FEMİNİZM VE EVLERDE SEKİZ MART
YAZAN: ŞULE SEPİN
Her yıl atlamadan sekiz martla ilgili yazacak konular bulup yazarız. Bazen aklımdan
geçirmiyor değilim, keşke yazacak iç açıcı konular olsa diye. Ama keşkelere kalırsak,
keşkelerin sonu gelmeyecek ve sözümüz hiç bitmeyecek.
Bu yıl da çoğumuzun köşe bucak kaçtığı feminizm kavramı ve evde çalışmak zorunda kalan
ya da isteyerek dışarıda çalışmayan ev kadınları kafamı işgal etti. Feminizm ile ilgili genel
bilgi verdikten sonra kadın hareketinin ev kadınları üzerindeki etkilerini ve yapmamız
gerekenleri irdelemeye çalışacağım.
Son yıllarda kulaktan duyma bilgilerle kafamızda bir yargı oluşturmak moda oldu.
Depresyonun ne anlama geldiğini araştırmadan, “depresyondayım.” Sözünü çok sık
duyuyoruz. İşte feminizm kavramının ne anlama geldiğini bilmeden, toplantı yapan kadınlara
erkeklerin “toplanmaları iyi de bir de feministlik yapmasalar daha iyi olacak” dediklerine
tanık oluyoruz. Kadın kurultayı toplantısına katılmıştım. Kadınlardan biri söz aldı ve “ben
eşimle çok mutluyum. Feminist de değilim.” Dedi. Sanki feminist olanlar, eşleriyle mutsuz
olan kadınlarmış gibi. Gelin önce feminizmin ne anlama geldiğine ve tarihine kısaca bir göz
atalım.
Feminizm Kelimesinin kökeni Latince “femina” ve onun Fransızca türevi olan
Feminizme”den gelir.) emansipasyon”dan anlaşılan (kadın ve erkek gibi) (Aynı seviyede
olma durumu, eşitlik, yani toplumsal gruplar arasındaki yaşam koşullarındaki eşitsizliğin
giderilmesidir. “Eşit muamele” kavramından anlaşılan ise engelliler, hamileler gibi yaşam
koşullarından muzdarip olan toplumsal grupların tüm yaşam alanlarında eşitlenmesi
durumudur. Bir bebek dünyaya geldiğinde, onun cinsiyetini, cinsel organına bakarak anlarız.
Yani cinsiyet kadın ve erkeğin sahip olduğu biyolojik farklılıklardır. Örneğin, kadının doğum
yapması, emzirme gibi farklılıklar. Kadınla erkek arasındaki eşitsizliğe asıl yol açan
toplumsal cinsiyet kavramıdır. Bir kadın dünyaya geldiğinde, ev işi yapmak gibi bir biyolojik
temeli yokken, toplum kadın ve erkeğe bazı roller biçer. Erkek dışarıda çalışır, para kazanır.
Kadınsa ev işi yapar, çocuk bakar. Feminizm toplumsal cinsiyet eşitsizliğini temel alır.
Feminist hareket içinde Müslümanlığı ön planda tutan İslami feministler, cinsiyet farklarını
temel alan batılı feministler, kadın ve erkeğin eşitliğini savunan gruplar olduğu gibi kadının
biyolojik ve duygusal olarak erkeğe üstün ve erkeğin "tamamlanmamış kadın" olduğunu
savunan daha radikal gruplar da yer almaktadır. Bu radikal grupların etkisi ve erkeklerin
ellerinde olan iktidar gücünü yitirme korkularından dolayı, feminizmle ilgili bazı rivayetler
üretilmiştir. Bu rivayetler, sürekli beslenerek gerçeğe dayanmayan başka rivayetleri de
doğurmaktadır. En yaygın bilinen rivayetlerden biri, feministlerin erkek düşmanı olduklarıdır.
Uğradığı haksızlığa karşı mücadele etmek, korkutucu olduğundan, erkek düşmanlığı olarak
algılanmaktadır. Böyle olsaydı, kadınlardan oluşan bir toplum yaratmak gibi bir ütopya
olurdu. En azından ben böyle bir ütopyaya rastlamadım. Feminizm; Toplumda kadınlara
erkeklerle aynı hakların tanınmasını sağlamaya çalışan fikir akımıdır.
18. yüzyılın başlarına kadar kadınların siyasal, sosyal hakları hemen hemen hiç yoktu. Miras
haklarından eşit olarak yararlanamıyorlardı. Feminizm tarihinde en çarpıcı eylemlerden biri
Fransız devrimi dönemine rastlar. 7000 kadın ekmeğin ucuzlaması için yürümüşlerdir.
19.
yüzyılın ortalarında kadın hareketi toplumsal olarak kendini göstermeye başladı. 1857 yılında
Amerika’nın Newyork kentinde, günde 8 saatten fazla çalışıp düşük ücret alan tekstil işçisi
kadınların mücadelesinde 129 kadının yanarak can vermesi sonucu, her yıl 8 martta, dünya
emekçi kadınlar gününde mücadelenin sürdürülmesi bunun en çarpıcı örneğidir.
2. dünya savaşı sırasında kadınların iş gücü önemliydi. Savaş bitiminde cepheden erkeklerin
dönmesiyle ABD’de kreşler kapatıldı ve kadınların evlerine dönmeleri için kampanyalar
yürütüldü.
Tüm Dünyada farklı biçimlerde sürdürülen kadın hareketi sonucunda şimdiye kadar 3 dalga
feminizm ortaya çıkmıştır. 1. dalga feminizmde hak elde etme ön plana çıkmış ve kadınların
siyasal haklarından en önemli olan oy kullanma hakkı elde edilmiştir.
2. dalga feminizm 1960 sonrasına rastlar.
Bu dönemde daha çok kadına ait geleneksel
kavramların değiştirilmesi için mücadele edilmiştir. Örneğin, kürtaj serbestliği, eşit muamele
ve cinsel özgürlük gibi konular.
Seksen sonrası, 3. dalga feminizm hareketlerinin sonuçlarını görüyoruz. Çok sayıda kadın
örgütleri kuruluyor. cinsel tacize karşı suç duyurusunda bulunma, hakimlerin verdiği yanlı
kararları protesto etme gibi çeşitli girişimlerde bulunuluyor. İlk etkili eylem ise dayağa
“hayır” kampanyası.
Şimdi gelinen nokta ise, kadınların Sadece kadın örgütlerinde kalarak yönlerini kadın
sorunlarına çevirmeleri, sosyal alanlarda yalnızlaşmaları, diğer politik alanlarda yeterince
aktif olamamalarıdır. Bu durum, Halkın bilinçlenmeden uzak kalmasını ve geleneklerin içine
sıkışması sonucunu doğurmuştur.
Kadınlar lehine bir çok yasa çıkarılması için verilen mücadele yatsınamaz. Ne var ki,
yasalarla sağlanan bazı hakların yaşama geçirilmesi ve uygulanması ayrı bir mücadeleyi
gerektiriyor. Bugün Türkiye'de hâlâ ailenin reisi erkektir. Kadın kocasının izni olmadan ev
dışında çalışamaz. Oldukça küçük yaşta evlenen genç kızlar çok geçmeden üstlendikleri
işlerin ağırlığından ve çok sayıda çocuk doğurmaktan çökerler. Yemek yapmak, çeşmeden su
taşımak, bulaşık ve çamaşır yıkamak, ocak yakmak, tarlada çalışmak hep kadının sırtındadır.
Kadın olarak yaşadığımız sorunların evrensel ve toplumlara özgü olmak üzere 2 boyutu
bulunuyor. Dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, kadınlar şiddete maruz kalıyor,
ayrımcılığa uğruyor. Bizim ülkemizde namus cinayeti saplantısı altında öldürülen kadınlar,
Amerika’da kıskançlık cinayeti adı altında öldürülüyor. Bunun yanında kültürel ve geleneksel
farklılıkların etkisiyle topluma özgü kadın sorunları da yaşıyoruz. Örneğin, hala bizim
toplumumuzda, kadının gelinliğiyle girdiği evden, kefeniyle çıkması beklenir.
Son yıllarda sık sık kullanmaya başladığımız ve erkekleri biraz olsun memnun eden bir
kavram var. Erkek egemen. Daha önce şarkılara bile konu olmuş erkek milleti deyimi vardı.
Karşılığında kadın milleti de kullanılır ama erkek egemen kavramı hem erkekleri, hem de
kadınları içermesi bakımından son derece önemli. Kadınların daha çok maruz kaldıkları şiddet
davranışlarının karşısında, kadınlar da “kim bilir ne yaptı da böyle oldu?” deyince, kadınlara
erkeklerden daha çok kızıyoruz. Erkekler bundan güç alarak “siz kendi haklarınızı
savunmuyorsunuz ki. Önce siz kendi aranızda birlik olun.” Demiyorlar mı? İşte erkek egemen
anlayış, erkek egemen toplum yetişiyor imdadımıza. Evlerde çaresiz olan da, günlere
katılmayı ön planda tutan da, hemcinsini ezip aşağılayan da erkek egemendir. Yani suçlu
kadın, suçlu erkek gibi sorumluluğu birilerinin üzerine atma yerine, kadın olsun, erkek olsun
erkeğin her konuda kadından üstün olduğunu savunan, ezen-ezilen ilişkisine odaklanan erkek
egemen anlayışla mücadele etmektir önemli olan. Bu noktada önce kendimizi değerlendirerek
başlamalıyız işe. Acaba biz hangi davranış ve tutumlarımızla erkek egemeniz. Sokaklarda
kadın-erkek eşitliğinden dem vurup, evde bulaşık yıkayan erkeği gördüğümüzde, o erkeğin
eşini yadırgıyorsak, biz kadın mücadelesini gerçek anlamda savunmuyoruz demektir. Kadına
karşı şiddetin, özellikle kadın cinayetlerinin son bulması için sokağa çıkalım. Kadın örgütleri
kuralım. Kadınlar lehine yasaların çıkarılabilmesi ve uygulanması için ilgililerle görüşmeler
yapalım. Ama evlerde oturan, yoksullaştırılan, kadınları çaresizliğe iten ve yaralarını
sarmaktan uzak televizyon programlarını izlemek zorunda bırakılan kadınları da
önemseyelim. Sürekli projeler uyguluyor, kadınlara eğitim veriyoruz. Evlerde gün yapan
kadınlar da bu eğitimlere katılmak istemiyor. Biz de bu kadınları eleştiriyoruz. Kadın
günlerini ciddiye alarak bu günleri bir tür bilinçlenme toplantısına dönüştürmek bizim
elimizde.
Ev işi yapıp çocuk bakan ev kadınlarına evde ürettikleri işler bakımından ev emekçisi demek
çok daha anlamlı. Ne yazık ki ev kadınları yaptıkları işin ne kadar önemli olduğunun farkında
bile değiller. Yukarda tanımlanan ve kısaca tarihten örnekleri anlatılan feminizme özellikle ev
kadınları karşı çıkıyor. Sanki iki ayrı dünyada yaşayan kadın gruplarıyız.
Sekiz martta telaş içinde kadınlarla ilgili yapılan eylemlere gitmek için evden çıktım. Otobüs
beklerken, bir kadın nereye gittiğimi sordu. Ben de heyecanla bir gün içinde gideceğim
eylemleri anlatmaya hazırlanıyordum ki, sözümü kesti birden: “korkmuyor musunuz başınıza
bir tehlikenin gelmesinden?” dedi. Ben de “asıl gitmezsek başımıza daha büyük felaketler
gelecek.” Dedim. O da güne gidiyormuş. İşte size farklı kadın profilleri. Kimimiz sokaklarda
eylemde, kimimiz günlerde, kimimiz çaresiz evlerde.
Muhafazakar, baskıcı bir anlayışla yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. Halkın bilinçlenmesinde
etkililiğinin tartışılamayacağı medya da devletin güdümü altında. İçlerinde yararlı bazı
programlar olsa da, bu kadınları evde tutmaya yarıyor. Öğrendiklerini sokakta, toplumsal
alanlarda, karar mekanizmalarına katılarak yaşama geçirmeleri mümkün olmuyor.
Kısaca işimiz çok zor ama imkansız değil. Gelin her gün 8 Mart, her gün mücadele günü
olsun görüşümüzü evlerden başlayarak uygulayalım. 8 Mart’ın anlamını evde çalışan
kadınları dikkate alarak yaşama geçirelim. Haksızlıkları yaşadığı halde, bilinçsiz olan
kadınların çoğunlukta olması çok acı. Adına ister feminizm, ister kadın hareketi, ne dersek
diyelim hiç fark etmez. Yeter ki erkek egemen anlayışın bizi nasıl geriye götüreceğinin
farkında olalım.
Download

FEMİNİZM VE EVLERDE SEKİZ MART YAZAN: ŞULE SEPİN Her yıl