Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 1
01.07.2014 12:10:40
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI - 1030
Halk Kitapları : 239
Tashih:
Mustafa YEŞİLYURT
Grafik & Tasarım:
Emre YILDIZ
Baskı:
Korza Bas. Yay. San. Tic. A.Ş.
Tel.: 0.312 342 22 08
1.Baskı
Ankara 2014
ISBN 978-975-19-6033-7
2014-06-Y-0003-1030
Sertifika No: 12930
Eser İnceleme Komisyon Kararı: 12.06.2014/27
© Diyanet İşleri Başkanlığı
İletişim:
Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü
Basılı Yayınlar Daire Başkanlığı
Tel: (0 312) 295 72 93 - 94
Faks: (0 312) 284 72 88
e-posta: [email protected]
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 2
01.07.2014 12:10:40
Kimsesizlerin
Kimsesi Olmak
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 3
01.07.2014 12:10:40
İçindekiler
7
SUNUŞ
Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
13
KUR’AN’DA SOSYAL DAYANIŞMA AHLAKI
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
25
KIMSESIZLERIN KIMSESI
HZ. PEYGAMBER
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN
37
KIMSESIZLERIN KIMSESI OLMA SORUMLULUĞU
Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ
47
TOPLUMSAL HUZUR VE MUTLULUĞUN
SAĞLANMASINDA İNFAKIN ROLÜ
Dr. Yaşar YİĞİT
57
DIN KARDEŞLIĞININ EN İLERI DERECESI: ÎSÂR
Dr. Ekrem KELEŞ
67
İYILIK VE TAKVA ÜZERINE YARDIMLAŞMA
Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
85
ASKIDA HURMADAN SADAKA TAŞLARINA
UZANAN YARDIMLAŞMA MEDENIYETI
Dr. Mahmut DEMİR
97
HANGI MAL HAYIRLI: KENDI MALIMIZ
MI, MIRASÇININ MALI MI?
Rasim ÖZDENÖREN
105 VAKIF MÜESSESESI VE OSMANLI ŞEHRI
Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN
115 BIR HASTAYA VARDIN ISE…
Vedat Ali TOK
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 4
01.07.2014 12:10:40
125 ALLAH’A ARZ EDILEN DILEKÇE…
Ülfet GÖRGÜLÜ
133 İBRAHIM’IN ATEŞINDE GÜL DERMEK
IÇIN; HOŞGELDIN RAMAZAN…
Ayşe Nur MENEKŞE
139 YARDIMLAŞMANIN OLMADIĞI
BIR HAYAT MÜMKÜN MÜ?
Fatma BAYRAM
153 SOKAK ÇOCUKLARI VE SOKAK BÜYÜKLERI
A. Ali URAL
161 ENGELLERI BIRLIKTE AŞALIM
Nazlı ÖZBURUN
5
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 5
01.07.2014 12:10:40
Gün, kimsesizlerin kimsesi,
sessizlerin sesi olma günüdür.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 6
01.07.2014 12:10:40
Sunuş
Hiç Kimse Kimsesiz Kalmasın:
Bu Ramazan ve Her Zaman
Suya hasret kalmış çorak toprakların yağmura ihtiyacı olduğu gibi bugün de bütün insanlığın, Ramazan ayının rahmet iklimine o kadar ihtiyacı vardır. İyi ki Rabbimiz her sene
Ramazan gibi bir mektebi bize yeniden bahşediyor. Bu ayın,
bize, kaybettiğimiz şefkati, merhameti, dostluğu ve kardeşliği getirmesini, İslam Dünyasında Musul’da, Bağdat’ta Şam’da,
Dünyanın muhtelif yerlerinde kaybetmek üzere olduğumuz insanlık vicdanını harekete geçirmesini Allah’tan niyaz ediyorum.
Milletimize, acılar içinde kıvranan İslam coğrafyasına barış,
huzur, adalet, özgürlük, şefkat ve merhamet getirmeli Ramazan.
Her sene Ramazan bizlere misafir olur. Bizi değiştirmeye,
kendimizle buluşturmaya, yalnızlığımızı ortadan kaldırmaya,
yeniden değerlerimizi hatırlatmaya gelir Ramazan. Kendimizi
onun şefkatli ellerine teslim etmeli, Ramazanı değiştirmemeli,
bizi değiştirmesine izin vermeliyiz. Bu ayı, bir eğlence sektörüne, şatafata, gösterişe, reklama ve israfa dönüştürmeden ibadet,
Kur’an, sabır, infak ve oruç ayı olduğunu unutmadan idrak
etmeliyiz. Toplu iftarlarımızı çalışanlarımızla birlikte yaparak iş
sahibi patronların, işçileriyle ayrı dünyaların insanı olmadığını
göstermeli, iftarla oluşan manevi atmosferi bütün bir yıla yaymalı, Ramazanda elde ettiğimiz bu kardeşliğin kalıcı olmasını
7
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 7
01.07.2014 12:10:40
8
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
sağlamalı, unuttuğumuz değerleri hatırlayarak yalnız kalmış
yüreklerimizi tekrar birleştirmeliyiz.
Unuttuğumuz değerleri hatırlatan Ramazan, yalnız kalmış
yüreklerimizin kapısını çalmaktadır. Başkanlığımız, her Ramazan ayında kaybolmaya yüz tutmuş olan bir değerimizi toplum
gündemine taşımaya, bu konuda yüksek bir bilinç oluşturmaya
ve dikkatleri bu hususa teksif etmeye çalışmaktadır. Bu yıl seçmiş olduğumuz tema, sadece ülkemizin değil bizim ve bütün
dünyanın ihtiyaç duyduğu bir husustur. 2014 yılı Ramazan
ayının teması “Kimse Kimsesiz Kalmasın Bu Ramazan ve Her
Zaman” sloganıyla beş başlık hâlinde incelenerek toplumda
farkındalık oluşturacaktır. Kutlu Ramazan ayının manevi bereketinden feyz alarak bu ay kimsesizlik kavramı üzerinde durmak ve insanlığın gelmiş olduğu son durumun ortaya çıkardığı
yalnızlıkları, terk edilmişlikleri, ihmal edilmişlikleri İslam’ın
diriltici soluğuyla diriltmek ve tek tek her birimizin dinî ve
insani sorumluluğuyla ele almaya çalışacağız.
1. Modern Yalnızlık
Çağımız, teknolojinin çok hızlı bir şekilde geliştiği, insanların birçok sanal yollarla iletişim kurduğu bir zaman. Farklı
yaşam biçimleri, ölçüsüz maddileşme eğilimleri, dünyevileşme, bireysellik, bencillik, insanların tutkularına esir olması,
nemelazımcılık gibi olumsuzluklar, insan ilişkilerinin bütün
boyutlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Günümüzde bencilik ve bireysellik, insanoğlunu esir almış durumdadır. Haz
kültürü, “hedonizm” insanı yalnızlaştırmış ve insanoğlu büyük kayıplarla karşı karşıya kalmıştır. İnsanoğlunun en büyük
kaybı anlam kaybıdır. Hayatın anlamını ve varoluş gayesini
kaybetmek bir insan için en büyük kayıptır. Yaşanan modern
yalnızlıklar ile insanlar birbirine karşı yabancılaşmış, yeryüzünde neden var olduğunu, yaratılış gayesini, hayatın anlamını kaybetmeye başlamıştır. Maddi açıdan her şeye sahip olan
insan hiçbir şeye sahip olamamıştır. Yoksuzluk, sadece maddi
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 8
01.07.2014 12:10:40
9
Sunuş
yoksulluk değil asıl yoksuzluk etrafında bir dostun olmamasıdır. Yalnızlık, sadece yokluktan kaynaklanmıyor. Çağın en
büyük hastalığı her şeye sahip olduğu hâlde yalnız kalmaktır.
Nice insanın canına kıyarak intihar etmesi yoksulluktan değil, bilakis varlık içinde yalnızlık, aşırı tüketim, haz, eğlence,
bencillik ve hayatın anlamını kaybetmekten kaynaklandığını
bilim adamlarının tespitlerinden öğrenmekteyiz. Yalnızlaşmak,
kalabalıklar içinde yalnız olmak, samimi sıcak dostluklar kuramamak; günümüz insanının en önemli meselesidir. Modern
toplumun yalnız insanlarında; kalp krizlerinin, kanserin, depresyonun, obsesyonun, uyku problemlerinin, hipertansiyonun
ve psikosomatik bozuklukların çıkma ihtimali oldukça yüksektir. Modern yalnızlık içindeki insan, aile bağlarını, komşuluk,
dostluk ve arkadaşlık ilişkilerini birer angarya olarak görür ve
insan yalnızlaşır. Maalesef günümüzde, aynı evi paylaştıklarımızla iletişim kuramaz hâle geldik. Ellerde tabletler, akıllı
telefonlar, laptoplar, ekran karşısında hiçbir kelam edilmeden
geçirilen uzun saatler, iletişim çağında iletişim kurmadan geçen bir hayat. Hayal dünyasında mutluluk arayan teknoloji
bağımlısı modern yalnızlarımız, sıcak bir dosttan mahrumdur.
Candan sevgiye muhtaç bu kardeşlerimizi de bu Ramazanda
hatırlamalı, ailemizden başlayarak her yalnızla iletişim kurmak
Müslüman olarak görevlerimizin başında gelmelidir.
2. Mülteciler
İslam Dünyasının içerisinden geçtiği süreci üzülerek
izlemekteyiz. Bu süreçte ülkemiz, mültecilerin sığınağı olmuş
durumdadır. Suriye’den ülkemize gelen bir milyonu aşkın
mülteci bulunmaktadır. Bu kardeşlerimizle yıllar yılı aynı
tarihi, kültürü, coğrafyayı ve değerleri paylaştık. Onlar, Allah’ın
bizi kardeş ilan ettiği muhacirlerimiz. Bize sığınanlara ensarmuhacir kardeşliğini yaşatmalı, evimize, soframıza davet ederek
Ramazan vesilesi ile unuttuğumuz değerlerimizi hatırlayıp üzerimize düşen vazifeyi yerine getirmeliyiz. Mültecilik sadece ül-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 9
01.07.2014 12:10:40
10
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
kemizin değil maalesef günümüz dünyasının bir sorunudur.
Müslümanın ahlakı, kimseyi kimsesiz bırakmamak, yalnızlıklarını paylaşmak, gözlerindeki yaşı silmek, ihtiyaç sahiplerinin
ihtiyacını gidermektir.
3. Sokak Çocukları
Son yıllarda sokak çocuklarının sayısında azalma olduğunu
görmekten büyük bir mutluluk duyuyor olmakla birlikte büyükşehirlerimizde hâlâ üç binin üzerinde evladımız sokaklarda kimsesiz olarak yaşamaktadır. Gün, kimsesizlerin kimsesi,
sessizlerin sesi olma günüdür. Her gün binlerce insanın geçtiği
sokaklarda yaşayan, köprü altlarında yatıp kalkan evlatlarımıza
kol-kanat germenin, onlara sıcak bir dost eli uzatmanın vaktidir. Müslüman bir toplumda sokakta çocuk kalmamalı. Bu vesile ile Ramazanda ve her zaman bu çocuklarımıza sahip çıkmalı
ve onları topluma kazandırmalıyız.
4. Yetimler
Şiddetin ve savaşın sardığı ülkelerde nice çocuklarımız yetim kalmaktadır. Bununla beraber boşanmaların artması, ailelerin parçalanması öksüz ve yetimlerin sayısını arttırmaktadır. Şu
an Dünya üzerinde 300 milyon civarında yetim bulunmaktadır.
Üzülerek ifade edelim ki bunların en fazlası gönül coğrafyamızdadır. Devletler yetimhane kurarlar ama bir yetimin başını
okşayamazlar. Manevi yalnızlık içinde kalır yetimler. Sevgili
Peygamberimiz (s.a.s), “Evlerin en hayırlısı, içinde kendisine
iyi bakılan bir yetimin bulunduğu evdir. En kötüsü ise kendisine iyi davranılmayan bir yetimin bulunduğu evdir.” (İbn
Mâce, Edeb, 6) buyurmaktadır. Onun için hep birlikte yetimlere
sahip çıkmalı, şefkatli anne kucağı olmak için sıcak bir yuva
özlemi çekenlere karşı üzerimize düşen görevi yerine getirmeliyiz. Kalbinin katılığından dert yanan bir sahabiye Sevgili
Peygamberimizin (s.a.s), “Yetimin başını okşa, fakiri doyur”
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 10
01.07.2014 12:10:40
11
Sunuş
tavsiyesini kendimize şiar edinmeli, İslam toplumunda unuttuğumuz bu değerlerimizi hatırlamalıyız.
(İbn Hanbel, II, 387)
5. Huzurevleri
Yaşadığımız zaman dilimine kadar İslam toplumlarında bulunmayan bir müessese olan huzurevlerinde kalan yaşlılarımıza
da sahip çıkmalıyız. Şu an ülkemizde 20 binin üzerinde büyüğümüz yalnızlığa itilmiş durumdadır. Yaşlılarımızı, eli öpülesi büyüklerimizi göndermek zorunda olduğumuz mekânlara
aslında huzurevi diyemeyiz. Oralarda evlat hasreti içerisinde,
torunlarını kucaklayamadan yalnızlığa itilmiş bir hâlde kalanlara sahip çıkıp her evi bir huzurevine çevirmeliyiz. “Büyüklerimize saygı, küçüklerimize sevgi ve şefkat göstermeyen
bizden değildir” (Tirmizî, Birr, 15) diyen bir Peygamberin ümmeti
olduğumuzu unutmamalıyız.
Bu duygu ve düşüncelerle “Kimse Kimsesiz Kalmasın Bu
Ramazan ve Her Zaman” 2014 yılı Ramazan teması çerçevesinde hazırlanan eserin basım aşamasına kadar geçen tüm
süreçlerde emeği geçen herkese teşekkür ediyor; mana dünyamızda ve düşünce ufkumuzda yeni pencereler açmasını Rabbimden niyaz ediyorum.
Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkanı
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 11
01.07.2014 12:10:40
İslam’ın dünya görüşü, kimsenin bir
başkasının şahsiyetini gölgelemesine
fırsat vermez. Kişinin bir diğeri üzerinde
manevi bir baskı oluşturmasını kabul
etmez. Bundan dolayı hayrı yapan zengin
karşısında fakirin boynunun bükük
kalmasına razı olmaz. Şeref ve haysiyetinin
örselenmesine müsaade etmez. Dolayısıyla
bu tür davranışların, yapılan iyilikleri boşa
çıkaracağı uyarısını yapar. Bu tür hatalara
bulaşmaktansa yoksul kimseye gönül alıcı
birkaç söz söylemenin daha hayırlı bir fiil
olduğunu söyler.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 12
01.07.2014 12:10:40
Kur’an’da Sosyal Dayanışma
Ahlakı
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Giriş
Kur’an’ın daha girişinde Fatiha’nın başlangıcında Rabbimizin eşsiz merhametini ifade eden kelimelerin tam dört defa
geçtiği görülür. Er-Rahman ve er-Rahim sıfatları ikişer defa tekrarlanır. Aralarında İmam Şafi’nin de yer aldığı bazı âlimler, burada geçen besmeleyi, diğer sûrelerde olduğu gibi, Fatiha’dan
bir ayet kabul ederler. Diğer bir kısmı da, besmelenin, sûreleri
birbirinden ayırmak için teberrüken araya konulduğunu söyler.
Bu görüşlerden hangisini kabul edersek edelim, Kur’an’ın daha
girişinde Rabbimizin bu kelimelerle tanıtılması dikkat çekicidir.
Bu, O’nun mahlûkatla olan ilişkisinde merhamet ve şefkati esas
aldığını bizlere hatırlatır (En’âm, 6/12).
Mümin, eda ettiği namazlar sebebiyle Fatiha sûresini defalarca tekrarlar. Böylece bir anlamda şefkat ve merhamet eğitiminden geçer. Çünkü her gün, namazların her rekâtında bu
sıfatları zihninden geçirerek ve kalbine sindirerek yineler. Dolayısıyla o, zihin dünyasının bir parçası hâline gelen bu merhamet ikliminden nasiplenir. Çevresinde olanlara, fakirlere ve
düşkünlere yardım etme gereğini düşünür. Zaten Kur’an da
Rabbini örnek almasını mümine öğütler. Allah’ın kendisine
yaptığı iyilik gibi insanlara iyilik yapmasını ona tavsiye eder ve
şöyle buyurur: “Allah’ın sana iyilik ve ihsanda bulunduğu gibi
sen de insanlara iyilik ve ihsanda bulun” (Kasas, 28/77).
13
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 13
01.07.2014 12:10:40
14
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
İslam daveti, Allah Resûlü’nün rehberliğinde bu ve benzeri
manevi değerleri esas alan bir toplum inşa etti. Bu toplum,
yardımlaşma ve kaynaşma açısından benzerlerinden farklı idi.
Çünkü burada insanlar, sadece sosyal hayatın bir gereği olarak bir araya gelmemişlerdi. Sırf işleri icabı, menfaatleri gereği
sosyal münasebetler kurmuyorlardı. Aksine onlar ülfet, muhabbet, merhamet ve uhuvvet gibi manevi değerlerle besleniyordu.
Onlar, Allah Tealâ’nın emirlerine samimiyetle bağlanmış, Allah
Teâlâ da onların kalplerine ülfet ve muhabbeti nasip etmişti.
Böylece gönülleri birbirlerine ısınmış ve kaynaşmışlardı. Rahman’ın kulları olarak kendi aralarında merhametli, birbirini
koruyan kayıran ve hayır peşinde koşan insanlar olmuşlardı
(Bk. Enfâl, 8/63; Tevbe, 9/71; Fetih, 48/29).
Kur’an, zayıfların iniltilerine tercüman oldu
Kur’an, başlangıçtan itibaren tevhit ve ölümden sonra diriliş konuları üzerinde özellikle durdu. Fakat bu, vahyin sosyal
hayatı göz ardı ettiği anlamına gelmiyordu. Üstelik böyle bir
şey dinin tabiatına da aykırı değil miydi? Toplumun kanayan
yaralarına dinin sessiz kalması mümkün müydü? (Bk. Kasas, 28/5).
Zira Kur’an’ın geldiği toplumda haksızlığa maruz kalan birçok
kesim vardı. Yoksullar, yetimler vardı. Kadınlar, köleler çaresizlik içindeydi. İnsanlar âdeta iki kampa ayrılmıştı: Hâkimler-mahkûmlar, zalimler-mazlumlar, efendiler-köleler.
Evet, Kur’an, kanayan bu yaraya sessiz kalmadı. Bir taraftan
Allah’ın hakkını diğer taraftan da kul hakkını dile getirdi. Allah’a ortak koşanı zalim olarak isimlendirdiği gibi kul hakkını
gasp edeni de bu şekilde isimlendirdi (Bk. En’âm, 6/82). Toplumda unutulan, itilen kakılan mazlumların elinden tuttu, onların
çığlıklarına tercüman oldu.
Mekke toplumunda hâkim bir kesim vardı. Bunlar, refaha
dalmış, sahip oldukları imkânlarla iyice şımarmış insanlardı.
Ezilen, sömürülen kesimleri kendi hâllerine terk etmişlerdi.
Merhamet, acıma duygularını büsbütün kaybetmişlerdi. Kur’an,
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 14
01.07.2014 12:10:40
15
Kur’an’da Sosyal Dayanışma Ahlakı
bu kesimleri şu ifadelerle uyarır: “Hayır, yetime cömert davranmıyorsunuz. Yoksulu yedirmek konusunda birbirinizi teşvik
etmiyorsunuz. Size kalan mirası hak gözetmeden yiyorsunuz.
Malı delicesine seviyorsunuz” (Fecr, 89/17-20).
Ayetlerden anlaşıldığı gibi Kur’an’ın nazil olduğu toplumda mazlumu koruma, ezileni kayırma ahlakı iyice zayıflamıştı.
“Altta kalanın canı çıksın” zihniyeti yaygındı. Bu kesimlerin
dini ve ahireti inkâr edenler olduğu bir başka vesile ile ifade
edilir. Bunlar, yetimleri horlayan, onları itip kakan; yoksulları
doyurmayan, onları yedirip içirme diye bir derdi olmayan kimselerdi (Bk. Mâ’ûn, 107/1-3).
Nazil olduğu dönemde Kur’an insanları bu durumda buldu.
Fakat mazlumların yakarışlarını duymazlıktan gelmedi. Başlangıçtan itibaren bu konuda bir duyarlılık oluşturmayı hedefledi. Katılaşan, duyarsızlaşan kalpleri harekete geçirmeye büyük
önem verdi. İnsanın, kendi hemcinsinin çığlıkları karşısında
sağırlaşmasına razı olmadı. Bunun için de infakta bulunmayı,
zekât ve sadaka vermeyi ısrarla dile getirdi (Mesela bk. Tevbe, 9/60;
İsrâ, 17/26; Zâriyât, 51/19; Leyl, 92/5). Konu, ilk dönemlerde gönüllü
bir yardım olarak teşvik edildi. Sonraki dönemlerde, bilindiği
gibi zekât, İslam’ın temel ibadetlerinden biri olarak farz kılındı.
İlk gelen ayetlerde Allah Resûlü’nün şahsında bu konu ele
alındı. Bu oldukça anlamlıydı. Çünkü o, yetim olarak büyümüştü; böyle bir tecrübeyi bizzat yaşamıştı. Dolayısıyla ezilen,
onuru kırılan insanların halinden en iyi o anlardı. İşte Kur’an
bunu göz önünde bulundurdu ve onun şefkat ve merhamet
duygularını harekete geçirecek bir yaklaşım izledi. Rabbinin,
kendisini yetim bir çocuk olarak bulduğu, onu koruyup kayırdığı ona hatırlatıldı. Dolayısıyla onun da yetimlere ve yoksullara müşfik davranması, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmesi istendi
(Duha, 93/6-10).
Sonraki dönemlerde, uzak akrabalara, yetim ve yoksullara
yardımın, Nisâ sûresi 8. ayetinde miras bağlamında ele alındığı
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 15
01.07.2014 12:10:40
16
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
görülmektedir. Bu oldukça dikkat çekici bir konudur. Hem
sosyal adalet hem de İslam’ın insanlara telkin ettiği merhamet,
şefkat, yardım gibi erdemlerin eşsiz bir örneğini oluşturmaktadır. Vefat edip az veya çok bir mal bırakan kimsenin kanunî
mirasçıları yanında, mirastan payı bulunmayan uzak akrabası
ve konu-komşusu, eşi dostu arasında yoksullar ve hizmetçiler
bulunabilir. İşte bu ayette zikredilen kimselere mirastan pay
verilmesi ve gönüllerinin alınması tavsiye edilmiştir (Hayrettin
Karaman vd. Kur’an Yolu, Ankara, 2003, II, 14).
Hayat bir ‘hayır’ yarışıdır
İnsan hayatı, bir yönüyle bir yarıştan ibarettir. Ancak
Kur’an’ın nazarında inanan ile inanmayan insanın durumu bu
açıdan farklıdır. İslam’dan nasibi olmayanlar için hayat, birbirine karşı bir övünme ve iftihar vesilesidir. Bunlar, daha çok
dünya metaına, güç ve iktidarına sahip olma, kısaca birbirine
fark atma mücadelesi içindedirler (Hadîd, 57/20). Ancak vahyin
bereketiyle yaşayanlar için hayatın anlamı çok daha farklı bir
şeydir. Burada hayat diğerkâmlık, fazilet ve erdem yarışına dönüşür. Artık insanlar kendi bencil isteklerinin mahkûmu olmaz,
başkalarına hayır ve hasenatta bulunma arzusuyla yaşarlar. Birincisinde insan yiyip tükettikçe mutlu olur, ikincisinde ise
başkaları için harcadıkça mesut olur (Bk. Beled, 90/6; Hacc, 22/77).
Sahabe neslinin yetişmesi, yaratılışı itibariyle bencil olan
insanın yaşadığı eşsiz manevi dönüşümü bizlere anlatmaktadır. Onların örnekliğinde, vahyin potasında şekillenen beşerin,
hayırda ve fazilette hangi zirvelere ulaşacağını bizler görebiliyoruz. Elbette ki bu, hayatın zevk ve sefasına dalanların, dünyaya
çakılıp kalanların harcı değildir. Aksine, hayatın faniliğini görebilen ve Ebedi Dost’a varma sevdasını yaşayanların erişecekleri
bir mertebedir (Bk. Kehf, 18/110).
Kur’an, bahsedilen kimselerin varlığına şahitlik eder.
Bunlar; yoksulun, fakirin hakkını verirken, onlara karşı olan
sorumluluklarını tam olarak yerine getirip getirmedikleri hu-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 16
01.07.2014 12:10:40
17
Kur’an’da Sosyal Dayanışma Ahlakı
susunda endişe ederler. Yarın Rablerinin huzurunda hesap verme korkusuyla kalpleri ürperir. Yine bunlar, iyi ve faydalı işler
yapma konusunda yarışır ve bu yarışı ön saflarda bitirirler (Bk.
Mü’minûn, 23/60-61).
Ashab-ı Kiram, bu yarışı kendi aralarında yaşayan insanlardı. Oysa önceleri onlar, mal biriktirmek, onu tekrar tekrar
saymaktan ayrı bir haz alıyorlardı. Üstelik malın kendilerini
ebedileştireceğini zannediyorlardı (Bk. Hümeze, 104/2-3). Ama vahiyle tanıştıktan sonra onlardaki mal kazanma hırsı, sorumsuzca onu tüketme arzusu, Allah yolunda onu harcama yarışına
dönüşmüştü. Ebedileşmek kavramı da, yeni bir anlam kazanmıştı onların nazarında. Artık ebedileşmek, bu dünya hayatında
yaşanan yanıltıcı bir duygu değildi. Aksine ölüm sonrasında yaşanacağı kesin olan bir vaat ve sonsuzluğa uzanan bir saadetti.
Ashab-ı Kiram’ın mal konusundaki yaklaşımı ne idi? Bunu
anlamak için Bakara 271. ayet vesilesiyle anlatılan şu olay
oldukça dikkat çekicidir: Hz. Ömer bir gün malının yarısını
alarak Peygamber Efendimize getirir. Allah Resûlü, ailesi için
geriye ne bıraktığını ona sorar. O, malının yarısını ailesi için
bıraktığını söyler. Hz. Ebu Bekir de, son derece gizli bir şekilde
malının hepsini getirir ve Allah Resûlüne teslim eder. Allah
Resulü ona da ailesi için geriye ne bıraktığını sorar. O da, Allah
ve Resûlü’nün vaat ettiklerini diye cevap verir. Bunun üzerine
Hz. Ömer gözyaşlarını tutamaz ve ağzından şu sözler dökülür:
“Anam babam sana feda olsun ey Ebu Bekir. Allah’a yemin
ederim ki hayır ve hasenat konusunda her ne zaman seninle
yarıştıysam sen beni bu konuda geçtin” (Bk. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-azîm, İstanbul 1984, I, 477; Ebû Dâvûd, Zekât, 40).
Allah Resûlü’nün dava arkadaşları böyle düşünüyorlardı.
Elbette ki bu olgunluğa erişmek her babayiğidin harcı değildi. Aksine bu, vahiyle terbiye edilmiş insanların başarabileceği
bir şeydi. Bu, hayata, ölüme, ölüm sonrasına farklı bir açıdan
bakmayı gerektiriyordu. Beka ve sonsuzluk burcundan hayatı
seyretmekle insan bu seviyeye ulaşabilirdi ancak.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 17
01.07.2014 12:10:40
18
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Ashab-ı Kiram, hayırda bulunmanın ne denli önemli olduğunun çok iyi farkındaydılar. Çünkü onlar mananın maddeye, ruhun bedene üstün olduğunun idrakinde idiler. Bundan
dolayı da, fakire yardım etmenin, yoksulun elinden tutmanın,
Allah’a verilen bir ödünç olduğunu ve ebedi âlemde kat kat
kendilerine döneceğini çok iyi biliyorlardı (Bk. Bakara, 2/245, 261).
Bu terbiyeyi almayan insanın, dünya malına esir düşmesi
işten bile değildi. Çünkü tabiatı itibariyle insan, tarifsiz bir mal
hırsına sahiptir (Âdiyât, 100/8) İmkân ve gücü olduğu zaman gözü
kimseyi görmez (Meâric, 70/21) Tükenir endişesiyle malından zerre kadar harcamaya razı olmaz (İsrâ, 17/100).
Ancak Mevlâ’mız, önümüze bir hedef koydu ve ona ulaşmamızı bizden istedi. Cimrilikten ve açgözlülükten korunduğumuz takdirde ancak esenlik ve mutluluğa kavuşabileceğimizi
söyledi (Haşr, 59/9). Yine bencilce arzularımızı aşmamızı bizlere
emretti. Çünkü bunu başarabilenler ancak sarp yokuşu aşıp
kurtuluşa erebileceklerdi. Sarp yokuşu aşmanın yollarından
biri de, kıtlığın hüküm sürdüğü bir zamanda akrabadan olan
yetimi, öksüzü yahut aç açık hâldeki fakiri doyurmaktı (Beled,
90/11-18).
Hayırda bulunmak, salt fakire sağlanan maddi destek
olarak düşünülmemelidir. Bu aynı zamanda infakta bulunan
varlıklı kimse açısından da bir arınma vesilesidir (Tevbe, 9/103).
Malın insanda oluşturduğu aşırı hırs ve tutkunun gönülden
sökülüp atılmasıdır. Böylece Allah sevgisinin, gönüllere yerleşmesinin önündeki engellerin temizlenmesidir. Bu açıdan infak,
fakire maddi imkân, zengine de manevi zenginlik sağlamakta;
fakirin maddi ihtiyacını, zenginin de manevi ihtiyacını karşılamaktadır.
Malın en değerlisinden vermek gerek
Kur’an, müminleri sadece zekât ve sadaka vermeye, infakta
bulunmaya çağırmakla yetinmedi. Bu konuda daha da ilerisini
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 18
01.07.2014 12:10:40
19
Kur’an’da Sosyal Dayanışma Ahlakı
onlara gösterdi. Yeter ki bu yolda yürümek isteyenler olsun.
Malından fakirlere, çaresizlere harcamakla yücelmek isteyenler
bulunsun. İşte İlahî Kelâm bu bağlamda önemli bir konuya
dikkatleri çekti. O da, “Sevdiğiniz, değerli saydığınız mallarınızdan Allah yolunda harcayın, aksi takdirde iyilik ve erdem
sahibi olma mertebesine ulaşamazsınız” uyarısıdır (Bk. Âl-i İmrân,
3/92). Bu uyarısıyla bir anlamda “kardeşinizi değersiz şeylere layık görüp onu kırmayın, aksine kendiniz için istediğinizi onun
için de isteyin, böylece onu onurlandırın” demek istedi.
“Sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda harcamadıkça faziletli olma mertebesine ulaşamazsınız” (Âl-i İmrân, 3/92) ayetine
Ashab-ı Kiram’ın nasıl yaklaştığı da oldukça dikkat çekiciydi.
Bu, aslında genel manada ilahî buyruklar karşısında onların
nasıl bir teslimiyet içerisinde hareket ettiklerini de bizlere göstermekteydi. Rivayete göre Ebu Talha, Ensar’ın en zengin kişisi
idi. Malları arasında Peygamber Mescidinin karşısında bulunan
Beyruhâ denilen hurma bahçesi ona pek de sevimli geliyordu.
Allah Resûlü, zaman zaman buraya uğrar, tertemiz suyundan
kana kana içerdi. Bu ayet nazil olunca, Ebu Talha Rahmet Elçisi’ne gelerek “Allah Tealâ şöyle şöyle buyurmaktadır, malımdan
bana en sevimli gelen de Beyruhâ bahçesidir, onu Allah için
tasadduk ediyorum, umarım ki o Rabbim katında rahmete ve
berekete, erdeme ve fazilete erişmeme vesile olur, onu istediğin
yerde harcayabilirsin” dedi. Allah Resûlü, “Senin malın oldukça verimli ve bereketli bir yerdir, ben onu senin akrabaların
arasında taksim etmeni uygun görüyorum.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Ebu Talha, “Ey Allah’ın elçisi, bu dediğini yapacağım” diye karşılık verdi ve o çok sevdiği tarlasını, akraba
ve amca çocukları arasında taksim etti. (Bk. İbn Kesîr, II, 60; Buhârî,
Zekât, 44).
“Malın en değerlisinden verme” ilkesi bizlere Medine döneminde gelen başka bir ayet vesilesiyle de hatırlatılmıştır. Ayetin
geliş hikâyesi şudur: Medineli Ensar, hurmalarını topladığı zaman bir kısmını getirir, Peygamber Mescdi’nin bahçesinde iki
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 19
01.07.2014 12:10:40
20
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
direk arasında gerilmiş iplere asardı. Muhacirlerin fakirlerinden
olanlar da bunlardan alıp yerlerdi. Bir defasında Ensar’dan birisi, topladığı hurmaların kalitesiz olanlarını buraya astı. Bunun
bir sakıncası olmadığını düşünüyordu. İşte bu olay üzerine şu
ayet nazil oldu: “Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerin ve
yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyi olanlarından Allah
yolunda harcayın! Siz göz yummadan, gönlünüze yatmaksızın
almayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkmayın! İyi bilin ki:
Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur, bütün övgülere layıktır” (Bakara,
2/267; rivayet için bk. İbn Kesîr, I, 473; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 2). Ayetin
devamında şeytanın insanı fakirlikle korkuttuğu ve cimriliği
ona telkin ettiği ifade edilir (Bakara, 2/268). Bu, malın iyisinden
verince kişinin fakirleşeceği endişesidir.
Şeytanın fakirlikle korkutması ifadeleri, şu şekilde de izah
edilebilir: Dilimizde “Mal canın yongasıdır” atasözü meşhurdur. Bununla malına zarar gelen kimsenin âdeta canından bir
parçası gidiyormuş gibi rahatsız olduğu ifade edilir. Yine bununla mal sevgisinin insanda ne denli köklü bir duygu olduğu
bizlere hatırlatılmış olur. O bakımdan insan kolay kolay elini
cebine sokmaz. Malından harcamaya yanaşmaz. Nitekim çok
cimri insanla ilgili olarak halk arasında “Cebinde akrep var”
deyimi kullanılır. Ama Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve bağışlamasına
gönülden inananlar, şeytanî tuzak ve vesveseleri aşmada zorluk
çekmezler. Çünkü bunlar, devamındaki ayette belirtildiği gibi,
Allah’ın ‘hikmet’ verdiği, yani basiret, dini şuur ve kavrayış
sahibi yaptığı kimselerdir (Bakara, 2/269).
Yapılan hayrı başa kakmamak
İnsan onurunun korunması, izzet ve haysiyetinin örselenmemesi, İslam davetinin hassasiyetle üzerinde durduğu bir
konudur. Hatta denebilir ki bu, temel ilkelerden biridir. Konumuz açısından da bu önem arz etmektedir. Çünkü varlık
sahibi olamamaları nedeniyle fakir ve kimsesizler toplumsal
hayatta geri planda kalabilirler. Bu da onların ezik bir ruh hâ-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 20
01.07.2014 12:10:40
21
Kur’an’da Sosyal Dayanışma Ahlakı
line sahip olmalarına yol açabilir. Dolayısıyla daha alıngan ve
daha hassastırlar. Yapılan iyiliği yüzlerine vurmak, gösterişe
kaçarak sağa sola onu yaymak, yoksulun gururunu incitebilir,
gönlünü kırabilir.
Diğer taraftan psikoloji ilminin ortaya koyduğuna göre,
hayır yapılan kişi, yapan kişi karşısında zaaf ve noksanlık hissetmekte ve bu duygu onu rahatsız etmektedir. Burada verilen
kişi kendini küçük, veren kişi de kendini üstün görmektedir.
Böyle bir duygusal çatışma yaşanmaktadır. Bu durum zamanla
kin ve husumete dahi dönüşebilmektedir (Bk. Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Kahire, 1992/1412, I, 307). İşte bütün bunlar, infak ahlakını
oldukça önemli bir hale getirmekte ve fakire karşı son derece
hassas davranmayı gerektirmektedir. Çünkü aksi takdirde yapılan hayır, insanlar arasında sevgi ve kaynaşma şöyle dursun,
birbirinden uzaklaşmalarına sebep olacaktır.
Yapılan bu izahlar, Kur’an’ın konuya yaklaşımını oldukça önemli bir hâle getirmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir
ki, İslam’ın dünya görüşü, kimsenin bir başkasının şahsiyetini
gölgelemesine fırsat vermez. Kişinin bir diğeri üzerinde manevi
bir baskı oluşturmasını kabul etmez. Bundan dolayı hayrı yapan zengin karşısında fakirin boynunun bükük kalmasına razı
olmaz. Şeref ve haysiyetinin örselenmesine müsaade etmez.
Dolayısıyla bu tür davranışların, yapılan iyilikleri boşa çıkaracağı uyarısını yapar (Bakara, 2/264). Bu tür hatalara bulaşmaktansa
yoksul kimseye gönül alıcı birkaç söz söylemenin daha hayırlı
bir fiil olduğunu söyler (Bakara, 2/263).
Yaptıkları iyilikler karşısında fakirleri incitmeyenlerin durumu ayette şu ifadelerle tasvir edilir: “Onlar, içleri çektiği halde
yiyeceği yoksula öksüze ve esire yedirir ve şöyle derler: Biz sizi
ancak Allah rızası için doyuruyoruz, sizden ne bir karşılık ne
de bir teşekkür bekliyoruz.”(İnsan, 76/8-9). Yine bu kimselerin
ahirette hiçbir korku ve üzüntüye maruz kalmayacağı bizlere
bildirilir (Bakara, 2/262).
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 21
01.07.2014 12:10:41
22
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Hayır yapmak Müslümanlarla sınırlı değildir
Müslümanın yoksulları koruyup kayırması sadece kendi
din kardeşleri ile sınırlı değildir. Yakın akrabaya ve komşulara
öncelik verilir. Ancak bu halka diğer müminleri, hatta Müslüman olmayanları da içine alacak şekilde genişler. Bu anlamda
merhametli olmanın dini, ırkı, ülkesi, kıtası yoktur. Çünkü
İslam’ın evrensel rahmeti, bütün insanlığı hatta bütün canlıları
kapsar. Dolayısıyla varlıklı Müslüman, imkânları nispetinde bütün fakirlere, düşkünlere, mazlumlara, mağdurlara elini uzatmaya, yoksulların koruyucusu, kimsesizlerin kimsesi olmaya
çalışır.
Rivayete göre İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar, yardım halkalarını sadece kendi din kardeşleri ile sınırlı tutuyor;
yakınları olan müşriklere sadaka vermiyorlardı. Fakat şu ayet
nazil olunca Allah Resûlü, hangi dine mensup olursa olsun
herkese yardımda bulunmayı emretmiştir: “Onları hak yola
getirmek senin görevin değil, lâkin Allah dilediğini doğru yola
getirir. Hayır hasenat olarak yaptığınız her harcama sadece
kendiniz içindir. Zaten siz Allah rızasını aramaktan başka bir
gaye ile infak etmezsiniz. İşlediğiniz her hayrın mükâfatı size
tamamen verilir ve sizin hakkınız yenmez” (Bakara 2/272; rivayet
için bk. İbn Kesîr, I, 478).
Ayette kastedilen şudur: Allah rızası için bir infakta bulunduğunda, hayır yaptığın kişinin amelinden dolayı sen sorumlu
değilsin. İyi ya da günahkâr, hak eden veya etmeyen olsun,
bundan dolayı senin bir vebalin yoktur. Aksine sen yaptığın
hayrın mükâfatını Allah katında göreceksin (Bk. İbn Kesîr, I, 476).
Allah Resûlü’nün şahsında ayette bir anlamda müminlere
şu söyleniyor: İnsanların hidayete ermesi sizin elinizde olan bir
durum değildir. Bu başka bir şeydir. Dolayısıyla hayır hasenat
konusunda insanlar arasında ayrım yapmayın. Din farklılığını
engel gibi görmeyin. Aksine sizler, ahirette kurtuluşunuz için
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 22
01.07.2014 12:10:41
23
Kur’an’da Sosyal Dayanışma Ahlakı
yatırım yapmaya bakın; insanlara olan yardım ve desteğinizi
esirgemeyin, infakta bulunmaya devam edin.
Müslüman olmayanlara hayır hasenatın yasaklanması söz
konusu değildir. Hatta İslam’ın bunu teşvik ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bunun istisnaları vardır. Şöyle ki Müslümanlarla
savaşanlar ve onları yurtlarından çıkarma çabası içerisinde bulunanlar bunun dışındadır. (Bk. Mümtehine, 60/8).
Sonuç
Makaleyi, merhum müfessir Hamdi Yazır’ın Munafıkûn
sûresi 10. ayetinde konumuzla ilgili yaptığı açıklamayla bitiriyorum: Yazır’a göre müminleri izzet ve onur sahibi yapan,
Allah yolunda harcamada bulunmalarıdır. Fakirlere, ihtiyaç
sahiplerine yemek yedirmek suretiyle Allah katında onların
dereceleri yükselir. Yine Müslümanlar, fakir ve kimsesizlerle
kendi aralarına mesafe koymayı değil, Mevlâ’dan onları sevmeyi
kendilerine nasip etmesini niyaz ederler. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Rabbim, bana seni sevmeyi, fakirleri sevmeyi
nasip eyle” diye dua ederlerdi. İnsan ne kadar namaz kılarsa
kılsın, Allah için infakta bulunmadıkça efendilik derecesine
yükselemez. İnsanın izzet ve onur sahibi olması yemekle değil,
yedirmekle mümkündür. Kendileri tıka basa yiyip de Allah için
yedirmekten kaçınan, yanı başındaki komşusunun, toplumdaki
yoksulların ihtiyacını düşünmeyen tamahkârların insanlıkla
bir ilişkisi kalmaz. Asıl zarara uğrayanlar da bunlardır. Böyleleri yüzünden de toplumda fitne ve fesat çıkar. Yeryüzünde
insan topluluklarını birbirine kırdıran kavgaların kökeninde
de, başkaları için infakta bulunmama problemi yatar. Düşük
toplulukların mücadelesi, hep yemek davası üzerinde dönüp
dolaşır. Bunlar hep “Ben yiyeyim, sen yeme” kavgasını verirler.
Yüksek toplulukların mücadeleleri ise, yoksulların ihtiyaçlarını
gidermek ve Allah’a kulluk ederek yücelme yarışı şeklinde olur
(Bk. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1935, VI, 5014).
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 23
01.07.2014 12:10:41
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ın rivayet
ettiğine göre bir adam geldi ve
Hz. Peygamber’e kalbinin katılığından
yakındı. Hz. Peygamber ona şu tavsiyede
bulundu:
“-Yetimin başını okşa, fakiri doyur!”
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 24
01.07.2014 12:10:41
Kimsesizlerin Kimsesi
Hz. Peygamber
Prof. Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
(Emekli) Öğretim Üyesi
İnsani duygu ve davranışların iflasını ilan eden bazı anlayış ve uygulamalar ne yazık ki yüzyılımızın acı gerçeğidir. Her
gün doğan çocuklar, bir önceki güne nispetle daha acımasız
bir dünyaya gözlerini açmaktadırlar. Hoyratça tahrip edilmiş
tabiî güzellikleri, yeşili; kirletilmiş havası, vahşî bir zevkle
tüketilmekte olan yer üstü ve yer altı değerleri ile dünyamız,
neredeyse yok olma noktasına gelmiş manevi erdemlerimizle
toplumumuz çığlık çığlık şefkat ve merhamet yüklü “kimse”leri, rahmet bulutlarını aramaktadır.
Dün, Âkif merhumun “Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi”1 mısraında en yalın ifadesini bulan vahşî manzarayı
düzeltmek için gönderilen Hz. Peygamber (s.a.s.), o günün
insanlarını İslamlaştırarak, dünyayı bir rahmet ve şefkat ortamına çevirmişti. O sallallahu aleyhi ve sellem, bunu temsil ettiği merhamet ve şefkat kaynağı risâlet/elçilik makamı ve
Allah elçisi sıfatıyla gerçekleştirmişti. Bu hâliyle o, gerçekten
kimsesizlerin kimsesiydi.
1
Safahat, s. 461 (“Bir Gece” Şiiri).
25
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 25
01.07.2014 12:10:41
26
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Risâlet - Rahmet İlişkisi
Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre, her
şeyden önce risâlet yani peygamberlik, bir rahmet kurumudur.2
“Her şeyi kuşatan ilahî rahmet”in tam bir tecellisi olan
risâlet kurumunun kıyamete dek temsilcisi, sevgili Peygamberimiz’dir. Onun tüm insanlık için gerçek bir rahmet olan
elçiliğinin ilke ve uygulama olarak şekillenişi merhamet-i
Muhammediyye’yi meydana getirmiştir. Başka bir deyişle Hz.
Peygamber’in temiz hayatı, rahmet-i ilahiyyenin merhamet-i Muhammediyye olarak tecellisi demektir. Nitekim
bir ayet-i kerimede, Hz. Peygamber’deki şefkat ve merhametin kaynağı rahmet-i ilahiye olarak gösterilmektedir: “O vakit
Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet
sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından
dağılıp giderlerdi...”3
O, Âlemlere Rahmetti
Hz. Peygamber’in âlemlere rahmet olduğu bir ayette şöyle
ilan edilmektedir:
“(Habibim!) Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak
­g önderdik.” 4
Hz. Peygamber de hadislerinde bu durumu şöyle vurgular:
2
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamber olarak görevlendirilmesini,
Kur’an’ın ona indirilmesini, kendi akıllarınca isabetsiz bulan ve “Bu
Kur’an, şu iki şehirden (Mekke ve Taif) bir büyük adama indirilseydi ya!” diyen Mekkeli müşrikleri, “Rabbinin rahmetini onlar mı
paylaştırıyorlar?..” diye cevaplayan ayet, peygamberliğin rahmet olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
3
Âl-i İmrân, 3/159.
4
Enbiya, 21/107.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 26
01.07.2014 12:10:41
27
Kimsesizlerin Kimsesi Hz. Peygamber
“Ben lanetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim.”5
“Ey insanlar! Ben ancak âlemlere hediye edilmiş rahmet
elçisiyim.”6
Rahmet ve Şefkat Belgeseli
Tarihen sabittir ki Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamber
olarak gönderildiği zaman diliminde, -dünyanın diğer birçok
yöresinde olduğu gibi- Mekke toplumunda da putlar hâkimiyeti, gönüller fesadı ve dolayısıyla tam bir insanlık dramı
yaşanıyordu. Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre, “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde (yani her tarafta) fesat
zuhûr etmiş, bozgun ortalığı kaplamıştı”7 Kimsesizlerin
kimsesi olan Hz. Peygamber henüz yirmi yaşlarındayken,
peygamberlik öncesi hayatında haksızlar ve haksızlıklarla
mücadele, mazlumları koruma maksadıyla oluşturulan Hılfu’l-fudûl’a iştirak etmiş, fiilen görev almıştı. Olayı bizzat kendisi peygamberliği döneminde anlatmış ve sonunda, “Bugün
de böyle bir cemiyete çağrılacak olsam, derhal icabet ve
iştirak ederim” buyurmuş,8 içindeki merhamet çağlayanının
coşkunluğunu aynen koruduğunu duyurmuştur.
Mekke Yılları
Hz. Peygamber’in sahip olduğu merhamet ve şefkat, peygamberlik döneminin Mekke yıllarında, gördüğü kötü muamele ve dayanılması güç kabalıklara karşı gösterdiği sabır; lâneti
çoktan hak etmiş zalimlere daima hidâyet temenni etmesi
şeklinde tecelli etmiştir.
Hz. Peygamber, tebliğ ile görevliydi. Tebliğ, şefkat isterdi, merhamet isterdi. O da ulaşabildiği herkese böylesi
5
Müslim, Birr 87.
6
Hâkim, Müstedrek, I, 35. Hadisin mürsel bir rivayeti için bk. Dârimi,
Mukaddime 3.
7
Rûm, 30/41.
8
İbn Sa’d, Tabakât, I, 129.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 27
01.07.2014 12:10:41
28
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
bir şefkat yüklü tebliğ sunuşunda bulundu. İmkân bulduğu
herkesle, her yerde görüştü.
Ondaki merhametin, sabır, mağfiret-hidâyet temennisi ve
tebliğ (yani eğitim-öğretim) olarak tezahürü, kabalık ve katılıktan başka bir dilden anlamayan Mekkelileri çileden çıkarıyordu. Çünkü yüce kitabımızın bildirdiğine göre, merhamet ve
sabır, en güçlü silahtı.9 En zalim kişileri bile derinden derine
etkilerdi. Mekkeliler bu sabır savaşına dayanamadılar, rahmet
ve merhamet odağı Hz. Peygamber’i Mekke’den çıkmaya mecbur ettiler.
Gönlünde yaratılmışlara karşı derin bir şefkat besleyen,
içinde ilahî bir cevher taşıyor demektir. Hz. Peygamber’deki
kimsesizlerin kimsesi olma özelliği, yaratıklara yönelik şefkat
ve merhamet, ondaki söz konusu ilahî cevherin göstergesidir.
Hz. Peygamber, Mekke döneminin kimsesizleri demek olan
müminlerin hidâyetine sevinmiş, onların sıkıntıya düşmelerinden son derece üzülmüş, onlara büyük bir şefkat göstermiştir.
İman etmeyenler onun için sürekli ıstırap kaynağı ve davet
konusu olmuştur. “(Resûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye
neredeyse canına kıyacaksın!10 ayeti, ondaki insanlığa karşı duyduğu şefkatin ve dolayısıyla iman mutluluğundan uzak
kalmalarından ötürü hissettiği üzüntünün boyutlarını ortaya
koymaktadır.
Medine Günleri
Hz. Peygamber’in Medine hayatı, kimsesizlerin kimsesi
olma vasfının yani merhamet-i Muhammediyye’nin tam anlamıyla en yüksek seviyeden tecelli dönemidir.
Hz. Peygamber evinde sade ve tabiî bir aile reisidir. Aile
fertlerine ve çocuklara fevkalâde müşfiktir. Enes b. Mâlik hazretleri, on sene kendisine hizmet ettiğini, bu süre içinde bir kez
9
Beled, 90/17.
10 Şuarâ, 26/3.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 28
01.07.2014 12:10:41
29
Kimsesizlerin Kimsesi Hz. Peygamber
olsun azar işitmediğini, büyük bir memnuniyetle dile getirmiştir. Hatta bir keresinde, gönderdiği yere giderken yolda rastladığı çocuklarla oyuna dalıp kaldığını, daha sonra oraya gelen
Hz. Peygamber’in sıcak bir tebessümle, sadece, gönderdiği yere
gidip gitmediğini sorduğunu anlatmıştır. Bir başka gün yaşlı bir
hanım, işini gördürmek için Medine dışındaki mahalleye kadar
Hz. Peygamber’i götürmüştür. Onun merhameti, kendisinden
bir şey isteyen kimseye “yok” demesine müsaade etmemektedir.
Varsa vermekte, yoksa sadece sükut etmekte, beklemektedir.
Çocuklar, yetimler, kimsesizler, yaşlılar ve zayıflar merhamet-i Muhammediyye’de en büyük pay sahibiydiler. Namazda
bile omuzuna aldığı çocuklar, sefer dönüşünde terkisine ve
kucağına kabul ettiği yavrular, her gördüğü yerde kendilerine
selam verip başlarını okşadığı küçükler hep merhamet-i Muhammediyye ile beslendiler, eğitildiler. Hz. Peygamber’i hep
kendilerinin kimsesi olarak tanıdılar, bildiler.
Şen-şakrak oyunlar oynayan çocukların neşesine katılmayıp
bir köşede mahzun ve mükedder duran küçük bir yavru ile
ilgilenip onun öksüz ve kimsesiz olduğunu öğrenince, “Ben
baban olayım, Ayşe de annen. İstemez misin?” diyerek onu
sevindirip sahip çıkması,11 Hz. Peygamber’in ne ölçüde, ne derinlikte kimsesizlerin kimsesi olduğunun en çarpıcı fiili örneği
olarak gözler önündedir.
Hayvanlar hedef olarak dikilip öldürülmekten, ateşle dağlanmaktan, susuz ve aç bırakılmaktan, ağır yük taşımaktan,
dövülmekten, sövülmekten lânet olunmaktan hep Hz. Peygamber’in merhamet dolu uyarıları sayesinde kurtuldu. Bir kediyi hapsedip aç-susuz bırakarak ölümüne sebep olan kadının
cehenneme gittiğini; susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe
kuyudan su çıkarıp verdiği için günahkâr bir hanımın cennete
girdiğini Hz. Peygamber duyurdu. O şefkat odağı büyük Peygamber, hicretin sekizinci yılı Mekke Fethine giderken Arç
Vadisinde, yolun kenarında yeni doğmuş yavrularını emziren
11 Bk. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-sahâbe, I, 128.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 29
01.07.2014 12:10:41
30
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
bir köpek gördü. Derhal Cuayl b. Surâka adlı sahabiyi çağırıp
köpeğin ve yavrularının rahatsız edilmemesini sağlamak üzere
ordu geçinceye kadar orada nöbet tutmasını emretti.12 Böylece Hz. Peygamber, genelde hayvanların, özelde bu aciz köpek
yavrularının da kimsesi olmuştu.
Vefatı kendisine haber verilmemiş olan mescit temizlikçisinin kabrine kadar gidip ona dua eden Peygamberimiz,
imamlara, cemaatleri arasında hasta, ihtiyaç sahibi ve yaşlılar
bulunabileceğini, onları gözetmeleri gerektiğini hatırlattı. Kendisi muhayyer bırakıldığı konularda daima kolay olanı tercih
ederek ümmetinin kolayca inançlarının gereğini yerine getirmelerine yardımcı olmak suretiyle onların da kimsesi olduğunu
göstermiştir. “Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin/sevdirin
nefret ettirmeyin”13 beyanı, onun, hayatın her alanına yönelik
“kimse” olduğunu genel ilke olarak ortaya koymaktadır.
Tabii çevre, onun sahip çıkması ve etkili tavsiyeleri sonucu yeşile kavuştu. Yollardan, eziyet etkenlerinin kaldırılması,
durgun sulara, gölgeliklere pislenmemesi, kıyamet kopuyorken
bile eldeki fidanın dikilmesi, harpte dahi gereksiz yere ağaçların kesilmemesi, ekinlerin yakılmaması, hep onun ısrarlı tavsiyeleriydi. Mekke ve Medine’de ilan edilen harem bölgesi,
buraların her şeyiyle özel statüye tabi tutulması, şehircilik ve
çevrecilik bakımından fevkalade önemli işlemlerdi.
Hacıların ihramda bulundukları süre içinde harem bölgesinde hiç bir canlıyı öldürmemesi, otunu-ağacını koparıp
kesmemesi, herhâlde “çevreye zarar vermeme” fikrini, çevre
korumacılığını ibadet hâline getirmek demektir. Bu açıdan
bakılınca, en büyük çevrecinin Hz. Peygamber olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Tabii çevre, merhamet-i Muhammediyye’den nasibini böylesine almıştı. Çünkü o, âlemlere
rahmetti... Çünkü o, kimsesizlerin kimsesi idi.
12 eş-Şâmî, Sübülü’l-hüdâ ve’r-reşâd, VII, 51 (Kahire 1989).
13 Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 4; Ebû Dâvûd, Edep 17.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 30
01.07.2014 12:10:41
31
Kimsesizlerin Kimsesi Hz. Peygamber
Küçükler sevgi ve şefkate, büyükler saygı ve hürmete muhatap oldu: “Büyüklerimize saygı, küçüklerimize sevgi ve
şefkat göstermeyen bizden değildir”14 beyanı, beşerî ilişkilerde üstün bir seviye ve sadelik gerçekleştirdi. “Merhamet
etmeyene merhamet olunmaz”, onun ilke olarak belirlediği
şefkat teşvikiydi. Kendisi, Müslümanlara zor geleceği, onları uzun vadede sıkıntıya sokabileceği endişesiyle (“levlâ en
eşukka alâ ümmetî” diyerek) bazı tavsiyelerde bulunmaktan
vazgeçtiğini bildirmişti.15
Hudeybiye Sulhunda ağır şartları imzalayan, bu sebeple
de çevresindekilerin itirazlarına uğrayan Hz. Peygamber, iki
yıl sonra Mekke fethinde genel af ilan edip, ölüme razı çaresiz
Mekkelilerin kimsesi olmuş, onları bağışlamıştı.
Harp hâli dışında kimseye bir fiske bile vurmamış ve hemen hemen hiç bir Müslümana beddua ve lanet etmemiş olan
Hz. Peygamber, sadece Müslümanları pusuya düşürerek öldüren düşmanlara lanet etmiştir. Merhamet-i Muhammediyye,
halkı irşada giderken haince şehit edilen Müslümanlardan yana
tavır almış, onlara bu haksızlığı yapanları lanetle karşılamıştır.
Bu da oldukça tabiidir. Değerli araştırmacı Muhammed. Hamidullah’ın (ö. 2002) tespitine göre Hz. Peygamber, on yıllık
cihad süresinde, yaklaşık iki milyon kilometrekare toprağı, toplam 250 düşman askerinin ve 150 kadar Müslüman şehidin hayatına bedel olarak İslam’a açmıştır.16 Bu, harbin, merhamet-i
Muhammediyye sayesinde imha vasıtası olmaktan çıkması
demektir. Kadınlara, çocuklara, muharip olmayan sivil halka,
mabedlere ve din adamlarına dokunmamayı, çevreyi yakıp yıkmamayı, bir kişinin hidayetine vesile olmanın, dünyalara sahip olmaktan daha hayırlı olduğunu,17 yani fütûhu’l-külûb’un
fütûhu‘l–büldân’dan önce geldiğini hep o öğretmiştir. Esirlere
14 Tirmizî, Birr 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 257, II, 207.
15 Bk. Buhârî, İman 26; Müslim, Tahâret 42.
16Bk. Hz. Peygamber’in Savaşları, s.20-21 (İstanbul, 1981).
17 Bk. Buhârî, Cihad 102, 143; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe 34.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 31
01.07.2014 12:10:41
32
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
insanca muameleyi, anne ile yavrusunu -esir bile olsalar- ayırmamayı o emretmiş, o gerçekleştirmiştir. İnsanlar organları kesilmek suretiyle öldürülmekten (müsle), işkence edilmekten,
kız çocukları diri diri toprağa gömülmekten onun irşatlarıyla
kurtulmuştur. O, toplumun tüm kimsesizler grubuna böylece
kimse olmuştur.
Onun “savaş peygamberi” oluşu, “rahmet peygamberi”
vasfına asla ters düşmemiştir. Zira o, savaşı da rahmet eylemi
hâline getirmiş, “İslam ol” davetini kabul etmeyen ve Müslümanlara silah çekenlere karşı savaşmıştır.
Öte yandan Hz. Peygamber, Allah’ın birliği (tevhid) inancının inananlara kazandırdığı yepyeni bakış açısıyla, hukuk bakımından herkesin aynı ve eşit olduğunu, kimilerinin doğuştan
haklı, kimilerinin de doğuştan haksız olmadığını, bitki, hayvan,
tabii çevre gibi insanla alakalı diğer yaratıkların da belli haklara
sahip ve şefkatle muameleye layık olduklarını hem ilan etmiş
hem de fiilen göstermiştir.
Gerçeği söylemek, gerçeğin hakkıdır. Hz. Peygamber’in insanlığa yönelik evrensel şefkat ve merhametinde sevgi, af ve
iyilik yanında, “Allah için” olmak kaydıyla öfke de vardır. O
sallallahu aleyhi ve sellem, “Amellerin en üstünü Allah için
sevmek, Allah için öfkelenmek, kin tutmaktır”18 buyurur.
Sevgiye olduğu gibi öfke ve kine de “Allah için olmak” gibi
aşkın ve ilkesel bir nitelik kazandırmıştır.
Hz. Peygamber’in uygulamasında kimlik inkârı yoktur.
Aksine üst kimlik inşası vardır. Medine sözleşmesinde, sözleşmeye taraf olan Arap kabilelerinin her biri tek tek sayılmıştır.
Yahudi ve Hristiyanların kimlikleri ve dinlerinin emirleri istikametinde hayatlarını sürdürmeleri imkânı getirilmiştir. O, bu
noktada gayrimüslimlerin de kimsesi olmuştur.
18 Ebû Dâvûd, Sünnet 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V,146. Yorumu için
bk. Çakan, Hadislerle Gerçekler-2, s.208-213.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 32
01.07.2014 12:10:41
33
Kimsesizlerin Kimsesi Hz. Peygamber
Çevredeki kabile ve ülkeler onun kurtuluş çağrılarına, merhametine muhatap olmuşlardır. O, dünyanın dört bir yanına
“Müslüman ol, kurtul”19 diyordu. Bu üst kimlik ve kurtuluş
çağrısını etrafa ulaştırmaya çalışan atlılar, birer şefkat ve merhamet elçisi idi. Tepkisi ne olursa olsun, o herkesi büyük bir
şefkatle kurtuluşa çağırmaktan, onların da kimsesi olma gayretini hayatı boyunca sürdürmekten geri durmamıştır.
Ondan af dileyen hemen herkes dileğine kavuşmuştur. Gazadan dönüşünü kutlamak için tef çalmayı adayan câriye, onun
huzurunda adağını yerine getirmiş, mescidde çocuğu ağlayan
anne, namazı kısa kesen merhamet-i Muhammediyye sayesinde
yavrusunu susturabilmiştir.
Amcası Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşî’yi, ciğerlerini ağzına
alıp çiğneyen Hind’i bağışlayan merhamet-i Muhammediyye,
Veda Hutbesinde bütün kan davalarının kaldırıldığını ilan ederken, mali haksızlıkların en büyüğü ve en tehlikelisi olan faizi
yasaklarken o, sosyo-ekonomik açıdan zayıf ve kimsesizlerin
kimsesi olduğunu gösteriyordu.
Kadınları, “Allah emaneti” diye niteler ve onlara güzel
muamele edilmesi gereğini vurgularken, gerek tek, gerek çok
evlilik hâllerine, ömür boyu sürdürdüğü merhametli aile reisliği
hayatını tam bir örnek olarak bırakıyordu. Bu da ümmetinin
hanımlarının kimsesi olması demekti.
Veda hutbesi, peygamberlerin temsil ettiği rahmet-i ilahiyye’nin, evrensel planda son belgesidir. Merhamet-i Muhammediyye, kıyamete dek tüm dünyalılara yöneliktir. Çünkü
Hz. Muhammed (s.a.s.) evrensel rahmettir. Veda hutbesi, tüm
dünyalıların kimsesi olduğunun belgesidir.
Kimsesizler Yurdu: Suffe
Mescid-i Nebevi’nin bir köşesinde, Medine’de kimi-kimsesi olmayan fakir Müslümanların barınması için Suffe veya
19 Buhârî, Bed’ü’l-vahy 6, Cihad 103, İlim 30.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 33
01.07.2014 12:10:41
34
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Zulle denilen bir yer tahsis eden Hz. Peygamber, kimsesizlere
kimse olma özelliğini kurum/müessese boyutuna çıkarmıştır.
Zaman zaman sayıları değişen Suffe’de yatıp kalkanların genellikle bakımlarını, yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını da bizzat Hz.
Peygamber karşılamaktaydı. Ayrıca onların eğitim-öğretimleriyle ilgilenmek suretiyle her bakımdan ehl-i suffe’nin kimsesi
olduğunu gösterdi.
Gelecek yıllar ve asırlarda Müslüman toplumlarda görülecek, yatılı eğitim-öğretim kurumları, eğitim-öğretim amaçlı
vakıflar ve dâru’l-eytamlar gibi müesseselere Suffe uygulamasıyla örnek ve önderlik etmiş olan Hz. Peygamber, ümmet boyutunda kimsesizlerin kimsesi olmuştur.
Şefkat Eğitimi
Hz. Peygamber’in özellikle kimsesizleri kucaklayan şefkat
ve merhametinin tabii bir uzantısı olarak değerlendirilebilecek
şefkat eğitimiyle ilgili sadece bir rivayeti nakletmek istiyorum.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ın rivayet ettiğine göre bir
adam geldi ve Hz. Peygamber’e kalbinin katılığından yakındı.
Hz. Peygamber ona şu tavsiyede bulundu:
“-Yetimin başını okşa, fakiri doyur!”20
Kalp katılığı ya da aslî ifadesiyle kasvet, gafletten kaynaklanır. Yetimin başını okşamak, insana ölümü ve ahireti hatırlatır.
Bu ise, kalbi yumuşatır.
Ahlaki zaaflar zıtlarıyla tedavi edilir. Kibir, tevazu ile tedavi edildiği gibi kalp katılığı da şefkat ve rikkatle giderilebilir.21
Herkes bir ümitsizi teselli etse, bir acı doyursa, bir ağaç dikse,
bir öksüzü korusa, kanayan bir yarayı sarsa, kısaca çevresine
karşı duyarlı davransa herhâlde dünya cennet olur. Çünkü,
20 Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 263, 387.
21 Aliyyü’l-karî, Mirkât, VIII, 732.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 34
01.07.2014 12:10:41
35
Kimsesizlerin Kimsesi Hz. Peygamber
Bir yetim gülüyorsa,
Başına şefkat eli değdiğindendir.
Bir yetim gülüyorsa,
Toplum gülüyor demektir.
Şefkat ve merhamet, Hz. Peygamber’in dilinde tatlı bir müjde, gözlerinde ılık bir yaş, elinde yaygın bir ihsan ve iyilik
olarak tecelli etmiştir.
Hz. Peygamber’in şefaat hakkını ahirette kullanacağını bildirmiş olması,22 onun şefkatinin, kimsesizlerin kimsesi olma
vasfının ahireti de kapsadığını göstermektedir.
Son olarak Hz. Peygamber’in şefkati, kimsesizlerin kimsesi
olma özelliği, zamanlarüstü bir niteliğe de sahiptir. Nitekim
Hz. Peygamber’in şu duası, ümmetine karşı beslediği sıcak duygularının ve engin şefkatinin geleceğe yönelik boyutunu ortaya
koymakta ve aynı zamanda yöneticilere ve yönetimlere çok
ciddi bir uyarıda bulunmaktadır. Hz. Aişe validemiz diyor ki,
“Ben, Resûlullah (s.a.s.)’ın, benim bu odamda şöyle dua ettiğini
duydum”:
“Allah’ım! Kim ümmetimin idaresiyle ilgili bir görev
üstlenir de onlara zorluk çıkarır (acımasız davranır)sa, sen
de onu zora koş! Kim de ümmetimin yönetiminde görev
yüklenir de onlara kolaylık gösterir, hoş muamele ederse,
sen de ona kolaylık göster..!”23
Hz. Peygamber’in, bu duasıyla yönetim ve yöneticiler karşısında ümmet-i Muhammed’in yanında yer almış olması, onun
evrensel ve çağlarüstü boyutta “kimsesizlerin kimsesi” olduğunu göstermektedir.
O hâlde müminler için, hâlâ kimsesizlik duygusu içinde
kıvranmaya gerek var mıdır dersiniz?
22 Bk. Buhârî, Tevhid 31; Müslim, İman 334-335; Tirmizî, Daavât 130.
23 Müslim, Tevbe 19.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 35
01.07.2014 12:10:41
Gün, kardeşliği soluklama ve birlikte
olma, ana-babasını kaybetmiş öksüz
ve yetimlere sahip çıkma, onlara anababa olma, onların yaralarını sarma,
kimsesizlerin kimsesi, sessiz kitlelerin
sesi olma günüdür. Gün, yalnız kalan
yaşlılarımıza; önce kendi anne-baba ve
akrabalarımızdan başlayarak sahip çıkma,
onlara evlat olma günüdür. Gün, hastalık
ve fakirlik gibi sebeplerle yalnızlaşan
insanlara hâmî olma günüdür. Gün, bir
olma, beraber olma, tek yürek olma
günüdür.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 36
01.07.2014 12:10:41
Kimsesizlerin Kimsesi Olma
Sorumluluğu
Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Ramazan, Kur’an ile oruç ile af ve gufran ile merhamet ve
şefkat ile sıla-i rahim ile başkalarının farkında olarak kimsesizlerin kimsesi olma ayıdır. İslam’ın bütün ibadetleri gibi oruç da
hayatla iç içedir. Ramazan iklimindeki oruç, insana, aç bî-ilâç,
yalnız ve kimsesizleri arama gibi bir duyarlılık ve farkındalık
kazandırır. İnsan aç olduğu zaman açlığın ne olduğunu anlar,
tok ise herkesi tok zanneder. Ramazanın ihyâ iklimi, Müslüman
gönlünün en hayâtî dokusudur.
Bakıldığında İslam’ın beşerî münasebetleri yakından uzağa
doğru tanzim ettiği görülür. Farkında olmamız gerekenler ilk
olarak aile fertlerimiz ve akrabalarımız, ondan sonra ise fakir,
yalnız, kimsesiz ve yetimler ile ülkemizin insanları ve topyekün
insanlıktır. Nitekim Allah Tealâ, ayette şöyle buyurur: “Allah’a
ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya,
akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz
kimselere iyi davranın...”1 Ayetin hükmüne göre yakın olanların uzak olanlara göre üzerimizde daha fazla hakkı olduğu
anlaşılmaktadır.
Müslümanın kardeşlik ahlakı, önce çevresinden başlamak üzere toplumdaki yıkık gönüllü, yalnız, kimsesiz ve ih1
Nisâ, 4/36.
37
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 37
01.07.2014 12:10:41
38
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
tiyaç sahibi insanlara ulaşma duyarlığı telkin etmektedir. Zira
kardeşlik, insanlar arasındaki her türlü farklılık ile sosyal ve
ekonomik üstünlüğü bir tarafa bırakmayı sağlayan, kimsesiz
ve gariplere ulaşmayı bir vazife addeden ve yürek bütünlüğü
içerisinde Allah’a yönelmeyi gerçekleştiren bir duygudur. Kardeşlik; mesûliyet, fedakârlık ve farkındalık bilinci isteyen bir
birlikteliktir. Bu yüzden Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), toplum
içinde yaşayan kardeşlerin birbirlerinin üzüntü ve sıkıntıları
ile sevinç ve mutluluklarını paylaşmalarını bir kardeşlik görevi
olarak emretmektedir.2
Bugün maalesef merhameti, paylaşmayı ve Müslümanda
bulunması gerekli yufka yürekliliği kaybettik. Hepimiz ilgisizlik
ve yalnızlıktan şikayet ediyoruz; ancak bunu doğuran sebepler
üzerinde durmuyoruz. Toplumdaki insanları yalnızlık ve kimsesizlik sarmalından kurtarmak, herkesin derdi gibi görünüyor,
ancak “bunun yolu nedir, buna nasıl bir çözüm üretilebilir?”
diye kafa yoran yok. Varsa da sesini duyurabilen yok.
Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu yüzden bu ramazan
gündemimizi yalnızlaşan ve ilgisizleşen insanların bu sorununa ayırdık. Toplumumuzun giderek artan bu derdine merhem
olacak bir şeyler yapalım ve bir seferberlik başlatalım istedik.
Ramazanın rahmet iklimini, ferdî ve ictimâî varlığımızın manen çürümüş ve tozlanmış yanlarını ihya için bir fırsat olarak
görüp değerlendirmek ve kimsesizleri aramak gibi bir farkındalık zamanı olarak idrak edelim istedik. Zira gün, kardeşliği
soluklama ve birlikte olma, ana-babasını kaybetmiş öksüz ve
yetimlere sahip çıkma, onlara ana-baba olma, onların yaralarını
sarma, kimsesizlerin kimsesi, sessiz kitlelerin sesi olma günüdür. Gün, yalnız kalan yaşlılarımıza; önce kendi anne-baba ve
akrabalarımızdan başlayarak sahip çıkma, onlara evlat olma
günüdür. Gün, hastalık ve fakirlik gibi sebeplerle yalnızlaşan
2
Bkz. Buharî, Cenâîz, 2; Müslim, Selâm, 4.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 38
01.07.2014 12:10:41
39
Kimsesizlerin Kimsesi Olma Sorumluluğu
insanlara hâmî olma günüdür. Gün, bir olma, beraber olma,
tek yürek olma günüdür.
Bütün bunlar her insanı en mükerrem görmek ile mümkündür. İnsani münasebetlerin nirengi noktası, onların en mükerrem olduğu duygusuna ermektir. Sadece “kendi” merkezli
yaşamak, “ben” merkezli düşünmek ve karşısındakileri hiçe
sayıp görmezden gelmek, beşerî münasebetlerin zaaf noktası,
yalnızlaşmanın başlangıcıdır.
İnsanlar arasındaki münasebet, insanın iki eli arasındaki
ilişki gibi olmalıdır. Nasıl ki elin biri diğerini yıkar, korur, ısıtır,
bir arada tutar ve birliktelik güç ve imkânı verirse kişi de toplumdaki diğer insanlarla öyle olmalıdır. Bu yüzden başkalarını
görmezden gelen ben merkezli tavrın önüne geçecek anlayış,
kendini diğerlerinin yerine koymaktır. İnsani ilişkilerin temel
noktası olan ve “empati” denilen kendisini karşısındakinin yerine koyma prensibidir. Ramazan iklimini fırsat bilip alışverişi
olmayan ahiret gününden emin olmanın yolu budur. Bu da
gönüllerin merhamet ile eğitilmesine bağlıdır.
Merhamet, Allah’ın insanların gönüllerine ve vicdanlarına
Rahmân isminin tecellîsi olarak lütfettiği sevgi ve paylaşma dinamiğidir. İlahî dinlerin insanlığa öğrettiği en önemli hususiyet
merhamet duygusudur. İnsan, kulluğunu ancak yüreğine merhamet doğduğunda veya yüreği merhamet ile dolduğunda yaşayabilir. İnsan merhameti kuşandığı zaman başkalarının farkında
olmaya ve kendisi için istediğini başkaları için istemeye başlar.
Merhameti geliştirmenin en önemli adımları şüphesiz kimsesizleri görmeye, yalnızları ziyaret etmeye, hastaların derdiyle
hemhâl olmaya ve imkânları paylaşıp dert sahibi olmaya bağlıdır. Çünkü yüreği ve dimağı diri dertli insan, yalnız ve kimsesiz
insanlara ulaşmadan rahata eremez, üşüyen varsa ısınamaz, aç
varsa tok yatamaz, ayağına diken batan varsa onu kurtarmadan
rahat edemez. Bu duygular toplumda farklı kesimlerdeki fertler
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 39
01.07.2014 12:10:41
40
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
arasındaki uzaklıkları yakın eder; mesafeleri kısaltır. “Ferdî olarak ben ne yapabilirim? Gücüm neye yeter?” gibi bir yaklaşım
ise sorumluluktan kaçıştır.
Arayanı, soranı çok olan insanların sevinçlerini veya hüzünlerini paylaşmak kolaydır. Kimsesi olmayan insanların sıkıntılarını, zorluklarını paylaşmak ve onlara çareler aramak ise
ancak dertli gönüllere nasip bir erdemdir. İnsanların sıkıntılarını hissetmek, yıkık gönüllerin acısını paylaşmak, onların dertleriyle dertlenmekle mümkündür. Nitekim kalbinin katılığından
şikâyet eden bir sahabiye Peygamber Efendimiz (s.a.s): “Eğer
kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri doyur, yetimin başını
okşa”3 tavsiyesinde bulunmuştur. Sevgi evlerinde kalan, oraya
kendilerini ziyarete gelen ve kendilerine şefkat gösteren erkeklerin boynuna sarılıp: “Benim babam olur musun?”, hanımların
kucağına atlayıp şefkat açlığıyla: “Benim annem olur musun?”
diyen yavruların hâli, insan için ne kadar eğitici ve merhamet
öğreticidir. Bunu yaşamak ve hissetmek için oralara gitmek
lazım. Derdiyle baş başa kalmış olanların ne çektiğini anlamak
için onları ziyaret etmek gerekir. Bu tür yavruların ve sahipsiz
insanların yüreğindeki yangın ve buruk acı, ancak ziyaret edildiğinde, onlarla ilgilenildiğinde idrak edilebilir. Hâlden anlayan
bir ziyaretçisi olduğunda onlar yalnızlık ve ilgisizliklerini bir
nebze unuturlar.
Başkalarının derdiyle dertlenen yürek fedakârdır, diğerkâmdır. Çünkü diğerkâmlık hodgâmlığın zıddıdır. Hodgâmlık, kendini düşünmek, nefsini öne çıkarmak, bencil davranmaktır.
Diğerkâmlık sadece kendini değil, kendisi kadar başkalarını
düşünmek, onların ihtiyaçlarını görmeyi kendi ihtiyacından
daha önemli saymaktır. Nebevî ifadesiyle “kendisi için istediği-
3
Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 264, 387
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 40
01.07.2014 12:10:41
41
Kimsesizlerin Kimsesi Olma Sorumluluğu
ni kardeşi için de istemek, kendisi için istemediğini onun için
de istememek”tir.4
Başkalarının derdini hisseden bir anlayışa sahip bir mümin
yüreği, kendi malını da diğerlerinin malı olarak görür. Bu tür
yaklaşım tarzı, özellikle yokluk ve darlık zamanlarında; acıları
paylaşıp imkânları bölüşmenin gerekli olduğu dönemlerde ve
idrak ettiğimiz bu ramazan ikliminde ayrı bir önem kazanır.
Ramazan, ilahî sınırları öğrenmek ve bu sınırlar üzerindeki hassasiyetin pekiştiği bir iklim olduğu gibi paylaşmanın da soluk
soluk yaşandığı bir ihyâ ve inşâ dönemidir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “İman etmedikçe
cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. İşlediğiniz takdirde birbirinizi sevmeye vesile olacak
bir amel göstereyim mi? Aranızda selamı yayınız.”5 Bu hadis,
inanan insanların yüreklerinin bir ve beraber atmasını, paylaşmalarını emrediyor. Sıcak bir selamlaşma, insanların yalnızlaştığı ve birbirinden uzaklaştığı bu devirde soğuklukları
ısıtacak güçtedir. Çünkü selam ve ziyaret ile insan, hemcinslerinin hâlini, hayatın zorluk ve kolaylığını, sevinç ve üzüntüsünü
paylaşmış olur.
Aynı şehirde, aynı mahallede, hatta aynı sokakta yaşayan
insanlardan birisi bile kederli, hüzünlü, yalnız ve ihtiyaç sahibi,
komşular da bundan habersiz ise mahalle halkının yüreklerinin
kenetlenmiş binalar gibi olması mümkün mü? Bugün içinde
yaşadığımız gelişmişlik düzeyi ile birlikte gelişen ferdiyetçilik
ve sosyal devlet algı ve olgusu insanların merhamet duygularını
dumura uğrattı. Çünkü insanlar şefkat ve merhamete muhtaç; yoksul, yetim, yaşlı, düşkün ve yalnızlara el uzatmamakta,
bunu devletten beklemekte ve bu duygularını geliştirecek ortamlardan uzak durmaktadır.
4
Buhârî, İman, 7; Müslim, İman, 71-72.
5
Müslim, İman, 93; Ebû Dâvûd, Edeb, 131; Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 564.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 41
01.07.2014 12:10:41
42
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Modern hayat tarzının insanlara kaybettirdiği en önemli
değerlerden birisi, şüphesiz budur. Toplumlar teknolojik olarak
geliştikçe sosyal olarak gerilemekte, yalnızlaşmakta ve bencilleşmektedir. Bugün modern toplumlarda hâkim olan renk kimsesizlik, ilgisizlik ve yalnızlıktır. Başkalarının farkında olma ve
kimsesizleri arama hassasiyeti maalesef bizim toplumumuzda
da giderek artmakta. Ebeveynlerin evlatlarından, evlatların ebeveynlerinden koptuğu çağımızda çok yürek burkan hadiseler
yaşanmaktadır. Nitekim Ankara’da bir huzurevi müdürünün
anlattığı bir hadise çok yaralayıcı ve düşündürücüdür. “Huzurevinde kalan yaşlılardan biri vefat edince genellikle ailesine
haber veririz” diyor Müdür Bey. Geçenlerde bir vefat oldu. Vefat
eden amcamızın dosyasını çıkardım, baktım orada evlatlarının
isim ve telefonları var. Oğlunu aradım ve dedim ki: “Efendim,
başınız sağolsun. Babanız vefat etti. Cenaze için size haber vereyim istedim.” Karşı tarafta oğlunun sert ve hükmeden sesi
beni şaşkına çevirdi: “Beni niye arıyorsun kardeşim, belediyeyi
arasana…” dedi. Ben ne cevap vereceğimi bilemedim, telefonu
kapattım.
Baba ile oğul arasında ne yaşandı da ilişki bu noktaya geldi
bilinmez, ama bir hoyratlıktır almış başını gidiyor.
Ramazanla gelen diriliş ikliminde Allah yolunda kurulan
gönül köprülerinin yüz yüze bakmayı, yürek bütünlüğü içinde
olmayı sağlayacağına inanıyoruz. Kopukluk ve uzaklık başladığı zaman yalnızlaşma meydana geliyor. Toplumdaki bütün
kesimler arasındaki münasebetler kristal cam mesabesindedir.
İletişimler dikkatlice korunmaz ise çeşitli zararlara uğrayarak
kırılır ve bozulur. Maalesef günümüz insanları bunun farkına
varamadıkları için, çevresinin farkında olmayan merhametten
mahrum bencil fertler hâline geldi. “Her koyunun kendi bacağından asılacağı” düşüncesiyle insanlar çevreye duyarsızlaştı,
kimsesizleri unuttu.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 42
01.07.2014 12:10:42
43
Kimsesizlerin Kimsesi Olma Sorumluluğu
Yüce dinimiz, birlikte olmayı, kimsesizleri aramayı, gözyaşını bulmak için ağlayanların yanına varmayı emrediyor. Bizler
gözyaşını belki bu tür yalnız insanların yanına varıp hâllerine
muttali olarak dertlerine katılmak ve kendilerine hoş muamele
etmekle bulabiliriz.
Dünyanın her yerinde yaşanan yalnızlıkların, insana dokunmanın, göz göze gelmenin, arayıp sorulmanın çok farklı
şekilde solukları boğaza düğümleyen örnekleri var. İşte bunlardan biri Avusturalya’da yaşanan şu olay: Avusturalya’da emekli
olan bir vatandaşımız Türkiye’ye dönmek istiyor; ama çocukları
da orada okuyor olunca dönemiyor. Orada emeklilik sonrası
“beyaz eşya tamir servisi” türü bir iş kuruyor. Telefonla aldığı
beyaz eşya arızalarının tamiri için evlere gidiyor. Bir gün yaşlı
bir hanım arıza kaydı veriyor. Vatandaşımız, arayanın makinesini tamir için verilen adrese gidiyor. Kapıyı 80-90 yaşlarında yaşlı bir hanım açıyor. Arızayı tarif ediyor. Vatandaşımızın
çantasından anahtarlarını çıkararak makineyi söküp çalışmaya
başlıyor. Yaşlı kadın da onu hayran hayran seyrediyor. Bir ara
iyice işine dalan vatandaşımıza yaşlı kadın: “Evladım, şöyle bir
sırtına dokunabilir miyim?” diyor. O da: “Dokun teyze ne olacak?” diyor. Kadıncağız eliyle hafifçe adamın sırtına dokunduktan sonra; “Çok teşekkür ederim. Dört yıldan beri ilk defa bir
insana dokunuyorum. İki kızım, altı torunum var ama İngiltere’de yaşıyorlar. Dört yıldır onlar gelemedi, ben de gidemedim.
Burada tanıyanım yok” cevabını veriyor. Örneklerini ülkemizde
de görmeye başladığımız bu tür hikâyeler, bize, “kimsesizlerin
kimsesi olmanın” ne kadar önemli olduğunu anlatıyor.
Şu gökkubbede hoş sâdâ bırakmak, kimsesizlerin kimsesi
olmaya bağlıdır. İnsanoğlunun ölümünden sonra gönüllerde
yaşamasını sağlayan hususların başında kimsesiz, yalnız, yetim,
yaşlı ve garipleri görmek, imkânlarını onlarla cömertçe paylaşmak gelir. Toplumu bir vücut, bir organizma; fertleri de orga-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 43
01.07.2014 12:10:42
44
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
nizmanın organ ve hücreleri gibi gören Allah Resûlü, toplum
kesimleri arasında bir uçurumun olmamasına özen gösterirdi.
Allah Resûlü, fakirlik ve maddî sıkıntıyı en derin biçimde hisseden insanların yüreklerini serinletmek, karınlarını doyurmak
ve rahatlatmak üzere daima ashabını onlara karşı cömert ve
diğerkâm davranmaya teşvik ederdi. Nitekim Allah Resûlü,
ashabına: “İki kişilik yemeği olan üçüncü, dört kişilik yemeği
olan beşinci ve altıncı... kişi olarak suffalılardan alıp evine götürsün”6 buyururdu. Asr-ı saadette kimsesizleri gören bu îsâr
ve diğerkâm tavır, manevi yükselişin adı olmuştu. Bugün bizler
bu seferberliğe katılmalı, bu nebevî mesajları yeniden hayata
geçirmeliyiz.
Toplumda her zaman kimsesiz ve yıkık gönüllü insanlar,
savrulmuş aileler, hastalar, engelliler, yalnız yaşlılar ve sahipsiz
çocuklar vardır. İşte bütün bunlar, ilahî rahmetin nüzûlüne
vesîle olan kimselerdir. Toplumda kimsesiz, fakir, yaşlı ve yetim
gibi sokakların insafına, milletin vicdanına terk edilmiş yıkık
gönüllü insanları aramak sadece devletin ve ilgili kurumların
değil, bütün insanların özellikle inananların görevidir.
Başkalarının derdini görmek ve derdiyle dertlenmek ne
büyük erdemdir. Ancak sadece bakmak yetmez, görmek gerekir. Zira bakmakla görmek arasında fark vardır. Bakmaz ve
görmezseniz ne kimsesiz var, ne fakir var, ne yetim var, ne
acı çeken, ne de dertli insan var. O yüzden önce bakmak ve
görmek gerekiyor. Gördükten sonra bunlar için çareler aramak
gerekiyor. Ramazan ikliminde Allah için atılan her adım, kimsesizlere ulaşmak için gösterilen her çaba, cennet kapılarını
açan, cehennem kapılarını kapatan bir ferâgat ve fedakârlıktır.
Ramazan iklimini bu anlayışla değerlendirmek ve bunu hissederek yaşamak terfî-i derecâtımıza vesile olacaktır.
6
Buhârî, Mevakitü’s-salât, 41; İbn Hanbel, I, 195.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 44
01.07.2014 12:10:42
45
Kimsesizlerin Kimsesi Olma Sorumluluğu
Öyleyse gelin bu Ramazan bir yetime, bir yaşlıya, bir hastaya; kimsesiz ve engelli kardeşimize kardeşçe elimizi uzatalım,
onları ziyaret edelim, ihtiyaçlarını görmeye çalışalım, onlara
yüreğimizi açalım, acılarını paylaşalım. Böylece hiç kimse kimsesiz kalmasın bu Ramazan hatta hiçbir zaman.
Böylece ihyâ ve inşâ mevsimi olan bu ramazan iklimini
önce gönüllerimizde, sonra hânelerimizde, sonra ülkemizde ve
İslam âleminde ve nihayet tüm insanlık âleminde soluk soluk
yaşayalım. Ramazan iklimini, toplumun iklimi hâline getirmeye
vesile ameller yapalım ki ramazanı ihyâ edelim, ramazan da
bizi inşâ etsin.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 45
01.07.2014 12:10:42
İnfak, zihinsel bir refleks değil sahip olunan
maddi ve manevi değerleri muhtaç
konumdaki kimselerle dinin öngördüğü
biçimde paylaşma özverisidir.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 46
01.07.2014 12:10:42
Toplumsal Huzur ve Mutluluğun
Sağlanmasında İnfakın Rolü
Dr. Yaşar YİĞİT
DİB Din Hizmetleri Genel Müdürü
Doğal kaynakların gelişigüzel tüketildiği, ekonomik kaynakların eşitsiz bir şekilde bölüşüldüğü, refah dağılımının adalet duygusunu sarsacak bir şekilde sürdürüldüğü dünyamızda
insanlığın belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar
huzur ve mutluluğa, sevgi ve saygıya, dostluk ve barışa, yardımlaşma ve paylaşmaya hasret kaldığı açıktır. Şüphe yok ki
vahiy ikliminden, ilahî mesajlardan uzaklaşan insanlık, gün
geçtikçe bencilleşmektedir. Bunun neticesi olarak vicdan, insaf
ve diğerkâmlık gibi erdemler zayıflamakta hatta yok olmaya
doğru hızla sürüklenmektedir. Dünyevileşmenin ve materyalizmin, bencillik ve bireyselliği hafızaları zorlayacak biçimde
körüklediği aşikârdır. Bunun sonucunda doğal olarak çoğu zaman toplum içerisinde sosyal ilişkiler, insanî ve ahlaki bir zeminden ziyade menfaat eksenine ya da gündelik hesaplara göre
şekillenmektedir. Sonuçta katmanları arasında sevgi ve saygı,
yardımlaşma ve dayanışma, birlik ve beraberlik söz konusu
olmayan bir toplum yapılanması tezahür etmektedir.
Gerçek şu ki, insanlar ekonomik güç bakımından eşit bir
şekilde yaratılmamışlardır. Kaldı ki, tarihin hiçbir döneminde
de böylesi bir eşitlik vaki olmamıştır. Öteden beri hemen her
toplumda zenginler de fakirler de mevcut olagelmiştir. Aslında toplumun ahenkli bir şekilde işleyişi için bu farklılık bir
bakıma gereklidir de. Çünkü insanî ve ahlaki erdem olarak
47
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 47
01.07.2014 12:10:42
48
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
insanlık medeniyet havzasına takdim edilen ve gerçekte de öyle
olan birçok değer ancak bu ve benzeri farklılıkların varlığı ile
gündeme gelebilir. Geniş anlamıyla insanın dünyasına dair kazanımların hasılası olan rızık ya da nimet yüce yaratanın takdirindedir. Rabbimiz (c.c), kiminin rızkını genişletir, kiminin
rızkını da daraltır. İnsanların rızıklarındaki bu farklılıkta ilahî
bir tasarrufun/takdirin söz konusu olduğuna dikkat çekilir. Nitekim ayetlerde bu husus açıkça dile getirilmektedir. “Şüphesiz
Rabbin, dilediğine rızkı bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Çünkü o, gerçekten kullarından haberdardır ve onları görmektedir”
(İsrâ, 17/30), “Allah rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün
kıldı. Üstün kılınanlar rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıyorlar da hepsi onda eşit oluyorlar da değil! Şimdi Allah’ın
nimetini mi inkâr ediyorlar?” (Nahl, 16/71) ayetlerini bu bağlamda
örnek olarak zikredebiliriz.
Öteden beri sorun, toplumda farklı gelir düzeyine sahip
sınıfların bulunması değil bu sınıflar arasındaki yardımlaşma
ve dayanışmanın, sevgi ve saygının kaybolmasıdır. Günümüzde
öne çıkan problem de budur. Nitekim değişik kuruluşlar tarafından açıklanan istatistikler, bir milyar insanın günde bir dolar
ile geçindiğini, zenginlerin bu kesimden 38 bin 486 kat fazla
gelir elde ettiğini ortaya koymaktadır. Diğer taraftan dünyada,
824 milyon insan kronik açlık çekmektedir ki bütün bunlar
gelir dağılımındaki ya da kaynakların kullanımındaki adaletsizliği ve çarpıklığı en belirgin şekilde dillendiren örneklerdir.
Aynı şekilde ilgili örgüt ve organizasyonlar, dünya nüfusunun
%10’unun dünya servetinin %85’ine sahip olduğunu; mevcut
doğal kaynakların %85’ini dünya nüfusunun %15’inin kullandığını belirtmektedir. Yine dünyada her yıl yaklaşık 6 milyon
çocuğun kötü ya da yetersiz beslenme yüzünden öldüğü ifade
edilmektedir. Buna ilaveten yetersiz beslenme ve çeşitli hastalıklar sebebiyle her yıl ortalama 11 milyon çocuğun 5 yaşın
altındayken hayatını kaybettiği belirtilmektedir. Rakamlara
bakıldığında, dünya genelinde ölen çocukların %98’inin yok-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 48
01.07.2014 12:10:42
TOPLUMSAL HUZUR VE MUTLULUĞUN
SAĞLANMASINDA İNFAKIN ROLÜ
49
sul ülkelerde hayata gözlerini yumdukları görülmektedir. Bu
tablo bizlere insanlığın bugün boğuşmakta olduğu sorunların merkezinde aslında bencillik ve aç gözlülük yanında, gelir
dağılımındaki dengesizliğin önemli bir yer tuttuğunu adeta
haykırmaktadır. Tüketim ahlakı denilen olgudan uzaklaşma ve
israf, hemen bütün toplumların yüzleştiği sorunların başında
gelmektedir. Üretmeden ve bilinçsizce tüketen fert ve toplum
tipi günden güne yaygınlık kazanmaktadır. Tabii bütün insanların aynı yapıya, aynı karakter ve ahlaka sahip olduğunu ifade
etmek mümkün değildir.
Toplum varlığının sağlıklı ve huzurlu bir şekilde sürdürülebilmesi için toplumsal denge ve barışın bir şekilde sağlanması
ve bireyler arasında gerilime yol açabilecek maddi ve manevi
etkenlerin giderilmesi şarttır. Tarihsel süreç göz önünde bulundurulduğunda hemen her toplumda fakirlerin ve zenginlerin bulunduğu görülür. Bu oldukça tabii bir durumdur. Ancak
tabii olmayan, bu konumdaki bireylerin birbirlerinin hak ve
hukukunu gözetmemeleridir. Böylesi bir tutum sonucunda da,
toplumu teşkil eden bireyler arasında huzursuzluk doğuracak
nitelikteki gerilim ve çatışmalar kaçınılmaz olacaktır. Bu sebepledir ki, Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, söz konusu gerilimin potansiyel varlığına işaret edilerek bunun engellenmesine
ve giderilmesine yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Nitekim
model mümin olarak nitelendirebileceğimiz “muttaki” kimselerin özellikleri tadât edilirken “Onlar, varlıkta ve yoklukta
Allah için infak ederler…” (Âl-i İmrân, 3/134) buyurularak, Müslümanların toplumun muhtaç kesimleriyle paylaşma özverisine
sahip oldukları beyan edilmiştir.
Gerçek şu ki, İslam dini, başlangıçtan itibaren yoksulluk
meselesi ile ilgilenmiş, gerekli şartları taşıyan mensuplarına,
yoksulların durumlarını iyileştirmek üzere kimi mecburi (farz),
kimi ihtiyari (nafile) bir dizi sorumluluk yüklemiştir. Zenginlerin muhtaç akrabaya bakma (nafaka) mecburiyeti, komşu
hakkı, kesintisiz hayırlar (sadaka-i câriye - vakıflar gibi), zekât,
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 49
01.07.2014 12:10:42
50
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
fitre ve kurban, bu ödevlerin başlıcalarıdır. Şüphesiz İslam dini,
insanların hem dünyada hem de ahiret hayatında kurtuluşa
ermelerini, kendileri, insanlar, Yaratan ve çevre ile uyum içinde
yaşamalarını, kalıcı huzur ve mutluluğu yakalamalarını hedeflemektedir. Bunu gerçekleştirmek için de, müminler sadece inanç
ve ibadet esaslarına yönlendirilmekle yetinilmeyip, aynı zamanda onlara adalet, doğruluk ve dürüstlük, saygı, yardımlaşma,
dayanışma, paylaşma ve kötülüklerden uzak durma, kendisi
için istediğini insanlar için de isteme gibi temel erdemlere sahip
olmaları öğütlenmektedir.
Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, Sevgili Peygamberimizin
hadislerinde, değişik vesilelerle Müslümanların Allah için infakta bulunmaları dinî bir vecibe/görev olarak dile getirilmektedir. “Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı
isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.” (Zâriyât,
51/19) buyurularak, zenginin malında muhtaçların hakkı olduğu
belirtilmek suretiyle zekât veya darda kalan ihtiyaç sahiplerine
yardım sadece zenginin insafına terk edilmemiş, onun bir lütuftan öte, yerine getirilmesi gerekli bir görev olduğu vurgulanmıştır. Bir başka ayette de “Onların mallarında, isteyenler ve
(isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan
kimselerdir.” (Meâric, 70/22-25) buyurularak zenginlerin sahip
oldukları servetlerde muhtaç konumdaki kimselerin hakkı olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu eksende değerlendirildiğinde,
muhtaç bir kimseye yardım etmenin sadece dini bir görev değil
aynı zamanda bir insanlık vazifesi olduğu görülür.
Kur’an-ı Kerim’de sıkça üzerinde durulan ve teşvik edilen hususlardan biri, Allah’ın verdiği rızkın paylaşılmasıdır.
Allah’ın verdiği rızkı muhtaç durumda olanlarla paylaşma,
Müslüman’ın en önemli özelliklerinden biri olarak tadat edilir.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin eğitim ve gözetiminde yetişen İslam’ın ilk kuşağı Sahabe, paylaşma
ve yardımlaşmanın en güzel örneklerini vermişlerdir. Öyle ki
Kur’an-ı Kerim, onların bu örnek tutumunu övmektedir. Gö-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 50
01.07.2014 12:10:42
TOPLUMSAL HUZUR VE MUTLULUĞUN
SAĞLANMASINDA İNFAKIN ROLÜ
51
nül dünyasında herkese yer veren Rahmet elçisi, yoksulların
geçimiyle bizzat ilgilenir, imkânları nispetinde onların bakımını
sağlar, kendisinde yoksa diğer Müslümanları buna teşvik ederdi. Onun hayatına bakıldığında bu tür örneklerle karşılaşmak
hiç de zor değildir. Peygamber (s.a.s), insanlara sadece malını
değil gönlünü de açmış, onunla birlikte olanın sadece gözü
değil gönlü de doymuştur. Daha sonraki kuşaklar da Kur’an
ve Kutlu elçinin rahmet yüklü sözleri zemininde biçimlenen
infak ruhunu, asırlar boyu hep diri ve canlı tutmuşlardır. Bu
anlayışın tabii sonucu olarak, İslam tarihinde toplumsal anlamda pek çok hayır kurumu teşekkül etmiştir. Vakıflar bunun en
güzel örneklerindendir.
Kur’an-ı Kerim ve Sünnetteki teşviklerin yanında, İslam’ın
ilk kuşaklarından sonraki nesillere aktarılan paylaşma ve feragat örnekleri ve hatıraları, Müslümanlar arasında paylaşma
ruh ve bilincini hep dinamik tutmuştur. Bu yaklaşım, Müslümanlar arasında, kardeşini kendine tercih etme anlayışını
ortaya koymuştur ki bundan daha öte ve içkin bir yardımlaşma
ve dayanışma örneği göstermek oldukça zordur. Gün geçtikçe
yozlaşan değerler etkisi altındaki çağımız insanının, yardımlaşma ve dayanışma adına iftihar abidesi olan bu tablolardan
alacağı çok dersler olduğu kanısındayız. Mal ve servet yığma
sevdasının esareti altındaki ruhlar, hızla insanî değerlerden, var
oluş hikmet ve amacından uzaklaşmaktadır. Oysa önyargısız ve
objektif olarak saadet asrının tablolarına bakan hemen herkes,
erdemi, paylaşımı, özveriyi, mala değil insana verilen değeri görecektir. Öyle ki, Medineli Sahabîler, sırf imanlarından dolayı,
her türlü birikim ve kazanımını geri bırakarak Mekke’yi terk
etmek zorunda kalan Mekkeli kardeşleri ile bütün imkânlarını paylaşmışlar ve bundan dolayı da ‘Ensar’ (yardım edenler)
olarak nitelendirilmişlerdir. Ensar, söz konusu yardımı, çok
zengin olduklarından değil Kur’an’ın ifadesiyle, kardeşlerini
kendilerine tercih ettikleri’ (Haşr, 59/9) için gerçekleştirmişlerdir.
Bu anlayışın temeli, mal zenginliğine değil, iman ve gönül zen-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 51
01.07.2014 12:10:42
52
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
ginliğine, Allah rızasını mal-mülk sevgisine tercih etmeye, bir
başka ifadeyle sevdanın odağına Allah rızasını almaya dayanır.
Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet-i kerimede infak/sahip olunan değerlerin paylaşılması emredilir inananlara. Hatta Yüce
Allah, verecek bir şeyi bulunmayanın muhtaç durumda olana
gönül alıcı güzel sözler söylemesini de paylaşma bilinci kapsamında değerlendirir (İsrâ, 17/28). Paylaşmayı emir ve tavsiye
eden ayetler, paylaşma bilinci hususunda bazı ölçütler de ortaya koymuştur. Verenin Allah olduğunu hatırdan çıkarmama,
paylaşmaya akrabadan başlama, harcarken dengeli olma, saçıp
savurmama, yoksullar, fakirler, yolda kalmışlar, özellikle muhtaç olmasına rağmen isteyemeyenlere infakta bulunma şeklinde
özetlenebilecek bu ölçütler, dengeli bir paylaşma bilincini tanzim etmektedir. (İsrâ, 17/26-30)
Şüphesiz belirli bir ömre sahip olan insan, çoğu zaman
geriye dönüp baktığında sadece ah, keşke gibi sözlerle dile
dökülen pişmanlıkları görür. Oysa bu sürecin sonlu olduğu
bilinciyle her ânını değerlendirmeye çalışan kimse, paylaşma
bilinciyle infak sorumluluğunu yerine getirir. Kur’an-ı Kerim’de
bu husus şöyle dile getirilir: “Herhangi birinize ölüm gelip
de, ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de
sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.” (Münâfikûn,
63/10). Bu ayet ekseninde düşünüldüğünde, geriye baktığımızda
pişmanlık tabloları görmek arzu etmiyorsak, ki hiçbirimiz arzu
etmez, imkânlarımız ölçüsünde paylaşım/infak özverisine sahip
olmamız gereği ortaya çıkar.
Diğer taraftan Peygamberimiz, infak ve paylaşım konusunda hem sözleriyle, hem uygulamalarıyla bizlere örneklik teşkil
etmektedir. Değişik vesilelerle Resûlullah (s.a.s.), Allah için
muhtaç kimselere vermeyi önermiş ve kendisinden bu konuda
müminleri teşvik edici mahiyette birçok hadis nakledilmiştir.
Bu hadislerden bazıları şöyledir:
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 52
01.07.2014 12:10:42
TOPLUMSAL HUZUR VE MUTLULUĞUN
SAĞLANMASINDA İNFAKIN ROLÜ
53
“Yarım hurma vermek suretiyle de olsa kendinizi cehennem
ateşinden koruyunuz. Bunu da bulamayan, güzel bir söz ile kendisini korusun.” (Buhârî, Edeb 34, Zekât 10),
“Ey âdemoğlu! İhtiyacından fazla olan malını sadaka olarak
vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek kadarını elinde tutmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini
üstlendiklerinden başla…” (Müslim, Zekât 97) ,
“Kim, helâl kazancından bir hurma kadar sadaka verirse,
-ki Allah, helâlden başkasını kabul etmez- Allah o sadakayı kabul eder. Sonra onu dağ gibi oluncaya kadar, herhangi birinizin
tayını büyüttüğü gibi, sahibi adına ihtimamla büyütür. ” (Buhârî,
Zekât 8; Tevhîd 2),
“Her Allah’ın günü iki melek iner. Bunlardan biri; Allah’ım!
Malını verene yenisini ver! diye dua eder. Diğeri de: Allah’ım!
Cimrilik edenin malını yok et! diye beddua eder.” (Buhârî, Zekât 2)
Bu ve benzeri pek çok hadisi ile Efendimiz (s.a.s.), müminleri sahip oldukları mallardan Allah yolunda infaka başka bir
deyişle paylaşmaya teşvik etmiştir. O (s.a.s.), bu konuda sadece
sözleriyle değil uygulamalarıyla da müminlere örnek olmuştur.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse; infak, zihinsel bir
refleks değil sahip olunan maddi ve manevi değerleri muhtaç konumdaki kimselerle dinin öngördüğü biçimde paylaşma
özverisidir. İslam tarihine bakıldığında paylaşmanın gıpta ile
karşılanacak örnekleri çokça görülür. Nakledeceğimiz örnek
gerçekten, dinimizin yardımlaşma ve paylaşma ruhunun eslaf/
ecdatta nasıl algılandığını ve biçimlendiğini yansıtması açısından zikre değerdir:
“Türk asıllı büyük mutasavvıf, muhaddis, zahid Abdullah
b. Mübarek (ö.181/797) aynı zamanda ticaretle meşgul olan
birisiydi. Tabakat kitaplarında hakkında övgüler nakledilmektedir. İbnü’l-Mübarek bir defasında dostlarıyla beraber hac seferine çıkmıştır, yükler dolusu erzakla… Hizmetkârlarından
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 53
01.07.2014 12:10:42
54
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
birisinin getirdiği keklik ise yolda ölmüş ve bir çöplüğe atılmıştır… Orada küçük bir kulübe vardır. İbnü’l Mübarek atının üstündedir, çevreyi seyreder… Bu küçücük kulübeden küçücük
ama yüreği büyük, bir o kadar da onurlu bir kız başını uzatıp
uzatıp geri çekmekte ve görünmeyeceği bir ânı kollamaktadır.
İbnü’l-Mübarek böyle bir imkân yaratınca kızcağız üzerindeki
peştemalla gelir, o ölü kekliği kapıp kulübesine kaçar. O an
İbnü’l Mübarek, hizmetindeki bir gence; “git kapısını çal, o
kızı al gel” emrini verir. Getirilen kızdan alınan bilgi yürek
parçalayıcıdır. Meğer kulübede iki kız kardeş yaşıyorlarmış.
Varlıklı sayılan babaları vefat etmiş, zalim insanlar gelip ellerinde ne varsa alıp götürmüşler, tek peştamalla kalakalmışlar, ölü eti yemenin kendilerine helal sayılacağı bir çaresizliğe
düşmüşler. Olanları dinleyen İbnü’l-Mübarek, kızcağıza sorar:
“Size bakacak bir kimse yok mu?” “Yok” cevabını alınca içi
kararır, yanındaki gence, “yanımızdaki malları bu kıza ver” der
ve vekilharcına dönüp “kaç paramız var” diye sorar. Paranın
miktarı bin dinardır. Bu koca âlim, o anda hiç beklenmedik
kararını açıklar: “Yirmi dinarını ayır, Merv’e dönüşümüz için
herhâlde yeter. Gerisini şu kızın peştamalına doldur”. Üstadın emri yerine getirilmiştir. Kendisine sorulur: “Niçin hacdan
vazgeçtin?” İşte emsalsiz adama yakışan cevap: “Bu yaptığımız,
bu seneki haccımızdan daha evladır” (M.Said Hatipoğlu, İslamiyat, sy.
III, temmuz-eylül 1999, s. 13.) Bu örnekler artık birer anı/mit/hikâye olarak hayatımızda/söylemlerimizde yerini almaktan öte
fonksiyonlar ifa etmelidir. Yalnızlığın, sahipsizliğin kol gezdiği
modern zamanlarda hemen her kesimin bu tablodan alacağı
dersler olduğu kanaatindeyiz. Kaldı ki Yüce Allah, her insana,
sair insanların hayatlarında ihtiyaç duydukları/duyacakları infaka konu bir nimet/değer lütfetmiştir. İman, ilim, mal, evlat,
akıl, sevgi, huzur aklımıza gelen başlıca değerlerdir. Müminin
sahip olduğu kazanımlarını, sevgisini, şefkatini, sevgi ve şefkat
mahrumu, yalnızlık ve sahipsizlik mahkûmu insanlarla paylaşması oldukça anlamlıdır. Bu bağlamda Peygamber (s.a.s.)’in,
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 54
01.07.2014 12:10:42
TOPLUMSAL HUZUR VE MUTLULUĞUN
SAĞLANMASINDA İNFAKIN ROLÜ
55
“Güzel söz sadakadır” (Buhârî, Sulh, 11, Cihâd, 72; Müslim, Zekât, 56)
ifadesi, infakın kapsamını yansıtması açısından ne kadar da
manidardır. Nice yüklü paraların, malın tamir edemeyeceği
kırık kalpleri, dünyası kararmış insanları, bir sevgi ve şefkat
sözcüğünün hayata döndürebileceği unutulmamalıdır.
Bu itibarla, toplumsal huzur ve mutluluğun arzulanan şekilde inşası için infakın, paylaşımın, birilerine el uzatmanın,
kimsesizlere kimse olmanın gereğine topyekûn inanmalıyız.
Gelir dağılımındaki adaletsizliğin göz ardı edilmesi, insanların maddi ve manevi anlamda yalnızlığa, sahipsizliğe mahkûm
edilmesi, beraberinde aşılamayacak bireysel ve toplumsal
sorunları getireceği dikkatten kaçırılmamalıdır. Süreç içinde
bireysel mutsuzluk ve huzursuzluğun kitlesel bir hüviyet arz
edeceği ihtimalinin gündemimizde diri tutulması ve bunun
aşılmasına yönelik maddi ve manevi gayretin gereğine inanmalıyız.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 55
01.07.2014 12:10:42
Cömert kişi, Allah’a yakındır, insanlara
yakındır, Cennete yakındır, Cehennemden
uzaktır. Cimri kişi ise, Allah’a uzaktır,
insanlara uzaktır, Cennete uzaktır,
Cehenneme yakındır. Hadis-i Şerif
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 56
01.07.2014 12:10:42
Din Kardeşliğinin
En İleri Derecesi: Îsâr
Dr. Ekrem KELEŞ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
‘Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret
edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir
rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde
bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden/cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.’ (Haşr, 59/9)
Bütün varlıklarını Mekke’de bırakarak İslam için Medine’ye
hicret eden muhacirleri bağırlarına basıp onlarla ellerinde ne
varsa paylaşan Medineli Müslümanların/Ensarın övgüyle anlatıldığı yukarıya mealini aldığımız ayeti kerime, ‘îsâr’ teriminin
esas kaynağıdır. Yüksek İslam ahlakında Müminin en önemli
hasletlerinden biri olarak görülen ‘Îsâr’, başkaları için özveride
bulunma, başkalarını kendine tercih etme anlamında ahlaki
bir terimdir.
Yazının başına mealini aldığımız ayeti kerimede, Sahabe-i
kiram’ın şahsında Müslümanların bu üstün ahlaki niteliği örnek bir davranış olarak dile getirilmektedir. Buna göre imanı
gönüllerine yerleştiren Müslümanlar, mümin kardeşlerini kendilerine tercih edebilecek yüksek bir ahlaki niteliğe sahiptir.
Öyle ki, din kardeşlerine karşı içlerinde herhangi bir olumsuz
duygu ve düşünce taşımak şöyle dursun, kendileri son derece
ihtiyaç içinde bulunsalar dahi onları kendilerine tercih eder57
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 57
01.07.2014 12:10:42
58
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
ler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir kıskançlık veya
rahatsızlık duymazlar. Ayetin son kısmında bu güzel ahlaki
niteliği özümseyerek kendilerini bencillikten koruyabilenlerin
ebedî kurtuluşu kazanacaklarının ifade edilmesi, îsâr ahlakının
mümin açısından önemini ortaya koymaktadır.
Sözlükte “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma,
tercih etme” manasına gelen îsâr, ahlak terimi olarak “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” demektir. Cürcânî,
îsâr’ı, “kişinin başkasının yarar ve çıkarını kendi çıkarına tercih
etmesi veya bir zarardan öncelikle onu koruması” şeklinde tarif
ederek bu anlayışın, din kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir (Mustafa Çağrıcı, Îsâr, DİA, XXII, 490).
Kendileri son derece ihtiyaç içinde olsalar dahi başkalarını
kendilerine tercih edenler, başkalarının iyiliğini ve mutluluğunu kendilerininkinin önüne alanlar, başkasının ihtiyaçlarının
giderilmesini kendi ihtiyaçlarından daha önde tutanlar ve bunu
gösteriş veya reklam için değil de sırf Allah rızası için yapanlar,
bu üstün ahlaki niteliğe sahip kişilerdir.
İnsanın kendisini düşündüğü kadar başkalarını da düşünmesi, kendisi için istediğini başkaları için de isteyebilmesi,
kendisi için istemediğini başkaları için de istememesi ahlaki
erdemlerin başında gelir. ‘Sizden biriniz, kendisi için sevip istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz’ (Buhârî,
“Îmân”, 7; Müslim, İman, 71-72) hadisi şerifini âlimlerimiz, bu ahlaki
erdemden yoksun olan kişinin imanının kâmil olmayacağı şeklinde açıklamışlardır. Îsâr, bu büyük ahlaki erdemin daha ileri
aşamasını ifade etmektedir. İşte bundan dolayı Kur’an-ı Kerim,
bu ahlaki vasıfları sebebiyle Sahabe-i kiramı övgüyle anmış ve
onları bize örnek göstermiştir.
Allah Resûlü (s.a.s.), müminler için en güzel örnektir. Üsvei
hasenedir. Hiç şüphesiz en güzel îsâr örnekleri, güzel ahlakı
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 58
01.07.2014 12:10:42
59
Din Kardeşliğinin En İleri Derecesi: Îsâr
tamamlamak için gönderildiğini ifade buyuran (Muvatta’, “Hüsnü’lhuluk”, 8) bu ‘Üsvei hasene’nin örnek hayatında gün yüzüne
çıkmıştır. Çünkü o, Kur’an-ı Kerim’de dile getirildiği üzere çok
yüksek bir ahlak üzere yaratılmıştır. (Kalem, 68/4) Aslında Hz.
Peygamber’in sahip olduğu ahlak, Hz. Aişe validemizin ifadesiyle Kur’an ahlakı idi (Müslim, “Müsâfirîn”, 139). Kur’an ahlakının
bize öğrettiği en üstün ahlaki niteliklerden biri ‘îsâr’dır.
Hz. Peygamberden sonra bu güzel ahlaki vasıf, onun eğitiminde yetişmiş bulunan Sahabe-i kiram’da destansı örneklerle
kendini göstermiştir. Bize bu yüksek ahlaki vasfı anlatan ayeti
kerimenin nüzûl sebebi olarak şöyle bir hadise anlatılmaktadır:
Allah’ın Sevgili Elçisine bir gün açlıktan dermansız kalmış
bir adam gelir ve ondan yardım ister. Allah Resûlü (s.a.s.), bu
zâtı doyurabilmek için hanımlarına haber gönderir, ancak onlar, hanelerinde sudan başka bir şey bulunmadığını bildirirler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber, ‘Bu adamı kim misafir etmek
ister?’ diye çevresindeki Sahabilere sorar. Ensar’dan bir zât, ‘Ben
Yâ Resûlallah!’ diye cevap verir ve adamı alıp evine götürür.
Hanımına, ‘Resûlullah’ın misafirine yemek ikram et.’ der. Hanımı, ‘Vallahi evimizde çocuğumuzun yiyeceğinden başka bir
şey yok.’ der. Kocası da ona, ‘Sen yemeği hazırla, kandili yak,
çocuğumuz yemek istediği zaman onu uyut.’ der. Hanımı kocasının dediği gibi yapar. Sonra kandili düzeltiyor gibi yapıp
söndürür. Karanlıkta ev sahipleri yemek yiyor gibi yaparlar, fakat yemezler, aç yatarlar. Çünkü sadece bir kişiye yetecek kadar
yiyecek vardır. Ertesi sabah Allah Resûlü, ‘Bu gece Allah, yaptıklarından ötürü, falan ve falandan son derece hoşnut oldu ve
haklarında şu ayeti indirdi diye müjdeler: ‘Kendileri son derece
ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.
Kim nefsinin bencilliğinden/cimriliğinden korunursa, işte onlar
kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.’ (Haşr, 59/9) [Bak. Buhârî, “Menâkibü’l-ensâr” 10, “Tefsîr”, (Haşr) 6; Müslim “Eşribe”, 172]
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 59
01.07.2014 12:10:42
60
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Bu ayeti kerimenin indiriliş sebebi olarak anlatılan bir diğer
rivayet şöyledir: Resûlullah´ın sahabilerinden birine bir koyun
başı hediye edilir. O da, ‘Kardeşim falan ve ailesi buna bizden
daha fazla muhtaçtır.’ der ve hediyeyi ona gönderir. O da bir
başkasına derken bu suretle tam yedi ev dolaşır ve nihayet yine
öncekine dönüp gelir. Bunun üzerine Haşr Sûresi 9. âyeti nazil olur. (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İlgili ayetin
tefsiri, s.4844)
Sahabe-i kiram’ın hayatında, başkalarını kendine tercih
etme, onlar lehine özveri ve fedakârlıkta bulunmanın/îsâr’ın
emsalsiz örneklerine sıkça rastlanır. Burada aktardıklarımız yalnızca ilgili ayeti kerimenin sebebi nüzulü ile ilgili iki örnektir.
Hicret yolculuğuna çıkacağı sırada evi silahlı müşrikler tarafından kuşatılmış iken Resûlullah (s.a.s.)’ı kurtarmak için Hz.
Ali Efendimizin ölümü göze alarak onun yatağına yatması, en
güzel îsâr örneklerindendir. ‘Can ile îsâr’ diyebileceğimiz bu tür
yüksek fedakârlıklar, îsâr’ın maddi fedakârlıklarla sınırlandırılamayacağını bizlere öğretmektedir. Kişinin sevdiği bir kimse
için kendi rahatını, huzurunu, hatta hayatını feda etmeyi göze
alabilmesi, başkalarını kendine tercih edebilmenin en ileri örneğidir ve bu mal ile îsâr’dan daha üstündür.
Uhud Gazvesi’nde İslam ordusunun bozguna uğradığı sırada bazı müminlerin Hz. Peygamber’in hayatını korumak için
kendi hayatlarını ortaya koymaları, Sahabe-i kiram’ın sergilediği
can ile îsâr’ın en güzel ve en ileri örneklerindendir. Bunlardan
biri, Ebû Talha (r.a.) idi. Kendini Resûlullah’a siper etmiş ve
onu korurken yaralanmıştı (Buhârî, “Cihâd”, 80, “Menâkıbü’l-ensâr”,18;
İbn Hanbel, III, 105).
Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere îsâr, yalnızca maddi
fedakârlıklarla sınırlı değildir. Maddi menfaatlerde olduğu kadar makamda, mevkide, mükâfatta, itibarda başkalarını kendine tercih etmektir îsâr…
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 60
01.07.2014 12:10:42
61
Din Kardeşliğinin En İleri Derecesi: Îsâr
Îsâr vasfının üstünlüğü ve kıymeti, özellikle kendisi de son
derece ihtiyaç içerisinde iken başkalarını kendine tercih etme
gibi çok ileri bir ahlaki nitelik olmasından kaynaklanmaktadır.
Bireysel ve toplumsal kurtuluşun yolu, bencillikten kurtulmakta yatar. Îsâr vasfı, kişinin bencillikten kurtulduğunu
apaçık ortaya koyan en önemli göstergedir. Kur’an-ı Kerim’de,
Sahabenin ‘îsâr’ vasfını överek ve örnek göstererek anlatan ayeti
kerimenin sonunda bir bakıma îsâr’ın karşıtı olarak ‘şuhh/bencillik’in söylenmesi ve ‘Kim nefsinin bencilliğinden/ hırsından
korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.’ (Haşr,
59/9) buyrulması dikkat çekicidir. Çünkü insan, ya îsâr ahlakına sahip olur ya da bencil olur. Kişi îsâr ahlakına eriştikçe
bencillikten uzaklaşır. Îsâr’dan uzaklaştıkça da bencilliğe kayar.
İnsanların ve toplumların yaşadıkları sıkıntıların altında
yatan en temel ahlaki hastalıklardan biri, bencilliktir. Bencillik,
kişilerin, toplulukların ve toplumların hayatında çeşitli şekillerde ve muhtelif dozajlarda kendini gösterebilir. Bunun en yoğun
şekli, yalnızca kendini düşünme, kendinden başka hiç kimseyi
düşünmeme hâlidir. Bu konumdaki kişiler, yalnızca kendilerini düşünürler. Başkalarının sıkıntısı, acısı, helaki, yok olması,
açlığı, susuzluğu, elemi, ıstırabı onları hiç ilgilendirmez. Onlar
için yalnızca kendi varlıkları, hazları, zevkleri ve mutlulukları
söz konusudur. Bu zevklerin başkalarının yokluğu ve ıstırabı
üzerine kurulmuş olmasının hiçbir önemi yoktur. Bencil kişi,
her zaman ve her durumda en iyi konumda kendisinin olmasını, her şeyin en iyisinin kendisinde bulunmasını ister. Bencillik;
haset, cimrilik ve kıskançlık gibi pek çok ahlaki hastalığı da
beraberinde getirir.
Günümüzde bencillikler, dünyayı gelecek nesiller açısından dahi tehlikeye atacak boyutlara varmıştır. Sadece kendini
düşünmenin sonucu olarak yakıp yıkan, tahrip eden bencil
kişilerin, toplulukların, grupların, cemaatlerin, toplumların,
milletlerin ve devletlerin tutum ve davranışları, ne yazık ki mil-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 61
01.07.2014 12:10:42
62
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
yonlarca insanın, açlık, kıtlık ve yokluk çekmesine ve ölümüne
yol açmaktadır. Hatta bu bencillikler, doğal çevrede de artık
geri dönüşü imkânsız tahribatlara yol açmaktadır.
Bunun için kendi varlığını, hayatını, zevklerini ve hazlarını
başkalarının ölümü üzerine, kendi zenginliğini başkalarının
yokluğu üzerine, kendi itibarını başkalarının haksız yere itibarsızlaştırılması veya başkalarının yıkıntıları üzerine ve kendi
güvenliğini başkalarının yok edilmesi üzerine kuran anlayışlar
ve yaklaşımların İslam’da yeri yoktur.
Îsâr vasfının Kur’an-ı Kerim’de iman ile irtibatlandırılması,
bu güzel ahlaki vasfın, kişinin kalbine bakan yönünün gözden
ırak tutulmaması gerektiğine işaret eder. Bu durum, îsâr’ı daha
anlamlı hâle getirir. ‘Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah
onu bilir.’(Âl-i İmrân 3/92) ayeti kerimesi ile amel ederek ‘ebrar/iyi
insanlar’ mertebesine erişen müminlerin özelliklerinden biri
olarak, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirmeleri
dile getirilmiştir. ‘Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve
esire yedirirler.’ (İnsân, 76/8) Buradaki ‘seve seve’ ifadesi, tefsirlerde hem ‘o yedirdiklerine kendilerinin de ihtiyacı olduğu hâlde
yani kendileri de o yiyecekleri istediği ve sevdiği hâlde miskinlere, yetimlere ve esirlere yedirirler’ şeklinde hem de ‘severek,
gönül hoşnutluğu ile yedirirler’ şeklinde açıklanmaktadır. Bu
iyiliği yapan kişilerin yedirdikleri kimselere, ‘Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür
beklemiyoruz.’ (İnsân, 76/9) demeleri, müminlerin bu özverili
davranışları, gösteriş veya herhangi bir menfaat, hatta bir teşekkür karşılığında değil, sırf Allah’ın rızasını kazanmak için
yaptıklarını, dolayısıyla îsâr’ın imani boyutunu göstermektedir.
Herhangi bir maddi veya manevi karşılık, bir çıkar elde
etme düşüncesi taşımadan yapılan iyilik, kişiye kalp huzuru
kazandırır. Meşhur kutsî hadiste bildirildiğine göre (Müsned, VI,
256; Buhârî, “Rikâk”, 38), bu şekilde gönüllü iyilik ve ibadet yapan-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 62
01.07.2014 12:10:42
63
Din Kardeşliğinin En İleri Derecesi: Îsâr
ların kalpleri, basiretleri ve yolları aydınlanır; inançları doğru,
kararları isabetli, işleri hayırlı ve faydalı olur (Mustafa Çağrıcı, “Îsâr”,
DİA, XXII, 490-491). Bunun için îsâr ahlakına sahip kişilerde gönül
huzuru vardır. Buna mukabil, bencil, cimri ve kıskanç insanlarda gönül huzuru olmaz. Çünkü gönül huzuru için îsâr ve infak
ahlakına sahip olmak gerekmektedir. Bundan dolayı ‘Zekâtını
veren, misafire ikramda bulunan ve zor zamanlarda verebilenlerin’ bu ahlaki hastalıktan uzak kalabileceği ifade buyrulmuştur.
Hadis-i Şerif’te de ifade edildiği üzere, “cömert kişi, Allah’a
yakındır, insanlara yakındır, Cennete yakındır, Cehennemden
uzaktır. Cimri kişi ise, Allah’a uzaktır, insanlara uzaktır, Cennete uzaktır, Cehenneme yakındır.” (Tirmizî, Birr, 40) “İki özellik Müslümanın içinde bulunmaz. Bunlar, cimrilik ve kötü
ahlâktır.” (Tirmizi, Zühd, 8; Nesai, Cihad, 8). Bundan dolayı Allah
Resûlü, ‘Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım’ (Buhari, Daavat, 37,
41, 44) ve ‘Allah’ım, beni nefsimin bencilliğinden koru’ (Müslim,
Zikir, 50) buyurmuşlardır.
Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmuştur: ‘Zulümden sakının
çünkü zulüm Kıyamet günü zulümattır/kat kat karanlıktır. Şuhdan/bencillikten sakının çünkü bencillik/şuh, hırs ve kıskançlık,
sizden evvelkileri helâk etti, birbirlerinin kanlarını döktüler ve
dokunulmazlarını /hurmetlerini halâl saydılar.’ (Müslim, “Birr”, 56;
Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 323; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, VIII, 256; Beyhaki, Sünenü’l-Kübra, VI, 93)
Abdullah b. Amr’dan rivayet edildiğine göre bir defasında
Resûlullah (s.a.s.) insanlara hitap etmiş ve şöyle buyurmuştur:
‘Bencillikten sakının! Çünkü sizden öncekiler bencillik yüzünden helak oldular. Bencillikleri onlara cimriliğe sürükledi ve
cimrileştiler; Yine onları akrabaları, yakınları ve dostları ile
bağlarını koparmaya sürükledi ve onlarla bağlarını kopardılar;
Onları günahlara dalmaya itti ve günahlara daldılar.’ (Ebû Dâvûd,
“Zekât”, 46)
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 63
01.07.2014 12:10:42
64
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Yermuk savaşında şehitler arasında son nefesine gelmiş
yaralıların, kendilerine verilen bir yudum suyu bile yanında
inleyen arkadaşları arasında nasıl dolaştırdıklarını, tarihî bir
olay olarak Mehmet Akif merhum Safahat´ında ne güzel tasvir
etmektedir:
“Huzeyfetü’l-Adevî der ki:
«Harb-i Yermûk’ün,
Yaman kızıştığı bir gündü, pek sıcak bir gün.
İkindiüstü biraz gevşeyince, sanki kıtal,
Silâhı attım elimden, su yüklenip derhâl,
Mücâhidîn arasından açıldım imdada,
Ağır yarayla uzaklarda kalmış efrada.
Ne ma’rekeydi ki, çepçevre, göğsü kandı yerin!
Huda’ya kalbini açmış, yatan bu gövdelerin,
Şehidi çoksa da, gazisi hiç mi yok? Derken,
Derin bir inleme duydum... Fakat bu ses nerden?
Sırayla okşadığım sineler bütün bî-rûh...
Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecruh.
Dedim: «Biraz su getirdim, içer misin, versem?»
Gözüyle «Ver!» demek isterken, arkadan bir elem,
Enîne başladı. Baktım: Nigâh-ı merhameti,
«Götür!» deyip bana îmâda ses gelen ciheti.
Ne yapsam içmeyecek, boştu, anladım, ibram;
O yükselen sese koştum ki: Âs›ın oğlu Hişâm.
Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları:
Su istiyordu garibin dönüp duran nazarı.
İçirmek üzre eğildim, üçüncü bir kısa «ah!»
Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan, nâgâh!
Hişâm’ı gör ki: O hâlinde kaşlarıyle bana,
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 64
01.07.2014 12:10:42
65
Din Kardeşliğinin En İleri Derecesi: Îsâr
«Ben istemem, hadi, git ver, diyordu, haykırana.»
Epey zaman aradım âh eden o muhtazarı...
Yetiştim, oh, kavuşmuştu Hakk’a son nazarı!
Hişâm’ı bari bulaydım, dedim, hemen döndüm:
Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm!
Demek, bir amcamın oğlunda vardı, varsa, ümid...
Koşup hizasına geldim: O kahraman da şehid.»
(Hâkim, Müstedrek, V, 1889 (3/242); Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, III, 259)
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 65
01.07.2014 12:10:42
Bir toplumu kenetleyen güç, yurttaşlar
arasındaki sevgi ve bunun tabii sonucu
olan dayanışmadır. Aralarındaki dostluk ve
kardeşlik bağı güçlü olursa, esen rüzgârlar
ne kadar sert olursa olsun toplumun
birlikteliğine zarar veremez. Ülkemiz insanı
bu açıdan tüm dünya milletlerine örnek
olabilecek güçlü bir birliktelik ve kardeşlik
sergilemektedir.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 66
01.07.2014 12:10:43
İyilik ve Takva Üzerine
Yardımlaşma
Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Öğretim Üyesi
Bir mümin kulun sahip olması gereken özellikler hem ayetlerde hem de hadislerde detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Bunlara baktığımızda iki hususun öne çıktığını görürüz. Birincisi,
müminin Allah’a karşı olan sorumluluklarıdır. Şirk koşmadan
yaratıcısına inanacak, ibadetleri yerine getirecek, haram ve helallere dikkat edecektir. İkincisi de diğer mümin kullara karşı
olan sorumluluklarıdır. Onların hukukunu gözetecek ve sorumluluklarını yerine getirecektir. Dolayısıyla iyi bir müminden bahsedebilmek için her iki başlığın altına giren hususların
olabildiğince yerine getirilmesi gerekir. Bu yüzden, ibadetlerini yerine getiren ancak müminlere karşı sorumluluklarında
özensiz davranan bir Müslümanın iyi bir mümin olduğunu
söylemek zordur. Ne zaman ki müminlere karşı görevlerinde
titizlik gösterir, o zaman Allah katında iyi bir mümin olma
vasfını kazanır. Çünkü bunlar Allah ve Resûlü’nün talepleridir. Onların emirlerinin bir kısmını ihmal ederek veya önemsemeyerek güzel bir kulluk sergilenemeyeceğine göre yerine
getirilmeleri gerekir.
Biz müminlerden titizlik göstermemiz istenen hususlardan
biri de, Allah’ın hoşnut olacağı işlerde yer almaya gayret etmemiz ve mümin kardeşlerimizle birbirimizi bu yönde teşvik etmemizdir, yardımlaşmamızdır. Bunun yanında, Rabbimizin razı
67
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 67
01.07.2014 12:10:43
68
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
olmayacağı yanlış işlerden de uzak durmamız ve birbirimizi bu
konularda uyarmamızdır.
Mümin kardeşlerimizin maddi-manevi sorunlarıyla ilgilenmek, yardımlarına koşmak, yalnız olmadıklarını hissettirmek
hiç şüphe yok ki Allah’ın hoşnut olacağı böylesi sâlih amellerdendir. Dünyevîleşmenin arttığı günümüzde inananların kardeşliğini güçlendirmek ve aralarındaki bağı pekiştirmek için
buna çok ihtiyacımız vardır. Bunun tam tersi olarak müminlerin sorunlarına sırt çevirmek de Rabbimizin asla memnun
olmayacağı bir davranıştır.
Aile yuvası: Yardım duygusunun
kazanıldığı ilk yer
İnsanın tüm güzel alışkanlıkları kazanacağı ilk eğitim yeri
ailedir. Bu nedenle eşlere büyük sorumluluk düşmektedir.
Öncelikli olarak daha iyi insan olmaları, Rabbe kullukta ve
insanî ilişkilerde daha kâmil bir yaşam sergilemeleri için birbirlerine yardımcı olmak durumundadırlar. Birlikte pazartesiperşembe oruçlarını tutacaklar, beraber gece teheccüde
kalkmaya gayret edeceklerdir. Bunun yanında eşlere düşen
en büyük görev kanaatkâr olmaları, ellerine geçen helal rızka
şükretmeleri ve imkânlarının ötesinde birbirlerini zorlamamaları, aile saadetini dünyalık yüzünden kaçırmamalarıdır. Ayrıca
birbirlerine karşı tatlı ve saygılı bir dil kullanmaları, haksızlık
ederek yuvadaki mutluluğu bozmamaları icap eder. Şayet eşler
birbirlerine karşı anlayışlı davranırlar ve öncelikleri daha iyi bir
kul olmak yönünde çabalamak olursa, o yuvadaki huzura hiçbir şey zarar veremez. Allah’ın lütfuyla, onlara bakarak erdemli
davranışları öğrenen çocukları, çok güzel bir ahlak ile yetişir.
Örneğin, çocukların cömert ve yardımsever yetişmeleri
ebeveyn ile gerçekleşir. Aile içi konuşmalarda çocukları bu
yönde teşvik eden konuşmalar yapılır ve hem anne hem de
baba başkalarının yardımına koşmak hususunda ellerinden
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 68
01.07.2014 12:10:43
69
İyilik ve Takva Üzerine Yardımlaşma
gelen çabayı gösterirlerse, bunun müspet etkisi, çocuğun üzerinde görülür. Babasının apartman içinde yaşayan bir yaşlıya
yardıma gittiğini, annesinin hasta bir komşusuna yemek yapıp
gönderdiğini veya güzel bir yemeği yan daireyle paylaştığını
gören bir çocukta nezih duygular güçlü bir şekilde kök salar.
Bunun yanında, yolda giderken elindeki poşetleri taşımakta
zorlanan bir yaşlıya yardım eden, gerçekten muhtaç biri olduğu
her hâlinden belli olan bir fakire maddi yardımda bulunan babasını veya annesini gören çocukta ruh güzelliği bir başka olur.
Bunun da ötesinde, insanların ayaklarına batabilecek dikenin
yoldan uzaklaştırılmasını sadaka olarak duyuran peygamberini1
örnek alan babasının, cam kırıklarını veya taş parçalarını yolun kenarına çektiğine şahit olan çocuk, gördüğünden müthiş
etkilenir.
Maalesef bazı anne babalar, yavrularının önünde yaptıkları dedikodu ve kötüleyici konuşmaların, onların ahlakını ne
kadar olumsuz etkilediğini, merhamet duygularını körelttiğini
düşünmezler. Güzel hasletleri ailesinde alamadan yetişen böylesi bir çocuk yolda yürürken, trafikte araç sürerken, herhangi
bir yerde sırada beklerken başkalarının hakkını çiğnemekte hiç
zorlanmaz. Hatta önünde yaşanan haksızlıkları görmezlikten
gelir, imkân bulduğunda aynı şeyi kendisi yapar. Çünkü her
şey ailede başlar.
Kardeşlik ruhunu perçinleyen
mekan olarak cami
Cami, müminleri en çok bir araya getiren, tanıştıran ve
kavuşturan mekândır. Çünkü insanlar genel olarak aynı ortamlarda çalıştığı kimseler ile yaşadığı muhitteki komşuları
tanır. Lakin cami, bundan çok daha fazlasını sağlar. Öncelikle
müminleri dünyevi menfaat olmaksızın bir araya getirir. Camiden içeri adım atan herkes daha girişte, içeriye girecek diğer
1
Müslim, 1009.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 69
01.07.2014 12:10:43
70
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
herkesle eşit konumda olduğunu bilir. İşveren, işçi, zengin,
fakir, okumuş, az okumuş olmak kapının dışında bırakılması
gereken bir yüktür. İçeri girenlerin her birinin tek amacı vardır:
Rabbine kulluk etmek, nefsini köreltmek ve mümin kardeşleriyle kenetlenmek. Bu yolla müminler birbirlerine omuz
vererek beraberce rablerine ibadet ederler, hatiplerin vaaz ve
hutbelerini dinleyerek dinî bilgilerini artırırlar. Tüm bunları
yaparken tanışıp kaynaşarak Allah için dostluklar oluştururlar.
Toprağı imanla sulanan bir fideyi dikerler. O yüzden camide
oluşturulan dostluklar, Allah rızası merkezli olduğundan çok
güçlü olur. Büyük şehirlerdeki camilerde bahsettiğimiz hususu
gerçekleştirmek kısmen zor olmakla birlikte mahalle ve köy
mescitlerinde bu mümkündür.
Hz. Peygamber’in yaptığı da bu idi. Medine şehir merkezinde oturanların camiye gelmelerini çok önemsiyor, namazlardan
önce veya sonra onlarla sohbet ediyor, dertleriyle ilgileniyor,
camiye gelemeyenleri merak edip soruyor, kardeşlik hukukunu
pekiştiriyordu. Böylece camiye gelen her müminin imanı daha
kuvvetlenmiş oluyor, kardeşlerine olan muhabbet ve bağlılığı
da artıyordu. Bu sıkı iletişim sayesinde, cemaatten biri herhangi
bir sıkıntıya düştüğünde veya rahatsızlandığında yardımına
koşuluyordu. Çünkü ondan haberdar olunuyordu. Dolayısıyla
cami çok büyük bir fonksiyon icra ediyordu. Buralar ibadetlerin
ifa edildiği yerler olmak yanında duyguların da kemale erdiği
yerlere dönüşüyordu.
Hz. Peygamber’in, ihtiyaç sahibi müminlere yardımı, hastaları ziyaret etmeyi ve benzeri insani ilişkileri hep camide
organize ettiği ve hatta vefat edenlerin kabirlerine camideki
ashabıyla birlikte gidip cenaze namazı kıldığı göz önünde bulundurulacak olursa, Allah’ın evlerinin ne kadar önemli olduğu
kendiliğinden anlaşılacaktır. Dolayısıyla camiler başta yardımlaşma olmak üzere ahlaki değerlerin kazanıldığı ve pekiştirildiği
aslî mekanlardan biridir. Şüphesiz rabbimizin camileri imar
edenleri överek hem maddi bakımlarının yapılmasına işaret
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 70
01.07.2014 12:10:43
71
İyilik ve Takva Üzerine Yardımlaşma
buyurması hem de içlerinin şenlendirilmesini istemesindeki
pek çok hikmetten birisi de budur.2 Aynı şekilde, namazları
camide eda etmeye teşvik eden Sevgili Elçinin, camiye giden
kimsenin attığı her bir adımda bir günahının silineceğini, diğer her bir adımda da makamının bir derece yükseltileceğini,
namaz kıldığı yerde durduğu sürece da meleklerin kendisine
dua edeceğini buyurması bundan dolayıdır.3 Tek başına kılınan
namaza göre yirmiyedi kat daha faziletli olması4 misali, uhrevi
ve dünyevi faydalarına bakılacak olursa, namazları camide eda
etmenin ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır.
Kardeşlik hukukunun gereği
İnsan aynı anne babadan olan kardeşlerine karşı özel bir
sevgi besler. Onların dertli ve sevinçli zamanlarında yanlarında
yer alır. Karşılaştıkları sorunlarda her türlü imkânını seferber
ederek badireyi atlatmalarına yardımcı olmak ister. Ayette
geçtiği üzere müminler de kardeştir.5 Dolayısıyla İslam’ın öngördüğü kardeşlik ana baba bir kardeşlik gibidir, hatta bazı
durumlarda bundan daha da ileridir. Mümin nasıl ki annebaba bir kardeşinin yardımına her zaman koşuyorsa, mümin
kardeşlerinin yardımına da aynı şekilde koşmak zorundadır.
Çünkü bu yüce dinin öngördüğü din kardeşliği, kuru bir söylemden ibaret değildir.
Farklı renklerde olan veya değişik bölgelerden gelen insanların din kardeşliği etrafında birleşmesi, Kabe’nin etrafında ve
camilerde bir araya gelmesi, aralarında sosyal statü ve ırk farkı
gözetilmemesi, bu bakış açısının bir sonucudur. İşte bu sonuç,
müminlerin birbirlerine destek olmaları, sıkıntılı anlarında yardımlaşmalarıyla taçlanır. Nitekim Hz. Peygamber bu hususta
2
Tevbe, 9/18.
3
Buhârî, 477.
4
Buhârî, 645.
5
Hucurât, 49/10.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 71
01.07.2014 12:10:43
72
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
şöyle buyurmaktadırlar: “Bir müminin diğer mümin kardeşlerine karşı ilgisi, birbirini bağlayıp destekleyen bir binanın taşları
gibidir.”6 “Müslümanlar, birbirlerini sevmekte, merhametleşmekte, ilgi duyup yardımlaşmada bir vücut gibidirler. Vücuttan
bir organ hastalandığında, diğer organları, uykusuzluk ve ateşte
aynı acıya ortak olurlar.”7
Allah Tealâ, işte bu noktada bizi eyleme çağırır: “Allah’a
ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya,
babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın ve uzak komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda
kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah
kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”8 Hz. Peygamber de
şöyle buyurur: “Yanıbaşındaki komşusunun aç olduğunu bildiği hâlde karnı tok yatan kimse bana inanmamış olur.”9
Müminin öncelikli sorumluluğu, etrafındaki mümin kardeşlerine yöneliktir lakin sınırlar mümini sınırlamaz. Çünkü millet ve dil ayrımı olmaksızın tüm inananları kardeş
yapan İslam’ın bu kabulü, anlamsız değildir. Tüm inananlar
kardeşimiz olduğuna göre, onları hemen yanı başımızdaki kardeşlerimiz gibi sevmek ve sıkıntıanlarında yardımlarına koşmak
durumundayız. Bu nedenle bir mümin yeryüzünün başka bir
coğrafyasındaki bir Müslüman felakete veya zulme uğradığında
“bana ne” diyemez. İmanının gereği olarak, elinden geldiğince
yardıma koşar. Ayrıca unutmamak gerekir ki, bugün yardım
ediyorsak, yarın da biz yardıma muhtaç hâle düşebiliriz.
Felaket ve sevinçte müminin yanında yer almak
Allah Tealâ, Kur’an’da, “ve birbirinizle tanışmanız için sizi
milletlere ve kabilelere ayırdık” buyurmaktadır.10 Demek oluyor
6
Buhârî, 2446.
7
Buhârî, 6011.
8
Nisâ, 4/36.
9
Taberânî, Kebîr, 751.
10 Hucurât, 49/13.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 72
01.07.2014 12:10:43
73
İyilik ve Takva Üzerine Yardımlaşma
ki, insanlar birbirleriyle tanışıp ülfet edecekler ve bir arada yaşayacaklar. Çünkü Âdemoğlu, tek başına yaşayabilmesi zor bir
varlıktır. Etrafında bir arkadaş çevresi ve dostlarının olmasını
ister. Sevinçli anında mutluluğunu paylaşacağı, üzüntülü anında da ona yaslanarak gözyaşı dökeceği ahbabını yanında arar.
Bir müminin bir mümine yapabileceği en büyük iyilik budur. Bu yüzden de çocuğunu evlendiren, bir yakınını kaybeden
veya hasta yatağında gözleri tavana dikili bekleyen insan, dostlarını yanında görmeyi çok arzular. Müminin özellikle bu üç
durumda arkadaşlarının yanı başında yer alması çok önemlidir.
Eğer mutlu günüyse, onun sevincine ortak olunmuş ve yalnız
bırakılmamış olur. Hüzünlü günüyse, sabırlı ve metanetli olması yönünde destek olunur. Böyle yapılmaz da sadece muhabbet
ederken ve iyi günde arkadaşlık yapılırsa, bu gerçek anlamda
bir dostluk olmaz. Zira hakiki dostluk, iyi ve kötü günde mümin kardeşin yanında yer almaktır. Bu bağlamda, hastanelerde
uzun süreli tedavi gören hastaların kendilerini ziyaret edecekleri kapıya bakarak beklediklerini bilmek gerekir. Hatta öyle
beklemektedirler ki, kimlerin gelip kimlerin gelmediğinin bile
çetelesini tutmaktadırlar. Ayrıca unutmamak gerekir ki, insan
insana her zaman muhtaçtır. Bugün sağlıklı olan yarın kalıcı bir
hastalığa yakalanıp dostlarının gelmesini bekleyen bir yatalağa
dönebilir. Nitekim sevgili peygamberimiz hasta ziyaretini şu
hadisleriyle teşvik etmektedirler: “Hasta ziyaretinde bulunan
kimse, ziyaretten dönünceye kadar cennet meyveleri arasındadır.”11
Müminlerin yardımlaşma alanı
Müminler kardeş olduklarından her zaman birbirlerinin
hayrını isterler. Kendileri kadar diğer kardeşlerinin de iyi işler
yapmalarını, Allah’a kulluğu hakkıyla yerine getirmelerini gönülden arzularlar. Çünkü onların peygamberi şöyle buyurmuş11 Müslim, 2568.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 73
01.07.2014 12:10:43
74
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
tu: “Sizden biriniz, nefsi için istediğini mümin kardeşi için de
istemedikçe kâmil anlamda iman etmiş olmaz.”12
Bu yüzden mümin, hem yapıp ettikleriyle kardeşine örnek
olur, hem de anlattıklarıyla daha güzel bir kul olmasına aracılık eder. Çünkü müminin dindarlığı sadece şahsına değildir.
Kendisinin nasıl iyi bir kul olmasını istiyor ve bu uğurda çabalıyorsa, kardeşinin de benzer güzel amelleri yapmasını diler.
Hatta evde olduğu vakitlerde camiye gitmeye gayret gösterirken
arkadaşını da davet eder, bir yerde bir hayır varsa onun da
buna bir tarafından omuz vermesini arzulayıp çağırır. Zaten
Rabbimiz de birbirimize güzeli ve hayrı tavsiye etmemiz, hepimizin bildiği Asr Sûresi’nde şöyle ferman buyurur: “Zamana
and olsun ki, insan hiç şüphesiz hüsrandadır. Ancak, inanıp
yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı
tavsiye edenler bunun dışındadır.”13
Mümin, kardeşinin iyiliklere yönelmesine vesile olacağı gibi
gördüğü yanlış davranışları düzeltmesi için de uyarıda bulunacaktır. Onun kusurunu düzeltmek veya bir eksiğini tamamlaması için uyarıda bulunacağında ise her zaman iki hususu göz
önünde tutacaktır: 1- Allah’ın rızasını kazanmak için uyarmak.
2- Kardeşinin gönlünü kırmadan, güzel bir lisanla daha iyi bir
mümin olmasına yardımcı olmak. Dolayısıyla onun uyarısında
kardeşini tahkir etmek, başkalarının gözünde itibarsızlaştırmak
asla söz konusu değildir. O sadece Allah rızasını ve kardeşinin
iyiliğini amaçlamaktadır. Bu nedenle, kardeşinin düzeltmesini
arzuladığı eksikliğinden kendisi de zarar görmüş olsa bile, uyarısını başkalarının önünde yapmaz. Nazik ve başkalarına kapalı
bir yolla kardeşine hatasını hatırlattığında, onun yanlışını daha
kolay görmesini ve kabullenmesini sağladığı gibi aralarındaki
kardeşlik bağı da kopmamış olur. Çünkü kendisine yapılmasını
istemeyeceği bir şeyi kardeşine yapmamıştır ve inşallah iyi niye12 Buhârî, 13.
13 Asr, 103/1-3.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 74
01.07.2014 12:10:43
75
İyilik ve Takva Üzerine Yardımlaşma
tinin karşılığını alacaktır. Unutmamak gerekir ki, Allah Resûlü,
“ameller niyetlere göredir.”14 buyurmuşlardır.
Zikrettiklerimize ilaveten bahsedilmesi gereken diğer sorumluluk şudur: İhlaslı mümin, rabbin hoşnut olmayacağı
yanlış işlerde başkalarına ortak olmaz. Çünkü onun Allah rızasını kazanmak ve iyi bir insan olmak gibi yüksek bir ideali
vardır. Bu nedenle, kalpleri kırılsa bile tanıdıklarının yanlışlarına destek olmaz, günahlarından pay almaz. Kan davalarına,
akrabaların veya arkadaşların yanlışlarına -sözde dayanışma
adına- eşlik etmez. Kötülüklerin çoğalmasına ve insanların
yanlışlara düşmelerine vesile olacak her türlü fenalığa bulaşmaktan kaçınır. Zira onu yaratan Allah Tealâ “iyilik ve takva
konusunda yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir”15
buyurmaktadır.
Bu nedenle, bizden yardım istendiğinde, yardım isteyenler
en yakın akrabalarımız bile olsa, talep edilen hususu Kur’an
ve Sünnet terazisinde tartmak durumundayız. Eğer Allah ve
Resûlü’nün memnun olmayacağı bir istekle karşı karşıya isek,
bu durumda istenen yardımı yapamayız. “Bana darılırlar, küserler, bir daha konuşmazlar” gibi mazeretler onların yanında ye almamız için bir gerekçe olamaz. Çünkü biz, kullardan
önce Allah’ı memnun etmek durumundayız. Ayrıca hayat, vefatla sonlanan bir süreç değildir, ölümden sonrası da vardır.
Bu yüzden haksızlığa destek olamayız. Burada yapılması gereken şey, neden yanlışın yanında yer almadığımızı uygun bir
lisanla hatırlatmak ve yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuzu,
nefsimize uymamamız gerektiğini ifade etmektir. Kaldı ki, biz
müminlerin birbirleriyle yardımlaşması sadece hayır sınırları
içinde kalır. Cahiliye döneminde olduğu gibi, tanıdığımız veya
akrabamız diye yanlış yapan bir insanın yanında duramayız.
14 Buhârî, 1.
15 Mâide, 5/2.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 75
01.07.2014 12:10:43
76
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Buna ilaveten, yanlışlara destek olmak yani şerde başkalarıyla yardımlaşmak bir yana, Allah Resûlü’nün belirttiği gibi,
münkeri düzeltmek için (yanlış bir yola başvurmadan) fiilî
müdahalemiz gerekebilir.16 Nitekim Hz. Peygamber bir gün
sahabilerine, “zalim de olsa mazlum da olsa kardeşinize yardım
edin” buyurur. Ashab şaşkınlık içinde “mazlum olan kardeşimize yardımı anladık ancak zalim olana nasıl yardım edeceğimizi
anlamadık” derler. Allah Resûlü de, “zulüm yapmasına engel
olmanız ona yardım etmenizdir” buyurur.17 Lakin bazen elle
müdahale zor veya imkânsız olabilir. Bu durumda -yine Allah Resûlü’nün beyanıyla- dille uyarmak icap edebilir. Çünkü
bu da sonuçta mümin kardeşe yardımdır. Bu dahi mümkün
olmuyorsa en azından benimsemeyerek uzak durmak gerekir.18
İslam’ın zekatı emretmesi,
sadakayı teşvik etmesi
Yüce dinimiz, müminin yardımseverlik duygusunun olgunlaşması ve merhamet yönünün pekişmesi için maddi durumu
yerinde olanların infakta bulunmalarını emretmiştir. Buna göre,
imkânı olanlar mallarının belirli miktarını her yıl fakirlere vermek durumundadırlar. Allah Tealâ, bu görevi yerine getirenleri
şöyle övmektedir: “İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru
kılıp zekatı verenlerin rableri katında elbette mükafatları vardır.
Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, mahzun da olmazlar.”19
Bu aziz din, zekat yanında sadakayı vermeyi de teşvik etmiştir. Ayrıca zekat yılda bir kez verilirken sadaka senenin her
döneminde defaatle verilebilir. Sadaka sayesinde, imkânları yerinde olanların fakirleri oniki ay boyunca hatırlamaları sağla-
16 Buhârî, 78.
17 Buhârî, 2444.
18 Buhârî, 78.
19 Bakara, 2/277.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 76
01.07.2014 12:10:43
77
İyilik ve Takva Üzerine Yardımlaşma
nır; fedakârlık, merhamet, cömertlik ve tevazu tarafları sürekli
zinde tutulur.
Zekat ve sadaka, ahiret için kazandırdıkları yanında, topluma da huzur olarak geri döner. Şöyle ki, gerek zekat ve gerekse
sadaka hem veren, hem alan hem de toplum açısından pek
çok fayda sağlar. Öncelikli olarak yardımda bulunan insan Allah’ın bir emrini yerine getirdiğinden dolayı mutlu olur, ahiret
çıkınına ilave erzak koymuş olur. Bunun yanında, elini cebine
sokmaya alıştığı için muhtaçlara daha kolay yardım eder. Allah
da onun bu infakını malını bereketlendirerek ödüllendirir. Şu
ayette geçtiği gibi: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz dâne olmak üzere yedi başak veren bir
dânenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın
lütfu geniştir, O, her şeyi hakkıyla bilir.”20 Hz. Peygamber de
aynı hususa vurgu yaparak şöyle buyurur: “Sadaka vermekle
mal eksilmez. Sadaka verin!”21
Yardım alan açısından bakılacak olursa, zekat ve sadaka şu
faydayı sağlar: Maddi durumu yerinde olanlar tarafından ihmal
edilmediği ve bu sayede ayakta durabildiği için haline şükretmesi daha kolay olur. Bunun yanında zenginlere karşı kalbinde
oluşabilecek olumsuz duygular törpülenir, aynı safta yan yana
durduğu mümin kardeşiyle arasındaki muhabbet bağı güçlenir.
Görüldüğü üzere zekat ve sadaka ile toplumsal barışa
büyük bir katkı sunulur. Maddi imkanı yerinde olanların şımarmadığı, ihtiyaç sahiplerini gözettiği, fakirlerin de unutulmadıkları için zenginlere karşı kin beslemediği bir kardeşlik
havası sağlanr. Bu ise başta hırsızlık ve yankesicilik olmak üzere
bir takım adi suçların azalmasında önemli bir görev icra eder.
Hapishaneler bu türden suçları işleyenlerle dolmaz. Sonuçta
zekat ve sadaka ile toplumun her bir ferdi kazanır. Çünkü yar-
20 Bakara, 2/261.
21 Müsned, 1674.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 77
01.07.2014 12:10:43
78
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
dımlaşmak herkese huzur olarak geri döner. Bu yüce dinin bir
hikmeti daha böylece ortaya çıkmış olur.
Kurban ibadetinin kardeşlik boyutu
İslam’ın insanı gözeten ve toplumsal dayanışmayı sağlayan
güzelliklerinden birisi de hiç şüphesiz ki kurban ibadetidir. Bu
güzel kulluk görevi sayesinde evlerine et girmeyen veya yuvaları çok az et gören fakirler söz konusu nimete doyma imkanı
bulurlar. Bunun yanında komşuların birbirlerine kurban etinden hediye etmeleri ile de dostluk bağları güçlenir. Keza aynı
muhitte oturmayan ancak ihtiyaçları göz önünde bulundurularak kendilerine et ulaştırılan akrabaların sevgisi ve dayanışması
da pekişir. Görüldüğü üzere her bir ibadet hem ahiret hem de
dünya açısından müminlere fayda olarak geri döner.
Afetlerin kardeşlik bağını güçlendirmesi
Depremler, sel felaketleri, büyük maden kazaları gibi toplumun yüreğini derinden yakan acılar insanların birbirine kenetlenmesine vesile olur. Kalplerdeki merhamet duygularını
galeyana getirir, her bir vatandaşın felakete uğrayanlar için hüzünlenmesine ve gözyaşı dökmesine neden olur. Bu dönemlerde insanlara maddi destekte bulunmak, gerekiyorsa bedensel
yardıma koşmak hem içimizdeki insani duyguları güçlendirir,
hem başkalarına örnek olmamızı sağlar, hem de ahiret sermayemizin artmasına vesile olur. Doğrusu ülkemiz insanı bu tür
sınavlarda her zaman örnek bir yardımseverlik göstermiştir.
Kardeşlere yardımda birlik olmak
Çevremize baktığımızda hayırda yardımlaşmak ve güzel
işler yapmak amacıyla müminlerin çeşitli dernekler ve vakıflar
etrafında bir araya geldiklerini görürüz. Bir yerde felaket
olduğunda hemen koştuklarını, tespit ettikleri muhtaçlara da
imkanları ölçüsünce ayni ve maddi yardım yaptıklarına şahit
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 78
01.07.2014 12:10:43
79
İyilik ve Takva Üzerine Yardımlaşma
oluruz. Hatta bazen evlenecek olan gençlere destek olduklarını,
okullar yaptırdıklarını, dünyanın dört bir tarafında su kuyuları açtıklarını, savaş nedeniyle ülkelerinden kaçıp güzel memleketimize sığınan mültecilere hizmete koştuklarını, mümin
kardeşlerimizi kucakladıklarını sevinçle izleriz. Bu, iyilikte yardımlaşmanın maddeye bürünmüş halidir. Rabbin emrini yerine
getirmenin tecellisidir. Söz konusu güzelliğin tam karşısında,
bazı kişilerin de soygunculuk, uyuşturucu ticareti yapmak ve
benzeri maksatlarla çeteler ve örgütler kurduklarını basından
takip ederiz. Birileri güzel işler yapmaya gayret ederken, bir
başkaları da dünyayı ifsat etmek için birbirleriyle yardımlaşır,
Allah’ın arzını daha yaşanılmaz hale getirmek için çabalar. Bu
insanların yaptıkları, şerde yardımlaşmaktır. Hiç şüphesiz ki
Allah’ın haram kıldığı bir fiildir. İnşallah iyilerin çabası kötülere
her zaman galip gelecektir. Bu, her zaman böyle olmuştur.
İyiliğin çeşitleri
İyilik yapmak, başkalarına yardımda bulunmak denilince
zihinlere öncelikle maddi yardımlar gelir. Bu tabiidir. Çünkü
fakir insanların en ihtiyaç duydukları şey karınlarının doyması
ve insanca yaşama imkanına kavuşmalarıdır. Bunun yanında
bir kişinin en takdire değer fedakarlığı, maddi kazanımlarından başkalarını yararlandırmasıdır. Bu nedenle yardım kelimesi
zihnimize geldiğinde bundan para vermeyi, eşya, gıda maddesi
temin etmeyi anlamamız normaldir. Ancak iyilik sırf bundan
ibaret değildir.
Şöyle ki, Allah’a kulluk sadece namaz, oruç ve hac gibi
ibadetlerle kayıtlı değildir. Zira dinimiz, ibadeti belli görevlerle
sınırlamamıştır. Bilakis müminin tüm hayatı ibadettir. Allah’ın
murat ettiği şekilde davrandıktan sonra yemesinden içmesine,
eşinin ağzına helal lokma koymasına varıncaya kadar Müslümanın yapıp ettiği her şey ibadet hükmünü kazanır. Dolayısıyla doğrudan kendimize yönelik olmayan ama yine ibadet
hükmünde olan davranışlarımız ve eylemlerimiz vardır. Allah’ı
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 79
01.07.2014 12:10:43
80
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
hoşnut edecek ve onun rızasını kazanmamızı sağlayacak tüm
sözlerimiz ve eylemlerimiz böyledir. Bunun anlamı ise, bir fakire maddî yardımda bulunmak nasıl bir ibadet ise, huzurevinde
yaşlıları bir demek çiçekle ziyaret etmek, bir engellinin caddeden karşıdan karşıya geçmesine yardım etmek, otobüste hamile
bayana yer vermek de ibadettir.
Keza görüştüğümüz herkese bazı ahlaki erdemleri kazandırmaya gayret etmek de bir iyiliktir, insanlarla hayırda yardımlaşmaktır. Asansöre bindiğimizde veya merdivenlerden
çıkarken karşılaştığımız komşularımıza veya işyeri arkadaşlarımıza İslam’ın şiarlarından biri olan selamı vermek ve bu güzel
vasfımızın diri kalmasını sağlamak, ibadettir. Bunun yanında
çocuklarımıza sağ elle yiyip içmeyi öğretmek, sağdan giyinmeyi
tavsiye etmek de aynıdır. Dolayısıyla sürekli yapmak suretiyle alışkanlık kazandığımız İslam’ın güzelliklerini dışarı yansıtmamız ve etrafımızdakilerin de bizden etkilenerek bunları
yapmalarını ve İslam’ın bir değerini canlı tutmalarını sağlamak
iyiliğin, başka bir ifadeyle iyilikte yardımlaşmanın örneğidir,
ibadettir.
Rabbimiz, her iyilik çeşidini ibadet olarak önümüze koyduğunu Hz. Lokman’ın oğluna nasihatiyle ifade etmektedir:
“Yavrucuğum! Yaptığın iş, bir hardal tanesi ağırlığında bile
olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir.
Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden
haberdardır.”22 Keza başka bir ayette de rabbimiz şöyle ferman
etmektedir: “Kim, zerre miktarı hayır işlerse, onu görür. Kim
de, zerre miktarı kötülük işlerse, onu görür.”23
Hz. Peygamber de her fırsatta müminlere yardıma koşmayı
teşvik etmiştir. Hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kişi, müminin bir dünya sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günün22 Lokman, 3/16.
23 Zilzâl, 99/7-8.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 80
01.07.2014 12:10:43
81
İyilik ve Takva Üzerine Yardımlaşma
de o müminin bir sıkıntısını giderir. Bir kimse darda kalana
kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık
gösterir. Bir kimse, bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da
onun dünya ve ahirette ayıbını örter. Mümin kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da onun yardımındadır.”24
“Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar.”25 Atalarımız da ne güzel söylemiştir: “İyiliği yap denize
at, balık bilmezse Hâlik bilir.”
İyiliğin sevabını heba etmemek
Bir insanın başkalarına yardım etmesi her türlü takdiri hak
edecek bir davranıştır. Lakin İslam başkalarına yardımcı olmayı
pek çok ayet ve hadis ile teşvik ederken, Hz. Peygamber son
derece mühim bir hususa, yardımı olabildiğince gizli yapmaya
çok dikkat çekmiştir. Örneğin bir hadislerinde Allah Tealâ’nın
kıyamet gününde arşın gölgesi altında gölgelendireceği yedi
çeşit insanı sayarken “sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek
derecede gizli sadaka veren kimse”yi zikretmiştir.26 Zira başkalarının gözü önünde yardım yapmak muhtaç insanı rencide
edebilir. Görenler tarafından horlanabilir. Bunun yanında insan, infakta bulunarak büyük bir fedakârlık yapmasına rağmen,
yaptığı iyilikten nefsine bir gurur payı çıkarabilir. Dolayısıyla
iyiliğin gösteriş boyutuna kaçmaması ve sadece Allah rızası için
yapılmış bir ibadet olarak kalması için diğer insanların fark
etmemesine özen göstermek gerekir.
Başkalarının da muhtaç insanlara yardım etmesini teşvik
etmek amacıyla bazı durumlarda açıktan yardım yapmak yararlı
olabilir. Lakin burada da yardım alan kimsenin onurunu korumaya ve “yardım yapıyorum” diyerek böbürlenmemeye dikkat
etmek icap eder. Çünkü yardım yapan insan bu hassasiyeti
24 Müslim, 2699.
25 Buhârî, 2442.
26 Buhârî, 1423.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 81
01.07.2014 12:10:43
82
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
gözetmezse, hem kalp kırmak hem de kibirlenmek nedeniyle,
yaptığı iyilikten ümit ettiği sevabı alamayabilir. Bu hususu bir
hadislerinde dile getiren Allah Resûlü, kıyamet gününde bazı
insanların Allah’ın katında nasıl hesap vereceğini temsilî olarak anlatır. Huzura getirilenlerden biri zengin kimsedir. Allah
Teâlâ ona kazandığı malla ne yaptığını sorar. O da “mal infak
edilmesini murat ettiğin hiç bir yer bırakmadım. Senin için
oralara mutlaka infakta bulundum” der. Ancak her şeyi bilen
Allah buyurur ki: “Yalan söylüyorsun. Senin için cömert denilsin diye bu işleri yaptın. Zaten istediğin de gerçekleşti ve
cömert diye anıldın.” Ardından emir verir ve bu riyakâr kişi
cehenneme atılır.27
Bu nedenle, ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunanların,
bundan nefislerine pay çıkarmak yerine, infakta bulunabilecekleri insan buldukları için şükretmeleri ve bu ibadetlerini
halisane yapılmış bir görev olarak kabul buyurması için Allah’a
niyaz etmeleri hoş olur.
Rabbim güzelliklerimizi daim eyleye
Bir toplumu kenetleyen güç, yurttaşlar arasındaki sevgi ve
bunun tabii sonucu olan dayanışmadır. Aralarındaki dostluk
ve kardeşlik bağı güçlü olursa, esen rüzgârlar ne kadar sert
olursa olsun toplumun birlikteliğine zarar veremez. Ülkemiz
insanı bu açıdan tüm dünya milletlerine örnek olabilecek güçlü
bir birliktelik ve kardeşlik sergilemektedir. Çeşitli dönemlerde,
özellikle de yakın zamanlarda Sakarya ve Van’da gerçekleşen
depremler, ülkemiz insanın dayanışma ruhunu yansıtması açısından çok güzel iki örnektir. Her iki depremde de yurdun dört
bir tarafından vatandaşlarımız ellerinden gelen katkıyı sunmuşlar ve yaraları sarmaya koşmuşlardır.
Bizler büyük afetlerde güçlü birliktelikler gerçekleştirdiğimiz gibi maddi durumu yerinde olmayan kardeşlerimiz için
27 Müslim, 4923.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 82
01.07.2014 12:10:43
83
İyilik ve Takva Üzerine Yardımlaşma
de aynı seferberliği gösteririz. Özellikle ramazan ayları, fakir
kardeşlerimizin imdadına koşmak, onların yaralarını sarmak
açısından bizim için büyük bir fırsattır. Bu nedenle, ramazanı rabbimizin infakta bulunmak için bizlere sunduğu özel bir
fırsat olarak bilir, üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeye gayret ederiz. Bunu yaparken de sevap hanemize yeni bir
şeyler yazdırmayı hedefleriz. Sonuçta kalbimiz huzurla dolar.
Çünkü infakta bulunduğumuz kardeşimizdir.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 83
01.07.2014 12:10:43
Toplumsal duyarlılıkta zirveyi ifade eden
“sadaka taşı” uygulaması, İslam’ın insana
verdiği değeri iyi kavrayan bir milletin ürettiği
sosyal bir projedir.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 84
01.07.2014 12:10:43
Askıda Hurmadan Sadaka
Taşlarına Uzanan Yardımlaşma
Medeniyeti
Dr. Mahmut DEMİR
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
“İyiliği, daha fazlasını bekleyerek
(bir kazanç elde etmek için) yapma.” (el-Müddessir, 74/6)
“Biz sizi yalnız Allah rızası için doyuruyoruz.
Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (el-İnsan, 76/9)
“…İki metre boyunda mermer bir sütun. Üstünde bir çukur var. Geçen asırda, yolu buraya düşenlerden hâl ve vakti
yerinde olanlar, mermerin üstündeki çukura bir miktar para
bırakırmış. Derdini kimseye açamayan hakiki bir fakir, ihtiyacı
olunca oradaki parayı alır. O günkü ihtiyacı bir kuruş mu?
Yüz para mı? Onu ayırır, kalanını, kendisi gibi ihtiyacı olanları
düşünme terbiyesi icabı çukuruna kor ve meçhul sadakacıya,
içinin memnunluğunu kalbinden ulaştırır ve dönermiş.”
Sadaka taşlarına dair bu kısa malumatı Cumhuriyet döneminin kültür âbidelerinden Ord. Prof. Dr. Ahmed Süheyl
Ünver (1898-1986), hocası hattat ve ressam Murtazâ Elker’in
(1874-1969) dilinden böyle aktarıyor.1
Yerine göre “zekât taşı”, “zekât kuyusu”, “dilenci mihrabı”,
“hacet taşı”, “ihtiyaçgâh”, “fıkara taşı”, “hayrat deliği” gibi isimlerle de anılmakta olan bu taşların, bir araştırmacının tespitine
1
Ünver, A. Süheyl; Sadaka Taşları, Tarih Mecmuası, Sayı 11, Cilt: 2, Aralık 1967, s. 12.
85
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 85
01.07.2014 12:10:43
86
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
göre2 üç beş semtin birleştiği bir köşeye, fakir, muhtaç, hasta
insanların barındığı yapıların önüne3, bazı tekke, dergâh ve
zâviyelerin yakın çevrelerine, bazı mezarlıklarda, mabetlerin
avlularına, çeşme ve köprübaşlarına ve kimsesizlerin barındığı
mekânların önlerine dikildiği anlaşılmaktadır.
Bölgesine göre farklı isimlerle anılan ve mimarî özellikleri itibariyle de çeşitlilik arz eden sadaka taşlarının izlerine
Anadolu’nun her tarafında hatta Osmanlının hâkim olduğu
her bölgede rastlamak mümkündür.4 Bu yapılar, yaygın olarak
bilindiği gibi sadece cami avlularına yerleştirilmemiş, ihtiyaç
duyulabilecek her mekân için düşünülmüştür. Bunlardan en
ilginci hiç kuşkusuz cellat mezarlıklarının başlarındaki sadaka
taşlarıdır. Cellatlar, Osmanlı toplumunda pek sevilmeyen bir
sınıfı temsil ettikleri için genelde ayrı yerlerde defnedilirlerdi.
Osmanlı toplumu, cellatların geride kalan eşleri ve çocuklarını
da düşünmüş, geçim sıkıntısı yaşamasınlar diye cellat mezarlıklarına da sadaka taşı yerleştirmeyi ihmal etmemiştir.5
Bu yardımlaşma usûlünü, dilenciliğin önlenmesi veya asgarî
düzeye indirilmesi için alınmış bir tedbir6 olarak görmek yanlış
olmamakla birlikte eksik bir mülahazadır. Esasen bu uygulamanın arkasında, “Biz insanoğlunu şerefli (mükerrem) kıldık…”7
ilahî kelâmının manasına uygun olarak, insanın yaratılışında
sahip kılındığı onurunu koruma ve incitmeme kaygısı yatmaktadır. Ayrıca bu zarif yöntemde sadece alan elin izzet-i nefsini
2
Sevim, Nidayi; Medeniyetimizde Toplumsal Dayanışma ve Sadaka Taşları, Kitapdostu y. İst. 2009, s. 106-108; ayrıca bkz. http://www.envanter.
gov.tr/belge/halk-kulturu/detay/29560?lang=en.
3
Cüzzamlı hastaların barındırıldığı Üsküdar’daki Miskinler Tekkesi’nin
önünde bir sadaka taşı varmış. Oradan geçenler o taşların üstlerindeki
çukurlara para bırakırlarmış. O esnada biri de nöbet bekler, içerdeki hastalara haber verirmiş. Onlar da hayır sahibi için topluca dua ederlermiş.
(Ünver, s.12-13.)
4
Krş. Sevim, A.g.e, 88-106.
5
Sevim, s. 112.
6
Duman, Ali; DİA, “Sadaka” md. XXXV, 384.
7
İsrâ, 17/70.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 86
01.07.2014 12:10:43
ASKIDA HURMADAN SADAKA TAŞLARINA UZANAN
YARDIMLAŞMA MEDENIYETI
87
koruma düşünülmemiş, veren elin mağrur olmaması da hedeflenmiştir. Böylece fakirler, muhtaçlar “alan el” olmanın doğuracağı sıkılganlığı, mahcubiyeti yaşamayacak; varlıklı olanlar da
“veren el” olmaktan dolayı gururlarına mağlup olmayacaklardır.
Dolayısıyla Osmanlı toplumunun ulaştığı yüksek erdemi, ince
düşünceyi ve bu düşünceyi harekete geçiren ruhu iyi okumak,
anlamak gerekiyor. Toplumsal duyarlılıkta zirveyi ifade eden
“sadaka taşı” uygulaması, İslam’ın insana verdiği değeri iyi kavrayan bir milletin ürettiği sosyal bir projedir. Yardım sandıklarının sağlam, düzgün ve işlemeli taşlar şeklinde tasarlanmasının
arkasında estetik bir düşüncenin ve zevkin yattığı kuşkusuzdur.
Ancak bu fikrin mimarlarının, böyle bir yardımlaşma âdabını,
dimdik duran sağlam taşlar vasıtasıyla ebedî kılmak gibi yüksek
bir gayeleri olduğu unutulmamalıdır. Her ne kadar günümüzde
o taşların yerinde yeller esse de, bu fikir, Müslüman milletin
vicdanında, ufkunda canlılığını korumaktadır.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sadaka taşları uygulaması,
İslam’ın insana verdiği değerin Osmanlı toplumunda tezahür
eden güzel bir örneğidir. Aynı zamanda “Sağ elin verdiğini sol
el bilmesin”8 nebevî ilkesini gerçek manada hayata geçiren bir
örnektir. Bu ince düşünceyi hangi dönemde ilk kez kimin başlattığı muhtemelen hiçbir zaman bilinemeyecektir. Ancak bu
usûl, özü itibariyle asr-ı saadet dönemine kadar uzanmakta,
ilhamını, Efendimizin (s.a.s.) yetiştirdiği güzîde toplumun örnek bir uygulamasından almaktadır. Şöyle ki; Peygamberimiz
(s.a.s.), Medine’de hurma bahçeleri olan ashabından, topladıkları hurmalarından muhtaçlar için birer salkım ayırıp mescide asmalarını istemiştir.9 Başka rivayetlerden anladığımıza
göre Efendimiz, eğitim maksadıyla mescidin bitişiğinde kurulu
bir gölgelikte yatılı kalan ve geçim kaynakları olmayan Suffe
Ehli’nin iaşesi için bu talimatı vermişti. Suffe Ehli tüm Müslümanların ortak misafirleri olarak kabul ediliyorlardı. Allah
8
Buhârî, Ezân, 36, no: 660.
9
Ebû Dâvûd, Zekat, 32, no: 1662;Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, I, 66, no:
187.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 87
01.07.2014 12:10:43
88
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Resûlü, kendisine bir zekât malı geldiğinde onu Suffe Ehli’ne
gönderirdi. Hediye geldiğinde ise onlara gönderir, kendisi de
bu hediyeden alır, onları hediyeye ortak ederdi.10
Hurma bahçeleri olan Medineli Müslümanlar, Resûlullah’ın
talimatı doğrultusunda ellerinden geldiğince bu eğitim ocağındaki kimsesizleri doyurmaya çalışıyorlardı. Ne var ki, yardımlar
muhtaçlara doğrudan verilmediği, dolayısıyla kimin hangi salkımları mescide astığı bilinemediği için zaman zaman kalitesiz
hurmalar da geliyordu. Bir keresinde böyle bir durumla karşılaşan Allah Resûlü çok öfkelendi. Elinde bir asa ile mescide
girdi. Zira sahabilerden biri yardım maksadıyla mescidin tavanına kötü bir kuru hurma salkımı asmıştı. Resûlullah (s.a.s.),
asasıyla hurma salkımını salladı ve şöyle dedi: “Bu sadakanın
sahibi dileseydi, bundan iyisini verebilirdi. O, kıyamet günü bozuk kuru hurma yiyecektir.”11
Hiç kuşkusuz yoksulları gözetirken mallarının hesabını yapan bu kişiler, haklarında uyarıcı bir ayet ineceğini bilmiyorlardı. İlahî Kelâm, bu kez onların şahsında, aynı tutum içerisine
girecek tüm müminleri uyarmak üzere semadan indi. Medineli
genç sahabî Berâ b. ‘Âzib anlatıyor:
“…Kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın…” ayeti, biz
Ensâr topluluğu hakkında nâzil oldu. Şöyle ki; bizim hurma
bahçelerimiz vardı. Herkes hurmalarının azlığı veya çokluğu
nispetinde bir veya iki hurma dalı getirir, mescide asardı. Suffe
Ehlinin yiyecek bir şeyleri yoktu. Onlar ellerine aldıkları sopalarla, asılı dallardaki bir kısmı ham bir kısmı olgunlaşmış hurmaları düşürüp yerlerdi. Aramızda hayra pek istekli olmayan
insanlar da vardı. Onların astıkları dallar kırıktı ve hurmaları da
çok kötüydü. Bunun üzerine “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızk olarak yerden size çıkardıklarımızdan
hayır için harcayın. Size verilse, ancak gözünüzü yumarak alabileceğiniz kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz
10 Buhârî, Rikâk, 17, no: 6452.
11 Ebû Dâvûd, Zekât, 17, no: 1608; İbn Mâce, Zekât, 19, no:1821.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 88
01.07.2014 12:10:43
ASKIDA HURMADAN SADAKA TAŞLARINA UZANAN
YARDIMLAŞMA MEDENIYETI
89
ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır”12 ayeti nâzil oldu. Ardından
Resûlullah (s.a.s.) da şöyle dedi:
“Sizden biri, verdiği şeyin bir benzeri kendisine verilmiş
olsa, onu gözünü yumarak ve utanarak alır.”
Yukarıdaki ilahî ikaza ilave olarak Allah Resûlü’nün bu hitabı ashabı derinden etkilemiş olmalı ki, Berâ, anlatımını şöyle
tamamlıyor:
“Bundan sonra biz elimizde bulunan ürünlerin en iyisinden
getirmeye başladık.”13
Ve Allah buyuruyor ki:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe
asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.”14
“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula,
yetime ve esire yedirirler.”15
Kişinin varlığından kısıp başkasına vermesi, el uzatması
elbette zordur. İyisini, hatta en iyisini vermek şüphesiz daha
zordur. Ancak Efendimiz (s.a.s.) “Allah iyidir, ancak iyi (helal,
hoş) olanı kabul eder.”16 buyurarak, değeri düşük kötü maldan
yapılan yardımların ilâhî makamda bir karşılığı olmayacağını
ifade etmiştir. Allah’ın Elçisi müminin, içine sinmeyen, bizzat
yemekten imtina ettiği yiyeceklerden düşkünlere, fakirlere vermesini doğru bulmamıştır. Nitekim Hz. Âişe’den nakledilen bir
rivayete göre Hz. Peygamber’e ikram edilmek üzere bir keler
getirildi. Resûlullah onu yemedi. Ancak yenmesini yasaklamadı
da. Bunun üzerine müminlerin annesi: “Ey Allah’ın Resûlü,
onu miskinlere yedirsek olur mu”? diye sordu. Efendimiz verdiği cevapla yoksulları gözetmek isteyen tüm hayır sahipleri
için genel bir ilke koydu: “Yemeyeceğiniz şeylerden onla12 Bakara, 2/267.
13 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 2, no: 2987; İbn Mâce, Zekat, 19, no: 1822.
14 Âl-i İmrân, 3/92.
15 İnsân, 76/8.
16 Müslim, Zekat, 65, no: 2346.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 89
01.07.2014 12:10:44
90
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
ra da yedirmeyin.”17 Büyük hadisçi Abdurraûf Münâvî’nin
(ö.1031/1622) ifade ettiği gibi eğer bir kimse malının iyisini
kendisine ve ailesine saklayıp kötüsünden fakire tasaddukta
bulunuyorsa, bu davranış sû-i edeptendir. Dahası bu kişi böyle
yapmakla başkalarını Allah’a tercih etmiş sayılır.18 Çünkü fakire
yardım emrini veren Allah Teâlâ’dır. Bu durumda fakirin hakkı
aslında O’nun (c.c.) hakkıdır.
Alan el, seviyesiz bir ilginin, değersiz bir yardımın karşısında taltif edildiğini, onurlandırıldığını hissetmez, aksine gönlü
incinir. Bu itibarla “sadaka taşı” ya da ona ilham kaynağı olan
“askıda hurma” örneklerinin arkasında yüksek bir insanî, ahlakî değer yatmaktadır. O da insanı incitmemek, onun kişiliğini rencide etmemek, gönlünü kırmamaktır. Sadakaların gizli
olarak verilmesinin teşvik edilmesi bu bakımdan anlamlıdır.
Kur’an’a göre prensipte sadakanın açıktan verilmesinde bir sakınca olmamakla beraber gizli olarak verilmesi daha hoş karşılanmıştır.19 Esas olan Allah rızasını aramaktır. Yüce Kitabımız
şöyle buyuruyor:
“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların, Rableri katında mükâfatları vardır.
Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”20
Dindarlık açısından veren el daha üstün gözükse de, gerçekte bunun tersi de olabilir. Zira muhtaca yardım ederken,
iyilik yaparken de mümin sahip olduğu varlığıyla çetin bir sınavla karşı karşıya kalmaktadır. Müminde, verdiği sadakasını
ya da yaptığı iyiliği bir şekilde ilan etme hissi baş gösterir, bu
hissi canlı tutma arzusu onun peşini bırakmaz. Okşanan gururun keyif verici, karşı konulması güç bir lezzeti vardır. Hayrın
istismarı tam olarak budur. Bu ahlakî zaaf sıklıkla şöyle tezahür
eder: Kişi ya yardımda bulunduğu kişiye yaptığı iyilikleri sayar
17 İbn Hanbel, el-Müsned, VI, 104, no: 25243
18 Münâvî, Abdurraûf, Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Câmi’i’s-Sağîr, I-VI, Mısır, VI,
411
19 Bakara, 2/271.
20 Bakara, 2/274.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 90
01.07.2014 12:10:44
ASKIDA HURMADAN SADAKA TAŞLARINA UZANAN
YARDIMLAŞMA MEDENIYETI
91
durur, sadakasının hesabını yapar. Ya da sadakayı alan kişinin
bilmesini istemediği birilerine yaptığı iyilikten söz eder. Veyahut verdiği sadaka sayesinde kişi, sadaka alandan daha üstün
olduğu zehabına kapılır. Bu durumlar farklı belirtiler olmakla
birlikte hepsinin ortak özelliği sadakanın sevabını düşürmeleridir. Kur’an’da “menn” diye tabir edilen kötü ahlak budur. Yüce
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin,
Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur.
Onlar üzülmeyeceklerdir de. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her
bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz,
mühlet verir). Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle
boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak
bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak
bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete
erdirmez.”21
Ayetteki benzetme açık ve net olduğu kadar etkileyicidir
de. Yalçın ve pürüzsüz bir kayanın üzerindeki toprak şiddetli
yağmur altında sıyrılıp yere inmekte, düz yerlerdeki toprağa
bereket getiren yağmur bu kayada toprağı yok etmektedir. Sadaka da böyledir. Allah rızası için verildiği ve karşılığında bir
menfaat beklenmediği, ihtiyaç sahibi incitilmediği takdirde harcayana bereket ve ecir getirir, aksi hâlde verilen boşa gider, hem
maldan olunur hem de sevaptan mahrum kalınır.22
“Menn (‫“ ”)المن‬vermek”, “saymak (hesap etmek)”, “kesinti
yapmak” ya da “kısmak” anlamlarına gelir. “Minnet” nimet demektir ki Allah’ın “el-mennân” (‫ )المنان‬vasfı “bol nimet veren”
21 Bakara, 2/262-264.
22 Heyet, Kur’an Yolu Meal ve Tefsîr, DİB, Ankara, 2006, I, 421.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 91
01.07.2014 12:10:44
92
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
anlamına gelir.23 “Menn”, Allah’ın bir sıfatı olarak lütuf ve ikramı ifade ederken, kulun sıfatı olduğunda kötü bir ahlakı, gönül incitmeyi ifade etmektedir. “Veren el alan elden üstündür”
hadisinde de ifade edilen hakikat gereği sadaka alan kişi, veren elin kendisinden daha üstün olduğunu zımnen itiraf etmiş
olarak zaten tabiî bir mahcubiyet yaşayacaktır. Bunun üstüne
bir de veren elin her fırsatta iyiliklerini hatırlatması, sayması,
teşekkür veya hizmet beklentileri… vs eklendiğinde, alan el
için sadaka, dayanılması ağır bir yük hâline gelecektir. Neticede
doğal olan mahcubiyet hissinin bir gönül kırıklığına dönüşeceği
mukadderdir. Bu yüzden İslam büyükleri “sadakada minneti”
sakınılması gereken büyük günahlardan saymışlardır.24
Sevgili Peygamberimiz, başa kakmak suretiyle yaptığı iyiliği
istismar eden kimseler hakkında sert mesajlar vermiştir. Abdullah b. Amr’dan nakledilen bir hadiste Allah Resûlü (s.a.s.),
yaptığı iyiliği başa kakan kimseyi, ana babaya eziyet eden ve
içki müptelâsı olan kişiyle birlikte cennete giremeyecek üç sınıf insandan biri olarak bildirmiştir.25 Ebû Zerr’den nakledilen
başka bir hadiste ise, verdiği her şeyi başa kakan kişi, kıyamet
gününde Allah’ın kendileriyle asla konuşmayacağı üç kişiden
biri olarak ilan edilmiştir. Diğerleri ise, yalan yere yemin ederek malını satmaya çalışan ile elbisesini (kibir amacıyla uzatıp
yerde) sürüyen kişidir.”26 Efendimizin kadîm dostu Hz. Ebu
Bekir’den nakledilen bir hadiste ise, verdiğini başa kakan kimselerin, insanların arasını bozanlar ve cimrilerle birlikte cennete
girmeyecekleri haber verilmiştir.27
Bazı sadakalar gerçekten eziyet getirirler. Mümin yardım
elini uzattığı kişiyle her karşılaştığında âdeta yaptığı iyiliği
23 Krş. İbn Manzûr, Cemâluddin, Lisânu’l-Arab, I-XV, Beyrut, 1414 h. XIII,
418-19.
24 İbn Hacer el-Heytemî, Ahmed b. Muhammed b. Ali, ez-Zevâcir an İktirâfi’l-Kebâir, I-II, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1987, I, 312.
25 Nesâî, Eşribe, 46, no: 5657.
26 Müslim, Îmân, 171, no: 294.
27 Tirmizi, Birr ve Sıla, 41, no: 1963.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 92
01.07.2014 12:10:44
ASKIDA HURMADAN SADAKA TAŞLARINA UZANAN
YARDIMLAŞMA MEDENIYETI
93
hatırlatan bakışlarla pekâlâ onu mahcup edebilir. Böylece bir
sıkıntısını gidermeyi arzuladığı birini aslında daha büyük bir
sıkıntıya sürüklemiş olur. Allah Resûlü’nün ilgili mesajlarını
çok iyi idrak etmiş olan II. Hicrî asrın âbide şahsiyetlerinden
Zeyd b. Eslem, alan eli mahcup etmeme adına gösterilmesi gereken özen ve hassasiyetin simge isimlerinden biridir. Medineli
fakîh Zeyd’in önerisi ilk bakışta farklı gözükse de aslında son
derece insancıldır: “Şayet infakta bulunduğun kişiye verdiğin
selamının ağır geleceğini hissedersen ona selam vermekten kaçın.”28 İlim ile irfanı zâtında birleştirmiş bir şahsiyet olan Zeyd,
yardımsever kişiliğiyle insanların gönlünde müstesna bir yer
edinmiştir. “İnsanlar arasında Zeyd’den daha fazla kimseden
yardım görmedim” diyen bir zâtın şu duası herkese nasip olmamıştır: “Allah’ım! İnsanların, benim, ailemin ve çocuklarımın
ömürlerinden al, Zeyd’in ömrüne ekle.”29
Minnet (başa kakma) duygusunu cimrilik, kibir, kendini
beğenme ve Allah’ın verdiği nimetlerden gafil olma gibi manevî hastalıklar beslemektedir. Dolayısıyla bu hastalıklar tedavi
edilmeden minnet duygusunu yok etmek mümkün değildir.
Sadaka verirken başka hesaplar yapmak, diğer bir ifade ile
karşıdan maddî birtakım menfaatler temin etme düşüncesi de
minnet gibi hayrın istismarıdır. Karşılığında daha fazla maddî
çıkar bekleyerek iyilik yapılması dinimizce kesin olarak yasaklanmıştır: “İyiliği, daha fazlasını bekleyerek (bir kazanç elde etmek için) yapma.”30 Şu var ki, dinimizde iyiliğe karşı nankörce
bir tavır takınmak ve duyarsız kalmak da kınanmıştır. Kur’an’da
da buyurulduğu gibi Allah’ın nimetlerini saymak imkânsızdır.31
Nasıl ki nimetlerinden dolayı Allah’a şükretmek kulluğun bir
28 Sa’lebî, Ahmed b. Muhammed b. İbrahim, el-Keşf ve’l-Beyân an Tefsîri’l-Kur’ân, I-X, Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut, 2002, II, 259.
29 Mizzî, Ebu’l-Haccâc Cemâluddin Yusuf b. Abdurrahman, Tehzîbu’l-Kemâl fî Esmâi’r-Ricâl, I-XXXV, Neşr. Beşşar Avvâd Ma’rûf, Beyrut,
1982-92., X, 16.
30 Müddessir, 74/6.
31 İbrahim, 14/34.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 93
01.07.2014 12:10:44
94
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
gereği ise, iyiliklerine karşılık olarak insanlara teşekkür etmek
de insanî bir gerekliliktir, bir nezâkettir. Efendimiz (s.a.s.), “İnsanlara teşekkür etmeyen kimse Allah’a da şükretmez.”32 diyerek bu gerekliliğin önemini çarpıcı bir uslûpla dillendirmiştir.
Öte yandan o (s.a.s.), yapılan iyiliklerin görmezden gelinmesini
hoş karşılamamış, iyilik görenin bir şekilde iyilikle mukabelede
bulunmasını teşvik etmiştir.33 Nitekim Allah Resûlü Huneyn
Savaşı’na giderken Abdullah b. Ebû Rebîa el-Mahzûmî’den borç
olarak bir miktar para almış, dönüşte de hemen ödemiş ve ona
hitaben “Allah sana, ailene ve malına bereket ihsan etsin.” diye
dua ettikten sonra, “Şüphesiz ki borcun karşılığı, onu eksiksiz
ödemek ve ona teşekkür etmektir.” demiştir. 34
“Veren el alan elden üstündür.” buyuran Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), dilenmekten sakındırmış, başkalarına el açıp
yaşamayı insan onuruyla bağdaştırmamıştır.35 O hâlde her
mümin öncelikle başkalarına maddi yardımda bulunabilecek
bir kapasiteye sahip olmak için gayret sarf etmelidir. Ayrıca
sadaka vermek için zengin olmaya gerek yoktur. Elinden geldiğince dünyadayken muhtaçlara el uzatan Müslüman, bunun
karşılığında kıyamette ilahî rahmetin gölgesinde (himâyesinde)
sonsuz nimetlerle buluşacak, O’nun sonsuz merhametinden
nasiplenecektir. Hicretin 90. yılında vefat eden Mısır’ın seçkin
âlimlerinden Mersed b. Abdullah çok hayırsever bir insandı.
Öyle ki “iyiliklerin babası” manasına gelen “Ebu’l-Hayr” künyesiyle anılıyordu. Mescide her gelişinde yanında sadaka olarak
vereceği bir şeyler bulundurmayı âdet hâline getirmişti. Ne var
ki gün geldi, getirecek bir şey bulamadı. O gün için mescide
gelirken yanında biraz soğan getirdi. Yakın talebelerinden Yezîd
b. Ebî Habîb, “Ey hayrın babası (Yâ eba’l-hayr)! Üzerindeki
elbiseni kokutan bu şeyle ne yapmak istiyorsun” diye sordu.
32 Tirmizî, Birr ve Sıla, 35, no: 1954.
33 Ebû Dâvûd, Edeb, 11, no: 4813; Tirmizî, Birr ve Sıla, 87, no: 2034.
34 İbn Mâce, Sadakât, 16, no: 2424; İbn Hanbel, el-Müsned, IV, 37, no:
16524.
35 Buharî, Zekat, 18, no: 1427.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 94
01.07.2014 12:10:44
ASKIDA HURMADAN SADAKA TAŞLARINA UZANAN
YARDIMLAŞMA MEDENIYETI
95
Bunun üzerine Mersed, “Vallahi evimde sadaka vermek için
bundan başka bir şeyim yoktu” dedi ve Hz. Peygamber’in şu
hadisini hatırlattı: “Kıyamet günü müminin (altında serinleyeceği) gölgesi sadakasıdır.”36
Yukarıda çeşitli münasebetlerle yer verdiğimiz ayet ve hadisleri esas alacak olursak, müminin muhtaçları gözetme konusunda gerçek manada bir duyarlılık göstermesi, şu üç hususa
riayet etmesine bağlıdır:
Dünyevî bir beklenti içine girmeden sadece Allah rızasını
gözetmek.
Helâl ve iyi şeylerden ya da sevdiği şeylerden vermek.
Muhtacı, fakiri minnet altında bırakmamak, onun şahsiyetini incitmemek.
Askıda hurma ile başlayan ve sadaka taşları ile âdeta zirve
yapan toplumsal duyarlılık elbette bugün de farklı biçimlerde
tezahür etmektedir. Ancak ne yazık ki, varlıklı insanların muhtaçlara el uzatmayı reklam malzemesi yapmak suretiyle istismar
ettikleri, fakirlerin de kişiliklerinden ödün vermek suretiyle
açgözlü bir tutum sergiledikleri de müşahade edilmektedir.
Bu gibi olumsuz örneklerin artmaması ancak yardımlaşma,
diğerkâmlık, hayırseverlik, ihlâs ve samimiyet gibi ahlakî değerlerin toplum vicdanında sağlam bir biçimde yer etmesiyle
mümkün olacaktır. Hiç kuşkusuz bu hedefin gerçekleşmesi bu
yüce erdemlerin aileden başlamak suretiyle eğitim ve öğretimin
bütün süreçlerine yansıtılmasıyla sağlanabilecektir.
Peygamberimizin şu duasını sık sık tekrarlayalım:
“Allah’ım! Fakirlikten, yokluktan ve zilletten sana sığınırım.
Haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan sana sığınırım.”37
36 İbn Hanbel, el-Müsned, IV, 233, no: 18207.
37 Ebû Dâvûd, Tefrîu ebvâbi’l-vitr, 32, no:1544.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 95
01.07.2014 12:10:44
“Kişinin kendi malı, hayır yaparak
önceden gönderdiği, mirasçısının malı ise,
harcamayıp geriye bıraktığıdır!”
Hadis-i Şerif
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 96
01.07.2014 12:10:44
Hangi Mal Hayırlı:
Kendi Malımız mı, Mirasçının
Malı mı?
Rasim ÖZDENÖREN
Yazar
İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına:
- Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha sevimlidir? diye sordu. Onlar:
- Ey Allah’ın Resûlü! Hepimiz malımızı her şeyden fazla
severiz, dediler.
Hz. Peygamber de:
- Kişinin kendi malı, hayır yaparak önceden gönderdiği;
mirasçısının malı ise, harcamayıp geriye bıraktığıdır! buyurdu
(Buharî, Rikâk, 12).
İşte bir kere daha: İslam’ın bir verme dini olduğunun işaretini, dahası kanıtını buluyoruz bu muhteşem ifadede...
Burada, insanlara iki mal türünden bahsediliyor:
1. Mirasçısının malı,
2. Kendi malı.
Ve bunlardan, insana hangisinin daha sevimli göründüğü
soruluyor.
Sorunun cevabını yine Resûlullah veriyor ve kişiye ait mal
ile mirasçıya ait malın ne olduğu hususuna açıklık getiriliyor:
97
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 97
01.07.2014 12:10:44
98
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
“Kişinin kendi malı, hayır yaparak önceden gönderdiği,
mirasçısının malı ise, harcamayıp geriye bıraktığıdır!” deniyor.
Şimdi burada, yeni sorularla karşılaşıyoruz:
1. Harcamadığı mal niçin kişinin kendi malı sayılmıyor?
Kişi, ancak sahip olduğu mal üzerinde tasarruf edebilir.
Kimse başkasının malı (mülkü) üzerinde tasarruf etme hakkına
ve yetkisine malik değildir.
Örneğimizde, kişinin harcamadığı malın kendi malı sayılmaması hâlini onun üzerinde tasarruf etmemesiyle açıklayabiliyoruz. Kişi, harcamadığı mala yalnızca bekçilik ediyor
demektir.
2. Ve niçin harcayarak önden gönderdiği kendi malı sayılıyor?
Çünkü onun üzerinde tasarruf ediyor. Ve daha kendisi ölmeden önce o malı ile yaptığı iyilik (hayır), kendisinden önce
öte âleme geçmiş oluyor. Böylece, kişinin malı üzerinde hayırlı
istikamette yaptığı tasarrufunun kişinin mülahazat hanesine
hayır olarak peşinen kayda geçtiğini öğrenmiş oluyoruz.
Bu önermelerden şu anlamlı sonucu çıkarabiliriz:
Malını sevmek, onu hayır yolunda tasarruf etmeyi gerektiriyor.
Böylece harcadığımız, bu demektir ki, başkasına bağış yoluyla bırakarak veya satarak, her ne suretle olursa olsun, bir
biçimde piyasada tedavüle sürdüğümüz mal bizim oluyor. İnsana sevimli gelmesi gereken mal, işte, elinden çıkardığı o mal
oluyor.
Bu Hadis-i Şerif’i Âl-i İmrân sûresinin 92. ayeti ile buluşturmamız mümkündür:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe
asla erişemezsiniz.” buyruluyor.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 98
01.07.2014 12:10:44
HANGI MAL HAYIRLI: KENDI MALIMIZ MI,
MIRASÇININ MALI MI?
99
Madem malını seviyorsun, öyleyse ondan infak et!
İlla da sevdiği malı infak etmeden murat ne olabilir?
Niçin sevdiği malı infak etmeli?
Sevmediği malı infak etse, feda etse ya da kurban etse olmaz mı?
Acaba Hz. İbrahim’e niçin oğlunu kurban etmesi emredildi?
Şöyle düşünelim: Hz. İbrahim’e, daha baştan bir koç kurban etmesi emredilseydi, bu, onun için bir sınav sayılır mıydı?
Koçun değeri ile insanın kendi kanından gelen oğulun değeri
bir tutulabilir mi? Nitekim Ali Şeriati, senin İsmail’in her ne ise
onu kurban et, diyor. Bu demektir ki, senin için değer taşıyan
şeyi kurban etmelisin. Makbul olan odur. Kestiğin kurbanın
zatında sana değerli gelen her ne ise, şanın şöhretin mi, malın
mülkün mü, her neyi kendine tabu haline, fetiş haline getirmişsen, her neyi kendine bilerek bilmeyerek put yapmışsan, işte
onu kurban etmen gerekiyor.
Habil ve Kabil kardeşler arasındaki sınav da onlara değerli
gelen şeyin Allah yolunda feda edilmesi değil miydi?
İnsan, değer verdiği şeyi gözden çıkaramaz. İşte Allah yolunda onu gözden çıkarabiliyorsa, erdemli olan, değerli olan
bu davranıştır.
İnsanın çöpe atacağı şeyi Allah rızası için harcıyorum demesinin bir anlamı olabilir mi?
Sevdiği şeyi Allah uğruna harcamak, o şeyin nesnel değeri
ile bağlantılı değildir her zaman. Öyle şeyler olabilir ki, başkası
için değer taşımaz, fakat sahibi nezdinde değerli görülebilir. Bu
durumda ölçüt hangisi olmalı? Bir şeyin piyasa değeri ile öznel
değeri arasında fark bulunması durumunda ne olacak?
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 99
01.07.2014 12:10:44
100
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Burada kişiye değerli gelen şey her ne ise, Allah uğruna
onun feda edilmesi ön almalıdır. En iyiye ulaşmak için kişiye en
değerli gelen şeyin feda edilmesinin gerektiğini öngörmeliyiz.
Demek ki, en iyiye ulaşmak için en sevdiğini feda edeceksin.
“En iyi, en değerli” şey (Birr), burada, iyiliğin, hayrın zenit
noktası, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti anlamlarına geliyor.
“En iyi, en değerli şey” ayrıca imanın, ibadetin en mükemmeli
anlamında kullanılmaktadır. Demek ki en iyiye ulaşmak için
en değerliyi feda etmek gerekiyor.
Üstelik bu fedâ edişte Allah’ın rızası dışında bir niyetin dikkate alınmaması öngörülüyor.
İşte insana kalacak olan da, infak ettiği bu değerdir.
Fikrimizi, Efendimizin bir başka Hadis-i Şerifi ile pekiştirebiliriz: “Kurbandan bize ne kaldı?” diye sorduğunda, Aişe
validemiz Resûlullah’a: “Bir but kaldı” cevabını verir. Efendimiz de ona: “Bize kalan dağıtmış olduğundur” buyurur (Tirmizî,
Kıyâme, 33).
Acaba niçin dağıttığımız, infak ettiğimiz bize kalıyor?
Bunun bir yanı, insanları hayır yapmaya teşviktir. Fakat
olay bundan ibaret değildir.
Dağıtılanın kendine kalmasının bir de nesnel yanı var:
Dağıtma gelir dağılımındaki adaletsizliği tesviye eder.
Dağıtma, dağıtmayı getirir ve teşvik eder.
Dağıtma, vereni ve vermeyi çoğaltır.
Daha da önemlisi, dağıtma sevgi hâsıl eder:
Biz biliyoruz ki, sevgi, bir verme işidir.
Verme demek, “seni seviyorum” demektir.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 100
01.07.2014 12:10:44
HANGI MAL HAYIRLI: KENDI MALIMIZ MI,
MIRASÇININ MALI MI?
101
Yine bir peygamber tavsiyesini anımsayalım: “Hediyeleşiniz” buyruluyor. Niye? Çünkü hediyeleşmek suretiyle birbirimize ilgi duyduğumuzu, birbirimizi sevdiğimizi ifşa ederiz.
Hediyeleşmek, bir karşılıklı verme edimidir.
Böylece verme suretiyle sevgiyi, birbirini seven insanları
çoğaltmaya yöneliyoruz.
Vermenin hakkını verebilirsek, bir gün öyle bir günün
içinde buluruz ki kendimizi, o gün istesek de verecek kimse
bulmakta zorlanırız.
İşte o gün zenginliğimizin doruğuna ulaştığımızı söyleyebiliriz. Herkesin herkese müstağni olduğu, bununla birlikte
kimsenin kimseden ayrı kalmak istemediği bir gün olur o gün...
Burada bir başka Hadis-i Şerif ile bağlantı kurmamız da
mümkün görünüyor. Şöyle aktarılıyor:
Ölüm döşeğinde iken malının bütününü veya çoğunu sadaka olarak vermeye kalkan bir sahabeden bahsedilir. Resûlullah o kimseye: “Mirasçılarını zengin olarak bırakman, fakir
bırakmandan senin için daha hayırlıdır” cevabını verir (Buhârî,
Cenâiz 36, Vesâyâ 2).
Bu Hadis-i Şerif’te dikkate alınması gereken bazı hususlar
bulunuyor. Şöyle ki, bahsi geçen kimse söz konusu dağıtma
işlemini ölüm döşeğindeyken yapıyor, bu bir.
Saniyen, kişinin malı üzerinde mirasçısının da hakkı olduğuna işaret ediliyor. Onların da hakkını gözetmek gerektiği,
onların nisabı üzerinden tasarruf edip onları muhtaç durumda
bırakmanın, dolayısıyla onların hakkını ihlal etmenin doğru
olmadığı vurgulanıyor.
Bu iki Hadis-i Şerifin arasını, yani bir yandan malın dağıtılması teşvik edilirken, bir yandan da ölüm döşeğindeyken
malının çoğunu veya tamamını sadaka olarak vermeye kalkan
kimsenin bu fiilinden men edilmesi durumunu nasıl telif ede-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 101
01.07.2014 12:10:44
102
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
riz? Bir telif zemini bulma durumundayız. Bu iki Hadis-i Şerif
arasında çelişki yoktur.
Ölüm döşeğindeki kimse malını mirasçısına bıraktığında,
belki mirasçısı onu dağıtmak suretiyle hayrını çoğaltır, onun
çoğalttığı hayır da zaten ilk sahibinden ona miras kalmış olur.
Böylece, hayır döngüsü çoğalarak devam eder.
Son olarak, acaba niçin “Allah’a güvenerek hayır yolunda
infak et” deniyor?
Çünkü, verdiği zaman, eksilen malından dolayı kendisine
bir zarar gelmeyeceği kabulünden yola çıkılıyor. Kişi kendinin
ve malının güvencesini Allah’ta buluyor, Allah’a izafe ediyor...
Acaba mal başkasına verildiğinde, tekraren söyleyelim, bir
biçimde piyasaya intikal ettirildiğinde, birey açısından eksilme
gibi görünen durum, nasıl oluyor da son tahlilde ona zarar vermiyor? Bunun nedeni açıktır: Piyasaya sürülen her birim mal,
başka bir söyleyişle tedavüle giren her mal, her el değiştirmede
çoğalır; piyasanın, dolayısıyla herkesin zenginliğinin çoğalmasını sonuçlar. Son tahlilde şu gerçeğin akılda tutulması gerekiyor: Malımıza, ticaretimize kazanç diye gördüğümüz her birim
katkı, bizim içinde yaşadığımız toplumun yüzü suyu hürmetine
elde ediliyor. Şayet içinde yaşadığımız toplum olmayaydı, elde
ettiğimizi düşündüğümüz kazanç da olmayacaktı. Binaenaleyh,
toplumun bize kazandırdığı her birim katma değerin bir kısmını topluma iade etmeliyiz ki, içinde yaşadığımız toplumun
refah ve huzur içinde devamını sağlayalım...
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 102
01.07.2014 12:10:44
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 103
01.07.2014 12:10:44
Osmanlı şehri, külliyelerin çevresinde oluşan
merkezlerden teşekkül etmiştir. Bu külliyeler
ise vakıf sistemi ile hayat bulmuş ve devam
etmiştir. Unutulmaması gereken husus, şehir
mekânını, insan unsurunun oluşturduğu ve
yaşattığıdır. İslam medeniyet tasavvuruna
mensup insan unsuru, vakıf müesseseleri
aracılığı ile kendi şehrini kurmuştur. Kurulan
şehir mekânı da daha sonraki nesiller
üzerinde İslam insanının yetişmesi için
uygun bir ortam hazırlamıştır.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 104
01.07.2014 12:10:44
Vakıf Müessesesi ve
Osmanlı Şehri
Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN
Mimar Sinan Üniversitesi
(Emekli) Öğretim Üyesi
Giriş
Yukarıdaki başlıkta iki kavram ve iki vakıa yer almaktadır.
İki kavram vakıf ve şehir, iki vakıa da bunların uygulamaya
dökülerek mücessem hâlleri olan vakıf müessesesi ve Osmanlı
şehridir. Bu iki vakıa, İslam medeniyet tasavvurunun hayata
yansıması ile ortaya çıkan kültürün Osmanlı uygulamalarına
ait ana unsurlardır. Başka medeniyet tasavvurlarında da vakıf
ve şehir kavramları olmakla birlikte İslam medeniyet tasavvurunun, bu kavramların hayata intikal ettirilmesi ile oluşturduğu
müessese ve Osmanlı şehri bunlardan farklıdır. Osmanlı şehrinde İslam medeniyet tasavvurunun vakıf kavramı üzerinden
ortaya koyduğu muhteva, bu şehri oluşturan ana dinamik ve
unsurdur. Şüphesiz burada vakıf kavramını İslam medeniyeti
çerçevesi içinde idrak ederek bir müessese hâline dönüştüren
asıl aktör veya fail, Osmanlı insanı ve bu insanın sahip olduğu
fikrî ve kalbî yapıdır. Kısaca söylemek gerekirse bu yapılanmada önce insan sonra kurum sıralanması söz konusudur. Vakıf
müessesesi bu çerçeve içinde oluştuktan sonra sistematik olarak aynı İslami medeniyet tasavvuru sınırları içerisinde insanın
yetişmesine imkân ve fırsat hazırlamıştır. Böylece vakıf müessesesi, Osmanlı şehri üzerinden İslam medeniyet tasavvuruna
müntesip insanların yetişmesini temin etmiştir.
105
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 105
01.07.2014 12:10:44
106
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Şurası hiç unutulmamalıdır ki bu insan tipi, bugün
tanıdığımız modernizmin yetiştirdiği insan tipinden tümüyle
farklıdır. Bu fark; düşünce, duygu, inanç ve davranış
biçimlerinde kendini göstermiş ve belli niteliklere sahip olarak
özgün diyebileceğimiz bir insan tipi ve hayat tarzı ortaya
koymuştur. Bugünkü toplumdan beklenen, modernizmin
getirdiği koşulları göz ardı etmeden bunları İslam medeniyetinin
yeni bir yorumu içinde eriterek insan tipi ve hayat tarzı bakımından yeni bir özgünlüğe kavuşmaktır.
Vakıf Medeniyeti
Kaynaklar vakfı şöyle tarif ediyorlar: Vakıf, menfaati ibadullaha ait olmak üzere bir malı Allah’ın mülkü hükmünde
kabul ederek temlik ve temellükten ebediyyen alıkoymaktır.
Bu tarife göre vakıf yapan yani vâkıf, kendisine ait mülkünü
elden çıkarıyor ve bu mülkten hâsıl olan menfaati tamamıyla
ihtiyaç sahiplerine tahsis ederek mülkü Allah’ın mülkü hâline
getiriyor. Bu tespitte ilk akla gelen soru, bunun neden böyle yapıldığıdır yani vakıf yapan kişi niçin malını Allah’ın mülkü hâline getiriyor? Bu sorunun cevabı İslam medeniyetinin kurucu
iradesinin temel kaynaklarında mevcuttur. Kur’an-ı Kerim’de
vakıf kelimesi geçmemekle beraber kardeşlik, yardımlaşma,
Allah’ın emaneti olan mülkü onun rızasını tahsil etmek için sarf
etme, mahlûkata şefkatle yardım ve muamele etme gibi birçok
kavram ve emir mevcuttur. Burada dikkati çeken iki husus kanaatimizce şunlardır: İlki, Allah’ın emaneti olan mülk, ikincisi
de mahlûkata şefkatle yardım ve muamele. Modernist anlayış,
mülkü şahsa bağlayarak kutsallaştırıyor, diğer bir tabirle şahsi
mülkiyet seküler bir kutsaldır. Seküler anlayışta birey ile mülk
arasında tanrısal bir ilişki ya da bir emanet anlayışı mevcut
değildir. Buna ek olarak yine modernizmde, mahlûkata şefkat ile yardım ve muamele etme gibi bir kavram bulunmuyor.
Buna karşılık diğerleri ile ilişkide fayda ve bedel kavramları yer
alıyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz iki kavram, İslam medeniyet
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 106
01.07.2014 12:10:44
107
Vakıf Müessesesi ve Osmanlı Şehri
tasavvurunu modernist medeniyet tasavvurundan köklü bir
şekilde ayırmaktadır.
Vakıf müessesesinin temelinde yer alan ve İslam medeniyet
tasavvuruna ait olan diğer bir unsur da hadislerdir. Hadisler
arasında insanlara yardımı teşvik ve tavsiye eden beyanlar bulunmaktadır. Bunlardan en bilinenleri şunlardır: “Âdemoğlu
vefat edince ameli kesilir ancak şu üç hususta istisna vardır:
Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve hayırlı evlat sahiplerinin amelleri devam eder.” (Müslim, Vasiyye, 14), “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” (Kuzâî, Müsnedü’s-şihâb, I, 365).
İslam medeniyet tasavvurunun kurucu iradesine ait olan
bu kaynaklardaki emir ve tavsiyeler, ilk önce Hz. Peygamber’in
uygulamaları ile hayata geçirilmiştir. Hz. Peygamber, kendisine
ait bir hurma bahçesini vakfederek vakıf uygulamasını başlatmıştır. Bundan sonra Hz. Ömer de vakıf yapmak isteyince
Hz. Peygamber, vakıf müessesesinin ana ilkelerini va’z etmiştir.
Bu ilkelere göre, vakfedilen mal satılamaz, hibe edilemez, bu
mala varis olunmaz, vakıftan vazgeçilemez ve vakfın mahsulü,
ihtiyacı olanlara infak edilir. İslam medeniyetinde vakıf müessesesi yüz yıllar boyu bu ana ilkeler çerçevesinde kurulmuş ve
işletilmiştir.
Bu husustaki ikinci soru, bu işleyişin nasıl olduğudur. Vakfedilen mülkler genelde iki ayrı gruptan oluşmaktadır. Bunlardan biri hasenat grubudur. Bu gruptaki tesisler hayra müteveccih imaret, cami, çeşme, hamam, medrese gibi yapılardır.
İkinci grup ise akarat adını alır. Bunlar da hasenat tesislerinin
masraflarını karşılamak üzere gelir getiren mal, ev, tarla ve benzeri mülklerdir. Bazı vakıflarda ise hasenat yapıları bulunmamakta, akarattan gelen gelir ihtiyaç sahipleri için hayır yolunda
sarf edilmektedir. Kısaca söylemek gerekirse hasenatın işlevi
akarattan gelen gelir ile sürdürülmektedir. Bu sistemin işlemesi
için mütevelli denen bir yönetici ve gerekli olan diğer vazifeliler
vardır. Bu kuruluş, vakfiye denilen bir belge ile belirlenmiş ve
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 107
01.07.2014 12:10:44
108
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
garanti altına alınmıştır. Vakfiyede, vakfın maksadı, kullanımı,
bakımı ve korunması ile ilgili hususlar yer almaktadır. Buna
ek olarak vakfın yukarıda zikredilen hususlarda herhangi bir
şekilde değiştirilmesi veya bozulmasına karşı önlemler de bulunmaktadır. Bu önlemlerin en dikkat çekicisi, vakfı değiştiren
ve bozanlara karşı bedduanın bulunmasıdır. Ayrıca vakfiyede,
vakıf yapılmasının gerekçeleri, ana ilkeler hâlinde yazılmıştır.
Bu beyan, medeniyet tasavvurunun vakıfta yer aldığını gösterir.
Bu belge, vakfın yapıldığı şehrin mahkemesinde kadı ve şahitler
huzurunda tasdik olunarak kadılık siciline işlenir. Böylece vakfiye resmî bir hüviyet kazanmış, vakıf müessesesi de hukuken
bağlayıcı hâle gelmiş olmaktadır. Burada çağımız açısından dikkati çeken husus, bir yaptırım gibi vaz edilen beddua şartıdır.
Bu beddua, vakfı değiştiren veya bozan kişiye karşı Allah’ın
lanet etmesi şeklinde gerçekleşiyor. Böyle bir yaptırımın birey
üzerinde etkili olabilmesi için bireyin bu medeniyet tasavvuruna inanması gerekmektedir. Çünkü bu yaptırım çağımızın
aşina olduğu dünyevi bir yaptırım değildir. Şüphesiz hemen
fark edilmeyen dünyevi bir boyutu olduğu gibi esas itibarıyla
uhrevi bir yaptırımdır. Bu yazının ileriki bölümlerinde de işaret edileceği üzere vakıf müessesesi, İslami çerçeve içerisinde
var olabilmek için mutlaka İslam medeniyet tasavvuruna sahip
insanların mevcudiyetine muhtaçtır.
Yukarıdaki açıklamalarda vakıf sisteminin ne sebeple kurulduğunu ve nasıl çalıştığını izah etmeye gayret ettik. Yine
yukarıdaki son cümlede de bu sistemin niçin böyle geliştirildiğinin ipucunu vermeye çalıştık. Burada bu konuyu biraz daha
açmak istiyoruz. Bu vakıf sistemini doğuran toplumsal yapı,
İslam medeniyet tasavvuruna sahiptir. Bu medeniyet tasavvurunda Allah’ın emir ve nehiyleri hayat tarzını belirlemekte ve
yine Allah’ın rızasını tahsil de bu emir ve nehiylere itaat eden
birey için vazgeçilmez bir hedef olmaktadır. Bunun yanında
Hz. Peygamber’in şefaatini ve hoşnutluğunu kazanmak da çok
önemlidir. Vakıf müessesesi, bu temel değerlerin topluma ve
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 108
01.07.2014 12:10:44
109
Vakıf Müessesesi ve Osmanlı Şehri
bireye hizmet ve şefkat ile yaklaşılması hususundaki yorumlanmasından ortaya çıkmıştır. Toplum, bu temel değer yargıları ile var olmuş ve vakıf sistemini bu değerler doğrultusunda
kurmuş ve çalıştırmıştır. Yine İslam medeniyet tasavvurunun
ana değerleri, dünyanın ve varlığın fani oluşu ve bir emanet
mesabesinde bulunuşu, bâki ve yegâne malik olanın da Allah
olduğu hususundadır. Buna ek olarak insan için hayırlı yurdun
ahiret olduğu ve ahiret azığının da dünyada Hakk’a muhabbetle ibadet ve mahlûkata şefkatle hizmetle elde edileceği belirtilmiştir. Dolayısıyla vakıf sistemi, bu temel değerleri hayata
geçirmek için de çok uygun ve mükemmel bir vasıtadır. Ancak
modernitenin ibadet ve hizmete dönük olmayıp varlık iddiasında bulunan, rekabette yarışan ve dünyayı esas alan medeniyet
tasavvuru, bu vakıf sistemini var eden zihniyet ile taban tabana
zıttır. Kısacası varlık, rekabet ve dünya; ahiret, hizmet ve ibadet
üçlüsü ile uzlaşmaz bir çelişki içindedir. Bugün kadim vakıf
sisteminin modern insanın zihninde uyandırdığı görülür ya da
görülmez çelişki, bu zıtlıktan kaynaklanmaktadır.
Osmanlı Şehri
Osmanlı toplumu, İslam medeniyet tasavvuruna sahipti ve
bu tasavvuru hayata geçirerek bu medeniyetin Osmanlı yorumunu oluşturmuştu. Bu yorumun görünür hâle geldiği yerler
Osmanlı şehirleridir. Genel olarak her medeniyet tasavvurunun
görünür hâle gelmesi yani yaşanması gereklidir. Bir medeniyet
tasavvuru, toplum tarafından tatbik edilmek yani hayata intikal
ettirilmek için vardır. Bilinen fakat hayata geçirilmeyen medeniyet tasavvurları gücünü yitirir. Bir medeniyet tasavvurunun
görünür hâle gelmesi durumunda ortaya çıkan en tanımlayıcı
ve belirleyici örnek, şehirdir. Bu açıdan baktığımızda her medeniyet tasavvurunun bir simge şehri vardır. İslam medeniyet
tasavvuru, kutsal şehirlerden (Mekke, Medine, Kudüs) çıktıktan sonra ilk simge şehrini ortaçağda Bağdat’ta inşa etti. Bu
muhteşem şehir doğudan gelen Moğolların ve batıdan gelen
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 109
01.07.2014 12:10:44
110
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Haçlıların olumsuz etkileri ile eski gücünü kaybettikten sonra
İslam medeniyetinin ikinci simge şehri İstanbul’dur. Bağdat,
İslam medeniyeti tarafından kurulan bir şehir olmakla birlikte
İstanbul Roma uygarlığı tarafında kurulan ve İslam medeniyeti tarafından dönüştürülen bir şehirdir. Dönüştürülme süreci
Fatih ile başlamaktadır. Fatih, fetihten takriben on yıl sonra
yayımladığı bir emirname ile toplumun seçkin ve varlıklı kesimine, özgün bir hayrat yapmaları hususunda teşvik ve tavsiyede bulunmakta ve icazet vermektedir. Burada özellikle özgün
niteliğinin önemli olduğunu belirtmek isteriz. Bu özgün sözcüğünün hayata yansıması, külliye kavramına yeni bir boyut
ve anlayış getirmiş ve buradan da Osmanlı külliyeleri ortaya
çıkmıştır. Osmanlı külliyeleri yapıldıkları dönemde, o zamanki
toplumun tüm ihtiyaçlarını karşılayan işlevsel ve bütüncül bir
yapıya sahiptir. Buradaki bütüncül nitelemesi tevhidî anlayışın
mimariye yansımasıdır. Kamu bütçesine hiçbir külfet getirmeyen bu yapılar, mimari üslup ve hiyerarşi itibariyle de dünya
ile ahireti birleştiren, dünyayı ihmal etmemekle birlikte ahireti
vurgulayan kompozisyonlardır. Osmanlı zamanında Dersaadet denince kastedilen, tarihî yarımadada, üç yüzyılda on adet
padişah külliyesi inşa edilmiştir. Hepsi de vakıf sisteminin uygulaması olan bu külliyeler şehri, Roma başkentinden Osmanlı payitahtına dönüştürmüştür. Bu sayıya hanım sultanların,
vezirlerin ve diğer erkânın yaptırdığı daha mütevazı külliyeler
dâhil değildir. Böylece İslam medeniyet tasavvuruna ait simge
şehre dönüşen İstanbul diğer şehirlere de örnek olmuş ve onlarda da vakıf müessesesine dayanan külliyeler kurularak İslam
medeniyet tasavvuru hayata geçirilmiştir.
İslam medeniyetinin bu yeni yorumunun vakıf müessesesi
üzerinde görülen, akıl ve gönül planını kapsayan gerekçeli
bildirgesi, Fatih Vakfiyesi’dir. Fatih, İslam medeniyetinin Osmanlı yorumunun kemâl evresini İstanbul’da başlatmış, Kanunî
ise bu hareketi zirveye taşımıştır. Bu hareketin merkezinde insan vardır. Diğer bütün unsurlar bu insan tipinin yetişmesi ve
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 110
01.07.2014 12:10:45
111
Vakıf Müessesesi ve Osmanlı Şehri
yaşaması içindir. Bu insan tipi, İslam medeniyetinin ana umdelerine göre yetiştirilmekle beraber bu yetişme sürecinde zaman
ve mekân şartları da kesinlikle göz önüne alınmıştır. Burada
zaman sözcüğü ile modern zamanların başlangıcını yani Rönesans’ı ve bir noktaya kadar aydınlanmayı; mekân süreci ile de
Balkanları, Orta Avrupa’yı ve Akdeniz’i kastetmekteyiz.
Vakıf müessesesi, yukarıda sözünü ettiğimiz nitelikte insan
yetiştirmek için üç temel kurum tesis etmiştir. Bunlar; cami,
medrese ve tekkedir. Cami, kamuya hitap eden İslam medeniyet tasavvurunun esaslarını, kurallarını, usul ve erkânını öğreten kurumdur. Medrese ise özele hitap eder. Dikkate aldığı
kitle talebe-i ulûmdur ve ilimle ilgilenir. Tekke, kamuya açık
olmakla beraber bireysel eğitim verir, bu eğitim ağırlıklı olarak
bir gönül eğitimidir. Cami ve tekke kamuya açık olduğu için
birey her ikisinden de eğitim alabilir. Medrese ise hitap ettiği
kitleden özel nitelikler ister. Bu şartları haiz medreseli camiye
mutlaka, tekkeye ise isterse gider. Sözünü ettiğimiz bu üç kurum da birer vakıf müessesesidir ve bu müessesesinin çerçevesi
dâhilinde kurulmuş ve yaşatılmıştır.
Osmanlı şehri, külliyelerin etrafında oluşur. Külliyenin
içinde yer alan diğer unsurlar yukarıda söz edilen bu üç kurumu destekler ve oralarda yetişmekte olan insanlara hizmet verir.
Sistem tümü ile vakıf müessesesi niteliğinde kurulduğundan
kamu bütçesine hiçbir yük getirmez.
Bu üç kurum ve onları destekleyen külliye bir bütün olarak bireyleri hayatın tüm pratiklerini kapsayan bir muaşeret
ve onun dayandığı bir edep telakkisi içinde yetiştirmiştir.
Bu, kadim Osmanlı’ya ait bir zarafet ve nezaket örneğidir.
Yine bu üçlünün ortaya koyduğu bilim anlayışı da bugünkü
modernist yaklaşımdan tamamen farklıdır. Burada yaratılmış
bir evren, kadiri mutlak bir yaratıcı ve ona itaat eden insan söz
konusudur. Evrenin işleyişini açıklayan bilimsel yaklaşımlar bu
ana çerçeve içinde yer almaktadır. Teknoloji ise sanayi devri-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 111
01.07.2014 12:10:45
112
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
minden önceki zamanlara ait yani zanaat düzeyindedir. Gayesi,
insanlara tahakküm etmek değil, hizmet etmektir. Tefekkür
sahasında ise mistik ve mümin bir bakışla ana kaynakların çerçevesinde yorumlanmış bir yaklaşım görüyoruz. Evren, kader,
hayat, insan ve Tanrı konuları genel özellik itibarı ile saf bir
teslimiyet gölgesi altında incelenmiştir. Sanatlarda ise cemal
tecellisine açık ve talib olmuş bir yaklaşım görmekteyiz. Bu
toplumsal yapıda teslimiyetin ve hiçliğin sanatı yapılmaktadır.
Sanat bu yüzden tekkelerle iç içedir.
Sonuç
Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü gibi Osmanlı şehri,
külliyelerin çevresinde oluşan merkezlerden teşekkül etmiştir. Bu külliyeler ise vakıf sistemi ile hayat bulmuş ve devam
etmiştir. Unutulmaması gereken husus, şehir mekânını, insan
unsurunun oluşturduğu ve yaşattığıdır. İslam medeniyet tasavvuruna mensup insan unsuru, vakıf müesseseleri aracılığı
ile kendi şehrini kurmuştur. Kurulan şehir mekânı da daha
sonraki nesiller üzerinde İslam insanının yetişmesi için uygun
bir ortam hazırlamıştır.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 112
01.07.2014 12:10:45
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 113
01.07.2014 12:10:45
Bir hastaya vardın ise bir içim su virdin ise
Yarın anda karşı gele Hak şarâbın içmiş gibi
Bir miskîni gördün ise bir eskice virdün ise
Yarın anda karşı gele, Hak libasın biçmiş gibi
Yunus Emre
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 114
01.07.2014 12:10:45
Bir Hastaya Vardın ise…
Vedat Ali TOK
Eski Türk Edebiyatı
Anabilim Dalı Uzmanı
Gün geçmiyor ki tabii afetler ya da ihmal yüzünden yüzlerce insanımız bir anda kaza kurbanı olmasın. Son olarak yüreklerimiz Soma’daki kömür madeninde meydana gelen kaza
ile parçalandı. Yüzlerce insanımızın ocağına kor düştü. Onlar
çoluk çocuklarının rızkını temin etmek, evlerine helal lokma
götürebilmek için ve vatanın fabrikaları tütsün, soğuk günlerde
milletimiz üşümesin diye yerin metrelerce altında kazma kürek
salladılar. Şüphesiz ki onlar Hak katında, helal rızık peşinde
koşarak hayatlarını feda ettikleri için makbul kullar arasına
girmişlerdir, ancak geride kalanlar tahammülü zor bir acı girdabında hayat mücadelesi ile baş başa kalmışlardır. Kazanın
hemen ardından yurdun dört bir yanından kurtarma ekipleri,
gönüllü teşkilatlar olay yerine gelip ellerinden geleni esirgemediler. Birçok kurum ve kuruluş yardım elini uzatarak kaza
kurbanlarının yakınlarına bağış kampanyası başlattı, kalanların
yaralarına bir nebze olsun ilaç olmak istedi.
Galiba millet olarak birbirimize zor günlerimizde daha çok
bağlanıyoruz, âdeta kenetleniyoruz bir duvar gibi. Doğu, Batı,
Kuzey, Güney bir oluyor felaketlerde. Vücudun bir azası yaralandı mı her uzuv onu iyileştirmek için o noktaya koşuyor.
Gidenler gelmeyecektir elbette ama inşallah Soma’da hayatını
kaybedenlerin yakınlarına maddi ve manevi yardımlar, psikolojik destekler anlık bir heyecandan öte; dulların, yetimlerin,
115
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 115
01.07.2014 12:10:45
116
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
babaların, anaların yaraları sarılana kadar devam edecektir. Onların acıları bir nebze olsun dinmeden hiçbir vatan evladının
en azından vicdanen rahat edebileceğini düşünmek mümkün
değil. Yakınlarını kaybedenlerin yalnız ve çaresiz, dertleriyle
baş başa bırakılması millet olarak bize zül sayılır. Dün nasıl ki
Van, hatta Somali için seferber olmuşsak bugünlerde de Soma
için aynı hassasiyeti gösteriyoruz, göstermek zorundayız. Allah,
bu millete başka acılar yaşatmasın.
Özellikle zor zamanlarda insanın bir dosta, akrabaya,
yoldaşa, hâldaşa ihtiyacı her zamankinden fazladır. Her
halükârda insan, başkaları ile vardır, başka insanlarla bulabilir
saadeti… Tecrübeleriyle, yalnızlığın Allah’a mahsus olduğunu
keşfeden milletimiz, gelecek nesillere hediye olarak “Yalnız taş,
duvar olmaz.” sözünü miras bırakmış ve işlerin birlikte daha
kolay yapılacağını da unutmamış; bir elin nesi var, iki elin sesi
var, demiş ve eklemiş: “El el ile değirmen yel ile”. Hele hele
insanların birbirine mutlaka ihtiyacı olduğunu “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” sözü ile ebedî kılmış.
Dünyaya gelmenin bir amacı da başkalarına muhtaç olmadan haysiyetli bir ömür sürdürmektir. Bunun için güç yettiğince çalışmak, ekmek parasını alınteri ile kazanmak gerekiyor.
Beni yaratan nasıl olsa rızkımı da verecektir diyerek topal tilki
rolüne girmenin tevekkülle ilgisi olamaz. Mehmet Akif Ersoy,
Sâdî’den bu konu ile ilgili bir hikâyeyi şöyle nakleder:
Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar.
Arar nasîbini; avdette kırda akşamlar.
Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça
Görür ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca.
Herif ağaçta iken bir iniltidir, işitir…
Bakar ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir.
Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işleyecek;
Boğazsa işlemek ister… Ne yapsın… İnleyecek!
Biraz geçince, kavî dişlerinde bir ceylân,
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 116
01.07.2014 12:10:45
117
Bir Hastaya Vardın ise…
İner yakındaki vâdiye karşıdan arslan.
Yukarda çıkmaz olur, şimdi, yolcunun nefesi;
Tabîatiyle durur hastanın da inlemesi!
Yiyip şikârını arslan, dalınca ormanına;
Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanına;
Doyar efendisinin artığıyla, sonra yatar.
Herif düşünmeye başlar eder de hâle nazar:
“Cenab-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki:
Açım, demekle amel-mânde bir topal tilki,
Ayağına gönderiyor rızkın en mükemmelini…
O hâlde çekmeli insan çalışmadan elini.
Değer mi koşmaya akşam sabah, yalan dünya?
Dolaşmayan dolaşandan akıllı… Gördün ya:
Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok!
Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok.
Yazık bu âna kadar çektiğim sıkıntılara!
Sabâh olunca, herif dağ başında bir mağara
Tasarlayıp, ebedî i’tikâfa niyyet eder.
Birinci gün bakınır. Yok, ne bir gelir, ne gider!
İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür;
Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur büzülür.
Ölüm mü, uyku mu her neyse âkıbet uzanır;
Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır:
“Dolaş da yırtıcı arslan kesil behey miskin!
Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?
Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak,
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.”
“Veren el, alan elden üstündür” buyurmuştur Peygamberimiz. Alınteri ile helal yoldan kazanılan rızık ne güzeldir. Gücü
yettiği, sıhhati yerinde olduğu hâlde çalışmayıp başkalarının
eline bakmak hele dilenmek ve bunu meslek hâline getirmek
Mehmet Akif Ersoy’un tabiriyle tam bir maskaralıktır. Akif merhum, ‘Seyfi Baba’ isimli manzum piyesinde şöyle diyor:
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 117
01.07.2014 12:10:45
118
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Ne yaparsak yapalım, bir toplumda zenginin de fakirin de,
güçlünün de zayıfın da, sağlıklının da hastanın da bulunması
tabiidir. Önemli olan zenginin fakiri, güçlünün zayıfı görüp
gözetmesidir. Bu, hem sosyal hem de dinî bir görevdir. Zengin,
malının bir miktarını fakire vermek suretiyle hem malını temizleyecek hem de toplumda ekonomik denge sağlanmasına katkıda bulunacaktır. Üstelik böylece budanan ağaç misali mal daha
da gümrahlaşacak, bereketlenecektir. Bunun şuurunda olan
milletimiz yardımlaşma bir yana -çünkü yardımlaşma karşılıklı
yapılan bir iştir- yardım etmede birbiriyle yarışmışlardır.
Dünyanın ekonomik krizlerle boğuştuğu zamanlarda Türk
milletinin hayatında çok da önemli çözülmelerin olmaması
bunun göstergesidir. Çünkü biz, Peygamberimizden,
komşumuz aç yatarken, tok yatmanın Müslüman’a yakışır bir
hâl olmadığını öğrenmiş bir milletiz. Güçlü, zayıfa yardım edecek. Sağlam, hastanın yardımına koşacak…
Bir şekilde yalnızlığa mahkûm olmuş bir insanı düşünelim.
Kendimizi bir an olsun onun yerine koymaya çalışalım. Neler hisseder, neler bekler, neler umarız? Mesela şiirimizin pîri
Fuzûlî şöyle tarif ediyor yalnızlığını:
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı
(Bana gönlümdeki ateşten başka yanan ve sabah rüzgârından başka da kapımı aralayan kimse yoktur.)
Allah, kimsenin gözünü yollarda bırakmasın. 15. asır şairi
Necâtî de yaşayan, duyan, hisseden, yaşadıklarını hissettirebilen bir şairdir. O da Fuzûlî’nin yalnızlığına benzer bir resim
çizer bize:
Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek
Bir avuç toprak atar bâd-ı sabâdan gayrı
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 118
01.07.2014 12:10:45
119
Bir Hastaya Vardın ise…
(Siz bana ağlayın, bana ki öldüğümde bir avuç toprak atmak için tan yelinden başka üstüme gelen olmaz.)
Kemalettin Kamu’nun, yalnızlık duygularını dile getirdiği
yürek burkan bir şiiri vardır:
Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın
Kulaklarım komşuların ayak sesinde
Varsın gene bir yudum su veren olmasın
Başucumda biri bana “su yok” desin de
Genç olsun, yaşlı olsun yalnızların da hastaların da yardıma, ziyaret edilmeye ihtiyaçları vardır. Bu onlara güç verecektir.
Fuzûlî, ‘Su Kasidesi’ adı ile bilinen meşhur naatında, Peygamber Efendimize hitaben şöyle nida eder: Gam günü etme dil-i bîmârdan tîgin diriğ
Hayrdır vermek karanu gecede bîmâre su
Kılıç yapılırken nasıl ki su verildiğinde kılıcın mukavemeti,
keskinliği artarsa, gamlı bir günde sevgilinin bakışıyla, iltifatıyla da âşığın, hastanın gücü artacaktır. Şöyle demektir: “Gam
gününde hasta gönülden kılıç gibi keskin bakışlarını esirgeme;
karanlık gecelerde hastaya su vermek sevaptır.”
Şiir dünyamızın derviş Yunus’u, bir hastayı ziyaret etmenin
hele onun ihtiyaçlarını karşılamanın hiç olmazsa ona bir
yudumcuk su vermenin; bir fakire küçücük bir yardımda
bulunmanın dünyada gönül huzuru kazanılmasının yanında
ahirette büyük sevaplara nail olunacağını şu mısralarıyla ruh
dünyamıza hüzünlü bir yankı bırakır:
Bir hastaya vardın ise bir içim su virdin ise
Yarın anda karşı gele Hak şarâbın içmiş gibi
Bir miskîni gördün ise bir eskice virdün ise
Yarın anda karşı gele, Hak libasın biçmiş gibi
Atalarımız, dünyanın faniliğinden ve öbür dünyada burada
yaptıklarımızla haşr olacağımızdan bahisle, “Ne verirsen elin ile
o gider senin ile” demişlerdir. Başkalarını düşünmeyen, sadece
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 119
01.07.2014 12:10:45
120
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
mal mülk biriktirenler, fakire, muhtaca kol kanat germeyenler
unutmamalıdır ki ölüm vardır ve giderken hiçbir şeyi götüremeyeceklerdir, çünkü kefenin cebi yoktur. Yunus Emre bunun
için diyor ki:
Ele getürdügüni miskînlere harceyle
Niçe çok yaşar isen sonucu ölüm vardır
Mehmet Said Fennî de Yunus Emre gibi düşünür:
Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde
Edip taltîfine himmet bırakma berzah-ı gamda
Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde
Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde
Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde
(İnsanoğullarından bir fakire tesadüf ettiğinde, onu üzüntüler içinde bırakma, onun dertlerine derman olmaya çalış.
Elindeki parayı pulu vermeyip saklamakla ne kazanacaksın?
İster Kâbe’nin civarında, ister kilisenin avlusunda ol; dünyada
asıl hüner hüzünlü bir kalbi sevindirmektir.)
İnsan, dünyanın gelip geçici olduğunu bildiği hâlde onu
ebedi imiş gibi düşünür ve süse püse, gösterişe ve makama,
mevkie önem verir; hâlbuki bunlar onu üstün kılmaz asıl hüner
onun yapacağı iyilik ve bağıştır. Edebiyatımızda hikmet şairi
olarak bilinen Nâbî, bu hususta şunları söylüyor: Ey yüksek
makamlarda bulunanlar, asıl hüner ihtiyaç sahiplerinin isteklerini yerine getirmek, onları sıkıntılarından kurtarmaktır.
Ey eden dâire-i câhını tezyîne heves
Hüner erbâb-ı temennâya muîn olmadadır
(Ey makam dairesini süslemeye heves eden! Hüner, istek
sahiplerine yardımcı olmadadır.)
Yine Nâbî’ye göre yardımın, bağışın sınırı olmamalı, bunlar
hesap edilmemelidir:
İhsân ana derler ki olup cümleye vâsıl
Ne deftere mevkûf ne muhtâc-ı rakamdır
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 120
01.07.2014 12:10:45
121
Bir Hastaya Vardın ise…
(İhsan; kayda, rakama bağlı olmadan herkese ulaşan şeye
derler. )
En önemli insanî vasıflardan biri, hemcinsine yardım elini
uzatmak, dar gününde ona iyilikte bulunmaktır. Nâbî’nin anlayışına göre bağış, ihtiyacı olan herkesi kapsamalı, hesaba kitaba
bağlı olmamalıdır. İnsan, Mevlânâ’nın dediği gibi, cömertlikte güneş gibi olmalıdır. Hesaplı, rakamlı iyilik; iyilik değildir.
Yapılan iyilik bir ihtiyacı tam anlamıyla gidermeli ve karşılık
beklenmemelidir.
“Hayriyye” isimli mesnevisinde zekat ve sadakanın önemini, sosyal yardımlaşmanın gereğini anlatan Nâbî, oğluna zimmetinde zekat olarak bir tane bile bırakmamasını öğütler ve
malının hayırlı ve bereketli olması için mutlaka zekat vermesini
tavsiye eder:
Zimmetünde koma bir habbe zekât
Vir k’ola mâye-i hayr u berekât
(Sakın üzerinde zekata ait olan bir tanecik bile bırakma.
Zekatını ver ki malının bereketi ve hayrı olsun.)
Fukarâ hakkıdur imsâk itme
Pâk iken mâlunı nâ-pâk itme
(Zekat, fakirlerin hakkıdır, bunu esirgeme ki temiz olan
malın kirlenmesin.)
Virmez isen berekâtı kalmaz
Ni‘metün sende sebâtı kalmaz
(Zekat vermezsen onun bereketi kalmaz, nimetin devamı
gelmez.)
Nâbî, oğluna, tek başına ağzına bir lokma almamasını, yiyeceği nimeti başkaları ile paylaşmasını da öğütler:
Yalınuz lokmaya bâz itme dehen
Hissedâr it yidügün ni‘metden
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 121
01.07.2014 12:10:45
122
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
(Tek başına bir lokmaya ağız açma; yiyeceklerini başkaları
ile paylaş.)
Dünyada hayır hasenat yapamayan ahiret yurdunda nasipsiz kalacaktır. Niyazi Mısrî bu hususla ilgili şunları düşünüyor:
Ş’ol el ki onun olmaya hayr ü hasenâtı
Verilmez ona Cennet ilinin derecâtı
(Eğer bir insan dünyada kimseye hayır ve iyilikte bulunmuyorsa ona cennet yurdunun dereceleri verilmeyecektir.)
İyilik, karşılık beklemeden yapılan bir davranıştır.
İyilikseverlik, milletimizin güzel hasletlerinden biridir. Vatan
şairi olarak bilinen Namık Kemal, ‘Hürriyet Kasidesi’nde, kendini insan bilenlerin halka hizmetten ve yardımseverlerin mazluma yardım etmekten asla usanmamaları gerektiğini ifade eder
çünkü halka hizmet Hakk’a hizmettir:
Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez iânetten
Başa kakılmadan ve karşılık beklenmeden yapılan iyiliğin,
bu dünyadaki manevi kazanımının yanında öbür dünyada büyük bir mükâfatla ödüllendirileceğine inanırız. Kullar bilsin
diye yapılmaz iyilik. Zaten böyle bir şey, gösteriş ve riyaya girer.
Hatta bazen birine bir iyilik yapıldığı zaman onun unutulduğu,
nankörlükle cevap verildiği bile olur. Böyle bir karşılığı hesap
eden ceddimiz, iyilik et, denize at; balık bilmezse Hâlık bilir,
demiştir. Karacoğlan nasihatnamesinde, Elinden geldikçe sen
eylik eyle diyerek insanlara imkân ölçüsünde iyilik etmelerini
tavsiye etmiş ve bu iyiliği de ileride başa kakmamak gereğini
tembihlemiştir:
Sen eyilik et de o zayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma
Yardımlaşma dediğimiz kavram sadece birine yardım etmek
anlamına gelmez. Birtakım işlerin beraber, karşılıklı ve imece
usulü ile yapılması da yardımlaşma demektir ve bu, Türk mil-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 122
01.07.2014 12:10:45
123
Bir Hastaya Vardın ise…
letinin güzel geleneklerinden biridir. Mesela köylüler, işlerini
daha kolay ve canları sıkılmadan yapabilmeleri için bu gün de
imece usulü ile çalışmaya devam etmektedirler. İmece usulü işlerin hep birlikte ve sıra ile yapılması demektir. İmecelik
yalnızca işlerin tamamlanmasına değil aynı zamanda insanlar
arasındaki birlik beraberliğin pekişmesine de vesile olmaktadır.
Yunus Emre, işlerin yardımlaşma ile kolaylaşacağını, problemlerin birlikte daha kolay çözülebileceğini bunun için de
insanların birbiri ile dost olmalarını tavsiye etmiş ve bize
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
mısralarını armağan etmiştir.
Yardımlaşma, zoru kolay kılar. Altından kalkılamayacak
nice problemler, sıkıntılar yardımlaşma ile daha çabuk, daha
kolay halledilebilir. Bunun için Hacı Bektaş Velî’nin, insanlığın
aynı hedeflerde birlikte hareket etmesi gerektiğine işaret ederek
“Bir olalım, iri olalım, diri olalım” demesi boşa değildir.
Biz, hâlimizi kâle dökmesini bilmişiz, davranış ve fiillerimizi, yaşadıklarımızı sözle de güzel bir biçimde ifade etmişiz
ki bizden sonrakiler bu faydalı gelenekleri, bu güzel töreleri
unutmasın, onlar da gelecek nesillere de aktarabilsin diye.
Darda kalanın yardımına koşmaya davet bile beklemediğimiz
için “Dost, dostun eyerlenmiş atıdır” demişiz. Birlikte çalışmaktan, sonu bizim menfaatimize zarar getirecek bile olsa her
işe birlikte koşmaktan zevk aldığımızı belirtmek için “Anca
beraber, kanca beraber” demişiz. İyi ve kötü günde birlikte
hareket edilirse üstesinden gelinemeyecek iş yoktur. “Nerde
birlik, orda dirlik” dememiz nafile değildir. Bir olursak, beraber olursak, birbirimize kenetlenirsek, sırt sırta verirsek hiçbir
güç bizi parçalayamaz, yolumuzdan çeviremez. Millî şairimiz
Mehmet Akif Ersoy şöyle diyor:
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 123
01.07.2014 12:10:45
“Mazlumun gönül dumanının zalime ettiğini,
kızgın ateş üzerliğe yapamaz!” Sadi Şirazi
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 124
01.07.2014 12:10:45
Allah’a Arz Edilen Dilekçe…
Ülfet GÖRGÜLÜ
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
Çocukluğumun geçtiği şirin ilçenin şimdilerde neredeyse
tarih olan mahallesinde daracık sokaklara açılan evler değil
sadece, yürekler de çok yakındı birbirine. Hz. Âişe annemizin
tarif ettiği gibi sağdan, soldan, önden, arkadan kırk belki daha
fazla hane ve o hanelerin sakinleri, velhasıl tüm mahalleli birbirinin acısından, tatlısından, düğününden, ölümünden, açından,
tokundan hep haberdar idi.
Mahallenin iki katlı ahşap evlerinden birinde yapayalnız
yaşıyordu Şerife nine. Uzaktan tanıdığı olan bir aile ara sıra
yanına uğrardı. Lakin çoğu zaman komşular çorbanın suyunu,
Şerife ninenin payını da hesaba katarak koyarlardı. Günlerden bir gün ninenin iki gözü iki çeşme, yaş değil, kan akıyor
âdeta gözlerinden. Kolundan tutup zorla çıkartılmış babadan
kalma evinden. İki katlı saray gibi bir evde oturan tanışları,
bizden gayrı kimsen yok nasılsa, biz bakarız sana deyip aklını
çelmiş, bu virane evi elinden almış, birkaç gün geçmeden de
kadıncağızı kapıya koyuvermişlerdi. Konu-komşu sahip çıktı
çıkmasına ama nine asıl sahibine, yerlerin göklerin Rabbine,
mülkü yed-i kudretinde bulundurana arz-ı hâl eylemiş, “Benim
canımı yaktılar, ahir ömrümde sokağa attılar, Mevlâ da ocaklarını yaksın, sokaklarda yatsınlar, cami avlusunda dilensinler.”
diyerek dilekçe vermişti…
125
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 125
01.07.2014 12:10:45
126
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Şu yaşlı dünyamız ne zulümlere şahit oldu, gök kubbe
insanlığın yüzünü kızartacak ne utanç manzaraları seyreyledi.
Emir verildiği gün mahşerde ne haberler verecek, ne hadiselere
tanıklık edecek yerküre. Tarih sayfasını zulmüyle ilk kez kana
bulayan Kabil’e nefsi yaptığını güzel göstermişti önceleri (Mâide,
5/30). Öfke ateşi yüreğini sardığında o haklıydı kendince, Habil’i
susturmalı, hakkını korumalı, gücünü ortaya koymalıydı. Öyle
de oldu… Ya sonra, sonrası nedamet, vicdan azabı, ettiğine
yanma (Mâide, 5/31). Zulm ile kim âbâd olmuştu ki? Ağlatan güler
miydi? Son pişmanlık kime fayda vermişti?
Zulüm zifiri karanlık (Buhârî, Mezâlim, 8), kopkoyu gaflet, sahibini dünya-ukba rezil rüsva eden felaket. Zalim, kalbinin karası
eline, diline, yüzüne sirayet eden, insanlıktan nasibi kesilen
varlık. Kibri var zalimin, kaba kuvveti var, zulmü var. Bir de
birkaç şakşakçısı var belki etrafında… Ya mazlumun? Onun da
Allah’ı var. Aziz, Hakim, Kerim, Rahim Allah’ı!
İnsanın yaratandan korkmadan, O’na vereceği hesaptan
titremeden yaratılana zulmetmesi, haksızlık yapıp hukukunu
çiğneyebilmesi için gerçekten cahil değil, kör cahil olması gerekir. Hakikat körü, ahiret körü, kıyamet cahili, sırat, mizan, ilahi
adalet cahili olmadan zalim olunabilir mi? Zira zulmün bedeli
perişanlık (Tâhâ, 20/111) ve azaptır (Furkân, 25/19).
Fiziksel, psikolojik, ekonomik, ne çok rengi, şekli ve görüntüsü var zulmün. Hak sahibine hakkını vermemek, hak
sahibinin hakkını zorla elinden almak, şiddet uygulamak, kindarlıkla hüküm vermek, işi liyakat ve ehliyet sahibine değil, hamil-i kartlara tevdi etmek, merhamet ve adaleti uzak diyarlara
yolculayıp, adavet ve husumetle sarmaş-dolaş olmak..
Mekânı yok zulmün, dil hanesinden evlere, şehirlerden ülkelere dünyayı dolaşmakta, global zulüm yeryüzünü sarmalına
almakta. Zaman tanımıyor zulüm, yaz kış, gece, gündüz, Ramazan, bayram demiyor maalesef, yakıp yıkmaya, kırıp dökmeye,
ağlatıp incitmeye, vurup öldürmeye amansız devam ediyor…
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 126
01.07.2014 12:10:45
127
Allah’a Arz Edilen Dilekçe…
Mazlumun adı yok. Dağ, taş, toprak, bitki, hayvan her varlığın payına zulümden neler neler düşüyor. Ya insan? Habil’den
bu yana tatmadığı acı, çekmediği zulüm kalmadı Âdemoğlunun, Peygamber evladının ve hatta peygamberlerin.
Peki zalimin adı var mı? “İnsan” deniyor ona ve ekleniyor,
“İnsan olan bunu yapamaz, bu vahşetin faili olamaz!” Koskoca
yeryüzünü zulümle sakinlerine dar etmeye, cennet misal yaratılmış arzı cehenneme çevirmeye, arzın halifesi insanı köleleştirmeye, sömürmeye, ezmeye, namütenahi isimlerinden biri
de “Hak” olan Allah’ın kullarının hak ve hukukunu çiğnemeye
cüret ediyor maalesef “insan” denilen bu mahluk. Modern çağın
ultra Firavunları, Nemrutları, Ebu Cehilleri atalarının akıbetlerinden hiç mi haberdar değiller? “Bir sinekle gitti Nemrut,
Firavun gark oldu suya.” Onlar da kendilerini yenilmez, saltanatlarını yıkılmaz görüp de aldanmadılar mı?
Hele akıl almaz cinayet ve vahşetlere “made in İslam” damgasını vurmaya kalkışanlara ya da öyle lanse etme gayretkeşliğine ne demeli? Hâşâ! İslam hiçbir zaman terör, şiddet üretmemiştir, üretmez de. “Müslüman olma” iddiasında bulunan
bir kimsenin yüreğinde İslam’ın, merhamet, şefkat, muhabbet
üretmesi gerekirken nasıl oluyor da adavet, nefret, kin, zulüm
ayrık otu gibi kök salıyor? Ne buyuruyordu Hz. Ali Efendimiz:
“Allah’a and olsun, deve dikenlerinin üzerinde gecelemem ve
elim kolum bağlanarak zincirlerle sürüklenmem; kıyamet günü
kullarından bazılarına zulmetmiş ve dünya malından bir kırıntı
bile olsa gasp etmiş olarak Allah’a ve Resulüne kavuşmamdan
daha sevimlidir bana. Çabucak imtihan yerine dönecek ve uzun
zaman toprak altında kalacak nefis için, bir kula nasıl zulmederim! Vallahi, karıncanın ağzındaki arpanın kabuğunu alarak
Allah’a isyan etmem için bana yedi iklim ve göklerin altındakiler verilse gene de kabul etmem.” (Nehcü’l-belağa, 224. Hutbeden)
Karıncanın hukukunu bile çiğnemekten imtina eden ecdadımızı bu hassasiyete, bu rikkat, nezaket ve zarafete eriştiren
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 127
01.07.2014 12:10:45
128
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
İslam idi, onları terbiye eden Kur’an idi. O hâlde bugün “İslam
olma”nın ne anlama geldiğini yeniden sorgulamak, Kur’an ile
münasebetimizi ciddi anlamda gözden geçirmek, Müslüman
olmanın gereğini yerine getirmek, mümin olmanın hakkını
verebilmek için kendimizi kabir sualine denk bir hesaptan geçirmeye, vicdan terazisinde amellerimizi tartmaya acilen ihtiyacımız var.
Kerim kitabımız en büyük zulmün “şirk” olduğunu bildiriyor bize (Lokmân, 31/13). Şirk enfüsi zulümdür. İnsan en kavi eziyeti kendi nefsinin elinden çekmektedir. Kendinde vehmettiği
kuvvet, güç, bilgi, varlık hafi bir şirk olarak kalbi kuşatmakta,
“Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidini deruni anlamda yaşamaya
engel olmakta, şirk fiil, şirk sıfat ve şirk vücudun tesirinde kendini ötekileştirmektedir. Özüne yabancılaşan, “şah damarından
yakın olan”a uzak düşen insanın kendine en büyük zulmü bu
değil midir? İrtikap ettiği günahlarla insan eline, diline, gözüne,
gönlüne zulmediyor an be an. Balığın Hz. Yunus’u yuttuğu gibi
dünyevi tutkularımız, nefsani arzularımız, kin ve hırslarımız
yutmakta bizi. Nefsin elinden yakamızı kurtarabilmemiz, balığın karnından sahil-i selamete çıkabilmemiz, kederden azad
olup huzura erebilmemiz için “Lâ ilâhe illâ ente sübhânek innî
küntü minezzâlimîn/Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden tenzih ederim. Ben gerçekten (kendine) zulmedenlerden oldum” (Enbiyâ, 21/87) tesbihatına, istiğfarına muhtacız.
Kötülük de kötülükten sakınma yeteneği de kendisine ilham edilen (Şems, 9/7-10) kullar olarak tam da bu noktada imtihana tabi tutulduğumuzun idrakiyle vicdanın yönetimine teslim olmalıyız. Kötülük yaptığında üzülebiliyor, iyilik yaptığında
ise seviniyorsa insan imanın ve vicdanın hâlâ var olduğunun
işaretlerini taşıyor demektir (İbn Hanbel, V, 251). Artık, kötülük
yapmaktan elimizi, eteğimizi çekemediğimize mi yanmalı, kötülük yaptığımızda hâlâ üzülebildiğimize mi sevinmeli, zor bir
dilemma.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 128
01.07.2014 12:10:45
129
Allah’a Arz Edilen Dilekçe…
Bir taraftan bunun muhasebesini yaparken diğer taraftan
mazlumlar, mağdurlar, garipler, fakirler, yetimler, öksüzler,
çaresizler, dullar, yaşlılar, sokak çocukları, mülteciler ne çok
savunmasız, korumasız, yardıma, bakıma, merhamete muhtaç insanlarla aynı gök kubbenin altında yaşıyor, aynı havayı
soluyoruz ama neredeyse apayrı gezegenlerin insanlarıymışız
gibi uzak düşüyoruz birbirimizden. Düşüncemizden, duygumuzdan, kalbimizden, evimizden, soframızdan uzaklara koyuyoruz onları çoğu zaman… Bazen birkaç dakikalık haber
olup yansıyorlar ekrandan evimize, bir iki “tüh, vah, zavallı”
kelimeleri dökülüyor dilimizden, yarım ağız dua ediyor, “Mevla yardımcıları olsun” diyor, sorumluluğumuzu Allah’a havale
etmenin huzuru ile dönüyoruz yeniden, işimize, gücümüze,
ticarete, alış-verişe..
Kimsesizin kimsesi Allah Tealâ’dır kuşkusuz, lakin kimsesizler bizim neyimiz olur? Mazluma, garibe, yetime ne kadar
kardeş ve karîbiz? Cevabını vermemiz gereken böyle mühim bir
sual önümüzde dururken biz cevabı verilmiş soruların ardına
düşüyor, “Allah niye bunca kötülüğe, zulme izin veriyor, zalime
haddini niye bildirmiyor?” diyerek haddimizi aşıyoruz.
Oysa Rabbimiz; “Zalimler asla kurtuluşa eremezler.” (Kasas,
28/37), “Biz zalimleri mutlaka yok edeceğiz.” (İbrâhîm, 14/13) buyururken, Resûl-i Ekrem Efendimiz de zalime mühlet tanınsa
bile bir gün mutlaka cezasını bulacağını; duası geri çevrilmeyen
üç kişiden biri olan mazlumun Allah’a yakardığında ona gök
kapılarının açılacağını ve Allah’ın, “Yemin olsun ki, belirli bir
zaman sonra olsa da sana mutlaka yardım edeceğim.” buyuracağını (Tirmizî, Deavât, 128) ifade etmemiş miydi? Ve “Zalime gelip
çatan adalet günü, mazlumun uğradığı cevr u cefa mihnetinden
çetindir.” buyurmamış mıydı Hz. Ali?
Anne, baba, evlat, eş, arkadaş, komşu, akraba, işveren, işçi,
amir, memur kim olursak olalım yeter ki zalim olmayalım. Ağlasak da ağlatan, ezilsek de ezen olmamaya bakalım. Ömrü-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 129
01.07.2014 12:10:45
130
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
nü yetimlerin babası, gariplerin sığınağı, mazlumların hamisi,
kimsesizlerin kimsesi olmaya adamış Sevgili Peygamberimizin;
“Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla Allah arasında
perde yoktur.” (Buhârî, Zekât, 63) nebevi ikazını bir an bile hatırımızdan çıkarmayalım.
Ha bu arada Şerife ninenin dilekçesine ne mi oldu? Çok
geçmeden Ada (ilçenin, yerli halkın dilindeki ismi), bir gece
çıkan yangında kül olan saray gibi evin ve canlarından gayrı bir
şey kurtaramayan ev halkının haberiyle çalkalandı. Günlerce
sokakta kalan aile, o Cuma ilçenin merkezi camiinin bahçesinde yardım için el açmak zorunda kalmışlardı.
Ne güzel söylemiş Sadi Şirazi: “Mazlumun gönül dumanının zalime ettiğini kızgın ateş üzerliğe yapamaz!”
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 130
01.07.2014 12:10:45
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 131
01.07.2014 12:10:45
Çaresizlerin hayatına dokunmak için…
İbrahim’in ateşinde gül dermek için…
Bilmediklerimizi yeniden öğrenmek için…
Hoş geldin Ramazan…
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 132
01.07.2014 12:10:45
İbrahim’in Ateşinde Gül Dermek
için; Hoşgeldin Ramazan…
Ayşe Nur MENEKŞE
Araştırmacı-Yazar
Yalnızlığı paylaşmak için…
Açları doyurmak için…
Yaşlı bir çift gözü silmek için…
Hoş geldin Ramazan…
Sen gelmeseydin birileri hatırlanmayacaktı belki de…
Yetimler yine çaresiz, garipler yine mahzun, mazlumlar
yine sessiz kalacaktı.
***
Oysa kaybolmak ve bulmak arasında ne ağıtlar, ne ümitler,
ne devalar saklıydı. Gülmek ve ağlamak arasında ne çok özlem,
ne çok vefa, ne çok merhamet vardı. Unuttuklarımız vefasızlığımızdandı. Kaybettiklerimizi bulamayışımızdandı yetimliğimiz… Yüreğimiz incinmesin diye başka yüreklerin ezilmesine
şahit olmamızdandı ürkekliğimiz… Yanlışların üstünü usulca
örtmemizdendi bunca hataya düşmemiz…
Çaresizlerin hayatına dokunmak için…
İbrahim’in ateşinde gül dermek için…
Bilmediklerimizi yeniden öğrenmek için…
Hoş geldin Ramazan…
Sen gelmeseydin kimsesizlerin gurbeti uzun sürecekti. Gelmeseydin çocukların yüzüne neşe gelmeyecekti. Gelmeseydin
gece gündüze, imsak sahura bu kadar meyletmeyecekti.
***
133
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 133
01.07.2014 12:10:45
134
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Biz, önce kendimizi unuttuk. İnsanlığımızı unuttuk bir savaş meydanında… Bir siperde kaybettik merhametimizi… Hain
bir pusuda vurduk kardeşliğimizi… Toprağı değerli kılanın üstündeki insan olduğunu unuttuk. Sevmeyi unuttuk bombaların
talan ettiği diyarlarda… Sevilmeyi unuttuk dostlarımızı en çok
sevdiğimiz zamanlarda…
Karnımızı tıka basa doyururken aç olanları unuttuk. Emanete sahip çıkmayı, ahde vefalı olmayı unuttuk. Bir yetime kardeş olamadık. Bir öksüze annelik yapamadık. Affedenlerden
olamadık. Sevilmeden sevemedik. Almadan vermeyi denemedik hiç…
Önce hayatımıza koyduk engelleri… Hayatı paylaşmayı
bilmeyen, acılara ortak olmayan, düşeni kaldırmayan yanımızla
önce kendimizi engelledik. İnsanlığımızı erteledik. Koştukları
yolda tökezleyen arkadaşına arkasını dönmeyenler vardı. Onlardan olamadık. Düşeni tutup kaldıranlar arasına katılamadık.
Hayatın bütün renklerini görmek istediği yere dolduran, merhamete aşina kişilerden olamadık.
Açlıktan ağlayan bir çocuğun feryadını duymamak için kulaklarımızı tıkadık bazen... Gözlerimizi kapattık çöpten ekmek
toplayanları görmemek için… İsraf ettik ama insaf etmedik.
Yalnızları unuttuk yalnız kalmayacağımızı sanarak… Yaşlılarımızın üşüyen yüreklerini ısıtamadık. Sevilmekten başka ne
sevindirirdi yorgun bedenlerini? Açlıktan daha acıydı sevgiden
yoksun olmak. Bir köşede kurumaktı unutmak…
Çocuk olmayı unuttuk. Hayal kurmadan büyüttük çocuklarımızı… Sokak aralarında bugünü kurtarmaya çalışan çocukların yarınlarına dokunamadık. “Siyah ile beyaz arasında
kırk renk daha olabileceğini” söylemeyi unuttuk o çocuklara…
Hayal ile gerçek arasında kendini bulmaya çalıştıklarında biraz
da biz ittik hayatın uçurumlarına… Oysa bir olacak, birlikte
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 134
01.07.2014 12:10:45
İBRAHIM’IN ATEŞINDE GÜL DERMEK IÇIN;
HOŞGELDIN RAMAZAN…
135
kuvvet bulacaktık. Aynı coğrafyada, aynı havayı soluyanlar olarak, aynı gök kubbe altında farksız olduğumuzu haykıracaktık.
Kendimizi değiştirmeden, korkularımızı korkutmadan biraz da umursamadan devam ettik yaşamaya… Oysa birilerinin
hayatına dokunsak onlar da hayat bulacaktı. Yalnızlıklar kaybolacaktı biz çok olduğumuzda… Mahzun çocuklar yetimliğini
unutacaktı yanlarına varıp başlarını okşadığımızda… Gözü yaşlı bir anne evladının kokusunu duyacaktı elini tuttuğumuzda…
Elindekilerin kıymetini bilmeyenler şükretmeyi öğrenecekti bir
daha…
***
Hayrın kapılarını aralamak için…
Bir hayali bin gerçeğe döndürmek için…
Küskünleri barıştırmak, gariplerin, hastaların hâlinden anlamak için…
Hoş geldin Ramazan…
Sen gelmeseydin suyun ve ekmeğin kıymetini anlamayacaktık. Sen gelmeseydin amansız bir fırtınada savrulacaktık.
Sen gelmeseydin zahmetten rahmete, külfetten lütufa kavuşamayacaktık.
Dua dua açılan ellerin şahidi sensin… Susuzluğumuzun,
açlığımızın ve sabrımızın şahidi sensin. Unuttuğumuz merhameti hatırlatan, kalbimizin çölünü seraba çeviren sensin…
İnfak etmenin bereket olduğunu bize yeniden bildiren sensin…
Önümüzdeki kışı bahar eyleyen, yüreğimizde mahyalar yaktıran sensin…
***
Sahur ile iftar arasındaki mesafede ne çok ümitler saklıydı… Açlık ve tokluk arasındaki mesafede ne çok sabır, ne çok
sevinç, ne çok diriliş vardı. Ayrılıkların dermanı vuslattı.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 135
01.07.2014 12:10:45
136
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Su ile ekmek arasındaki, hayat ile ölüm arasındaki mesafede işlediğin zerre miktar hayır seninle kalacak olandı. Zulmün
sesini kıstığımız her gün bize kârdı. Yetimlere yalnızlıklarını
unutturduğumuz, kimsesizlerin kimsesi olabildiğimiz her gün
bize yârdı.
Diriler arasında ölenlerden olmamak için…
Gün ortasında kimsenin hayatını geceye döndürmemek
için...
Mazlumun ahını kaldırmak için…
Çöle dönen yüreklere bir zemzem ferahlığı sunmak için…
Hoş geldin Ramazan…
***
Sen gelince ihmal ettiklerimiz sevindi.
Sen gelince tehir ettiklerimiz günümüze yetişti.
Sen gelince beyaz ve siyah arasındaki renkler dile geldi
­y eniden…
Ey ayların sultanı hoş geldin…
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 136
01.07.2014 12:10:45
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 137
01.07.2014 12:10:45
Birisine bir kap yemek verdiğinizde
karnını doyurmuş olursunuz. Bir parça
sadaka verdiğinizde bir ihtiyacını gidermiş
olursunuz. Ona Allah’ı, Peygamberi ve
onların yolunu öğrettiğinizde nesiller boyu
sürecek bir iyilik yapmış olursunuz.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 138
01.07.2014 12:10:46
Yardımlaşmanın Olmadığı Bir
Hayat Mümkün mü?
Fatma BAYRAM
İstanbul İl Müftülüğü Vaiz
Bu dünyada haberimiz olsun olmasın birilerinin yardımını
görmediğimiz hemen hiçbir an yoktur. İnsan, daha dünyaya
gelirken çeşit çeşit yardımlarla aşabiliyor var oluşun yolunu.
Hayatımızın ilk günlerinde yaşadığımız şey pür yetersizliktir.
Doğduğumuz andan itibaren gazımız olduğunda ya da uykumuz geldiğinde ne yapacağımızı dahi bilemediğimiz o zamanları, hesabını tutmamız imkânsız olan yardımlarla geçebildik.
Annelerimizin yaptıklarından söz etmiyorum. Yakından uzağa
bütün ailemizden, akrabalarımızdan, komşularımızdan; hatta
parkta ya da sokakta oynarken tam düşeceğimiz anda kolumuzdan tutuveren bir yabancıdan gördüğümüz yardımlardan
söz ediyorum. Yardımlaşma, insanı öylesine geliştiren bir şey
ki, yardım görmeden de yardım etmeden de büyüyemiyorsunuz. Hem fiziksel hem de ruhsal açıdan...
Ben bu yazımda sizlere, daha ziyade başkalarından gördüğüm yardımlardan bahsedeceğim. Zira yaptığımız yardımları
anlatmanın ayıp olduğunu söylemeye bile gerek yok. Onları
anlatmak bir yana, aslında tamamen unutmalıyız. Hatta aradan
unutmaya yetecek kadar bir süre geçtikten sonra zamanında
yardım ettiğimiz birisi, karşılaştığımız bir yerde bize teşekkür
edecek olsa, o teşekkürün sebebini sormak isteyecek kadar
unutmalıyız yaptığımız iyiliği. Ama bize yardım edenleri; o
yardımı onların akıllarına getiren, bunun için onlara güç ve
139
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 139
01.07.2014 12:10:46
140
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
imkânlar veren, kalplerinde iyilik ve cömertlik duygularını
yaratan Rabbimizi unutmadığımız gibi unutmamalıyız. Bu iyi
insanların çeşit çeşit yardımı bizi iyileştirdiği gibi kime, nasıl,
ne zaman, hangi yollarla yardım edebileceğimizi öğreten bir
mekteptir de aynı zamanda. Yardım etmeyi bir ikram gibi değil
de bir görev gibi yerine getirenlerden öğreniriz kırmadan, incitmeden, kendisini kötü hissettirmeden nasıl yardım edileceğini... Sırf bu yüzden bile bir işinize el atmak isteyen, arkadaşlık,
komşuluk, insanlık hatırına dar gününüzde yanınızda olmak
isteyen hamiyetperver insanlar reddedilmez. Allah dostlarının
dediği gibi: “İstersem ağzım kurusun, almazsam elim kurusun!”
Çok küçük yaşlarımızdan itibaren birine yardım etmek
istediğinde ondan küçük bir iş isteyip sonra da ona yapmak
istediği ikramı sanki onun hakettiği bir ücret gibi veren ince
düşünceli yardımsever insanlarla iç içe yaşadık. Söz gelimi
komşusunun çocuklarına bayram için üst baş almak isteyen
bir komşu teyze o çocukları kendi evinin bayram temizliğinde
ufak tefek işlere koşturur sonra da onlara ödüllerini verirdi.
Yaşımız büyüdükçe biz de çevremizde yardıma muhtaç yaşıtlarımız olduğunu gördüğümüzde onlara yapılacak bir yardımı
kendilerine hissettirmeden nasıl organize edeceğimizi bulmak
için kafa yorar, iyi planlanmış bir yardımın nereden geldiği hiç
belli olmayan yardımlar olduğunu düşünürdük. Sınıf arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını takip eder, bulur buluşturur ulaştırırdık.
İnsan bir yardıma vesile olduğunda, mümkün olduğunca bundan kendine pay çıkarmamalı, aksine Allah’ın bu iyilik
için kendisini kullanması sebebiyle şükretmeli. Kendisine bir
şekilde yardımcı olan insanlara da minnet ve şükran duymakla
beraber nimeti asıl ulaştıranın Allah olduğunu unutacak kadar
kullara bağımlılık geliştirmemeli. Bize gelen her yardım Allah›tandır; bizim yaptıklarımız da doğrudan O’nun katına çıkarılır.
Böyle olunca bize verilmiş imkânlar nedeniyle bir yardım istendiğinde bunu bir sıkıntı olarak değil; Allah’ın verdiği imkânların şükrünü edâ etme fırsatları olarak görmemiz gerekir. Bir
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 140
01.07.2014 12:10:46
141
Yardımlaşmanın Olmadığı Bir Hayat Mümkün mü?
dostumun eşi doktor. Çevrelerinde de çok sayıda sağlıkçı var.
Ne zaman bir sağlık sorunumuz olsa onları ararız. Hatta kedimizin geçirdiği bir kazada bile... Bir gün kendisine onları bu
kadar rahatsız ettiğimiz için utandığımı ama yönlendirmelerine
duyduğumuz ihtiyacı böylesine içtenlikle karşıladıkları için de
minnettar olduğumu söyleyince verdiği cevap tam da benim
anlattığım şeye örnek olacak bir cümleydi. Bulundukları konumu kendileri için bir ayrıcalık olarak değil de insanlara hizmet
için bir vesile olarak gören dostum dedi ki: “Böyle bir durumda
bizi aramaktan çekinirseniz çok üzülürüm. Kimse bizden bir
şey beklemeyecekse Allah neden verdi ki bize bu mevkileri?”
İşte aynen bu dostum gibi görmeli hayatta sahip olduğumuz
her şeyi. İçimizdeki huzurdan elimizdeki imkânlara varıncaya
kadar her şey, Allah’ın en kıymetli eseri olan insanoğluna hizmet etmek, bu yolla Allah katında bir değer kazanabilmek için
çeşitli fırsatlardır.
Kendinizin yardıma ihtiyaç duyduğunuz anları hatırlayın.
Uykusuz, hasta ve yorgun bir gecede ağlayan bebeğinize kalkacak zerre kadar takatınız kalmadığında eşinizin bebeğinizi
yatağından alıp yanınıza getirmesinin bile nasıl iyi geldiğini,
yolda düşürdüğünüz değerli bir eşyanızı arkanızdan koşturarak
getiren birinin nasıl iyi hissettirdiğini, çocuklarınızın okuldan
dönüşüne yetişemeyeceğinizi anladığınızda arayıp onları içeri
alabilecek bir komşunuzun olduğunu bilmenin nasıl bir lüks
olduğunu, yalnız yaşayan bir akrabanız aramalarınıza cevap
vermediğinde gidip kapısını çalıp size bir haber verebilecek
yakın bir ahbabının olmasının nasıl bir ihtiyacı giderdiğini ve
(bizim mesleğimizde sıkça olduğu gibi) işleriniz çakıştığında
bazılarını sizin yerinize gönülden yapabilecek bir meslekdaşınızın olmasının verdiği huzuru hatırlayın. İşte bunlar hep
Allah›ın iyi kullarını kullanarak gönderdiği yardımlardır. Hayatımız bu küçük yardımlar sayesinde büyük mutluluklarla dolar.
İyilik duygularımız tazelenir. Huzur buluruz. Huzur veririz.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 141
01.07.2014 12:10:46
142
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Evet, Allah Tealâ, nimetlerini de musibetlerini de kulları
vasıtasıyla bize ulaştırır. Etrafımızın, Allah’ın nimetlerine vesile
kıldığı kullarıyla dolu olmasını istediğimiz gibi arada dönüp,
acaba biz neyin vasıtası oluyoruz diye kendimize de bakmalıyız. Her insan bir ismin mazharıdır, derler. Âlemlerin Rabbinin bizi hangi isminin tecellisinde kullandığı bizim O’nun
katındaki yerimizi de göstermesi bakımından önemlidir. Böyle
düşününce O’nun kullarının dar günlerinde, sıkıntılı anlarında,
çaresizlikten iki ellerini iki yanlarına sarkıttıklarında akla gelen
kişi olmak (bazıları bunu enayilik olarak görse de) ne büyük
bir mevkidir. Uzaktan da olsa tanıdığımız birinin öyle anlarında
yanında olamamak, yardımında bulunamamak sonradan nasıl
büyük bir acı verir bilseniz... Ben bu acıyı hâlâ yaşarım. Kendileriyle neredeyse hiç görüşmediğim hâlde uzaktan tanıdığım
iki kişinin intihar ettiğini duyduğum günden beri, “beni tanıyorken nasıl intihar edecek kadar çaresiz hissettiler kendilerini,
nasıl ben onlara bu güveni veremedim” diye içim yanar. İşte bu
yüzden yaptığımız her yardım öncelikle kendimizedir aslında.
Bize kendimizi insan gibi hissettirir, bencil bir varlık gibi değil.
Arapçada yardım etme fiil kökünün, aynı zamanda zafer manası
içermesi de bana bunu çağrıştırır. Yardım edebildiğimde zafer
kazanmış gibi hissederim. Bir vaiz olarak en çok işe yaradığımı
hissettiren anlar, insanların bizi dinlemelerinin kendilerine ne
kadar iyi geldiğini dile getirdikleri anlardır. Bütün yorgunluklarımız, sıkıntılarımız unutulur, bir Allah kulunun kendini iyi
hissetmesine yardımcı olabildiğimiz için içimiz sevinçle dolar.
Elbette insanız, bizim de yardıma ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz anlar olur. Hayatımızda bir şeyler eksiktir ve tek
başımıza o eksiklikleri gidermeye gücümüz yetmiyordur. Birisi
elimizden tutsun isteriz. Böyle anlarda bir umut ışığının verdiği
terk edilmemişlik hissine paha biçilemez. Önemsendiğimizi,
kayırıldığımızı, bu dünyada bir hiç olmadığımızı hissederiz.
Kalabalık bir misafiri ağırlamak için eş dosttan gördüğümüz
yardımlardan tutun da çaresiz kaldığımız sıkıntı anlarında, al-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 142
01.07.2014 12:10:46
143
Yardımlaşmanın Olmadığı Bir Hayat Mümkün mü?
tında ezildiğimiz borçlarla belimiz büküldüğünde, sevdiğimiz
bir insanı kaybettiğimizde bize yardım için yanıbaşımızda duran bir dosttan daha büyük servet var mıdır? Evinizi taşıdığınız
ilk günde yemek gönderen bir komşu, yıllar sürecek bir dostluğun temelini atmış olmaz mı?
Yardıma ihtiyaç duyduğumuz konular her zaman maddi
içerikli olmaz. Hayatımızdan ümidin, neşenin, mutluluğun
çekildiği anlarda eğer içimizde bunları yeniden üretecek güç
kalmamışsa, sönmeye yüz tutan yaşama sevincimizi iyi yürekli,
umut dolu, iyimser bir arkadaşın yardımıyla canlandırmak gibi
hiçbir bedelle satın alınamayacak eşsiz yardımlar şeklinde de
olur. Doğadaki tüm canlıların hayatını, birbirlerinin varlığını
sürdürecek şekilde düzenleyen Rabbimiz, insanlar söz konusu
olduğunda bunu yapmayı onların kendi iradelerine bırakmıştır
ki onunla bir değer kazansınlar. Hepimizin iyi yaptığı, kolayca
yapabildiği şeyler ötekinden farklıdır. Kimi iyi eğitimcidir, kimi
iyi aşçı… Kiminin maddi gücü fazladır, kiminin fizik gücü...
Kiminin vakti boldur, kiminin projeleri… İşte yardımlaşmak,
bunları birleştirmek demektir. Bütün hayır kurumları böyle
çalışır. İnsanlar bilgilerini, vakitlerini, paralarını, prestijlerini,
becerilerini birleştirdi mi, altından kalkılmayacak sosyal mesele kalmaz. Zaman zaman bu kurumlarda gönüllü çalışmış
biri olarak hayırlarda yarışmanın en büyük imtihanının “neden
hep ben” diye düşünmekten kaynaklandığını söyleyebilirim.
Oysa yardımcı olmayı, yardımsever olmayı, yar yolunda olmayı
önemseyen insan “neden benden istemediler” demeli; kendisinden bir şeyler beklenmesini «veren el» olmanın fırsatı olarak
görmeli.
Bazen bizim göremediklerimizi görecek ve kendi ışığıyla
bizi de aydınlatacak akılların yardımına ihtiyaç duyarız. Günlük işlerimizle baş etme, çocuklarımızı eğitme, sorunlarımızı
çözme konusunda onların verdiği bir akıl pek çok uzun uğraşların yerine geçip işlerimizi kolaylaştırır. Akıl istemeyi bir
zül, akıl vermeyi de bir üstünlük olarak görmedikçe tek akılla
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 143
01.07.2014 12:10:46
144
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
içinden çıkılamayacak gibi görünen nice problemlerin akılların
yardımlaşmasıyla kronikleşmeden çözüldüğünü görürsünüz.
Bu açıdan bakıldığında genç nesillerin akıl almaya duydukları
isteksizliğin (yetişkinlerin akıl vermeyi bir dayatmaya dönüştürmelerindeki kabul edilemezliği fark etmekle beraber) kendileri için dağları, denizleri yeniden ölçmek gibi lüzumsuz bir
vakit kaybına yol açtığını görememeleri üzücüdür. Başkalarının
akıllarından yardım istemenin önündeki en büyük engel, nefislerimizin kibri olsa gerek. Ömür boyu devam edecek olan
öğrenme sürecimizde bize en çok zarar verecek olan şey de
işte bu kibirdir.
Şu ana kadar saydıklarımızın hepsinde yardıma ihtiyacımız
olduğunun bilincindeyizdir. Bir şey eksiktir ve o bizde yoktur.
Ama ya yokluğunu bile fark etmediklerimiz... En acı yokluk,
yokluğunu fark etmeyecek raddede kendisinden mahrum kaldığımız şeylerin yokluğudur. Hayatında insanca muamele görmemiş birinin haysiyetinin yok olduğunu anlamaması gibi...
Daha neyin eksikliğini çektiğimizin bile farkında değilken
başkalarının yardımına, desteğine ihtiyacımız olduğunu nasıl
anlayabiliriz ki? Âcizane Allah’ın yardımına en çok ihtiyaç duyduğumuz anın bu olduğunu düşünürüm. İnen bütün vahiyler,
insanları, fark etmedikleri uçurumların başından çevirmek, doludizgin gittikleri yolun yanlışlığını haykırmak için değil midir?
İmanın uzağında kalmış olmak, zifiri karanlık bir yokluktur. Onun yokluğu maddi hazların yokluğuna benzemez. Çünkü hayatınızda hiç tatmadığınız bir hazzın yokluğu, “tatmayan
bilmez” ilkesince canınızı acıtmaz. Kendi dünyanızda, bildiğiniz tatlarla yuvarlanır gidersiniz. Ama inanç öyle mi? Onun
yokluğunda beyninizi burgu gibi delen sorular, yüreğinizi sıkıp daraltan anlamsızlıklar sebebini bir türlü bulamadığınız
bunalımlara dönüşüp hayatınızın orta yerine kurulur. Aklınız
çalıştığınca, yüreğiniz hissettiğince bunalırsınız artık. Eğer bir
de sosyal muhitiniz kültürden, incelikten, yüksek ideallerden
yoksun, değerleri zayıf, ahlakı düşük bir çevreyse dibe yuvar-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 144
01.07.2014 12:10:46
145
Yardımlaşmanın Olmadığı Bir Hayat Mümkün mü?
lanış öyle kaçınılmazdır ki direnmezsiniz bile. Bu nedenle bir
insana yapılacak en büyük yardımın ona değer yargıları, yüksek idealler, inanç ve saygınlık hissi kazandırmak olduğunu
düşünürüm. İşte şimdi anlatacağım hikâye böylesine hayati
bir yardım yaptığını bile bilmeden hakikatin, iyiliğin hatırına,
insanlığın aşkına küçük dokunuşlarla küçük insanların hayatlarında büyük değişiklikler yapan insanların hikâyesi...
Rahmetli babam çocukluğunu tek partinin din eğitimini
her yerde sıkı sıkı yasakladığı dönemde yaşamış. Hoş, köylerinde de ne dinî ne dünyevî eğitim varmış. Okul yok, hoca
yok, aile büyüğü sayılabilecek yakın erkeklerin hepsi İstiklâl
Savaşı’na gitmiş ve gelmemişler. Kendi babasından kalan tek
hatırası ise, son hastalığı sırasında sal üstünde evden çıkarılışı
imiş. Dedem İstanbul’a giden bir vapurun güvertesinde ölmüş.
İşte böyle rehbersiz, hocasız, okulsuz büyümüş babam. Son
derece yoksul geçen çocukluğunu tamamlayamadan çoluk-çocuğa karışmış, ilk eşini kimsesiz bir şekilde, uzak bir hastane
köşesinde kaybettiğinde tek başına defnetmek zorunda kalmış.
Hayatına yeni bir başlangıç yapmak için İstanbul’a geldiğinde otuz yaşın altında, vasıfsız, eğitimsiz, kimsesiz, yüreğinde
köyde bıraktığı üç öksüzün sorumluluğu ile günde birkaç işte
çalışıp, bir tanıdık vasıtası ile yerleştiği bir merdiven altında
tutunmaya çalışmış hayata. Benim size anlatmak istediğim elbette onun (ve onun kuşağındaki neredeyse tüm akranlarının)
yaşadığı sıkıntılar değil. Onları anlatmak istesem eklenmesi
gereken öyle çok detay var ki... Ben dikkatinizi asıl bu zorlukları nasıl aşabildiklerine çekmek istiyorum. Elbette sayısız
insanın birbirine yardımlarıyla çıkabildiler o zor dönemlerden.
Geçmişin gerilerinde kalmış en küçük yardımları dahi unutmadan, iyilik gördükleri insanları yıllar boyu bizlere anlatarak
yaşadılar. Hayatları boyunca en yakın bir akraba gibi arayıp
sordular o yardımseverleri. Ama şiddetli açlıkla geçirilen bir
yolculukta denize atılmış yarım ekmekten gözlerini alamadan
denize atlayıp atlamamak arasında geçen bir günü de anlattılar,
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 145
01.07.2014 12:10:46
146
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
kapılarını çalınca ışıklarını söndüren akrabalarını da... (Belki de
babam bunları hiç unutmadığı için evimizin kapısını herkese
açık tutmuş, akşam namazlarından sonra caminin etrafında
biraz oyalanıp gidecek yeri olmayan biri var mı diye bakınmış
ve defalarca öylelerini evimizde yatırmıştı. Bazen o kadar çok
yatılı misafir olurdu ki sokak kapısının önüne bile yatak serilir, sabah erkenden okula gideceğimiz zaman kapıyı ancak bir
lokma açıp çıkabilirdik.)
Başkalarının iyi bir eğitim, hazır bir miras ve güzel bir statüyle hayata başladığı yaşta, işte bu şartlarda, neredeyse yoktan
bir hayat kurmaya çalışan babamın bana göre gördüğü en büyük yardım onu dine, inanca davet eden (çünkü köyümüzde de
neredeyse hiç yoktu öyle bir hayat) hamiyetperver insanlardır.
Ben en çok onlara minnettarım. Onların babamı önemsiz görüp
kendi haline terk etmeyişlerine, hesaba katışlarına, incelikle,
dikkatle hayra yönlendirişlerine minnettarım.
Geçenlerde tamamı bilinçli, eğitimli, kültürlü, saygın bir
topluluğun içindeyken iyi ailelerin çocuklarının arkadaşlık
edecek kimse bulamadıklarından yakındılar. Biriyle iki satır
muhabbet edebilmeleri için illaki kendi düzeylerinde olması
gerekiyordu onlara göre. Benzer eğitimleri almış olmak, benzer şeylere ilgi duymak, aynı seçkin zevk ve kültür düzeyinde
olmak gerekiyordu. Bir an için kendimi tamamen aykırı hissettim o toplumda. Haklı oldukları kaygı noktaları olduğunu
kabul etmekle beraber, bu derece bir entelektüel seçkinciliğin
kurbanı olsaydım hâlim ne olurdu, diye düşünmekten kendimi
alamadım. Söz gelimi annemi, babamı böyle bir ayrımcılıkla
dışlamış olsaydı dini çevreler ben şimdi ne yapıyor olurdum?
Birinin elinden tutmak, onu hayra, iyiliğe yönlendirmek, hayatını kolaylaştıracak, aydınlatacak bir ışık yakmak nasıl olacak ki
sadece kendimiz gibilerle görüşürsek? İyi ki babam bu devirlere
kalmamış, dedim içimden. Sonra da kendi gençlik yıllarımızda
bilgiyi aramızda nasıl paylaştığımızı, bu yolla birbirimizi nasıl
zenginleştirdiğimizi hatırladım. Oturduğumuz mahallede kızlar
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 146
01.07.2014 12:10:46
147
Yardımlaşmanın Olmadığı Bir Hayat Mümkün mü?
genelde okumazdı. En fazla okuyan liseyi bitirmişti ki onların
da sayısı çok azdı. Kız çocuklar ilkokuldan sonra evlerinde oturur, ev işlerinde annelerine yardım eder, çeyiz yapar ve uygun
bir kısmetleri çıktığında da evlen(diril)irlerdi. Ben İlahiyat Fakültesi’nde okumaya başladığımda mahallemizde işte bu evsafta
epey bir arkadaşım vardı. Okula başladım. Her ders bana âdeta
bir hazine gibi görünüyordu. Ama mahalledeki arkadaşlarım
bu konulardan tamamen habersizdi ve onlarla aramızda var
olan hukuk onları kendi hallerine bırakmama engeldi. Ben de
onlara bir teklifte bulundum: Eğer kabul ederlerse her Cuma
öğleden sonra (cuma öğleden sonramız boştu) o hafta içinde
okulda okuduğum bütün dersleri özet olarak anlatacaktım.
Herkes çok mutluydu. Alan da veren de... Yıllar sonra o günlere baktığımda aslında yaptığım şeyin en çok bana yardımı
dokunduğunu, çünkü o deneyim sayesinde (tartışmalı Kelam
problemleri gibi) en çetrefilli konuları dahi basit ve anlaşılır
şekilde anlatabilmeyi öğrendiğimi görecektim. Yani ben onlara
yardım ettiğimi sanırken asıl onlar bana iyilik etmişti.
Birisine bir kap yemek verdiğinizde karnını doyurmuş olursunuz. Bir parça sadaka verdiğinizde bir ihtiyacını gidermiş
olursunuz. Ona Allah’ı, Peygamberi ve onların yolunu öğrettiğinizde nesiller boyu sürecek bir iyilik yapmış olursunuz. Bunu
söylerken yardımlar arasında bir tercih yaptığım ve bazı yardım
çeşitlerini önemli bazılarını önemsiz gösterdiğim sanılmasın.
Aksine hangi yardıma öncelik verileceğinin içinde bulunduğumuz an tarafından belirleneceğini, o anda neye ihtiyaç varsa ona yönelmemiz gerektiğini, yardımlar arasında bir-ikisine
odaklanarak diğerlerini kaçırmamamız gerektiğini söylüyorum.
Hatta bazen bir başkasına yardım etme fırsatı tam da bizim en
çok yardıma muhtaç olduğumuz anda çıkabilir karşımıza. Böyle anlarda sadece kendimize odaklanmış, çevremizi umursamaz
olmuşsak tam da o anda yapabileceğimiz o yardımı kaçırdığımız gibi o yardım sebebiyle bize gelecek yardımı da kaçırmış
oluruz.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 147
01.07.2014 12:10:46
148
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
Bunun en güzel örneği Kasas sûresi’nde, Hz. Musa (a.s.)’nın
Medyen’e yolculuğu anlatılırken verilir. Hz. Musa, Mısır’da bir
kavgaya karışmış, istemeden bir adamın ölümüne sebep olmuş, aranan biri olarak Mısır’ı terketmiştir. Sığınacak hiçbir
yeri, gidebileceği hiç kimsesi yoktur. Öyle ki bir akşam üzeri
ne yapacağını bilemez hâlde bir çeşmenin yakınında oturur.
Tam o sırada çobanlar gün boyunca susamış hayvanlarını sulamaya gelmişlerdir. Onların biraz ötesinde iki genç kız, erkek çobanların içine karışamadıkları için suya atılmak isteyen
hayvanlarını zorla tutmaya çalışmakta ve diğerlerinin işlerini
bitirmesini beklemektedirler. İşte beni en çok etkileyen kısım
burası: Normal şartlarda sadece kendi başının derdine düşmüş
olması gereken Hz. Musa, onların bu hâlini görür. (Kendi derdi
başından aşkınken bir insanın o kalabalık içinde sıkıntı çeken
birilerini görebilmesi için bencillikten ne kadar uzak, yardımseverliğe ne kadar yakın olması gerektiğini düşünmeyi size bırakıyorum.) Yanlarına gider ve onlardan izin alarak hayvanlarını
onlar için sular. Onların kim olduğundan haberi yoktur. Bunu
sadece zor durumda olan birilerine yardım etme sâikiyle yapmıştır. Sonra bir ağacın altına çekilir ve Kasas, 28/24’de belirtildiği üzere (şahsen çok sık tekrarladığım) şu niyazda bulunur:
“Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım!” Sonrasını
biliyorsunuz. Yardım ettiği o iki kız, Şuayb (a.s.)’ın kızlarıdır.
Bu vesileyle Şuayb (a.s.) ile tanışan, bilahare ona damat olan ve
onun yanında büyük ve zorlu görevine hazırlanan Hz. Musa,
o ağacın altında korku ve çaresizlik içinde otururken sadece
kendi üzüntüsüne odaklansa, etrafına dikkat etmese, haydi zor
durumdaki o iki kızı gördü diyelim, “adam sende, neme lazım
ortaya çıkıp başına iş alma, sen kendi hâline bak” deyip boşverse, işlerin seyri nasıl olurdu? (“Allah istese ona yardımını yine
gönderirdi” demeyin sakın! Yerdekilere yaptığımız yardımların
gökten gelecek yardımlar için şart olduğunu unutmayın!) Allah Tealâ, Hz. Musa’ya yapacağı yardımı onun bir başkasına
yardım etmesi için bir fırsat yaratarak göndermiştir. İşte sadece
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 148
01.07.2014 12:10:46
149
Yardımlaşmanın Olmadığı Bir Hayat Mümkün mü?
bu nedenle bile birine yardım ederken ona bir ikramda bulunduğumuzu zannedip yanılmayalım. Birisine yardım etme fırsatı
bulduğumuz için bize ikram edilmiştir aslında... Bugün ruhsal
terapi yollarından biri olarak dünyada giderek yayılan “vererek
iyileşme”, “birine yardım edebilmemiz için bizim kendi sorunlarımızı çözmüş olmamız gerekir, kendisine faydası dokunmayanın kime hayrı olur” anlayışının yanlışlığını ortaya koyuyor.
Çocukluk yıllarımda çevremiz, herkesin herkesle ilgilendiği, herkesin kendini her şeyden sorumlu saydığı bir çevreydi.
Öyle olunca da yürüyüşümüzden konuşmamıza her hâlimizle
ilgilenilir, düzeltilecek olan düzeltilir, öğretilecek olan öğretilirdi. Bize yardım eden, elimizden tutan, yol yordam gösteren,
abdeste namaza yönlendiren o insanlar olmasaydı cehaletin,
imkânsızlığın, eğitimsizliğin insanı hızla dibe çektiği o dünyada
ne olurduk, bilmiyorum. Okul ödevleri bile gerektiğinde konu
komşuyla birlikte yapılır, sokakta sadece iki evde bulunan telefon bütün mahallelinin ihtiyacını görürdü. Sık sık rahatsızlanan babaannemi hastaneye götüreceğimiz zaman komşumuz
Kirkor amca onu merdivenlerden sırtında indirir, dönüşte de
sırtında çıkarırdı. Birinin evinde buzdolabı var diğerinin yoksa
yaz günlerinde o komşu için buzlukta buz hazırlanır, akşama
doğru evlerine gönderilirdi.
Bunların hepsi hoş yardımlaşmalar, ama dediğim gibi beni
asıl etkileyen ilimde yardımlaşmaydı. Bunun şah örneğini de
bize (kendisi de bir vaize olan kız kardeşime ve bana) önce hafızlık yaptıran sonra da Kıraat-ı Aşere okutan Hocamız İbrahim
Tanrıkulu’nda gördük. Seksenlerin hemen başlarıydı. Kur’an
kursundan tanıdığımız hocamıza özel olarak talebe olmak istediğimizde bizi tek şartla kabul edeceğini söyledi: Bayramın
ilk günü dahi derse gidecektik, hiçbir gerekçeyle tatil yapmayacaktık. Biz de kabul ettik. Babam rahatsızlığı nedeniyle yeni
emekli olmuştu. Ona hafızlık yapmak istediğimizi söyleyince
“olur, yapın” dedi ama birkaç ay geçip de hafızlık bitmeyince
neden bitmediğini sordu. Biz de hafızlığın ne demek olduğunu,
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 149
01.07.2014 12:10:46
150
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
nasıl yapıldığını anlattık. O güne kadar Yâsin’i ezbere bilene
hafız dendiğini sanan babam, “kızım bu böyle bitmez” demişti
rahmetli. İşte böyle bir dünyada biz derse gider gelirken bir
gün Hocamız derse nasıl gidip geldiğimizi sordu. Biz de yürüyerek gidip geldiğimizi söyledik (yürüyerek yaklaşık bir saatte
gidiliyordu Hocamızın evine). Hocamız o günden itibaren her
ay yol paramızı vermiş, bizden herhangi bir karşılık beklemeden kıraatle birlikte yaklaşık üç yıl süren eğitimimizi özenle tamamlamış, bu sürenin en az yarısında evinde yemek yedirmiş,
bir gün derse gitmesek ikindi namazından sonra cemaatten
arabası olan birinin arabasıyla neden gelmediğimizi yoklamak
için evimize kadar gelmiş ve daha pek çok örnek davranışıyla
Allah için vermenin canlı bir temsili olmuştur.
Hiçbir yardımı gereksiz, hiçbir insanı önemsiz görmeden
çevremizdeki herkese karşı iyilik yapma bahaneleri kollamak,
Rabbimizin Rahman, Rahîm, Vehhâb, Rezzâk, Berr, Nafi’ gibi
isimlerinin tecellisine vesile olmaktır. Allah’ın bizleri hayır ve
iyilik yolunda kullanması, birine ulaştıracağı bir yardıma vesile
kılması çok büyük bir onurdur. Bu onuru kazanma yolunda elbette güçlükler vardır ve elbette şeytan elinden geldiğince bizim
bu hayra ulaşmamızı engellemeye çalışır. İyilerden olma yolunun en güçlü engellerinden biri, iyilik yaptığımız kişinin kadirbilmezliği, anlaşılmaz kibri ve hatta kendisine iyilik yapanlara
verdiği zararlardır. Hepimiz insanız ve böyle bir nankörlükle
karşılaştığımızda canımızın sıkılması, yaptığımız iyiliğe pişman olmamız, bir daha o kişiye yardım etmek istemeyişimiz
anlaşılabilir bir insani tepkidir. Ama Rabbimiz, Hz. Ebu Bekir
(r.a.)’in şahsında bizleri ikaz ederek böyle bir durumda dahi
iyilik yapmaya, yardım etmeye devam etmemizi, iyiliksever
olmanın sınavını geçmemizi istiyor. Hz. Ebu Bekir’in bakımını
üstlendiği bir akrabası, Ebu Bekir’in kızı ve Peygamberimizin
eşi olan Hz. Aişe’ye zina isnadında bulunan, bu konuyu dillerine dolayan bir grubun içinde yer almıştı. Uzun süren bir imtihan sürecinden sonra Nur Sûresi’nde nazil olan ayetlerle Hz.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 150
01.07.2014 12:10:46
151
Yardımlaşmanın Olmadığı Bir Hayat Mümkün mü?
Aişe’nin masumiyeti kanıtlanınca Hz. Ebu Bekir, o akrabasına
bir daha yardım etmeyeceğine dair yemin etti. Hangimiz öyle
yapmazdık? Ama Rabbimiz, haklı görünen kişisel kırgınlıkların
yardımseverlik önünde bir engel oluşturmasına razı olmadı (Bakara, 2/224) ve Hz. Ebu Bekir hem yemin keffareti verdi hem de
o akrabasına yardım etmeye devam etti. Bu ve benzeri olaylar
bize yardım etme davranışını muhatabımız için değil, kendimiz için yaptığımızı öğrettiği gibi yardım ettiğimiz insanların
bize nasıl davrandığına bakarak yardımseverlik duygularımızı
zayıflatmanın dinen kabul edilebilen bir mazeret olmadığını
gösteriyor. Bizim “iyi” birisi olmamız başkalarının bize nasıl
davrandığına bağlı ise, psikoloji, bunun özümüzden kaynaklanan bir iyilik olmadığını; bir tür bağımlılık olduğunu söylüyor.
“Yardımsever olmak”, kişinin zenginliği, gücü ve imkânlarıyla ilgisi olmayan, temeli, kişiliğimizin özünde bulunan bir
haslettir. Çevresinden atık kâğıtları toplayarak hayrına öğrenci
okutan insanlar olduğu gibi, nereye para harcayacağını şaşırmış
ama bir Allah kuluna yardım etmeyi düşünemeyen insanlar da
var. Herkes inancının, karakterinin kendisini sevk ettiği davranışı yapar ve bunu yaparken aklı da kendisini haklı çıkaracak
gerekçeleri ve mazeretleri hazırlar. İyilik yapmak isteyen her
zaman buna bir yol bulur; istemeyen de her zaman mantıklı
görünen gerekçeler bulur. Biz, kendimizi hangi grupta görmek
istediğimize bakalım.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 151
01.07.2014 12:10:46
Yeryüzünün bütün çocukları suya ellerini
uzatırken, yeryüzünün bütün büyükleri
kendilerine bırakılan sözü düşünüyorlardı.
Çocuklar sularını içene kadar, büyükler
söylemeleri gereken sözü bulacaklar,
sudan bahanelerle kaçmaları mümkün
olmayan sorumluluklarını yerine getirip,
sudan sonra bir kez de sözleriyle iç
soğutacaklardı
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 152
01.07.2014 12:10:46
Sokak Çocukları ve Sokak
Büyükleri
A. Ali URAL
Şair-Yazar
I.
Bir çocuğun evinin pencerelerinden neleri görebileceğini
hiç kimse bilmez. Bir yetişkinle, bir çocuğun seyrettiği yağmur
aynı yağmur değildir çünkü. Çocuk yağmuru seyrederken şemsiyeyi düşünmez. Annesinin bir gün önce sildiği camlarda yarış
yapan damlaların heyecanına bırakır kendini. Su birikintilerine
çıplak ayakla girme düşleri kurar. Yağmur şiddetlendikçe sevinir. Seli değil, kâğıttan kayıklarını yüzdürecek dereleri düşünür. Oluşmasıyla patlayıp sönmesi bir olan su kabarcıklarını
izlemek, sofraya oturup yemek yemekten daha tatlıdır. Bu
yüzden annesine defalarca “geliyorum” diyerek, camın önünde
kalmayı başarır.
Çocuğun zaman zaman pencerenin önünden ayrılması sizi
yanıltmasın. O aslında hep pencerede oturuyor. Camı perdelere
terk ettiği geçici anlarda bile hayalinin perdelerini asla çekmiyor. Seslerinden tanıyor evin önünden geçen arabaları.
Kamyonların homurtusuna bayılıyor. Babanın işten, ablanın
okuldan geldiğini ilk o görüyor. İlk o haber veriyor annesine
koşarak. Çocuktan alınıyor haber. Bir babanın eve dönüşünden
daha büyük bir haber olabilir mi? “Babam geldi! Babam geldi!”
Peki, canı sıkılmıyor mu evde oturmaktan, çocuk sokağa
çıkmıyor mu hiç? Çıkıyor elbet. Camda oturma nöbetini an153
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 153
01.07.2014 12:10:46
154
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
nesine devrettiği zamanlar var. Anne, arkadaşlarıyla oynayan
çocuğunu seyrediyor ve sık sık pencereyi açıp “Koşma, düşeceksin!” diye bağırıyor. Düşmemeli, dizlerini kanatmamalı,
terleyip hasta olmamalı çocuk. Arabalardan uzak durmalı, yabancılardan ve köpeklerden de! Eve çağrılmalı ki, “Biraz daha
anne!” diye bağırsın.
Çocuk çağrıldı ve penceresine döndü. Babası, ablası,
komşunun köpeği, sütçünün kamyonu, dondurmacı, hurma
ağaçları, kumlu rüzgârlar, damlalı yağmurlar da döndü
penceresine. Havalar soğudu. Çöl üşüdü, çocuk da üşüyebilir.
O bahara kadar ayrılmamalı evden. Daha önce görmediği
yeni şeyler görmeli penceresinden. Yeni şeyler; mesela itfaiye
arabaları, ambulanslar, jipler... Çoktandır görmediği teyzesi,
komşunun köpeğinin yavruları ve kırmızı bir bisiklet...
II.
Beş çocuk, gözlerinde siyah bantlarla top oynuyorlardı
okullarının bahçesinde. Hayır, körebe değil, top oynuyorlardı.
Hem körebede bir çocuğun gözü kapalı olur, diğer çocuklar
gözlerini dört açardı. Beş çocuk futbol oynuyordu ve beşinin
gözünde de siyah bant vardı. Şimdi bu çocuklar topu nasıl görüyorlardı? Birbirlerine nasıl pas veriyorlardı? Nasıl kafa vuruyorlardı? Hadi hakemin düdüğünü duydular, nasıl göreceklerdi
kırmızı kartı?
Sonbahar, rüzgârı, yaprakları ve yağmuruyla oyuna katıldığında, beş çocuk sonbahara karşı maça başladı. Top sanki
demirdendi ve çocukların ayaklarında mıknatıs vardı. Ne zaman top çevirmeye kalksalar, sonbahar oyunculuktan çıkıp bir
seyirciye dönüşüyor, top bir çocuktan diğer çocuğa bilardo masasındaymış gibi gidip geliyordu. Sonunda olan oldu. Çocuklar
ceza sahasına girdiler, yine birbirlerine pas verdiler, ortaladılar
topu ve ağlar sallandı. Çocuklar: 1, Sonbahar: 0. Sonbahar,
çocukların gözü bantlı oynamasına bir türlü anlam verememiş,
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 154
01.07.2014 12:10:46
155
Sokak Çocukları ve Sokak Büyükleri
yediği golden sonra iyice şaşırmıştı. Kendine geldiğinde yaptığı
ilk iş şaşkınlığını üzerinden atıp, rüzgârının şiddetini artırmak
oldu. Sonra da yapraklarıyla çalımladı, yağmurunu koşturdu.
Çocuklar hiç istiflerini bozmadan ve çıkarmadan gözlerindeki
bantları, habire yüklendiler sonbaharın kalesine; nefes nefese
kaldılar, sırılsıklam terlediler, kazakları ıslandı.
Beş çocuk okulun bahçesinde top koştururken, okulun beş
penceresinde, beş tribün vardı. Dört tribünden alkışlar, çığlıklar, uğultular yükselirken, şeref tribününde bir müdür ha bire
kaşlarını çatıp durdu. Bir de sonbahar atağa kalkmasın mı, o
sıra uçurup topu, can havliyle kale yerine, beş camın perdelerini havalandırmasın mı? Kırılan camlarla birlikte kaçışmasın
mı çocuklar ara sokaklarda. Yanlarından geçen sokak büyükleri
gözlerinde bant nereye gideceğini bilmeyen bu çocukların yanından hiçbir şey demeden geçip gitmesin mi!
III.
Yeryüzünün bütün çocukları suya ellerini uzatırken, yeryüzünün bütün büyükleri kendilerine bırakılan sözü düşünüyorlardı. Çocuklar sularını içene kadar, büyükler söylemeleri
gereken sözü bulacaklar, sudan bahanelerle kaçmaları mümkün
olmayan sorumluluklarını yerine getirip, sudan sonra bir kez
de sözleriyle iç soğutacaklardı. Milyonlarca çocuk aynı anda
suya doğru yürüdü, milyonlarca bardak, maşrapa, testi, kâse
ve matara yükselip dudaklara değdi, milyonlarca büyüğün
zihninde milyonlarca kelime su olup aktı, çekildi ve yükseldi.
Harflerin köpükler gibi savrulduğu bu med-cezirde çocuklar
gözlerini büyüklerinin dudaklarına dikip, sahile ne vuracak
diye beklediler. Yeryüzünün bütün karaları birleşip tek bir kıta
olmuş, uzunluğunu hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir sahil
şeridi çocuklarla hıncahınç dolmuştu. Bu kadar çocuğun bir
araya gelip tek kelime konuşmamaları imkânsız bir şeydi! Hepsinin anlatacak ne çok şeyi, atacak ne çok çığlığı vardı! Ama
onlar küçücük elleriyle kelimelerini bastırıp susuyorlar, evrenin
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 155
01.07.2014 12:10:46
156
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
en anlamlı seslerini çıkartabilmek için sıralarını bekliyorlardı.
Sularını içmişler, sözü büyüğe bırakmışlardı.
Denizdeki kıpırtıyı ilk kez hangi çocuk fark etti, dalgaların
taşıdığı parlak cismi ilk kim gördü bilinmez, fısıltılar birbirlerine eklenerek büyüdü ve sahil şeridindeki çocuk denizini
dalgalandırdı birden. “Geliyor!” diye bağırdı içlerinden biri ve
bu söz bütün çocukların pimini çekip, sevinç çığlıklarını havai
fişekler gibi yükseltti gökyüzüne.
Evet, geliyordu, her dalganın bir sonraki dalgaya teslim
ettiği bu parlak cisim, olsa olsa büyüklerin en parlak sözlerinden biriydi. Ancak cisim yaklaştıkça göz alıcı parlaklık azalmış,
bütün çocuklar nefeslerini tutup, gelenin ne olduğunu görebilmek için ellerini alınlarına siper yapmışlardı. “Bir şişe bu!”
diye bağırdı aynı anda çocuklar. “Bir şişe bu!” Acaba içinde
ne vardı. Hangi iskeleden suya düşmüş, hangi batık gemiden
karaya vurmuş, hangi kazazedenin elinden denize bırakılmıştı?
Yoksa muzip bir büyük, sözünü çocuklara bir şişenin içinde mi
gönderiyordu?
Şişe sahile vurdu. Çocuklar şişenin etrafını sardılar.
İçlerinden biri şişenin kapağını açıp içindeki kâğıdı çıkardı ve
okudu: “Söz büyüğün.”
IV.
Bir söz söyleyecekse çocuklara büyükler, hatırlamaktan
başka çareleri yoktu. Fakat kolay mı hafızanın labirentlerinde
dolaşmak! Kolay mı kilitler ve sürgülerle yetinmeyip, açılmasın
diye önüne barikatlar kurduğumuz kapıları zorlamak yeniden.
Hatırlamasak ne olur peki. Çocukluk günlerimiz koparılmış
takvim yaprakları gibi ahşap bir rafın köşesinde bekleyebilir
pekala. Koparılacak bu kadar yeni yaprak varken, okunacak
bu kadar yeni vecize…
Ne zaman zehir, ne zaman panzehirdir bilinmez “hatırlamak” ve “unutmak.” “İyi ki insan hatırlıyor” cümlesi, “İyi ki
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 156
01.07.2014 12:10:46
157
Sokak Çocukları ve Sokak Büyükleri
insan unutuyor” kadar keskindir. Nereye gideceğiniz, biraz da
arabanıza hangi atları koştuğunuza bağlıdır. Arabanızı nisyan
atları çekiyorsa ne âlâ; keyifli bir yolculuk yaparsınız, en azından meşakkatsiz. Menzilinize varır mısınız bilemem ama tekerlekler dönmese de uzaklaşırsınız. Hafızanın atlarına gelince;
mola vermek için duracağınız ilk handa beklemektedir sizi.
Nisyanın yorgun atlarıyla takas edilmek için ter ter tepinmektedir. Çözmenin bağlamak, gecenin sabah, unutmanın hatırlamak
olduğunu bilenlerdenseniz, bağlamanın çözmek, sabahın gece,
hatırlamanın unutmak olduğunu da bilir, yorgun atlarınızı arabalarınızdan çözer çözmez, ruhlarınızı yataklarınıza bağlar, uykuyla kaçmaya yelteniyorken, rüyalarla hatırlarsınız.
Unutmak ve hatırlamak… Belimizde taşıdığımız iki gümüş
tabanca; aynı anda çekip kılıflarından, ateş ettiğimiz birbiri peşi
sıra. Birinin rengi kullandıkça kararmış, biri ateş ettikçe ay gibi
yanmış, biri daha çok can yakan, biri diğerinden daha sessiz.
Unutmak ve hatırlamak… Tam düşecekken tutunduğumuz
dallar; biri diğerinden daha ince, biri kalın ama meyvesiz. Biri
kollarımızla bütünleşen, diğeri kollarımızdan güçsüz. Unutmak
ve hatırlamak… Zincirin en zayıf halkaları; ne zaman kopacağı
belirsiz. Kimi zaman boyunlarda kolye, kimi zaman bileklerde
esaretimiz…
Katil hatırlamak istememekte haklı, şahit gördüklerini bir
türlü unutamıyor, maktul kıyamet günü hatırlayacak, âşıklar
her an hatırlıyor, maşuklardan unutan çok, iyilik görenlerden
çok azı hatırlıyor, kullar unutuyor Allah’ı, dalgalar dinince o
saat, yüce Allah kitabında hatırlatıyor: “Allah’ın üzerinizdeki
nimetini hatırlayın” (Âl-i İmrân, 103), “Hatırlatmak fayda verirse
hatırlat.” (A’lâ, 9)
V.
Ey çocukluklarının üzerine demir kapılar örtüp, üst üste
kilitler vuran, bir daha uğramayı akıllarına bile getirmedikleri o loş ve rutubetli mahzenlerin yerini kendilerinden bile
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 157
01.07.2014 12:10:46
158
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
saklayan büyükler! Sokaklarda gözü bantlı dolaşan çocukların
yanlarından geçerken bir cümle kurmanızı isteseler ne söylerdiniz! Mademki söz büyüğün ve bir sokak büyüğüsünüz
siz, gözlerinde siyah bantlarla köprü kenarlarında ateş yakan
çocuklara söyleyecek bir cümleniz olmalı.
Binlerce sokak çocuğu gündüzleri şehrin ana damarlarında,
geceleri ise kılcal damarlarında büyük dolaşımlarını tamamlıyor, korkarken korkutan canlılar gibi, o izbe senin, bu harabe
benim kapısız evler kuruyorlar. Korkarken korkutuyorlar evet;
üzerlerinden on binlerce kişinin geçtiği bulvarlarda korkuyla
bir kişiye yanaşacak olsalar, yanaştıkları kimsenin gözleri korkuyla büyüyor, ancak kendilerinden bir şey istediğinde fark
ettikleri bu cüzzamlıdan koşar adım uzaklaşıyor, sonra takip
ettiği şüphesine kapılıp, zehirli bakışlar fırlatıyorlar arkalarına.
Hayır, yardımsever olmadıklarından değil, suçun her çeşidini kolaylıkla işlediğini düşünüyorlar bu çocukların; gazete
sayfalarını dolduran suç öyküleri canlanıyor gözlerinde. Para
istemek için uzattıkları ellerin, aniden bir bıçağa sarılmayacağından emin olamıyor, bu şehrin yalnız sokaklarında değil
evlerinde de suç işlendiğini akıllarına getirmiyorlar. Binlerce
sokak çocuğu yaşıyor şehrimizde. Beslenemeseler de büyüyecek çocuklar. Bir kısmı gıdasızlıktan, bir kısmı hastalıktan,
bir kısmı organ mafyasının elinde ölse bile yine de yüzlercesi
büyüyecek bir ur gibi içimizde. Bozulmuş bir hücre gibi gördükçe, büyüyecekler ve küçüleceğiz biz.
VI.
Küçüleceğiz çünkü Allah’ın emanetleriydi onlar. Emanetleriydi açamadık kollarımızı. “Bana doğru koşun!” diye seslenemedik onlara. Oysa “Bana doğru koşun,” diyerek başlatmıştı yarışı Efendimiz (s.a.s.), yüzlerce yıl önce. Kuzeni Cafer
ve amcası Abbas’ın neredeyse aynı yaşlarda olan çocuklarına
sesleniyordu: “Bana doğru koşun! Kim önce yanıma varırsa
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 158
01.07.2014 12:10:46
159
Sokak Çocukları ve Sokak Büyükleri
sizden, şunu şunu vereceğim ona!” Müjdeye bak! Bayram geliyor vaktinden önce. Gözlerinde panayırlar kuruluyor bir anda.
Bu coşkuyu resmetmeye hiçbir kâtibin mürekkebi yetmez. Hz.
Muhammed (s.a.s.), bir yarış başlatıyor kendine doğru. Büyük bir yarış, ilk gelene ödüller var. Bir anda koşmaya başlıyor
çocuklar çığlık çığlığa. Hz. Peygamber’e doğru bir yıldız gibi
kollarını açmış her biri. Yönlerinde bir yanlışlık yok. Hepsi aynı
ırmakla taşıyor bedenini. Yarış tamamlanıyor yalnız birincisi
yok. Bütün çocuklar aynı anda göğsünde, sırtında, kollarında
Nebi’nin.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 159
01.07.2014 12:10:46
Canda engel ve özür olmaz. Hangi
alanda diğerlerine göre eksik bırakılmış
bir yönünüz varsa hakikatle en fazla
besleneceğimiz yönümüz de orası oluyor
sonrasında. Kuvvetle inancım odur ki,
Allah insanı bir alanda, o da izafi olarak
geride bırakmışsa, bu başka bir alanda öne
geçirmek içindir.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 160
01.07.2014 12:10:46
Engelleri Birlikte Aşalım
Nazlı ÖZBURUN
Sosyolog / Uzman Aile Terapisti
“Merhametimiz yoksa kalbimiz de yoktur…”
Türkiye’de yaklaşık yedi milyon kişinin engelli olduğu biliniyor. Bu da her on kişiden birinin zihinsel veya fiziksel olarak
engelli olduğu anlamına gelir. Buna rağmen sokaklara baktığınızda onları göremezsiniz. Çünkü şehir, engelliler için amazon
ormanları kadar tehlikelidir. Günlük yaşam ‘engelsiz’ insanlara
göre dizayn edilmiştir. Eğer fiziksel bir engeliniz varsa, yürüyemiyor ya da göremiyorsanız şehirde yardımsız yürümek imkânsızdır. Her sokakta çukurlar, girintiler ve çıkıntılar, yüksek
kaldırımlar vardır. Yürüme engeli ya da görme engeli olan bir
insan için sokaklar zorluklarla doludur.
Durum böyle olunca, şehrin insanları şehirleri inşa ederken
bir bakıma “engelliysen evinde otur” anlamında gizli bir mesaj
vermektedirler. Bu da insanda üstü örtülü bir kızgınlık, kırgınlık duygusunun oluşmasına neden olur. Engellenen insan,
sadece engelinden dolayı değil, engelinin getirdiği zorluğun
insan eliyle oluşturulan engellerle daha da güçleştirilmesinden
dolayı zorluklar yaşar.
Engeli olmayan bir insanın ya da hayatının bir döneminde
bazı durumlardan dolayı engelli olmanın zorluklarını geçici de
olsa yaşamamış birinin, engelli bir insanın hangi zorlukları ya161
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 161
01.07.2014 12:10:46
162
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
şadığını anlaması mümkün değildir. Hatta çoğu zaman anlamak
aklından bile geçmez.
Bir defasında ayağım kırılmıştı. Üç hafta boyunca ayağımdaki alçı ve iki koltuk değneğiyle yaşamak zorunda kalmıştım.
Sonrasında alçıda kalmanın getirdiği zorluklar ve ayağın eski
hâline dönmesine kadar süren dönemde engelli olmanın ne
demek olduğunu bir nebze hissedebilmiştim.
Yürüyemediğim dönem boyunca, hayatım bütünüyle değişti. Tüm ihtiyaçlarım için yakınlarımın yardımına ihtiyacım
vardı. Günlük yaşamda farkına varmadan yapabildiğim onca
şeyi yapmak için defalarca düşünmek zorundaydım. Mesela,
telefon beş adım ötede çalıyordu ama benim yetişebilmem o
kadar uzun sürüyordu ki açamadan kapanıyordu. Susadığımda
zorlanarak mutfağa gitmek yerine birisinden istemek ve onun
keyfinin gelmesini beklemek düşüyordu payıma.
Eskiden hiç düşünmeden yaptığım hareketleri şimdi koltuk
değnekleriyle nasıl yapabileceğimin pratik yollarını bulmak
zorundaydım. Kullanamadığım ayağımın yerine, dilim ve sözcüklerim incelmişti. İnsanlardan isteklerimi daha nahif tonlarda
söylemek zorundaydım. Onlara yük olduğumu düşündüğüm
zamanlar oluyordu. Tek tesellim bir gün iyileşecek olmamdı. O
zaman anladım ki her birimiz bir gün engelli olma gerçekliğiyle
karşılaşabiliriz. Kimse sağlam olduğuna güvenmemelidir.
Her an değişen ve her şeyin muhtemel olduğu bir dünyada
yaşıyoruz. Sağlam ve sağlıklı olduğumuzu zannettiğimiz bir dönemden geçerken başımıza, başka bir gerçeklik isabet edebilir.
İşte o zaman ‘bu neden benim başıma geldi’ diye isyanla
karışık bir soru, insanın kaderi ve ilahî iradeyi sorgulamasına,
isyan etmesine neden olabilir. İnsan genelde başına gelmiş iyi
şeylerde kaderi ve verilen nimetleri görmezken, hoşlanmadığı
bir şey başına geldiğinde hemen ‘niye ben’ sorusunu sormaya
meyleder. Böylesi bir tutum içine girdiğinde ise en fazla kendi-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 162
01.07.2014 12:10:47
163
Engelleri Birlikte Aşalım
sine zarar verir. Durumu okumak ve o hâlin sunduğu anlamla
gelişmek fırsatını kaybeder…
Eğer insan kendi varlığı üzerinde düşünse, göreceği ilk şey,
kendi varlığının kendisine ait olmadığıdır. Mesela, kendisine
ait hiçbir şeyi olmayan bir yığın toprağın bir sanatkârın elinde
şekil aldıktan, hürmete değer bir varlığa büründükten sonra,
sanatkârına dönüp de ‘neden beni böyle yaptın, şöyle şöyle
yapmadın’ demesi kadar bedbahtça bir durumdur.
İnsan, kendisine verilen hayatı yolda mı bulmuştur ki hayatını eleştirme ve kendi beklentilerine göre bir standart tutturamadığında hayal kırıklığının getirdiği sıkıntıyla varlığı ve
varlığını eleştirmeye başlamaktadır. Bizim zannettiğimiz hiçbir
şey bizim değil. Bedenimiz ve aklımız da. O hâlde verilmiş olan
her şey için şükür, eksik verildiğini düşündüğümüz her şey için
de sabır gereklidir insan olana…
Hiçbirimiz bize verilmiş olan hayatı yolda bulmadık. Şu
anki varlığımızın yapısını da biz belirlemedik. Uzun boylu ya
da kısa, siyahi ya da beyaz, kadın ya da erkek olmamız, kısa
bir ömür veya uzun bir ömür yaşamamız… O hâlde bu yapıyı
daima koruyabileceğimize dair bir garantiye de sahip değiliz.
Varedilişte bir payımız olmadığı gibi varlığın devam ettirilmesinde de bir payımız yok. ‘Neden ben böyleyim’ deme hakkımız olmadığı gibi ‘neden bende bu eksiklik var’ deme hakkımız
da yok. Aynı şekilde ‘bu neden bana oldu’ diyerek kendimizde
gördüğümüz bir engeli veya avuçlarımıza bırakılmış bir engelli
bebeği hangi gerekçeyle eksik, noksan ya da kusurlu görüyoruz?
Normal dediğimiz kişi -ki neye göre normal olduğu tartışılır- ya da engelli her varlık yaratılmıştır. Asıl engel, zannımca
yaratılmış olduğumuz gerçeğini, sınavda olduğumuz gerçeğini
kabul etmeyen bir düşünce yapısına sahip oluşumuzdur. Engeller dışımızda değil içimizdedir zira. Yaratıcımızı yarattıklarında
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 163
01.07.2014 12:10:47
164
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
aramayışımız, insan olma gerçekliğini fark edemeyişimiz, bazen
sabırla bazen şükürle ama her şekilde bir sınavın içinde olduğumuz hakikatini idrak edemeyişimiz, bütün sıkıntılarımızın
kaynağıdır.
Hakikatle bağlantımızı kopardığımız noktada hepimiz birer engelliye dönüşüyoruz. Bedensel engelli olsak da olmasak
da ‘ruhsal engelli’ oluyoruz. Bedensel engel bu yaşamda bazı
sıkıntılar yaşamamıza neden oluyor yalnızca, oysa ruhumuzda
yaratıcımızla ve hakikatle ilişki kuramamışsak hem bu dünya
hem de ahiret hayatımızda ruhsal engelli oluyoruz.
Canda engel ve özür olmaz. Hangi alanda diğerlerine göre
eksik bırakılmış bir yönünüz varsa hakikatle en fazla besleneceğimiz yönümüz de orası oluyor sonrasında. Kuvvetle inancım
odur ki Allah, insanı bir alanda, o da izafi olarak geride bırakmışsa, bu başka bir alanda öne geçirmek içindir.
Görme engeliniz varsa kokuları daha hassas alabilir, en ince
detayları daha keskin farkedebilir, işitmenizde sınırların çok
üstünde hassas olabilirsiniz.
Çalıştığım bütün danışanlarımdan biliyorum ki anne-babalarının hayatlarında eksik bıraktıkları her ihtiyaçları, sonrasında bir ömür aradıkları ve doyurmaya çalıştıkları nokta
olduğundan, en fazla gelişen yönleri de aynı nokta olmaktadır.
Eksiklik gibi görünen şey bazen bizim baktığımız yere göre
eksikliktir, aynı eksiklik, bir fazlalığın verilmesinin başlangıç
noktasıdır çünkü.
Yani hangi noktada engelimiz varsa bedensel anlamda işte
o nokta en fazla ödünleyeceğimiz ve en fazla ödüllendirileceğimiz noktaya dönüşüyor. Görme engelimiz varsa mesela
kulağımız daha hassaslaşıyor. Gönül gözümüz daha fazla şeye
karşı keskinleşiyor. Yürüme engelimiz varsa, hayal gücümüz
asla gidemeyeceğimiz yerlere kadar bizi götürüp pek çok gü-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 164
01.07.2014 12:10:47
165
Engelleri Birlikte Aşalım
zellikleri ortaya çıkarmaya vesile oluyor. Eminim daha pek çok
örnek verilebilir.
Engel bizde değil evladımızda ya da en sevdiğimiz bir yakınımızda olabilir. O zaman bize düşen de sadece acımak değil
onu kabul etmek olmalıdır. Her şeyin verildiğini kabul etmek.
Verilirken de adaletle ve merhametle verildiğini kabul etmek.
Eğer durumu inkâr söz konusuysa, reddetme söz konusuysa,
o zaman engel, bir hediyenin geliş kapısı olmaktan çıkıp sert
bir duvara dönüşecektir.
Toplumsal olarak engelli olmayı eksik görmek, hatta yok
saymak, hayatı engelli olan insanlara göre dizayn etmemek,
engelli olan insanları âdeta bir yük gibi görerek bir köşeye
itmek, en başta insani değerler bakımından geri kalmışlığın
göstergesidir.
Kabul etmek, yok saymadan, aşırı ihmal etmeden veya aşırı
korumacı davranarak engeli olan kişiyi kendine acır duruma
getirmeden, yapılandırılmış bir ilişkiye dönüşürse engele sahip
olan insan, sadece kendisine yönelik değil onunla ilgili olan
herkese de bir hediye kapısına dönüşebilir.
Durumu kabul etmek, hikmetli davranmayı da beraberinde getirmelidir. Örneğin, çocuğumuzun kendi yapabileceği
ile beklentilerimizin orantılı olması, yapılabileceklerin daha
gerçekçi planlanmasını ve alınabilecek sonuçların daha kolay
alınabilmesini sağlar.
Çocuğun kendisi yapabileceği hâlde her şeyi anne-babanın
yapmaya çalışması, çocuğun engelini kabullenmesini mücadele
etmesini engeller.
Engeli kabul etmek birinci adımsa, ikinci adım elden geleni
yapmaya çalışmak ve sonuca razı olmaktır. Bu adımlardan her
birisinde yeniden yanlışa yönlenme riski vardır. Mesela, elden
geleni yapalım derken çocuğun yapabileceğinden fazlasını beklemek güven duygusunu sarsabilir, hatta durumu kabullenme-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 165
01.07.2014 12:10:47
166
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
nin hiçbir şey için adım atmamakla karıştırılması söz konusu
olabilir.
Bu noktalarda yaşanabilecek savrulmalara karşı bir destek
almak, bilgilenmek ve hangi engelin içinde imtihan oluyorsak
o engeli en güzel anlamıyla okumaya çalışmak en önemli meselemiz olmalıdır.
Hiç kimseye çekemeyeceği yükün verilmediğini söyleyen
bir yaratıcının kulları olarak her neyle karşılaştırılmışsak muhakkak bize o yükü kaldırabileceğimiz desteğin de yükle beraber geldiğine inanarak yaşarsak, engelin büyüklüğü ve ihtiyacın
şiddeti kadar lütfun da geleceğine şahit olacağız.
Engelin doğuştan mı, sonradan mı, kısmen mi, bütünüyle
mi olmasına bağlı olarak engelli olmanın getirdiği psikoloji de
değişir.
Görme engelli olmak, Âşık Veysel’in kâinattaki güzelliği
fark etmesine engel olamadı. Fark ettiği güzellik “güzelliğin on
par’etmez, bu bendeki aşk olmasa” sözüyle gönlümüzün kulağında ebedileşti. Stephan Hawking’in bütünüyle fiziksel engelli
olması zihinsel kabiliyetlerini sonuna kadar kullanmasını ve
gelmiş geçmiş en iyi fizikçilerden biri olmasını engelleyemedi.
Beethowen’in sağır olması, onu en güzel eserleri bestelemekten
alıkoyamadı. Çiçero’nun kekeme olması, onun dünyanın en
ünlü hatiplerinden olmasının önüne geçemedi. Büyük İskender kamburdu dünyanın yarısını fethederken. Alfred Adler,
insanı anlamaya çalışırken üstünlük ve aşağılık komplekslerine
yönelik çalışmalarını yaparken “Ve Tanrı’ya bunun için şükrediyorum” demişti.
Allah insanı eksik bıraktığı yerden besler. Bir insanı bir yerde eksik bırakmışsa, bir başka yerde tamamlamak içindir. Bir
yerde geride bırakmışsa bir başka yerde öne geçirmek içindir.
En güzel örneklerini -eğer dikkatlice bakabilirsek- her yerde
görebiliriz sanırım. Şikayet etmeyi bırakmak, söylenmeyi bı-
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 166
01.07.2014 12:10:47
167
Engelleri Birlikte Aşalım
rakmak, acımayı bırakmak ve engelleri birlikte aşmaya yönelik
enerji sarf etmek, engelleri birlikte aşmayı kolaylaştıracaktır.
Durum bu, öyleyse ben nasıl düşünmeliyim ve davranmalıyım
diye bakmak, engeli basamak yapacak düşünme biçimidir.
Engelli olmayı bir suç gibi yaşamak ve utanılacak bir şey
olarak algılamak, toplumdan uzaklaşmaya neden olur. Toplumun engelli olmayı bir durum olarak kabul etmesi ve engeller
hakkında farkındalık oluşturması, yapılacaklar konusunda yardımcı olmaya çalışması önemlidir.
Engelli birey kendisine acınmasını, eksik görülmeyi istemez. Bu duygu çok gerçektir çünkü ortada bir eksiklik yoktur farklılık vardır. Ve acıyan kişinin acıdığı durum kendinden
uzak bir durum da değildir.
Sadece farklı olmasının bir eksiklik olmadığının bilinmesini ister. ‘Yardım edebileceğim bir şey var mı’ sorusu, engelliyi
hayata bağlarken, dik dik bakmak, merakla didiklemek veya
şimdilerde olduğu gibi engelli olma durumu diye bir şey yok
farzetmek, isteyeceği en son şeydir.
Utanma duygusu ve yok saymayla kendi içine kapanan
engelli bireyler sadece kendileri için bir kayıp değil bütün bir
toplum için birer kayıptırlar. Yok saydığınız her şey bir gün
size yük olur çünkü.
Mükemmel dünyanın mükemmel insanları olduğunu zanneden bizlerin, engellileri senede bir gün anmaktan vazgeçip
hayatı hepimiz için daha yaşanılır bir yer yapmak için uğraş
vermemiz gerekmektedir.
Engelli olmayı bir yük olmaktan çıkarıp birlikte aşılabilecek
bir durum olduğunun ayırdına varmalıyız. Hayatın engelli insanları sırf bizim bencilliğimiz yüzünden teğet geçmesine izin
vermek, kalplerimizdeki merhametin yokluğunun işaretidir.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 167
01.07.2014 12:10:47
168
KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK
İlk yapılacak olan şey, engellilerle ilgili bilgilenmek ve neler
yapılabileceği üzerinde fikir üretmek, akabinde uygulamaya
koymak olmalıdır. Bir şeyleri yok sayarak, görmeyerek, evlerin
içinde tutarak ortadan kaldıramazsınız. Bir gün yok saydığınız
gerçek, belki de sizin gerçeğiniz oluverir.
Kimsesizlerin Kimsesi Olmak Kitab.indd 168
01.07.2014 12:10:47
Download

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak - Ramazan