DİYANET AYLIK DERGİ’NİN ÜCRETSİZ EKİDİR
mülteci
KADIN OLMAK
bilinçaltı mesajlar
kaygı bozukluğu
osmanlı zarafeti: camiler
sibel eraslan ile söyleşi
ŞUBAT 2015
Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir
şeyi ortak koşmayın. Ana babaya,
akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın
komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki
arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere
iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen
ve övünen kimseleri sevmez.
Nisa Suresi, 36.
editörden
Gideceği ülkede ne kadar misafirperverlik görse de
vatanından, yaşamaya alıştığı toprağından ayrılmış olmak
kolay değildir. Özellikle çocuklarıyla göç etmek durumunda
kalan kadınlar için başka bir ülkede yaşamak oldukça zordur.
İ
nsanların daha elverişli yaşam koşullarına ulaşmak istemesi, dünya genelinde refah
düzeyinde görülen eşitsizlikler, ülkenin ekonomik ve siyasal açıdan istikrarlı olmaması,
kıtlık ve savaş gibi etkenler göç etmeye sebep olabiliyor.
Gideceği ülkede ne kadar misafirperverlik görse de vatanından, yaşamaya alıştığı toprağından
ayrılmış olmak kolay değildir. Özellikle çocuklarıyla göç etmek durumunda kalan kadınlar için
başka bir ülkede yaşamak oldukça zordur. Farklı bir dili anlamaya çalışmakla birlikte sosyokültürel
ortama yabancılık onları etkilemektedir. Mülteci kadınların göç ettikleri ülkede zamanlarının
çoğunu kapalı mekânlarda geçirmeleri, bulundukları ülkenin dilini öğrenememeleri ve çalışma
hayatına katılamamaları sebebiyle ciddi uyum sorunu yaşamaktadırlar.
Milletimiz eskiden olduğu gibi günümüzde de yerinden ve yurdundan edilmiş mağdur ve
mazlum insanlara elini uzatmış, onlara kol kanat germiştir. Ülkemize gelen mülteci kadınlar
önceleri endişe ve korku duyduklarını ancak bir süre sonra bu duyguların yerini güven hissine
bıraktığını ifade etmişlerdir.
Bu sayıda, Pencere bölümümüzde Dr. Lamia Levent, mülteci kadın olarak yaşamanın
zorluklarından, savaşın kadınları ve çocukları nasıl etkilediğine ve mülteci kardeşlerimizin
hepimiz için önemli bir insanlık sınav olduğuna varıncaya kadar konuyu kapsamlı bir şekilde
ele alıyor.
Bunun yanında ilgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz birçok yazıyı da sizlerle buluşturuyoruz. Biz
Bize bölümümüzde Esma Güner “Hastalandım da Beni Ziyaret Etmedin” başlıklı yazısında her
insanın hasta olmaya aday olduğunu hatırlatarak hasta ziyaretlerini ihmal etmeme hususunda
bizlere tavsiyelerde bulunuyor. Aile-ce bölümümüzde Ömer Baldık “Çocuk ve Gençlerde Kaygı
Bozukluğu” yazısıyla kaygının oluşum süreçlerine ve ebeveynlerin dikkat etmesi gereken
noktalara değiniyor. Dergimizde bu ay iki keyifli söyleşi de sizleri bekliyor. Bunlardan ilki yazar
Sibel Eraslan, ikincisi fotoğraf sanatçısı Orhan Durgut ile… Evimiz bölümünde ise Sevde Nur
Özkan geleneksel kültür zenginliğimizin bir parçası olan çeyiz işlerini anlatıyor. Osmanlı zarafet
örneklerine yer veren Dursun Gürlek, sanat ve hayatın iç içe olduğunu hissettiren bir duyguyla
yüreğimize sesleniyor. Bağışıklık sistemini güçlendirmek için yapılması gerekenler üzerinde
duran diyetisyen Nida Çeliksoydan’ın yazısını da sizlerle buluşturuyoruz.
Birbirinden güzel yazıların yer aldığı bir sayımızı daha istifadelerinize ve beğenilerinize sunarak
sizleri Allah’a emanet ediyoruz.
Dr. Faruk Görgülü
Pencere
Mülteci
KADIN
Olmak
04
10 Kısa Kısa
15
20
12
Kardeşten Kardeşe
Gönül İkramı
Rabia Gülcan Kardaş
Çocuk ve Gençlerde
Kaygı Bozukluğu
Ömer Baldık
Diyanet İşleri Başkanı Adına
Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni
Dr. Yüksel Salman
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Dr. Faruk Görgülü
Mali İşler ve Dağıtım Sorumlusu
Mustafa Bayraktar
2 AİLE 2015 ŞUBAT
18
22
Dr. Lamia Levent
Hastalandım da Beni
Ziyaret Etmedin
Esma Güner
Serbest Kürsü
Sevde Nur Özkan
Bilinçaltı
Mesajlar
Yrd. Doç. Dr.
Yağmur Küçükbezirci
Arşiv
Yayın Koordinatörleri
Ali Duran Demircioğlu
Dr. Elif Arslan
Dr. Fatma Bayraktar Karahan Tasarım
Merve Gül Olgun
www.aral.org
Sevde Nur Özkan
Kapak Fotoğrafı
Tashih
AFAD
Mesut Özünlü
İletişim
Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü
Üniversiteler Mah. Dumlupınar Blv.
No: 147/A 06800, Çankaya/Ankara
Tel: 0.312 295 8661-62
Faks: 0.312 295 6192
[email protected]
www.facebook.com/diyanetailedergisi
26
30
Kardeşten Kardeşe
Gönül İkramı
20
32
“İnsanların en hayırlısı, onlara en faydalı
olandır.” hadisi, amellerimize nasıl da ışık
oluyor ve yol gösteriyor. Gönlümüzün
komşularına, kardeşlerimize, yanı
başımızda inleyen, ağlayan, yuvasından
sürülen, hakları ihlal edilen, can veren
mümin kardeşlerimize, o “insan”a el
uzatmak için harekete geçiyoruz.
15
36
40
42
44
36
46
48
Sibel Eraslan
ile Söyleşi
Merve Gül Olgun
Her Şey
Güzel Olacak...
Hasan Karaca
Kız Beşiğe
Çeyiz Sandığa
Sevde Nur Özkan
Orhan Durgut
ile Söyleşi
Merve Gül Olgun
Sadık Dost:
Ebu Bekir Sıddık (r.a.)
Rukiye Aydoğdu
Osmanlı’nın Zarafet
Örnekleri: Camiler
Dursun Gürlek
Merhamet
ve Tevekkül
Şerife Nihal Zeybek
Bağışıklık Sisteminizin
Gücüne Güç Katmak
İster misiniz?
Nida Çeliksoydan
Kırkambar
biz bize
Mülteci
KADIN
Olmak
Dr. Lamia Levent
Diyanet İşleri Uzmanı
Dr. Lamia Levent
Diyanet İşleri Uzmanı
4 AİLE 2015 ŞUBAT
pencere
Evlerinden uzakta…
H
“
er şeyimizi kaybettik… Yeşil İdlib’i, ülkemizi, evimizi
bırakıp buraya geldik. Suriye’deki mutlu günlerimiz hayal
gibi. Oysa daha beş ay önce evimizdeydik. Evimizi yapmak o kadar uzun sürmüştü ki sadece bir
yıl oturabildik. Şimdi o evin hayali
ile yaşıyorum. Acaba bir gün yeniden evimde uyanabilecek miyim?”
Belki bombalar yağarken şehrin semalarından bir gece vakti
düştüler yollara, belki yıkıntılar
arasından ancak canlarını sağ
kurtarıp; koca bir hayatı, güzel
hatıraları gömerek hayalet şehrin
sokaklarına, arkalarına bile bakamadan terk ettiler vatanlarını…
Mülteci kadın şefkatiyle
tüm bedenini evladına
siper eden bir annedir.
Kocasının dinmeyen
yasını tutan bir eştir.
Anne ve babasını
merhametle himaye
eden evlattır. O yaşadığı
acılara, gurbet diyarının
hasretini de ekleyerek
yurduna döneceği günü
özlemle bekleyen mülteci
kadındır…
Sevdiklerini, yakınlarını, can parçalarını kaybettiler korkunç savaşın pençesinde. Söküp aldı onlardan her şeylerini ne uğruna ve
niçin olduğunu anlamadıkları bu
savaş. Nice hayallerle kurdukları yuvalarını bırakmak zordu zor
olmasına ama daha kaç can vereceklerdi?
Eşlerini, oğullarını kaybetmiş; işlerini, eğitimlerini yarıda bırakmış,
yokluk ve çaresizlikle karşı karşıya kalmışlardı. Aileleri, çocukları
için hayata tutunmaları gerekiyordu. Onları alarak güvenli yerlere gitmek için yola çıktılar. Birçokları kapılarını kendilerine açan
komşu ülke Türkiye’ye sığındılar.
Onlardan 55 yaşındaki Hatice Hanım, yaşadıkları dehşetli günleri
şöyle anlatıyor: “Köyümüz basıldı
pencere
ve ailemden 15 kişiyi kaybettim. Torunum daha 40 günlüktü
ki onu da ölülerin arasından bir
fotoğrafçı sayesinde bulduk çok
şükür. Şimdi ona ‘şehitlerin arasındaki çiçek’ diyorlar Suriye’de.”
Evlerinden uzakta, bir gün vatanlarına kavuşma hayaliyle bu
acımasız savaşın bitmesini bekliyor onlar. Bir gözleri hep uzaklara dalmış, yitip giden sevdiklerini
düşünüyor ve evlerinde uyanabilecekleri güzel günlerin hayalini
kuruyorlar…
Savaşın mağdurları kadınlar
ve çocuklar
Suriye’de iç savaş patlak verdiğinde tarihler Mart 2011’i gösteriyordu. O günden sonra hiçbir
şey eskisi gibi olmadı Suriyeliler
için. Yaklaşık 7 milyon insan evini, barkını, ülkesini terk etmek
zorunda kaldı. Bu sayı Suriye nüfusunun üçte birine tekabül ediyor. İnsanlar savaşın dehşeti karşısında yurtlarını bırakarak daha
güvenli olan bölgelere göç etmeye başladı. Bu yedi milyon insanın 2.7 milyonu komşu ülkelere
sığınırken, geri kalanı Suriye içinde daha sakin bölgelere dağılmış
durumda. Suriyeliler Türkiye’nin
açık kapı politikasından dolayı en
fazla bizim ülkemize geldiler. Bugün son verilere göre yaklaşık 2
milyon mülteciye ev sahipliği yapıyoruz.
Kadınlar ve çocuklar bu zorunlu
göçün gerçek mağdurları… Suriye’deki çatışma nedeniyle tutuklanmalardan, yakınlarını kaybetmeye, fiziksel ve ekonomik
sıkıntılardan cinsiyete dayalı şiddete kadar pek çok zorlukla kar-
6 AİLE 2015 ŞUBAT
şılaşmış ve çareyi ülkelerinden
göç etmekte bulmuşlar. Ülkemize sığınan Suriyelilerin %75’ini
kadın ve çocuklar oluşturuyor.
AFAD Uzman Yardımcısı Özüm
Dinçer, kadın erkek demeden her
bireyin savaştan ve zorunlu göçten etkilendiğini ancak en çok da
kadın ve çocukların etkilendiğini
ifade ediyor. Erkeklerden farklı
olarak kadınların özel korunma
ihtiyaçları olduğu ve “Bu ihtiyaçların sığınmacı bir kadının ülkeye
girişinden, kayıt sürecine, barınma merkezlerinin tasarımından,
yalnız hane reisi olan kadınların
ikamet koşullarına, sağlık hizmetlerinden geçim kaynaklarına
kadar her alanda hesaba katılması gerekiyor.” sözleriyle bu sürecin kadınlar açısından ne kadar
hassas olduğuna dikkat çekiyor.
Savaş ve çatışma ortamını geride bırakarak sığınacak bir yer
bulan mülteci kadınlar için yeni
bir hayat ve yeni bir mücadele
başlıyor. Zira savaşın izlerini silmek, yaşadıkları travmayı atlatarak geldikleri yere uyum sağlamak sanıldığı kadar kolay olmasa
gerek. Hele eşlerini, çocuklarını,
yakınlarını kaybeden, ülkelerinde
kötü muamelelere maruz kalan
ve yalnız başına hayata tutunmaya çalışan kadınları daha zor
bir süreç bekliyor. Özüm Dinçer
bu zorlukları şöyle anlatıyor: “Sığınmanın başladığı ilk günlerde
en küçük bir ses bile çocuklarda
büyük bir korkuya sebep oluyordu. Özellikle de uçak sesi…
Bu insanların önce güven duygusunu yeniden kazanmaları
gerekiyordu. Takdir edersiniz ki
en iyi tasarlanmış barınma merkezi bile evinizin yerini tutamaz.
ta,
uzak
n
e
ind
rına
Evler vatanla e
yl
ün
ayali n
bir g
h
a
şı
şm
kavu asız sava r
cım
iyo
bu a sini bekl
e
bitm nlar.
o
pencere
Kadınlar barınma merkezlerindeki yaşama uyum sağlamaya
çalışıyorlardı. Fakat Suriye’de
eşini kaybetmiş bir kadının yası,
yaşadığı bölgeye göre üç-dört ay
sürmekte ve bu sürede kadınlar
evlerinden çıkmamakta, yabancı
erkeklerle konuşmamaktalar. Hâl
böyle olunca ilk aylar, kayıpları
olan insanlar için yas sürelerini
tamamlamalarını beklemek en
uygunuydu.”
Kadınların hayata dâhil olup acı
hatıraların izlerinin silinmesi için
kamplarda kadın ve çocuklara
yönelik pek çok çalışma yapılıyor.
Bunlardan biri de hazır yemek
dağıtmak yerine herkesin kendi mutfağında yemek yapmaya
başlaması olmuş. Diğer taraftan
yeni bir ülkede yaşamak için dilin
çok önemli olduğu gerçeğinden
hareketle Türkçe dersleri verilmeye başlanmış. Bu kurslara
devam eden kadınlar kendilerini
daha rahat ifade ederek, barınma merkezlerinde gönüllü olarak
çalışmaya başlamış. Kursların
eğitimlerinde, kampın temizliğinde ve konseylerde görev almanın
yanı sıra hastanede kadın arkadaşlarına tercümanlık yaparak
kötü günleri geride bırakmayı
başarmışlar.
O kadınlardan bir diğeri yaşadıklarını şöyle dile getiriyor:
“Hayatımız bir anda değişti. Lise
öğretmeniyim, on yıldır bu mesleği yapıyorum. Üç çocuğum var.
Burada çocukları kontrol etmekte çok zorlanıyorum. Kampa girer girmez ne yapabilirim diye
etrafıma baktım. Savaşın hemen
bitmeyeceğini anladığımda büyük bir umutsuzluğa kapıldım.
Sıkıntılı günler yaşadık. Ölmek
istedim. Sonra ben bir öğretmenim ve örnek olmam gerekir diye
düşündüm. Gönüllü öğretmenlik yapmaya başladım. Şimdi
kendimi daha iyi hissediyorum.
Türkiye’ye gelirken buranın güzel
olduğunu biliyordum. Hep ziyarete gelmek isterdik. Keşke ziyaretimiz böyle olmasaydı…”
Mülteci kadınlar aile içi şiddet, çoğul evlilikler, erken yaşta evlilikler
gibi sorunlarla da karşı karşıyalar. AFAD Uzmanı Dinçer, zorunlu
göç gibi durumlarda kadın ve kız
çocuklarının istismara uğrayabildiğine dikkat çekerek bu konuda
yoğun önlemler aldıklarını ifade
ediyor. Kadınlar için kadın görevlilerin istihdamından, kamplarda
kadınların daha güvenli yerlerde
barındırılmalarına kadar pek çok
konuya dikkat ediliyor. Bunun
yanı sıra AFAD koordinatörlüğünde pek çok çalışma yürütülüyor.
Şiddet ve istismar durumlarında kadınları bilinçlendirmek için
Arapça bastırılan broşürlerle
hangi durumda ne gibi hakları
olduğu ve nerelere başvurabilecekleri konusunda bilgilendirilirken, okuma yazma bilmeyenler
için kadın görevliler gerekli açıklamaları yapıyor kendilerine.
Kamp dışındaki kadınlar ve
çocuk gelinler
Mülteci kadın ve çocukların güvenlik, barınma ve sosyal ihtiyaçlarının kamp içerisinde giderilmesi
mümkün oluyor. Kampları gezen
herkes, sağlanan imkânların ve
kampların fiziki koşullarının ne
kadar iyi olduğunu ifade ediyor.
Ancak kamplar sınırlı sayıda insana barınma sağladığından mültecilerin büyük çoğunluğu kamp dışında yaşamak durumundalar. Bu
da beraberinde pek çok sorunu
getiriyor. Bu sorunların başında
da çaresiz kalan ailelerin kız çocuklarının ikinci eş olarak evlenmelerine razı olmaları gelebiliyor.
Özellikle sınır kentlerimizde şahit
olduğumuz bu evlilikler toplum
içerisinde gerginliklere sebebi-
Çocuklarım babalarını soruyor,
cevap veremiyorum…
A.S. Hanım 35 yaşında; biri 3 yaşında kız, diğeri 7 yaşında
erkek, iki çocuk annesi ve ev hanımı. “Küçük bir köyde
yaşıyorduk ve eşimin isminin Esad’ın askerlerinin elinde olduğunu muhaliflerden öğrenince üç komşumuz ile
birlikte Türkiye’ye kaçtık. Kaçmadan önce ve sonrasında
hiçbir olaya tanık olmadım. Fakat buraya geldikten sonra
daha çok zorlandım. Çünkü eşim savaşta. Ondan hiçbir
haber alamıyorum. Her çalan kapıyı o sanıyorum, uykularım kaçıyor. Sadece ailemle birlikte olmak istiyorum.
ŞUBAT 2015 AİLE 7
pencere
yet verebiliyor. Her şeyden önce
ülkemiz hukukuna göre resmen
tescili yapılmayan ikinci eşle evliliğin kendisinden beklenilen hukuki sonuçları doğurmaması ne-
deniyle iki tarafın haklarının zayi
olacağına değinen Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Dr. Bahattin
Akbaş; zor durumda bulunan
sığınmacıların bu durumundan
istifade etmeye çalışarak sığınmacı kadınları ve genç kızları
evliliğe icbar etmenin istismar
anlamına geleceğini ifade ediyor. Akbaş: “Bu kadınların ikinci,
üçüncü eş olarak -dinî nikâh adı
altında- nikâhlandırılması resmen tescil imkânı olmadığı için
hassaten kadın açısından -mehir,
nafaka, miras vb.- pek çok zarar
ve hak kaybına yol açabilmektedir. Bu insanlara zulmetmekten
ve onları zarara uğratmaktan,
haklarına girmekten sakınılmalıdır. Bu şekilde tescili olmadan
icra edilen nikâhlanmalar sosyal
ve ahlaki problemlerin meydana
gelmesine yol açabilir.” diyerek
bu durumun toplumun aile yapısının bozulmasına da sebebiyet
vereceğine dikkatleri çekiyor.
Kız çocuklarının küçük yaşta
evlendirilmeleri de mültecilerin
diğer bir dramını oluşturuyor. Aileler yokluk ve yoksullukla mücadele ederken, daha iyi şartlarda
Kampta Gençlik hareketi
yaşam ümidiyle kız çocuklarını
erken evlendirebiliyorlar. Evliliğin
ne olduğunu ve sorumluluğunu tam olarak idrak edemeyen
bu çocukların evlendirilmelerinin
hem çocuklar açısından hem de
toplumsal açıdan vahim sonuçlar doğuracağı aşikâr. Reşit yaşta
olmayan kişilerin evlendirilmelerinin İslam’ın ruhuna da aykırı olduğu bilinmeli her şeyden
önce. İslam’ın günah kabul ederek onaylamadığı çocuk evliliklerin meydana getireceği yıkımlar
hususunda ailelerin bilinçlendirilmesi, bu tür evliliklerin önünü
almada etkili olabilir.
Mülteciler insanlık sınavımız
Mülteci kardeşlerimiz bizim Ensar
olma sınavımızdır. Hemen kapı
komşumuz olan Suriyeli kardeşlerimiz nasıl savaş ve zulümle
karşı karşıya kalıp, sahip olduğu
her şeyi geride bırakarak hicret
etmekle sınanıyorsa; bizim de sınavımız onlara kol kanat germek
ve Ensar olabilmekle gerçekleşmektedir. Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Akbaş, bu noktada
Ensar-Muhacir kardeşliğini hatır-
R. 17 yaşında, lise öğrencisi. Savaş’tan önce Hatay’ı
ziyaret etme şansı olmuş. Geldikten sonra ne kadar
iyilik gördüğünü anlatıyor. İki ayda Türkçe öğrenmiş. Ailesine verdiği söz üzerine İngilizce de öğren-
mek için çalışıyor. Abileri Suriye’de hâlâ savaşta. Fakat R.’nin bambaşka hayalleri var. Siyaset
Bilimi okumak istiyor. Ve okumak için Türkiye’nin iyi bir yer olduğunu düşünüyor. Arkadaşlarıyla
‘Şam Ülkeleri Gençlik Hareketi’ni kurmuşlar. 150-200 gencin yer aldığı bu hareket kampın temizliği ve çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi gibi faaliyetler gerçekleştiriyor. “Biz buradayken başkalarının bizim için temizlik yapmalarına gerek yok.” diyor R. Gençlik Hareketi sayesinde kamp
şehir merkezinden çok daha hareketli bir hâle gelmiş.
8 AİLE 2015 ŞUBAT
e
ayey
m
i
h
ım ve
,
Yard ç olanlar
a
ve
t
muh n kadın alı
m
ate
hass lar korun ların
n
k
çocu melli insa aline
e
im
kötü r ve suist
a
r.
istism amalıdı
m
l
ı
bırak
latarak, vatanını, beldesini, işini,
gücünü bırakarak bize sığınan bu
insanlara el uzatmanın Müslüman şahsiyetinin gereği olduğunu söylüyor.
Zulmün elinden kaçıp gelenler
kadın ve çocuksa onlara bigâne
kalmak, sahiplik etmemek hiç
bir vicdana sığmayan bir insanlık ayıbıdır. Her biri emanet olan
çocuk ve kadınlara daha ziyade
hassasiyet göstermek, yaşadıkları zorlukları bir nebze olsun
azaltmak Müslümanlık ve insanlık vazifesi telakki edilmelidir. Her
insan onurludur ve onu korumak
ister ve bu nokta da Bahattin Akbaş, Müslümanlar olarak darda
kalana yardım etmenin, mazluma arka çıkmanın, muhtaca
el uzatmanın, Ensar fedakârlığı
göstermenin tam zamanı olduğunu belirterek şöyle diyor: “Ensar fedakârlığı göstermek durumundadır Müslüman. Muhacire
düşen ise sabır ve metanetini
kaybetmemektir. Yardım ve himayeye muhtaç olanlar, hassa-
ten kadın ve çocuklar korunmalı
kötü emelli insanların istismar ve
suistimaline bırakılmamalıdır. Bu
vadide ırk, renk, dil, din ayrımı
da düşünülmez. Müslüman şahsiyet ve sorumluluğu bu hamiyeti
gerektirir. Bu sayede Kur’an’ın ve
Hz. Peygamber’in övdüğü Ensar
ruhuna ve Ensar-Muhacir kardeşliğine mazhar olabiliriz.”
Muhacir olmak, mülteci olmak,
uzak diyarlara, bilinmeyene
yolculuk yapmaktır. Zorluklar,
sıkıntılar ve yokluklar içinde yaşam savaşı vermek demektir.
Mülteci kadın olmak bu zorlukları daha derinden yaşamak ve
hissetmektir. Mülteci kadın şefkatiyle tüm bedenini evladına
siper eden bir annedir. Kocasının
dinmeyen yasını tutan bir eştir.
Anne ve babasını merhametle
himaye eden evlattır. O yaşadığı
acılara, gurbet diyarının hasretini de ekleyerek yurduna döneceği günü özlemle bekleyen
mülteci kadındır…
Sürekli Gerginlik
Ebe H.H. 38 yaşında. 4 çocuğu var. Suriye’deyken eşi
taksicilik yapan H.’nin, evi
bombalanmış ve ardından
Reyhanlı’da bir süre kalmışlar.
Fakat sınıra yakın oldukları
için korkmuş ve Harran’a gelmişler. Hâlâ beklenmedik her
sesin kendisini tedirgin ettiğini anlatıyor. Buraya geldiklerinde bel fıtığı olmasına rağmen çalışmak istemiş. Şimdi
sağlık merkezinde doğumlara
yardımcı oluyor. Kendi insanları için bir şeyler yapmak onu
hayata bağlamış. Ülkesine
döneceği günü hayal ediyor.
Fakat buradayken insanlara
faydalı olabilmek için Türkçe
öğrenmek de istiyor.
ŞUBAT 2015 AİLE 9
kısa kısa
Safahat Artık Cebimizde!
Yakın tarihimizin en büyük şairi, fikir ve mücadele adamı
Mehmet Akif Ersoy, ülkemizin yaşadığı felaket günlerinde
bu yaraları derinden hissetmiş bir gönül fedaisi... Geçtiğimiz günlerde milletimizin büyük teveccühü ve sevgisiyle,
vefatının 78. yıldönümünde dualarla anılan millî şairimizin
unutulmaz eseri Safahat; Diyanet İşleri Başkanlığının güzel bir hizmetiyle kolaylıkla ulaşılabilecek bir forma kavuştu. Şairimizin sağlığında yedi ayrı kitap hâlinde basılan,
vefatından sonra tek cilt olarak yayımlanan ve tamamı
aruzla yazılmış 11.240 mısralık, 108 manzumeden oluşan
Safahat külliyatı, bütün içeriğiyle dijital ortama taşınarak
milletimizin istifadesine sunuldu. Mehmet Akif’in hayatı ve
eserleri hakkında yeterli bilgi ve görsel içerikle de zenginleştirilmiş (http://dijitalsafahat.com) sitede; İslam dünyasının
yürek yakan hâlini içli bir dille mısralara döken ve bir anlamda yazıldığı devri anlatan şiirlerin tamamına ulaşabilmek mümkün... Ayrıca bu önemli çalışmaya tüm mobil
marketlerden de ulaşılabiliyor. Okuyan, düşünen, vefalı
nesillerimizin istifade edebilmeleri temennisiyle...
Her Şey “Celaleddin Rumi” İçin (!)
Manevi değerlerimizin zaman içerisinde kendi anlam dünyasından koparılarak,
âdeta tüketilebilir bir meta hâline dönüştürülmesi ve pazarlanması; bugün görmediğimiz, duymadığımız bir durum değil ne yazık ki. Popüler kültürün “marka”
algısının, değerlerimizi bilinçsizce tüketiminden Hz. Mevlana’nın da nasibini almaması söz konusu olamazdı, olmadı da. Mevlana’yı ve Mevleviliği çağrıştıracak sayısız pek çok örneğiyle karşılaştığımız; pide salonları, kafeler, kasap dükkânları vs.
gibi markalaştırmaların bir kısmı, sahiplerinin iyi niyetle tercih ettikleri isimler gibi
görünse de aslında manevi kavramların değersizleştirilmesinden öteye geçemiyor.
Bu duruma Mevleviliğin taşıdığı mana ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan ve
olur olmaz yerlerde karşımıza çıkan seyirlik sema gösterilerini de dâhil edebilmek
mümkün… Yine bir diğer meselemiz ise Mesnevi’yi “Kur’an ve sünnetle yoğrulmuş bir aşk ilmihali” olduğu gerçeğini unutarak aslından okumak yerine daha çok
tezgâhlarda satış rekorları kıran kitaplarda aramak olsa gerek. Mevlana’nın 741.
Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri kapsamında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in de ifade ettiği gibi; “Popüler kültürün bir tüketim
metaı hâline getirilmesi ve onun ‘sema’ya indirgenerek gösteriye dönüştürülmesi,
hem bizleri hem de Hz. Mevlana’yı son derece bizar kılmış durumdadır…”
10 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
kısa kısa
Kışın En Lezzetli Habercisi: Kestane
Bugünlerde cadde ve sokaklarda pişirme tezgâhlarından
yükselen nefis kestane kokularını kışın en lezzetli habercisi sayabiliriz. Üzerlerine birer çizik attıktan sonra pişmesini
sabırsızlıkla beklediğimiz “sobada kestane kebaplar” pek çoğumuz için mazide kalsa da şimdilerde tavalar da bu amaca
hizmet ediyor… Her ne kadar aynı lezzeti yakalayabilmeniz mümkün görünmese de yine de kestanenin şifasından
mahrum kalmamak gerekiyor. Zira uzmanlar kestanenin
faydalarını saymakla bitiremiyor. Un gibi ağızda dağılan lezzetiyle kestane, diğer sert kabuklu yemişlerin aksine vitamin ve mineraller açısından oldukça zengin. Yağ oranının
düşük olması dolayısıyla başta nişasta ve çeşitli şekerler olmak üzere iyi kalitede sindirilebilen lifler, B ve C vitaminlerini
de bol miktarda içeriyor. Uzmanlar aynı zamanda güçlü bir
antioksidan olan kestanenin kanser ve Alzheimer’a karşı da
koruyucuyu bir etkisinin olduğunu dile getiriyor. Üç iri tanesinin bir dilim ekmekle eşit enerjiye sahip olduğunu hatırlatan uzmanlar, özellikle diyabet hastalarının bu besini daha
dikkatli tüketmesini tavsiye ediyor.
Osmanlı Türkçesi: Geçmişin Ta Kendisi!
Osmanlıca veya bir diğer ifadeyle Osmanlı Türkçesi; medeniyetleri buluşturan bir “kültür hazinesi”
payitahtına sahip… Devlet-i Aliye’nin kuruluşundan, geçtiğimiz yüzyıla kadar yalnız edebî eserlerin
yazılmasında değil asırlar boyunca sosyal hayatın her alanında (edebiyat, tarih, tıp, hukuk, iktisat,
dinî ilimler vb.) binlerce eserde yazı dili olarak kullanıldı. Kültür tarihçilerimizin de ifade ettiği gibi
Kuran Arapçasının filtresinden geçerek, medeniyet dillerinin
hepsinden beslenmiş, tek derinlikli dünya dilidir diyebiliriz
onun için... Hâl böyle olunca ecdadımızın z/engin tarihine ve
kültürüne sahip çıkabilmenin, edebiyat dillini yeniden keşfedebilmenin ya da hiç olmazsa çeşme alınlarını okuyup anlayabilmenin yolu, bizim olan bu dili daha iyi özümseyebilmekten geçiyor… Geçtiğimiz ay 19.’su gerçekleştirilen Milli Eğitim
Şûrası’nda da Osmanlı Türkçesi’nin genç nesiller tarafından
öğrenilebilmesi amacıyla sevindirici gelişmeler yaşandı. Buna
göre Osmanlıca Türkçesi’nin ortaöğretim kurumlarında seçmeli ders olarak okutulabilmesi için tavsiye kararı alındı. Alınan bu kararların gençliğimizin düşünce dünyalarını geliştirmeleri adına önemli bir katkısı olabilmesi ümidiyle...
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 11
biz bize
Hastalandım da
Beni Ziyaret Etmedin
Esma Güner
Diyanet İşleri Uzmanı
12 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
çlar
a
l
i
ı
r
ıla
iği ac esas
t
k
e
Ç
e
se d cak
r
i
d
n
di
tıra
ni ar yı
i
d
i
üm
hasta lerdir.
r
a
l
olan e gelen
et
ziyar a ümit
ay
dir.
Hast k gerekli
e
verm
E
‘
y Âdemoğlu! Hastalandım
da beni ziyaret etmedin.’
-‘Ya Rabbi! Sen âlemlerin
Rabbisin. Ben seni nasıl ziyaret
edebilirdim ki?’
‘Bilmiyor muydun, falan kulum
hasta oldu, sen ise onu ziyaret
etmedin. Onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulacağını
bilmiyor muydun?’
‘Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim, beni doyurmadın.’
-‘Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin. Ben seni nasıl doyurabilirdim
ki?’
Ziyaret adabını
bilen eş dostunun
yaptığı ziyaretler ve
ilgi hastanın acısını
hafifletir, yalnızlığını
üzerinden atmasına
sebep olur. Hizmet
edeni, arayıp soranı
çok olan hastaların
ıstırabı da azalır.
‘Bilmiyor muydun, falan kulum
senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Onu doyurmuş olsaydın, bunu benim nezdimde bulacağını bilmiyor muydun?’
‘Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, bana su vermedin!’
-‘Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin. Ben sana nasıl su verebilirdim
ki?’
‘Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su
verseydin, bunu benim nezdimde
bulacaktın.’ (Müslim, Birr, 43.)
Yukarıda yer alan kutsi hadis
hasta ziyaretinde bulunmayan,
açları doyurmayan, susuzlara su
vermeyen kula kıyamet gününde sorulacak hesabı gözler önüne
getirmektedir. Aslında kullara ait
olan ve “hastaydım, açtım, susuzdum” şeklinde ifade edilen vasıflar Allah Teala’ya izafe edilerek
anlatılmıştır. Hak Teala katında ne
kadar önemlidir ki yaratılanın zor
anı, yalnız kalması, Yaratan’a izafe edilmiştir.
Hastalık kolay değildir. Hasta
yalnızdır, bazen ümitsizdir, kendi
içinden gelen, can evinden vuran
ağrı, sızı onu içine kapatmıştır.
Zaman zaman psikolojisi de değişebilir. Hastanın bir anı diğer
bir anını tutmayabilir de. Bir an
canı bir şey istiyorken akabinde
ondan vazgeçebilir. Bir an ümitvar iken başka bir an ümitsizliğe
saplanmış olabilir. Bazen hasta
etrafında kimseyi görmek istemediğini söyler. Belki de bunun
sebebi kendisinin diğerleri tarafından anlaşılamadığı düşüncesine kapılmasından, onu rahatlatacak, moral verecek sözleri
bilmeyenlerin canını daha çok sıkacak olmalarındandır. Oysa ziyaret adabını bilen eş dostunun
yaptığı ziyaretler ve ilgi hastanın
acısını hafifletir, yalnızlığını üzerinden atmasına sebep olur. Hizmet edeni, arayıp soranı çok olan
hastaların ıstırabı da azalır.
Ya kimsesiz, garip hastalar… Onların yalnızlık ve ümitsizlik duygusu
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 13
biz bize
daha fazla olur. Hastalığın verdiği
acıyı iki kat hissederler. Korkarlar
Yunus Emre’nin şiirindeki gariplerden olmaktan:
darlığını veya başka bir şeyi bahane etmemişim” dedirtir ve belki
de tam da kutsi hadiste verilmek
istenen duyguyu yaşatır.
“Bir garip ölmüş diyeler
Çektiği acıları ilaçlar dindirse de
esas ümidini artıracak olanlar hastayı ziyarete gelenlerdir. Hastaya
ümit vermek gereklidir. Hatta hastanın moralini bozacak sözleri sarf
edecekler onun yanına yaklaştırıl-
Üç günden sonra duyalar
Soğuk suyla yuyalar
Şöyle garip bencileyin.”
Hastalığına mı garipliğine ve ga-
ripliğinden ötürü kendisi ile ilgilenilmediğine mi üzülsün bilemez
hasta. Hâlden hâle girer. Kendi
garipliğinden ötürü ziyaret edilmediğini düşünürse işte o zaman
onu ziyaret etmeyenler kutsi hadiste bahsi geçen kulun düştüğü
duruma düşerler. Oysa en çok da
böyle hastalar ziyaret edilmekten,
hâlinin hatırının sorulmasından
son derece memnun kalacaktır.
Bunu, kapısını ilk açtığınız anda
gözlerinin ışıldamasından anlarsınız. Aynı dili konuşmuyor olsak
da gözlerdeki o ışıltı ziyaret edene, “iyi ki gelmişim, iyi ki zaman
14 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
mamalıdır. “Ziyaret için bir hastanın yanına girdiğinizde iyileşeceğini söyleyerek moralini yükseltin.
Gerçi bu söz hiçbir şeyi önlemez
fakat onun gönlünü hoşnut eder.”
(Tirmizi, Tıbb, 35.) Allah Teala dermanı olmayan bir dert yaratmamıştır. Dermanı aranmakla birlikte
şifa muhakkak Allah’tan istenmelidir; ümitsizliğe kapılmadan ve inanarak: “Hastalandığımda da bana
O şifa verir” (Şuara, 26/80.) denilmektedir. Hasta bunları bilse bile
acısının şiddetinden hatırlamayabilir. Ziyaretçi güzel ve tatlı bir dille
hatırlatmalıdır.
Hastaya dua etmek, hastadan
dua almak…
Hangi insan yoktur ki hasta gününde sevdiklerini yanında görüp,
dualarını almak istemesin? Hastayı ve yakınlarını en çok sevindirecek şeylerden biri de kendine dua
edilmesidir. Bir mümin kardeşinin
kendini düşünüp dua etmesi o
anda hastalığının acısını unutturur. “Ey insanların Rabbi! Hastalığın sıkıntısını gider! Ona şifa ver,
şifa veren sensin. Senin vereceğin
şifadan başka şifa yoktur. Öyle bir
şifa ver ki ardında hiç hastalık izi
bırakmasın!” (Müslim, Selam, 47.)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in
bir hasta yanına girdiğinde yaptığı
bu dua onun örnek alabileceğimiz
dualarındandır.
Sadece hasta değil, onu ziyarete
giden de nasibini alır bu ziyaretten. Peygamberimizin Hz. Ömer’e
şu tavsiyesi bu nasibi göstermektedir: “Ziyaret için bir hastanın
yanına girdiğinde ondan senin için
dua etmesini iste. Zira onun duası, meleklerin duası gibidir.” (İbn-i
Mace, Cenaiz, 1.)
Üstelik sadece hasta olan dua etmez. Bir meleğin şöyle seslendiğini yine Peygamber Efendimiz’in
müjdesinden öğreniyoruz: “Güzel
bir ömür sür. Attığın adımlar hayırlı olsun. Cennetteki yerine hazırlan.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 64.) Bu
müjde hasta ziyaretini çeşitli bahanelerden dolayı zahmet olarak
görenleri ziyaretin rahmetinden
faydalanmak için harekete geçmeleri hususunda sabırsızlandıracaktır.
biz bize
Kardeşten Kardeşe
Gönül İkramı
“İnsanların en hayırlısı, onlara en faydalı
olandır.” hadisi, amellerimize nasıl da ışık
oluyor ve yol gösteriyor. Gönlümüzün
komşularına, kardeşlerimize, yanı başımızda
inleyen, ağlayan, yuvasından sürülen,
hakları ihlal edilen, can veren mümin
kardeşlerimize, o “insan”a el uzatmak
için harekete geçiyoruz.
Rabia Gülcan Kardaş
İ
nsan; bir başka insanın sesini, gülüşünü, sohbetini, güler
yüzünü arar. Tek başına bir
dağ başında yaşamak insan için
imkânsız değil elbet. Zorda kalınca insan nice olumsuz şartlara uyum sağlayabilir, yaşamaya
devam edebilir. Fakat “insanlık”
hamurunun; mayalanması, şekil alması, ham iken pişmesi için
yine kendi gibi insanlarla temas
edeceği bir ortama ihtiyacı var.
Ev alma komşu al, eskilerden ve
tecrübelerden bize kalan bir düstur. Komşu, sadece sabah akşam
güler yüzle merhaba demek, hal
hatır sormak için orada bulunan
biri değil. Komşu; sevinç ve sürura
ortak olup çoğaltan, kederi paylaşıp azaltandır. Evdeki eksiğin en
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 15
biz bize
yakın telafisi, evde pişende hakkı
olan kişidir komşu. Acil durumlarda, saate bakmaksızın kapısını çalabildiğimiz insandır. Evdeki
bağırışın, kimi zaman hastalıktan inleyişin ilk şahidi komşu. Bu
hâliyle de kimi sırların tek vakıf
olanı.
Komşu kaç kapı ardına kadar gider? Evler kadar devletlerin de
komşusu var mıdır? Peki ya gönüllerin?
Müslüman tarifinde ne güzel bir
çerçeve vardır. Elinden, dilinden
ve hatta gönlünden emin olunan. Peygamberimizin sıfatı olan
eminlik, Müslüman şahsiyette
de kendini gösterebilmeli. İslam
zaten sulh ve selamet dini iken
Müslüman olmanın önemli bir
göstergesi emin olmak iken her
birimiz halka halka tüm dünyadan mesul olmaz mıyız? Değil
mi ki iyi bir insanın da kötü bir
insanın da etkisi tüm dünyayı sarabilir? Değil mi ki bir mazlumun
ahı yeri göğü dolaşır, sessiz dudaklarımızı, gamsız gönüllerimizi
yakabilir.
İnsan, merhametten, emin olmaktan uzaklaştığında içler acısı
bir hâle düşüveriyor. Sadece birkaç akşam, birkaç coğrafyadan
verilen haberleri izlemek kâfi.
Vicdanını, merhametini, gönlünü susturmuş insanın, en vahşi
hayvanları korkutacak bir zalime
dönüşmesi ne de kolay.
16 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
Fakat işte asıl böyle durumlar “insanlık ölmedi” dedirtebilecek vakitler olarak karşımızda duruyor.
“İnsanların en hayırlısı, onlara en
faydalı olandır.” (Süyûtî, el-Câmiu’sSağîr, II, 8.) hadisi, amellerimize
nasıl da ışık oluyor ve yol göste-
riyor. Gönlümüzün komşularına,
kardeşlerimize, yanı başımızda
inleyen, ağlayan, yuvasından
sürülen, hakları ihlal edilen, can
veren mümin kardeşlerimize, o
“insan”a el uzatmak için harekete geçiyoruz.
ve
vinç
e
s
;
p
şu
Kom rtak olu
ri
ra o
süru n, kede ır.
d
lta
çoğa p azaltan
n
şı
payla eksiğin e e
ki
d
Evde elafisi, ev n
t
ola
yakın e hakkı
d
pişen komşu.
ir
kişid
izleyen bizlere de mühlet veriyor.
Allah’ın -bugün için- sana emanet ettiği imkânları, Hak yolunda
mazluma ne kadar ulaştırabileceksin? Hiç unutmamalısın ki
“Nihayet o gün (dünyada faydalandığınız) nimetlerden muhakkak hesaba çekileceksiniz!..”
(Tekâsür, 102/8.)
Bu elbet önce yürek ister. Ekranda gördüğümüz görüntülerin bir film sahnesi olmadığını
idrak edecek, biz televizyonu
kapattığımızda da orada devam
edeceğini hissedecek insaf ister.
Aslında sadece birazcık durmak,
düşünmek, anlamak, insan tarafını diri tutmak ister.
Allah’ın gücü her şeye yeter. Dilese bir musibet salıverir zalimlerin
üzerine. Nil’in Kıptilere kan kesilmesi gibi suları içilmez, yemekleri yenilmez, havası solunmaz
olmaz mı zalimlerin? Allah ol der,
oluverir. O her şeyi gören, işiten
Rabbimiz insanı insanla imtihan
ettiği gibi insan insanın derdine merhem olsun istiyor, bizden
kulluk, insanlık vazifemizi bekliyor. Zalime mühlet verdiği gibi
sıcak evlerinde, tok karnına TV
ekranlarından Gazze’yi, Suriye’yi
Önce bir şükür hissiyle dolsun
yüreklerimiz. Hamdolsun zalime
dur diyecek, mazluma el uzatacak güç ve imkân vermiş Rabbim
bana. Sadece kekin nasıl kabaracağı ile borsadaki düşüş ile,
maaşlara gelecek zam ile meşgul etmeyeyim kendimi. İnsansın, insana el uzat ki insanlığın
ete kemiğe bürünsün, şerefin
yürüsün. Yerde garipleri, gökte
melekleri güldürsün yaptığın işler. Kendi yaralarına da merhem
olacak attığın her adım, bunu da
unutmayalım. Bismillah deyip,
kardeşimiz, komşumuz, gönlümüzün uzandığı her mazlum için
dimdik doğrulalım.
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 17
SURİYELİ ERKEKLERE sorduk...
Türkiye’de eğitim hayatınızı devam ettiriyorsunuz. Suriye’deki eğitim ile Türkiye’deki
eğitim arasında farklar sizce nelerdir?
serbest kürsü
Akrabalarınızı, ülkenizi bırakıp tanımadığınız
bir ülkeye geldiniz. Bundan sonrası için hayallerinizden bahsedebilir misiniz?
Sevde Nur Özkan
Ubeydullah Said (25)
Ben burada bir okula kayıtlı değilim fakat
Türkiye gelişmiş bir ülke olduğu için eğitiminin
iyi olduğunu düşünüyorum. Suriye’de
ilahiyatta okuyordum. Halep’te sınır bölgesinde
olduğumdan Türkiye’ye geldim. Ben buranın
vatandaşı değilim. Burası ne kadar iyi de olsa
gurbetteyim. İlim öğrendikten sonra hedefim
kendi ülkeme geri dönebilmek.
Nedim Skayf (26)
Hukuk bölümü üçüncü sınıf öğrencisiyim.
İki yıl spor meslek yüksekokulunda
okudum. Memleketimdeki eğitim müfredatı
Türkiye’deki kadar gelişmiş değildi. Maddi
imkânsızlıklar nedeniyle buradaki eğitimimi
tamamlayamadım. Türkiye’ye 1,5 yıl önce
geldim. Yirmi beş arkadaşımı kaybettim.
Burada evlendim. Psikolojik olarak çok
yoruldum. İş bulmakta zorlandım.
UZMANINA
SORDUK
Nazlı Özburun
Uzman Aile Terapisti
Fuat Sagir (24)
Ülkemde hemşirlik bölümünü bitirdim.
Türkiye’deki imkânları gelişmiş buluyorum.
Yüksek lisansımı Türkiye’de yapmak ve Türkçeyi
öğrenmek, buraları keşfetmek istiyorum.
Bütün Suriyeli gençler adına söyleyebileceğim
şey, hedefimizin ilim olduğudur. Yaşadığımız
savaştan dolayı çok yorulduk. Tahsilimi
tamamladıktan sonra ülkeme döneceğim.
Basıl Şardub (26)
Suriye’de sınıf mevcudumuz çok fazlaydı ve
soru soramıyordum. Buradaki eğitim seviyesinin
memleketime oranla daha iyi olduğunu
düşünüyorum. Eğitimimi Türkiye’de tamamlamak
istiyorum. Burada bir üniversitede Arap dili ve
edebiyatı dersine katıldım. Dersi daha rahat
anladım. Sizde “Bülbülü altın kafese koymuşlar,
yine de vatanım demiş” atasözü var. Ben de savaş
bitince yurduma dönmek istiyorum.
İnsanın birincil ihtiyacı beslenme ve barınmadır. Temel ihtiyaçların karşılanması insanın hayatta kalabilmesi için çok önemlidir. Ancak aynı derecede eğitim ve manevi
destek de gereklidir. Eğitilmemiş insan manevi boşlukta kalır ve istismara açık hâle
gelir. Tehlikeye açık veya tehlikeli olmaya
yatkın olur.
Suriyeli sığınmacı ailelerin büyük bir çoğunluğunun okul çağında çocukları var. Üstelik bu çocuklar, savaşa şahit olmuş, anne
18 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
SURİYELİ KADINLARA sorduk...
Kişinin yaşadığı ülkeyi değiştirmesi bazı
zorlukları da beraberinde getirir. Özellikle bir
kadın için bu zorluklar nelerdir?
serbest kürsü
Türkiye’de size karşı devletin ve halkın
yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?
Ala Şahabi (23)
Buradaki eğitimimi tamamladıktan sonra
ülkeme dönmek istiyorum. Hiç zorluk
çekmedim. Türk halkı bize çok iyi davrandı.
Bütün komşular bize kucak açtı. Türk
halkından çok iyilik gördük. Ülkemizdeki son
durumumuzdan daha müspet bir konumda
olduğumuzu düşünüyorum.
Henadi Cabiri (38)
Benim yedi çocuğum var. Türkiye’ye ilk
geldiğimizde çok zorluk çektik fakat zamanla
alıştık. Suriye’de öğretmenlik yapıyordum.
Burada iş bulma konusunda sıkıntı çektim.
Türkçeyi öğrenmek ve Türkçe konuşmak
zorundayım. Kendi ülkemizde bu kadar güzel
muamele görmedik. Türk halkı bize diğer
ülkelerden daha çok kucak açtı.
babalarından bazen birisini, bazen de her
ikisini kaybetmiş durumdalar. Ailelerin ve
çocukların eğitimi bugün ve yarın için hayati derecede önem taşımaktadır. Ancak
eğitimle topluma uyum sağlayabilmeleri,
kendi problemlerini çözebilme becerisi
kazanabilmeleri mümkün olacaktır.
İlgililer, sığınmacılar için okul-eğitim
imkânları oluşturmalıdır. Bu imkânlar,
Suriyeli sığınmacılar ile yerel toplumun
uyumuna da katkıda bulunacaktır. Suri-
Hulud Cedid (37)
Evliyim ve iki çocuğum var. Türkçe
bilmediğimiz için iş bulma konusunda
sıkıntı çekiyoruz. Eğer Türkçeyi hakkıyla
öğrenebilirsek iyi bir iş bulabileceğimi
düşünüyorum. Buradaki halk bize çok
yakın ve iyi davrandı. Herkese teşekkür
ediyorum.
Samiye Şahabi (21)
Türkiye’ye geldiğimde dil konusunda sorun
yaşadım. Kendi ülkemde herkesle daha rahat
iletişim kurabiliyordum. Türkiye bir İslam ülkesi
olduğu için örf ve âdetlerimiz birbirine uyuyor.
Burada kalmam gerekirse kalabilirim. Özellikle
bir bayan için yaşanılan yeri değiştirmek çok
zor. Burası ne kadar da iyi olsa sığınmacılık
statüsü var.
yeli sığınmacıların başa çıkma stratejilerini desteklemek ve kolaylaştırmak için
dil eğitimi de önemlidir. En az bir yakınının öldürülmesine şahit olmuş bireyler
ve çocuklar için yaşamaya devam etmek
başlı başına bir mücadele gerektirir. Bir
yanda savaşın ağır yükü, diğer yanda,
ülkelerini terk edip bilmedikleri topraklara gelen anne babaların çaresizliği,
eğitimle beraber psikolojik desteğin de
verilmesini gerekli kılmaktadır.
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 19
Çocuk ve Gençlerde
Kaygı Bozukluğu
Ömer Baldık
B
ir gökdelenin tepesinden aşağıya bakmak,
herkes için stresli bir durumdur ve kaygı üretir. Ama aynı kaygıyı bir sokak kaldırımının
kenarında hissediyorsanız, bunun adı kaygı bozukluğudur. Bu bozukluğun temelinde kaygı duyduğumuz konulara yönelik sıra dışı bir hassasiyet artışının meydana gelmesi yatar.
Bir topluluk karşısında sesi titrediği ve ter içinde
kaldığı için istediği konuşmayı yapamayan bir genç,
artık ne zaman benzer bir durumda kalsa, otomatik
olarak yoğun kaygı duyguları hissetmeye başlar. Şayet bu yüksek kaygısı yüzünden topluluk karşısında
konuşmaktan tamamen uzak durmaya başlamışsa,
işte burada, genel anlamda olmasa bile, duruma
özgü bir kaygı bozukluğu tablosundan bahsedilebilir. Bu tablonun ilerlemesi hâlinde genç, bırakın
konuşmayı, sadece kalabalık içinde bulunmaya dahi
stres tepkileriyle karşılık verebilir. Kalp atışı hızlanır,
nefes alıp vermesi düzensizleşir ve kasları yay gibi
gerilir. Muhtemelen, zihninde birisinin kendisine işaret ederek topluluğun dikkatini tümüyle kendisine
20 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
çekebileceği gibi fantastik bir kaygı yer etmiştir. Bu
tür kaygıların daha da şiddetlenmesi hâlinde gencin
sosyal hayattan tamamen geri çekilmesi dahi söz
konusu olabilir.
Aslında kaygı, son derece fıtri ve olması gereken
bir duygudur. Her insan gerek fiziksel gerek ruhsal
bütünlüğüne yönelen tehditler karşısında kaygı duyar. Bunu, hırsızlara karşı arabalara takılan alarm
cihazlarına benzetebiliriz. Nasıl ki alarm cihazı araba
sahibine hırsızı haber vererek malını korumaya davet ederse kaygı duygusu da kişinin iç dünyasında
sinyaller yayarak kendi bütünlüğünü savunmaya
davet eder. Gelgelelim, bu “alarm” gereğinden fazla şiddette ve gereğinden uzun süre öterse, vücut
hem fiziksel hem ruhsal anlamda çok yıpranır. Çünkü insan olarak hepimizin teyakkuz hâlinde olmak
kadar gevşemeye de ihtiyacı vardır. Zor zamanlarda
harcadığımız dikkat ve kuvvetin, güven içinde dinlenerek geçirdiğimiz vakitlerin mahsulü olduğunu
unutmamak gerekir.
aile-ce
daha i
n
ı
r
s
ıla
Kayg etlenme
dd
da şi e gencin
d
hâlin hayattan
al
sosy en geri
m
söz
tama esi dahi
m
.
çekil u olabilir
s
konu
Çocukluk yıllarında yaşanan travmatik olaylar, kaygıyla ilgili hassasiyetlerin keskinleşmesinde büyük
rol oynar. Örneğin altı aylık bir bebek için yanında
çığlık atılması büyük bir travmadır. Yahut 3-4 yaşındaki bir çocuğun bir akranı tarafından saldırıya
uğraması ve onun tarafından ısırılması bir travmadır. “Ruha açılan yara” anlamına gelen bu travmalar,
eğer uygun şekilde tedavi edilmez veya doğru davranışlarla ruhsal dengeyi yeniden sağlayacak şekilde onarılmazsa çocuk ya da gencin hayatını aynı
güçte hatta daha fazla etkilemeyi sürdürürler.
Somut bir örnek üzerinden gidelim, isterseniz. Bir
anaokulunda gündüz uykusu sırasında yanındaki
arkadaşı tarafından ısırılan bir çocuk için, bu olay
büyük bir travmadır. Travmanın özelliği, olayın meydana geldiği sırada çevredeki her unsura yönelik
hassasiyeti artırmasıdır. Bu olayda da çocuğun, sadece kendisini ısıran arkadaşına karşı hassasiyeti
artmaz. Aynı zamanda uyumaya, anaokuluna ve
diğer akranlarına karşı da hassasiyeti artar. Bunun
sonucu olarak da söz konusu çocuk uykuya dal-
makta zorlanabilir, uyku sırasında aniden sıçrayarak
uyanabilir, anaokulu gördüğünde birden hırçınlaşıp
kapıdan içeri girmek istemeyebilir, yahut bir parka götürüldüğünde akranlarıyla oyun oynamaktan
abartılı hareketlerle uzak durabilir. Tüm bu kaçınma davranışlarının arkasında çocuğun başına gelmiş olan travmatik olayın etkisi vardır. Çünkü olay
esnasında çocuk, çevredeki her şeyi hafızasına bir
“tehdit unsuru” olarak kodladığından, olaydan sonra
bu unsurlardan her birini, benzer bir olayın yaşanacağına yönelik bir “ipucu” olarak okur. Karşı koymaması hâlinde yine büyük bir tehlikeyle karşı karşıya
kalacağını vehmeder.
Çocuğun bu abartılı reaksiyonlarını normal düzeye
getirebilmenin yolu, hassasiyet geliştirdiği tehdit
unsurları üzerine tek tek çalışmak ve bunları yeniden normal bir algı nesnesine dönüştürebilmekten
geçer. Mesela onun açısından bir akranıyla parkta
yan yana gelmek kaygı vericidir. Zira iç dünyasında kendisini ısıran çocuk üzerinden tüm akranlarına karşı genelleştirdiği bir alarm durumu hâkimdir.
Çocuğu bu durumdan kurtarabilmek ise belki önce
tek bir akranıyla ilişki kurmasını sağlayarak akranlarına karşı “güven duygusunu” yeniden tesis etmekle
mümkündür. Başka bir ifadeyle, çocuğun gözünde
tehdit unsurunu yeniden bir “güven unsuru”na dönüştürecek tecrübelere zemin hazırlamak gerekir.
Yalnız, bu aşamada çocuğun ürkmemesi için bu tecrübenin yavaş ve tedrici adımlarla yürütülmesi çok
önemlidir. Aksi halde kaş yapayım derken göz çıkarmış olma ihtimalimiz her zaman vardır.
Ebeveynlerin bu konuda dikkat etmeleri gereken
nokta ise, belli olaylara bağlı olarak çocuklarında
gözlemledikleri davranış değişikliklerini çok iyi takip etmeleridir. Özellikle okula gitmeyi istememe,
akranlarıyla ilişki kurmama ve kendi içine kapanma
gibi kaçınma davranışlarını sadece “canı istemiyor”
basitliğinde geçiştirmemeli, bu gibi durumlarda
kaygı bozukluğunun da etkin bir rol oynayabileceğini mutlaka zihinlerinin bir köşesinde taşımalıdırlar. Şayet ihtiyaç varsa bir uzman yardımı almaktan da çekinilmemelidir.
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 21
aile-ce
YENİ
MESA J
DÜNYA
DüzenİNİn GİZLİ SİLAHI: BİLİNÇALTI
LAR
Yrd. Doç. Dr. Yağmur Küçükbezirci
Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
B
“
ilinçaltı mesaj nedir?” sorusunu bilinç ve bilinçaltı kavramlarını açıklayarak cevaplamak daha doğru olur sanırım.
“Bilinç” için, kısaca ve anlaşılır bir
şekilde insanoğlunun ilk uyarımları almaya başlaması ile işlerlik
kazanan ve ömrünün sonuna kadar devam eden “farkında olma
faaliyetleridir” diyebiliriz. Bilinçaltı
kavramı ise çevremizdeki görüntü, ses ve mesaj gibi uyarımların
farkında olmadan insan zihnine
yerleşmesidir. Bilinçaltı zihin, bir
nevi beynimizin kara kutusudur.
Doğumdan ölüme kadar tüm yaşananları, çevremizde gördüğümüz, duyduğumuz bütün her şeyi
kayıt eder.
Bilinçaltı mesaj denilince sanki
çok gizemli, bilinmeyen bir şey
gibi algılanıyor. Hâlbuki “Bir kişiye kırk gün deli dersen, deli olur”
atasözümüzde de geçtiği üzere
bir kimseye bir şeyi empoze etmeye çalışırsanız, o kişiye sürekli
olarak o şeyi söylerseniz, gösterirsiniz bir şekilde akılda kalmasını
22 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
sağlarsınız. Dolayısı ile bir bireyi,
bir grubu hatta bir toplumu istenilen yönde etkilemek, değiştirmek
çok da zor değil. İnsanlar belli bir
süre içerisinde öyle bir değişime
uğrarlar ki, kendileri bile bu değişimin farkına varamazlar.
Bilinçaltı mesaj göndermek ve
mesajı gönderen kaynağın istediği doğrultuda değişiklikler
yapmak için çok farklı teknikler
kullanılmaktadır. Bu teknikler
“Yenidünya Düzeninin” gizli silahı
olarak görülmektedir. Bu yazımızda teknik bilgilere girmeden, ekranlarda geleceğimizin teminatı
çocuklarımızı, gençlerimizi olumsuz yönde nasıl etkilediklerini, bu
olumsuz etkilerden “geleceğimizi” nasıl koruyabileceğimizi ortaya
koymaya çalışacağız. Ekran denilince eski bir alışkanlık olsa gerek,
hep aklımıza televizyon geliyor.
Ancak günümüzde ekran tabirini;
televizyonun yanı sıra bilgisayar,
tablet ve telefonlar için de kullanabiliriz.
r
n, bi
i
h
i
z
altı
in
Bilinç eynimiz r.
b
nevi utusudu me
k
ü
kara mdan öl nanları,
a
Doğu tüm yaş
r
kada mizde
e
çevr ğümüz, ütün
ü
b
görd uğumuz der.
duyd yi kayıt e
e
her ş
Bilinçaltı mesajlar konusunu
incelemeye başladığımda, işin
gerçeği bu kadar ciddi ve korkunç durumlarla karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Genç
beyinlere bu kadarı yapılamazdı.
Bu konudaki çalışmalarımı derinleştirdikçe, aklımızın ucundan
bile geçmeyen yerlerde bilinçaltı
mesajların çocuklarımızın saf ve
temiz beyinlerine yerleştirildiğini
görüyorum.
Öncelikli olarak evimizin başköşesinde yer alan ve üstünü
çeyiz dantelleri ile süslediğimiz
televizyon, kimilerine göre çağımızın en büyük buluşu, kimilerine göre aptal kutusu. Kullanım
amacına göre her iki yaklaşım
da doğru. Ancak uyanık olmazsak aklımızı kullanmazsak çağımızın bu büyük buluşu öyle bir
bombaya dönüşebiliyor ki; milli
manevi tüm değerlerimizi yok
edebiliyor. Örneğin I. Süleyman,
Osmanlı İmparatorluğu’nun
onuncu padişahı ve 89. İslam
halifesidir. Batıda Muhteşem
Süleyman, doğuda ise adalet-
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 23
aile-ce
li yönetimine atfen Kanuni Sultan
Süleyman olarak bilinmektedir.
Osmanlının hem en uzun süre görev yapan hem de en çok sefere
çıkan padişahıdır. Ancak televizyonda yayınlanan dizilerde ömrü
sanki hep haremde geçmiş gibi
verilmekte, ecdadımız genç zihinlere farklı şekilde yerleştirilmektedir. Bir başka dizide ise dayısının
karısı ile ensest ilişki yaşayan yeğeninin gayriahlaki sahneleri normalmiş gibi verilmekte, maalesef
halkımız tarafından da “Bir tek
benim izlemem ile ne olacak ki?
İzlemesem diziyi yayından kaldıracaklar mı?” denilerek izlenmektedir. 1980’li yıllarda öpüşme sahnesinde televizyon kapatılırken,
geçen zaman içersinde oluşturulan “algı operasyonları” sayesinde millet olarak “bilinçaltımız” bu
sahneleri bile normal algılar hâle
geldi. Diğer taraftan çizgi filmlerde özellikle cinsellik, satanizm ve
masonluk üzerine bilinçaltı mesajlar gönderilmekte, saf, pırıl pırıl
beyinler maalesef kirletilmektedir.
Bu konuda o kadar çok olumsuz
örnek var ki, rahatlıkla gayriahlaki
davranan kahramanları, cinselliği
ile ön plana çıkartılmış karakterler, tek gözlü yaratıklar, sataniz-
24 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
min simgeleri ile donatılmış sahneler… Anneler ve babalar, hani
siz bize “Hocam bu konuda size
çok iş düşüyor” diyorsunuz ya.
Ben de size soruyorum; “En son
ne zaman çocuğunuzla oturup
çizgi film izlediniz?” “İzliyorsanız,
bu sahneleri görünce kaygı duyup, önleminizi alıyor musunuz?”
Bir diğer ekran ise bilgisayar ve
tabletler; bilinçaltı mesajlar konusunu irdelemeye başlayınca
bilgisayar oyunları ile de millî ve
manevi değerlerimizin yıkılmaya
çalışıldığını gördüm. Havada uçan
tavukların vurulduğu oyunda,
sahne arkasında bulunan kilise
vurulduğunda eksi 25 puan düşülürken, cami vurulduğunda artı
25 puan alınıyor. Bu şekilde insanların bilinçaltlarında dinî inanışları
konusunda ayrımcılık ve şiddet
ön plana taşınıyor. Genel itibari ile
hep suç işlemeye yönelik olan ve
şiddet içeren bir başka bilgisayar
oyununda ise oyuncu sürekli olarak polis öldürüyor ve kendisine
verilen görevleri yerine getiriyor.
Bu görevlerden birisi de “kadın
tüccarlığı”. Bu oyunları oynayan
ve bilinçaltlarına onca olumsuzluklar yerleştirilen, geleceğimizin
teminatı olan çocuklarımızdan na-
ze
ümü
r
ü
t
l
kü
Bizim olmayan
n
uygu m, reklam
fil
arı
dizi,
raml un
g
o
r
vb. p meli, uyg rla
la
e
izlem n reklam nleri
ya
rü
olma nulan ü
u
s
ız.
bize lmamalıy
a
satın
aile-ce
sıl sağlıklı nesiller yetiştirmelerini
bekleyebiliriz?
İlkokullarda ders kitaplarına destek olunması amacıyla okutulan
test kitabının bir sorusunda yer
alan resme göre; yanında domuz
ve at olan bir kişinin mesleği sorulmaktadır. Gelecek nesillerin
bilinçaltlarına domuz eti yemenin normal olduğu verilmektedir.
Peki, biz ebeveynler olarak bu
olumsuzlukların ne kadar farkındayız?
Reklamlarda sürekli olarak kadınların cinsel bir nesneymiş gibi
kullanılması insanların bilinçaltlarına bu şekilde yerleştirilmeye
çalışılması da yine millî ve manevi
değerlerimiz ile örtüşmemektedir.
Düzensizlikten düzen kurmaya
ve bundan rant elde etmeye çalışan, bu amaçlarına araç olarak
Yenidünya Düzeninin Gizli Silahı:
Bilinçaltı Mesajlardan korunma
yolları her ne kadar kanunlarla
sağlanmaya çalışılsa da asıl görev her zaman olduğu gibi bizlere yani bireylerin her birine ve
dolayısı ile topluma düşüyor. Bu
konuları sunduğumuz zaman
“Hocam, siz öyle diyorsunuz ama
bilinçaltı mesajlar göndermek
üzere yapılan dizi, film, reklam,
bilgisayar oyunlarına milyon dolarlar harcıyorlar, biz nasıl mücadele edebiliriz ki?” gibi serzenişlerle karşılaşıyorum. Cevabım
çok açık, net ve kesin “Bilinçaltı
mesaj gönderen kimseler milyon
değil milyar dolar da harcasalar,
öncelikli olarak korunma yolu çok
basit; düğmeye basıp TV, bilgisayar veya tablet her ne ise kapatıyorsunuz.” Bilinçaltı mesajları
önlemek, ülkemizin geleceği olan
çocuklarımızı korumak ve bu konuda bilinçli yetişmelerini sağlamak millî görevimizdir.
O halde yapmamız gerekenleri
şöyle sıralayabiliriz:
Çocuklarımızın, ekranları denetimli olarak kullanmalarını sağlamalıyız.
Bu konuda yetkin olan kurumlar
kendi kültürümüze, geleneğimize,
örfümüze uygun çizgi filmlerimizi,
filmlerimizi yapmalıdır, bu alanda
kamuoyu oluşturmalıyız.
Bizim kültürümüze uygun olmayan dizi, film, reklam vb. programları izlememeli, uygun olmayan reklamlarla bize sunulan
ürünleri satın almamalıyız.
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 25
1967 yılında İstanbul’da
dünyaya geldi. 1985’de
İstanbul Kız Lisesini, 1988’de
İstanbul Hukuk Fakültesini
bitirdi. Gençlik yıllarından
itibaren kadınların eğitimi
ve istihdamı üzerine aktif
çalışmalarda bulundu.
Yazarlığı, gazeteciliği ve
mütevazı kişiliği ile tanıdığımız
Sibel Hanım’la Diyanet Aile
Dergisi okuyucuları için bir
söyleşi gerçekleştirdik…
Sibel Eraslan
“Çağa söyleyecek sözümüz
ve davetimiz var…”
Merve Gül Olgun
Sibel Hanım gençlik dönemlerinizden itibaren yazmaya gönül
verdiğinizi ve bir daha da yazıyı
hiç bırakmadığınızı biliyoruz… Bu
‘serüven’ ne zaman başladı?
Son sınıfta Teklif Dergisi’yle birlik-
ukuk Fakültesi üçüncü sınıf
öğrencisiyken kültür-sanat
servisi muhabiri olarak baş-
rek devam etti yazım maceram.
ladım ulusal basındaki yazılarıma;
sinema ve kitap tanıtımı, yazarlarla röportajlar şeklinde devam etti.
editöryal aşamaya geçerek kitap
H
26 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
te hukuk ve siyaset yorumlarım
başladı. Daha sonra kadın hakları,
eğitim ve istihdam sorunları, aile
hukuku şeklinde daha özelleşe1999’dan beri köşe yazarlığı yapıyorum, 2000’den itibaren ise
çalışmalarına yöneldim. Özel alanım kadın tarihi…
söyleşi
Nasıl bir aile ortamında yetiştiniz? Ailenizin dinî değerleri öğretirken size yaklaşımları nasıldı?
Altıncı kuşak İstanbulluyum.
Büyükannelerim İstanbul’un işgalini ve Kuvayı Milliye günlerini
yaşamış kişilerdi. Büyük dedem
Çanakkale şehitlerinden Çakır
Hüseyin Çavuş’tur. Ailemizde
Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde şehit olmuş büyüklerimiz vardır. Babam da emekli
askerdir. Bizleri vatan sevgisi
başta olmak üzere mukaddes
değerler ışığında büyüttüler.
Kıbrıs Barış Harekâtında şehit
ve gazi çocuklarıyla birlikte
büyüdük, sıra arkadaşım sekiz
yaşında Kıbrıs’ta şehit oldu.
Babam o günlerde şöyle derdi bize; “Cesaret
korkmamak değildir,
korktuğu hâlde sabırla durmaya devam etmektir…”
Yürüttüğünüz sayısız faaliyet, yazmış
olduğunuz eserler
hepsi bir “dava”nın ve inancın
yansımaları elbette… Sizi yazmaya sevk eden ‘esas mevzu’ neydi
en başından beri?
Başka şansım yoktu sanırım,
yazmak benim için savunmaktır.
İnancı, hayatı ve onuru…
Bu kadar yoğun bir tempoyla
çalışırken sizi motive eden, gücünüze güç kattığını düşündüğünüz durumlardan bahsedelim
biraz da… ‘Güç kaynağınız’ olarak
neleri görüyorsunuz?
Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin (s.a.s.) hayatı, tek başınıza
i
nesin r.
n
a
k
çocu
k iste
Her k bilme izin
a
m
tanım anneleri p
i
k
Büyü lerini tak dört
z
i
ayak ti son on venim.
k
ü
etme debî ser
e
yıllık
kalsanız bile size en büyük manevi destek oluyor. Ve ümmet
bilinci… Dünya üzerinde pek çok
afet ve savaş tecrübesine şahitlik
ettim mesleğim gereği. Açlıkla,
susuzlukla, kimyasal silahla tehdit altında olan kimselerin, tüm
o ağır koşullarda Allah inancıyla
ayakta duruşu, her şart altında
size kardeşim deyişleri, gözlerini
size içtenlikle doğrultup bakışları,
gülümseyişleri her şeye değer!
“Zamanı ve bugünü kuran
kadınlar”a getirelim sözü. Ve bu
bağlamda asrısaadete uzanalım...
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dört
uzun çizgi; “Cennet kadınlarının sultanı” olarak takdim ettiği
Müzahim kızı Asiye, İmran kızı
Meryem, Huveylid kızı Hatice ve
Muhammed (s.a.s.) kızı Fatıma,
benim için ve tüm Müslüman
hanımlar için aslında bereketli bir yol haritasıdır. Onları edebiyat imkânıyla takip
edip bugünün sesiyle yeniden
düşünmek fırsatını bahşetti-
Pek çok mümeyyiz vasfa sahip, İslam
tarihinin önde gelen kadınlarının örnek
hayatlarını “zamanı kuran kadınlar”
serisiyle okuyabilmemiz mümkün.
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 27
söyleşi
ği için Rabbimize hamd ederim.
Hz. Aişe ve Hz. Hacer de “Zamanı Kuran Kadınlar” silsilesinde İslam’ın ve aslında insanlığın
anneleri olarak, hem yazım serüvenime hem de İslam kadınının
özgüven ve rol model ihtiyacını
karşılama gayesine müteveccih
olarak kaleme alındılar…
Kıssa geleneğinin izini sürdüğünüz bu eserlerde dinî, ahlaki ve
insani boyutlarıyla “annelerimizi” yazmak için ilk çıkış noktanız
neydi?
Her çocuk annesini tanımak
bilmek ister. Büyükannelerimizin ayak izlerini takip
etmekti son on dört yıllık
edebî serüvenim.
Hepsi birbirinden değerli hanımların öne çıkan
özelliklerine dair ilk hatırınıza gelenleri bizimle
paylaşır mısınız?
Güzel ahlak, izan, hikmet,
sevgi, sabır, merhamet, cesaret, samimiyet, fedakârlık, inanç,
özsaygı, özgüven, nezaket, çalışkanlık gibi mümeyyiz vasıfları
hemen ilk aklıma gelenler.
“Onlar bizim miladımız” dediğiniz
bu ‘karakterler’ sayesinde geçmişle bugün arasında bir köprü
kurulmasına da vesile oldunuz
şüphesiz…
Tarihte oldu, yaşandı, bitti demek geçen bin yılın âdetiydi,
1900’ler olarak böyle bakıldı
zamana. Ama hem fizik hem
metafizik önemli değişimler
yaşandı özellikle son yirmi yılda. Evrenin yatışmazlığı ve
kuantum, felsefedeki “başkası
28 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
olabilmek” düşüncesiyle eş zamanlı olarak hepimizi etkiledi.
Ve tüm dünya, bize eza veren
ezberler dışında başka türlü bir
düşünme yolu var mı sorusuna
geliyor, ama yavaş ama hızlı.
Manevi yoksullaşma ve insanın yalnızlaşması, güvensizliği problematiği nasıl aşılacak?
Merhameti, adaleti, hakkaniyeti
nasıl taşıyacağız çağa? Zamanı
er
b
m
sının
a
a
r
g
ı
t
y
a
Pe
in, h lam’ı
n
i
s
i
sevg isinin, İs
a
ilg
ve b l anlamd el
re
üz
kültü nın en g u
n
ma
yaşa rı olduğu
ta
anah bilirim.
ye
söyle
kuran kadınların, annelerimizin
bu sorulara dair çok güncel cevaplar taşıdığını da fark ettim
bu süreçte. Yani annelerimizin
karşılığı hâlen sürmektedir. Tarih, efsane, epope, yaşandı bitti diyemem onlar için. Zaman,
düz ve doğrusal değil, döngüseldir bilinci verdi bu edebî izlek bana. Ve “velayet” bilgisi…
Hepimiz birbirimizin velisi, dayanağı, yoldaşıyız şu gelimli gidimli dünyada…
“Zamanı ve bugünü kuran
kadınlar”ı her kesimden insanın
merakla, ilgiyle okuduğunu biliyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anne kalbi uyanıktır. Sizi seven
ve merak eden birisi var. Hangi
şartta olursanız olun sizi seven
ve sizin için yüreği telaşlanan bir
annenin oluşu, bir yerlerde sizi
bir şekilde bekleyen bir kadının
olduğu bilgisi, kimin sırtına hırka
olmaz ki?
İslam dini ile kadına verilen değer açısından şüphesiz tarifsiz
bir anlam ve kazanım söz
konusu oldu. Bu kazanımları sıralamak istesek aklınıza ilk gelenler hangileri
olurdu?
Eşref-i mahlûkat olarak
insan, hepimizin ulaşmak
istediği bir değer. Cenab-ı
Allah’ın kul olarak sözüne muhatap kıldığı insanın
kendi değerini fark edişi, akıl
edişi, idraki, hissedişi, vicdanı,
kendini tanımasıyla vücut buluyor. Kendini bilen Rabbini bilir
düsturu çerçevesinde, insan olarak değerini keşfetmiş bir kadın,
İslam kadınından söz ediyoruz.
Kendini fark ediş ve ferdiyetten
sonra ümmetin derlenip toparlanış özünde de “Ümm” olana yani
anneliğe bir işaret var. Çocuk doğurmuşluğu kastetmiyorum ama
her şart altında annelikten neşet
eden merhamet, velayet bağlamına işaret ediyorum. Rahman
ve Rahim olan Allah’ın yaratım
sanatındaki anaç harmoniyi seyretmekten söz ediyorum, zamanı
kuran annelerimizi düşünürken…
Peki, bugünün Müslüman kadınlarının bu değerlere sahip çıkabildiğini düşünüyor musunuz?
Allah’ın, bahsettiğiniz değerler
gücünü hepimize bahşettiğini
fakat bu gücün sesine zaman
zaman yabancı kaldığımızı düşünüyorum. Mazeretlerimiz var elbette, uzun sömürge, işgal, yoksulluk, fena yönetim, istibdat gibi
ağır koşullarda süren olumsuz
tarih, elbette kadınlarımızı entelektüel anlamda kısıtlamıştır. Fakat tüm olumsuz koşullara karşın
iman, şeref, sabır ve merhamet
dayanışması, ümmetin kadınlarınca asla terk edilmemiş değerlerdir. Hamdolsun. Değerlerimizi
keşfediş ve dünyadaki tüm varsıllığa karşın hâkim olan genel
umutsuzluktan çıkışta, atılım zamanıdır şimdi… Çağa söyleyecek
sözümüz ve davetimiz var…
Kadının toplumda değişen rollerini ve diğer etkenlerini de göz
önünde bulundurarak; günümüz
kadınlarının içinde bulundukları hayata ve hayat gayelerine dair neler söylemek
istersiniz?
Modernizm, kadın-erkek hepimiz için hatta genel olarak
dünya için büyük kaybedişlere sebep oldu. Klimatif dengeyi sanayileşme adına mahvettik.
Nükleer ve kimyasal tehdit, dünya savaşları, açlık ve yoksulluk
hâlen çözümleyemediğimiz devasa problemler. Çağa dair yalnızlık
ve güvensizlik, giderek “insansız”
bir geleceği işaret ediyor. Seküler
bakış, ruhu ve mistik olanı tüketti, toplumsal gerçeklik adı altında
sürüme koyduğu “insan insanın
kurdudur” özdeyişiyle atomize bir
parçalanışa mahkûm etti hepimizi. Hem insanlık hem toplumumuz
ruhu yeniden keşfediş sürecinde.
Kadınlığın ve anneliğin, yeniden
keşfedeceğimiz bu selamet dilinde önemli bir merhamet imkânı
olduğunu düşünüyorum.
imiz söyleşi
p
e
H
izin
m
i
r
i
ağı,
n
birb
a
y
, da u
i
s
i
l
e
v
yız ş
ı
ş
a
d
yol
imli
d
i
g
i
l
gelim da…
a
düny
Yüce dinimiz İslam’ın yaşanması
noktasında toplum olarak ihmallerimizin nedenlerini, bir cümleyle izah edebilmek mümkün mü?
Burası dünya… Ve bu böyledir.
Dava; güzeli fark edişte, güzele
yönelişte!
Özelikle bugünün annelerine ve
genç kızlarına hitaben İslam’ın
aile içinde en ‘doğru’ şekilde yaşatılabilmesi için tavsiyelerinizi
alabilir miyiz?
Metanet, dirayet ve samimiyet
diyorum kuşaklar arası ilişkiler
söz konusu olduğunda ve Peygamber sevgisinin, hatırasının ve
bilgisinin, İslam’ı kültürel anlamda yaşamanın en güzel anahtarı
olduğunu söyleyebilirim.
Son olarak dilinize, gönlünüze
aşina olmuş güzel bir dua ile söyleşimizi bitirebilir miyiz?
Rabbimiz, bize dünyada ve ahirette iyilik ver. Bizi ateşin ıztırabından koru. Bizi, hakiki iyilik
mertebesine erişmişlerle birlikte
cennetine al. Sen hakiki izzet sahibi olarak merhameti ve bağışlaması en çok olansın…
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 29
Her Şey Güzel Olacak...
Hasan Karaca
E
vlenmek zor iş” diyorlar. Dile kolay.
Çok klasik bir giriş oldu. Fakat siz de
yenilerde aldığınız üç kilo fazlanızla
gelinliğe sığmaya çalışırken, terzi sağınızdan solunuzdan çekiştirip, oraya buraya
iğne takıyorsa ve tüm bunlar yetmiyormuş
gibi dik durmanızı salık veriyorsa, bir taraftan da vitrindeki mankenler size gülüyorsa
ve dört bir yana yerleştirilmiş aynalar, size
çirkinliğinizi kabul ettirmeye çalışıyorsa, işte
o zaman evlenmek gerçekten zor. Erkeklerin işi kolay tabii; bir damatlık, bir tıraş, tamam… Gerisi gelin başına. Gelin başı, aman
ya Rabbim, bir de kuaför işi var.
30 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
lir
ıyabi ı.
n
a
t
san
adar
Ne k san bir in
in
ki bir tanıdığın
ir
ca
Yıllar birinde b or.
ıy
n
günü ı olup çık
im
as
başk yze, ben işte
u
te
Terzi ğum da b i.
bi
tu
kork yorum ta
i
diyem
Aslında tüm bunlara
gerek var mı, diye sorasım geliyor kendi kendime. En azından aynalarda kendime bakmak zorunda
olmaktan daha iyidir, öyle değil
mi? Hem hangisi gelenek, hangisi görenek, hangisi sonradan ekleme bilmiyorum. Mesela
beyaz gelinlik? Ne zamandan beri var, hangi kültüre
ait? Yok yani, Amerikan artisti de beyaz gelinlik giyiyor, Çin ressamı da. Kimin kültürü bu? Evrensel gelenek diye bir şey mi var yoksa? Bir de bu kız isteme
törenleri. Allah’ın emri, Peygamberin kavli, amenna.
Ama kahve, lokum, çiçek? Nereden gelme bunlar?
“Kahvenizi nasıl alırdınız efendim; orta, sade, şekerli?” ile “Kahvenizi nasıl alırsınız efendim; tall, grande,
venti?” arasında ne fark kaldı? Bununla da bitmiyor
ki, beyaz eşya şu taraf, yatak odası bu taraf. Kız tarafı, erkek tarafı. Müsabakaya çıkıyoruz. Kız taraftarı,
erkek taraftarı, holiganlar, magandalar. Sonra kına
gecesi. O da evrensel bir gelenek galiba. Bekârlığa
veda. Sosyologlara göre tüm bu kutlamalar bir geçiş
ritüeli. Bir sosyal statüden diğerine geçme kutlaması. Doğum, sünnet, okula başlama ve ölümden farkı
yok. İyi de ölüm dâhil hiçbirini bu kadar abartmamamız neden acaba? Söz, nişan, kına, nikâh, düğün.
Ne zaman ağlayıp ne zaman güleceğinin bile kuralı
var. “Sizce bu düğünde neden bu kadar kural var?”
diye soruyorum ellerini kafamda gezdiren terziye.
“Nsl anlmdm.” Dudakları arasına aldığı iğneyle ancak kısa mesaj havasında konuşabiliyor. “Bu kadar
tören, bu kadar örf, bu kadar kaide. Tüm bunlara
gerek var mı?” Terzi sorumu biraz da olsa ciddi kastettiğimi anlayınca ağzından toplu iğneyi çıkarıyor:
“Düğünden herkes nimetleniyor kızım.” İşte olayın
bu boyutunu hiç düşünmemiştim. Öyle ya, herkes
para kazanıyor bu işten, beyaz eşyacısı, mobilyacısı,
çiçekçisi, şekercisi, kuaförü, matbaa, düğün salonu, terzi, fotoğrafçı, saatçi, kuyumcu, herkes. Ölüsü
olan para harcamaz, doğumu olan da bir yere kadar. Ama düğün, iki aile, iki taraftar mutluluk. Herkes kazanmaya bakacak. Terzi, düşünceye daldığı-
yuvarlak köşe
mı görünce gülümsüyor “Fazla
düşünme kızım, öylesine dedim
ben. İnsanlar mutlu oluyor işte,
bunu kutlamasınlar mı?” Kutlasınlar,
kutlasınlar tabii. “Ama doğumu bu kadar kutlamıyorlar” diye soruyorum uzun bir
sessizlikten sonra. Bu kez terzi topuklarımda bir işle
meşgul. Önce ilişkiyi kuramıyor, hatırlayınca “Evet
tabii. O bir mutluluk, fakat bir külfet sonuçta.” “Evlenmek külfet değil mi?” Terzi gülüyor, “Evlendirene
değil.” Bu kadın bir şeyler biliyor olmalı. Ama fikir
cimrisi. Ya da belki benim iyiliğimi düşünüyordur.
Evet, elbette, evlendiren maddi külfetten kurtuluyor.
Evde bir boğaz daha azalıyor. Mesele bu mu yani? Nihayet kurtulduk şu çocuktan, ayda nereden baksan
bin TL kâr. Ailemin benim hakkımda böyle düşündüğünü zannetmiyorum. Ama terzinin kastettiği de
bu değil zaten. Daha yapısal bir şeyden bahsediyor.
Terzi yine düşünceye daldığımı görünce samimiyetle omzuma dokunuyor ve “Bunları düşünme kızım.
Çocuk iyi mi ona bak. Sonuçta onunla paylaşacaksın
hayatı.” İşte beni asıl düşünceye daldıran soru da bu.
Çocuk iyi mi? Evet iyi. Nereden biliyorsun? Tanıdığım
kadar. Ne kadar tanıyorsun? Eh işte, yani, kem küm.
Ne kadar tanıyabilir ki bir insan bir insanı. Yıllarca tanıdığın günün birinde bir başkası olup çıkıyor. Terzi
teyze, benim korktuğum da bu işte diyemiyorum tabii. Evet iyi çocuk, iyi vakit geçiriyoruz, her şey güzel,
mutlu olmalıyım. “Tüm bu kutlamalar, törenler mutluluğa zorlamak için mi yoksa?” diye sesli düşünüyorum. Terzi cevap veriyor “Zorla güzellik olmaz kızım.”
Ama güzellikle zor olur, diye ekliyorum kendimce.
Sonra telefon çalıyor. Çocuk arıyor, gözleriyle bakıyor
terzi yüzüme. Evet evet, her şey güzel olacak...
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 31
evimiz
ÇEYİZ SANDIKLARIMIZ
Kız Beşiğe
Çeyiz Sandığa
Sevde Nur Özkan
G
eleneksel kültür zenginliğimizde çeyiz ve çeyiz sandığının yeri göz ardı
edilemeyecek kadar mühimdir. Bir
evde kız çocuğu doğduğu zaman önce çeyiz
sandığı alınır ve ilk adımlarıyla birlikte, çeyiz bohçaları da yavaş yavaş oluşturulmaya
başlanır.
Yaşanan tecrübelerle kız annesine aile büyükleri, “kız beşiğe, çeyiz sandığa” hatırlatmasını yaparlar. Sonra sabırla ilmek ilmek,
renk renk, desen desen dokunan duygularla
nakışlanmış el emeği, göz nuru, sanat eseri
niteliği taşıyan çeyizler sandıktaki yerlerini
almaya başlar.
Her aile maddi gücü nispetinde “Yuvayı dişi
kuş yapar” düşüncesiyle, kızlarının yuvasına
yönelik hazırlığına katkıda bulunur. Genç kız
oluncaya kadar annesinin çarşı pazarda görüp beğendiği ürünlerle, sonrasında da genç
kızın kuracağı sıcak yuvanın hayalleriyle
hazırladığı çeyizler hem kendisini geliştirip
olgunlaştıracak hem de çeyiz sandığı artık
dolacaktır.
32 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
biz
evimiz
bize
n az
e
r
a
ıkl
lar
Sand lacak kız
o
gelin nazlıdır.
r
kada emen
h
”
Öyle idiyoruz
g
“Kalk le
ek
dem zlar.
a
kalkm
Nazlı Sandıklar
Çeyizden önce içindeki özeni, emeği anlatan, çeyizin sandığıdır. Sandık deyince ceviz
ağacından yapılmış, gül deseni oymalarla
bezenmiş sanat eserleri gelir akla. Bugün bu
sandıklar her ne kadar dekorasyon amaçlı kullanılsa da bir zamanlar Anadolu’da kız
çeyizleri sandık odalarında muhafaza edilirlerdi. Kavak, sedir, ceviz; ayaklı, ayaksız, cilalı, bordürlü, oymalı, sedefli… Cinsi ve şekli
nasıl olursa olsun içinde hayallerin, umutların, sevgilerin gizlendiği dostlar, sırdaşlar…
Kilitleri bulunan bu sandıklarda en kıymetli
eşyalar muhafaza edilir, anahtarlarıyla genç
kızların sırdaşları gibidir ümit kokan bu sandıklar…
Geçmişte olduğu gibi bugün de sandıkların
en bilinen özelliği ağır ve oturaklı oluşlarıdır. Sandıklar en az gelin olacak kızlar kadar nazlıdır. Öyle hemen “Kalk gidiyoruz”
demekle kalkmazlar. Ancak üzerine oturan
gelinin kız kardeşine damat ya da sağdıç
gerekli bahşişi verdikten sonra kalkarlar. Bu
merasim sebebiyle de sandık çıkarma, unutulmaz hatıralar arasında yerini alır.
Duygu ve Hayallerin Cisimleşmiş Hâlidir
Çeyiz...
Küçük yaşlardan itibaren sandığı dolduran
çeyizin hazırlanması, geniş zaman, sabır ve
emek isteyen bir süreçtir. Hayal gücünün ve
emeğin ortaya çıkardığı göz nuru ile yoğrulmuş, şeklini ve rengini çoğu zaman kırlardan ve bahçelerden alan bu sanat eserleri;
bazen kanaviçe, bazen dantel, bazen de oya
olarak karşımıza çıkar.
Bir zamanlar birbirinin evinde toplanan kızlar bir araya geldiklerinde eğlenceler düzenler, işlemelerini yapar, motif alışverişinde
bulunurlardı. Yatak örtüleri, masa örtüleri,
mutfak takımları, dantelli örtüler, yazmalar,
bohçalar, havlu kenarları, paspaslar, halılar,
kilimler…
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 33
Hayal gücünün zirvelerinde hazırlanan çeyizliklerdeki motiflerin ve renklerin de manaları vardı. Anadolu kadını sevincini, hüznünü, sevgisini, temennilerini bu motif ve renklerle anlatırdı.
Yeşilin tonları gelinin evinde eşiyle mutlu olduğunu, sarının tonları üzüntüyü, ümitsiz aşkı,
beyaz bağlılık ve sadakati ifade ederdi.
Hayat ağacı, uzun ömürlü bir yuva dileği taşırken, çok çekirdekli meyve motifi boy boy çocukların olacağı, kalabalık aile temennisi taşırdı… Eşine kızan gelin biber oyası, âşık kız mor
sümbüllü oyalar, nişanlı kız da pembe sümbül
takarak sadece süsleme amaçlı değil, iletişim
için de oyaların dilini kullanırdı…
Oyalar yapıldığı alet ya da yörenin isimleriyle
tanınırdı. Tığ, iğne, firkete, mekik… Selanik,
Bursa, Antep, Maraş… Ve daha niceleri…
Hayal gücünün zirvelerinde hazırlanan
çeyizliklerdeki motiflerin ve renklerin de
manaları vardı. Anadolu kadını sevincini,
hüznünü, sevgisini, temennilerini bu
motif ve renklerle anlatırdı.
34 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
evimiz
Çeyizde kullanılan süslemeler de ince bir zevkle
seçilirdi. Salon takımlarında ve yazma kenarlarında kullanılan ince, zarif iğne oyalarını insan kullanmaya kıyamazdı. Hesap işi, tel kırma, ciğerdelen
de kasnakla yapılan çok narin ve değerli el emeği
göz nuru zarafet örnekleriydi. Çeyizdeki incelik,
zarafet ve hassas işçilik görenlere yapan kişinin
sabrı konusunda fikir verir, aile kurabilirliği hakkında güven telkin ederdi.
Kültür Mirasımız
lik,
ince
i
k
e
d
as
Çeyiz ve hass
fet
zara örenlere rı
g
b
işçilik kişinin sa
n
r
yapa nda fiki rliği
u
s
ili
konu ile kurab
,a
verir da güven
ın
hakk derdi.
e
telkin
Yeni bir yuva kurma aşamasının ilk adımları olan
çeyiz ve sandık kavramları şekil itibarıyla değişiklik
gösterse de aynı anlamları taşırlar.
Ailelerimiz, Anadolu kültüründe asırlardır süregelen çeyiz ve sandık kavramlarını bugün de devam ettirmektedirler. Açıldığı zaman kendine has
kokusuyla insanı büyüleyip geçmişe sürükleyen,
içlerinde olmazsa olmazları taşıyan bu kültür mirasımızı; üzerimizdeki olumlu psikolojik katkıları
sebebiyle de hayatımızdan çıkarmamak gerekir.
Kızın yeni yuvasına gitme vakti geldiğinde onunla
birlikte gidecek olan bu manidar dost ve sırdaşların, kültürümüzden hiç gitmemesi ümidiyle…
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 35
‘‘
hayatın içinden
Fotoğrafçılık teknik
bir bilgiden ziyade
fotoğraf karesi
kompozisyonunu
yapabilme sanatıdır.
Kafanızda hayal
ettiğiniz hava açısını
pilota ne kadar
anlatabiliyorsanız
istediğiniz açı
önünüze gelir,
sonrası deklanşör...
‘‘
Türkiye’de hava fotoğrafçılığı denildiğinde Orhan Durgut isminin
öne çıktığını görüyoruz. Bu alandaki çalışmalarınız ne zaman başladı, nasıl gelişti?
1
986 yılında Türkiye’de ilk kiralanabilir sivil helikopter alındı.
Ben de merakım olan havacılığı, mesleğim olan fotoğrafçılık
ile birleştirme fırsatı buldum. Bu
güne kadar yedi bin saati aşkın
uçuş ile milyonlarca poz fotoğraf
çektim. İlk etapta fabrika, şantiye, arkeoloji ve otel gibi konuların
çekimleri ile başlayan çalışmalarım şimdilerde şehir çekimleri ile
devam ediyor.
Gökyüzünde, insanların ufkunu
açan pek çok kareye tanıklık edebilmek ve anı yakalayabilmek size
neler hissettiriyor?
36 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
Fotoğraf Sanatçısı
Orhan Durgut
Merve Gül Olgun
Bir mekânı daha önce havadan
hiç görmediğiniz hâlde, oranın
havadan çekilmiş görüntüsünü
hayal ediyorsunuz ve sonra hava
aracına binerek hayal ettiğiniz
açıyı buluyorsunuz. O bulduğunuz
an keyfin en uç noktasında olursunuz.
Herkesin gitmek için can attığı
mübarek beldelere gökyüzünden
bakabilmek nasıl bir duygu?
Tam on yedi kez Türkiye turu,
sayısız lokal uçuşlar ve pek çok
ülkede çekimler yaptım. Bu uçuşlarda inanılmaz hazlar tattık, maceralar yaşadık, tehlikeler atlattık,
kazalar yapıp düştük.
2005 yılında hac vazifemizi yapmak üzere gittiğimizde gördük ki,
Mekke büyük bir mimari değişikliğe hazırlanıyor. Ben de dua ettim:
Beni Mekke’nin hem tanığı hem
de belgeleyeni yap, diye. Duamız
kabul oldu ki, Allah (c.c) bu lütfu
bize verdi. 2007 yılında buradaki
kapılar bir bir açılmaya başladı ve
biz de belgelemeye başladık. Bugüne kadar yüz bin poza yakın fotoğraf oldu arşivimizde. 2017 yılı
sonuna kadar bu çalışmayı sürdürüp on yıllık bir arşiv hazırlamış
olacağız inşallah.
Sonunda Mekke’de demir attım.
2007 yılı haccında Mekke’deki ilk
uçuşumda Arafat muhteşemdi. Hiçbir duygu bunun üzerinde olamaz.
1880’li yıllarda II. Abdülhamid
Han çeşitli fotoğrafçıları Osmanlı
coğrafyasına gönderip fotoğraflar çektirmiş. Bu sırada Mekke
Otuz beş yılı aşkın sanat birikiminiz süresince sizi fazlasıyla etkileyen manzaralarla karşılaşmışsınızdır, öyle değil mi?
biz bize
ve Medine’nin de fotoğrafları çekilmiş. Bunlarla büyük bir arşiv
yapılmış. Halen bu Abdülhamid
Han arşivi tarihî belge olarak kullanılmakta.
Oluşturduğumuz arşivi Suudi
Arabistan’da ya da Türkiye’de
sahip çıkabilecek üniversite,
vakıf ya da bir enstitüye bırakacağız ki yüzyıllarca Durgut arşivi
olarak ümmete faydalı olsun.
Buradan elimize geçecek kaynak
ile de Kur’an Temin Vakfı kurup
İslam dünyasının garip diyarlarında Kur’an dağıtımı yapmayı
planlıyoruz.
i
lerin
m
i
k
e
o
rin ç
h
e
ş
önce nini
Bir
n
a
ad
üve
yapm tarihî ser
e
in
şehr gerek. N
ek
bilm bilirseniz
r
r
kada e o kada p
kı
hr
o şe gözle ba iz.
sin
u
doğr flayabilir
ğra
foto
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 37
biz bize
2007 yılından bu yana kutsal
topraklardaki genişletme çalışmalarına bir anlamda tanıklık
ediyorsunuz. Bu çalışmalarla ilgili
ve yaptığınız çekimler sırasında
karşılaştığınız zorluklara dair neler
söylemek istersiniz?
Suudi Arabistan’da Mekke Belediye Başkanı ve Medine Emiri izin
ve vize ihtiyacımızı karşılıyorlar.
Özellikle fotoğraf çekim izniniz olduktan sonra bu ülkede herhangi
bir sorununuz olmaz. Lakin maddi
desteğimiz olmadığından makinalarımızı yenilemek ve giderlerimizi
38 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
karşılamakta bazen eksiye düşüyoruz.
Yapılan bu yenileme çalışmalarında ecdadımızın kültür ve
medeniyetinin izlerini taşıyan
eserlerinin koruma altına alındığını söyleyebilmemiz mümkün
müdür?
Elbette, Harem-i Şerifte yeniden
yapılanma sürecinde tarihî malzemeler de yerlerinden söküldü.
Bunlar büyük bir özenle bir atölyeye götürülüp bakımları yapılıyor.
Şimdilerde başlayan yeni yapımlarda bu malzemeler tekrar kul-
lanılacak. Yıllarca arkeoloji fotoğrafları çekmiş biri olarak tarihi çok
seven biriyim. Ancak Mekke farklı. Mekke’de esas olan Kâbe’dir ve
buraya gelen ümmetin ibadetidir.
Onların rahat ve temiz ibadetlerini
yapmasını sağlamak gerek. Hac
suresinin 26. ayetinin anlamını iyi
kavramak lazım.
Türkiye’nin hemen her ilinde ve
önemli mekânlarda çektiğiniz fotoğraflar ve panoramik çalışmalarınız bulunuyor. Bu çekimlerinizi
daha sonra nasıl değerlendiriyorsunuz?
hayatın içinden
“Panorama Türkiye” başlıklı bir
kitabımızda tüm Türkiye’nin panoramik ve detay fotoğraflarını
yayınladık. 81 ilin hep bir arada
olduğu başka bir yayın yok, dolayısıyla güzel bir doküman oldu.
Sergiler açmayı düşündük lakin
Suudi Arabistan’daki çalışmalarımızdan dolayı bu kitabımızla pek
ilgilenemedik. Yakında bitirmeye
çalıştığımız bir de “Panorama Hicaz” çalışmamız var. Hicaz bölgesindeki bütün yerleşim yerlerinin
çekimleri bitmek üzere, çok zor
ama güzel bir çalışma ortaya çıkıyor.
Aynı zamanda kendisi de bir fotoğrafçı olan eşiniz Fatma Hanım
ve oğlunuzla birlikte yürüttüğünüz çalışmalarda onların desteğini hissedebilmek, elbette güzel
bir duygu öyle değil mi?
Kişinin en yakınları ile çalışma
içinde olması çok iyi. Bizler periyodik bir geliri olan kişiler olmadığımız için yanımızda yabancı
birini çalıştırmamız çok zor. Onun
her ay maaşını vermeniz ve birçok sorumluluğunu üstlenmeniz
gerek. Bu zor olduğu için projeleri kendi içimizde kotarmanın
yoluna gidiyoruz.
İsteyen herkes hava fotoğrafçısı olabilir mi? Hava fotoğrafçısı
olabilmenin inceliklerinden ve bu
işin zorluklarından bahsedebilir
misiniz?
Elbette havacılığı seven her fotoğrafçı bu işi yapabilir. Havacılığı bilip hangi şartta, hangi
pilotla, nasıl bir açı istediğinizi
onun anlayacağı dilde ona anlatabildiğinizde her şeyi halletmiş
olursunuz. Fotoğrafçılık teknik
bir bilgiden ziyade fotoğraf karesi kompozisyonunu yapabilme
sanatıdır. Kafanızda hayal ettiğiniz hava açısını pilota ne kadar
anlatabiliyorsanız istediğiniz açı
önünüze gelir, sonrası deklanşör... Bunun yanında helikopter
çekimleri kiralama ile pahalı bir çalışma. Deneme yapma
şansınız olmuyor. Kısa sürede
çalışmayı biritip inmelisiniz ki
maliyetiniz
düşsün.
Kendinizi
geliştirmeyi iş yaparak sürdürebilirsiniz, bu sebeple başlamak
için desteklenmek şart.
Sözü son olarak boğazın incisi
İstanbul’a getirmek istiyorum.
Bir Osmanlı başkenti, medeniyetlerin beşiği olan bu kadim
şehri fotoğraflarken en çok nelere dikkat ediyorsunuz?
Bir şehrin çekimlerini yapmadan
önce o şehrin tarihî serüvenini
bilmek gerek. Ne kadar bilirseniz o şehre o kadar doğru gözle
bakıp fotoğraflayabilirsiniz. Çekime çıkmadan önce dersinize
çalışmanız şart. Beş adet İstanbul kitabı yaptım. İstanbul’u
her açıdan, havadan ve yerden
fotoğrafladık. Lakin İstanbul’dan
uzun
zamandır
ayrı
kaldık.
İstanbul’da çekim yapamıyorum. Senenin büyük bir kısmını
Suudi Arabistan’da geçiriyorum.
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 39
sahabe hayatları
Rukiye Aydoğdu
Diyanet İşleri Uzmanı
Sadık Dost:
Ebu Bekir Sıddık (r.a.)
L
ât, Menat ve Uzza’nın, gölgelerinin
kendilerinden daha büyük olduğu zamanlardı… Güneşin yaktığı ama aydınlatmadığı zamanlardı… Muhammedü’lEmin’e göklerden haberlerin gelmeye
başladığı zamanlardı… Kimsenin ona inanmadığı, onun sadık bir dosta her şeyden çok
ihtiyacının olduğu zamanlardı…
Hâl böyleyken, herkes onu yalanlarken, biri
tereddüt etmeden ona inandı, iman etti.
Peygamber’in (s.a.s.) getirdiği her şey baş
göz üstüne dedi, kabul etti. Şeksiz, şüphesiz bir kabullenişti onunki; katıksız, saf bir
imanın eseriydi. O, elçinin Rabbinden vahiy
aldığına iman etmişti, bir gecede Mescid-i
Aksa’ya gitmek neydi ki? İmanını sınarcasına bütün gözler üzerine kilitlendiği vakit,
cevabıyla sadakat timsali bir dost olduğunu
bir kez daha ispat etti. Kim ne derse desin,
o söylüyorsa doğru idi. Gösterdiği bu sadakat ile onun namı, adının önüne geçti ve
Peygamber’in (s.a.s.) çok samimi, çok sadık dostu, “Ebu Bekir Sıddık” olarak bilindi.
Hz. Ebu Bekir, sevincini peygamberinin sevincine kattı, hüznünü hüznüne. Nebi’nin
(s.a.s.) belini büken yükü onun da yükü;
derdi onun da derdi idi. Aynı yolda yoldaş,
40 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
aynı hâlde idiler. Öyle ki Allah’ın kendisini dost edindiği Rasulü, ümmetinden dost
edinecek olsa, malıyla da arkadaşlığıyla da
insanların en cömerdi olan Hz. Ebu Bekir’i
edineceğini söylemişti. (Buhari, Fedail, 2; Müslim, Mesacid 23.) Peygamber’in dostu, sadece canını değil, malını da bu yolda ortaya
koydu. Zalim efendilerinin türlü cefaları altında inleyen Müslümanlar, onun sayesinde
özgürlüklerine kavuştu. Bilal’e, Hamame’ye,
Âmir b. Füheyre’ye, İslam’ın henüz başında
bu yola gönül veren samimi Müslümanlara yeni bir hayat sundu. İnfak konusunda
kendisiyle yarışan Hz. Ömer’i gıpta ettirecek
kadar eli açık idi. Bir defasında, servetinin
tamamını infak ederek, Rasulûllah’ın, ailene
ne bıraktın sorusuna; “Allah ve Rasulü’nü”
cevabını vermiş ve bu cevabıyla Hz. Ömer’i
geride bırakmıştı. (Ebu Davud, Zekât, 4.)
Sadece cömertlik mi? Sadakat, samimiyet,
fedakârlık, tevazu, takva… Her bir güzel vasıf,
onun şahsında kendine bir yer bulmuştu. Her
güzel amelin öznesi o idi. Failini arayan her
hayırlı fiilin yolu ona çıkıyordu. Peygamber’in
(s.a.s.) “Kim?” diye sorup da olumlu cevap
aradığı her soruya, o cevap veriyordu: “Ben!”
Bir defasında Allah Rasulü ashabına; “Bugün
sahabe hayatları
Hz. Ebu Bekir, sevincini peygamberinin sevincine
kattı, hüznünü hüznüne. Nebi’nin (s.a.s.) belini
büken yükü onun da yükü; derdi onun da
derdi idi. Aynı yolda yoldaş, aynı hâlde idiler.
sizden kim oruçlu olarak sabahladı?” diye
sordu. Cevabı veren o idi: “Ben!” Hz. Peygamber, “Bugün sizden kim bir cenazenin
arkasından gitti?” dedi. Yine aynı ses: “Ben!”
Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bugün sizden kim
bir fakiri doyurdu?” diye sordu. Cevap yine
ondan geldi: “Ben!” Hz. Peygamber (s.a.s.),
“Peki, bugün sizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?” dedi. Yine fail Ebu Bekir (r.a.)
idi, “Ben!” dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü,
dostunu şu sözlerle müjdeledi: “Bu hasletler
kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer.”
(Müslim, Fedailü’s-sahabe, 12.)
Sadık dostun adımları hep peygamberini izledi. Sıcak bir öğle vakti kapısı çalındığında anladı ki Mekke’den Medine’ye,
kutlu yolculukta Nebi’ye yol arkadaşlığı
edecekti. Yola revan olduklarında, bütün
gece peygamberi ile yürüyen o idi. Gündüz olup karşılarına kocaman bir kaya
çıktığında, Nebi ile birlikte onun gölgesine
sığınıp serinleyen o idi. Peygamberini dinlenmesi için ikna edip, bu sırada oradaki
bir çobandan biraz süt isteyen, sütü soğutmak için kırbasındaki su ile karıştıran,
ikram etmek için peygamberini uyandırmaya kıyamayıp da başucunda uyan-
masını bekleyen o idi. Korku içerisinde,
“Ya Rasulâllah, yakalandık!” dediğinde,
Peygamber’in (s.a.s.), “Üzülme, Allah bizimle!” diyerek cesaret verdiği o idi. (Buhari, Lukata, 12.) Miraç’ta peygamberinden
sadakatini esirgemeyen Ebu Bekir Sıddık,
hicrette de onun can yoldaşı, mağara arkadaşı, yâr-ı gâr’ı idi.
Hicrette, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te her
anında peygamberin vefalı dostu hep o idi.
Vefatının yaklaştığı zamanlarda Allah Rasulü, “Allah bir kulu, dünya ile kendi katındakiler arasında muhayyer kıldı ve kul, Allah
katındakileri tercih etti” dediğinde, orada
bulunanlardan sadece Hz. Ebu Bekir ayrılık
vaktinin yaklaştığını anlamış ve gözyaşlarına hâkim olamamıştı. (Buhari, Fedail, 3.) Nebi
(s.a.s.), son zamanlarını yaşarken, kendisinin yerine ashabına namaz kıldırması için
onun adını vermiş, mihrabını ona emanet
etmişti. Hz. Peygamber’in makamını emanet almak… Onun yerine geçip namaz kıldırmak… Bu son vazife, ancak hayatının her
anında Peygamberin (s.a.s.) en yakınında
olan can dostuna, Ebu Bekir Sıddık’a nasip
olabilirdi…
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 41
elen i
g
biz
bize
e
y
i
Cam ler hang
in
mü’m n içeriye ler
z
da
kapı tsalar, gö
a
tın
adım üller hat
n
ri
ve gö if örnekle
ar
en z ılaşır.
rş
ile ka
A
llah güzeldir, güzel olanı
sever. Kendisi için süslenilmeye en çok layık olan
Allah’tır.” (Müslim, İman,39)
buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.),
estetik gerçeğine dikkatimizi çeker. Bu mesajdan ilhamını alan
Müslümanlar “Güzel gören güzel
düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır” ince algısıyla,
zengin bir İslam anlayışını ortaya
koyar.
“
Klasik Osmanlı mimarisinde ahenge, üslûba ve tenasübe büyük
bir önem verildiğini biliyoruz. Bu
özellik ve güzellik, kendini daha
çok kubbe ve minare uyumunda gösteriyor. Klasik Osmanlı
mimarisinde minare, kubbeden
biraz daha yüksekte tutuluyor.
Aradaki bu yükseklik farkı öyle
ayarlanıyor ki, siz mabedi seyrederken gözünüzü rahatsız edecek
herhangi bir manzara ile karşılaşmıyorsunuz. Bilakis her biri, birer
zarâfet örneği olan bu Osmanlı camilerini daha fazla temaşa
etme ihtiyacını hissediyorsunuz.
Sanatla hayat iç içe olduğundan, her sanat eserinde hayatın belli yönleri yansıtılır. İşte
İstanbul’un kadim semtlerinden
olan Tophane’de sahile yakın bir
yerde bulunan Kılıç Ali Paşa Camii
bu zarif eserlerimizden birisidir.
Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından Mimar Sinan’a inşa ettirilen Kılıç Ali Paşa Camii, Osmanlı
klasik döneminin şaheser bir ör-
neğidir. Caminin ana giriş kapısı
üzerinde müsenna olarak yazılı
bulunan ayet, hat sanatının en
nadide örneklerindendir. Bu camiye gelen mü’minler hangi kapıdan
içeriye adım atsalar, gözler ve gönüller hattın en zarif örnekleri ile
karşılaşır.
Kılıç Ali Paşa Camii’nde cennet
bahçesini andıran rengârenk çiniler, tezyinat ve hattın güzellikleri
karşısında kendinden geçer. Ruhu
doyuran anlamlar burada hissettirir kendini. Âdeta “İşte sanat budur!” dedirtir.
Diğer bir özellik de şu ki, minare
daima caminin sağında bulunur.
Minaresi solda olan cami nadirdir. İşte bu nadir camilerden biri
de Sultanahmet’teki Firuz Ağa
Camii’dir. Sebebine gelince, bu
küçük mabed yapıldığı sırada sağ
tarafında oturan Hıristiyan halkın
sayısı, sol tarafında ikamet eden
Camiler
Dursun Gürlek
Osmanlı’nın Zarafet Örnekleri:
42 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
geçmiş zaman olur ki
Müslüman nüfusa oranla daha
fazlaydı. Derler ki, işte bu sebepten dolayı Hıristiyan ahaliyi fazla
rahatsız etmemek için, adı geçen
caminin minaresi sol tarafına yapıldı. Elbette minarenin bu şekilde yapılmış olmasının, belki daha
başka sebepleri de olabilir.
caminin sağındaki minare “Allah”
lafzının elifi, solundaki kubbe ise
aynı lafzatullahın “he” harfi olmuş oluyor. İşte böyle yan yana
gelen bu iki harf, İslam mabedi
olan caminin maddi yapısında bile
manevi özelliklerin ve güzelliklerin
sergilenmesine vesile oluyor.
Sözün burasında şunu da söylemek isterim ki, elif harfine benzetildiği için minare “tevhit” işareti
olarak da kabul ediliyor. Lafzatullah dediğimiz mübarek “Allah” sözünün ilk harfi eliftir. Osmanlı
âlimleri ve arifleri, aynı zamanda
edip ve zarif kimseler oldukları
için hiçbir zaman edebi ve nezaketi elden bırakmıyorlar. Ezcümle “Allah” kelimesini yazarken
ilk harf olan elif ile son harf olan
“he”yi yan yana getirip öyle kaydediyorlar. Lütfen, bu dediklerimin daha iyi anlaşılması için, Arap
harfleriyle yazılış şeklini gözünüzün önüne getiriniz. Buna göre
Az daha unutuyordum. Allah kelimesini kısaltarak, yani baştaki elif
harfi ile sondaki “he” harfini yan
yana getirmek suretiyle yazınca
karşımıza “Ah” çıkıyor. Allah ism-i
celilini telaffuz edince derinden bir
nefes aldığımız gibi, “Ah” diye inleyince de, yine hâlimizi âlemlerin
Rabbi olan Allah’a arz etmiş oluyoruz. Evet, evet… Ah çekenle,
Allah diyen aynı kişidir. Nitekim
şair de bunun böyle olduğunu şu
beytiyle dile getiriyor:
“Can ağzıma gelmektedir Allah
dedikçe
Gûya tutuşur her nefesim ah dedikçe…”
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 43
biz bize
Merhamet
ve Tevekkül
A
Şerife Nihal Zeybek
sırlar boyu insanlar, Beydebâ’nın hikâyelerini
insanlar ise hem hikâyeyi güzelce idrak eder hem de
hem zevkle okumuşlar hem de onlardan ibret
ondan çıkardığı sonuçları kendi yaşamında uygular.
almışlardır. İran hükümdarı, bu özel hikâyeleri
İşte bu üçüncü kısımdakiler, gerçek akıl sahipleridir.
gizlice ülkesine getirtebilmek için hiçbir masraftan ka-
Çünkü onlar, bilgece yazılmış hikâyeleri bilgece oku-
çınmamış, en akıllı adamlarını bu iş için görevlendir-
yanlardır. Geçmiş zamandaki İran hükümdarı gibi bu
miştir. İbnü’l- Mükaffa bu hikâyelerin muhatabı olan
hikâyelere ulaşmak için çabalamamız gerekmiyor,
insanları üç kısma ayırır: Birinci kısımdakiler, anlatılan
onlar artık elimizin altında! Bizim çabamız üçüncü kı-
hâdisenin akışına kendini kaptırır ve sadece eğlenceli
sımdaki insanlar arasına dâhil olmaya çalışmak. İbretli
bir hikâye dinlemiş olurlar. İkinci kısımdakiler hikâyede
hikâyelerin mesajını kavrayıp, kendi yaşamımız için
anlatılmak isteneni fark eden, verilen mesajı kavrayan
dersler çıkarmak. Hadi öyleyse “Burada ne ders veril-
zeki kimselerdir. Fakat bunlar, hikâyeden öğrendikle-
mek istenmiş? Bunun benim hayatıma yansıması na-
rini kendi hayatında uygulamazlar. Üçüncü kısımdaki
sıl olur?” diye kendimize sorarak başlayalım okumaya!
44 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
bilgelik hikayeleri
Adamın biri, zengin bir kişiye hizmetçilik eder. Zamanla dünyadan el etek çekmeye, kendini sadece
ibadete ve maneviyata adamaya karar verir. Efendisine ayrılmak istediğini bildirir, o da adama ücret
olarak iki altın verir. Adam bu altınların birini fakirlere
vermeye, diğerini ise kendi ihtiyaçları için kullanmaya karar verir ve çarşıya gider. Çarşıda iki tane tavus
kuşunu yakalamış ve satmaya getirmiş bir avcı görür. Bu kuşları çok beğenir. Fakat ne kadar pazarlık
etse de avcı iki altından aşağıya inmez. Adam sadece birini alacak gibi olur fakat “Ya bu tavus kuşlarının
biri erkek biri dişiyse, bunlar birbirinin eşiyse, benim
onları ayırmam iyi olmaz, yazıktır günahtır” diye düşünür. İçinin rahat etmesi için ikisini birden almalıdır.
Sonunda Allah’a tevekkül ederek elindeki iki altını
birden verir, kuşları alır.
Biz de buna karşılık seni mükâfatlandıracağız. Üstüne konduğumuz bu ağacın dibinde bir çömlek var.
Haydi, içi altınla dolu olan o çömleği al.”
Adamın amacı kuşları özgürlüğüne kavuşturmaktır.
Fakat bunun için şehir ortamının uygun olmayacağını düşünür. Zira kuşlar zayıftır; bu hâlde insanlardan
kaçıp kurtulamazlar, tekrar avlanırlar. Adam, tavus
kuşlarını yerleşim yerinden uzak, ağaçlık bir alana
götürür ve serbest bırakır. Kuşlar uçarak bir ağacın
üstüne konar ve adama teşekkür ederek şöyle derler: “Sen bizi tutsaklıktan hatta ölümden kurtardın.
Adam o kadar merhametliydi ki, tüm varlığı olan iki
altını kuşları özgürlüğüne kavuşturmak için verebilmişti. Onun kalbi yumuşacıktı, çünkü Hak ile doluydu. Halisane niyetle feda ettiği iki altın ise bir çömlek
dolusu olarak geri dönmüştü! Onu bu nimete ulaştıran Allah’a olan tevekkülü ve iyi niyetiydi. Kula yalnız
Allah yeterdi ve artık iyice anlamıştı ki, her iş Yüceler
Yücesi’nin dilemesiyle gerçekleşiyordu.
Kuşların bu söylediği karşısında adam şaşkınlıkla
şöyle der: “Siz avcının tuzağını göremediniz ve ona
yakalandınız. Nasıl olur ki kimsenin göremeyeceği
toprak altındaki bir hazineyi bilirsiniz?” Kuşlar: “Eğer
Allah bir şeyin olmasını takdir ettiyse o iş gerçekleşir. Bazen göz perdelenir, önündekini görmez. Evet,
biz tuzağı fark edemedik, yakalandık. Ama gün gelip
de sen bu hazineden faydalanasın diye bize gösterilmişti o çömleğin yeri, vakti zamanında.”
Bunun üzerine adam heyecanla ağacın altını kazarak altın dolu çömleği çıkarır ve şöyle der: “Sizi
göklerde uçuran ve sizin vesilenizle yerin altındaki
hazineyi bana bildiren Allah’a hamdolsun!”
h bir
a
l
l
A
Eğer lmasını
o
iş
şeyin ettiyse o n
e
ir
takd leşir. Baz
,
ek
gerç rdelenir
pe
göz ekini
d
önün z.
e
görm
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 45
bir nefes sıhhat
Bağışıklık Sisteminizin
Gücüne Güç Katmak İster misiniz?
B
ağışıklık sistemi, vücudumuzu enfeksiyonlara yol açan
mikroorganizmaların zararlı
etkilerine karşı koruyan savunma
sistemimizdir. Tekrarlayan kronik
enfeksiyonlar sadece bağışıklık
sisteminin zayıfladığı durumlarda
ortaya çıkar.
Gribal enfeksiyonlardan korunmak ya da bağışıklık sistemimizi
güçlü tutmak bizim elimizdedir.
Bağışıklık sistemi güçlü olan bebek ve çocukların, grip ve soğuk
algınlığını daha kolay atlatabildiği
de bilinen bir gerçektir.
Düşük bağışıklık işlevinin yaygın
nitelikleri arasında besin yetersizlikleri en önde gelmektedir. Bu
nedenle özellikle kış aylarında vücudumuzun doğal bağışıklık sistemini korumak ve güçlendirmek
için sağlıklı beslenmek olmazsa
olmaz bir kuraldır.
Bağışıklığı güçlendirmek
Bağışıklığı güçlendiren yiyecekler
denildiğinde tek bir besin grubunu, vitamini ya da minerali düşünmek doğru değildir. Çünkü
beslenme bir bütündür. Bağışıklık
sistemini güçlendirmek için vitamin ve mineraller bir yana; beslenmedeki protein, karbonhidrat,
46 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
esansiyel yağ asitleri; kısacası
beslenmenin tamamını ele almak
daha doğrudur.
Neler yapabiliriz?
Mevsiminde toplanmış taze sebze
ve meyveler, turunçgiller, yağlı balıklar, yoğurt, yumurta ve bazı bitki çayları (ekinezya, ıhlamur, yeşil
çay, kuşburnu) kırmızı biber, bal
kabağı gibi besinler hem bağışıklık sisteminizi güçlendirecek, hem
de soğuk kış günlerinde sizleri gün
boyu zinde tutacak besinlerdir.
Tüm bunların yanı sıra enfeksiyonları hızlıca atlatmanın bir diğer
yolu bu dönemde bol sıvı tüketmekten geçmektedir. Su, vücudun enfeksiyonlara karşı direncini
arttırmakta, toksinlerin vücuttan
atılmasına yardımcı olmaktadır.
Özellikle salgın hastalık dönemlerinde çocukların sıvı alımını arttırmanız onları enfeksiyona karşı
koruyacaktır.
Nida Çeliksoydan
Diyetisyen
bir nefes sıhhat
emi
Bu dönemlerde besin çeşitliliği şart
sinde tek başına yendiğinde
Besinlerin her biri farklı besin
öğelerinden oluşmaktadır. Tek
çeşit beslenme sadece birkaç besin öğesini almamıza, diğer besin
öğelerinden mahrum kalmamıza
neden olur. Güçlü bağışıklık sistemi için bütün besin gruplarından;
et, yumurta, sebze-meyve, tahıl
ve kuru baklagillerin gün içinde
dengeli alınması gerekir.
ıspanak ve brokoli gibi seb-
Antioksidan yiyecekler vücudu
soğuk algınlığından gribe, kanserden kalp hastalığına kadar birçok
rahatsızlıktan koruyor.
zeleri kış aylarında beslenmemiz-
Mevsiminde portakal ve
mandalina
Turunçgiller, domates, yeşil yapraklı sebzeler (brokoli, ıspanak
vb.) ve patates gibi gıdalarda
bol miktarda C vitamini bulunur.
Fakat C vitaminin (askorbik asit)
asit özelliği nedeniyle, beklemeyle
ve ısı ile temasla çok kısa sürede
etkinliğini yitirip kaybolmasından
dolayı bu sebzelere çok ısıl işlem
uygulamamak, meyveleri kestikten sonra bekletmeden hemen
tüketmek gerekir. Aynı zamanda
kılcal damarları korur kötü kolesterolü düşürür. Lifli yapısı saye-
insanı acıktırmaz. Havuç,
zeler A vitamini bakımından
zengindir.
t
ık sis bek
l
k
ı
ş
ı
e
Bağ
an b
l
o
ü
güçl ukların,
c
ve ço soğuk
y
kola
ve
a
p
i
h
r
a
g
ğını d de
ı
l
n
ı
g
al
ildiği çektir.
b
a
t
r
a
atl
ir ge
b
n
biline
Vücutta depolanarak bir süre sonra A vitaminine de dönüştürülen
bu besinler güçlü bir antioksidan
yapıya sahiptir. Birçok kanser türüne yakalanma riskini minimalize
etmede etkisi büyüktür. Bu sebden eksik etmememiz oldukça
önemlidir.
Kırmızı meyveler likopen
kaynağı
Beta karoten ve likopen birçok
meyveye kırmızı rengini veren
maddedir. Dolaşım sistemini etkileyen hastalıklara ve kansere
karşı pozitif etkileriyle bilinir. Bu
sebze ve meyvelerin güçlü antioksidan özelliği ile kış aylarında hastalıklara karşı korunmada
etkisi büyüktür. Özellikle domateste çok büyük miktarlarda bulunmaktadır. Bu da domatese
ve yaşlanma karşıtı (anti aging)
sebzesi olma özelliğini kazandırır.
Aynı zamanda kırmızı meyvelerin
prostat ve kalın bağırsak kanser
risklerini büyük oranda düşürdüğü kanıtlanmıştır.
Et ürünleri ve balık
Özellikle kanser ve belli nörolojik
hastalıkların tedavisinde olumlu
etkileriyle uzun süredir gündemde olan koenzim q önemli bir antioksidandır. Vücut tarafından üretildiği gibi dışardan besinlerle de
alınabilir. Böbrek, kalp, ciğer gibi
et ürünlerinde koenzim q aktivitesi fazladır. Aynı zamanda balık ve
et ürünlerinin, içerdikleri omega 3
yağ asitleri sayesinde beyin gelişimi, bağışıklık sisteminin güçlenmesi, koroner kalp hastalıklarının
önlenmesine yardımcı olma gibi
etkileri de vardır.
Özellikle kış aylarında bağışıklık
sistemimizi koruma, metabolizmamızı canlı düzeyde tutma,
enfeksiyon hastalıkları başta olmak üzere diğer birçok hastalığın
önlenme ve tedavisinde etkinliği
olan besinleri soframızdan eksik
etmemeye dikkat edelim.
Bu besin öğelerini alabilmenin en
pratik yolu “renkli” beslenmektir.
Çünkü her gıdaya rengini veren
pigmentler farklı antioksidanlar
sağlar. Bu nedenle ne kadar çeşitli, renkli bir tabak tüketirsek o
kadar çok antioksidan alma şansımız artar.
Ş U B AT 2 0 1 5 A İ L E 47
kırkambar
ZEYTİNYAĞI
FIÇISININ
ARDINDAKİ
CAN
B
oş boş gezinen bir adam
günün birinde bu durumundan sıkılır ve istikamet
üzere hayatını sürdürmeye karar
verir ve ülkesinin kralının huzuruna çıkar. Kraldan dürüstçe bir
yaşam sürdürmek için yardım
ister. Kral adama son damlasına
kadar dolu bir fıçı zeytinyağı verilmesini emreder. Fıçıyı bir damla
bile dökmeden şehrin bir ucundan öbür ucuna götürmesini, aksi
Bir DUA
“Ey Rabbimiz! Bizi
ve bizden önce
iman etmiş olan
kardeşlerimizi bağışla.
Kalplerimizde, iman
edenlere karşı hiçbir
kin tutturma! Ey
Rabbimiz! Şüphesiz
sen çok esirgeyicisin,
çok merhametlisin.”
Haşr, 59/10.
48 A İ L E 2 0 1 5 Ş U B AT
takdirde hemen orada boynunu
vurduracağını söyler. Yanına da
kontrol etmeleri için iki neferini
yollar. Adam fıçıyı kralın buyruğu
üzerine bir damla bile dökmeden
şehrin bir başından öbürüne götürür. Sonra kralın huzuruna tekrar
çıkar. Kral:
-Zeytinyağını taşırken şehirde nelere şahit oldun?
O gün şehirde pazar kurulmasına
ve çok kalabalık olmasına rağmen
adam şöyle cevap verir:
- Efendimiz! Zeytinyağını dökerim
de kellem gider diye çok korktum
ve bir an bile etrafıma bakmadım.
Kral bu dersten sonra içi rahat bir
şekilde nasihatini yapar:
- Eğer yaptığın her vazifede böyle
dikkatli olur, kendini işine verirsen
ve Allah’ın seni her an kontrol ettiğini de aklından çıkarmazsan,
hiçbir zaman doğru yoldan ayrılmazsın…
İlginç Bilgiler
* Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri
kovmaz, bizi gizler. Sivrisineğin alıcılarını
bloke ederek bizim orada olduğumuzu
anlamalarını engeller.
* İnsan uzun süre bir böbrek ve bir
akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir fakat
karaciğersiz bir dakika dahi yaşayamaz.
* En büyük kuş yumurtası devekuşunundur.
15-20 cm uzunluğunda ve ortalama 1,7 kg
ağırlığındadır. Kaynatılarak pişirilmesi 40
dakika sürer.
Bir İnci
Hatırlar mısın?
Doğduğun zaman,
sen ağlardın gülerdi
âlem. Öyle bir yaşam
sür ki, mevtin sana
hande olsun. Halka
matem...
Mehmet Akif Ersoy
Kimin yanında iki kişilik yemek
varsa üçüncü bir kişiyi, dört kişilik
yiyeceği olan beşinci ya da altıncı
bir kişiyi misafir etsin.
Buhari, Mevâkîtü’s-salât, 41.
Hicret
Hep gayeye hasret yollar
Yollar kutlu göç’ü kollar
Kararıp durdukça Kureyş
Kıvrandı durdu yollar
Ebubekir ve Peygamber
Apaydınlık oldu yollar
Anlı şanlı bir şafak
Çölden gönle kaydı yollar
Vahyin ne ışığı ve hicret
Bir davayı büyüttü yollar
Mağara ve örümcek çöl ve nur
Sevr’in kapısı aşılmaz sur
Güller düşmüştür yollara
Yolun son ucu huzur
Ufkun ardında yeni ufuk
Ufkun ardında yüce sır
Ufkun ardında güzel Yesrib
Yesrib’de bir ak deve ve nur
Ey Ensar Ensar ve Muhacir
Gönüllere ay doğdu şükür
A. Vahap Akbaş
Download

Aile Dergisi - Diyanet İşleri Başkanlığı