(108) ‫ﺳﻮﺭﺓ ﺍﻟﻜﻮﺛﺮ‬
(KEVSER (Kevser ırmağı ya da Çok nimet) SÛRESİ)1
(Mekke’de inmiştir. 3 ayettir.)
KUR’AN SAYFASI: 602
‫ﻴ ﹺﻢ‬‫ﺣ‬‫ﺣﻤٰ ﹺﻦ ﺍﻟﺮ‬ ‫ﻪ ﺍﻟﺮ‬ ‫ﺴ ﹺﻢ ﺍﻟﻠﹼ‬
 ‫ﹺﺑ‬
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
( 108/ KEVSER, 1 - 3 ):
‫ﻁ‬
﴾1﴿
‫ﻚ‬
 ‫ﺮﺑ‬ ‫ﻟ‬
‫ﺼﻞﱢ‬
 ‫ﹶﻓ‬
Rabbin için
O halde
namaz kıl
‫ﺮ‬ ‫ﻮﹶﺛ‬ ‫ﺍﹾﻟ ﹶﻜ‬
‫ﻙ‬ ‫ﺎ‬‫ﻴﻨ‬ ‫ﻋ ﹶﻄ‬ ‫ﹶﺃ‬
‫ﺎ‬‫ﹺﺇﻧ‬
Kevser’i
biz sana
Doğrusu
(‫ﻝ‬
‫) ﹺ‬:harfi cer, (‫ﺏ‬
 ‫ﺭ‬ ):
(‫ﻑ‬
 ): atıf
mecrur isim, muzaf,
harfi
(‫ﻙ‬
 ): muzâfun ileyh,
(‫ﻞ‬
‫ﺻﱢ‬
 ):emir
muttasıl zamir cer
mah.
fiili, fâili (‫ﺖ‬
 ‫ﻧ‬‫)ﹶﺃ‬
(‫ﻙ‬
 ):mef’ûlün bih, muttasıl
gizli zamiridir
zamir nasb mah.
﴾3﴿
‫ﺮ‬ ‫ﺘ‬‫ﺑ‬‫ﺍﹾﻟﹶﺄ‬
nesli kesilmiş
olandır
(‫ﻥ‬
‫’)ﹺﺇ ﹼ‬nin haberi,
ikinci
mef’ûl,
mansub
‫ﻚ‬
 ‫ﺎﹺﻧﹶﺌ‬‫ﺷ‬
o
sana kin
duyan
(‫ﻥ‬
‫’)ﹺﺇ ﹼ‬nin ismi, mansub,
merfu
ref mahallinde; fiili mazi, (‫ﺎ‬‫)ﻧ‬:
fâil, muttasıl zamir ref mah.,
‫ﻮ‬ ‫ﻫ‬
fasıl
zamiri
(‫ﻥ‬
‫’)ﹺﺇ ﹼ‬nin haberi; fiil cümlesi
muzaf, (‫ﻙ‬
 ):muzafun
ileyh, muttasıl zamir cer
mah.
‫ﹺﺇﻥﱠ‬
﴾2﴿
‫ﻁ‬
(‫ﻥ‬
‫’)ﹺﺇ ﹼ‬nin ismi(‫)ﹺﺇ ﹼﻥ‬:
te’kit ve nasb
harfi, (‫)ﻧﹶﺎ‬: (‫ﻥ‬
‫’)ﹺﺇ ﹼ‬nin
ismi, muttasıl
zamir nasb
mahallinde
‫ﺮ‬ ‫ﺤ‬
 ‫ﻧ‬‫ﺍ‬
‫ﻭ‬
Doğrusu
işte
kurban
kes
ve
te’kit
ve
nasb
h.
emir f., fâili (‫ﺖ‬
 ‫ﻧ‬‫)ﹶﺃ‬
atıf h.
gizli zamiridir
MEAL: 1. Doğrusu biz sana Kevser’i (cennet’te bir nehri ya da pek çok nimeti) verdik2. 2.
O halde (sen de) Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. 3. Doğrusu sana kin duyan işte asıl
nesli kesilmiş olandır.
SÖZLÜK ( KEVSER, 1 - 5 ):
(‫ﻄﹶﺎ ًﺀ‬‫ﹺﺇﻋ‬
‫ﻲ‬‫ﻌﻄ‬ ‫ﻳ‬ ‫ﻋﻄﹶﻰ‬ ‫)ﹶﺃ‬: (if’al babı) verdi,
(‫ﺮ‬ ‫ﻮﹶﺛ‬
 ‫)ﹶﺍﹾﻟ ﹶﻜ‬: cennette bir nehir/Allah katından Rasûl-ü Ekrem’e (a.s.) verilen büyük hayır, lutuf / çok bol, ("çokluk"
mânasına gelen "kesret" kökünden türemiş olup çok değerli ve çok önemli şeyleri ifade eder” (Bkz. Kur’an Yolu),
“Araplar sayısı, değeri veya önemi çok olan herşeye "kevser" ismini verirler” (Bkz. Sabuni, Safvetü’t-Tefasir),
“Kevser kelimesi, “çok hayır” anlamına gelir. Ancak o, salt sayısal bir çokluktan ziyade, hayır ve hasenatı fazla
olan nitelikli çokluğu belirtir. Salt ve niteliksiz çokluk ise, daha çok “tekâsür” kelimesiyle ifade edilir” (Bkz.
Fahreddin Yıldız, a.g.e.),
1
2
Adını birinci ayetinde bulunan Kevser kelimesinden almıştır. İniş sıralamasında 15., Mushaf sıralamasında 108. sûredir.
Mekke'de inmiştir. Medine'de indiğine dair rivayetler de vardır. 3 ayet, 10 kelime ve 42 harftir.
Ayette çoğul kipinin kullanılması ta’zim içindir. Tekit edatının kullanılması da yemin ifadesinin yerine geçer denmiştir. Yine
“Mutlak vuku bulacağını ifade eden geçmiş zaman kipi kullanılmıştır. Yüce Allah "Sana vereceğiz" demedi. Çünkü bu vaad
mutlaka yerine gelecektir. Bu sebeple daha vurgulu olsun diye bunu geçmiş zaman kipiyle ifade ettiASûrenin başı ile sonu
arasında, yani "Kevser" ile "Ebter" arasında mutabakat vardır. Çünkü Kevser, çok hayır; ebter ise, her türlü hayırdan
mahrum demektir. Kısalığına rağmen bu sûre birçok edebî sanatı kapsamaktadır” (Bkz. Sabuni, Safvetü’t-Tefasir).
(‫ﻼ ﹰﺓ‬
‫ﺻﹶ‬

‫ﺼﻠﱢﻲ‬
 ‫ﻳ‬ ‫ﺻﻠﱠﻰ‬
 ): (tef’il babı) namaz kıldı/rahmet etti/ ta’zim etti/ salat getirdi/dua etti,
(‫ﺮﹰﺍ‬‫ﻧﺤ‬ ‫ﺮ‬ ‫ﺤ‬
 ‫ﻨ‬‫ﻳ‬ ‫ﺮ‬ ‫ﺤ‬
 ‫ﻧ‬): (kurban) kesti, boğazladı/ namazda elleri göğüs üzerine koydu/ göğsünü kıbleye çevirdi,
[(‫ﻨﹸﺄ‬‫ﺸ‬
 ‫ﻳ‬ ‫ﻨﹶﺄ‬‫ﺷ‬ ) ‫ﺎﹺﻧ ﹸﺊ‬‫] ﹶﺍﹾﻟﺸ‬: (ism-i fâil) buğzeden, kin duyan,
(‫ﺮ‬ ‫ﺘ‬‫ﺑ‬‫)ﹶﺍﹾﻟ ﹶﺄ‬: (sıfat-ı müşebbehe) hayırsız kimse, hayırlı işlerden uzaklaşmış olan / nesli kesilmiş (evladı
olmayan)
adam. “Bu ayetteki “şâni” kelimesi, “buğz ve düşmanlık eden” “ebter” kelimesi de “kuyruğu (sonu) kesik, güdük ve
devamı olmayan” anlamına gelir. Kelime bu anlamları taşıdığı için, zürriyyeti olmayan, kendisinden sonra eseri
kalmayan kimseye veya sonunda hayır olmayan işe de istiare yoluyla ebter denir. Bu yüzden Müşrikler,
Peygamber (a.s)’e oğlu ölünce ebter (sonu kesik, nesilsiz) dediler.”(Bkz. Fahreddin Yıldız, a.g.e.)
AÇIKLAMA:
Hz. Peygamber’in erkek çocuklarının ölmesi üzerine sevinerek ona ebter (nesli kesik) diyen
ve onun ölümüyle birlikte davasının da sona ereceği ile teselli olan Hz. Peygamber’in
düşmanlarının yanıldıklarını, umduklarının tam tersinin kendi başlarına geleceğini ortaya koyarak
Hz. Peygamber’e ve tüm müminlere ümit aşılayan bu sure Kur’an’ın en kısa suresidir.
Bu sure Mekke’de İslam’ın ilk yayılma dönemlerinde kavminin isyanına rağmen tevhidi
yaymaya çalışan zor durumdaki Hz. Peygamber’e kendisinin yalnız olmadığını bildirir. Çünkü Yüce
Allah onu desteklediğinin alameti olarak kendisine verdiği başka nimetleri hatırlatmakta ve onları
verenin daha da vereceğinin işareti olduğunu bildirmektedir.
Demek ki kara gün kararıp kalmamakta, bir yönü karanlık olan hayatımızın diğer yönlerinde
değerlendirebileceğimiz pek çok nimet ve aydınlık olduğunun farkında olunması gerekmektedir.
Her yeni günün yeni nimetlere gebe olabileceğinin hatırlanması iki cihan saadeti arayanlar için
şarttır. Ancak Rabbinin rahmetinden umut kesmeyen ve şükreden insanlar bu duyguya sahip
olabilecek ve böylece nimetlere de karamsarlar değil onlar kavuşabilecektir.
Bu girişten sonra ayetleri tek tek inceleyebiliriz:
(KEVSER, 1): ( Doğrusu biz sana Kevser’i verdik ):
Kevser kelimesinin cennette bir nehir mi yoksa pekçok nimet mi olduğu hakkında
müfessirler arasında görüş farklılığı vardır. Yaygın olan görüş « pekçok nimet » manasına geldiği
Cennetteki Kevser nehrinin de bu nimetlerden biri olduğu yolundadır.
Nitekim Yüce Allah’ın Hz. Peygamber’e bağışladığı pek çok nimet vardır: Ona bağışlanan
ilim, amel, nübüvvet, Kur'an, Kur'ân-ı Kerim'in kolaylaştırılması, hak din İslam, şefaat, ümmetinin
ve taraftarlarının çokluğu, önceki semavi dinlere göre şer'î hükümlerin hafifletilmesi, sünneti,
meleklerin kendisine duası, kıyamete kadar olan süreçte müminlerin ona salatu selam getirmeleri,
ezan okunurken Allah’ın yanında O’nun adının da zikredilmesi, Makam-i mahmûd3 gibi lutuflar
bunlardan bazılarıdır.
“Bütün yeryüzünde O'nun izinde giden milyonlarca insanın, milyarlarca dilin milyarlarca
dudağın O'nun adını anması, O'nun hayatına ve anısına kıyamete kadar hayranlık duyan
milyarlarca kalbin varlığı da bir nimettir...
“Onun zamanından, kıyamete kadar gelecek olan bütün mü'minler onun tâbileridir. O,
mü'minlerin babası yerindedir. Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.”4
“Bu ülkenin 65 milyon insanının % 98"i bu sureyi bilmektedir. Sure kısa olduğu gibi ayetleri
de kısadır. Çocukluğumuzda ilk ezberlediğimiz surelerdendir... ”5
3
4
5
bk. îsrâ 17/79
Muhammed Ali es-Sâbûnî, Safvetü’t-Tefâsir.
Mahmut Toptaş, Kur’ân-ı Kerim ifa Tefsiri.
“Birçok kanallardan gelen bazı rivayetler, kevserin cennette bir nehir olduğunu ve Hz.
Peygambere verildiğini ifade etmektedir. Fakat İbni Abbas bu rivayetlere şöyle karşılık vermiştir:
"Bu nehir, Hz. Peygambere verilen sonsuz iyiliğin sadece bir parçasıdır. Yani bu da kevserlerden
biridir." Bu anlatım içinde ve bu şartlarda en uygun yorum da budur...”6
“Burada kullanılan "Kevser" kelimesinin tam karşılığı sadece lisanımızda değil, hiçbir lisanda
bir tek kelime ile verilemez. Bu kelime, kesretin (çokluğun) mübalağa sigasıdır. Lugat manası,
"sınırsız bolluk"tur. Ama burada kullanılış biçimi ile sadece kesret değil, aynı zamanda hayr, iyilik ve
nimette de bolluk anlamı taşır. Bu kesretten, ifrat ve çokluğun en aşırısı kasdedilmiştir. Bundan
kasıt, bir hayr ve iyilik değil, sayısız iyilik ve nimetlerin çokluğudur.. Allah'ın Rasulullah'a ne kadar
bol nimet nasip ettiği bu dünyada da görülebilir. Bunun dışında "kevser"den murad, iki tane daha
büyük nimettir.. Rasulullah bunları açıklamıştır. Buna göre Kevser'den murad, kıyamet günü haşr
meydanında Rasulullah'a verilecek olan bir Kevser havuzudur. İkincisi, Rasulullah'a cennette
verilecek olan Kevser nehridir. Bu ikisi hakkında çok hadis rivayet edilmiştir. Bu hadisler o kadar çok
raviden nakledilmiştir ki sıhhati hakkında en ufak bir şüpheye bile mahal yoktur.
Kevser havuzu hakkında Rasulullah'ın açıklaması ayrıntısı ile şöyledir:
a) Bu havuz kıyamet günü Rasulullah'a verilecektir. Herkesin susadığı o zor şartlarda O'na
bu havuz verilecektir. Rasulullah bu havuzdan ümmetine su verecektir. Oraya önce Rasulullah
varacak ve havuzun arkasına gelecektir. Rasulullah buyurdu ki, "Ümmetim o havuz başında
toplanacaktır."7 "Ben o havuza sizden önce ulaşacağım."8 "Ben sizden önce oraya varacağım ve
sizin için şahitlik yapacağım. Allah'a yemin ederim ki o havuzu şimdiden görmekteyim."9
Rasulullah bir defasında Ensar'a şöyle buyurdu: "Benden sonra siz bencillik ve akrabayı kayırma
ile karşı karşıya kalacaksınız. Siz, Kevser havuzu başında benimle buluşana kadar sabredin"10
"Ben kıyamet günü havuzun ortasında olacağım."11..
Rasulullah bunun keyfiyetini şöyle açıklamıştır: Bu havuzun suyu sütten (Bazı rivayetlere
göre gümüşten, bazılarına göre de kardan) daha beyaz olacaktır. Buzdan daha fazla serin ve
baldan daha tatlı olacaktır. Suyun altındaki toprağın kokusu misk kokusu olacaktır. Gökteki yıldızlar
kadar ibrik orada hazır bulunacaktır. Bu havuzdan bir defa su içen hiçbir zaman susamayacaktır.
Bundan mahrum kalan da hiç bir zaman susuzluğunu gideremeyecektir. Bütün bunlar lafzî
farklılıklar ile pek çok hadiste nakledilmiştir.12
Rasulullah kendi devrindeki Müslümanları tekrar tekrar uyararak kendisinden sonra
sünnetini değiştirenlerin bu havuzdan uzaklaştırılacağını ve bu havuza gelmelerine izin
verilmeyeceğini bildirmiştir. Rasulullah şöyle demiştir: "Ben diyeceğim ki bunlar benim
ashabımdır. Bana şöyle cevap verilecek; sen bilmiyorsun onlar senden sonra neler yaptılar.
Ondan sonra ben de onları defederek uzaklaşmalarını söyleyeceğim." Bu konu pek çok rivayet ile
açıklanmıştır.13.. Havuz hakkındaki rivayetler, elliden fazla sahabeden mervidir. Genellikle
bundan kasıt Kevser havuzudur..
Cennette Resulullah'a verilecek olan Kevser isimli nehrin zikri pek çok rivayette geçmiştir.
Hz. Enes'ten, Miraç'ta Rasulullah'a cennetin gösterildiğine dair rivayetler nakledilmiştir. (Bazı
rivayetlerde Rasulullah'ın kavli olarak belirtilmiştir.) O sırada Rasulullah, kenarında inci, elmas ve
6
7
8
9
10
11
12
13
Seyyid Kutup, Fî Zılâli’l-Kur’ân.
(Müslim, Kitabu's-Salat; Ebu Davud, Kitabu's-Sünne)
(Buharî, Kitabu'r-Rikak ve Kitabu'l-Fiten; Müslim, Kitabu'l-Fedail ve Kitabu't-Taharet; İbn Mace, Kitabu'l-Menasık, Kitabu'lZühd; Müsned-i Ahmed'de İbn Mesud, İbn Abbas ve Ebu Hureyre'den rivayet)
(Buharî, Kitabu'l Cenaiz, Kitabu'l-Megazî, Kitabu'r-Rikak)
(Buharî, Kitabu Menakıbi'l-Ensar ve Kitabu'l-Megazî; Müslim, Kitabu'l-İmare; Tirmizî Kitabu'l-Fiten)
(Müslim, Fedail)..
(Buharî, Kitabu'r-Rikak; Müslim, Kitabu't-Taharet ve Kitabu'l-Fedail; Müsned-i Ahmed, İbn Mesud'dan, İbn Ömer b. As'tan
rivayetler; Tirmizî, Ebvabu'l Suffetu'l Kıyame; İbn Mace, Kitabu'z Zühd; Ebu Davud, Tayalisî hadis no: 995 ve 2135).
(Buharî, Kitabu'r Rikak, Kitabu'l Fiten; Müslim, Kitabu't Taharet, Kitabu'l Fedail; Müsned-i Ahmed, İbni Mesud ve Ebu
Hureyre'den rivayet; İbn Mace, Kitabu'l MenasıkA
pırlanta taşlarından bir kubbe yapılmış bir nehir gördü. Altındaki toprak ise misk kokuyordu.
Rasulullah Cebrail'e veya kendisini gezdiren meleğe, "Bu nedir?" diye sordu O da, "Bu Kevser
nehridir ve Allah (c.c.) sana hediye etmiştir" dedi.14 Hz. Enes'ten rivayet edilmiştir ki, Rasulullah'a
şöyle sorulmuştur veya bir şahıs sormuştur: "Kevser nedir?" Rasulullah, "Bu Allah'ın bana
cennette verdiği bir nehirdir. Onun toprağı misktir. Suyu sütten daha beyaz ve baldan daha
tatlıdır" demiştir. Müslim, Ahmed, Tirmizî, İbn Cerir, Müsned-i Ahmed'deki başka bir rivayete göre
Rasulullah Kevser'in özelliğini açıklayarak "içinde taş yerine inci olacaktır" buyurduA Bu merfu
rivayetler dışında, kevserden kastın nehir olduğuna dair Sahabe ve Tabiine ait pek çok kavil
nakledilmiştir..”15
“Bu ayet gereğince, Peygamber (a.s)’e Kevser’in verilmiş olduğuna inanmak vacib (gerekli)
ise de, onun mutlaka bir “nehir” veya “havuz” olduğuna inanmak sahih olmakla beraber gerekli
(vacip) değildir. Çünkü kevser kelimesi, başka anlamlara da gelebilmektedir.”16
(KEVSER, 2): (O halde (sen de) Rabbin için namaz kıl ve kurban kes):
O halde Hz. Peygamber’den olumsuz durumlara üzülmek yerine bu nimet ve lutufların
kıymetini bilmesi, teşekkür olmak üzere yalnızca Rabbi için namaz kılıp kendi malından kurban
kesmesi istenmekte, kendi işine bakıp hakkında söylenen luzumsuz dedikodulara aldırış
etmemesi emredilmektedir. Demek ki nimetine karşılık Allah’a itaat ve ibadet etmek de dolaylı
yoldan şükür sayılmaktadır.
Demek ki gözler olumsuzdan olumluya çevrilecek, yoklar ve olumsuzlar yerine geleceğe
umutla bakılacak, eldeki nimetlerin kadri bilinip onlar değerlendirilecektir. Bu nimetleri vermeyene
değil, hepsinin sahibi olup bize asıl ikram eden Rabbe ibadet edilecektir. “Rabbin için” denmesi
ibadette O’na kalben bile olsa hiçbirşeyin ortak koşulmamasını yani ihlasın emredildiğini
göstermektedir.
Kaynakların belirttiğine ve Enfal sûresi 35. ayette bildirildiğine göre; "Onların (müşriklerin)
Beytullah yanındaki namazları (dinsel ibadetleri) ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey
değildir.”. Kurbanı da putlar için kestikleri bilinmektedir. Bu sebeple yüce Allah yanızca Rabbin
için namaz kıl ve başkaları için değil, yalnız Rabbi’n için kurban kes" buyurdu.
Böylece kurban artık müşriklerin putları için değil, lutufların asıl sahibi Rabb için kesilecek,
müşriklerin niyetleri değiştirilecekti. Bu da önce tüm ümmete örnek olan Hz. Peygamber’in
şahsında gerçekleştirilecekti.
“Bir ayette kesilen kurbanlar için "Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz, ancak
O'na sizden takva ulaşır.." (Hac Suresi, 37) ayetiyle bildirildiği gibi, infak konusunda da Allah Katında
asıl önemli olan kişinin takvası ve halis niyetidir. Bolluk içerisinde olan bir insan infak edecek çok fazla
imkan bulabilirken, darlık içerisindeki bir kimsenin imkanları çok daha kısıtlı olabilir. Ama eğer niyeti
halis ise, az infak imkanı bulan kişi de Allah Katında çok güzel bir karşılık alabilir. Çünkü ahirette
alınacak olan karşılık, yapılan infakın miktarıyla değil, kişilerin ihlaslarıyla alakalıdır.”17
Yüce Allah Hz. Peygamber’e lutfetmiştir de bize etmemiş midir? En büyük lutuf müslüman
olmak ve Kur’an nimetine mazhar olmaktır. Çünkü her hayrın başında müslüman olma nimetinin izleri,
her şerrin kaynağında da Allah’ın isteklerine aldırış etmeme vardır. Buna ilaveten ayrı ayrı kişiler de
durumlarına göre pekçok lutuflara sahiptir. Sağlık sıhhat, göz aydınlığı çocuklar, sevdiğimiz iyi bir iş ve
eş, sevdiklerimizin bulunması ve bizi sevenler, emniyet ve huzur içinde yaşamamız bu lutuflardan
sadece bazılarıdır.
Esasen namaz ve kurban başta gelen ibadet çeşitlerine iki örnektir. Başka bir ayette de
14
15
16
17
(Müsned-i Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Ebu Davud Tayalisî, İbn Cerir)
Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’ân
Fahrettin Yıldız, Kur’ân-ı Kerim Tefsiri
Harun Yahya, Kur’an’da Fedakarlık
şöyle buyrulmaktadır: "De ki: "üphesiz benim namazım da ibadetlerim de, hayatım da, ölümüm
de hiçbir ortağı olmayan, alemlerin Rabbi Allah içindir. Ben böylece emrolundum. Ben müslüman
olanların ilkiyim." (En'am, 6/162-163). Bu ayetten hayatın tüm anlarının ibadet alanı olarak
değerlendirildiği çok iyi bir şekilde anlaşılmaktadır. Allah’ın rızası doğrultusunda yaşamak ibadet,
onun rızasına aykırı hareket etmek de ibadet yapmamak anlamını taşımaktadır. Oysa yaratılış
sebebimiz O’na ibadettir. Demek ki ibadet yalnız namaz ve kurban değildir. Burada bedeni
ibadetlerden biri olan namaz ve mali ve sosyal ibadetlerden de kurban örnek gösterilmiştir.
Yine burada kastedilen namazın beş vakit namaz mı, kurban bayramı namazı mı yoksa
farzları ve nafileler de dahil olmak üzere bütün namazlar mı olduğu tartışmalıdır. Çünkü surenin
Mekke dönemine ait olduğu kabul edilmektedir. Esasen önemli olan hangi namaz olursa olsun
bunun Rabb için kılınması gerektiğidir.
Genel ifadeyle kurban kesmesinin emredilmesi Hz. Peygamber’in maddi durumunun
düzeleceğine de işaret sayılmıştır.
“Venhar” emir fiilinin de nesnesi açıkça belirtilmediğinden bu fiil, “kurban kes”, “namazda
tekbir alırken elleri boğaz hizasına kadar kaldır” ve “göğsünü kıbleye döndür” şeklinde
yorumlanmıştır. “Venhar” emir fiili, kesin olarak “kurban kes” anlamına gelmediği ve zanni bir delil
niteliği taşıdığı için, kurban kesmenin hükmünün farz değil, “vacib” veya “sünnet” olduğu
belirtilmiştir. Kurban bayramı namazından sonra kurban kesmek, hem Kur’an ayetlerinin işaretiyle
hem de Peygamber (a.s)’in fiil ve emirleriyle sabit olmuş, bu çerçevede oluşan fıkıh kültüründe
de, konu hakkında ayrıntılı bilgi ve hükümler derlenmiştirA
Görüldüğü gibi ayetin asıl maksadı, namazın ve kurbanın kendisi veya hükmü değil,
onların Allah için yapılmalarıdır. Öyleyse yapılan her iş ve ibadet, hükmü ne olursa olsun,
öncelikle sırf Allah için yapılmalıdır. Wu halde kurban kesmek farz olmasa bile, kesilince Allah için
kesilmesi farzdır.
Bu ayet, dinin özünün tevhid, ibadetin ruhunun da ihlas olduğu; dinin bütünlüğünü
bozmamak ve ibadette ölçüyü aşmamak için bu iki ilkeye mutlaka uyulması gerektiği mesajını
verir.”18
“Birçok insanın en önemli yanılgılarından biri, sadece amel olarak yaptıklarından
sorgulanacaklarını zannetmeleridir. Oysa Allah, insanın niyetinden, düşüncelerinden, kalplerinde
gizlediklerinden de sorgulanacağını bildirir: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini
açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar,
dilediğini azablandırır. Allah, herşeye güç yetirendir. ” (Bakara Suresi, 284).
Allah, her insanın kalbini, düşüncesini, bilinçaltını, insanlardan gizlediklerini en iyi bilendir.
Allah kişi ile kalbi arasındadır. Dolayısıyla insan Allah'tan hiçbir şeyini gizli tutamaz. Aklından
geçen bir şüphe, vesvese, müminler hakkındaki gerçek düşünceleri, Kur’an hakkındaki inancı,
ibadetleri yaparken aklından geçenleri Allah tek tek bilmekte ve tüm bunlar melekler tarafından
yazılmaktadır. Örneğin bir ibadeti eğer isteksizce yapıyorsa, içinden olumsuz düşünceler
geçiyorsa Allah bunu bilir. Ve insan her birini ahiret gününde karşısında bulacaktır.. Kısa ve geçici
bir hayat için, ahiretteki sonsuz ve gerçek hayatı gözardı etmesi büyük bir akılsızlık olur.”19
“Bu emir verildiğinde Kureyş'teki ya da bütün Arabistan'daki müşrikler değil, bütün
dünyadaki müşrikler kendi yaptıkları tanrılara ibadet etmekte ve onlar için kurban kesmekte
idiler.”20
“Namaz, Hz. Adem’den bu yana bütün peygamberlerin hayatında değişmeyen bir ibadettir.
İsrâil oğullarında: (Bakara 83), Hz. Mûsâ’nın kavminde: (Yunus 87), Hz. Wuayb milletinde: (Hud
18
19
20
Fahrettin Yıldız, Kur’ân-ı Kerim Tefsiri
Harun Yahya, Kur’an’ın Bazı Sırları
Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’ân
87), Hıristiyanlıkta: (Meryem 30).. Namaz bütün Risâlet silsilelerinde amelî farzların ilkidir.
Namaz, peygamberlerin risâlet, vahiy ve tebliğ yükünü kaldırabilmeleri için onların ilk
dayanaklarıydı. İşkencelere, yalanlamalara, alaylara karşı peygamberlerin tarih boyunca ilk
sığınacakları şeydiA
Namaz bireysel bir kulluktur, kurban da toplumsal bir kulluktur. Namazla bireysel
kulluğunuzu Allah’a takdim ederken, kurbanla da toplumsal kulluklarınızı ortaya koyun, Allah için
tüm mallarınızdan geçebileceğinizi ortaya koyun diyor RabbimizA
Bizi yaratan ve bu hayatı bize lütfeden O’dur. Vücutlarımız bedenlerimiz bize ait değildir.
Mallarımız, sahip olduklarımız da bizim değildir. Onları, onları bize verenin razı olmadığı yerde
kullanmamız caiz değildir. Tüm azalarımız emanettirA
Burada namazın ve kurbanın anlatılmasından anlıyoruz ki Müslüman, kulluk adına
bedenini ve malını Allah’a ait kılacaktır... Kurban kestik mi onunla ilgili başkalarına da terettüp
edecek bir vazife ortaya çıkar. O da şüphesiz ki kestiğimiz bu kurbanın etinden başkalarına
dağıtma, başkalarını da düşünme eylemidir. Demek ki kimi kulluklarımızda biz yalnız değiliz. O
kullukların icrasında birilerine ihtiyacımız vardır. Meselâ yalnız başına duran bir adama “yalan
söyleme!” demek abestir. Birileri olacak, çevresinde, onlara yalan söylenmeyecek..”21
“Bu surenin üç ayeti de, ilk bakışta, Hz. Peygamber'e hitab etmektedir, ama bu hitap o'nun
aracılığıyla bütün mümin erkek ve kadınları da kapsamaktadır.”22
“Allah için, Allah adına, fakirden, komşudan, muhtaçtan yana kurban kesmek ilk insan, ilk
peygamber Adem (a.s.) ile başlar. İki oğlu arasında ortaya çıkan ihtilâfın, Allah adına, en samimi
niyetle birer kurban kesmeleri suretiyle çözüme kavuşturulması bir hüküm olarak belirir. Nitekim Mâide
Sûresi'nde bu ilk kurbandan şöyle söz edilerek bilgi verilmektedir: «Bir de onlara Adem'in iki oğlunun
haberini (aralarında geçen olayı) gerçek yönüyle anlat: Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden
kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurban'ı kabul edilmeyen bu duruma öfkelenmiş) «And
olsun ki seni öldüreceğim» demişti. O da: «Allah ancak muttakîlerden (Hakk'a saygılı olup
kötülüklerden sakınanlardan) kabul buyururum., demişti.» 23
Sonra Kur'ân'da yine bu konuda İbrahim Peygamber (a.s.) ile oğlu İsmail arasında cereyan
eden olaya temas edilirken, insanın kurban edilemiyeceği vurgulanır ve İbrahim'in (a.s.) kurban
etmek istediği oğluna bedel büyükçe bir koçun kurbanlık olarak gönderildiğine değinilerek, ilâhî
beyândan uzak kavim ve milletlerin bakire kızları, genç erkekleri kurban etmelerinin kutsal, feyizli,
bereketli ve insanî hiçbir yanı bulunmadığına işaret edilir. Wöyle ki: «Ve İbrahim, şüphesiz ben
Rabbime gidiyorum, O bana doğru yolu gösterir» dedi.
Ey Rabbım! Bana iyi-yararlı kişilerden olacak (bir evlâd) bağışla, deyip duâ etti. Biz de O'nu
çok sabırlı, zarif ve yumuşak huylu bir oğul ile müjdeledik. Çocuk onun yanında yürüyüp
konuşabilme çağına gelince, İbrahim ona şöyle dedi; «Oğulcağızım! Doğrusu ben rüyamda seni
boğazladığımı görüyorum. Bir bak, bu hususta görüşün ne?» O da: «Babacığım! Sen emredildiğini
yap. Beni -inşallah- sabredenlerden bulacaksın» dedi.
Bunun üzerine her ikisi de (Hakk'ın buyruğuna) teslimiyet gösterdiler ve O, oğlunu alnı üzeri
yere yatırdı. Biz de Ona şöyle seslendik: «Ya İbrahim! Rüyayı cidden gerçekleştirdin. üphesiz
biz, iyiliği, güzelliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız. üphesiz bu açık bir imtihan idi. Ve onun yerine fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik..» 24
Ayrıca Musa Peygamber (a.s.) zamanında bir adamın kim tarafından öldürüldüğünü
belirlemek ve mu'cize doğrultusunda, öldürülenin haber vermesini sağlamak üzere boyunduruk
21
22
23
24
Ali Küçük, Besâiru’l-Kur’ân.
Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı
Mâide Süresi: 27
Saffat Sûresi: 99-107
altına sokulmamış, taze, güçlü; aynı zamanda parlak sarı renkli bir sığırın kurban edildiği şöyle
anlatılmaktadır :
«Hatırlayın ki, bir vakit de Musa, milletine : «Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor»
demişti. Onlar (atalarınız): «Bizi alaya mı alıyorsun?» demişlerdi. O da «Öyle cahillerden
olmaktan Allah'a sığınırım» demiştiD” «Sığırın bir kısmını öldürülen adama vurun» demiştik.
(Vurulunca da o dirilivermişti). İşte böylece Allah ölüleri diriltir. Aklınızı iyice kullanasınız diye
âyetlerini size gösterir.» 25
Mevcut Tevrat nüshalarında da başkası adına kurbandan ve adaktan söz edilerek kurbanın
ancak Allah adına kesileceği belirtilir ve bu konuda şöyle bilgi verilir: «Ancak Rabdan başka bir
ilâha kurban kesen helak edilecektir.» 26
Levililer Kitabı'nda günah takdimesi koçtan söz edilmekte ve kurban edilen koçun günaha
keffaret olacağı belirtilmektedir.27
Anlaşıldığı üzere semavî dinler insanı kurban etmeyi kesinlikle yasaklarken, kul ile Rabbisi
arasındaki ilgiyi kuvvetlendiren amellerden biri olarak eti yenilen deve ve davarlardan birinin
kurban edilmesini emir ve tavsiye etmişlerdir.
Zira eski Mezopotamya, Hind, Yemen, Mısır ve Yunan efsanelerinde ve destanlarında
bakire kızların, gelinlik kadınların ve genç yakışıklı delikanlıların kurban edildiğini görmekteyiz.
Mısır'da «Nil Nehri»nin bolluk ve bereket ilâhı sayıldığı da yine Mısır Mitolojisinde geçmektedir.
Orada ön sırada bulunan kâhinlerin, Nil'in coştuğu Nisan ayında ona üç veya yedi bakire kız
kurban ettikleri bilinen bir gerçektir.
Son olarak İslâm Dini, her hüküm ve konuyu en mükemmel şekliyle düzenleyip insanlığın
hizmetine sunduğu gibi kurban konusunu da hem Allah'a yaklaştırıcı bir ibâdet, hem aile ve
çevreyi manen tatmin edip huzur ve güvene kavuşturan kutsal bir destek, hem de komşular ve
toplum arasında dostluk bağlarını kuvvetlendiren ve sosyal adaletin sağlanmasına yardımcı olan
malî bîr ibâdet kılarak onu en verimli ve bereketli çizgisine kavuşturmuşturA”28
(KEVSER, 3): ( Doğrusu sana kin duyan29 işte asıl ebter olandır ):
Bu ayet Hz. Peygamber’e düşman olanın kaderini kesin bir hükme bağlamaktadır. Asıl
ebter olan o olacaktır. Ebter sözlükte görüldüğü üzere nesli kesilmiş olan, sonu kesik olan
manasındadır. Burada Yüce Allah Hz. Peygamber’e bir şekilde kin duyanın, ona iftira atanın,
onun aleyhinde konuşanın sonunun da ebter olacağını kader olarak yazmıştır.
“Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Herhangi önemli bir iş, Allah'ın adıyla başlanmadığı
takdirde ebterdir." Yani ona başarı nasip olmaz, sonu da iyi olmaz. Başarısız insana da ebter denir.
Vasıta ve imkândan mahrum olana da ebter denir. Bu şahsın iyilik ve hayırdan yana payı kalmamışsa
ve onu başarmak için ümidi yoksa buna da ebter denir. Bir kimse kabile, aile ve ona yardımcı
olanlardan ilişkiyi keserek yalnız kalmışsa ona da ebter denir. Bir kimsenin erkek çocuğu yoksa veya
ölmüşse onun için de ebter kullanılır. Çünkü çocuğunun ölümünden sonra ismini sürdürecek kimse
kalmayacaktır.
Kureyş'teki kafirler hemen hemen bütün bu anlamlarda Resulullah'a ebter diyorlardı. Bunun
üzerine buyurulmuştur ki, "Ey Nebi! Sen ebter değilsin, asıl ebter senin düşmanlarındır."
25
26
27
28
29
Bakara Sûresi: 67-73
Tevrat/Çıkış: 22/20
Tevrat/Levililer : 19/22
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri.
“WÂNİ', "Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın." (Maide, 5/8) âyetinde geçtiği üzere buğz ve
düşmanlık etmek için kin tutmak mânâsına "şeneân"den ism-i fail olarak mübğız, buğzeden demektir.” (Bkz. Elmalılı
Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili.)
Bu, sadece kafirlerin söylediklerine bir karşılık değildi. Kur'an-ı Kerim'in önceden bildirdiği ve
harfiyen doğru çıkan bir gerçekti.. Hiç kimse, sadece Mekke'de değil, Arabistan'da da meşhur ve
başarılı olan Kureyş'in nasıl ebter olabileceğini düşünemiyordu. Onlar, mal, mülk ve evlad
nimetlerinin yanısıra bütün ülkede yardımcılara da sahiptiler. Ticaret onların elindeydi. Hac nizamını
onlar yönettiği için Arabistan'ın bütün kabileleri üzerinde etkileri vardı. Birkaç sene geçmeden bütün
bu durum tersine döndü. Ahzab savaşı sırasında (Hicrî 5) Kureyş ve pek çok Arap, Yahudi kabileleri
Medine'ye hücum ederek Rasulullah'ı mahsur bıraktılar. Müslümanlar, şehir çevresinde hendek
kazarak kendilerini korumaya mecbur kaldılar. Ama üç seneden kısa bir süre sonra (Hicrî 8) işte bu
müslümanlar Rasulullah'ın önderliğinde Mekke'ye hücum ettiklerinde artık Kureyşlilere yardım
edecek hiç kimse kalmamıştı. Onlar çaresizlik içinde teslim olmuşlardı.
Ondan sonra bir sene içinde bütün Arabistan Rasulullah'ın eline geçmişti. Ülkenin her
köşesinden kabilelerin heyetleri gelerek biat etmişlerdi. İslam'ın düşmanları böylece çaresiz
kalmışlardı. Daha sonra onların izleri öyle kaldırılmıştı ki, evlatları bu dünyada devam etmesine
rağmen bugün hiç kimse bu evlatların, Ebu Cehil, Ebu Leheb veya As b. Vail ya da Ukbe b. Muiyt
gibi İslam düşmanlarının çocukları olduğunu bilmez. Bilseler de, hiç kimse kendisini onlara nispet
etmez. Tersine Rasulullah'ın nesli bugün bütün dünyada devam etmektedir. Milyonlarca
Müslüman her zaman, Rasulullah'a bağlı olmakla iftihar eder. Binlerce insan sadece Rasulullah'a
değil, onun ashabının ailesine mensup olmayı da iftihar vesilesi kabul eder. Mesela bir kimse
seyyiddir, Hz. Ali'nin soyundandır. Bazıları Abbasî, bazıları Haşimî, kimisi Sıddıkî, kimisi de
Farukîdir. Bazıları Osmanîdir. Kimisi Zübeyrîdir. Kimisi de Ensarîdir. Ama isim olarak Ebu Cehil
veya Ebu Leheb olan bir kimse görülmez. Tarih de ispatlamıştır ki, asıl ebter Rasulullah değil
düşmanlarıydı ve şimdi de asıl ebter yine Rasulullah'ın düşmanlarıdır.”30
“-Râzî'nin ifadesiyle- "Allah durumu onların aleyhine çevirdi; asıl güçlü olanın, Allah'ın
destekledikleri ve güçsüz olanların da Allah'ın zillete uğrattıkları olduğunu bildirdi. Böylece kesret ve
kevser (geniş topluluk ve bol nimet) Hz. Muhammed'in olurken ona düşman olanların payına da
ebterlik, alçalış ve zillet düştü"31. Bu ifadeler, dolaylı olarak Peygamber'in yolunu izleyen, inanç ve
kararlılığını devam ettiren müminler için de bir müjdedir.” 32
“Hiç şüphesiz yüce Allah'ın ölçüleri insanların ölçülerinden başkadır. Ne var ki insanlar
aldanıyorlar, gururuna kapılıyorlar...”33
Bu surenin bir önceki Maun suresiyle yakından alakası vardır. Razi bunu şu şekilde ifade
eder: “Cimriliğin karşılığında, "Biz sana kevseri verdik" ayetini getirmiştir ki bu, "Sana çok olan
şeyi verdik, o halde sen de çok ver, cimrilik etme" demektir. Namazı terketme karşılığında,
"Namaz kıl" ayetine yer vermiştir ki bu, "Namazını hep sürdür" demektir. Namazdaki riyakarlığın
karşılığı olarak da, "Rabbin için" ifadesini getirmiştir ki bu da, "Namazı, insanlara gösteriş için
değil, Rabbinin rızası için kıl" demektir. Zekatı vermemenin karşılığı olarak da, "Kurban kes"
emrini getirmiş ve bununla, kurban olarak kesilen hayvanların etlerini tasadduk etmesini
kastetmiştir.. Daha sonra bu sûreyi, "Sana buğzeden yok mu, işte asıl zürriyetsiz olan
şüphesiz odur" (Kevser, 3) buyurarak bitirmiştir ki bu, "Bir önceki sûrede bahsi geçen o kötü
fiillerin sahibi münafık ölecek, ama dünyada ardında bir eser, bir iz, bir haber bırakamayacaktır.
Sana gelince (Ey Muhammed), senin için dünyada güzel ad kalacak, ahirette de bol mükafaat
sürüp gidecek" demektir.”34
“Sevenlerden birisi, sevdiğine hakaret edildiğini duyduğunda, ona cevap vermeyi bizzat
kendisi üstlenir. İşte burada da onlara cevap vermeyi, Hak Teâlâ üstlenmiştir. Bu hususun,
30
31
32
33
34
Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’ân
XXXII, 134
Hayrettin Karaman ve ark., Kur’an Yolu.
Seyyid Kutup, Fî Zılâli’l-Kur’ân.
Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb
Kur'ân-ı Kerim'in pek çok yerinde böyle olduğunu görmekteyiz. .. Cenâb-ı Hak "Yoksa onlar, "Bu
bir şair midir?" diyorlar" (Tûr, 30) buyurmuş ve buna cevap vererek, "Biz ona şiir öğretmedik"
(Yâsîn, 69) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak -onların, "Bu (Kur'ân), o (Muhammed'in) kendisinin
uydurduğu ve bunun için başkasından yardım aldığı şeydir" (Furkan, 4) şeklindeki sözlerini
nakledince, "Onlar bir zulüm ve iftira yapıyorlar" (Furkan, 4) buyurmak suretiyle, kafirleri
"iftiracılar" diye adlandırmıştırA”35
“Unutmayalım ki Rasulullah efendimize denenler şu anda bize de denmektedir Allah tarafından.
Birileri bize ebter diyerek saldırdıkları zaman hemen hatırlayacağız ki Cenâb-ı Hak bize de Kevser
diyor. Rabbimiz bizi de galip getireceğini müjdeliyor.”36
“Hz.Muhammed’e ve İslâm’a düşmanlık edenler, sonunda hüsrana uğrayıp gittiler. Ama onların
ebter dedikleri Peygamber (a.s), milyonlarca müslümanın gönlünde hâlâ yaşamaktadır ve bundan
sonra da kıyamete kadar mümin gönüllerde yaşamaya devam edecektir. Dini, Kitab’ı ve Peygamber
(a.s)’i sevmeyen kimseler ise, hangi yerde ve asırda olurlarsa olsunlar her türlü iyilik ve güzellikten
kesilip hayırsız kalacaklardır. Çünkü niyet ve eylemleri aynı olanların, uğradıkları sonuç da aynı
olacaktır..
Sure, asırlar önceki bir hadisenin tarihi anısından çok bugün, İslâm’a yöneltilen saldırılar
karşısında Peygamber (a.s) gibi davranabilmenin; benzeri sabrı, cesareti ve azmi gösterebilmenin
gereğini vurgulamaktadır. Çünkü hayatın doğru yaşanması ve insanın mutlu olması, İslâm’ın kişi
ve toplum hayatında aktif biçimde yer almasına bağlıdır. Bu da, Kuran’ın, insan hayatının canlı
rehberi olmasıyla gerçekleşir...”37
Rabbim! Bizleri Hz. Peygamber’e komşu olarak ve onun çok yakınında Kevser Havuzunun
başında toplananlardan, kendilerine Kevser denecek kadar çok nimet bağışlananlardan, sadece
Senin için yaşayan, Senin için namaz kılıp Senin için kurban kesenlerden kıl. Bizlere hayırlı
nesiller nasip eyle. Neslimizi de bizi de dünya ve ahiret saadetine engel olacak düşmanlardan
halas eyle.
Yüce Allah doğruyu söyledi. Wükür ve övgü âlemlerin Rabbi Allah içindir.
35
36
37
Fahruddin er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb.
Ali Küçük, a.g.e.
Fahrettin Yıldız, Kur’ân-ı Kerim Tefsiri
Download

( ) ﺳﻮﺭﺓ ﺍﻟﻜﻮﺛﺮ ﺑﹺﺴﻢﹺ ﺍﻟﻠﹼﻪ ﺍﻟﺮﺣﻤٰﻦﹺ ﺍﻟﺮﺣﻴ