Yrd. Doç. Dr. Orhan YILMAZ
1962 doğumlu. 1984 yılında Ankara Üniversitesi, Ziraat
Fakültesi, Zootekni Bölümü’nü bitirdi. 1997 yılında University of
Aberdeen’de yüksek lisans, 2007 yılında Ankara Üniversitesi’nde
doktora çalışmasını tamamladı. Halen öğretim üyesi olarak
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde görevine devam
etmektedir.
Yayımlanmış Kitapları
1. Kangal Köpeği (2003, 2004, 2005, 2008)
2. Her Yönüyle Tokat Zile Küçüközlü Köyü (2004)
3. Zile İsyanı (2005)
4. Şair Esi Köylü Ürfet Pehlivan (2005)
5. Turkish Kangal (Karabash) Shepherd Dog (2007)
6. Zileli Halil Yalçınkaya (2008)
7. Le Chien Karabash (2008)
8. Sıraçlar (Beydili Alevi Türkmenleri) (2009)
9. Sünni Gözüyle Alevilik-Kızılbaşlık-Bektaşilik (2009)
10. Kelleci Efo (2009)
11. Sezar ile Farnake’nin Zile Savaşı (2010)
12. Çakır (Bir Hain! Çerkez Ethem Analizi) (2010)
13. TürkischerKangal (Karabasch) Hirtenhund (2010)
14. Kangal (Karabash) Cane Da Pastore Turco (2011)
15. At, Eşek, Katır Terimleri Sözlüğü (2011)
16. 100 Soruda Köpek Yetiştiriciliği (2011)
17. Domesticated Donkey (2012)
18. Güvercin Yetiştiriciliği (2012)
19. Atçılık (Irk, Don, Nişane ve Yürüyüş Çeşitleri) (2012)
20. Güvercin Terimleri Sözlüğü (2012)
21. Zileliyiz Dediler (2013)
22. Kafesteki Çocuk (2013)
1
Veni Vidi Vici Yayınları: 5
Çakır (Bir Hain! Çerkez Ethem Analizi)
Yrd. Doç. Dr. Orhan YILMAZ
[email protected]
ANAHTAR KAVRAMLAR
- key consepts 1. Çerkez Ethem, 2. Kurtuluş Savaşı, 3. Türkiye Tarihi
- Cerkez Ethem, the Turkish War of Independence, History of TurkeyBu kitabın yayın hakkı Veni Vidi Vici Yayınları’na aittir.
İzinsiz kopya edilemez ve kullanılamaz.
Kaynak göstermek şartıyla, alıntı yapılabilir.
1. Baskı: 2010
ISBN : 978-605-89397-0-7
Ön kapak fotoğrafı: Yrd. Doç. Kemal Türker çizimi
Baskı: Konak Kırtasiye, Ankara
Veni Vidi Vici Yayınları
2
ÇAKIR
(BİR HAİN! ÇERKEZ ETHEM ANALİZİ)
Yrd. Doç. Dr. Orhan YILMAZ
Veni Vidi Vici Yayınları
3
Sevgili eşim Liy Nermin,
kızım Setenay
ve oğlum Canberk’e
4
İÇİNDEKİLER
Önsöz .............................................................................................................................................................................................................................................. 7
Giriş ........................................................................................................................................................................................................................................................ 11
1. GERİLME ......................................................................................................................................................................................................................... 41
a. Ethem Bey ve Demirci Mehmet Efe Anlaşmazlığı .............................. 44
b. Şefaatçilerine Rağmen Safer Bey’i İdam Ettirmesi ............................ 58
2. ZEDELENME ......................................................................................................................................................................................................... 61
a. Yozgat’a Giderken Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Beyi
Azarlaması ............................................................................................................................................................................................... 62
b. Zile-Yozgat İsyanı mı, Yozgat Çapanoğlu İsyanı mı? ..................... 71
c. Ankara Valisi Yahya Galip Olayı ........................................................................................................ 78
3. ÇATLAMA ...................................................................................................................................................................................................................... 81
a. Alaca’da Alevi Dedesi, Dede Galip Olayı .................................................................... 83
b. Demirci Galibiyeti ................................................................................................................................................................ 95
c. Ankara’ya Giderken, Ethem Bey’in Reşit Bey’i Yerine
Vekil Bırakması ................................................................................................................................................................................ 100
4. KIRILMA ............................................................................................................................................................................................................................107
a. İsmet Bey’in Garp Cephesi Komutanı Olması ............................................... 115
b. Ethem Bey’in, Refet Bey’i Divan-ı Harpte Yargılatmak
İstemesi ............................................................................................................................................................................................................. 124
5. KOPMA ...............................................................................................................................................................................................................................135
a. İsmet Bey’i Karargâhında Basması ............................................................................................. 137
b. Tevfik Bey’in, İsmet Bey’e Rest Çekmesi ........................................................................ 146
c. Ethem Bey’e Eskişehir’de Pusu Kurulması ................................................................ 152
6. ARABUL(MA)MA ........................................................................................................................................................................................161
7. GEÇİŞ HAKKI .........................................................................................................................................................................................................183
8. ANALİZ ................................................................................................................................................................................................................................183
a. Sosyolojide Merkez-Çevre İlişkisi ............................................................................................... 193
b. Ethem Bey ve Merkez-Çevre İlişkisi ..................................................................................... 194
c. Ne İdiler, Sonları Ne Oldu? .......................................................................................................................... 200
Son Söz .......................................................................................................................................................................................................................................... 205
Kaynaklar ............................................................................................................................................................................................................................... 209
Dizin .................................................................................................................................................................................................................................................... 211
5
6
ÖNSÖZ
Büyük insanların heykelleri,
hayatta iken üzelerine
atılan taşlardan yapılır.
Jean Cocteau
1972 yılında, bir devlet kurumu memur alacaktır. Yapılan
söz lü imtihan esnasında, imtihana giren şahısa;1
“Çerkez Ethem hain midir, değil midir?” şeklinde tek bir
soru sorulur. İmtihana giren şahıs; “Hain değildir. Üstelik bir
kahramandır.” der. Bunun üzerine, bu şahıs imtihan salonundan
çıkarılır ve devlet kapısına girme hayalleri, daha ilk soruda biter.
... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... .....
2003 yılında, “Zile” ve “Şapçuha2 Gözüyle Çerkezler”
kitapları için hazırlıklara başlamıştım. Zile kitabının önemli
bölümlerinden birisi, Yozgat-Çapanoğlu İsyanının başlangıç yeri
ve merkezi olarak tarihe geçen Zile İsyanı idi. Zile İsyanı ile ilgili
belge ve bilgileri incelerken, aslında Zile İsyanı’nın başlı başına
bir kitap olmasının gerekliliğini gördüm. Çünkü ismi Zile İsyanı
olan bu isyanda, Zilelilerin fazla bir rolü yoktu. Ama fatura Zilelilere kesilmişti.
2005 yılında Zile İsyanı kitabım yayımlandı. Hayatı boyunca 100’e yakın eser vermiş olan, Çağımızın Dede Korkut’u,
değerli hemşehrim Mustafa Necati Sepetçioğlu, kendi eserlerinden başka bir esere önsöz yazmamış idi. Zile’mizin medar-ı
iftiharı hocamıza, böyle bir teklif ile gittiğimde, sağolsunlar reddetmediler ve önsözü yazdılar. Bu benim açımdan, Zile İsyanı
kitabında savunduğum görüşlerin doğruluğu anlamına geliyordu. Böylece, Zile üzerindeki “Zileliler Atatürk’e isyan etti”
görüşünü bilimsel olarak, belgelerle çürütmüş olduk.
Zile İsyanı ateşini söndüren Ethem Bey idi. Bu konuyu in7
celerken vakıf olduğum eserlere göre, “Hain Çerkez Ethem” tablosundan çok farklı bir tablo ortaya çıkıyordu. Bu nedenle, elinizdeki bu eseri yazmak üzere hazırlıklara 2004 yılında başladım.
Fakat o tarihlerde Cemal Kutay’ın “Çerkez Ethem-Tamamlanmış
Dosya” eseri elime geçti. Eserin kapağını açıp, giriş sayfasını bile
okumadım. Fakat bu eser, kitabı yazıp-yazmamam konusunda
beni yaklaşık 2 yıl düşündürdü. Çünkü, ben tarihçi değildim.
Karşımda da “Tamamlanmış Dosya” isminde bir eser yazan,
ünlü tarihçi Cemal Kutay vardı. Onun “tamamlanmış” dediği bir
olay üstünde, benim gibi amatörün kalem oynatması ne derece
doğru olurdu? Beni 2 yıl düşündüren ve tereddüte iten bu idi.
2006 yılı biterken, Cemal Kutay’ın “Çerkez Ethem
Tamamlanmış Dosya” eserini okumaya başladım. Sık sık, “Eserlerini devletin resmi tezlerine yakın yazar, uydurur” suçlaması
yapılan Cemal Kutay’ın “Çerkez Ethem Tamamlanmış Dosya”
kitabı da, benim damağımda böyle bir tat bıraktı. Cemal Kutay’ın,
Çerkez Ethem konusunda, Türkiye’de belki devlet arşivlerinde
olmayan bilgi ve belgeye sahip olduğuna inanılır. O devrin bir
çok komutanı ve devlet adamı ile görüşmüştür. Bu üstadın, bir
ayağı çukurda iken, yine kulağını tersten göstermeye çalışması,
kendisine yapılan “devletçi” suçlamasını haklı çıkarır tarzda idi.
Bu bana cesaret verdi. Fakat yine de kitabından kaynak olarak
sıkça yararlandım.
Karakterimde var olan, küçüklüğümden beri sıkıntısını
çok çektiğim, “haksızlığa karşı mukabele ve tavır koyma” huyu;
iyi midir, kötü müdür; çok tartışılır. Bu yüzden, sık sık içinde
bulunduğum toplumda yalnız kalırım. Bazı yakın akrabalarım
başta olmak üzere, bir çok tanıdığım hep “üç maymun”u
oynamamı tavsiye ederler. Ama öte yandan büyüklerimiz “Susma! Sustukça sıra sana gelecek” de demektedirler. O zaman,
“Belgeleri inceleyim, vicdanımda ne hissediyorsam, onu kağıda
dökeyim” dedim. Bu eser ortaya böyle çıktı.
Ethem Bey, Milli Mücadele’nin başlangıcında düzenli ordu
kurulana kadar, bir “joker” gibi başarıyla kullanıldı. Kendisine
bütün yazışmalarda ve bire bir konuşmalarda “Ethem Bey”
diye hitap edildi. Ne zaman 1920’nin son günlerinde tasfiye8
sine karar verildi ve imha etmek için üzerine kuvvet gönderildi;
kendisine “Çerkez” diye hitap edilmeye başlandı. Böylece, bu
ülkenin etle kemik gibi ayrılmaz bir parçası olmuş tüm Çerkez
asıllı vatandaşlar bir suizan altında bırakılmak istendi. Bu yüzden kitabımın başlığını “Çerkez Ethem” değil, babası Ali Bey’in
kullanmayı sevdiği şekilde “Çakır Ethem” olarak belirledim.
Benim baştan beri, yeni bir bilgi veya belge bulmak ve göstermek gibi bir iddiam yok. Ben; bugüne kadar yayınlanmış eserleri kullanarak, “Çerkez Ethem Olayı”nın meydana gelmesine,
farklı bir bakış açısı getirebileceğimi düşündüm. Olayları analiz
etmeye gayret ettim. Bunu yaparken, “merkez-çevre ilişkisi”ni
kendime esas aldım. Benim yaptığım sadece budur.
Kitabın sonundaki “Kitabın Yazarının Kanaati” başlığı
altındaki yorum tamamen bana aittir. Fikirlerimin sonuna kadar
arkasındayım. Fakat ondan önceki bölümlerin hepsi, daha önce
yazılmış eserlerin bir özeti ve analizidir. Ki, zaten hemen her
paragrafın arkasından, sayfa numarasına kadar kaynağını belirttim. Böylece, meraklı ve titiz okuyucular, burada yazılanları,
alındığı kaynaktan kolaylıkla takip edebilirler.
Belki çok kişi merak edecektir. “Orhan Yılmaz, Çerkez midir?” diye.
-Hayır!...
Bu satırların yazarının genlerinde Çerkezlik yoktur. Bu
konuyu analiz etmem ve incelemem, tamamen vicdani hislerimden ve kişisel tercihimden kaynaklanmaktadır. Bunu yaparken,
asla Çerkezlere yaranmak gibi bir düşüncem olmadı. “Çevre”nin
bir ferdi olarak, “merkez” ile bir çatışmaya girmeyi de arzu etmedim. Bu kitabın yazarı olarak, bu yazının başlığında sorulan
sorunun cevabını, 150’liklerin affedildiğini duyduğunda, Ethem
Bey’in söyledikleri ile cevaplamam gerekir:
“Bugün dahi sebeplerini bilmediğim için, açıklayamayacağım
ve benim için sonsuza kadar bilinmeyecek sebepler yüzünden;
memleketim, vatandaşlarım ve tarih huzurunda hain damgası
yemiş durumundayım. Asla bu suçlamanın ağır sorumluluğunu
hak etmiş bir günahkâr değilim. Fakat, gerçekleri tarafsız bir
mahkeme huzurunda açıklayabilecek miyim?
9
Hayır…
Öyleyse vatanımdan uzak kalmaya devam edeceğim ve
gurbette öleceğim. Ta ki günün birinde, başıma gelenler o ilk
günlerin tarihini yazacak kimselerin dikkatini çeksin ve meseleyi başından sonuna kadar ele alsınlar. Belki çok hatalarım
olduğunu, fakat asla vatan haini olmadığımı tespit etsinler…
Hatta eğer bu hatalar, hainlik ile damgalanmama sebep olabilecek kadar ağır ise, onu da açıklasınlar. Fakat bu vatan için
hizmetlerimi; canımı ve kanımı seve seve uğruna vermek için
direndiğimi ve hiçbir tehlike karşısında gözümü kırpmadan
üzerine gittiğimi de tasdik etsinler…”
Ethem Bey’in yukarıdaki vasiyetinin bir nebze de olsa yerine getirdiğim kanaatindeyim. Tarihçi değilim. Tarih metodolojisini bilmemenin bir sonucu olarak, bu kitabı yazarken; sehven yapılmış hata ve noksanlıklarım olmuştur. Kurtuluş Savaşı
günlerinin tarihini yazacak kadar tarih ehliyetim belki yok; ama,
“münc-i millet ve kahraman-ı vatan” olduğuna inandığım Ethem
Bey hakkında bu kitabı yazacak ve yayınlatacak kadar yüreğim
vardır.
Bu kitabın yazılış gayesinin, sadece bu çerçevede
değerlendirilmesi okuyuculardan dileğimdir. Fakat ülkemizdeki “Öküz altında buzağı arayanlar”ın çokluğu göz önüne
alındığında, herhâlde kitabı okuyanların çoğunluğu “üzüm yemeyecek, bilakis bağcıyı dövmeye çalışacaktır”.
Yrd. Doç. Dr. Orhan YILMAZ
10
GİRİŞ
Çakır Ethem Bey kimdir?: Ethem Bey, Balıkesir’in Bandırma
İlçesi’ne bağlı, Emre Köyü’ndendir.1 Emre Köyü, Bandırma’ya
yaklaşık 20 km uzaklıktadır. Konum olarak Bandırma’nın
doğusunda; istikamet olarak, Bandırma ile Bursa’nın Karacabey
İlçesi arasında düşer ve Bursa il sınırına komşudur.
Babası Ali Bey, 19. yüzyılda Kuzey Kafkasya’dan göç
etmiş, Şapsığ Boyu’na mensup bir ailedendir. Ali Bey, namuslu,
vatansever ve muhitinde sevilen ve sayılan bir kişidir. Geçimini,
köyde bulunan çiftlik ve değirmenin geliri ile sağlamaktadır.
Ali Bey’in İlyas, Reşit, Nuri, Tevfik ve Ethem isimli 5 oğlu
bulunmaktadır. En büyük oğlu İlyas ile 3. oğlu Nuri Bey’ler, Rum
çetecilerle savaşırken şehit olmuşlardır. Reşit Bey ile Tevfik Bey
askerlik mesleğini seçerler. Reşit Bey 1901, Tevfik Bey 1902
yılında piyade zabiti, yani günümüz karşılığı ile piyade teğmeni
olarak mezun olurlar. Milli Mücadele’nin başında, Tevfik Bey
kıdemli yüzbaşı, fakat Ethem Bey küçük zabit idi. Buna rağmen
Tevfik Bey, Ethem Bey’in emrinde çalışmıştır.
Ethem Bey 1.96 boyunda, çakır gözlü, sarı saçlı, atletik yapılı,
ince bellidir. Tipik bir Çerkez erkek güzeli fiziği vardır. Huy ve
karakter olarak, mahiyetinde çalıştığı komutanları tarafından
görevine ve askerlik mesleğine son derece bağlı, itaatkâr, sakin,
terbiyeli, kötü bir alışkanlığı olmayan, aşırı derecede cesur ve
gözüpek birisi olarak bilinir. Ciddi, disiplinli, çalışkan, vazife
dışında hoşgörülü, cömert, kişisel ahlâk yönünden mükemmel
yaradılışlı, güven telkin eden ve heybetli görünüşlüdür.
Ağabeylerinin aksine, makul teklifler karşısında mantıklı kararlar
veren ve boş inat sahibi bir kişi değildir. Yeri geldiği zaman çok
1 Manisa Kula, Kastamonu Azdavay ve Erzurum Köprüköy İlçeleri’nde de Emre Köyü
bulunmaktadır.
11
cesur ve acımasız, ama bazı durumlarda da çok duygusaldır.2
Hayatı boyunca hiç evlenmemiştir. Bazı rivayetlere göre
değişik zamanlarda iki bayanı sevmiş, fakat çeşitli sebeplerden
dolayı evlenememiştir. Ethem Bey’in sevdiği bayanlardan
ilki Düzceli Nuriye Hanımdır. Ethem Bey ve Nuriye Hanım
sözlüdürler. Fakat Düzce’li Berzeg Sefer, Çerkez geleneklerini
çiğneyerek, Nuriye Hanım ile evlenmiştir. Daha sonra Sefer
Bey, Düzce İsyanı’na katılmış ve elebaşılar arasında yer almıştır.
Düzce İsyanı, Ethem Bey tarafından bastırılmıştır. Sefer Bey de
yakalanmış ve divanı harbe verilmiştir. Yargılama sonucunda,
suçlu bulunarak, diğer suç ortakları ile birlikte idam edilmiştir.
Bazı rivayetlere göre, Ethem Bey böylece öcünü almıştır.3
Diğer sözlüsü Lütfiye Hanım ile ise, Türkiye dışına
çıkmak zorunda kaldığı için evlenmemiştir. Simavlı
Hacımehmetzadelerin kızı Lütfiye Hanım, 1960’lı yılların sonu,
1970’li yıllarında başında Simav’da vefat etmiştir.4
Ethem Bey’in büyük ağabeyi Reşit Bey’in; Aslan Bey, Nemci
Bey, Güzide Hanım, Hakkı Bey, Aytek Bey, Aysel Hanım ve
Özden Hanım olmak üzere 7 çocuğu olmuştur. Tevfik Bey’in ise;
Nuri Bey, Sudi Bey, Sabahat Hanım, Samahat Hanım, Ruhi Bey
isimli 5 çocuğu olmuştur.5
Reşit ve Tevfik Beyler: Huy ve karakter olarak, Reşit Bey
ve Tevfik Bey’ler, Ethem Bey’den farklıdırlar. Reşit Bey çok hırslı
bir insandır. Kendisi ilk Meclis’te mebustur ve bazı kaynaklarca,
o günün siyasi şartları içinde Milli Savunma Bakanlığı’nda gözü
vardır. Bu isteğini, kardeşi Ethem Bey üzerinden gerçekleştirmeye
bakmaktadır. Tevfik Bey ise, Ethem Bey ile beraber cephede
2 Çapanoğlu İsyanı’nı bastırırken, Arap Seyf Boğazı Savaşı’ndan sonra, savaş meydanını gezmektedir. Yerlerde yatan ölüler ve acı ile inleyen yaralıların manzarasını görünce, gözyaşlarını tutamaz, ağlar ve gözyaşlarını arkadaşlarından gizlemek için gayret sarf eder (Anonim. 1962.
Çerkes Ethem’in Ele Geçen Hatıraları. s.10 Dünya Yayınları. İstanbul).
3 Fakat son derece asil bir ruha sahip Ethem Bey’in böyle bir intikam duygusu ile hareket
edeceğini zannetmiyoruz. O.Y.
4 R. Albayrak, 2004. Ethem Beyin Sürgün Yılları ve Simav Olayları. Berikan Yayınları.
İstanbul.
5 R. Albayrak, a.g.e
12
askerdir ve çok sert karakterli bir komutandır.
Çeşitli kaynaklarda, Reşit Bey’in siyasi hırs peşinde olduğu
iddia edilir. Milli Savunma Bakanlığı; o olmazsa, en azından
Genel Kurmay Başkanlığı peşindedir. Tevfik Bey ise, karakter
olarak asabi yaradılışlı ve sert yapılıdır.
Sabahattin Selek ise üç kardeşi şöyle tarif etmektedir: “Milli
Mücadele’de; Reşit, Tevfik ve Ethem Bey kardeşlerin takındıkları
isyancı tavır, Kuvay-ı Seyyare ile elde ettikleri başarılar sebebiyle
şımardıklarına atfedilir. Halbuki bu zaaf, Reşit’in karakterinde
mevcuttur. Tabiatı itibariyle idaresi güç, idraki ve terbiyesi
kıt, mağrur ve şımarık bir kimse idi. Bu sebeple, yalnız Milli
Mücadele’de değil, daha önceki savaşlarda da tatsız olaylar
yaratmış ve beraber bulunduğu kimseleri üzmüştür. Ordudan
yetişmiş olduğu hâlde, Reşit aslını çoktan unutmuş ve daha
Balkan Savaşı sıralarında subay aleyhtarı kesilmiştir. 1913’de
yazdığı resmi bir yazıda ‘Cenabet subaylar’ diye subaylara
hakaret etmiştir. Milli Mücadele’de düzenli orduyu istemeyişi
ve subay düşmanlığı bu kadar eski bir geçmişe dayanmaktadır.
Tam basit bir çeteci mantığı ile ‘Silahla olur salah (barış)’ diyen
Reşit, bu görüşünü TBMM’nin 19 Ağustos 1920 günlü üçüncü
oturumunda da ifade etmiştir.
Eski bir subay olan ve piyade yüzbaşılığından ayrılmış olan
Tevfik de, diğer iki kardeşinden daha az gaddar değildi. Devamlı
olarak Kuvay-ı Seyyare ile bulunduğu için, Reşit ve Ethem Bey
kadar dikkati çekmemiştir. Fakat Kuvay-ı Seyyare’nin karıştığı
olumlu ve olumsuz bütün işlerde en az Reşit ve Ethem Bey kadar
rolü vardır.”6
Teşkilat-ı Mahsusa7’daki Görevleri : Ethem Bey, henüz
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları piyasada yok iken kendisi Milli
Mücadele’yi başlatmıştır. Bu Mücadele’ye giriştiğinde, padişaha
6 S. Selek, 1987, Anadolu İhtilali. Cilt: I. s. 374-376. Zafer Matbaası. İstanbul.
7 Teşkilat-ı Mahsusa’nın günümüz Türkçesi’ndeki karşılığı yaklaşık olarak “Özel Örgüt”tür.
1911-1918 tarihleri arasında etkin olmuştur. Bu örgütü, günümüzdeki Kontra–Gerilla veya
Özel Harp Dairesi’ne benzetebiliriz. İttihat ve Terakkici Enver Paşa tarafından, Türkçü ve
İslamcı siyasi görüşler doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında; karşı-istihbarat, propaganda,
örgütlenme ve suikast eylemlerinde bulunmak üzere kurulmuştur. O.Y.
13
sadıktır. Bunu, Arif Oruç’un anılarından anlayabiliyoruz;
“…. Ethem Bey’in, padişahımız hakkındaki duygularını
öğrenmek istediğimi söyledim. Bana;
“Halifemiz efendimiz hazretlerine büyük bir iman
ile merbutuz. Zaten padişahımız efendimizin hilafet ve
saltanatlarının istikrarından başka ne için mücadele ediyoruz?
Bir vatan, bir de halifemiz var. Başka neyimiz kaldı? Bizim
hareketimiz, sırf memleketi kurtarmak amacına yöneliktir.
Padişahımızın taç ve tahtına bağlılığımız gün gibi açıktır. Allah
korusun, başka hiçbir maksat ve gayemiz yoktur.”
Babası Ali Bey, en küçük oğlu Ethem’i çok sevmekte
ve “Çakır” diye hitap etmektedir. İki oğlu Rum çetecilerle
savaşırken öldüğü, diğer iki oğlu da subaylık mesleğini seçtiği
için, Ethem’i yanında alıkoymak istemektedir. Hâlbuki Ethem
Bey de, ağabeyleri gibi subay olmak istemektedir. Bu emelini
gerçekleştirmek ve ağabeyleri gibi askerlik mesleğine girmek
için, İstanbul’a kaçar.
Nefer olarak süvariliğe girer. Okuryazar olduğundan,
başçavuş olarak tezkeresini alır. Balkan Harbi sırasında İstanbul’a
geçerek, Bakırköy’deki süvari zabit mektebi (Süvari astsubay
okulu)ne ayrılmıştır. Bir süre sonra da süvari zabit vekili olarak,
Çürüksulu Mahmut Paşa kolordusunun karargâh muhafız
bölüğünde bulunmuştur. Bu kolordunun Bulgarlarla Çongri’ de
yaptığı savaşı yakından görür. Daha sonra karargâhı ile birlikte
Çatalca’ya döner. Bölüğüyle birlikte tekrar tatbikat mektebine
döner. Orada birkaç ay kalır ve ailesinin yanına, Bandırma’ya
döner. Fiili olarak askerlik hayatı böyledir.
Ethem Bey’in siyaset ve memleket konuları ile ilgilenmesi,
İzmir’e, Eşref Bey’in yanına gelmesiyle başlar. Eşref Bey, Ethem
Bey’i Meşrutiyet’in ilanından sonra, Teşkilatı Mahsusa’nın lideri
Süleyman Askeri Bey ile tanıştırır. Ethem Bey, Teşkilatı Mahsusa
bünyesinde gerilla eğitimi görür. Batı Trakya’da kurulan Türk
Cumhuriyeti’nin kuruluşunda, Eşref Sencer Kuşçubaşı, Reşit
Bey ve diğer birlik komutanları ile birlikte önemli görevlerde
bulunur.8 Süleyman Askeri Bey, Ethem Bey’i İran üzerinden,
8 M. Ünal, 2000. Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü. TAKAV Matbaası. Ankara.
14
Orta Asya’ya gönderilen gizli ihtilal görevlilerinin arasına
katar.9 Burada Rauf (Orbay) Bey ve Hanuko Dr. Reşit Bey ile
birlikte Irak ve İran’da görev yapar. İran Kürtlerine karşı yapılan
operasyonlara katılır. İran-Afganistan üzerinden, Türkistan’a bir
koridor açmak için Hemedan’ı fetheden Ali İhsan (Sabis) Paşa’nın
öncü harekâtının kuvvetlerine komuta eder. Uceymi Paşa Sadun
ile Irak’ta çarpışırken yaralanır. Tedavi görmek için, yaralı bir gazi
olarak, Bandırma’daki evine döner.10
1917 başlarında, Almanların Fransa’nın içinde
durdurulmaları, Amerika’nın düşmanlarımız lehine harbe
girmesi karşısında; Başkumandanlık, eğer düşman sınırlarımıza
dayanacak olursa, iç mukavemet için çok gizli hazırlıklar
yapmıştı. Bunları da, hadiseler üzerine tesiri, bilindiğinden
daha derin olan Teşkilat-ı Mahsusa hazırlamıştı. Daha sonraları,
gerilla savaşı adını alan mahalli karşı koymalar için de, piyon
şahsiyetler (ön kişiler) tespitlenmişti. Bunlar, Teşkilat-ı Mahsusa
safhâlârında yetişmişlerle, yaşadıkları bölgelerde halk üzerinde
sözünü geçirtebilecek vatansever kişilerdi.”11
Teşkilatı Mahsusa o kadar gizli tutulmuştur ki, zamanın
sadrazam (başbakan)larının bir çoğunun haberi bile olmamıştır.
Bir gün Rauf Bey, sadrazamı konağında ziyaret eder. Konakta
Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Fethi Bey de vardır ve asayiş
meselelerini konuşmaktadırlar. Fethi Bey, Balıkesir ve Bandırma
civarında artan eşkiyalardan ve (Çerkez) Ethem Bey isminde
birinin bazı kaymakamları işlerinin başından uzaklaştırmak
ve beyannameler yayınlamak suretiyle, hareketine siyasi bir
renk vermeye başladığını söyler. Fethi Bey, Harbiye Nezareti
(Savunma Bakanlığı)nin bu konuda ilave ödenek vermesini ve
bölgedeki jandarma kuvvetlerinin artırılmasının lüzumundan
bahsetmektedir.
Sadrazam ellerindeki kuvvetlerin hepsinin asayişi sağlamak
için ayrıldığını, ellerinde ne ödenek ne de kuvvet bulunduğunu
9 C. Kutay, 1955. Çerkez Ethem Hadisesi. Türkiye Ticaret Matbaası. Ankara.
10 M. Ünal, a.g.e
11 C. Kutay, 2004. Çerkez Ethem Tamamlanmış Dosya. s. 10. Özgür Yayınevi. İstanbul.
15
söyler. Bunun üzerine orada hazır bulunan Rauf Bey söze karışır ve;
“Enver Paşa Harbiye Nazırı iken, İstanbul’da patlak vermesi
muhtemel bir ayaklanmaya karşı kulanmak üzere hazırlamış
olduğu bir kuvvet varmış. Bundan faydalandınız mı?” diye sorar.
Sadrazam hayret içinde kalarak;
“Hayır. Böyle bir kuvvetin varlığından haberim yoktur.” der.
Rauf Bey, Fethi Bey’e dönerek;
“Belki sizin haberiniz vardır.” der. Fethi Bey;
“Rivayet olarak işitmiştim” der. Bunun üzerine Rauf Bey,
konudan haberinin olduğunu bildiği Seyrisefain (o zamanki
Denizcilik İşletmesi) Müdürü İsmail Hakkı Paşa’nın çağrılmasını
ister. Hemen yakınlarda oturan İsmail Hakkı Paşa çağrılır ve
konudan haberinin olup, olmadığı sorulur. Paşa;
“Evet, böyle bir kuvvet vardır. Anadolu yakasındakiler
Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey’in, Avrupadakiler ise Merkez
Kumandan Muavini Yarbay Şerif Bey’in kumandasındadır. Fakat
merkez kumandanının bile bundan haberi yoktur. Bu kuvvetler
benim vasıtamla, doğrudan doğruya Genel Kurmay Başkanı
Enver Paşa’ya bağlıdır” der. Bu sözlere sadrazam hayret eder.12
İzmir Valisi Rahmi Bey’in Oğlu Alpaslan’ı Kaçırması ve
Fidye İstemesi : I. Dünya Savaşı sırasında da, yaşının küçük
olmasına rağmen, büyük askeri yararlıklar gösterdi. Teşkilatçı,
çalışkan, dürüst ve aşırı cesurdu. Bu üstün özelliklerine rağmen,
bazı kişisel zaafları vardı. Öncelikle, yazılı olmayan ama mutlak
itaat gerektiren Çerkez Ananesi’ne göre, “Büyüğün sözü, yarı
Tanrı sözüdür”. Hayatı boyunca bu kuralın etkisinde olan Ethem
Bey, sık sık ağabeylerinin, ama özellikle de büyük ağabeyi Reşit
Bey’in etkisi altında kalmıştır. Ayrıca karakter olarak son derece
samimi, açık yürekli ve diplomatik konuşmasını bilmeyen bir
karaktere sahip olması, kendisini bazı geri dönülmez hatalara
sürüklemiştir.
Reşit Bey, asıl mesleği olan askerlik mesleğini yaparken,
istifa eder ve bir müddet rençperlik yapar. Rençperlikte başarılı
olamayınca, Kuşçubaşı Eşref Bey’e gider ve tekrar askerlik
12 R. Orbay, a.g.e., s.113-116.
16
mesleğine dönmek istediğini söyler. Eşref Bey, Reşit Bey’i alır
ve Trablusgarp Cephesine götürür. Burada Libya’nın Bingazi
Şehri’nin yaklaşık 250 km doğusunda bulunan Derne’de, Enver
ve Mustafa Kemal ile tanıştırır. Mustafa Kemal Paşa, kalender
ve hoşsohbet karakterli Reşit Bey’i sever ve kendisini Derne
Cephesinde görevlendirir.13
Ethem Bey hatıralarında, elinde bulunan kuvvetleri için
talim ve terbiyeye fırsat bulamadığını, fakat onları kahramanca
dövüştürmeye alıştırdığını söylemektedir. Kuvay-ı Seyyare
komutanlığı süresince, Ethem Bey’e karşı belli başlı iki suçlamada
bulunulmuştur: idam cezaları vermek ve haraç almak.14 Mesela
Alaşehir Baskını ile Alaşehirli reji kolcubaşısı Salih ve yirmi beş
adamı ile çarpışır. Salih ile 10 adamını sağ olarak ele geçirir.
Para vermedikleri için yataklarında boğulan karı-koca, ırzlarına
geçildikten sonra öldürülüp gömülen kızlar ve bazı Alaşehirlilerin
cesetlerini kendi elleri ile gömdükleri yerlerden çıkarttırır. Daha
sonra kısa bir yargılamadan sonra bu 11 kişiyi idama mahkûm
ettirir ve oracıkta kurulan darağaçlarında astırır.
Seyyar hâlde bulunan kuvvetlerinin iaşesini kendi
metotlarına göre sağlar. Bir yerde konakladığı zaman, Müdafaayı
Hukuk, Reddi İlhak ve Müdafaayı Milliye Cemiyetleri vasıtasıyla
askerlerinin ihtiyaçlarını karşılar. Maaşlarını da bu cemiyetlere
verdirir.
Ethem Bey İzmir’in Yunan İşgali’nden önce, işgal tehlikesi
belirdiği zaman, İzmir Valisi Rahmi Bey15’in oğlu Alpaslan’ı
13 C. Kutay, 1955, a.g.e.
14 ÇEH. 1962. Çerkes Ethem’in Hatıraları. Dünya Yayınları. İstanbul.
15 Rahmi Bey, Selanik ve dolaylarının Osmanlı idaresine geçtiği tarihe kadar, eski bir aileye
mensup ve bu şehrin eşrafındandır. İngiliz dostudur. Harp sırasında birkaç kere esir değiştokuşunda, hükümet ile İtilaf devleleri arasında arabuluculuk yapmış ve karşı tarafın güvenini
kazanmıştır. İttihat ve Terakki üyesidir. Bu kanaldan Selanik mebusluğu yapar. Arka arkaya
kurulan kabinelerde İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinden bir çoğu bakanlık yaptığı hâlde,
arkadaşlarının ısrarlı tekliflerine rağmen, Rahmi Bey hiçbir kabineye girmez. Selanik elden
çıkıncaya kadar oranın mebusluğu ile yetinir ve Balkan Harbi’nde İzmir valisi olur. Daima
kanuna saygılı, hak ve hürriyetsever idaresiyle yerli ve yabancı herkesin güven ve sevgisini
kazanmıştır. Vilayet dahilinde bulunan Ermenilere daima doğru yolu göstermiş ve onların herhangi bir taşkınlık yapmalarına müsaade etmemiştir. Bu yolla bir tek Ermeni’nin bile burnunun
kanamasına yol açmamıştır (Orbay 2003: 129-130).
17
kaçırtır ve 50 bin lira16 fidye ister. İsyanları bastırma sırasında da
Adapazarı tüccarlarından Arapzade’den 50 bin lira, Karacabey
eşrafından birisinden de 5 bin lira alır. Bunların gerekçesini,
cepheleri kurmak, kuvvetlerini el altında tutmak, işgal altındaki
Afyon ve Kütahya mühimmat depolarından gizlice cephane
alabilmek olduğunu söyler.
Rauf Bey’in Tavassutu İle Milli Mücadele’ye
Başlaması: Ethem Bey, milli Mücadele’ye nasıl başladığını
şöyle anlatmaktadır. Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’i
işgal ettikleri zaman, İstanbul Hükümeti’nin takibinden kaçan
Ethem Bey, dağlarda gezmektedir. O günlerde İstanbul’da
Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Bey, Reşit Bey’e bir mektup yazar.
Bu mektubunda, vatanı kurtarmak için, Anadolu’da direnişe
geçmenin şart olduğunu, kendisinin de ilk fırsatta Anadolu’ya
geçerek, direnişçilerin saflarına katılacağını söyler. Bu yüzden
mümkün olduğu kadar çok silah ve cephane toplamalarını, aynı
uğurda çarpışacak taraftar bulmalarını söyler. Bir müddet sonra,
Hüseyin Rauf Bey’in eniştesi Bahriye (Deniz) Binbaşı Aziz Bey,
Manisa Mutasarrıfı17 olarak atanır. Aziz Bey, görevine başlayınca,
Yunan işgaline karşı direnişe geçecek kimselerle temas kurmaya
başlar.18
Rauf Bey’in evvela Bandırma’ya, oradan Manyas’a kadar
gelişinin ve kendilerine ülkenin içinde bulunduğu durumu
anlatmasının, Ethem Bey’in üzerinde derin tesirler yaptığı
anlaşılmaktadır. Hatıralarının başında şöyle diyor:
“Benim yaralarım henüz iyileşmişti. Fakat zayıf ve
halsizdim. içimde de garip bir eziklik vardı... Ağabeylerim
evlenmem için ısrar ediyorlardı. Böyle bir şey düşünmüyordum.
16 Bu miktarı Emrah Cilasun 53 bin lira, Muhittin Ünal 2 bin lira ve Yunanistan Arşiv Belgeleri ise 50 bin İngiliz Poundu olarak vermektedir.
17 Mutasarrıf, günümüzde vali ile kaymakam arasında bir makamdır. Osmanlı’da yönetim
sistemi; eyalet, sancak (mutasarrıflık), kaza ve köy olarak sıralanıyordu. Eyaleti paşa (günümüzün
valisi), sancağı mutasarrıf, kazayı Kaimmakam (günümüzün kaymakamı) yönetiyordu. O.Y.
18 C. Kutay, 1955, a.g.e.
18
Muhitimde de yakın dostluk kuracağım kimseler kalmamıştı. Ne
çiftlik ve toprak hayatı, ne de akranlarım gibi kahve, kumar ve
eğlenceli yaşam beni tatmin ediyordu. Cihan Harbi içinde çok
şey görmüştüm. Maiyetinde hizmet ettiğim kumandanlardan
çoğu, bir tarafa çekilmişti. Bazılarını İngilizler yakalamışlar,
Malta Adası’na sürmüşlerdi. Bunlardan Ali ihsan Paşa’nın
tevkifine çok üzülmüştüm. İngilizlerin kendisine büyük kini
vardı. Bunu biliyordum. Hemedan’dan dönüşümüzde beni
yanında alıkoymak istemiş, fakat Halil Paşa bırakmamıştı. Bizim
Maveray-ı Kafkas adını verdiğimiz ve İran üzerinden Türkistan’a
yol açacak ordumuz, Baku-Batum havalisinden Azerbaycan’a
kadar olan saha üzerine yayıldı. Halil Paşa, Çerkezce bilen
ve muhite alışabilecek, itimat ettiği kimseleri karargâhında
toplamak istemiş, Miralay Nureddin Bey de beni on dört
arkadaşımla birlikte ayırarak Halil Paşa’ya göndermişti. Bugünkü
şartları düşünerek orada kalmamış ve ağabeyim Reşit Bey’in
sözünü dinleyerek tedavi için Bandırma’ya dönmüş olmama
esef ettim. Yolda Rauf Bey’e, Halil Paşa’nın nerede olduğunu
sordum. Mütareke ile ordu terhis olunca, başında olduğu
kuvvetlerden az bir kısmı ile Azerbaycan’da imiş. Enver Paşa
da oraya gitmiş. Enver, Cemal, Talat Paşaların memleketi nasıl
terk ettiklerini öğrenince uykudan uyanır gibi oldum: Demek
ki, devletimizi idare edenler artık ülkede kalamayacak kadar
vaziyetimiz tehlikede idi. Rauf Bey’e, Halil Paşa’nın karargâhında
kalmamakla hata ettiğimi, burada canımın sıkıldığını söylediğim
zaman, şu cevabı verdi:
-Bilakis burada kaldığına çok iyi ettin. Yunanlılar kısa
zamanda ilerlemeye başlayacaklardır. Anadolu elden giderse,
dünya yüzünde Türk devleti kalmaz. Ümitsiz olmamak
lazım. Sen çete harplerinde yetiştin. Mütareke hükümlerine
göre zabitler üzerinde resmi elbiseler, bilinen asker kıyafetli
mücahitlerin başında vatanı müdafaa edemezler. Bu, ancak
bir müddet sonra olabilecektir. Hepsi kılık değiştirerek, hatta
asıl hüviyetlerini saklayarak Mücadele’ye katılacaklar. Çünkü
aksi hâlde karşımızdakilere mütareke hükümlerine göre hep
beraber üzerimize çullanma imkânı vermiş oluruz. Elbette el
19
altından ve hissettirmeden bütün imkânları seferber edecekler.
Ben mıntıkayı dolaşacağım ve hepsi ile temas edeceğim. Değerli
vatanperver, cesur kumandanlar kuvvetlerinin başında hazırlık
yapıyorlar. Şimdilik her şey gizli olacak. İstanbul’daki hükümeti
kuşkulandırmamak lazım. Bunu bilmeli ve kimseden yardım
beklememelisiniz.
Rauf Bey’i, bütün ısrarlarımıza rağmen misafir edememiştik.
Hatta kendisine yol boyunca refakat etmemizi de istememişti.
Bundan sonraki yolculuğunda hüviyetini saklamaya
lüzum görmeyeceğini, bu sebeple mahalli menfi kimseleri
kuşkulandırmamak icap ettiğini, işgal edilmiş mıntıkadan
buralara düşman ajanlarının sızacağını, İstanbul Hükümeti’ne,
bilhassa Damad Ferit Paşa’ya katiyen itimadın caiz olmadığını
söyledi. Reşit Bey, Padişah’ın vaziyetini sordu. Rauf Bey’in acı acı
güldüğünü hatırlarım. Bir müddet sustu, sonra şöyle dedi:
- Millet kendi imkân ve kudretiyle kuvvet ve mevcudiyetini
ispat etmedikçe, İstanbul’da olan kimseden hayır beklemek
hayal olur. Onlar şimdi elbirliğiyle İttihad ve Terakki’den intikam
almakla meşguller...
Rauf Bey’i uğurladıktan sonra kendi kendimize kaldık.
İki ağabeyim de istikbali ümitli görmüyorlardı. Reşit Bey bana
sordu:
- Şimdi sen ne yapmayı düşünüyorsun?
- Salihli havalisine gitmek niyetindeyim. Rauf Bey’in dediği
gibi, Eşref Bey’in çiftliği teşkilat için çok müsaittir. Ne yapılacaksa
biraz daha gerilerde ve hazırlanma imkânı elde ederek yapılabilir.
Çiftlikte silah, para, zahire var. Bunlardan istifade edebilmemi
Rauf Bey temin edecek.
Reşit Bey, Tevfik Bey’e bakarak güldü:
- Bu Çakır kararlı...
Tevfik Bey düşünceli idi. Ümitli de değildi:
- Gelen sadece Yunan değil... Ardında ötekiler ve bütün
kudretiyle İngilizler var... Çete harpleriyle gelen orduya nasıl
karşı konulur? Halk yorgun ve sefil... Padişah da, hükümeti de
karşında... Başına toplayacağın bir avuç insanla ne yapabilirsin?
Öte yanda düşman üstüne geliyor ve seni evinde rahat da
20
bırakmaz. Hele bizleri... Düşmana lüzum kalmadan içerdeki
düşmanlar yeter. Hicretse nereye gideceksin?
Ağabeylerim Reşit ve Tevfik Bey’lere dedim ki:
- Sizler evli barklısınız. Ben bekârım... Sizler daha çok nizami
harpleri bilirsiniz. Ben son Iran seferinde hep çete harpleri yaptım.
Aylarca attan inmedim. Bazen elli kişilik kararlı cengaverle koca
bir düşman taburunu perişan edip, şehirler aldık. Rauf Bey bu
işin kısa zaman süreceğini, düşmanı oyalayıp halkı uyandırmayı
ve karşı konulabileceğinin anlaşılmasını istiyor. Bu kadarı da
elimizden gelmezse, Hasan Tahsin gibi şehit olmak daha doğru
değil mi?
“Düşman boyunduruğunda yaşanmaz Çakır. Hele
Yunan’ın esiri olmak ölümden beter!” : Babam Ali Bey hasta
idi ve Kızıska köyündeydi. Ona gittim ve Rauf Bey’in emanet
ettiği selamı ile vaziyeti anlattım. Beni dinledikten sonra şöyle
dedi:
-“Düşman boyunduruğunda yaşanmaz Çakır... Hele
Yunan’ın esiri olmak ölümden beter. Anlayamadığım şu: Bu
koca Osmanlı Devleti nasıl bu hale geldi? Neler olmuş da bizler
burada uyumuşuz...”
O günden, hatta saatten sonra Salihli’ye giderken yanıma
kimleri alacağımı tespite başladım. Çoğu bin bir sebep buluyordu.
İçlerinde hiç düşünmeden “Hazırım” diyenler de vardı. iki gün
sonra Salihli yolunda idim.
İhtiyar Ali Bey’in, oğluna sorduğu “Ne oldu bu koca Osmanlı
Devleti’ne” suali, sadece bu basit köy ağasının sorusu değildi:
Kürsü sahiplerinden, umur görmüş birçok devlet emektarlarına,
yerli-yabancı ünlü kişilere kadar çok kimsenin kafasında
aynı sual vardı ve bu sorunun cevabını vermeden Rauf Bey’i
yollara düşüren, Küçük Zabit Ethem Bey’in kapısını çaldıran
mecburiyetin gerçek çehresini kavramak imkânsızdı.19
Rauf (Orbay) Bey, Salihli’deki Eşref Kuşçubaşı’nın çiftliğine
gelir ve Ethem Bey’e haber gönderir. Ethem Bey çiftliğe geldiğinde,
19 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 43-45.
21
Eşref Bey’in tutuklandığını ve Malatya’ya sürüldüğünü öğrenir.
Zaten ortanca kardeş Hacı Sami Bey ise, Türkistan’da Bolşeviklere
karşı mücadele etmektedir. Çiftlikte en küçük kardeş Ahmet
Bey bulunmaktadır. Rauf Bey çiftliğe yanında bir müfreze asker
ile birlikte gelmiştir. Rauf Bey, Eşref Bey’in çiftliğine gelirken,
çiftliğin sınırı olan Kanlıboğaz Mevkisinde, Eşref Bey’in ailesini
götürmekte olan 10 kişilik müfrezeye rastlar. Rauf Bey, Eşref
Bey’in ailesini trenle Bandırma’ya gönderir. Yanlarındaki 10
askeri ise beraberine alarak, çiftliğe getirir. Ethem Bey’in daha
önceki memleket hizmetlerini bilen Rauf Bey;
-”Sen gerilla savaşlarında bulundun. Bu mücadele
tarzını bilirsin. Ahmed’in müfrezesini burada kolaylıkla
kuvvetlendirebilirsiniz. Ben Miralay (Albay) Bekir Sami Bey ile
temas kurmak üzere buradan ayrılacağım. Karargâhınızı Eşref
Bey’in çiftliğine kurarsınız. Burada silah, cephane, yiyecek, para,
at her şey var. Bütün bunları istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.
Bergama, Yunan Kuvvetleri tarafından işgal edilmek üzeredir.
Ödemiş’te zeybekler (efeler) düşmana karşı harekete geçmeye
başlamışlardır. Akhisar’da cephe kuruyorlar. Salihli cephesinin
vaktinde kurulmaması, bütün savunma hattını çökertebilir.
Ahmed’in kuvvetleri gittikçe artıyor. Ağabeyin Tevfik Bey’e de
haber gönderdim. O, değerli bir zabit20tir. Vaktiyle Makedonya’da
avcı taburlarından gerilla savaşlarına yatkınlığı vardır. Size
yardım eder. Haydi Allah başarılı etsin. Vatan, evlatlarını bugün
için bekler…” der.21
Rauf Bey’in düşüncesine göre, her kasaba, kendi çevresini
savunacaktır. Bunun için teşkilatlanacaktır. Ordunun vatansever
zabitleri üzerlerindeki üniformalarla bu hareketin başına
geçemeyeceklerdir amma, milis kuvvetlerinin kumandasını ele
alacaklardır. Kısa zamanda Nizami Ordu ulvi vazifesinin başında
olacaktır. Bu aradaki (boşluk) en tehlikeli zamandır. Ethem Bey
ve arkadaşlarından bu boşluğun doldurulmasını istiyordur.
Uğradığı her yerden aynı şeyi isteyecektir. İzmir’in işgalinden
henüz on gün geçmiş olmasına rağmen, yer yer derlenip20 Rütbesi teğmenden binbaşıya kadar olan subay.
21 C. Kutay, 1955, a.g.e.
22
toparlanmalar başlamıştır.22
O günlerde bir insanın ve bir mavzerin23 büyük değeri vardır.
Çünkü halkın büyük kesimi, Yunanlıları asla yenemeyeceğimize
inanmaktadır. Bu kanaati, Hürriyet ve İtilaf Partisi taraftarları
da savunmaktadır. I. Dünya Savaşı’nda zafer kazanmış olan
İtilaf devletlerinin desteklediği Yunan ordusuna karşı zafer
kazanılsa bile, İngilizlerin birçok limanımıza asker çıkartacağına
inanılıyordu.
Eşref Bey, İttihat ve Terakki’nin Teşkilat-ı Mahsusa amiri
olduğundan, çiftliğine bir iki bölüğü tamamen donatacak şekilde
silah ve cephane gizlemişti. Rauf Bey çiftlikten ayrılırken, çiftliğin
kasasındaki altın paraları da Ethem Bey ve Ahmet Bey’e bırakmış
ve kasaya da kendi imzasıyla bir not bırakmıştır:24
“Ben Eşref Bey’e haber gönderirim. Memlekete harcanan
her şey onu memnun eder.”
Ethem Bey, beraberinde akrabasından Osman’la beraber
Salihli’ye, Eşref Bey’in çiftliğine geldiği zaman Rauf Bey’in,
eniştesi Aziz Bey’le Salihli’ye bir gün evvel geldiğini ve Eşref
Bey’in küçük kardeşi Ahmet Bey’e şu talimatı verdiğini öğrendi:
“Ethem Bey birkaç güne kadar buraya gelecektir. Bu çiftlik,
milli kuvvetlerin karargâhı olacaktır. Ağabeyiniz Eşref Bey’in
kati emri vardır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın gerek burada, gerek
Bintepe’deki silah ve malzemelerini kurulacak müdafaa hattına
tahsis edeceksiniz. Bir anahtarının sende olduğunu söylediği
kasalardaki altınlar da bu işe harcanacaktır. Ben civardaki
güvenilmeye layık kimseleri teker teker ziyaret ettim, vaziyeti
anlattım. Hepiniz Ethem Bey’e elden gelen yardımı yapacaksınız.
Yunanlıların çok yakında buralara gelmesi beklenebilir.”25
İlk Silahlı Eylem Düşmana Değil, Piraz Ağalarına Karşı:
Ethem Bey, Salihli’ye geldikten sonra çok kısa zaman içinde
teşkilatını tamamlamayı başarır. Hatıralarında şöyle demektedir:
22 C. Kutay, 2004, a.g.e., s.43.
23 Dakikada 6 mermi atan, bir çeşit tüfek.
24 C. Kutay, 1955, a.g.e.
25 C. Kutay, 2004, a.g.e., s.58.
23
“Eşref Bey’in çiftliği adeta silah deposu idi. Zahire ambarları
olarak bilinen geniş hangarların altı makineli tüfeklere kadar
çeşitli malzeme ile doluydu. Ben daha bir sene evvel, Teşkilat-ı
Mahsusa’nın muhtelif yerlerde silah ve malzeme depo ettiğini,
harp mağlubiyetle neticelenirse memleket içinde müdafaa
hatları kurmanın tasarlandığını duymuştum.
Bu arada Kastamonu, Torosların başlıca geçitleri, Kayseri,
Erzurum ve diğer mahallerde münasip mihraklarda harp
malzemesi yerleştirildiğini dinlemiştim. Teşkilat-ı Mahsusa’nın
reisi olan Eşref Bey’in, eğer bir mağlubiyet olursa, en tehlikeli
mıntıkanın İzmir-Manisa-Aydın ve havalisi olacağını bilmesi
çok tabii idi. Emin yerler aranırken de kendi geniş çiftliğini vatan
müdafaası için merkez addetmiş olması da isabeti anlaşılan
tedbirdi.
Yunanlılar her işgal ettikleri yerde yerli Rumların
azgınlıklarına mani olamamış görünmenin havası içinde tüyler
ürpertici şenaatler irtikap ediyorlardı. Bunların bizim işimize
yaradığını samimiyetle itiraf edeyim: Çünkü İtilafçı adı verilen
İttihad ve Terakki’nin muhalifleri, para ile tatmin edilmiş
hainler, kendi rahatlarından başka şey düşünmeyen korkaklar,
el ele vermişler, işgalin muvakkat olduğunu, gelenlerin
sükun ve huzuru temin edeceğini, Padişah’ın ve hükümetin
arzu ve kararlarının da bu olduğunu, zaten karşı koymanın
imkânsızlığını anlatıyorlar, halkı yeise düşürüyorlardı. Vaziyet
hakikaten de ümitli olacak gibi değildi. Fakat, huzur ve sükunu
temin edeceği iddia edilen işgalciler, her türlü kötülüğü yapınca
ve bu duyulunca, halkın aklı başına geldi. Dayanacak bir kuvvet
aradı.”26
Ethem Bey, hemen birkaç gün içinde küçük bir gerilla
birliği kurar. Silah ve cephane ile donatır. Ağır ve hafif makineli
tüfekleri bile vardır. Silah ve cephane yönünden eksiksiz ve
moral yönünden de takviyeli bu küçük birlik, Yunan Kuvvetleri
ile savaşacak yeteneği kendinde görmektedir.27
Ethem Bey’in bu şekilde bir gerilla birliği kurması, çevre
26 C. Kutay, 2004, a.g.e., s.58-59.
27 C. Kutay, 1955, a.g.e.
24
köylerde rahatsızlığa sebep olur. Bazı köy ağaları, Ethem Bey’e
gelerek;
“Sizin bu şekilde direnişe geçmeniz, düşmanın dikkatini
çeker. Evlerimizi yakarlar, bizi öldürürler, mahvoluruz. Nasıl
olsa, karşı koymanızdan bir şey çıkmayacak. Siz nasıl olsa
kaçıp, gideceksiniz. Geride bizler kalacağız. Onun için buralarda
durmayın, başka yerlere gidin.”
Halkın yanında, İstanbul Hükümeti askerleri ve sivil
makamlarla da araları iyi değildir. Bu hazırlıkları duyan İstanbul
Hükümeti, genelge üstüne genelge yayınlayarak, “düşmana karşı
konulmamasını, asla silaha sarınılmamasını” emretmektedir.
İngiliz casusları da, Yunan kuvvetlerinin önünden, Müslüman
halkın arasına sızmıştır. Bu casuslar da sivil yöneticiler ile el
ele vererek, halkı Ethem Bey’lere karşı olmaya, onlara yardım
etmemeye sevk etmektedirler.
Ethem Bey’in ilk silahlı eylemi, ne yazık ki düşmana
karşı değil, civar köylerin sahipleri olan Piraz Ağalarına karşı
yapmışlardır. Piraz Ağalarını yenerler ve ellerindeki silahları
alırlar. Yendikleri karşı taraftan bir çok genç, Ethem Bey’in
kuvvetlerine katılır. Bunun ardından, Alaşehirli Mustafa Bey
isminde birinin kumandasında bir birlik ile çarpışırlar. Bu birliği
de yenerler ve bütün silah ve cephanelerini alırlar. Mustafa Bey
İstanbul’a kaçar. Bu birlikten bir çok genç de hakikati anlayarak
Ethem Bey’e katılır. Böylece Salihli Cephesi fiilen kurulmuş
olur. Öte yandan; Ödemiş, Akhisar, Aydın ve Köşk Cepheleri
de günden güne kuvvetlenmektedir. Çeşitli sebeplerden dolayı
dağa çıkmış efeler (eşkiyalar), hükümetten kaçan suçlular,
İzmir’den kaçarak gelen tanınmış şahsiyetler; Ethem Bey ve diğer
cephelere katılarak kuvvetlendirmektedirler.
İzmir’e çıkan Yunanlıların önüne konabilecek en akıllıca
hat, Salihli-Akhisar Hattı idi. Ethem Bey de, Rauf Bey’in tavsiyesi
üzerine ilk önce bu hattı kurmuş ve Yunan ilerleyişini uzun süre
durdurmuştur.
Ethem Bey burada tarihi bir soru sormaktadır:
“İzmir’in işgal edilmesi 15 Mayıs 1919 tarihinde olmuştur.
Bu tarihte bir direniş örgütünün mevcudiyeti şöyle dursun,
25
böyle bir konu bile yoktu. Büyük Millet Meclisi ise 23 Nisan
1920’de kurulmuştur. İzmir’in işgali ile bu tarih arasında 11 ay
ve 8 günlük bir süre vardır. Acaba bir seneden 3 hafta eksik
olan bu uzun süre içinde; topu, tüfeği, malzemesi, teşkilatı,
her türlü vasıtası, parası ve nihayet zafer ümidi olan, arkasında
dünyanın en muhteşem İngiliz Donanma Kuvveti tarafından
desteklenen ve korunan Yunan ordusunu, vatanın içerilerine
kadar ilerlemekten alıkoyan kuvvet nedir, kimdir, kimlerdir?
Ben bu sorunun cevabını vereyim: Türk Milleti ve onun
bağımsızlık azmi, namusu, haysiyetidir… Ben de bu namus ve
haysiyet hareketi içinde, ilk kıdemlilerden naçiz bir unsur olarak
iftihar etmekteyim.
Bu konuda biraz daha ileri gidebilirim: Batı Cephesi resmen
25 Haziran 1920 tarihinde kurulmuştur. Yani İzmir’in işgalinden
1 yıl, 1 ay ve 10 gün sonra. Düşman, vatan içinde yerli Rum
unsurlar ile, Türklüğe kötülük yapmakta onlardan geri kalmayan
diğer azınlık mensubu Ermeni ve Yahudiler arasındaki casusları
vasıtası ile, milli kuvvetlerin hareketinden günü gününe haberdar
oluyordu. Bu haberler istilacılar için niçin hiç ümit verici olmadı
ve bir harekâta girişmediler?
Bu sorunun cevabı da şudur: Düşman bütün kuvvetlerini
seferber ederek, kesin neticeyi almak istemiştir. Hatta bunun
için, bütün savaş kural ve kaidelerini unutarak, her türlü şiddet
ve zulme başvurmuştur. Fakat sonuçta, Türk Milletinin demir
gibi kuvvetli göğsünde erimiş, kuvvetler arasında asla denge
olmadığı hâlde, bazen oranlar yirmide bir iken, düşman ilerleyişi
durdurulmuş, bazen de geri püskürtülmüştür. İşte gelecekteki
tarihçiler bu soruların cevaplarını, onun hakiki sebepleriyle
tespit edinceye kadar, Kurtuluş Savaşı’nın tarihi yazılmış
olmaktan çok uzak kalır. Bugün bilinenler ise, ancak bazılarınca
Kurtuluş Savaşının bilhassa başlangıç kısmının, kendi şahsiyet
ve isimleriyle beraber başlamış olmasında hayati çıkarı bulunan
bazı sonradan aklı başına gelenlerle, Kurtuluş Savaşı’na
katılmaktan başka çare bulamayanların tereddüt ve hatta ihanet
devirlerini unutturmak istedikleri tarihtir.”
26
Turan Yolu Harekatı: Rahmetli Eşref Sencer Kuşçubaşı Bey,
Ethem Bey ve kardeşlerinin hizmet sahasına çıkışında en önemli
rolü oynamıştır. Reşit Bey Trablusgarp savaşlarında bulunmuştu.
Daha sonra, Balkan Savaşı’nı takip eden günlerde, Edirne’nin
kurtuluşunu sağlayan ileri harekâtı, Yunan-Bulgar çatışmasından
faydalanarak İstanbul Hükümeti’nden tasvip almadan Garbi
Trakya’ya aktaran Teşkilat-ı Mahsusa, 1913’te burada hemen
hemen tamamen müstakil bir Cumhuriyet kurmuştu28 Eşref
Bey, Reşit ve Tevfik Bey’leri burada vazifelendirmişti. Balkan
Savaşı’nda Çürüksulu Mahmut Paşa’nın Kolordu Karargâhında
vazife gören Ethem Bey yaralanmış, iyileştikten sonra Eşref
Bey’e Gümülcine’ye gelmiş, vazife istemişti. Eşref Bey kendisini,
yeni hükümetin Hariciye Nazırı olan Dr. Tevfik Rüştü Bey’29
muhafazasına memur etmişti. Dünya Savaşı’nda Teşkilat-ı
Mahsusa, daha çok ferdi cesaret, gerilla savaşı bilgisi, şahsi
yeterlik vasıfları isteyen mevzularda yetişmiş elemana ihtiyaç
hissettiği zaman Eşref Bey, Ethem Bey’i, İran üzerinden KabilAşkabat yolunu açarak, Osmanlı ordusuna en büyük insan
kaynağını teşkil edecek Türk Anavatanı üzerine yapılacak
Turan Hareketi’nin akıncılık safhasını sağlayacak On üçüncü
Kolordu’daki Kaymakam Halis Bey (Rahmetli Korgeneral Halis
Bıyıktay) emrindeki gizli teşkilat kadrosuna verdi. Ethem Bey,
Ali ihsan Paşa’nın Hemedan’ı almasından sonra, Kabil üzerine
yapılacak harekette akıncı müfrezelerine kumanda etti. Rauf
Bey bu tarihte, Kıvam-üs Saltana heyeti ile Osmanlı-İran
görüşmelerini yönetiyordu. Ethem Bey’i maiyetine aldı ve çok
tehlikeli, maceralı yolculuk safhâlârını düzenlemeyi ona bıraktı.
Görülüyor ki, Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ile Amasya’da
buluşmak üzere İstanbul’dan gizlice ayrıldığı 24 Mayıs 1919
günün ferdasında Ethem Bey’in Bandırma’daki evinin kapısını
28 Balkan Harbi sonrasının bu dikkat değer, ibretli, yakın tarihimizin meçhul hadisesi için
bakınız: Cemal Kutay 1913’te Batı Trakya’da ilk Türk Cumhuriyeti, 320 sahife. Tarih Konuşuyor
serisinin yedinci kitabı...
29 Atatürk devrinin Dışişleri Bakanı Rahmetli Dr. Tevfik Rüştü Aras. Dr. Aras, Ethem Bey için
şöyle demiştir: “Ethem Bey hadisesinin son safhasında ben yurtta değildim. Fakat üzerine
aldığı vazifeleri bu kadar cansiperane, cesur ve sadakatle ifa eden bu gencin akıbeti beni daima
müteessir etmiştir. Onun kardeşlerinin ihtirasları başta, Ethem Bey’in hacminden daha büyük
mevzular üzerinde mücadele edenlere kurban edildiği vicdani kanaatindeyim.”
27
çalarken, kimi, ne için aradığını biliyordu.
Eşref Bey’e : “Lavrens’le Arap Yarımadası’nda adeta
kovalamaca oynar gibi çatıştıktan sonra Hayber’de, İngilizHicaz kuvvetlerinin pususuna ve o günlerde dokuz cephedeki
harbin en dikkate değer hadisesi telakki edilen çatışmadan
sonra ağır yaralı İngilizlerin eline düşmüş, daha sonra Ürdün
Kralı olan, asi Mekke Emiri Şerif Hüseyin Paşa’nın ortanca
oğlu Emir Abdullah’a teslim edilerek Mısır’a, oradan Malta’ya
gönderilmiştim. Mütarekenin imzasından sonra İngilizler bizi
serbest bırakma kararı alınca şahsen dostluk kurduğum ve babası
bizim cedlerimizle Kırım’da Ruslara karşı harp etmiş olan Malta
Adası Kumandanı Mareşal Mitven, İstanbul’a gitmememi, çünkü
iktidarda olan Damad Ferit Paşa’nın beni tevkif ettireceğini gizlice
haber vermişti. Fakat İntellicens Servis, kımıldamaya başlayan
Anadolu’ya geçerek hizmetlerime mani olmak için, benim
muhakkak İstanbul’a sevkimde ve resmi hükümet makamlarına
teslimimde ısrar etmişti. Bizi getiren İngiliz harp gemisinden
17 Aralık 1919 Çarşamba gecesi, ertesi sabah ele geçmemek
için buz gibi suda yüzerek Salacak kıyısına çıkmış, bir balıkçı
kulübesine sığınarak Maltepe’de ihtiyat Zabitleri Talim Mektebi
Kumandam Yenibahçe’li Şükrü Oğuz’a haber göndermiş, onun
gönderdiği bir yük arabasının içinde gizlenerek kendisine iltihak
etmiştim. ilk “Karakol Cemiyeti ve “M. M. Grubu” nüvesini böyle
kurmuş göz doktoru Esad Paşa’nın Kısıklı arkasında, Libadide’ki
çiftliğini kendimize Karargâh yapmıştık. Rauf Bey, Kara Vasıf
Bey, Müstahkem Mevki Kumandanı Galatalı Miralay Şevki
Bey, Harbiye Nezareti Başyaveri Salih Bey (Rahmetli Orgeneral
Omurtak) burada ve Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’nde
toplanırdık. İstanbul yakası bizler için tehlikeli idi.
Rauf Bey’in beraberinde eniştesi Binbaşı Aziz Bey, bizimle
beraber Trablusgarp’ta bulunmuş mahdut sayıdaki sivillerden
birisi olan mülki Kaymakam İbrahim Süreyya Bey (Kocaeli
Mebusu rahmetli İbrahim Süreyya Yiğit), Yüzbaşı Osman
Bey (General Osman Tufan) ve benim Beş Türklerle beraber
Hindistan içine yaptığım gizli yolculuk sırasında Teşkilat-ı
Mahsusa hizmetine aldığım Peşaver’li Abdurrahman Bey,
28
Topçuoğlu Aydın’lı Nazmi Bey (Daha sonra Ticaret Vekili olan
Nazmi Topçuoğlu), Ege mıntıkasına habersizce girerek artık
istila hareketine başlaması gün gibi aşikar olan İzmir’i işgal
etmiş Yunan kuvvetlerine karşı Nizami Ordu müdafaayı üzerine
alıncaya kadar, mahalli mukavemet hareketlerinin başında
olabilecek kişileri bulma yolundaki araştırmalarımızda Ethem
Bey, hepimizin üzerinde ittifak ettiği ümit mihraklarından birisi
idi. Zaten bu sebeple Rauf Bey’e, Salihli’deki çiftliğimin silah
depolarının yerlerini, her ihtimale karşı hazır bulundurulan
parayı, muhite dair bildiklerimi izah etmiştim. Ethem Bey’in
Salihli’yi tercih etmesi daha çok bu sebeple idi.
Ethem Bey’in üzerine aldığı çetin vazife kadar kendisinden
bekleneni yerine getirdiğini söylemek hakikat namına borçtur.
Çünkü Ethem Bey’in akıbetine müessir olmuş hadiselerin çoğu,
onun ebadını aşmış ve istikametini değiştiremeyeceği mevzular idi.”
Eşref Bey, “Ethem Dosyası”ndaki açıklamasına şöyle devam
eder:
-“Milli Mücadele’nin en buhranlı devri, mütarekenin
imzasından, İstanbul’un işgaline kadar olan devredir. Mütarekenin
yedinci maddesini gerçek yapısı ile anlayabilenler, memleketin
işgali için münasip günleri bekleyen ve aralarındaki ihtilafları
halletme yolunda didişen düşmanlarımızın büyük lokmayı
yutma kavgası olduğunu kavramışlardı: Bir şeyler yapmak şart.
O günlerde bir avuç insanın kafasına yerleşmiş ve cesaretle
söyleyebildikleri: “Ya istiklal ve şerefiyle yaşamak, ya haysiyeti
kaybedilmeden ölmek” sözü, laf değildir: Söylenmiştir ve tatbik
edebilmek için de bir insanın yapabileceği her şey yapılmıştır.
İşte Ethem Bey, bu günlerde hakikaten dayanma mihraklarından
birisi olmuştur.
Ben, İstanbul’un civarını, Anadolu’ya geçecek vatanperverler
için sağlam ve güvenilir yol temin edebilmenin hizmeti içinde
iken, Ethem Bey’den verdiğimiz kararı tahakkuk ettirebilmiş
olmanın huzurunu temin eden haberler alıyordum. Geyve’de
Ali Fuad Paşa ile buluşup, ilk gizli telgraf alıcı-vericimiz olan
dağ başındaki Kuşca istasyonunu kurduğumuz zaman Salihli ile
temasa geçmiş, Ethem Bey’i makine başına çağırtmıştık... Heyet-i
29
Temsiliye Ankara’ya geldiği 27 Aralık 1919’da Ethem Bey kısmen
istikrara kavuşmuş, Ege’de adı ve faaliyeti en başta duyulan
kimse idi. Emrinde, öteki milli kuvvetlerin yekunundan fazla
ve çetecilik harplerini en mükemmel yapabilecek milis vardı.
Bunların çoğu atlı olduklarından, gerilla savaşlarını mükemmel
yapabiliyorlardı. Heyet-i Temsiliye Ankara’ya gelip de, Mustafa
Kemal Paşa müdafaa kudretini yakından öğrenmek isteyince,
Ethem Bey’in şahsı ile alakadar oldu ve onun hakkında en iyi ve
doğru bilgiyi almak için de, benimle temasa geçti.
Hatırlatayım ki, Mustafa Kemal Paşa ile Trablusgarp’ta
beraber ve aynı cephede idik... Ayn-ı Zara harbinde gözlerinden
oldukça tehlikeli yaralanınca, o iptidai şartlar ve imkânlar
içinde en rahat tedavi edilebileceği benim çadırımda yatırmış,
yaptığımız harbi Bab-ı Ali resmen kabullenmediği için,
aramızda “gönüllü” hüviyetiyle bulunan Teşkilat-ı Mahsusa’nın
hekimlerine ilk tedavisini yaptırdıktan sonra, Ahmet Fuad Bey’le
(Türk Tayyare Cemiyeti Reisi, Rize Mebusu rahmetli Fuad Bulca)
beraber, Viyana’da zamanın meşhur göz doktoru Prof. Foks
tarafından tedavisini temin etmiştik.30 Bu mazi hatırası içinde
olan Mustafa Kemal Paşa, benim Malta’dan dönüş şeklimi,
İstanbul’daki milli teşkilat içindeki faaliyetimi öğrendiği zaman
selam ve hasretini iletme vefa ve nezaketinde bulunmuştu.
Trablusgarp’ta Ethem Bey’in ağabeyisi Reşit de, Teşkilat-ı
Mahsusa kadrosundan olarak bizimle beraberdi. Bunu da bildiği
için, 1920 senesinin ilk günlerinde Ali Fuad Paşa ile beraber iken
Mustafa Kemal’den şifre ile davet aldım ve Ankara’ya gittim.
Beni kendisine has nezaket ve samimiyetiyle karşıladı, henüz
Çankaya’daki Papazın Bağı’na yerleşmemişti. Daha sonra Erkan-ı
Harbiye Riyaseti olan binada idi. Alt kat çalışma, kabul ve yemek
odası, üst kat karşılıklı üç yatak odası olarak kullanılıyordu. Beni
kendi odasının yanındaki odaya misafir etti. Anadolu’ya geçme
arzusunda olanların emniyet ve selametle vatan hizmetine
başlayabilmeleri için en tehlikeli ve güç hizmet deniz ve karada
sımsıkı işgal çemberini yarmaktı. Bu sebepten hemen dönmek
30 Konu üzerinde geniş bilgi için bakınız: Trablusgarp’ta Bir Avuç Kahraman: Cemal Kutay.
Tarih Konuşuyor serisinin üçüncü eseri. 320 sahife. 1964.
30
mecburiyetinde idim. Paşa sohbetimiz sırasında Ethem Bey’in
şahsiyeti ve faaliyeti için benden izahat aldı. Kendisine aşağı
yukarı aynen şunları söyledim:
- Ethem Bey, rütbesinin üstünde hizmet edebilecek,
cesur, sadık, çete harplerinde mahir, şahsi itiyatları askerlik
hizmetlerini gölgeleyecek hiçbir menfi alışkanlığı olmayan,
vatanını hakikaten seven bir gençtir. İki ağabeyinden de daha
mazbut ve bilhassa Reşit gibi geçimsiz ve haris değildir. Bu
intikal devrinde cidden büyük hizmetler başarabilir. Fakat
en çok dikkat edilecek husus, gençliği ve basitliği sebebiyle
başkasının gizli menfaatlerine ve emellerine alet edilmesine göz
yumulmamasıdır. Çerkezlerde, ümmisinden âlimine kadar aile
ve ırk itiyadı olarak “Büyüğe Kayıtsız-Şartsız Saygı” hissi vardır.
Ailenin en büyük ferdi de Reşit’tir. Sonra bilirsiniz ki, Reşit’in
Harbiye tahsili de mükemmeldir. Okumasını da sever. Tevfik de
muvaffak bir topçu zabitidir ve ağabeyinden daha vazifeşinastır.
Hatırlamanız lazımdır ki ben, Trablus Harbi’nde Reşit’i cepheden
ayırmış, Şeyh Sünusi’ye elçi olarak göndermiştim. Bunun sebebi,
siyasi temas ve hadiselere Reşit’in tercih hissi ve disiplin altında
uzun zaman kalmayacağı hususiyeti müessir olmuştu. İki ağabeyi
Ethem Bey’e, ancak muvaffak olup cepheyi sağlamlaştırdıktan
sonra iltihak etmişler, fakat onun üzerinde hemen hakim
olmuşlardır. Bence en münasibi, Ethem Bey’i cephesinin başında
bırakmak ve hatta mümkün olursa kardeşlerinden ayırmaktır.
Mustafa Kemal Paşa, beni dikkatle dinlemiş, “çok doğru...”
demişti. Aradan uzun seneler geçtikten sonra bir gün, eski
Bahriye Vekili ve İstiklal Mahkemesi Reisi Topçu ıhsan Bey’le
sohbetimiz sırasında bana şunları anlattı:
- Ethem Bey’in ciğerlerinden hasta ve zaruret içinde olduğu
haberini Atatürk duyduğu zaman, emin olun, çok müteessir
oldu. Bir an düşündüğünü, içini çektiğini ve başını esef ve
teessür belirtisi olarak sallayıp şu cümleleri söylediğini şu anda
gibi hatırlarım...
- Eşref Bey bana alınması şart tedbirleri açıkça söylemişti.
O buhran günleri içinde layığı gibi kovalayamadık hadiseleri...
Ethem Bey bu akıbete uğramamalı idi...
31
İhsan Bey’in anlattıklarına benzer tespitleri başkalarından
da dinledim. Bunları yadırgamıyorum. Çünkü hakikat bu idi.”
Milen Hattı : Eşref Bey’i dinlemeye devam edelim: “1920
senesi başında vaziyet aydınlığa kavuşmuştu: Heyet-i Temsiliye
Ankara’ya gelmişti. İstanbul’da Mebusan Meclisi toplantısı
hazırlıkları vardı. İngilizler, daha çok Fransız ve İtalyanların,
Yunanlıların Anadolu’da İzmir şeridini aşmalarını menfaatlerine
uygun görmedikleri için, aldıkları menfi tavır dolayısıyla
duralamışlar ve İngiliz Kumandanı General Milen’in harita
üzerinde çizdiği nazari hattı geçmeme kararını almışlardı. işte
Ethem Bey bu meşhur Milen Hattı’nın hemen bitiminde en geniş
cepheyi müdafaa ediyordu. Emrindeki kuvvetler, gerek sayı
bakımından, gerek savaş kabiliyeti bakımından, daha tesirli ve
kudretliydi.
Yunanlıların, İzmir’e çıkışlarında, daha sonra İngiliz
generalinin adına izafetle Milen Hattı denilen ve sınırı, gizli
Sen Jan Omoryen Anlaşması ile kararlaşan hududa kadar
mukavemetsiz ilerleyeceklerini kabullendikleri bir gerçektir.
Nitekim, Aydın önlerinde kuvvetlerinin bozguna uğraması
ve Aydın’ın el değiştirmesi sebebiyle, Yunan Kumandanı
Zafirepulos’un, o sırada Londra’da olan Venizelos’a: “Her an
teşkilatlanan bir Türk mukavemeti karşısındayız.” telgrafı da
hakikati anlatır.
Türk mukavemetinin kimler tarafından temsil edildiğini
öğrenmek, Yunanlılar için hiç de zahmetli ve zor olmamıştır,
çünkü ele geçirme emelinde oldukları her Türk beldesinde
kendilerine önceden bağlı ajanları vardı: Yerli Rumlar... Daha
sonra, Milletlerarası Tahkik Heyeti’ne reislik eden Amerikalı Amiral
Bristol’un da kaydettiği üzere: “Türklerin bu yerli tebaalarından
gördükleri ihanet ve vefasızlık misaline tarihte az rastlanır.”
Ve, her tarafa dal budak salmış yerli Rumların, olup bitenler
için en doğru haberleri almasını da tabii görmek gerekir: Onlar,
Milen Hattı’na erişilmesi için aşılması şart Salihli cephesini
Ethem Bey’in tuttuğunu elbet biliyorlardı ve nitekim Ethem
Bey’in resimleri, bizim gazetelerimizden önce onlarınkinde
32
çıkmıştır. Bu tanıtmanın sebebi de, Türklerin Mondros
hükümlerine riayet etmediklerini müttefiklere tasdik ettirmek ve
kendi ilerleyişlerini, anlaşma metnini yerine getirmek vazifesine
bağlamak gizli maksadıdır.
Ethem Bey’i merak edenler arasında, kişiliği, daha Girit
ayaklanmalarıyla Türklüğü yakından ilgilendiren Yunan devlet
adamı Elefterios Venizelos da vardır.
Ethem Bey, memleketi terk etmesinden sonra Yunanlılardan
Almanya’ya gitmek için vize istemiştir. Çünkü, kendisinin
fikren ve şahsen bağlı olduğu İttihad ve Terakki ileri gelenleri
bilhassa şahsına büyük hayranlık duyduğu Enver Paşa, o tarihte
Almanya’da idi. Daha sonra Rusya’dan Buhara’ya geçmiştir. Fakat
Yunanlılar, Ethem Bey’i son ana kadar bırakmamışlardır. General
Papulas’a eğer belirli süre içinde izin verilmezse, aralarındaki
protokolü ihlal ettiklerini ve intihar edeceğini bildirmesi üzerine,
bu sefer hastalığı bahane edilerek evvela Atina’ya gönderilmiş,
daha sonra ayrılmasına müsaade edilmiştir. Papulas kendisine,
bir müddet daha İzmir’ de kaldığı takdirde, Venizelos ‘la
görüşeceğini söylemiştir. Bu karşılaşma olmamış, çünkü Ethem
Bey daha Atina yolunda iken Yunanistan’da iktidar değişmiştir.31
Kardeşlerinin yanına gelen Reşit ve Tevfik, O’nu sadece
cephe işleri üzerinde bırakmışlar, idareyi ellerine almışlardı.
Tevfik, iyi bir zabitti. Çalışkan ve tecrübeliydi. Fakat, çok sertti.
İttihad ve Terakki devrinde bazı zabitlerin, siyasete karışarak
süratle yükselmeleri onda garip bir duygu yaratmıştı. Kendisi
siyaset yapamazdı. Bu ruh haleti içinde, ismini Reşit’in koyduğu
“Kuvay-ı Seyyare Umum Kumandanlığı Vekili” unvanını aldı.
Umum Kumandan da Ethem Bey’di. Reşit, İstanbul ile, daha
sonra Ankara ile temasa geçti. Bir taraftan, kültür seviyesinin
yetersizliği, öte taraftan Çerkezlik ananelerinin vazgeçilmez ve
aşılmaz baskısı ile Ethem Bey, zaten bir an Yunan ilerleyişi ile
karşı karşıya olmanın havası içinde bu işlerle meşgul olamıyordu.
Çiftlikteki para bitmişti. Silahlar dağıtılmıştı. Yeni malzemeye
ihtiyaç vardı. İngiliz-Fransız-İtalyan müfrezeleri, memleketi
dolaşıyor, topların kamalarını alıyor, malzemeleri İstanbul’a sevk
31 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 108.
33
ediyordu. Bütün gayeleri, milli mücadelecileri silahsız bırakmaktı.
Eldekiler toplanırsa nereden getirtilecek, bulunacaktı? Bu çok
tehlikeli vaziyet karşısında kışla kumandanları, depo muhafızları,
askeri birliklerin başlarında olan zabitler, İstanbul Hükümeti’nin
çok ağır baskısına rağmen ellerindekini gizlice, milli kuvvetlere
el altından aktarmaya başladılar. Bu zabitler de artık Ethem Bey’e
“Kuvay-ı Sevyare Umum Kumandanı” diye hitap ediyorlardı.
Meclis’in 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanması
kararlaşınca, yeniden iktidara gelmiş olan Damad Ferit Paşa,
İngiliz İntellicens Servis’in ve ona bağlı hainlerin şahsına ve
düşüncelerine uygun gelen planı ile Kuvay-ı inzibatiye, Hilafet
Ordusu, Kuvay-ı Ahmediye, Nigehban-ı Vatan gibi çeşitli adlarla
paralı asker toplamış, Anadolu’nun üzerine saldırtmıştı. Çok
açık ve samimi söylüyorum ki, Ankara tehlikede idi. Ethem Bey
gibi Çerkez olan Yirminci Kolordu Kumandan Vekili Kaymakam
Mahmut Bey, ayaklanan ve bu fitneye aldanan çoğu ÇerkezAbaza asilerin kendisine bir fenalık yapmayacağından emin
ve ümitli, Düzce-Hendek-Bolu-Gerede-Mudurnu havalisini
sarmış, isyanı bastırmaya uğraşırken pusuya düşürülmüş, şehit
edilmiş, o zaman için insandan değerli bir batarya ile makineli
tüfekleri asiler eline geçmişti. İsyancıların üzerine sevk edilecek
kuvvet yoktu. Hatıra derhal Ethem Bey gelmişti. Ethem Bey’e,
bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla haber gönderilmişti.
Paşa da telgrafında “Kuvay-ı Seyyare Umum Kumandanı Ethem
Bey’efendi” tabirini kullanıyordu.
Ethem Bey’in Ankara’ya gelişi, muzaffer bir kumandanın
karşılanışı gibi oldu. Burada tafsilat uzun sürer. Fakat, Ethem
Bey kendisine verilen vazifelerin hepsini tam bir muvaffakiyetle
yerine getirdi. Hem Bolu havalisini kasıp kavuran ayaklanmaları
kökünden bastırdı, buradaki menfi yuvaları şiddetle kahretti
ve hem de Salihli’deki kuvvetlerine Yunanlılara karşı nümayiş
akınları yaptırdı. Anzavur Bursa’yı tehdit edecek kadar
ilerlemişken, onun ardına sarktı. İstanbul’un Paşalık rütbesi
verdiği bu dağ sergerdesini hem tepeledi, hem de Bolu
harekatıyla yeni kuvvet bulabilmeleri imkânını bertaraf etti...
Millet Meclisi kendisini ayakta karşılıyor, hatipler “münci-i
34
millet: milletin kurtarıcısı” tabirini kullanıyorlardı. Başlamış olan
Yenihan-Zile-Yozgat isyanlarını bastırmaya Meclis tarafından
vazifelendirildiği zaman, alınacak tedbirleri görüşmek üzere
gece toplantısının yapıldığı yerde, Mustafa Kemal Paşa’nın
evinde misafir ediliyordu.”32
Ethem Bey, Kısa Zamanda Bütün Cepheye Hakim Oluyor
: Ethem Bey, teşkilat ve gerillacılıkta maharetini göstermiş, çok
kısa zamanda hemen hemen bütün müdafaa cephesine hakim
olmuştur. Bu devre içinde gösterdiği faaliyet şekli diğerlerinin çok
üstündedir. Çevrede milli mukavemeti temsil eden şahsiyetlerle
muhabereye başlamış, 57. Fırka Kumandanı Albay Şefik Bey’le,
Demirci Mehmet ve Yörük Ali Efelerle temasa geçmiştir. Yunan
ordusu, Heyet-i Temsiliye, Sivas’ta Milli Misakı ilan edip bir Milli
Meclis toplama hazırlığına girişince, Türk Kurtuluş Savaşı’na
meşruiyet hüviyeti verdirmemek için Ödemiş’i işgal ederek
Batı’ya dönmüş ve Salihli üzerine yürümeye başlamıştır. Ethem
Bey derhal Demirci Efe ile teması kurmuş ve Bozdağ yaylalarını
muhafaza ederek, akıncılarımızın Yunan kuvvetlerinin arkasına
düşecek tek çıkış sahasını muhafaza etmeyi başarmış, Birgi’yi
elden çıkarmamak için Demirci’nin gönderdiği Mestan Efe’yi
desteklemek üzere tecrübeli öncülerinden Gavur Ali’yi, Sarı
Efe’nin (Miralay Edip Bey) sağ cenahına memur etmiş ve Yunan
kuvvetleri sağlam bir savunma hattına çarparak durmuşlardır.
Poyraz Oğulları ve Alaşehirli Mustafa Bey gibi, kendi bölgelerinde
nizamlanma hareketine katılmamak isteyen, durumları tereddüt
uyandıran grupları da dağıtarak kendi emrine alan Ethem Bey,
Kasım 1919’da, Garp ve Merkez Cephesi adı verilen geniş sahada
milli müdafaa cephesinin kumandanı olmuştur.33
1918 yılı Kasım Ayı sonlarına doğru, Yunan İşgal Ordusu,
Ödemiş’ten Bozdağ’a doğru bir harekâta başlamıştır. Ödemiş’ten
önce, Ödemiş’in kuzey doğusunda bulunan ve Demirci Mehmet
Efe’nin adamlarından Mestan Efe’nin idaresinde bulunan Birgi,
Yunan Ordusu tarafından işgal edilir. Bunun üzerine Ethem Bey,
Demirci Mehmet Efe ile haberleşerek, Yunan Ordusu üzerine
32 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 65-71.
33 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 60.
35
ortak bir saldırı düzenlemeye karar verirler.
Ethem Bey İle İlk Çalışan Kumandan : Milli Mücadele’de
Ethem Bey’le beraber aynı cephe üzerinde, aynı gayeye dönük
ilk büyük hareketi yapmış olan, o tarihte Miralay (Albay) Refet
Bey’dir. Refet Bey’le Ethem Bey, Adapazarı’nın kurtarılmasından
sonra burada buluşmuşlardı. Ethem Bey hatıralarında bu
buluşma için şöyle demektedir:
“Refet Bey’e ilk anda büyük bir hürmet hissi duydum.
Âlim, vakur, az konuşan, fakat düşüncelerini çok iyi anlatan bir
kumandandı. Arada mesafe bırakmasını çok iyi başarıyordu.
Birçoklarının kanaati aksine ben hâlâ kendisinin çok iyi bir asker
olduğuna kaniim. Harita üzerinde izahat verirken şöyle dediğini
bugün gibi hatırlarım:
- Benim bütün bu anlattıklarım, iki düşman kuvvetin
karşısında olduğu zaman tatbik edilir. Fakat biz bugün iki kardeşi
birbirinin üzerine saldırtmış vaziyetteyiz. Onun için tabiye ve
harp kaideleri gibi icabında imhayı ve yeryüzünde ne varsa
hepsini tahribi mubah gösteren tarz yerine süratli hareket ederek
elebaşıları tasfiye etmek ve aslında masum olanları kurtarmak,
onlara hakikatleri anlatmakta mükellefiz. Bunu da daha çok siz
yapabilirsiniz. Çünkü bura halkının size daha çok itimadı var ve
başlarındakilerini de dilleri ile konuşarak daha iyi tanıyorsunuz.
Ben bu cümlelerle Bolu-İzmit-Adapazarı havalisindeki
Çerkezlerin ve Abazaların kastedildiğini anlayarak biraz
müteessir oldum. Halimden bunu anlayan Refet Bey gülerek
dedi ki:
- Ethem Bey... Bundan asla mana çıkarmayınız. Benim de
sülalemde çok Çerkez var. Biz, koskoca bir imparatorluğuz.
Eğer kan tahlili yaptırırsak öyle bir kargaşalık olur ki kimse
içinden çıkamaz. Akıl ve mantık, her mıntıka için ora halkının
hususiyetlerine göre tedbiri icap ettirir. Bu maksatla sizin
buralarda sükun ve asayişi hepimizden daha az zayiatla temin
edeceğinizi söylemek istedim. Bu ülke için en büyük fenalığı
yapanlar halkı Çerkez, Laz, Kürt, Abaza, Arnavut diye ayıranlardır.
Hepimiz Türk’üz ve bu vatanın öz evlatlarıyız.
36
Ben de o zamana kadar içimde hicran olan bazı hadiseleri
Refet Bey’e anlattım. Kendisi ortadan daha kısa sayılacak zayıfnahif bir zattı. Tuhaf bir hisle beraber durmak istemiyordum.
Çünkü benim uzun boyum yanında adeta çocuk gibi kalıyordu.
Fakat öyle bir ciddiliği vardı ki, bana daima hürmet telkin etti.
Daha sonra ben vatanımı terke mecbur edildiğim zaman Refet
Bey’in üzerime sevk edilmesi ve kendisinin benim hakkımda ağır
hükümlerde bulunduğunu duyduğum zaman hayret etmiştim.
Memleket haricinde yaşadığım devre içinde çok itimat ettiğim
kimselerden dinledim ki; benden ona, ondan bana yanlış ve
hakikatle alakası olmayan haberler getirilmiş-götürülmüş ve
kasten aramıza münaferet sokulmuştur. Nitekim Nazilli’de
Refet Bey’le, Demirci Mehmet Efe ile aramızda çıkan bir hadise
dolayısıyla buluştuğumuz zaman bunu hissettim.”34
Salihli Çarpışması : Ethem Bey’in Yunanlılarla ilk
çağrışması, Ödemiş’in işgalinden sonra, Salihli üzerine harekata
girişildiği zamana rastlar. Ethem Bey, Demirci Mehmet Efe ile
işbirliği yaparak, onun göndermiş olduğu Mestan Efe’yi, Gavur
Ali ve Çerkez kökenli bir subay olan Sarı Edip Efe birlikleri ile
desteklemek sureti ile, Bozdağ Yaylalarını savunarak, Yunanlıları
ilk kez durdurmuştur.35 Ethem Bey kuvvetlerinin Yunanlıları
Milne Hattı üzerinde durdurmasından sonra, Met Yusuf İzzet
Paşa tarafından, Ethem Bey Kuvvetlerine, “Kuvay-ı Seyyare” adı
verilir.36
Ethem Bey Salihli’den, başında tecrübeli adamlarında Gavur
Ali’nin bulunduğu 400 kişilik bir kuvvet yollar. Birgi üzerine
hücum eden askerler, ilk baskında Yunanlılara karşı başarılı
olurlar. Ama Yunan Ordusunun geriden gelen kuvvetlerine
karşı yenilirler. Gavur Ali ve 15 kişi Yunan Kuvvetleri eline esir
düşerler. O güne kadar, her iki taraf da ellerine düşen asileri
kurşuna dizmektedir. Fakat Ethem Bey, bir Fransız subayının
aracılığı ile esir mübadelesi talep eder Yunan tarafından. Her iki
34 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 91-92.
35 M. Ünal, 2000, a.g.e., s. 200.
36 R. Albayrak, 2004, a.g.e.
37
taraf da ellerindeki esirleri, bir Fransız subayı kanalı ile ilk defa
değişirler.37
Tam o günlerde Salihli Merkez Cephesi yakınlarında ve
gerilerinde Poyraz ve Alaşehir Çeteleri Beyliği problemi çıkar. Bu
çete reisleri, İstanbul Ferit Paşa ve İngiliz Muhipler Cemiyeti ile
yakın temastadır. Bu her iki çetenin de ellerinde 500’şer kişiden
1.000 kişilik bir kuvvet vardır.38 Ethem Bey, bu iki çetenin asıl
niyetinin Ethem Bey ve ağabeyi Reşit Bey’i öldürmek olduklarını
öğrenir. Ethem Bey bir süre muzdarip olduğu mide rahatsızlığı
nedeni ile yatakta hasta yatar. Bu sıra karargâha yapacakları bir
baskın ile Ethem Bey’i öldürmeyi planlarlar. Ama buna cesaret
edemeyip, vazgeçerler. Başka bir plan yaparak, Ethem Bey,
ağabeyi Reşit Bey ve Yusuf Bey’i bir davet esnasında öldürmeye
karar verirler. Ethem Bey, ajanları vasıtası ile yapılacak suikastı
haber almıştır.39
Verilecek davet için, Reşit Bey ve Yusuf Bey’i ikna ederler.
Aynı daveti Ethem Bey’e de yaparlar. Reşit ve Yusuf Bey’in tüm
ısrarlarına rağmen, Ethem Bey davete katılmayacağını söyler.
Hatta onlara da “Çok dikkatli olmalarını, davete de davet
saatinden bir saat sonra gitmelerini söyler. Plana göre, davet
akşamı karargâhın olduğu sokaktan geçerken, sol taraftaki cami
mezarlığının duvarı arkasından, Kel Ömer, Gebeşli Osman,
Çalılı Köylü Osman ve Tekeşinli isimli kişiler tarafından pusuya
düşürüleceklerdir.40
Cami mezarlığının tam karşısında, Ethem Bey kuvvetleri
tarafından erzak deposu olarak kullanılan 2 katlı bir han vardır.
Ethem Bey, davetten bir gün önce, Halil Efe ve Ali Çavuş isminde
çok güvenilir iki adamı, 10 kişi ile birlikte erzak deposuna gizlice
yerleştirir. Suikastçılar mezarlık arkasında pusuya yerleşince,
han pencerelerinden açılacak ani bir ateş ile suikastçılar
öldürüleceklerdir. Reşit ve Yusuf Bey’ler yarım saatlik bir gecikme
ile davet yerine yola çıkarlar. Fakat onlar daha sokağa girmeden,
37 ÇEH, 1962, ag.e., s. 14.
38 ÇEH, 1962, ag.e., s. 15.
39 ÇEH, 1962, ag.e., s. 16.
40 ÇEH, 1962, ag.e., s. 18.
38
suikastçılar handan açılan ateş sonucu öldürülmüşlerdir. Ethem
Bey de elindeki makineli tüfekli kuvvetlerle, şehre gelir ve Poyraz
ve Alaşehir Çeteleri’ne karşı çarpışmaya başlar. Sabaha kadar
süren çarpışmalarda, her iki taraf da ağır kayıp verir. Ethem Bey
telefonla cepheye telefon açar ve bir süvari müfrezesi yardım
ister.41
Alaşehir Baskını : Fakat bu arada Ahmetli taraflarından
bir Yunan Birliği’nin ileri harekâta geçtiğini haber alırlar. Tam
bu sırada karşı taraftan ateşkes talebi gelir. Ethem Bey iki ateş
arasında kalmamak için bu talebi kabul eder. Hemen kuvvetleri
ile birlikte Ahmetli’ye yönelir. Bu arada ileri harekâta geçen
Yunanlılar, Bintepeler Mevkisinde kanlı bir savaştan sonra,
Ahmetli’ye çekilmişlerdir. Bunun üzerine 150 kadar süvari ile
birlikte tekrar Salihli’ye döner. Kuvvetleri ile birlikte şehirden
çıkan isyancıların peşine düşer. Poyraz Dağları’nda isyancıları
kıstırır. Teslim olmayanların evlerini yaktırır. Silahlarını teslim
edenlerin af edileceği teklifi üzerine, isyancılar teslim olurlar.42
Elebaşılardan Alaşehirli Mustafa Bey teslim olmaz. Bir gece
Alaşehir’e hücum eder. Yenileceğini anlayan Mustafa Bey, 40
kadar adamı ile şehrin dağ tarafından kaçar. Afyon’a kadar firar
eden Mustafa Bey, buradan kılık değiştirerek, İstanbul’a kaçar.43
Ethem Bey’in başarıları, dikkatleri üzerinde toplamıştır.
Yirminci Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa kendisi ile muhabere
halindedir. Yunanlılar Birgi’yi ele geçirmişler ve Bozdağ’ı
aşmak için aldıkları büyük kuvvetlerle yeni bir hareket hazırlığı
içindedirler. Ethem Bey, tehlikeyi görmüş ve Afyon’daki fırka
kumandanı Miralay Ömer Lütfi Bey’den yardım istemiştir. Ethem
Bey’in kendi tabiriyle “nizami” kuvvetlerle ilk teması budur.
Ömer Lütfi Bey, elindeki çok mütevazı kuvvetlerden teşkil
ettiği taburu, Kaymakam Ayıcı Arif Bey’44in kumandasında Ethem
41 ÇEH, 1962, ag.e., s. 19.
42 ÇEH, 1962, ag.e., s. 19.
43 ÇEH, 1962, ag.e., s. 21.
44 Garnizonda beslediği bir ayı yavrusu dolayısıyla Ayıcı Arif Bey olarak tanınmıştır. Kolordu
Kumandanlığı yapmıştır. Atatürk’e suikast hadisesinden dolayı İstiklal Mahkemesi’nce idama
39
Bey’i takviye için göndermiştir. Sarı Efe Edip Bey’i,45 Ahmeteli
cephesinde vazifelendiren Ethem Bey, Yunan ileri hareketi
başlamadan ani baskınla taarruza geçmiş ve Yunan kuvvetlerini
geri sürmeye başlamıştır.
Yunanlılar, Birgi’yi işgal ettikten sonra, Bozdağ yönünden,
Salihli Cephesi’ni sol taraftan tehdide başlarlar. Karargâhı
Afyon’da bulunan Fırka Kumandanı Ömer Lütfi Bey’den yardım
istenir. Ethem Bey, Arif Bey’i Salihli Cephesi’nin sol tarafına
gönderir. Önce biraz burada tutunan Arif Bey, Yunanlıların bir
hücumu karşısında birlikleri ile cepheyi terk eder ve Alaşehir’e
çekilir. Bunun üzerine Yunan Kuvvetleri, Ethem Bey kuvvetlerini
sol arka taraftan kuşatmaya başlarlar. Ethem Bey saldırıyı
püskürtür ama Arif Bey’in cepheyi terk etmesi sonucu büyük
tehlike atlatmıştır.46
Bunun üzerine Ethem Bey, Afyon’daki Fırka Kumandanı
Ömer Lütfi Bey’e bir telgraf çekerek, Arif Bey’in bu hareketinden
dolayı tutuklanmasını ister. Bu nazik hal karşısında, Ömer Lütfi
Bey, Afyon’dan Ethem Bey’in Salihli’deki karargâhına gelir.
Ortamın müsait olmaması dolayısı ile, Arif Bey’i tutuklamasının
doğru olmayacağını söyler. Hâlbuki Ethem Bey, böyle bir
hata sahibinin, diğer kumandanlara karşı ibret ve emsal
olması için muhakkak cezalandırılmasını istemektedir. Ethem
Bey, bu isteğinde fazla ısrarcı olmaz. Bir süre devam eden
çarpışmalardan sonra, Yunanlılar tekrar eski cephe hatlarına
geri çekilirler. Bu arada Afyon’daki Fırka Kumandanı Ömer Lütfi
Bey de görevinden ayrılmış, yerine Aşır Bey getirilmiştir. Fırka
kumandanlığı merkezi de Afyon’dan Alaşehir’ e taşınmıştır.47
mahkum edilmiştir. Eskişehir mebusu idi.
45 Milli Mücadele’nin ilk devresinde Ege cephesinde hizmet etmiş. daha sonra Gökbayrak
Cemal Bey’le Ethem Bey’in kumandasında Bolu-Hendek-Düzce-Zile-Yenihan-Yozgat isyanlarının
bastırılmasında bulunmuştu. İzmir suikastında suçlu görülmüş ve İstiklal Mahkemesi’nce idama
mahkum edilmiştir.
46 ÇEH, 1962, ag.e., s. 23.
47 ÇEH, 1962, ag.e., s. 23.
40
1. GERİLME
Damat Ferit Paşa’ya Suikast Girişimi: Ethem Bey bu
konuyu hatıralarında şöyle ifade ediyor:
“Öyle bir zaman içinde idik ki, her türlü ferdi hatayı
affedebilirdik, fakat cephenin selametini temsil eden ve
düşmanı ancak ölülerimizin üzerine basarak geçirtecek olan
mukavemetin zerrece zaafını mazur göremezdik. Nitekim
benim Birgi’ye gönderdiğim kuvvetlerimden ancak ağır yaralıları
affetmiştim. Hafif yaralı olarak dönenleri bile korkaklıkla teşhir
etmiş, cezalandırmıştım. Ömer Lütfi Bey’den, Arif Bey’in numune
olması için derhal ve şiddetle cezalandırılmasını telgrafla
istedim.
Bunun üzerine Salihli’ye gelen Ömer Lütfü Bey vaziyeti
yerinde tetkik etti, bana hak verdi, fakat o günkü vaziyetin
ancak müsamaha ile devamının mümkün olduğunu anlatmaya
çalıştı. Kalben ve mantıken tatmin edilmedim. Cahil bir
insanın hoş görülmesi mümkün olabilirdi. Fakat yarbay rütbeli
bir kumandanın cepheyi terk etmesi nasıl müsamaha ile
görülebilirdi? Nitekim Yunan topçusunun şiddetli ateşi önünde
Salihli’yi terke mecbur kaldık. Ancak iki gün sonra Papaslı
tarafından Bintepe grubumuzu karşı taarruza geçirdik. Çok kanlı
bir boğuşmadan sonra Sart’ı ve Salihli’yi kurtardık. Yunanlılar
Ahmetli-Mersindere hattına çekilmeye mecbur kaldılar.”
Yunan Ordusu, Ramazan’ın ilk Cuma’sına rast gelen 5
Haziran 1919’da, Akhisar’ı ele geçirirler. 17 Haziran 1919’da ise
Menemen’i ele geçirirler. Menemen halkını, yoktan bahanelerle;
çoluk çocuk demeden öldürür ve kadınların ırzına geçerler. Bu
acı haberi duyan Ethem Bey, Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya
bir telgraf çekerek durumu bildirir. Bu çekilen telgraf, Kurtuluş
41
Savaşı kuvvetleri ile İstanbul Hükümeti arasında kurulan ilk
ilişkidir.1
Bu haber üzerine Damat Ferit Paşa, sadrazamlıktan istifa eder
fakat kayınpederi olan Padişah Vahdettin kabul etmez. Bunun
üzerine Ethem Bey, Damat Ferit Paşa’ya diş bilemeye başlar ve
onu öldürmeye karar verir. Bu fikrini Akhisar Cephesinde bir
birliği kumanda eden, eniştesi Hafız Hüseyin Bey’e açar. Hafız
Hüseyin Bey de bu fikri beğenir. Fakat Ethem Bey’in cepheden
ayrılmasının mümkün olmadığını, kendisini de hem İstanbul’da
tanınacağı, hem de yaşlı olması dolayısı ile, bu iş için başka birini
bulmayı teklif eder ve bu işi üstlenir. Bir müddet sonra bu iş için
Dramalı Rıza Bey isminde birini bulur ve Ethem Bey’e söyler.
Ethem Bey de, cesur ve vatansever birisi olan Rıza Bey’in bu işi
yapacağına kanaat eder.
Bu günlerde Demirci’de Yunanlılarla şiddetli çatışmalar
olmaktadır. Alay Kumandanı Celal Bey, Hafız Hüseyin Bey’i;
Demirci’de savaşan Demirci Mehmet Efe’ye yardım etmesi için
gönderir. Hafız Hüseyin Bey buradaki çarpışmalarda şehit düşer.
Bunun üzerine Ethem Bey, Dramalı Rıza Bey’i çağırarak, bizzat
görüşür. Dramalı Rıza Bey, Ethem Bey’e;
“Ethem Bey. Siz Damat Ferit denen bu hainin
öldürülmesinden sonra, İstanbul’dakilerin bu kötülüklerinin son
bulacağına inanıyor musunuz?” diye sorar. Ethem Bey;
“Hiç olmazsa, ondan sonrakiler, milletin savaşma arzusuna
böyle açıktan açığa karşı gelemezler. Elbette çok faydasını
görürüz. Bu işte başarılı olursanız, gazi olursunuz; başınıza bir
felaket gelirse, şehit sayılırsınız. Ben kendim gitmeyi isterdim ve
bu işi Allah’ın izni ile başaracağıma da inanıyorum. Fakat emin
olun ki, cepheyi bırakmam mümkün değil. Benim kuvvetlerimin,
ancak devamlı olarak bir an başından ayrılmamakla elde
tutulduğunu bilirsin.” der.
Rıza Bey hazırlıklarını tamamlar. Geyve Cephesinde ki
Milli Mücadele askerlerinin arasından geçerek, Karamürsel
üzerinden İstanbul’a geçer. Rıza Bey’den bir müddet haber
1 C. Kutay, 1955, ag.e.
42
alınamaz. Fakat daha sonra suikast olayını haber alan birisi, Rıza
Bey’i ihbar eder ve Rıza Bey idam edilir. Rıza Bey’in idamından
iki gün sonra Damat Ferit Hükümeti yine istifa eder. Bu istifayı
duyan Yunan ordusu, yeni bir saldırıya başlar. O güne kadar
gerilla tarzı savaş veren Ethem Bey, bu saldırı karşısında zora
düşer. Kuvvetlerini yeniden teşkilatlandırması, tuttuğu cepheyi
de yeniden düzenlemesi gerektiğine inanır. Bu konuda yardım
istemek üzere, Batı cephesinde düzenli ordu kuvvetlerinin
komutanı olan Ali Fuat Paşa’ya başvurmaya karar verir.
Bu isteğini Ali Fuat Paşa’ya yazılı olarak değil de, bizzat
iletmek üzere, bir gece aniden kimseye haber vermeden
cepheden ayrılır. Eskişehir’de olduğunu haber aldığı Ali
Fuat Paşa’nın karargâhına varır. Paşa, Ethem Bey’i çok iyi
karşılar. Ethem Bey’in savunduğu cephe hakkında uzun boylu
açıklamalar alır. Ethem Bey’in ihtiyaçlarını tespit eder. Sivas’ta
bulunan Temsilciler Heyeti’nin çalışmalarını anlatır. Ayrıca,
gerilla savaşı veren milli kuvvetlerin, bir düzenli ordu şekline
sokulup, sokulamayacağını Ethem Bey’den sorar. Ethem Bey ise,
bugünkü şartlarda bunun mümkün olmadığını, fakat ilk fırsatta
bu çalışmanın yapılmasını söyler. Bunun üzerine Ali Fuat Paşa;
“Ben korkarım ki, daha uzun zaman geçer de, bu kuvvetleri
sizin de okulundan yetiştiğiniz askeri düzen içine almazsak,
sonra büyük zorlukla karşı karşıya kalırız. Mümkün olduğu
kadar halkla iyi ilişkiler içinde olunuz.” der. Ethem Bey’e göre,
o sırada Yunanlılara karşı savaşmak üzere ortaya çıkmış olan iki
kumandan Ali Fuat ve Kazım Karabekir Paşalardır.
Ali Fuat Paşa ile görüşürken, paşa kendisine Adapazarı,
Düzce, Bolu ve Kandıra çevresindeki kıpırdanmalardan rahatsız
olduğunu söyler. Ethem Bey cepheye tekrar geri döndükten
birkaç gün sonra, Ali Fuat Paşa’nın haklı çıkar. Manyaslı ve
ahlâksızlıkdan ordudan atılan Kamo Bekir isminde, Ethem
Bey’in de tanıdığı birisi, İngiliz casusu Sait Mollanın verdiği
para ile Adapazarı’na gelir. Burada Abaza Bey’lerinden Talostan
Bey’i kandırarak, ayda 40 bin lira gibi bir para harcayarak, atlı
adam toplamaya başlar. Adapazarı Kaymakamını da kokutarak,
43
Adapazarı havalisine hâkim olurlar. Burada, milli mücadele
kuvvetlerine karşı olan bu harekât başarılı olursa, zaten tereddüt
eden diğer bölgeleri de milli mücadele kuvvetlerine karşı isyana
teşvik edecektir. Kamo Bekir, asıl memleketi olan Manyas ve
Bandırma’da da kışkırtma çalışmalarına başlayınca, bunu duyan
Ethem Bey, konuyu Mustafa Kemal Paşa’ya bildirmeye karar
verir. Ethem Bey’in, Mustafa Kemal Paşa ile ilk teması böyle
başlar.
a. Ethem Bey ve Demirci Mehmet Efe Anlaşmazlığı
Aynı günlerde, aynı amaç için ama komşu cephelerde gerilla
savaşı veren Ethem Bey ve Demirci Mehmet Efe kuvvetleri
arasında bazı istenmeyen olaylar meydana gelir. Efenin
kuvvetleri bazı ufak olaylarla, Ethem Bey kuvvetlerini tahrik
eder. Ethem Bey karşılık vermez. Konudan Ali Fuat Paşa’nın
haberi olur. Arabuluculuk edip problemleri çözmesi için, Ali
Fuat Paşa, Refet Bey’i görevlendirir. Refet Bey, Ethem Bey’in
karargâhına gelir. Ethem Bey’i dinler. Ethem Bey’in samimi
konuşması karşısında gözleri yaşaran Refet Bey;
“Sizin özellikle vatanı kurtarmak kaygısı ile hareket
ettiğinizi bana söyleyenler haklıymış. Şimdi şahsen, sizden daha
yaşlı ve tecrübeli bir asker olarak bir ricada bulunacağım: Ben
Denizli’ye gidiyorum. Demirci Mehmet Efe ile görüşeceğim. Sizi
oraya davet edeceğim ve siz geleceksiniz. Söz, değil mi Ethem
Bey?” der.2 O günün şartlarında, buluşma için Demirci Mehmet
Efe’nin, Ethem Bey’in karargâhına gelmesi gerekmektedir. Fakat
Refet Bey’in samimi davranışından etkilenen Ethem Bey, Refet
Bey’in bu isteğini kabul eder. Bunu duyan Reşit ve Tevfik Bey’ler;
Ethem Bey’in, Demirci Mehmet Efenin karargâhına gitmesine
şiddetle karşı çıkarlar. Fakat bir kere Refet Bey’e söz verdiğini
söyleyen Ethem Bey, sözünden dönmeyeceğini söyler.
Ethem Bey, açık sözlü bazı kurmay subayların da, Demirci
Mehmet Efe’ye gönderilmesini, Refet Bey’den rica eder. Birkaç
gün sonra Refet Bey’den haber gelir ve Ethem Bey’i davet eder.
2 B. Bozgeyik, 1991, Çerkez Ethem Hain mi Kahraman mı. s. 28. Yayıncılık A.Ş. İstanbul.
44
Ethem Bey, Demirci Mehmet Efe’nin karargâhına gelir. Demirci
Mehmet Efe, Ethem Bey’i çok iyi karşılar. Refet Bey’in yanında,
Ethem Bey’in boynuna sarılır. Refet Bey’e, Ethem Bey’i bolca
metheder. Onlara mükemmel bir ziyafet de çekmeyi ihmal
etmez. Ziyafet sırasında; yemek takımlarının, sofra örtülerinin,
kristal bardakların güzelliği ve bu tip şeylerin cephede bulunuşu
Ethem Bey’in dikkatini çeker.
“Bak Ethem Bey! Bunlar Bizim Başımızı Yerler” : Yemekten
sonra, Ethem Bey ve Demirci Mehmet Efe baş başa verirler ve
konuşurlar. Hiçbir konu tartışılmaz. Bütün problemler tatlılıkla
halledilir. Mustafa Kemal Paşa’nın içinde olduğu Temsilciler
Heyeti’ne “Çok tehlikeli bir problem” olarak aksettirilen konu,
orada kapatılmıştır. Sonuçtan Refet Bey de çok memnun olur.
O gece uyurlar. Ethem Bey çok erkenden yola çıkacağı için,
sabah erkenden kalkar. Demirci Mehmet Efe de erken kalkmıştır.
Refet Bey henüz uyanmamıştır. Ethem Bey yola çıkmadan önce,
beraber süt içerler. Yanlarında kimsenin olmamasından istifade
eden Demirci Mehmet Efe, yavaş bir sesle Ethem Bey’e;
“Ethem Bey. Sen beni dinle. Biz birbirimizle iyi geçinelim.
Şimdi bunlar bizim aramızı bulmaya çalışıyor. Amma yarın işler
tam yoluna girdi mi, emin ol ki hemencecik başımızı yerler.” der.
Ethem Bey bu uyarıya güler. Fakat daha sonraki olaylar
gösterecektir ki, Demirci Mehmet Efe’nin tasfiye edilmesi için,
Refet Bey görevlendirilir ve onu esir alır. Ethem Bey’i de aynı
akıbet beklemektedir. Gelecek, Demirci Mehmet Efe’yi haklı
çıkaracaktır.3
Ethem Bey, Salihli cephesinde 1919 yılı Kasım ayının
sonunda duruma hakim olmasına kadar çok çetin altı ay
geçirmiştir. İki defa, adeta cephe savaşı denilecek kadar Yunan
kuvvetleri ile çatışmalar olmuştur. Ali Fuad Paşa ile temas
halindedir. Henüz Sivas’ta olan Heyet-i Temsiliye adına Mustafa
Kemal Paşa ile muhabere etmektedir. Daha sonra kaderi
üzerine kendi şahsından çok hakim olmuş iki kardeşi o günlerde
3 B. Bozgeyik, 1991, a.g.e., s. 30.
45
nerededir? O kardeşler ki, Ethem Bey’in haksız akıbetinin baş
sorumlusudur.
Ne Reşit, ne Tevfik Bey’ler bu zamana kadar sahnede
değillerdir... Ethem Bey’in kaderinde belki ilk anda yadırganacak
olan garip bir tecelli vardır: O neslin Çerkezlerinde kendilerinden
büyük aile fertlerine karşı kayıtsız-şartsız saygı hakimdir.
Ethem Bey’in babası Ali Bey çocuklarını bu hususiyet içinde
yetiştirmiştir. O kadar ki, Ethem Bey’in akıbetini tayin eden
Büyük Millet Meclisi Heyeti’nin Kütahya’daki 28 Aralık 1920
tarihli son toplantısında, hedef Ethem Bey olduğu hâlde, Ethem
Bey bir köşede hemen hemen hiç konuşmamış, kardeşinin
felaketli encamında düşmanlarından çok menfi tesiri olduğu
maalesef anlaşılan ağabeyi Reşit Bey konuşmuştur. Bunun
üzerine dayanamayan Eskişehir Mebusu Eyüp Sabri Bey, Ethem
Bey’e şöyle hitap etmiş:
“Ethem Bey, Kuvay-ı Seyyare’nin kumandanı sizsiniz.
Emirleri veren ve kararları alan da sizsiniz. Garp cephesinin
hitapları hep sizin şahsınız ve makamınızdır. Bu itibarla
muhterem ağabeyiniz Reşit Bey’efendi yerine zat-ı alinizin
konuşması daha münasip olmaz mı?” demiştir. Eyüp Sabri Bey’in
bu cesur ve sitemli çıkışına, orada, Büyük Millet Meclisi adına
bulunan heyetin diğer azası, Celal (Bayar), Vehbi (Bolak) ve Kılıç
Ali Bey’ler, önce hayret etmişler, sonra Ethem Bey ‘den cevap
beklemişlerdi. Fakat yüzü kızaran Ethem Bey susmuş, önüne
bakmış, ağabeyisi Reşit Bey, gücenik ve dikleşmiş bir sesle:
“Bey’efendi... Bizde âdet; büyükler, küçükler namına
konuşabilirler...” gibi garip bir cevap vermiştir. Bu, aile
ilişkilerinde belki doğru bir yoldu, Çerkezlerde gelenekleşmiş
âdetti. Ethem Bey bu olayı hatıralarında şöyle anlatır:
“...Eğer artık Kuvay-ı Seyyare’ye lüzum kalmamışsa, tarih
huzurunda bunun mesuliyetinin tespit safhasından sonra zaten
hasta ve bitap olan bedenine işgal edilmemiş vatan köşesinde
bir kulübe ve eğer sıhhatine kavuşması mukadder ise bir
nefer olarak vatan hizmetine devama amade” olduğunu belki
söyleyecek idi. Ethem Bey bunları söyleyemedi ve Reşit Bey
46
konuştu. Bu konuşma da, ipleri koparmaya kararlı bir kişinin
sert tutumunun devamı mahiyetinde oldu. Nitekim, yirmi dört
saat sonra, Ethem Bey’in asi olduğu ilan ve hazırlanmış olan
tenkil planı tatbik mevkiine konuldu. İbretli olan, neticede bu
kadar tesirli olmuş olan iki ağabeyin, bilhassa ve bilhassa Reşit
Bey’in Kasım 1919 sonuna kadar savaş sahnesinde gözükmemiş
olmalarıdır.
Burada şu sual ister istemez hatıra geliyor: Ethem Bey’in
iki kardeşi de harbiye mezunu muvazzaf zabit idiler. Askerlik
hayatları (bilhassa Tevfik Bey’in) başarılı geçmişti. ilk günlerde
kendi kendilerini vazifelendirmemiş olmaları nedendi? Ethem
Bey, bütün imkânlar sağlanıncaya kadar çete savaşları yapılması
yolundaki kanaatini, kendi öz ağabeylerinin davranışlarının
ilhamı ile mi edinmişti? Hatıratında böylesine bir hava vardır
ve bunu yarı açık, yarı kapalı her sırası geldiğinde bahis konusu
yapar.4
Aynı günlerde İstanbul Hükümeti, büyük şehirlerde
yaptırdığı seçimlerle Anadolu’dan milletvekillerinin seçilmesi
işini tamamlatmıştır. Ethem Bey’in ağabeyi Reşit Bey de Saruhan
(Manisa) Milletvekili seçilmiş ve İstanbul’a hareket etmiştir.
Fakat işgal kuvvetlerinin müdahalesi ile, 16 Mart 1920’de Meclisi
Mebusan dağıtılır. Başa gelen Damat Ferit Paşa Hükümeti,
Şeyhülislam olarak bakanlar kuruluna aldığı Dürrizade Abdullah
Efendi’ye, “Kuvay-ı Milliyecilerin eşkıya ve katledilmelerinin caiz
olduğu”na dair fetva çıkarttırır. Bu fetvanın yüzlerce nüshası
Anadolu’ya dağıtılır.5
Anzavur Ahmet İsyanı: Bu arada Kurtuluş Savaşı sırasında
çıkan en önemli 3 isyandan birincisi başlamak üzeredir.
Ahmet Anzavur İsyanı son derece planlı ve organize bir
harekettir. Bu plana göre;
a. Çanakkale ve Bursa arası ile, Sakarya’nın doğusundan
Ankara’ya kadar olan bölge gayr-i milli bir vaziyete sokulacak,
4 C. Kutay, 2004, a.g.e. s. 62-63.
5 ÇEH, 1962, a.g.e., s.25.
47
b. Ankara’yı savunmasız bırakmak için, Yozgat ve Konya
gayr-i milli bir vaziyete sokulacak,
c. Bunlarda başarılı olunca, vaziyete hakim olmak ve
bağımsız bölgelerin maneviyatını takviye etmek için, İngiliz İşgal
kuvvetleri yeniden Anadolu şimendiferlerini işgal edecek,
d. Bu esnada İstanbul gayr-i milli hükimeti tarafından
kurulacak bir kolordu kadar kuvvetindeki muntazam bir kuvvet,
Ankara üzerine yürüyerek ecnebi işgal kuvvetleri namına
Ankara’yı işgal edecek,
e. Pontus ve Kürt isyan hareketleri Doğu Anadolu’yu sürekli
olarak tehdit edecek.
f. Anadolu’nun batı ve güneyindeki işgal bölgelerinde
bulunan Milli Müfrezeleri yerlerinde tutabilmek için, buralarda
bunlar üzerinde baskı yapmak,
g. Gayr-i milli mıntıkaların kolaylıkla tesisi amacıyla,
padişah ve hükümet, İslamiyet’i bir vasıta olarak kullanacak ve
milli kuvvetlerin asi olduğu iddia edilecek. Herkes tarafından
bunların yok edilmelerinin mübah olduğu bir fetva ile ilan
edilecek ve ecnebi polisi tarafından satın alınmış kimseler hoca
kıyafetinde, adı geçen fetva ile adı geçen bölgelere gönderilecek,
h. Bu planın başarılı olması için her türlü vasıta yasal
sayılacak.6
Anzavur Ahmet isminde ve aslen Çerkez olan birisi
elebaşılığında ki kuvvetler, ilk önce Biga Şehri’ni ele geçirirler.
Yine aynı günlerde, İstanbul’da Mirliva (Tuğgeneral) Süleyman
Şefik Paşa kumandasında Kuvay-ı İnzibatiye Halife Ordusu
kurulur ve İzmit’e gönderilir. İstanbul’daki işgal kuvvetleri, 1
milyon lirayı bu ordunun harcaması için, Damat Ferit Hükümeti
emrine verirler.7
Milli Mücadele’nin en buhranlı günlerinde adı, bir
huzursuzluk ve kargaşalık kaynağı olan sergerde: Anzavur
Ahmet... Cahil ve mutaassıp, fakat gözüpek, kanun ve
nizam tanımayan bir çeteci idi. Hapishanelerdeki ağır ceza
6 A. F. Cebesoy, 1953. Milli Mücadele Hatıraları. s. 11-12. Vatan Neşriyatı. İstanbul.
7 ÇEH, 1962, a.g.e., s.26.
48
mahkumlarının koyuluvermeleriyle ve İngilizlerin o günlere göre
büyük para olan ayda ödedikleri otuzar altınla başına topladığı
güruhla, işgal makamlarının istedikleri yerlerde ayaklanmalar
çıkardı, büyük tehlikeler yarattı. Ethem Bey’in hatıralarında
kendisine yazılmış uyarma mektupları vardır. Sonuncusunda şu
cümleler yer alıyor:
“Sen ıslah kabul etmiyorsun. Memleketine ihanet etmiş bir
adam olarak ölmek kararını kendi kendine verdin.” Anzavur’un
akıbeti hakikaten de böyle oldu...8
Bir taraftan Ahmet Anzavur Çetesi, diğer taraftan Kuvay-ı
İnzibatiye Marmara Bölgesi’nde etrafta isyanlar çıkarmaya
başlarlar. İsyanlar giderek büyümektedir. Ethem Bey’e isyanları
bastırması için telgraf üstüne telgraf gelmektedir. Önce
Marmara’nın güneyinde başlayan isyanlar, İzmit, Adapazarı,
Gerede, Düzce, Mudurnu ve Bolu’ya kadar yayılır. Diğer
bazı yerlerde de isyan emareleri başlamıştır. Suriye sınırında
Aşiret Reisi İbrahim Paşazade de ayaklanmış fakat Viranşehir
Kaymakamı’nın müdahalesi ile bastırılmıştır.
Biga ve çevresinde ayaklanan Anzavur Ahmet üzerine
Yusuf İzzet Paşa Kolordusundan, Kurmay Binbaşı Derviş Bey ve
Kaimmakam Süleyman Sami Bey kumandasındaki 7 bin kişilik
bir kuvvet gönderilirse de, bu kuvvet mağlup olur. Topları da
Anzavur kuvvetleri eline geçer ve kendileri de çok az bir kuvvetle
Balıkesir’e kaçabilirler. Bu galibiyet Anzavur’a büyük bir cesaret
verir. Ethem Bey, Kuzey cephesi komutanı Miralay Kazım Bey’in
isteği üzerine, Sarı Efe Edip Bey’in kumandasında 400 süvariden
meydana gelen bir kuvveti Salihli’den Balıkesir’e yollar. Ethem
Bey’in kendisinin gitmemesin sebebi, Uşak, Kula, Demirci,
Borlu, Alaşehir ve diğer Müdafaayı Milliye Cemiyetleri’nin
Ethem Bey’in cepheden ayrılmamasını istemeleridir. Bundan 8
ay önce Anzavur’un I. İsyanı sırasında, cepheden 1,5 ay ayrılan
Ethem Bey’in yokluğu esnasında, Yunanlılar bir iki galibiyet elde
etmişlerdir.9
8 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 86.
9 ÇEH, 1962, a.g.e., s.27.
49
Ethem Bey’e 10 Mart 1920 tarihinde, 28. Fırka Kumandanın
Miralay Kazım imzalı, acele ve şifreli bir telgraf gelir. Kazım Bey
telgrafında, “Anzavur kuvvetlerinin Gönen üzerine ilerleyerek,
Rahmi Bey’i mağlup ettiklerini, vaziyeti tehlikeli gören Kolordu
Komutanı Yusuf İzzet Paşa’nın Bandırma’dan Bursa’ya çekildiğini,
Anzavur emrindeki kuvvetlerin Karacabey’i ele geçirdiklerini,
isyancıların Balıkesir’e yöneldiklerini, Balıkesir’i ele geçirirlerse,
Yunanlılarla irtibata geçeceklerini, bu yüzden durumu ümitsiz
olduğunu, kuvvetlerin başında bizzat Ethem Bey olduğu
hâlde, acilen gelinmesini, telgraf başında kendilerinin cevabını
beklediğini” bildirir.
Bu acil ve önemli telgrafı alan Ethem Bey, iki gün içinde
hazırlıklarını tamamlayarak trenle Salihli’den Balıkesir’e hareket
eder. Ağabeyi Tevfik Bey de yanındadır. Balıkesir’e gelen Ethem
Bey, hakikaten durumun çok acil ve tehlikeli olduğunu görür.
Anzavur İsyanı’nın bastırılması, diğer yerlerde ayaklanmaya
başlayan isyancıların da maneviyatını kıracaktır. Burada iki
gün kalan Ethem Bey, oradan Susurluk’a geçer. Bu arada
Anzavur Kirmasti’yi almıştır. Kendisi bir Miralay olan Kazım
Bey, kumandayı bizzat Ethem Bey’in ele almasını ister ve o da
kabul eder. Kazım Bey kuvvetlerinin bir kısmı ile geride kalarak,
Ömer Bey İstasyonu’nda mevzilenir. Manyas tarafında gelmesi
muhtemel kuvvetleri önlemekle görevlendirilir.
Ethem Bey, emrindeki kuvvetlerle Susurluk’a gelerek,
gerekli önlemleri alır. Ertesi günü savaşmak için, hazırlıklarını
tamamlar. Ertesi sabahleyin erkenden her iki tarafta savaşmaya
başlarlar. Anzavur kuvvetlerinde top ve makineli tüfek de vardır.
9-10 saat süren şiddetli savaş sonunda, Anzavur kuvvetleri
yenilir. Top ve makineli tüfekleri de Ethem Bey kuvvetlerinin
eline geçer. Bu savaş esnasında Anzavur, paşalığa (generalliğe)
terfi ettirilmiştir. Ama General Anzavur Ahmet Paşa, 6 adamı ile
birlikte, savaş alanından canını zor kurtarır. Fakat tehlike geçmiş
sayılmaz, çünkü Bursa şehir merkezi hariç, Çanakkale dâhil
50
olmak üzere, bütün Güney Marmara Bölgesi ellerindedir.
Anzavur Ahmet, Bandırma’ya gelmiş ve tekrar etrafına
kuvvet top lamaya başlamıştır. Ethem Bey, Anzavur ile ikinci
defa Bandırma’nın içinde savaşır ve yener. Bu sefer de Anzavur
yanına aldığı 10 adamı ile birlikte ve atlı olarak Gönen ve Biga
istikametine kaçar.
Ethem Bey, ertesi günü kuvvetleri ile birlikte Bandırma’dan
ayrılır. Çünkü Anzavur’un izini bulmuştur. Biga civarında
Anzavur ile 3. defa karşı karşıya gelirler. Anzavur ve kuvvetleri
burada ancak 3 saat dayanabilirler. Anzavur tekrar yenilir ve
kuvvetlerinin bir kısmı esir düşer, topları ele geçer. Fakat Anzavur
yine kurtulmayı başarmıştır. Karabiga Limanı’nda bulunan bir
işgal kuvveti gemisine binerek canını kurtarır ve İstanbul’a kaçar.
Geride kalan Gavur İmam ve kuvvetleri de tepelenir ve silahları
ele geçirilir. Ele geçen silahlar arasında sahra topu bile vardır. Ele
geçen silahlar sayıldığında, bir kolorduyu silahlandıracak kadar
silah ele geçirildiği anlaşılır.10
Kirmasti’de Meydana Gelen İlginç Olay: Tevfik Bey,
emrindeki kuvvetlerle Kirmasti Şehri’ne girer. Şehri ikiye ayıran
köprü üzerinde, 3 tane idam sehpası ve altında da elleri bağlı
şekilde 3 kişi bulur. Bunlar Anzavur’un Divanı Harp Heyeti
tarafından idama mahkûm edilmiş 3 kişidir. Bunlardan birisi
de Ethem Bey kuvvetlerinden bir kişidir. Tevfik Bey, idam
mahkûmlarının ellerini çözdürür ve serbest bıraktırır. Yaptığı
soruşturmada, bu kişilerin yarım saat önce idama mahkûm
edildiklerini, idam kararını veren Divan-ı Harp Heyeti’nin de
halen şehirde olduğunu öğrenir. Tevfik Bey hemen şehirde
heyeti buldurur ve tutuklar.
Bu Divan-ı Harp Heyeti’nin başkanı, I. Dünya Savaşı
sırasında askerlik yaparken, irtikâp suçundan ordudan atılan
Tatar Hasan Bey’dir. Üstelik o tarihte bu ordudan atılma kararını
veren de Tevfik Bey’dir. Zaten eski durumu da bilen Tevfik Bey,
uzun uzadıya soruşturmaya lüzum görmez ve Divanı Harp
10 ÇEH, 1962, a.g.e., s.34.
51
Heyeti’ni idam sehpalarının altına getirtir. Tatar Hasan’ın ipini
ise, biraz önce idama mahkûm ettiği 3 kişiden birisi çeker.11
İsyan tamamen bastırılır ve herkes işinin gücünün
başına döner. Diğer taraftan da Ankara’ya gönderilecek
milletvekillerinin seçimi işi ile ilgilenmeye başlarlar. Ethem Bey
hâlâ Biga’da bulunduğu bir sırada, Genel Kurmay Başkanı İsmet
Bey’in, Ethem Bey’i telgraf başına çağırdığı haberi gelir. Biga
Telgrafhanesi’ne giden Ethem Bey ile İsmet Bey arasında şöyle
bir konuşma geçer;
“Merhaba Ethem Bey. Nasılsınız, iyisiniz inşallah? Gazanız
mübarek olsun.”
“Merhaba efendim. Teşekkür ederim. Ben iyiyim, siz
nasılsınız?”
“Umumi vaziyetimiz iyi değil. Mustafa Kemal Paşa ve Reşit
Bey yanımdalar. Makine başındayız. Size umumi vaziyeti izah
ederken, bazı acı haberler de vereceğim.”
“Söyleyiniz efendim. Acı da olsa, hakikati bilmek daha
iyidir.”
“Sizinle bu görüşmeyi temin edebilmek için, çok zorluğa
uğradık. Bazı yerlerde şimendifer tellerinden istifade ettik.
Birçok yerlerle irtibatımız hemen hemen yoktur. Merkezde
ise kuvvetimiz kalmadı. Miralay Mahmut Bey fırkası, Hendek
Boğazı’ndan Düzce’ye geçerken, asilerin hücumuna uğradı.
Mahmut Bey ve bazı subayları şehit ve bir kısmı da esir düştü.
Fırkanın silahları, mühimmatı ve hayvanları isyancıların eline
geçti.
Ankara’nın kuzeybatı yönündeki diğer isyan sahasına
gönderdiğimiz Arif Bey’ in kumandasındaki bir müfrezemize
ait felaket haberi de geldi: Arif Bey önce asilere karşı,
Gerede’de bir iki mevzi başarı elde etmişti. Fakat sonraki
yenilgi üzerine Ankara’ya doğru çekilirken, bir suikasta kurban
gitti. Müfrezesinden bir kısmı isyancılara katıldı, bir kısmı da
dağıldı. Geyve Boğazı’nı asi kütlelere karşı savunan 22. Kolordu
Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın da vaziyeti tehlike göstermekte ve
11 ÇEH, 1962, a.g.e., s.41.
52
günden güne sıkışmaktadır. Böyle bir sırada, galibiyetiniz büyük
bir güzel tesadüftür. Sizi tebrik ederiz. Bulunduğunuz yerde
ikinci derece işleri fırka kumandanı Kazım Bey’e bırakarak, en
kestirme yolla ve süvari kıtalarınızla birlikte Geyve Boğazı’nda
Ali Fuat Paşa’nın yardımına koşmanızı rica ederiz. Keyfiyeti Ali
Fuat Paşa’ya bildirmek için, sizin kabul etmenizi bekliyoruz.”
19.Nisan.1920’deki görüşme sonucu Ethem Bey’in cevabı;
“Yarın Geyve’ye hareket edeceğim.” şeklinde olur.
Durumu hemen telgrafla Miralay Kazım Bey’e bildirir.12
Susurluk Savaşı’ndan kaçan ve Anzavur’dan ayrı düşen bazı
kişiler, Manyas’a sığınmışlardır. Bunlar Ethem Bey’in Anzavur’dan
korktuğunu ve bu yüzden Manyas’a girmediği dedikodusunu
yaymaktadırlar. Bir gece yürüyüşü ile, batı istikametinden
Manyas’a girilir ve iki gün süren bir harekat başlatılır. Bu iki gün
içinde, at ve silahlarıyla yaklaşık 600 kişi Ethem Bey kuvvetlerine
katılır. Ama Ethem Bey asıl reislerini aramaktadır. Bunlardan bir
kısmı öldürülmüş, geride kalan 40-50 kaçak ise Ethem Bey’in
Bandırma’daki Emre Köyü’ne gitmişlerdir. Burada Ethem Bey’in
babasının evini, diğer binalarını, değirmenini yakmışlar; 3-4
adamını öldürmüşler ve kaçarak İstanbul’a sığınmışlardır.13
Manyas’ta katılanlarla birlikte, Ethem Bey’e bağlı birlikler
5.000’i bulmuştur. Yeni kurulan süvari birliğinin başına,
güvendiği adamlarından Şevket Bey’i geçirir. 500 kişilik
piyade taburundan başka bütün birlikleri atlıdır ve teçhizatları
mükemmeldir.
Yardımlar Hangi Şartlarda Toplanıyor?: Manyas’a
varılmasının 3. günü, Bursa’ya doğru yola çıkılır. Karacabey’de
gecelemeye karar verilir. Karacabey’e geldiklerinde, Balıkesir
Milli Müdafaa Cemiyeti Merkez Üyeleri’nden Vehbi Bey’i,
Karacabey eşrafından yardım toplamak için yaptığı toplantı
12 ÇEH, 1962, a.g.e., s.36.
13 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 37.
53
halinde bulur. Karacabey’de Milli Mücadele için ilk defa para
toplanmaktadır.Ethem Bey, yardım toplama işinin nasıl gittiğini
sorar. Vehbi Bey, elindeki bir listeyi uzatarak, Ethem Bey’e
verir. Ethem Bey listeyi incelediğinde, Karacabey’in en zengin
adamlarından olan ve kendisinin de tanıdığı Arnavut Galip
Paşa’nın isminin hizasında 150 rakamı yazılı olduğunu görür. Bu
paranın altın mı yoksa kâğıt para mı olduğunu Vehbi Bey’e sorar.
Vehbi Bey;
“Nerede altın verecek hamiyetli zengin? Bu paraları
toplarken bile itirazlara kalıyoruz. Bu rakamları bile bin minnetle
kabul ettiriyoruz” diye hayıflanır. Toplulukta Galip Paşa da
vardır. Ethem Bey, kendisine hitaben;
“Paşa, bu her zamandan ziyade himmet, hamiyet ve gayret
zamanıdır. Millet yaşamak ve istiklalini korumak için, kan ve ateş
içinde çırpınıyor. Böyle bir zamanda herkes, vatanın kurtuluşu
için varlığını feda etmelidir. Sen ise teessüfle görüyorum ki,
servetçe senden çok aşağı vaziyette olanlara fena bir örnek
olmakta devam ve ısrar ediyorsun. Kaldı ki ben senin mazini
ve seni de pekiyi biliyorum. Haksız bir davayı kazanmak için
onbinlerce lira rüşvet veren bir adamsın. 50 lira gibi az bir parayı
İstanbul birahanelerinde, Bursa’da bir gecede harcayan hovarda
bir insansın. Vatan uğrunda bu cimriliğin hayret ve nefrete
şayan değil midir?” der. Galip Paşa bu sözlere hayli sinirlenir,
ama sinirini belli etmemeye çalışarak;
“Bey’im, bu bir yardımdır. Ve yardım da arzuya ve isteğe
tabidir. Ve ben daha fazlasını veremem.” der.14
Ethem Bey, Galip Paşa’nın bu sözlerine kızar ve hemen
yanındaki adamlarına, Galip Paşa’nın tutuklanmasını emreder.
Paşa telaş ve korku içinde dışarı çıkartılır. Bir gece hapiste kalır.
Ertesi sabah erkenden kendisinin işlerine bakan bir adamı gelip
Ethem Bey’i bulur. Paşa’nın namına 5 bin lirayı makbuz karşılığı
teslim eder. Bunun üzerine Paşa serbest bırakılır.
Ethem Bey ve kuvvetleri hızlı bir yürüyüşe geçip, akşam
saatlerinde Bursa’ya varırlar. Ethem Bey’in niyeti, Bursa’da
14 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 38.
54
askerini iki gün dinlendirip, oradan Geyve’ye hareket etmektir.
Ama o gün Ali Fuat Paşa’dan aldığı ve acele Geyve’ye yetişilmesini
isteyen telgraf gelir. Bütün planları alt üst olur ve 27-28 Nisan
1920 gecesi karşı bir telgraf çeker;
“Yarın Bursa’da bize katılmasını beklediğim müfrezemin
gelmesini müteakip, Bursa’dan Geyve’ye hemen hareket
edeceğim.
Salihli Cephesi ve Kuvay-ı Tedibiye Kumandanı Ethem”
Ertesi gün Bursa’dan ayrılarak, Geyve’ye varırlar. Halife
Ordusu Geyve Boğazı’na hâkim olmak üzeredir. Ethem Bey,
arkadaşları ile durumu değerlendirir. Ali Fuat Paşa ile yaptığı
telgraf görüşmesi sonucu, hemen ertesi sabah aniden hücum
etmek niyetinde olduğunu söyler. Ali Fuat Paşa, böyle acele bir
hücumun zaferle sonuçlanacağından şüphelidir. Ayrıca Ethem
Bey’e, Ankara’da bulunan Genel Kurmay’ın başka bir pla15n ve
kararından söz eder. Ankara’nın masa başında hazırladıkları plan
değişiktir. Bu plana göre, doğrudan Geyve Boğazı’na yapılacak
bir saldırı çok riskli ve doğru değildir. Ethem Bey kuvvetleri, 3
günlük bir yürüyüşten sonra, Geyve Boğazı’nın arka tarafına
dolanmalı ve Geyve Boğazı’nın kuzeydoğu yönündeki Ankara
tarafından saldırıya geçmelidir. Ethem Bey ise bu planı birkaç
yönden riskli bulur.
Öncelikle iki günlük ilave bir hızlı yürüyüş, askeri daha da
yoracaktır. Yine bu süre içinde Halife Ordusu kuvvetleri boğaza
tamamen hâkim olacaklardır. Ayrıca her fırsata hazır olan
Yunan ordusu, Ethem Bey kuvvetlerinin cephedeki yokluğunu
hissederse, ani bir hücuma kalkma tehlikesi mevcuttur. Böyle
bir hücum, Yunanlıların Anadolu içlerine kadar girmesine yol
açabilecektir. Ethem Bey sonunda “Baskın basanındır” planını
Ankara’ya kabul ettirir.
Ertesi sabah gerekli tedbirleri alan Ethem Bey, boğazın güney
tarafından hücuma geçer. Boğazın batıdaki çıkışında şiddetli
15 ÇEH, 1962, a.g.e., s.40.
55
karşı koymaya karşılık, Halife Ordusu kuvvetlerini bozguna
uğratır. İki dağ topu, çok sayıda makineli tüfek ve bir bölük asker
esir alır. Kaçanlar da hızlı bir şekilde takip edilir. Akşama kadar
Adapazarı ve Sapanca civarları dâhil olmak üzere, tüm bölge
isyancılardan temizlenir. Çarpışmanın sonunda yakalanan bazı
Halife Ordusu subayları ile isyancı elebaşları, kurulan Seyyar
Harp Divanı’nda yargılanmaya başlanır. Ama subaylardan genç
olan birçoğunu, Milli Mücadele Ordusuna faydalı olacakları
düşüncesi ile cezalandırmaz. “Affedilmeleri uygundur” şeklinde
hepsine birer yazı yazarak, bunları Ankara’ya sevk eder. Fakat
Adapazarı Askerlik Şubesi Başkanı, bir piyade binbaşı, yine
Adapazarı’nda Jandarma Bölük Kumandanı Yüzbaşı Mustafa
Efendi, halkı camilerde vaazları ile Kuvay-ı Milliye aleyhine
kışkırtan bir hoca ve diğer isyancı elebaşlardan olmak üzere 12
kişi Harp Divanı kararı ile hemen asılırlar.16
İngiliz Ajanı Karı-Koca: Adapazarı’nın ilk işgal edildiği
sırada, karı-koca bir İngiliz çift yakalanıp, Ethem Bey’in
karargâhına getirilir. Kadın büyük bir korku içinde titremektedir.
Ethem Bey, başlarına felaket geleceği endişesi ile korkudan
titreyen bu kadına çok acır. Her ikisini de bir beygir arabasına
bindirir ve İzmit’e yollar. Arabaya bindirmeden önce tercümanı
vasıtası ile kendilerine;
“Gördüklerinizi arkadaşlarınıza ve büyüklerinize söyleyiniz.
Bir daha da bizim dâhili işlerimize karışmayınız.” der.17
Adapazarı’nda kaldıklarının ikinci gecesi, acele olarak
Düzce Telgrafhanesi’nden telgraf başına çağırılır. Telgraf
memuru, Düzce’de telgraf başındaki kişinin kim olduğunu
bilmemektedir. Telgraf başına geçince, Düzce’den arayanın,
Düzce İhtilal Merkez Heyeti Başkanı Safer Bey’le, Dava Vekili
Abdülvehap Bey olduklarını öğrenirler. Karşıdakiler özetle şunu
söylemektedirler;
“Biz Ankara ile irtibata geçtik ve anlaşmak üzereyiz. Biz size
16 ÇEH, 1962, a.g.e., s.41.
17 ÇEH, 1962, a.g.e., s.41.
56
haber vermeden daha ileri doğru kuvvet göndermeyiniz. Zira
kuvvetlerinizin büyük tehlikeye girmesine sebebiyet vermiş
olursunuz. Şu teklifimizin dışında bir yol tutmayacağınıza dair
kati cevap ve teminatınızı makine başında bekliyoruz. “
Ethem Bey bu teklifin bir oyalamaca olduğuna inanır ve
karşı tarafın iyi niyet ve samimiyetine inanmaz. Fakat onlar
da şüphe uyandırmamak için, çok tereddüt etmeden şöyle bir
cevap gönderir;
“Gösterdiğiniz böyle makul bir talep karşısında vatandaş
kanı dökmeyeceğime emin olabilirsiniz. Şu kadar ki, müspet
veya menfi kararınız, vakit geçirmeden iki gün içinde mutlaka
bildirmelisiniz.”
Ethem Bey, Düzce ile konuşmasını bitirmiş ve telgrafhaneden
çıkmak üzeredir ki, konuşmalara şahit olan telgraf memuru
Ethem Bey’in arkasından koşar ve eline bir not tutuşturur. Notta;
“Sakın bunların sözlerine inanmayın. Bunlar diğer taraftan,
Hendek Boğazına kuvvet göndermeye çalışıyorlar.” Bu notu
veren telgraf memuru da, Ethem Bey’in kulağına eğilir ve fısıltı
ile;
“Okuduğunuz şu ifadeler, Düzce Telgraf Memuru’nun bana
makine ile yazdırdığı kelimelerdir. Haberiniz olsun.” der. Ethem
Bey hem o telgraf memuruna teşekkür eder, hem de Düzce’deki
memura, kendi namına teşekkür etmesini söyler ve karargâhına
gelir.18
Mahmut Bey ve arkadaşları daha birkaç gün önce böyle bir
oyuna kurban gitmişlerdir. Beklenmeyen bu gelişme üzerine,
Ethem Bey hemen bütün kuvvetlerini gece yarısından sonra
Hendek’e doğru yola çıkarır. Niyeti Hendek Boğazı’ndan geçerek,
Düzce ve Bolu taraflarını incelemektir. Sabaha karşı, Hendek
Nahiye Merkezi’ni hiçbir direniş görmeden ele geçirir. Nahiye
müdür ve memurlarını kaçmadan yakalatır.
İsyancıların arasında, İstanbul’daki hükümet tarafından
gönderilmiş ve isyanın genişlemesi için ellerinden gelen gayreti
18 ÇEH, 1962, a.g.e., s.42.
57
göster Rumlar da vardır.19 Hendek Boğazı’nın güney girişine
kuvvet yerleştirerek tutar. Daha önce pusuya düşürülen Miralay
Mahmut Bey fırkasına ait birkaç makineli tüfek ile cephaneyi de
hükümet konağının alt katındaki bir depoda buldurur. Fırkanın
diğer eşyaları ile hayvanlarını da civar köylerden toplatırlar.
Mahmut Bey fırkasını yiyen boğazı ihtiyatla geçerler ve çarpışma
olmadan Düzce’ye girerler. İsyancıların asıl niyeti, hakikaten
Mahmut Bey’e yaptıkları gibi, bir ihanetle pusuya düşürüp, imha
etmektir.20
b. Şefaatçilerine Rağmen Safer Bey’i İdam Ettirmesi
Düzce’ye girdikten sonra, Ethem Bey birliklerine katılmak
isteyenler oldukça artar. Bazıları tek tek, bazıları gruplar halinde
gelmektedirler. Ethem Bey bunların bazılarını birliklerine
katmakta, bazılarını da silahlarını aldıktan sonra, serbest
bırakmaktadır.
Bu müfrezelerden birisi, Rıfat Bey isminde birinin
komutasında olan 100 kişilik bir süvari kuvveti, diğeri ise
Mehmet Bey isminde birinin komuta ettiği 300 kişilik bir
kuvvet idi. Mehmet Bey, I. Dünya Harbi’ne Irak’ta yüzbaşı olarak
katılmış bir komutandır. Komutanı olan binbaşı, savunmayı
bırakıp, çekilmesini isteyince, binbaşıyı astırmış ve o mevkii
üç ay elinde tutmuştur. Bu Mehmet Bey daha sonra Yozgat
İsyanı’nın bastırılması ve Yunan Ordusu karşısında gösterdiği
kahramanlıklar ile de kendisini göstermiştir.
Ethem Bey Kuvvetleri Hendek Boğazı’ndan ansızın Düzce’ye
inince, isyancı elebaşılarından bir kısmı kaçmış, bir kısmı da
şaşırıp kalmış ve yakalanmışlardır. Bunların arasında telgraf
konuşmalarını yapan Safer ve Abdülvahap Bey’ler de vardır.
Diğer isyancı elebaşlarının kara ve deniz yolu ile İstanbul’a
kaçabileceğini tahmin eden Ethem Bey, daha önce Marmara ve
Karadeniz sahilindeki hemen bütün liman ve iskelelere kuvvet
yerleştirmiştir. Bu kuvvetlerinde eline de birçok isyancı düşer.
19 C. Kutay, 1955, a.g.e.
20 ÇEH, 1962, a.g.e., s.43.
58
Hayri Bey adında bir kurmay (kaimmakam) yarbay, bir binbaşı,
dört (zabit) subay, Düzceli Abdülvehap ve Safer Bey’ler, Bolu
Milletvekili Vehap Bey kısa sürede yargılanıp, idam edilirler.
Yakalananlardan beraat edenler de olmuştur.
Ayrıca 1. Meclis milletvekillerinden Kurmay Yarbay Hüsrev
(Gerede) Bey, Süvari Yüzbaşısı Avni Bey, Lazistan Milletvekili
Genç Osman ve daha bazı Kuvay-ı Milliye taraftarı da esaretten
kurtulurlar. Hüsrev Bey ve arkadaşları, isyancıları vazgeçirmek
için “Nasihat Heyeti” olarak Ankara’dan yollanmışlardır. Fakat
kendileri önce taş yağmuruna tutulmuşlar, daha sonra da
yakalanıp hapsedilmişlerdir. Hendek Boğazı’nda şehit edilen
Miralay Mahmut Bey’in cesedi gömülmemiş ve bir dereye
atılmıştır. Dereye atılan Mahmut Bey’in bu cesedi, vahşi
hayvanlar tarafından yenmiştir. Mahmut Bey’in bazı subayları
da hakaret ve işkence görerek öldürülmüşlerdir.
Ethem Bey anılarında, verilen idam cezalarını şöyle açıklıyor;
“İdam hükmü, benim yaşadığım zamanların zaruri
icaplarındandı. Bununla beraber, ben ikinci, üçüncü derecedeki
suç sahiplerinin idam edilmelerine asla taraftar olmazdım. Daha
çok ıslah edilmeleri yönüne önem verirdim. Düzce İhtilal Heyeti
üyelerinden Safer Bey için, bazı şefaatçiler bana gelmişlerdi.
Kendilerine cevabım, “Hüküm ve af keyfiyeti, vicdanından
başka bir şey tanımayan Harp Divanı’na aittir.” demiş ve Harp
Divanı’nın adli olan idam hükmünü imzalamıştım.21
Halide Edip Hanımefendi gibi, beni aşırı bulan ve “Hemcins
katili” diyen hemşehrilere, Kafkaslıların daima iftihar ettikleri
Şeyh Şamil22 merhumunun vatanı kurtarma savaşına dair hayat
hikayesini okumalarını tavsiye ederim.
Asılan Safer Bey, çevresindeki şahsi nüfuzunu, İstanbul
Hükümetinden aldığı telkinlere kayıtsız şartsız bağlamak
suretiyle, çok gayretkeşlik etmiştir. Bu cahil hemşeri, Miralay
Mahmut Bey, Ferzek Sait Bey ve arkadaşları gibi samimi Çerkezlik
21 ÇEH, 1962, a.g.e., s.45.
22 Şeyh Şamil’in annesi, Ruslara teslim olmayı teklif eder. Bunu bir suç sayan Şeyh Şamil,
annesini yargılatır ve annesi kırbaç cezasına mahkûm olur. Fakat annesi çok yaşlı ve kadın
olduğu için, kırbaç cezasını annesi yerine Şeyh Şamil’in kendisi çeker. O.Y.
59
ruhuna sahip hemşerilerine karşı görünerek, onları namertçe
pusuya düşürerek öldüren bir topluluğun yaptıklarında birinci
derecede suça ortak bulunmuştur. İşte bu mesele, kendisinin
affa layık olmadığını ve son derece kötü bir insan olduğunu
ispat etmeye yeter. Ben böyle kabul edilemez hoşgörülere daha
önceki acı tecrübelerim vasıtası ile veda etmiştim. Çünkü bu
gibi hoşgörü ve acıma neticesi iflas eden, başarılı olamayan
bazı kumandan arkadaşlarımın acı sonları ve mağlubiyetleri
gözümün önünde idi.23
Özetle ben, sacece vatanıma ve Türk unsuruna değil,
Çerkez vatandaşlarıma da hizmet ettiğime inanıyorum. Ve
bu vatan savunmasını yaparken, Çerkez olsun veya olmasın,
Milli Mücadele taraftarı veya aleyhtarı her iki taraftan canını
feda edenlerle, iki tarafın cana kıydıkları kıyaslanacak olursa,
her hâlde benim nispeten çok insaflı ve ılımlı hareket ettiğim
görülecektir.
İsyan sırasında İstanbul’dan İzmit’e bir ordu gönderilmesine
çok kızan Ethem Bey, bunu emreden Damat Ferit Paşa’yı
öldürmeyi tekrar ister. Bu sefer kendisi öldürecektir. Bunu
ağabeylerinden ve çok yakın kumandanlarından birine açar ama
vazgeçirilir.24
23 ÇEH, 1962, a.g.e., s.48.
24 71 Bolu-Düzce-Gerede İsyanı sırasında Reşit Bey; biri padişah, biri sadrazam ve sonuncusu da İngiliz Olağanüstü Komiseri’ne verilmek üzere üç mektup müsveddesi yazar ve
imzalayıp, göndermesi için Ethem Bey’e verir. O anki ruh hali içinde Ethem Bey bunu kabul
eder. Hatta sadrazama verilecek mektuba, daha ağır ifadeler ekler. Fakat olayı bildirdiği Ali
Fuat Paşa, mektupların gönderilmesini engeller, Ethem Bey’i de durdurur. O.Y.
60
2. ZEDELENME
Zile-Yozgat İsyanı Patlak Vermek Üzeredir : Ethem Bey
burada kaldığı birkaç günlük süre içinde, yerli ve yabancı basını
inceler. Şu konu dikkatini çeker; daha önce Ankara’daki hükümetin
Avrupa Âlemi’ne uzattığı elleri tutmaktan çekinen Avrupa, son
günlerde bastırılan Düzce İsyanı’ndan sonra, aynı elleri tutmaya,
hatta hararetle sıkmaya başlamıştır. Ayrıca Anadolu’daki
Kurtuluş Savaşı’na hakaret eder tarzda yazılar yazan, İstanbul’da
çıkan bütün gazeteler ağız değiştirmiştir. Bütün basın organları,
barış yapmanın gereğinden, yoksa daha genel bir tehlikenin
geleceğinden, Anadolu Milli Kuvvetleri’nin güçlendiğinden,1
her şeyin kendisinden beklendiği Yunan ordusunun gittikçe
zor durumlara düştüğünden bahsediyorlardır. Kilikya (Adana
ve Çevresi) meselesini halletmek üzere Ankara’ya gelen Fransız
heyeti, barıştan söz ediyordu.2
Yurtta ve dünyadaki elverişli bu duruma rağmen, Ankara
Genel Kurmay Başkanlığı ve BMM Hükümeti, “Yozgat İsyanı”
diyor, başka bir şey demiyordu. Ethem Bey, Salihli Cephesi’ndeki
nazik durumdan çok endişelidir. Ethem Bey’in edindiği askeri
istihbaratlara göre, Yunan ordusu bir saldırıya hazırlanmaktadır.
Bu yüzden, elindeki kuvvetlerden 2.000 kişilik bir kuvvetini
Salihli Cephesi’ne gönderir. Bu sevkıyatı haber alan Ankara,
1 Zile-Yozgat İsyanı için, 20 Haziran 1920’de Yozgat’a hareket etmeden önce, Reşit Bey
yanına yedi (Cemal Kutay’a göre sekiz) mebus alarak, Ethem Bey’e gelir. İçlerinden biri:
“Ethem Bey, namusunuz ve şerefinizle bize doğruyu söyleyin. Yunanlıların karşısında,
nizami birlikler mi bulunmalı, yoksa milis birlikleri mi?” diye bir soru yöneltir. Bu soruya Ethem
Bey hiç tereddüt etmez ve;
“Düzgün ve nizami bir ordunun varlığı elbette gereklidir. Milis kuvvetler ise ayaklanmalar ve benzeri gerilla tipi eylemler için daha yararlıdır.” der. Ethem Bey’in verdiği bu cevap,
Reşit Bey’in hiç hoşuna gitmez. Çünkü Reşit Bey sürekli olarak çevresine “Yunanlılar karşısında
nizami birlikler değil, milis birlikleri başarılı olur. Bu yüzden, nizami birliklere gerek yok vs.”
şeklinde propaganda yapmaktadır (M. Ünal, 2000, a.g.e., s. 217-218).
2 ÇEH, 1962, a.g.e., s.52.
61
tekrar telaşlanır ve Ethem Bey’in dikkatini Yozgat İsyanı’na çeker.
Ethem Bey bu sevkıyatı yaparken, asıl maksadı Ankara’yı dua
edici halinden çıkarıp, onlara bir gayret aşılayıp, Yozgat İsyanı’nı
bastırtmak idi. Böylece Ethem Bey de bütün kuvveti ile Salihli
Cephesi’ne dönebilecektir.
Fakat Ethem Bey Ankara’ya bizzat gidip, oradaki şartları
görünce, değil bir bölge isyanını, kuvvetlice bir eşkıya çetesini
bile yenip, cezalandırmaktan uzak olduklarını görecektir.
Israrlı davetler üzerine Eskişehir’den trene binerek, Ankara’ya
varır. Orada başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, herkesten
gördüğü ilgi ve alaka, haddinden kat kat fazladır. Fakat bu ilgi
ve iltifatlar Ethem Bey’e hiç gururlanma hissi vermediği gibi,
utanmasına da sebep olmaktadır.
a. Yozgat’a Giderken Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Beyi
Azarlaması
Kemal Paşa ve yakın çalışma arkadaşları, Ethem Bey’i
Ankara Tren Garı’nda karşılarlar. Mustafa Kemal Paşa, Ethem
Bey’i otomobiline alır ve doğruca Ziraat Mektebi’3ne giderler.
Ziraat Mektebi, Genel Kurmay Başkanlığı olarak hizmet
vermektedir. Mustafa Kemal, İsmet ve Fevzi (Çakmak) Paşalar
orada çalışmakta ve kalmaktadırlar.4 İlk gece Ethem Bey de aynı
binada misafir edilmiştir.5
Ziraat Mektebi Binası’na varıldıktan sonra, kanepelerle
döşeli bir odaya Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya otururlar.
Bir müddet sonra aynı odaya, Milli Savunma Bakanı Fevzi Paşa,
3 Daha sonra 1933 yılında Ziraat Fakültesi adını alır. Günümüzde o binalar yıkılmıştır. O.Y.
4 İlerleyen günlerde, Mustafa Kemal Paşa burada baskına uğrar ve ciddi bir ölüm tehlikesi
atlatır. Ama kendi gösterdiği üstün cesaret sayesinde bu olayı yara almadan atlatırlar. Gece
vakti Ziraat Mektebi binasına il ateş başladığında, Mustafa Kemal Pala filintasını ve fişeklerini
kaptığı gibi, bahçeye çıkar. Peşinden de emir eri Mihalıççık’lı Ali Çavuş gelmiştir. İkisi birden
sıkı bir ateşe başlarlar. Hele de Mustafa Kemal Paşa, sağa sola peşi peşine ateş etmektedir. Bu
arada saldırganlardan yaralanan olur. Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri Salih (Bozok) Bey de bile
silah yoktur. Hatta Salih Bey, dışarı çıkar ve Ali Çavuş’un silahını ister. Ali Çavuş silahını vermez
ve olaydan sonra bu konu yüzünden bir anlaşmazlık çıkar. Araya giren Mustafa Kemal Paşa,
Ali Çavuş’a hakl verir. “Biz dışarıda ateş ederken, hepiniz nerede idiniz? Bu Ali Çavuş canını
tehlikeye atarak peşimden geldi ve beni korudu” der (Z. Lüle, 2008. Mustafa Kemal’in Can
Yoldaşı Ali Çavuş. Doğan Egmont Yayıncılık. İstanbul).
5 ÇEH, 1962, a.g.e., s.53.
62
Genel Kurmay Başkanı İsmet Bey ve ağabeyi Tevfik Bey de
gelir. Ethem Bey, etrafında oturan ve lüzumundan fazla tevazu
gösteren bu üç kişi ile ilk defa yüz yüze görüşmektedir. Her iki
taraf da, böyle bir ortamda bir araya gelmekten memnundur.
İsmet Bey çok vakit kaybına meydan bırakmadan;
“Dinlenmeye olan ihtiyacınıza rağmen, ziyaretçiler
üşüşmeden, mevcut mühim meseleler hakkında lütfen
müzakerelere başlayalım. Bilhassa malum olan şu isyan meselesi
etrafında yolumuzu ve kararımızı tespit edelim ki, gönül rahatlığı
ve sakin kafa ile hem istirahatımıza, hem de diğer konulara sıra
gelsin.” der. İsmet Bey, Ethem Bey’in cevap vermesine fırsat
vermeden;
“Son ricamız üzerine, Eskişehir’den cepheye asker
sevkıyatınızın durdurulmasına dair emir vermeyi herhâlde
unutmamışsınızdır” der. Ethem Bey de;
“Evet, cepheye olan asker sevkıyatımız zaten genel
değildi. Yozgat istikametine yönelik talebinizi dikkate alarak,
kuvvetlerimin çoğunu Eskişehir’de tutuyorum. Zaten Ankara’yı
ziyaretten maksadım da, benim daha çok önemsiz gördüğüm,
sizin de pek önem verdiğiniz Yozgat civarındaki isyanın derecesini
hakkıyla anlamak, sonra Yunan Cephesi’ne ait istihbarat ve
tehlike arz eden şüphelerimle kıyaslayarak, ona göre önemliyi
önemsize tercih etmek, yahut mümkün mertebe her iki tarafı da
ihmal etmeyerek, hatasızca bir karar vermek içindir.”
Mustafa Kemal Paşa tam bir sessizlik içinde dinlemekte,
Fevzi Paşa ise ara sıra Ethem Bey ve İsmet Bey’in sözlerini “Evet,
efendim” şeklinde desteklemektedir. Fevzi Paşa bir ara söze
katılarak, şöyle konuşur;
“Biz ihtimal vermeyiz ki, Yunan ordusunun önemli bir
saldırısı karşısında bulunmuş olalım. Eğer Yunanlıların öyle
bir niyeti ve kabiliyeti olmuş olsaydı, bu saldırılarını 3 aydır
devam eden iç isyanlarımızın şiddetli dönemlerinde yapmaları
gerekirdi.”
İsmet Bey tekrar söz alır ve;
“Bununla beraber biz cepheleri de ihmal etmek taraftarı
değiliz. Asıl gaye ve maksadımız, vatanı düşman ayağından
63
temizlemektir. Yunan Ordusu en tehlikelisidir. Bu böyle
olmakla beraber, iç meseleler de çok önemlidir. Bizim Yozgat
ve civarındaki isyanı kökünden söndürmeye maalesef bir
kuvvetimiz kalmamıştır. Bu hakikatleri acı da olsa, aramızda
itiraf etmeliyiz. Evet, Yozgat tarafındaki tehlike, halen önemsiz
sayılabilir; fakat sizin elinizdeki maneviyatı yüksek bir kuvvet
için.
Yozgat Mutasarrıflığı’nı ve civarını işgalleri altında
bulunduran isyancıları, Konyalılar dört gözle beklemekte ve
şu andaki isyan bölgesinin bir ucu Ankara’nın doğu yönünden,
Kırşehir’e kadar ulaşmış durumdadır. Hatta Büyük Millet Meclisi
üyelerinden olan ve kendisinden istifade edilir umudu ile isyan
bölgesine gönderilen Keskinli Rıza Bey’in de vaziyeti şüpheli
görünmektedir. Ben Genel Kurmay Başkanı olarak, görüşlerimi
ve durumu açıkladım. Yani benim kanaatim, bu isyan tehlikesi
tamamen ortadan kaldırılmadan, ne sizin ne de kuvvetlerinizin
cepheye dönmenizin doğru olmayacağı merkezindedir. “ diyerek
sözlerini bitirir.6
Miralay İsmet Bey, bu suretle sözlerine son vermiş
bulunuyordu. Orada bulunan Mustafa Kemal Paşa ile Fevzi
Paşa ise, gözlerini Ethem Bey’e dikmiş bir hâlde, onun vereceği
cevabı sabırsızlıkla beklemektedirler. Fakat Ethem Bey, onların
beklediği cevap yerine, ortaya başka bir sual sorar;
“Hayret ediyorum ki, Sivas’ta Heyet-i Temsiliye ve Ankara’da
Millet Meclisi sıfatıyla toplanıp teşkilatlanalı bir seneyi geçtiği
hâlde, bu müddet zarfında koca Anadolu’da Milli Hareketimiz
namına neden esaslıca bir hareket görülemedi? Ve niçin
merkezimizi takviye eylemediniz? Ve sonra en mühim ve esas
olan, cephelere ait şimdiye kadar bir yardımınıza dahi şahit
olmadık, desem itiraf buyurulur zannederim. Nihayet bizleri
düşman cephesinden gerilere ayrılmaya ve sırf gerilerde size
düşen vazifelerle bizi meşgul olmaya mecbur bıraktınız.
Şimdi görüyor ve siz de itiraf buyuruyorsunuz ki, Orta
Anadolu’da ve bir köşede hiçbir yabancı ile ve İstanbul Hükümeti
ile bağlantısı kalmayan Yozgat İsyanı’nı söndürmekten
6 ÇEH, 1962, a.g.e., s.55.
64
acizsiniz. Anladığım şudur ki, başlangıçtan beri hâlâ durumu
kavrayamadınız veyahut şahsi ve daha önemsiz şeylerle meşgul
oluyorsunuz. Ve belki de Heyet-i Temsiliye ve Ankara Hükümeti
namına yaptığınız tamimlerle, tebliğlerle, konferanslarla her
şey olup bitecek sandınız ve aldandınız. Af buyurunuz, bu
dokundurmadan gayem, bu gafletler tekrar etmesin diyedir. Ben
bu kalan isyan meselesini de emriniz üzerine sorumluluğuma
alıyorum. Ve sizleri bu beladan kurtaracağımı ümit ediyorum.
Lakin ben bu vazifeyi tamamlayıp, dönünceye kadar,
Yunan Cephesi’nin sorumluluğunu üçünüzden biriniz üzerine
almalısınız. Şu şartla ki, kendisi Salihli’de bulunmak ve Cephe
Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın emrinde olmak kaydıyla. Çünkü
hissediyorum ki, şu günlerde Yunan Ordusu tarafından bir
taarruz hareketi baş gösterse gerektir. Ve çok hayret ediyorum
ki, şimdiye kadar şu iç durumumuzun karışıklığından istifade
edemediler. “
Ethem Bey bu konuda böyle açıkça konuşur ve bu konuşma
üzerine tartışma açılır.7 Bu geçen uzun saatler boyunca, Mustafa
Kemal Paşa hiçbir şey söylemez ve sadece dinler. Ve sonunda
konuşmaya başlayarak;
“Yozgat havalisinde kalan isyanın durumu ve önemi ne
olursa olsun, sizin gayretinize kalıyor demektir. Bu zahmeti de
üstlendiğinize göre, 5-10 gün içinde bastıracağınıza eminim. Bu
tarz hareketinizin devamı müddetince, İzmir Milli Cephemizin
Fevzi Paşa’nın sorumluluğuna vermemiz ve kendilerinin de bunu
lütfen kabul buyurmaları çok uygun olur kanaatindeyim. Fevzi
Paşa Hazretlerinin zekâ ve yönetiminden, şahsınızın da memnun
kalacağınızdan eminim. Ve inşallah cephede Yunanlıların
lehinde yeni bir vaziyet olmadan, galibiyetle dönersiniz de,
ondan sonra ki bütün gayretlerimiz elbirliği ile Yunan Ordusuna
karşı boy ölçüşmemiz yönünde olacaktır.”8
Mustafa Kemal Paşa sözlerini böylece bitirdikten sonra,
Fevzi Paşa konuşur Paşa, kendisine verilen bu geçici görevi
kabul ettiğini söyler. Ethem Bey’in Yozgat İsyanını bastırmayı
7 ÇEH, 1962, a.g.e., s.57.
8 ÇEH, 1962, a.g.e., s.58.
65
kabul edişi, her üçünü de çok sevindirir. Bu karar üzerine Ethem
Bey, Eskişehir’de bulunan kuvvetlerin hemen özel trenlerle
Ankara’ya sevk edilmelerini emreden ve Paşa’nın kaleme aldığı
telgrafı hemen oracıkta imzalar. Bu telgraf hemen telgrafhaneye
gönderilir. Fevzi Paşa da hemen cepheye hareket edeceğini ve
cepheleri teftiş ettikten sonra alacağı bilgileri telgrafla Ethem
Bey’e ileteceğini söyler.
Gizli toplantı bittikten sonra, odaya ilk olarak Halide Edip
Hanım girer. İsmet ve Tevfik Bey o arada bir haritaya bakmak
için yan odaya geçmişlerdir. Fevzi Paşa da harekat hazırlığı
yapmak için ayrılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Ethem Bey ve
Halide Hanım odada baş başa kalırlar. Ethem Bey ile Halide
Hanım da ilk defa tanışmaktadırlar. Ethem Bey, Halide Hanım’ın
İstanbul Mitingi’ndeki o meşhur konuşmasından beri ona kişilik
olarak hayrandır. Ethem Bey’in Halide Hanım’a olan hayranlığı,
o günkü toplantı esnasında daha artar. Çünkü Ankara’daki
olumsuz atmosfere rağmen, Halide Hanım’ın morali son derece
yerindedir ve geleceğe umutla bakmaktadır.
Ethem Bey, Yozgat İsyanı’na müdahale edeceğini
söylediğinde, Mustafa Kemal, İsmet Bey’in yüzünde beliren
sevinci görünce, hayret eder. Sonradan öğrendiğine göre İsmet
Bey bir ara Tevfik Bey’e; “Tevfik, kardeşini Yozgat meselesi
hakkında ikna etmezsen işte bavullarınız” demiş. Hâlbuki
Ethem Bey, müzakere sırasında Mustafa Kemal ve arkadaşlarını,
geçmiş bir yıldaki durgunluk ve düzenli ordunun kurulamaması
yüzünden eleştirirken, kırdığını dahi düşünmüştür. Ama onların
bu sevinçli hali, Ethem Bey’i de şaşırtmıştır.9
Zile-Yozgat İsyanı Başlıyor: Ankara’da kaldığı süre içinde,
bir konu daha Ethem Bey’in dikkatini çeker. Doğu vilayetlerinin
vekilleri, orduda meydana gelen asker firarlarına dikkat
çekmişlerdir. Eğer Yozgat ve civarındaki isyan birkaç gün içinde
bastırılmazsa, Sivas’ın doğu taraflarına da sirayet edecek olursa,
Kazım Karabekir Paşa dahi çok zor durumda kalabilecektir.
Doğulu vekiller bu yüzden çok üzgündürler. Kısacası Ankara’da
9 ÇEH, 1962, a.g.e., s.60.
66
dert ve dertli çok ama derman yok idi. Bütün dertlerin çaresi,
Ethem Bey’in Yozgat İsyanı’nı bastıracağı askeri kuvvetler
üzerinde idi. Hazırlıklarını tamamlayan Ethem Bey, 20 Haziran
1920 tarihinde Ankara’dan ayrılmak üzere, birlikleri ile hareket
eder. Hareketten önce Genelkurmay Başkanlığı’nın Ethem Bey’e
gönderdiği ve son durumu bildiren resmi yazı şöyledir;
“19 Haziran 1920
Ankara’da Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandanı Ethem Bey’e:
1.Yozgat, Zile mıntıkasındaki son isyan vaziyeti şöyledir:
A.Akdağmadeni, Yozgat, Alaca Mevkileri isyancıların
elindedir. Yenihan, Tokat, Mecitözü, Çorum, Sungurlu, Keskin ve
Mecidiye mevkileri bizim elimizdedir.
B.Fevzi Bey namında birinin kumandasında bulunan asiler,
14 Haziran’da Sivas Şarkışla arasındaki Kayadibi Nahiyesi’ni
basmışlardır. Bu Fevzi Bey, Yenihan Hadisesi’nin başladığı
tarihte, asilerle müşterekti. Sonra, Direği Nahiyesi’nde ve İçi
Nahiyesi’nde hükümet erkânını kandırarak, güya lehimize
asayiş temini vasıtası ile 45 atlı toplamış, ondan sonra nahiye
müdürünü, iki jandarmayı ve bir polisi de beraber alarak
Kayadibi Nahiyesi’ni basmışlardır.
C.Yozgat’ın düşmesinden sonra, asiler Mecidiye istikametine
sarktılar. Mecidiye’ye bir saat mesafeye kadar yaklaştılar. Fakat
Mecidiye’ye giremediler. Mecidiye ahalisi, başta kaymakam
olmak üzere, direnişe hazırlanmışlardır.
D.Tokat civarında Gülbahar Köyü’nde, Tokat’a saldırmak
üzere toplanan 200 mütecaviz asi, Zile’den gönderilen takip
müfrezemiz tarafından çevrilerek, reisleri ele geçirildi ve
askerlerden evvelce aldıkları silahlar kısmen geri alındı.
E.Çorum’un Ortaköy Nahiyesi’nde toplanan isyancılar
üzerine, Zile’den gönderilen Topçu Binbaşısı Mehmet Bey
kumandasındaki süvari birliği, Çayköy ve İpek Köyleri’nde
17 Haziran’da asilerle yaptığı çarpışmadan sonra, Cevizlik’e
çekilmeye mecbur olmuşlardır. Çorum’dan Alaca’ya bir miktar
asker ve jandarma gönderilmesine kalkışılmıştır.
F.Yozgat’ın isyancılar tarafından işgal şekli ile işgalden sonra
67
cereyan eden hallere, tertipçi ve teşvikçiler hakkında Yozgat
mebusları tarafından Kayseri’den yazılan telgraf sureti ile en son
alınan raporlar ekli olarak gönderilmiştir.
2.İsyan mıntıkasında ve doğrudan doğruya Genel Kurmay
Başkanlığı’nın emrinde bulunan kuvvetler şunlardır:
A.Kengırı (Çankırı)’da, 200 piyade, 6 makineli tüfek, 50
süvariden meydana gelen 59. Alay Kumandanı Vasfı Bey’in emri
altında bir müfrezemiz vardır. Miralay Refet Bey 18 Haziran’da
200 atlı ile Çerkeş’ten Kengırı istikametine hareket edeceğini
bildirmiştir.
B.Zile’de 5. Fırka Kumandanı Cemil Cahit (Toydemir) Bey
emrindeki ekip müfrezelerimiz ve kıtalarımız vardır. Bunlardan
bir süvari müfrezesi Ortaköy’ün kuzeyindeki Cevizlik’tedir. Geri
kalanın bir kısmı Zile’de bir kısmı ise Tokat civarındadır.
C.Boğazlıyan’da 60 atlıdan meydana gelen Kılıç Ali müfrezesi
vardır. Saray ve Yenihan taraflarında da milli müfrezelerimiz
vardır.
3.Tedip kıtalarımızın, 20 Haziran 1920 sabahı Ankara’dan
hareketle, Yahşihan, Sekili umumi istikametinden Yozgat’a
gitmeleri vazifesi icaplarındandır.
4.Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandanlığı’nın vazifesi, isyan
mıntıkalarında toplanmış olan asi kuvvetleri dağıtıp, genel
asayişi temin ve iade, fesat teşkilatını esasından imha ile asilerin
tahrikçi ve teşvikçilerini cezalandırmaktır.
5.Müfrezeler için Ankara’dan verilen iki günlük erzak ve
yem, ihtiyat olarak beraber taşınacak, Yahşıhan Mevkiinde
Kılıçlar ve Keskin’de müfrezelerin iaşesi için lazım olacak erzak
ve hayvanlar için yem depo edilmektedir.
6.Harekât hakkında icap ettikçe Genel Kurmay Başkanlığı
irtibatın temini için, telgraf hatlarının kesik bulunduğu yerlerde
en yakın telgraf merkezlerine haber gönderilmek ve telgraf
merkezlerinin dışında seyyar makineden istifade olunmak lazım
geldiğinin icap edenlere emir ve ihtarı ve her gün birer rapor
verilmesi rica olunur.
Büyük Millet Meclisi Genel Kurmay Başkanı İsmet.10
10 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 64.
68
Fakat Ethem Bey, isyan bölgesi hakkındaki bu resmi
telgrafın yanlış istihbarat ve noksan bilgiye dayandığını, bölgeye
bizzat gittiği zaman görecektir. Hatta bazı bölgeler, telgrafta
bildirildiği gibi Kuvay-ı Milliye elinde değil, isyancılar elindedir.
Boğazlıyan’da bulunan Kılıç Ali Bey’in kumandasındaki kuvvetler,
zayıf bir isyancı topluluğu tarafından toptan dağıtılmıştır.
Çorum’dan Alaca’ya gönderilmek üzere bulunduğu bildirilen
müfreze söylendiği gibi sevk edilmiştir. Ama bu müfreze, Alaca
yakınlarında isyancılar tarafından baskına uğratılmıştır. Müfreze
komutanı binbaşı da dâhil olmak üzere, baskından bir kişi
sağ kurtulamamıştır. Miralay Refet Bey de, 300 kişilik milli ve
zeybek müfrezesiyle Çorum’un içinde gizlenmiş bulunuyordu.
Bu bölgedeki askeri harekâtın hiç birisine, en ufak bir müdahale
ile olsun, katılmamıştır. Tokat ve Zile civarında bulunan Yarbay
Cemil Cahit Bey’in yararlılığı görülmüştür. Bu kumandan Zile’yi
isyancılardan kurtardığı gibi, isyanın doğuya doğru yayılıp,
genişlemesini önlemiştir.11
Ethem Bey: “Görülüyor ki, Erkanı, Harbiye-i Umumiye’nin
raporunda bana verilen salahiyetler devletin bütün salahiyetleri
ve benden istenen de devletin üzerine mevdu vazifelerin, heyet-i
umumiyesi idi. Buna mukabil benim memleketimi terke mecbur
edilmemden sonra hakkımdaki ithamların hemen hemen hepsi
salahiyetleri tecavüz ithamında toplandı. Halbuki ben, daha
yola çıkmadan evvel teyit edilen ve benden yerine getirilmesi
istirham edilen asayiş için asla zalim davranmadım. Zaten
mizacım şiddete asla mütemayil değildi. Hiçbir menfi itiyadım
yoktu. O keşmekeş içinde asayişi temin için cürmü aşikar olanları
dahi mahkeme kararı olmadan cezalandırmadım. Benden evvel
tedip hareketine girişenler, asla muvaffak olamadıkları hâlde
birçoklarını mahkeme kararı olmaksızın astırmışlardır”12
İsyan İçin Yapılan İlk Toplantılar: 14.Mayıs.1920’de
Yozgat’ta yapılan at yarışlarına gelen, Çekerek’in Kuzgun
11 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 65.
12 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 188.
69
Köyü’nden Hacı Bekir, Zile’nin Solucanlı Köyü’nden Musa,
Sorgun’un Osmaniye Köyü’nden Meçece İdris ile 6 arkadaşı,
Çapanoğlu Edip’in evinde ilk gizli toplantılarını yaptılar.13
Herkes kendi bölgesine taraftar bulmak için dağıldı.14
Çekerek’in Çayırözü Köyü’nden Hacı Ömer,15
Çapanoğulları’nın damadı idi. I. Büyük Millet Meclisi Mebusu
Emir Paşa,16 Hacı Ömer’in misafiri idi. Hacı Ömer’in evinde,
Yozgat Mutasarrıfı Arif Hikmet Bey ve Çapanoğlu Celal’in de
bulunduğu bir toplantıda tartışma çıktı. Çapanoğlu Celal, Sivas
Kongresi dolayısıyla çıkan tartışma dolayısıyla, Emir Paşa ve Arif
Hikmet Beye ağır hakaretler etti.17
Yıldızeli taraflarında Postacı Nazım18 ve arkadaşları
tarafından isyan hareketleri başlamıştı. Yozgat’ta da bazı
kıpırtılar olması üzerine, İsmet Paşa, Kazım Karabekir’e bir
telgraf göndererek, isyanın bastırılması için süvari birliği
istemiş ise de, Doğudaki Ermeni meselesi yüzünden bu birlik
gönderilememiştir.
b. Zile-Yozgat İsyanı mı, Yozgat Çapanoğlu İsyanı mı?
Zile, asırlardan beri önemli ve büyük bir yerleşim yeridir.
13 Zile’nin Solucanlı Köyü olarak bahsedilen köy, günümüzde Yozgat, Aydıncık’a bağlı Sulucaalan Köyü olup, köy halkının büyükşehirlere sürekli göçü nedeniyle 1990’lı yıllarda, boşalmıştır.
Muhtarlık mühürü Aydıncık Kaymakamlığı’na teslim edilmiştir. Köyde şu anda sağlam bina olarak
sadece camiinin minaresi bulunmaktadır. Diğer üç köyden, Çekerek’in Kuzgun ve Çayırözü Köyleri ile Sorgun’un Osmaniye Köyleri halen aynı isimle anılmaktadırlar. Bu dört köyden Kuzgun
Köyü Kürt, diğer Sulucaalan, Çayırözü ve Osmaniye Köyleri Çerkez Köyü’dür. Bunu belirtmekdeki maksat herhangi bir ayrımcılık değil, sırası geldiğinde bu tip etnik veya mezhep ayrımlarının, bu
gibi isyan olaylarında ne kadar maksatlı ve kolaylıkla kullanıldığına bir örnek vermek içindir.O.Y.
14 ML. 1992. Meydan Larousse. Cilt: XX, s. 377. Sabah Yayınları. İstanbul.
15 Çapanoğlu isyanından sonra tutuklanmış ve cezaevinde eceliyle ölmüştür. Alim ve abid bir zat
idi. Yozgat Çapanoğlu Camii Haziresi’nde gömülüdür.O.Y.
16 Kayseri Uzunyayla’lı Emir Marşan Paşa.O.Y.
17 TİH. 1974. Türk İstiklal Harbi. VI. Cilt. İstiklal Harbinde Ayaklanmalar (1919-1921). s. 141.
Genel Kurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Resmi Yayınlar Seri No:1. Ankara.
18 Erzurumlu Postacı Hüseyin Nazım, aslen Erzurumlu olup, bir nahiyenin eski müdürüdür.
Yıldızeli-Sivas arasında posta nakliyesi işini yapmaktaydı. Hüseyin Nazım, bu görevi yaptığı sırada
açık vermiş ve hakkında dava açılmıştır. Bu davadan suçlu bulunup, ceza verileceğini bildiği için,
kurtulmak maksadıyla dağa çıkmıştır. Daha sonra, çeşitli isyan olaylarına karışan Postacı Nazım,
1920 yılı sonlarına doğru Samsun köylerinde yakalanmış, Amasya’daki sıkıyönetim harp divanı
tarafından idama mahkum edilmiş ve asılmıştır.O.Y.
70
Ticarette, İç Anadolu’nun önemli bir merkezidir. Zile “Eski İpek
Yolu” üzerinde bir yerleşim yeridir. Zile, “Eski Deve Yolu” denen,
Samsun-Kayseri Yolu üzerindedir. O devirlerde Zile, Anadolu’nun
anahtarıdır. İsyan esnasında, Zile’nin önemini vurgulayan Cemil
Cahit Bey’in yorumu çok isabetlidir. “16-Haziran akşamına
kadar alabildiğim bilgilere göre, asiler genellikle Zile, Çorum,
Yozgat üçgeni içinde kaynaşıp duruyorlardı. Buralarda asilerin
durumu, kovanlarına çöp sokularak, dışarı uğratılmış arılara
benziyordu. Bunların kovanları da, elimizde bulunan Zile idi.”19
Ayrıca, Zile Pontus Rumlar’ının etkin olduğu bölgelere sınır
bir yerdir. Cemil Cahit Bey’in şu ifadeleri çok dikkat çekicidir:
“Yine dikkatimizi çeken noktalardan biri de, asilerin genellikle
Pontuscular’ın bulunduğu bölgeye, kuzeydoğuya doğru ilerleme
gayretleri idi. Gerçekten de, Pontuscular da kıpırdanırsa, bunlar
kolayca elele verebilirlerdi. Her iki bölge arasında kalacak olan
bir tek Havza’daki taburun bu işe engel olabilmesi çok kuşkulu
idi.”
Ayrıca Zile Kalesi de önemli bir cazibe sebebidir. Cemil
Cahit Bey bu konuya işaret etmektedir. “Asilerin, Tokat’tan
ziyade, daha çok Zile dolaylarına yönelmekte bulundukları
sezinleniyordu. Büyük ihtimalle, asiler Zile’yi kendilerine merkez
yapmak istiyorlardı. Zile şehri’nin ortasında, eski devirlerden
kalma bir kalenin varlığıyla, Zile halkının o zamanki eğilim ve
ruh hali, asiler için çekici olabilirdi.”
Cemil Cahit Bey’in çeşitli kaynaklardan topladığı bilgilere
göre, Postacı Nazım’ın, Aynacıoğulları’nın ve Çapanoğulları’nın
elebaşılık yaptıkları bu isyan oldukça planlı olarak düzenlenmişti.
Bütün asiler, her yönden Zile’ye doğru yürüyecekler ve burada
toplanacaklar ve Zile bölgesine egemen olacaklar. Ondan sonra
sıra ile Çorum ve Yozgat zor kullanılarak ele geçirilecek ve ondan
sonra Kırşehir alınarak, Ankara üzerine yürüyeceklerdi.20
Postacı Nazım’ın 9/10-Haziran gecesi, Yarbay Cemil
Cahit Bey’e gönderdiği mektupta kullandığı ifadeler bunu
açıkça göstermektedir. Zile Kalesi’ni ele geçirmenin verdiği
19 Kehale, A., 1997. Milli Mücadele’de İç İsyanlar ve Cemil Cahit ‘in (Toydemir) Anıları.
Çağdaş Yaşamı Destekeleme Derneği Yayınları. No: 12. İstanbul.
20 Kehale, A., 1997. a.g.e., s. 103-104.
71
gurur ve güven ile, artık gaye ve kimliğini açıklamakta sakınca
görmeyerek, bu mektupta “Halife Ordusu Kumandanı Hüseyin
Nazım” ünvanını kullanmıştır.21
Bu çok önemli bir noktadır. Bu ifade, isyanın kendiliğinden
veya ani bir öfke ve geçici bir sağanak sebebiyle olmadığını, İstanbul
Hükümeti ve İngiliz parmağının olduğunu açıkça ispat etmektedir.
Zile’de Bir İsyan Çıkarılması, Stratejik Olarak Niçin
Önemlidir? İsyanın Zile ayağının yazılı belgelerde “Zile İsyanı”
olarak geçmesinin sebebi de, isyanı Zileliler’in çıkartmış
olmasından dolayı değil, isyanın Zile’de geçmiş olmasındandır.104
Mayıs-Haziran.1920 tarihinde başlayan bu isyan, belgelerde
sürekli olarak Yozgat Çapanoğlu İsyanı olarak geçer. Halbuki
isyanın merkezi ve çıkış noktası Zile’dir. İsyancı Postacı Nazım
ve adamları, 14.Mayıs.1920 gününde, Yıldızeli’nin Direkli
Bucağı’nda ilk toplantılarını yaptılar. Yıldızeli Kaymakamı’nın
beceriksizliği yüzünden Kaman Köyü’nde, daha sonraki
günlerde de Kavak Köyü’nde, 700-800 kişilik bir kuvvetle ilk
silahlı toplantılarını yaparak, Ankara Hükümeti’ne karşı isyan
ettiklerini resmen ilan ettiler.
Postacı Nazım, yayımladığı bildiride, “Padişah ve Kuvvayı
Milliyeciler arasında bir çarpışma ve savaşa mahal vermemek ve
barış yolu ile meseleyi çözmek istediklerini; kendilerine taarruz
edildiği takdirde, Halife Ordusuna katılacaklarını ve vergilerin
toplanmasına engel olacaklarını” Sivas Valiliği’ne bildirdiler.22
Postacı Nazım ve arkadaşları 5/6.Haziran.1920’de, 150
kadar atlı ve 200 kadar piyadeden ibaret kuvvetle, bir kısım
kasaba halkının da ayaklanmaya katılmasıyla, Zile’yi kuşaır
ve 6/7.Haziran.1920’de ilçeye girdiler. Yarbay Cemil Cahit
Bey komutasındaki 5. Tümen’den, 2 piyade taburu, 1 süvari
bölüğü ve 1 dağ topu olmak üzere, hepsi 200 kişilik bir kuvvet
7.Haziran.1920 akşamı Zile’nin 12 km kadar doğusundaki, ZileTurhal yolu üzerinde bulunan Bağlarpınarı Köyü’ne geldi.23
21 Kehale, A., 1997. a.g.e., s. 94-95.
22 Yılmaz, O. 2004. Zile İsyanı. s. 125. Öztepe Matabaası. Ankara.
23 TİH. 1974. a.g.e., s. 142.
72
11 Haziran 1920 öğle sıralarında, Zile’deki isyancılara
verilen süre biter ve kendilerinden de bir cevap alınamaz. Yarbay
Cemil Cahit Bey, şehri bombardımana başlar. Bunun üzerine,
isyancılar tarafından, ilçenin her tarafından teslim bayrakları
çekilir ise de, akşam karanlığı etrafa çökmeğe başlamıştır. Bu
bakımdan gece karanlığında Zile’ye girmek, askeri bakımdan
uygun görülmez. Şehrin etrafında emniyet düzeni alınarak, gece
Zile’nin dışında geçirilir. Asilerin kaçmalarını önlemek için de
tertipler alınır.
12 Haziran 1920 günü, askerler Zile’ye girer. Asilerin 150
kadar ölü ve yaralı verdiği anlaşılır. 30 kadar asi de, silahlarıyla
birlikte Zile içinde yakalanır. Ayrıca 2 dağ topu ve 4 makineli
tüfek ganimet alınır.24
13.Haziran.1921’de, Çapanoğulları ilk olarak Köhneli
Nahiyesi25’ni basarak, buraya hakim oldular. Ertesi gün
14.Haziranda da, 3-4 saatlik bir çarpışmadan sonra Yozgat’ı
ele geçirdiler.26 Yani Yozgat İsyanı başladığı zaman, Zile İsyanı
bitmiştir. Yozgat İsyanı’nın daha fazla bilinir olması, bu isyanın
Ethem Bey tarafından bastırılmış olmasıdır.27
İleriki günlerde isyan daha da genişleyerek, kuzeydoğuda
Alaca, kuzeyde Zile ve Tokat, doğuda Çamlıbel ve güneyde
Boğazlıyan’a kadar yayılmış ve Ankara’yı oldukça tedirgin
etmiştir. İsyanın bu denli büyümesinin başlıca sebebi, mahalli
güçlerin yetersiz kalması, Kuvayı Milliye’nin ise, başlıca Ege’de
Yunanlılarla çarpışıyor olmasıdır.28
Hareketimizden sonra Yahşihan’a varmamızdan önce
şehrin yakınlarına kadar sokulmuş asi öncüleriyle karşılaştık.
Bunlar, şimdiye kadar esaslı mukavemet görmedikleri için
büyük bir itimatla ilerliyorlardı. Yakaladıklarımızdan aldığımız
malumata göre, asiler mevcudiyetlerinden bize bahsedilen
24 TİH. 1974. a.g.e., s. 162-166.
25 Günümüzde Yozgat’ın Sorgun İlçesi. O.Y.
26 Korkmaz, Z., 2002. Kemal Atatürk Nutuk. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
Atatürk Araştırma Merkezi Yayını. ISBN 975-16-0401-X. Ankara.
27 Yılmaz, O. 2004. a.g.e., s. 135.
28 Taş, N. F., 1987. Milli Mücadele döneminde Yozgat. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları. No: 2507. Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ankara.
73
tedip kıtalarıyla karşılaşmadan rahatça ileri hareketlerini
sürdürmüşlerdi. Boğazlıyan civarında bulunan Kılıç Ali Bey’in
müfrezesi kısa bir müsademeden sonra, dağılmıştı. Çorum’dan
Alaca’ya gönderilen raporda bildirilen müfreze yola çıkmış fakat
maalesef asilerin pususuna düşürülmüştü. Masa başında ve
harekat sahasının dışında emir veren Erkan-ı Harbiye Reisi’nin,
pusuya düşürülerek başlarındaki binbaşı dahil hepsi şehit edilen
bu müfrezenin akıbetinden mesul olması lazımdı.
Refet Bey’i Çorum’da, emrindeki Zeybeklerle beraber
muhasara edilmiş ve teslim olmaya mecbur vaziyette kurtardık.
Zile’de Kaymakam Cemil Cahit Bey muvaffak bir müdafaadan
sonra asilerin arkasına sarkmaya ve onları dağıtmaya muvaffak
olmuştu. Cemil Cahit Bey’e, derhal şarka teveccüh etmesini,
garbını ve cenubunu teminat altına aldığımı bildirdim.
Evvela bir müdafaa hattı tutmak icap ediyordu. İsyan, belki
kasten olduğundan basit gösterilmişti. Hatta daha sonra öğrendim
ki, mahalli mebuslara, Meclis’te hakikati ifşa etmemeleri Erkan-ı
Harbiye Reisi İsmet Bey tarafından rica edilmişti.
Ankara’dan ayrılışımın üçüncü günü, yolda müteferrik asi
kitlelerini tamamen dağıtarak Yozgat önlerine vardık. Hareket
halinde olduğumuz, asi esas kuvvetlerine haber verilmiş olmalı
ki, oldukça iyi mevzilenmiş topçu ateşi ile karşılandık.
Asiler, o zamana kadar önlerine çıkanları yenmiş
olmanın fütursuzluğu içinde idiler. Süvarilerimizin tabiyesini
bilmiyorlardı. Cenahlardan bastırdık ve merkezlerine doğru
sıkıştırdık. Mukavemetleri kısa zamanda kırıldı. Fakat ellerinde
çok iyi silahları vardı. Bunların hariçten temin edildikleri belli idi.
Kanlı çarpışmalardan sonra bozuldular. Yeni bir hat tutmalarına
imkân vermeden şehrin kurtarılmasını tamamlamak istedim.
Bizzat ileri kıtalarımın başına geçtim ve asilerin Karargâhına
girdim. Elebaşlarının Çapanoğlu Celal ve Edip Bey’ler olduğunu
biliyordum. Yakalananlar arasında bu ikisi yoktu. Öğrendim ki
asıl kuvvetleriyle daha arkada bulunuyorlarmış. Hemen divan-ı
harbi kurdurdum. Kati hareket etmek şarttı. Cürmü malum
olanlar süratle cezalandırılırlarsa onlara bilmeden iltihak etmiş
olan asıl halk hakikati anlıyor veya korkarak çekiliyordu. Ancak bu
74
suretle kardeş kanı dökülmesini asgari seviyede tutabiliyorduk.
Benim bu tedbirlerime daha sonra zulüm dediler. Halbuki eğer
böyle yapmasa idim, müsademelerde tahmin edilemeyecek
kadar çok telefat verilirdi.
Asiler bozulmuş olmalarına rağmen şehrin içinde
çarpışmalar devam ediyordu. Adeta, bir hükümet tesis etmiş
vaziyette idiler.
Ele geçenler içinde Düzce’de bize sığınan ve affettiğimiz
Abaza Rıfat Bey’in adamları da vardı. Daha sonra kendisi de
ele geçti. Müdde-i umumi, mutasarrıf, şeri hakim gibi zevat
da istintakları yapılmak üzere tevkif edildi. Kendilerini şahsen
dinledim. Birçokları gafil yakalanmışlardı. Bazılarında ise
Ankara’dan kuvvet gönderilerek vaziyetin düzeltilebileceği
ümidi yoktu.
Ethem Bey’in Ankara’dan ayrılışının 3. günü öğleden
sonra, Yozgat civarında isyancıların ilk grubu ile temas edilmiş
ve çok kanlı bir çarpışma sonucu isyancılar perişan edilmiştir.
Çarpışmalar geceleyin şehir içinde de sokak çarpışmaları
şeklinde devam etmiş ve şehir tamamen isyancılardan
temizlenmiştir. İsyanın elebaşılarından olan Çapanoğlu Celal
ve Edip Bey’ler, civar köylerden kuvvet toplamakla meşgul
oldukları için, Yozgat’taki bu ilk çarpışmaya yetişememişlerdir.
Ertesi günü kurulan Harp Divanı ile asiler hemen hızla mahkeme
edilmiş ve idama mahkûm edilen 12 isyancının idamları o gün
gerçekleştirilmiştir. İdam edilenler arasında, Düzce’de iken rica
ve yalvarma ile Ethem Bey kuvvetlerine katılan Abaza Rıfat Bey
müfrezesinden 4 kişi de bulunuyordu. Bu 4 kişinin suçu, Rıfat
Bey’in müsaadesi ile bazı evlere girip, sahiplerini sıkıştırmak ve
birkaç yüz liralarını almak, aynı zamanda bir Ermeni kızının ırzına
geçmekti. Bu olaylar üzerine Abaza Rıfat Bey ile 4 kişi de sanık
olarak tutuklanmıştır. Ayrıca mahalli müddeiumumi (savcı) ile
Ethem Bey kuvvetleri Yozgat’a girdikten sonra gizlendiği yerden
çıkan Yozgat mutasarrıfı da bulunuyordu.29
Mustafa Kemal Paşa, Kılıç Ali’yi Azarlar: “Başkaları
Söylese Bile, Sen Ethem’e Laf Uzatma” : Yozgat’a ilk girilen
29 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 67.
75
gece, Kılıç Ali Bey’in Kayseri’de telgraf başında beklediği haberi
gelir. Bu haber geldiği esnada hâlâ şehirde yer yer çarpışmalar
olmakta ve silah sesleri gelmektedir. Ethem Bey’in telgraf
başında hazır bulunduğu Kayseri telgraf memuruna haber
verildikten sonra, arada şu telgraf görüşmeleri geçer;
Kılıç Ali Bey: “Efendim, müfrezemde meydana gelen ihanet
sonucu, Boğazlıyan’daki çarpışma esnasında yenildim. Birkaç
mevcudumla Kayseri’ye geldim. Gerek süvari müfrezem ve
gerek bundan başka, Boğazlıyan’da bulunan piyade taburu da
tamamen bozuldu, kısmen isyancılara katıldı. Halen Boğazlıyan
isyancıların eline düşmüş bulunuyor.”
Ethem Bey: “Çok acı bir bozgun. Fakat ben bu gibi
rezaletlerden bıktım. Elinizdeki top ve tüfeklerle, sopalı
isyancıları silahlandırıyor, şımartıyorsunuz. Size ne gibi bir
emir vereyim? Ümidim, iki güne kadar bu havalide asayişin
sağlanacağıdır. Bu yüzden doğruca Ankara’ya git. “
Cemal Kutay’ın naklettiğine göre, Kılıç Ali Bey, Zile-Yozgat
İsyanı sırasında asilerden çekindiği için, bir evde gelin çeyiz
sandığına saklanır. Saklandığı sandıktan, Ethem Bey tarafından
çıkarılır. Buna rağmen, fırsat buldukça Ethem Bey hakkında
arkasından ileri geri konuşmaktan geri kalmaz. Mustafa Kemal
Paşa’nın olduğu bir akşam yemeğinde, Kılıç Ali yine Ethem Bey
hakkında ileri-geri konuşur ve galiz ifadeler kullanır. Bunun
üzerine Mustafa Kemal Paşa;
“Başkaları söylese bile, sen Ethem’e laf uzatma” diye Kılıç
Ali’yi uyarır.
İsyancıların asıl büyük kuvvetleri Alaca tarafında idi ve
süratle o bölgeye gidilmesi gerekiyordu. İleri hatlara gönderilen
takip ve keşif müfrezelerinden gelen haberler bu yönde idi. İkinci
gün Yozgat’tan hareket eden Ethem Bey, kuzey ve kuzeydoğuyu
tarayarak ilerler ve bir gece Alaca’yı kuşatır. Sabahleyin hücuma
geçer ve iki saatlik bir çarpışma sonucu şehre girer. Buradaki
isyancılardan pek azı kurtulur.
Yozgat’ın içinde bıraktığı 200 kişilik kuvvet ve keşif için
giden müfrezeler hariç, bütün kuvvetlerini Alaca’da toplar. İki
gün burada istihbarat çalışması yapar ve askeri dinlendirir.
76
Beklemekte amacı, isyancıların hepsinin bir araya toplanmasını
sağlamak ve hepsine birden öldürücü bir darbe indirmektir.
Ayrıca Alaca, Çorum ve Sungurlu arasında tahrip edilmiş olan
telgraf hatlarını da tamir ettirir.
Bu arada Çapanoğulları Celal ve Edip Bey’ler de Alaca
Yozgat arasındaki Arap Seyf Boğazı’nda toplanmakta ve Ethem
Bey kuvvetlerine karşı hazırlanmaktadırlar. Ethem Bey, karşı
tarafın niyetini şöyle tahmin eder: Çapanoğulları Yozgat’taki
200 kişilik kuvvete sembolik olarak saldıracak, Ethem Bey
kuvvetleri Arap Boğazı yoluyla Yozgat’a yardıma giderken,
pusuya düşürülecektir. Ethem Bey, Yozgat Alaca’ya giderken, bu
boğazdan geçmiş ve buranın stratejik önemini anlamıştır.30
Ethem Bey, İsyanı Çıkartan Çapanoğlu Celal Bey’i
Affeder: Ethem Bey, Çapanoğullarının hazırlıklarını tam
bitirmesini beklemeden, 3. günün sabahı şafakla birlikte baskına
gider. Sembolik bir kuvvetle, boğazın batı girişine saldıran
kuvvetler, isyancıların bütün dikkatini buraya çekerken, her iki
tarafın topları da yoğun bir ateşe başlamıştır. Boğazda savaşın
tüm şiddetiyle devam ettiği sırada, daha önceden boğazın arka
ve kuzey tarafından sevk edilen kuvvetler, isyancıların hepsinin
arkasına dolanarak, onları sarmış ve yoğun bir ateşe başlamıştır.
Ancak 4 saat dayanabilen isyancılar, bundan sonra bozulmaya
başlamışlardır. Top ve makineli tüfeklerini bırakarak, mağlup
bir şekilde kaçmaya başlayan isyancıların peşine Ethem Bey
kuvvetleri düşer. Bazı yaralıların söylediğine göre, Çapanoğlu
Edip Bey yaralıdır. Kardeşi Celal Bey ise 3-4 Uzunyaylalı Çerkez
Süvarisi ile birlikte kaçar ve Uzunyayla’daki Çerkez Bey’leri’ne
sığınır.31
Uzunyayla’daki bazı hatırlı Çerkez Bey’leri, Ethem Bey’e
telgraf çekerek, Celal Bey namına af talep ederler. Daha önce bu
tip talepleri hiç kabul etmeyen ve hangi etnik kökenden olursa
30 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 68.
31 Çapanoğlu Edip ve Celal Bey’lerin kızkardeşi, Çekerek’in Çayırözü Köyü’nden bir Abaza
olan Hacı Ömer Efendi’nin hanımıdır. Bu yüzden Çapanoğullarının Çerkezler ile sıkı bağları
vardır ve topladığı kuvvetlerin önemli kısmı, Yozgat ve civarındaki köylerde yaşayan Çerkezlerden meydana gelmektedir.
77
olsun merhamet etmeyen Ethem Bey, Celal Bey’i affeder. Bunu
bir telgraf ile Ankara’ya da bildirir.
Ethem Bey, savaştan sonra savaş alanını gezer. Yüzlerce
ölü arasında gezerken, birçok yaralının acı ile inlemelerini
işitir. Bu acı manzara karşısında ağlayan Ethem Bey, bu olayı ve
hissettiklerini hatıralarında şöyle anlatmaktadır;
“Arap Seyfi Savaş Meydanı’nı dolaştığım ve Mücadele’nin
tabii neticesi olan, yüzlerce ölü arasında, ah ve inlemelerini
dinlediğim ve işittiğim ve bu neticeleri gördüğüm zaman,
sahnenin galip bir kumandanı sıfatıyla bu manzaradan zevk
duymak şöyle dursun, elimde olmadan gözlerimden damlayan
yaşları, arkadaşlarımdan gizlemek için hayli zahmet çektim.
Celal ve Edip Bey’lerin ölü ve yaralılar arasında
bulunmadığını anladığım anda, ihtiyata uyarak, onların şiddet
ve süratle takip edilmeleri konusunda emir verdim. Tabiatıyla,
öyle bir vaziyet içinde, böyle bir emrimi duyan arkadaşlarım
arasında, kalben benim için ne kadar gaddar ve insafsız diye
düşünenler bulunabilirdi. Ve sonra elbette benim hiçbir zaman
mecburiyet olmadan, özellikle vatandaş kanı dökmeye taraftar
olmadığımı takdir edenler de bulunurdu. Evet, bana o kanlı
rolleri oynatan olaylar oluyordu. Bütün emelim, vatan ve milleti
maruz kaldığı fitne ve fesattan kurtarmak, vatanımızı düşman
ayaklarından temizlemekti.”32
c. Ankara Valisi Yahya Galip Olayı
Yozgat’a avdetimden iki gün sonra Müdafaa-i Milliye Vekili
Fevzi Paşa’dan şu telgrafı aldım:
“Yozgat’ta Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandanı Ethem
Beyefendi’ye,
29 Haziran 1336-(1920) Ankara
Şayan-ı şükran muvaffakiyetlerinizi tebrik ederim. Cepheleri
teftiş ve vaziyeti yakından görüp icap eden emirleri verdikten
sonra bugün Ankara’ya döndüm. Cephede düşmanın ahval ve
vaziyetine dair alabildiğim malumata göre Yunanlıların yakında
taarruz ihtimalleri zayıftır. Cephelerimizin ani bir taarruzu
32 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 69-70.
78
tard edecek kuvvette olduğunu müşahede ettim. Binaenaleyh
istirahat-ı kalp ile tediplerinize devam edebilirsiniz. Lütfen
raporlarınızın geciktirilmemesini icap edenlere emir buyurunuz.
Müdafaa-i Milliye Vekili Ferik Mustafa Fevzi”
Bu telgraf bana emniyet verdi ve endişelerim kısmen bertaraf
oldu. Ani Yunan taarruzundan cidden endişe ediyordum.
Yozgat’taki divan-ı harp tahkikatı çok ehemmiyetli bir safha
arz etmeye başladı: Yozgat mutasarrıfının cürmü tebeyyün
ediyordu. Üstelik Ankara Valisi Yahya Galip Bey’in de hadisede
hiç olmazsa ihmali aşan teseyyübü ortaya çıkıyordu. Bu vesika,
Yozgat’tan vaki ihbarın bizzat Mustafa Kemal Paşa’ya yapıldığını
gösteriyordu. Adaletin selameti Yahya Galip Bey’in divan-ı
harbe sevkini ve Mustafa Kemal Paşa’dan malumat alınmasını
zaruri kılıyordu. Hakimler, muvazzaf ordu hukukçuları idiler.
Bana sordular. Adaletin icabı ne ise onu her zaman olduğu gibi
yaparsınız, dedim. Kumandan olarak yazılacak tezkerelerin
altında imzam olması da çok tabii idi. Yahya Galip Bey’in şahsını
ne tanırdım, ne bilirdim.
Hiçbir başka düşünceye sahip olmadan, Reşit Bey’in
mütalaasını kabul ettim ve Divan-ı Harp Reisi’ne, eğer Yahya
Galip Bey’den öğrenmek istedikleri husus varsa bunları tahriri
olarak ve Dahiliye Vekaleti vasıtasıyla sormalarını, kendisinin
yol meşakkatine katlanamayacak kadar hasta olduğunu bildiren
doktor raporlarını tekzip eden resmi vesikalar olmadığına göre
bunları kabul etmenin tabii olduğunu söyledim. Reşit Bey’e de
neticeyi bildirdim. Çok memnun olduğunu ifade etti.
Daha sonra anladım ki, muvaffakiyetlerim muhtelif
şekillerde tefsir edilmiştir. Güya benim, Yozgat’ta iken “İsyanın
mesulleri ve gaflet gösterenler Ankara’da ise Meclis kapısına
asacağım.” dediğim iftirası bu hadisenin cereyanı sırasında
icat edilmiştir. Ben böyle düşünceler sahibi olsaydım isyanları
bastırmayı üzerime almama lüzum mu vardı?
İthamların aslı muvaffakiyetlerimin yarattığı kıskançlık ve
hataları olanların endişelerinden doğduğuna kaniim.
Tedip hareketinin muvaffakiyeti, artık hiçbir yerden menfi
hareketlere dair haberler gelmemesi ile meydanda idi ve bu
79
sebeple Ankara’ya avdet hazırlığına başladım.”33
Zile-Yozgat İsyanı çok önemli bir ayaklanmadır. Çünkü:
a-Öncelikle, Milli Mücadele esnasında çıkan 66
ayaklanmanın en büyüğü ve tehlikelisi Zile-Yozgat İsyanı’dır.
b-Mayıs 1920 tarihinde ayaklanma çıktığı zaman,
Ankara’nın elinde ve Ankara’da önemli bir askeri güç yoktu.
O günkü hükümet asker toplayacak ve bu askeri donatacak
imkânlardan yoksun idi.
c-Daha önce çıkan Ahmet Anzavur ve Bolu-Düzce-Gerede
İsyanı’na katılanlardan farklı olarak, Zile-Yozgat İsyanı’na
katılanlar etnik köken olarak Türk idi. Bu yüzden asker,
ayaklanmaya katılanlara silah kullanmak konusunda isteksiz ve
kararsız idi.
d-Zile-Yozgat İsyanı gösterdi ki, Mustafa Kemal siyasi
güçtür. Fakat askeri güç Ethem Beydedir.34
33 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 71.
34 Yağcılık, yalakalık, gözbağcılık, tarihi gerçekleri çarpıtmak zor zanaat olsa gerek. Çünkü
bunları herkes beceremez. Selahattin Güngör, “Atatürk’e Kafa Tutanlar” isminde bir kitapcığa,
yazıcılık yapmış. Kitapcığın iç kapağında, kitabın isminin üstünde, “En sağlam!... vesikalarla,
yakın tarihin en meraklı yaprakları” başlığı var. Kitapçığın 44 ile 47. sayfaları arasında, 4 sayfa
boyunca Zile-Yozgat İsyanı anlatılmış. İsyanı bastıran Ethem Bey’in adı bir kere olsun geçmiyor. Kitabın yazıcısı gerçekten bir zoru başarmış. Tebrik ediyoruz (O.Y.).
80
3. ÇATLAMA
Ethem Bey, Arap Seyf Boğazı Savaşı’ndan sonra, Ortaköy ve
Zile taraflarına geçer. Yaptığı araştırmalar sonucunda, artık Orta
Anadolu’da isyan tehlikesinin kalktığına inanır ve Alaca’ya oradan
da Yozgat’a döner. Çevreye yolladığı kıta kumandanlarından
gelen bilgiler de, isyanın bittiği noktasındadır.1
Alaca eşrafından ve Alevilerin dedesi olan Dede Galip Bey’in
bu isyan hareketinde parmağı olduğu anlaşılır. Fakat Ethem Bey,
Dede Galip Bey’i Harp Divanı’na vermez. Bu iyiliği karşılıksız
bırakmak istemeyen Dede Galip Bey, 400 kişilik bir süvari
müfrezesi meydana getirir. Başına, oğlu Gazi Bey’i getiren, silah,
hayvan ve teçhizatını da tamamlayan Dede Galip Bey, bu birliği
Ethem Bey’in emrine verir. Ethem Bey, Alaca Müfrezesi adını
verdiği bu kuvvetin başına, arkadaşlarından Yüzbaşı Ethem
Bey’i komutan olarak verir.
Bu günlerde Ankara’dan şu telgrafı alır;
“Alaca havalisinde Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandam
Ethem Bey’efendi’ye, 28 Haziran 1920.
Son Arap Seyfi Boğazı’nda meydana gelen zaferinizden
dolayı, en içten duygularımla sizi ve arkadaşlarınızı tebrik ederiz.
Yenilerek dağılan isyancıların bölgelerinde takip edilmeleri için,
Çorum’da Refet Bey’e, Zile’de Cemil Cahit Bey’e buradan emir
verildiğini bildirim.
Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal”2
Bu telgrafın geldiğinin ertesi günü başka bir telgraf alır;
1 Görüldüğü gibi, buraya kadar anlatılan üç önemli isyanı da Ethem Bey bastırdığı hâlde, Nutuk’ta
dört sayfada anlatılan İç İsyanlar Bölümü’nde sadece iki yerde Ethem Bey’in ismi geçmektedir (Z.
Korkmaz, 2002. Kemal Atatürk Nutuk. s. 303-307. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
Atatürk Araştırma Merkezi Yayını. Ankara.).
2 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 71.
81
“Yozgat’ta Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandanı Ethem
Beyefendi’ye, 29 Haziran 1920, Ankara
Parlak zaferinizi tebrik ederim. Cepheleri teftiş ve vaziyeti
yakından görüp, icap eden emirleri verdikten sonra, bugün
Ankara’ya döndüm. Cephede düşmanın hâl ve vaziyetine dair
bilgi aldım. Yunanlıların yakında saldırma ihtimali yoktur.
Cephelerimiz, ani yapılacak bir saldırıyı kovmaya yetecek
güçtedir. Bu yüzden gönül rahatlığı ile isyanları bastırma
harekâtlarınıza devam edebilirsiniz. Lütfen raporlarınızın
geciktirilmemesini, icap edenlere emir buyurunuz.
Milli Savunma Bakan Vekili
Ferik Mustafa Fevzi”
Bu telgraf üzerine biraz rahatlayan Ethem Bey, 4 aydır kan
ter içinde geceli gündüzlü isyan harekatı bastırmakla meşgul
olan askerlerine 5-10 günlük bir dinlenme fırsatı vermek ister.3
Ethem Bey Reşit Bey’e, Ali Fuad Paşa’nın Ankara’dan ayrılıp
ayrılmadığını sorar. Henüz orada olduğu cevabını alır. Reşit Bey:
- “Mustafa Kemal Paşa ile görüştüm. Senin endişelerine
hayret etti. Bunların iyi niyet sahibi olmayanlar tarafından
çıkarılmış menfi şayialar olduğunu söyledi. Millet Meclisi’ne
intikal ettirecek hiçbir mevzu olmadığına ben de kanaat getirdim.
Zaten böyle bir şeye memleketin menfaatleri de mütehammil
değildir. Anlıyorum ki senin asabın çok bozuk. Hastasın.
Ankara’ya gelmek istemiyorsan, hiç olmazsa Eskişehir’e git,
orada bir müddet istirahat et.” der.
Ethem Bey;
“Şu anda çok iyi hatırlıyorum: Bazı menfi hadisat cereyan
edeceğini garip bir duygu ile sezinlemiş gibi idim. Ali Fuad
Paşa’nın cephe kumandanlığından ayrılmasından sonra yerine
gelen İsmet Bey’in, beni daha ilk gördüğü an sevmediğini adeta
hissetmiştim. Bunun hiçbir ciddi sebebi olduğunu tahmin
etmiyordum.”
Cephelerde mevzii müsademelerden başka, ciddi hârekat
olmuyordu. Kış mevsimi şiddetle bastırmıştı. Ankara’ya tedavi
3 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 72.
82
için gitmeyi kararlaştırdım. Bu hususta doktorum da kati lüzum
görüyordu. Hareketimden iki gün evvel Ali Fuad Paşa’dan bir
mektup aldım. Bu mektubun, üzerimde yaptığı derin tesirden
Paşa elbette haberdar olamazdı. Bu mektup benim, kendi
kendime tahmin ettiğim istikbalin hadisatına karşı adeta
müdafaa tedbiri gibi gelmişti.
Moskova Sefir-i Kebirliği’ne (Büyükelçiliği’ne) başlamak
üzere, Ankara’dan ayrılma hazırlığında olan Ali Fuad Paşa’dan
aldığım bu mektup, bu çok kıymetkâr ve hatırşinas kumandanın,
şahsım hakkında her zaman ibzal ettiği sevgi ve itimadı tekrar
ediyor ve vatan yolundaki hizmetlerime sadece bu vazifeyi
nokta-i istinad yaparak devam etmemi tavsiye ediyordu. Paşa,
bu hakikati ilaveye neden lüzum görmüştü? Onu benim o anda
idrak etmeme elbette imkân yoktu.
Veda ederken şöyle bir cümle de vardı:
“Rusya’ya cepheden daha mütevazı olmayan muhatara ve
tehlikeleri göze alarak gidiyorum. Burada da Garp cephesinden
daha az tehlikeli olmayan bir cephede vazife ifa edeceğim. Şahsi
hayatımız Rusya içerilerinde cepheden daha büyük tehlikeler
karşısında... Eğer mümkün olsa idi sizi de beraberime alır, bu
tehlikelere karşı gelebilmek için ferdi cesaretin en çok kıymet
ifade ettiği bu vazife sırasında kendimi daha çok emniyet altında
hissederdim.”
Ali Fuad Paşa’nın bu vefakar ve alicenap satırlarına, el
yazısı çok güzel olan Levazım Şubesi Müdürüm Muharrem
Bey’e şükranlarımı ifade eden bir cevap yazdırdım ve derhal
gönderdim. Paşa’nın bu mektubu alıp almadığını bilmiyorum.
Çünkü mektubunda birkaç güne kadar Moskova’ya hareket
edeceğini bildiriyordu. Ali Fuad Paşa’dan bir daha haber
alamadım. Aradan seneler geçti. Ben Amman’da iken Ankara’ya
giden Emir Abdullah’a beni sorduğunu duydum.4
a. Alaca’da Alevi Dedesi, Dede Galip Olayı
Ethem Bey: “Refet Bey’le aramızda şahsi hiçbir hadise
olmamıştı ve olmasına da imkân yoktu. Fakat takip ettiğimiz
4 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 295.
83
yolların kendisine has hususiyetleri içinde onlardan gelen
ihtilaflar hadisatın akışı içinde kaybolmuştu. Bunlardan birisi
Alevilerin tarikat reisi, Dede Galip’in hadisesi idi.
Dede Galip, Yozgat-Alaca-Sungurlu havalisinde büyük
nüfuz sahibi bir zattı. Vakıa isyana bidayette müzaheret etmişti.
Fakat kanaat getirmiştim ki, bu müzaheret işin mahiyetini
kavrayamamış olmaktan ileri geliyordu. Kendisi ile uzun bir
konuşma yaptım, memleketin içinde bulunduğu vaziyeti
anlattım. Cürümünün vatana karşı olduğunu söyledim. Aleviler,
açık yürekli, zeki, duygularında samimi insanlar idiler. Beni
teessür içinde dinledi, hatta ağladı, derhal harekete geldi, o
günler için hiç de az olmayan büyük kuvvet, çoğu atlı olarak, beş
yüz kişilik bir kuvvet temin etti.
Bu vaziyette olanlara birer vesika veriyor ve kendilerine
emniyet telkin ediyordum. Benden sonra Refet Bey gelmiş, başta
Dede Galip’i celbetmiş, bu vesikaları gördüğü zaman: “Ethem
Bey salahiyetini tecavüz etmiş... Sizinle sonra görüşeceğiz.”
demişti.
Ben bunları dinlediğim zaman hayret ve teessür içinde
kalmıştım: Bana, isyanlar bastırılıp, Ankara kurtarıldıktan
sonra “salahiyetini tecavüz etmiş” diyen aynı insanlar, Ankara
kapılarına kadar ulaşmış asileri tepelediğim zaman “vatanı
kurtardın” diyorlardı.
Ben aynı insan idim, değişmiş olanlar onlardı. Şimdi Konya
havalisinde süvari müfrezelerini tertip eden Refet Bey, eğer
bu kuvvetleri asıl yerine vermiş olsa idi, Gediz’i mevzii taarruz
halinde bırakmaz, ricata başlamış olan düşmanı kovalar, Bursa
hattına kadar dayanırdık. Bu hakikati daha sonra Papulas
hatıralarında açıkça ortaya koymuştur.
Ben hadiselerin bu kadar dışında kalmak için hassasiyet
gösterdiğim hâlde, bu Dede Galip hadisesinin genişletilmeye
çalışılması karşısında ve olup-bitenleri de anlamak gayesiyle
ani bir karar aldım. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’ne
müracaat ederek Refet Bey’in merkezi Eskişehir’de olan İstiklal
Mahkemesi’ne verilmesini ve hadisenin tahkiki ile eğer icap
ediyorsa benim de mücrim olarak muhakeme edilmemi, fakat
84
hakikatin anlaşılmasını talep ettim.
Demirci taarruzunda büyük muvaffakiyet göstermiş ve o
günden itibaren şecaat ve fedakârlıkla harp etmiş olan Dede
Galip müfrezesi efradından bazılarının, İstiklal Mahkemesi’ne
sevk edildikleri haberi üzerine çok müteessir olmuştum. Bu şifreli
telgrafımı alan ve Milli Müdafaa Vekaleti ile beraber Erkan-ı
Harbiye Riyaseti’ne de vekalet eden Fevzi Paşa, ağabeyim Reşit
Bey’i davet ederek çok müteessir bir tavırla demiş ki:
- Ethem Bey’i müteessir eden hadiseler nedir, tahkik
ettiriyorum. Yanlış bir karar alınmış ise derhal tashih ettireceğim.
Fakat şu nazik zamanda Dahiliye Vekaleti vazifesine munzam
olarak Cenup Cephesi Kumandanlığı yapan bir zatın istiklal
Mahkemesi’ne sevkinin uyandıracağı tesir her şeyden evvel şahsi
hakkın ihkakı gibi mahdut sahada kalmaz, bütün hükümetin
vaziyetini perişan eder. Rica ederim, böyle bir müracaatı
yapmamış olsun. Ben bunu mevki-i muameleye koyamam...
Reşit Bey de hayretler içinde kalmış. Çok asabi bir üslup
ile bana derhal makine başına gelmemi tebliğ etti. Aramızda
telgrafla uzun bir muhabere oldu. Bütün duyduklarımı anlattım
ve dedim ki:
-Benim cephede işittiklerimi sizler Ankara’da duymuyor
musunuz, hayret ediyorum, çok rica ederim, hakikatleri
öğreniniz. Eğer hizmetim istenmiyorsa, zaten hastayım, yerime
istedikleri birisini göndersinler, ayrılayım...
Bu esnada, haberim olmadan şöyle bir hata yapılmıştı:
Benim Erkan-ı Harbiye’ye yaptığım müracaatı alakası dolayısıyla
Halil Bey, bir suretini Eskişehir’de faaliyette olan İstiklal
Mahkemesi’ne göndermişti. Alelusul ve öteki evrak içinde
yapılan bu muameleden haberdar değildim. Mutad üzere bir
evrak, alakadar olduğu diğer merci ve mevkilere gönderilmesi
gibi cari muamele dolayısıyla Eskişehir İstiklal Mahkemesi’ne de
gönderilmişti.
Mahkeme Heyeti mevzuu çok mühim ve hayati addetmiş
olacak ki, Fevzi Paşa’nın Reşit Bey’e “işleme koymayacağım...”
dediği müracaatımı ele almış ve Refet Bey’i isticvap etmeyi
kararlaştırmıştı.
85
İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nu Büyük Millet Meclisi kabul
etmiş, kendi salahiyetini bu mahkemelere tevdi ve emanet
etmişti. Yani Meclis’in yapabileceği her şeyi bu mahkemeler ifa
ederdi. Divan-ı harpler de aynı salahiyete sahip idiler. O buhran
günlerinde Mücadele’yi devam ettirebilmenin başkaca vasıtası
ve müeyyidesi yoktu. işte Büyük Millet Meclisi’nin salahiyetini
temsil eden ve verdiği kararlar, temyizi olmadığı için derhal infaz
edilen istiklal Mahkemesi, Dahiliye Vekili Refet Bey’i, şikayet ve
ispat ettiğim hataları ve ef’ali dolayısıyla isticvap etmek kararını
almış, yerine getirilmesi için Meclis Riyaseti’ne göndermişti.
Kararım kati idi: Hangimiz bir cürüm işler, memleket nam
ve hesabına hatalı iş yapmış isek hesap vermeli idik. İstiklal
Mahkemesi’nin kararının kendilerine tebliği üzerine telaşa
düşenler hemen ağabeyim Reşit Bey’i bulmuşlar ve araya
girmesini istemişlerdi. Bir hadise çıkmaması için elinden geleni
yapan Reşit Bey beni yine makine başında buldu ve vaziyeti
anlattı, hadisede ısrar etmememi ve çıkabilecek neticeleri uzun
uzun anlattı. Asabım o kadar perişan idi ki, mevzunun benim
Ankara’ya geldiğim zaman bizzat görüşülmesi nokta-i nazarını
kabul ettim, meseleyi ele almayı geri bıraktım.
Mevzunun geri bırakılma kararından sonra hadisenin
tamamen unutulduğunu ve bu dosyanın hâlâ ele alınmadığını
söylemek isterim. Hak ve adaleti seyyanen tatbik etmekle
mükellef olan insanların en büyük hassasiyeti kendi şahıslarına
ait olmak icap ederdi. Ben İstiklal Mahkemesi’ne bir sureti
Erkan-ı Harbim Halil Bey tarafından aidiyeti dolayısıyla
gönderilen, aslı Büyük Millet Meclisi Riyaseti’ne takdim edilmiş
mektubumda, Dede Galip hadisesini anlatırken, Refet Bey’in
müdahalelerinin cephede yarattığı intizamsızlık ve hatta
firarların vaka zikrederek izahlarını yapmış, milli tesanüt uğruna
gösterdiğimiz müsamahâlârın böyle müdahale ve şahsi hislerle
zedelenmesinin tehlikesini Gediz taarruzu esnasında Dede
Galip müfrezesi efradının:
- Biz burada canımızı feda ediyoruz, oralarda çoluk
çocuğumuz tazyik ediliyor. Düşmanla mücadelemizin neticesi
bu mu olmalı? Öleceksek hiç olmazsa yerimizde, evimizde
86
ölelim... düşüncesiyle saflarını terk ederek firarlarını bildiren ve
bana hitaben yazılmış mektuplarını da ilave etmiştim.
Refet Bey’e şahsi hiçbir menfi düşüncem yoktu, olamazdı
da... Onlarla benim aramda büyük mevki farkları vardı. Rütbe
farkları mevcuttu. Fakat ben, bir vatan vazifesini ifa için ortaya
atılmıştım. Faaliyetim ve neticeler bana hakikatlerin nerede
olduğunu telkin etmiş ise oraya teveccüh etmiştim. Hata
yapmadığımı asla iddia etmem. Fakat kasıtlı, bilhassa menfi
gayelerle hareket etmedim. Yapılan ikaz ve tavsiyeleri her zaman
hüsnü telakki ettim.”
Uzunyaylalı Emir Marşan Paşa ve Ethem Bey: Ethem
Bey’in hatıralarında, Sivas Mebusu Emir Paşa’dan bahseden bir
bölüm var. “Emir Paşa bana şöyle dedi:
“Ethem Bey... Biz bu aldatılmış adamlardan duyduklarını
ve öğrendiklerini anlatabilenleri ayaklanmış olan yerlere
salıverelim, hakikati izah etsinler, göreceksiniz ki çoğu silahını
bırakacak veya bizim safımıza katılacaktır. Bunlar üzerimize gelen
düşmana karşı vatanı müdafaa edecek olan kardeşlerimizdir.”
Ben de çok tabii aynı fikirde idim. Nitekim, çoğunu serbest
bıraktık. Bunlardan birisi benim uzun uzun yüzüme bakmış,
sonra başını hayretle sallamıştı. Merak ettim, bu hareketinin
sebebini sordum. Hiç çekinmeden dedi ki:
“Sen Türkçe biliyor musun? Sen Müslüman mısın? Bize
senin Moskof olduğunu söylemişlerdi.”
Adam bunları o kadar safiyetle söylemişti ki, Emir Paşa
da, ben de güldük. Emir Paşa Ankara’ya dönüşümüzde
vakayı Mustafa Kemal Paşa’ya anlatmış. Paşa, Fevzi Paşa’nın
da bulunduğu bir toplantıda Emir Paşa’dan dinlediğini,
düşmanlarımızın nasıl propagandalarla halkı aldattığı bahsinde
misal olarak tekrarladıktan sonra gülerek şöyle dedi:
“Ethem Bey... Bundan sonra size Moskof Ethem mi
diyeceğiz?”5
“Tavşana Kaç, Tazıya Tut” ve Ankara Valisi Yahya Galip
5 ÇEH, 1962. a.g.e.
87
Olayı : Divanı Harp de görevine başlar ve olayları çıkaranları
ve sorumlularını yargılamaya başlar. Sorguya çekilen, uzun
süre Yozgat’ta gizlenen mutasarrıfın verdiği ifadeler, ele geçen
belgeler, şahitlerin ifadeleri, Yozgat Mutasarrıfı’nın isyanın
elebaşılarından biri olduğunu ortaya koymuştur. Harp Divanı’na
göre, olay o kadar ileri boyutlardadır ki, mutasarrıfın yaptığı
yanlışlıkların sorumluluğu, Ankara Valisi Yahya Galip ve ondan
da Mustafa Kemal Paşa’ya kadar dayanmaktadır.
Olayın bu yönde gelişmesi üzerine, olaylar hakkında
bilgisine başvurulmak ve sorguya çekilmek üzere, Ankara Valisi
Yahya Galip Bey’in Yozgat’a çağırılması gerekmektedir. Harp
Divanı Başkanı Tevfik Bey fevri bir hareketle, Yahya Galip Bey’in
sorgulanmak üzere, Harp Divanı’na yollanmasını ister.6 Harp
Divanı’nın isteği üzerine, Ethem Bey İçişleri Bakanlığı’na bir
telgraf çeker;
“Ankara’ da İçişleri Bakanlığı’na,
Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandanlığı Divan-ı Harp
Heyeti’nin verdiği karar üzerine, Ankara Valisi Yahya Galip
Bey’in Yozgat’ta Divan-ı Harpçe sorgulanması gerektiğinden,
derhal gönderilmesi arz ve beyan olunur.
Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandanı Ethem.”
Bu telgrafın aynısından bir tane de Meclis Başkanı ve
Başbakan olarak Mustafa Kemal Paşa’ya da gönderilmiştir.7
Meclis Başkanı ve Başbakan olarak Mustafa Kemal Paşa’dan
aşağıdaki telgraf gelir;
“Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandanlığı’na,
Eski Vali Yahya Galip Bey hakkındaki emir ve ihbarınız
üzerine, kendisinin derhal sevki lazım geldiği hakkında Dahiliye
Vekaleti’ne emir verilmiştir.
İçişleri Bakanlığı’ndan ise şöyle bir telgraf gelir;
6 C.Kutay, 1955. a.g.e.
7 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 74.
88
“Yozgat’ta Kuvay-ı Tedibiye Umum Kumandanlığı’na,
Kuvay-ı Tedibiye Divan-ı Harbi’nce Yozgat’a sevki lüzumu
istenen Ankara Valisi Yahya Galip Bey’in ilk telgrafınız üzerine
vazifesine son verilmiştir. Ancak kendisi yol meşakkatlerine
dayanamayacak derecede hasta olduğu doktor raporu ile
anlaşıldığından, gönderilemeyecektir .”
Ankara’da yapılan özel bir araştırma sonucunda, Yahya
Galip Bey’in hasta olmadığı, özellikle gönderilmediği anlaşılır.
Yahya Galip Bey, kendisine verilen özel ve kesin talimat
gereğince, evden dışarı çıkmamaktadır. Doktor raporu da
düzmecedir. Ethem Bey’e gelen haberlere göre, Mustafa Kemal
Paşa telaş içindedir. Telaşının sebebi, Yahya Galip Bey ve Yozgat
Mutasarrıfı’nı koruma gayesinden kaynaklanmamaktadır.
Asıl korkusu, Yahya Galip Bey ve diğer birçok kişinin ifadesine
dayanan Harp Divanı, Yahya Galip Bey’in peşinden kendisini
de sorgulamak isteyecektir. Mustafa Kemal Paşa, Yozgat İsyanı
işinin faturasının eninde sonunda kendisine dayanacağına
inanmaktadır.8
Harp Divanı heyeti, Ankara’daki ilgili makamların
sıkıştırılmasını Ethem Bey’den ısrarla talep etmektedirler. Millet
Meclisi nezdinde yeniden teşebbüs ve tebligatta bulunulmalıdır.
Şayet Millet Meclisi de adaletin yerine getirilmesinde yeterli
değilse, doğrudan doğruya kuvvet ve şiddete başvurularak,
adaletin uygulanması sağlanmalıdır. Bu talebi haklı bulan Ethem
Bey, daha etkili tedbirler almaya karar verir. Bunun üzerine
Mustafa Kemal Paşa, Bursa’da tatilde bulunan Ethem Bey’in
en büyük ağabeyi Reşit Bey’i gizli fakat vatani bir görevden
bahsedeceğini söyleyerek Ankara’ya çağırır. Mustafa Kemal Paşa
ile görüşen Reşit Bey, hemen onu himayesine alarak, korumaya
başlamış ve Ethem Bey üstünde çalışmaya başlamıştır. Reşit Bey,
bir gece Ankara’dan telgraf başına geçer ve Ethem Bey’i telgraf
başına çağırtır.9
8 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 75.
9 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 75.
89
Reşit Bey;
“İzinli olarak Bursa’da idim. Mustafa Kemal Paşa’dan
aldığım acele bir telgraf üzerine, Ankara’ya geldim. Paşa
başta olmak üzere, bazı milletvekili ve samimi dostların ricası
üzerine, sizinle görüşmeyi gerekli buldum. Ankara Eski Valisi
Yahya Galip Bey meselesi ve bununla alakalı mahkemeyi
hoşgörü ile geciktirmenizi, eğer gerekli ise yalnız mutasarrıfın
cezalandırılması ile yetinilmesini, günün hâl ve şartları
bakımından gerekli buluyorum. Mustafa Kemal Paşa’nın bu
hususta bana olan itirafı ve şikâyetleri, bitmez tükenmez ve
samimidir.”10
Ethem Bey’in, ağabeyi Reşit Bey’in telgrafına cevabı;
“İstila karşısında ve tehlikeli vaziyetler içinde savunmaya
çalıştığımız şu mülk ve devletin sebeb-i felaketi kötü niyet
erbabından ziyade, sorumluluk fikri düşüncesinden yoksun
iyi niyet sahibi görünen, tagallüp fikri erbabı bulunduğu
meydanda aşikar iken, neden bize af ve müsamaha tavsiyesinde
bulunuyorsunuz? Bununla beraber vicdanım razı olmayarak
ve son defa olarak isteğinize uyarak mahkemenin iptaline
çalışacağımı vaat ediyorum.
Bizim için Konya yolundan geçmeye lüzum görmüyorum. Şu
kadar ki, merkezi Ankara olan milli idare heyeti ve hükümeti, her
şeyden fazla adalete kuvvet ve ehemmiyet vermelidirler. Haksız
muamelelerden kendilerini ve memurlarını ayırmalıdırlar.”11
Ethem Bey ağabeyi ile olan telgraf konuşmasını bu şekilde
bitirdikten sonra, mahkemenin geri bırakılması veya iptali
konusunda Harp Divanı heyeti üyeleri ile arkadaşça konuşarak
teşebbüslerde bulunur. Kardeşlerimden Binbaşı Tevfik Bey’i
kandırmakta hayli müşkülat çeker. Mevcut mutasarrıf görevden
el çektirilir ve yargılanmaz. İçişleri Bakanlığı ile görüşüldükten
sonra, yerine samimiyet ve yeteneğine inanılan Kaimmakan
(Yarbay) Şerif Bey mutasarrıf olarak tayin olunur.
Meselenin aslı şu şekildedir. Yozgat halkı, mutasarrıfı
isyandan önceki günlerde Vali Yahya Galip Bey’e şikâyet
10 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 77.
11 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 77.
90
etmişlerdir. Olay Mustafa Kemal Paşa’ya kadar intikal ettiği
hâlde, Mustafa Kemal Paşa mutasarrıfı koruyarak, onun yerinde
kalmasını sağlamıştır. Yahya Galip Bey, şikâyetleri haklı bulmuş
ve mutasarrıfı görevinden almak istemiş, ama Mustafa Kemal
Paşa bunu da kabul etmemiştir. Ethem Bey ve Harp Divanı
üyeleri, Mustafa Kemal Paşa’nın bu hareketinin, asla bir ihanet
veya menfaatten dolayı meydana gelmediğini, sadece kendi iyi
niyetinden dolayı mutasarrıfa karşı böyle bir koruma sağladığını
kabul etmektedirler. Bu yüzden, böyle bir olağan üstü devreden
geçerken, bu tip hataların yapılabileceğini, ağabeyleri Reşit
Bey’in telkini ile kabul eden Ethem Bey ve Tevfik Bey, bu Yahya
Galip olayını rafa kaldırmışlardır.12
Ethem Bey “Mustafa Kemal Paşa’yı Meclisin Önünde
Sallandıracağım.” Dedi mi?: Bütün bu olanlara rağmen, yani
Ethem Bey’in ağabeyi Reşit Bey aracılığı ile verdiği teminata
rağmen, Mustafa Kemal Paşa’nın hâlâ bu geçmişteki bu meseleye
dair sorumluluktan kendisini emin bulmadığı ve endişelendiği
anlaşılmaktadır. Şüphesiz bazı dedikodular buna sebep
oluyordu. “Ethem Bey Ankara’dan geçerken adalet sehpasını
Meclis Binası önüne kurmak niyetinde imiş!” gibi sözler bunlar
arasında idi. Hakikaten Mustafa Kemal Paşa bir iyi niyetle de
olsa, Yozgat ve havalisi isyanının büyümesine sebep olmuş,
bunun yaratıcısı kendisi olmuştur. Yahya Galip Bey için doktor
raporu düzenlenmesi de telaş ve heyecanından idi.13
Ethem Bey, hastalığı sebebiyle Ankara’ya gelir. Mustafa
Kemal Paşa, Ethem Bey’i akşam yemeğe davet eder. Ethem
Bey’e çok samimi davranır. Alışılagelenin aksine, yemekte başka
kimse yoktur. Mustafa Kemal Paşa, Ethem Bey’in sıhhatini
sorar. Bu konuda Ali Fuat Paşa’dan bilgi aldığını söyler. Ertesi
gün, kendisini iyi doktorlara göstereceğini söyler. Ethem Bey’e
verem teşhisi konmuştur. Ethem Bey ve Mustafa Kemal Paşa
bunu bilmektedir. Ethem Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın endişeye
kapılmamasını, bir müddet dinlenme ile düzeleceğini söyler.
12 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 77.
13 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 77.
91
Fakat Paşa hazretleri;
“Hayır, olmaz Ethem Bey. Rica ediyorum.” diyerek, Ethem
Bey’in doktora görünmesi için ısrar eder. Paşa’nın gösterdiği bu
yakın alaka, Ethem Bey’i duygulandırır. Reşit Bey’den duyduğu
çirkin dedikoduyu sormaya karar verir;
“Demek ki Paşam, ben sizin için böyle söz sarf etmişim.
‘Ben sizi, meclisin önüne asacağım.’ demişim. Bunu kime
söylemişim. Hangi namuslu insansa bunu duyan, gelsin burada
tekrar etsin. Duyanlar içinde Yozgat mebusları da varmış. Merak
ettim, bunların isimlerini öğrendim. Hiç birisini tanımıyorum.
Belki orada isyanı bastırma sırasında görüşmüşümdür. İşte
ben buradayım. Gelsinler, yüzüme karşı söylesinler. Sizin için
dediğim dar ağacına kendimi çektireyim.” der. Ethem Bey’in bu
heyecanlı hali, paşayı da üzer. Ethem Bey uzun uzun bakar ve;
“Evet, Ethem Bey, bunları sizin söylediğinizi bana anlattılar.
Hatta ısrar ettiler. Fakat ben inanmadım. İnanmadığımın
en büyük delili de, size ne o zaman, ne de ondan sonra
bahsetmedim.”
Bu arada Yunan ordusunun hücuma kalktığına dair gizli
ve acil telgraflar birbirini takip ediyordu. Telgrafları İsmet Bey
gönderiyordu. Daha önceki, Yunan ordusu hakkında gönderdiği
raporundaki hiçbir nokta tutmayan Fevzi Paşa, utancından
hiçbir tebligat göndermiyordu. Mustafa Kemal Paşa da hiçbir
açıklama göndermiyordu. Bu şartlarda Ethem Bey Ankara’ya
yola çıkar. Ankara’ya geldiğinde, her iki tarafın dostlarından
alınan bilgiye göre, Fevzi Paşa Ankara’da olmasına rağmen
utancından Ethem Bey ile görüşmemiştir. Mustafa Kemal Paşa
ise, Ethem Bey’in Yozgat’tan hareket ettiğini telefonla sorup,
öğrendikten sonra, Ankara’ya varışından iki saat önce trenle
Eskişehir’e hareket etmiştir. Ethem Bey’e bıraktığı habere göre,
kendisi ile Eskişehir’de görüşecektir.14
Genelkurmay’ın verdiği haberlere göre, Yunan Cephesi’nde
durum gerçekten ciddidir. Ethem Bey, Yozgat’tan Ankara’ya
gelecek kuvvetlerinin vakit geçirilmeden trenle İnönü’ye
gönderilmesi işini Genel Kurmay’a havale ederek, kendisi acilen
14 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 78.
92
gece treniyle Eskişehir’e geçer. Batı Cephesi Komutanı Albay Ali
Fuat Paşa ile ertesi gün İnönü’de görüşür. Ethem Bey’in kuvvetleri
beklemek icap ettiğinden, geceyi Eskişehir’de geçirirler. Orada
bulundukları esnada, Ethem Bey, Ali Fuat Paşa’ya;
“Mustafa Kemal Paşa’nın fikrinden istifade edemiyoruz,
neredir?” diye sorar. Ali Fuat Paşa şu cevabı verir;
“O, kararın verilmesini bize bırakarak, iki saat önce Afyon’a
gitti.” Ethem Bey, hakiki sebebin ne olduğunu sorunca;
“Biz şimdi durumu ve ne yapabileceğimizi inceleyelim.
Düşman hakkında gelen bilgi çok tehlike gösteriyor. Ben henüz
Batı Cephesi’nin genel durumunu kavramaya vakit bulamadan,
düşman hücuma başlamış bulundu. Sizin kuvvetleriniz Allah
vere de çabuk yetişseler.15
Cephelerden gelen raporlara göre, son durum şöyledir:
Yunan ordusu bir bahane ile bir gün önce Bursa’yı işgal etmiştir.
İnegöl ve Yenişehir taraflarında zayıf da olsa bazı kuvvetler
bulunmaktadır. Güneybatı yönünden düşmanın başka bir
kolu da Elvanlar Köprüsü’nü geçmek üzeredir ve hedefi UşakAfyonkarahisar’dır. Bu Yunan ordusunun karşısında bulunan
Aşir Bey Kuvvetleri ise, bazı milis kuvvetleri ile birlikte Salihli
Cephesi’nden dağınık bir şekilde geri çekilmektedir.16
Bu iki koldan başka, düşmanın bir fırka miktarındaki
başka bir kolu da, Borlu’dan Demirci istikametine doğru
ilerlemektedir. Bu düşman kuvvetleri karşısında, zayıf bir hâlde
bile düşman kuvvetlerine karşı çıkabilecek kuvvet yok gibidir.
Afyon ve Kütahya’da bulunan yedek kuvvetler şu şekildedir:
Afyonkarahisar ve ilerisinde Albay Fahrettin Bey Kolordusuna
mensup bir kısım kuvvet bulunsa bile, çok zayıf bir kuvvettir.
Kolordunun ismi var, cismi yoktur. Kütahya’da milis teşkilatının
düzenlenmesine İsmail Hakkı Bey namında bir kişi emek
vermektedir. Benim emrimde bulunan kuvvetler, Bursa’dan
İnönü’ye ilerleyecek düşman kuvvetlerini günlerce meşgul edip,
durdurmaya yeterli değildir.”17
15 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 80.
16 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 81.
17 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 81.
93
Ali Fuat Paşa’nın bu anlattıklarından, durum çok ümitsiz
görünüyordu. Yunan ordusunun 3 koldan ilerleyen kuvvetleri,
ihtiyatlarından hariç, 6 piyade fırkası olarak tahmin ediliyordu.
Yunan fırkaları onar bin kişilik olduğuna göre, hücum eden
düşman kuvvetleri 60 bin kişi civarında idi. Yunanlılar Nazilli
yönünden hücum etmemişlerdir. Düşmanın asıl niyeti,
Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir’i ele geçirerek, Anadolu
tren yolu hattını ele geçirmek ve Kuvay-ı Milliye’nin belini
kırmaktı. Bu sırada hızlı bir yürüyüşle iki günde Yozgat’tan
Ankara’ya gelen piyade kuvvetlerimiz, hemen trenlerle ileriye
doğru sevk edilmişti.18
Durum çok nazikti ve eldeki bütün imkânlardan yararlanmak
gerekiyordu. Ethem Bey, Kütahya ve civarındaki hapishanelerde
yatan mahkûmların epeyce kalabalık olduğunu, mutasarrıf ile
konuşurken öğrenir. Kendilerine haber gönderir ve bazı şartlar
ileri sürer. Bunların birçoğu uzun süredir içeride yatan azılı
suçlu ve canilerdir. Eğer düşmanla fedakârane savaşırlarsa, geri
kalan cezalarını affettireceğini söyler. Ertesi günü 400 kadar
mahkûmu serbest bıraktırır. Ellerine silah ve cephane verdirir.
Gönüllü olarak katılan 150 kadar kişiyi de bunlara katarak, bir
tabur meydana getirir ve savaşa hazır hale sokar. Başlarına da
Teselyalı Hafız Bey’i kumandan olarak tayin eder. Bu şekilde
kuvvetlerini hazırlar. Son durum şöyledir: 4,500 atlı ve silahlı
subay ve asker, 550 kişi beygir arabaları ile sevk edilen piyade
taburu, 4 dağ topu, 14 makineli tüfek, erzak kolu ve mekkâreciler
vardır. Erzak ve yedek mühimmat boldur. Tek eksikleri sıhhiye
teşkilatının zayıf olmasıdır.19
Kütahya’dan ayrılışın üçüncü günü sabah vakti Simav’ın
kuzeyinde mola verirler. Fakat burada acı bir şey öğrenirler.
Yunan ordusunun Demirci ve çevresini işgal ettiğini duyan
Simavlılar, Kuvay-ı Milliye aleyhinde isyan bayrağını açmışlardır
ve Yunan kıtalarına ileri karakol görevi yapmaktadırlar. Binbaşı
Aziz Bey ve arkadaşları canlarını zor kurtarmışlardır. Durum
çok tehlikelidir. Çünkü yollarını kesen bu Müslüman Türkler ile
18 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 81.
19 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 84.
94
çarpışmak ve Müslüman kanı dökülmek zorunda kalınacaktır.
İşin daha tehlikeli başka bir boyutu da, iki saat ötede bulunan
düşmanın ileri karakollarının dikkati çekilmiş olacaktır. Bu ise
düşmanı dağlık arazide pusuya düşürme imkânını ortadan
kaldırıyordu. Ethem Bey, Simavlılara silahsız bir nasihat heyeti
göndererek Simav’a girilmeyeceğini, sadece geçip gidileceğini,
duruma engel olunmamasını söylemelerini ister. Simavlılardan
gelen cevap, olumsuzdur. Zaten bu ihtimali düşünen Ethem
Bey, iki adet hücum müfrezesini de piyade olarak hazırlatmıştır.
Bunun üzerine hemen iki hücum müfrezesi, karşıda tepeler
üzerinde görünen Simavlılara karşı saldırıya geçer. Bir
saatlik bir çarpışmadan sonra, Simavlılar dağıtılır ve şehre
kaçarlar. Bu ihanet olayını Yunanlıların emriyle tertipleyen,
Şalgamoğulları’ndan Mehmet Ağa isminde biridir. Ama kendisi,
saldırı esnasında atılan tek top mermisinin isabet etmesi ile
ölmüş ve hak ettiği cezayı bulmuştur.20
b. Demirci Galibiyeti
Hemen Simav ile yakınındaki göl arasındaki araziden
geçilerek, biraz ilerideki Yunan İleri Karakolları ile temas sağlanır.
Bu ileri karakollar fazla direnmezler. Bunların bir kısmı imha
edilir, bir kısmı da kaçarlar. Bu şekilde Demirci önlerine kadar
gelinir. Burada Yunan esas kuvvetleri ile temas sağlanır ve savaş
başlar. Akşama kadar süren çarpışmalar sonucunda, Demirci
Şehri’ne iki kilometre mesafede, düşmanın asıl mevzilerine
hâkim noktalardaki bazı önemli noktalar işgal edilir. Fakat bu
arada Faik Mehmet ve Mehmet Ali Çavuş isminde iki kıymetli
müfreze kumandanı dâhil olmak üzere, 15 şehit ve 30 kadar
yaralı kayıp verilir. Köylü kıyafetli olarak şehre sokulan casuslar
vasıtası ile, karşılarında Ayvalık isminde 10 bin mevcutlu bir
Yunan piyade fırkası da bulunmaktadır.21
İlk gün düşman baskına uğratılmıştır ama ertesi gün şiddetli
çarpışmalar olacaktır. Ethem Bey, Hafız Bey’e emir vererek,
ertesi gün Yunan siperleri üzerine yapılacak olan hücuma
20 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 85.
21 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 86.
95
Katiller Taburu’nun da katılmasını ister. Hafız Bey, buna göre
taburu geceden siperlere yaklaştırır. Şafakla beraber, şiddetli
bir hücuma geçilir. Yunan askeri siperlerinde şiddetli bir
direniş göstermektedir. Katiller Taburu, kahramanlıkta diğer
kuvvetlerle adeta yarışmaktadır. Savaşın dördüncü saatinde,
Hafız Bey sonunda ölümüne sebep olacak ağır bir yara almış,
taburun subay ve askerinden büyük bir kısmı da şehit olmuştur.
Savaşın altıncı saatinde, Yunan askerleri, geriden gelen iki
piyade taburunun yardımıyla, karşı taarruza kalkarlar. Fakat bu
taarruz, topçuların karşı ateşi sonucu kırılır. Fazla zayiat veren
düşman, siperlerine geri çekilir. Hatta bir ara panik de gösterirler
ama, Yunan subayları şiddet göstererek paniğin önünü alırlar.22
Savaş meydanı, karşılıklı hücum dalgaları ile çalkalanırken,
topçular mermi azlığından şikayete başlarlar. Düşman hattının
gerisini gözetleyen bazı subaylar, düşmana tekrar bir düşman
fırkasından daha yardıma geldiğini söylerler. Kurmay heyeti
görevi gören bazı silah arkadaşları Ethem Bey’e geri çekilmeleri
gerektiğini söylerler. Hatta kavgacı ve inatçı bir karaktere sahip
olan Tevfik Bey dahi geri çekilmek isteyen gruba dahil olmuştur.
Ethem Bey ise, bu kanlı savaş alanından geri çekilmenin çok
büyük zayiata yol açacağını görür. Ayrıca vatanı savunmak gibi
bir mukaddes gayeye de son derece ters düşen bu fikir Ethem
Bey’in aklına yatmaz. Bunu görmektense, ölmeyi tercih etmek
niyetindedir. Bu niyet ile 100 kişilik bir süvari müfrezesinden
başka bütün yedek kuvvetlerini savaş alanına sürmeye ve son
bir ölümüne hamle yapmaya karar verir. Bütün kumandanlarına
düşman hattına tüm güçleri ile saldırmaları için emir verir.
Kendisi de topçu hattının önüne geçerek, saldırıya bizzat
katılır.23 Bu arada Parti Pehlivan, düşman hattının sağ yan
tarafından, gerisine doğru bir mevzi kazanmış bulunmaktadır.
Çok geçmeden düşman siperleri yarılır ve siperlerde bir mevzi
kazanılır. Sabahın erken saatlerinden itibaren 9 saattir süren bu
korkunç savaş, nihayet Ethem Bey kuvvetlerinin galibiyetiyle
sonuçlanır. Düşman fırka kumandanı Miralay Otneos yaralanır
22 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 88.
23 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 87.
96
ve düşman hatlarının gerisine güçlükle kaçırılır. Önce merkezde
bozulan Yunan ordusu, daha sonra sağ kanat ve sol kanat
olmak üzere tamamen çöker. Savaş alanı binlerce ölü ve yaralı
ile doludur. Yunan belgelerine göre, Yunanlılar da Demirci
Savaşı’nı Ethem Bey’e bağlı Kuvay-ı Seyyare’nin kazandığını
doğrulamaktadır.24
Her ne kadar miktarı tespit edilememiş ise de on bin
mevcutlu olan bu fırka tamamıyla harp harici kalmıştır. Çok
miktarda makineli ve otomatik tüfek, piyade eslihası, levazımı
askeri vesaire elimize geçmiştir. Kırk, elli kadar da esir alınmıştır.
Bizim zayiatımıza gelince, şehit ve yaralı olmak üzere 200
kadardır.
Demirci savaşlarında kazanılan muvaffakiyetler, düşmanın
yan ve gerilerinde yapılacak gerilla hareketlerinin düşmanı
yıpratacağı hususundaki nokta-i nazarımızın yerinde olduğunu
ispat etmiştir. Ethem Bey müfrezeleri de bu muharebelerde
göstermiş oldukları kabiliyet ve cüretle yalnız dahili tedip
hareketlerinde değil, icabında yalnız başına bir düşman fırkasını
gerilla muharebe usullerinden istifade ile mağlup edebilecek
bir kuvvette oldukları anlaşılmıştır. Bu müfrezelere muntazam
bir muharebede de bir vazife bulunabilecektir. Ethem Bey
kuvvetlerine Demirci muharebelerinden sonra, bir kanunla
“Birinci Kuvay-ı Seyyare” namı verilmişti. Böylelikle Ethem Bey’in
kuvveti, Büyük Millet Meclisi’nce tescil edilmiş olmaktadır.25
Savaş alanında ve Demirci Şehri’nde ele geçen silah ve
mühimmat miktarı 30 öküz arabasını geçmektedir. Bu silahlar
Eskişehir’e, yeni kurulan Düzenli Ordu’ya bir nevi hediye olarak
gönderilir.26 Ethem Bey kuvvetlerinin bu savaştaki kaybı yaklaşık
olarak 500 kişidir. Ethem Bey’in yakın akrabalarından Karacabey
Müfrezesi Komutanı Safer Bey de şehit olanlar arasındadır.27
Ethem Bey, ilerleyen günlerde Demirci zaferinin, kendileri için
tasfiye kararı verilmesine sebep olduğunu anlayacaktır.28
24 E. Cilasun, 2004. Bâki İlk Selam. s. 206. Belge Yayınları. İstanbul.
25 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 87-88.
26 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 89.
27 C. Kutay, 1956 İsmet Paşa Çerkez Ethem Çekişmesi. Ercan Matbaası. Ankara.
28 Temmuz 1920 ortalarında, Demirci Zaferi’nden sonra, Reşit Bey ve Tevfik Bey’ler, Ethem
97
Ertesi günü Yunan uçakları Demirci üzerinde uçar ve birkaç
bomba atar fakat isabet ettiremez. Ethem Bey elde edilen zaferi
bütün askeri merkezlere şifresiz olarak telgrafla bildirir. Mustafa
Kemal Paşa, gönderdiği telgrafla, Ethem Bey ve askerlerini tebrik
eder;
“Demirci Havalisinde Ethem Bey’efendi’ye, Afyon, 14
Temmuz 1920, Acil,
Demirci’yi geri alan kahraman müfrezelerinizin devamlı
kahramanca hücumları sonucunda bozulan ve askeri
durumlarını düzeltmeye çalışan Yunan ordusunun ileri harekatı
durdurduğu ve gevşediği, gelen son raporlardan anlaşılıyor.
Benim Ankara’ya dönmekliğim gerekiyor. Sebebini şifre ile dahi
olsa bildirmem mümkün değildir. Bu hususta sözlü bilgi vermek
üzere, Tevfik Rüştü Bey ile Hüsrev Sami Bey şimdi hareket ettiler.
Gözlerinden öper, başarılarınızı tebrik ederim.29
Bu Yunan hücumunun asıl maksat ve hedefi, Afyon-Eskişehir
hattının tutmak ve işgal etmekti. Fakat Yunan ordusunun bu
tehlikeli ve müthiş planı, Ethem Bey kuvvetleri sayesinde suya
düşmüştü. Uğradıkları bu yenilgi sonrasında, tekrar bir hücuma
daha kalkışırlar ve Cevizlik denen bölgede tekrar bir daha
yenilirler. 15 Temmuz akşam üzeri, Demirci’nin doğusunda
mevzilenmiş düşmana, yeni bir kıta Kula yoluyla gelip katılır.
Bu tehlikeli bir durumdur. Çünkü Ethem Bey kuvvetleri arkadan
çember içine alınarak, yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya
kalabilecektir. Bu duruma karşı bir önlem olarak Ethem Bey,
Demirci Şehri’ni boşaltır ve 2 km geriye çekilir.30
Ethem Bey, Afyon Cephesi’nin kumandanı olan Kolordu
Kumandanı Fahrettin Bey’e bir mesaj çekerek, bir iki adet
uçağın Demirci üzerinde uçurulmasını, Mustafa Kemal Paşa’nın
sevk ettiğini bildirdiği imdat kıtasının da süratle gelmesini ve
Bey’e bir mektup imzalatmak isterler. Mektupta; Meclis Başkanlığı’ndan, Kuvay-ı Seyyare
için bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulması istenmektedir. Fakat Ethem Bey’in ağzından
yazılmıştır. Ethem Bey mektubu imzalamak istemez. Reşit Bey ve Tevfik Bey çok sinirlenir ve;
“Yahu sen gerçeği görmüyor musun, anlamıyor musun? Bizi yok edecekler be...” derlerse de, Ethem Bey mektubu imzalamaz (C. Kutay, 1956. İsmet Paşa Çerkez Ethem Çekişmesi.
s. 21. Ercan Matbaası. Ankara.).
29 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 92.
30 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 93.
98
kendisi ile irtibata geçmesini ister. Yardım kıtası en sonunda
gelir. Cevizlik’te tekrar bir çarpışma olur. Cevizlik denen yer,
iri ceviz ağaçlarının bulunduğu düz bir ovadır. Bu ağaçlık
alandan istifade eden bazı birliklerimiz, düşmanın yan ve arka
taraflarına dolanarak düşmana zayiat verdirirler. Düşman yine
kuvvetlerimiz karşısında bozulur ve geri çekilir. Bu savaşta da
40 şehit ile 60 yaralı kaybımız vardır. Ethem Bey’in teyzezadesi
Halit Bey ile Alaca Müfrezesi subaylarından Mısırlı Yusuf Bey
çok kahramanlık göstermişler, Halit Bey şehit düşmüştür.31
Cevizlik Savaşı’nın bittiği sıralarda, Tevfik Rüştü ve Hüsrev
Sami Bey’ler karargâha gelirler. Bunların anlattıklarına göre,
mesele şudur: Millet Meclisi üyeleri arasında, cephelerde Yunan
hücumunu durdurmaya imkân kalmadığı şeklinde olumsuz
bir propaganda almış, yürümüş. Ayrıca Ethem Bey’in Demirci
Savaşı’nda yaralandığı da ileri sürülmüş. Mustafa Kemal Paşa;
“Savaşın genel durumu her tarafta bizden yanadır. Yunan
hücumu durduruldu. Bu konuda Ethem Bey kuvvetlerinin gayret
ve fedakârlığı cidden büyüktür. Ethem Bey, gayet ustalıkla
yaptığı bir plan ve manevra ile Demirci civarına yığılan düşman
alaylarına karşı kahredici bir darbe indirmiştir. Hatta bugün
kuvvetlerimiz Demirci’nin güneyinde savaş vaziyetinde ve
hücumdadırlar. Bu Demirci Savaşı hakkında, Kemalettin Sami
Paşa ise;
“Yunanlıların birinci genel saldırısı, milli hareketimizi ve
Ankara Milli Hükümetini çok zor durumda bırakmıştır. Ankara
Hükümeti, Ethem Bey’e Uşak’ın savunmasını emrettiği hâlde,
kendisi Demirci bölgesinden yanlış işe başlayarak, düşmanın
Uşak’ı işgal etmesine neden olmuştur.”32
Yani Kemalettin Sami Paşa, Ethem Bey’i düşman karşısında
geri çekilmiş bir kumandan olarak göstermektedir. Hâlbuki Yunan
kumandanı Paraskepulos’un tebliği dahi Demirci Savaşı’nın
Yunanlıların yenilgisi ile sonuçlandığını göstermektedir. Sürekli
olarak muzdarip olduğu ve son günlerde şiddetli bir şekilde
artan mide sancıları neticesinde, Ethem Bey kumandayı ağabeyi
31 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 96.
32 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 98.
99
Saruhan Mebusu Reşit Bey’e bırakır. Tevfik Rüştü ve Hüsrev
Sami Bey’ler ile birlikte Kütahya’ya döner.33
Ethem Bey bir taraftan hastalığı ile mücadele ederken,
diğer taraftan müdafaayı milli cemiyetleri ile görüşüyordu.
Bu görüşmeler esnasında, hem Kuvay-ı Seyyare kıtalarının
eksiklerini gideriyor; aynı zamanda yeni kuvvetler kurarak,
cephedeki kuvvetlere katılmasını sağlamaya çalışıyordu. Bu
amaçla Kütahya ve Eskişehir’de birer piyade milis taburu
meydana getirmek için çalışmalar sürüyordu. Kuvay-ı
Seyyare’nin takviyesine bütün millet ve makamlar taraftar idi.
Diğer yandan Ali Fuat Paşa, Düzenli Ordu’nun düzeni ve eğitimi
ile meşgul oluyordu.34
O günlerde İsmet ve Refet Bey, Yunan ordusunun
ilerleyişinden çok rahatsızdır. Eğer Yunan ordusu birkaç
hamle daha yaparsa, Ankara’ya kadar geleceğinden endişe
etmektedirler. Hatta İsmet Bey, Ankara’nın merkez olmaktan
çıkarılarak, meclisin ve hükümetin Sivas’a taşınmasını
planlamaktadır.
c. Ankara’ya Giderken, Ethem Bey’in Reşit Bey’i Yerine
Vekil Bırakması
Ethem Bey: “Kütahya’da iken midemde senelerden beri
çektiğim acılar dayanılmaz hale gelmişti. Başta Tevfik Rüştü
Bey, hakikati söyleyebilecek doktorlar ameliyata kati lüzum
görüyorlardı. Fakat o günkü şartlar içinde ne kadar süreceğini
bilmediğim bir ayrılıkla cephemi bırakamazdım. Ayakta tedaviyi
tercih ediyordum. Ali Fuad Paşa hastalığımı haber almış, Cevad
Bey isimli genç, fakat tedavisinden istifade ettiğim bir doktoru
Kütahya’ya göndermişti. Bu zat da muhakkak Ankara’ya
gitmemi, orada konsültasyon yapılmasını ısrarla tavsiye etmişti.
Ben Ankara’da iken cephemin kumandasını ikinci ağabeyim
Tevfik Bey’e bırakmıştım. Ankara’ya istasyona girerken kalabalığı
görünce şaşırdım. Mustafa Kemal Paşa yine kendisinin şahsi
misafiri olmamı ısrarla ve samimiyetle istedi. İtiraz ettim.
33 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 100.
34 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 101.
100
İyileştiğim anda arzularını emir telakki ettiğimi söyledim.
Müsaade etti. Düşündüğüm ve kendisine evvelce yazdığım gibi
yakın dostum tüccar Arif Aslan Bey’in evine indim.
Arif Aslan Bey’in evi, Ankara’nın o tarihte pek nadir büyük
bağ evlerinden birisi idi. Keçiören’de idi. Bir köşk kadar rahat ve
genişti. Yerli Ermeni zenginlerinden birisinin imiş. Bana alt katı
tamamen tahsis ettiler. Keşke etmese idiler ve keşke Ankara’ya
hiç gelmese idim... Çünkü bu geniş evin misafir kabul salonu
olarak ayrılmış ve iç içe iki odası çoğu siyasi hüviyetli misafirlerle
dolmaya başladı. Çoğunu tanımıyordum. Aralarında büyük
kısmı mebus Bey’ler idi”35
“Gelenler arasında maalesef çok ayrı zihniyetler ve görüşler
vardı. O kadar ki benim siyasete asla ermeyen aklım bu
birbirine adeta düşman insanların aynı çatı altında vatanı nasıl
kurtarabileceklerini şüpheli mevzu olarak önümüze çıkarmıştı.
Endişelerimi bir gün beni muayene için gelen Doktor Adnan
Bey’e söylediğim zaman güldü ve dedi ki:
- Siz endişe etmeyin... Onlar böyle meselelerde birbirlerine
karşıdırlar amma, neticede vatanın mukadderatı mevzubahis
olduğu zaman kement gibi birbirlerine yapışırlar, hiç ayrılmazlar.
Tatbikatta bunun böyle olduğunu gördüm ve müsterih
oldum.
Fakat birkaç gün sonra hiç istemediğim hâlde Dahiliye
Vekaleti’ne seçilen Tokat mebusu Nazım Bey meselesine adeta
zorla karıştırıldım. Ben Nazım Bey’i tanımıyordum. Mustafa
Kemal Paşa, Nazım Bey’i değil de Refet Bey’i bu makamda
istiyormuş. Nazım Bey vatan için tehlikeli fikir ve hareketlerin
sahibi imiş. Ekseriyet bu düşüncede idi ve bunlar içinde eskiden
dostum olan Diyarbakır mebusu Hacı Şükrü Bey de vardı.
Konuşma sırasında:
“Mademki bu zatın dahiliye vekaleti gibi mühim bir
mevkide olması zararlı telakki ediliyor, Meclis bu vaziyeti
bilmeden kendisini seçmiş olabilir. Hususi olarak evvela rica,
sonra ihtar edilir yerine Mustafa Kemal Paşa’nın kendisiyle daha
iyi çalışacağı bir zat getirilir. Mesela arzu ettiği Refet Bey seçilir.
35 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 211-212.
101
Nihayet başta olan, arkadaşlarını kendisi seçmelidir ki müspet
neticeler alınabilsin.” dedim.
Hacı Şükrü Bey hemen Nazım Bey’e gider ve:
“Ethem Bey çekilsin diyor.” der. O da istifa eder. Ertesi
sabah Mustafa Kemal Paşa geldi, bir münasip fırsatını getirerek
teşekkür etti. Daha sonra bizzat Nazım Bey geldi, izahat vermek
istedi, şaşırdım. Dedim ki:
.
- Bey’efendi... Ben hiçbirinizi tanımıyorum. Benim yegane
arzum birbirine inanan ve güvenen iyi insanların memleketi
idaresidir. Ben askerim ve siyasete karışmam”36
“Daha sonra öğrendim ki bu Dahiliye Vekili Nazım Bey’in
istifasının bana ilk safhada anlatılanlardan daha çok hayati
mahiyette sebepleri varmış ve hatta bu meseleyi Mustafa Kemal
Paşa, Heyet-i Vekile’nin haysiyeti kadar şahsen kendisinin
haysiyeti mevzuu yapmış.
Hacı Şükrü Bey, Nazım Bey vazifesine başlamadan hemen
yetişmiş ve kendisine benim namıma istifa etmesini söylemiş
imiş. Çünkü Nazım Bey vazifeye başladıktan sonra istifasının
Meclis içinde ve memlekette uyandıracağı aksi tesirlerden
endişe edilir imiş. Bunları duyduğum zaman çok üzüldüm ve
Hacı Şükrü Bey’e sitem ettim”37
Ankara’da olduğum günler siyasi mevzular beni o kadar
müteessir ediyordu ki, hastalığımın tamamen şifa bulmamasına
rağmen cephemin başına dönmeye karar verdim.
Öte tarafta, genişliği 100 kilometreyi bulan cephemden
iyi haberler gelmiyordu. Vakıa Ali Fuad Paşa elinden geleni
yapıyordu. Başta Aşir Bey olmak üzere diğer kumandanlar da var
güçleriyle çalışıyorlardı. Fakat kıtalarım, aradaki alışkanlık mizaç
intibakı dolayısıyla beni arıyorlardı. Kuvay-ı Seyyare’nin bezgin
ve yorgun olduğu da muhakkaktı. Kendilerinin maneviyatı
itibariyle takviyeleri de zaruri idi.
Arzum ve doğruluğuna kani olduğum tavsiyem şu idi: Çok
yorulmuş ve devamlı muharebelerle hiç izin almamış Kuvay-ı
Seyyare efradını bir müddet dinlendirmek için cephenin ikinci
36 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 212.
37 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 212.
102
hattına almak, hatta bazı askerlerime evlerine gitmeleri için izin
vermek, bunun için de yeni kurulan nizami fırkaları cephenin ön
hattında vazifelendirmek...
Bu düşüncemi evvela Mustafa Kemal Paşa’ya açmayı
düşündüm. Fakat vazife olarak Erkan-ı Harbiye Reisi İsmet Bey
meşgul idi mevzu ile... Bu itibarla İsmet Bey’i ziyaret ettim. Beni
çok samimi eda ile karşıladı. Evvela umumi vaziyet hakkında
bana izahat verdi. Masasının üzerindeki not defterini gösterdi:
- İşte görüyorsunuz ben de sizi ziyaret ederek cephelerden
aldığım son haberleri izah edecektim. Teşrifiniz isabet oldu,
dedi. Ben, arzularımı anlattım. Alaka ile dinledi, düşündü, sonra
dedi ki:
- Bütün bunlar çok doğru hususlar. Fakat samimiyetle itiraf
edeyim ki daha nizami fırkalarımız hiçbir esasta muharebe
edebilmek için tamamen hazır değildirler. Bu hüviyetleriyle
onları muharebe hattına sürmek maazallah telafisi imkânsız
felaketlere sebep olabilir. Bu itibarla benim nokta-i nazarım
sizin daha bir müddet bu yükü çekmenizin zaruri olduğu
merkezindedir.
İsmet Bey izahlarında haklı idi. Benim sıhhi vaziyetimin
imkânsızlığını da çehremde görmüş olmalı ki, arzularıma imkân
bırakmayan mütalaasına şunları ilave etti:
- Fakat siz bir kerre de vaziyeti fiilen cephe kumandanı olan
Ali Fuad Paşa ile görüşseniz çok iyi olur. Belki müştereken iki
görüşün ortasını bulmak mümkün olur.
Ertesi gün, hemen hemen kimseye haber vermeden
Eskişehir’e hareket ettim. Şimendifer idaresini eline almış olan
Binbaşı Vasfi Bey isimli çok nazik ve lütufkar bir zat bana hususi
vagon tahsis etmişti. Daha sonra kendisinin İsmet Bey tarafından
emir aldığını öğrendim. Yanımda Zeki Bey isimli genç ve müstait
bir doktor vardı. Fakat ne yazık ki, asıl hastalığıma yanlış teşhis
konulduğunu ve hatta bedenimin bu yanlış tedaviden dolayı
kudretini kaybettiğini, daha sonra Berlin’deki tedavim esnasında
öğrendim. Hakiki hastalığıma aspirin çok menfi tesir yaptığı
hâlde, bana çok sık aspirin veriliyordu.38
38 Çok garip bir tesadüfle, Ethem Bey Bey’in Zeki Bey olarak bahsettiği bu genç doktor, daha
sonra, İsmet İnönü’ye Cumhurbaşkanlığı senelerinde özel doktorluk yapan ve generalliğe ka-
103
Ali Fuad Paşa ile cepheler vaziyetini uzun uzun görüştük.
Ali Fuad Paşa, Ankara’dakilerin hakiki vaziyeti kavrayamadıkları
düşüncesinde idi. Paşa’ya göre düşmanı hareket serbestisi içinde
bırakmak doğru değildi. Esasında ben de aynı mütalaada idim.
Çünkü bizim ataletimiz düşmana ümit verebilir, beklemediğimiz
bir anda en zayıf devremizde taarruza geçebilirdi.
Nitekim bu menfi ihtimal, Ali Fuad Paşa’nın şahsi misafiri
olarak kaldığım Eskişehir’deki ikametimin ikinci gününde
maalesef tahakkuk etti: Yunanlılar ani baskınla Gediz’i işgal
ettiler...
Gediz’in işgali, Kuvay-ı Seyyare’yi olduğu kadar, Fahrettin
Bey ve Aşir Bey kuvvetlerini de tehdit ediyordu. Hadiselere
seyirci kalamazdım. Paşa ile mutabık kalarak derhal Kütahya’ya
hareket ettim. Ağabeyim Tevfik Bey’i müşkül vaziyette buldum.
Benim tarzıma alışmış olan kıtalarımın kumandanlarını
topladım. Onların da mütalaalarını alarak ve dağlık araziye
Yunanlıların kolaylıkla nüfuz edemeyeceklerini bilerek,
düşmana cenahlarından ani baskın yaptık. Kütahya’ya doğru
taarruza hazırlanmış olan Yunanlılar şaşaladılar ve durmaya
mecbur kaldılar. Gediz’i ellerinden çıkarmamak için civara
bizim kolaylıkla aşamayacağımız siperler yaptılar ve kuvvetli
bataryalar mevzilediler. Bizim de gayemiz düşmanı bulunduğu
yerde tespit etmek idi.
Düşman hatlarına kadar sokulmuş olan mahalli istihbarat
teşkilatımız, Yunanlıların İzmir ve Ayvalık’a iki fırka kuvvetinde
yeni birlikler çıkardığını bildiriyordu. Bu hazırlıklar anlatıyordu
ki, düşman, daha çok derlenip toparlanmamıza imkân
bırakmadan stratejik değerdeki mühim merkezleri elde etmek
kararındaydı.
Gediz’in işgali Ali Fuad Paşa’yı da benim gibi çok
endişelendirmişti. Vaziyeti doğrudan doğruya cephede tetkik
etmek üzere Kütahya’ya kadar geldi. O gün ben midemden
yine ağır sancılarla yatakta idim. Buna rağmen hemen kalktım.
Vaziyeti, ön safları beraberce teftişten sonra harita üzerinde ele
aldık. Paşa’nın beraberinde Binbaşı Halis Bey de vardı. Bu, çok
kıymetli Erkan-ı Harp, müsaade isteyerek dedi ki:
dar yükselmiş olan Prof. Zeki Hakkı Pamir’dir.
104
“Eğer Gediz üzerine bir taarruz yapılmazsa, çok yakında
düşman bütün cephe boyunca taarruza kalkabilir. Unutulmasın
ki cephemiz 100 kilometredir ve düşmanı tevkif edecek müdafaa
kudretine sahip değiliz.”
Bu benim söylemek istediklerimin aynı idi. Ali Fuad
Paşa, Ankara ile temas etmeyi zaruri görüyordu. Paşa’nın asıl
arzusunun, Kuvay-ı Seyyare’yi tam teşkilatlı iki fırka haline
getirmek ve bizim tarzımızın mevzi muhareBey’e çevrilmeden
asıl büyük ordu kuruluncaya kadar düşmanı durdurmak ve
hırpalamak esasında toplandığı anlaşılıyordu. Ben, bu görüş ile
mutabık idim. Çünkü tek gayem, ne tarz ve sistem içinde olursa
olsun Yunanlıların artık ilerlememesi idi.
Kuvvetlerimizin sayımını yaptık. Son günlerde Kuvay-ı
Seyyare’ye iltihak eden Eskişehir Milli Süvari Alayı’nın mevcudu
600 idi. Bunları Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey iyi yetiştirmişti. Yine
bunlara ilaveten 500 mevcutlu Eskişehir Piyade Birliği vardı.
Bu hâlde Kuvay-ı Seyyare’nin mevcudu, verdiğimiz bunca
kayıplara rağmen yine beş bini bulmuştu. Bundan başka bir de
Piyade Nizamiye Alayı, Kuvay-ı Seyyare’nin emrine cepheye
gönderilmişti. Eğer Yunanlıları yerlerinde tespit ve ilerleme
ümitlerini tamamen kırmak için ciddi bir hareket yapmaya karar
verirsek, yeniden kuvvet gönderileceğine kani idim. Ki, ben,
Gediz üzerinden bir taarruzun yapılmasına çok lüzumlu, hatta
zaruri görüyordum. Ali Fuad Paşa da aynı düşüncede idi, fakat
Erkan-ı Harbiye-i Umumiye’nin müspet mütalaasını şart olarak
görüyordu.
Ethem Bey, bir taraftan tedavisini sürdürürken, diğer taraftan
da cephedeki ordunun durumunu düşünüyordu. Ethem Bey’in
Kuvay-ı Seyyare kuvvetleri, yaklaşık 100 km genişliğindeki bir
cepheyi kontrol ediyordu. Subay ve askerler bezgin ve yorgundu.
Bu kuvvetin süratle takviyeye ihtiyacı vardı. Eğer düşman ciddi
bir hücumda bulunsa, bir yenilgi olabilirdi.39
Ethem Bey, yeni kurulan düzenli ordunun varlığından
faydalanarak, kuvvetlerinin biraz geri çekilmesini ve
dinlendirilmesine müsaade edilmesini arzu ediyordu. Bu fikrini
39 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 106.
105
Genelkurmay Başkanı İsmet Bey’e açar. İsmet Bey bu talebi
şimdilik uygun bulmaz. Ethem Bey kuvvetlerini takviye edeceğini
söyler. Ayrıca bu konuyu Ali Fuat Paşa ile de konuşmasını
söyler. Ethem Bey, bunun üzerine Ankara’dan tekrar Eskişehir’e
döner. Ethem Bey’in tedavisi ile ilgilenmek üzere yanına bir
doktor verilir. Fakat genç ve tecrübesiz bu doktor, Ethem
Bey’in midesi veya başı ağrıdığı zaman aspirinden başka bir şey
vermemektedir.40
Ethem Bey: “Yalnız, Konya’daki isyan hareketinin
bastırılması için birkaç gün beklemek kararını aldık. Samimiyetle
söylüyorum ki eğer Refet Bey’den isyanın bastırıldığı haberleri
gecikecek olsa idi derhal ve hiçbir şey düşünmeden Konya’ya
hareket edecektim. Bunu, baş başa kaldığımız zaman Ali Fuad
Paşa’ya söyledim. Güldü:
- Söylemenize lüzum yok. Zaten biliyordum, dedi.
Fakat çok şükür Konya’dan müspet haberler geldi. Dahiliye
vekili Refet Bey, zaten çok esaslı mahiyet göstermeyen isyanı
bastırmaya muvaffak olmuştu. Hadisenin müsebbibi olan Deli
Baş isimli sergerde, Konya’yı birkaç gün elinde tutmuş. Vali
Haydar Bey’i esir almış, asiler kıymetli din âlimlerinden bir
zatı ve bazı masum zabitleri şehit etmişlerdi. Bir taraftan isyanı
tedibe gitmediğime memnun oldum. Vakıa oraya giden İstiklal
Mahkemesi birçok idam kararları vermişti. Ama eğer tedip
hareketinin başında bulunmuş olsa idim kabahat yine bana
kaydedilir, zulümle itham edilirdim.
40 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 106.
106
4. KIRILMA
Konya’dan müspet neticeleri öğrenince, verdiğimiz taarruz
kararının düşman tarafından sezinlenmesi ihtimalini bertaraf
etmek için, 23 Teşrinievvel 1336 (Ekim 1920) tarihinde Gediz’de
üslenmiş olan takviyeli Yunan fırkasına karşı taarruza geçtik.
Topçularımız geceden düşmandan habersizce gizli mevzilere
yerleştirilmiş olduğundan düşmanı gafil avladılar. Sabahın
erken saatlerinde başlayan şiddetli bir topçu ateşinden sonra
şiddetle saldırdık. Kuvay-ı Seyyare kararlaştırdığımız üzere
düşman asli kuvvetlerinin sekiz kilometre cenubu istikametinde
düşman fırkasının ricatını imkânsız hale getirecek ve Uşak
istikametinden gelecek imdat kuvvetlerinin hedefine ulaşmasını
imkânsız kılacak şekilde harekete başlamıştı. Bütün telgraf
hatları kesilmişti. Dinlenmiş olan süvarilerimiz mükemmel
muvaffakiyetler elde etmişlerdi. Köprühan mevkiinde
yakaladığımız ve taarruzumuzdan evvel Yunan fırkasının
istihkam bölüğü olarak Gediz’e gelmekte olan kuvveti yakaladık
ve kısmen esir, kısmen imha ettik. Daha sonra düşman irtibat
kolunu ele geçirdik. O da aynı akıbete uğradı. Esirlerden zabit
olanları sorguya çekilmeleri için Ali Fuad Paşa’nın Karargâhına
gönderdim. Ben, Tevfik Bey’e, Köprühan’daki istihkam
kuvvetlerinin akıbetini öğrenmek için Yunan fırkasının keşif
müfrezesi göndereceğini, hazırlıklı olmalarını tebliğ ettim.
Nitekim bir müddet sonra vaziyeti öğrenmeye gelen Yunan
kuvveti pusuya düşürüldü ve imha edildi.
Bir tabiat hadisesinin harp sahnesi üzerinde nasıl menfi tesir
yapabileceğini ben bu Gediz taarruzunda gördüm. Diyeceğim ki
zaferimizin tam olmasına ve Yunan fırkasının imhasına, üstelik
iki bölüğümüzün esaretine ve hadisenin cereyan ettiği Boğaz
mıntıkasından uzak olduğumuz için tam zamanında tedbir
107
almamıza, aniden bastıran sis engel oldu.
Şimal cephesinde Yunan kuvvetleri boy siperlerinde
oldukları için mukavemete devam ediyorlardı. Burada düşmanın
mahirane tanzim ettiği pusu mihraklarına, on metre ilerisini dahi
göstermeyecek kadar kesif sis içine düşen Onbirinci Fırka’nın iki
bölüğü düşmana esir oldu. Kuvay-ı Seyyare’nin mevzilerinin
ormanlık ve sarp arazi içinde oluşu dolayısıyla, muharebelerimizi
ancak süvarilerle yapıyorduk. Düşman kuvvetlerini aramıza
almamıza rağmen arazi vaziyeti bizi daha çok ilerlemekten men
ediyordu. Nizami kuvvetler ilerleyecekler, biz düşmanı arkadan
vuracak, ricat hattını kesecek, Uşak-Köprü han istikametinden
alacağı imdat kuvvetlerine mani olacaktık.
Harp Meclisi’nde bize düşen vazifeyi tamamıyla başardık.1
Bu arada, Yunanlılar ani bir baskınla Gediz’i işgal ederler.
Böylece Demirci, Simav ve civarına hâkim olmuş olurlar.
Yunanlılar gözlerini artık Kütahya’ya dikmişlerdir ve en ufak
bir fırsatta buraya saldıracaklardır. Bu nazik durum karşısında,
Ethem Bey Eskişehir’den Kütahya’ya gider. Kuvvetlerini
denetler. Eylül 1920’de Ali Fuat Paşa da Ethem Bey ile görüşmek
için Kütahya’ya gelir. Ali Fuat Paşa’nın ziyaretinin sebebi,
yeni kurulan Düzenli Ordu’nun şekillenmesi hakkında Ethem
Bey’in fikrini almaktır. Yeni düzenlemeye göre, Düzenli Ordu
kurulduğunda, Kuvay-ı Seyyare kuvvetleri, süvari fırkaları
şeklinde yeniden şekillendirilecektir. Ethem Bey bu fikre karşı
çıkmaz ve tamamen katıldığını söyler”2
Bu arada Ethem Bey, Ali Fuat Paşa’ya, Gediz’de ayrı
bir şekilde duran Yunan ordusuna kesin bir darbe vurmak
niyetinde olduğunu söyler. Çünkü Ankara’da meclis ve hükümet
merkezinin Sivas’a taşınması tartışılmaktadır. Eğer Gediz’de bir
galibiyet alınırsa, Türk ordusunun istediği zaman düşmanı vurup
yenebileceği gösterilmiş olacaktır. Böylece meclis ve hükümet
merkezinin taşınmasından vazgeçilecektir.3 Paşa, bu konuyu
Genel Kurmay ile görüştükten sonra, kararı bildireceğini söyler.
Bu arada Kuvay-ı Seyyare’ye son günlerde katılan Eskişehir
1 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 227-228.
2 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 107.
3 C. Kutay, 1956. a.g.e.
108
Milis Süvari Alayı’nın 600 kişi, diğer piyade milis taburunun
500 kişilik mevcudu ile Kuvay-ı Seyyare tekrar 5 bin kişilik
mevcuduna ulaşmıştı. O günlerde Mustafa Kemal Paşa’dan
tarihsiz bir mektup gelir:
“Muhterem Ethem Bey’efendi,
Doğu sınırlarımızdaki Ermeni belası bizim zaferimizle
sonuçlanmıştır. Birçok maddesi bizim yararımıza olmak üzere,
bir antlaşma yapılmak üzeredir. Geçenlerde bildirdiğim gibi, dış
ülkelerdeki vaziyetimiz, fevkalade iyi durumdadır. Eskişehir’de
çıkan Yeni Dünya Gazetesi’nin bundan sonra Ankara’da
çıkarılmasını biz arkadaşlar uygun buluyoruz. Hakkı Behiç
Bey’in mektubunda gerekli bilgi verildiğinden, bu konuyu fazla
uzatmayacağım.
Yalnız şurasını bildirmek lazım ki, III. Enternasyonal’e bağlı,
Ankara’da bir genel merkez kuruldu. Bu cemiyet merkezine ben,
sen ve Refet Bey alındık. Yeni Dünya Gazetesi, işte bu cemiyetin
yayın organı olacaktır. Hakkı Behiç Bey, cemiyetin genel sekreteri
olmuştur. Bu konuya ciddi şekilde çalışmak lazımdır. Çünkü
genel menfaatimiz bunu gerektiriyor. Hazırlanmakta olan
program tamamlandığı zaman size de gönderilecektir. O zaman
okur ve derhal gereken yerlerde merkez ve şubeler açılmasına
yardım edersiniz. Eskişehir’deki matbaanın hemen Ankara’ya
gönderilmesine izin veriniz. Hacı Şükrü Bey, matbaanın
nakledilmesi ile görevlidir. Hakkı Behiç Bey kardeşimizin
samimiyetine benim kadar sizin de emin bulunduğunuza eminim.
Sıhhat ve afiyet, muhterem yoldaş.”4
Hakikaten Rus Sovyet Merkezi’nin mali ve siyasi yardımları
görülüyordu. Ankara’nın, Moskova İhtilal Merkezi ile dostluk
münasebetleri günden güne artıyordu. İki ülke arasında yapılan
anlaşma doğrultusunda, 15 Mayıs 1919 ile 2 Kasım 1923 tarihleri
arasında Sovyetler Birliği’nden aşağıdaki yardımlar gelmiştir:
45.000 adet tüfek
52.000 adet cephane
166.910 adet çeşitli top mermisi ve benzer savaş malzemesi
ile birlikte, Türkiye’nin 1920 ve 1921 yıllarındaki Milli Savunma
4 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 108-109.
109
Bakanlığı bütçesi kadar askeri yardım yapmıştır. Bu askeri
yardımın toplam bedeli 82.000.000 TL civarındadır. Ayrıca, 16
Mart 1921 yılında yapılan bir anlaşma ile, yılda 10.000.000 altın
ruble yardım edilmiştir. Bu yardım da birkaç yıl sürmüştür.
Ethem Bey, Gediz’deki Yunan Fırkası’na karşı hücuma
geçilmesi için bir harp meclisi düzenlenmesini teklif eder. Bunun
üzerine Batı Cephesi Kumandanı Ali Fuat Paşa, Grup Kumandanı
Miralay Köprülü Kazım Bey, Sekizinci Fırka Kumandanı
Kaymakam Arif Bey, Kuvay-ı Seyyare kumandanı olarak Ethem
Bey ve Kuvay-ı Seyyare Kurmay Başkanı Halil Bey Kütahya’da
toplanırlar. Ali Fuat Paşa, Ankara’dan gelen bir telgraftan söz
ederek, Konya’da bir isyan çıktığını, Ethem Bey’in kuvvetleri
ile bu isyana müdahale edilmesinin istendiğini bildirir. Ethem
Bey, zaten cephede durumun kritik olduğunu, kendi sağlık
durumunun da müsait olmadığını söyler. Ayrıca mesela Miralay
Refet Bey’in tercihen İçişleri Bakanlığı’na getirilmesinin, bu gibi
işlerde bir hizmetinin geçmesi olduğunu söyleyerek, Refet Bey’i
bu görev için tavsiye eder.5
Garp Cephesinin Kuruluşu ve Konya İsyanı: Ali Fuat
Paşa, Garp Cephesi’nin kuruluşu ile Konya İsyanı’nı şöyle
anlatmaktadır: “Bütün didinmelerimiz sonunda, 1920 senesinin
Ekim ayında Garp cephesinin durumu şöyle idi:
1. Birinci, 32’nci ve 143’üncü Piyade Alayları ile dört toplu
sahra, dört toplu cebel ve iki toplu obüs bataryasından ve bir
süvari bölüğü ile her piyade alayında dört makineli tüfekli,
makineli tüfek bölüğünden müteşekkil Süvari Kaymakamı Arif
Bey kumandasında 24’üncü Piyade Fırkası.
2. 70, 126 ve 127. Piyade Alaylarından ve dört toplu sahra,
iki toplu cebel ve iki toplu obüs bataryasından ve bir süvari
bölüğü ile her piyade alayında dört tüfekli bir makine tüfek
bölüğünden müteşekkil, Erkan-ı Harp Kaymakamı Arif Bey
kumandasında 11’nci Piyade Fırkası.
3. Yine aynı teşkil durumunda olan ve Kaymakam İzzet Bey
(Ordu Kumandanı Orgeneral İzzettin Çalışlar) kumandasında
61’inci Piyade Fırkası.
5 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 112.
110
4. Terkip itibariyle aynı durumda olan ve Erkan-ı Harp
Binbaşısı Halis Bey (İstanbul Kumandanı Korgeneral Halis
Bıyıktay) kumandasında olan 23’üncü Piyade Fırkası.
5. Bünye olarak kendilerinden önceki kuruluş içinde olan
ve cidden büyük bir kahraman olarak tanınan şehit Nazım Bey
kumandasındaki 51. Piyade Fırkası.
6. Erkan-ı Harp Kaymakamı Hayri Bey kumandasında olan
Mürettep Fırka.
7. 14 ve 15’inci Süvari Alayları’ndan ve her alayda dört
tüfekli bir makineli tüfek bölüğünden müteşekkil, Süvari
Kaymakamı Suphi Bey kumandasında Birinci Süvari Fırkası.
Elli Yedinci Piyade Fırkası ile Mürettep Fırka ve Birinci Süvari
Fırkası Merkezi Konya’da bulunan Miralay Fahrettin Bey’in
(Orgeneral Fahrettin Altay) On İkinci Kolordu’suna bağlanmıştı.
Bu nizami kuvvetlerin yanı başında milli kuvvetler vardı ve
bunların en mühimini Ethem Bey’in başında bulunduğu Kuvay-ı
Seyyare teşkil ediyordu. Ethem Bey’in kuvvetleri her bakımdan
harbe daha hazırlıklı idi. Bu milli kuvvetleri en değerli zabitlerimiz
tensik ve takviyeye ilk günden beri büyük ehemmiyet veriyordu.
Çünkü isyanları ancak bu kuvvetler bastırmış, mesela Demirci
taarruzunda Yunanlılara en ağır darBey’i Ethem Bey kuvvetleri
indirmişti.
Müşterek bir hareket ihtiyacı olduğu zaman Ethem Bey’den
daima itaat ve cesaret gördüm. ikazlarımı hürmet ve anlayışla
karşılıyordu.
Bu kadar didinmemize rağmen Garp cephemiz 1920 yılı
Ekim ayında 30 bin tüfek, 105 makineli tüfek, beş bin kılıç (milli
kuvvetler dahil), 52 top ve yedi bataryadan ibaret bulunuyordu.
Bugün pek az görülen bu ordu, canımızı dişimize takarak
başarabildiğimiz kuvvetti.
Unutulmasın ki, Garp cephesinin ancak hazırlanabilen bu
kuvveti Yunan ordusunun Bursa-Uşak cephelerinde bulunan
dokuz piyade fırkaları kuvvetinin yarısı ile dörtte üçü arasında bir
varlıktı. Birinci Dünya Savaşı’nın mütarekeden önceki günlerinde,
Kafkas cephesi istisna edilecek olursa, hiçbir cephede bu miktar
ve teşkilatta başka bir kuvvetimizi bir araya toplayamamış
olduğumuz düşünülürse, bin bir mahrumiyet içinde ve bu kadar
111
kısa zamanda meydana getirdiğimiz ordumuzu küçümsememek
icap eder. Ankara’da Milli Müdafaa Vekaleti bazı kıtalar teşkiline
muvaffak olmuştu. Fakat bunlar hem sayı bakımından yeterli
değildi, hem de daha çok geri hizmetler için teşkil edilmişti.
Bunlardan hiçbirisi de Garp cephesine sevk edilmemişti.
Gediz taarruzu üzerinde müspet-menfi çok söz söylenmiştir.
Bu sebeple Çerkez Ethem Bey hadisesinde bir dönüm noktası
olan mevzu üzerinde durmak ve tarihi hakikatleri tespit etmek
icap ediyor.
Taarruzun neticeleriyle alakalı olduğu için Garp
cephemizdeki birliklerin yerlerini hatırlamak icap eder.
24’üncü Fırka (Kumandanı Süvari Kaymakamı Atıf Bey)’e
bağlı hususi teşkilatta kıtalar: Gökbayrak Taburu Bağçeçikİznik arasında, Pazarcık ve Yenişehir milli taburları da İnegöl ve
Yenişehir’de bulunuyorlardı ve düşmanla temas halinde idiler.
24’üncü Fırka Pazarcık-Nazifpaşa arasında ihtiyatta idi.
Birinci Kuvay-ı Seyyare (Kumandanı Çerkez Ethem Bey)
Çavdarhisar’da bulunuyordu. Düşmanla savaşta bulunan en ön
birlikler bunlardı.
12’nci Kolordu (Kumandanı Miralay Fahrettin Bey).
23’üncü Fırka (Kumandanı Erkan-ı Harp Kaymakamı Hayri
Bey) Afyonkarahisar’da ihtiyatta bulunuyordu.
57. Fırka (Kumandanı Erkan-ı Harp Kaymakamı Nazım
Bey). Denizli’de düşmanın cenup kanadındaydı.
Garp cephesinin ihtiyatı, Miralay Kazım Bey’in
kumandasında idi ve Ertuğrul Grubu adını taşıyordu. Grup,
11’inci ve 61’inci fırkalardan teşekkül etmişti. Eskişehir-Seyitgazi
arasında idiler. Garp cephesinin diğer kıta ve kolları EskişehirAfyonkarahisar-Konya hattını teşkil ediyorlardı.
Bugünkü rakamlar ve kıymet ölçüleri içinde pek mütevazı
kalan bu kuvvetler, zaferi kazanacak Milli Ordu’nun çekirdeği
idi. Safında toplanan, o bin bir dert ve yokluk ile örülü, yurt
muhabbetini, istiklâl sevgisini temsil edebilen cesur ve fedakâr
insanlar idiler. Onları bugün tenkit ederken o şartları hatırlamak
vicdan borcudur”.6
Ali Fuat Paşa, Ankara ile görüşmeye başlar. Ankara’dan gelen
6 C. Kutay, 1956. a.g.e., s. 232-233.
112
haberde, Refet Bey’in Konya İsyanı için görevlendirildiği, Kuvay-ı
Seyyare’den bir kıtanın da Refet Bey emrine verilmesi istenir. Üç
gün sonra gelen bir haberde, Konya İsyanı’nı Delibaş isminde bir
serserinin çıkardığını ve sadece Konya şehir merkezi ile sınırlı
olduğunu öğrenirler. Bunun üzerine, Konya’daki kuvvetlerin
geri dönüşü beklenmeden, 23 Ekim 1920’de Yunan Ordusuna
karşı şiddetle hücum edilir. Akşama kadar süren çarpışmalarda
bir netice alınamaz. Ethem Bey, Ali Fuat Paşa’ya bir atlı haberci
göndererek, kendisinin düşmana yedek kuvvetlerle saldırmak
istediğini, emirlerini beklediğini söyler. Ali Fuat Paşa’dan gelen
cevapta ise, piyade kıtalarının geri çekildiğini, kendisinin de
hemen yerlerini terk ederek geri çekilmesini emreder. Bu emir
üzerine Ethem Bey kuvvetlerini Köprühan yakınlarındaki bir
vadiye çeker. Kısacası, Ali Fuat Paşa emrinde bulunan Düzenli
Ordu Birlikleri’nin başarı gösteremedikleri anlaşılıyordu.7
Ethem Bey’in gönderdiği keşif kolları, Gediz’in boşaltıldığını,
Kondilis kuvvetleri ile Uşak’tan gelen iki piyade alayının
birleşerek, Ethem Bey kuvvetlerine hücuma hazırlandığını
bildiriyordu. Bunun üzerine Ethem Bey, Ali Fuat Paşa’ya bir haber
göndererek, kendisinin düşman üzerine bir hücuma kalkacağını,
Paşa’nın elindeki Düzenli Ordu birliklerini acilen göndermesini
ister. Fakat Miralay Kazım Bey imzalı gelen haberde, Ali Fuat
Paşa’nın Kütahya’ya çekildiği haberini alır. Sabahla birlikte
şiddetli bir çarpışma tekrar başlar. Takviye kuvvetler de alan
Yunan Ordusu, Ethem Bey Kuvvetleri’ni Gediz’in 3 km gerisine
çekilmeye zorlar. Akşam olur ama bütün gece çarpışmalar
devam eder. Bilhassa Efsun Alayları şiddetli hücumlarla
saldırırlar. Sabaha gelindiğinde, Ethem Bey kuvvetlerinin
durumu çok kötüdür. Birlikleri sabah yapılabilecek son bir
saldırıyı daha kaldıramayacak durumdadır. Fakat kaderin tatlı
bir cilvesi sonucu, gönderilen keşif kolları Yunan kıtalarının geri
çekildiğini göstermektedir. Hâlbuki Ethem Bey de kuvvetlerini
geri çekmeyi düşünmektedir. Geri çekilen düşman kuvvetleri,
süvari birlikleri tarafından kovalanır. Düşman Uşak’ın 5 km
kuzeyindeki asıl mevzilerine kadar çekilmiştir. Böylece Gediz,
Simav ve Demirci’den meydana gelen geniş bir alan tekrar ele
7 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 113.
113
geçirilmiştir. Birkaç gün sonra da Kuvay-ı Seyyare Kumandan
Yardımcısı Tevfik Bey, ufak bir çarpışma ile Gördes Şehri’ni
düşmandan geri almıştır. Gediz Savaşı’nda Ethem Bey kuvvetleri
200 şehit, 500 yaralı kaybı vermiştir.8
Gediz Savaşı’nın önemli bazı sonuçları olmuştur:
1. Bu yenilgi düşman üzerinde büyük bir etki meydana
getirmiş ve bu hezimet üzerine Atina’da Venizelos Hükümeti
düşmüştür.
2. İlk defa Kuvay-ı Seyyare ve Düzenli Ordu birliklerinin
beraber girdiği bir savaşta galip gelinmiştir.
3. Ali Fuat Paşa görevden alınmıştır. Yerine İsmet Bey
getirilmiştir. Aslında bu olay, artık zararlı olarak görülmeye
başlanan Ethem Bey ve Kuvay-ı Seyyare’nin tasfiyesine
başlangıçtır. Gelişen bazı olaylar da bunu kolaylaştırmıştır.
Çünkü İsmet Bey, Kuvay-ı Seyyare’nin tasfiye edilmesinin en
hararetli savunucusudur.
4. Batı Cephesi Komutanlığı, Batı Cephesi ve Güney Cephesi
olmak üzere ikiye bölünmüştür.9
Gördes’in Alınması: Gediz muharebesinden sonra mühim
bir münakaşa başlar. Ethem Bey ve arkadaşları, nizamiye
kıtalarının vazifelerini yapmadıklarını ve Kuvay-ı Seyyare’ye
yardımda bulunmadıklarını söyleyerek, nizamiye kuvvetlerini
gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Buna karşılık, nizamiye
kıta kumandanları da Kuvay-ı Seyyare’nin ciddi muhareBey’e
girişmedikleri, harp meydanını terk ettiklerini iddia
etmektedirler. Bu münakaşa gittikçe büyür.
Gediz muharebesinde nizamiye kuvvetleriyle, milli kuvvetler
ilk defa düşmana karşı büyük ölçüde müşterek bir harekette
bulunmuşlardır. Gerçi bundan evvel Anzavur’a karşı olan harekat
da müşterek yapılmıştır amma, o zamanki nizamiye kuvvetlerinin
nispeti, milli kuvvetlere nazaran çok daha az bulunmaktadır.
Cephe kumandanı ortalığı yatıştırmaya çalışıp, gerek
nizamiye ve gerek Kuvay-ı Seyyare kıtalarının vazifelerini iyi
yapmış olduklarını beyan ediyor idi ise de, münakaşa durmaz.
8 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 114-120.
9 M. Ünal, 2000. a.g.e., s. 231-232.
114
Durum ciddi bir mahiyet almıştır. Kuvay-ı Seyyare mensupları
ile nizamiye subayları ve hatta kumandanları arasındaki
anlaşmazlık husumet derecesini bulmuştur. Gediz taarruzunun
muvaffakiyetle neticelenmiş olmasının en bariz ispatı, mühim
bir nokta olan Gördes kasabasının ani baskın ile alınmasıdır.10
Ethem Bey, kendi emrindeki kuvvetlerin neden tercih
edildiğini şöylece izah eder:
“Kuvay-ı Seyyare’nin Düzenli Ordu’ya tercih edilmiş olduğu
bir tahminden ibarettir. Kuvay-ı Seyyare’de harp eden askerlerin
tabi oldukları iaşe ve ibate hükümlerini ben, daha evvel çalıştığım
Teşkilat-ı Mahsusa nizamnamelerinden almıştım. Cihan Harbi
içinde çok geniş cephelere kâfi miktarda nizami kıtaat sevk
etmek mümkün olmayınca, bilhassa dahildeki isyanlara karşı
tedip hareketlerini ifa etmek üzere kurulan kıtalar o zamanın
jandarma nizamlarına tabi idiler.
Bazı farklarla bizler, jandarma efradına nasıl maaş verilir
de yiyeceklerini kendileri temin ederlerse, bunun yerine maaş
vermiyorduk; fakat askerlerimizin ihtiyaçlarını merkezi idare
ve levazım ile temin ediyorduk. Bunu da devlet hazinesinden
almıyorduk. Zaten devlet hazinesinin verebileceği herhangi bir
şey de yoktu.
Yalnız şurası muhakkaktır ki, Kuvay-ı Seyyare kendi
emrindeki kıtaatın ihtiyaçlarını, o günkü ahval ve şerait içinde
daha iyi ve tatminkâr şekilde temin ediyordu. Çünkü bizler
efradımızı mahalli mıntıkalardan temin ediyorduk. Bu meyanda
asıl sebep, o mıntıka halkının namus ve hayatı için bizi vatan
müdafaasında kendi arzu ve kararlarımızla görmüş olması idi.
Bu sebebin de asıl ruhi unsur olduğunu kaydetmek icap eder”11
a. İsmet Bey’in Garp Cephesi Komutanı Olması
Ethem Bey hâlâ hasta olduğu için, Eskişehir’e döner. İzmir
milletvekili Fuat Bey, Ethem Bey’i ziyarete gelir. Ethem Bey’e
verdiği haber, o güne kadar kendisinde en çok şaşkınlık uyandıran
haberdir. Ali Fuat Paşa Batı Cephesi Kumandanlığından
10 C. Kutay, 1956. a.g.e., s. 250.
11 C. Kutay, 1956. a.g.e., s. 258.
115
alınmaktadır. Üstelik bundan henüz Ali Fuat Paşa’nın da haberi
yoktur. Fuat Bey’e göre, Ali Fuat Paşa’nın alınma sebebi, İsmet
Beydir. İsmet Bey uzun süredir Mustafa Kemal Paşa’ya, Ali Fuat
Paşa’nın Batı Cephesi kumandanlığından alınması için baskı
yapmaktadır.
Ankara, Gediz Savaşı’nı bir hezimet olarak görür ve Ali Fuat
Paşa’yı Batı Cephesi Kumandanlığı’ndan almaya karar verir.12
Mustafa Kemal Paşa, Gediz Savaşı’ndan sonra Ali Fuat Paşa’yı
Ankara’ya çağırtır. Ali Fuat Paşa, 8 Kasım 1920 günü Ankara
Tren Garı’na gelir. Ali Fuat Paşa’yı karşılamaya Mustafa Kemal
Paşa da gelir. Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa’yı “omzunda
bir filinta olduğu hâlde, Kuvay-ı Seyyare kılığında” görür. Batı
Cephesi komutanının, gerillacılığı bu kadar benimsemiş olması,
Mustafa Kemal Paşa’yı çok düşündürür ve buna kızar. Ali Fuat
Paşa’yı görevden aldığını ve Moskova’ya büyükelçi olarak
atadığını bildirir.13
Peşinden İsmet ve Refet Bey’leri çağırarak, “çarçabuk düzenli
ordu ve büyük süvari gücü meydana getirmek” gerektiğini
söyler.Zaten Nutuk’ta da bu olayı “düzensiz ordu düşüncesini
12 Ali Fuat Paşa Batı Cephesi Komutanlığından alınır ve yerine İsmet Bey getirilir. Birkaç
gün sonra Reşit Bey’i makamına çağırır ve konuşurlar. Her iki komutan da daha önceden
Edirne’den tanışmaktadırlar.
Bu toplantıda İsmet Bey, Reşit Bey’e; Kuvay-ı Seyyare’nin geleceği hakkında bazı sorular
sorar. Ethem Bey hakkında da bazı sorular sorar ve önündeki kapıda notlar alır. Reşit Bey’in bu
konulardaki açıklamalarını dinledikten sonra;
“Reşit Bey. Kuvay-ı Seyyare memlekete muhakkak ki büyük hizmetlerde bulunmuştur.
Bundan hiç şüphe yoktur. Bundan sonra da üzerine düşen hayati görevler bulunmaktadır. Fakat
siz de, Tev fik Bey de, Ethem Bey de; ordunun bir disiplin altına alınması ve tek bir komutana
bağlanmasının nasıl bir gereklilik olduğunu takdir edersiniz. Çünkü karşımızda teşkilatlı ve disiplinli mükemmel bir ordu vardır. Düşmanımızı düşünmeye ve onun kuvvetini hesaplamaya mecburuz. Biz de bu konunun halledilmesi zamanı gelmiş ve hatta geçmektedir düşüncesindeyim.”
der. Reşit Bey, İsmet Bey’in bu fikir ve kararlarına üzülür. Genelkurmayın, Kuvay-ı Seyyare’nin
geleceği hakkında endişe verici hazırlıklar yaptığını sezer.
Reşit Bey, kardeşleri Tevfik ve Ethem Bey ile birlikte bulunduğu bir toplantıda, bu
konuşmaları anlatır ve İsmet Bey’in fikrine katılmadığını söyler. Reşit Bey’e göre, kendileri
ihtiyaca göre kullanılmışlardır ve şimdi kendilerinin tasfiyesi istenmektedir. Ama Ethem Bey
ağabeyinin bu fikrine karşı çıkar. Ali Fuat Paşa’ya defalarca askeri kuvvetlerin tek bir komuta
altında birleştirilmesi konusunu desteklediğini söylediğini anlatır. Fakat aynı zamanda, özelliği
dolayısı ile Kuvay-ı Seyyare’nin başardığı bazı işlerin ve kazandığı savaşların da düzenli ordu
tarafından başarılamadığını ilettiğini söyler. Ethem Bey’in bu açıklamaları Reşit Bey’i tatmin
etmez ve görüşünü değiştirmez. O.Y.
13 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 121-122.
116
ve siyasetini yıkma kararının uygulama alanına konulduğunu”
şeklinde belirtir. Bu karar, Kuvay-ı Seyyare’nin 8 Kasım 1920
tarihinde tasfiyesine karar verildiği anlamına gelmektedir.14
Ethem Bey hemen Ali Fuat Paşa’nın karargâhına gider ve
duyduklarını iletir. Ali Fuat Paşa, bunları doğrular. Görevden
alınmasına sebep olabilecek sebepler üzerinde yorum yapmaz.
Sadece Moskova Büyükelçiliği’ne atandığını ilave eder. Ali Fuat
Paşa, adeta Ethem Bey’in başına gelecekleri sezmiştir. Aniden
Ethem Bey’e şu teklifi yapar;
“Ethem Bey. Benimle beraber Moskova’ya gelir misiniz?”
Bu teklif, Ethem Bey’in hiç beklemediği bir tekliftir. Paşa’nın
kendisine yaptığı bu teklifin haklı gerekçelerini, Ethem Bey
ilerleyen günlerde daha iyi anlayacaktır.
Ethem Bey, ağabeyi Reşit Bey’e;
“Ben de Ali Fuat Paşa ile Moskova’ya gitmek istiyorum.
Hatta gerekiyorsa, siz de gelebilirsiniz. Zaten Mustafa Kemal
Paşa, Moskova’ya üç milletvekilinin gitmesini istemiştir. Bunun
biri siz olabilirsiniz. Ben bunu Paşa’dan rica ederim.” Der. Reşit
Bey, Ethem Bey’in sözlerini bile bitirmesine fırsat vermeden;
“Sen ne söylüyorsun? Tevfik ne olacak? Ben ne olacağım?
Bizim yanımızdaki binlerce kişi ne olacak? Böyle bir şeyi bir
daha ağzından duymayım.” der.
Cemal Kutay’dan Bir Anı: “1975 yazı idi. Kabartay Çerkez
lerinden, Emir Abdullah’ın (Bugünkü Ürdün Kralı Hüseyin’in
dedesi ve Ürdün Emiri) yaverliğini yapmış Hüsameddin Aziz Bey
İstanbul’a geldi ve beni buldu. Yanında, Ethem Bey’in kendisine
İskenderiye’den ve tedavi için gittiği Viyana’dan yazılmış dört
mektup vardı. Bunlardan, Viyana’dan gönderilmiş olan adeta
vasiyet idi. Şu cümleleri okudum;
“Vatanımda gömülebilmem imkânsız olduğuna göre, hiç
olmazsa sizlerin yaşadığı ve vaktiyle bizim devletimizin olan o
topraklarda son günlerimi geçirmek ve ölmek istiyorum.”
Hüsameddin Bey’e bir gün şöyle demiş:
“Ali Fuad Paşa, Garp Cephesi Kumandanlığı’ndan ayrılıp,
Moskova’ya büyükelçi olarak giderken beni götürmek
14 C. Şener, 1990. a.g.e.
117
istedi. Garp Cephesi Kumandanlığı’na gelen İsmet Paşa ile
geçinemeyeceğimlzl anlamıştı. Halbuki asıl ihtilaf, ikisi arasında
idi. İsmet Paşa, Ali Fuad Paşa’nın hazırladığı Gediz Taarruzu’na
ilk günden karşıydı ve Erkan-ı Harbiye Reisi olarak Ankara’dan
beklediğimiz yardımları geciktirdi. Buna rağmen Gediz
taarruzunun başarılı olması, nizami kuvvetler tamamlanıncaya
kadar Kuvay-ı Seyyare’nin muvaffak olamayacağı yolundaki
iddiayı çürütüyordu.
Ben, düşmanın karşısında sağlam ve her zaman başarıya
ulaşmış kuvvetlerimin başından ayrılmak istemedim. Tabii ki
daha sonra olacakları tahmin etmeme imkân yoktu...”
Bu “tahmin edememe” denilebilir ki, Ethem Bey için
değişmez kaderdi, çünkü Ethem Bey’in kişisel ufuk genişliği,
geleceğin içine siyaset sızmış akımlarını elbette kavramaya
yetenekli değildi.
Ethem Bey’in, Ali Fuad Paşa’nın, o günler içindeki
önemi Ankara’da vazife görmek kadar hayatî olan Moskova
Büyükelçiliği ile ülkeden ayrılırken, kendisini de beraberinde
götürmesi arzusuna, Atatürk de Büyük Nutuk’unda yer verir ve
doğrular...
Ali Fuad Paşa da “Milli Mücadele Hatıraları”nda aynı konuya
değinir ve fakat bu arzusunun neden gerçekleşmediğini veya
gerçekleşemediğini açıklamaz: Ben, elinizdeki kitabı hazırlarken,
olayda müspet-menfi etkisi olmuş tüm şahsiyetlere başvurdum,
hakikati araştırdım.
Gönülden sevgisine sahip olmak, övünçlerimden birisi olan
muhterem Ali Fuad Cebesoy şu açıklamayı yaptı:
“Benim Garp Cephesi Kumandanlığı’ndan ayrılmamdan
sonra bu makama gelen İsmet Paşa ile Ethem Bey arasında
neticeleri tehlike yaratabilecek ihtilaflar çıkacağını tahmin
ediyordum. Atatürk de aynı fikirde idi. Bilinir ki benim
Moskova’ya gidişim, milli mücadelemize devam edebilmek için
elde etmeye mecbur olduğumuz yardımı temin gibi zarurete
dayanıyordu. Beraberimde sadece Ethem Bey’i değil, kardeşleri
Reşit ve Tevfik Bey’leri de almak icap ediyordu. Ethem Bey’i
kuvvetlerinin başından ayırabilmek için ortaya koyacağımız
sebebi de bulmak kolay değildi. Bu sebebi bularak kendisini
118
ve kardeşlerini beraberimde götürmem düşüncemi Atatürk o
kadar benimsemişti ki, bazı tavsiyelerde de bulundu. Fakat,
hareketime yakın günlerde Yunanlılar, Salihli cephesinde mevzii
sayılmayacak çapta geniş taarruza geçtiler. Ethem Bey’i yerinden
almak, cephenin umumi vaziyeti için çok tehlikeli olabilirdi.
İçimde, her an menfi hadiseler çıkması üzüntüsü ile Ethem Bey’i
almadan harekete mecbur kaldım.”
Ali Fuad Paşa, Milli Mücadele Hatıraları’nda Ethem
Bey’den her zaman “Ethem Bey” olarak söz eder ve kendisinden
sonraki hadiselerden dolayısıyla bahsederken, hiçbir zaman
“hain” tabirini kullanmaz. Araştırmalarımın gayesini kendisine
açıkladığım zaman, sanki o buhran ve ölüm-kalım günlerine
dönmüşçesine gözleri dalmış, şöyle demişti:
“Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de vatanın
mukadderatını ele alıncaya kadar, İstanbul hükümetinin,
tahminden daha ağır tazyikleri önünde cephemiz çökmemişse,
Yunan değil Ankara, Kayseri’ye kadar ulaşmamışsa, bu
nazik bunalım devrini Milli Kuvvetler’in kolay izah edilmez
fedakârlık ve kahramanlığı sağladı. Vatanın bir daha şahit
olmamasına el birliği ile dua etmemiz şart bu günlerde.
Ethem Bey, başlıca dayanak noktalarından birisi idi. BoluAdapazarı ayaklanmalarını, Ahmed Anzavur hareketini, bilhassa
Çapanoğlu isyanını asıl bastıran odur. Bu devrede, hatta Millet
Meclisi’nin idareyi ele almasından sonra o kadar itibar ve iltifat
gördü ki, aralarında siyasete girmiş büyük ağabeyisi Reşit Bey
de olan, Birinci Meclis’in bazı grupları Ethem Bey’in şahsından
kendi gaye ve maksatları için istifadeyi denediler. Arif Oruç’un
Eskişehir’de çıkardığı Yeni Dünya gazetesinin sermayesini,
“memlekete hayırlıdır” diyerek Ethem Bey’den almışlardır. Ben,
Garp Cephesi Kumandanı iken kendisini, savaş dışı mevzulardan
uzak tutmaya çalışıyor ve muvaffak da oluyordum. Bir defasında,
Padişah Altıncı Sultan Mehmet Vahdeddin’e ağır ifadeli bir yazı
ile maiyetinden bir zabiti İstanbul’a göndermeye kalkıştığını
haber alınca, derhal müdahale ve mani olmuştum. Ethem Bey
saygılı, terbiyeli ve bugünkü astsubaylık anlamına gelebilecek
tahsil ve rütbesinin de tesiriyle, şahsını küçümsemeyen
119
yüksek dereceli kumandanlara karşı hürmet ve itaat hissini
daima muhafaza etmişti. Yozgat İsyanı’nı bastırarak, Ankara’ya
muzaffer kurtarıcı kumandan hüviyetiyle girmesinden sonra,
Millet Meclisi’ne davet edilmiş, salona girdiğinde Münci-i millet
(Milletin kurtarıcısı) sesleri arasında ayakta alkışlanmıştı. Birinci
Meclis’te, aslında bir iki istisnasıyla diğerleri vatanın en kısa ve
emin yoldan kurtuluşunu hedef almış ne kadar ayrı akım ve gaye
olduğu hatırlanır ve Ethem Bey’in bu düşünce sahipleri için arzu
ettikleri istikamete çekilebilmeye müsait olduğu düşünülürse,
onu politika cereyanlarının dışında ve uzağında tutmanın
zorunluğu ortaya çıkar...
O kadar ki, henüz Garp Cephesi Kumandanlığı’ndan
ayrılmamış olduğum için, kendisini Ankara’da daha fazla
bırakmadan, karargâhı olan Kütahya’ya dönmesini istemiştim.
Fakat ağır şekilde hastalandı. Atatürk kendisini, Çankaya’dan
önce hem ikametgâhı, hem makamı olan istasyondaki binada
şahsen misafir etti, yatak odasını tahsis etti ve o günlerde
Sıhhat Vekili olan Dr. Adnan Adıvar merhumun başında olduğu
hekimlere konsültasyonunu bizzat yaptırdı.”
Milli Mücadale’nin üç temel paşasından, Orta Anadolu’da
belkemiği vazifesini görmüş, ilk Kuvay-ı Milliye ve Garp Cephesi
Kumandanı Ali Fuat Paşa’ya şu suali sormuştum:
“Siz Garp Cephesi Kumandanlığı’nda kalmış olsaydınız,
Ethem Bey’i düşman saflarına geçmeye mecbur eden olur
muydu?”
Rahmetli Cebesoy tereddütsüz şu cevabı vermişti:
“Hiç tahmin etmiyorum…”
Bu cevap karşısında Ethem Bey’in, Ali Fuat Paşa ile beraber
Moskova yolculuğuna çıkmamış olması, kaderin merhametsiz
tecellisi oluyor…”15
Ali Fuad Paşa’nın Garp Cephesi Kumandanlığı’ndan ayrılma
sebepleri üzerindeki görüşler çok farklıdır. Mustafa Kemal
Paşa Büyük Nutuk’unda olayları daha çok Gediz taarruzu ve
neticelerine bağlamaktadır. Ali Fuad Paşa ise, Gediz taarruzunun
hedeflerine vardığı samimi kanaatindedir. Ethem Bey de aynı
düşüncededir.
15 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 14-17.
120
Gediz taarruzunu takip eden devreden Birinci İnönü’ye
kadar olan savaş harekatı içinde, Yunanlılar daima taarruz etmiş,
ordumuz müdafaada kalmıştır. Mesela General Papulas’ın
hatıralarında da Gediz taarruzu için şu cümleler vardır:
“Türkler 24-28 Ekim 1920’de Gediz’deki takviyeli tümenimizi
geri atmak için beklemediğimiz anda bir taarruza geçtiler.
Düşmanın daha çok süvarileriyle yaptığı taarruz bize tahmin
ettiğimizden daha kısa zamanda, daha iyi hazırlandığı kanaatini
verdi. Nitekim ilk gün elde ettikleri muvaffakiyet de bunu
gösterdi. Anlamıştık ki, yeni takviye almadan ve ilerleyeceğimiz
sahayı müsait hale getirmeden taarruzumuzu sürprizli netayiç
tevlid edebilirdi.”
Ali Fuad Paşa’nın Gediz taarruzunun hedefi olarak tayin
ettikleri ile Papulas’ın izahları arasında uyum göze çarpmaktadır.
Bu bakımdan daha sonraki tedbirlerde esas unsurun Gediz
taarruzu neticeleri olmasını kabul etmek güçleşmektedir.
Nitekim Ali Fuad Paşa, kendisinin Moskova’ya büyükelçi olarak
gönderilme arzusu üzerine verdiği cevapta da bu düşüncesini
açığa çıkarmaktadır.16
Ali Fuad Paşa hatıralarında Moskova Büyükelçiliği’ni neden
kabul ettiğini şöyle anlatır:
“Ankara’ya çağrılmazdan evvel benimle alakalı vekiller
tarafından fazlaca izap edilerek istifaya kadar mecbur edilişim,
Ankara’ya çağrıldıktan sonra istasyonda yapılan istikbalin
fevkaladeliği ve garabeti, Moskova Büyükelçiliği’ne atfedilmek
istenen ehemmiyetin derecesi ne olursa olsun, Mustafa
Kemal Paşa’nın beslediği itimat ve sevgiye rağmen o tarihte
her nedense bana memleket haricinde bir vazife vermek gibi
bir arzusu olduğunu anlamıştım. Bununla beraber aramızda
samimiyetsizliğe ve emniyetsizliğe sebep olabilecek hiçbir
hadise geçmemişti. Milli inkılabımızın başından Moskova’ya
gideceğim güne kadar feragat ve fedakârlıktan çekinmiş bir
adam değildim. Mukaddes vatanımızın istiklâl ve kurtuluşu
uğrunda naçiz şahsıma düşen vazifeyi seve seve yapmaktan
16 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 279.
121
başka emel ve arzum yoktu.
Moskova elçiliği vazifesi tevdi olunmak istenirken Mustafa
Kemal Paşa’nın hâlinden ve etrafının bakışlarından bana karşı
bir gayrı tabiilik olduğunu hissetmemiş değilim. Fakat o esnada
bu tertiplere sebep olan amilleri sezinlememiştim. Çünkü tam
manasıyla bir emrivaki karşısında kalmıştım. Derhal muvafakat
cevabı vermeyi muvafık bulmadım. Evvelemirde bu gayrı
tabiiliğe ve samimiyetsizliğe nihayet verilmesini düşünerek:
“Müsterih olunuz paşam. İstirahat buyurunuz. Bendeniz
kısa zamanda sizi ikametgâhınızda ziyaret ederim.”
Paşanın yüzü mütereddit bir hâl almıştı. Anlaşılan benden
derhal ve müspet cevap bekliyordu. İlave ettim:
- Muvafakat cevabımı orada arz ederim.
Yüzü birden değişti ve hararetle elimi sıktı. İstasyondaki
ikametgâhında bana intizar edeceğini söyleyerek vagondan
ayrıldı. İstikbale gelenlerle merasim kıtası yavaş yavaş yerlerini
terk ederek şehre dönmüşlerdi. Ankara İstasyonu tekrar tabii
halini almıştı...
Mustafa Kemal Paşa’nın da yeni idareyi Ankara muhitinin
o günkü zihniyetiyle yürütmek mecburiyetinde kaldığı
anlaşılıyordu. Milli Teşkilat’ın esasını kuran bazı kumandan
arkadaşlarının vazife itibariyle Ankara’dan uzakta kalması, eski
Heyet-i Temsiliye azalarının bazı sebepler altında Ankara’ya
gelememeleri, eski azim ve imanın yaşamasına ve samimiyetin
devamına mani olmuştu. Bu fikir ve zihniyet etrafında
henüz toplanmayan yeni elemanlarla idareyi muvaffakiyetle
yürütebilmek kolay bir iş değildi.
Mustafa Kemal Paşa’nın, fedakârlıklarına ve samimiyetlerine
inandığı eski ve tecrübeli arkadaşlarının yardımına bu yeni
muhitte daha fazla ihtiyacı olacaktı. Fakat o esnada Ankara’da
bulunan eski arkadaşlarından bazıları da muhitin tesir ve tazyiki
neticesinde kendisinden uzak kalmaya mecbur kalmışlardı. Bu
gidişin içyüzünü ve zaafını Mustafa Kemal Paşa’ya anlatabilmek
için şartların biraz değişmesi lazımdı. Zamana ihtiyaç vardı.
O günlerde şahsen bir müdahalenin iyi bir netice verip
veremeyeceği de şüpheli idi. O güne kadar yapmış olduğum
feragatlere bir yenisini ilave ederek Moskova Büyükelçiliği
122
vazifesini kabulün daha doğru olacağını düşündüm. Moskova’ya
gidinceye kadar, Paşa ile aramızda bazı suitefehhümler olmuşsa,
onların ve mümkün olduğu kadar yeni zihniyetin düzeltilmesine
çalışacaktım.”
Ali Fuad Paşa’nın, Mustafa Kemal Paşa ile arasında
anlaşmazlıklara sebep olması ihtimaline yol açtığını tahmin
ettiği olaylar hakkında hiçbir aydınlık fikre sahip olmadığı, daha
doğrusu sahip olamayacağını da ileriki hadiseler gösterecekti...
Ali Fuad Paşa Moskova Büyükelçiliği’ni kabul etme
gerekçelerini anlatırken şöyle der:
“Yakın dostlarımın fikirlerine ihtiyacım vardı. Bana en
müşkül zamanlarımda eski Erkan-ı Harp Reisim Halis (İstanbul
Komutanı rahmetli Korgeneral Ömer Halis Bıyıkdar) Bey kadar
sadakatle yardım etmiş olan yeni ve değerli Erkan-ı Harp
Reisim Saffet Bey’in de fikrini almak istedim. Vagon salonuna
davet ederek kendisiyle yeni vaziyet ve memuriyetim hakkında
konuştum. Saffet Bey’in, düşünce ve kararlarıma tamamıyla
iştirak ettiğini anlayınca çok memnun oldum.”17
Cephe ikiye bölünür ve Batı Cephesi Kumandanlığı’na
Miralay İsmet Bey ve Güney Cephesi Kumandanlığı’na
Miralay Refet Bey getirilir. İsmet Bey, aynı zamanda Genel
Kurmay Başkanlığı, Refet Bey ise İçişleri Bakanlığı görevlerini
yürütmektedirler.
İsmet Bey, Batı Cephesi Kumandanlığı’na gelince, bütün
ordu birliklerine bazı emirler verir:
1. Artık ordunun halkla direkt hiçbir ilişkisi kalmayacaktır.
2. Yardım toplama, asker toplama ve diğer her türlü ihtiyacın
giderilmesi, Cephe Kumandanlığı tarafından yapılacaktır.
3. Kişilerin yargılanması keyfi olmayacak, Divan-ı Harp’te
yargılanmadan hiç kimse cezalandırılmayacaktır.
4. Bundan evvelini unutun, ama bundan sonrası tümüyle
kontrolüm altında olacaktır.
5. Para istenecekse, bordrosu ile istenecektir.
6. Her gün muntazam yoklama mevcutları ve cephane
raporları bildirilecektir.18
17 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 280.
18 M. Ünal, 2000. a.g.e., s. 232.
123
b. Ethem Bey’in, Refet Bey’i Divan-ı Harp’te Yargılatmak
İstemesi
Ethem Bey ile İsmet Bey arasında yapılan ilk görüşmede,
Ethem Bey alınan bu tedbirlere anlayışla yaklaşır ve güçlük
çıkartmaz. Ancak Ethem Bey, rahatsızlığı sebebi ile hava değişimi
izni alır ve yerine komutan olarak ağabeyi Tevfik Bey’i vekil
bırakır. Fakat Tevfik Bey, İsmet Bey’le olan ilişkilerinde, ipleri
gerer ve bazı anlaşmazlıklara sebep olur:
1. Zamanla günlük raporları da cephe komutanlığına
göndermemeye başlayan Tevfik Bey, bu raporları doğrudan
doğruya, Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’ya göndermeye başlar.
2. Cephe Komutanlığı emrinde iki ayrı gerilla kuvveti
komutanlığı bulunmaktadır. İsmet Bey; Çolak İbrahim
Bey’in kuvvetlerine “Birinci Kuvay-i Seyyare”, Ethem Bey’in
kuvvetlerine de “İkinci Kuvay-i Seyyare” adını verir. Tevfik
Bey ise yazışmalarında ısrarla “Umum Kuvay-i Seyyare ve
Kütahya Havalisi Kumandanlığı” ünvanını kullanmaya devam
etmektedir.
3. İsmet Bey tarafından Simav’a kaymakam ve jandarma
komutanı olarak atanan İbrahim Bey’i, Tevfik Bey göreve
başlatmaz ve geri gönderir.
4. Tevfik Bey, Güney Cephesi Komutanlığı’na atanan Refet
Bey’in, Eskişehir İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmasını ister.
Aslında bu olayda Tevfik Bey haklıdır. Fakat içinde bulunulan
hassas ortamda, bir cephe komutanının yargılanmasını İsmet
Bey istemez. Olay şöyle gelişir:
Zile-Yozgat İsyanı sırasında, Alaca civarında nüfuzu olan
Alevi Dedesi Galip Dede, Zile-Yozgat İsyanını desteklemiştir.
Ethem Bey isyanı bastırdıktan sonra, isyana katıldığını tespit
ettiği hâlde, Galip Dede’yi affeder. Bundan etkilenen Galip Dede,
oğlu Gazi Bey komutasında 400 kişilik (Muhittin Ünal’a göre
500 kişilik) bir askeri kuvvet hazırlar. Bu kuvveti Ethem Bey’in
emrine verir. Bu kuvvet, Yunan Cephesi’ne gönderilir ve burada
yararlıklar gösterir. Fakat Zile-Yozgat İsyanı’ndan sonra Yozgat’a
uğrayan Refet Bey, ellerinde Ethem Bey’in verdiği af belgesi olan
Alevileri;
“Sizi affetmeye Ethem Bey’in salahiyeti yoktur. Vakti zamanı
124
gelince, görüşeceğiz.” diyerek tehdit eder. Bir müddet sonra bu
tehditler, Yunan Cephesi’nde kahramanca savaşmakta olan
Alevilerin kulağına gider. Bunu duyan Alevilerin bir kısmı;
“Mademki eski mesele kapanmadı, neden buralarda
ölelim?” diyerek, bir gecede 150 Alevi cepheden kaçar. Cephede
meydana gelen bu firarlara Refet Bey’in sebep olduğunu
öğrenen Tevfik Bey ise, haklı olarak Refet Bey’in yargılanmasını
istemektedir.19
Ethem Bey’den Bir Tahlil: Ethem Bey, Ali Fuat Paşa’nın
görevden alınması ve takip eden olaylar ile ilgili olarak, şu tahlili
yapmaktadır: “Refet Bey, hem Cenup Cephesi Kumandanı, hem
de Dahiliye Vekili idi. İsmet Bey de hem Garp Cephesi Kumandanı
idi, hem de Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’ni muhafaza
ediyordu. Yani Ali Fuad Paşa’nın vazifesi bu iki zata, asıl vazifeleri
de uhdelerinde devam ettirilmek suretiyle dağıtılmıştı.
Ben, Refet Bey’in Konya havalisinde süvari kuvveti
toplamaya başlaması ve bizim kabul edilmiş mevzuatımıza göre
faaliyetimize müdahale etmesine kadar mesele ile hiç alakadar
olmadım. Zaten hasta idim ve Kütahya’da tedavi görüyordum.
Fakat Konya havalisindeki irtibat zabitliğimizden aldığım
haber üzerine hadiseyi tetkik ettim. Refet Bey, bu mıntıkadaki
memurumuzu Kütahya’ya iade etmişti.
Samimiyetle itiraf edeyim ki ben bunun, Kuvay-ı Seyyare’yi
ortadan kaldırma yolunda verilmiş kararın ilk tatbikatı olduğunu
çok sonra anladım.
Kısa zaman geçince o güne kadar duymadığım bazı sözler
kulağıma gelmeye başladı. Bunlar, benim nizami orduyu
istemediğim şekil ve mahiyetinde idi. Aynı zamanda halka zulüm
ettiğim şayiaları da ısrarla dolaştırılmaya başlanmıştı. Ne zulmü?
iddianın tam aksine olarak halk beni seviyordu. Çünkü şahsi
hiçbir iddiam ve makam ihtirasım olmadan halk için çalışmıştım.
Belki hastalığımın da tesiri ile bunları gidip İsmet ve Refet
Bey’ler, hatta onlardan tatminkâr cevap alamazsam, Ankara’ya
giderek Mustafa Kemal Paşa ile konuşmak ve eğer vazifem
bitmiş ise Kuvay-ı Seyyare’yi lağvetmeye hazır olduğumu
19 M. Ünal, 2000. a.g.e.
125
söylemek istedim. Fakat düşündüm ki, buna karar vermek hakkı
şahsen benim dahi değildir. Çünkü Gediz harbi, henüz nizami
kuvvetlerin muhtemel bir Yunan taarruzunu def edecek kadar
kuvvetlenmediğini göstermektedir. Üstelik böyle bir karar
düşmana yeni ümitler olur ve taarruza gidebilir, zayıf cephemiz
yarılır ve Ankara tehlikeye girer. Sırf bu düşünce ile vazgeçtim”.
Daha Alayund mülakatında Ali Fuad Paşa ile İsmet ve Refet
Bey’ler, hatta belki de Mustafa Kemal Paşa arasında nokta-i nazar
ayrılıkları olduğunu hissetmiş, fakat bunları tabii görmüştüm.
Çünkü Cihan Harbi’nde de duyduklarım, emirlerinde
çalıştıklarım ve hadisatın tecellisi de gösteriyordu ki, büyük
kumandanlar arasında harp vaziyeti itibariyle ihtilaflar olabilir,
fakat karar alındıktan sonra bu ayrılık asla mevzubahis olmaz,
emirler tatbik edilir. Fakat Gediz taarruzunda böyle olmamıştı.
Erkan-ı Harbiye’den teminat aldığımız malzeme çok geç
gelmişti. Hatta daha sonra Ali Fuad Paşa’dan bizzat dinlediğime
ve Miralay Kazım Bey’le Kaymakam Arif Bey’in teyit ettiklerine
göre, askerin en çok muhtaç olduğu mesela çarık gibi, pekala
temini mümkün olan basit ihtiyaç maddeleri hiç gelmemişti.
Gediz taarruzunda nizami kuvvetlerimizin ayaklarının çıplak
olduğunu görmüş ve fevkalade müteessir olmuştum. Kuvay-ı
Seyyare de aynı membalara istinat ediyordu, ama benim
kıtalarımın içinde böyle elem verici manzaralar yoktu. Çünkü
ben, memleketin çaresizliklerini ve imkânsızlıklarını bildiğim
için, efradımın üst-başını bizzat ailesinin temin etmesi şartını
kabul etmiştim. Analar, babalar da kendileri evlerinde, evlatları
cephede olduğu için şahsen kendi giyeceklerini çocuklarına
veriyorlar, ne pahasına olursa olsun, onun yalınayak kalmasına
mani oluyorlardı.
Kısa zaman sonra bu hâl dahi tenkit edilmeye başlanmıştı:
Kuvay-ı Seyyare efradının fazla maaş aldığı şayiaları menfi birer
propaganda olarak duyuruluyordu. Halbuki meselenin esası
başka idi: Biz, kuvvetlerimizin birçok ihtiyacını kendilerine
tahmil ediyor, buna mukabil onlara para tediye ediyorduk. Bu
da, levazım işlerini sabit bir yerde ekseriyetle kalamadığımız
için yerine getirememenin zaruri ve tabii icabı idi. Hatta
Yozgat isyanını tedip için Ankara’ya ısrarla davet edildiğim ve
126
memleket adeta yerinden oynarcasına karşılandığım zaman ilk
konuşmamızı takip eden saatlerde, bana Kuvay-ı Seyyare’nin
Ankara sokaklarında geçit resmi yapmasının halk arasında
büyük tesiri olacağını söyleyenler ve halkın başında bu vatan
evlatlarının yürüyüşünü alkışlayanlar, yemek masasında tercih
ettiğim tarzdan dolayı tebriklerini ifade için tabir bulamıyorlardı.
Siyaset bilmediğim için ortaya çıkarılan bu şayialardan
derin teessür duyuyor, fakat kasten ortaya atılan bu mesnetsiz
sözlerin kabul edileceğine asla ihtimal de vermiyordum.
Fakat, Konya’da resmi hüviyetleri malum olan
memurlarımızın tevkifi üzerine şayia hududunu aşan hadiseler
karşısında hakikati öğrenmek için, Büyük Millet Meclisi’nde
mebus olan ağabeyim Reşit Bey’i Kütahya’dan telgraf başına
davet ettim ve kendisiyle görüştüm. Dedim ki:
“Uzun zamandır burada menfi dedikodular devam ediyor.
Bunlar daha çok Ankara’dan geliyor. Ben hastayım. Bir de
bunlarla uğraşmak bana yeis veriyor. Size daha evvel de rica
etmiştim. Mevzuyu Büyük Millet Meclisi’nin aleni celsesine
götürün. Eğer memleketin hakiki mercii olan ve aldığı kararlar
muhakkak tatbik edilecek kıymeti ifade ediyorsa, hepimiz bu
kararlara tabi olalım. Bana kadar gelen ve her hâli ile memleketin
müdafaasını zedeleyecek mahiyette olan menfi propagandaları
siz orada hissetmiyor musunuz?”
Duyduklarımdan o kadar müteessir idim ki, aile terbiyesi
olarak büyüklerimizle konuşurken daima muhafazaya mecbur
olduğumuz hürmeti dahi unutmuş gibi idim. Reşit Bey bu halimi
makine başında anlamış olacak ki, dedi ki:
-Ben senin asabına hakim olamayacak kadar hasta
olduğunu anlıyorum. Hemen kumanda makamını Tevfik’e bırak
ve Ankara’ya gel, icap ederse Mustafa Kemal Paşa ile kendin
görüş...
Fakat ben o hava içinde Ankara’ya gitmek istemiyordum.
Samimiyetle söyleyeyim ki, o anda Mustafa Kemal Paşa ile
şahsen halledilecek bir mesele olduğuna da kani değildim.
Ali Fuad Paşa’nın Garp Cephesi Kumandanlığı’ndan ayrılmış
olmasının hakiki sebebi Ankara’ya gidip de, hadiselerin
içyüzünü öğreninceye kadar bence meçhul kalmış idi. Bu
127
meçhuliyet devam ederken, şahsına karşı her zaman büyük
hürmet duyduğum Mustafa Kemal Paşa ile nasıl karşılaşabilir,
hatta kendisine neler söyleyebilirdim? Beni şahsi ikametgâhında
misafir ettiği zaman, zati eşyasını bile bana ikram eden, nazik
ve lütufkar ev sahibi olarak, her şeyimle meşgul olan, kaç defa
baş başa yemek yediğimiz esnada veya muhtelif vesilelerle
karşı karşıya kaldığımız zaman memleketin atisi için en mahrem
fikirlerini söyleyen, yaptığım hizmetleri herkesin yanında olduğu
kadar tek başlarımıza olduğumuz zaman içinde de takdir eden
Mustafa Kemal Paşa ile ne görüşebilirdim? Benim onun takip
ettiği yoldan ayrılmak veya ona karşı gelmek gibi bir düşüncem
yoktu ki.”20
Gediz Taarruzu: Ethem Bey, Gediz Taarruzu hazırlıklarını
şöyle anlatmaktadır: “Çok geniş bir düşman cephesinin zayıf
bir noktasına kuvvetle taarruz etmek ve muvaffak olabilmek
için alınacak tedbirler arasında, cephanemizin ikmali meselesi
başta geliyordu. Erkan-ı Harp yüzbaşısı Ferit Bey’i kıyafetini
değiştirerek sahte bir unvan ile İtalya’ya göndermiştik.
Avusturyalılardan çok miktarda silah ve cephane ele geçiren
İtalyanlar bunları hakiki değerinden çok aşağısına satmaya hazır
idiler. Biz prensip olarak Gediz taarruzuna karar vermiş olmakla
beraber, kati günü tespit için Ferit Bey’den sevkıyatın başladığı
haberini bildirmesini bekliyorduk. Çok şükür bu haber de geldi.
İlk partinin yola çıktığı müjdesini alınca, hareketimizi tafsilatıyla
tespit için kumandan arkadaşlarımla düşündüğüm toplantıyı
yapmakta mahzur kalmadığı neticesine vardım.
İtalya’ya bu maksatla gönderilmiş olan Ferid Bey’den müspet
haberlerin geldiğini cephe kumandanlığı Erkan-ı Harbiye’nin
verdiği malumattan öğrenmişti. Bu itibarla temin edilmiş
olan malzemenin cephelerin ihtiyacına göre sevki meselesi
kalıyordu ki, bu da çok tabii olarak Erkan-ı Harbiye’nin vazife
ve salahiyetleri arasına giriyordu. Milli Müdafaa Vekaleti ile
işbirliği yapılarak temin edilecek olan bu ikmalin biz, aksamadan
yapılacağını derpiş ederek müspet kararımızı vermiştik.
Onbirinci Fırka Kumandanı Arif Bey Alayund içtimaını takip
20 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 290-293.
128
eden günler içinde fırkasının ihtiyacı olan cephaneyi Onikinci
Kolordu’dan temin ettiğini, bu itibarla kararlaştırılmış olan
planın tehiri için sebep kalmadığını bildirdi ve kıtalarının umumi
taarruz için ileri hatlara sevkine başladığını tasrih etti. Mürettep
Alay Kumandanı Kaymakam Arif Bey de, Ertuğrul Grubu’ndan
aldığı takviyelerle sağ artçılar da mevziye girince, Gediz’deki
münferit Yunan fırkasına karşı ancak bir gün süreceği tahmin
ve buna göre ihzar edilmiş olan taarruzun tehiri için sebep
kalmamıştı ve Erkan-ı Harbiye’nin vaki itiraz ve mülahazaları
bertaraf edilmiş oluyordu.”
Büyük Millet Meclisi zabıtlarına göre, bir mebuslar heyeti,
14 Ekim 1920’de Garp Cephesine gitmiş ve 23 Ekim 1920
tarihinde, yani Gediz taarruzundan bir gün evvel Ankara’ya
dönmüştür.
Heyet azasından Erzurum mebusu Salih Efendi’nin
Meclis’teki beyanatı dikkate değer. Erzurum mebusu,
“Ordumuzun maneviyatı mükemmeldir ve çok yakında düşmana
Allah’ın izni ile şiddetli bir darbe vurarak bizi mesut ve bahtiyar
etmesi beklenebilir.”21
Kurtuluş Savaşı için önemli bir dönüm noktasına
gelinmiştir. Avrupa Devletleri birbirleri ile yarışırcasına Mustafa
Kemal ve silah arkadaşlarından yana tavır almaktadırlar. Doğu
Anadolu’da Ermeni Meselesi halledilmiştir. Adana ve civarında
kısılıp kalmış olan Fransızlar ile ateşkes yapılmış, esir değiş
tokuşu gerçekleştirilmiştir. Fransızlar topraklarımızdan çıkmaya
hazırdırlar. İngilizler ise Anadolu’ya çıkardıkları Yunanlılar’a
ümit bağlamışlardır. Ama Yunanlılar, İngilizlerin ümitlerini boşa
çıkarmıştır. Zaten esas problem, Anadolu’da bulunan Yunan
Ordusu’dur. Ama Atina’da düşen Venizelos Hükümeti’nden
sonra, kral tekrar tahta oturmuştur. Böylece Anadolu’daki
Yunan Ordusundaki subaylar, kralcı subaylar ile değiştirilmiştir.
Bütün bu sebepler, Ankara’nın elini güçlendirince, Ethem Bey ve
Kuvay-ı Seyyare’yi tasfiye etmeye karar verirler. Ayrıca ortalığa
şöyle bir dedikodu da yaymaktadırlar:
“Ethem Bey; serkeş, emir dinlemez, danışma kabul
etmez birisidir. Düzenli Ordu’ya karşı çıkmaktadır. Ordunun
21 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 237-238.
129
kuvvetlendirilmesinden yana değildir. Sadece kendisi tek güç
olmak istemektedir.” Hâlbuki durum bunun tam tersidir. Ethem
Bey ve çevresi işin başından beri, Düzenli Ordu herhangi bir
yenilgiye uğrayınca hemen yardıma koşmuşlar, tekrar şerefini
kurtarma derdine düşmüşlerdir.22
Ethem Bey farklı düşünmektedir: “Ben nasıl serkeş, yani lafsöz dinlemez olabilirdim? Ben kimdim? Benim resmi unvanım
ve rütbem mülazım-ı saniliğin (asteğmenin dahi) altında idi.
Ben, Teşkilat-ı Mahsusa’nın hususi müesseselerinde ve onun
temsil ettiği havada yetişmiştim. O zaman dahi gerilla denilen
harp tarzında tecrübe ve ihtisas sahibi olmuştum. Bu tarz da,
bilhassa cephe kuvveti kafi olmayan savaşlarda kudreti mahdut
tarafın tercih ettiği tarzdı. Bunu benimsemiş ve ihtisas sahibi
olmuştum. Cihan Harbi’nde kabiliyetimi göstermiş, sınıfımın en
yüksek derecesine terfi etmiş, madalya almış, taltif edilmiştir.
İzmir Cephesi’nde Yunanlıların aşamadığı ilk cepheyi ben
kurdum. Nerede tehlike varsa, oraya koşuyordum.
Ankara’da resmi hükümet kurulduğu zaman da, nerede
bir muvaffakiyetsizlik görülmüşse onu telafi için koşturulan
itaatli ve cesaretli asker bendim. Bu hakikat, benim hakkımda
iddiaların tam aksini ispat eden tarihi vakıadır.
Ali Fuad Paşa’nın Garp Cephesi Kumandanlığı’nı ifa ettiği
müddet içinde hiçbir ihtilaf olmadı. Paşa’ya mutlak hürmet
gösterdim ve hatta bazı hadiselerde şahsi düşüncem hilafına
mütalaalarını emir telakki ettim, yerine getirdim. Fakat kendisi
cephe kumandanlığından ayrılıp da, bu mıntıkaya İsmet, cenup
mıntıkasına da Refet Bey’lerin gelmesi ile, vaziyet bir anda
değişti”23
Son derece hasta olmasına rağmen, bizzat kuvvetlerinin
başında savaşa katılan Ethem Bey, Gediz Savaşı’ndan sonra
kumandayı ağabeyi Tevfik Bey’e bırakır. Kendisi de tedavi ve
dinlenmek amacıyla Kütahya’ya gider. Arada sırada davet gelirse,
Ankara veya Eskişehir’e gitmekte, diğer zamanlar Kütahya’da
durmaktadır.
Cephe ikiye ayrıldıktan ve Ethem Bey Kütahya’ya geçtikten
22 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 122.
23 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 288-289.
130
sonra, yoğun bir dedikodu kampanyası başlar. Kampanyayı
yürütenlerden ve dedikoduları yoğun bir şekilde yayanlardan
birisi Batı Cephesi Baş veterineri Miralay Galip Bey’dir. Galip
Bey’in başında bulunduğu ekibin yaydığı dedikodu şöyledir:
“Kuvay-ı Seyyare Kumandanı Ethem Bey, hastalığını bahane
ederek cephenin işlerini ağabeyi Tevfik Bey’e bıraktı. Kendisi
ise kesinlikle boş durmuyor ve geride başka işler çeviriyor.
Sürekli olarak merkez ve şehirlerde mahiyeti belli olmayan bir
takım özel teşkilatlarla gizli ve açık çalışmalar yapmaktadır.
Ethem Bey, millet ve meclis üzerinde istediğini yaptırabilecek
bir güce sahip. Ali Fuat Paşa’nın hoşgörülü tavrı, kendisini
lüzumundan fazla şımarttı. Evet, zaman ve hadiseler de bunun
sivrilmesine yardım etti. Ethem Bey’in hizmetleri inkâr edilemez.
Ama acaba asıl niyeti vatanı düşünmek midir ve vatana sadık
mıdır? Son tutumları düşünülmeye değer. Miralay İsmet Bey’in
kumandanlığına itiraz ediyor. Refet Bey’i hiç istemiyor. Çünkü
bu iki komutan, Ali Fuat Paşa gibi, Ethem Bey’in etkisi altına
girecek ve istediği gibi yönetilecek komutanlar değildir.
Kardeşi Tevfik Bey ise, küstah. Geçen gün telefonla cepheden
emir vermiş ve Kütahya Merkez Kumandanı aracılığı ile Kütahya
Mutasarrıf vekilini evinden hakaretle aldırarak, şehirden
kovmuştur. Güya Mutasarrıf Vekili asker kaçaklarını koruyormuş
hatta takip edilmeleri konusunda pasif davranıyormuş. Ankara
Hükümeti bu mutasarrıf vekilini vazifesine göndermek isteyince,
Tevfik Bey telgrafla Ankara’ya şu cevabı vermiş:
“Bu fesatçıyı geri gönderirseniz, asarım.”
Kuvay-ı Seyyare subay ve askerleri, Düzenli Ordu subay
ve askerleri ile kıyas edilemeyecek kadar fazla maaş alıyorlar.
Bütün Müdafaayı-ı Milliye Cemiyetleri Ethem Bey ‘in etkisi
altında. İstediği parayı derhal gönderiyorlar.
Kuvay-ı Seyyare’de Çerkezler çoğalıyor. Çerkez subay ve
askerlere daha fazla yetki veriliyor. Bunların nazarında başkaları
sıfır. Hâlbuki Kuvay-ı Seyyare adı altında baştan beri Ethem
Bey’in emrinde ölen, kan döken ekseriye Türkler değil mi? Böyle
olduğu hâlde, nam, şöhret ve şeref başkalarının.”24
Yüksek rütbeli iki komutan, Ethem Bey’i başkaları aracılığı
24 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 123-124.
131
ile ikaz ederler. Bundan başka, Ethem Bey’i sever görünenler de
her propagandayı ona bildirmektedirler. Mesela birisi;
“Ethem Bey, meclis vasıtası ile tehlikelerin önüne geçmekte
ihmalkâr davranmasın.”25
Bu tip propagandaların artması üzerine, Ethem Bey Kütahya
Telgrafhanesi’nden, Ankara’da bulunan ağabeyi Reşit Bey’i
telgraf başına çağırtır. Aralarında şu konuşma geçer:
Ethem Bey: “Bazı özel görevliler, ordunun içinde ikilik
çıkarmak için yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Gün geçtikçe
kötüleşen bu durum, içinden çıkılamaz bir safhaya gelmeden,
Büyük Millet Meclisi’nde bir genel görüşme ile müzakere ediniz.
Bu konuyu size daha önce de söylemiştim. Anladım ki, siz hâlâ
kandırılabiliyorsunuz. Fakat iyi niyete dayanan bu ihmalinizin
acı neticelerinden dolayı ileride siz de pişman olacaksınız.
Bilmeyerek alet oluyor, onlara fırsat kazandırıyorsunuz. Ben her
şeyden çok şuna üzülürüm ki, Kuvay-ı Milliye içinde çıkacak
bir karışıklık, karşımızda bulunan Yunan Ordusu’na yeniden
cesaret, ümit ve hayat verecektir.”
Reşit Bey: “Bu meselenin, meclis de genel görüşme ile
görüşülmesinin siyasi sakıncaları bulunduğunu iddia eden
dostlar var. Bu dostlar; ‘Böyle bir durum yabancılara akseder,
içerdeki fesatçılar bundan faydalanır’ diyorlar. Artık ben
de kanaat getirdim, Mustafa Kemal Paşa’dan ısrarla icraat
isteyeceğim. Eğer yine beni oyalarsa, gizli görüşme isteyeceğim.
Siz sabırlı olunuz. Neticeyi bildiririm.”26
Ethem Bey sonradan haber alır ki, Mustafa Kemal Paşa,
Reşit Bey’i yine ikna etmiştir. Mecliste gizli de olsa, bu hususta
bir celse yapılmasına gerek kalmamıştır. Hâlbuki Ethem Bey
sancılar içinde kıvranıyor, ümitle iyi neticeler beklemektedir.
Üstelik aleyhindeki propaganda artmaktadır. Buna ilaveten,
Refet Bey Konya’da 2,5 aydan beri Kuvay-ı Seyyare’ye
karşı asker toplamaktadır. Ayrıca Kuvay-ı Seyyare’nin Uşak
Cephesi’ne bitişik bölgede, Kolordu Kumandanı Miralay
Fahrettin Bey, Refet Bey’in emrine girmiştir. Fahrettin Bey, Refet
Bey’den aldığı özel bir emirle, Ethem Bey’in kuvvetleri arasına
25 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 125.
26 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 125-126.
132
adamlar sokarak, Türklük-Çerkezlik çatışması yaratmak ve
uyandırmak çabasında içindedir. Aynı Refet Bey, Ethem Bey’in
Nazım Bey’e gönderdiği bir selamı ile onun istifasını sağlamış ve
İçişleri Bakanı olabilmiştir.27
Refet Bey’in, Ethem Bey’e karşı açığı vardır ve bundan
dolayı ondan çok korkmaktadır. Olay şöyle olmuştur: Ethem
Bey Yozgat İsyanı’nı bastırmış ve o bölgeden ayrılmıştır. Refet
Bey ufak bir müfreze ile Çorum’da bir müddet kalmıştır. Daha
sonra Alaca ve Yozgat’a geçmiş ve kendisine fevkalade bir
kumandan süsü vermiş, silahlarını teslim etmiş halka karşı aşırı
tehditler savurmuştur. Ethem Bey’in isyandan sonra affedip,
ellerine affedildiklerine dair belge verdiği bazı kişileri yanına
çağırtmıştır. Bu kişilere;
“Bu af belgelerini vermek, Ethem Bey’in yetkisi dışındadır.
Ama sizinle sonra görüşeceğiz.” gibi tehditler savurmuştur. Bu
tehditler, bilhassa Anadolu’daki Alevilerin ruhani lideri Dede
Galib ve çevresini şüpheye düşürmüştür. Hâlbuki Ethem Bey,
isyan olayı ile ikinci hatta üçüncü derecede ilgisi olan Dede
Galip’i affederek onu kazanmış, dolayısı ile Anadolu’daki tüm
Alevileri kazanmıştır. Dede Galip bunun üzerine 500 kişilik bir
atlı süvari birliği kurmuş, başına oğlu Gazi Bey’i geçirerek, Ethem
Bey’in emrine vermiştir. Gazi Bey’in emrindeki bu birlik, Demirci
Savaşı’nda yararlık göstermiştir. Fakat Refet Bey’in düşüncesizce
söylediği bu tehditler, ta cephedeki Gazi Bey ve askerlerinin
kulağına da gitmiştir. Bu birlikten 150 kişilik bir grup;
“Mademki geçmişe ait bir isyandan dolayı affedilmeyeceğiz,
mademki evlerimizde çoluk, çocuğumuz, dedemiz hakaret
görüyorlar; neden Yunan karşısında şu kadar zahmet ve sıkıntı
arasında ölelim?” diyerek, savaş günü karışıklıktan faydalanarak
cepheden kaçmışlardır. Tekrar Alaca’ya giderek asayişi bozmaya
başlamışlardır. Bunun sonucunda düşman, bir köyü ve hatta
Gediz’i kolaylıkla almıştır. Ethem Bey tarafından yaptırılan
soruşturma neticesinde, bu 150 kişinin firarına sebep olanın Refet
Bey’in düşüncesizce söylediği sözler olduğu anlaşılmıştır. Bunun
üzerine Ethem Bey, bir dosya hazırlamış ve bağlı bulundukları
Eskişehir İstiklal Mahkemesi’ne sevk ederek dava açılmasını
27 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 126.
133
istemiştir. Durumu usulen Meclis Başkanlığı’na da bildirmiştir.28
İlgili dosyayı inceleyen Eskişehir İstiklal Mahkemesi, olayı
önemli bulmuş ve Refet Bey’i çağırıp sorguya çekme gereğini
duymuştur. Meclis Başkanlığı’na bir yazı yazarak, Refet
Bey’in Eskişehir’e gönderilmesini istemiştir. Olayın bu derece
ciddileşmesi üzerine, araya Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Bey
girmiştir. İsmet Bey o sırada Genel Kurmay Başkanı idi. İsmet
Bey, mahkemenin davayı bir süre ertelemesini istemiş, Ethem
Bey de buna razı olmuştur. Erteleme süresinin sonuna doğru
gelindiğinde, Refet Bey araya bir sürü aracı sokarak, Ethem Bey’in
kendisini affetmesini istemiştir. Fakat Mustafa Kemal Paşa ile
İsmet Bey ikilisi tarafından Güney Cephesi Kumandanlığı’na
tayin edilince, Refet Bey biraz rahatlamıştır. Ama diğer taraftan
İstiklal Mahkemesi’nde dava dosyası bulunan bir şahsın İçişleri
Bakanlığı’nda kalması sakıncalı iken, geniş yetkilerle donatılarak
lüzumsuz yere kurulan Güney Cephesi Komutanlığı’na atanması
hiç doğru değildir.29
28 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 126-127.
29 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 128.
134
5. KOPMA
Ethem Bey, takip eden gelişmeleri şöyle anlatır: “Eskişehir’e
işte bu ıstırap verici havayı tamamen ortadan kaldırmak
gayesiyle gidiyordum. Hareketimden evvel ağabeyim Tevfik
Bey’i Kütahya’daki kararâha davet ettim. Kendisi Kuvay-ı
Seyyare kumandan vekaletini resmen ifaya başlamıştı ve
Garp Cephesi Kumandanlığı ile olduğu gibi Müdafaa-i Milliye
Vekaleti ile muhabere ediyordu. Tevfik Bey’le vaziyeti baştan
sonuna kadar tetkik ettik. İkimiz de Ankara’dan, bilhassa Reşit
Bey’den aldığımız malumatın ve onun bize yaptığı telkinlerin
havası içinde kendimizde kusur ve hata aradık. Bu kanaatimi
Tevfik Bey’e söylediğim zaman asabileşti:
- Ben katiyen böyle düşünmüyorum. Biz, iki ay evvel ne isek
yine oyuz. Neden bu ihtilaflar Ali Fuad Paşa cephe kumandanı
iken mevzuu bahis olmuyordu da şimdi birbirini takip ediyor?
Reşit Bey bunları ya bilmiyor, ya kendisine başka türlü anlatılıyor
veya zamanla her şeyin düzeleceği kanaatinde... Mebuslar
heyetinin sual ve tetkiklerinde gayr-ı tabiilik vardı. Benim
kanaatime göre bu gelenlere kasd-ı mahsusla bazı düşünceler
telkin edilmiş, onlar hadisata bakarak bunlara itimat etmemişler,
vaziyeti mahallinde görmeye gelmişler. Niçin cephenin diğer
kısımlarına tercihen daima böyle ziyaretler yapılıyor?
Tevfik Bey’e, ben Eskişehir’den avdet edinceye kadar ihtilafa
sebep olacak tavır ve hareketlerden kaçınmasını söyleyerek,
Kütahya’dan ayrıldım.
Sabaha kadar uyumamıştım, asabım çok bozuktu. Tevfik
Bey’i akşam cepheye uğurladıktan sonra doktorumdan
sinirlerimi yatıştırmak için aldığım ilaçlar da kâr etmemişti,
sabahlamıştım.
Ertesi sabah itiyadım dışında olarak yanıma on beş
135
muhafızımı ve hususi doktorumu alarak trene bindim ve
Kütahya’dan Eskişehir’e hareket ettim.
Kararım, evvela İsmet Bey’le karşı karşıya geçerek her şeyi
açıkça konuşmaktı. Hemen söyleyeyim ki, yanımda mevzuları
sıralayan bir ruzname yoktu. Çünkü neden ortaya çıktığına bir
türlü akıl erdiremediğim meseleler vardı ve ben İsmet Bey’i
bunlardan muhatap olarak görmüyordum, çünkü benim kendisi
ile ne şahsen, ne de başında olduğu cephe kumandanlığı ile
Kuvay-ı Seyyare’nin hiçbir ihtilafı yoktu. Doğrusu bu yolculuğa
çıkarken düşündüklerimle Eskişehir istasyonuna indiğim zaman
içinde sahip olduğum fikirler başka başka idi.
Bütün yolculuk müddetince, ancak son aylarda olup
biten hadiseleri gözlerimin önünden bir bir geçirtdim:
Kuvay-ı Seyyare’den bugün şikayetler, bu kuvvetlerin kuruluş
bünyesinden geliyordu. O hâlde yapılacak neydi? Eğer
memlekete Türkiye Büyük Millet Meclisi hakimse mevzuyu
Meclis’e getirmek ve şikayetleri mebusların umumi heyetinin
önüne koymak, anlatmak ve Kuvay-ı Seyyare’nin kaldırılmasını
istemek... Buna cesaret edebilecekler mi idi? Bizden şikayet
edenler her kimlerse, evvela şahsiyetlerini ortaya koyacaklar,
sonra da mevcudiyetimizin memleket için zararlı olduğunu
iddia ve ispat edeceklerdi.
Çok düşündükten ve mümkün olduğu kadar hislerimden
tecerrüt ettikten sonra şu kanaate vasıl oldum: Bugün için
benim muhatabım İsmet Bey’in olması lazımdı. Kendisine açıkça
soracaktım ve erkekçe konuşmasını isteyecektim. Karşısında
nihayet, belki rütbe ve mevkii ona erişmemiş, mevkisi onunkine
çıkmasına imkân olmayan, esasında resmi mertebesi bir küçük
zabit olmakla kalan, fakat bu ordunun şerefli bir mensubu,
eline silahını aldığı andan beri vatan için savaşmış, bedenindeki
yaralar, göğsündeki nişanlar, sicilindeki takdirnamelerle alnı
açık olan ben Ethem Bey, hemen hemen hepsinden evvel kendi
kendimi vazifelendirerek yurdumun müdafaasına koşmuştum.
Terbiyem müsait olsa idi kendilerine, bugün tarzını kötüledikleri
Kuvay-ı Seyyare, Yunanlıları durdurduğu zaman ne ile meşgul
olduklarını sorardım... Ne yapıyorlardı o herkesin evinden bile
çıkmaya cesaret edemediği günlerde?
136
İşte trenimiz ben acı düşüncelerimin bu safhasında iken
istasyona girdi. Kütahya’dan hareketimi ne Eskişehir’deki irtibat
zabitimize, ne de Garp Cephesi Karargâhı’na bildirmiştim.
Yanımdaki muhafızlarıma Kuvay-ı Seyyare menziline giderek,
dinlenmelerini tebliğ ettim. Yanıma sadece bir yaverimi aldım,
tedavimin yapılmış olduğu ve içinde sadece yaşlı bir hanımın
bulunduğu istasyon civarındaki küçük eve gittim. Niyetim o
akşamı orada geçirmekti. Vakit henüz ikindiyi geçmişti. Sokaklar
kalabalıktı. Kimseye görünmemeye çalışarak bu eve geldim, çok
yorgundum. Uzanmak istedim, odama çekildim”1
a. İsmet Bey’i Karargâhında Basması
Bu şartlar altında bulunan Ethem Bey’in hastalığı dolayısı
ile Kütahya’da bulunması, kendisi hakkında dolap çevirenleri
daha da cesaretlendirmektedir. Ethem Bey hayatının en işe
yarar yıllarını ve tesadüfen kendisine verilen görevleri, temiz
kalple vatanın kurtuluşu için harcamıştır. Bu uğurda vücudunu
yıpratmış, fiziksel ve ruhsal olarak bitkin düşmüş bir hâldedir.
Herkesi göründüğü gibi kabul etmek, temiz kalple hakkında
feragat etmek, tedbirsiz olarak bütün varlığını sarf etmek
kadar zavallılık olmadığını anlamış ama geç kalmıştır. Mustafa
Kemal Paşa ve İsmet Bey tarafından, hatayı düzelteceklerine
dair haberleri gelmekte, birbiri ardına milletvekillerinden
meydana gelen heyetler Ethem Bey’e gönderilmektedir. Bu
heyetler, Ankara’nın planlarını hazırlamak için, vakit kazanmak
amacıyla gönderilen heyetler idi. Bu heyetlere Ethem Bey’in
ağabeyi Reşit Bey ile Eskişehir Milletvekili Eyüp Sabri Bey gibi
samimi arkadaşları da dâhil ediliyordu. Ethem Bey’e göre, Reşit
Bey eskiden beri Mustafa Kemal Paşa lehine düşünüyor ve
konuşuyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi üzerinde elde
ettiği başarılarda, ağabeyi Reşit Bey’in inkâr edilemez başarısı
vardır.2
Ethem Bey bir gün yanına 15 kadar muhafızı ve özel
doktorunu alarak, İsmet Bey ile görüşmek için, trenle
Kütahya’dan Eskişehir’e yola çıkar. Amacı, ortadaki anlaşmazlık
1 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 305-306.
2 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 129.
137
konularını yüz yüze görüşmektir. Oradan da Ankara’ya geçip,
Mustafa Kemal Paşa ile konuşmak niyetindedir. Aradaki
anlaşmazlık konularının çözülüp çözülemeyeceğini anlamak
niyetindedir. Ethem Bey, Eskişehir’e geldiğinde kaldığı yere
gider ve görüşmeden önce bir süre dinlenmeye çalışır. Yanına,
o sırada izinli olan ve Eskişehir’ de bulunan Kuvay-ı Seyyare’de
görevli Yüzbaşı İsmail Hakkı Efendi gelir. Ethem Bey, İsmail
Hakkı Efendi’ye emir verir ve;
“Git, bak. Ordu Kumandanı İsmet Bey makamında ise, anla.
Kendisini gör, ziyaretine gideceğimi haber ver.” der. İsmail Hakkı
Bey bir saat sonra gelir. O arada güneş batmıştır. İsmail Hakkı
Efendi, Ethem Bey’e;
“Karargâh kumandanını gördüm. Ordu kumandanı İsmet
Bey meşgulmüş. ‘Bu akşam kimseyi kabul etmeyiniz’ diye emir
vermiş. Yarın gelirlerse Paşa’yI görebilirler” haberini getirir.
Bu cevap Ethem Bey’i hayrete düşürür. Düşüncelere dalar.
Hâlâ ayakta bekleyen yüzbaşı;
- “Efendim, orduda Kuvay-ı Seyyare’nin irtibat subayı ile
dün konuştum. Onun söylediğine göre, İsmet Bey bugünlerde
hastaneden çıkmış Kuvay-ı Seyyare subayları ile karşılaştığında,
onları azarlamak ve hakaret etmek için bahane arıyormuş.
Ben de karargâh subayından usul dışı nezaketsizce davranış
gördüm.” der.
Bu sözler, acısı altında inlediği hastalığın verdiği ızdırabın
üstüne öyle bir etki yapar ki, hiçbir tarafında samimiyet ve
ciddiyet eseri görünmeyen bu davranışlara bir son vermek
için, bu fırsatı kaçırmaması gerektiğini düşünür. Oturduğu
yatağından fırlar ve arkadaşlarına,
“Arkamdan gelin!” diye seslenir. Hep beraber sokağa
fırlarlar. Karargâha doğru yürürler. Karargâh uzak değildir.
Yürürken en güvendiği iki adamına bazı emirler verir. Karargâh
kapısına varırlar. Özel emir almış iki asker;
“Yasaktır efendim. Nöbetçi subayına haber verelim.” derler.
Birisi zili çekmek isterse de, engel olurlar. Nöbetçilerin yanına
dört arkadaşını bırakarak, diğerleri ile nizamiye kapısından içeri
dalarlar. İsmet Bey’in karargâhının kapısı Ethem Bey’in eline
geçmiştir. Süratle İsmet Bey’in bulunduğu ikinci kata çıkarlar.
138
Yaver ve kurmay subayların bulunduğu odanın kapısına da
iki nöbetçi dikerler. Diğer arkadaşları da olaylara hâkim ve
emirlerine amade olarak koridorda bırakır. Ethem Bey, koridorun
sonundaki kumandanlık odasının kapısına varır. Kapıyı vurması
ile içeri girmesi bir olur. İsmet Bey koltuktadır. Karşısında ayakta
duran levazım subayına bir şeyler söylemektedir. Ethem Bey’in
en son duyduğu söz “Kuvay-ı Seyyare” olur. Ethem Bey’in odaya
girmesi ile, başını çevirip bakan levazım subayı kendisini hemen
görmüştür. Ama İsmet Bey daha sonra görmüştür. Şaşırmış
bir hâlde ayağa kalkarak, kısa bir tereddüt anı geçirir. Sonra
gergin adımlarla Ethem Bey’ e doğru gelir. Yüzündeki şaşkınlık,
gülümsemeye döner. Ethem Bey’in ellerini tutarak, nabzını
yoklayarak, kollarını okşayarak;
“Ne vakit teşrif buyuruldu? Sizi ateşli ve sıkıntılı buldum.
Rahatsızlığınız nasıl oldu?” der ve Ethem Bey’i masaya doğru
çeker. Karşı karşıya otururlar. Levazım subayı şaşkın bir hâlde,
olanları seyretmektedir. Ethem Bey, İsmet Bey’e hitaben;
“Bey’efendi, müsaade ediniz de, levazım subayı bey bizi
yalnız bıraksınlar” der. İsmet Bey işaret edince, subay elindeki
kâğıtları masaya bırakarak, dışarı çıkar. Ethem Bey hemen
konuya girer;
“Samimiyetten eser kalmayan ve sizinle ortak olan
çalışmamıza son vermeye geldim. Şu günlerde cereyan eden,
maskeli ve maskesiz düşmanlıklardan amaç nedir? Eğer bana
ve Kuvay-ı Seyyare’ye artık lüzum kalmadı ise, bunu açıkça
söyleyiniz. Derhal bu fedakâr kuvveti dağıtmaya hazırım.
Görüyorsunuz ki, hastayım. Fikren ve bedenen istirahata
ihtiyacım var. Bey’efendi, ben sizinle açık ve ciddi konuşuyorum
ve öyle cevap istiyorum.” der.
İsmet Bey ise;
“Allah şu arabozucuların cezasını versin. Samimiyetle
söylüyorum ki, sizi Ali Fuat Paşa’dan fazla seviyorum ve takdir
ediyorum. İtimat ediniz, emin olunuz; memleket savunmasında
size ve kuvvetlerinize ihtiyaç kalmadığı fikrinde değilim. Fakat
görüyorum ki, bire bin ilave eden münafıklar, sizi hakkımda
tereddüde sevk etmişler. Bütün bu anlaşmazlıkların giderilmesini,
eskisi gibi samimiyet ve dostluğun iadesini istiyorum. Bundan
139
sonra da sizden başka hizmetler bekleniyor. Ben sizin gibi
arkadaşların fedakârlığına güvenerek ordu kumandanlığını
kabul edip, geldim. Sizinle baş başa verip, anlaşmak için fırsat
aradığım hâlde, işlerin çokluğu yüzünden ve dedikodulardan
fırsat bulamadım. Evvela şunu söylememeliyim ki, hizmetinize
uygun bir askeri üniforma içinde sizi görmek isterim. Rütbenin
derecesini tayin size ait. Karar ve emir almak benim görevimdir.
Miralay Refet Bey meselesine gelince, İstiklal Mahkemesi’ne
verdiğiniz evrakı geri aldırınız. Ve bu yargılamanın iptal
edilmesine gayret ediniz. Bunu rica ederim. Emin olunuz, Refet
Bey sizi daima takdir edenlerdendir. Size istediğiniz yerde
özür dileyecektir. Hatta isterseniz elinizi öptürürüm. Refet Bey
gelecek günlerde çok işimize yarayacak, her ikimizin de samimi
ve gizli bir arkadaşı olacaktır. Size bu samimi sözlerime karşı
vereceğiniz cevabı bekliyorum.”
İsmet Bey kulaklarını avucunun içine alarak ve gözlerini
dikerek, Ethem Bey’in vereceği cevabı bekler. Ethem Bey;
“Şahsıma gösterdiğiniz sevgiye teşekkür ederim. Evvela
şunu söyleyeyim ki, ben rütbe meraklısı değilim. Ben, ateşkes
sonlarındaki olağan üstü hal şartları içinde savunmasız kaldığını
gördüğüm vatanın savunması için ortaya atıldım. Sırası düştü
ki, zararlı gördüğüm bazı vatandaşları, hatta diyebilirim ki bazı
akrabamın yargılanmaları sonucunda, hoşgörü göstermeden
idam kararlarını imzaladım. Rütbe alsam, halk nazarında
küçü1ürüm. Halk haklı olarak diyebilir ki, ‘Ethem Bey bu insafsız
ve gaddarca işlerini vatanın kurtuluşundan daha çok, rütbe ve
mevki kapmak için yapmıştır. Kuvvetlerim arasında, terfiye
ve taltife layık birçok subay vardır. Ben bu lütfü onlara layık
görürüm.
Refet Bey’in yargılanmasına gelince, o kişi ile hiçbir şahsi
alış verişim yoktur. Bu bir adli meseledir ki, genel hukuk
kurallarını ilgilendirir. Olağanüstü durum gereği, bu gibi
konuları takip ve incelemeye İstiklal Mahkemesi görevlidir. Bu
yargılamanın gereksizliğini iddia ve Refet Bey’e ait evrakın geri
alınmasına kalkışmak ise, yargıya müdahale olur. Böylece İstiklal
Mahkemesi’ne gerek kalmaz. Hem nasıl olur, anlayamadım.
Mahkemede beraat etmesine imkân görülmeyen bir suçlunun
140
İçişleri Bakanlığı yeterli bir hata iken, ona bir de Güney Cephesi
Kumandanlığı veriliyor? Yarın Ankara’ya geçeceğim. Dönüşte
tekrar görüşmek isterim. Karargâh kumandanınızı da ikaz
etmenizi rica ederim. Beni bu akşam size karşı biraz nezaketsizce
harekete mecbur eden onlar olmuştur.” der ve kalkar Ethem
Bey. İsmet Bey’in bu şekilde alttan alır şekilde konuşması, Ethem
Bey’in düşüncelerini değiştirmiştir. İsmet Bey’in sözleri arasında
samimi olanları var idi ama bunların hepsi entrika icabı idi.
İsmet Bey’in son sözü;
“Ankara dönüşü her hâlde yine görüşelim. Ordu
içinde propaganda yaptığını söylediğiniz kimselerin de
cezalandırılmaları meselesini o zaman görüşürüz.” olur. Ethem
Bey o gün istirahat eder ve ertesi günü Ankara’ya gider. Ankara’da
meclis binası önünde, koridorlarda bazı vekillerin dedikoduları
işitiliyordu. Bazı vekiller Ethem Bey’i savunuyorlardı. Bazıları
da ortaya çıkan bu tatsızlıklardan dolayı üzgün idi. Bazıları ise
Ethem Bey’in ağabeyi Tevfik Bey’i suçluyorlardı. Bu vekillere
göre Tevfik Bey, sürekli olarak Ankara’ya zorluk çıkarıyordur.
Ama bu vekillerden hiç birisi konuyu meclise getirmeyi
düşünmemektedir.3
Ethem Bey, konuyu Mustafa Kemal Paşa ile görüşür. Paşa,
gelişen bu olaylardan dolayı üzgün görünmektedir. İkilik çıkaran
bu meselelerin çözümü için çalıştığını söyleyerek;
“Siz Kütahya’dan ayrıldıktan sonra, Batı Cephesi Komutanı
İsmet Bey ile Kuvay-ı Seyyare Komutanı Tevfik Bey arasında
anlaşmazlık artmıştır. Bu nedenle, sizin acele Kütahya’ya
dönmenizi rica ederim.”
Bu söylediğini delillendirmek için, ağabeyi Tevfik Bey’in
Ankara’ya çekmiş olduğu bir telgrafı gösterir. Telgrafta;
“Gediz Kuvay-ı Seyyare Karargâhından, Eskişehir’de Batı
Cephesi Kumandanı İsmet Bey’e, 20 Aralık 1920
Lüzumsuz ve bize haber vermeden Kuvay-ı Seyyare
3 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 130-134.
188
141
Cephesi mıntıkasına gönderdiğiniz Yarbay İbrahim Bey’i,
yanındaki süvari birliği ile beraber size gönderdim. Buna asıl
sebep, Batı Cephesi Kumandanlığı adına birlikte getirdiği ve
bölgemiz dâhilinde bazı yerlere astırdığı bildiriler olmuştur. Bu
bildirilerde, Kuvay-ı Seyyare’yi yöneten komutanların güvenilir
olmadığı bildirilmektedir. Fesat yaratan bildirileri toplattım.
Kuvay-ı Seyyare’ye ve bize şerefsizlik isnat eden sizin gibi bir
kumandanı bundan sonra merci olarak tanımakta mazurum. Ve
sizinle münasebetlerimi kestiğimi bildiririm.
Kuvay-ı Seyyare Kumandan Vekili Tevfik”4
Aynı gün bu konu ile ilgili Ethem Bey’e de bir telgraf gelmiştir;
“Aylardan beri cephemiz gerisinde ve kanatlarda meydana
gelen ve gittikçe kalıcı hale gelen bu uygunsuz duruma bir son
vermek için Ankara’da ciddi ve resmi girişimlerde bulunmanızı
rica ederim. Biz karşımızdaki düşmanla mı, yoksa arkamızda
ve yanlarımızdaki kumandan merkezlerine getirilenle mi
uğraşacağız? Ben bu şartlar altında vekâleten üzerime aldığım
görevi devam etmek istemiyorum. Ya durumu düzeltiniz, yahut
cepheye gelip görevi üzerinize alınız. Bir yönden Güney Cephesi
Kumandanlığı tarafından kıtalarımız arasında gönderilen
propagandacılar, subay ve askerimizi bozmaya çalışıyor ve
sonra gidiyorlar. Fakat bundan sonra gelecek ve ele geçecek olan
bu gibi fesatçıların yakalanarak karargâhıma gönderilmesini
kumandanlarıma bildirdim. Mahkemesiz, kayıtsız ve şartsız
kendilerini idam ettireceğim.
Kuvay-ı Seyyare Kumandan Vekili Tevfik”5
Demirci Mehmet Efe de Hedef Tahtasındadır : Ethem
Bey’i aynı günün gecesi, bu sefer Demirci Mehmet Efe kendisi ile
görüşmek üzere telgraf başına çağırır. Mehmet Efe;
“Kardeşim Ethem Bey, bildiğiniz gibi bundan 2,5 ay evvel
Konya İsyanı üzerine bir miktar kuvvet ile isyan bölgesine
gönderilmiştim. Albay Refet Bey ile vazifemi yaptıktan sonra
4 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 134-135.
5 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 135-136.
142
Nazilli’ye döndüm. Yorgundum ve istirahata ihtiyacım var idi.
Ben köyümde kaldım, askerlerimi ise cepheye göndermiştim.
Yanımda kalan birkaç arkadaşımla hiçbir şeye karışmıyordum.
Fakat Konya’dan dönüşümden sonra açık seçik olarak görüyor
ve anlıyorum ki, şahsımı hedef alan bir takım oyunlarla çevrilmiş
bulunuyorum. Hatta çok yakın arkadaşlarım bile bana karşı
suikastta bulunmak için kışkırtılmaktadır. Refet Bey’den dün
bir telgraf aldım. Benim daha önce kurduğum Düzenli Ordu
birliklerinden birine kumanda etmek için Konya’ya çağırıldım.
Bu çok garip değil mi?
İlk önce, benim bulunduğum yer cepheye Konya’dan daha
yakın. Sonra, Düzenli Ordu birliğini idare etmek için davet
edilmemin anlamı nedir? Biz vatanı savunmak için silaha
sarılmış ve bugünkü fırsatı hazırlamış kimseleriz. Ben bunda
bir samimiyet görmüyorum. Bilmem siz nasıl buluyorsunuz?
Kuşkusuz olaylara siz daha çok hâkimsiniz.” der.
Ethem Bey ise;
“Kardeşim Mehmet Efe; Refet Bey’in davetine gidip
gitmemekte serbestsiniz. O kişiyi benden iyi tanımanız lazım.
Çünkü yakın zamana kadar beraberdiniz. Ama şikâyet ettiğin
durum ile ben de karşı karşıyayım. İhtiyatlı bulunmak gereğini
bildirmekle beraber, hançerini vatanın bağrına sokmakta ısrar
eden Yunanlılara fırsat verebilecek her hareketten sakınmanızı
tavsiye ederim. Zaten ben Ankara’ya bu üzücü meseleyi meclis
vasıtasıyla halletmeye gelmiştim. Fakat mecliste bir şaşkınlık ve
boşluk var. Vekiller arasında bu duruma üzülen de yok değil.
Ben bu duruma bir son vermeden, yarınki tren ile Kütahya’ya
dönmeye mecburum. Çünkü yeni Batı Cephesi Kumandanı
İsmet Bey ile Uşak Cephesi’ndeki kardeşim Tevfik Bey’in
arasının bayağı gerginleştiği, Ankara’ya gelen son telgraflardan
anlaşılıyor. Süratle geri dönüşüm, çıkması muhtemel bir kavgayı
önlemek içindir. Refet Bey’i geri çağırmak ve görevinden
aldırmak yoluyla, konuyu tatlılıkla halletmeye çalışan vekiller
var. Refet Bey aslında eski bir hatası yüzünden İstiklal
Mahkemesi’nde sanık durumundadır. Pek yakında meselenin ne
olacağı belli olacaktır. Yörük Ali ile aranız nasıl? Birkaç gün önce,
yakın bir adamı vasıtası ile bir mektubunu aldım. Henüz cevap
143
veremedim. Yazacağım cevapta size sadık kalmasını tavsiye
edeceğim. Vatanımız zor günleri atlatmaktadır. Her neyse, yine
görüşürüz. Gözlerinden öperim.”6
Ethem Bey’e her şeyin yoluna sokulacağı vaat edilir.
Kendisi de ertesi günü Kütahya’ya döner. Eskişehir’den
geçerken, İsmet Bey’in karargâhında bulunmadığını öğrenir.
Kütahya’dan telefonla, Gediz Cephesi’nde bulunan Kuvay-ı
Seyyare Kumandan Vekili Halil Bey’den açıklama ister ve
birliklerde herhangi değişiklik olup olmadığını öğrenmek ister.
Halil Bey, herhangi değişiklik olmadığını söyler. Fakat Yarbay
İbrahim Bey’in yine problem olduğunu ve Kütahya’da kendisini
beklediğini söyler. Ethem Bey Kütahya’ya varınca, İbrahim Bey
yanına gelir ve;
- “Efendim, biz askeriz. Kuvay-ı Seyyare bölgesine, ordu
kumandanının sözlü ve yazılı emri üzerine geldim ve Gediz’e
gittim. Talimata uygun olarak görevime başladığım sırada,
Tevfik Bey’in cepheden gönderdiği bir subayın emrine uyarak,
emrimdekilerler birlikte derhal Kütahya’ya dönmeye mecbur
kaldım. Sizin gelmenizi umut ederek burada bekledim.
Eskişehir’e döneyim mi? Ne emredersiniz? Ben Tevfik Bey’i de
çok haksız bulmadım. Aradaki anlaşmazlık eski ve büyük imiş.”
der. Ethem Bey;
“Efendim, fikir ayrılığını körükleyen bir durum var ortada.
Büyük Millet Meclisi vekillerinden birçok kişi ile hükümet
üyelerinden bazıları bu problemi çözmeye çalışıyorlar. Ümit
ederim ki hallederler. Eğer İsmet Bey, Kuvay-ı Seyyare bölgesine
yönelik bir yenilik yapmaya karar verdiyse, evvela bizimle
görüşüp, yazışmalıydı. Onurunuzun kırılmasından dolayı, önce
İsmet Bey’e, sonra kardeşim Tevfik Bey’e karşı kırgınım. İsterseniz
ordu kumandanından izin alarak, Eskişehir’e dönünüz. Arzu
ederseniz, sonucu Eskişehir’de bekleyiniz ve benim kıymetli bir
misafirim olarak kalınız.” der.
Fakat İbrahim Bey Eskişehir’e döner. Bir gün sonra da İsmet
Bey’den bir telgraf alır. Özet olarak telgrafta;
“Tevfik Bey’in cephe işlerine ilave edilen geri hizmetlerini
6 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 136-137.
144
kolaylaştırmak için gönderdiğim Yarbay İbrahim Bey meselesini
Tevfik Bey kötüye yormuş. Daha evvel bunu ve bildiriler
hakkındaki bilgiyi vermeyişim benim hatam yüzündendir.”
İsmet Bey ile Kuvay-ı Seyyare arasındaki sürtüşmeler
gittikçe artmaktadır. Bir gün Reşit Bey, Ethem Bey’e hitaben;
“Biz böyle baş eğdikçe, bunlar üstümüze yürüyecekler.
Sen mecliste olanları bilmiyorsun. Meclis bazı kumandanları
istemiyor. Sen ve Tevfik, savaş alanında hiç yenilmediniz.
Anadolu’daki büyük isyanları sen bastırdın. Demirci’de koskoca
Yunan Tümenini yendin. Sen asıl hedefi anlamıyorsun. Mesele
ne Simav Kumandanlığı, hatta ne de Kuvay-ı Seyyare. Asıl
mesele sensin. Senin şahsın. Kuvay-ı Seyyare’yi siyaset konusu
yapan ben değilim. Karşı taraf yapıyor. Sen bunu anlamak
istemiyorsun. Ali Fuat Paşa cephe kumandanı iken neden bu
anlaşmazlıkların hiç biri olmuyordu. Bunu araştırsan, hepimizin
hayrına olur” der.
Ethem Bey, burada ağabeyine hak verir. Çünkü Ali Fuat
Paşa cephe kumandanı iken bu hadiselerin hiç biri meydana
gelmemiştir.7
Ali Şükrü ve Selahattin Bey’in Anlattıkları : Evvela Reşit
Bey’in de konuşmalara dahlini istedim. Hacı Şükrü Bey kabul
etmedi:
- İmkân yok... Gelecek olanlar bu mevzuların zaten Reşit
Bey’in tek taraflı mülahaza ve muhakemesi sebebiyle intaç
edilemediği kanaatindeler. Bu itibarla sizinle şahsen görüşmek
arzusundalar. Zaten toplu olarak gelecek de değiller. Bu itibarla
mahrem kalabilir.
İlk olarak gelenler Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’le Mersin
mebusu Selahattin Bey’lerdi. Ali Şükrü Bey’in çok kıymetli
bir bahriye zabiti olduğunu duymuştum. Selahattin Bey de
evvelce Onüçüncü Kolordu Kumandanı ve Miralaydı. Meclis’te
Müdafaa-i Milliye Encümeni Mazbata Muharriri bulunuyordu.
Bana, ordunun nizami kuvvetlerinin mi, yoksa Kuvay-ı
Seyyare’nin mi o günkü ahval ve şerait içinde memleket
7 C. Kutay, 2004. a.g.e.
145
müdafaası için daha nafi olacağını sordular. Çok teferruatlı ve
kademeli olan görüşmenin asıl gayesi ve zübdesi bu noktada
toplanıyordu. Samimiyetle itiraf edeyim ki, ancak bu ziyaret
dolayısıyla, uzun zamandır Millet Meclisi’nde bu mevzuun
bilhassa hafi celselerde ele alındığını öğrenmiş oluyordum.
Kendilerine dedim ki:
- Bey’efendiler... Kuvay-ı Seyyare, kendi bünyesi içinde,
kendisine has bir askeri teşkilattır. Ne birisini ötekinin, ne öteki
birisinin vazifesini ifa edebilir. Ben, uzun seneler Teşkilat-ı
Mahsusa’da hizmet ettim. Nizami kuvvetlerin vaziyete hakim
olmasına kadar Kuvay-ı Seyyare’nin nasıl büyük hizmetler
ifa edeceğini fiilen gördüm. Zaten Mücahede-i Milliye’nin
bidayetinden günümüze kadar geçen ahval de bu hakikatin
canlı ispatıdır. Bunu kademesi mütevazı da olsa her zabit bilir.
Bu itibarla ben, sualinizden bir mana çıkaramadığımı söylersem
affetmenizi rica ederim.
Selahattin Bey bu izahatım üzerine dedi ki:
- Fakat Meclis’te bilhassa sizin muvaffakiyetlerinizden
sonra daha çok taraftar kazanan nokta-i nazar hiç olmazsa daha
bir müddet münhasıran Kuvay-ı Seyyare’ye teveccüh etmek,
bütün imkânlarla bu kuvvetleri teçhiz ve ikmal etmek, böylelikle
Yunan ordusuna her taraftan baskınlar yaparak onu yıpratmak
ve esaslı bir harekete girişmesini imkânsız hale getirmek... Bu
suretle de sulh teşebbüslerini hiçbir fedakârlık yapmadan ve
Misak-ı Milli gayelerinden feragat etmeden muvaffakiyete
bağlamak... Geçenlerde mahrem bir celsede Mustafa Kemal Paşa,
bu mevzu üzerinde gayet tafsilatlı izahatta bulundu. Kendisi,
Kuvay-ı Seyyare’nin bugüne kadar büyük hizmetler yaptığını ve
yapmakta devam edeceğini, fakat büyük bir süratle de nizami
kıtaatın tensik ve teşkili fikrindedir. Oldukça sert münakaşalar
cereyan etmiştir. Zat-ı aliniz bu mevzuda en sahib-i salahiyet
şahsiyetsiniz. Bu itibarla sizin fikirlerinizi öğrenmek istedik.8
b. Tevfik Bey’in İsmet Bey’e Rest Çekmesi
Ziyaretler birbirini takip etmeye başladı ve ben hadiselere
yavaş yavaş girmeye başladım.
8 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 323-324.
146
Bu arada Mustafa Kemal Paşa, aradan üç gün geçmiş
olmasına rağmen, sadece bir defa, beraberinde Fevzi Paşa
olduğu hâlde gelmiş, hatırımı sormuş, sıhhi vaziyetimle samimi
şekilde alakalanmıştı. Kastamonu mebusu Doktor Suat Bey’i
muayenem için göndertmişti. Fakat karşı karşıya gelerek hususi
bir görüşme yapma arzusu izhar etmemişti.
Halbuki ben böyle bir davet bekliyordum.
Bu arada ağabeyim Reşit Bey de, artık beni ziyaret edenlerin
düşünceleri malum zevat olmasının sebebi ile ve hadiseleri
münhasıran başkalarından dinlemiş olmamın daha menfi
neticeler tevlit edebilmesi ihtimalini derpiş etmiş olacak ki,
bizzat kendisi izah ihtiyacını duydu ve bir gece çok geç saatlerde
yalnız kalabilmenin imkânı içinde bana ilk defa olarak bazı
endişelerinden bahsetti.
Fakat Reşit Bey, asıl kabahati bizlerde, yani bende ve benden
çok Tevfik Bey’de buluyordu. Onun kanaati şu idi:
“Millet Meclisi’nde takip edilmekte olan siyaseti tasvip
etmeyen bir grup vardır ve bu her gün kuvvetlenmektedir. Bir
de hariçten yapılan menfi telkinler mevcuttur. Birinciler samimi,
fakat ikinciler gayr-ı samimidir. Onlar her hadiseden istifade
etmek karar ve azmindedirler. Bilhassa ordu kuvvetleri arasında
nifak ve ayrılık çıkmasını beklemektedirler. Birçok yalan yanlış
haberler işae edilmektedir. Mustafa Kemal Paşa ile kendisi
temas halindeler ve çok eskiden tanıdığı bu kıymetli şahsiyete
namütenahi itimadı vardır. Evet!.. Bazı askeri şahsiyetler kendi
aralarında açığa izhar edilmeyen ihtilafları ve istirkabları bir
neticeye bağlarken, kuvvetli gözükmek için, en esaslı mihrak olan
Kuvay-ı Seyyare’nin ya safında veya karşısında olduklarını işrap
ederken bizlerin hareketimize çok itina etmemiz icap ederken
maalesef bizler bunu yapmamışızdır ve suitefsir edilebilecek
hadisata sebebiyet vermişizdir. Ali Fuad Paşa’nın Garp Cephesi
Kumandanlığı sırasında hiç de vaki olmayan birçok hadisat onun
ayrılmasından sonra alevlenmiş ve mesela Tevfik Bey, yeni Garp
Cephesi Kumandanı İsmet Bey’le devamlı ihtilafa düşmüştür.”
Reşit Bey bunları söyledikten sonra şunları da ilave etti:
“Sen hasta olduğun için ben kaç zamandır olmakta olanları
burada kendi başıma halletmek gayretinde idim. Mesela, birkaç
147
saat evvel yine Hayati Bey’in yanında idim. Bana, İsmet Bey’den,
Mustafa Kemal Paşa’ya gelen bir telgrafı gösterdi. Tevfik Bey,
Kuvay-ı Seyyare’nin vaziyeti hakkında iki gündür Garp Cephesi
Kumandanlığı’na malumat vermiyormuş. Bu arada ben de Tevfik
Bey’den bir hususi telgraf aldım. O da İsmet Bey’den şikayet
ediyor ve İsmet Bey’e gönderdiği bir telgrafın suretini raptediyor.
Bak, bu telgrafta Tevfik, Cephe Kumandanı İsmet Bey’e ne diyor”:
“Lüzumsuz ve bize haber vermeden Kuvay-ı Seyyare
cephesi mıntıkasına gönderdiğiniz Kaymakam İbrahim Bey’in
maiyetini süvari müfrezesiyle beraber size gönderdim. Buna
asıl sebep Garp Ordusu Kumandanlığı namına birlikte getirdiği
ve mıntıkamız dahilinde bazı yerlerde astırdığı beyannameler
olmuştur. Bu beyannamelerde Kuvay-ı Seyyare’yi idare eden
ellerin itimadına layık olmadıkları bildirilmektedir. Fesat yayan
beyannameleri toplattım. Kuvay-ı Seyyare ve bizlere şerefsizlik
isnat eden sizin gibi bir kumandanı bundan sonra merci olarak
tanımakta mazurum ve sizinle münasebetlerimi kestiğimi
bildiririm.
Kuvay-ı Seyyare Kumandan Vekili Tevfik”
Tevfik Bey’in gönderdiği telgrafın tarihi 20 Kanunuevvel
1336 (1920) idi ve telgrafın gönderildiği merkez olarak da,
Gediz Kuvay-ı Seyyare Karargâhı kaydı bulunuyordu. Bu kayıt
bana, Gediz taarruzunu takip eden günlerde düşmanın eline
geçen ve tahrip edilmiş olan Kütahya-Gediz telgraf hattının
yine tarafımızdan tesis edildiğini anlatıyordu. Çok ehemmiyet
verdiğim ve bizim için hayati kıymeti olan hattın yapımının
tamamlanmış olmasını bu acı haberler içinde şayan-ı şükran
buldum ve üzüntüm kısmen tahfif edildi.
Ne yapacaktım? Artık Mustafa Kemal Paşa’yı şahsen
ziyaret etmem zamanı gelmişti. Halbuki ben kendisi ile bu
şartlar dahilinde karşılaşmak istemiyordum. Fakat görüyordum
ki, vukuat arzu ve insiyaklarımızın haricinde seyir almaya
başlamıştı.
Belki de böyle istenmişti...
Reşit Bey’e bu şartlar içinde ne yapmam icap ettiğini
sorduğum zaman, ağabeyim, zaten kafi miktarda teessür içinde
148
idi. Şaşırmıştı... Fakat yine kabahatin büyük kısmını Tevfik
Bey’de buluyordu. O, beni Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya
getirecek bütün hareketleri reddediyordu. Hissediyor, hatta
daha sonra aşikar hakikat olarak ortaya çıktığı üzere bütün fesat
ve tahriklerin bu neticeye, yani Mustafa Kemal Paşa’nın benim
hakkımdaki samimi, müspet, takdirkar hislerini zedelemeye
hasredildiğinin tamamen farkında idi ve benden gizlemesine
rağmen buna ait elinde sahih vesikalar ve deliller de vardı. Fakat
Reşit Bey, ta Trablusgarp’tan beri devam eden ve hiçbir zaman
zedelenmemiş dostluğunun bu tahrikleri tesirsiz bırakacağı
kanaatinde idi. Bu düşüncesini vatanı terk etmemize kadar
devam ettirdi. Hatta daha sonra da hadiselerin asıl sebebini
idrak edememiş olmak gibi bir neticeye nefsini inandırmıştı.
Ben karar arifesinde iken Kalem-i Mahsus Müdürü Hayati
Bey’den bir davet tezkeresi aldım. Mustafa Kemal Paşa o gün
öğle yemeğini beraberce yememiz için beni davet ediyordu..
Mustafa Kemal Paşa’nın beni, Reşit Bey’le beraber olmama
rağmen tek başıma davet etmesine evvela hayret ettim. Fakat
görüşmeden dönüşümde bu hareketi ile Mustafa Kemal
Paşa’nın kendisine has hareket tarzından birisini tatbik ettiğini,
Reşit Bey’in yanında söylerse sadece ev sahipliği nezaketine
hasredilecek fikirlerini onun gıyabında ortaya koymayı tercih
ettiğini anladım. Çünkü üç saati mütecaviz zaman alan bu
yemekte başkaca hiç kimse yoktu ve aşağı yukarı her mevzuu
samimiyet-i mutlaka dahilinde izah etti. Bu meyanda Reşit
Bey’in gerek benim gerek Tevfik Bey’in suitefsir edebileceğimiz
ve çoğu kasten işae edilmiş, hatta tertip edilmiş meseleler
önünde gösterebileceğimiz aksülamellere Reşit Bey’in şahsi
tedbir ve teyakkuzu ile mani olduğunu söyledi. Kendisine
memleketin bu nazik zamanında gösterdiği basiret ve itidalden
dolayı müteşekkir olduğunu ifade etti. Reşit Bey’in bu hareketini
çok tabii bulduğunu, çünkü kendisi ile çok kadim dost olduğunu
tasrih ederek: “Birbirimizi ta Trablusgarp Harbi’nden beri
tanırız.” dedi. Ben de samimiyetle, ağabeyimin kendisine karşı
layezal hürmetlerini ve bize her hadisede ancak itidal tavsiye
ettiğini, son misaller içinde arz ettim.
Bunun daha sonra ortaya konulacak girift meseleler için
149
başlangıç olduğunu Mustafa Kemal Paşa’nın hazırlanmış bir
dosya içinden ayırarak bana verdiği bir telgraftan anladım.
Bu telgraf, Tevfik Bey’in bir suretini bana gönderdiği ve
kendisinin artık Garp Ordusu Kumandanı İsmet Bey’i merci
ve kumandan olarak tanımayacağını tasrih eden telgrafı idi.
Samimi bir teessür içinde bu telgrafın bir suretini aldığımı
arz ettim ve hiçbir tarafını değiştirmeden İsmet Bey’le son
görüşmemizi anlattım. Beni dikkatle dinleyen Mustafa Kemal
Paşa da samimi teessür içinde: “Çok üzgünüm... Neden böyle
oluyor?” dedi. Bunun üzerine ben de, Kütahya’dan ayrılmam
üzerinden bu kadar kısa zaman geçmiş olmasına rağmen vukua
gelen hadiselerden duyduğum elemi arz ettim. Bu kadar kısa
zaman içinde İsmet Bey’le Tevfik Bey arasındaki ihtilafın aldığı
mahiyetten hayret ettiğimi söyledim.
Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa bir an tereddüt ettikten
sonra bana, doğrusu hiç beklemediğim şu teklifte bulundu:
“Hasta olduğunuzu biliyorum. Fakat buna rağmen hiç
olmazsa bu buhran devresi atlatılıncaya kadar kuvvetlerinizin
başında olmanız mümkün değil midir? Çünkü İsmet Bey’le
Tevfik Bey arasındaki ihtilafın daha başka safhâlâra intikali, iki
makam ve iki kumandan arasındaki hadisenin fevkine çıkabilme
istidadı gösteriyor”
Doğrusu böyle bir teklifi hiç de beklemiyordum. Evvela
hayret ettim ve şaşırdım. Dedim ki:
“Paşa Hazretleri.. İtimat buyurunuz ki, cephemin başından
ayrılmamak için sonuna kadar mukavemet ettim. Gediz
taarruzundan beri hadisat, benim ihata sahamın haricine çıkan
mahiyet aldı. Neler oldu, bilemiyorum. Ben şahsen, ne İsmet Bey,
ne Refet Bey için hiçbir menfi hisse sahip değilim. Buna sebep de
yoktur. Mamafih, en kısa zamanda ben de kuvvetlerimin başına
dönmek isterim. Yeter ki vazife ifa edebilecek kadar bedeni
takate sahip olayım.”
Paşa cidden müteessirdi. Eğer Tevfik Bey’den o çok sert
telgraf gelmese idi, zannediyorum ki, benimle daha başka
mevzular ve mesela Kuvay-ı Seyyare’nin mukadderat ve akıbetini
de konuşacaktı. Keşke mümkün olabilseydi... Zannediyorum ki
bazı muhalifler benim bu hususta katiyen taviz vermeyeceğim
150
hususunda kendisine kasten yanlış fikirler vermişler, menfi
telkinlerde bulunmuşlardır.
Mevzuyu hemen değiştirdi ve sıhhatimle alakadar oldu.
Kastamonu mebusu Suat Bey’in teşhisini anlattı. Doktor Adnan
Bey’in beni ertesi gün tekrar göreceğini ve icap ederse Merkez
Hastanesi’nde bir konsültasyon yapılacağını bildirdi. Ayrılırken,
İstanbul’dan Hacı Bekir’den kendisine gelen iki kutu şekerden
bir tanesini ısrarla ikram etti.
Avdetimde ağabeyim Reşit Bey’i bulamadım. Yattım. Bir
müddet sonra geldiğini hissettim. Gözlerimi açtığım zaman
akşam karanlığı basmıştı. Reşit Bey’in yanında Diyarbakır
mebusu Hacı Şükrü Bey vardı ve elinde bir telgraf bulunuyordu.
Müteessir bir tavırla:
- Keşke bu telgraf sen Paşa ile görüşmeden evvel gelse idi...
dedi. Merak ile göz attım. Şöyle diyordu:
Ankara’da Kuvay-ı Seyyare Kumandanı Ethem Bey’e!
“Aylardan beri cephe gerimizde ve cenahlarında cereyan
eden ve gittikçe müzminleşen münasebetsiz hale bir nihayet
vermek için Ankara’da ciddi ve resmi teşebbüslerde bulunmanızı
rica ederim. Biz karşımızdaki düşmanla mı, yoksa arkamızda ve
yanlarımızdaki kumanda mevkiine getirilenle mi uğraşacağız?
Ben bu şartlar altında vekaleten üzerime aldığım bu vazifeye
devam etmekte mazurum. Ya durumu düzeltiniz, ya cepheye
gelerek vazifenizi üzerinize alınız. Bir cihetten Cenup Cephesi
Kumandanlığı tarafından kıtalarımız arasına gönderilen
propagandacılar, zabit ve efradımızı ifsada çalışıyor, sonra
savuşuyorlar. Fakat bundan sonra gelecek ve ele geçecek olan
bu gibi fesatçıların yakalanarak karargâhıma gönderilmesini
kumandanlarıma bildirdim. Kendilerini en ağır şekilde
cezalandıracağım.
Ağabeyin Tevfik”
Mustafa Kemal Paşa’nın bana Kütahya’daki karargâhımın
başına dönmem hususundaki teklifi acaba bu telgraf
muhtevasından haberdar olması sebebiyle mi idi? Çok büyük
bir teessür içinde idim. Keşki hiç gelmeseydim de, bedenim
151
mukavemet edebildiği kadar vazifemin başında kalmalı idim
diye düşündüm.9
Reşit Bey Savunma Bakanı, Olamazsa Genel Kurmay
Başkanı Olmak İstiyor : Ethem Bey Ankara’da iken bir gün
Diyarbakır vekili Şükrü Bey ziyaretine gelir. Birkaç hatır sorma
cümlesinden sonra;
“Ethem Bey. Sağlığının tam düzelmesini hiç bekleme. Ben
senin yerinde olsam, ne yapar, yapar; kuvvetlerimin başına
kendim geçerim. Böyle vekaletle kumanda olmaz.” Ethem Bey;
“Niçin?” diye sorar.
“Çünkü Tevfik Bey sinirli bir insandır. Bilirsin, son
söyleyeceğini, ilk baştan söyler. Bu da bir çoklarının işine
geliyor. Fakat bütün olup bitenler; dönüp, dolaşıp senin üzerine
kalacak. Halbuki senin hiçbir kusurun yok. Reşit ağabeyinizin
dediğini ne sen ne de Tevfik Bey itiraz etmezsiniz. Bunlar özel
hayatınızda olsa, önemli değil. Ama orduda böyle şeyler olmaz.
Çünkü, biliyor musun ki Reşit Bey ne olmak istiyor? Bunda senin
haberin var mı? Ağabeyin savunma bakanı olmak istiyor. Eğer
savunma bakanı olamazsa, genel kurmay başkanı olmak istiyor.
c. Ethem Bey’e Eskişehir’de Pusu Kurulması
Birkaç gün sonra Ethem Bey, Mustafa Kemal Paşa’dan gelen
ve kendisi ile aralarında kararlaştırılmış bir şifre ile deşifre edilen
bir telgraf alır;
“Kütahya’da Kuvay-ı Seyyare Kumandanı Ethem
Beyefendi’ye, 25 Aralık 1920
İstanbul’dan Ankara’ya gelmek üzere yola çıktıkları
bildirilen Sadrazam Ahmet İzzet Paşa heyetinin karşılanmasına,
meclis üyelerinden bir heyetin gönderilmesi ve bu heyet
arasında sizinle benim de bulunmamız, arkadaşlar tarafından
uygun bulunmuştur. Rahatsızlığınıza rağmen, özel trenle acele
Ankara’ya dönmenizi bekliyorum.
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal”10
9 C. Kutay, 2004. a.g.e., s. 324-328.
10 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 139.
152
Mustafa Kemal Paşa, Ethem Bey’in bu yolculuğa katılmasını
iki sebepten dolayı istemiş olmalıdır:
a. Sadrazam Ahmet İzzet Paşa başkanlığında gelen İstanbul
Hükümeti heyetine, Ethem Bey’in yanlarında olduğu mesajını
vermek.
b. İsmet Bey de Bilecik’e geleceğinden, Ethem Bey ile
aralarında meydana gelen anlaşmazlıkları, konuşarak çözmek.
Bu telgraf üzerine, Eskişehir’e gönderilen özel trene binen
Ethem Bey, 15 kişilik ekibiyle Kütahya’dan Ankara’ya hareket
eder. Yolda ateşi yükselir. Trenden inen inmez, meclis binası
yakınında bulunan Hacı Şükrü Bey’in otelinde bir odaya yatar.
Biraz sonra bakanlardan bazıları ile meclis üyelerinden bazıları
ziyaretine gelirler. Biraz sonra da Mustafa Kemal Paşa ile Dr.
Adnan Bey gelirler. Adnan Bey, Ethem Bey’i muayene eder.
Ateşinin yüksek olduğunu, bu yüzden dinlenmesini tavsiye eder.
Bu arada Mustafa Kemal Paşa, ayakta olanları izlemektedir.
Adnan Bey’e dönerek;
“Üç dört saat sonra, karşılama heyeti ile bizim de gitmemiz
gerekmektedir. O zamana kadar ateşi düşürecek ilaçlar veriniz.
Trende yataklı ve özel bir yerin Ethem Bey için hazırlanmasını
sağlayınız. Bilecik’e kadar sürecek bu tren yolculuğu, Ethem Bey
üzerinde iyi tesir yapar. Gelen heyet, herhâlde Ethem Bey’i de
aramızda görmelidir.”11
Mustafa Kemal Paşa bunları söyledikten sonra, veda eder
ve gider. Fakat Ethem Bey’in bir şey dikkatini çekmiştir. Bu defa
Paşa’nın yüzünde bir anormallik gözüne çarpmıştır. Adnan
Bey’in uyguladığı tedavi sonuç verir ve Ethem Bey’in ateşi
düşer. Fakat yolculuğa çıkmadan önce, bazı milletvekilleri gelip,
Ethem Bey’in bir komplo ile karşı karşıya olduğu konusunda
onu şiddetle uyarırlar. Mustafa Kemal Paşa ayrıldıktan 3-4 saat
sonra yaveri gelir ve hareket etmek üzere olduklarını, trene
gelmesini söylerler. Yola çıkacak olanlar arasında Mustafa Kemal
Paşa, Ethem Bey, Eskişehir Milletvekili Eyüp Sabri, Diyarbakır
Milletvekili Hacı Şükrü, Hakkı Behiç, Saruhan Milletvekilleri
Reşit ve Celal Bey’ler, Antep Milletvekili Kılınç Ali Bey vardır.
Aynı trende Mustafa Kemal Paşa’nın 50 kişilik sivil bir ekibi,
11 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 139-140.
153
Ethem Bey’in ise 15 kişilik ekibi vardır. Hepsi trene biner ve
Eskişehir’e doğru yola çıkarlar.12
Trende seyahat edenler, ayrı ayrı kompartımana gelerek
birkaç dakika Ethem Bey’in hatırını sormakta ve gitmektedirler.
Fakat Ethem Bey, bu ayaküstü ziyarete gelenlerin yüz
ifadelerinde, hep samimi olmayan, yapmacık tavırlar ve zoraki
gülümsemeler görmekte ve gittikçe kuşkulanmaktadır. Tren
sabah güneş doğarken Eskişehir İstasyonu’na girer. Tren burada
su ve yakıt ikmali için bir müddet duracaktır. Bu arada Ethem
Bey’in yaveri gelerek, trenin burada en az 2-3 saat duracağını,
bu müddet süresince şehirdeki makamında dinlenmesinin
iyi olacağını, ayrıca kendisi ile birkaç subayın özel görüşmek
istediklerini söyler. Bu teklif Ethem Bey’e makul gelir ve ekibi ile
birlikte şehirdeki makamına geçer. Makamında görevli subayına,
bazı subayların kendisi ile niçin görüşmek istediklerini sorar.
Subay;
“Efendim, Ankara’ya geçtiğiniz günden beri ordu kıtaları
arasında olağanüstü bir hareketlilik, değişiklik ve hazırlık var.
Dün gece özel bir trenle İnönü’nden Eskişehir’e 300 kişilik bir
hücum taburu sevk edildi. Aynı zamanda başka bir piyade alayı
da Kütahya yolu üzerindeki Porsuk Nehri Köprüsü civarına bir
yere yerleştirildi. Batı Cephesi Kumandanı İsmet Bey iki gündür
bizzat Bilecik taraflarında bulunuyor. Çok gizli tutulan bir
hazırlık var. Durumun farkına varan Eskişehir halkı da, “Acaba
cephede yenilgiye mi uğradık? Kuvay-ı Seyyare’ye ne oldu?”
gibilerden merak ve endişe içinde, bizden bilgi istemektedirler.
Ben de elbette “Cephelerde anormal herhangi bir durum yoktur”
diyorum. Bazı tanıdığımız karargâh subaylarından aldığımız
bilgiye göre, bütün bu hazırlıklar sizin içindir. Dışarıdaki iki
subay bu konuları arz etmek için gelmişler. İsterseniz siz de bir
görüşün.” der. İki subayı ile görüşen Ethem Bey, aynı şeyleri
onlardan da dinler.13
Ethem Bey’in kanaati, eğer bir punduna getirilirse, kendisinin
adamlarıyla birlikte ortadan kaldırılacağıdır. Eğer buna yolculuk
esnasında fırsat bulunmazsa, Bilecik İstasyonu’na varıldığında,
12 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 140.
13 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 140-141.
154
seçme askerlerde oluşan birlikler trenin etrafım çevirecek ve
ölü veya diri Ethem Bey ve ekibini ele geçirmeye çalışacaktır.
Eskişehir’e getirilen hücum taburunun görevi, eğer Ethem Bey’e
yapılan bu karşı hareket sonucu halk ayaklanırsa, onu bastırmak
içindir. Porsuk Çayı civarında bekletilen piyade alayının görevi
ise, Kuvay-ı Seyyare Eskişehir’e yürürse, ona mani olmaktır.
Bu bilgileri alan Ethem Bey, artık işi şansa bırakmak taraftarı
değildir. Zaten Ankara’ya çağrılmasından itibaren meydana
gelen gelişmeler kendisini bayağı kuşkulandırmıştır. Hemen
güvendiği adamlarından birini yanına çağırır ve;
“Hemen güvendiğin ve açıkgöz adamlarından birini,
silahsız olarak istasyona gönder. Vazifesi, bizi getirmiş olan
treni gözetlemektir. Mustafa Kemal Paşa ile hariçten gelip, Paşa
ile görüşen kimseleri gözleyecektir. Önemli bir gelişme olduğu
zaman, hemen bana haber verilecektir. İkinci bir arkadaşı da
gönder. Kuvay-ı Seyyare’ye mensup olup, izinli olarak burada
olan veya tedavi maksadı ile gelip, iyileşmiş ve cepheye dönmek
üzere olan güvenilir arkadaşlar bulun. Bunlardan en az 5-6 kişi
bulup, silahlandırıp buraya getirin. Bunlar toplu ve her an bir
harekâta hazır hâlde burada bulunsunlar.”14
Mustafa Kemal Paşa, Ethem Bey’i Almadan Trenle
Eskişehir’den Ayrılır : Ethem Bey’in niyeti, hazırlıklarını
tamamlayınca süratle istasyona dönmek, Mustafa Kemal Paşa
ile gerekli şekilde konuşmak ve kendisini tuzağa sokmaktır.
Aradan çok geçmeden, Eyüp Sabri, Hakkı Behiç, Celal ve Şükrü
Bey’ler toplu olarak odaya gelirler. Bunlardan ikisi;
“Rahatsızlığınız arttığı için, trenden çıktığınızı merak ederek
geldik. Mustafa Kemal Paşa da meraktadır.” derler. Ethem Bey;
- “Ben iyiyim. Tren 2-3 saate kadar ancak hazırlanabileceği
için, evde daha iyi istirahat edebileceğimi düşünerek trenden
çıktım.” cevabını verir. Hakkı Behiç Bey;
“Biraz şehre uğradık. Ayaküstü bazı dostlarla görüştük.
Halkta az çok bir heyecan hissediliyor. Hakları da yok değil.
Nedir bu mahiyeti belirsiz hareketler?” der. Ethem Bey konuyu
değiştirmek ister. İşitmemezlikten ve anlamamazlıktan gelir.
14 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 143.
155
Ancak bu vekillerden birisi Ethem Bey’in yanına gelir ve
bulundukları odanın salonuna bakan açık kapıdan içeri girdikleri
görülen iki silahlı askeri işaret ederek;
“Ekibinizde bir olağanüstü hareketlilik seziyorum.
Arkadaşlarınıza katılan şu kerataların gözleri velfecri okuyor.
Hem de topallıyorlar. Galiba yaraları daha iyi olmamış.”
der. Aslında Ethem Bey bu kişiye olayı anlatsa, kendisine
katılacağından emindir. Ancak odada bulunanlar karşısında
fiskos şeklinde konuşmayı uygun bulmaz. Bunu anlayan
karşısındaki sözünü keser. Biraz sonra Kılıç Ali Bey içeri girer ve
usulen selam verdikten sonra;
“Paşa hazretlerinin selamı var. ‘Tren hazırdır, buyursunlar’
diyor.” der. Ethem Bey;
“Öyleyse siz önden buyurunuz. Ben de sizi takiben
geliyorum.” der. Kılıç Ali Bey ayakta, sorgulayan bakışlarla
oturan arkadaşları ve Ethem Bey’i süzmektedir. Ethem Bey,
elinde olmadan Kılıç Ali Bey’e soğuk davranmıştır. Kılıç Ali Bey;
“Mağazanın birinde paşa hazretlerinin bir siparişi var. Onu
alıp, doğruca istasyona geçerim. Çok geç kalmaz, siz de yavaş
yavaş teşrif edersiniz.”15
Kılıç Ali Bey çıkıp, gittikten sonra, diğer misafirler de kalkar
ve istasyona giderler. Ethem Bey hemen salona çıkar ve kendisini
bekleyen adamlarına;
“Kaç kişisiniz?” diye sorar.
“Burada silahlı mevcudumuz 17 kişidir.” cevabını verirler.
“Haydi düşelim yola.” der Ethem Bey ve çıkarlar. İstasyona
doğru biraz yol almışlardır ki, karşıdan birinin koşarak geldiğini
görürler. Yaklaşınca, istasyonda gözcülük yapması için
gönderdikleri kişi olduğunu anlarlar. Nefes nefese olan arkadaş;
“Mustafa Kemal Paşa ile yanındakileri taşıyan tren acele
olarak Bilecik’e hareket etti.” der. Ethem Bey;
“Şimdi istasyona giden heyet yetişti mi?” diye sorar.
“Hayır efendim. Eyüp Sabri Bey ve arkadaşları, tren hareket
ederken istasyona yetiştilerse de, binemediler. Hatta trenin
peşinden koşarak, elleri ile işaret verdilerse de, treni durdurmayı
başaramadılar.”
15 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 143-144.
156
Bu gelişme üzerine Ethem Bey derhal arkadaşları ile geri
döner. Biraz sonra Eyüp Sabri Bey ve arkadaşları da gelirler.
Hayret içindedirler. Bu arkadaşların ifade ve hissettiklerinde
anladık ki, Mustafa Kemal Paşa süratle uzaklaşmayı münasip
bulmuştur. Ethem Bey burada hatasını anlar. Kılıç Ali Bey’e
soğuk davranmıştır. Bunun üzerine Kılıç Ali Bey, Mustafa Kemal
Paşa’yı gidip görmüş ve anlattıkları ile onu korkuya salmıştır.
Artık Eskişehir’de durumları emniyette sayılmazdı. Çünkü tam
teçhizatlı bir orduyu İsmet Bey’in emrine vermişlerdi. Kendileri
ise samimiyetten doğan, geçmişe ait hatalarının zararını
görmektedir.
Kuvay-ı Seyyare Kuvvetleri, Eskişehir’in 200 km güneyinde
ve Uşak’ın kuzey taraflarında, düşman karşısında bulunuyordu.
Güneş batmadan şehirden ayrılmayı doğru bulmadılar. Hava
karardıktan sonra hareket etmek üzere hazırlandılar. Bu hazırlığı
hisseden Diyarbakır mebusu Hacı Şükrü Bey, Ethem Bey ile
Kütahya’ya kadar gitmek için ısrar eder. Ethem Bey bu teklifi
kabul eder. 4 adet yaylı araba hazırlarlar ve akşam yemeğini
yedikten sonra, Eskişehir’den ayrılırlar. Gece devam eden
yolculuk sonrasında, sabaha karşı Kütahya’ya varırlar.16
Mustafa Kemal Paşa, Eskişehir’den ayrıldıktan sonra Bilecik’e
varmış, orada İsmet Bey ile ve Bilecik’teki İzzet Paşa Heyeti ile
görüşmüştür. Daha sonra Paşa, Eskişehir ile yaptığı görüşme
sonucu, Ethem Bey’in Kütahya’ya gittiğini öğrenmişti. Paşa,
aynı trenle Eskişehir üzerinden Ankara’ya geçmiş. Eskişehir’den
geçerken, Köprülü Kazım Bey’i özel bir trenle Ethem Bey’e
göndermiştir.
Ethem Bey ve arkadaşları yaylı arabalar ile Kütahya’ya
vardıkları zaman, Kazım Bey de gelmiş bulunuyordu. Kazım
Bey’in anlattığına göre, Mustafa Kemal Paşa, Ethem Bey
Kütahya’ya varınca oradaki kuvvetleri ile Eskişehir üzerine
yürüyeceğini zannetmiştir. Bu yüzden Kazım Bey’i acele ile
Ethem Bey’e göndermişti. Hâlbuki Ethem Bey’in kuvvetleri
Kütahya’nın 100 km güneyinde ve düşmanla savaş halindedir.17
Kazım Bey olanlardan çok üzgündür ve;
16 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 144-146.
17 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 146.
157
“Bazı nankör ve kötü kimseler kolayca başarılı olacaklarını
zannederek, size karşı entrika çeviriyorlar. Fakat beni buraya
gönderen Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerinden anlıyorum ki,
fikirlerinden vazgeçti. Bununla beraber eğer ben yanılıyorsam ve
size karşı tekrar kuvvet kullanmaya karar verirlerse, namusumla
söz veriyorum ki, iki tümen askerimle size katılacağım. Tarih ve
millet önünde maddi ve manevi sorumluluk onlarındır. Fakat siz
de bilirsiniz ki, böyle bir durum karşısında Kuvay-ı Seyyare’ye
katılacak iki tümenli kuvvetlerimiz, onları yenilgiye uğratmaya
yetecektir. Bu itibarla, düşman karşısında bulunan kıtalarımızı
geri almak ve o cepheyi açmak, Yunanlılara fırsat verir ki, böyle
bir durumun sizin vatanseverlik duygularınıza sığmayacağını
biliyorum.” der.18
Kazım Bey’le konuşurken, eline bir telgraf uzatırlar. Kazım
Bey okuduktan sonra, telgrafı Ethem Bey’e uzatır. Telgrafta;
“Kütahya’da Grup Kumandanı Albay Kazım Bey’efendi’ye,
27 Kasım 1920
Hasta halinde Ethem Bey’efendi’yi gece yolculuğuna teşvik
eden Diyarbakır mebusu Hacı Şükrü Bey’in cezalandırılmasına
arkadaşlarca karar verilmiştir. Ethem Bey’in bu gece
yolculuğundan ne kadar müteessir olduğunu ve halen sıhhat ve
afiyetinin nasıl bulunduğunu lütfen telgrafla bildiriniz.
Mustafa Kemal”
Kazım Bey aynı gün Ankara’ya döner. İki üç gün sonra Ethem
Bey, Kazım Bey’in grup kumandanlığından uzaklaştırıldığını
öğrenir.19 Kazım Bey, Ethem Bey ile görüşen son komutandır.
Kazım Bey bunu;
“Ethem Bey tek başına kalsa idi, anlaşmazlıkları belirli bir
noktada durdurmak mümkün idi. Ethem Bey, kardeşleri gibi
değildi. Saygılı ve kendisinden mevki ve yaş olarak büyüklere
terbiyeli ve muhakkak ki cesur ve fedakârdı. Siyasi ihtirasları
olmasına da imkân yok idi. Sonunu daha çok kardeşleri
hazırlamıştır. Bu olmaması gereken sondu. Bu sonu önlemek
için ben şahsen gayret sarf etmişimdir. Kütahya’ya, kendisiyle
18 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 147.
19 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 148.
158
en son konuşmaya giden kumandan bendim.”20
Aynı günler İsmet Bey’den şöyle bir telgraf alır;
Kütahya’da Kuvay-ı Seyyare Kumandanı Ethem Bey’e,
Eskişehir - Genel Karargâh - 27 Kasım 1920
Son günlerde Büyük Millet Meclisi ve hükümeti
toplantılarında aleyhinize geliştiğini hissettiğim Ankara’daki
fikirleri ben buradan daima değiştirmeye ve sizi savunmaya
çalışıyorum. Maalesef hayretle görüyorum ki, son günlerde sizin
tarafta bu samimi barıştırma çabalarını bozmaya çalışanların
başında, büyük ağabeyiniz Reşit Bey’i görmekten üzgünüm.
Rahatsızlığınızı dikkate alarak, ara sıra cepheyi teftişe giderken
size kolaylık olmak üzere bir otomobili bugünkü trenle
gönderdiğimi arz ederim.
Batı Ordusu Kumandanı İsmet.21
Otomobil gelir. Yine aynı günlerde, Albay Kazım Bey’in
Ankara’ya dönüşünden sonra, beş kişilik bir vekiller heyeti
gelir.111 Heyette Balıkesir Vekili Vehbi, Saruhan Vekili Celal,
Eskişehir Vekili Eyüp Sabri, Antep Vekili Kılıç Ali ve Saruhan
Vekili Reşit Bey vardır. Bu heyet, Mustafa Kemal Paşa tarafından
Ethem Bey’i avutmak için gönderilen son heyet olacaktır. Çünkü
bu heyet geldikten sonra, bir subay Kütahya’ya özellikle Ethem
Bey’i görmeye gelir. Bu subayın anlattıklarına göre, Batı Cephesi
20 R. Albayrak, 2004. a.g.e.
21 206 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 148-149.
Mustafa Kemal Paşa, İsmet Bey ve Refet Bey meselenin silahlı çözümüne karar
vermişlerdir ve hazırlık yapmaktadırlar. Ethem Bey ile görüşmek üzere son bir uzlaştırma
heyeti gönderilip, gönderilmeyeceği tartışılmaktadır. Reşit Bey, Düzenli Ordu fikrine hâlâ karşı
çıkmakta ve;
“Bu kurmay Bey’lerle mi gâvuru kovacaksınız” şeklinde Mustafa Kemal Paşa’ya soru
yöneltir. Mustafa Kemal Paşa da;
“Ordu üzerine söylediğiniz fuzuli sözlere artık bir son verin... Kardeşlerinizin hizmetini
inkâr eden yoktur. İki buçuk hizmet ile tüm doğruları çiğneyip yurdun başına bela olmaya kimsenin hakkı yoktur” cevabını sert bir dille verir. Bunun üzerine Reşit Bey;
“Bu Mücadele’ye katılmakla hata etmişim. Bizim yüzbinler tutan arazi ve servetimiz
vardı. Buralarda ne işim vardı? Zaten vatan ne kelimedir ki? Vatan adına bana İran da birdir,
Turan da. Ben nerede olsa pekâlâ oturabilir ve yaşayabilirdim. Paşa, Paşa! Daha açık söyleyeyim; ben Venizelos’la da pekâlâ diz dize oturabilir adamdım...” şeklinde çok talihsiz bir beyanda
bulunur (M. Ünal, 2000, a.g.e., s. 239.).
159
Kumandanı İsmet Bey, sekizinci ve onbirinci tümenlerini Kütahya
ve Eskişehir arasında toplamaya başlamıştır. Bu kuvvetin ilk
hedefi Kütahya’yı ansızın kuşatmak, Ethem Bey’i ölü veya diri
yakalamaktır. Subay, Ethem Bey izin verirse, kalmak istediğini
söyler. Fakat Ethem Bey kabul etmez ve birliğine geri dönmesini
söyler. Fakat ileriki günlerde bu subayın söylediklerinin hepsi
gerçekleşecektir. Ethem Bey, bu hareketlenmeleri dikkate alarak,
Parti Pehlivan komutasında 150 kişilik bir süvari taburunu
Kütahya’ya getirtir. Bu tabur geceleri Kütahya etrafında ve
Alayund istikametinde keşif görevlerinde bulunuyordu.22
Ethem Bey’e göre, Kütahya’ya son gönderilen mebus
heyeti kısmen samimi idi. Bu heyettekiler, Mustafa Kemal
Paşa’nın kendilerine verdiği sözün samimiyetine inanıyorlardı.
Kendileri de bayağı gayret gösteriyorlardı. Ama bu vekillerden
birisi tamamen Mustafa Kemal Paşa taraftarı idi. Buraya sadece
bilgi almaya gelmişti. Bu heyetin Kütahya’ya gelişinden bir gün
sonra, cephedeki Kuvay-ı Seyyare Kurmay Başkanı Halil Bey’in
telefonla cepheden verdiği bilgi şöyledir;
“Bu sabah Uşak’ın 30 km kuzeyinde ve Gediz’in güneyinde
bulunan bir ileri karakolumuzla, Yunan keşif kuvvetleri arasında
bir çarpışma meydana geldi. 3-5 km genişliğinde bir cephede
çarpışmalar devam ediyor. Geri tarafımızdaki anlaşmazlık ne
durumdadır?”23
22 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 149.
23 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 150.
160
6. ARABUL(MA)MA
Ethem Bey, cepheden gelen bu haberden, Vekiller Heyeti’ni
haberdar eder. Kütahya civarında keşif görevi yapan Parti
Pehlivan’ın verdiği bilgiler, yukarıdaki bilgileri destekliyordu.
Fazladan bir bilgi varsa, o da Alayund İstasyonu civarında
hazırlıklarını tamamlayan ve Kütahya’ya doğru ilerlemeye
başlayan 11 ve 8. tümenlerin başında İsmet Bey’in olduğuydu.
İsmet Bey, geceden kuvvetlerini yola çıkararak, sabahleyin
Kütahya’ya varmayı planlıyordu.1
Ethem Bey Hayatının En Büyük Hatasını Yapar ve
BMM’ne Ağır Bir Telgraf Çeker: Ethem Bey, durumun
kritikleştiğini söyleyerek, Vekiller Heyeti üyelerine, Reşit Bey
hariç, Ankara’ya dönebileceklerini söyler. Reşit Bey de heyetle
beraber gitmek ister ama Ethem Bey engel olur. Ethem Bey
heyete;
“İsmet Bey kuvvetleri ile saldırıya geçecektir. Gediz
Cephesi’ndeki Kuvay-ı Seyyare ile düşman arasında savaş devam
etmektedir. Düşman son aylarda, daha önceki hareketsizliğinden
farklı olarak bazı mevkileri işgal etmek istemektedir. Gidiniz,
Ankara’da samimi arkadaşlarınızı ikaz ediniz, meclisteki
çalışmalarınızı da buna göre yerine getiriniz.”
Heyet daha Kütahya’dan ayrılmadan, Ethem Bey Büyük
Millet Meclisi ve bazı önemli merkezlere bir telgraf çeker. Bu
çektiği telgrafta;
“Genel Kurul’a arz edilmek üzere Büyük Millet Meclisi’ne,
Kütahya, 29 Kasım 1920
1 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 151.
161
Bu savurganlık içinde, milletin savaşa devam etmesi
zorlaşıyor. Bir seneden beri, düzgün bir şekilde toplantı halinde
bulunduğunuz hâlde, bu süre zarfında yaptığınız en büyük
iş, maaşlarınızı 3-4 yüz liraya çıkarmak oldu. Vatanın yüce
çıkarlarını siyasetle çözmeye yetkili, devletin kurtuluşunu
görüşmek için Ankara’ya gelen İstanbul Heyeti’nin tutuklanması,
tarihte görülmemiş bir olaydır. Memleketin yararına olarak, işgal
devletleri arasında meydana gelen anlaşmazlıkların, bizi birliğe
ve beraberliğe götürmesini beklerdik. Aylardan beri ordu arasına
sokulan fitneden haberdar edildiğiniz hâlde, bir gizli oturum ile
bunu önlemeye çalışmadınız. Her biriniz ayrı bir amaç uğrunda,
vakit geçiriyorsunuz. İşgal devletlerini denetleme altında
tutacakları yerde, görevlerini kötüye kullanma neticesinde
Dünya Savaşı’nın acı sonuçlarına katlanan eski meclis gibi, sizler
de Bakanlar Kurulu’nun her birine dalkavukluk etmek suretiyle,
şahsi çıkarlarınızı kutsal vazifenize tercih etmiş bulunuyorsunuz.
Size Mondros Ateşkesi’nin acı günlerini, Sevr Antlaşması’nın
zincire bağlayan şartlarını hatırlatmak isterim. İstanbul
Hükümeti üyelerinden olup, vatanseverliklerinden hiçbir şüphe
olmayan Ankara’da elinizde bulunan heyetin serbest bırakılarak,
İstanbul’a dönmesine müsaade edilmesini rica ederim.
Kuvay-ı Seyyare Kumandanı Ethem”
Bu telgraf üzerine Ahmet İzzet Paşa Heyeti serbest bırakılır
ama Ethem Bey’in bu telgrafı da bir ihanet vesilesi olarak kabul
edilir ve meclisin bir genel oturumunda bütün üyelere okunur.2
Halbuki ortada çok ilginç bir durum vardır. Ethem Bey’in
bu telgrafı çekmesinden iki gün önce, 27 Kasım 1920 günü,
Mustafa Kemal Paşa Batı ve Güney Cephesi Komutanlarına şu
telgrafı çeker:
“Kütahya’daki heyetin cevabı, Kuvay-ı Seyyare işinin artık
barış yoluyla ve siyasetle çözümünün mümkün olamayacağını
ispat etmiş ve sorunun kuvvet zoruyla çözümlenmesi gereği
ortaya çıkmıştır. Bunun son safhasını meclise bildirmeye ihtiyaç
2 ÇEH, 1962. a.g.e., s. 151-152.
162
yoktur. Başarı ile sonuçlandırırsak, meclisin yaptıklarımızı
onaylayacağı kuşkusuzdur. Haklı olduğumuzu ispat edecek
yeteri kadar belge ve delillerimiz mevcuttur.”
Yani Ethem Bey’in “isyan etti” sebebine dayandırılan
telgrafından 2 gün önce, sorunun savaş yolu ile çözümlenmesi
kararı çoktan verilmiştir. Yalçın Küçük bu olayı;
“a-Ethem Bey isyan etmiyor. Her ne pahasına olursa olsun,
isyana zorlanıyor.
b-Ethem Bey’e karşı savaş, meclise haber verilmeden
açılıyor.
c-Başarı mutlak olarak gerekli görülüyor.
d-Mustafa Kemal Paşa, haklı olduklarını, belge ve delillerle,
fakat sonucu aldıktan sonra kanıtlayabileceğini, cephede
doğrudan doğruya savaşacak arkadaşlarına inandırmaya
çalışıyor.” şeklinde değerlendirmektedir.3
Ethem Bey Kuvvetlerini Toplar ve Kararını Açıklar :
Ankara’dan gelen 5 kişilik vekiller heyeti Kütahya’dan Ankara’ya
yola çıkar. Ethem Bey, İsmet Bey Kuvvetleri ile bir çarpışmaya
meydan verilmemesi hakkında Kütahya Merkez Kumandanı
ve Parti Pehlivan’a gerekli emri verir. Eğer İsmet Bey Kuvvetleri
harekete geçerse, onlarla göz temasını kaybetmeden, Gediz’e
doğru geri çekilmelerini söyler. Ethem Bey, ertesi günü ağabeyi
Reşit Bey’i de yanına alarak, otomobille Kütahya’dan Gediz’e
hareket eder. Kuvay-ı Seyyare’nin asıl kuvvetleri Gediz’den 30
km ileride Yunan kuvvetleri ile çarpışma halinde bulunuyordu.
Cepheden gelen top sesleri ve geriye taşınan yaralılar, savaşın
şiddeti hakkında bir fikir veriyordu. Kurmay Başkanı Halil Bey ve
Tevfik Bey savaş meydanındaydılar. Gediz’den telefonla Tevfik
Bey’i bulan Ethem Bey, İsmet Bey kuvvetlerinin hareketinin
ciddiyetini anlattıktan sonra, Gediz’deki karargâha gelmesini
ister. Tevfik Bey;
“Aylardan beri çarpışmaktan çekinen Yunan Ordusu’nun,
iki günden beri savaşa çok istekli oldukları görülüyor.
3 Y. Küçük, 2004 Sırlar. İthaki Yayınları. İstanbul.
163
Zannediyorum, İsmet Bey kuvvetlerinin diğer taraftan giriştikleri
harekâttan haberleri var. Subaylarımız arasında da kafası
karıştırılanlar var. 8. Tümen’e bağlı birliklere de güvenemiyorum.
Düşman üzerine gider gibi üzerimize gelen İsmet Bey, bugün
değilse bile yarın yetişecek ve bize arkadan hücum edecektir.
Böyle bir durumda, içimizden bazı kimselerin ihaneti de olursa,
yenilmemiz kaçınılmaz olur.”
Tevfik Bey’in verdiği bu bilgiler, Ethem Bey’i çok
endişelendirir. Atına atlayan Ethem Bey, cephe gerisinde bir
köye gider. Burada bulunan bir piyade alayı komutanı binbaşıya;
“Maalesef durum böyle. Yarın kuvvetlerimiz, iki ateş
arasında kalacaktır. Bu nedenle, alay subaylarını toplayınız
kendileri ile konuşacağım.” der Ethem Bey. Bir saat sonra alay
subaylarından bir kısmı gelir. Kendilerine;
“Kendileriyle önce anlaşmaya çalışacağız. Ama olmazsa,
daha sonra savunmaya çekileceğiz.
Arkadaşlar, Kuvay-ı Seyyare’yi bu duruma ben düşürdüm.
Yarın bir gün çatışma kaçınılmaz. Eğer aranızda Kuvay-ı
Seyyare’nin içinden, İsmet Bey Kuvvetlerine ateş etmeyecek
varsa, kendilerine bir saat mühlet veriyorum. Zorlama yok.
Bizimle kalmak istemeyenleri, silahlarını aldıktan sonra serbest
bırakacağım.”
Subayları, kendi aralarında tartışmaları için serbest bırakan
Ethem Bey, köyün bir odasına dinlenmeye çekilir. Bir saat sonra
ayrılmak isteyenlerle, kalmak isteyenler belirlenir. Ayrılmak
isteyenlerin silahları alınarak, tehlikeli bölgenin dışına çıkartılır.
Tekrar Gediz’e dönen Ethem Bey, karanlık dolayısı ile
çatışmaların azalmasından faydalanarak, gece Kurmay Başkanı
Halil Bey’i çağırtır. Kurmay Başkanı Halil Bey ile Ethem Bey’in
konuşması gece yarısına kadar sürer. Gece yarısı Ethem Bey
ayrılmadan önce;
“Halil Bey, yarın sabah şafakla beraber sen eski Yunan
Hattı’na, ben de yeni iç cepheye hareket etmeliyiz. Cephelerde
karşımızdakiler sebebiyet vermedikçe, çarpışmadan
çekinmeliyiz. Yunan Cephesi’ndeki toplardan ikisini bana
164
gönderiniz. Her iki taraftan olacaklardan birbirimizi sürekli
olarak haberdar edelim” der. Bunları söylerken, Ethem Bey’in
dili dönmemekte, gözlerinden yaşlar boşanmaktadır. Halil Bey
de ağlamaktadır. İkisi de aynı odada birer kanepeye uzanırlar.
Halil Bey, Ethem Bey’in haline acımış olmalıdır ki, kalkar ve
kaputunu Ethem Bey’in üstüne örter. Ocağa da odun atar ve
yatar. Bu odun atış sabaha kadar devam eder. Bir ara Ethem
Bey, kaputun üzerinden indiğini hisseder. Zaten biraz önce
gördüğü bir rüyanın tesiri ile uyanmıştır. Rüyayı yorumlamakla
meşguldür.
“Gidiyor musunuz Halil Bey? Hayırlı bir rüya görmediniz
mi?” der. Halil Bey ise acı bir gülümseme ile;
“Bugün rüya değil, bakalım ne acı olaylar göreceğiz?” der.4
Kuvay-ı Seyyare’nin Gücü : Ethem Bey’e bağlı Kuvay-ı
Seyyare son derece bakımlı idi. 1919 ilkbaharında kurulan ilk
birliklere “I. Kuvay-ı Seyyare” adı verilmişti. Daha sonra Binbaşı
Çolak İbrahim Bey kumandasında “II. Kuvay-ı Seyyare” kuruldu.
Bu birlik daha sonra “3. Süvari Tümeni” adını aldı. Ethem Bey ise
“Umum Kuvay-ı Seyyare Komutanı” sıfatını taşıyordu.
1920 yılı sonlarına doğru, Kuvay-ı Seyyare’nin mevcudu
yaklaşık 5.000’e ulaşacaktı. Bu görünüşüyle Ethem Bey’in
kuvvetleri, müstakil bir süvari tümeni gibiydi. Bu birliğin yarısını,
159. Piyade Alayı meydana getiriyordu. Diğer birlikler ise;
1-159. Piyade Alayı (Gediz güneyinde)
2-Bolşevik Taburu (5 subay, 261 er) (Uşak kuzeyi bölgesinde)
3-Çerkez Ethem Karargâhı (100 atlı) (Kütahya’da)
4-Yüzbaşı Tevfik Karargâhı (40 atlı) (Gediz’de)
5-Parti Pehlivan (Mehmed) Müfrezesi (500 kişi)
6-Manyaslı Şevket Müfrezesi (120)
7-Çorum Müfrezesi (120 kişi)
8-Abaza Mehmed Müfrezesi (120 kişi)
4 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 158-159.
212
165
9-Arif Bey Müfrezesi (120 kişi)
10-Doktor Fazıl Müfrezesi (120 kişi)
11-Karakeçililer Müfrezesi (200 kişi)
12-Hamza Kaptan Müfrezesi (50 kişi)
13-Tahsin Bey Müfrezesi (130 kişi)
14-Eskişehir Alayı (400 kişi)
15-Mehmet Müfrezesi (106 kişi)
16-Kaptan Naci Müfrezesi (120 kişi)
17-Geri hizmetlerde kulanılan piyadeler (200 kişi)5
Ethem Bey’e İlk Defa “Çerkez Ethem” Diye Hitap Edilmesi
: Sabah olunca, Halil Bey görevinin başına dönmek için, süratle
odadan ayrılır. Biraz sonra, Parti Pehlivan’ın üç adamı yaralı
olarak gelir. Bunların verdiği bilgiye göre, İsmet Bey’in kuvvetleri
şafakla beraber Hisar Köyü’nden saldırmışlardır. Üç ölü, üç
yaralı bırakarak, Hisar Köyü’nden geri çekilmişlerdir. Bu köy
Gediz’in yaklaşık 8 km kuzeyinde, eski harabe izleri taşıyan bir
bölgededir. İsmet Bey bu saldırı esnasında top bile kullanmıştır.
Yunan uçakları keşif uçuşları yapmaya başlamışlardır. İsmet
Bey emrindeki uçaklar ise bazen kuzey tarafımıza bomba atıyor,
bazen tomar tomar bildiriler atıyorlardı. Bu bildirilerde;
“Ey Kuvay-ı Seyyare’ye mensup kahraman ve fedakâr asker.
Size ordumuzun başkumandanından erine kadar hepsinin
hürmet ve sevgileri var. Ordumuzun hedefi, sizin sadakatinizi
kötüye kullanan ve kendi şahsi çıkarlarına alet etmek isteyen
Çerkez Ethem ve kardeşleridir. Bunlar zararlı insan olmak
üzeredirler. Bu hainlerin emriyle kardeş ordunuza silah
atmayınız. Biz silah arkadaşlarınıza karşı kan dökmeyiniz. Bize
geliniz, hürmet göreceksiniz. Sizin için sorumluluk yoktur.
Düzenli Ordu”6
Ethem Bey için verilecek karar, sadece Garp cephesi ile
Kuvay-ı Seyyare arasında değildir: Büyük Millet Meclisi de vardır
5 B. Bozgeyik, 1991, a.g.e., s. 24-25.
6 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 160.
166
ortada. Ve Ethem Bey, büyük bir hata olarak, Meclis’e hakaret
dolu telgrafını çekmemiş olsa, çok yakın zamanda ayakta ve
dakikalarca alkışladıkları, Ankara’yı ciddi olarak tehdit etmiş
isyanları ardı ardına bastıran Ethem Bey için menfi bir kararı
Meclis’in alması çok zordur.
Mustafa Kemal Paşa, çok tehlikeli bir hâl almış olan
Garp Cephesi Kumandanlığı - Kuvay-ı Seyyare Kumandanlığı
anlaşmazlığını halletmek için Vekiller Heyeti’ni fevkalade
olarak toplamaya karar verir. Daha evvel, vaziyeti (hususi
olarak) görüşmek üzere 22 Aralık 1920 günü Ethem Bey’in
ağabeyisi Saruhan mebusu Reşit Bey’i, bugünkü Ankara Valiliği
binasındaki Büyük Millet Meclisi Riyaseti dairesine davet eder.
Vekiller Heyeti’nin toplandığı valiliğin makam odasında sadece
Milli Müdafaa Vekili ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti
Vekili Fevzi (Çakmak) Paşa vardır.
Davet edilen mebuslar arasında Ethem Bey’in ağabeyi Reşit
Bey’den başka daha sonra Ethem Bey’le bizzat görüşmek üzere
Kütahya’ya gidecek olanların da bulunduğu şu zevat vardır:
Mahmut Celal Bey (Bayar), Kazım Paşa (Özalp), Eyüp Sabri
Bey (Akgöl), Dr. Adnan Bey (Adıvar), Vehbi Bey (Bolak), Hasan
Fehmi Bey (Eğriboyun), İhsan Bey (Eryavuz), Kılıç Ali Bey, Yusuf
İzzet Paşa, Emir Paşa.7
Yusuf İzzet Paşa’nın teklifi üzerine Kuvay-ı Seyyare’ye tebliğ
edilecek olan ve Vekiller Heyeti’nin karar ve düşüncesi halinde
izah edilecek hususlar şöyle tespit ediliyor:8
1. Kuvay-ı Seyyare, diğer kıtalar gibi, emir ve kumandaya
tamamen bağlı kalacaklardır.
7 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 100-101.
8 Ethem Bey’i çok seven Yusuf İzzet Paşa, bir gün Reşit Bey’in de olduğu bir yerde, “Kuvay-ı
Seyyare’nin, nizami orduya dönüştürülmesi zamanı gelmiştir. Bunu Meclis’teki görüşmeler ile
Milli Savunma ve Genel Kurmay Başkanlığı’nın hazırlıklarından anlıyorum. Kuvay-ı Seyyare iç
isyanlar ve cephede yapılacak ufak tefek çarpışmalar için elverişli ve gereklidir. Fakat düzgün
cephe hatları kurulunca işe yaramaz.” der (M. Ünal, 2000, a.g.e., s. 221-222). Çok makul bir
insan olan ve mantıklı öneriler karşısında müspet bir tavır sergileyen Ethem Bey bu görüşe
karşı çıkmaz. Fakat Reşit Bey;
“Kuvay-ı Seyyare’nin dağıtılmasına bir imkân vermeyiz.” diyerek, bu görüşe karşı çıkar
(C. Şener, 1990, a.g.e.).
167
2. Kuvay-ı Seyyare, yeni teşkilat ve sayılarını arttırmak
için kendiliklerinden hiçbir yerde adam toplamayacaklar ve bu
maksatla faaliyette bulunan mensuplarının çalışmalarına derhal
son vereceklerdir. Efrad ihtiyacı, diğer kıtaların yaptıkları gibi,
Cephe Kumandanlığı’na yapılarak temin edilecektir.
3. Kuvay-ı Seyyare, vazifelerini ve mevkilerini terk
ederek kaçanları yakalamak için doğrudan doğruya takipçiler
göndermeyecekler, firariler diğer kıtalarda olduğu gibi Cephe
Kumandanlığı’nca takip ve derdest edilecektir.
4. Kuvay-ı Seyyare mensuplarının ailelerine bakmak
üzere bazı yerlerde bulundurduğu irtibat zabitlerinin şahısları
hükümetçe malum olacak ve bu irtibat zabitlerinin yanında olan
şifrenin bir sureti de hükümete verilmiş bulunacaktır. Bu şartlar
yerine getirildiği takdirde şimdiye kadar olduğu gibi muayyen
bir kadro içinde vazifesine yine devam edecektir.9
Mustafa Kemal Paşa, Gönderilen Heyetin Tutuklandığını
Zanneder: Garp Cephesi Kumandanlığı’nın, Ankara’yı bu
istikamette uyarmasına ve Kütahya’da kasti bir hazırlığın son
safhasına geldiği iddiasına rağmen, bizzat Kütahya’da olan
Büyük Millet Meclisi Heyeti durumu bu istikamet ve gayede
görmüyordu. Nitekim heyet, Mustafa Kemal Paşa’nın “Makine
başında durumu aydınlatınız” telgrafına, yine açık telgrafla şu
cevabı verdi:
“Müsterih olunuz. Suitefehhümü mucip hiçbir maksat
yoktur. Tevfik Bey yarın gelecek, vaziyeti hep beraber tetkik edip
görüşeceğiz. Neticeyi tafsilatıyla arz ederiz.”
Ethem Bey’in hastalığı dolayısıyla Kuvay-ı Seyyare’ye
ağabeyisi Tevfik Bey vekalet ediyordu. Tevfik Bey, Simav’da
bulunuyordu. O gece döndü ve Millet Meclisi Heyeti ile sabaha
kadar süren görüşmeler sonunda 26/27 Aralık tarihinde Meclis
Heyeti müşterek imza ile uzun bir telgrafla vaziyeti bütün
noktalarıyla açığa çıkardı. Açık telgraf olarak verilen, böylelikle
9 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 104.
168
Tevfik ve Ethem Bey’lerin de malumu olan telgrafta Reşit Bey’in
de imzası vardı. Bu telgrafın başlıca noktaları şunlardı:
1. Emniyet tertibatı aldıklarına şüphe yoktur. Vaziyetleri
tamamen savunma amaçlıdır. Kendilerine karşı mevzi aldırılan
ve çıkarılan yeni karakollar asli mevzilerine çekildiği takdirde bu
hareketlerden vazgeçeceklerdir.
2. Düşmanca hareketlere maruz kalmadıkça memleketin
selamet ve huzuru için olduğu kadar şahs-ı devletlerine karşı
besledikleri saygı ve bağlılık dolayısıyla her türlü fiili hareketten
kaçınacaklarını en büyük yeminlerle temin etmişlerdir.
3. Kuvay-ı Seyyare’nin Konya ve Alaca’da bulunan efradıyla
Konya’dan Mülazım Sadrettin Efendi kumandasıyla gelmekte
iken Fahrettin Paşa tarafından tevkif edilen seksen neferin
savaşa katılmak üzere askerlik haddi dışındaki kimselerden
toplananların Kuvay-ı Seyyare’ye katılmalarının önlenmemesi,
4. Kuvay-ı Seyyare’ye para verilmesi için Kütahya
mutasarrıflığına emir verilmesi,
5. Emniyet ve güvenin fiilen tesis ve devamı için Fahrettin
ve Refet Bey’lerin cepheden uzaklaştırılmaları.10
İsmet Bey’in, tarihçi ve yazar Sabahattin Selek’e anlattığına
göre;
“Ethem Bey hadisesinde, Mustafa Kemal Paşa beni arayıp,
önceden ikaz edip bilgilendirdiğinden, fikir birliği içinde ve
hazırlıklı bulunuyordum.” ifadeleri ile meclisin bilgisine gerek
görmeden 27.12.1920 tarihinde sorunun silahla çözümü için
Kuvay-ı Seyyare üzerine harekete geçilmesini temin etmek için
yazılı talimat verilmiştir. Ayrıca meclis kararının olduğu gibi
değil de, değişik bir şekilde 31.12.1920 tarihinde tebliğ edilmiş
olması bir arada göz önüne alındığında, son anda Ethem Bey’in;
Manisa Milletvekili Reşat Bey ile Bahriye Binbaşısı Aziz Bey’i,
İsmet Bey’in karargâhına göndermesi ve anlaşma istemesine
rağmen, telgrafla veya telefonla Ankara’ya sorulması imkânı
varken,
“Siz Ethem yanlısısınız. Derdinizi bize değil, Ankara’ya
10 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 107-109.
169
anlatın.” cevabıyla reddedilmiştir. Ethem Bey yine Mısırlı
Yüzbaşı Yusuf Bey’i, Refet Bey ve Derviş Bey’e gönderip, teslim
olacağını bildirmesine rağmen, Yusuf Bey’e;
“Gidip Tevfik Bey’i de ikna edin” cevabı verilip, geri
gönderilmesi de önceden alınmış bazı kararların gereği olan
cevap ve uygulamalar olduğu anlamına gelmektedir. Yani
danışıklı hareketle, Ethem Bey’e son anda teslim olma şansı
verilmeyip, adeta Yunanlılara sığınması için zorlanmıştır.11
İsmet Bey kuvvetleri tüm gücüyle saldırmakta ama Ethem
Bey kuvvetleri karşılık vermemektedir. İsmet Bey saldırılarını
artırınca, Ethem Bey, yaveri Sami Bey’i birkaç günlük ateşkes
ilan etmek için Yunanlılara gönderir. Birkaç gün önce cephe
civarında Yunan casusu oldukları şüphesiyle yakalan biri Ermeni
iki kişiyi de bir jest olsun diye Sami Bey ile beraber gönderir.
İsmet Bey kuvvetleri saldırılarını öyle artırır ki, karşılık vermeyen
Ethem Bey kuvvetleri Gediz’i terk ederek geri çekilmek zorunda
kalır. Tam bu sırada Yunan tarafındaki Sami Bey’den bir haber
gelir;
“Yunan Ordu Kumandanı General Maneta ile konuştum.
Bugün dâhil 4 günlük bir ateşkesi kabul ediyor. Cephede
bulunan kumandanlarına şimdi emirler verdi. Fakat ateşkes
şartlarının tespiti için yetkili birisini istiyor. Benim dönüşüm de
şimdilik uygun olmadı.”12
Mebuslar Heyeti Kütahya’da Ankara’dan cevap bekliyordu.
Bu beklenen cevap kendilerinin vazifelerini başarı ile yerine
getirmiş olmalarından dolayı müspet olacak ve yurdun içinde
bulunduğu o nazik ve buhranlı günlerde çatışma yerine barış
yolunu açmalarından dolayı manevi hazzı temsil edecekti.
Kılıç Ali Bey’i dinleyelim:
“Doğrusu çetin görüşmeler olmuştu. Bilhassa Reşit Bey
çok ileri-geri söylenmişti. Fakat biz katiyen şahsi münakaşalara
girmedik, daha çok Ethem Bey’le alakadar olduk. O, makam
masasını ağabeyisine terk etmiş, bizim sıramızda yer almıştı.
11 M. Ünal, 2000, a.g.e., s. 246-247.
12 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 162.
170
Bir ara, Celal Bey’le (Bayar) hususi sohbete daldığını gördüm.
Celal Bey’i, dudaklarında hüznü ayan bir tebessümle dinliyordu.
Bu sırada Celal Bey yerinden kalktı ve Ethem Bey’in makam
masasının arkasındaki duvara çakılı halı üzerinde bulunan
Yunan filintasını aldı, hepimizin gözleri Celal Bey’e takılmıştı.
Silahın dolu olduğu anlaşılıyordu ki, Celal Bey evvela kurşunları
çıkardı, namluyu kırdı, içini tetkik etti. Ethem Bey yanına
gelmiş, kendisine yavaş sesle izahat veriyordu. Celal Bey silahı
kendisine verdiği zaman almak istemedi. Celal Bey aldığı yere
asmak istediği zaman da buna imkân vermedi. Celal Bey’e
vermekte ısrar ettiği anlaşılıyordu. Daha sonra öğrendik ki, bu
silah, Ethem Bey’in Demirci muharebesinde mağlup ettiği Yunan
fırkası taburlarından birinin maktul düşen kumandanına aitmiş.
Üzerine buna ait bir de not yapıştırılmıştı.
Hep beraber yemek yemiştik ki, Ankara’dan Büyük Millet
Meclisi Riyaseti’nden, beklediğimiz cevap geldi. Fakat bu
cevap şimdi samimiyetle söyleyeyim ki, bizi hayretler içinde
bıraktı. Evvela Vekiller Heyeti’nin Kuvay-ı Seyyare için kararı
tebliğ ediliyor ve heyetimizin reisi olan Celal Bey’e hitaben
şöyle deniliyordu: “Buna nazaran zat-ı alilerinizden rica ettiğim
vazife-i hususiye nihayet bulmuş olmakla avdet buyurmanız
mercudur.”
Tabii telgraf bizim üzerimizde hayretten sonra cümlemizde
teessür uyandırdı... Çünkü çok iyi biliyorduk ki, Ethem Bey bu
istenenleri, yani Vekiller Heyeti kararını kabul etse bile Tevfik
Bey, bilhassa Reşit Bey asla kabul etmeyecektir. Telgraf metni
okunduktan sonra Tevfik Bey ayağa kalktı:
- Bey’efendiler... Vaziyeti görüyorsunuz. Bundan sonra
sizlere ve bizlere ait kararlar vardır. Huzur-u kalb ve selametle
karar verebilmeniz için, bendenize müsaade buyurunuz. Reşit
Bey ağabeyimiz olmakla beraber heyetin azasındandır ve
mebustur. Bu itibarla kendisi sizinle beraber kalabilir. Ben ve
biraderim Ethem Bey’e müsaade buyurunuz ve kararınızı arzu ve
tercih buyurduğunuz şekilde veriniz.
Ve, Ethem Bey’e işaret etti, beraber çıktılar. Daha sonra
171
bizler, teessür içinde masanın etrafına toplandık ve daha çok
Celal Bey’in dikte ettiği, Vehbi Bey’in kaleme aldığı birkaç noktası
bilahare tashih edilen aşağıdaki telgrafı yazdık:
Ankara’da Büyük Millet Meclisi
Riyaset-i Celilesine
Kütahya, 28/12/1336 (1920)
“Heyet-i Vekile kararını muhtevi emirnamelerini akşam
aldık. Esasen her birerlerimiz selamet-i memleket ve millet
için emrinize kemal-i samimiyetle inkiyat ederek buraya
geldik. Eskişehir’in ve buranın hâl ve tavrını gördük. İhtilaflı
olan meseleleri tarafsızlıkla ve hak ölçüleri içinde tetkik ettik.
Müzakerenin cereyan ve safhâlârını olduğu gibi arz ve samimi
kanaatlerimize dayanarak meselenin hâl noktasını anladığımız
gibi yazdık. Maruzatımıza nazaran vekiller heyetinin bize
tebliğ edilen kararının neyi ifade ettiğini anlayamadık. Bilakis
vatanın selamet ve saadetine matuf olan maruzatımızın iyi
karşılanmadığını gördük. Meselenin, daha çok sürüncemede
bırakılmasına tahammülü olmadığına itimat buyurmalarını rica
ederiz.”
Celal, Reşit, Eyüp Sabri, Vehbi, Kılıç Ali.
Kütahya’da bulunan mebuslar, Büyük Millet Meclisi
Riyaseti’ne bu sitemli telgrafı çektikten sonra aralarında
toplandılar. Garip bir hisle ve adeta kendi aralarında verecekleri
kararın mahremiyetine saygı gösterir gibi bir duygu ile bu
toplantıya Ethem Bey’in ağabeyisi Reşit Bey katılmamıştı.
Mustafa Kemal Paşa, Gelişmeler Hakkında BMM’ne
Bilgi Verir: Yine Kılıç Ali Bey’i dinleyelim:
“Hepimizin düşüncesi şu idi: Ethem Bey tek başına olsaydı,
yanımıza alır Mustafa Kemal Paşa’nın yanına getirir idik. Paşa
isterse kendisini Moskova’ya Ali Fuad Paşa’nın sefaret heyetine
hususi bir vazife ile gönderirdi. Aradan bu kadar sene geçmiştir
ama çok iyi hatırlıyorum. Bir gece sofrada bu hadiseler açılmıştı.
172
Gazi müteessir bir tavırla dedi ki:
- Ben neticelerin bu kadar süratle böyle bir mecraya
sürükleneceğini tahmin etmemiştim. Ethem Bey tek başına
olsaydı, bana olan bağlılığını daima muhafaza ederdi. Kendisi
Mücadele’ye girdiği zaman ne kardeşleri, ne de onu Yeni
Ordu’da daha sonra Komünist Fırkası’nda kullanmak isteyenler
meydanda vardı. O buhranlı devrede cidden fedakârane hizmet
etmiştir. Zaten Garp cephesi ile ihtilaf, Ethem Bey’in hasta olarak
Ankara’ya gelmesinden sonra başladı idi.
Biz Reşit Bey’siz olarak vaziyeti mütalaa ettik. Ankara,
vazifemizin bittiğini tebliğ ediyordu. Biz ise ortada böylesine
vaziyet olmadığına, bilakis bütün esaslı noktalarda an1aşma
olduğuna kani idik. Neticede bu kanaatimizi bildiren,
kırgınlığımızla hayretimizi açıkça ifade eden telgrafımıza cevap
beklemeyi tercih ettik.”13
Kılıç Ali Bey’in Kütahya’daki mebusların beklediklerini
söylediği cevap, mebusların telgraflarının gittiği günün
gecesinde, 28 Aralık 1920’de (şifreli olarak makine başında)
kaydı ile geldi.
Mustafa Kemal Paşa durumu şöyle açıklıyordu:
“Memleket ve millet selameti ve naçiz şahsım hakkındaki
samimiyetinize cidden müteşekkirim. Bahis konusu mesele
üzerinde, gidişinizden önce bütün belgeleri ortaya koymak
suretiyle verdiğim izahat neticesinde mevzuyu resmen
hükümete intikal ettirirken, sizlerin münasip olan tutumu
oradaki arkadaşlara izah buyurmak üzere yolculuk külfetlerine
katlanmanızı rica etmiştim. Meselenin (hâl noktası) olarak
telgrafınızdaki konu zaten burada da ele alınmıştı. Hükümetin
alacağı tedbirlerin herhangi bir tarafın arzusu ile olamayacağını
burada açıklamıştım. Heyet-i Vekile’nin kararı, aslında uyulması
tabii ve zaruri olan konuları bir daha açıklıyor. Yüksek açıklama
ve işaretleriniz hiçbir zaman yanlış ve kötü anlaşılmış değildir.
Ancak burada da açıklamış olduğum üzere benim bir buçuk
aydan beri şahsi ve hususi delalet ve teşebbüslerimle ve tam
13 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 112-114.
173
samimiyetle vuku bulmuş olan emeklerimin maalesef takdir
edilmemiş olduğunu görüyorum ve tabii olarak da meselenin hâl
ve takibini sorumlu ilgili makamlara terk etmiş bulunuyorum.”
Kütahya’daki Mebuslar Heyeti’nin müspet sonuçlar
alınabilmesinden bu kadar ümitli olduğu bir zamanda Mustafa
Kemal Paşa’yı bu kadar ümitsiz yapan ve olayları artık, ne
netice verebileceği ilk günden malum kişilerin ve düşüncelerin
eline terk etmesinin asıl sebebi neydi?
Aradan en az yarım asır geçmiştir, fakat elde bu suali
tam kesinlikle aydınlığa çıkarabilecek belge yoktur. Çeşitli
söylentiler vardır. Bunlar içinde mantığa, bilhassa ülkenin o
günler içindeki şartlarına uygun gelmeyen tarafı bu kadar önem
taşıyan mevzunun daha çok hissi ölçüler içinde ele alınmış
bulunmasına rağmen hakiki teşhis bu tarafa eğilmektedir:
Bazı çevreler Ethem Bey’i tasfiyeye karar vermişlerdir ve buna
görünürde çok haklı, hatta zaruri mesnetler bulmuşlardır.
Ethem Bey şahsen, bu sebeplerin kendisine asla itiraz
etmemiştir.
Fakat, eğer ortada anlaşmazlık varsa bunların kasten ve
planlı olarak çıkarıldığını söylemiştir.
Hatıralarında bu taraf onu zaman zaman asabiyete, hatta
ithamlara da sürüklemiştir. Fakat, olaylar üzerinden yıllar
geçmiş olmasına rağmen teşhislerinde ısrar etmiştir: Ethem
Bey, sebepler icat edildiğini ve hadiselerin kasten çıkmazlara
sürüklendiğini, Mustafa Kemal Paşa’ya büyük bir maharet ve
ısrarla yanlış intikal ettirilen, hatta yalanlar ve haksız isnatlarla
tamamlanan bir komplonun kurbanı olduğunu söyler.14
Mebuslar Heyeti’nin resmi olmasa da fiili başkanı olan
Mahmut Celal (Bayar) Bey görüşmeler sırasında Ethem Bey’in
tutum ve durumunu şöyle anlatır:
“Ethem Bey’de ilk andan itibaren büyük bir teessür ve
keder tecellisi vardı. Bunu da tabii karşılamak icap eder.
İradesinin üstünde olan bir hadisenin çaresizliği içinde idi.
Müzakereler sırasında sözü daha çok ağabeyisi Reşit Bey,
14 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 114-115.
174
zaman zaman da Tevfik Bey alıyordu. Reşit Bey’in şahsi
ithamlara da uzanan izahları sırasında Ethem Bey sessiz ve
sakindi. Fakat bu ithamlar Mustafa Kemal Paşa’nın şahsı ve
makamı ile katiyen alakalı değildi. İthamlar daha fazla İsmet,
Refet ve Fahrettin Bey’ler üzerinde toplanıyordu. Ethem Bey’de
ise elde edilmesine halisane çalışılmış neticelerin kaybından
doğan kederi görmemek mümkün değildi. İlk günlerin şahsi
gayret ve fedakârlık isteyen şartlarını bilen bizler için Ethem
Bey’in akıbetinden teessür duymak çok tabii idi. Bu adam o
ana kadar memlekete var gücü ile hizmet etmişti.”15
Mustafa Kemal Paşa, meclisin 29 Aralık 1920 günlü
oturumunda, Ethem Bey ve kardeşlerinin olayının nasıl
geliştiğini detaylı bir şekilde anlatır. Paşa, konuşmasına ertesi
gün de devam eder. 30 Aralık 1920 günkü oturumda, Reşit
Bey’in milletvekilliğinin düşürülmesi kabul edilir. Peşinden,
Ethem Bey ve Tevfik Bey’leri isyana teşvik ettiği gerekçesiyle,
Diyarbakır milletvekili Hacı Şükrü Bey’in de milletvekilliğinden
ihraç edilmesi teklif edilir.
Hacı Şükrü Bey, kendisini savunmak için söz ister, fakat
söz verilmez. Yapılan oylama sonucunda, Hacı Şükrü Bey’in
milletvekilliğinin de düşürülmesi kabul edilir.
Trabzon milletvekili ve büyükelçi Hüsrev (Gerede) Bey’in,
tarihçi Cemal Kutay’a anlattığına göre, önemli bir fırsat heba
edilmiştir:
“Hüsrev Bey, meclisin 30.12.1920 tarihli toplantısında,
hizmetlerinden başka şekilde faydalanmak üzere Reşit, Tevfik
ve Ethem Bey’lerin görevden alınmasına karar verildiğini,
ancak İsmet Bey’in 31.12.1920 tarihli mektubunda, meclis
kararından bahsedilmekle beraber, bu açıklığın yer almadığını”
belirtmektedir.
Bu arada İsmet ve Ethem Beyler arasında geçen iki telgrafı
burada vermek çok faydalı olacaktır.
15 O tarihte İsmet (İnönü), Refet (Bele), Fahrettin (Altay) henüz Mirliva, yani Paşa olmamışlardı.
Üçü de Miralay (Albay) idiler. O.Y
175
Albay İsmet’in, Ethem Beye Hükümete Sığınması için
Yazdığı Şifre: 16
(Harp Tarihi Arşivi, No. 1/4282, Dlp, 46, G. 4, Kls. 2485,
Dos. 99 F. 62/1).
Şifre
Eskişehir
Kişiye Özel
31.Aralık.1920
Ethem Beyefendiye
1. Batı Cephesine ve Büyük Millet Meclisine çektiğiniz
telgraf üzerine komutandan ayrılmanız hakkında aldığım
29.Aralık.1920 tarihli emri, diğer bir telgrafla resmen tebliğ
ediyorum. Bu açıklama üzerine Büyük Millet Meclisinin kararıyla
yüksek şahıslarınıza diğer bir öneri yapılmaktadır. Bunu da ayrı
bir telgrafla resmen tebliğ edeceğim.
Muhaberat artık kesin ve resmi şekillerde cereyan
ettiğinden, kişisel duyguların ve düşüncelerin yeri kalmamıştır.
Bununla birlikte ve yalnız kendiliğimden olmak üzere yüksek
şahsınıza kişisel düşüncelerimi sunmayı bir arkadaşlık görevi
bildim. Bu düşüncelerim ikinci maddede yazılmıştır.
Bir buçuk aydan beri, sizlerde türlü türlü kuşkular
uyandırıldıktan başka, siyasal yönden de herkes türlü türlü
yarar sağlamaya yeltendi. Bu gibi anlaşmazlıklarda ya insan
büyüğünün sözüne itaat gösterir ve emniyet eder, yahut
inatlaşmanın sonucu direnme ve çatışmaya varırsa, talih de
başarı ihtimalini denkleştirir. İnat ve direnme hususunda
ilk önce Ankara’da kışkırtma ve siyasal tertiplere çok önem
verildi. Cephede emir komuta, itaat ve disiplin düzeni hükümet
merkezinde bir siyasal sorun haline getirildi. Ondan sonra diğer
cephelerde bulunan ulusun ileri gelenlerinin katılmasına, gizli ve
açık müracaat olundu. Ondan sonra ordu içinde propagandanın
etkilerine güvenildi. En sonunda kesin harekata girişilmesine
hem hükümetin karar veremeyeceği, hem de yeteri kadar kuvvet
16 TİH. 1974. Türk İstiklal Harbi. VI. Cilt. İstiklal Harbinde Ayaklanmalar (1919-1921). s. 312313. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Resmi Yayınlar Seri No:1. Ankara.
176
bulunmayacağı zannolundu. Bunlar yanlış ve zararlı tedbirler idi.
Fakat hepimizden akıllı olan Reşit Bey, bu tedbirlerin yersiz ve
yanlış olduğunu değerlendiremedi ve en sonunda kaleme aldığı
son telgraf ile en tutarsız bir işleme yöneltti. Kardeşler arasında
kan akması, bu gidişle üzüntüyle belirteyim ki, kaçınılması
imkansız görünüyor. Saygıdeğer kişiliğinizi koruyarak ve temiz
düşüncelerimle arz edeyim ki, büyük mücadelelere girişmiş olan
kimselerde hayat korkusu bahis konusu olamaz. Fakat herhangi
bir çarpışmanın beklenmedik başarı sebeplerine bel bağlamakla
olmayacağı da düşünülmelidir. Ordunun kurşun atmayacağı
ve bazı birliklerin size katılacakları hakkında tahmin ettiğiniz
teminata güvenmeyiniz. Oradaki kuvvetlerin gerçek miktarı belli
ve 5.000 miktarında iaşe edildiği duyulmakla beraber, bunun
10.000 olması ölçü olarak kabul edilmiştir.Oradaki kuvvetlerin
ne vasıta ve ne suretle yönetildiği, öğretim ve eğitim ve disiplini
bilinmekte ve görülmekte olmakla beraber, Kuvay-ı Milliyeyi
kaldırmak istediğimiz ve hatta ele geçecek reislerin ve erlerin
hayatı tehlikede kalacağı gibi aldatılmak suretiyle herkesin
canını, malını savunma kaygısına düşerek ciddiyetle savunmaya
yemin ettirileceği ve cephane ihtiyacından daima bahsedilmiş
olmasına rağmen bol topçu ve piyade cephanesi bulunduğu
kabul edilmiş, velhasıl bu varsayımlara göre ve en geniş ihtiyata
uyularak kesin tedbirler alınmıştır. Hiç kimse size açık ve samimi
bir kardeşlik yapmadı. İşte ben böyle temiz bir duygu ile durumu
özetledikten sonra, Büyük Mİllet Meclisinin önerisi uyarınca
kardeşlerinizle beraber güvenli gördüğünüz şekil ve tertiple
çekilmenizi, hem onurunuz ve hayatınız için, hem Kuvvayı
Seyyyare mensupları için en uygun buluyorum. Bugün başka bir
hal çaresi kalmamıştır. Komuta ve siyasal mücadele hayatında
sırası geldiği zaman çekilmesini bilen adam, memlekete az bir
zamanda yeniden hizmet etme, fikirlerini yaptırma dumumuna
girer. Fakat, meşru bir şekilde çekilmemek için bir defa çarpışma
talihini denemek gibi meşru olmayan harekete sapılırsa, bunun
sonucunda onurun ve hizmet imkanının korunması ihtimali
kalmaz. Ben, vatan görevi düştüğü zaman ne kadar açık bir
177
surette fikrimi bildirdiysem, bu defa da yazı ile aynı açıklık
vesile addedilmesi ve alınan düzenlerin ciddi olmadığının kabul
buyurulması yanlış olur. Son selam.
Batı Cephesi Komutanı
İsmet
Ethem Beyin Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet’in
Sığınma Hakkındaki Yazısına Verdiği Karşılık:17
(Harp Tarihi Arşivi, No. 4/4478, Dlp, 46, G. 4, Kls. 2484,
Dos. 94 F. 1).
c. 31.Aralık.1920 tarihli özel telgrafa
1. Şİfreli telgrafınızı aldım. Mustafa Kemal Paşa’nın aracılığı
ile Büyük Millet Meclisinin bağışlanmasına çok teşekkür ederim.
Benim çektiğim telgraflar tamamıyle bir hakikattır. Bütün
Millet Meclisinin böyle bir kararı varsa, hak ve hakikatten uzak
bir nankörlüktür. Meclisin çoğunluğunu bilmem. Fakat hükümet
aleyhimde düzenlediği tuzaklara vakıf olduğum günden itibaren
her türlü ihtiyata riayet ettim. Şimdiki meşgalem, olayları lehime
olrak tarihe uydurmak için saldırınızı bekleyeceğim. Sonra,
meşruluğunu iddia ettiğiniz durumunuz karmakarışık olacak.
Benim, bana saldırtacağınız askerin, sizin gibi nankör olacağına
kani olmakla beraber, aksi hal de düşünülmüştür. Onlardan bir
şey çıkmaz. Beni ve benim kuvvetlerimi ezebilecek, vurabilecek
imkanınız varmış da, bu münasebetsizliklerin oluşumundan
önce Uşak için teklif ettiğim taarruzu niçin kabul etmediniz.
Öyle ise, cani hep sen, hep siz.
2. Buyuruyorsunuz ki, bir buçuk aydan beri sizleri türlü türlü
vesveselere sürükledikten başka, siyaseten de herkes türlü türlü
faydalanmaya yeltendi. A budala kardeş, vesveseyi meydana
getiren siz değil misiniz? Vasıtanız, Topçu Müfettişi Galip değilmiş
gibi, hiç bir şeyi bilmemezlikten gelerek konuşuyorsunuz.
17 TİH. 1974. a.g.e., s. 314-315.
178
Sizin ve sizin gibilerin çekememezliğine, kıskançlığına,
kişisel ihtiraslarınıza, şahıslar değil, memleketler feda ettiğinize
ve edebileceğinize, bu kararlarınızdan başka ne gibi şahit ve ne
gibi deliller aranabilir. Bu kadar muhteris olduğunu bildiğim
sizlere karşı alacağım ve aldığım tertibatı çok görmemek
lazımdır. Fakat muhterisler tabiatıyla çok görür, çok göstermeye
çalışır. Çok maşallah, siz de hiç kusur etmediniz. Hepimizden
akıllı olduğunu söylediğiniz Reşit Bey değil midir ki, saflığı ile
bu fırsatları verdi. Fakat ne yapayım kardeş. Yoksa sana kalsaydı
ne Mustafa Kemal, Meclis Başkanı olurdu ve ne de sen şimdi
benim idamıma ferman okuyabilirdin ve ne de Ankara Millet
Meclisi koridorlarındaki çeşitli şekillerdeki silahlıları, o Mustafa
Kemal’in diktatörlüğünü işaret edebilirlerdi.
3. Bir de izzetinefisten bahsediyorsunuz. Koltuklarda,
salonlarda konu edilen izzeti nefis kelimelerine kıymet
vermeyiniz. Çünkü aslı yoktur. Büyük mücadelelere girişmiş
kimselerde hayat meselesi bahis konusu olmaz buyuruyorsunuz;
bu tavsiyeyi bana söylemek liyakatinde olduğunuzu ispat
etmek için, Uşak Cephesine buyurmanız lazımdır. Ordunun
kurşun atmayacağını, (bize) katılacağını kabul edersem pek
hata etmiş olmam. Çünkü, ne onlar sizin gibi nankördür,
ne de benim ayaklanacağıma inanırlar. Kuvvetlerimizin
5.000 veya 10.000 olması iddiası, Mustafa Kemal’in daima
Kuvayı Seyyare’nin bir-iki yüz kişiden ibaret olduğu iddia ve
propagandasına karşıdır. Yoksa, kuvvetimiz ister az, ister çok
olsun; inancına, dayanıklılığına şahit, Çanakkale’den Sivas’lara
kadar tümenleri, alayları, taburları kâh tekbir, kâh tehdit ile esir
eden, eşkiyayı tepelemiş, yola getirmiş bir kuvvettir. Ey gözünü
sevdiğim biçareler! Eğitim ve öğretim ile 93’ten (1877’den) beri
kazandığınız en ufak bir muharebeyi gösterebilecek durumda
olsanız, bu iddianıza o kadar şaşmayacağım. Bize kimse
kardeşlik yapmamış ve en açık samimi kardeşliği sizin yaptığınızı
söylüyorsunuz. Teşekkür ederiz. Fakat, inanılması zor köprüyü
geçinceye kadar ‘eyvallah’ ediyorsunuz; ama biliyorsunuz ki,
köprünün binde birini geçememişsinizdir. Ah zavallı, fesatla
179
bulanmış vatanseverler! Biçare Millet Meclisi de sizin askeri
sahte şöhretlerinizi anlamış değil. Bundan ötürü vatanseverlik
hissim şu hitapta bulunmamı emrediyor: Bana karşı emniyet
veren bir durum alınız, aksi halde hakikat ve hak muvaffak
olacaktır. Tarih bana az, size çok lanet edecektir. Bâki ilk selâm...
1.Ocak.1921
Umum Kuvayı Milliye Komutanı
Ethem
Ethem Bey Kuvay-ı Seyyare’yi Dağıtır: Ethem Bey’in
amacı, Yunanlılar bu şartları kabul ederlerse, isteyen subay ve
askerlerin Yunan işgal mıntıkasına geçmelerinin sağlanması,
düşmana sığınmayı kabul etmeyenleri de istedikleri tarafa
serbest bırakmak ve bu suretle Kuvay-ı Seyyare’yi dağıtmak.
Ethem Bey’e gelince, 50-60 kişilik seçkin ekibi ile tekrar dağlara
tırmanmak. Sıhhati müsaade edince de cephelerden uzaklaşıp,
Anadolu içlerine, doğu vilayetlerine geçmeyi planlamaktadır.18
Kuvay-ı Seyyare kuvvetleri Gördes Şehri’ne varırlar. Reşit Bey’den
beklediği cevap buradan gelir. Yunanlılar bütün şartlarını kabul
etmişlerdir. Kuvay-ı Seyyare’nin muhasebecisi Hikmet Bey’i
çağırtır ve olağanüstü durum dolayısı ile dağıtılamayan son
ayın maaşının dağıtılmasını emreder. Topların bulunduğu
tepeye çıkar ve bir süre etrafı gözetler. Burada geçmişin bir
muhasebesini de yapar ve olayların kontrolden çıkıp, bu duruma
gelmesi dolayısı ile hüzünlenir. Topların kullanılmayacak olması
dolayısı ile tekrar yüklenmesini emreder. Toplarla beraber,
maaşların dağıtılmakta olduğu karargâh merkezine gelir.
Fakat buraya geldiğinde, çok acı bir haber alır. Ağabeyi Tevfik
Bey ve Kurmay Başkanı Halil Bey, maaşların ve Ethem Bey’in
gelmesini beklemeden, Yunan tarafına geçmişlerdir. Reşit Bey
tarafından kabul edildiği bildirilen sığınma şartları gereğince,
Yunan tarafına geçmek isteyenlere zaten bir şey denmeyecektir.
Fakat en azından vedalaşmak istemiştir. Kendisi Yunan tarafına
geçmeyecektir. Fakat derin bir üzüntü içinde bulunan ve dar
18 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 172.
180
bir alanda toplanan bu insanları da başsız bırakıp gitmelerine
içerlemiştir. Bu hata şüphesiz Halil Bey’den ziyade, ağabeyi
Tevfik Bey’e aittir. Başsız kalan bu insanların içine, Yunanlılar ve
Refet Bey’in bazı sivil adamları gelmiş ve Kuvay-ı Seyyare’nin
bir an önce dağıtılması ve kendi taraflarına adam çekmek için
propaganda yapıyorlardı. Hatta bunlardan bazıları Ethem Bey’i
öldürüp, kendilerine katılacak olana rütbe, mevki, para gibi
ödüller vaat ediyorlardı. Ethem Bey bu son toplanma yerine
vardığında, bir arkadaşı yanına sokularak;
“Bu son saatlerde aramızda çok kalmayınız. Zira insanoğlu
çiğ süt emmiştir. Fesatlara kapılanlar, vaatlere inananlar olabilir.”
demişti. Ethem Bey’in buna cevabı;
“İkazına teşekkür ederim. Öyle fesada kapılan bir arkadaşımı
biliyorsanız, getiriniz. Şu durum içinde ona davranışım, elini
sıkıp, öpüp, istediği tarafa serbest bırakmak olacaktır. Bence
alçalma derecesine düşürülen bu hayatın o kadar kıymeti yoktur.
Bundan sonra yaşamak istiyorsam, vatanıma ve vatandaşlarıma
sıkıntılı ve felaketli bir gününde hizmet edebilmek ve imdadına
yetişebilmek emeliyledir.”19
Bu son toplanma yerinde, Ethem Bey’in yanına gelip, işgal
topraklarına beraber geçmeyi teklif edenler olduğu gibi, aksini
söyleyenler de oluyordu. Kimisi de “Tutacağın yolu söyle, biz
de ona göre karar vermek isteriz. Kabul edersen, ayrılmayız.”
diyorlardı. Ethem Bey ise, tutacağı yolu kardeşlerine bile
söylememişti. Ancak yanına alacağı 50 kişilik en güvendiği
arkadaşlarıyla yolunu çizecekti. Bu nedenle, Ethem Bey’e
başvuranlara protokolün şartlarını tekrarlıyordu. Yunanlılara
geçecek olanlara, orasını işaret ediyor. Refet Bey kuvvetlerine
katılmak isteyenlere, bu kararlarında serbest olduklarını
söylüyordu. Kendisi ise ne yapacağını söylemiyordu. Çünkü
bu son dağılma yerine hem Yunanlıların hem Refet Bey’in bazı
adamları gelmiş ve Ethem Bey’in ne diyeceğini dinliyorlardı.
Arkadaşlarının izleyecekleri yolda, “Ethem Bey’in talimatı ile
geldiler.” şeklinde, onların damgalanmalarını istemiyordu. Her
19 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 173-175.
181
iki tarafa geçmek istemeyenlere de ki, bunların sayısı gayet azdı,
beşer onar arkadaşları ile dağa çıkmalarını tavsiye ediyordu.20
Veda sahnesi gelip çatar. Herkes ayrı ayrı geliyor ve
veda ediyor. Seçtikleri tarafa kafileler halinde gidiyorlardı.
Ethem Bey, yaşadığı hayatın en ağır sızısını, acısını burada
yaşar. Vedalaşmalar bitmek üzere iken, Halil Efe adındaki bir
arkadaşının suikast girişiminde bulunurken yakalandığını
söylerler. Bu kişi Ethem Bey’in ikinci dereceden bir arkadaşıdır.
Ethem Bey bu haber üzerine;
“İlişmeyiniz, bana haber verdiğinizi de kendisine
hissettirmeyiniz.” der. Daha sonraki günlerde, bu cahil arkadaşı
ile İzmir’de tekrar karşılaşacaktır.21
Ethem Bey, Yunan tarafına geçmek üzere olan 3 arkadaşına,
ağabeylerine verilmek üzere bir mektup verir. Yunan tarafına 25
kadar subay ile 700 civarında asker geçer. Ethem Bey de, akşam
güneş batarken, 50 kişilik maiyeti ile meçhul bir yöne doğru yola
çıkar. Ethem Bey’in kardeşlerine yazdığı mektup;
“Gördes’in batısında son ayrılış bölgesinden, 20 Ocak 1921,
Akhisar’da Reşit ve Tevfik Bey’lere,
Yunanlılarla imzaladığınız sığınma protokolü nefsime
ağır geldiğinden dolayı, sizi takip edemeyeceğim. Beni mazur
görünüz. Kuvay-ı Seyyare asker ve subaylarını istedikleri
herhangi bir tarafa gitmekte serbest bıraktım. Hepsini dağıttıktan
sonra, ben de karargâhımla meçhul bir yere yönelmiş olarak
gidiyorum. Allah cümlenizin yardımcısı olsun. Hastalığım için
merak etmeyiniz, kendimi iyi hissediyorum.
Kardeşiniz Ethem”22
20 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 175.
21 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 176.
22 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 176-177.
182
7. GEÇİŞ HAKKI
Ethem Bey son toplanma yerinden ayrıldıktan sonra;
Sındırgı yönüne, dağlara doğru yönelir. İki rakip cephe bölgesi
arasından geçerek 10 gün kadar Yörük Köyleri’nde vakit geçirir.
Bu arada hastalığı iyice artmıştır. Sındırgı’nın vahşi, çamlı ve sarı
dağlarında geçen bu 10 gün boyunca, sağlığı daha da kötüleşir.
Hatta hastalığı yüzünden öyle kötü olmuştur ki, yürümek şöyle
dursun, at üzerinde dahi duramamaktadır. Hâlbuki bulundukları
dağ yollarında, Yunanlılar ve Kuvay-ı Milliyeciler’den kaçabilmek
için, bazen çok sarp yerlerden geçmek gerekmektedir. Ethem
Bey’in yanında bulunan arkadaşları Bandırma ve Manyas
havalisindendir. Ama bu şehirler de Yunan işgal bölgesi
altındadır. Arkadaşlarından bazıları, eğer Manyas köylerine
varabilirlerse, orada kalacak yer bulmanın mümkün olduğunu
söylerler ve o tarafa gitmeyi teklif ederler. Ethem Bey çektiği acı
yüzünden bu teklifi kabul eder. Susurluk civarından Yunan işgal
arazisine gizlice geçerler. Sabah ezanı okunurken Eski Manyas
Köyü’ne girerler. Burası Susurluk Şehri’ne 3 saat mesafede,
ormanlık içinde bir köydür. Köydeki bir ağanın evine misafir
olurlar. Ağa gelenleri güler yüzle karşılar. Ethem Bey’in perişan
halini görünce, hemen kendi ailesinin odasında bir yatak
hazırlatır. Köy ağası, Yunanlılardan ve Yunan taraftarlarından
çok korkmaktadır. Kendilerinin de aynı şekilde tedbirli ve uyanık
olmalarını ister.1
Ethem Bey, köy ağasına;
“Bize sadakatin derecesinde, bizden ve hayatından emin
olabilirsin. Bugünden itibaren ne sen, ne köy halkından tek kişi
köy dışına çıkamaz. Zaten kış kıyamet. Zannederim ki köylü için
dışarı çıkmaya da ihtiyaç ve zaruret yok.”
1 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 177-178.
183
“Ah Bey’im. Biz senden canımızı bile esirgemeyiz.
Yunanlıların ruhu duymadan haftalarca sizi saklayabiliriz. Fakat
daha önceden senin ipinden kurtulmuş ve şimdi Yunanlılara
jandarmalık eden bazı alçak kimseler var ki, ben işte onların
sizi haber almasından korkarım. Bunlar haber alabilirler de.”
Bunları söylerken, köylü ağasının gözleri yaşarmıştı. Belli ki bazı
isimlerden korkuyordu. Ethem Bey’in de tanıdığı bazı isimleri
sıralayarak;
“Bu adamlar çok insafsızdırlar. Yunanlılar kendilerine yüz
çevirmişlerdir. Seni evimde sakladığımı duyarlarsa, ocağımı
söndürürler. İnşallah çabuk iyileşir de, kimse haber almadan
buradan gidersiniz.”
Ağanın bu sözleri Ethem Bey’i çok duygulandırır. Hayatından
korktuğu için, evinden gitmelerini istiyordu. Bunda da haklı idi.
Kendisini teselli etmek için;
“Korkma Ağam. Biz çok durucu insanlardan değiliz.
Köyünüzde bu dediğiniz alçaklara katılmayan eski efelerinizden
kimse yok mu?”
“Çerkez İsmail Efe buradadır. Onlara katılmamıştır.
Namusunu koruyabilen başlıca efelerimizdendir. İstersen haber
vereyim. Gelsin, görüşün.”
“Silahlı mıdır, mavzeri var mıdır?”
“Ne gezer Bey’im. Yunanlılar kendilerine hizmet
etmeyenlerde ne bıçak, ne çakı bıraktılar mı ki?”
“Şimdi değil, akşama getir, göreyim.”2
Ethem Bey’in arkadaşları, köyün etrafında uygun yerlere
nöbetçi koymuşlardır. İlk gün böylece sakin bir şekilde
geçer. Akşam İsmail Efe gelir ve görüşürler. Ethem Bey, İsmail
Efe’nin ismini daha önce duymuştur. I. Dünya Savaşı’nın son
senesinde asayişin çığırından çıktığı bir sırada, “Eski Manyaslı
Çerkez İsmail” diye 20 kişilik çetesiyle şöhret salmış, jandarma
bölüklerini bozmuştu. Şimdi ise üzerinde bir tırnak çakısı bile
yoktu.
“Ne o efe, mavzerin nerede? Sizin kabadayılığınız Türk
Jandarmalarına mı idi?”
2 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 178-179.
184
“Yunanlılardan mavzer değil, mitralyöz bile almak mümkün.
Fakat onlara alet olmak şartıyla. Ben işte bunu yapamıyorum.”3
Ethem Bey, Çerkez İsmail Efe’den köyde kendilerini ilgilendiren
bilgileri alır. Daha önceleri Kuvay-ı Milliye namına yaptığı
askeri harekâtlar sırasında düşmanlıklarını çektiği ve
İstanbul’a kaçırttığı bazı kimseler, şimdi Yunanlılar sayesinde
buralarda hüküm sürmektedir. Köyün bazı yerlerine dikilen
nöbetçiler yüzünden, köylüler misafirlerinin kim olduklarını
anlamışlardır. Ethem Bey’in adamlarından Şevket Bey iki günde
bir köylü kılığına girmiş casuslarını, Yunan askeri merkezinin
bulunduğu Susurluk’a göndermekte ve herhangi bir koku alıp,
almadıklarını araştırmaktadır. Aradan 10 gün geçer. Herhangi
bir tehlike yoktur. Ama bir gün gelen haberci, kötü bir haber
getirir. Yunanlılar Ethem Bey’in Susurluk mıntıkasına girdiğini
öğrenmişlerdir. Ama nerede olduğunu bilmemektedirler. Sadece
bir köyde saklanıyor olduğunu tahmin etmektedirler.4
Susurluk’a giden adamları vasıtası ile gelen başka bir
habere göre, Yunanlılar kendi taraflarına geçen Kuvay-ı
Seyyare mensuplarını serbest bırakmış ve İzmir’den
Bandırma istikametine giden trenlerle köylerine yakın yerlere
bırakmışlardır. Tevfik Bey de yanında bir Yunan subayının
refakatinde Bandırma’ya gelmiştir. Son gelişmelerden Ethem
Bey’in adamları bayağı ümitlenirler. Ethem Bey, Şevket Bey’le
diğer birkaç arkadaşını çağırır ve onlarla konuyu tartışmak ister.
Fikirlerini sorduğu arkadaşlarından birisi, Ethem Bey çok hasta
olduğu için, onun durumuna üzüldüklerini, geçici bir süre için
Yunanlılarla anlaşarak, tedavisini yaptırmasının iyi olacağını
söylerler. Diğer iki arkadaşı da aynı şeyleri söylerler. Şevket Bey;
“Biz nasıl olsa Yunanlıların veya onların yardımcıları olan
adi komşularımızın bugün değilse, yarın mutlaka saldırılarına
uğrayacağız. Bizim için ölüm, ölümdür. Fakat bizden ziyade
şu ev sahibi biçarenin ve ev sahibinin başına geleceklerden
korkuyorum. Ev sahibi ağa, eski bir baba dostum ve komşumdur.
Bu durum karşısında, hem bana hem de size vicdanen düşünmek,
3 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 179.
4 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 179-180.
185
soğukkanlılıkla karar vermek lazımdır.” der. Ethem Bey;
“Şevket Bey, ben size evvelce fikrimi söylemiştim. Yarın bizleri
de esir ettikten sonra, Yunanlılar hepimize hakaret edeceklerdir.
Hayatımıza kast etme ihtimalleri de vardır. Çünkü Yunanlılarla
beraber hareket eden yerli hasımlarımızın, eski meselelerden
dolayı bizden namertçe intikam almaya kalkacaklarına eminim.
Son pişmanlık fayda vermez.” der. Şevket Bey;
“Canım, Napolyon da fitne ve fesat içinde kaldı. Başka çare
bulamadı, karşısındaki düşmanlarına teslim oldu. Esaret ve
sürgün hayatı içinde öldü. Ne yapalım bize yüz çeviren talihe.
“ der.
“Şevket, görüyorum ki, size aile hasreti galip gelmiş veya
evhamlandınız. Bununla birlikte teklifleriniz üzerinde bu gece
düşüneyim, siz de düşününüz. Kararı ertesi sabah erkenden
veriniz Bununla beraber bu gece baskına uğramamız ihtimaline
karşı, gerekli emniyet tedbirlerini almayı ihmal etmeyiniz.”
Şevket ayağa kalktı. Bu sözlerimden dolayı üzgün olduğu
anlaşılıyordu. Odadan çıkmadan önce;
“Gönlünüz rahat olsun. Öyle bir baskın karşısında sizi
bırakmayız. Burasını kana boyamadan, miskin miskin ölmeyiz.”
dedi.5
Ethem Bey sabaha kadar, ne yapması gerektiğini düşünür.
Arkadaşlarından birisi, kendisi ile aynı odada yatmaktadır. O
arkadaşını sabaha karşı uyandırır ve köy etrafındaki nöbetçileri
kontrole gönderir. Gelirken Şevket Bey’i de getirmesini söyler.
Ev sahibini de çağırtır ve verdiği kararı bildirir;
“Ağam, şimdi atına biner. Susurluk’a gider, Yunan
kumandanını bizzat görür ve ona tercümanı vasıtası ile dersin ki;
“Birkaç gün evvel ansızın geceleyin evime silahlı ekibiyle birlikte
gelen Ethem Bey hakkında şimdiye kadar haber ulaştırmak
imkânını bulamamıştım. Çünkü beni ve köyü sıkı bir kontrol
altına almışlardı. Üstelik ailemi ve çocuklarımı öldürmekle tehdit
ediyorlardı. Bu sabah her nedense beni çağırdı. “Git, Yunan
kumandanına haber ver. İsterlerse ölmeye veya öldürmeye
gelsinler. Şayet anlaşma yolunu tercih ederlerse, bir veya iki
5 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 182-184.
186
memur göndersinler. Bulunduğumuz köy mıntıkasına silahlı
resmi veya gayri resmi bir müfreze ve askeri kıta girerse, silahla
karşılamak kararındayız. Ağa, sen bu söylediklerimi aynen
yerine getirmekle sorumluluktan kurtulacaksın. Biz de kadere
razı olacağız. Çabuk git, söylediklerimi Yunan kumandanına
eksiksiz söyle.”6
Zavallı köy ağası büyük bir sevinç içinde karşıladığı bu
sözlerden sonra, Susurluk’a yola çıkar. Ethem Bey, son defa
Şevket Bey ile bundan sonra ne tedbir almaları gereğini
kararlaştırırlar: Eğer Yunanlılar anlaşma tarafını tutarlarsa,
ileri sürülen şartlar arasında, Ethem Bey bu son arkadaşlarına
silah taşımak iznini sağlamak suretiyle, bunları silahlı yerli
düşmanlarına karşı hor görülür şekilde gezmek veya kadın gibi
öldürülmek tehlikesinden korumuş olacaktı. Ethem Bey böyle
düşündüğüne göre, bu arkadaşlara düşen görev, çaresiz bir
şekilde ölmek değil, mert bir şekilde ölmek için çarpışmaya hazır
olmaktır.7
Ethem Bey, Şevket Bey’e; arkadaşların yemeklerini yemeleri
ve kaleye gelmelerini ister. Çünkü bugün yaşadıkları mücadele
hayatının en son elemli ve tehlikeli günüdür.
Şevket Bey, emri yerine getirmek için odadan çıkar. Bir
buçuk saat sonra, diğer arkadaşlarıyla birlikte yataktan kalkar
ve kürkünü giyer. İskelet haline gelmiş, güçsüz ve huzursuzdur.
Kale harabesine, diğer arkadaşlarının yanına varır. Daha önce
verdiği emirlere ilave olarak;
“Yunanlılar şu perişan halimizi öğrenmişlerse, bizlere
saldırabilirler. Veya önce dost gibi yaklaşırlar. Silahlarımızı
aldıktan sonra belki her türlü hakarette bulunurlar. Bizim için
daha çok son ihtimali dikkate alarak ölüme, fakat şerefli bir
ölüme hazır olmalıyız.”
Eski Manyas’taki bu kale harabesi, köye çok yakındır. Zaten
Eski Manyas’a ismini veren de bu eski harabedir. Şevket Bey,
yanlarında bulunan sehpalı makineli tüfeği, kalenin yüksek bir
burcuna yerleştirmiştir. Bunu gören Ethem Bey memnun olur.
6 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 184-185.
7 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 185.
187
Bu arada düşüncelere dalar. En ağır şartlarda kabul ettirilen
Mondros Ateşkes’inden sonra, İzmir’de kurulan gizli dernek
kararı ile, İzmir’ de ilk isyan bayrağını açan kendisidir. Şimdi
yanında bulunan hemen hemen aynı kadro ile, halkı bu direniş
fikrine alıştırmak için, yine 2,5 yıl önce buralardan hatta bu
köyden geçmiştir.8
Nihayet Susurluk yönünden bir atlının süratle yaklaştığı
görülür. Dürbünle bakıldığında, gelenin Köy Ağası olduğu
görülür. Yüzü gülen Köy Ağası;
“Kendisi ile beraber Yunan Süvari Yarbayı, yanında 30
kadar süvari ile yakın bir köye gelmiş. Ethem Bey görüşme yeri
olarak nereyi uygun görürse, yarbay oraya gelecektir. Yunan
Kaymakamı ile birlikte bir de tercüman gelmiş. Yunanlılar sizinle
anlaşmayı çok istiyorlarmış. Zaten sizin burada kaldığınızı dün
kesin olarak belirlemişler. Bandırma’da bulunan kardeşiniz
Tevfik Bey’e telgraf çekmişler, acele Susurluk’a gelmesini
istemişler.”9
Ethem Bey, kaldıkları köyün yakınındaki bir Yörük köyünü
görüşme yeri olarak belirler. Ağa tekrar atına binerek, gider.
Köy ağası bir saat sonra yanında Ermeni tercüman olduğu
hâlde döner. Ethem Bey ve ekibi, yanında Ermeni tercüman
olduğu hâlde Yörük köyüne giderler. Yunan Yarbayın ismi
Aleksandra’dır. Ethem Bey;
- “Yarbay Efendi, benim şartlarımı ve isteklerimi dinlemeye
ve olumlu veya olumsuz cevap vermeye yetkili misiniz?” diye
sorar. Yarbay bunun üzerine askı çantasından bir telgrafla, bazı
evraklar çıkarır ve Ethem Bey’e gösterir. Sonra;
- “Her akla uygun arzu ve isteğinizi kabule yetkiliyim. Ve bu
yetkimle hem hükümetime, hem de sizin gibi mert yaradılışlı bir
kumandana ve perişan bulunan felaketzede ekibinize hizmet
etmekle onur duyarım. Eğer bu isteğimi başarırsam, kendimi
mutlu hissederim.” der. Ethem Bey şartlarını sıralar;
1.”Sizin zannettiğiniz kadar manevi olarak perişan olmayan
şu küçük ekibimi, en yetkili bir memurunuzun imzası altındaki
8 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 185-186.
9 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 189.
188
vesikaları taşıyarak, tüfekleriyle birlikte, kendi iş ve güçleri ile
meşgul olmak üzere serbest bırakmanız, ilk şartımdır. “
2.”Önce ve sonra Kuvay-ı Seyyare’ye ve benimle olan
ilişkilerinden dolayı işgal bölgenizde herhangi bir siyasi sebep
dolayısı ile mahkeme altına alınmış bulunanların kayıtsız şartsız
geçmiş yaptıklarından sorumlu tutulmamak kaydıyla serbest
bırakılmaları. Ve bundan başka yine benimle ilişkisi olan ve
size esir düşen asker ve subayların da benim kefilliğim altında
serbest bırakılmalarım isterim. “
3.”Ben hastayım, esaslı bir tedaviye ihtiyacım var. Sizinle
İzmir’e indikten sonra, zaruret hissedersem, tedavi edilmek
üzere, Avrupa’nın herhangi bir tarafına gitmek istersem, beni
serbest bırakmak son ricamdır.”
Yunan Yarbay;
“Bütün isteklerinizi kabul ediyorum, yetkime dayanarak
söz veriyorum. Yalnız arkadaşlarınızın tüfeklerini taşıyarak
bırakılması, işgal bölgemizde fena bir örnek olur. Bu asayişin
bozulmasına sebep teşkil eder. Bununla beraber, arkadaşlarınıza
karşı meydana gelecek herhangi bir saldırıya meydan vermemek,
onların hak ve şereflerini korumak vazifemizdir. Ama tabanca ve
kamalarını taşıyabilirler. “10
Bu söz üzerine kısa bir süre düşünen Ethem Bey;
“O zaman işgal bölgenizde silahlandırdığınız siyasi ve
şahsi hasımlarımıza da tüfek taşımayı yasaklamalısınız. Yoksa
anlaşmamıza imkân yoktur.”
Bu sözler yarbayı da, Ethem Bey gibi düşündürür. Sonra şu
cevabı verir;
“Bu teklifinizi de kabul ediyorum. Çünkü sizi haklı
buluyorum. Bu nedenle ya arkadaşlarınızın tüfekleriyle
gezmelerine müsaade ederiz, yahut diğerlerine de silah taşımayı
yasak ederiz.”11
Anadolu’daki Yunan Ordu Karargâhının 2. Bürosunda
teğmen olarak görev yapan Christos D. Karassos (Küçük
Asya’daki Savaş, Mart.1921’deki Askeri Operasyonlar, C. I, Atina,
10 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 189-191.
11 ÇEH, 1962, a.g.e., s. 191.
189
1968)’a göre, Ethem Bey ile yapılan protokolün ana hatları
şöyledir:
-Silahlar teslim edilecek,
-Atlar sahiplerinde kalacak,
-Kimliklerini muhafaza edebilecekler,
-Evlerine geri dönebilecekler.
Bu protokol şartları, Ethem Bey’in anılarında açıkladıkları
ile uyuşmaktadır.12
Ayrıca Atina Eski Büyükelçisi Enis Akaygen’in “Yunan
Ordusu İçinde Anadolu Rumları” ismindeki eseri de bunu
doğrulamaktadır. Bu eserde, İzmir’e çıkan Yunan Kuvvetleri
Komutanı Miralay Zafirepulos, o tarihde başbakan olan
Venizelos’a şu mektubu yazıyordu:
“…Tecrübeli cephe gerisi mücadelecisi ve çok cesur bir
kumandan olan Çerkez Ethem’in Balıkesir’e kadar inerek Saray
ve Bab-ı Ali’nin sevk ettiği yine Çerkez olan Anzavur Ahmet
kuvvetlerini perişan etmesi ve İstanbul Hükümeti’nin ümit
bağladığı bu adamı öldürmesi, karşıda muntazam ve kudretli
askeri varlığın bulunduğunu gösteriyordu. Kemalistler, bu sağlam
cephenin arkasında teşkilatlarını emniyetle tamamlıyorlardı.
Ethem, Gediz’de taarruza geçmiş ve kendisinden daha kuvvetli
iki tümenimizi geri çekilmeye mecbur etmişti. İstihbaratımız,
Türk Cephe Kumandanlığı’ndaki değişmeden sonra Ethem’le
yeni kumandan arasındaki ihtilaf (anlaşmazlık) çıkması bizim
için iyi haber ve mükemmel fırsattı. Hadiseyi, Türk cephesinin
çözülmesi şeklinde her tarafa bildirdik ve hatta uçaklarla
attığımız bildirilerle bilhassa yerli Rumlara anlattık. Ethem’in
işgal sahamızdan “geçiş hakkı” istemesini de şartsız kabul ettik ve
boşalttığı sahayı Türk kuvvetlerinin doldurmasını beklemeden
taarruza geçtik…”
Ethem Bey’in hatıralarında müstakil bir bölüm, memleketten
götürdüğü servete ayrılmıştır. Bu iddianın kendisine çok elem
verdiği anlaşılıyor. Şu satırlar, bu duygusunu anlatıyor:
“Vatandan ayrılmadan, Kuvay-ı Seyyare’nin kurulduğundan
beri tatbik ettiği usule dayanarak son maaşları dağıttırdım. Ne
12 E. Cilasun, 2004, a.g.e., s. 210.
190
kuvvetlerimin, ne de insandan çok vatanın muhtaç olduğu
harp malzemesinin Yunan işgali altındaki sahaya geçmesini hiç
istemiyordum. Benimle beraber Yunan işgal sahasına geçmek
isteyen ve kaderlerini bana bağlayan en yakın arkadaşlarımı bile
bu fikirlerinden vazgeçirtmeye çalıştım. Bütün harp müddetince
hasta ciğerlerimden çok kıymet verdiğim Cebel bataryasını, Parti
Pehlivan’a emanet ederken, benim işgal hudutlarını geçmemden
sonra Yunan’ın muhtemel ileri harekatı sırasında ele geçmemesi
için tedbir almasını istedim. Üzerimde, Dünya Harbi’nde Ali
İhsan Paşa’nın hediye ettiği tabanca ile aile hatırası saatten
başka bir şey yoktu. Yaverim Sami Bey, aylıkların verilmesinden
sonra kalan altınları ne yapacağımızı sordu. Kendisine bir zabıt
tutularak mutemede tevdiini emrettim. Yunan işgal sahasına
geçtiğimiz zaman benim şahsi param yoktu, yaverim Sami Bey’in
üzerinde aylıklarından birikmiş olan kırk mecidiye vardı.
O buhranlı karar anında parayı düşünmek, belki başkalarının
hatırına gelecek mevzudur, fakat beni yakından tanıyanlar eğer
vicdanlarını hakem yaparlarsa tasdik ederler ki, servet sahibi
olmayı hiçbir zaman düşünmemişimdir. Para sarf etmeye sebep
olacak hiçbir şahsi itiyadım da yoktu.
İzmir’de, Yunan Başkumandanlığı’nın fiili esiri olarak
geçen o elemli günlerde, beni bu akıbete sürükleyenlerin
telkinleri altında olan gazeteler, beraberimde katır yükleri ile
altın götürdüğümü yazmışlardır. Bunları bana, sitemlerin ve
hakaretlerin en ağırı olarak Yunan zabitleri gösterdiler. Onlar,
her şeyimi didik didik etmişlerdi. Bu serveti her hâlde, bir yere
gömmediğime göre, üzerimde ve bir zabit hurcu içine sıkışmış
pek mütevazı eşyamın arasında saklamış olmam icap ederdi.
İkinci itham da, İzmir Valisi Rahmi Bey’in oğlunu kaçırarak
alınan fidye dolayısıyladır. Bu işte benim şahsen muvafakatim
olmamıştır. İki taraf arasında mazide cereyan etmiş hadiselerin
neticesi olarak vukua gelmiştir. Elde edilme şekli ne olursa olsun,
para, kuruşuna kadar milli kuvvetlere sarf edilmiştir. Devlet
kasasından tahsisatı olmayan bir cephenin, halkın yardımından
gayrı istinadı olabilir mi idi? Serveti olanlar vatanları için bu
yardımı kendiliklerinden ifa etmedikleri zaman, o fevkalade
191
zamanlarda muhitin ileri gelenlerinden kurulu heyetlerin tespit
ettikleri miktarlarda, yardımı yapmayanlardan bu tediyeleri ifa
etmeye mecbur tutulanlar, benden sonra verdikleri bir yerine
devletten on istemişlerdir. Hakşinas ve adil bir karar o idi ki,
Kuvay-ı Seyyare’nin kuruluşundan dağılmasına kadar topladığı
kuvvetlerin tam adedi tespit edilsin, büyük kısmı süvari olan
bu kuvvetlerin sarfiyatı hesaplansın, alınan paraların yekunu
bulunsun ve eğer ortada fark çıkarsa itham edilmiş olalım...
Bunlardan hiçbirisi yapılmamış, sadece Ethem Bey giderken
beraberinde katır yükleriyle altın götürdüğü iddia edilmiştir.
Ağabeylerimle Yunanistan’da buluşup, Atina hükümetinin bütün
yardımlarını reddederek sadece bize ayrılma izni vermelerini
istediğimiz günlerde adam başına yarım okka kuru ekmekle
geçindiğimiz günler olmuştur.”13
Ethem Bey’in memleketi terk ederken yanında çok az kişi
olduğu ve bunların da, aileleri Yunan işgalindeki topraklarda
bulunan, esas mesleği askerlik olmayan kimseler olduğu
biliniyor.
Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı’nın kaynaklarına göre
dahi, Ethem Bey Yunanlılarla işbirliği yapmamıştır. Adı geçen
kaynaklara göre bu olay şöyle ifad edilmektedir:
“Asi Çerkez Ethem, bir süre Sındırgı bölgesindeki dağlarda
dolaştıktan sonra, Eskimanyas köyüne gelerek burada kalmış ve
sonra da bu köy yanındaki Yörük köyünde Yunanlılara sığınmıştı.
İzmir’e götürülen Ethem, burada bir müddet kaldıktan sonra
tedavi için Atina’ya gönderilmesini istemiş, Yunan makamları da
onu Atina’ya yollamıştı.
Şubat ortalarında İzmir’den esirlikten dönen Teğmen
Recep’in BMM Başkanı Mustafa Kemal’e yazdığı özel mektupta
‘Ethem meydanda yok. Reşit, Eşref ve diğer arkadaşları İzmir’de
Yunanlılarla gezip, dolaşıyorlar. Ethem’in birkaç arkadaşıyla
Atina’ya gittiği haber veriliyor’ denmekteydi.”14
13 C. Kutay, 2004, a.g.e., s. 340.
14 TİH. 1974. a.g.e., s. 257.
192
8. ANALİZ
a. Sosyolojide Merkez-Çevre İlişkisi
Bir arada yaşama ihtiyacı duyan insanların birlikteliği çeşitli
müşterekleri, bu müşterekler de zamanla kurumları ortaya çıkarır.
Dirlik ve düzenin oluşumu için kurulan üst düzey kurumların en
geniş ve önemlisi hiç şüphesiz devlettir. Devlet içinde önemli bir
yer işgal eden en önemli grup ya da kişiler ise, iktidar gücünü
elinde toplayanlardır. İktidar; yapısı gereği, paylaşımı sürekli
mesele olan, ya da üzerinde titrenilen bir gerçektir. Devlet
yönetimlerinde “merkez”in rolü, onun muhatabı olan “çevre” ile
ilgisi nispetinde önem kazanır. Gerek “merkez” ve gerek “çevre”,
kendi tarihî, siyasî ve kültürel dokuları içerisinde, belli bir biçim
kazanmışlardır.
Bu teoriye göre, elitlerin hâkim olduğu bir “merkez” vardır
ve bu “merkez”, “çevre”deki unsurların, yani sıradan vatandaşın,
kendisine doğru olan hareketini engellemeye çalışır. “Merkez”
daima “çevre”nin niyetlerinden kuşku duyar. “Çevre” de
“merkez”e duyduğu güvensizlik nedeniyle, “merkez” ile
işbirliğine gitmez ve sürekli bir gerilim ve çatışma ortamı doğar.
Bu gerilim; “merkez”in rahatlıkla hukuk dışına çıkmasına neden
olabilir.
Osmanlı devleti, Pederşahî (Patrimonyal) yani son derece
merkeziyetçi özellikte idi. Toplumun tamamı, otoriteyi temsil
eden güç etrafında toplanmıştır. Ayrıca “kan bağı” olmasa
dahi; toplum yani “çevre”, kendisini otoriteye yani “merkez”e
ait saymaktadır. Osmanlı Devletinin merkeziyetçi yapısı,
sorumluluk ve gücünü devlet işlerinin yönetimi (bürokrasi),
adalet (yargı) ve ordu (güvenlik) ile sınırlandırmış idi. Mesela
eğitime bile devletin müdahalesi olmazdı. “Merkez”; “çevre”nin
193
diline, dinine, kılık kıyafetine, hatta çoğu zaman hukukuna
bile karışmazdı. Osmanlı; “çevre” olarak algıladığı unsurları,
doğrudan “merkez”in içine alma politikasını başarı ile uygulayıp,
“merkezileştirmek”te mahir idi. Bu sebepten dolayı, çevrede
kümeleşen cemaatler ve sosyal katmanlar yoktu. Bunun tek
istisnası, Safevi–Şii etkisi ile oluşan Alevi-Bektaşi Cemaatleri’dir.
b. Ethem Bey ve Merkez-Çevre İlişkisi
Ethem Bey ile Mustafa Kemal Paşa arasında veya Ethem
Bey ile İsmet Bey arasında şahsi bir anlaşmazlık, gerilim veya
güceniklik olduğuna dair en ufak bir tarihi belge yoktur. En
azından bunu Ethem Bey açısından biliyoruz. Çünkü Amman’da
kaldığı tek odalı barınağının duvarında, Mustafa Kemal ve
İsmet Bey’in birlikte çekilmiş fotoğrafını ölene kadar muhafaza
etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki günlerden bir
akşam yemeğinde, Ethem Bey meselesi açılınca, Mustafa Kemal
Paşa;
“Ethem Bey yalnız olsaydı, bana olan bağlılığını daima
muhafaza ederdi. Onun için üzgünüm. Yoğun işler arasında
onunla yeterince ilgilenemedik” diyerek üzüntüsünü belirtir.1
Mustafa Kemal Paşa, 12 Temmuz 1920’de meclisteki bir
konuşmada;
“Uzun müddet çarpışabilmek ve halkın savaş şevkini ayakta
tutmak için harb-ı sağir (gerilla savaşı) yapacağız. Buna başladık.
Hedefimiz, düşman maneviyatını kırmak, kendi maneviyatımızı
ayakta tutmaktır.” demiştir.2
Mustafa Kemal Paşa, kısa bir müddet için daha Ethem
Bey’den faydalanmakla beraber, artık ondan kurtulmayı,
gerilla devrinden çıkarak, Millet Meclisi Ordularını kurmak
istemektedir.3
Yazar Yalçın Küçük’ün teorisine göre, Ethem Bey’in tasfiyesi,
Mustafa Suphi’nin tasfiyesi ile bağlantılıdır ve sebebi şöyledir:
“Mustafa Kemal Paşa, kişilik olarak politik esnekliğe
1 M. Ünal, 2000. a.g.e., s. 263.
2 F. R. Atay, 1999. Çankaya. Cilt III. Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. Şti. İstanbul.
3 F. R. Atay, 1999. Çankaya. Cilt III. Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. Şti. İstanbul.
194
sahip birisidir. 1920 yılının yaz öncesinde, Ethem Bey’i Ankara
Garı’nda büyük ihtimam ve saygı ile karşılayan Kemal Paşa,
ikinci yarısında ise olağanüstü sayılabilecek manevralarla bu
gerilla liderine Elen kuvvetlerinin arkasına geçmekten başka,
açık bir kapı bırakmamıştır. Ethem Bey’in tasfiyesi, cumhuriyetin
yönetiminde ve kuruluşunda çok önemli roller oynamış olan
Çerkez kökenlilerin tasfiyesinin de başlangıcı sayılmalıdır.
Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’na katılanlar içinde, Mustafa
Kemal de dahil olmak üzere en ünlüsü, hiç kuşkusuz “Hamidiye
Kahramanı” olarak bilinen Rauf Orbay’dır. Rauf Bey bir Abaza’dır
ve yirmili yılların ortasında, idam olmamak için sürgünü seçmek
zorunda kalmıştır.
Bursa Bölgesi’ndeki ilk direniş teşkilatını kuran Bekir Sami
(Günsay) Bey, Zeraho Boyu’ndan bir Çerkez idi. İlk dışişleri
bakanlarından Bekir Sami Bey4, 5 ise bir Oset (Asetin) idi.
Millet Meclisi’nde öldürülen Deli Halit Paşa, İzmir suikasti
nedeniyle asılan “Hatko” İsmail Canbulat, yirmili yıllardaki komünist
harekette önemli yerleri olan Hakkı Behiç Bey, Şeyh Servet hep
Çerkezdiler. Bunlardan İsmail Canbulat, Mustafa Kemal Paşa’nın
bakan olmak için yazdığı dilekçede, Paşa’nın birlikte bakan olmasını
istediği çok yakın arkadaşıydı. Kuşçubaşı Kardeşler, Pşivu Ethem,
Reşit ve Tevfik kardeşler de, çok önemli roller oynadıktan sonra hızla
tarih sahnesinden uzaklaştırılanlar arasındadır.
4 Bekir Sami Kunduk Paşa (1865-1933): Çerkez asıllıdır. Kuzey Kafkasya’nın Osetya
Bölgesi’nde doğmuştur. Ailesi aynı yıl Anadolu’ya göç etmiştir. Babası Rus Ordusunda generalliğe kadar yükselmiş, Türkiye’de de generallik yapmış olan Musa Kunduk
Paşa’dır. Paris’te Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Anadolu’da çeşitli yerlerde, kâtiplik, mutasarrıflık, valilik gibi görevlerde bulundu.
Milli Mücadele’ye ilk katılan kişilerden olup, Sivas Kongresi’nden itibaren Milli
Mücadele içindedir. İlk Ankara Hükümeti’nde Dışişleri Bakanı olmuştur. TBMM’de iki
dönem Tokat milletvekilliği yaptı.
Terakkiperver Cumhuriyetçi Parti’nin kurucuları arasında olduğu için, İzmir
Suikastı Davası’nda, bu partinin tüm üye kurucuları ile yargılandı ve beraat etti. Bu
olay kendisini çok üzdüğü için, 1927 yılında, Turhal Bahçebaşı Köyü yakınlarındaki
Horuk Çiftliği’ne, inzivaya çekildi. Burada 1933 yılında öldü (M. Ünal 2000. a.g.e., s.
72-74).
5 Bir kızı vardır. Kızı Mine ‘Tamara Kunduk’ Sunar, halen Londra’da heykeltıraşlık
yapmaktadır. İngiltere’de, Kraliçe II. Elizabeth ile kahvaltı edecek kadar seçkin bir
sanatçıdır. Damadı Ömer Sunar, İş Bankası eski genel müdürlerinden olup, 12 Eylül
öncesi teröristlerce öldürülmüştür. O.Y.
195
Yirmili yıllardaki Çerkez tasfiyesi, belki de tasfiyelerin
ilkidir; çünkü daha 1923 yılına gelindiğinde, Teşkilat-ı Mahsusa
ve Çerkez sözcükleri, öyle her yerde rahatlıkla telaffuz edilecek
sözcükler değildi. Bunun nedenleri hiçbir zaman netlikle ortaya
konmuş değildir. Benim, Çerkez Ethem Bey’in ve gerillalarının,
Elen kuvvetlerinin arkasına geçmekle birlikte, Türk mukavemet
kuvvetlerine bir tek kurşun bile atmadıkları ve Ethem Bey’in,
ayrılmadan önce, bazı gerilla liderlerini direnişi sürdürmeye
özendirdiğini göstermeme kadar, “ihanet” kabul edilmiş ve
kuşaktan kuşağa tekrarlanmıştır.
Ancak, teknik çalışmalara inildiğinde, Ethem Bey
kuvvetlerinin nerede ve nasıl ihanet ettikleri konusunda hiçbir
kanıt verilmiyordu. Bunun yerine, Ethem Bey’in, kuvvetlerinin
yönetiminde ve finansmanında populist ve hatta komünizan
yöntemlere başvurduğu hep ileri sürülmüştür.
Ethem Bey’in, birisi modern Kürt başkaldırılarından ilkini
yöneten Prens Bedirhan’ın torunu Cemal Kutay tarafından ve
diğeri bir günlük gazetede yayımlanan iki anısı bulunmaktadır.
Kürt kökenli Kutay, yer yer anıları bükmüş olmanın dışında,
bir de yazılarını Kemalist çerçeveye uydurma konusunda aşırı
gayretli olmakla ünlüdür.
Aslında anılarında vermeye çalıştığı izlenime göre, Ethem
Bey politikadan daha çok, savaş örgütlemeyi bilen bir gerilla
lideridir. Fakat bunu olduğu gibi kabul etmekte zorlanıyoruz.
Ethem Bey’in, Kemal Paşa çevresinin kendisini tasfiye etmek
istediğini sezmesi ve manevraları çok iyi görmesi, üstelik daha
sonra kendisine yapıştırılacak “hain” sıfatını sanki bilmişçesine,
bunu haklı çıkaracak adımlardan ısrarla kaçınması, politik
yanının da ihmal edilemeyeceğinin ipuçları durumundadır.
Eğer Ethem Bey sonunda kaybetmişse, kaybetmesi kaçınılmaz
olduğu içindir.
Peki neden? 1920 yılında, Çerkez Ethem Bey’in gerillaları
hariç, hiçbir başarılı askeri harekete tanıklık etmiyoruz. Bu
durumda, Mustafa Kemal Paşa gibi, temkinli ve beklemesini bilen
bir liderin, bu kadar erken bir tasfiyeye başvurmasının nedenini
sormak durumundayız. Bunu, 1920 yazında, Gilan’da olanlara
ve sonbahardaki Bakü gelişmelerine bağlamak zorunluluğu var.
196
Ayrıca Ethem Bey’in buradaki gelişmelerle olmasa bile, haberdar
olduğunu düşünmek gerekir.
Çerkez gerillalarına benzer, Cengeli gerilalarına dayanılarak
ve Hazar sahillerine çıkan Kızıl Ordu’ya güvenilerek, İran Sovyet
Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilanı, 1920 yaz başıdır. Eylül ayındaysa,
Bakü’deki Doğu Halkları Kurultayı, Cengeli Gerillaları’nın lideri
Kuçuk Hanı’ı desteklediğini bir karar haline getiriyordu. Bakü
Kurultayı devam ederken, Paris’te eğitim görmüş bir valinin oğlu
olan hırslı Mustafa Suphi’nin liderliğinde bir komünist partisi
kuruluyordu. Böyle bir ortamdan kendisini şekillendirmeye
başlayan Kemalist yönetimin, Çerkez Ethem Bey gerillalarını
tasfiye etmeyi kararlaştırması, siyasi analiz çerçevesinde son
derece anlaşılabilir olmaktadır.
Burada şaşırtıcı olan kararın kendisinden daha çok,
henüz kendisini kabul ettirmemiş bir liderliğin bu kadar riskli
bir kararı böylesine bir cüretle alabilmesidir. Bu karar tek
kalmıyor, Kemalist yönetim, aynı zamanda kendi kontrolünde
bir komünist parti kurulmasını da kararlaştırıyordu. Böylece
1920 sonbaharında, “resmi” komünist partisi ilan ediliyordu.
Çerkez gerillalarının tasfiyesiyle “resmi” komünist partisinin
kurulmasının kararlaştırılması, Kemalist politika kurallarının
önemlilerinden birisi olan, “kontrol” kabiliyetine verilen
ağırlığı da ortaya çıkarıyor. Gerçekten de, 1920 sonbaharında
Mustafa Suphi’ye karşı davetkâr bir tutum alındığına ve
legal komünistlerin otolikidasyona zorlanmasına da tanıklık
ediyoruz. 1921 Şubat Ayı’na girdiğimizde, Mustafa Suphi ve
arkadaşları Karadeniz’de boğulmuş ve Çerkez Ethem Bey’le
kardeşleri, seçkin gerillalarıyla birlikte savaş alanını terk etmiş
durumdadırlar.
Ortaya çıkan politik vektörleri özetlersek;
1-Kemalistler, Ön Kafkasya’nın bolşevize edilmesinde,
kızıl kuvvetlere çok büyük ölçüde yardımcı oldular. Başkaları
bir yana, eğer Kemalist katkı olmasa, Azerbaycan’ın sovyetize
edilmesinin güç olacağı ileri sürülebilir. Azeriler bunu hep
ileri sürmüşlerdir. Bu, Moskova açısından son derece dostane
bir yaklaşımdır. İttihatçılar, İttihatçı komutanlar ve Teşkilat-ı
Mahsusa, bu politikaya karşıdır ve bunların hızla tasfiyesine
197
tanıklık ediyoruz.
2-Kemalizm kendisini, Pan-Turanizm ve Osmanlı emperyal
heveslerini tümüyle terk düşüncesine dayayarak forme
etmektedir. Bu, Büyük Britanya emperyalizmi için son derece
cazip bir gelişmedir”6
Cumhuriyetin ilk yıllarında iki önemli tasfiye yapılmıştır:
a-Bunlardan ilki 1920’li yılların başında yapılan Ethem Bey
ve kardeşlerinin tasfiyesi ile Mustafa Suphi ve arkadaşlarının
tasfiyesidir.
b-İkinci büyük tasfiye ise, “İzmir Suikastı” bahanesi ile
yapılan tasfiyedir.
Şeyh Sait adına bağlanan ayaklanma ne ölçüde önceden
biliniyorsa, İzmir Suikastı hazırlığı da çok daha fazla olmak
üzere, güvenlik güçlerinin elinde gelişmiştir. Sanıkların, kamu
görevlilerinin, idamdan kurtulan Kazım Karabekir Paşa’nın
açıklaması dahil, bütün açıklamalar bu yöndedir. İzmir Suikastı
hazırlığının bir bölümü içki masalarında yapılmıştır. Diğer
bölümünü ise zaten polis biliyordu.
İzmir Suikastı olayında, neden-sonuç ilişkisi bulmak
imkânsızdır. İdam edilenlerin önemli bir bölümünün suikastla
hiçbir ilişkisinin bulunmadığı, hem o zaman hem de şimdi
kesinlikle bilinmektedir.
Şubat-Nisan 1925 tarihinde meydana gelen Şeyh Sait İsyanı
ile başlayan ve Haziran 1926’da İzmir Suikastı ile sürdürülen
yaklaşık bir yıllık süreçte, Türkiye solunun ve İstanbul Basını’nın
hemen hepsi, İstiklal Mahkemeleri önünde sanık sandalyesine
oturtulmuştur. Çoğu pişmanlığa zorlanmış ve “çevre”den
“merkez”e çekilmiştir. Yani yerleşik düzene uydurulmuştur.
Ancak İttihat ve Terakki ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın kalan
kadrolarının bir bölümü idam edilmiştir.
Çerkez kökenli Deli Halit Paşa, Mustafa Suphi ve
arkadaşlarını Karadeniz’in ortasında öldüren Yahya Kahya ile
Trabzon’da Pontusluların tasfiyesinde önemli rol oynamış olan
Topal Osman’dır. Ethem Bey ve kardeşleri ile, Mustafa Suphi
ve arkadaşlarının 1920 başında tasfiyesinden yaklaşık üç yıl
sonra, Topal Osman ortadan kaldırılmıştır. Topal Osman’ın
6 Y. Küçük, 2004. a.g.e., s. 376.
198
ortadan kaldırılması, cumhuriyetin kurulmasından yaklaşık
yedi ay öncesine denk gelen, 2 Nisan 1923 tarihidir. Bu tarihten
yaklaşık üç yıl sonra ise, İzmir Suikastı nedeni ile, ikinci büyük
tasfiye yapılmıştır.
Şeyh Sait İsyanı nedeni ile idam edilen Seyit Abdülkadir ile
İzmir Suikastı nedeni ile idam edilen Mehmet Cavit’in olaylarla
herhangi bir ilgilerinin olmadığı o zaman da biliniyordu, bugün
de kesinlikle bilinmektedir. Seyit Abdulkadir’in Şeyh Sait ile
herhangi bir ilgisi yoktur. Ama hem Kemalist önderliği kabul
etmemiş, hem de Londra siyasetine bağlı kalmıştır. Bu iki neden,
idam edilmesi için yeterli olmuştur.
Selanik Yahudilerinden olan Mehmet Cavit ise, İttihat ve
Terakki’nin eski maliye bakanıdır. Bakanlık yaptığı o zamanlardan
beri, hem Londra finans çevreleri hem de Londra siyasi çevreleri
ile sıkı fıkı ilişkilere sahiptir. Yaklaştığı ülkelerin siyasetini
izleyenleri tasfiye etmek, Mustafa Kemal Paşa’nın üsluplarından
birisidir.7 Bunu Mustafa Suphi olayında da görmüştük.
İzmir Suikastı olayında iki idam daha göze çarpmaktadır:
İsmail Canbolat ve Ayıcı Arif Albay.
İsmail Canbolat Bey, Çerkez kökenlidir. Çeşitli kaynaklarca,
Mustafa Kemal Paşa’nın hayattaki pek az yakınından birisidir.
Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’na başlamadan önce,
bakan olmak isteği ile saraya gönderdiği mektupta, kendisiyle
birlikte hükümette İsmail Canbolat’ı da görmek istemiştir. Başka
anılar da bunu doğrulamaktadır.
Ayıcı Mehmet Arif Bey8 Mustafa Kemal Paşa ile Samsun’a
Bandırma Vapuru ile çıkan 22 subaydan birisidir. Samsun’a
giden ekipteki görevi, kurmay başkan yardımcısıdır.
İsmail Canbolat’ın İzmir Suikastı ile ilgili olduğunu dair,
bugüne kadar herhangi bir delil bulunamamıştır. Ayıcı Arif’in
ilgisi ise, arkadaş sitemlerini aşmıyordu. İkisinin de sebepsiz
yere idam edilmesi, belki de Mustafa Kemal Paşa’nın kendi
geçmişinden kopma isteği ile açıklanabilir.9
7 Y. Küçük, 2004. a.g.e.
8 Karargâhında çadır içinde ayı beslediği için bu isimle anılmaktadır.
9 Y. Küçük, 2004. a.g.e.
199
c. Ne İdiler, Sonları Ne Oldu?
Bir Fransız düşünürü; “Devrimler bazen kendi öz evlatlarını
da yer. Devrim; senin beni veya benim seni; bir sözcük ile
arkadaşların birbirlerini astığı zaman olacaktır. Devrimlerin
gerçek kanıtı budur.” demiştir.
Bu bölümde, Mustafa Kemal Paşa ile Milli Mücadeleye en
baştan başlayanlar incelenecektir. Bu kişiler, ya Mustafa Kemal
Paşa’dan önce Anadolu’da Milli Mücadele ateşini yakmışlar;
ya da onunla beraber Samsun’a çıkarak, Milli Mücadele’ye
katılmışlardır. Milli Mücadelenin bu önemli şahsiyetlerinden
İsmet İnönü hariç, diğerlerinin hepsi bir şekilde tasfiye olmuştur.
İsmet İnönü
Başlangıcı: Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir Paşalar
birkaç defa Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye girişmeleri
gerektiğini söylemişlerse de; “Olmaz. Bütün bunlar hayal”
demiştir. Kazım Karabekir Paşa birkaç kere Ankara’ya çağırmış,
fakat her seferinde; “En iyi yol, bir çiftliğe çekilmek ve Allah’a
dua etmektir. Başka çare yoktur.” demiştir. En sonunda kendisini
İngilizler yakalayacak diye, kaçmış ve Ankara’ya gelmiştir.
Önemli bir askeri başarısının olmadığı Mustafa Kemal Paşa
tarafından da doğrulanan İsmet Beyin en önemli başarısı, Ethem
Bey ve ağabeylerinin tasfiyesindeki rolüdür.
Sonu: Cumhuriyet Tarihi’nin en büyük fırsatçısı ve
kazananıdır. Milli Mücadeleye oldukça geç başlamış ve
TBMM’nin açılışından kısa bir süre önce Ankara’ya gelmiş
olmasına rağmen, kendisinden rütbece daha üstün veya kıdemli
olan Ali Fuat ve Refet Bey gibi komutanları atlayarak, 11 üyeli
ilk hükümette, Genel Kurmay Başkanlığı görevini kapmayı
bilmiştir. Cephede bile hanımını yanından ayırmamıştır. Askeri
yönden ufak bir çatışma sayılan İnönü’deki çarpışmayı önemli
bir savaş gibi yutturmayı bilmiş, mirliva (tuğgeneral) olmuş ve
İnönü soyadını almıştır. 26-Ekim-1922’de Dışişleri Bakanı, 1
yıl sonra 30-Ekim-1923’de başbakan oldu. Bu görevini 1937’ye
kadar sürdürdü. 1937 yılında Atatürk tarafından başbakanlıktan
azledildi. Köşesine çekildi. 1 yıl sonra Atatürk’ün ölümünden
sonra cumhurbaşkanı oldu ve bu görevi 10 yıl sürdürdü.
200
Ali Fuat (Cebesoy) Paşa
Başlangıcı: Mustafa Kemal Paşa’nın sınıf arkadaşı. Harb
Okulundan Ali Fuat birincilikle, Mustafa Kemal de ikincilikle
mezun oldu. Mustafa Kemal Paşa ile yaptıkları anlaşma sonucu,
Milli Mücadele’ye zemin hazırlamak amacıyla, 19-Mayıs1919’dan önce Anadolu’ya kolordu komutanı olarak geçti. İzmit
üzerinden Adapazarı istikametine ilerleyen İngiliz kuvvetlerine
ateş açıp, onları durdurarak, İstiklal Savaşı’nı fiilen başlatan ilk
komutan oldu. Amasya Genelgesini imzalayan 4 kişiden biri.
Sonu: Batı Cephesi Komutanı olmak isteyen İsmet İnönü
tarafından, Çerkez Ethem taraftarı olmakla suçlandı. Gediz
Savaşı’ndan sonra, Batı Cephesi Komutanlığı görevinden alındı
ve Moskova Büyükelçisi oldu. Batı Cephesi Kumandanlığından
alındığında, Ankara’ya geldiğinde, Tren Garında vagonunun
aranması meselesinden dolayı, Mustafa Kemal Paşa’ya kırıldı.
Milli Mücadeleden sonra, İzmir Suikastı Davası nedeni ile
tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. Fakat ileriki zamanda tasfiye
edildi, kendisi de inzivaya çekildi.
Kazım (Karabekir) Paşa
Başlangıcı: Mondros Mütarekesinin birkaç aylık
uygulamasını gördükten sonra, Milli Mücadele yolu ile vatanın
kurtarılması fikrini ilk ortaya atanlardandır. İstanbul’da hiçbir
şeyin yapılamayacağından, herkesin İstanbul’dan ayrılarak
Anadolu’ya gitmesini tavsiye etmektedir. Doğu’ya gitmek üzere
veda ziyaretine gittiği Mustafa Kemal Paşa’ya da aynı davetini
yaptığı sırada, Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçerek bir
mücadele başlatma konusunda henüz bir karar vermiş değildir.
Sonu: 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)
kurucuları arasında yer aldı ve bir süre sonra da bu partinin genel
başkanı oldu. Bu olaydan sonra tasfiye edildi. İzmir Suikastı
Davası nedeni ile tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. Siyasi
gözetim altında tutulması istenen 84 kişilik listenin başında yer
aldı. 10 sene boyunca sürekli takip ve gözetim altında tutuldu.
“İstiklal Harbimiz” isimli eseri toplatıldı ve yakıldı.
201
Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa
Başlangıcı: Milli Mücadele’de mareşal rütbesine erişmiş
iki komutandan birisidir. Mustafa Kemal Paşaya güvenmemiş,
tuttuğu yolun doğruluğuna da inanmamıştır. Bu yüzden Büyük
Millet Meclisinin açıldığı günlerde Anadolu’ya geçmiştir. Daha
sonra Milli Mücadelede yararlık göstermiş ve 1921-1944 yılları
arasında tam 23 yıl Genel Kurmay Başkanlığı yapmıştır.
Sonu: Son derece çarpıcı bir “İsmetzede” örneğidir.
Gözden düşmüş İsmet İnönü’yü cumhurbaşkanı seçtirdi.
Ama sonra hayatının en büyük kazığını ondan yedi. İnönü’yü
cumhurbaşkanı seçtirmesi hakkında; “Hayatımda ki tek ve en
büyük hatamdır” demiştir. 1950’de öldüğünde; İsmet İnönü ne
ailesine baş sağlığı diledi, ne de cenazesine katıldı. Cenazesi
defnedilirken, İsmet İnönü’nün bilgisi dahilinde, radyolardan
“Çiftetelli” çaldırıldı.
Hüseyin Rauf (Orbay) Paşa
Başlangıcı: Hamidiye Kahramanı. Milli Mücadeleye katılma
kararını Şubat-1919 tarihinde verdi ve Bahriye Nazırlığı’ndaki
görevinden istifa etti. Amasya Genelgesini imzalayan 4 kişiden
biri. Çerkez asıllı bir çok kişinin Milli Mücadeleye katılmasına
sebep olmuştur. Çerkez Ethem’i örgütleyerek, Ege Bölgesi’nde
ilk direniş hareketinin başlamasını sağlamıştır. Mustafa Kemal
Paşanın büyük zaferden sonra Rauf Beye hediye ettiği fotoğrafta
şöyle yazmaktadır; “Benim çok muhterem kardeşim ve Türkiye’yi
kurtarmakta hakiki yardımcı ve destekçi kardeşim Rauf’a”
Sonu: 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)
kurucuları arasında yer aldı. Bu olaydan sonra tasfiye edildi.
İzmir Suikastı Davası nedeni ile tutuklandı ve yurtdışında
olması sebebiyle, gıyabında 10 yıl hapse mahkum edildi. 10. Yıl
Affından sonra yurda döndü.
Refet (Bele) Paşa
Başlangıcı: Milli Mücadeleye zoraki katılmıştır. Aslında
manda taraftarı idi. Fakat gösterdiği asker, komitacı ve politikacı
kişiliği ile, Milli Mücadelede kendisini göstermiştir. Amasya
202
Genelgesini zorla imzaladı. Milli Mücadele içindeki üst düzey
kişilerden, İsmet İnönü ile birlikte en fırsatçı ve kurnaz kişilik.
Sonu: İzmir Suikastı Davası nedeni ile tutuklandı, yargılandı ve
beraat etti. Aralık-1926’da kendi isteği ile milletvekilliğinden istifa
etti, askerlikten de emekli oldu. 1935 yılına kadar inzivaya çekildi.
1935-1950 arasında 3 dönem İstanbul Milletvekilliği yaptı.
Bekir Sami (Günsav) Bey
Başlangıcı: 30-Ekim-1918 tarihindeki Mondros
Mütarekesi’nden sonra 56. Tümen komutanlığına atandı.
Batı Anadolu’da ulusal direnişin örgütlenmesinde önemlii rol
oynadı. Reşit Paşa aracılığı ile Padişahtan kendisine teklif edilen,
“Mustafa Kemal Paşadan ayrıl, kısa sürede iki terfi ile korgeneral
ol, tüm Anadolu Kuvvetlerinin komutanı ol, İstanbul’da bir
köşk ve yeterince para verelim” teklifini, Mustafa Kemal Paşaya
verdiği sözden dönemeyeceği gerekçisiyle reddetti.
Sonu: Komutanlık yönünden bir hatası olmamasına
rağmen, Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgal edilmesinden
sonra, görevinden alındı. Kastamonu, Daday’da zorunlu ikamete
tutuldu. Kurtuluş Savaşı bittikten sonra askerlik mesleğinden
emekli oldu ve İstanbul’a yerleşti. TBMM tarafından kendisini
verilen İstiklal Madalyasını, evine iki kere gönderildiği halde,
kabul etmedi. Öldüğü zaman cebinden sadece 9 lira çıktı ve bu
yüzden cenazesini DDY kaldırdı.
Bekir Sami (Kunduk) Bey
Başlangıcı: Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olup,
asker kökenli değildir. Milli Mücadele’ye ilk katılan kişilerden
olup, Sivas Kongresi’nden itibaren Milli Mücadele içindedir. İlk
Ankara Hükümeti’nde Dışişleri Bakanı olmuştur. TBMM’de iki
dönem Tokat Milletvekilliği yaptı.
Sonu: Terakkiperver Cumhuriyetçi Parti’nin kurucuları
arasında olduğu için, İzmir Suikastı Davası’nda, bu partinin tüm
üye kurucuları ile yargılandı ve beraat etti. Bu olay kendisini çok
üzdüğü için, yargılamadan sonra 1927 yılında, Tokat, Turhal’a
bağlı Bahçebaşı Köyü yakınlarındaki çiftliğine inzivaya çekildi
ve burada 1933 yılında öldü.
203
(Ayıcı) Mehmet Arif Bey
Başlangıcı: Mustafa Kemal Paşa ile Samsun’a kurmay
II. Başkanı olarak çıkan, vapurdaki en üst rütbeli 4. kişidir.
Cephedeki çadırında ayı beslediği için, daha ziyade Ayıcı Arif
lakabıyla tanınır. Bir çok cephede savaştı.
Sonu: Eskişehir Ve Kütahya çarpışmalarındaki hataları
nedeniyle İsmet Paşa tarafından görevinden alındı. 1926 yılında
İzmir Suikastı davasında suçlu bulunarak İzmir’de idam edildi.
İsmail Canbolat Bey
Başlangıcı: Mustafa Kemal Paşa’nın en yakını olmuş ve ona
adı ile “Mustafa” şeklinde hitap eden ender kişilerdendir. İttihat
ve Terakki’nin selefi Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kurucularından
ve üç kişilik idare heyeti üyesinden biriydi. II. Meclis’te İstanbul
milletvekilliği yaptı.
Sonu: Terakkiperver Cumhuriyetçi Parti’nin kurucuları
arasında olduğu için, İzmir Suikastı davasına dahil edildi. Suçlu
bulundu, 1926’da asılarak idam edildi.
Demirci Mehmet Efe
Başlangıcı: Milli Mücadele, Mustafa Kemal ve arkadaşları
tarafından başlatılmadan önce, Ege Bölgesinde direniş başlattı.
Yunan’a karşı savaştı. Sık, sık Ethem Bey ile ortak hareket ettiler.
Sonu: 1920 yılında düzenli ordu kurulunca, Ethem Beyin
akıbetine uğradı ve tasfiye edildi. Tasfiyesi Refet Bey tarafından
yaptırıldı.
Sarı Edip Efe
Başlangıcı: Düzce isyanının bastırılmasında yararlılık
gösterdi. Batı Cephesinde etkili işler yaptı. Yunan’a karşı savaştı.
Sonu: Atatürk’e suikast girişimi suçlamasıyla İzmir İstiklal
Mahkemesi’nde yargılandı, idam edildi.
.
204
SON SÖZ
Savaşlar kendi kahramanlarını doğurur. Milli Mücadele’nin
lideri belki Ethem Bey olacaktı. Belki de ilk cumhurbaşkanı o
olacaktı. Fakat daha sonra gelişen olaylar, buna imkân vermedi.
Genelkurmay kaynaklarına göre, Milli Mücadele esnasında
66 adet isyan çıkmıştır. Ama bunlardan üçü çok önemli ve Milli
Mücadele’nin seyri yönünden çok hayati öneme sahipti.
Ethem Bey önce Anzavur İsyanı’nı bastırmıştır. Daha
sonra Adapazarı-Düzce-Bolu İsyanı’nı bastırmıştır. Hemen
peşinden de Zile-Yozgat İsyanı’nı bastırmıştır. Eğer Ethem Bey
bu üç ayaklanmayı bastırmasaydı, belki bugün Anadolu’da bir
Türkiye Cumhuriyeti olmayacaktı. Ethem Bey bu üç önemli
isyanı bastırmıştır. Üstelik bu isyanları bastırmadan önce de, Ege
Bölgesinde örgütlediği Kuvay-ı Seyyare ile Yunan Cephesi’nde
Yunanlıların ilerleyişini uzun müddet durdurmuştur. Düzenli
Ordu kurulduktan sonra işi biten Ethem Bey ve ağabeylerinin
tasfiyesine karar verildi.
Elbette Ethem Bey’in de bazı şahsi noksanlıkları da var idi:
1.Devlet adamı olacak kapasite yoktu. Politika bilmiyordu.
2.Komutanlık yaparken yöntemleri sert idi. Acımasız cezalar
veriyordu.
3.Vatandaştan yardım toplarken sert davranıyordu.
Başını İsmet İnönü’nün çektiği bir grup, Ethem Bey
ve kardeşlerini isyan ettirmek için bütün yolları denedi.
Nihayetinde, Reşit ve Tevfik Bey’ler Yunan tarafına geçti ve
Türk Ordusu’na karşı savaştı. Ama Ethem Bey uzun bir süre
Yunan tarafına geçmemek için direndi. Ama sonunda daha fazla
dayanamadı ve Yunanlılarla yaptığı anlaşma ile, “geçiş hakkı”
isteyerek, teslim oldu.
Halbuki Ethem Bey’in burada yapması gereken başka bir
yol daha vardı. Ethem Bey, yanına alacağı birkaç yakın adamı
205
ile, Kayseri Uzunyayla’ya gidebilirdi. Burada her köyde bir
gece kalsa, aynı köye sıra ancak 3-4 ayda gelirdi. Hiçbir savaş
suçlusunu affetmeyen ve en sert bir şekilde cezalandıran Ethem
Bey, Çapanoğlu Celal ve Edip Bey’leri, Uzunyaylalı Çerkez
Bey’lerinin hatırını kırmamış ve affetmişti. Şimdi vefa borcunu
ödeme sırası, Uzunyayla Çerkez Bey’lerinde olabilirdi. Keşke
Ethem Bey Yunan tarafına geçeceğine, olaylar yatışana kadar,
Uzunyayla’da saklansa idi. Ama tarih, doğası gereği, “sabit
mürekkepli kalem” ile yazılmaktadır. Tarih bir kere yazıldıktan
sonra, “keşke” demenin bir faydası olmuyor.
Olayın bir de tersini düşünelim. Belki de gerçekten
Ethem Bey veya ağabeylerinin bir liderlik mücadelesine girme
niyetleri var idi. Böyle olsa bile, bu gayet normal karşılanması
gereken bir davranıştır. Çünkü liderlik, lider olma, öne çıkma
duygusu, insanın genotipinde olan bir duygudur ve doğaldır.
Bunun için Ethem Bey veya ağabeylerinin kınaması gerekmez.
Burada önemli olan husus, bir liderlik mücadelesine giren
kimse veya kimselerin, bu mücadele esnasında gayri meşru ve
gayri ahlâki yollara, Bizans oyunlarına, bir takım çirkinliklere
başvurmamasıdır. Mevcut bilgi ve belgelere bakıldığı zaman,
en azından Ethem Bey bu tip çirkinliklere heveslenmemiştir.
Ama en azından İsmet İnönü’nün bu tip yollara başvurduğu
görülmektedir. Çünkü çeşitli vesilelerle açıklanacağı gibi, Ethem
Bey sürekli olarak köşeye sıkıştırılmaya çalışılmış, tahrik edilmiş
ve taciz edilmiştir.
Ethem Bey, hukuken ve vicdanen hain değildir. Siyaseten ve
cebren haindir. Bunu düzeltmek de devletimizin elindedir.
Pekâlâ, ne yapılmalıdır?
Ethem Bey, bir İstiklal Mahkemesi tarafından mahkum
edilmiştir. Aynı mahkeme tarafından “Yargılamanın
tekrarlanması”nı yapacak bir mahkeme günümüzde mevcut
değildir. Hukuki zeminini, hukukçu olmadığım için bilmiyorum.
Ama yüce divan, harp divanı, ağır ceza mahkemesi, özel
mahkeme gibi herhangi bir hukuk zemininde, Ethem Bey tekrar
yargılanmalıdır. Bu Ethem Bey’in ölene kadar son isteği olmuştur.
Böyle bir mahkemede Ethem Bey’in aklanacağı aşikardır. Böylece
206
Ethem Bey üstünde, kendisine asla yakışmayan bu hainlik sıfatı
kaldırılmalıdır. Fakat en önemlisi, Ethem Bey üzerine yüklenen
bu hainlik sıfatı ile, Türkiye’de yaşayan milyonlarca Çerkez’i de
üzen bu çirkin sıfat bir daha tekrarlanmamalıdır.
Reşit Bey’in küçük oğlu Aytek Şay Bey, Mustafa Kemal
Paşa’ya Atina’dan bir mektup yazar. Kılıç Ali, Şükrü Kaya ve
Tevfik Rüştü Aras ellerine geçen bu mektubu yırtarlarken,
Mustafa Kemal Paşa üstlerine gelir. Merak ettiği ve yırtılmaktan
kurtardığı mektubu okuduktan sonra;
“Reşit Bey’in bu memlekete hizmeti vardır. Bu çocukların
24 saat içerisinde Atina’dan getirilmesini istiyorum…” şeklinde
talimat verir. Ve hakikaten 24 saat içinde bu çocuklar vatana
getirilir.
Mustafa Kemal Atatürk, böylesine affedici, yüce ve büyük
idi. “Atam, izindeyiz” lafını sakız gibi slogan yaptığımız bizler de,
hainlik suçunu hak etmeyen Ethem Bey’e iade-i itibar yapabiliriz.
Yoksa “Atam, izindeyiz” lafını, “Atam; izindeyiz, tatildeyiz.
Bugün çalışmıyoruz” şeklinde mi algılıyoruz?
Bu kitabı yayımlamakla; “Çevre”nin naçiz bir ferdi olarak,
“Mavi Kan Merkez”i kızdırdığımın farkındayım. Niyetim bu
değildi ama, sonuç böyle olacak gibi.
Genelkurmay Kaynaklarına göre, Haziran-1920 tarihinde
Yozgat Çapanoğlu İsyanı çıkmadan 1 ay önce, isyan Zile’de
başlamıştır. İsyancılar Zile’yi ele geçirirler. Ele geçirilmesi askeri
açıdan çok zor olan Zile Kalesi’ne yerleşirler. Daha sonraki
günlerde Çerkez Ethem önce Yozgat’a gelir ve isyanın Yozgat
ayağını bastırır.
Daha sonraki günlerde Zile yakınlarına kadar gelir. Eşimin
memleketi Çekerek’e bağlı bazı Çerkez köylerine geldiği ve
Çerkezlerin isyandan uzak durmalarını sağladığını, yaşayan
Çerkezlerden rivayet yoluyla şahsen duydum. Bilahare Cemil
Cahit (Toydemir) emrindeki kuvvetlerin Zile İsyanı’nı da
bastırmasını sağlar.
Ben bir Zile çocuğuyum. Çekerek’ten de evliyim. Bu bölgeyi
gayet iyi biliyorum. Zile ve Çekerek civarındaki Çerkez Ethem
imajı gayet olumludur. Çerkez Ethem’e kesinlikle bir hain gözü
207
ile bakılmaz. Aksine bu yöre halkını isyancılardan kurtaran
bir kahraman gözü ile bakılır. Bu yüzden ben bu eserimde bu
yöredeki Çerkez Ethem imajını yansıtmaya çalıştım.
Hayatım boyunca çokça, “Söylesem tesiri yok, sussam
gönlüm razı değil” ile karşı karşıya kaldım.
Ama hiçbir zaman susmaya gönlüm razı olmadı.
Hep söyledim.
Söylediğim zaman da hep tesir etti.
Çoğu zaman da muhalefette kaldım.
Pişman mıyım?
Asla!...
Çok şükür hiçbir zaman “Kokmaz, bulaşmaz bir nesne”
olmadım.
Her zaman kendimce doğru bildiklerimi söyledim.
İleride şöyle hatırlanmak isterim:
“Çerkez Ethem için ‘O asla bir hain değildir. O BİR
KAHRAMANDIR’ demiştir.”
208
Kaynaklar
Albayrak, R. 2004. Ethem Beyin Sürgün Yılları ve Simay Olayları.
Berikan Yayınları. İstanbul.
Asena, O. 1993. Candan Can Koparmak. Kültür Bakanlığı
Yayınları. Ankara.
Atay, F. R., 1999. Çankaya. Cilt III. Çağdaş Matbaacılık Ve
Yayıncılık Ltd. Şti. İstanbul.
Bozdağ, İ. 1972. Atatürk’ün Sofrası. Kervan Yayıncılık. İstanbul.
Bozgeyik, B. 1997. Çerkez Ethem Hain mi Kahraman mı.
Yayıncılık A.Ş.. İstanbul.
BTS. (-). Büyük Türk Sözlüğü. Hayat Yayınları. İstanbul.
Büyükbaşaran, Y. 1996. Tarihin Gölgesinde Çerkes Ethem.
Kuban Yayınları. Bursa.
Cebesoy, A. F., 1953. Milli Mücadele Hatıraları. Vatan Neşriyatı.
İstanbul.
Cilasun, E., 2004. Bâki İlk Selam. Belge Yayınları. İstanbul.
ÇEH. 1962. Çerkes Ethem’in Hatıraları. Dünya Yayınları.
İstanbul.
Kehale, A., 1997. Milli Mücadele’de İç İsyanlar ve Cemil Cahit
‘in (Toydemir) Anıları. Çağdaş Yaşamı Destekeleme Derneği
Yayınları. No: 12. İstanbul.
Korkmaz, Z., 2002. Kemal Atatürk Nutuk. Atatürk Kültür, Dil
ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayını.
ISBN 975-16-0401-X. Ankara.
Kutay, C., 1955. Çerkez Ethem Hadisesi. Türkiye Ticaret
Matbaası. Ankara.
Kutay, C., 1956. İsmet Paşa Çerkez Ethem Çekişmesi. Ercan
Matbaa. Ankara.
Kutay, C., 1977. Çerkez Ethem Dosyası. İstanbul.
Kutay, C. 2004. Çerkez Ethem Tamamlanmış Dosya. Özgür
Yayınevi. İstanbul.
209
Küçük, Y., 2004. Sırlar. İthaki Yayınları, 376 S., İstanbul.
Lüle, Z. 2008. Mustafa Kemal’in Can Yoldaşı Ali Çavuş. Doğan
Egmont Yayıncılık. İstanbul.
ML.1992.Meydan Larousse. Cilt: 20, s. 377. Sabah Yayınları.
İstanbul.
Sayılgan A. 1976. Türkiye’de Sol Hareketler. Otağ Yayınları.
İstanbul.
Selek, S., 1987. Anadolu İhtilali. Cilt: İ. Zafer Matbaası. İstanbul.
Şener C. 1990. Çerkez Ethem Olayı. Türk Tarih Kurumu
Basımevi. Ankara.
Taş, N. F., 1987. Milli Mücadele döneminde Yozgat. T.C. Kültür
ve Turizm Bakanlığı Yayınları. No: 2507. Türk Tarih Kurumu
Basımevi. Ankara.
Tezcan, A. (-) Çakır. (Basılmamış film senaryosu).
TİH. 1974. Türk İstiklal Harbi. VI. Cilt. İstiklal Harbinde
Ayaklanmalar (1919-1921). Genelkurmay Harp Tarihi
Başkanlığı, Resmi Yayınlar Seri No:1. Ankara.
Ünal, M., 2000. Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü. TAKAV
Matbaası. Ankara.
Yılmaz, O. 2004. Zile İsyanı. s. 125. Öztepe Matabaası. Ankara.
210
dİzİn
Alaca 83
Alaşehir Baskını 17, 39
Alevi Dedesi 83, 124, 133
Ali Bey 11, 14, 21
Ali Çetinkaya 15
Ali Fuat Paşa 52, 93, 202
Ali İhsan Sabis 15
Alpaslan 16
Anzavur Ahmet İsyanı 47, 207
Arap Seyf Boğazı 77
Arif Oruç 14
Aslan Bey 12
Ayıcı Arif Bey 52, 205
Aynacıoğulları 71
Aytek Bey 12, 209
Aysel Hanım 12
Bekir Sami Günsav 204
Bakir Sami Kunduk 204
Berzeg Sefer Bey 12
Büyük Millet Meclisi 161, 172
Cemal Kutay 117
Cemal Paşa 19
Cemil Cahit Toydemir 69, 71
Çakır 11, 20, 21
Çapanoğlu Celal 70, 77, 208
Çapanoğlu Edip 70, 77, 208
Çapanoğlu İsyanı 71
Çekerek 70, 209
Çerkez 36, 48, 60
Çerkez ananesi 16
Çerkez Ethem 166
Çerkezlik ruhu 59
Çongri 14
Çürüksulu Mahmut Paşa 14
Damat Ferit Paşa 41, 60
Dede Galip 83, 124, 133
Dermirci Mehmet Efe 35, 37, 44, 142,
205, 210
Demirci Savaşı 95
Derne 17
Divsan-ı Harp 124
Emir Marşan Paşa
Emre Köyü 11
Enver Paşa 16, 19
Eski Manyas Köyü 183
Eskişehir 135, 155
Eskişehir Pususu 152
Ethem Bey 11, 24, 29, 44, 77, 87, 91,
100, 124, 152, 163, 176, 194, 207
Fethi Bey 15
Fevzi Çakmak Paşa 62, 203
Galip Paşa 54
Garp Cephesi 110, 115
Gavur Ali 37
Geçiş Hakkı 183
Gediz 107
Gediz Taarruzu 128
Gördes 114
Güzide Hanım 12
Hacı Ömer Efendi 70
Hakkı Bey 12
Halide Edip Hanım 59, 66
Hanuko Reşit Bey 15
Hendek Boğazı 58
İngiliz ajanı 56
İsmail Canbolat Bey 205
İsmail Hakkı Paşa 16
İsmet Paşa 62, 70, 115, 137, 176, 201
211
İstanbul Hükümeti
İttihat ve Terakki 23
İlyas Bey 11
Kazım Karabekir Paşa 70, 202
Kılıç Ali 76, 209
Kızıska Köyü 21
Kirmasti 51
Konya İsyanı 110
Kuşcubaşı Eşref 14, 16, 21, 23, 27, 32
Kuvay-ı Seyyare 165, 180
Lawrence 27
Meçece İdris 70
Mekke Emiri 28
Merkez-Çevre İlişkisi 193
Mestan Efe 37
Milen Hattı 32
Milli Mücadele 18
Mustafa Kemal Paşa 13, 17, 30, 62,
76, 88, 91, 155
Nemci Bey 12
Nuri Bey 12
Özden Hanım 12
Piraz Ağaları 23, 25
Postacı Nazım 70
Rahmi Bey 16
Rauf Orbay Paşa 15, 21, 23, 25, 203
Refet Bele 36, 124, 204
Reşit Bey 11, 20, 37, 82, 100, 152
Ruhi Bey 12
Sabahat Hanım 12
Safet Bey 58
Salihli 23, 37
Salihli Çarpışması 37
Salihli Cephesi 45
Samahat Hanım 12
Sarı Edip Efe 206
212
Sığınma hakkı 176
Simav 95
Sudi Bey 12
Süleyman Askeri Bey 14
Süvari Zabıut Mektebi 14
Şapsığ 11
Şeyh Şamil 59
Şükrü Kaya 209
Talat Paşa 19
Teşkilat-ı Mahsusa 13, 15, 23, 27
Tevfik Bey 11, 20, 51, 146, 163
Tevfik Rüştü Aras 209
Turan Yolu Harekatı 27
Uceymi Paşa 15
Uzunyayla 208
Yahya Galip Bey 78, 88
Yalçın Küçük 194
Yıldızeli 70
Yozgat 62, 70, 88
Yunan Ordusu 37
zabit 22
Zile 67, 71, 209
Zile Kalesi 71
Zile-Yozgat İsyanı 61, 66, 71, 124, 207
Ziraat Mektebi 62
Download

Bir Hain! Çerkez Ethem Analizi