BULUŞ NEDİR, NASIL YAPILIR, BULUŞÇU DÜŞÜNCE
NASIL GELİŞTİRİLİR?
Buluş nedir?
Meraklı ve başarısızlıktan korkmayan insanların doğayı dikkatle gözlemleyerek fark ettiği
ipuçları yardımıyla; cesaret, sabır, titizlik ve ekip çalışması ile kıvrak ve normal dışı
yaklaşımlar kullanarak elde ettikleri yeni, herhangi bir gereksinmeyi karşılamaya yönelik
ve işlevi tekrarlanabilir bir olgudur.
Buluş yapabilme doğuştan gelen bir yetenek midir yoksa sonradan mı öğrenilir?
İnsan zekâsı, doğuştan tüm insanların sahip olduğu bir genetik karakterdir. Ancak, tek
başına zekâ, buluş yapabilmek için yeterli değildir. Çünkü buluş yapabilme kabiliyeti
genetik olmayıp öğrenilmesi gereken bir işlevdir. Yani, buluş yapabilmek için yaratıcı
düşünmeyi öğrenmemiz ve geliştirmemiz gerekmektedir.
Buluşçu / yaratıcı düşünce nedir?
Yaratıcı düşünce ya da buluş yapabilme kabiliyeti, hayal gücümüzü ve bilgimizi
kullanarak, daha kolay, daha ekonomik, daha sıhhatli, daha çabuk, daha hassas, daha
kuvvetli ve çevremize daha duyarlı yeni şeyler ya da yeni yöntemler geliştirebilme
sanatıdır. Yani, herhangi bir işi daha iyi yapmaya çalıştığınızda, o iş artık bir yaratıcılığa
dönüşür.
Buluşçu / yaratıcı düşünce nasıl geliştirilebilir?
Bu sorunun yanıtını aşağıda 11 madde halinde sıraladım. Her biri bir diğeri kadar önemli
olan bu fikirler size yaratıcı düşüncenizi geliştirmek için yardımcı olacaktır:
Gereksinim olduğunu hissetmeliyiz: “Gereksinimler, buluşların anasıdır.” Hiçbir yeni
şeye ya da hiçbir yeni yönteme gereksinim duymuyorsanız buluş da yapamazsınız. Yani
önce, bir şeylerin geliştirilmesinin, yenilik getirmenin gerekli olduğunu düşünmemiz
gerekmekte. Bundan sonra ise, geliştirilmesi gerekli olan şeyi dikkatlice gözlemlemek ve
onun üzerinde hayal gücümüzü, bilgimizi ve pozitif yaklaşımımızı kullanarak yorulmadan
ve başarısızlıklardan yılmadan çalışmamız gerekir.
Gereksinim için bir örnek:
Bir iş yerinde çalışanlar zamanlamalarını doğru yapamıyorlar
ve bu yüzden birçok toplantı geç başlayıp geç bittiği için verimi
düşüyor ve buna bağlı olarak sonraki programlar aksıyor. Bu
durumun farkına varan siz bu konuda bir şeyler yapılması
gerektiğini düşünüyorsunuz. Çalışanlarla konuştuğunuzda bu
kişilerin kol ve masa saatlerinin birbirini tutmadığını anlıyor ve
bunun doğru olduğunu incelemeler yaparak gözlemliyorsunuz. “Herkesin saatinin aynı
vakti göstermesini nasıl sağlarım?” diye beyin fırtınası yapıyorsunuz ve ortaya konulan
mantıklı ve mantıksız tüm seçenekleri gözden geçiriyorsunuz. Saatleri bir radyo alıcısı
gibi gösteren bir fikir aklınızı çeliyor ve saatleri belli bir merkezden gönderilen radyo
dalgaları ile senkronize etmeyi deniyor ve başarıyorsunuz. Şimdi bu buluş (radyo
kontrollü saatler: http://en.wikipedia.org/wiki/Radio_clock) dünyanın neredeyse yarısında
başarılı bir şekilde kullanılmaktadır. Birçok ülkede, masa saatleri ve hatta kol saatleri bile
artık radyo ile kontrol edilmekte ve bu yüzden hepsi aynı zamanı göstermekte. Son derece
kolay olan bir teknik ile bu şekilde kişiler ve kurumlar arasında zaman farkını sıfıra
indirerek iletişimi kolaylaştıran harika bir buluş.
Gözlem yapmalıyız: Gereksinimi kabul ettikten sonra yapılacak şey, çok dikkatli bir
gözlemdir. Bunun içinse, çevremizi çok iyi gözlemlememiz ve gördüğümüz şeylerin (alet,
eşya, giysi, vb) daha iyilerinin nasıl yapılabileceğini düşünmemiz gerekmekte. Eğer
gözlemlediğimiz şey, bir şeyleri yapma yöntemi ise, yine bu yöntemin nasıl daha iyi
yapılabileceğini hayal etmek bizi yeni buluşlara götürecektir.
Gözlem için bir örnek:
Toplumunuzun yavaş yavaş şişmanladığını görüyor ve bilhassa çocuklardan başlayarak bu
gidişin değişmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Çevrenizi dikkatlice gözlemlediğinizde
öğrencilerin okula servis araçları ile gittiklerini görüyorsunuz. Bu konuda sizin gibi
düşünenlerle birlikte bir beyin fırtınası yapıyorsunuz ve bu konuda ortaya atılan tüm fikirleri
dikkatlice gözden geçiriyorsunuz. Belediye ve Sağlık Bakanlığı ile ortak bir proje yapıp
bilhassa okullara yakın bölgelere bisiklet yolları yapılmasını ve bisiklet fiyatlarının bakanlık
tarafından desteklenerek ucuzlatılmasını sağlıyorsunuz. Belki de bu şekilde düşünenler
sayesinde şu anda birçok ülkede bisiklet yolları yapılmış olup ucuz hatta bedava (para atınca
açılan ve sonra bisikleti yerine koyduğunuzda paranızı geri aldığınız sistem; Aalborg,
Danimarka) bisiklet imkânı olan şehirler oluşmuştur. Bu şehirlerde bisikletle gezmeyi
kolaylaştırmak için her okul, işyeri ve alışveriş merkezinde bisikletlerin park edileceği
emniyetli yerler yapılmıştır
Bu kapsamda örneğin Japonya’da
bisikleti yaygınlaştırmak için
vitessiz bisikletlerin fiyatları son
derece
ucuzlatılmıştır.
Yokuşu çok olan bir ülkede ilk
bakışta bu bir tezat gibi
görünebilir. Ancak, basit bir
gözlem bunun tezat değil,
dâhiyane bir buluş olduğunu
gösterebilir.
Gençler
kolaylıkla
alabilecekleri
bu
bisikletler
ile
yokuş
tırmanarak ve yokuşun çoğunu
bisiklette ayağa kalkarak ve büyük güç harcayarak okullarına gitmekteler. Yani, sıhhatli bir
toplum yetiştirmek için bulunmaz bir yöntem.
Bilgi sahibi olmalıyız: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz” (U. Mumcu). Bir
şeyleri bulabilmek için en azından o konuda yapılmış şeylerden bazılarını incelemek
gerekmekte. Konuyu detayları ile bilmek bazen ileri sürebileceğimiz fikirleri kısıtlayabilir
ve böylece buluşumuzu engelleyebilir. Ancak, detaylı bilgi sahibi olmadığımız bir konuda
buluş yapmak istiyorsak mutlaka bu konunun en ileri gelenlerini beyin fırtınası safhasında
tartışmalarımıza dahil etmemiz gerekiyor.
Bilgi için
Birçok ülkede, trenler tek bir hattan gidip
geldiği için yolcular ara sıra gidilen
istikametin ters yönünde otururlar. Ters
yönde seyahat etmek ise yolcularda
rahatsızlık ve mide bulantısı oluşturur. Siz
bunu bir şekilde önlemenin gerekli
olduğunu düşünüyorsunuz. Yaptığınız
gözlemlerle bu durumu iyice anlıyorsunuz. Beyin fırtınası yaparken tren yapan firmadan
bir yetkili ve trendeki koltukların ve vagon içerisinin yapısını çok iyi bilen bir mühendisin
de bulunmasını sağlıyor ve bu durumu tartışıyor ve fikirler ortaya atıyorsunuz. Sorunu
çözmek için yapılabilecek olasılıkları ortaya koyarken “Acaba koltuklar gidilen yöne
doğru kolayca ve herkesin yapabileceği basitlikte bir mekanizma ile döndürülebilir mi?”
sorusu ortaya atılıyor. Bu konuda bilgi sahibi olan mühendisin fikri alındıktan sonra
yapım aşamasına geçiliyor ve problem çözülüyor. Şu anda birçok ülkede tren koltukları
bir manivela ile hemen ve fazla bir kuvvete gereksinim göstermeden dönüp gidilen yöne
göre ayarlanabilinmektedir.
Beyin fırtınası yapmalıyız: Beyin fırtınası yapmak, alıştığımız rutinlerden çıkarak
problemi çözecek yeni fikirlerin ortaya çıkmasını sağlar. Evimizde ve işyerimizde
işlerimizi yapmak için oluşturduğumuz rutinler vardır. Bu rutinler çoğu kez, alışkanlık
olarak tarif edilirler. Bu alışkanlıklar, çoğu kez artık düşünmeden problemlerimizi
otomatik olarak çözmemizi sağladığı için kullanışlıdır. Bu alışkanlıklar bir süre sonra yeni
karşılaşılan problemlerin özel ve değişen koşullarına veya yeni beklentilerine bakmadan
karar vermemizi getirir. Buluş yapabilen kişiler, yeni karşılaştıkları problemlerde, bu
alışkanlıkların dışına çıkarak en azından değişik bir açıdan probleme bakabilmeye
kendilerini zorlamalıdırlar. Beyin fırtınası, fikirlerin eleştirilme endişesi olmadan kabul
edildiği ve buluşçuluğu geliştiren bir sistemdir.
Çünkü örneğin, Anne G. Osborn uyguladığı beyin fırtınası seanslarında her tür eleştiri ve
değerlendirmenin kişilerin hayal gücünü engellediğini gözlemlemiştir; yani, fikir üretme
ve eleştiri aynı anda gerçekleşemez. Burada önemli olan, gurupta rutin dışı ve sürprizli
fikirlerin çıkabileceği ortamı ve rahatlığı sağlamaktır. Birinci işlev tüm fikirleri herhangi
bir yorum yapmadan listelemektir. Liste yaparken önemli olan, fikirlerin sayısıdır; kalitesi
değil. Genelde ilk 20-30 fikir herkesin bildiği ve bu yüzden faydalı olmayacak fikirlerdir.
Sayılar büyüdükçe yeni fikirlerin ortaya çıkma olasılığı da artar.
Buluşa hazır olmalıyız: “Şelaleden elindeki bardak kadar su alabilirsin.” Bu söz,
herkesin kapasitesindeki farkları anlatır. Yani bir şeyleri bulmaya, onların bize vereceği
fikirleri alabilmeye hazır olmamız gerekir. Bunun için de o konuyu düşünmüş ve
hayatımızın bir parçası haline getirmiş olmamız gerekmekte. Bir kitabı okuyanlar, bir
filmi izleyenler, bir olayı yaşayanlar ancak kendi çapları kadar anlar, kendi birikimleri
ölçüsünde sonuçlar çıkarırlar.
Eğer yeterli derecede bilgi
sahibi değilsek buluşumuzun
farkına bile varamayız.
Ünlü fizikçi Stephen Hawking
anılarında, kara deliğin her şeyi
yutmak yerine ilk defa
içerisinden
bir
şeyler
çıkarttığını ileri süren bir
öğrencisinin fikrinden rahatsız
olduğunu anlatıyor ve bu fikrin
doğru olmadığını ileri süren bir
makale yazıyor. Öğrencisi de o
kadar emin (buluşa hazır) olmadığı için ileri sürdüğü bu fikri bir makale haline
getirmiyor. Bu olaydan sadece birkaç sene sonra Hawking öğrencisinin ileri sürdüğü ve o
zaman kendisinin bile kabul etmediği (o sırada buluşa hazır olmadığı için) tezin doğru
olduğunu matematiksel olarak ispatlıyor ve kendisini kara delikler konusunda ünlü yapan
bu buluşta öğrencisine haksızlık yaptığını otobiyografi kitabında özellikle vurguluyor.
Empati kurmalıyız: Bir konuyu çözebilmek için empati / duygudaşlık yaparak o konu /
şey / metodun kendisi olmalıyız; kendimizi onların yerine koyduğumuzda onları anlamak
çok daha kolay olur. Rus tiyatro ustası Constantin Stanislavsky, “Bir şeyi en iyi şekilde
anlamak için kendin olmaktan çıkıp, anlamak istediğin şey olmalısın” der. Yani,
“Gereksinimi çözecek alet / şey / yöntem olsaydım ne hissederdim, neler isterdim, nasıl
rahat ve fakat verimli olabilirdim?” diye düşünmek çözüm için yararlı olur.
Görme engelliler için yaşamın zor olduğunu biliyor ve bu konuda bir şeyler yapmak
gerektiğini düşünüyorsunuz. Onların rahatça ve tehlikesiz bir şekilde spor yaparak
hayatlarını bir nebze olsun kolaylaştırabileceğinizi düşünüyorsunuz ve bu konuda neler
yapabileceğinizi hayal ediyorsunuz. Görme engellilerin spor yapabilmelerini sağlayacak
bir alet yapmak istediğinizde önce beyin fırtınası yoluyla konuyu görme engelli ve
sporcuların bulunduğu ve bu konuda daha önce alet tasarlamış biri ile tartışabilirsiniz.
Ancak, tasarımcı olarak gözleriniz bağlı bir şekilde spor yapmaya çalıştığınızda, belki de
beyin fırtınasında ortaya atılan fikirlerin ne derece
kullanılabilir olduğunu anlayabilirsiniz. Yani, engelliler
için bir şey tasarlayacağınızda, bir süre onlar gibi olmak,
bize onların ihtiyaçları konusunda çok şeyler söyler. Bu
beyin fırtınaları ve empati tecrübelerinden sonra görme
engelliler için konuşma ile komut verilebilen bir yürüyüş
bandı tasarlayabilirsiniz ve bu sayede görme engelliler
kendilerini tehlikeye atmadan yürüyüş ve koşu
yapabilirler.
Hayalci olmalıyız: Einstein’ın dediği gibi, “Hayal etmek bilgiden daha önemlidir, çünkü
bilgi şu andaki bildiklerimiz ve anladıklarımızken, hayal etmek yaratma ve bulma
olasılığımız olan her şeyi kapsamaktadır.” Bu hayal gücümüz bazen mantıksızlıklara
kadar gidebilmelidir. Yine Einstein’ın ileri sürdüğüne göre “Eğer hepimiz ve her zaman
mantıklı düşünseydik, taş devrinden ileriye gidemezdik”. Hatta yine büyük düşünürün
söylediği gibi, “Eğer yeni bir fikri ilk kez duyduğunuzda o size delice gelmiyorsa, ondan
umut yoktur.” Tüm bunlar bir bakıma bize buluşçu düşünce için bir parça değişik
olmamızın yararlı olacağı fikrini vermektedir. Belki de bir buluş yapabilmek için bir
şeylere “kafayı takmak” gerekmekte. Ancak bu sayede, bilincimizin baskılandığı ve bu
sayede inhibisyonlarımızın azaldığı uykulu, yorgun ve kendimizi her bakımdan rahat
hissettiğimiz hallerde o kafayı taktığımız konuda devrim yaratacak bir buluş yapabiliriz. O
durumlarda aklımıza gelen ve bazen delice bile olabilen fikirleri hemen yazmamız
gerekiyor.
Hayalci olmak
Sadece 20 – 30 sene önce bilimkurgu olarak okuduğumuz ve hayal bile edilemeyecek
seviyedeki kurguların çoğu, bugün hepimizin kullandığı aletler / yöntemler haline
gelmiştir; Bond’un kolundaki saat aracılığıyla konuşması (cep telefonu), tüm dünyadaki
bilgilerin birleştirilerek herkesin erişimine sunulması (www), işlev görürken beynin
görüntülü olarak incelenmesi (fMRI) gibi.
Soru sormalıyız: Erdal Atabek’in dediği gibi, “Sorusu olmayanın yanıtı da olmaz.”
Yani, soru sormadan yeni bir fikir sahibi olmak, yeni bir yöntem geliştirmek imkânsızdır.
Bunun yanında, büyük bir fikir oluşturabilmek için, bazıları mantık dışı ve bazıları delice
olan birçok soru sormalıyız. Ayrıca bulmak istediğimiz konuda sorduğumuz soruların
“açık soru” olmasına da dikkat etmeliyiz. Yani, sorduğumuz soru bir şeyi tarif etmemeli,
tam tersi yeni fikirlerin ortaya çıkmasına öncülük etmelidir.
Size “Rahat bir sandalyeyi nasıl tasarlarsınız?” diye sorulduğunda yapacağınız buluş
ancak yeni bir sandalye ile sınırlı kalabilir. Aynı soruyu açık olarak sormak istediğinizde:
“Rahat bir dinlenme yerini nasıl tasarlarsınız?” diye sorabilirsiniz. Açık soru etrafında
düşünerek yapacağınız tasarım bir sandalye ile sınırlı kalmayacak ve kendi başına yeni
birçok soruların sorulmasını, beyin fırtınası yaptığınız gurup tarafından yeni fikirlerin
ortaya atılmasını sağlayacak bir ortam oluşturacaktır. Sonuç olarak tasarladığınız şey
kendi başına yeni bir buluş ortaya çıkartabilir. Aynı şekilde, “İstanbul için yeni bir
köprüyü nasıl tasarlarsın?” yerine “İstanbul’un iki yakasında oturan insanların fiziksel
iletişimlerini nasıl sağlarsın?” sorusunu sormak bu konuda en doğru yolu bulmamıza
katkı sağlayacaktır. Belki bunun sonucunda ormanları katletmeyen sualtı tünelleri,
artırılmış ve kolaylaştırılmış deniz ulaşımı, sanal haberleşme ile ulaşım ihtiyacının
azaltılması, gibi buluşlar ortaya çıkabilir.
Bilineni ya da bilindiği sanılanı yıkmaya cesaretli olmak: Theodor Adorno’ya göre,
“Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar.” Yani, bilim insanı bir bakıma bilinen ya da bilindiği
sanılan bilimsel kurallara, kanunlara veya fikirlere körü körüne inanmaz; onları her
fırsatta eleştirir ve sorgular. Hatta eğer zayıflıklarını bulabilirse onları yıkmaya taliptir.
Albert Einstein’ın dediği gibi “Dünya bizim düşüncemizin bir ürünüdür, bu yüzden
düşüncemizi değiştirmeden dünyayı değiştiremeyiz.”
Bilineni yıkmaya cesaret etmek
Midenin içerisindeki çok kuvvetli asitlerin buraya
gelen tüm bakterileri öldüreceği varsayıldığından,
tüm bilim dünyası mide ülseri ve kanserinde
bakterilerin rol oynamadıklarına inanmaktaydılar.
Ancak, iki bilim insanı bu hipoteze inanmıyorlardı ve
asitli midelerde bakteri aramaya devam ettiler ve
sonunda buldular. 1982 yılında Avustralya’lı Barry
Marshall ve Robin Warren bütün bilim dünyasını
altüst eden buluşlarını açıkladılar ve midede
Helicobacter pylori adını verdikleri bir bakterinin
bulunduğunu ve bu bakterilerin kendilerini asitten
korumak için midenin içerisindeki alkali mukoz
tabakaya gömdüklerini ve bu sayede asitten korunarak mideye zarar verdiklerini ortaya
çıkarttılar. Bu bakterinin artık birçok mide ülseri ve kanserinin nedeni olduğu
bilinmektedir. Bu iki bilim insanına Nobel Ödülü getiren bu buluş, bir bakıma
“bilinenleri ya da bilindiği sanılanları reddetme” özelliklerinin buluş yapmadaki önemini
ortaya koymaktadır.
Sürekli olarak her konuda değişik bir alternatif üretmeyi denemek ve bunu bir
alışkanlık haline getirmek: Bunu başarabilmek için bulmaca çözmek, hiç bilmediğiniz
konularda seminerlere/konferanslara katılmak, değişik kişilerle konuşmak, sık sık değişik
yoldan işinize ve evinize gitmek, değişik yemekler yemek gibi değişik yöntemler tavsiye
edilir. Yani, rutin işlerden ve olaylardan kaçınmak, bize alternatif üretmek için gerekli
egzersizi yaptırmaktadır.
Diyelim ki, size bir limon veriliyor ve bunu kaç şekilde sıkabileceğiniz soruluyor. Burada
ortaya atılan yöntemlerin çoğu, herkes tarafından düşünülebilen yöntemlerdir genelde.
Ancak siz alternatif düşünmeyi alışkanlık haline getirdiğiniz için yeni ve bazıları uçuk
olan fikirler ortaya atarak limon sıkma yöntemlerini yüzlerceye ulaştırabilirsiniz. Ortaya
çıkan bu metotlardan normal/beklenen yöntemleri attığımızda kalan yöntemler bize yeni
bir buluşun kapısını açabilir.
İş yerinizi yaratıcılığı özendirici bir hale getirmek: Yaratıcılık kişisel bir durum
olmayıp içinde bulunduğumuz çevre ile ilgilidir. Geleneksel bir iş yeri, hiyerarşik ve
disiplinli bir yapı arz eder. Artık bunun yerine, birlikte çalışmayı destekleyen ve daha
gevşek bir iş yeri kavramı gelişmektedir. Bu yüzden birçok şirket artık kaliteli iş yeri ile
çalışanların performansı arasındaki ilişkiyi gördü ve çalışma ortamını yaratıcı kılan
getiren iş yerleri de genelde bu yeni yapılanmadan yararlandılar. Her iş yeri, artık içinde
çalışılan çevreyi bir yaratıcılık alanı olarak düşünmek zorundadır. Bu yüzden kişilerin
stressiz bir şekilde fikirlerini tam olarak ortaya koyabilecekleri ve birbirlerini destekleyici
bir ortam yaratılmalıdır.
İşleri kestirme yoldan yapma çabaları; birbirinin fikrine saygı göstermeden aşağılamak;
stres; şekilsel olarak, çalışılan yerin etrafının çok dolu olması (resimler, yazılar vb);
çalışanların birbirleriyle rahat konuşabilmeleri için yapılması gereken çevre
düzenlemesinin yapılmaması iş yerindeki yaratıcı çalışmayı engelleyen nedenlerdendir.
Oysa ileriyi gören bir lider kadro, “yapabiliriz” kültürünün yerleşmesi, sürekli destek ve
ödüllendirme, şakacılık ve oyun oynar gibi çalışarak stresi azaltma, herşeyi en risksiz
şekilde yapmak yerine “risk al, tartış, karşı çık” davranışının yerleşmesi bu yaratıcı ortamı
fiziksel olarak gösteren logolar ve şekillerin ortama koyulması iş yerindeki yaratıcı
çalışmayı destekler.
Örneğin, Avustralya’nın Adelaide şehrinde 25 sene çalıştığım üniversitenin tam ortasında
kocaman bir yazı vardır: “What IF” yani, Ya Öyleyse. Bu şekilde değişik düşünmeyi
teşvik eden logolar son derece gerekli kanımca. Aslında bizim de kültürümüzde buna
benzer söylemler bulunmakta. Nasrettin Hoca’nın, göle maya çalarken kendisine gülenlere
söylediği “YA TUTARSA” sözü bunların en güzel örneklerindendir.
Kemal Türker
Prof. Dr., Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kaynaklar: Creative Tools: Alex Fung, Alice Lo & Mamata N. Rao. The Hong Kong
Polytechnic University; www.teknolojik.com; www.tubitak.gov.tr
Download

BULUŞ NEDİR, NASIL YAPILIR, BULUŞÇU