Bir Şans Daha
1
2
Carole Mortimer
Bir Şans Daha
Harlequin Classics
ISBN 978-605-339-231-6
Đngilizce Adı: A BARGAIN WITH THE ENEMY
Türkçe Adı: BĐR ŞANS DAHA
Copyright © 2014 by Carole Mortimer
Đngilizce Adı: HIS UNEXPECTED LEGACY
Türkçe Adı: HER ZAMAN SEN
Copyright © 2013 by Chantelle Shaw
Yayının Adı: Harlequin Classics Đki Roman Birarada
Tüzel Kişiliği: Harlequin Polska Spolka Z Ograniczona
Odpowiedzialnoscia Đstanbul Şubesi
Đmtiyaz Sahibi ve Uyruğu: Berkant Yıldırım T.C.
Sorumlu Müdür ve Uyruğu: H. Rıza Bankoğlu T.C.
Đdarehane Adresi: Mühürdar Cad. Uras Apt. No:83 D.1
Kadıköy – Đstanbul – Türkiye
3
4
Carole Mortimer
Carole Mortimer
Bir Şans Daha
Çeviri
Didem Ulucan
HARLEQUIN TÜRKĐYE
Mühürdar Cad. Uras Apt. No.83/1
Kadıköy - ĐSTANBUL
Tel: (0216) 418 12 72 Faks : (0216) 338 87 12
[email protected] – www.harlequintr.com
www.facebook.com/harlequinbeyazdizi
twitter.com/harlequintr
Bir Şans Daha
5
ROMANIN KARAKTERLERĐ
Gabriel D’Angelo
Romanın erkek kahramanı
Bryn Jones (Sabryna Harper)
Romanın kadın kahramanı
Eric Sanders
Melekler Evinin sanat eksperi
Michael D’Angelo
Gabriel’in ağabeyi
Raphael D’Angelo
Gabriel’in kardeşi
Mary Harper
Bryn’ın annesi
William Harper
Bryn Jones’in babası
Rhys Evans
Bryn Jones’in üvey babası
Lord David Simmons
Sanat koleksiyoncusu
Đtalyanca D’Angelo kelimesinin Türkçe karşılığı melekten gelen anlamındadır. Michael, Gabriel ve Raphael ise sırasıyla Mikail, Cebrail ve Đsrafil meleklerinin isimleridir.
6
Carole Mortimer
~ GĐRĐŞ ~
“ENDĐŞELENME Mik, burada olacak.”
“Ayağını masamdan çek,” diye homurdandı Michael, Melekler Evi’nin
çalışmalarına baktığı kâğıtlardan gözlerini ayırmadan. D’Angelo ailesinin
gözlerden uzak, Berkshire’daki evlerindeydiler. “Ayrıca endişeli falan da
değilim.”
“Sen onu benim külahıma anlat,” dedi Raphael ağabeyinin masasına
dayadığı siyah botlu ayaklarını indirmek için en küçük bir harekette bile
bulunmadan.
“Gerçekten endişeli değilim, Rafe.”
“Biliyor musun?”
“Burada bir şey okumaya çalışıyorum,” dedi Michael masanın diğer tarafında oturan kardeşine ters bir bakış atarak. Her zamanki gibi resmi giyinmişti. Üzerindeki açık mavi gömleği, deniz mavisi ipek kravatı, koyu
renk yeleği ve iyi bir terzi elinden çıktığı belli olan pantolonuyla, ulaşılmaz
iş adamı havasındaydı. Pantolonunun takımı olan ceketini de, deri koltuğunun arkasına asmıştı.
Annelerinin, soyadları D’Angelo olan üç oğluna Michael, Raphael ve
Gabriel isimlerini koyması, aile içinde her zaman bir espri konusu olmuştu.
Tabi gittikleri yatılı okullarda da benzer şakalara hedef olup, ortak bir kaderi paylaşmışlardı.
Üç kardeşin otuzlu yaşlarına geldiklerinde şu günlerde, isimlerinin anlamlarından esinlenerek Londra, Paris ve New York’ta kurdukları, Melekler Evi Sanat ve Mezat galerileri, dünyanın önde gelen saygın sanat galerinden olmuştu.
Büyük babaları Carlo D’Angelo, yetmiş yıl önce Đtalya’dan göç edip
Đngiltere’ye yerleştiğinde, servetini de beraberinde getirmeyi başarmış,
daha sonra da Đngiliz bir kızla evlenmiş ve bir oğlu olmuştu. Michael,
Raphael ve Gabriel’in babaları olan Giorgio.
Babası gibi Giorgio da başarılı bir iş adamı olmuş ve otuz yıl önce ilk
galerisini Londra’da açarak, D’Angelo servetini büyütmüştü.
Bundan on yıl önce de Giorgio işlerden elini çekip, emekli olmuş ve karısı Ellen’le, Florida’daki evlerinde yaşamaya başlamıştı.
Üç kardeş işleri devraldıktan sonra, New York ve Paris’te de benzer ga-
Bir Şans Daha
7
leriler açarak servetlerini katlamışlar ve D’Angelo ailesi dünyanın sayılı
zenginleri arasına girmişti.
“Ve bana Mik deme,” dedi Michael önündeki dosyayı okumaya devam
ederek. “Bundan nefret ettiğimi biliyorsun.”
Raphael tabi ki bunu biliyordu, ama küçük kardeş olarak ağabeyini kızdırmaya hakkı olduğunu düşünüyordu. Üç kardeş, üç ayrı galeriyle ilgilenmeye başladıklarından beri ağabeyine takılma fırsatını bulamıyordu.
Üç kardeş Noel ve doğum günlerinde mutlaka bir araya gelirlerdi ve
bugün de Michael’ın otuz beşinci doğum günüydü.
Rafe, Michael’dan bir yaş küçüktü. Ailenin en küçüğü olan Gabriel de,
Rafe’den bir yaş küçüktü.
“Bir hafta önce Gabriel’le konuştum,” dedi Rafe birden ciddileşerek.
“Neden birden böyle ciddileştin?”
“Özel bir nedeni yok, ama hepimiz son beş senedir Gabe’in ne kadar
kötü bir ruh hali içinde olduğunu biliyoruz. Şahsen bunun nedenini hiç
anlayamadım.” Omzunu silkti. “Çok sıkıcı ve itici biri… O kocaman…”
“Rafe!” diye uyardı Michael kardeşini.
“…gri gözleri tek güzel yanı,” diye cümlesini tamamladı Rafe isteksizce.
“Đki gün önce Gabriel ile konuştum.”
“Ve...” Rafe, ağabeyinin başkalarının işine burnunu sokmayan biri olduğunu bildiği için, meraklanmıştı.
Michael omzunu silkti. “Bu akşam yemekte bizimle olacağını söyledi.”
“Bunu daha önce söyleyemez miydin?” dedi Rafe ayaklarını masadan
indirip, ayağa fırlarken. “O kadar da zor bir şey değil sanırım.” Öfkeyle
elini saçlarının arasından gezdirip, odanın içinde dolanmaya başladı, sonra
da durup, öfke dolu bakışlarını ağabeyine dikti.
“Doğru,” dedi Michael soğukkanlılıkla gülümseyerek. Her zaman olduğu gibi gülümsemesi gözlerine yansımamıştı ve bakışlarından ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı.
Üç kardeş boy, pos, renk olarak birbirlerine çok benziyorlardı. Hepsi
bir seksenin üzerinde boyda ve esmerdiler.
Michael saçlarını hep kısa kestirirdi. Gözleri siyah sanılacak kadar koyu kahverengi ve bakışları ne düşündüğü asla anlaşılmayacak kadar gizemliydi.
Rafe’nin saçları ise omuzlarına kadar uzundu ve gözleri altın parıltılar
saçan, bal rengindeydi.
Michael konuşmaya devam etmeyince, “Eee...” dedi Rafe sabırsızlıkla.
8
Carole Mortimer
“Ne?” dedi Michael rahat bir şekilde arkasına yaslanıp, sorarcasına tek
kaşını kaldırarak.
“Nasıldı?”
Michael omzunu silkti. “Senin de söylediğin gibi, huysuzdu.”
“Al birini vur ötekine. Đkiniz de aynısınız.”
“Ben huysuz değilim, Rafe. Sadece işkence çekmekten zevk alan aptallardan değilim.”
“Umarım ben bu tanımın içinde yer almıyorumdur.”
“Yer aldığın söylenemez,”dedi Michael rahat bir tavırla. “Ben üçümüzün de biraz fazla ciddi ve resmi göründüğümüzü düşünmeyi tercih ederim.”
Rafe’nin gerginliği biraz azalmıştı. Hiçbirinin evli olmamasının nedeninin bu olabileceğini düşünürken, yüzünde kederli bir gülümseme belirdi.
Karşılaştıkları kadınların çoğu D’Angelo erkeklerinin tehlikeli cazibelerini
değil, zenginliklerini çekici buluyorlardı. Bu sadece fiziksel boyutta yaşanan bir ilişki için yeterli olabilirdi, ama duygusal ve gerçek bir ilişkinin
temelini oluşturmaktan çok uzaktı. “Olabilir. Söyler misin, geldiğimden
beri gözlerini ayırmadan, dikkatle baktığın o dosyada ne var?”
Michael yine ciddileşti.
Rafe ağabeyinin gözlerinin içine baktı. “Neden içimde bundan hoşlanmayacağıma dair bir his var acaba?”
“Büyük ihtimalle hoşlanmayacağın içindir,” dedi Michael dosyayı masanın üzerinden kardeşine doğru uzatırken.
Rafe dosyanın üzerindeki isme baktı. “Bryn Jones da kim?”
“Gelecek ay Londra’daki galeride açılacak Yeni Sanatçılar Sergisine
katılmaya hak kazanan yarışmacılardan biri.”
“Demek, Gabriel’in bugün geleceğini bilme nedenin buydu. Sergi hazırlıkları sırasında, Londra’daki galerinin işlerini senin yerine Gabriel’in
üstlendiği tamamen aklımdan çıkmıştı.”
“Evet. Benim bir süreliğine Paris’e gitmem gerekiyordu.”
“Hazır gitmişken, güzel Lisette’yi görmeyi de planlıyor musun?” dedi
Rafe muzip bir şekilde.
Michael’ın dudakları kasıldı. “Kimi?”
Soruş şekline bakılırsa, ağabeyinin güzel Lisette ile olan ilişkisi bitmekle kalmamış, tamamen unutulmuştu. “Şu Bryn Jones’un ne özelliği var ki,
adam hakkındaki dosyayı inceliyorsun?” Rafe, Michael’ın bir sanatçıya
özel ilgi göstermesinin mutlaka bir nedeni olması gerektiğini çok iyi biliyordu.
Bir Şans Daha
9
Gabriel üç ay önce Paris’te, Yeni Sanatçılar Sergisinin ilkini düzenlediğinde, düzinelerce katılım olmuş ve sonucunda büyük bir başarı elde etmişlerdi. Bu yüzdende benzeri bir sergiyi, gelecek ay Londra’da da açmaya
karar vermişlerdi.
“Kadın,” diye düzeltti Michael.
Rafe’nin kaşları havalandı. “Ha... Şimdi anlıyorum.”
“Bak işte bundan şüpheliyim, ama belki bu resmin faydası olur.”
Michael siyah beyaz bir fotoğrafı kardeşine uzattı. “Bu resmi, Melekler
Evi’nin güvenlik kameraları görüntülerinden indirdim. Dün çantasını Eric
Sanders’a şahsen teslim etmek için galeriye geldiği zaman…”
Eric, Londra’daki galerinin sanat eksperiydi.
Rafe, Londra’daki galerinin girişinden yürürken resmi çekilmiş kadına
daha yakından bakabilmek için fotoğrafı kaldırdı. Kadın, yirmili yaşlarının
ortalarında olmalıydı. Siyah beyaz resimden rengini anlamak güçtü ama
kulak hizasında kesilmiş saçları gelişigüzel toplanmıştı. Koyu renk ceketi,
diz üstünde biten eteği ve içine giydiği açık renk bluzuyla, bir iş kadını
görüntüsü yaratmaya çalıştığı belliydi. Ancak vücudunun dikkat çekici
kıvrımlarını saklamayı başaramamıştı.
Güzel yüzü, parlayan gözleri, kalkık bir burnu ve dolgun dudaklarıyla
dikkat çekici biriydi, ama asıl dikkat çekici olan tarafı, bu yüzde tanıdık bir
şeyler olmasıydı. “Nedense onu bir yerlerden tanıyormuşum gibi hissediyorum,” dedi Rafe.
“Tanıdığın için olabilir mi? Aslında hepimiz tanıyoruz,” dedi Michael
ters ters. “Onu biraz daha kilolu, siyah kalın çerçeveli gözlüklü ve uzun
şekilsiz saçları olan biri gibi düşünmeye çalış.”
“Anlattığın tipte bir kadına hiçbirimizin dönüp de ikinci kez baktığımızı
sanmıyorum…” diyen Rafe birden sustu ve gözlerini kısarak, elindeki siyah
beyaz fotoğrafa bir kez daha baktı.
“Gözlerine bak,” dedi Michael yavaşça.
“Olamaz! Yoksa olabilir mi?” Rafe resme bir kez daha baktı. “Yani bu
güzel kadının Sabryna Harper olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?”
“Evet.”
“William Harper’ın kızı...”
“Aynen,”
Beş yıl önceki olaylar aklına gelince, Rafe’nin yüzü gerildi.
William Harper, bilinmeyen bir Turner tablosunun satışı için Londra’daki Melekler Evi ile bağlantı kurmuştu. JMW Turner, 18. Yüzyılın
ortalarında yaşamış, romantizm akımından etkilenen ve ışığın ressamı ola-
10 Carole Mortimer
rak tanınan, Đngiliz bir ressamdı. Uzmanlar tarafından doğrulanan ve onaylanan tablo, çoğunlukla olduğu gibi, bir sır olarak kalacaktı. Ama nasıl
olduysa tablonun varlığı başına sızmış, sanat dünyası ve medya, tablonun
orijinalliğiyle ilgili spekülasyonlarla çalkalanmaya başlamıştı.
O sıralar Londra’daki galeriyle ilgilenen Gabriel, tablonun orijinal olup
olmadığının araştırılması sırasında birkaç kez Harperlar’ın evine gitmiş, bu
arada William Harper’ın karısı ve kızıyla da tanışmıştı. Doğal olarak bu
onun açısından içinde bulunduğu durumu daha da zorlaştırmıştı. Çünkü
uzun uğraşlar sonrasında dünyanın dört bir yanından getirttiği uzmanlar
tablonun neredeyse mükemmel denebilecek bir kopya olduğu sonucuna
varmışlardı. Daha da kötüsü, polisin araştırmaları sonucunda bu sahtekârlıktaki tek sorumlunun William Harper olduğu ortaya çıkmıştı. Adam tutuklanıp hapse gönderilmiş, karısı ve kızı ise uzun süre gazeteciler tarafından rahatsız edilmişti. Dört ay sonra Harper hapishanede öldüğünde, hikâye
yeniden ortaya çıkmış, sonrasında ise karısı ve kızı ortadan kaybolmuşlardı.
Şu ana kadar.
Rafe endişeli gözlerle Michael’a baktı. “O olduğundan emin misin?”
“Dün onu galeride gördükten sonra, araştırması için bir dedektif tuttum.
Elimdeki dosya, o dedektifin araştırma sonuçları.”
“Onunla konuştun mu?”
Michael başını salladı. “Ben içeri girdiğim sırada, Eric onunla birlikte
yürüyordu. Söylediğim gibi, onu tanıdığımı düşündüm. Dedektifin yaptığı
araştırmaya bakılırsa, Mary Harper kocasının ölümünden birkaç hafta sonra
kızlık soyadını kullanmaya başlamış. Aynı nedenlerden dolayı kızının soyadını da değiştirmiş.”
“Yani bu Bryn Jones gerçekten o mu?”
“Evet.”
“Peki, ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Hangi konuda?”
Ağabeyinin sakinliği karşısında Rafe iyice sabırsızlanmıştı. “Herhalde
Melekler Evi’nde açılacak serginin altı yeni ressamından biri o olamaz,
değil mi?”
Michael tek kaşını kaldırdı. “Neden olamazmış?”
“Bir kere, babası bize sahte bir tablo satmaya kalkıştığı için hapse girdi.” Rafe dikkatle ağabeyine bakıyordu. “Sadece bu kadar olsa neyse, ama
onun hapse girmesine neden olan da Gabriel’di.”
“Yani babasının işlediği günahların bedelini kızı da ödemeli, öyle mi?”
“Hayır, tabi ki öyle değil. Ama onun gibi babası olan birinin, kendisi-
Bir Şans Daha 11
nin olduğunu iddia ettiği resimlerin, ona ait olduğundan nasıl emin olacaksın?”
“Onun,” dedi Michael başını sallayarak. “Hepsi dosyada. Bu konuda
mükemmel dereceleri var. Son iki yıl içinde eserlerini başka galerilere satmaya çalışmış, ama pek başarılı olamamış. Onun eserlerine baktım, Rafe.
Diğer galeridekiler ne düşündü bilemem, ama gerçekten iyi, hatta iyiden de
öte. Orijinal bir yanı var ve sanırım diğer galerilerin çalışmalarına şans
tanımamasının nedeni de bu. Risk almak istememiş olabilirler, ama onların
kaybı bizim kazancımız olabilir. Öyle ki, Bryn Jones’un tablolarından birini kendi koleksiyonuma katmayı bile düşünüyorum.”
“Yani altı sanatçıdan biri o olacak.”
“Hiç şüphen olmasın.”
“Peki ya Gabriel.”
“Ona ne olmuş?”
“Onu sürekli uyarmamıza rağmen bizi dinlemedi. Beş senedir korkunç
durumda olmasının nedeni bu kadın. Bryn Jones’un gerçekte kim olduğunu
anladığında ne hissedecek sanıyorsun?”
“Şey… Sanırım aradan geçen birkaç senenin bu kadına çok yaradığı
konusunda sen de benimle aynı fikirdesindir.”
Doğruydu, Rafe buna karşı çıkacak değildi. “Kahretsin Michael!”
Michael’ın yüz ifadesi sertleşti. “Bryn Jones çok yetenekli bir sanatçı
ve Melekler Evi’ndeki sergide bulunma şansını hak ediyor.”
“Onun bunu neden yaptığını hiç düşünmedin mi?” dedi Rafe kaşlarını
çatarak. “Babasının başına gelenler yüzünden bizden ya da Gabriel’den
intikam almak için bir oyun tezgâhlıyor olabilir.”
“Evet, bu benim de aklıma geldi,” dedi Michael sakince.
“Ve...”
Michael omzunu silkti. “Onun böyle bir şey yapmayacağı fikri daha
ağır bastı.”
“Ya Gabriel...”
“Beni defalarca yetişkin biri olduğuna inandırmaya çalıştığını düşünürsek, hayatına karışılmasına ihtiyaç duymuyor demektir.”
Rafe odada hızlı adımlarla yürüyor, bir yandan da öfkeyle başını sallıyordu. “Yani, onun kim olduğunu Gabriel’e söylemeyi düşünmüyorsun.”
“Doğru. Öyle bir düşüncem ve niyetim yok. Ya senin?”
Bu konuda ne yapacağı hakkında Rafe’nin henüz bir fikri yoktu.
12 Carole Mortimer
~ BĐRĐNCĐ BÖLÜM ~
Bir hafta sonra…
ĐŞTE yeniden düşman kampına giriyordu.
Otomatik olarak açılan kapıdan girmeden önce kısa bir duraksama yaşamasının nedeni de buydu. Çünkü burası gerçekten de düşman kampıydı.
D’Angelolar, özellikle de Gabriel, beş yıl önce babasının hapse girmesinin ve kalbinin kırılmasının tek sorumlusuydu.
Ama şimdi bunları düşünemezdi. Düşünmemeliydi. Son iki yıldır gittiği
her galeriden ret cevabı aldığı için son çare olarak, umutsuzluk içinde buraya gelmişti. Üniversiteyi dereceyle bitirdikten sonra sanat dünyasının kendisine kucak açacağını sanmıştı, ama son iki yıl içinde tablolarının anlaşılması zor eserler olduğu gerçeğini de kabullenmek zorunda kalmıştı.
Üniversiteden arkadaşlarının çoğu aile baskısı ve maddi zorluklar nedeniyle hayatlarını resimle kazanma hayallerinden vazgeçerek, ya reklâmcılık ya da öğretmenlik mesleklerine yönelmek zorunda kalmışlardı.
Ama Bryn için böyle bir şey söz konusu değildi. Aksine, günün birinde
tablolarının Londra’daki bir galeride sergileneceği, annesinin kendisiyle
gurur duyacağı ve ailesinin utancını sileceği inancından hiç vazgeçmemişti.
Ancak iki yılın sonunda yenilgiyi kabul etmenin eşiğine gelmişti. Resim
yapmaya devam etmek istiyorsa, önünde tek bir seçeneği vardı; Melekler
Evi’nin Yeni Sanatçılar yarışmasına katılmak.
“Bayan Jones!”
Đçeri girdiği anda kendisine seslenildiğini duyunca dönüp, şık mermer
masanın arkasında oturan resepsiyon memuruna soran gözlerle baktı.
Giriş, tıpkı masa gibi, yerden tavana mermer kaplıydı. Duvarlardaki
cam dolaplarda paha biçilmez eserler ve mücevherler sergileniyordu. Üstelik burası daha galerinin giriş bölümüydü. Daha önceki ziyaretlerinden,
burada altı sergi salonu olduğunu ve oralarda çok daha nadir bulunan servet
değerinde parçaların sergilendiğini biliyordu. Bunlardan çok daha fazlası da
binanın alt katındaki salonda, mezat için bekliyordu.
Omuzlarını dikleştirdi. Ürkmemeye kararlıydı. En azından ürktüğünü
göstermemekte kararlıydı. “Evet, ben Bayan Jones’um.”
“Linda,” dedi kadın kendini tanıtarak ve ayağa kalkıp, onun yanına
Bir Şans Daha 13
doğru yürüdü.
“Bay Sanders ile bir randevum vardı,” dedi Bryn, başka ne söyleyeceğini bilemeyerek.
Linda başını salladı. “Beni takip eder misiniz, lütfen? Bay D’Angelo
geldiğinizde sizi odasına götürmemi söylemişti.”
Bryn birden gerildi. Sanki ayakları mermer zemine yapışıp kalmıştı.
“Benim randevum Bay Sanders’la idi.”
Linda, Bryn’ın kendisini takip etmediğini anlayınca, geriye doğru baktı.
“Bu sabah görüşmelerle Bay D’Angelo ilgilenecek.”
Bryn ağzının kuruduğunu hissetti ve konuştuğunda sesi adeta tiz bir
çığlık gibi çıktı. “Bay D’Angelo mu?”
“Galerinin sahibi üç kardeşten biri.”
Bryn zaten bunu biliyordu. Onun bilmek istediği Bay D’Angelo’dan,
hangi kardeşin kast edildiğiydi. Kibirli ve soğuk Michael mı? Küstah ve
çapkın Raphael mi? Yoksa önce kalbini çalıp, sonra da ayağının altında
ezen acımasız Gabriel mi? Aslında hangisinin olduğunun pek bir önemi
yoktu.
Bryn için onların hepsi küstah ve merhametsiz insanlardı. Çaresiz ve
umutsuz bir durumda olmasa, onların semtine bile uğramazdı. Ama gelecek
ay yapılacak Yeni Sanatçılar Sergisine katılacak altı sanatçıdan biri olarak
seçilmişti ve önüne çıkan bu fırsatı değerlendirmekten başka çaresi yoktu.
Kaşlarını çatarak başını salladı. “Sanırım bir yanlışlık var. Beni arayıp
randevu veren Bay Sanders’ın sekreteriydi.”
“O sırada Bay D’Angelo ülke dışında bulunduğu için, size Bay
Sanders’ın sekreteri randevu verdi.”
Bryn ne yapacağını bilmez bir halde öylece durmuş kadına bakıyordu.
Acaba hâlâ şansı varken buradan kaçmalı mıydı?
Gabriel, bilgisayarının ekranından girişteki güvenlik kamerası görüntülerini izliyordu ve daha içeri girdiği anda Bryn Jones’i tanımıştı.
Onun, Linda ile konuşurken yüzünde beliren şaşkınlık ve tereddütten,
kiminle randevusu olduğunu öğrendiği anlaşılıyordu.
Bryn Jones.
Ya da gerçek ismiyle Sabryna Harper.
Onu en son beş yıl önce, kalabalık mahkeme salonunda görmüştü. Kalın çerçeveler arkasından kendisine bakan gri gözleri nefret doluydu.
O sıralar Sabryna Harper on sekiz yaşında, topluca, sakar, utangaç bir
14 Carole Mortimer
genç kızdı. Omuzlarına inen açık kumral renkteki saçları ipek gibiydi. Koyu renk çerçeveli gözlükleri, gri gözlerini büyütüyor ve onu daha da kırılgan biri gibi gösteriyordu.
Onun bu hassas ve sevimli hali, Gabriel’i çok etkilemişti.
Geçen beş sene içinde zayıflamış ve daha çekici bir kadın haline gelmişti. Üzerindeki çiçek desenli bol bluz ve vücuduna tam oturan pantolonuyla çok şıktı. Đyi bir kuaförün kestiği belli olan açık kumral saçları kulak
hizasındaydı ve güneş ışığında parıldıyordu. Kalın çerçeveli gözlükleri
yoktu. Büyük ihtimalle lens kullanıyordu. Ve Kararlı adımlarla yürüyüşünden, kendine güvendiği belli oluyordu. Zayıflayınca yanaklarındaki dolgunluk azalmış ve burnunun kalkıklığı daha da çok ortaya çıkmıştı. Dudaklarıysa… Gerçi Rafe seksi dudaklar konusunda kendisini uyarmıştı, ama yine
de hareketlenen bedenini sakinleştirebilmek için birkaç dakikaya ihtiyacı
vardı ve Linda onu ofisine getirdiğinde, bunu başarabilmiş olmayı umuyordu.
Acaba Rafe onun gerçek kimliği hakkında kendisini uyarmamış olsaydı, bu güzel ve kendine güvenen kadının, beş yıl önce Sabryna Harper olarak bildiği kadın olduğunu anlar mıydı?
Evet. Gabriel onu tanıyacağından emindi. Toplu ya da zayıf, gözlüklü
ya da gözlüksüz, kendine güvenli ya da beceriksiz hiç fark etmezdi. Nasıl
görünürse görünsün, kendini ne kadar değiştirmeye çalışırsa çalışsın,
Sabryna’yı tanırdı.
Ancak asıl mesele, onu tanıdığını belli edecek miydi?
M
ermer masanın önünde durmuş, çok uzun zamandır düşmanı olduğunu düşündüğü adama bakıyordu. Bu adam acımasızlığı ve zehirli diliyle
sadece babasını hapse göndermekle kalmamış, Sabryna Harper’ı da öldürmüştü.
Ve Bryn Jones, Sabryna Harper’ın küllerinden doğmuştu.
Bu adam, beş yıl önce genç ve saf Sabryna’yı kandırmış, öpücükleriyle
baştan çıkartmış ve kendisine âşık etmişti.
Sonra aynı adam, sadece birkaç hafta sonra mahkeme salonunda babasını hapse gönderen ifadeler vermişti.
Babasına yaptıklarına rağmen, Sabryna mahkeme salonunda ona baktığında, onu hâlâ istediğini, bir bakışının bile duygularını harekete geçirmeye
yettiğini fark etmişti. Aslında o adama karşı nefretten başka bir şey hissetmemesi gerekirken, nefesi kesilmiş, dili tutulmuştu.
Bir Şans Daha 15
Aradan geçen yıllar içinde Bryn, böylesine tehlikeli bir çekim hissetmediğine, ona karşı hissettiklerinin hoşnutsuzluk, hatta nefret olduğuna
kendini ikna etmişti. Ailesine yaptıklarından sonra hâlâ ondan etkilenebiliyor olması imkânsızdı.
Ama şimdi ona baktığında, bunca yıldır kendine yalan söylediğini çok
iyi anlıyordu. Gabriel D’Angelo’ya karşı hissettiği tehlikeli çekim hâlâ çok
yoğundu ve şu an onun karşısında dururken, genç adamın varlığını tüm
hücrelerinde hissedebiliyordu.
Gabriel D’Angelo.
Kim bilir kaç kez, aradan geçen senelerin ona ihanet ettiği hayaline kapılmış, kim bilir kaç kez onun saçlarının döküldüğünü, şişmanladığını,
tombul yüzünde çizgilerin belirdiğini hayal ederek, avunmuştu.
Ve tam tersine Gabriel D’Angelo, bir seksenin üzerindeki boyuyla son
derece formda ve zinde bir halde karşısında duruyordu işte. Büyük ihtimalle kendisinin bir senelik üniversite harcına bedel koyu renk takım elbisesi
ve gür, siyah saçlarıyla eskisinden bile mükemmel görünüyordu.
Her kadının ayaklarını yerden kesecek kahverengi gözler, muntazam
kaşlar, hafif kemerli bir burun, kararlı ve kendinden emin bakışlar… Her
şey hatırladığı gibiydi.
“Bayan Jones.”
Derinden gelen boğuk sesi duyan Bryn, dizlerinin titrediğini fark etti.
Bunu daha önce bir kez daha, bu adam babasının kaderini belirlerken de
yaşamıştı.
Gabriel D’Angelo ayağa kalkıp, ona doğru bir hamle yaptı.
Bryn neredeyse geriye doğru çekilecekti, ama neyse ki olduğu yerde
durmayı başardı. Gabriel’in hiçbir detayı kaçırmamak için kendisini incelediğinin farkındaydı. Acaba tanımış mıydı? Hayır, sanmıyordu. Her ne kadar
daha önce Gabriel kendisini öpmüş olsa da, bu olayın onun gibi bir adamın
hayatında iz bırakacağını sanmıyordu. Sonuçta, beş yıl içinde hayatından ve
yatağından bir sürü kadın geçmiş olmalıydı.
Ayrıca ismi değişikti ve eskisinden çok farklı görünüyordu. On kilo
vermiş, saçlarını daha kısa kestirerek gölgeler attırmıştı. Yüzü daha ince ve
kemikli bir görünüme bürünmüştü ve artık gözlük takmak yerine lens kullanıyordu.
Ama bütün bu değişikliklere rağmen, Gabriel D’Angelo yine de kendisini tanıyabilirdi.
Terli elini pantolonuna sildikten sonra ona doğru uzattı. Elini hemen
çekmeyi planlamıştı, ama Gabriel D’Angelo’nun güçlü parmaklarıyla sar-
16 Carole Mortimer
malandığı an bedenine yayılan elektrik akımıyla her hücresi ayaklandı.
Meme uçlarının sertleşerek bluzunu gerdiğini hissetti.
Aynı akımı Gabriel D’Angelo da hissetmiş olmalıydı ki, onun elini kavrayan parmaklarını sıkarken gözlerini de kısmıştı, ama ne düşündüğünü
anlamak imkânsızdı.
“Sonunda karşılaşabildik, Bayan Jones,” diye mırıldandı Gabriel, kasıtlı
olarak onun elini tutmaya devam ederek.
Bryn gözlerini kırpıştırdı. Birden tedirgin olmuştu. Gözlüğün arkasına
saklanmayınca gri gözlerinin güzelliği iyice ortaya çıkmıştı. “Ne demek
istediğinizi anlayamadım.”
Aslında Gabriel de ne demek istediğini bilmiyordu. Beş gün önce, New
York’tan ayrılmadan önce birlikte yemek yediklerinde Rafe, Harper ailesiyle daha fazla tatsızlık yaşanmaması için, Bryn Jones’un Yeni Sanatçılar
Sergisi’nin sanatçıları arasından çıkarılmasının, bunu yapması için de Eric
Sanders’ı görevlendirmesinin en doğru ve kolay yol olduğunu söylemişti.
Gabriel profesyonel açıdan baktığında, ağabeyinin neden böyle bir öneride bulunduğunu anlayabiliyordu. Bu kadının ölen babası William Harper
ile yaşadıkları düşünüldüğünde, bu mutlaka yapılması gereken bir ikazdı.
Ama Gabriel, Bryn ile de bir şeyler yaşamıştı. Aslında doğruyu söylemesi gerekirse, aralarında bir gece galeri dönüşü onu eve bırakırken kaçamak bir öpücükten başka bir şey yoktu. Ne var ki, son beş sene içinde
Bryn’ı defalarca düşünmüş ve yaşanan skandalla yolları ayrılmamış olsa,
birlikte bir hayatları olup, olamayacağını hep merak etmişti.
Gabriel, beş yıl önce yaşanan olaylardaki rolünden dolayı gurur duymuyordu. William Harper’ın sahtekârlıktan ceza alıp, hapse girmesi ve
birkaç ay sonra ölmesi yüzünden kendini suçlamıyordu, ama bütün bu olaylardan sonra karısının ve kızının maruz kaldığı tacizler yüzünden vicdan
azabı çekmişti.
Ağabeyinin uyarısına rağmen, dava sırasında ve babasının hapse gönderilmesinden sonra Sabryna’yı görmeye çalışmış, ama her defasında Sabryna
tarafından geri çevrilmiş, kapılar yüzüne kapanmış, aramaması için telefon
numarası bile değiştirilmişti.
Gabriel, ona daha fazla yaklaşmaya çalışmadan önce biraz geri çekilip,
ona zaman tanımaya karar vermişti, ancak William Harper’ın hapisteyken
ölmesiyle, Sabryna ile bir ilişkileri olabileceği umudunu tamamen yitirmişti.
Bundan birkaç gün önce de, Bryn Jones’un yarışmaya katıldığı resimlerini profesyonel, objektif bir gözle incelemiş ve çok iyi olduklarını görmüş-
Bir Şans Daha 17
tü. Natürmort tabloları o kadar büyük bir özenle çalışılmıştı ki, insanda
dokunma hissi uyandırıyor, vazodaki gülün dökülen yapraklarının kokusu
sanki burnuna geliyor, bebeğini kollarının arasında tutan kadının gözlerindeki ruhani güzelliğe kapılıp gidesi geliyordu.
Gabriel her fırça darbesiyle bu tabloya yansımış olan eşsiz yeteneği görebiliyordu. Günün birinde koleksiyoncular arasında büyük rağbet görecek,
güzelliği için olduğu kadar, yatırım amacıyla da satın alınabilecek bu resmin çok nadir bulunan bir yeteneğin elinden çıktığını görmemek imkânsızdı. Ve sırf onunla yeniden karşılaşıp, aldığı her nefeste kendisine olan nefretini hissetmenin rahatsızlığından kaçınmak için, Bryn Jones gibi yeteneği,
Yeni Sanatçılar Sergisi’nin adayları arasından çıkarması haksızlık olurdu.
Gerçi Bryn Jones’un bu yarışmaya girme nedenini de merak etmiyor
değildi. Sonuçta iş ilişkileri gereği er ya da geç karşılaşacaklarını biliyor
olmalıydı.
Gabriel yerine oturmak için onun elini bıraktığında, eskiden olduğu gibi
bedeninin yine ona karşı tepki verdiğini fark etti. “Son iki gün içinde görüştüğümüz yedinci ve son aday olduğunuzu söylemek istemiştim.” Aslında
görüştüğü ilk ve tek adaydı, ama Bryn’ın bunu bilmesine gerek yoktu.
“Yedinci aday mı?” dedi Bryn şaşkınlıkla.
Gabriel umursamaz bir şekilde omzunu silkti. “Bir yedeğin olması her
zaman iyidir. Sizce de öyle değil mi?”
Yani yedekte miydi?
Bryn gururunu ayaklarının altına almış, D’Angelo’ya olan nefretini bir
kenara koymuş ve bu yarışmaya girmişti. Bütün bu fedakârlıkları yedekte
olduğunu duymak için mi yapmıştı? Yeni bir görüşme için Melekler Evi’ne
gelmesi istendiğinde, Yeni Sanatçılar Sergisi için seçilen altı sanatçıdan biri
olduğunu düşünmüş, daha doğrusu böyle olmasını ummuştu. Ve şimdi
Gabriel D’Angelo, yedekte olduğunu mu söylüyordu?
Acaba tanımış mıydı? Tanıdığı için mi öyle söylüyordu? Beş yıl önce
babasının yarattığı skandalın bedelini mi ödetiyordu? Yoksa sadece kendisiyle eğlenmek mi istiyordu?
“Đyi misiniz, Bayan Jones?” dedi Gabriel yeniden ayağa kalkıp, onun
yanına gelirken. “Yüzünüz bembeyaz oldu.”
Hayır, hiç iyi değildi. Hatta çok kötüydü. O kadar kötüydü ki, Gabriel
kendisine yaklaşırken geri çekilecek gücü bile bulamamıştı. Gururunu, son
beş senedir kurmaya çalıştığı hayatını, büründüğü kişiliğini, kısacası her
şeyini riske atmış, D’Angelo kardeşlerin karşına çıkma cesaretini bulmuştu
ve yeterince iyi olmadığı söyleniyordu. “Ben… Acaba bir bardak su alabilir
18 Carole Mortimer
miyim?” Titreyen elini, terleyen alnına götürdü.
“Tabi.” Bara doğru yürürken, Gabriel’in alnındaki çizgiler derinleşmişti.
Yedekteydi. Bundan daha utanç verici, daha hayal kırıklığı yaratıcı bir
şey olabilir miydi? Bryn sergiye katılacak sanatçılardan biri olabilmek için
yarışmaya katıldığından beri büyük bir gerilim içindeydi ve aslında bu gerilim son bulduğu için memnun bile olması gerekirdi. “Fikrimi değiştirdim,”
dedi. “Viskiniz var mı?”
Gabriel yavaşça ona doğru döndü ve Bryn Jones’un yanaklarının kızardığını ve gözlerinde öfkeli parıltıların oynaştığını gördü. Bu parıltıları,
mahkeme salonundan çok iyi hatırlıyordu. Neden bu kadar çok kızmıştı ki?
Aman Tanrım! En fazla altı kişinin kazanabileceği bir yarışmada, yedinci aday olarak onunla görüştüğünü söylemişti. Elinde viski bardağıyla
onun yanına gitti. “Sanırım bir yanlış anlama söz konusu…”
“Olduğuna eminim,” diyen Bryn, onun elinden viski dolu kristal bardağı alarak, tek dikişte içti ve içkinin boğazını yakmasıyla öksürmeye başlamadan önce nefes alacak zamanı zar zor bulabildi.
“Otuz yıllık viskinin, çocukların doğum günü partisinde ikram edilen
limonata gibi içileceğini sandın galiba,” dedi Gabriel onun elindeki boş
bardağı alarak masanın üzerine koyarken.
Bryn iki büklüm olmuş, nefes almaya çalışıyordu. “Acaba…” Ve tam o
sırada, onun elini kaldırdığını görünce, “Sırtıma vurmayı aklından bile geçirme!” dedi dişlerinin arasından. Yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş, gözleri
dolmuştu.
Gabriel bu yaşların nedeninin hayal kırıklığından değil de, öksürmekten
kaynaklandığına inanmak istedi. Az önceki sözlerini Bryn’ın yanlış anladığı belliydi. Bu kadının yeterince kalp kırıklığı yaşamasına neden olmuştu.
“Şimdi bir bardak su ister misin?”
Bryn öfkeyle ona baktı. “Teklifinize gelirsek Bay D’Angelo…”
“Gabriel…”
Bryn afallayarak, gözlerini kırpıştırdı. “Anlayamadım.”
“Bana Gabriel demeni istedim,” dedi Gabriel samimi bir şekilde.
“Neden böyle yapmak isteyeyim ki?”
Gabriel alaycı gözlerle onu süzdü. “Sadece daha arkadaşça bir iş ilişkisi
isteyebileceğini düşünmüştüm.”
Bryn hiç de hoş olmayan bir şekilde homurdanarak, “Bizim bir ilişkimiz yok, Bay D’Angelo. Ne arkadaşlık, ne iş ne de başka bir şekilde.” Öksürük nöbeti sırasında düşürdüğü çantasını almak için eğildi. “Birçok sa-
Bir Şans Daha 19
natçının, altı kişinin seçileceği bir yarışmada yedinci olmaktan gurur duyacağından eminim, ama korkarım ben onlardan biri değilim.” Sonra da topuklarının üzerinde sert bir şekilde dönerek kapıya doğru yürüdü.
“Bryn!”
“Bryn isminin onun dudaklarından döküldüğünü duyduğu an, olduğu
yerde durdu. Aklına o dudaklar tarafından nasıl öpüldüğü ve bu anın aylarca hayallerini nasıl süslediği geldi. O boğuk sesiyle ismini söyleyişi ne
kadar yumuşak, baştan çıkarıcı ve uyarıcıydı. Öyle ki, bedeni hemen tepki
vermiş, göğüs uçları sertleşti. Yavaşça ona doğru dönerken oldukça temkinliydi. Bedeni, Gabriel D’Angelo’nun hâlâ gördüğü en yakışıklı ve çekici
erkek olduğunu söylüyordu sanki.
Ama böyle olmaması gerekiyordu. Ailesinin mahvolmasına neden olan
bir adama karşı, nasıl böyle duygular hissedebilirdi ki?
Son beş yıl kendisi ve annesi için çok zorlu ve çetin bir süreç olmuştu.
Babası hapisteyken, Londra’da kalmaya devam etmişlerdi, ama onun ölümünden sonra Đskoçya’da küçük bir köye yerleşmişler ve soyadlarını değiştirerek, yeni bir hayata başlamışlardı.
Daha sonra Bryn için başka mücadeleler başlamıştı. Üniversiteye gitmek ve kendine ait bir hayat kurmak zorundaydı, ama başlarda hâlâ perişan
bir halde olan annesini yalnız bırakmak istememişti. Neyse ki annesi yalnız
kalınca kendine bir düzen kurmayı başarmış, hemşirelik eğitimi olduğu
için, bölgesel bir hastanede iş bulmuştu. Bryn da, okul saatleriyle iş saatlerini ayarlayarak, bir kahve dükkânında çalışmaya başlamıştı. Doğal olarak
hayatında bunca şey olup biterken de erkeklere ayıracak zamanı olmamıştı.
Birkaç kez birileriyle çıkmış, ama daha ileriye gitmemişti. Zaten ciddi bir
ilişkiye girerse er ya da geç gerçek isminin Bryn Jones olmadığını, babasının William Harper olduğunu söylemek zorunda kalacaktı ve bu hiç yapmak istemediği bir şeydi. Yani en azından şimdiye kadar ciddi bir ilişkiden
kaçınma nedeninin bu olduğunu düşünüyordu.
Ancak, şimdi Gabriel D’Angelo’ya bakınca, onun sesini duyunca diğer
erkeklere ilgi duymama nedeninin tamamen Gabriel’den kaynaklandığını
anlıyordu.
Bu adamın yakışıklı ve etkileyici görünümünün, derinden gelen sesinin,
tüm hücrelerini doldurduğunu ve hiçbir çaba göstermeden karşı cins üzerinde cinsel bir gerilim yarattığını anlaması inanılmaz derecede utanç vericiydi, küçük düşürücüydü.
Diğer erkekleri hep, kendisini bir kez öpen, öptüğü için de hemen pişmanlık duyduğundan emin olduğu ve ailesine yaptıkları yüzünden nefret
Download

Bir Şans Daha 1