BASINDA SAĞLIK - ŞUBAT - MART – 2014
Herkese merhaba; Şubat ve Mart ayının basında sağlık köşesinde sağlıkla ilgili olabilecek bazı
haberlerle birlikteyiz.
Bugünlerde kimsenin sağlıkla ilgili gündeme bakacak hali yok biliyorum. Ülkemizde son günlerde
nefret söyleminin yoğun olarak kullanıldığı ve birilerinin daima ötekileştirildiği çok yorucu bir seçim
gündemi yaşadık. Görünen o ki yaşamaya da devam edeceğiz. Bu durumun hem birey hem de toplum
sağlığı üzerinde etkileri de kaçınılmaz olarak yaşanılacaktır.
Ancak ulusal gündemin dikkatini çekemese de dünyada ve ülkemizde bir yerlerde insanlar yaşamaya
devam ediyor. Ve bu insanların çözüm bekleyen gerçek sorunları mevcuttur. Bunlardan sağlıkla ilgili
olanlarda önümüze düşeni sizlerle paylaşmaya çalıştık. Bu haberler içinde ilaç firmalarından bir
CEO’nun itirafı, iki ay önce çocuk yaşta hayatını kaybeden ve unutulan kızımızla ilgili bir yazı,
UNİCEF’in eşitsizliklerle ilgili yazısı, 20 kişinin hayatını kaybettiği trafik kazası, TTB’nin basın
açıklamaları, acil sağlık hizmetleri yetişemediği için Van’da hayatını kaybeden 1,5 yaşındaki bir bebek
ile ilgili haber ve açıklamalar, aile hekimliği ile ilgili haberler, torba yasa, Adana Nükleer Karşıtı
Platformun Akkuyu nükleer santrali ile ilgili açıklamaları ve Ocak ile Şubat aylarında hız kesmeden
devam eden iş cinayetleri yer almaktadır.
Doç.Dr.Coşkun BAKAR
31.03.2014
T24 Blog Yazarları
Blog Yazarı
Hülya Gülbahar
Törenle tecavüz!
24.01.2014
http://t24.com.tr/yazi/torenle-tecavuz/8365
Ana akım medya, günlerdir, 12 yaşında evlendirilen, 13 yaşında anne olan ve 14’ünde ikinci
çocuğunu erken doğumla kaybettikten sonra 13 Ocak 2014 tarihinde ölü bulunan Kader Erten’in
dramını işleyip duruyor!
Kader, Siirt-Pervari Düğümcüler Köyü'nde tüfekle vurulmuş halde bulundu ve doğal olarak;
hepimizin aklına öncelikle cinayet mi, intihar mı olduğu sorusunu taktı. Ama medya, nedense bu
cinayet ihtimali üzerinde pek durmadan “çocuk gelin (!)” haberleri yapıyor.
Görüldüğü kadarıyla medya, dantelli gelinlikler giydirilmiş, kırmızı “bekaret kemeri” ile sarılmış ve
yüzü bu bekareti bozacak erkek tarafından açılmak üzere “duvaklanmış” kız çocukları ile görsellediği
bu “çocuk gelin” konusunu pek sevdi. “Aile” adına ölen ya da öldürülen kız çocuklarının yüzünün
(sözüm ona etik nedenlerlerle) “duvak ile blurlanması” ne kadar da yaratıcı bir buluş! Kader ve zorla
evlendirilen çocuklar konulu bu “sosyal sorumlu” haberlerin hemen yanında bitivermiş olan
pornografik sözellik ve görsellik dolu haberlere ise artık “ironik” diyebilmek bile mümkün değil. Kar
ve reyting uğruna sahtekarlığın şahikaları olarak medya tarihindeki yerlerini işaretle yetinelim.
Öte yandan, artık “sıradan” bir haber haline gelmiş olan kadın cinayetleri konusundan daha ilginç ve
daha önemli konu olarak gördüğünden olsa gerek; medya Kader’in ölümündeki “cinayet” ihtimalini
pek gündemde tutmuyor. Muhtemeldir ki, ilgili Savcılığın açtığı soruşturma da bir şekilde
kapanacak. Ülkenin bu yoğun gündeminde, “çocuk gelin” konusu da kısa bir süre içinde demode
olup raytingi düşecek ve Kader de unutulup gidecek…
Kadınların ve kız çocuklarının yaşam hakkına dair bu kayıtsızlığa rağmen; Türkiye’nin ve dünyanın en
önemli sorunlarından biri olan “çocuk evlilikleri”nin geç de olsa gündeme gelmiş olması olumlu
elbette ki…
Umalım ki, Kader’e ve “çocuk evlikleri”ne yönelik bu medya ilgisi, 17 Aralık’ta başlayan Hükümet
bağlantılı “yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları”nın yön değiştirmesi için yapılan binbir
türlü “hükümet operasyonları”ndan biri ya da bu yoğun ülke gündeminden bunalanların geçici bir
ilgisi değildir.
Çocuktan “gelin” ya da “damat” olur mu?
Şöyle bir ortam düşünelim: Bir çocuğa tecavüz edilecek ve bir dolu insan (annesi, babası, kardeşleri,
kız arkadaşları, akrabaları, komşuları toplanmış, hepbirlikte “düğün” adlı bir toplu“tecavüz
ayini” yapıyor. Hepbirlikte “ilk tecavüzü” kutluyorlar… İlk tecavüz başarılı olsun diye herkes dualar
ediyor. Çünkü ilk tecavüz başarılı geçerse, herkes kendini bu konudaki tüm toplumsal (!)
sorumluluklarını yerine getirmiş hissedecek.
Çocuğun bu ilk tecavüze de, sonrakilere de hiçbir itiraz hakkı yok. “Müebbet tecavüz”e mahkum
edilmiş bir kere… Çünkü çevresindeki tüm “cemaat”, itirazın bedelinin “ölüm”olduğunu her daim
hatırlatmakta..!
Ve artık o çocuğa ömrü boyunca tecavüz edilecek… Bu kız çocuğunun çıktığı yol, aslında manen de
bir ölüm yolculuğu… Bazıları buna ”evlilik” ya da “aile” diyor!
Aile ve toplum, kız ya da erkek çocuklarını, daha çocukken “gelin” ya da “damat” olarak kodlama ve
kendi canları istediği anda “evlendirme”, berdel adı altında takas etme ya da başlık parası karşılığı
satma hakkına sahip midir?
Bir çocuğun çocukluğunu elinden çalıp onu bir gelin ve damat haline getirmenin, Rakel Dink’in
ifadesiyle; bir çocuktan “katil” üretmekten farkı var mı?
Neden asla yanyana gelemeyecek “çocuk” ve “gelin” kavramları birlikte kullanılıyor?
Çünkü hala “çocuk gelin” üretiminde bir sakınca görülmüyor! Evlilik ve aile o kadar “kutsal”
kavramlar ki, çocuklar bile kullanılsın diye “küçük gelin” sempatisi yaratılıyor. Aslında tam tersi de
aynı anda geçerli: Erkeklerin malvarlığına dahil ve erkekler arasında el değiştiren bir “mülk” olarak
görülen kız çocuklarının bu satışında “aile” kavramı kullanılıyor! Birbiriyle iç içe geçerek, birbirlerini
meşrulaştıran konular…
Bu feci onaylama zihniyetine itiraz edip “çocuksa gelin/damat olmaz” haklı itirazını yapanların bir
bölümünün sürüklendiği nokta ise “Pedofili/Sübyancılık”…
Ama her çocuk evliliği, her çocuk cinsel istismarı pedofili değil ki…
“Çocuk gelin” kavramlaştırması konuyu ne kadar olağan, masum hoşgörülebilir bir hale getirmeye
hizmet ediyorsa; “pedofili/sübyancılık” damgası da o kadar istisnai, özel ve de “tıbbi” bir sorun
haline getirmeye hizmet ediyor. Çünkü tüm çocuk evliliklerine “pedofilik” adamların hastalığı
dediğimiz anda, sosyal bir sorunu anında bireyselleştirmiş oluyoruz.
Meseleyi bu kadar “bireysel, tıbbi ve hatta patolojik” bir sorun olarak koyduğumuz zaman da,
çözüm “hadım edelim, linç edelim, idam edelim” yelpazesi içinde, çözümsüzlükten çözümsüzlük
beğenmek oluyor.
Bu durumda, kimi feminist kadınlar da dahil olmak üzere herkes; ne kadar iyiniyetle olursa olsun,
son tahlilde sorun yaratan “bireye” yöneliyor ve çözümü bu “hasta” bireyin hadım/linç/idam
edilmesinde görüyor.
Oysa asıl sorun toplumsal yapıda ve bu yapının kurgulanışında!
Geçen yıl kaybettiğimiz Fransız Avukat Jacques Verges’in sözüyle: “Her suç topluma sorulmuş bir
sorudur aslında”.
10-11 yaşındaki bir kız çocuğunu “evlendirebilen” bir toplum kendinden kaçamaz.
Bu evrensel hukuk anlamında “çocukların cinsel istismarı”, “çocuğa tecavüz”dür. Kimse bunu “çocuk
gelin” nitelemesi ile hafifletmemeli; kimse de “pedofili” diyerek marjinalleştirmemelidir.
Türkiye toplumunun kendi aynasına bakıp, kendi gerçek yüzünü görmesi gerek. “Çocuk gelin” ya da
“pedofili” gibi birbirine zıt gibi görünen ama son tahlilde birbirini destekleyen/yeniden üreten adlar
vererek kimse ruhunu kurtaramaz.
Çocuk cinsel istismarı artık bir devlet politikası!
Aslında Türkiye toplumunun önemli bir kesimi, kadın hareketinin çabaları sayesinde bu sorunu
gördü ve buna karşı tavır almaya başladı. Türkiye medyasının bir bölümü de…
Ama ne yazık ki, devlet denen mekanizmayı yönetme hakkını her türlü hukuk kuralını hiçe sayarak
bu hükümet döneminde bu sorunla mücadele etmek artık neredeyse imkansız.
Çünkü artık bu devlet, “çocuklara çocuk doğurtmak” için çırpınıyor.
Kız çocuklarının yaklaşık 17 yıla kadar “kesintisiz/zorunlu” eğitimini öngören yasayı, neden kız
çocukları için 12 yaşında eğitim sisteminden kaçırılabilmesi için (4+4+4 yasasıyla) ortadan kaldırdı
ki? Lise öğrencilerinin evlenmesine neden serbestlik getirdi ki?
Kız çocukları okumasın, bir an önce evlensin ve çok çocuk doğursun diye…
Üniversite öğrencilerine burs teşviklerini niye getirdi? Gençlerin evlenmesini teşvik için 10.000 TL
kredi desteğini neden sunacak?
Genç kadın ve erkekler, ama özellikle de kadınlar okumasın, bir an önce evlensin ve çok çocuk
doğursun diye…
İktidardan farklı düşünen, farklı yaşamak isteyen herkesin yaşam biçimine müdahalenin bir başka
uygulaması da, bu erken evlilik teşvikleri değil mi?
UNICEF’in Son Verileri Eşitsizlikleri Ortaya Koyuyor, Çocuk Haklarının Geliştirilmesi için Yeniliklerin
Gerektiğine Dikkat Çekiyor
Çocuk haklarıyla ilgili sözleşmenin 25. yıldönümü yaklaşırken, aradan geçen zamanda büyük
ilerlemeler kaydedildi; ancak, yayınlanan yeni rapora göre, henüz ulaşılmamış çocuklara da
ulaşılması eşitsizliklere daha fazla odaklanılmasını gerektiriyor
http://www.unicef.org.tr/tr/content/article/1709/unicef-in-son-verileri-esitsizlikleri-ortaya-koyuyorcocuk-haklarinin-gelistirilmesi-icin-yeniliklerin-gerektigine-dikkat-cekiyor-2.html
NEW YORK, 30 Ocak 2014 – ‘Her çocuğun önemli olduğunu’ açıklayan UNICEF bugün dünyadaki 2,2
milyar çocuk arasında en dezavantajlı durumda olanların haklarından yararlanmalarını engelleyen
eşitsizliklerin belirlenip giderilmesi için daha fazla çaba ve yenilik çağrısında bulundu.
Çocuklara yardım kuruluşu bugün açıkladığı bir raporda çocuklar adına ilerleme kaydedilmesinde ve
pek çok çocuğun yaşamını olumsuz etkileyen eşitsiz hizmet ve koruma erişiminin ortaya
konulmasında verilerin taşıdığı öneme dikkat çekti.
UNICEF Veri ve Analiz Bölümü Başkanı Tessa Wardlaw’ın konuya ilişkin görüşü şöyle: “Veriler,
özellikle en yoksullar başta olmak üzere, milyonlarca çocuğun yaşamının kurtarılmasını ve
iyileştirilmesini mümkün kıldı. Daha fazla ilerleme sağlanması, ancak, en fazla ihmale uğrayan
çocukların kimler olduğunu, kız ve erkek çocukların nerelerde okula gitmediklerini, hastalıkların
nerede yaygın olduğunu ve temel sanitasyon hizmetlerinin nerelerde bulunmadığını bildiğimizde
mümkün olabilecektir.”
Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin (ÇHS) 1989 yılındaki kabulünden bu yana ve 2015 yılı için
belirlenen Binyılın Kalkınma Hedeflerine ulaşma çabalarında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.
UNICEF’in temel raporu, Sayılarla Dünya Çocuklarının Durumu 2014 şunları göstermektedir:
- Çocuk ölüm hızlarının 1990 yılındaki düzeyinde kalması durumunda yaşamlarını yitirecek 90 milyon
kadar çocuk bugün hayattadır. Bunu sağlayan, büyük ölçüde, bağışıklama, sağlık, su ve sanitasyon
hizmetleridir.
- Beslenme alanında sağlanan iyileşmelerle 1990 yılından bu yana bodurlukta yüzde 37’ye kadar
varan azalma sağlandı.
- İlköğretimde okullaşma en azgelişmiş ülkelerde bile arttı: Bu ülkelerde 1990 yılında her 100
çocuktan ancak 53’ü okula gidebiliyorken 2011’de bu sayı 81’e çıkmıştır.
Böyle de olsa, “Her Çocuk Önemlidir: Eşitsizliklerin ortaya konulması, çocuk haklarının geliştirilmesi”
başlıklı raporda yer alan istatistikler aynı zamanda sürüp giden çocuk hakları ihlallerini de ortaya
koymaktadır:
- Temel yaşama ve gelişme hakkının ihlali anlamına gelmek üzere, 2012 yılında 5 yaşından küçük
yaklaşık 6,6 milyon çocuk önlenebilir nedenler yüzünden ölmüştür.
- Dünyadaki çocukların yüzde on beşi, ekonomik sömürüden korunma hakkını zedeleyecek, okuma ve
oyun oynama haklarını ihlal edecek şekilde çeşitli işlerde çalışmaktadır.
- Kızların yüzde on biri 15 yaşına gelmeden evlendirilmektedir ve bu da onların sağlık, eğitim ve
korunma haklarını tehlikeye düşürmektedir.
Veriler aynı zamanda açıklara ve eşitsizliklere işaret etmekte, kalkınmanın kazanımlarının eşit
dağılmadığını göstermektedir:
- Dünyadaki en yoksul çocukların doğumda vasıflı nezaretçi eşliğinde dünyaya gelme şansları en
varlıklı kesimlerden çocuklara göre neredeyse üç kat daha azdır (2,7 kat). Bu da gerek bu çocukları
gerekse annelerini doğumla ilgili komplikasyonlara daha açık kılmaktadır.
- Nijer’de kentlerde yaşayan hanelerin tamamı temiz içme suyu imkânlarına sahipken kırsal kesimde
bu oran ancak yüzde 39’dur.
- Çad’da ortaokula başlayan her 100 erkek çocuğa 44 kız çocuk düşmektedir. Bu durum kız çocukları
okulların sağlayabileceği eğitimden, korumadan ve hizmetlerden yoksun bırakmaktadır.
Raporda “hesaba katılmış olmanın çocukları görünür kılacağı, bu tanınmanın ihtiyaçlarının ele
alınmasını ve haklarının geliştirilmesini mümkün hale getireceği” belirtilmektedir. Veri toplama, analiz
ve yayma işlerindeki yenilikler sayesinde verilerin örneğin yer, varlıklılık durumu, cinsiyet, etnik
köken, engellilik durumu gibi faktörlere göre ayrıştırılabileceği, genel ortalamaların görmezden geldiği
ya da dışlanmış çocukların kapsanabileceği söylenmektedir.
Rapor, dışlanma yanlışını düzeltecek yeniliklere daha fazla yatırım yapılması çağrısında
bulunmaktadır.
"Dışlanmanın aşılması, kapsayıcı verilerle başlar. Çocukların ve ailelerinin katlandıkları yoksunlukla
ilgili verilerin bulunmasını, ulaşılabilirliğini ve güvenilirliğini artırmak için veri toplama ve analiz
araçları sürekli değiştirilmektedir ve yenileri geliştirilmektedir. Bu da konunun sürekli sahiplenilmesini
ve sürekli yatırımları gerektirmektedir."
Çocukların durumu hakkında bilinen şeylerin çoğu hane halkı araştırmalarından, özellikle de Çok
Göstergeli Kümelem Araştırmalarından (ÇGKA) elde edilmektedir. UNICEF tarafından geliştirilen ve
desteklenen ÇGKA ülkelerin istatistik kurumları tarafından yürütülmektedir. Bu araştırmalar,
çocukların yaşamını, gelişimini, haklarını ve yaşam deneyimlerini etkileyen bir dizi başlıkta ayrıştırılmış
veriler sağlamaktadır. Bugüne dek ÇGKA çalışmaları 100’den fazla ülkede gerçekleştirilmiştir.
ÇGKA’nın son turunda 50 ülkede 650 binden fazla haneyle görüşmeler gerçekleştirilmiştir.
Dünya Çocuklarının Durumu’nun, çocukların içinde bulundukları koşulların ayrıntılı bir görünümünü
sunmak amacıyla standartlaştırılmış küresel ve ulusal istatistik tablolar vermeye başlamasının
üzerinden otuz yıl geçmiş bulunuyor. Bu kez verilere yoğunlaşan bir rapor yayınlamakla UNICEF,
çocuklar adına olumlu bir değişim sağlanması adına karar vericilere ve genel kamuoyuna bu
istatistiklere ulaşıp kullanmaları çağrısında bulunmaktadır.
Raporda şöyle denilmektedir: Veriler elbette kendi başlarına dünyayı değiştirmez. Veriler, ihtiyaçları
belirleyerek, tanıtım-savunu çalışmalarına destek olarak ve sağlanan ilerlemeyi ölçerek değişimi
mümkün kılar. En önemlisi, karar vericilerin olumlu yönde değişimi sağlamak üzere bu verileri
kullanmaları, çocukların ve toplulukların da görevlileri sorgulamak için gerekli verileri
bulabilmeleridir.”
Yayıncılara: Video haber için http://weshare.unicef.org/mediaresources
Sayılarla Dünya Çocuklarının Durumu 2014; Her Çocuk Önemlidir-Eşitsizliklerin ortaya konulması,
çocuk haklarının geliştirilmesi raporunu okumak ve ek mültimedya materyallerini görmek
için:http://www.unicef.org/sowc2014/numbers
ÇGKA ile ilgili daha fazla bilgi için: http://www.childinfo.org/mics.html
UNICEF hakkında
UNICEF her çalışmasında her çocuğun haklarını ve esenliğini gözetmektedir. Bu taahhüdümüzü yerine
getirmek için ortaklarımızla birlikte 190 ülkede ve bölgede çalışmalar yürütüyoruz. Çabalarımızı,
nerede olurlarsa olsunlar tüm çocukların yararı adına özellikle en güç durumdaki ve dışlanmış
çocuklara ulaşmaya yoğunlaştırıyoruz.
UNICEF ve çalışmaları hakkında daha fazla ilgi için: www.unicef.org
Bizi Twitter ve Facebook’tan izleyin.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25631912.asp
Yolcu otobüsü şarampole devrildi 21 ölü
Oktay ENSARİ- Demet ÖZTÜRK- Mükremin ÖKSÜZGİL/KAYSERİ, (DHA)
23 Ocak 2014
KAYSERİ' nin Pınarbaşı İlçesi'nin Olukkaya Mevkii'nde İstanbul'dan Muş'a giden bir yolcu otobüsü
devrildi. Kazada 13’ü erkek, 7’si kadın, biri çocuk 21 kişi öldü. Feci kazada 7’i ağır 29 kişi yaralandı.
Kazanın kar ve tipi gibi kötü hava koşullarında direksiyon hakimiyetinin kaybolması nedeniyle
meydana geldiği belirlendi. Bu arada, kazanın olduğu bölgenin yarım saat önce karayolları ekiplerince
tuzlandığı, otobüsün sadece arka lastiklerinin kış lastiği olduğu ortaya çıktı.. Kar yağışı ve sis gibi kötü
hava koşulları olan yoldaki kaza, saat 02.30 sıralarında meydana geldi. İstanbul'dan dün saat 01.00
sıralarında yola çıkan Yeşil Muşovası şirketine ait otobüsün şoförü Ertuğrul Karasu, Olukkaya
Mevkiine geldiğinde yönetimindeki 34 DG 5950 plakalı otobüsü, direksiyon hakimiyetinin kaybolması
sonucu önce karşı şeride geçti. Otobüs daha sonra takla atarak, şarampole yuvarlandı. Kazada, bir
bölümü savruldukları otobüsün altında ezilerek ölen 13'ü erkek, 7'si kadın, biri çocuk 21 kişi yaşamını
yitirdi.
http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/polio-4323.html
Türkiye’de Çocuk Felci Tehdidi: Arınmayı Başarmıştık, Salgını Önlemeliyiz!
31 OCAK 2014
İçsavaş nedeniyle çöken temel sağlık hizmetleri 1999’dan beri Suriye’de görülmeyen çocuk felci
salgınına yol açtı. Onbeş yıldır Türkiye’de de görülmeyen çocuk felci salgını riski ile karşı karşıyayız.
Türkiye’deki çocuklar da tehdit altındadır. Sağlık ocaklarımızın gayreti ile Türkiye’den kazınan çocuk
felci hastalığına karşı alınması gereken önlemler konusunda Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkanı ile
yapılan görüşmeden, Tabip Odalarından elde edilen bilgilerden ve Dünya Sağlık Örgütü verilerinden
yola çıkarak değerlendirmelerimiz aşağıdadır:
1.
Polio Eradikasyon Programının(PEP) gerektirdiği aktiviteler; Suriye’de çıkan salgının yarattığı
acil durum, başta Suriye’den gelenler olmak üzere Türkiye’de polio virüsü dolaşımının olduğu
ülkelerden (Pakistan, Afganistan, Somali…) gelen insanların kamplarla sınırlı olmayan hareketliliği ve
2.
3.
4.
5.
6.
7.
Sağlıkta Dönüşüm Programının ayrı(la)ştırdığı sağlık örgütünün yarattığı zorluklarla olabildiğince başa
çıkmaya çalışılarak yerine getirilmektedir. Özellikle Kamu Hastane Birliği ile Halk Sağlığı Müdürlüğü
(HSM) ayrımı, sağlık çalışanlarının kampanyada görevlendirilmesi ile ilgili sorunlara yol açmaktadır.
Halk Sağlığı Müdürlüğü içinde dahi Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM) ve Aile Sağlığı Merkezleri (ASM)
arasında sağlık çalışanlarının kampanyada görevlendirmelerinde sorunlar çıkmaktadır. ASM’de görevli
personel aile hekimliği kapsamındaki sorumlulukları devam etmesi, performans uygulamasının
yarattığı baskı vb. kampanyadaki motivasyonunu düşüren nedenler olarak belirtilmiştir. Sınır illerinde
beş yaş altı tüm çocukların kapsamda olması sağlık çalışanı sayısının artışını zorunlu kılsa da bu artış
gerçekleşmediği öğrenilmiştir. Benzer durum İstanbul gibi büyük iller içinde geçerlidir. Çok büyük bir
bölgede kampanyanın yürütülmesinde sağlık çalışanı sayısındaki azlık önemlidir. Yine özellikle sınır
illerde TSM’lerde sağlık yönetimi ile ilgili nüfus ve bölgenin büyümesine bağlı artan yönetsel işlevlere
bağlı sorunlarda çalışan hekimlerin mesleğe yeni başlayan, deneyimsiz genç hekimler olması rol
oynadığı düşünülmüştür.
Dünya Sağlık Örgütü kaynaklı verilere göre Türkiye’de Polio 3. Doz ile rutin aşılama oranları
%97, SB bildirimlerine göre bölgelere göre ise % 94-100 arasındadır. Oranlardaki bu yükseklikle ilgili
güven derecesi DSÖ tarafından düşüklük kaygı uyandırıcıdır. Aile Hekimlerinin listelerinde yer
alanlara, başvuruya dayalı hizmet sunumu ve negatif performans uygulaması bu kaygıyı
beslemektedir. Beşli aşının 3. Dozu ile birlikte yapılmak üzere aşı takvimizde yeralan OPV aşılaması ile
ilgili aşılama oranı bilgisine ulaşılamamıştır.
Dünya Sağlık Örgütü kaynaklı verilere göre AFP Sürveyansı yetersizdir.
Ulusal/Yerel Polio Aşılama Günleri aktivitelerin (Başta aşı uygulamasında görev alacak sağlık
çalışanlarına yönelik olmak üzere hizmet içi eğitim, yataklı sağlık kurumlarında çalışanlara AFP
sürveyansı eğitimi, halka yönelik sağlık eğitimi, mop-up uygulaması, denetim araştırması, raporlama,
uygulamanın değerlendirilmesi…) illerde halk sağlığı Müdürlüğü bünyesinde yer alan birimlerde (TSM,
ASM…) çalışmayı sürdüren PEP deneyimi olan çalışanların katkılarıyla olabildiğince yürütüldüğü,
aşılamanın birinci turda hedefin %90’ını, ikinci turda ise hedefin %92’sine ulaştırılabildiği, dört ili
kapsayan üçüncü tur aşılama programı yapılacağı ifade edilmiştir.
THSK sorunun boyutunun ve öneminin farkındadır, bulaşıcı hastalıklarla mücadele birikimi,
polio eradikasyonu ile ilgili geçmiş deneyimi ile sağlık sistemindeki dönüşüme bağlı yapısal sorunlarla
başa çıkmaya çalışmaktadır. Yapısal sorunlara sığınmacı nüfusun eklenmesi işi güçleştirmektedir.
Sığınmacı nüfusa yönelik bütünlüklü bir programın olmaması, polio aşı kampanyasında zorluklara yol
açmıştır. Yapısal dönüşüm nedeniyle bu nüfusa yönelik program geliştirmede teknik engeller söz
konusudur. Sığınmacı nüfusun dahi bilinemiyor olması trajiktir. Sığınmacı nüfus ile ilgili hizmetlerin
sadece polio aşı kampanyası ile ilgili olmadığı, hazır sahaya çıkılmış iken kızamık aşılmasının dahi
programa eklenememiş olması yapısal sorunların ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Dil
sorunu kampanya sırasında bir kez daha karşımıza çıkan önemli bir sorundur. Yine THSK ve HSM
tarafından aşı sağlanması; taşıt sağlanması; sağlık çalışanlarının motivasyonu sağlamaya yönelik
sembolik ücretlendirme, sosyal destekler, performans uygulamasına dondurulması gibi teşvikler;
halkın kampanyaya hazır hale getirilmesine yönelik yazılı ve görsel medyanın daha aktif kullanımı;
sağlık çalışanlarının hazırlığına yönelik daha güçlü bilgilendirme ve eğitim faaliyetleri; meslek örgütü,
üniversite ve uzmanlık derneklerinin desteğini alma konusunda daha erken, daha aktif, doğrudan bir
çabanın gösterilmesi mevcut kampanya sürecinden çıkarttığımız dersler kapsamındadır.
İlgili Uzmanlık Derneklerince; Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Nörolojisi, Çocuk Enfeksiyon
Hastalıkları, Sosyal Pediyatri, Nöroloji, İnfeksiyon hastalıkları, Ortopedi, Fizik Tedavi ve
Rehabilitasyon, Halk Sağlığı uzmanlarına Türkiye’de Poliomiyelit tehdidi konusunda farkındalıklarını
artırıcı ve Akut Flask Paralizi bildirimleri için tutumlarını geliştirici etkinlikler/çağrılar yapılmalıdır.
Türk Tabipleri Birliği olarak başta hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlık çalışanlarını rutin ve ek
aşılama hizmetlerini desteklemeye/etkin bir biçimde yürütmeye, Akut Flask Paralizi sürveyansını
güçlendirici etkinlikleri destekleme ve izlemeye, THSK Başkanlığını sürecin yönetiminde şeffaf ve
dayanışmacı bir tutum sergilemeye çağırıyoruz.
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/saglikta-yeni-ortacag-hacamat-suluk-muayenesi-hipnozhaberi-86586
Sağlıkta yeni ortaçağ: Hacamat, sülük muayenesi, hipnoz
Sağlık Bakanlığı'nın sülük muayenesi, kupa tedavisi, hipnoz gibi 'alternatif tıp' yöntemleri
yönetmeliği tartışma yaratırken, sağlıkçılar 'tıbbın alternatifi olmaz' diyor
Birgün gazetesinden Burcu Cansu'nun haberine göre, Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel
Müdürlüğü tarafından yayınlanan 'Geleneksel, Tamamlayıcı, Alternatif Tıp Uygulamaları Yönetmelik
Taslağı' ile, hekimlere ve sağlık uzmanlarına "alternatif tıp" adı altında kupa terapisi (hacamat), sülük
muayenesi, alkol bağımlılarına hipnoz tedavisi gibi yöntemlerin eğitimi verilerek muayenehane açma
hakkı tanınacak.
Yönetmeliği değerlendiren Türk Tabipleri Birliği (TTB) Genel Sekreteri Beyazıt İlhan, "Sağlık alanında
bilimselliği ispatlanmış sezaryan ve anjiyo gibi yöntemler yasaklanırken, sülük ve şişe basma
(hacamat) gibi yöntemlerin uygulandığı muayenehaneler açılabilecek" diye konuştu.
'Hastalar dini saiklerle, Allah'a emanet'
Yönetmelikle birlikte bitkisel tıbbi ürünler ve bitkisel ilaçlarla uygulanan fitoterapi yönteminin de
önünün açıldığını belirten Beyazıt İlhan, "Yurttaşın, tıbben bilimselliği kabul edilmemiş yöntemlere
sevk edilmesini kabul etmiyoruz" diye konuştu.
Yaş kupa terapisinin dini saiklerle uygulanan bir tedavi yöntemi olduğunu belirten İlhan, "Yapılmak
istenilen, dini saiklerle Allah'a emanet tedavi edilmek. Hastaneye gittiniz tedavi olamadınız, eczaneye
gittiniz ilaç bulamadınız o zaman alternatif tıbba başvurun mantığı uygulanmak isteniyor. "Kupa
terapisi" dedikleri yönteme dair geçen sene Emine Erdoğan'ın da katıldığı sempozyumlar
düzenlenmişti. Orada da "Hz. Peygamberimiz de bunu kullanırdı, yararlı bir yöntem" söylemleri yer
almıştı. Şimdi de bu temelde kupa terapisi alternatif tıp diye önümüze getiriliyor" dedi.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25752891.asp
Müezzinoğlu’ndan Muharrem açıklaması
ANKARA - 6 Şubat 2014
SAĞLIK Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Van’da kardan kapanan yol nedeniyle 3 yaşındaki Muharrem
Taş’ın ölümüyle ilgili, “İdari aksamalar var mıdır, olabilir, anında soruşturma açtırdık” dedi.
Müezzinoğlu, milletvekillerinin eleştirilerini Meclis’te şöyle yanıtladı:
GÖLGE DÜŞÜRECEK FOTOĞRAF
“Ülkemizin sağlık hizmetlerinde ve özellikle acil sağlık hizmetlerinde geldiği başarılı fotoğrafa gölge
düşürecek bir fotoğrafla karşı karşıya kaldık. Bu nedenle üzgün olduğumu ifade etmek isterim. Ama
bunun bir fırsat gibi, bir medyatik olay gibi sunularak ve bunu ceberrut devlet mantığıyla burada ifade
edilmesini de açıkçası doğru bulmuyorum.
TELEFONLARINA ULAŞILAMIYOR
1 Şubat saat 18.36’da Köy Korucusu tarafından jandarma aranıyor. Jandarma, 112’yi arıyor saat
18.38’te. Bilgi alınabilecek telefon numaralarının hiçbirine bilgi için ulaşılamıyor ve burada bir
kopukluk oluyor. Gece saat 03.30 sularında Van merkezden Muharrem evladımızın amcası arıyor bir
hastamız var diye. İşte günün hastalığı ateşi var. Ne yazık ki babanın telefonuna ulaşılamıyor. Çeli
mezrasıyla Yalınca arasında 7 kilometre yol tamamen kapalı. Paletli ambulansların gidebilmesine
uygun değil, gece yolun açılması gerekir. Diğer araçlar yolların açımıyla ilgili hava koşulları nedeniyle o
araçlarla da il özel idarenin ve Karayollarının araçlarıyla da irtibat kurulamıyor.
BABAYLA GÖRÜŞTÜM
Babayla ben görüştüm. Az önce yine Sırrı (Sakık) Bey söyledi, çalmadığı kapı, ulaşmadığı… Baba, yalnız
saat 18.30’da korucuya yani Gürpınar Yalınca köyündeki korucuya bilgi verebildiğini, bir daha telefon
iletişimi kurulamadığını, gece iki buçukta da evladının vefat ettiğini ifade ediyor. Dolayısıyla burada,
tabii ki idari aksamalar var mıdır? Olabilir. Anında soruşturma açtırdık, müfettişlerimiz orada. Mutlaka
insanla çalışıyoruz, en dinamik şekilde bunları takip ediyoruz ama bunu bu şekilde, ülkenin sağlık
hizmetlerine, hele hele acil sağlık hizmetlerine gelecek bu noktayı, bu üzüntülü tabloyu bir fırsat gibi
sunmayı da açıkçası çok doğru bulmuyorum.”
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25742105.asp
Minik Muharrem'in cenazesi çuvalda taşındı
Gülay ÖZEK/ VAN, (DHA)
6 Şubat 2014
VAN’ın Gürpınar İlçesi’ne bağlı Yalınca Köyü’nün Çeli Mezrası’nda oturan Taş ailesi, rahatsızlanan 1,5
yaşındaki çocuklarının yolların kapalı olması nedeniyle hastaneye götüremedikleri için öldüğünü öne
sürdü. Taş ailesi, hastalanan çocukları Muharrem Taş’ın ihmalden öldüğünü iddia ederek, Karayolları,
sağlık ekipleri ve karakol görevlileri hakkında suç duyurusunda bulundu. Minik Muharem’in ailesi
tarafından çuvala konulan cenezesi ise sırtta taşınarak mezradan köye indirildi.
Olay 4 gün önce Gürpınar İlçesi’ne 80 kilometre uzaklıkta bulunan Yalınca Köyü Çeli Mezrası’nda
meydana geldi.
VAN'DA YÜREK YAKAN OLAY / FOTO GALERİ
Köye 16 kilometre uzaklıkta bulunan mezrada yaşayan 7 kişilik Taş ailesinin 1,5 yaşındaki çocukları
Muharrem Taş, akşama doğru yüksek ateş ve öksürük şikayetleriyle aniden rahatsızlandı. Aile, mezra
yolunun kardan kapalı olması nedeniyle çocuklarını hastaneye götüremeyince, ilgilileri telefonla
arayarak yardım istedi. Aile, görevliler gelir umuduyla beklerken, minik Muharrem, gece saat 02.00
sıralarında hayatını kaybetti. Taş ailesinin, gece olması ve ağır kış şartları nedeniyle rahatsızlanan
çocuklarını yürüyerek mezradan köye indirmeyerek, görevlilerin gelmesini bekledikleri öğrenildi.
MEZRAYA 4 SAATTE YÜRÜYEREK GİTTİLER
Bunu üzerine aile durumu, Van’da yaşayan yakınlarına bildirdi. Gece yarısı yola çıkan yakınları,
araçlarla sabaha karşı köye, geri kalan ve kapalı olan yolu ise 4 saat yürüyerek mezraya ulaştı. Otopsi
işlemlerini yapmak ve suç duyurusunda bulunmak için, minik Muharrem’in cenazesini ise bir çuvala
koyup sırtlarında taşıyan aile, yine yürüyerek 16 kilometre uzaklıktaki Yalınca Köyü’ne geldi. Daha
sonra bir araca konulan cenaze, Yüzüncü Yıl üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaşı Tıp
Merkezi’nde otopsisi yapıldıktan sonra Van’daki Şabaniye Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Cenazenin mezradan alınması ve çuval içinde sırtta taşınmasını amca Abdurahman Taş cep
telefonuyla fotoğrafladı. Bu zorlu yolculuğu görüntüleyen Taş, 1,5 yaşındaki yeğenini ihmal sonucu
kaybettiklerini belirterek şunları söyledi:
"Yeğenim rahatsızlanınca ağabeyim yardım için yetkilileri arayarak yardım istemiş. Fakat hiç kimse
ilgilenmedi. Yeğenimin ölüm haberini gece yarısı aldık. Köye kadar arabayla daha sonraki yolu da
yürüyerek mezraya ulaştık. Ölen yeğenimi çuvala bırakıp ailesiyle birlikte tekrar karlı yolardan geçerek
önce köye, ardından da bir araçla Van’a geldik. Savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Çünkü bu
ölümde herkesin suçu var. Eğer zamanında müdahale etselerdi belki yeğenim ölmeyecekti. Eğer yine
bize yardım eden olsaydı hastaneye götürselerdi, orada ölseydi Allah’ın takdiri yapacak birşey yok
diyecektik. Ama burada büyük bir ihmal var. Biz sorumlu olan herkesten şikayetçiyiz. Yeğenimin
cenazesini bile biz o yollardan yürüyerek akrabalarla birlikte getirdik. Sorumluların cezalandırılmasını
istiyoruz."
http://www.zaman.com.tr/gundem_saglik-bakanindan-muharrem-tas-aciklamasi_2198001.html
Sağlık Bakanı'ndan Muharrem Taş açıklaması
6 Şubat 2014 18:50
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu'nda, kamuoyunda torba yasası olarak bilinen yasa
teklifinin görüşülmesine devam ediliyor. Meclis Başkanvekili Meral Akşener'in yönettiği birleşimde,
Van'ın Gürpınar ilçesine bağlı Yalınca köyünün kardan günlerdir yolu kapalı olan Çalık Mezrası'ndan
hastaneye götürülemeyince hayatını kaybeden 1.5 yaşındaki Muharrem Taş'ın cenazesinin çuval
içinde babasının sırtında taşınması gündeme geldi.
BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, kürsüden milletvekillerine basına yansıyan fotoğrafı gösterdi. Konuya
ilişkin açıklamalarda bulunan Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu ise iletişim kopukluğunu olduğunu
söyledi. "Ülke olarak ülkemizin sağlık hizmetlerinde ve acil sağlık hizmetlerinde geldiği başarılı bir
fotoğrafa gölge düşürecek bir fotoğraf ile karşı karşıya kaldık." diyen Müezzinoğlu, üzgün olduğunu
vurguladı.
Bunun ceberrut devlet mantığı ile burada ifade edilmesini doğru bulmadığını dile getiren
Müezzinoğlu, şöyle devam etti: "Korucu, jandarmayı aranıyor; jandarma 112'yi arıyor. Bilgi
alabileceğimiz telefon numaralarını istiyor. 112 bilgi alınabilecek telefon numaralarının hiçbirisine
bilgi için ulaşılamıyor. Burada bir kopukluk oluyor. Gece saat 03.30 sıralarında Van merkezden
Muharrem evladımızın amcası arıyor. 'Bir hastamız var' diyor. Ateşi olduğunu söylüyor, babanın
telefonuna ulaşılamıyor. Yalınca köyüne kadar yol açık, Çeli mezrası ile Yalınca köyü arasındaki 7
kilometrelik yol tamamen kapalı. Paletli ambulansların gidebilmesi mümkün değil. Baba ile ben
görüştüm, baba sadece 18.30'da korucuya bilgi verebildiğini, bir daha telefon iletişimi kurulamadığını,
gece 02.30'da evladının vefat ettiğini söyledi. Soruşturma açtık müfettişlerimiz orada. Bu tabloyu bir
fırsat gibi sunmayı doğru bulmuyorum. Ambulans helikopterlerimizin gece uçma şansı yok. Karadan
da paletli ambulans değil, karayolunun açılması lazım ki o mezraya paletli ambulans gidebilsin.
İletişim yok, iletişim kopuk. Her türlü soruşturmayı da açtık. Ülkemiz adına, sağlık camiası adına
üzüntü duyduğumuz tablo."
Amerikan Acil Tıp Akademisi: Bağımsız Acil Sağlık Hizmetlerini Suç İlan Edemezsiniz
06 ŞUBAT 2014
http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/aaem-4332.html
Amerikan Acil Tıp Akademisi’nden Torba Yasa Açıklaması Geldi: Bağımsız Acil Sağlık Hizmetlerini
Suç İlan Edemezsiniz
Amerika Birleşik Devletleri’nde Acil Tıp Uzmanları’nın uzmanlık kuruluşu olan Amerikan Acil Tıp
Akademisi (AAEM) bir basın açıklaması ile Türkiye’de yürürlüğe giren sağlık torba yasası içerisindeki
bağımsız sağlık hizmetlerini suç ilan eden yasaya karşı itirazlarını belirtti.
Açıklamada “Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından yeni onaylanan ve hükümet yetkisi
olmadan verilen acil ilk yardım hizmetlerini suç sayan yasanın gerek hastaları gerekse hizmet
sunanları haksız ve olumsuz biçimde etkileyecek içerik taşıdığı, AAEM’nin kesin görüşüdür.” denildi.
Her kişinin, acil tıbbi yardım alanında uzman kişilerce verilecek acil hizmetlere engelsiz biçimde
ulaşabilmesi gerektiğine vurgu yapılan açıklamada uluslararası hekim ve insan hakları örgütlerinin
yasaya karşı çıkışlarının yerinde olduğu, yasanın bu biçimiyle kabul edilemez nitelikte bulunduğu
belirtilerek TC Hükümeti’nden yasayı değiştirme talebinde bulunuldu.
Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi
AAEM Türkiye’de Acil İlk Yardım Hizmetlerini Suç Sayan Yasaya Karşı
PRLog (Basın Açıklaması) – 28 Ocak 2014 - MILWAUKEE – Amerikan Acil Tıp Akademisi (AAEM)
sertifikalı acil yardım doktorlarının uzmanlık kuruluşudur. AAEM, acil yardım doktorlarının hastalara
en kaliteli hizmeti verebilmeleri için adil ve eşitlikçi uygulama ortamları sağlanması ilkesine bağlı
demokratik bir kuruluştur.
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından yeni onaylanan ve hükümet yetkisi olmadan verilen
acil ilk yardım hizmetlerini suç sayan yasanın gerek hastaları gerekse hizmet sunanları haksız ve
olumsuz biçimde etkileyecek içerik taşıdığı, AAEM’nin kesin görüşüdür.
AAEM, her kişinin, acil tıbbi yardım alanında uzman kişilerce verilecek acil hizmetlere engelsiz
biçimde ulaşabilmesi gerektiğine inanmaktadır.
AAEM Başkanı Doktor William T. Durkin Jr’nin belirttiği gibi, “Doktorlar Hipokrat Yeminine bağlıdırlar.
Bir bürokrattan onay beklerken güç durumdaki birinin ihtiyaçlarının ihmal edilmesi insanlık dışı,
herhangi bir ahlak anlayışına sığmayacak bir davranıştır.”
Ayrıca, bağımsız bir grup olan İnsan Hakları için Hekimler (PHR) de yasaya karşı çıkmıştır: “Yasada yer
alan 46’ncı Madde, acil tıbbi yardımları suç saymakta, salt acil tıbbi yardım ihtiyacı içindeki Türkiye
Cumhuriyeti yurttaşlarına yardımcı oldukları için doktorlara hapis ve ağır para cezaları
öngörmektedir.”1
9 Ocak 2014 tarihinde önde gelen diğer tıp kuruluşları da İnsan Hakları için Hekimler’e katılarak
yasaya ilişkin derin kaygılarını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e bir mektupla iletmişlerdi. AAEM de bu
talebe katılmakta, TC hükümetine bu kararı değiştirmesi çağrısında bulunmaktadır.
Amerikan Acil Tıp Akademisi (AAEM) günümüzde acil tıbbi yardımlar alanında uzman bir kuruluştur.
Bir kuruluş olarak AAEM kurul belgesini, acil tıbbi hizmetler konusunda uzman olarak tanımlanmanın
kabul edilebilir tek yolu olduğu düşüncesindedir.
Daha
fazla
bilgi
için:
www.aaem.org ya
AAEM ile irtibat için: www.aaem.org/connect.
da
telefon:
800-884-2236.
1. Türkiye Cumhurbaşkanı Acil Durumlarda Tıbbi Yardımları Suç Sayan Yasayı Onayladı. İnsan Hakları
için Hekimler. http://physiciansforhumanrights.org/press/press-releases/... Yayın tarihi:1/17/14.
Erişim: 1/21/14.
İrtibat
Laura Burns
ÇED Raporu Olmadan Nükleer Santral İnşaatı Yapılmaz
06 ŞUBAT 2014
HTTP://WWW.TTB.ORG.TR/İNDEX.PHP/HABERLER/SANTRAL-4331.HTML
Aralarında Adana Tabip Odası’nın da bulunduğu Adana Nükleer Karşıtı Platformu üyeleri, Mersin'in
Gülnar İlçesi'ne bağlı Büyükeceli Beldesi'nde yapılması planlanan Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin
Çevresel Etkinlik Değerlendirme (ÇED) raporu olmadan inşaatına başlanmasını basın açıklaması ile
protesto etti.
Abidin Dino Parkı'nda 5 Şubat günü düzenlenen basın açıklamasında Adana Nükleer Karşıtı Platformu
adına açıklama yapan Adana Tabip Odası Başkanı Ali İhsan Ökten, ÇED raporu olmadan nükleer
santral projesinin hayata geçirilemeyeceğini söyledi.
“BU KADAR DA OLMAZ!” DEDİRTEN UYGULAMALARA BİR YENİSİ EKLENDİ:
ÇED RAPORU OLMADAN NÜKLEER SANTRAL İNŞAATINA BAŞLADILAR!
İnsanlık her anlamda ileriye giderken; daha özgür, daha demokrat, daha barışçıl, doğayla daha
uyumlu yeni bir hayatın arayışları bütün dünyada sürdürülmeye çalışılırken; ne yazık ki ülkemizde tam
tersi bazı gelişmeler yaşanıyor.
Kralların, padişahların “istersem asarım, istersem keserim” anlayışından, uzun mücadeleler
sonucunda bugünkü “hukuk devleti” kavramına geldik. Toplumsal hayat; donuk olmayan, toplumla
birlikte giderek değişen ve dönüşen yazılı kurallara bağlıdır. Bunun bir anlamı da şudur: Seçimle
iktidara gelmiş olsan bile her istediğini, istediğin gibi yapamazsın. Bizler, iktidar zehirlemesinden
dolayı, bir türlü anlamak istemeyenlere bu basit gerçeği her defasında hatırlatmayı ve anlatmayı
görev biliyoruz.
Hatırlanacağı gibi; AKP iktidarı ülkemizde nükleer santral kurmak için gereksiz bir inatlaşma ve
zorlamayla Mersin- Akkuyu' da nükleer santral kurma işini yasal itirazlardan kaçırabilmek için
devletlerarası bir anlaşma yaparak, Rus devlet şirketine verdi. Bu şirketin henüz ÇED raporu almadığı
halde inşaat çalışmalarına başladığı belgelenmiş bulunmaktadır.
Oysa Türkiye'de Çevre Bakanlığı kurulduğundan ve Çevre Kanunu kabul edildiğinden beri yatırımlar
için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu hazırlamak ve bu raporu bakanlığın onaylamış olması
yasal zorunluluktur. Kanunun 10. maddesi bu konuda şöyle demektedir: “ÇED olumlu kararı
alınmadıkça projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma
başlanamaz ve ihale edilemez.”
Şirketin daha önce hazırlattığı ÇED raporlarını AKP’nin Çevre Bakanlığı bile kabul etmemiştir. Çünkü,
kullanılmış nükleer yakıt çubuklarının nasıl ve daha önemlisi nerede muhafaza edileceği ve kullanım
ömrünü tamamlamış nükleer santralin söküm maliyetlerinin ne kadar olacağı ve kim tarafından
karşılanacağı gibi hayati konularda Rus firması herhangi bir şey söylememektedir.
Kısacası, şu anda Akkuyu için onaylanmış bir ÇED raporu bulunmamaktadır. Çevre Kanunu'nun 15.
maddesine göre; proje alanında yapılan bütün iş ve işlemler yasal mevzuata aykırıdır, inşaat
faaliyetlerinin derhal durdurulması, yapılanların derhal düzeltilmesi ve sahanın eski haline getirilmesi,
inşaata başlayan ve faaliyette bulunanlar hakkında da gerekli adli soruşturma ve işlemlerin yapılması
gerekmektedir.
Her isteyenin her istediğini yapamadığı, orman kanunlarının değil hukuk devletinin geçerli olduğu
onurlu bir ülkenin onurlu yurttaşları olmak istiyoruz, çok şey mi istiyoruz?
Çernobil ve Fukuşima' da yaşanmış felaketlerden sonra Akkuyu veya Sinop'ta nükleer santral kurma
konusunda neden bu kadar ısrar edilmektedir?
Yaşananlar nükleer santral inadının sadece bilime ve gerçeklere değil, aynı zamanda demokrasiye de
aykırı olduğunu ortaya koyuyor.
“Aynı şeyleri yapıp, farklı sonuçlar beklemek; aptallığın en belirgin özelliğidir” diyen bilim insanı haksız
sayılır mı?
Hükümete sesleniyoruz: Halkın sesine, bilime ve demokrasiye birazcık saygınız varsa, Akkuyu nükleer
santral kararını derhal iptal etmelisiniz.
Bütün ülkeler vazgeçerken, nasıl kurtulacaklarını hesaplarken, AKP Hükümeti'nin nükleer santral
konusunda inatla sürdürdüğü bu gözü kara, tehlikeli, hukuksuz ve ülkemizin geleceği ile kumar
oynayan tutumunu 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde oy kullanacak olan sağduyulu seçmenlerin
değerlendireceğine inanıyoruz.
Saygılarımızla.
NÜKLEERE İNAT, YAŞASIN HAYAT!
NÜKLEER SANTRAL İSTEMİYORUZ!
NÜKLEER ANLAŞMALAR İPTAL EDİLSİN!
ADANA NÜKLEER KARŞITI PLATFORM
Aile hekimi işsiz kalabilir
Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde görev yerini bırakıp devletin ayağına gitmeyen aile hekimi işsiz kalma
tehlikesiyle karşı karşıya.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/saglik/39651/Aile_hekimi_issiz_kalabilir.html
İklim Öngel/Cumhuriyet
Yayınlanma tarihi: 10 Şubat 2014 Pazartesi
Eşini tedavi etmesi için nöbet tuttuğu sırada arayarak çağıran kaymakamın evine gitmeyen doktor,
olayın ardından Şırnak İl Halk Sağlığı Müdürlüğü’nün ardarda yaptığı birçok denetime tabi tutuldu.
Olay öncesinde hiç ceza puanı bulunmayan doktorun punaları 2 haftada 115’e ulaştı. Aile hekimliği
sistemine göre 100 ceza puanını aşan hekimlerin sözleşmeleri feshediliyor.
Doktora şiddet hasta yakınlarından çıkıp, kamu gücünü elinde bulunduran mülki idare amirleri eliyle
de uygulandığını gösteren bir olay Şırnak’ta yaşandı. Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinin kaymakamı, eşinin
hastalanması üzerine, acil nöbetindeki aile hekimini eve çağırdı.
Hekimin, “Aile hekimlerinin görev yerinden ayrılmamaları” kuralı gereği görev yerini terk etmemesi
üzerine, kaymakam Halit Benek, doktora “Buna pişman olacaksın” demiş ve sonrasında vali Hasan
İpek’i aradı. Olayla ilgili bilgi alan Şırnak İl Halk Sağlık Müdürü Muhsin Hayyam Elçi ise doktora
kaymakamın evine gitmesi yönünde telkinde bulundu. Tüm baskılara karşı görev yerini terk etmeyen
doktorun yerine başka bir doktor kaymakamın evine giderek hastayı tedavi etti.
Şırnak Tabip Odası Başkanı Azad Karagöz ise kaymakamın evine gitmeyen hekimin bu olaydan sonra
büyük bir baskı ile karşılaştığını anlattı. Karagöz, “Arkadaşımız şiddet ve baskı görüyor, dosyaları
sürekli kontrol ediliyor. Aile hekimlerinin ceza puanları 100’e ulaştığı zaman sözleşmeleri fesh
ediliyor” diyerek, hekimin işsiz kalma tehlikesinin bulunduğuna dikkat çekti.
İşsiz bırakmak için bahane
Karagöz, olayın ardından il halk sağlığı müdürlüğünden 10 kişilik denetim grubunun ilçede gezerek,
hekime bağlı hastalarla görüştüğünü, hastanede dahi bulunmayan bir cihazın “Aile hekimliğinde
neden yok?” denilerek, buna dahi ceza puanı yazdıklarını kaydetti.
Hekim ile kaymakamın konuyu kendi aralarında çözmesine karşın il halk sağlığı müdürlüğünün
“kraldan çok kralcılık” yaptığını söyleyen Karagöz, “Arkadaşımız, sözleşmesinin feshedilmesi icin 115
ceza puanı ile cezalandirmistir” dedi.
Ceza gerekçelerini “bahane” olarak değerlendiren Karagöz, “Bu puanla cezalandırma sistemi ülke
genelinde ve yerelimizde sürekli tehdit aracı olarak kullanılıp zaten stresli ve ağir olan sağlık mesleğini
daha da yapılamaz hale getiriyor. Hastalarımıza düzgün bir psikolojiyle hizmet vermemiz ve tam bir
mesleki bağımsızlık içersinde çalısmamız engelleniyor” dedi.
‘Savunma hazırlayacağız’
Hekimden ceza puanının sınırı aştığı için savunma istendiğini belirten Karagöz, “Şu an biz savunmayı
hazırlayacağız. Savunmanın verilmesinden 30 gün sonra da sonuç belli olacak” diye konuştu.
Sağlık çalışanları üzerindeki baskılara son verilmesini isteyen Karagöz yetkililere, “Mesleki
bağımsızlığımızdan elinizi çekin. Bizi, yükselmek icin basacağınız basamaklar olarak görmekten
vazgeçin. Biz asla sizin istediğiniz sekilde siyasi ve kariyer kaygılarınıza göre değil, Hipokrat’a göre,
Nusret Fişek’lerden, Ata Soyer’lerden öğrendiğimiz sekilde ve vicdanımız rahat olacak şekilde
hekimliğimizi yapmaya devam edeceğiz” diye seslendi.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/saglik/47675/Aile_hekimligi_coktu.html
Aile hekimliği çöktü
İstanbul’da 106 Aile Sağlığı Birimi boş kaldı. Başbakan Erdoğan’ın mahallesindeki aile sağlığı
merkezinin boş olması da dikkat çekiyor
ibel Bahçetepe/ Cumhuriyet
05 Mart 2014 Çarşamba
İstanbul’da 106 aile sağlığı biriminin boş olduğu ve aile hekimi beklediği ortaya çıktı. Boş olan aile
sağlığı birimleri arasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kasımpaşa’daki Kaptanpaşa
Mahallesi’ndeki 5 No’lu ASM’nin de olması dikkat çekti. En çok Sultangazi, Beyoğlu, Bağcılar ve
Sultanbeyli ilçelerinde aile sağlığı birimlerinin boş olduğu görülürken “aile sağlığı sisteminin” çöktüğü
vurgulandı. Aşı ve gebe takibi gibi çok sayıda sorunun baş gösterdiğini vurgulayan aile sağlığı
hekimleri “Aile sağlığı kimin elemanıdır? ASM’lerin kira, elektrik, su faturası, malzeme gibi giderleri ile
uğraşmak istemiyoruz. Nerede hasta, nerede iyi hekimlik, nerede koruyucu sağlık hizmeti? Hekimler
olarak 14 Mart Tıp Bayramı’nda, yaşanan sağlık sorunlarına dikkat çekmek, nitelikli sağlık hizmeti
demek için g(ö)revde olacağız, aciller dışında hasta bakmayacağız” dediler.
Yurttaşlar ise, “Hani aile hekimliği sisteminde herkesin kendi hekimi olacaktı. Böyle bir şey söz konusu
değil. Aile hekimleri, reçete yazmak dışında başka bir şey yapamıyor” diye yakındılar.
AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm Programı ile hayata geçirdiği, Başbakan Erdoğan ile Sağlık Bakanlarının her
fırsatta övdüğü aile hekimliği uygulamasını aslında sorunlarla dolu. Sağlıkta reform söylemiyle ilk
olarak 2002’de Düzce ilinde pilot olarak uygulanan, 2010’dan itibaren ise İstanbul olmak üzere tüm
Türkiye’de hayata geçirilen aile hekimliği uygulamasında, Türkiye’nin en büyük ili İstanbul’da büyük
problemler yaşanıyor.
İstanbul İl Halk Sağlığı Müdürlüğü’nün verilerine göre İstanbul’da 121 boş olan aile hekimliği
pozisyonuna son atamalarda 15 hekim ilave edildi ancak 106 birim halen boş. Yetersiz aile sağlığı
merkezi binası ve personel eksikliği, hekimlerin iş yükü fazlalığı, mevsimlik göçler, il-il dışı atamaları
gibi çok sayıda neden, bu merkezlerin hekimsiz kalmasına neden oldu.
Boş olan birimlerin 13 mahalleye denk geldiği, bazılarının binalarının dahi olmadığı, buna karşın
hekim için ilana çıktığı belirtildi. Buna örnek olarak Beyoğlu’nda 11 No’lu ASM isminde sanal bir
ASM’nin aylardır dolmayı beklemesi gösterildi.
Boş olan merkezler incelendiğinde bazı yerlerde 36-37. kez ilana çıkılmasına karşın halen boşta
beklemesi de dikkat çekti. Üstelik 13 aile sağlığı merkezi tamamen boş, yani sözleşmeli hekim yok,
bunun da 26 hekim eksikliği anlamına geldiği belirtildi.
Boş olan aile sağlığı birimlerine baktığımızda Sultangazi’de 14, Beyoğlu’nda 10, Bağcılar’da 9,
Sultanbeyli’de 8 aile sağlığı biriminin hekimsiz olduğu görüldü. Bir başka dikkat çeken nokta ise
Kasımpaşa’daki Başbakan Erdoğan’ın mahallesindeki Kaptanpaşa Mahallesi’ndeki 5 No’lu ASM,
Hacıahmet Mahallesi’ndeki 8 No’lu ASM’lerinin tamamı boş olması ve aile hekimi beklemesi.
Kamuda çalışan ve aile hekimliğine geçmek isteyen bir hekimin, ücretsiz izin adı altında aile
hekimliğine geçiş yapabildiği, daha sonra eski konumuna dönmek istemesi halinde bunun da
belirsizliğini koruduğu da ifade edildi.
Yaşanan bir diğer sorun ise geçici görevlendirmeler. Yıllık izin, doğum izni, istirahat raporu ve istifa
durumlarında boşalan aile sağlığı birimlerine geçici görevlendirmeler ile gönderilmek istenen
pratisyen hekimlerin bu uygulamadan bıktığı, istifa ederek uzmanlıklarını almak için tıpta uzmanlık
sınavına hazırlandıkları da ortaya çıktı.
Her bir aile hekiminin bakmak durumunda olduğu 4 bine yakın kişi gözönüne alındığında İstanbul’da
424 bin kişinin temel sağlık hizmetlerinden mahrum kaldığı vurgulandı. Aile sağlığı hekimleri, sistemin
çöktüğüne dikkat çekerek “Bakanlık artık aile sağlığı merkezi binasi inşa etmiyor. Bunu hekime
bırakıyor. Hekimler de bu yük ile uğraşmak istemediği için aile hekimliği artık çok fazla tercih
edilmiyor. Aile hekimliği uygulaması çökmüştür. Ciddi halk sağlığı problemleri yaşanabilir” dediler.
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/ankaranin-koklu-hastanesinde-ikna-odalari-kuruluyoriddiasi-dogum-kontrolu-gunah-h
Ankara'nın köklü hastanesinde 'ikna odaları' kuruluyor iddiası: Doğum kontrolü günah!
Başkent'in en eski kadın sağlığı hastanelerinden Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı, Eğitim ve
Araştırma Hastanesi'nde, kürtaj olmak isteyen kadınların 'ikna odaları'na alındığı, doğum kontrol
yöntemlerini kullanmak isteyen kadınlara ise uygulamaların günah olduğunun anlatıldığı iddia
ediliyor.
Hastaneye müracaat eden ve doğum kontrol hizmetlerinden yararlanmak isteyen kadınların,
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “3 çocuk” hedefinin ardından yaptığı “Şartlar kolaylaştı 5 çocuk bile olur”
açıklamaları hatırlatılarak, çeşitli yöntemlerle vazgeçirilmek istendiği belirtiliyor.
Cumhuriyet gazetesinden İklim Öngel'in haberinde, iddialara göre, hastaneye başvuran kadınlara
önce “Evli misiniz, bekâr mı” sorusu soruluyor. Eğer kadın bekâr ise bu kez de “Neden spiral
taktırıyorsunuz” şeklinde sorgulanıyor. Kadın, doktora yönlendirilmeden hastane çalışanları
tarafından “ikna odalarına” alınarak “doğum kontrolü dinen günah” sözleriyle geri gönderiliyor.
CHP Muğla Millitvekili Prof. Dr. Nurettin Demir, Ankara’daki Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı, Eğitim ve
Araştırma Hastanesi ile birlikte, Türkiye’nin pek çok ilinden doğum kontrol yöntemlerine başvurmak
isteyen kadınların, hastanelerde hizmete ulaşamadığı yönünde bilgiler aldıklarını söyledi.
İzmir'de de 'fiili durum' yaratılmıştı
Geçtiğimiz günlerde İzmir'de kürtaj hizmeti veren tek devlet hastanesi olan Tepecik Eğitim ve
Araştırma Hastanesi'nde de, Medulla sisteminden kürtaj butonunun kaldırılmasıyla hizmet yasadışı
bir şekilde uygulanamaz hale getirilmişti.
Aynı gün içinde kürtaj randevusu alan 8 kadın, "kürtaj butonu" kaldırıldığı için, hizmet alamadan geri
dönmüş, bu şekilde İzmir'de uygulamayı yapan tek devlet hastanesi de "yetkisiz" hale getirilmişti.
http://www.plturkce.org/kuba/kuba-akciger-kanseri-asisini-tescil-ettirdi
Küba akciğer kanseri aşısını tescil ettirdi
Havana, 24 Haziran (Prensa Latina) Küba Moleküler İmmünoloji Merkezi'nden uzman Gisela
Gonzalez'in verdiği bilgiye göre, ileri safhada akciğer kanseri tedavisi için geliştirilen bir aşı Devlet İlaç
Kontrol Merkezi'nde tescil ettirildi.
CimaVax-EGF adlı aşı, çeşitli klinik testlerde sınanırken, güvenilir olduğu ve bu tür tümörler taşıyan
hastaların yaşam kalitesinde iyileşme sağladığı gözlendi.
Bu ürün üzerine araştırma 1992'de Ulusal Onkoloji Enstitüsü'nde başlamıştı. Aşı daha sonra
Moleküler İmmünoloji Merkezi'nde (CIM), Genetik Mühendislik ve Biyoteknoloji Merkezi'yle işbirliği
içinde geliştirilmeye devam etmişti.
Epidermal Büyüme Faktörü (EGF) adlı proteini içeren aşıda, bu faktör bir başka proteine bağlı
bulunuyor ve vücudun bağışıklık sisteminin EGF'ye karşı tepki vermesini sağlıyor.
Aşı olanların vücutları, EGF'yi tanıyan ve ona bağlanan antikorlar oluşturuyor. Bu da EGF'nin
hücrelerdeki almaçlara bağlanmasını ve hücrelerin çoğalmaya başlamasını önlüyor. Sonuç, tümör
büyümesinde azalma oluyor. Ancak bu sonucun derecesi hastadan hastaya değişebiliyor.
Şu ana kadar aşı ile Küba, Kanada ve İngiltere'de yedi klinik deneme gerçekleştirildi. Halen ikisi
Küba'da ve biri Malezya'da olmak üzere üç deneme daha sürüyor.
Bu klinik denemeler kapsamında 400'den fazla ileri safhada akciğer kanseri hastasına CimaVax-EGF
aşısı yapıldı.
Gonzalez, yaptığı basın açıklamasında, aşının aşırı yan etkilere yol açmadığını, öte yandan bağışık
sistemini tetiklediğini ve bu sayede hastaların yaşam beklentisini dört ila altı ay arasında artırdığını,
ayrıca hastaların yaşam kalitesini de iyileştirdiğini belirtti.
İki rekombinan (laboratuvar ortamında yapay olarak birleştirilmiş) proteinden elde edilen aşı,
dünyada kendi alanında bir ilk. Ürün, şu ana kadar Kanada, ABD, Japonya, Avusturalya ve Brezilya'da
tescil ettirildi.
Projede yer alan onkoloji uzmanı hekim Elia Neninger, bunun tedavi amaçlı bir aşı olduğunun ve
kanseri önlemediğinin altını çizdi. Neninger, aşının amacının tümör hücrelerine yönelik kemoterapi ve
radyoterapinin etkilerini sürdürmek ve güçlendirmek olduğuna işaret etti.
Neninger, aşının hastaların hayatlarını tehdit edebilecek yan etkiler taşımadığını ve ürünün güvenli
olduğunu tekrarladı. Neninger, aynı zamanda aşının, nefes alma zorluğu, iştahsızlık ve kilo kaybı gibi
hastalığın sıkça ortaya çıkan semptomlarını azalttığını söyledi.
Aşı 12 Haziran'da Küba Sıhhi Kayıt Bürosu tarafından tescil edilmişti.
CIM'nin Klinik Araştırmalar birimi yöneticisi Tania Crombet ise CimaVax-EGF'in ileride baş ve boyun,
beyin, mide, meme, prostat, kalın bağırsak, yumurtalık ve mesane kanserlerine karşı da
kullanılmasının olası olduğunu söyledi. Ancak bu diğer kanser tiplerine karşı aşının etkinliğini tespit
etmek için yeni çalışmalar ihtiyaç duyulduğunu ekledi.
Dünyada bugün bir milyondan fazla ileri safhada akciğer hastası bulunuyor. Küba'da her yıl 4.500 kişi
bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor.
Erdoğan'a uluslararası mektup: Sağlık emekçilerine saygı gösterin!
Haziran Direnişi'nde yaralananlara yardımcı olan hekimlere karşı Sağlık Bakanlığı'nın tavrına
değinilen mektupta; 'Sağlık Bakanlığı'nın TTB'ye karşı takındığı tutum ve yeni sağlık yasasında yer
alan ve acil tıbbi desteği suç unsuru sayan hükümler karşısında ciddi biçimde kaygılıyız' denildi.
(soL - Haber Merkezi) Çeşitli ülkelerden sağlık örgütleri tarafından yayınlanan 6 Mart 2014 tarihli
mektupta, Sağlık Bakanlığı'nın Haziran Direnişi sonrasında Türk Tabipleri Birliği üyesi doktorlara karşı
tavrına değinilirken, Başbakan Erdoğan'a hekimlerin görevlerine karşı saygılı olma çağrısı yapıldı.
British Medical Journal isimli uluslarası tıp dergisinde de yayınlanacak olan ve doğrudan Tayyip
Erdoğan'a iletilen mektubun tam metni şu şekilde,
Sayın Başbakan Erdoğan,
Mayıs 2013'te başlayan Gezi Parkı protestoları sırasında, yaralanan protestoculara ve görgü
tanıklarına sağlık hizmeti sunan doktorlara karşı Sağlık Bakanlığı'nın aldığı cezalandırıcı tavır
karşısında son derece kaygılıyız. Sağlık Bakanlığı'nın, Türk Tabipleri Birliği üyesi hekimlere karşı
takındığı bu tavrı kayıtsız şartsız terk etmesi konusunda bir an önce adım atmanızı talep ediyoruz.
27 Ocak 2014 tarihinde Sağlık Bakanlığı, TTB Ankara Tabip Odası yönetim ve disiplin kurulu üyelerine
karşı "kontrolden ve denetimden uzak bir şekilde revir adı altında yerleşik sağlık birimleri kurmak ve
buna bağlı olarak görevinin haricinde etkinliklerde bulunmak" gerekçeleriyle görevden
uzaklaştırılmalarını talep eden bir dava açtı.
Bildiğiniz gibi, Gezi Parkı direnişi sırasında onlarca şehirde gerçekleşmiş olan protesto gösterilerinde
binlerce protestocu yaralandı. Türk Tabipleri Birliği ise hekimleri örgütleyerek, acil durumdaki
yaralılara, camiler, alışveriş merkezleri ve oteller de dahil olmak üzere mümkün olan her yerde tıbbi
destek hizmeti sağladı. Böylesine kendiliğinden ve kendine has bir şekilde gerçekleşen tıbbi destek
çalışmaları "yerleşik sağlık birimleri" olarak tanımlanamaz. TTB, kişisel risk bakımından tıp etiği
konusunda sadece uluslararası standartları takip etmekle kalmayıp, aynı zamanda acil ihtiyacı olan
kişilere sağlık hizmeti götürmemenin suç olduğu Türk Ceza Kanunu'na da uymuş oldu.
İhtiyacı olana ayrım gözetmeksizin yardım ederken profesyonel görevlerini uygulayan hekimler
kesinlikle cezalandırılmamalıdırlar. Bizler, Uluslararası Tıp Topluluğu üyeleri olarak, Türk Tabipler
Birliği'ne karşı takınılan tutum ve yeni sağlık yasasında yer alan ve acil tıbbi desteği suç unsuru sayan
hükümler karşısında ciddi biçimde kaygılıyız.
İhtiyacı olanlara yardım etmek ve insanların sağlık haklarını korumak hekimlerin kutsal görevleridir ve
Türkiye'de hükümetin bu kutsal göreve saygı göstermesi bir zorunluluktur.
Size çağrımız, Başbakan Erdoğan ve Türkiye hükümeti, protestocular da dahil olmak üzere ihtiyacı
olan herkese sağlık hizmeti götürme konusunda, bütün sağlık emekçilerinin profesyonel görevlerine
saygı göstermeniz ve TTB üyelerine karşı olan tüm davaları bir an önce geri çekmenizdir.
Saygılarımızla,
Donna McKay, İnsan Hakları için Hekimler Yetkili Müdürü
Dr. Otmar Kloiber, Dünya Tabipler Birliği Genel Sekreteri
Dr. Vivienne Nathanson, İngiliz Tabipler Birliği Mesleki Faaliyet Müdürü
Prof. Dr. Frank Ulrich Montgomery, Alman Tabipler Birliği Başkanı
Dr. Katrin Fjeldsted,
Dr. Mark Reiter,
Dr. Adriaan van Es,
Dr. Peter Hall,
Dr. M. Masoud Sarwari,
Meenakshi Menon,
Elizabeth Adams,
http://haber.sol.org.tr/dunyadan/bu-ilaci-hintliler-icin-degil-zengin-batililar-icin-yaptik-haberi87008
'Bu ilacı Hintliler için değil, zengin Batılılar için yaptık'
Uluslararası ilaç firması CEO'su kanser ilacıyla ilgili konuştu: "İlacı Hintliler için değil, zengin Batılılar
için geliştirdik"
(soL - Haber Merkezi) Kapitalizmin insan sağlığını bozduğu hep söylenegelir. Kapitalist ilaç
firmalarının sağlığımıza ilgileri ise “ileri” düzeyde. Uluslararası ilaç tekellerinden Bayer’in CEO’su
Marijn Dekkers’in söyledikleri bu ilgiyi kanıtlar nitelikte.
Hindistan hükümeti yerel ilaç firması Natco Pharma’ya Bayer fimasının karaciğer ve böbrek
kanserlerinin tedavisinde kullanmak için ürettiği Nexavar adlı ilacın mudailini üretmek için lisans
vermesi Bayer yöneticilerini kızdırıyor. Zira Hint firması bu ürünü Bayer’in sattığı fiyata göre %97
indirimle satmayı planlıyor.
Bayer CEO’sunun konuyla ilgili yorumu Nexavar ile ilgili bir sanayi forumunda geldi: ”Biz bu ilacı
Hintliler için geliştirmedik, fiyatı karşılayabilecek batılı hastalar için geliştirdik.”
Sözleri Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü tarafından ”yanlış olan her şeyin toplamı” olarak tanımlanan
Alman CEO daha sonra kendini “çok kızgın olduğunu” ve “hızlı bir cevap verdiğini” söyleyerek
savunuyor, ancak haberin ilk cümlesinin kanıtı olmaktan kurtulamıyor: Kapitalizm sağlığa zararlıdır.
http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/cocuk-4469.html
Çocuklara Uzanan Polis Şiddeti Canımızı Yakmaya Devam Ediyor
28 MART 2014
Berkin Elvan'ı kaybetmenin acısı tüm tazeliğini korurken Diyarbakır'dan yine bir yaralı çocuk haberi
geldi.
Basın Açıklaması
28 Mart 2014
Çocuklara Uzanan Polis Şiddeti Canımızı Yakmaya Devam Ediyor
Berkin Elvan'ı kaybetmenin acısı tüm tazeliğini korurken Diyarbakır'dan yine bir yaralı çocuk haberi
geldi.
10 yaşındaki Mehmet Ezer Diyarbakır/Silvan'da kafasından aldığı bir darbeyle ağır yaralandı. Mehmet
Ezer'in polisin kullandığı biber gazı kapsülüyle yaralandığı yönünde kuvvetli bulgular var. Mehmet ağır
yaralandı, ölümle burun buruna geldi. Meslektaşlarımız onu hayatta tutmak için canla başla mücadele
ediyorlar. Kendisine acil şifa, ailesine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.
Polis biber gazı fişeklerini bir silah gibi insanların bedenini hedef alarak kullanmaya devam ediyor. Her
türlü gösteride kimyasal gazlar, içinde kimyasal maddeler bulunan tazyikli sular, plastik mermiler
ölçüsüzce kullanılabiliyor ve çocuklar dahil ciddi yaralanmalar, can kayıpları yaşanıyor.
Gezi parkı olaylarından bu yana iktidarın ve polisin protesto gösterilerindeki tahammülsüzlüğü,
insanların ölmesine, ağır yaralanmasına, gözlerini kaybetmesine neden olan aşırı şiddeti tüm
Dünya'nın gözü önünde devam ediyor.
Bu ülkenin hekimleri olarak bir kez daha sesleniyoruz.
Berkinler'in, Mehmetler'in yaşamasını istiyoruz. Karşımızda polis şiddetinden yaralanmış yurttaş
görmek istemiyoruz. Biber gazının kimyasal silah olduğunu bir kez daha vurguluyor ve yasaklanmasını
talep ediyoruz.
Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi
http://www.medimagazin.com.tr/hekim/hukuk-etik/tr-yanlis-tedavinin-faturasi-hastaya-2-1757467.html
Yanlış tedavinin faturası hastaya

İDRİS EMEN, RADİKAL
Cuma, 28 Mart 2014
Sağlık Bakanlığı özel hastane yönetmeliğini değiştirdi. Artık hastalar kendilerine uygulanan yanlış
tedavinin de ücretini ödeyecek. Sivil toplum kuruluşları "Hasta haklarına aykırı" derken, bakanlık
yanlış tedavide yargıyı adres gösterdi.

o
o
o
o
o
0
inShare
o
Sağlık Bakanlığı, özel hastaneler yönetmeliğini değiştirdi. Yeni düzenlemeyle daha önce yönetmelikte
yer alan, ''Özel hastanede yatarak veya ayakta tedavi görmekte iken uygulanan tedaviye bağlı olarak
komplikasyon gelişen hastalara gerekli tedavinin sağlanması veya müdahalenin yapılması için
hastanenin imkanları tıbben yeterli değil ise hastanın ihtiyacı olan tıbbi hizmeti sunabilecek donanım
ve yeterlilikteki kamu veya başka bir özel hastaneyle gereken koordinasyon sağlanarak hasta sevk
edilir. Hastanın nakli ve sevk edildiği hastanedeki tedavisiyle ilgili zorunlu giderler sevk eden hastane
tarafından karşılanır, hastadan talep edilemez. Hastadan ücret farkı da alınamaz'' ibaresi tamamen
kaldırıldı. Yani artık hasta kendisine uygulanan yanlış tedavinin de ücretini ödemek zorunda kalacak.
Daha önce yanlış tedavi gördüğü için başka hastaneye sevk edilen hastaların tedavi giderleri, sevki
gerçekleştiren
hastane
tarafından
ödeniyordu.
'Hastalar iki kez ücret ödemek zorunda kalacak'
Yanlış tedavi bedelinin hastadan alınmasının hasta haklarına aykırı olduğunu söyleyen Hasta Hakları
Derneği Başkanı Orhan Demir, yeni düzenlemeyi şöyle eleştirdi:
"Bu düzenlemeyle hasta iki kez ücret ödemek durumunda kalacak. Hem zararı veren hastane hem de
zararı gideren hastane hastadan ücret talep edecektir. Böyle bir düzenleme hasta haklarını ortadan
kaldırmaktadır. Hastalar kendilerine zarar veren kurumlar aleyhine her zaman tazminat davası
açabilirler. Ancak bu düzenleme hak arama bilincini kıran bir düzenlemedir.''
'Özel hastaneler kollanıyor'
Yeni düzenlemenin özel hastanelerin menfaati gözetilerek yapıldığını söyleyen İstanbul Tabip Odası
Yönetim Kurulu üyesi Ümit Şen ise yanlış tedavi ücretinin hastalardan alınmasını şöyle eleştirdi:
''İstanbul Tabip Odası olarak bizim genel talebimiz bütün sağlık hizmetlerinin ücretsiz olması
yönündedir. Ancak bu tarz düzenlemelerle hastaların lehine olan haklar da hastalardan geri alınıyor.
Dolayısıyla her türlü tedavinin faturası hastalara çıkartılıyor. Bu düzenleme yapılırken hasta haklarını
savunan dernekler ile sağlık çalışanlarının bağlı olduğu sivil toplum kuruluşlarının fikri alınmadı. Yeni
düzenlenen özel hastaneler yönetmeliği tamamen özel hastanelerin menfaati üzerine kurgulanmıştır.
Yönetmelikteki 40/A maddesinin kaldırılması, ortada olmayan bir hizmet bedelinin hastalardan
alınması anlamına geliyor.''
Sağlık Bakanlığı: Yargı yolu açık
Tedavi sırasında ortaya çıkan komplikasyon yanlış tedaviden kaynaklandığı takdirde hastanın dava
açabileceğini ve bu durumda tedavi ücretinin hastane tarafından karşılanacağını belirten Sağlık
Bakanlığı ise düzenlemeyi şu açıklamayla savundu: ''İlgililerin kusurunun olmadığı durumlarda tıbbi
müdahaleden kaynaklanan zararın tazmininden de sorumlu tutulmamaları gerekmektedir. Kusurlu bir
tıbbi müdahale olmaksızın tıp merkezlerini, hastaların sevk edildiği hastanelerde yapılan teşhis ve
tedavi masraflarından sorumlu tutmak hakkaniyet ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Kaldı ki müdahalenin
kusurlu olup olmadığı, zararın bu müdahaleden kaynaklanıp kaynaklanmadığı ve tıp merkezlerinin bu
zararın tazmininden sorumlu tutulup tutulmayacağı açılacak bir tazminat davasının konusudur. Bu
durumda, tıp merkezinde yapılan bir müdahaleye bağlı olarak gelişen komplikasyonlar veya yoğun
bakım hizmetine ihtiyaç olan durumlarda hastanın sevk edildiği, tedavisinin yapıldığı hastanedeki
teşhis ve tedavi ile ilgili ücretlerin tıp merkezi tarafından karşılanacağı ve bu ücretin hastadan talep
edilemeyeceği yolundaki düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir."
http://www.medimagazin.com.tr/hekim/tibbi-uygulamalar/tr-sistem-yuzunden-hastanin-sagligindancalarak-calisiyoruz-2-19-57445.html
Sistem yüzünden “Hastanın sağlığından çalarak çalışıyoruz”

-Sibel Durak, HEKİM POSTASI
Pazar, 30 Mart 2014
Sağlık hizmeti sunarken kendi sağlıkları tehdit altında kalan radyologlar ortak bir görüş
bildiriyorlar: “Çalışma koşulları radyasyondan daha tehlikeli!” Radyologlar, halk sağlığı açısından
da çok önemli açıklamalarda bulunuyorlar.

o
o
o
o
o
0
inShare
o
Poliklinik sayılarına paralel olarak günden güne artan tetkik sayısının yarattığı iş yükü radyologları
radyasyonlu ortamda çalışmaktan daha fazla tedirgin ediyor. Türk Radyoloji Derneği Genel Sekreteri
Ercan Kocakoç, “Herhangi bir hekimin günde 80-100 hastaya bakmak zorunda kalması radyologları da
günde 100, 150 tane ultrason, tomografi, MR raporlamak zorunda bırakıyor. Bu durum, insanların
sağlığını radyasyondan daha fazla bozuyor.” diye konuştu.
Hem insan hem hekim sağlığının olumsuz etkilediğini aktaran Kocakoç, “Kalite politikası gereği ‘üç
günden uzun süreye ultrason randevusu veremezsiniz’ deniliyor. 500 kişi başvurmuşsa üç günde nasıl
olacak bu iş? Şu anda kurallara uygun çalışılan yerlerde radyasyon riski minimuma indirilmiş durumda
ama aşırı iş yükünün çalışma saatlerini yasal sınırların üstüne çıkarması nedeniyle risk devam ediyor.”
dedi.
Sistem vatandaşa şirin gözüküyor
Emeklerinin değersizleştirilmesinden ötürü yaptıkları işin kendilerini artık mutlu etmediğini anlatan
Kocakoç, “Şu an hekim ve sağlık çalışanının sırtından popülist ve vatandaşa şirin gözüken bir sağlık
sistemi var. Amerika’da 800 dolar olan bir işleme 8 dolar bile vermeyerek bana günde 100 tane
yaptıran bir sistem yürüyor. Buna rağmen sağlık harcamaları artıyor. Bir cihazla günde 100 tane
düzgün görüntüleme yapılabiliyorsa eğer, bu sistem, ‘gerekirse bazı parametrelerden kısarak 200
hasta alın’ diyor. 200 hasta alırsanız bu sefer de ‘işler yürüyor madem 300 hasta alın’ diyecekler.
Hastanın sağlığından çalarak, görülmesi gereken şeyi görmeyerek, kendi sağlığımızı da tehlikeye
atarak çalışıyoruz.” açıklamasını yaptı.
Kocakoç, radyasyonlu ortamda çalışmaya bağlı olarak radyologlar arasında kan hastalıkları, genetik
bozukluklar ve trioit başta olmak üzere kansere yakalanma riskinin azımsanmayacak kadar yüksek
olduğu bilgisini verdi.
Tetkik sayıları olağanüstü arttı
Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Okan Akhan da, iş yükünün stres ve mutsuzluk sebebi olduğunu
aktararak, “Sağlıkta dönüşümle birlikte hastaneye başvuru sayıları arttı. Meslektaşlarımız hastanın
öyküsünü alma, fiziki muayenesini yapma, tetkiklerini isteme gibi dar zamanda çok iş yapma
durumuyla karşı karşıyalar. Bu durumda olan bir klinisyenin yapabileceği en iyi şey hastayı ya
başından göndermek ya tetkik istemek. O istenen tetkiklerin de her biri radyolojiye yük olarak geliyor.
Radyolojide tetkik sayıları olağanüstü arttı.
Bu sistemde radyologlar olarak bizden, kötü kalitede yapılan çok sayıda tetkiki raporlamamız
bekleniyor. Bu ciddi bir probleme dönüşmüş vaziyete. Performans sistemi ile hekimlerin gelirinin
önemli bir kısmının bu sisteme bağlandığı düşünüldüğünde, altına girilen yükün sağlıksız bir hizmet
vermek olduğunu söyleyebilirim.” açıklamasında bulundu.
Radyologların meslek hastalıkları
Özellikle taşrada pek çok hastanede uluslararası korunma tedbirlerinin uygulanmadığını aktaran
Akhan, bu durumun da sağlık çalışanları açısından ciddi bir tehdit olduğunu söyledi. Akhan, gün boyu
bilgisayar başında çalışmaya bağlı olarak bel, boyun ve göz problemlerinin meslek hastalıkları
grubunda yer aldığını anlattı. Özellikle girişimsel radyolojide çalışan hekim grubunun kurşun önlük
giyerek çalışmasının bel ve boyun fıtıklarını tetiklediğini açıkladı.
Download

tam metne ulaşmak için tıklayınız…