmuş.
Eşi veya erkek arkadaşı tarafından toplum içerisinde
küçük düşürülmek, evden çıkması yasaklanmak veya
eve hapsedilmek, cinsel içerikli yayınlar izlemeye zorlanmak ve şiddet kullanmakla tehdit edilmek suretiyle psikolojik şiddete maruz kalan kadınların AB
genelindeki payı ise yüzde 43 olarak kaydedilmiş.
AB’de kadın nüfusun yüzde 45 ila yüzde 55’i, yani 83
milyon ila 102 milyon kadın, 15 yaşından bu yana
cinsel tacize maruz kalmış. Mülakatın gerçekleşmesinden önceki 12 aylık dönemde cinsel tacize maruz
kalanların sayısının 24 milyon ile 39 milyon arasında
olduğu tahmin ediliyor.
AB CO RAFYASINDA KADINA YÖNELİK İDDET
Kadına yönelik şiddetin AB Üye Devletleri arasındaki
dağılımı incelendiğinde, çarpıcı sonuçlar ortaya çıkıyor. Cinsiyet eşitliğine ayrı bir önem atfeden Nordik ülkelerden katılımcıların, şiddete uğradıklarını en fazla dile getiren kadınlar oldukları görülüyor. FRA Anketi’ne göre, Danimarka’daki
kadınların yüzde 52’si, Finlandiya’daki kadınların yüzde 47’si
ve İsveç’teki kadınların yüzde 46’sı, 15 yaşından bu yana fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını ifade etmiş. Bunları yüzde 44’lük bir oranla Fransa ve İngiltere’deki kadınlar
takip ediyor. Ankete göre, kadına yönelik fiziksel veya cinsel
şiddetin en az olduğu AB ülkeleri ise sırasıyla yüzde 21 ile
Macaristan, yüzde 20 ile Avusturya ve yüzde 19’luk bir oranla Polonya olarak kaydedilmiş.
Nordik ülkelerden katılımcıların, fiziksel veya cinsel
şiddete uğradığını ifade edenlerin yüksek oranda kaydedilmesinin kültürel nedenleri olabileceğine dikkat çeken uzmanlar, bu ülkelerde şiddete uğradığını açıkça dile getirmenin kültürel açıdan daha kabul edilebilir olması nedeniyle
yüksek oranlar kaydedilmiş olabileceğini ifade ediyor.
YAPILMASI GEREKENLER
Anketin bulguları ışığında FRA tarafından hazırlanan
rapor, kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında işve-
68
GÜNCEL
renler, sağlık sektörü çalışanları ve İnternet hizmet sağlayıcılarının da aralarında bulunduğu farklı hedef kitlelerinin
harekete geçirilmesi gerektiğini savunuyor. Kadına yönelik
şiddet vakalarının farklı platformlarda gerçekleşebilmesi ve
kadınların şiddet vakalarını polise bildirmekten çekinmesi
gibi nedenlerden dolayı, failler çoğu zaman cezasız kalıyor.
Bu nedenle kadına yönelik şiddetin önlenmesi için farklı
mecraların keşfedilmesi büyük önem taşıyor.
FRA’ya göre, anketin bulguları ışığında, AB’de kadına
yönelik şiddetin önlenmesi ve kadına yönelik şiddetle mücadele edilmesi için Üye Devletlerin ulusal politikalarına ek
olarak almaları gereken birtakım önlemler şu şekilde:
●
İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik
Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mü-
19 65
●
●
cadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin tüm
AB üye devletleri tarafından onaylanması (İstanbul
Sözleşmesi’nin on Üye Devlet’in onayının ardından
yürürlüğe girmesi öngörülüyor);
Eş veya erkek arkadaş kaynaklı şiddetin, AB Üye Devletleri tarafından ”özel” değil, ”kamusal ” bir konu olarak
kabul edilmesi; evlilikte tecavüzün, diğer tecavüz vakaları ile aynı muameleye tabi tutulması ve aile içi şiddete
ciddi bir kamusal sorun gibi yaklaşılması;
AB Üye Devletlerinin, cinsel tacizle ilgili yasa ve politikalarını, bu gibi vakaların çeşitli ortamlarda yaşanabileceği ve İnternet ve cep telefonları başta olmak üzere
farklı teknolojiler aracılığıyla meydana gelebileceğini
göz önünde bulundurarak revize etmeleri;
69
●
●
●
●
●
●
●
Polis, sağlık hizmeti sağlayıcıları ve uzman destek personelinin mağdurlara etkin bir şekilde ulaşabilmesinin
sağlanması için eğitilmesi, mali destek alması ve daha
fazla yetki ile donatılması;
Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetin tüm çeşitlerinin kavranması, kayıt altına alınması ve ele alınması
amacıyla polis ve ilgili diğer personelin psikolojik istismarın, mağdurlar üzerindeki etkilerini kavramasının
sağlanması;
Polisin siber takip ve siber tacizin rol oynadığı vakaları
tanımasının ve soruşturmasının sağlanması;
İnternet ve sosyal medya platformlarının, siber taciz
mağdurlarına istismarı bildirmekte yardımcı olması ve
istenmeyen davranışları kısıtlamak konusunda teşvik
edilmeleri;
Mağduriyet sonrasında kişinin muzdarip olabileceği
kendini suçlama ve utanç duygusu gibi olumsuz duyguların üstesinden gelinmesinde mağdurun ihtiyaçlarının uzman destek hizmetleri tarafından karşılanması;
Kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik farkındalık yaratma kampanyalarının en az kadınlar kadar erkekler de hedeflenerek hazırlanması ve kadına yönelik
şiddete başvuran bazı erkekleri yüzleştirmek için geliştirilen girişimlere erkeklerin katılım sağlaması;
Kadına yönelik şiddet konusunda veri toplamanın
geliştirilmesi ve bu alanda Üye Devletler içerisinde ve
arasında uyumun sağlanması.
POLİTİKA ÖNERİLERİ
FRA tarafından hazırlanan raporda, Kadına Yönelik
Şiddet Anketi’nin sonuçlarına, politika önerileri de eşlik
ediyor. Bu bağlamda, kadın-erkek eşitliğiyle ilgili AB stratejilerinin, anketin bulguları ışığında ve kadına yönelik şiddet
konusunda endişe uyandıran alanları ele alacak şekilde biçimlendirilmesi gerektiği belirtiliyor.
Kadına karşı şiddetin AB genelindeki boyutu göz
önünde bulundurulduğunda, AB’de adalet ve içişleri alanında ve Stockholm Programı sonrası gelişmeler kapsamında
kadına yönelik şiddetin AB’nin suçla mücadele çerçevesi
dâhilinde, “bir temel haklar istismarı” olarak ele alınması
gerektiği ifade ediliyor.
Cinsiyet temelli suçların mağdurlarına özel önem
atfeden AB Suç Mağdurları Yönergesi’nin Komisyon tarafından sürdürülen uygulamada gözden geçirilmesi süreci
kapsamında, Yönerge’nin şiddet mağduru kadınların ihtiyaç
ve haklarına ne ölçüde cevap verebildiğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği kaydediliyor. Buna ek olarak, AB’nin
kadına yönelik şiddetin önlenmesi alanında en kapsamlı
bölgesel çerçeve olan İstanbul Sözleşmesi’ne taraf olup
olmayacağı konusunu gündeme getirmesi gerektiği ifade
ediliyor.
AB Üye Devletleri, anketin sonuçları ışığında, kadına
yönelik şiddetin önlenmesi için özel ulusal eylem planları
geliştirmeye teşvik edilirken, şiddet mağduru kadınlara
destek veren sivil toplum kuruluşlarının da bu sürece kıymetli katkılarda bulunabileceği vurgulanıyor.
AB’nin istihdam, eğitim, sağlık ve bilgi iletişim teknolojileri alanlarındaki politikalarında da kadına yönelik
şiddetin etkisinin ele alınması gerektiği ifade ediliyor. Ayrıca, AB’nin çocukların, gençlerin ve kadınların şiddetin tüm
çeşitlerinden korunmasını amaçlayan DAPHNE Programı’nın
görevini devam ettiren mali destek mekanizmalarının devamlılığını garanti altına alması ve özellikle mağdur destek
hizmetlerine fon ayırması gerektiği kaydediliyor.
FRA’nın önerileri arasında, kadına yönelik şiddet alanında “mağdur odaklı” ve “hak odaklı” bir yaklaşımın gerek
AB gerek Üye Devletler düzeyinde güçlendirilmesi gerektiği
de yer alıyor.
AB ve Üye Devletlerinin kadına yönelik şiddet alanında düzenli veri toplanması konusunda gelişme kaydetmeleri gerektiği ifade edilirken, Eurostat’ın da bu sürece
destek verebileceği ve toplanan verilerin gerek Birleşmiş
Milletler ve Avrupa Konseyi gerekse Avrupa Cinsiyet Eşitliği
Kurumu’nun özel izleme organlarıyla paylaşılabileceği kaydediliyor.
Son olarak, AB’nin ve Üye Devletlerin kadına yönelik
şiddetle mücadele konusundaki politikalarının ve eylem
planlarının kadınların şiddetle deneyimine doğrudan bağlı
olarak biçimlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.
70
AB VİZYONERLERİ
Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri
“Avrupa kimliği her yeni nesil tarafından yeniden tanımlanmakta ve şekillendirilmektedir.”
Hannah Arendt
HANNAH ARENDT VE AVRUPA FELSEFESİ
1906-1975 yılları arasında yaşayan Hannah Arendt, 20’nci yüzyılın en etkili düşünürlerindendir.
Arendt, 1933 yılında Nazilerin iktidara gelişinin ardından Almanya’dan ayrılmak zorunda
kalmış, yaşamına Paris’te ve daha sonra ABD’de çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yaparak
devam etmiştir. 1951’de yayımlanan “Totaliterliğin Kökenleri” ve 1958’de yayımlanan “İnsanlık
Durumu” isimli kitapları, gerek akademik camiada gerekse daha geniş kamuoyunda büyük
yankı yapan; Nazi ve Stalin rejimlerinin doğası hakkında önemli gözlem ve düşünceler
sunan Arendt, insan olmaya ve insanın temel davranışlarına dair ufuk açıcı çıkarsamalarda
bulunmuştur. Martin Heidegger, Edmund Husserl ve Karl Jaspers gibi önemli felsefecilerle
birlikte çalışma imkânı bulan Arendt’in güçlü ve orijinal fikirler sunan çalışmaları, birçok farklı
ekole ilham vermiştir. Liberalizm, sosyalizm, komüniteryanizm gibi tek bir akıma dâhil olacak
şekilde kategorize edilemeyen Arendt’in düşüncesinde, siyasi bir canlı olarak insanın doğasına
dair önemli ipuçları bulmak mümkündür. Arendt, insan hakları ve özgürlük gibi değerlere
sahip çıkmış ve siyasetin ahlaki kurallarını vurgulamıştır. Arendt, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı,
Büyük Buhran, Nazi rejimi, Yahudi soykırımı, Stalin’in baskıcı rejimi gibi birçok olay ve gelişmeye
tanıklık etmiş ve eserlerinde büyük trajedilere ve insanlık suçlarına da yol açan bu olguların
kökenlerini anlamaya çalışmıştır.
H
annah Arendt’i Avrupa vizyoneri olarak
nitelendirmemizin en önemli sebebi şurada
yatmaktadır: Aydınlanma, demokrasi, modernite,
bireysel haklar gibi insanlığın ilerlemesine ışık tutan birçok
kavram ve akımın çıkış yeri olan Avrupa, aynı zamanda
faşizm ve Nazizm gibi iki yıkıcı ve insanlık onuruna aykırı
ideolojiyi de doğurmuştur. Modernitenin kâbusu olarak
adlandırılabilecek bu ideolojiler, toplumu kendi istedikleri
yönde tasarlamayı, neredeyse iktidarın kendi amaçları için
kullanacağı devasa bir makineye dönüştürmeyi, özgür
düşünceyi yok etmeyi ve Yahudiler, solcular, Çingeneler,
zihinsel engelliler, homoseksüeller gibi belirli grup
insanları toplumun dışına atmayı, ezmeyi ve ortadan
kaldırmayı hedeflemiş ve İkinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye
uğrayana dek, bunları uygulama imkânı bulmuştur. Avrupa
için kendi yaratısı olan modernitenin geldiği en tehlikeli
19 65
nokta olarak değerlendirilebilecek olan bu gelişmeler,
özdüşünümsel bir değerlendirmeyi gerekli kılmıştır:
Avrupa’nın vicdanı ortaya çıkmalı ve “Neden ve nasıl oldu”
sorusunun cevabı aranmalıdır.
Avrupa bütünleşme süreci ile yeni bir döneme giren
ve bu geçmişten kendisini arındırmak isteyen Avrupa,
ancak bu soruların cevabını verebilirse ve kendi geçmişi
ile yüzleşebilirse o zaman gerçek anlamda bir yeni
başlangıç yapabilir. İşte Hannah Arendt, Avrupa’yı terk
etmek zorunda kalan ve Nazilerin yok etmek istediği
unsur olan Musevi bir kökenden gelen ve kadın olması
hasebiyle de maskulen dünyanın diğer bir dışlanmışı olan
bu entelektüel, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu bu yüzleşmeyi
gerçekleştirebilmiştir. Arendt, modernite sonrası insanlık
durumunu deşifre ederek, Avrupa’nın vicdanı ve aynası
olmuştur. O yüzden de gerçek bir “Avrupa vizyoneri”dir.
71
Arendt, totaliterliğin kökenlerini araştırırken, totaliter
ideolojilerin halka neden cazip geldiğini ve milyonları
nasıl olup da irrasyonel hedefler doğrultusunda mobilize
edebildiğini araştırmıştır. Arendt’e göre, Birinci Dünya
Savaşı ve Büyük Buhran, toplumsal huzursuzlukların artışı
gibi gelişmeler, insanların karşı karşıya oldukları sorunlar
için günah keçileri yaratan, güvensizlik ve tehditlere karşı
indirgemeci, kolay ve belirgin doğrular ortaya koyan
totaliter görüşlere itmiştir. Bu ideolojiler, modern yaşamın
karmaşık ve kolaylıkla çözümlenemeyen sorunlarına,
geçmişi ve geleceği anlamayı vadeden hazır cevaplar
sunmaktadır. Ancak, Arendt’e göre, Avrupalı halkların
bu ideolojilere kapılmaları bir özgürlük ve hürriyet alanı
olarak kamusal ya da siyasal alanın ortadan kalkmasına
yol açan bazı patolojilerde saklıdır. Emperyalizmin
yaygınlaşması ve devletin burjuvazinin egemenliğine
girmesi, siyasi kurumların meşruiyetini kaybetmesine
ve demokrasinin temelini oluşturan vatandaşlık ve
müzakereci uzlaşma ilkelerinin yitirilmesine yol açmıştır.
Arendt için aktif vatandaşlık ve kamusal alanda ortak
eylem ve danışma, demokrasinin korunması ve hayatiyeti
için kilit önemdedir. Arendt, her zaman kamusal alanda
siyasi danışma, hukukun üstünlüğü, eyleme geçme ve
görüş sahibi olma hakları da dâhil olmak üzere insan
haklarının savunucusu olmuş, dini, ırksal veya etnik
bağlara dayalı cemaatler yerine her zaman bir anayasa
etrafında hak ve yükümlülükler ekseninde bir araya
gelmiş aktif yurttaşlardan oluşan siyasi topluluk fikrini
savunmuştur. Kamusal alanda bir araya gelen vatandaşlar,
bu şekilde muhakeme kapasitelerini güçlendirebilmekte
ve temsil güçlerini kullanabilmektedir.
Bugün AB bünyesinde geliştirilmeye çalışılan AB
vatandaşlığı için kritik öneme sahip olan kamusal alanda
siyasi eylem, aktif yurttaşlık ve siyasi danışma süreçleri,
AB ve Avrupa’nın geleceği için söz sahibi olabilme
ve yönetime katılabilme imkânını yaratmaktadır.
Vatandaşların bir araya gelebildiği ve kendilerini
ilgilendiren konuları müzakere edebildikleri bir kamusal
alan, kişiler arasında etkileşim yoluyla temsili görüşlerin
ortaya çıkmasına da yol açar. Arendt’e göre, siyasi görüşler
hiçbir zaman özel alanda oluşamaz; siyasi görüşler
sadece müzakere, tartışma ve münazaranın olduğu
kamusal alanda oluşturulabilir, sınanabilir ve kapsamını
genişletebilir. AB’de, bir Avrupa medyasının gelişmesi ve
İnternet ve sosyal medya imkânlarının kullanılması ile
aktif vantadaşlık ve katılımcı demokrasi ilkeleri daha etkili
şekilde uygulanabilir. Bunun yanında, Lizbon sonrası
gündem kapsamında, Avrupa Parlamentosu’nun ulusal
parlamentolar ile bağlarını güçlendirmesi ve Avrupa
siyasal partilerinin örgütlenme ağlarını genişletmesi,
sivil toplum örgütlerinin sınır aşırı bağlar oluşturması, 1
milyon vatandaşın bir araya gelmesi ile başlatılabilecek
vatandaşlık girişimi gibi gelişmeler de Avrupa
vatandaşlığı için elzem olan kamusal alanın önemli yapı
taşlarını oluşturmaktadır.
Partiler ve bürokratik yapılara dayanan temsili
demokrasi yerine vatandaşların bizatihi siyasi aktörler
olarak yönetime katıldığı doğrudan/müzakereci modeli
yeğleyen Arendt’in düşüncesi, günümüz dünyasında
daha da anlamlı hale gelmiştir. Günümüz teknolojisinin
sunduğu ve özellikle Arap Baharı denilen toplumsal
başkaldırı hareketlerinde ve küresel krizin tetiklediği
kolektif eylemlerde iyice su yüzüne çıkan internet ve
sosyal medya fenomeni, insanların spontan bir şekilde
aktif siyasi aktörler haline geldiklerini göstermektedir.
Temsili demokrasinin konvansiyonel olanakları, bu
dipten gelen akımı karşılayamamakta ve bunu kanalize
edecek kurumsal yapıları oluşturamamaktadır. Günümüz
demokrasisinin krizi olarak görülebilecek bu durum,
Arendt’in işaret ettiği ve özgürlük, hukuk ve insan
haklarının da teminatı olacak aktif vatandaşlık ve
müzakereci demokrasinin işletilmesi ile aşılabilir.
Kamusal alanda yer alan bu müzakere, uzlaşma ve
tartışma süreçleri, bir Avrupa kimliğinin oluşturulması açısından da büyük önem taşımaktadır. Vatandaşların siyasi
aktörler olarak yer alacağı ve izlenecek politika ve eylemlerin kararlaştırılacağı kamusal süreçler, ortak bir kimliğin
ortaya çıkmasına yol açacaktır. Benzer şekilde oluşturulan
bu kimlik, farklı seçenekler arasında yapılacak olan seçimlerde de belirleyici olacaktır. Örneğin, AB’nin Kyoto sonrası
küresel iklim değişikliği müzakerelerinde belirleyici rol
oynaması, kamusal alanda bu konunun aktif vatandaşlar
arasında tartışılması ve kurumsallaşmış süreçler ile iklim
duyarlılığının Avrupa kimliğinin bir unsuru olarak yerleştirilmesini gerektirir. Bu kimlik oluşturma süreci, sürekli bir
yeniden müzakere, sınama ve meydan okumaya tabidir.
Farklı kültürel ve siyasi kimlikleri öngören siyasi aktörler
arasında, demokratik bir şekilde yeniden üretilebilir ve
dönüştürülebilir.
Avrupa Komisyonu, kendisine yöneltilen Avrupa kimliğinin hangi unsurlardan oluştuğuna dair bir soruyu şöyle
cevaplamıştır: “Avrupa kimliği, her yeni nesil tarafından yeniden tanımlanmakta ve şekillendirilmektedir.” Bu süreçte,
AB genelinde Avrupa vatandaşlarının müzakereci süreçlerle katılabileceği ve tüm Avrupalıları ilgilendiren konularda
görüşlerini ifade ederek, çarpıştırabilecekleri alanların
çoğaltılması ve genişletilmesi ve karar alma süreçlerine
kanalize edilmesi, “demokratik açık” olarak ifade edilen
sorunun çözümüne de yardımcı olacaktır. Nazi Almanyası
ve İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetini deneyimlemiş bir insan olarak, Hannah Arendt, katılımcı vatandaşlık, kamusal
alan ve müzakereci demokrasinin üzerinde durarak, bugün
de bizleri aydınlatmaya devam etmektedir. Yaşamının yaklaşık olarak yarısını Amerika’da geçiren Arendt, Avrupa felsefi birikimini, dışarıdan gözlem yapma fırsatını da bularak
eserlerine yansıtmış ve kolayca sınıflandırılamayan, özgün
çalışmalar oluşturmuştur. Arendt, Avrupa’nın geçmişine
ışık tutarak, gelecekte aynı açmazlara düşülmesini engelleyecek ufuklar açan bir Avrupa vizyoneridir.
72
GÜNDEMDEN
BERLİN YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ’NDEN
VİZE KONUSUNDA ÖNEMLİ KARAR
Schengen vizesinin Fransa’dan alındığı gerekçesiyle, 2010 yılında, Almanya’da Duisburg
Havalimanı’ndan geri gönderilen bir Türk iş adamı tarafından Almanya’daki Berlin Yüksek
İdare Mahkemesi’nde açılan tespit davasında, Mahkeme, 26 Mart 2014 tarihinde kararını
verdi. OVG 11 B 10.14 numaralı Karar’da, Mahkeme, davacı Türk iş insanının,ikameti
Türkiye’de kalması şartıyla, şirketi adına hizmet sunumu amacıyla ve seyahati üç ayı
geçmemek kaydıyla, Almanya’ya vizesiz giriş yapabileceğine hükmetti.
B
u karar ile birlikte Almanya, Şubat 2009 tarihinde AB içerisinde yer alan “en yüksek mahkeme” konumunda bulunan ABAD’ın verdiği
ve AB üye ülkeleri tarafından Türk vatandaşlarına uygulanan vizenin, Katma Protokol’ün 41/1’inci Maddesi’ne
(bilinen ismiyle “standstill” kuralına) aykırı olduğuna
hükmeden Soysal Kararı’na ilişkin hakları, büyük ölçüde teyit etti. Bu karar çerçevesinde Mahkeme, ikameti
19 65
Türkiye’de olan ve Almanya’ya çalışma amaçlı seyahat
etmeyen, seyahati üç ayı geçmeyen ve Almanya’daki
şirketlere görüşme veya fuarlara katılım amaçlı gelen
Türk iş insanlarının, Almanya’ya vizesiz giriş yapabileceklerine hükmetmiş oldu.
Konu ile ilgili olarak İKV tarafından hazırlanan
Basın Bildirisine, www.ikv.org.tr İnternet adresinden
ulaşılabilir.
73
CUMHURBA KANI ABDULLAH GÜL,
DANİMARKA’YA RESMİ BİR ZİYARET GERÇEKLE TİRDİ
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eşi Hayrünnisa Gül ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek,
milletvekilleri, akademisyenler, basın ve iş dünyası temsilcilerinden oluşan heyet
eşliğinde, Danimarka Kraliçesi 2’nci Margrethe’nin davetlisi olarak, 17-19 Mart 2014
tarihleri arasında Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a resmi bir ziyaret gerçekleştirdi.
Z
iyaret kapsamında ilk olarak Danimarkalı ve Türk
iş insanlarının daha çok ticaret ve iş yapmalarını
teşvik etmek amacıyla gerçekleştirilen Ticaret ve Yatırım
Forumu’nda söz alan Cumhurbaşkanı Gül, Danimarka ve
Türkiye’nin eskiye dayanan köklü ilişkileri bulunduğunu
hatırlatarak, iki ülke arasındaki iş birliğinin, günümüzde
üçüncü ülkelerde ortak iş yapabilmeleri için büyük fırsatlar
sunduğunu dile getirdi.
İki ülkenin diğer ülkelerle olan ticaret hacimlerine kıyasla, Türkiye ve Danimarka’nın 1,8 milyar dolarlık mevcut
ticaret hacminin düşük olduğuna dikkat çeken Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin Danimarka için yatırım imkânları
açısından büyük bir potansiyele sahip olduğunu belirtti. İki
ülke arasındaki ticaret hacmini en yakın zamanda beş milyar
dolara çıkarmak istediklerini kaydeden Cumhurbaşkanı Gül,
bu bağlamda, iş, ticaret ve karşılıklı yatırımların ikili ilişkiler
kapsamında öncelikli konular arasında yer aldığını belirtti.
Danimarka’nın Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki desteğinden de söz eden Cumhurbaşkanı Gül, “Şu bir gerçek ki,
Danimarka ve Türkiye iki dost ülkedir. Ayrıca Türkiye’nin AB
üyeliği konusunda Danimarka çok güçlü bir destekçimiz” dedi
ve Danimarka’nın bundan sonraki dönemlerde Türkiye’nin
üyelik müzakerelerine destek vermeye devam edeceğine
olan inancını dile getirdi.
Danimarka Kraliçesi 2’nci Margrethe ve eşi Prens Henrik tarafından Amalienborg Sarayı’nda onurlarına verilen
resmi akşam yemeğine de katılan Cumhurbaşkanı Gül,
burada yaptığı konuşmada ise iki ülke arasındaki iyi ilişkilere değinerek, “Memnuniyetle müşahede ediyoruz ki,
258 yıllık köklü bir maziye dayanan Türkiye-Danimarka
ilişkilerine damgasını vuran ilkeler, tam da bu dostluğu
yansıtan ortaklık ve iş birliğidir” ifadesini kullandı.
Cumhurbaşkanı Gül ayrıca, Türkiye ve Danimarka’nın
ortak çıkarlar ve değerler çerçevesinde NATO, Avrupa
Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) ve Avrupa Konseyi
gibi önemli kuruluşlarla iş birliği içerisinde bulunduklarını hatırlatarak, Türkiye’nin en kısa sürede AB’ye üyelik
sürecini tamamlayarak, mevcut ilişkilere yeni bir boyut
kazandırmak istediklerini ifade etti ve Danimarka’nın bu
sürece vermiş olduğu güçlü destek için memnuniyetini
dile getirdi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ziyareti kapsamında,
Danimarka Başbakanı Helle Thorning-Schmidt ile bir
görüşme de gerçekleştirdi. Thorning-Schmidt ile yapılan görüşmede Türkiye ve Danimarka arasındaki ikili
ilişkiler, Avrupa’da giderek artan yabancı düşmanlığı,
İslamofobi, Ukrayna ve Kırım’daki gelişmeler ile Suriye’deki durumun değerlendirildiği açıklandı. Türkiye ile
Danimarka arasında sportif alanlar ile bilim tasarım ve
teknolojik gelişmeler konusundaki iş birliğini ilerletme
konularında birer yeni iş birliği anlaşması imzalandığı
da ifade edildi.
74
GÜNDEMDEN
KIBRISLI TÜRK VE RUM MÜZAKERECİLER
ANKARA VE ATİNA’YA ÇAPRAZ ZİYARETTE BULUNDU
Kıbrıs’ta uzun bir aranın ardından tekrar başlayan müzakere süreci kapsamında,
Kıbrıslı Türk ve Rum müzakereciler, 27 Şubat 2014 tarihinde Ankara ve Atina’da eş
zamanlı görülmeler gerçekleştirdi. Söz konusu çapraz görüşmeler, Kıbrıs müzakereleri
kapsamında 1963 yılından beri ilk kez yapılıyor ve bu nedenle büyük önem taşıyor.
B
u kapsamda, KKTC’nin Müzakerecisi Kudret Özersay
Atina’da Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri
Anastasis Mitsialis ile bir araya gelirken, GKRY Müzakerecisi
Andreas Mavroyannis de Türkiye Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile görüştü. Müsteşar Sinirlioğlu ile bir
araya gelen Rum Müzakereci Mavroyannis’in, görüşmede
Kıbrıs sorununda çözüm sürecine yönelik desteğin ve müzakere sürecinin ivme kazanması yönündeki temennilerin
yinelendiği belirtildi.
Bilindiği üzere, Kıbrıs görüşmeleri KKTC Cumhurbaşkanı
Derviş Eroğlu ile GKRY lideri Nikos Anastasiadis’in, 11 Şubat
19 65
2014 tarihinde Lefkoşa’da Birleşmiş Milletler (BM) kontrolündeki ara bölgede bir araya gelmeleri ve üzerinde mutabakat
sağladıkları ortak açıklama metnini kamuoyu ile paylaşmalarıyla yeniden başlamıştı.
75
DEMOKRATİKLE ME PAKETİ KABUL EDİLDİ
30
●
●
●
●
●
●
●
●
●
●
Eylül 2013 tarihinde Başbakan Erdoğan
tarafından açıklanan paket, siyasi alanda
bazı reformlar getiriyor:
Yerel ve genel seçimlerde her türlü propaganda,
Türkçe’nin yanı sıra farklı dil ve lehçelerde de yapılabilecek;
Siyasi partiler, tüzüklerinde yer almak ve ikiden fazla
olmamak koşuluyla eş genel başkanlık sistemini uygulayabilecek;
Siyasi partilerin, bir ilçede teşkilatlanmaları için beldelerde teşkilat kurma zorunluluğu kalkacak;
Siyasi partilere devlet yardımı yapılabilmesi için milletvekili genel seçimlerinde alınması gereken oy oranı
yüzde 7’den yüzde 3’e indirilecek;
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanılacağı
yer ve güzergâhı, ilgili belediye başkanları ile siyasi partiler, meslek örgütleri ve sendikaların görüşü
alınarak, mahallin en büyük mülki amiri tarafından
belirlenecek;
Toplantı ve gösteri yürüyüşünün yapılacağı yer ve
güzergâhlar, yerel gazeteler ile valilik ve kaymakamlık İnternet sitelerinde ilan edilecek;
Açık yerlerdeki toplantı ve yürüyüşler, güneş batmadan önce dağılacak şekilde, kapalı yerlerdeki toplantılar ise saat 24.00’e kadar yapılabilecek;
Toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında hükümet
komiserinin görev ve yetkileri, düzenleme kuruluna
verilecek;
Toplantının amacı dışına çıktığı veya düzen içinde
gerçekleşmesi imkânsız gördüğü takdirde, kurul veya
toplanamadığı takdirde kurul başkanı, dağılma kararı
alacak ve durumu derhal yetkili kolluk amirine bildirecek;
Özel Öğretim Kurumları Kanunu hükümlerine tabi olmak üzere, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında
geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerle
●
●
●
●
●
eğitim ve öğretim yapmak amacıyla özel okullar açılabilecek. Bu kurumlarda eğitim ve öğretimin yapılacağı dil ve lehçeler, Bakanlar Kurulu kararıyla tespit
edilecek;
Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı
başka bir davranışla; devletçe kurulan veya kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak yürütülen her
türlü eğitim ve öğretim faaliyetlerine, kişinin eğitim
ve öğretim hakkının kullanılmasına, öğrencilerin toplu olarak oturdukları binalara veya bunların eklentilerine girilmesine veya orada kalınmasına engel olanlara, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilecek;
Kişilerin toplu ibadetlerinin yanı sıra bireysel ibadetlerinin engellenmesi de suç olarak düzenleniyor. Kişinin dini inancının gereğini yerine getirmesinin engellenmesi yaptırım altına alınıyor. Kişilerin Anayasa’da
ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde
güvence altına alınan dini inanç, düşünce ve kanaatleri açıklama özgürlüğünün cebir veya tehdit kullanılarak engellenmesi suç olarak tanımlanıyor;
Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından
kaynaklanan nefret nedeniyle; bir kişiye kamuya arz
edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya kiraya verilmesini, bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanmasını, işe
alınmasını, olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılacak;
Köy isimlerinin resen değiştirilmesine yol açan hüküm
kaldırılarak, köylere, eski isimlerinin geri verilmesine
imkân tanınacak;
Ön seçimler esnasında yapılacak propagandalarda
Türkçe’den başka dil ve yazı kullanılması yasağının
kaldırılması ile adayların Türkçe’den başka dilleri kullanabilmesi mümkün olacak.
“Demokratikleşme
Paketi” olarak
bilinen Temel Hak
ve Hürriyetlerin
Geliştirilmesi
Amacıyla Çeşitli
Kanunlarda
Değişiklik Yapan
Kanun Tasarısı,
TBMM Genel
Kurulu’nda 3 Mart
2014 tarihinde
kabul edildi.
76
GÜNDEMDEN
AB VE TUNUS,
HAREKETLİLİK ORTAKLI I ANLA MASI İMZALADI
Tunus ve AB arasında, 3 Mart 2014 tarihinde Hareketlilik Ortaklığı Anlaşması (Mobility
Partnership Agreement) imzalandı.
A
nlaşma, AB ve Tunus arasında hareketliliği ve vize
prosedürlerini basitleştirilmesi de dâhil olmak
üzere, göç akımlarının ortak sorumluluk çalışmaları altında yönetilmesini teşvik etmeyi amaçlıyor. Aynı şekilde,
yasa dışı göç konusunda AB ve Tunus arasında insan kaçakçılığı ve göçmen kaçakçılığının önlenmesinde iş birliğini,
kimlik ve seyahat belgeleri ile sınır yönetimin güvenliğinin
19 65
artırılmasını içeren anlaşma ile nitelikli Tunus vatandaşlarının AB’de mevcut istihdam ve eğitim olanakları konusunda
bilgilendirilmesi ve üniversite diplomalarının karşılıklı olarak
tanınmasının kolaylaştırılması hedefleniyor.
Avrupa Komisyonu tarafından yapılan açılamada, Tunus
ile yasa dışı göçmenlerin geri kabulüne ilişkin anlaşma müzakerelerinin başlamasının öngörüldüğü de ifade edildi.
77
ADALET BAKANI BEKİR BOZDA
BRÜKSEL’İ ZİYARET ETTİ
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, beraberindeki
heyetle, 4 Mart 2014 tarihinde AB
yetkilileri ile bir dizi resmi temasta
bulunmak üzere Brüksel’e gitti. Ziyaret
kapsamında AP’deki değişik grupların
temsilcileriyle bir araya gelen Bakan
Bozdağ, Hollandalı Hıristiyan Demokrat
parlamenter ve AP Türkiye Raportörü
Ria Oomen-Ruijten ile bir görüşme
gerçekleştirdi.
G
örüşmenin ardından açıklama yapan Bakan Bozdağ, Oomen-Ruijten ile Türkiye’de son dönemde
yaşanan gelişmeler ile yapılan yasal değişiklikler
üzerinde değerlendirmelerde bulunduklarını açıkladı. Görüşmede ayrıca, Türkiye Raportörü Oomen-Ruijten tarafından hazırlanan Türkiye Raporu’nun da ele alındığı belirtildi.
Adalet Bakanı Bozdağ, Brüksel ziyareti kapsamında
Anadolu Ajansı’nın Brüksel ofisini de ziyaret etti. Bozdağ,
ziyaretinin ardından düzenlenen basın toplantısında,
Türkiye’nin yargı ve temel haklar başta olmak üzere demokratikleşme sürecinde yakın tarihte çok önemli adımlar attığını vurgulayarak, AB’nin son dönemde Türkiye’de yargının
işleyişine yönelik yaptığı eleştirilerin yanlış ve eksik bilgiye
dayandığını ifade etti ve bunun ancak doğru bilgilendirme
ile düzeltilebileceğine dikkat çekti.
Bakan Bozdağ, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na
(HSYK) ilişkin düzenleme ile ilgili olarak HSYK yasasının,
Anayasa’nın 159’uncu Maddesi uyarınca düzenlendiğini
ve yeni düzenlemelerin söz konusu Madde’nin izin verdiği
alanlarda alınan yasa değişikliklerinden ibaret olduğunu
açıklayarak, bu değişikliklerin “yoğun dezenformasyon” al-
tında çarpıtıldığı görüşünü savundu. Açıklamasında Avrupa
ülkelerindeki HSYK düzenlemelerinden de örnekler veren
Bakan Bozdağ, bu konuda AB’nin Türkiye’ye çifte standart
uyguladığına değindi ve “Almanya’daki Adalet Bakanı’nın
yetkileri güçler ayrımını ihlal etmiyorken, Türkiye’deki yetkileri ona kıyasla çok daha az, birisi Türkiye’deki Adalet Bakanı
bu kadar güçlü olmamalı derse, biz ona ayıp ediyorsun deriz”
ifadesini kullandı.
AB ile üyelik müzakereleri hakkında da görüş bildiren
Adalet Bakanı Bozdağ, Türkiye’de bireysel hak ve özgürlükler konusunda reformlar yapılmasını talep eden AB’nin, bu
konulardaki fasılları açmamasına değindi ve “Türkiye’nin
açması ve kapaması gereken pek çok fasıl var, bunların bir
kısmına da bazı ülkeler tarafından konulmuş blokajlar var.
Bu gibi fasılların içindeki konuları, ombudsmanlık olsun,
arabuluculuk olsun biz hayata geçiriyoruz. Eğer Avrupalı
dostlarımız bu fasılların açılması konusunda bir karar alırlarsa o zaman görecekler ki Türkiye açılacak fasılların içinde yer
alan pek çok konuyu hayata geçirmiştir. Biz, yine de fasıllar
açılmış gibi çalışmalarımıza devam edeceğiz” açıklamasında
bulundu.
78
GÜNDEMDEN
TTIP MÜZAKERELERİNİN DÖRDÜNCÜ TURU TAMAMLANDI
AB ve ABD arasında öngörülen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP)
müzakerelerinin dördüncü turu, 10-14 Mart 2014 tarihleri arasında Brüksel’de
gerçekleştirildi. Bu turda yürütülen müzakerelerde pazara erişiminin yanı sıra
düzenlemelere ve kurallara ilişkin konular da ele alındı; pazara erişim kapsamında,
öncelikli olarak tarifeler, hizmet ticareti ve kamu alımları görüşüldü.
D
üzenlemelere ilişkin yapılan görüşmelerde, özellikle sağlık ve bitki sağlığı konularındaki önlemler
ve ticaretin önündeki teknik engeller masaya yatırıldı. Ayrıca ilaçlar, kozmetik ürünleri, tıbbi cihazlar, otomotiv
ve kimya gibi birçok sektöre ilişkin düzenlemeler de incelendi. Aynı şekilde sürdürülebilir iş gücü, çevre, enerji ve ham
madde ticareti, gümrükler ve ticaretin kolaylaştırılmasına
ilişkin kurallar da daha kapsamlı bir şekilde ele alındı.
KOBİ’ler de bu müzakere turunda önemli bir gündem
maddesini oluşturdu. AB Müzakere Heyeti Başkanı Ignacio
Garcia Bercero, KOBİ’lere ilişkin yaptığı açıklamada, AB’nin ilk
defa üçüncü bir ülke ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmasında KOBİ’lere ilişkin bir bölüm ekleneceğine dikkat çekti.
AB ve ABD müzakerecileri, bu durumun önemini göstermek
amacıyla küçük şirketlere odaklı bir çalışma yayımladı. Söz
konusu çalışmaya, Avrupa Komisyonu’nun, http://europa.eu/
rapid/press-release_IP-14-272_en.htm İnternet adresinden
ulaşılabilir.
AB’DEN MOLDOVA’YA VİZE MUAFİYETİ
AB ile Moldova arasında 2010 yılında başlayan vize muafiyeti görüşmelerinde sona
gelindi. 27 Şubat 2014 tarihinde Moldova vatandaşlarına yönelik vize muafiyetinin
onaylanmasının ardından, AB Konseyi, 14 Mart 2014 tarihinde Moldova vatandaşlarının
Mayıs 2014’ten itibaren Schengen Alanı’na vizesiz seyahat etmesine onay verdi.
AB
Konseyi’nin onayının ardından biyometrik pasaport sahibi Moldova vatandaşları,
Schengen Alanı’ndaki ülkelere 90 güne
kadar vizesiz seyahat edebilecek. AB’nin Doğu Ortaklığı Politikası kapsamındaki eski Sovyet ülkeleri arasında, AB’den
vizesiz seyahat hakkı elde eden ilk ülke olan Moldova’nın, bu
yıl AB ile Ortaklık Anlaşması imzalaması bekleniyor.
Bilindiği gibi, 7 Mayıs 2009 tarihinde Prag’da düzenlenen Doğu Ortaklığı Zirvesi’nde, AB, Moldova için iki taraflı
anlaşmalar ile kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş, güvenli
dolaşım olanağı sağlayan ve uzun vadede gerçekleşmesi
planlanan vize serbestlik düzenlemelerini tekrar gündemine
almıştı. Moldova, AB ile yürüttüğü vize muafiyeti görüşmeleri kapsamında vize serbestliği uygulamasına uygun olarak
sınır düzenlemeleri, kaçakçılık ve örgütlü suçlarla mücadele,
yasa dışı göç gibi konularda reformlar gerçekleştirdi.
19 65
79
AB, TWITTER YASA INI ELE TİRDİ
Türkiye’de sosyal medya ağı Twitter’a erişimin 20 Mart 2014 Perşembe günü gece yarısından
itibaren engellenmesi, yurt içi ve yurt dışında tartışıldı. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu
(TİB) tarafından yapılan açıklamaya göre, vatandaşların şikâyetleri üzerine, “Twitter’da kişilik
haklarının ve özel hayatın gizliliğinin ihlali nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerince
erişimi engelleme kararları verildiği” bildirildi. Yapılan açıklamada, Twitter’ın, Türk
mahkemelerinin kararlarına uyarak hukuka aykırı içerikleri çıkardığı takdirde, tedbir amaçlı
uygulanan erişimin engellenmesine son verileceği ifade edildi.
A
vrupa Komisyonu’nun Genişlemeden ve Komşuluk
Politikasından Sorumlu Üyesi Štefan Füle, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, “yasağın ciddi
kaygılara yol açtığını ve Türkiye’nin Avrupa değerleri ve standartlarına bağlılığına gölge düşürdüğünü” belirtirken, ifade
özgürlüğünün, kamu otoritesinin müdahalesi olmadan bilgi
ve görüş alıp verme hakkını içerdiğini ve vatandaşların iletişim özgürlüğüne sahip olması ve bunun için internete erişim
dâhil olmak üzere, istedikleri aracı seçebilmeleri gerektiğini
vurguladı.
AP Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten ise, işleyen bir
demokrasi ve hukuk sisteminde, sosyal medyanın engellenmesinin kabul edilemeyeceğini söyledi ve hükümete bu konuyu gecikmeksizin ele alma çağrısında bulundu.
AP Başkanı Martin Schulz, ister AB isterse Avrupa Konseyi düzeyinde olsun, ifade ve bilgiye erişim özgürlüğünün tüm
temel hak bildirgelerinde yazılı olduğunu hatırlattı ve Twitter
yasağını kınadığını ve bu tür yasakların Türkiye’yi AB’ye yaklaştırmayacağını belirtti.
AB Bakanı ve Başmüzakereci Mevlüt Çavuşoğlu da,
gazetecilerin konuyla ilgili soruları üzerine yaptığı açıklamada, “Biz hukuk devletiysek bir vatandaşımın kişilik hakkını ya da özel hayatının gizliliğini de korumak hukuk devletinin görevidir. Özgürlük sadece bir İnternet sağlayıcının
değildir. Her bireyin özgürlüğü önemlidir. Kimse kimsenin
özgürlüğüne müdahale etmemelidir ya da ihlal etmemelidir” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de konuyla ilgili açıklamasını Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne katılmak üzere Hollanda’ya
hareketinden önce Esenboğa Havalimanı’nda gerçekleştirdi.
Gül, Twitter’ın kapatılmasıyla ilgili olarak, “(…) Zaman zaman tabi ki bu tip büyük iletişim platformlarıyla problemler
çıkabiliyor; bu sadece Türkiye’yi değil, başka ülkeleri de ilgilendiriyor. Onun için problemler çıkmadan büyük iletişim şirketleriyle sağlıklı diyaloglar ve iyi kanallar kurmak gerekiyor.
Bunlar yapılırsa ortaya çıkan problemler daha kolay çözülebiliyor. Bazen tabi ki haklı talepler söz konusu oluyor, bunların
hemen yerinde giderilmesi için de işte bu kanallara ihtiyaç var.
Bu noktada biraz eksikliğimizin olduğu gözüktü. İnanıyorum
ki, kısa süre içerisinde bu problem zaten bitecek. Bunlar Türkiye
gibi gelişmiş, AB ile müzakere yapan bir ülke için hoş olmayan
durumlar ve kısa süre içerisinde giderilecek” dedi.
Cumhurbaşkanı Gül, açıklamasında ayrıca, İnternet ile
ilgili mevcut hukuki düzenlemelerin, bu tip platformların
tamamen kapatılması yerine ilgili sayfaların kapatılmasını
öngördüğünü hatırlattı ve Twitter ile uzlaşma sağlanmasını
ve gerekli tedbirlerin alınmasını takiben, yasaklamanın en
kısa süre içinde kalkacağını umduğunu sözlerine ekledi.
80
GÜNDEMDEN
ESKİ DÖRT BAKANA İLİ KİN FEZLEKELER TBMM’DE
TBMM, 19 Mart tarihinde, 17 Aralık soruşturması kapsamında yolsuzluk ve rüşvet
iddiaları sebebiyle görevden ayrılan Bakanlar Egemen Bağış, Zafer Çağlayan, Muammer
Güler ve Erdoğan Bayraktar ile ilgili fezlekeleri tartışmak için Cumhuriyet Halk Partisi’nin
(CHP) çağrısıyla olağanüstü olarak toplandı. Fakat elektronik oylama sırasında başlayan
gerginlik, toplantı boyunca devam etti.
M
uhalefet, öncelikle başkan vekilliği yapma sırasının Sadık Yakut’ta olmadığını gerekçesiyle
itiraz etti ve Meral Akşener’in başkanlığını talep
etti. Ardından CHP, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Barış
ve Demokrasi Partisi’nden (BDP) oluşan muhalefet tüm fezlekelerin mecliste okunmasını istedi. Fakat Meclis Başkan Vekili Sadık Yakut, gizlilik gerekçesi sebebiyle tüm fezlekelerin
okunmasının mümkün olmadığını söyledi. Bunun üzerine
muhalefet, kürsüye yürüyerek bu karara tepki gösterdi. Ardından, itirazların giderek yoğunlaşması sebebiyle, oturuma
ara verildi.
19 65
Aranın ardından Sadık Yakut, fezlekelerin okunmaması konusundaki kararını yineledi. Adalet ve Kalkınma Partisi
(AKP) mensubu milletvekilleri de muhalefetin, fezlekelerin 17
Aralık’tan sonra değil de şimdi okunması talebinde bulunmasının, 30 Mart seçimlerinin yaklaşmasıyla ilgili olduğunu söyledi.
Bunun üzerine muhalefetle iktidar arasında tartışma yaşandı
ve gerilimin giderek artması üzerine fezlekeler okunmadan
oturum kapatıldı. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da yargının ve
kanunların önüne geçmek veya delilleri saklamak gibi bir niyetleri olmadığını, fakat adli süreçte olan fezlekelerin mecliste
okunmasının gizlilik ilkesini ihlal edeceğini dile getirdi.
81
AB LİDERLER ZİRVESİ BRÜKSEL’DE TOPLANDI
20-21 Mart 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilen AB Liderler Zirvesi ekonomi gündemiyle
toplanırken, Ukrayna’daki son gelişmelere karşı alınan karalar önemli bir gündem maddesini
teşkil etti.
AB
Liderler Zirvesi’nin en önemli gündem
maddelerinden olan Ukrayna ve Kırıs
sorunu hakkında, AB Konseyi Başkanı
Herman Van Rompuy, Rusya’nın Kırım Bölgesi’ni topraklarına
dâhil etmesinin, Ukrayna’nın egemenliği ve uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğu belirterek, Kırım’da yapılan anayasaya aykırı referandumu şiddetle kınadıklarını, söz konusu
referandumu ve ilhakı tanımadıklarını açıkladı.
AB Konseyi ayrıca, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü, güvenliği ve egemenliğini tehdit edici eylemlerde bulunan ve bu
sebeple vize yasağı ve mal varlıklarının dondurulmasına tabi
olacak kişilerin listesini genişletmeye karar verdiğini de açıklarken, aynı şekilde, yapılması planlanan AB–Rusya Zirvesi’nin
iptal edileceğini, Üye Devletlerin de Rusya ile yapacakları ikili
zirveleri iptal edeceklerini açıkladı. Krizin barışçıl yollardan çözümlenememesi ve Rusya’dan herhangi bir adım gelmemesi
halinde, bunun önemli sonuçları olacağının vurgulandığı zirvede, ayrıca, AB ile Ukrayna arasında imzalanması gündemde olan
Ortaklık Anlaşması’nın siyasi hükümleri de imzalandı.
Ekonomi konularının da ele alındığı AB Liderler Zirvesi’nde,
bu yılki Avrupa Sömestri’nin ilk aşaması sonuçlandırıldı. Bilindiği gibi, Avrupa Sömestri kapsamında her yıl altı aylık dönemler
süresince üye ülkelerin maliye, ekonomi ve istihdam politikaları
izleniyor. Konsey’in yönlendirmeleri doğrultusunda üye ülkeler,
ekonomi ve istihdam politikalarına ilişkin ulusal reform programlarını hazırlarken, ayrıca bu yıla ilişkin olarak Avro Alanı
ülkeleri istikrar, Avro Alanı dışındaki AB ülkeler de yakınsama
programları hazırlayacak. Bu çalışma, geçen yıl Aralık ayında yapılan ortak analiz temelinde şekillendi. AB Konseyi ayrıca, istihdam ve büyümenin desteklenerek rekabet gücünün artırılması-
na yönelik politikaların getirilmesine önem veriyor. Bunlara ek
olarak, AB Konseyi, 2020 Stratejisi’nin 2015’te başlayacak ara
dönem gözden geçirmesi öncesinde fikir alışverişinde bulundu.
AB liderleri Zirve’de, Tek Denetim Mekanizması’na (Single
Supervision Mechanism-SSM) ilişkin olarak mevzuat çalışmalarını da ele aldı. Buna göre, Tek Banka Çözümleme Mekanizması
(Single Resolution Mechanism-SRM), SSM ile birlikte AB Bankacılık Birliği’nin temel ögelerinden birini oluşturacak. SRM’ye
üye ülkelerin ne şekilde katkı sağlayacakları, görüşülen diğer
konular arasında yer aldı.
Konsey’de, tasarrufların vergilendirilmesine ilişkin kuralların sıkılaştırılması konusunda da bir anlaşmaya varıldı.
Söz konusu düzenlemenin, üye ülkelerin vergi kaçakçılığı ve
vergiden kaçınmayla daha iyi mücadele etmelerini sağlaması
bekleniyor. Etkin vergi sisteminin, sosyal piyasa ekonomisi ve
sosyal adaletin sağlanmasında önemli rol oynadığı belirtildi.
Söz konusu tasarrufların vergilendirilmesine ilişkin yönerge
ile öngörülen değişiklikle, üye ülkelerin otomatik olarak bilgi
paylaşımının sağlanması ve başka bir ülkede ikamet eden kişilere, bir üye ülkede ödenen faiz ödemelerinin ikamet edilen
yerdeki kurallar doğrultusunda vergilendirilmesinin sağlanması amaçlanıyor.
Öte yandan, AB Liderler Zirvesi’nde, Ocak 2014 tarihinde Avrupa Komisyonu tarafından açıklanan ve 1990 yılına göre
yüzde 27 emisyon azaltımı ve yüzde 40 oranında yenilenebilir
enerji kullanımını öngören AB’nin 2030 İklim ve Enerji Paketi de
masaya yatırıldı. Zirve’de, söz konusu paket için nihai sonucun
en geç Ekim 2014 tarihinde açıklanması kararı alındı ve 2014 yılına kadar AB’nin enerji iç pazarının tamamlanması konusunda
ortak fikirler beyan edildi.
82
AB AJANSLARI
Çisel İleri, İKV Proje Müdürü
AVRUPA TOPLUMSAL CİNSİYET
E İTLİ İ ENSTİTÜSÜ
AB için temel haklardan biri olarak kabul edilen kadın-erkek eşitliği, Birliğin tüm politika
alanlarında önceliklidir. Bugüne kadar kadın-erkek eşitliğinin artırılması için kaydedilen
ilerleme, AB vatandaşlarının yaşam kalitesini de olumlu etkilemektedir. Hâlihazırda
eşitsizlikler devam etse de eşit muamele mevzuatının kabul edilmesi, toplumsal
cinsiyet eşitliği perspektifinin tüm ana plan ve politikalara dâhil edilmesi, kadınların
ilerlemesine yönelik özel tedbirlerin getirilmesi gibi önemli kazanımlar elde edilmiştir*.
Tüm bu kazanımların artırılarak sürdürülmesi için çabalayan Avrupa Komisyonu ve Üye
Devletlerin bu konudaki en önemli destekçilerinden birisi de Avrupa Toplumsal Cinsiyet
Eşitliği Enstitüsü’dür (European Institute for Gender Equality-EIGE).
*
Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu
Resmi İnternet Sitesi, http://www.
avrupa.info.tr/tr/ab-ve-sivil-toplum/
eu-and-gender-equality/genderequality-in-the-eu.html, Erişim Tarihi:
19 Şubat 2014.
19 65
83
T
oplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili bir ajans kurulması fikri 1995 yılında ortaya atılmış olsa da ajansın kurulması ve faaliyete geçmesi ancak 2007
yılının Mayıs ayında gerçekleşmiştir. Litvanya’nın başkenti
Vilnius şehrinde yer alan EIGE’nin görevlerini kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür:
● Kadın-erkek eşitliğine ilişkin karşılaştırmalı verilerin
toplanması ve analiz edilmesi;
● Kadın-erkek eşitliğinin tüm politika alanlarına entegre edilmesine yardımcı olacak yöntemsel araçların
geliştirilmesi;
● Paydaşlar arasında diyaloğun ve iyi uygulama örneklerinin paylaşılması;
● Kamuoyunda farkındalığın artırılması.
KURUMSAL YAPI
EIGE’nin kurumsal yapısının bir Yönetim Kurulu, bir
Uzmanlar Forumu ve Direktör ile 30’u aşan çalışandan
oluştuğu görülmektedir. Kurumun karar verici organı olan
Yönetim Kurulu, yıllık ve orta vadeli çalışma programının
yanı sıra kurumun bütçesini de onaylamakla yükümlüdür.
Yönetim Kurulu, AB Konseyi tarafından atanan 18 üye ve
bir Komisyon temsilcisinden oluşmakta ve üç yıl görev
yapmaktadır.
Danışmanlık görevini üstlenen Uzmanlar Forumu ise
EIGE Direktörü’nü desteklemekte, böylece kurumun iyi işleyişini ve bağımsızlığını sağlamaktadır. Her üye ülkenin
kadın-erkek eşitliği konusunda uzmanlaşmış bir kurumundan uzmanların yanı sıra Avrupa Parlamentosu tarafından belirlenen iki üye ve Avrupa Komisyonu tarafından
belirlen üç üyenin yer aldığı Uzmanlar Forumu’nda, tüm
üyeler arasında cinsiyet dengesinin sağlamasına önem
verilmektedir.
Kurumun yasal temsilcisi olan Direktör ise EIGE’nin
rutin faaliyetlerinin yerine getirilmesi ve çalışma programının uygulanmasından sorumludur.
ÇALI MA ALANLARI
EIGE’nin çalışma alanlarından biri, Birleşmiş Milletler
Dördüncü Kadın Konferansı’nda kabul edilen Pekin Eylem
Platformu çerçevesinde faaliyetlerin yürütülmesidir. Pekin
Eylem Platformu, kadının özel ve kamusal alana tam ve
eşit katılımı önündeki engellerin, kadınların ekonomik,
sosyal, kültürel ve siyasi karar alma pozisyonları ve mekanizmalarında yer almaları yoluyla ortadan kaldırılabileceğini ifade etmektedir. EIGE, bu kapsamda, kadın-erkek
eşitliği ve iklim değişikliği ya da medyada karar alma
mekanizmalarına kadınların daha fazla katılımı gibi çeşitli
araştırmalar yayımlamaktadır.
EIGE, Avrupa Komisyonu’nun Cinsiyet Eşitliği Endeksi
araştırmasını 2010 yılından bu yana yürütmektedir. AB
ve Üye Devletlerde cinsiyet eşitliğini gösteren verilerden
oluşan bu endeks ile sadece mevcut durumun tespiti yapılmakla kalmamakta, Birliğin bu alandaki hedeflerine ne
derece yakınsandığı da izlenebilmektedir. Bunun yanında,
1996 yılında Avrupa Komisyonu tarafından kadın-erkek
eşitliğinin tüm AB kurumlarının ve Üye Devletlerin politikalarının ve programlarının bir parçası olmasının sağlanması
yönünde karar alınmıştır. Bu çerçevede, yeni politikaların
cinsiyet eşitliği açısından etki değerlendirmesinin yapılması, cinsiyete göre istatistiklerin oluşturulması ve cinsiyet
eşitliği konusunda uzmanlığın geliştirilmesi için eğitim
programlarının geliştirilmesi desteklenmektedir.
EIGE’nin çalışma alanlarından bir diğeri ise kanıksanmış
kadın ve erkek rollerinin incelenmesidir. Günümüzde önemli
şirketler ve kurumların yönetiminde kadınların giderek daha
fazla rol alması, çocuk bakımı için sadece anneye değil babaya da izin verilmesi gibi gelişmelere rağmen cinsiyet algısında stereotiplerin etkisi sürmektedir. Konuyla ilgili geliştirilen
bir proje, 28 AB ülkesinde yaşan kadın ve erkek *cinsiyetlerinin hayatlarını nasıl etkilediğinin hikayesini paylaşmaktadır.
Bu hikayelere, http://eige.europa.eu/gender-stereotype-stories İnternet adresinden ulaşmak mümkündür.
Görevlerinden bir diğeri de AB içerisinde cinsiyete dayalı şiddete son verilmesini desteklemek olan EIGE, konuyla ilgili detaylı ve kapsamlı veri ve bilgileri ilgili kurumlarla
paylaşmakta, böylece daha sağlıklı ve ölçülebilir önlemler
geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. Dergimizin bu
sayısında yer verdiğimiz, AB ülkelerinde kadına şiddete
yönelik rapordaki çarpıcı veriler, EIGE’nin destek verdiği çalışmaların öneminin altını bir kez daha çizmektedir.
ADAY ÜLKELER
2013 yılında, EIGE’nin Katılım Öncesi Mali Yardım
Aracı’nın (IPA) bir parçası olması önerilmiştir. Böylece ülkemizin de içinde bulunduğu IPA’dan yararlanan ülkelerin, AB
üyeliğinin getirdiği yükümlülükleri yerine getirebilmeleri
için gerekli siyasi ve ekonomik reformları gerçekleştirmelerine yardımcı olunması amaçlanmaktadır. Hâlihazırda
yürütülen IPA projesi kapsamında, aday ülkeler ve potansiyel aday ülkelerin kadın-erkek eşitliği konusundaki AB
politikalarına uyum sağlayabilmeleri için kapasitenin güçlendirilmesine çalışılmaktadır. Genişleme sürecindeki bu
ülkelerin temsilcileriyle 3’üncü resmi toplantı 18 Mart 2014
tarihinde gerçekleştirilmiş, EIGE’nin önümüzdeki dönem
faaliyetleri konusunda bilgi alışverişinde bulunulmuştur.
EIGE’nin faaliyetleri ve çalışmaları konusunda daha
fazla bilgi, kurumun resmi İnternet adresinde (http://eige.
europa.eu/) yer almaktadır. Dünyanın her yerinde 8 Mart,
kadınların daha eşit ve özgür yaşayabilmeleri; özgür, siyasi, ekonomik ve sosyal alanda kendilerini daha fazla ifade
edebilmeleri için verilen mücadeleyi hatırlatmaktadır.
Ancak EIGE örneği, bize bu hatırlatmanın kurumsallaşmasının, kadın-erkek eşitliğini tüm diğer politikalara etki
edecek yatay bir politika olarak izleyebilmenin önemini,
ancak doğru ve ölçülebilir referanslarla amacına hizmet
eden politikaların gerçekleştirilebileceğini, kadın ve erkeğin toplum içerisindeki rollerinin stereotiplerden medya
yönetiminde nasıl yer bulduklarına kadar incelenmesi gerektiğini göstermektedir.
84
AB ve ÜÇÜNCÜ ÜLKELER
Selen Akses, İKV Kıdemli Uzmanı
ASYA KAPLANI:
GÜNEY KORE
AB ve Güney Kore arasında kurulan diplomatik ilişkilerin 50’nci yılı, geçtiğimiz Kasım ayında kutlandı. AB ve Güney
Kore arasında ekonomi ve ticaret alanlarında yoğunlaşan ilişkilerin yıllar içinde farklı alanlara taşınmasıyla birlikte,
2010 yılında Güney Kore, AB’nin stratejik ortağı konumuna geçti. Günümüzde AB, Güney Kore’nin üçüncü önemli
ticaret ortağına ve Güney Kore de AB’nin onuncu önemli ticaret ortağına dönüştü. Tüm bunların yanı sıra Güney Kore
ile imzalanan serbest ticaret anlaşması, şu ana kadar AB’nin akdettiği en önemli ve en kapsamlı ikili ticari anlaşma
olmanın yanı sıra, Asya’da imzaladığı ilk ikili ticari anlaşma olma özelliğini taşıyor.
86
AB ve ÜÇÜNCÜ ÜLKELER
KORE SAVA I’NIN KÜLLERİNDEN YÜKSELEN
“ASYA KAPLANI”
1963 yılında AB ve Güney Kore arasında kurulan diplomatik ilişkiler, yıllar içinde Güney Kore’nin güçlü bir küresel
ekonomik aktöre dönüşmesiyle birlikte, önemli gelişmeler
gösterdi. Kore Savaşı’ndan çıkan Güney Kore, 1960’lı yıllarda dünyanın en az gelişmiş ülkelerden biriyken, günümüzde G-20 grubunda yer almayı başardı. 1960’lı yılların başında Güney Kore’nin fakir bir ülke olması ve ekonomisinin
yapısal dönüşüm sürecine girmesi nedeniyle, dış ilişkiler,
hükümetin öncelikleri arasında yer almıyordu. Nitekim aynı
dönemlerde, AB’nin kendi ekonomik entegrasyon sürecine
odaklanması da, üçüncü ülkeler ile olan ilişkilerini geliştirmesi için uygun ortam oluşturmuyordu.
Kore Savaşı’nın küllerinden yükselen Güney Kore, geçtiğimiz son 50 yıl içinde özellikle ekonomik açıdan gerçek
bir dönüşüm süreci yaşadı ve uluslararası arenada önemli
bir ekonomik güç olarak ortaya çıktı. Kore Savaş’ında sonra
Güney Kore, dünyada en hızlı gelişen ülkelerden biri olmayı
böylelikle başardı. Nitekim Güney Kore ve benzer ekonomik
19 65
gelişimi gösteren Hong Kong, Singapur ve Tayvan, “Asya’nın
Dört Kaplanı” olarak dünya ekonomi literatüre imza attı.
Asya’nın bu dört kaplanı, ihracata yönelik sanayileşme modelini benimseyerek, çok gelişmiş ülkelere ihraç edebilecekleri ürünleri geliştirmeye özen gösterdi. Ayrıca başta Güney
Kore olmak üzere Asya kaplanları, vatandaşlarının yaşam
standartlarının iyileştirilmesi, bilim ve teknolojinin teşvik
edilmesi ve eğitim sisteminin geliştirilmesi için önemli
yatırım ve girişimlerde bulundu. Bu reformlar sonucunda,
Güney Kore, ileri teknoloji sanayii geliştirerek dünyadaki en
dinamik ve gelişmiş ülkelerden biri konumuna yükseldi.
Güney Kore, Asya’nın yükselen yıldızı olmasıyla birlikte, AB’nin dikkatini gerçek anlamda çekmeyi başardı ve
böylelikle AB ile olan diplomatik ilişkiler kısa sürede ekonomik ve ticari boyut da kazandı. Şöyle ki, AB ve Güney Kore,
Ekim 1996’ta Ticaret ve İşbirliği için Çerçeve Anlaşması ve
Siyasi Diyalog için bir Ortak Bildirge imzaladı. Bu anlaşmalar ile, taraflar bir bakıma ilişkilerinin temellerini de atmış
oldu. Bu iş birliği, bölgesel konuların (Kore Yarımadası)
yanı sıra ekonomik ve ticari ilişkiler, bilim ve teknoloji, bilgi
87
toplumu, eğitim, sosyal politika, gümrük, rekabet, çevre ve
geliştirmeye yardım gibi birçok farklı alanlarda öngörüldü.
2009 yılında, AB ve Güney Kore arasında düzenlenen
bir zirve sonucunda, ikili ilişkilerin stratejik ortaklığa dönüştürülmesine kararı verildi. Bu hedef doğrultusunda, taraflar arası Çerçeve Anlaşması ve Serbest Ticaret Anlaşması
imzalanması konusunda anlaşmaya varıldı. 20 Mayıs 2010
tarihinde imzalanan Çerçeve Anlaşması ile taraflar arasındaki siyasi iş birliğinin güçlendirilmesi ve bazı bölgesel ve
küresel sorunların birlikte ele alınması öngörüldü. 1996
yılında imzalanıp 2001 yılında yürürlüğe giren Güney KoreAB Ticaret ve İşbirliği Çerçeve Anlaşması’nın tekrar gözden
geçirilmesiyle oluşturulan bu yeni iş birliğinin kapsamı,
silahların sınırlandırılması, insan hakları, terörizmle mücadele, iklim değişikliği ve enerji gibi alanlara genişletildi.
Çerçeve Anlaşması’nın yanı sıra AB ve Güney Kore ilişkilerine damga vuran bir diğer önemli gelişme de, taraflar
arasında bir serbest ticaret anlaşmasının imzalanmış olmasıdır. 1970’li yıllarda AB’nin genelleştirilmiş tercih sisteminden karşılıksız olarak faydalanan Güney Kore1, artık AB’nin
önemli bir ticaret ortağı olma yolunda ilerleyen bir konuma
geldi. Bu iki anlaşmanın sonuçlanmasıyla birlikte Güney
Kore, AB’nin Çin, Japonya ve Hindistan’dan sonra Asya’daki
dördüncü stratejik ortağı oldu.
Son yıllarda, Güney Kore ve AB ilişkilerinin çok iyi düzeye geldiği görülüyor. Güney Kore, aynı zamanda uluslararası
platformda da giderek etkili bir aktör olmaya başladı. Örneğin, 1991 yılında BM üyesi olan Güney Kore’nin eski Dış İşleri
ve Ticaret Bakanı Ban-Ki moon, 1 Ocak 2007 itibarıyla BM
Genel Sekreterliği görevine getirildi. Bunun yanı sıra Dünya
Ticaret Örgütü (1995), İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı
(1996) ve G-20 üyesi olan Güney Kore’nin, uluslararası arenada özelikle ülkesinde geliştirdiği yeşil büyüme modeli ile
öncül bir rol oynadığı kabul ediliyor. Öte yandan, 2010 yılında G-20 Zirvesi’ne ev sahipliği yapan Güney Kore’nin, uluslararası platformlarda Asya bölgesinin daha etkin bir şekilde
temsil edilmesinde önemli bir rol oynadığı tartışılamaz.
GÜNEY KORELİLERİN BAKI INDAN AB
Güney Kore’de bir düşünce kuruluşu olan Asan Institute
for Policy Studies, 2014 yılında Güney Korelilerin AB’ye karşı
tutumunu değerlendiren bir rapor yayımladı2. Söz konusu
rapor, Güney Koreliler arasında yapılan bir anketin sonuçlarına dayanıyor. Bu raporda öne çıkan hususlar ise şöyle:
●
Ankete katılan Güney Korelilerin yüzde 38’i AB konusunda bilgili olduklarını belirtirken, yüzde 42’sinin AB
hakkında temel bir bilgiye sahip olmadıkları gözüküyor;
●
Güney Kore’deki gençlerin eski nesillere göre AB konusunda daha az bilgili oldukları gözleniyor. Dünyadaki
gelişmeleri yakından takip eden ve dışa dönük olarak
bilinen bu gençlerin yüzde 52’sinin AB konusunda
temel bilgiye sahip olmamaları, AB ve Güney Kore
ilişkilerinin geleceğinin nasıl şekilleneceği açısından
önemli bir endişe konusu;
●
Değerler açısından bakıldığında, Güney Kore’nin,
Çin’den ziyade AB ve ABD gibi Batı devletlerinin değerlerine kendisini daha yakın hissettiği gözleniyor. Ancak
ekonomik ve güvenlik alanlarında Çin ve ABD’nin stratejik ortaklar olduğu düşünülüyor;
●
Güney Korelilere göre, AB’nin en güçlü olduğu alanlar
kültür ve sanat, cinsiyet eşitliği ve sosyal yardımlar;
●
Güney Kore kamuoyunun dörtte üçü, AB’nin, Kuzey
Kore’deki insan haklarının durumunun uluslararası
platformlarda daha çok gündeme getirilmesi için daha
önemli bir rol oynaması gerektiğini düşünüyor.
AB’NİN İLK YENİ NESİL
SERBEST TİCARET ANLA MASI ÖRNE İ
AB, uluslararası arenada önemli bir ekonomik güç
olma yolunda ilerleyen Güney Kore ile ekonomik ve ticari
ilişkilerini geliştirmek amacıyla, 28 Ekim 1996 tarihinde bir
Ekonomi ve Ticari İşbirliği Anlaşması imzaladı. Ancak taraflar bununla sınırlı kalmayıp, ekonomik iş birliklerini ve ticari
ilişkilerini daha ileri bir düzeye taşımak için, 2007 yılında
1
Kim Heungchong, “Korea and
the European Union: A Changing
Landscape in a New Context for
EU-Korean Relations”, Fride and
the Korean Foundation, 2013.
2
Kim Jiyoon ve Karl Friedhoff,
“South Korea attitudes on the
European Union”, The Asan
Institute for Policy Studies,
February 2014.
88
AB ve ÜÇÜNCÜ ÜLKELER
serbest ticaret anlaşması için müzakerelere başladı. Güney
Kore ile 6 Ekim 2010 tarihinde imzalanan ve 1 Temmuz
2011 tarihinde yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması,
AB’nin şu ana kadar akdettiği en önemli ve en kapsamlı ikili
ticari anlaşma olma niteliğini taşıyor.
AB ve Güney Kore arasında imzalanan serbest ticaret
anlaşmasıyla, taraflar arasında önemli düzeyde verginin ve
tarife dışı engellerinin kaldırılması hedeflendi. Söz konusu
anlaşmanın yürürlüğe girmesini takip eden beş yıl içinde
sanayi ve tarım ürünlerine uygulanan gümrük vergilerinin
yüzde 98 oranında kaldırılması ve uzun vadede de tamamen bertaraf edilmesi öngörülüyor. Yerli üreticilerin rekabet gücünü korumak için sanayi ve tarım ürünlerindeki
gümrük vergilerinin kaldırılmasında, böylelikle bir geçiş
süresi tanınırken, hassas olarak nitelendirilen bazı tarım ve
balıkçılık ürünleri için yedi yıldan daha fazla geçiş dönemi
tanınması ve pirinç gibi bazı tarım ürünlerinde uygulanan
gümrük vergilerinin sürdürülmesi taraflarca kabul edildi.
Güney Kore ile imzalanan anlaşmanın, AB açısından
bir diğer önemi de hizmet ticaretinin serbestleştirilmesine
yönelik önemli girişimlerde bulunulmasıdır. Bunlara ek olarak, söz konusu anlaşma, rekabet politikası, devlet yardımları, fikri mülkiyet hakları, kamu alımları, yatırımlar, ticaret
19 65
önündeki teknik engeller, şeffaflık, sağlık ve bitki sağlığı
önlemlerine ilişkin maddeler de içeriyor. Sürdürülebilir
kalkınma konularına ilişkin ise anlaşmada bir yandan çevrenin, diğer yandan da işçi haklarının korunmasına yönelik
hükümlere yer verildi.
Bununla birlikte, AB ve Güney Kore arasında akdedilen
ticaret anlaşmasına kimi protokoller de eklendi. Bunlar
menşe kurallarını belirleyen ve iki taraf arasındaki kültürel
etkinliklerde iş birliğinin teşvik edilmesini ve sanatçıların
serbest dolaşımının kolaylaştırılmasını amaçlayan protokollerdir. Ayrıca AB ve Güney Kore, serbest ticaret anlaşmasının uygulanmasını denetleyecek bir ticaret komisyonunun oluşturulmasını da öngördü.
Söz konusu anlaşmanın yürürlüğe girmesi ve gümrük
vergilerinin kaldırılmasıyla, AB’nin ihracattan yılda yaklaşık 1,6 milyar avro değerinde tasarruf etmesi bekleniyor.
Nitekim söz konusu anlaşmanın yürürlüğe girmesinden
itibaren geçen dokuz aylık süre zarfında, AB şirketlerinin
350 milyon avro değerinde kazanç elde ettikleri tespit edildi. Ayrıca önümüzdeki 20 yıl içinde AB’nin Güney Kore’ye
yönelik ihracatının 19 milyar avro değerinde yükselmesi de
bekleniyor. AB’nin Güney Kore’ye ihracatı 2011 yılında 32,5
milyar avrodan 2012 yılında 37,8 milyar avroya yükselerek,
89
Tablo: AB-Güney Kore Mal Ticareti (milyar avro)
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
İthalat
24,5
26
30,7
34,4
40,8
41,3
39,6
32,3
39,4
36,2
37,9
İhracat
17,7
16,4
17,9
20,2
22,9
24,7
25,6
21,6
27,9
32,5
37,8
Denge
-6,8
-9,6
-12,7
-14,2
-18
-16,6
-14
-10,7
-11,5
-3,7
-0,1
Kaynak: Eurostat
yüzde 16,2’lik bir artış kaydetti. Öte yandan, AB’ye Güney
Kore’den gelen ithalat da 2011 yılında 36,2 milyar avro
değerinde iken, yüzde 4,7’lik bir artış ile 2012 yılında 37,9
milyar avroya ulaştı3.
AB ve Güney Kore arasında akdedilen serbest ticaret
anlaşmasının ikinci yıl dönümünde ise AB, 15 yıldan sonra ilk kez, Güney Kore’ye karşı 1 milyar avro değerinde bir
ticaret fazlası kaydetti. Buna karşın, AB’de yaşanan ekonomik kriz ve elektronik ürünlerin üretiminin Güney Kore’den
Güneydoğu Asya ülkelerine kayması, Güney Kore’nin
AB’ye ihracatının aynı oranda artmasını engelledi.
SERBEST TİCARET ANLA MASI:
OTOMOTİV SEKTÖRÜ
Avrupalı ve Güney Koreli yetkililer, anlaşmanın içeriğine ilişkin müzakereleri yürüttüklerinde, Avrupa otomobil sektörünün yoğun tepkileriyle karşılaşmışlardı. Nitekim anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra da, Avrupa
otomobil endüstrisi, AB pazarının Güney Kore otomobillerinin hücumuna uğramasına ilişkin endişelerini dile getirmeye devam etti. Örneğin Ağustos 2012’de Fransa, Avrupa
Komisyonu’na Güney Kore’den ithal edilen otomobillerin
yakından izlenmesi için talepte bulundu. Ancak Fransa’nın
bu talebi 22 Ekim 2012 tarihinde reddedildi. Eurostat’ın
verileri doğrultusunda, Temmuz 2011-Haziran 2012 döneminin bir önceki 12 aylık dönemle kıyaslandığında,
Avrupa Komisyonu, AB’ye Güney Kore’den ithal edilen
otomobillerin sayısının yüzde 41 oranında arttığını, ancak
bu artışın Fransa için sadece yüzde 24 ile sınırlı kaldığını
açıkladı4.
Söz konusu anlaşmanın ikinci yıl dönümü vesilesiyle
açıklanan son istatistiklere göre ise, 2011 ve 2012 yılları
arasında AB’nin Güney Kore’ye otomobil ihracatı yüzde
27,7 oranında artarak 2,5 milyar avroya ulaşırken, Güney
Kore’den ithalat artış oranı yüzde 14,9 ile sınırlı kaldı. Buna
rağmen, AB’nin Güney Kore’den otomotiv ithalatının 3,9
milyar avro değerine ulaşması dikkat çekiyor5.
10000
Bununla birlikte, AB ve Güney Kore arasında hizmet ticaretinin yeterince gelişmediği de gözleniyor. 2011 yılında,
iki bölge arasındaki toplam hizmet ticareti 13,5 milyar avro
ile sınırlı kalırken, AB, hizmet ticaretinin sadece yüzde 1’ini
Güney Kore ile gerçekleştirdi. Ancak geçtiğimiz son birkaç
yıl içinde, AB’nin Güney Kore ile hizmet alanında bir ticaret fazlası kaydetmesi de dikkat çekici bir bilgi: AB, Güney
Kore’ye özellikle banka, finans ve muhasebe alanlarında
önemli hizmetler sağlıyor. İki taraf arasında yürürlükte olan
serbest ticaret anlaşması kapsamında hizmet ticaretinin
serbestleştirilmesi ve özellikle telekomünikasyon, mali ve
finansal hizmetler, nakliye ve inşaat sektörleri pazarına
erişimin kolaylaştırılması öngörülüyor. Bu bağlamda, AB ve
Güney Kore arasında akdedilen anlaşma, hizmet ticaretinin
serbestleştirilmesi yönünde şu ana kadar tamamlanan en
kapsamlı ticari anlaşma olma niteliğini taşıyor. Böylelikle,
anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle, Güney Kore sigorta, telekomünikasyon ve çevresel hizmet sektörlerinde önemli yasal düzenlemeler gerçekleştirdi. Ancak Avrupa’daki banka
ve finans kurumları, Güney Kore’deki rakip kuruluşların pazarlarını yabancılara açmak için gerekli yasal düzenlemeleri
(özellikle bilgi transferleri alanında) henüz uygulamadıkları yönünde şikâyetlerde bulunuyor.
AB, Güney Kore’de en önemli yatırımcı konumunda
olmasına rağmen, taraflar arasındaki yatırımların beklenilenin çok altında kaldığı gözleniyor. 2011 verilerine göre,
AB’nin Güney Kore’ye yaptığı doğrudan yabancı yatırımlar
sadece 39,1 milyar avro değerine ulaşırken, Güney Kore’nin
AB’ye yaptığı doğrudan yabancı yatırımlar 11,2 milyar avro
ile sınırlı kaldı. Ancak önümüzdeki dönemlerde iki taraf
arasındaki yatırımlarda artış kaydedilmesi bekleniliyor.
Asya bölgesinin güçlenerek dünyanın birinci üreticisi ve ihracatçısı konumuna geçmesi, AB’nin, Asya eksenine kayan
ekonomik güç merkezine yönelik yatırımlarını artırmasını
kaçınılmaz kılıyor. Bu bağlamda, Güney Kore’nin AB’nin
Asya bölgesinde ikili ticari anlaşma imzalayan ilk ülke
olması nedeniyle, AB ve Asya bölgesi arasında bir köprü
Grafik: AB- Güney Kore hizmet ticareti (milyon avro olarak)
8000
2009
6000
2010
4000
2011
2000
0
Kaynak: Eurostat
İhracat
İthalat
Denge
3
European Commission,”EUKorea FTA sees strong rise in EU
exports”, IP/13/626, 1 Haziran
2013.
4
Lénaїc Vaudin d’Imécourt and
Sébastien Falletti, “Commission
rejects France request to monitor
South Korean car imports”,
Europolitcs, 23 October 2012.
5
European Commission,”EUKorea FTA sees strong rise in EU
exports”, IP/13/626, 1 Haziran
2013.
90
6
Cho Meeyoung, “South Korea to
spend $85 billion on green industries”,
Reuters, 6 July 2009.
7
Statistics Korea, “Korea’s Green
Growth based on OECD Green Growth
Indicators”, 2012.
AB ve ÜÇÜNCÜ ÜLKELER
oluşturması bekleniyor. Nitekim söz konusu anlaşmanın bir
bakıma domino etkisi yaratarak, AB’nin Asya bölgesindeki
diğer ülkeler ile ticari ilişkilerini geliştirmesinde tetikleyici
bir etken oluşturacağı düşünülüyor.
ÖNEMLİ POTANSİYEL İ BİRLİ İ ALANLARI:
ÇEVRE VE İKLİM DE İ İKLİ İ
Küresel çevre sorunları ve iklim değişikliği konularında
önemli girişimlerde bulunan AB ve Güney Kore, bu sorunlara karşı uluslararası çapta alınan önlemleri ve yapılan çabaları destekliyor. Avrupa 2020 Stratejisi kapsamında, AB’nin
çevrenin korunmasına ve iklim değişikliğiyle mücadeleye
yönelik hedefleri arasında sera gazı salımlarının 1990 yılı
seviyesine kıyasla en az yüzde 20 oranında azaltılması hedeflendi. Ayrıca, diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler
de bu yönde girişimlerde bulundukları takdirde bu azaltma
oranının yüzde 30’a çıkarılabileceği de belirtildi. Bunun
yanı sıra AB, 2050 yılına kadar da sera gazı salımlarının
yüzde 80 ila 95 oranında azaltılmasını hedefliyor.
Güney Kore hükümeti ise, 2008 yılında açıkladığı “Düşük Karbon ve Yeşil Büyüme” başlıklı stratejisi ile önemli bir
ilke imza attı. Bu strateji kapsamında, Güney Kore’nin önce-
19 65
likleri, düşük karbonlu ve çevre dostu sanayilerin geliştirilmesi, iklimsel ve çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve
uluslararası iklim değişikliğine ilişkin müzakerelere katkıda
bulunulması olarak öne çıkıyor. Güney Kore ayrıca, 20092013 dönemi için, çevre dostu projelere yönelik yaklaşık 85
milyar dolar değerinde bir bütçe ayıracağını da açıkladı6.
Nitekim, Güney Kore hükümetinin Ar-Ge harcamalarında
yeşil büyümeye ayırdığı pay, 2002 yılında yüzde 6,5 iken bu
oran 2010 yılında yüzde 17,5’e yükseltildi7. Güney Kore hükümeti yenilenebilir enerji, ışık yayan diyot, akıllı şebekeler
ve hibrit otomobiller gibi çevre dostu teknolojilere yönelik
yatırımlarını artıracağını açıkladı.
Güney Kore’nin çevre sorunlarına ve iklim değişikliğine
yönelik bulunduğu girişimler, AB tarafından yakından takıp
ediliyor. Örneğin, Güney Kore’nin Emisyon Ticaret Sistemi’ni
2015 yılında ülkede uygulanmaya başlayacak olması, AB
tarafından olumlu karşılandı. Ayrıca, BM İklim Değişikliği
Çerçeve Sözleşmesi’nin Ek 1 Listesi’nde yer almayan Güney
Kore’nin orta vadede sera gazı salınımlarını azaltmaya yönelik taahhüt veren ilk ülke konumuna geçmesi, uluslararası arenada da çok aktif bir rol olmaya başladığının bir göstergesidir. Nitekim AB, Güney Kore’nin bu konulara ilişkin
uluslararası platformda yürütülen müzakerelerde yaptığı
katkılara çok önem veriyor.
Uluslararası arenada, çevre sorunları ve iklim değişikliği ile mücadelede aktif rol oynayan AB ve Güney Kore ilişkilerinin 50’nci yılının kutlanıldığı Zirvede, iklim değişikliği
alanındaki iş birliklerini güçlendirmek ve özellikle sera gazı
salımlarının azaltılması için daha etkin eylemlere ön ayak
olmak konusunda anlaştı. AB ve Güney Kore, gelişmekte
olan ülkelerin çevre sorunları ve iklim değişikliği ile daha
etkin bir şekilde mücadele etmeleri için de desteklerini artırmak istiyor. Bu iş birliği çerçevesinde ise finansal mekanizmaların rolünün önemini vurgulandı. Nitekim bu amaca
yönelik 2010 yılında gerçekleşen BM İklim Değişikliği Zirvesi 16’ncı Taraflar Konferansı’nda, Yeşil İklim Fonu’nu oluşturma kararı, AB ve Güney Kore tarafından büyük destek
görmüştü. Yeşil İklim Fonu Genel Merkezi’nin Güney Kore’de
açılması da bu açıdan anlamlıdır. Önümüzdeki dönemde,
AB ve Güney Kore’nin, söz konusu fonun gelişmekte olan
91
ülkelerin sürdürülebilir kalkınma projelere kapsamında etkin bir şekilde kullanılması için iş birliğinde bulunmaları ve
projelere imza atmaları beklenebilir.
FARKLI ALANLARDA DA
YENİ İ BİRLİ İ ARAYI LARI
Çevre ve iklim değişikliği alanlarının yanı sıra, Avrupalı
ve Güney Koreli liderler, iki taraf arasındaki iş birliğini eğitim, araştırma, bilim ve teknoloji gibi alanlara da taşımaya
karar verdi.
Geçtiğimiz son 50 yılda, hükümetin ülkedeki eğitim
standartlarını yükseltmeye yönelik girişimleri sayesinde
Güney Kore, dünya çapında önemli bir küresel ekonomik
aktöre dönüştü. Güney Kore’nin eğitim alanındaki başarısı, tüm dünyada olduğu gibi AB tarafından da takdir ile
karşılanıyor. Güney Kore’de yüksek eğitim oranın ulaştığı
seviyeler, ülkenin bu alanda kaydettiği başarının iyi bir
yansımasıdır. Örneğin 2009 yılında, Güney Kore’de 30 ila
34 yaş toplam nüfusunun yüzde 60’ı yüksek öğrenim görürken, bu oran AB’de yüzde 32,3 ile sınırlı kaldı8. Bu nedenle
AB, eğitim alanında da Güney Kore’yi çok değerli bir ortak
olarak değerlendiriyor. Nitekim 2008 yılında, AB ve Güney
Kore arasında yüksek eğitim alanında iş birliği, çok taraflı
Gelişmiş Ülkeler Aracı-Eğitim İşbirliği Programı (ICI-ECP)
kapsamında yürütülen projeler ile başlatıldı. Söz konusu
projeler ile üniversiteler arasında öğrenci ve öğretim üyelerinin değişimi destekleniyor. Güney Kore’deki üniversiteler,
ayrıca AB’nin yürüttüğü Erasmus Programı’na da katılıyor.
AB, özellikle Güney Kore kurumları, araştırmacıları ve öğrencilerinin bu Programa daha aktif katılımlarını teşvik
ediyor. Ayrıca, AB politikalarına yönelik çalışmaları desteklemek üzere Güney Kore’nin üç farklı şehrinde bulunan
üniversitelerde, toplam dört AB Merkezi açılmış bulunuyor.
Tüm bunların yanı sıra üniversiteler arasında daha fazla
öğrenci ve personel değişikliğinin teşvik edilmesi ve yeterliliklerinin karşılıklı tanınmasını teşvik edecek çalışmaların
desteklenmesi için 11 Kasım 2013 tarihinde bir anlaşma
imzalandı.
Eğitimin yanı sıra AB, Güney Kore ile bilim, aştırma ve
teknoloji alanlarındaki iş birliğini de geliştirmek istiyor. Güney Kore’nin ekonomik başarısında sadece eğitim alanında
yapılan yatırımlar değil, hükümetin bilim, teknoloji ve yenilikçiliğine yönelik yatırımlarını teşvik etmesi de çok önemli
bir rol oynadı. Nitekim bu yatırımların sonunda Güney
Kore, uluslararası arenada, teknolojik açıdan en gelişmiş
ülkelerden biri konumuna gelmiş durumda. Durum böyle
iken, yenilikçilik performansı alanında Güney Kore’nin çok
gerisinde kalan AB için bu ülke ile iş birliğini geliştirmek,
büyük önem taşıyor. AB ve Güney Kore arasındaki Bilimsel
ve Teknolojik İşbirliği Anlaşması’nın 2007 yılında yürürlüğe
girmesiyle birlikte bilgi ve iletişim teknolojileri, nükleer
dışındaki enerjiler ve nanobilim gibi birçok farklı alanda ortak çalışmalar yürütüldü. Bu iş birliği çerçevesinde, Kasım
2013’te düzenlenen AB-Güney Kore zirvesinde, Brüksel’de
Kore Araştırma ve Yenilikçilik Merkezi-Avrupa (KIC-Europe)
açıldı ve tarafların yetkilileri, Koreli araştırmacıların AB’ye
gelmelerini teşvik edecek bir anlaşma imzaladı.
AB ve Güney Kore’nin iş birliği bu alanlarla sınırlı kalmayıp, önümüzdeki dönemlerde, iki taraf arasındaki iş birliğinin de gelişmesi beklenen bir diğer alan da kriz yönetim
faaliyetleri9. İlk kez AB, bir Asya ülkesinin AB kriz yönetim
faaliyetlerine katılması için bir çerçeve anlaşması oluşturmayı kabul etti. Bu bağlamda, önümüzdeki dönemde, AB
ve Güney Kore uluslararası güvenlik görevlerinde de iş birliğinde bulunacak. AB’nin Güney Kore ile özellikle nükleer
silahlarının sınırlaması konusunda iş birliğinde bulunması,
Güney Kore’nin Kuzey Kore ile olan ilişkileri açısından da
büyük önem taşıyor. Nitekim Kasım 2010’da, Kuzey Kore’nin
Güney Kore’ye ait bir adaya (Yeonpyeong adası) yaptığı
saldırının AB tarafından çok sertçe kınanması, Güney Kore
hükümeti için büyük önem taşımaktaydı. İkili ilişkilerin gelişmesiyle birlikte, Güney Kore, AB’nin Kuzey Kore ile olan
ilişkilerindeki desteğini daha da artırmasını bekleyebilir.
8
9
Eurostat, “The European Union
and the Republic of Korea: A
statistical portrait”, 2012.
Council of the European Union,
“European Union-Republic
of Korea Summit/Joint Press
Statement”, 15876/13 Presse 463,
8 Kasım 2013.
92
EKOLOJİ PENCERESİ
İlge Kıvılcım, İKV Uzman Yardımcısı
Gökhan Kilit, İKV Uzman Yardımcısı
AB, OKULLARDA
SÜT VE MEYVE DA ITIM
PROGRAMLARINI BİRLE TİRİYOR:
İYİ BESLEN-İYİ HİSSET*
Avrupa Komisyonu, okullara süt ve meyve dağıtımı konusundaki mevcut programlarını
bir araya getirmek ve güçlendirmek amacıyla, 30 Ocak 2014 tarihinde bir teklif
hazırladı**. Ekoloji Penceresi’nde bu ay, AB’de uygulanmakta olan Okul Süt Planı ve Okul
Meyve Planı ile Komisyon teklifi kapsamında öngörülen değişiklikleri ele alacağız.
K
omisyon, Okul Meyve Planı (School Fruit Scheme)
ve Okul Süt Planı’nı (School Milk Scheme) bir araya getirmeyi amaçlayan teklif kapsamında ortak
bir çerçeve hazırladı. Bu bağlamda, AB, çocuklar arasında
meyve ve süt tüketiminde yaşanan düşüş karşısında daha
etkin bir rol üstlenmek ve yetersiz beslenme ile daha etkin
biçimde mücadele edebilmek amacıyla eğitim araçlarını
güçlendirerek, bir anlamda obeziteye karşı mücadeleye
katkı yapmak istiyor. “İyi Beslen-İyi Hisset” (Eat Well-Feel
Good) sloganı ile geliştirilen bu yeni bakış açısı ile Komisyon, çiftlikten okula kadar geniş bir sahada konuyu ele
alırken, çiftlik üretiminin her yönüne, sürdürülebilirliğe,
çevreye ve gıda israfı konularıyla ilgili eğitim tedbirlerine
daha fazla dikkat çekmeyi amaçlıyor.
YENİ PLAN İLE NELER DE İ ECEK?
Teklif edilen değişiklikler çerçevesinde, mevcut planların yeniden inşası ile; düşüş gösteren sağlıklı tüketimi
tersine çevirmeyi ve bu ürünlerin potansiyel yararlarına
çocuklar arasında bilinirliğin artırılması hedefleniyor. Bu
teklif, çocukların yeme alışkanlıklarına sürdürülebilir de-
19 65
*
Eat Well-Feel Good
**
http://europa.eu/rapid/press-release_IP-14-94_en.htm
93
ğişiklikler getirirken, bu alanda farkındalığı artırmada da,
toplumun karşılaştığı zorlukların üstesinden gelinmesi açısından önemli bir adım olarak öne çıkıyor. Bu süreçte tarım
kesimi ile çocukları daha fazla yakınlaştırmayı amaçlayan
Komisyon, teklif ile getirilecek değişikliklerin, ebeveynler,
öğretmenler ve özellikle şehir yaşamı ile kırsal yaşam arasında güçlü bağlar kurulması açısından önemli bir fırsat
niteliği taşıdığını savunuyor.
Yeni Plan, mevcut iki plan için gerekli olan yönetim
koşullarının daha verimli hale getirilmesi ve geliştirilmesinin yanı sıra, ortak yasal ve finansal bir çerçeve altında
ele alınmasını öngörüyor. Bu tek plan ile ulusal yetkililer,
okullar ve tedarikçilerin üzerindeki idari ve organizasyonel
yük azaltılacak ve bu sayede daha verimli bir plan uygulanacak. Bu plana katılım, Üye Devletlerde gönüllülük esası
ile uygulanacak ve istenilen ürünün dağıtımı konusunda
esneklik sağlanacak.
AB’de geçen yıl uygulanan programlar dâhilinde, meyve dağıtımı için 150 milyon avro ve süt dağıtımı için 80 milyon avro olmak üzere toplamda 230 milyon avro harcandı.
2014 bütçesinde ise bu rakam, meyve dağıtımı için 122
milyon avro ve süt dağıtımı için ise 75 milyon avro olmak
üzere toplamda 197 milyon avro olarak belirlendi1.
Okul programları konusundaki kanun teklifi, iki planı
bir araya getirmeyi ve bu planları daha verimli/etkin kılmayı, yönetim gerekliliklerini düzene koymayı ve organizasyonel engelleri azaltmayı amaç edindi. 30 Ocak 2014
tarihinde Komisyon’un sunduğu teklife göre temel amaçlar
şu şekilde;
●
Anılan planların meyve, sebze ve süt ürünlerinin tüketiminde süregelen azalmayı tersine çevirmesi ve
çocuklardaki obezite oranının azaltılması;
●
Okul çocukları ve çiftçilik faaliyetleri ile ürünler arasındaki bağın güçlendirilmesi;
Seçilen ürünlerde uzun vadeli tüketimin teşvik edilmesi ve eğitim boyunca sağlıklı yeme alışkanlıklarının kazandırılması2.
Komisyon’un teklifine, planın gelişimine ilişkin alternatif senaryoları sayısal ve niteliksel analizlerle değerlendiren bir etki değerlendirmesi de eşlik ediyor. Kanun teklifinin
en önemli noktalarını ise şu şekilde özetlemek mümkün:
●
Taze meyve (muz da dâhil), sebze ve sütün dağıtımında AB desteğine odaklanan ortak yasal ve finansal bir
temel oluşturulacak;
●
Dağıtım, öğrencilerin çiftçilik, ürünlerin çeşitliliği,
sağlıklı beslenme ve çevresel konular hakkında farkındalıklarını artırmayı amaçlayan eğitimlerle desteklenecek;
●
Fon kuralları değiştirilerek, planların etkisini azami
düzeye ulaştırmayı amaçlayan bir bütçeye olanak
tanınacak;
●
Uygulama kuralları ve gereklilikler sadeleştirilecek.
●
Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi’nde yapılacak değerlendirmelerin ardından geliştirilecek okul dağıtımı planının yasal ve finansal temelinin onaylanmasının ardından,
yeni planın 2016 yılında itibaren uygulanması öngörülüyor.
OKULLARDA SÜT VE MEYVE DA ITIMINA
NEDEN İHTİYAÇ DUYULDU?
AB’de okullara süt dağıtımını öngören programa 1977
yılında başlanırken, meyve dağıtımı için ise 2009 yılında
harekete geçildi. İki program kapsamında yaklaşık 30 milyon çocuğa ulaşılırken, 20 milyon süt ve 8,5 milyon meyve
dağıtıldı. Günümüzde, sebze meyve ve süt tüketimindeki
düşüş göz önünde bulundurulduğunda, bu iki planın önemi ve bu alandaki çabalara olan ihtiyacın daha da arttığı
görülüyor. Birçok AB üye ülkesinde, çocukların sebze meyve
1
2
http://ec.europa.eu/agriculture/
school-scheme/legislativeproposal/index_en.htm
http://ec.europa.eu/agriculture/
school-scheme/legislativeproposal/impact-assessmentsummary_en.pdf
94
EKOLOJİ PENCERESİ
tüketimi günlük tavsiye edilen miktarın altında kaldığı gibi,
belirgin bir düşüş de izleniyor. Bunun yanı sıra süt tüketiminde de düşüşün yaşandığı ve çocukların beslenme eğiliminin işlenmiş ürünlere kaydığı belirtiliyor. Bilindiği üzere
AB’de, yetişkinlerin yanı sıra özellikle çocuklarda aşırı kilo
ve obezite, en önemi sorun olarak öne çıkıyor.
2010 yılında Dünya Sağlık Örgütü (World Health
Organization-WHO) tarafından yapılan araştırmaya göre,
AB üye ülkelerindeki 6-9 yaş arası her üç çocuktan birinin
aşırı kilolu veya obez olduğu belirtilmiş; üstelik çocuklarda
bu yöndeki eğilimin arttığı ifade edilmişti. Bu oran, 2008
yılında her dört çocuktan biri şeklinde izleniyordu.
Ortak Tarım Politikası (OTP) dâhilinde AB fonları ile yürütülen okullara meyve ve süt dağıtımı programları, tasarı
ve yönetimde farklılıklar içerse de, anılan programlar, temelde toplum sağlığına yararları kanıtlanmış olan meyve,
sebze ve sütün tüketimini teşvik ediyor. Bu konudaki en
güçlü tez ise çocukluk döneminde edinilen iyi beslenme
alışkanlıklarının sonraki dönemlerde de devam etmesi temeline dayanıyor.
AB OKUL SÜT PLANI
Sağlıklı ve dengeli beslenmeye katkısının yanı sıra
içeriğindeki kalsiyum nedeniyle, kalsiyum yetersizliğinden
kaynaklanan hastalıklardan korunmak için de düzenli olarak tüketilen sütün tüketimini arttırmak ve doğru beslenme alışkanlıkları edinmelerini sağlamayı amaçlayan Okul
Süt Planı sayesinde, çocukların fiziksel gelişimlerinin yanı
sıra zihinsel aktivitelerinin arttığı ve okula devam oranlarının yükseldiği belirlendi3.
AB üye ülkelerinin tamamına yakının katıldığı Okul
Süt Planı çerçevesinde, 2011-2012 öğretim yılında yaklaşık
20,3 milyon çocuk programdan faydalandı. Bu rakam, bir
önceki öğretim yılı ile kıyaslandığında, Okul Süt Planı’ndan
yararlanan öğrencilerin sayısında yüzde 18’lik bir artışın
olduğu görülüyor. Bu konuda, AB tarafından her 100 kilogram süt için yaklaşık 18,5 avro tutarında destek sağlanıyor.
3
http://www.okulsutu.com/akilkupu-bilgileri
AB OKUL MEYVE PLANI
1977 yılından itibaren çocukların gelişimde önemli
yere sahip vitamin ve mineral desteği sağlanması için süt
19 65
Tablo 1: Üye Devletlere Okul Sütü Planı Kapsamında Yapılan Yardımlar
2011-12 Öğretim Yılı (bin avro)
Fransa
14127
Polonya
9564
İsveç
8959
Romanya
8285
Almanya
5624
İngiltere
5047
Finlandiya
3685
Portekiz
2668
İtalya
1987
Danimarka
1789
Macaristan
1355
Belçika
748
Avusturya
712
Estonya
675
Litvanya
638
Slovakya
573
Hollanda
551
İrlanda
466
İspanya
418
Çek Cumhuriyeti
388
Letonya
311
GKRY
238
Malta
24
Lüksemburg
20
Slovenya
6
Bulgaristan
2
Toplam
68860
Kaynak: http://ec.europa.eu/agriculture/milk/school-milk-scheme/index_en.htm
Yunanistan ve Hırvatistan 2011-12 döneminde yer almamıştır.
dağıtımı yapılan AB üye ülkelerinde, meyve dağıtımının
2009 yılında başlamasının nedenleri ise muhtelif.
Okullara meyve dağıtılmasını öngören planın çalışmalarına 2006 yılında başlandı. Aynı yıl, 25 AB üye ülkesinde
yapılan araştırmalarda 22 milyon aşırı kilolu çocuğun olduğu tahmin edilirken, bu çocukların yaklaşık 5 milyonunun
95
Tablo 2: 2013-2014 Öğretim Yılı Meyve Dağıtım Planı Kapsamında Üye
Devletlerin Payları (bin avro)
İtalya
20521
Polonya
13663
Almanya
12023
Romanya
4932
Fransa
4750
Macaristan
4529
İspanya
4487
Çek Cumhuriyeti
4199
Hollanda
2925
Portekiz
2172
Bulgaristan
2128
Slovakya
1891
Yunanistan
1838
Belçika
1761
Litvanya
1600
Danimarka
1531
Hırvatistan
1110
Letonya
900
Avusturya
750
Slovenya
672
İrlanda
455
Estonya
418
Malta
285
Lüksemburg
284
GKRY
175
Toplam
89969
Kaynak: http://ec.europa.eu/agriculture/sfs/index_en.htm
Finlandiya, İsveç ve İngiltere, programa katılım sağlamamıştır.
obezite seviyesinde olduğu belirtilmişti. Bu sayıya bir sonraki yıl 1,2 milyon aşırı kilolu ve 300 bin obez çocuk eklenince, durumun ne kadar ciddi olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
AB, bu sorunlar karşısında, sorunla mücadele için okullarda
sağlıklı beslenmeyi teşvik edecek ve bu yönde alışkanlık
kazandıracak bir plan için kolları sıvadı. Bu çalışmaların bir
sonucunda ortaya çıkan, Temmuz 2008’de son halini alan
ve okullarda meyve dağıtımını öngören plan, 2009 yılında
itibaren uygulanmaya başlandı.
2010 yılında açıklanan verilere göre, AB’de kişi başına
günlük meyve tüketimi 219 gram; sebze tüketimi ise 228
gram seviyesinde seyrediyor. AB, bu rakamlarla WHO tarafından önerilen günlük tüketim miktarı olan günlük ortalama 400 gramın bir hayli gerisinde kalıyor. AB’deki rakamlar
da, üye ülkelerin bu konuda oldukça geride kaldıklarını
doğruluyor4.
RAKAMLARLA AB OKUL MEYVE PLANI
2010-2011 döneminde, bir önceki yıla oranla yararlanıcı sayısında yüzde 70’lik bir artışın yaşandığı program
çerçevesinde 8,1 milyon çocuğa ulaşıldı. Genel olarak 1-18
yaş grubundaki okul çocuklarının hedeflendiği programda,
çoğu üye ülkede ağırlıklı olarak 6-10 yaş grubu hedef alındı. En çok tercih edilen meyve ve sebzeler arasında elma,
portakal, muz, havuç, domates ve salatalık yer alırken, bu
konuda en çok yararlanıcının yer aldığı üye ülkeler sırasıyla İtalya, Romanya, Almanya ve Polonya oldu. Program
kapsamında meyve dağıtımın yanında çiftlik ziyaretleri,
okul bahçe düzenlemeleri ve yemek yapma aktiviteleri de
düzenlendi.
AB genelinde milyonlarca çocuğa sağlıklı ve dengeli
beslenme alışkanlıkları kazandırmayı benimseyen bu iki
program kapsamında , Üye Devletlere yapılan yardımlarsa
şu şekilde oldu:
TÜRKİYE’DE OKUL SÜTÜ PROGRAMI
AB’de okullara süt dağıtım programı 30 yılı aşkın süredir devam ederken, ülkemizde “Okul Sütü Programı” adı
altında yürütülen program üçüncü yılında girdi. Program,
ülkemizde gıda ve sağlık politikalarının en önemli ayağını
oluşturan toplum sağlığının korunması ve iyileştirilmesi
hedeflerine ulaşmakta, kapsamı itibarıyla en geniş kitleye
erişim sağlayan ilk ve tek uygulama olarak öne çıkıyor.
2011-2012 öğretim yılı ikinci döneminde Türkiye genelindeki 32 bin 500 okulda, 7 milyon 200 bin öğrenciye
144 milyon kutu süt dağıtıldı5. 2012-2013 öğretim yılının
ikinci döneminde ise, özel öğretim kurumları ve ana sınıfları da kapsama alınarak, yurt genelindeki bütün ilkokullara
yaygınlaştırılan programda, 30 bin 752 okuldaki 6 milyon
172 bin 692 ana sınıfı ve ilkokul öğrencisine, 296 milyondan fazla kutu süt dağıtıldı. Bu yıl, 10 Şubat 2014’ten itibaren 6 milyon 330 bin 215 öğrenciye, haftada üç gün (Pazartesi, Çarşamba ve Cuma) olmak üzere 303 milyon kutu süt
dağıtılması hedefleniyor.
Türkiye’de beslenme ve obezite alanında, çocuklara yönelik gıda reklamlarının düzenlenmesi çalışmaları ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülüyor. Mart 2013 itibarıyla6,
Türkiye genelinde yeni beslenme kurallarının uygulandığı
çalışmalar 818 okulda uygulandı.
4
http://ec.europa.eu/agriculture/
sfs/faq/index_en.htm#faq-3
5
http://www.okulsutu.com/
ogretmenlerin-ogrencilerinve-velilerin-uymasi-gerekenhususlar
6
AB Bakanlığı, “Türkiye
Tarafından Hazırlanan 2013
Yılı İlerleme Raporu:Yapılan
Çalışmalar ve Kaydedilen
İlerlemeler”, 31.12.2013,
s.194, http://www.abgs.
gov.tr/files/2013TR%20IR/
tthir_tr_14_01_2013.pdf
96
AB HUKUKU’NDAN
Feridun Karakeçili, İKV Hukuk İşleri Müdürü
REKABET İHLALLERİNE KAR I
AVRUPA KOMİSYONU’NUN
KARAR ALMA POLİTİKASI
AB’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın (ABİDA) 101’inci Maddesi teşebbüsler arasındaki
rekabeti sınırlayıcı anlaşma ve uyumlu eylemleri, 102’nci Maddesi ise teşebbüslerin İç
Pazar’da sahip oldukları hâkim durumlarını kötüye kullanmalarını yasaklamaktadır.
Komisyon da bu kuralları iki tür kararla uygulamaktadır: Bunlardan biri AB rekabet
kurallarının uygulanmasına ilişkin 1/2003 sayılı Tüzüğün* 7’nci Maddesi uyarınca alınan
“yasaklama” (prohibition) kararı, diğeri ise aynı Tüzüğün 9’uncu Maddesi çerçevesindeki
“taahhüt” (commitment) kararıdır.
T
*
Regulation 1/2003, 16.12.2002 (OJ L
1 p.1, 04.01.2003)
üzüğün 7’nci Maddesi’ne göre verilen yasaklama
kararı, Komisyon’un yaptığı soruşturma sonunda rekabetin ihlal edildiği tespitine dayalı olarak
teşebbüslerin söz konusu işlem ya da eylemlerinin açıkça
yasaklanmasını ifade eder ve beraberinde para cezasını
getirir. Buna karşılık 9’uncu Madde uyarınca alınan taahhüt kararında, Komisyon fiili bir ihlal tespitinde bulunmaz,
ancak ileriye dönük potansiyel ya da olası bir rekabet ihlali
olabileceği endişelerini ilgili teşebbüslere bildirir ve teşebbüslerden bu endişeleri giderecek taahhütlerde bulunmalarını ister. Komisyon, teşebbüslerin verdikleri yasal olarak
bağlayıcı taahhütleri yeterli bulursa soruşturmayı kapatır.
19 65
Dolayısıyla 9’uncu Madde’ye göre alınan kararlar ihlalin
varlığının tespitini değil, teşebbüsleri, verdikleri taahhütleri
yerine getirmeye zorlama kararlarıdır ve taahhütlerin gereğinin yapılmaması halinde Komisyon, ayrıca bir ihlal/yasaklama kararı almasına gerek olmaksızın para cezası uygular.
İki tür karar arasında seçim yaparken, Komisyon, belirli ölçülerde bir takdir yetkisine sahiptir. Bu tercih, esas
itibarıyla, hedeflenen amaçlara ve soruşturulan vakanın
özelliklerine bağlı olarak değişmektedir. Komisyon, 7’nci
Madde’deki yasaklama kararını, kartel oluşturulması gibi
çok ağır rekabet ihlallerinde ve ihlalin bir an önce durdurulması dışında ilgili piyasadaki rekabet sorunlarının gideril-
97
mesi için başka çözüm yolu görmediği hallerde almaktadır.
Yine, öncelikli amacın geçmişten gelen uzun süreli rekabet
ihlallerini cezalandırılması olan durumlarda da Komisyon,
yasaklama kararları vermektedir. Komisyon, hukuki bir
içtihat oluşturulmasının önemli olduğunu düşündüğü
vakalarda da yasaklama kararı almayı tercih etmektedir.
Buna karşılık Komisyon, çeşitli avantajları olduğu için, bazı
vakalarda 9’uncu Madde’de öngörülen taahhüt kararları
almayı tercih edebilmektedir. Rekabet endişelerini hızlı
bir şekilde çözerek, ilgili piyasa üzerinde daha çabuk etki
yaratması bakımından, teşebbüslerden taahhüt alınması
önemli bir tercih sebebi olmaktadır. Özellikle enerji sektörü gibi serbestleşme sürecinde olan veya bilgi teknolojileri
gibi hızlı gelişen sektörlerde, Komisyon, bu yöntemi tercih
etmektedir1. Zira araştırma/soruşturma sürecinin başında,
Komisyon tarafından uygun görülen taahhütler verildiğinde soruşturma kapatılmakta ve 7’nci Madde’ye göre alınacak nihai yasaklama kararına kadar uzun sürebilen yazılı/
sözlü savunma süreçlerinden kaçınılabilmektedir. Yasaklama kararları genellikle geçmişteki ihlalleri cezalandırmayı
amaçlarken, 9’uncu Madde çerçevesindeki taahhütler geleceğe yöneliktir ve ilgili teşebbüsler belirli bir süre içinde
belirli bir davranışta bulunmayı/bulunmamayı ya da belirli
varlıklarını elden çıkarmak gibi yapısal önlemleri almayı
taahhüt ettiklerinden, piyasa üzerindeki etkileri daha kalıcı olabilmektedir.
Komisyon’un, kartel vakaları dışındaki olaylarda
9’uncu Madde’de öngörülen taahhüt kararlarına yaygın bir
şekilde başvurduğu görülmektedir. Komisyon, 2004-2014
yılları arasında, karteller hariç 19 yasaklama kararına kar-
şılık 34 taahhüt kararı almıştır2. Komisyon, özellikle bilgi
teknolojileri ve dijital ekonomi sektörlerinde taahhüt kararlarını tercih etmektedir. Örneğin Microsoft Kararı’nda3,
Komisyon, Microsoft’un rakip tarayıcıların piyasaya girişinin kolaylaştırılması için Windows işletim sistemi kullanıcılarına tarayıcı seçme olanağı verme yönündeki taahhüdünü kabul etmiştir. IBM Kararı’nda4 da Komisyon, IBM’in,
yedek parçaları ve teknik bilgileri bilgisayar bakım onarım
hizmeti sunanlara sağlamayı taahhüt etmesini kabul
etmiştir. Yine bir başka olayda, eBooks Kararı’nda5 Komisyon, Apple ve beş uluslararası kitap yayıncısının acentelik
anlaşmalarında yer alan kitap perakende satış fiyatlarına
ilişkin sınırlamalara son vereceklerine ve rekabeti olumsuz etkileyebilecek diğer bazı hükümleri beş yıl süreyle
uygulamayacaklarına ilişkin taahhütlerini kabul etmiştir.
Komisyon, 9’uncu Madde çerçevesinde taahhüt kararı
aldığında, verilen taahhütlerin tam olarak ve zamanında
yerine getirilip getirilmediğini, kendisinin onayı ile atanan
kayyumlar aracılığıyla sürekli denetlemektedir. Taahhütlere aykırı davranıldığını tespit ettiğinde ise derhal müdahale etmekte ve yüklü para cezaları verebilmektedir. Nitekim,
kullanıcılara tarayıcı seçme özgürlüğü sağlayacağına dair
taahhüdüne uymadığı için Microsoft’a 561 milyon avro
para cezası vermiştir6.
Sonuç olarak, Komisyon’un, bir rekabet ihlali karşısında 7’nci Madde ile 9’uncu Madde arasındaki seçiminin,
her bir olay için bir yanda caydırıcı olma, cezalandırma ve
içtihat oluşturma, diğer yanda rekabet ile ilgili ortaya çıkabilecek endişeleri hızlı ve etkili bir şekilde çözme amaçları
arasındaki tercihe dayandığı söylenebilir.
1
European Commission,
Competition Policy Brief, Issue 3,
March 2014, s.2.
2
European Commission,
Competition Policy Brief, Issue 3,
March 2014, s.3.
3
European Commission Press
Release, IP/09/1941.
4
European Commission Press
Release, IP/11/1539.
5
European Commission Press
Release, IP/12/1367; IP/13/746.
6
European Commission Press
Release, IP/13/196.
98
BRÜKSEL’DEN BAKINCA
19 65
99
M. Haluk Nuray, İKV Brüksel Temsilcisi
TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ
MAKSADA HİZMET EDİYOR MU?
BİZ NEREDE YANLI YAPTIK?
Türkiye’nin akıl erdirmesi güç sıcak gündeminden
başını kaldırabilenler için, son bir kaç aydır
Türkiye-AB ilişkilerinde, olumlu ve olumsuz
anlamda ilginç şeyler yaşanıyor. Son olarak, Avrupa
Parlamentosu’nun (AP) Türkiye için hazırladığı
değerlendirme raporu 153’e karşı 475 oyla kabul
edildi; 43’de çekimser oy kullanıldı. Her zaman
olduğu gibi, rapor AP üyelerinin yoğun ilgisine
mazhar oldu (!) ve AP Dış İlişkiler Komitesi’ne 338
değişiklik teklifi verildi. Son oylama esnasında verilen
önergelerle birlikte, toplam önerge sayısı 350’yi
aşmış durumdaydı. Daha önceki yıllarda da Türkiye
Raporları’na ilgi hep böyle yüksek olmuş; 2012 Yılı
Türkiye Raporu’na 415; 2011 Yılı Türkiye Raporu’na
461; 2010 Yılı Türkiye Raporu’na 315; 2009 Yılı Türkiye
Raporu’na 243 değişiklik önerisi verilmişti.
Önerge sayıları üzerinden gidersek, Türkiye Raporu
için verilen önerge sayısının diğer aday ülke raporları
için verilen önerge sayısının çok üzerinde, AB’nin
temel politika alanları arasında yer alan Doğu
Ortaklığı Politikası veya Ortak Dış ve Savunma
Politikası’na ilişkin raporlara verilen değişiklik
önerileri sayıları ile karşılaştırılabilecek düzeyde
olmasını, Türkiye konusunun AP’de ne denli canlı ve
tartışmaya müsait bir konu olduğunun ve Türkiye’ye
ilişkin durumun AP üyeleri tarafından ne kadar
yakından takip edildiğinin kanıtı olarak yorumlayıp
sevinmek mi gerek acaba? Yoksa, AP üyelerinin
Türkiye konusunda kafalarının ne kadar karışık
olduğunun bir işareti olarak yorumlayıp üzülmek mi?
Bilemiyorum!
100
BRÜKSEL’DEN BAKINCA
AP TÜRKİYE RAPORU:
OLUMLU VE OLUMSUZ NOKTALAR BİR ARADA
Aslında değişiklik önergeleri, AP üyelerinin ve gruplarının aday ülkeyi ve aday ülkede yaşanan gelişmeleri nasıl
algıladığına ilişkin önemli ipuçları taşıdığı için neredeyse
raporun son hali kadar önemlidir ama tabii ki burada raporu önergeler bazında ele almamız mümkün değil (AP’nin
2013 Yılı Türkiye Raporu’na ilişkin İKV tarafından hazırlanan
detaylı bilgi notuna, http://www.ikv.org.tr İnternet adresinden ulaşabilirsiniz). Yine de şu kadarını söyleyebilirim:
Rapordaki değerlendirmeler 40 noktada toparlanmış,
bunların 14’ü olumlu, 14’ü olumsuz. Kalan 12 noktada ise
herhangi bir hüküm getirilmediği için olumlu-olumsuz ayrımı yapmak pek anlamlı değil.
Raporun tümü ve tonu üzerindeki değerlendirmelerimizi ise dört başlık altında toplayabiliriz:
●
Türkiye’nin, Kopenhag Siyasi Kriterlerini yerine getirmekte önemli bir mesafe kat ettiği kabul edilse de
son dönemde ülkemizde yaşanan gelişmelerin sebep
olduğu olumsuz eleştiriler, raporda açıkça dile getirilmiş ve bu açıdan sorunlar ve hatta bir gerileme
yaşandığı ifade edilmiştir. Haliyle, müzakerelerin
başlamasından neredeyse on yıl sonra, müzakerelerin başlama koşulu olan ve aday ülkelerin karşılamaları gereken minimum standartları tanımlayan Kopenhag Kriterleri açısından böyle bir karşılaştırmaya
özne olmak dahi hiç olumlu olmamıştır.
●
Ancak, Türkiye’nin bölgedeki ve dünyadaki önemi
vurgulanarak, bu olumsuz değerlendirmelerin ilişkilerin yavaşlatılması değil, tam aksine güçlendirilmesi yönünde bir iradeye dönüşmüş ve bunun net
biçimde ifade edilmiş olması sevindiricidir. Avrupa
Parlamentosu, AB liderlerine açıkça ve yüksek sesle
“Türkiye ile daha fazla fasıl açın, destek olun” çağrısı
yapmakta ve satır aralarında daha gelişkin bir diyalog
modeli tavsiye etmektedir -ki bu öneriye tamamen
katılıyor ve destekliyoruz-.
●
Bir diğer önemli ve olumlu husus ise en fazla eleştiri
getirilen son yasal değişikliklere ilişkin (HSYK ve İnternet yasası) paragraflarda dahi, hataları giderecek
bir revizyon çağrısı yapılmış olmasıdır. Aslında “re-
19 65
●
vizyon” kelimesini pek sevmiyorum, çünkü
durduğumuz noktadan bir geriye gidiş olduğunu ve
tekrar aynı noktaya gelmek için çaba gösterilmesi gerektiğini çağrıştırıyor. Ancak raporun tümüne bakıldığında, AP’nin, önümüzdeki dönemde sadece revizyon
değil, ciddi bir reform (ama AB reformu) beklentisini
işaret ettiği söylenebilir.
Bunun yanı sıra, son dönemde ülkemizde meydana
gelen olaylar sonrasında ne kadar ihtiyacımız olduğu
daha fazla anlaşılan ve Türk toplumunun da en büyük
arzularından biri olan “yeni bir Anayasa” gerekliliği,
AP’nin 2013 Türkiye Raporu’nda defalarca
vurgulanmaktadır.
Sonuç olarak, bardağın dolu tarafına bakarak, tek
cümle ile, “Bu raporla Avrupa Parlamentosu, AB ilke ve kriterlerinin hâlâ Türkiye için bir yol gösterici olmaya devam
etmesini istediğini açıkça ortaya koymuş olmaktadır” diyebiliriz.
MÜZAKERE SÜRECİNİN MAKSADI
VE İ LEVSELLİ İ
Konuya bu şekilde bakmak, benim zihnimde, sonuçta
başlıktaki soruya ulaşan bir sorular zinciri yarattı. Eğer bu
ilkeler ve kriterler, özünde bir reform ve diyalog unsuru
ise neden Türkiye söz konusu olunca bir engel ve tartışma
unsuru haline geliyor? Daha genel bir açıdan bakarsak, şu
andaki haliyle müzakere süreci maksadına (yani Türkiye’yi
AB’ye yakınlaştırmaya, daha AB gibi yapmaya) hizmet ediyor mu? Etmiyorsa neden? Nerede hata yapıyoruz?
Benim aklıma gelen bu sorular, başkalarının da aklına
gelmiş olmalı ki konuya ilişkin kaynakları tararken, Avrupa İstikrar Girişimi (European Stability Initiative-ESI) adlı
düşünce kuruluşunun başkanı Gerald Knaus’un “2020’ye
Kadar Genişleme” (Enlargement until 2020) başlıklı bir
çalışmasına rastladım1. Ben, konuyu daha çok Türkiye açısından ve müzakerelerde ulaşılan noktaya bakarak irdelemeye çalışırken, o, diğer adaylar Makedonya, Sırbistan
ve Karadağ’ı da içeren istatistiki bir çalışma yapmış. Onun
araştırmasının matematiksel sonuçlarının benim düşüncelerimi destekler nitelikte olduğunu görünce sevindim.
101
Aşağıdaki değerlendirmelerimde de bu makalenin istatistiki bölümlerinden ve tablolarından yararlandım.
Tam üyelik müzakerelerinin amacı nedir? Konuya
idealist yaklaşanlar için asıl amaç, sürecin ülkeyi, toplumu
değiştirmesi; dönüştürmesidir. En çok da temel haklar konusunda daha saygılı, daha bilinçli bir toplum yaratmaktır. Eğer amaç sadece yazılı mevzuatı değiştirmek olsaydı,
iş kolaydı, ama öyle değil. Amaç mevzuatı değiştirmek
değil, toplumu değiştirmek. Toplum derken, siyasi karar
alıcılar, kamu çalışanları, sivil toplum ve çıkar gurupları
gibi kesimlerin yanı sıra “sokaktaki adam” da kastediliyor.
Bu tanım çerçevesinde süreç, eğer halkı değiştiriyorsa
başarılıdır; yoksa başarısızdır. Bunu bir kenara not edip
devam edelim.
Peki, mevcut genişleme süreci bu amaca ulaşmak için
nasıl bir yöntem öngörüyor? AB mevzuatı otuz küsur başlık
altında toplanmış; biz bunları fasıl olarak adlandırıyoruz.
Öncelikle, aday ülkelerin kendi mevzuatlarını ve yasal uy-
gulamalarını, bu fasıllar esas alınarak, AB mevzuatı ile bir
örnek hale getirmeleri bekleniyor. Bunun için de fasıllar
açılıyor, bir süre sonra da kapanıyor. Bu noktada şu anlamlı
soruları sorabiliriz: Fasıl açıldıktan sonra ne oluyor? Fasıl
açmak, aday ülkede yukarıda tarif ettiğimiz anlamda bir
değişim yaratıyor mu?
Gerald Knaus’un makalesi, işte bu soruya cevap verebilecek ilginç bir ölçüm yapmış. Komisyon’un 2013 Düzenli
İzleme Raporları’nda yer alan 33 fasıldaki değerlendirmeleri bir tablo halinde, not vererek özetlemiş (Bkz. Tablo 1).
1
Anılan çalışmaya,
http://www.esiweb.org/
rumeliobserver/2014/01/31/
enlargement-reloaded-esiproposal-for-a-new-generationof-progress-reports/ İnternet
adresinden ulaşılabilir.
FASIL AÇMAK VE KAPATMAK:
BÜTÜN MESELE BUNDAN MI İBARET?
Tabloya bakınca, Türkiye’nin, neredeyse fasılların yarısı
bloke edilmesine rağmen en yüksek notu aldığı yani en fazla ilerlemeyi kaydettiği görülüyor. Bir de, açıl(a)mayan fasıllardaki ilerlemenin, açılan fasıllardaki ilerlemeden daha
fazla olduğu durumlar var. Onu da Tablo 2’de görüyoruz.
Tablo 1: 2013 Yılında Genişleme Politikası Kapsamındaki Ülkelerin AB Müktesebatına Uyum Düzeyi*
Ülke
Türkiye
Fasıl sayısı
Ciddi
Orta Derecede
İlerleme
İlerleme
İlerleme
33
12
11
Az ya da Sınırlı
Fasıl 23
Toplam not
9
1
47
Makedonya
33
9
18
5
1
45
Sırbistan
33
3
25
4
1
34
Karadağ
33
4
18
10
1
30
Arnavutluk
33
0
17
15
1
17
* Bosna ve Kosova için farklı türde İlerleme Raporları hazırlandığı için tabloya dâhil edilmemiş; karnede ciddi ilerleme için 3, orta ilerleme için 2 ve yerinde sayma ya da sınırlı ilerleme için 1 puan
verilmiş; ayrı bir önem atfedilen Temel Haklar faslı için (Fasıl 23) ise ayrı bir sütun açılmıştır.
102
BRÜKSEL’DEN BAKINCA
Şimdi gelin, yukarıdaki sorulara bu tabloların ışığında birlikte cevap verelim. Herhangi bir faslın açılması, o
fasılda ilerlemeyi garanti ediyor mu? Cevap açık: Hayır!
Bir ülke, hazırlıklarını kendi ikame edip, tüm fasılları son
anda açıp kapayabilir (örneğin Hırvatistan neredeyse böyle
yapmıştır). Öte yandan, bir başka ülke de tüm fasılları açıp,
sonra da yıllar boyunca hiçbir ilerleme kaydedemeyebilir.
Hep söylüyoruz ya, Türkiye-AB ilişkilerini açılan fasıl sayısı üzerinden ölçmeyelim; bu büyük denklemi, bu
iki rakamın küçük parantezine sığdırmaya çalışmayalım diye. İşte tam da bunu kastediyoruz. Açılan fasılları
saymak, ilerlemeyi bu sayı üzerinden ölçmeye çalışmak
ve yapılıp yapılamayanları da toplumun değişmesi noktasından değil, Komisyon raporlarında olduğu gibi, bürokratik bir dil ve teknik bir jargonla değerlendirmek; yarattığı sonuçları değil, atılan küçük adımları listelemek...
İşte hata burada.
AB açısından resim biraz daha farklı gözükebilir; genişleme politikası onların bazı beklentilerini karşılıyor da
olabilir. Nihayetinde, onlar için ortada bir ortak politika,
verilen taahhütler, yaratılan mekanizmalar var. Üstelik, AB
üyelik perspektifi hâlâ aday ülkeleri belli bir çizgide ve AB
çıpasına bağlı tutma bakımından sonuç veren bir havuç,
hem de çok düşük maliyetle... Yani onlar mevcut genişleme politikasını, usullerini ve mekanizmalarını beğeniyor
olabilir. Peki, ama ya bizim açımızdan durum nedir?
Aslında “fasıl” yaklaşımına teknik olarak pek yanlış denemez; tüketici hakları, çevre gibi farklı politika alanlarını
bu şekilde bölmek, devasa AB standart ve politikalarını ta-
kip edip uyum sağlamak için kolaylık sağlar ama işin özünü
gözden kaçırmamak kaydıyla. Bir örnek vereyim: Geçen yıl
22 numaralı Bölgesel Politika faslını müzakereye açtık.
Böylelikle de dünyaya müzakere sürecinin ölmediği ortak
mesajını vermiş olduk. Peki, bunun ötesinde ne oldu? Şu
soruyu sorduk mu kendimize: 22’nci fasıl açıldığından bu
yana hayatımızda anlamlı bir değişikliğe yol açtı mı?
Öte yandan, aday ülkelerin temel haklar ve standartlar konusunda yapacakları bellidir; fasıl açılsa da açılmasa
da. Örneğin, temel haklar konusunda kaydetmemiz için
23’üncü faslın açılması neden şart olsun? O faslın içinde
neler yazılı olduğunu bilmiyor muyuz sanki? Kendi iç dinamiklerimizle bu şartları karşılayacak değişiklikleri neden
yapamayalım? Ne yazık ki, yapamıyoruz. İşte bu noktada da
AB standartlarının var olması dahi işe yarıyor. Daha geçen
ay bunun bir örneğini yaşadık. HSYK Yasası’nı çıkarırken, AB
on noktada taslağa itiraz etti. Biz de bunların büyük bölümünü, sanırım sekizini göz önünde bulundurarak taslakta
değişiklikler yaptık ve Yasa öyle çıktı. Sonuçta çıkan Yasa,
bazı noktalarda AB tarafından yine de eleştirildi ama ya o
değişiklikler de yapılmasaydı? Yasa, kim bilir hangi noktalara savrulacaktı, çok daha fazla eleştirilecekti? Sonuçta çıkan
Yasa hâlâ eleştiriliyor olsa da “İyi ki AB standartları varmış”
dediğimiz bir süreç yaşamış olduk.
Keşke “Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriterleri yaparız,
yolumuza devam ederiz” derken, cidden bunu kastetseydik.
Keşke AB kriter ve standartlarını içine hapsolacağımız bir kafes ya da AB’nin dayatmaları, müdahaleleri olarak değil de,
bizi iyi yönde değiştirecek birer hedef olarak görebilseydik.
Tablo 2: 2013 Yılında Türkiye’nin İlerleme Durumu
Türkiye
Açılan
19 65
Toplam
Büyük
Orta Düzeyde
Fasıl Sayısı
İlerleme
İlerleme
Az ya da Sınırlı
İlerleme
14
2
8
4
Açıl(a)mayan
19
5
8
6
Karadağ
33
4
18
10
Arnavutluk
33
0
17
15
Download

İKV YÖNETİM KURULU, ALİ BABACAN İLE BİRARAYA GELDİ