-2-
Sıcak bir yaz gününden hepinize merhaba,
Yeni bir sayımızla tekrar birlikteyiz. Bir bakıyoruz yeni
sayımızın zamanı gelivermiş. Ne çabuk geçiyor zaman değil
mi? Önemli olan bu zamanı nasıl değerlendirebildiğimiz.
Farkında
olmalıyız
zamanın,
kendimizin,
hayatımızın, olayların ve gidişatımızın farkında olmak…
Ömür dediğimiz o kadar kısa ki, dün geldi geçti, yarın
gelecek mi? Bilemiyoruz o halde ömür dediğimiz bir gündür
o da bugün diyebiliriz. Bugünümüzü Hakkın rızasına uygun
değerlendirebiliyorsak eğer, ne mutlu bizlere…
Zaman dedikte zamanla her şey değişiyor. Dünyamız
baş döndürücü gelişmelere sahne oluyor. İnsanlar sokaklara
dökülüyor, yıkılmaz denen diktatörlükler yıkılıyor. Olmaz
denen olaylar oluyor. Öyle bir dünya ki savaşları ve barışı
hayrı ve şerri bir arada yaşıyoruz. Şu an etrafımızda
yaşanan olaylar Gazze’de yaşanan belki bedenleri küçük
ama insanlık adına büyük ölümler, çocuklarımız ölüyor. Veee
herkes çok rahat seyredebiliyor. Keza Doğu Türkistan’da,
Mısır’da, Irak’ta, Telafer’de, Kerkük’te, Suriye’de, Arakan’da
ve Myanmar’da, Müslümanlar göz göre göre katlediliyor.
Bazen insanlık vasfımızı yok eden işler yapıyoruz, bazen de
insanlığımızı hatırlayıp şöyle bir duruyoruz.
Dünyanın küçüldüğü mesafelerin kısaldığı bir
devirde yaşıyoruz. Artık dünyanın bir ucuna gitmek eskisi
gibi günler aylar sürmüyor, sadece birkaç saat…
Kısa bir süre önce Vakıf olarak Suudi Arabistan’a
Umre ziyareti gerçekleştirdik. Grubumuzdan Ali Akyüz
ağabeyimizi kutsal topraklarda bırakmanın burukluğunu
da yaşadık. İnşallah mekanı cennet olsun.
Önceleri günlerce süren zorlu kara yolculuğu oysa
şimdi hava yolu ile üç saatte ulaşabiliyoruz. Orada da
bazı şeylerin değiştiğini gözlemledik. Onlar da tabiri caizse
zamana ayak uydurmaya başlamışlar. Önceleri aranarak
girdiğimiz hatta yanımızdaki umre notları sebebiyle
sorgulandığımız günler çok gerilerde kalmış. Artık Kutsal
mekanlara çok rahat girebiliyor, akıllı cep telefonları,
kameralar, fotoğraf makineleri ile o güzel mekanları çok
rahat görüntüleyebiliyorduk.
Evet zamanla her şey değişiyor. Kolay elde
edebildiğimiz şeylerin kıymeti de olmuyor diye
düşünüyorum. Mesafeler teknoloji sayesinde azalırken
insanlar arası uçurumda giderek büyüyor. İnsanlar
arası uçurumdan bahsetmişken şunu da belirtmeden
geçemeyeceğim; kısa bir süre önce Ramazan Bayramını
yaşadık. Çocukluğumuzun Ramazanları ve Bayramları ne
kadar farklıydı. Annemizi yatarken bizi davulcu gelince
kaldır tenbihleri ve gece davulcudan mani dinleyip para
vermenin zevki….Bayramlara gelince heyecandan sevinçten
yerimizde duramadığımız, yeni elbise ve ayakkabılarımızı
yatağımızın baş ucunda sakladığımız, bayram sabahını
zor ettiğimiz, eş dost akraba ziyaretleri yaptığımız günler
daha dün gibi hatıralarımızda ama gerçekten ne çabuk
geçiyor zaman…Bizler belki bu zevklerin azıcık ta olsa
ucundan yakalayabildik ama bizim çocuklarımız bunları
yaşayamayacak. Artık tatil gözüyle bakılan ve sosyal
medyadan kutlanan soğuk bayramları yaşıyoruz. Ne
yapalım zamanla her şey değişiyor dedik ya….
Aslında değişen topluma ayak uyduran insan…
İnsanın özü yani fıtratımız değişmez, değişen özelliklerimiz.
Teknoloji duygularımızı köreltti galiba. Ne diyelim sağlık
olsun. İnşallah güzel şeyler dileyelim güzellikler olsun.
Ne diyor; Hz. Mevlana
Dünle beraber gitti cancağzım
Ne kadar iz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Bir sonraki sayımızda buluşmak temennisiyle, barış
ve huzurun hakim olduğu Allah’ın razı olacağı bir yaşamda
her şey gönlünüzce olsun.
Zeynep GÖKDERE
Yönetim Kurulu Başkanı
-3-
Gönül Penceremden
Şöyle bir bak nefsine
Nemrut kimmiş gör bir hele
Ateş yakmış dört bir yana
Attığı kim bak bir hele
Nefsin put ise sende
Nemrudu arama, sen başka yerde
Ateşini çoktan yakmış
Odun taşıyorsun sen de
Hakka tutun yoksa bilki
Ölüm yakın, emir vaki
Kalini hale devşir de bak
Ateş, gülizar olur belki
Yunus gibi aşk od’una
Yandın ise sen boyuna
Nemrut denen nefs ateşi
Değiyormu bak bu cana
Varsın ateş yana dursun
Varsın ağır olsun yükün
Serin ol der Hak teala
Emir gelir “Kün fe yekün”
Aşk yolunda biri…
27 Mayıs 2014 – 06:00
Kaman-Kırşehir
Fakirullah Hz.-Tillo / Siirt
-4-
Habibi Neccar Camii / Hatay
-5-
Emrem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Kurucusu ve Onursal Başkanı
Düşünür - Yazar / Abdüsselam Semre
İLAHİ BAKIŞLA GÜNÜMÜZ DÜNYASI
Değerli okurlarım!
İsra Suresi 4. ayetinden itibaren Kur’an dilindeki
anlatımlarla söze başlayalım. Rabb-ül Âlemin olan Yüce
Allah(c.c.) bakınız 4. ayette nasıl anlatım yapıyorlar.
“Biz kitapta(Kur’an’da) İsrailoğullarına; “Siz
yeryüzünde iki defa fesat çıkaracak ve büyük bir taşkınlık
yapacaksınız.” diye bildirdik.” buyuruyorlar.
Değerli okurlarım! Mevzi bir taşkınlık elbette değil.
Çünkü bu kitap insanlığın kitabı olduğundan tüm dünyayı
ilgilendirir olacaktır. Tabii ki bu durum tüm insanlığı
zarara sokacak bir taşkınlık olacak ki tüm insanlığa
çağırılan huzursuzluk, haksızlık nedeniyle bu yaşam
Allah’ın(c.c.) gazabını çağıracak, hem de taşkınlık iki defa
zuhur edecektir. Bunlar zuhur etti mi, yoksa edecek mi?
Bu iki olay hakkında Yüce Allah(c.c.) böyle sesleniyor.
Şimdi birinci taşkınlıklarının neticesi nasıl zuhur ediyor?
Biz birinci taşkınlığın neticelerinden yine Kur’an ışığında
şöyle bir bakalım.
Sevgili Kardeşlerim! Yüce Allah(c.c.) 4. Ayette
taşkınlık ifadelerinden sonra bu ibret levhalarını yanlış
okuyan İsrailoğullarına birinci uyarıdan sonra 5. Ayette
söyle buyuruyor.
“Bu ikiden birincisinin zamanı gelince üzerinize
kuvvetli ve şiddet sahibi kullarımızı gönderdik. Bunlar
evlerinin aralarını bile aradılar. Bu gerçekleşmiş bir vaattı.”
Güzel Kardeşlerim! Bütün dünya bu gerçekleri
gördü ve geçirdi. Almanlar da karşıt tutum içerisinde
onlara yapmadıklarını bırakmadılar. Alman zulmünden
insanların elbette ki ibret dersi almaları gerekir. Yine böyle
olaylar yaşanıyor.
Dostlarım, dünya büyük bir soy kırım ile karşılaştı.
Yüce Allah(c.c.) bu yaşam olmadan evvel, yani 1400 küsur
sene evvel yüce peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’de
gönderdiği kitapta anlatım yapıyorlar.
Evet, dost kardeşlerim! Yüce Allah(c.c.) azim
kitabında geleceğin örneklerini de bir bir sayarken, bu
zulmü gören insanları tarihin sayfalarında okurken, ne
yazık ki aynı bataklığa tekrar giriyorlar.
Değerli kardeşlerim! Yüce Allah(c.c.); “Bu
gerçekleşmiş bir vaatti.” diyor. Burada gerçekleşen ne ki?
Yüce Allah(c.c.) bunlardan söz ediyor. Evet, bu Alman
zulmü yaşanmadan nasıl yaşanmış gibi anlatılıyor
derseniz, biz de sana; “Dur da anlatalım.” deriz. Sevgili
kardeşlerim bu olay enfüste yaşandı. Yani insanlardaki
mana çocukları ile yaşandı. Efendimiz enfüsünde bunları
yaşadı. Çünkü 5. ayette “Bu olay gerçekleşmiş bir vaatti.”
diyor. Bu olay Hz. Muhammed(s.a.v.)’in manasında,
O’nun dünyada yaşarken yaşamasıdır. Nasıl mı? Zahiriyle
dünyada tüm yaşanacakları mana âleminde yaşayacağıdır.
Hiçbir insan bu anlatılanların dışında bir yaşam olur
diyemez. Çünkü kader dediğimiz, geleceğin bilgilerinde
önceden elde edilecek olan yaşantılardır. Çünkü Yüce
Allah(c.c.) Kur’an’ın kıyamete kadar yaşam örneklerin
anlatır yerdedir. Bu ön tedbir vasıtaları Yüce Allah(c.c.)
tarafından Peygamberi Hz. Muhammed(s.a.v.) ile O’nun
enfüsi yaşantısında bizlere anlattı.
Bak dost kardeşlerim! Yüce Allah(c.c.) 6. ayette
de ne buyuruyor: “Sonra onlara(yani İsrailoğullarına)
karşı size tekrar galibiyet verdik…” Bu enfüsünde Hazreti
Muhammed(s.a.v.)’e bildirildi. Ayetin devamında da “…
mal ve oğullarla” diyor. Yani(ekonomi ile ve oğullarla
derken, nüfus çokluğunda askeri güçle, ekonomide sizlere
galibiyet verdik… Demek ki Yüce Allah(c.c.) altıncı ayette
onları topluca şöyle anlatıyor: “…Sonra onlara karşı (yani
Alman zihniyetinde olanlara karşı) sizlere iktidar verdik)
size tekrar galibiyet verdik. Mal ve oğullarla gücünüzü
arttırdık.” Yahudilerin askeri ve ekonomik gücüyle dünya
üzerinde hâkimiyet kurduğu anlatılıyor.
Burada Yüce Allah(c.c.) bu olaylarda sunduğu
ibret levhalarını ve insanlık olarak böyle bir yanlışlığa
düşmememiz
gerektiğini
anlatılıyor.
Sevgideğer
kardeşlerim! İsra suresi 7. ayette devamla şöyle anlatılıyor.
“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.
Ve eğer kötülük ederseniz yine kendinize… (iyilik etmiş
olursunuz) Artık ikinci bozgunluğunuzun zamanı gelince
hüznünüzün yüzünüze vurması daha önce girdikleri gibi
yine mescide girmeleri ve ele geçirdikleri yerleri tahrip
etmeleri için onları tekrar gönderdik.”
-6-
Değerli kardeşlerim! Bu kitap öyle bir kitap ki
geleceğin bilgisinde insanları bilgilendirmekle ön tedbire
tevessülü insanlara tabi inananlara sağlamakta. İnanan
insanların yanlışlara girdaplara girmeden doğru kaderi
insanlara yaşatan tek kitaptır. Dostum bu anlatımlar ancak
tahrif edilmemiş semavi kitaplarda da böyle atıldı. Lakin
o kitaplardaki tahrifler de geleceğin yaşantısına fitne
tohumları anlatıldı.
Aziz kardeşlerim! Burada çok mühim, bir anlatım
yapalım. Kur’an kıyamete kadar her şeyi anlatan tek kitaptır.
Diğer geçmişte gönderilen semavi kitaplar ve suhuflar
hepsi bu kitapta da yer aldı. Tek fark Kur’an’da o kitaplarda
olmayanlar da Efendimiz ile anlatıldı. Kısaca 18.000
âleme muhit tek vücut Hz. Muhammed(s.a.v.)’dir. Öyle ki
semavi kitaplar, kendilerine indirilen tüm peygamberler
bu büyük vücutta kendi vücutları ile yer aldı. Fakat Kur’an
hiçbir kitaba anlatımları ile sığmaz. Diğer peygamberler
de vücud-u hakikileri ile yer aldığından biz Müslümanlar
o peygamberlere inanmak zorundayız.
Değerli kardeşlerim! Kur’an’da o semavi kitapların da
uzantıları yani sırları anlatıldı. Bu kıyamete kadar devam
edecektir. Bak dostum Yahudilerin ve Hristiyanların
Peygamber(s.a.v.) Efendimize, O’nun getirdiği İslam’a
inanmamaları nedeniyle Peygamber(s.a.v.) Efendimizden
sonra gözlerine sürme çekemediler ve kendi kitapları
semavi olmayanlarda, eklentilerinde çaresiz halde
dünyada yaşantılarının doğru olduğu kanısına vardılar.
Öyle ki yollarında ikilem yaşam çağırmayı meziyetli
yoldan saydılar. Temelde aslında doğru yolda idiler.
Sadece tuttukları yollarda arızi vasıfları yaşayan ve yaşatan
oldular. Kitaplarındaki tavsiyelerle Kur’an’a inananları
yanlış yolda kanısına vardılar. Bu nedenle de ikilem
dünya oluştu. Bunu tek taraflı da görmemek lazımdır.
İslam’a da çoğu inandıklarını sundular. Eğer her iki taraf
da ortayı bulmaya gitselerdi o zaman Kur’an’ın tarif ettiği
yolu bulacaklardı. Kısacası her taraf haksızlık yolunda
aradıklarını bulacakları yerde daha da taraflar uzaklara
koşuyorlar. Bu yolda tarafların kin ve nefretlerini anlatan
Yüce Allah(c.c.) bu büyük çıkmaz ile bizlere gerçekleri
anlatıyor. “Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş
olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinize. Artık
ikinci bozgunculuğunuzun zamanı gelince hüznünüzün
yüzünüze vurması daha önce girdikleri yerleri yine
mescide girmeleri ve ele geçirdikleri yerleri tahrip etmeleri
için onları tekrar gönderdik.”
Değerli okurlarım! 7. vahiyde günümüzdeki
yaşantılarla bu anlatılan gerçekler bizlere çok iyi anlatılıyor.
Önceden yanlış yollara girmememiz için Yüce Allah(c.c.)
-7-
bizleri uyarıyor. Ve bu yapılanlar hiçbir zaman insanın
yanında kalmayacağı anlatılıyor. Kötü gidişatın riskleri
dile getiriliyor. Kötülük ederseniz, yine kendinize etmiş
olursunuz, deniliyor. Çünkü, “Ben adilim.” diyen Yüce
Allah(c.c.) bu niyetlerinizin aşikar olmasından sonra ceza-i
müeyyide geleceğini anlatıyor. Daha evvelce böyle bir
yaşantınızın akıbeti size ne getirdi, diyor. İsrailoğullarına
ceza verildi. Yine böyle bir ceza gelir diyor. Ne yazık ki bu
ikazat-ı subhaniyeye kulak veriliş olmuyor. İllaki ikinci
cezayı çağırıyorlar ve insanlara Yüce Allah(c.c.) ikinci
cezanın vakti gelince aynen mescide girdikleri gibi tekrar
girileceği de anlatılıyor.
Bu kadar ikazdan sonra bu yaşamı çağırmak elbette
Allah’ın(c.c.) kahır eli insana gelir. Ne yazık ki mescide,
yani Mescid-i Aksa’ya İsrail’in girişleri ve ele geçirmelerin
arkasında her yeri tahrip etmeleri Allah’a(c.c.) büyük bir
isyan niteliği oluşturuyor. Buraları bizim deyip, sahiplerini
yok etmekle adeta soykırım yaparcasına hiç de suçu
olmayanların katlını işlemeleri ikinci cezayı çağırır oluyor.
Dostlarım! Bu yolların sonu ne getirir? Diye
insanoğlu çok düşünmeli. Allah’ın(c.c.) mülkünde O’na
isyan yolu tutulmamalı. İşte Yüce Allah(c.c.) ön tedbire
tevessül yolu işlenmesini istiyor. Şayet burada yapılanlar
O’nun rıza yolu olsa, yani gerçek kaderi olsa idi, arkasından
ceza-i müeyyide gelecek denmezdi. İşte 8. ayette de;
“Belki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer bozgunculuğa
dönerseniz (yani birincisine benzer hareketlerle
giderseniz) biz de döneriz. Biz cehennemi kafirler için
hapishane kıldık.” deniliyor.
Değerli okurlarım! Yüce Allah(c.c.) sanki günümüzü
anlatıyor. Söylenmesi imkansız olaylar tam anlamda
şahadet ediyor. İşte değerli okurlarım en ağır tarafı “şayet
siz bozgunculuğa dönerseniz biz de döneriz diyor. İşte
bu bizlere büyük bir fırsat. Şayet tövbe yolu tutulursa
kurtuluş kapısını Yüce Allah(c.c.) açık bırakıyor. Bakınız
değerli okurlarım Kur’an’ın naşiri Hz. Muhammed(s.a.v.)
ne diyor: “Yahudilerle Müslümanlar arasında şiddetli
bir savaş olmadan kıyamet kopmaz.” Diyor. Bu savaşın
akıbetine değinen Güzel Peygamber(s.a.v.) “Yahudiler
taşların madenlerin arkasına sığınsalar da kurtulamazlar.
Bir gün o taşlar da seslenecek gel benim arkamda da bir
Yahudi var diyecek onlar da öldürülecek diyor. Şayet
Peygamber(s.a.v.) dili doğru ise zaten bu şüphe götürmez
böyle bir kahır eli mutlaka gelir.
Dostlar bu haksız öldürmeyi Harzem Şah da
yapmıştı. Cengiz’in hiç suçsuz beş yüz Müslümanı bigayri
hak öldürmüştü. Öyle ama Yüce Allah(c.c.) Cengiz’e öyle
bir iktidar verdi ki onlara çok ağır bir ceza verildi. Cengiz
Han; “Ben size gönderilmiş Allah’ın kahrıyım.” diyordu.
Bak dostum milyonluk ordulara sahip olanlar hem
de o günün modern silahları ellerinde olan çoklukların
karşı silahları onlara iş görmedi. Onların sayısal güçlerin
çokluğu ellerindeki kılıçları ve de tüm imkanları fayda
vermedi. Cengizhan iki yüz bin kişilik ordusu hem de
ellerinde kılıç olmayan copları ile nasıl dünyayı talan etti.
Hiç olmazsa bu tarihi gerçekleri bir gözden geçirmek
lazım.
Değerli okurlarım 9. ayette de Yüce Allah(c.c.)
bakınız nasıl bir sesleniş yapıyor: “Gerçekten bu Kur’an
insanları en doğru yola iletir ve yararlı işler yapan insanları
en doğru yola iletir ve yararlı işler yapan mü’minlere büyük
bir mükafat olduğunu müjdeler.”
Değerli kardeşlerim bu yapılan işlerin arkasında
mutlaka insanlar bir şeyler arıyorlar. Şayet iyi düşünürsek
anlamak çok kolay. Dünyada insanların kanı ile beslenenler
var. Yamyamlar var. Vahşi hayvanlar gibi olanlar var.
Onların meşrepleri öyle. Bu yolları kendileri hazırlıyor ve
çıkarlarına ulaşıyorlar. Bu insanların evvela adını koyalım.
Münevverden kendilerini sayan asri yamyamlar bunlar
insanların emeklerini yemeyi bırak daha öteki insanların
kanlarını içiyorlar elde ettikleri güzel imkanları hizmette
değil zillette kullanıyorlar. Dünya sulhunu bozuyorlar.
Fakat bunları başkalarına yamamayı da çok iyi biliyorlar.
Benlikleri ile elde ettikleri bilgilerini ve Allah’ın(c.c.) nimet
olarak verdiklerini küfranı nimet olarak kullanıyorlar.
Ne mi yapıyorlar? Hukuk çiğneyerek emek sömürüsüne
gidiyorlar. Verilen nimetleri iktidarları kötüye kullanıyorlar.
-8-
Mesela fabrikalarını şöyle kullanıyorlar. Mesela silahlar
yapıyorlar. Bunları insanların felaketinde çıkar vasıtası
kılıyorlar. Fabrikalarında çalıştırıp, üretimlerinde doyum
noktasında ne yapacaklar. İnsanları birbirleri ile savaşa
türlü entrikalar ile sokuyor, kendileri de giriyorlar. Ama
nasıl giriyorlar arka planda. Dünyada kaos oluşturuyorlar
ve silah sanayi ile işçilerini insanlara imkan kapısı açıyorlar
ve zavallı insanları isteseler de istemeseler de savaş
meydanlarına itiyorlar. Bu üstün güçleri isyan edenlerin
memleketlerini de işgalle ellerinden alıyorlar.
Kısacası asri soygunculuk yapıyorlar. Depolarında
yığılı malzemelerini başkalarının hayatları üzerinde
kumar oynar yere gidiyorlar. Depolarını boşalttıkları
gibi yani teknoloji üretiminde fabrikalarını çalıştırıp yine
kanı içme hazırlığına gidiyorlar. Ama bunları yaparken
onlar pek yamandır. Kısacası insanların masumları
üzerinden de oynarken bozayı onların başında pişiyorlar.
Dostlar işte dişi kalmış canavarlar olarak böyle yaşam
çağırıyorlar. Bunların yaptıkları ile insanların üzerinde
kurdukları haksız emek sistemleri ile saltanat yaşantılarını
sürdürüyorlar. Bu saltanat sütunlarını yıkan insanları barışa
çağıran İslam’ı da yaşam yolu kılmıyorlar. Nasıl kılsın? O
yol bunlara mani oluyor. Evvela bu yolu benimseyenlere
hayat tanımıyorlar. Değerli okurlarım onların kendilerinin
cihaz sistemlerini çıkar yollar şeklinde kabul ettiği bütün
dünyayı karartıyorlar.
Dostlarım! Yüce Allah(c.c.) 9. ayette bu ahlak
kitabında söz ettiği yer burasıdır. Kur’an insanları en doğru
yola iletir. Yararlı işler yapan mü’minlere bu sadist insanlar
ters düştüğünden ne bu dini ne kabul ediyorlar, ne de işler
kılacak ahlaklı insanlara yaşam hakkı tanıyorlar.
Güzel kardeşlerim! Bu güzel dini kullanarak kazanç
yolları açıyorlar. Oysa din olarak dahi kabul etmiyorlar.
Yani bu soyguncu devletlerin hiçbirisi bu dini kabul
etmiyor. Dostlarım siz bunları zaten anlarsınız. Bize düşen
birliğimizi muhafaza ederek, varlığımıza kastedecek
olanlara asla yol vermemek olmalıdır. Dostlarım bizler
dayanağımız Allah(c.c.) ile mutlaka güçlüyüz. Gücümüzü
birbirimizle itişerek yok etmeyelim. İşte o zaman felaketler
eşiğine basmış oluruz. Asla birbirimizi ötekileştirerek kaos
kapıları açmayalım.
Değerli arkadaşlarım! Kurtuluşun tek yolu yetmiş
üç ahlak milletinden doğru olan, Allah’ın(c.c.) razı olduğu
İslam ahlak milletinden olmayı sağlamaktır. Diğer milletler
asla birlik ile yaşam sağlayamazlar. İşte Müslümanların
hali. Ancak Müslümanlarla bu oluşur demiyoruz. Dikkat
edilirse Allah’ın(c.c.) kahrı herkesin üzerine geliyor.
Anlıyoruz ki Yüce Allah(c.c.) onlardan razı olmadığını
söylüyor. Anlamalıyız ki yüce kitabında söz ettiği
rızasının mü’minlere olduğunu söylemesi, yanlışlığımızı
çok açık beyan ediyor. Kısacası mü’min olmak lazım.
Ancak bu ahlak sınıfı ile dünya sulhu sağlanabilecektir.
Onu elde edelim çünkü Yüce Allah(c.c.) yine Yüce
Kitabında bunların üzerinde diğerlerinin yani diğer ahlak
milletlerinin mü’minler üzerine devlet kurmasını, otorite
sağlamasını yaptırmayacağını söylemesi her şeyi çok açık
anlatıyor. Gelin birlik yoluna girelim, bir olalım. Bu da
ikinci defa doğmadan asla olmaz.
Hoşça kalın...
-9-
GÖNÜL PENCEREMDEN
Ey Uluların Ulusu Rabbim!!
Bana çok yakınsın biliyorum.
Gözlerimin terbiyesi için bana yardım et!!
Yardım et ki, harama bakmayayım.
Yardım et ki, doğruyu düşüneyim, yolumu
şaşırmayayım.
Biliyorum ki aldığım nefeste de Sen varsın,
duyduğum seste de!!
Öyleyse ne olur yardım et!!
Yardım et ki Hak sözü dinleyeyim,
Sus dediğinde susayım,
Bakma dediğinde görmeyeyim,
Tutma dediğine uzanmasın elim.
Biliyorum ki yediğim lokmada tecellin var,
Biliyorum ki damarlarımda dolaşan kanda
tecellin var,
Demedinmi “Size şah damarınızdan daha
yakınım” diye??
Öyleyse bana hayat veren cansın Sen!!
Yardım et bana ne olur,
Yardım et ki, haram lokma çiğnemeyeyim,
Karnıma ateşi doldurmayayım.
Terbiyene muhtacım Ya Rab!!
Dostluğuna muhtacım.
Ne olur uzat elini de tutayım,
Ne olur Hak pazarını göster de seninle alışveriş
edeyim.
Ne olur beni bana bırakma,
Nefsimin eline bırakma beni.
Karanlığımı aydınlat benim,
Siyahımı beyaza çevir ne olur.
Bir an yüz çevirsen bana,
Bin yıllık mesafeye gidiyorum bir anda.
Öylesine uzaklaşıyorum ki Senden,
Şu küçücük bedende kayboluyorum.
Ne olur yardım et bana!!
Acizim yolumu bulamıyorum….
Aşk yolunda biri…
23 Ağustos 2014 Ankara
Seyhan Nehri
- 10 -
Hatice AYGÜN
Emrem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı II.Başkanı
TASAVVUF YOLUNUN ERLERİ TÖVBENİN
KAHRAMANLARIDIR
Tevhit ve Marifet nuru ile içlerini aydın ve münevver
kılmış kişilerdir. Onların mana ilinde ashab-ı suffeye
karşı kesin intizapları vardır. Bildiğiniz gibi Ashab-ı Suffe
Kur’an’nın sırlarına vakıf olmuş ve Rasulullah (s.a.v.)
efendimizin ashabıdır. Ana hatları ile onlar yumuşak ve
narindirler. Çünkü onlar insanların uğrak mahallidir.
Marifet ehlidirler. Gönüllere su serpen, temizleyen Allah
(c.c.) dostlarıdır.
Tasavvuf kelimesinde yer alan;
TA-Tövbeyi ifade eder. Allah (c.c.) bizlere “Ey İman
Edenler! Allah’a karşı Nasuh bir tövbe ile tövbe edin”
buyuruyor. Acaba Nasuh tövbe nedir? Tabi ki tasavvuf
kelimesindeki mana hakikatini yaşamakla ancak nasuh bir
tövbe yapmış oluruz. Taklitteki tövbeyi herkes yapar. Ancak
Allah (c.c.) bizlere tam bu yerde “Onları kuru temenniler
aldattı” ayeti ile hitap buyuruyor. Zahiri tövbe sözde, işte
ve bütün dış duygularda günahlı işlerden kaçmakla olur ki;
bu yolu seçmek mutlaka gereklidir. Batıni tövbeye gelince,
bu ise kalbin temizliğidir. “Temizlik imanın yarısıdır.”
diyen Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kalbi arızi vasıflardan
temizlemeyi anlatır. “Allah(c.c.)’ın rahmeti pak ve temiz
yerlere düşer” dolayısı ile kasveti kalkmayan kalbe rahmet
nazariyesi ile bakmayacağını ne güzel anlatır bize yüce
Padişah.
SAD-Bu harf safa halini ifade eder. Bu da (TA) harfi
gibi iki yönlü mütaala ister. Biri kalbin safiyesi diğeri ise o
evde saklı sırrın temizliğidir. Bunu da ancak aşırı dünya
zevklerinden kaçmakla başarmak mümkündür. Çünkü
aşırılıklar kalbin safiyetini bozar. Tavsiye edilen orta yolu
seçmek muhakkaktır. Allah(c.c.)’ı çokça zikretmek kalbin
safiyetini çağırır. Yüce Allah (c.c.) “Mü’minler onlara denir
ki; Allah anıldığı zaman kalpleri titrer.” Buradaki titreme,
insanın kalbi tecellilere yol bulmasıdır. İşte İbn-i Arabi
hz.lerinin “Gel bir göz daha eyle. O’ndan O’na nazar eyle”
dediği yerde tam burasıdır. Bu durakta kişi ahrete bakan
göz elde eder. Öte sırrın temizliği ise, daha çok incelik arz
eder. Kişi burada tecelli sahibinden başkasını göremez,
bilemez. Böylece anadan doğma körlükten kurtulunmuş
olur.
VAV-Vav harfi velayet halini anlatır. Burada insan
iç alemin temizliğini elde etmiş olur. Burada kişinin can
kulağına ilahi müjde ayeti seslenilir. “Ayık olunuz. Allah’ın
veli kullarına korku yoktur. Onlar mahzunda olmazlar.”
“Onlara dünya ve ahrette müjdeler olsun” İşte tam burada
kişi “ilahi huyları huy edinin” hadis-i şerifini yaşamaktadır.
Artık kişi gömlek değiştirmiş, beşeri sıfatlardan uzaklaşmış
ve ilahi huyları huy edinmiştir. Varidat sahibidir. Kısacası
artık “Hak geldi.Batıl eridi.” ayeti yaşanmaktadır.
FA-Burası fena makamıdır. Veliullah burayı yokluk
makamı diye anlatır. Sen varsın fakat Hak’la varsın. Yani
fani kalp Hak’kın sırrı ile hayat buldu demektir. “O’nun
vechinden gayri her şey helak olur.” ayetindeki gibi.
Artık manalar çocuğunu buldun demektir. Artık bu kişi
“doğruluk otağında, güçlü Padişahın katında” ayetini
yaşamaktadır. Halvetten celvete inmişler ve “Korkma”
hitabı ilahisinde destek görmüş, insanlara yol gösterici
olarak peygamber (s.a.v.) varisi hükmünde yeryüzünde
gezerler. Lakin o canlı ölüdür. Onun artık bu aleme bakan
gözü hem vardır hem yoktur. Bu kişiler Hızır (a.s.) gibi
ab-ı hayat saçarlar.
Değerli okurlar; tövbe yolu dediğimiz tasavvuf yolu
vahdet-i vücutta gizlidir. Allah (c.c.) den dileğim odur ki;
yaşadığımız süre içinde böyle bir nazara uğrayıp gerçek
tasavvuf ehli olalım. Yani tövbenin kahramanlarından
olalım. Rabbim işimizi kolay eylesin. Sevgiyle kalın.
- 11 -
Hikmetli Sözler
Palandöken dağı eteğinde,
Abdurrahman Gazi Çeşmesi / Erzurum
- 12 -
t:BSBU‘MBOIFS˒FZEFJOTBOBCJSIJ[NFUFMJWBSE‘S
t"LBOTVEBIJ[NFUFMJOJHÚSNFZFODBIJMLÚSMFSEFOEJS
t)FS˒FZEFNVUMBLBCJS˒FZTBLM‘E‘S½ZMFPMNBTBJEJ
:BSBEBOi)FS˒FZJJOTBOJÎJOZBSBUU‘NwEFNF[EJ
tɹTSBGFEFOOJNFUFLBS˒‘M‘L˒àLSFUNFZFOEJS
t$ÚNFSUPMBOMBSB:àDF"MMBIDD
EBDÚNFSUPMVS
t)J[NFUFMJPMNBZBO‘OFUSBG‘PMNB[
t(àMàOPMNBE‘ʵ‘ZFSEFCàMCàMPMNB[
t%JOMFZFOPMNBEBOLPOV˒BOPMNB[
t,FNBMFFSNFZFONFZWFZJLPQBSNBLEBJTSBęBOE‘S
t:PMTV[BZPMTPSNBTPOSBTFOJOZPMVOVTBSQBTBSE‘S‘S
t#JSPDBLUBOZPMVPMBO‘OZPMVOEBIBZBUWBSE‘S
t,‘CMFZFUàLàSFOÚ[àOàLVSVUVS
t)FS˒FZNVIBLLBLCJSJMIBNLBZOBʵ‘E‘S
t.VBWF[FUFZOTVSFMFSJOEFOHFMFDFLOVSBJOTBOMBS‘O
NFMJLJOFT‘ʵ‘ONBEBOJOTBOUBLWBZPMVOEBUBLWBOVSVOEBO
JTUJGBEFFEFOPMBNB[
t"IJSFUBLM‘PMNBZBOBBISFUUFOTPSVTPSVMNB[
t5BLWBOVSVJMFZPMUVUNBZBOMBS‘OZPMVBODBLΑLNB[
ZPMEVS
t(ÚOàMFWJOJUBLWBOVSVJMFJO˒BFUNFZFOMFSBTMBHÚOàM
HÚ[àOFTBIJQPMBNB[MBS
t(ÚOàMFWJPMNBZBOMBSEBBODBLUFOHÚ[àWBSE‘S0OMBSEB
DBOHÚ[àZPLUVS#VOMBSBEBBOBEBOEPʵNBLÚSMFSEFOJS
t3BCC‘N‘[PMBO:àDF"MMBIDD
B[JNLJUBC‘,VSBO‘
,FSJNEFQFZHBNCFSJOFTFTMFOJSLFOi)BCJCJNTFOPOMBS‘
DBOM‘[BOOFEFSTJOPZTBLJPOMBSDBOM‘ÚMàMFSEJSwEFS
t4VSFUBJOTBOÎPLUVSWFMÉLJOT‘SFUBJOTBOÎPLB[E‘S
tɹOTBO‘BODBLJOTBOPMBOZBOJT‘SFUBJOTBOPMBOHÚSàSWF
POVBOMBS
t,J˒JJOTBOPMNBEBOJCBEFUFIMJPMBNB[
- 13 -
Hakikat Çeşmesi
Ben hikmet şarabını yudum yudum içmişim,
Bir de sarhoş olmuşum, kendimden de
geçmişim...
Aynada gördüğüm şey meğer bir hayâl imiş,
Varlık denizinde ben, muazzam bir hiçmişim.
Hepsi birer hayalmiş, gerçek sandığım işler...
Bir gölgeden ibaret, birer oyun imişler.
Onsekiz bin âlemden süzülüp de gelmişler,
Meğer kaderimi ben, irademle seçmişim.
Sade bir et değilmiş, bana verilen yürek.
Ölmeden evvel ölüp, hesabı vermem gerek.
“Elestü bi rabbiküm” hitabını bilerek
“Belî” deyip rabbime, benliğimden geçmişim.
Bir münadî melekle duyurmuş da sesini
Yüreğime üflemiş, aşk ile nefesini
Bu dünya cevherinin, bırakıp hevesini,
Okumuşum salâmı, kefenimi biçmişim.
Gel, dünya oyunundan vazgeç artık sen Turan,
Mürşidin Peygamberin, rehberindir ol Kur’an,
Kainatın sırrını oluk oluk akıtan
Hakikat çeşmesinden, ab-ı hayât içmişim.
Turan AKBULUT
- 14 -
Doç.Dr. Nuri KAHVECİ
KSÜ İlahiyat Fakültesi
Bütün İbadetleri İçinde Toplayan İbadet:
Namaz-I
Değerli okuyucularımız bu sayımızda “Namaz
İbadeti” konusunda bazı bilgileri sizlerle paylaşmak
istiyorum. Rabbim bu konudaki gayretimizde bizleri
başarılı kılsın.
Bilindiği gibi, Allah Teâlâ’yı bir ve tek kabul
etmek olan tevhid inancı farzların en önemlisidir. İnanç
farzından sonra farzların en büyüğü ve en önemlisi
namaz olarak kabul edilir. Namaz, imanın da önemli
alametlerinden biridir. Namaz dinin direği, kalbin nuru,
ruhun gücü, müminin miracıdır. Mümin namaz sayesinde
Allah Teâlâ’nın kendisi için takdir etmiş olduğu manevi
mertebeye yükselir, miracını tamamlar.
Namaz sadece bize değil bizden önceki
ümmetlere de farz kılınmış bir ibadettir. Bu
bağlamda Kur’an-ı Kerim’de beyan edilen,
“İsrailoğullarından, ‘Allah’tan başkasına kulluk
etmeyin, anne babaya, yakınlara, yetimlere,
düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel güzel
konuşun, namazı kılın, zekatı verin’ diye söz
almıştık” (Bakara 2/83); “Musa ve kardeşine:
‘Mısır’da milletinize evler hazırlayın; evlerinizi
namazgah edinin, namaz kılın’ diye vahyettik...”
(Yûnus 10/87;) “Kitap’da İsmail’e dair
anlattıklarımızı da an. Çünkü o sözünde doğru
bir kimse idi, tarafımızdan gönderilmiş bir
peygamberdi. Çevresinde bulunanlara namaz
kılmalarını, zekat vermelerini emrederdi.
Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti”. (Meryem
19/54-55); “Lokman, ‘Ey oğulcuğum! Namazı
kıl, uygun olanı buyurup fenalığı önle, başına
gelene sabret; doğrusu bunlar, azmedilmeye
değer işlerdir” (Lokmân 31/17). ayetler ile
benzeri manadaki diğer ayetler bizlere namazın
geçmiş ümmetler için de farz olan önemli bir
ibadet olduğuna açıkça göstermektedir.
Kaynaklardaki bilgilere göre, ilk vahyin
sonrasında Hz. Peygamber’e risâlet yüküne
dayanması, sabretmesi yönünde ayetler nazil
olmuş, bundan sonraki fetret döneminin ardından ise,
namaz farz kılınmıştır. Namazın daha önceki dinlerde
de emredilmiş olduğu hatırlanınca, namazın inananların
hayatında çok önemli bir fonksiyona sahip olduğu
anlaşılmaktadır.
Namaz kulun Yaratıcıdan bir şey dilemesinin de
önemli aracıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Ey inananlar
sabır ve namaz (salât) ile yardım isteyin” (Bakara 2/153)
buyurulmaktadır.
Rivayete göre namaz farz kılınınca Cebrail (a.s.), Hz.
Peygamber (s.a.v.)’e gelerek onu vadi tarafına götürmüş,
orada fışkıran bir su ile önce Cebrail (a.s.) ardından da
- 15 -
Namaz yol göstericidir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) abdest almış ve beraberce iki rek‘at
namaz kılmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) sevinçli bir
biçimde evine dönmüş, eşi Hz. Hatice (r.a.)’nin elinden
tutarak oraya götürmüş ve aynı şekilde Hz. Hatice (r.a.) ile
birlikte abdest alıp iki rek‘at namaz kılmışlardır. Bazı İslam
alimleri, “De ki: ‘İster Allah deyin, ister Rahman deyin,
hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O’nundur.’
Namaz kılarken sesini yükseltme, gizli de okuma, ikisi
ortasında bir yol tut” (İsrâ 17/110) ayeti, bu gizli namaz
dönemiyle ilgili bir ayettir.
Kaynaklardaki bilgilere göre İslamiyetin ilk
yıllarında namaz, ikişer rekat olarak sabah ve akşam
vakitlerinde olmak üzere kılınmaktaydı. Kur’an-ı
Kerim’deki, “Kendi nefsinde bir yakarış ve ürperiş içinde
ve pek yüksek olmayan bir sözle sabah ve akşam Rabbini
an; gafillerden olma” (A‘râf 7/205) ayeti de buna delalet
etmektedir. Bilindiği gibi namaz Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘in
Mi‘rac hadisesinde beş vakit olarak farz kılınmıştır.
Rivayete göre, Cebrail (a.s.)’ın Hz. Peygamber
(s.a.v.)’e Kâbe’de, namazların vakitlerini göstermek üzere
imamlık etmesi de Mi‘rac hadisesinin hemen ertesinde
olmuştur.
Bilinen bütün dinler, yaratıcı kudret karşısında
boyun eğme ve kutsal ile bağlantı kurma temeli üzerine
kurulur ve her dinde bunu sağlamak üzere kabul edilmiş
bir takım uygulamalar mevcuttur. İslâm dininde de
her şeyin sahibi Mutlak Varlık olan Allah Teâlâ’ya
yaklaşmanın, ona kurbiyet kesbetmenin yolu namaz
ibadetinden geçmektedir. Bu özelliğinden dolayı namaz
diğer bütün ibadetlerin özü ve özeti sayılmıştır. Nitekim
Hz. Peygamber bir hadislerinde “Namaz dinin direğidir”
(Tirmizî, İman, 8) buyurmuş, namazın rükünlerinden biri
olan secdeyi de kulun Allah Teâlâ’ya en yakın olduğu an
olarak belirtmiştir. (Müslim, Salât, 215).
Müslümanlığın belirteci olan Kelime-i Şehâdetten
sonra İslâm’ın en önemli rüknü olan namaz, günde beş
ayrı zaman diliminde olmak üzere kadın ve erkek her
Müslüman için bir görevdir. Esasen amaç ve hikmetleri bir
yana, diğer ibadetlerde olduğu gibi, namaz ibadetini sırf
inanılan dinin bir gereği, Mutlak Varlık Allah-u Teâlâ’nın
bir emri olduğu için ifa etmek gerekir.
Namaz olarak dilimize çevirdiğimiz Kur’an-ı
Kerim’deki ifadesiyle salât kelimesi, “dua etmek,
övmek, ta’zim etmek” gibi manaları da bünyesinde
barındırmaktadır. Ayet ve hadislere göre namazın farz
kılınmasındaki hikmetlerden biri de, namaz kılan kimsenin
Allah Teâlâ’nın kudret ve kuvvetini, azabını, rahmetini,
hayal ve hafızasına nakşederek nefsini tehzip etmesi ve
bu suretle kendisini her türlü fenalıklardan, hatalardan,
suçlardan alıkoymasıdır. Zira kalbi Allah’a bağlama çabası,
insanı her türlü fenalıktan alıkoyar. Namaz ibadeti de
Allah Teâlâ’yı sürekli hatırlamanın en önemli vesilesidir.
Bu manada Kur’an-ı Kerim’de, “Beni hatırlamak/anmak
için namaz kıl” (Tâhâ 20/14) buyurulmaktadır.
Son haliyle beş vakit olarak belirlenen namaz
emrinin Cebrail (a.s.) aracılığıyla bildirilmeyip Mi‘rac’ta
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzura çıktığında ona tebliğ
edilmesi de (Buhârî, Salât 1; Müslim, Îmân 263), bu
ibadetin inananların dinî ve manevî hayatları açısından
anlam ve öneminin büyüklüğünü ortaya koymaktadır.
Namaz öncesinde bir takım hazırlıklar yapılarak
belirli fiil ve özel rükünler ile Allah Teâla’ya kulluğun
önemli göstergelerinden biridir. Namazın dış görünüşü
birtakım şekiller ve zikirden ibaret ise de, içerisi ve gerçek
mahiyeti, Mutlak Varlık Allah Teâlâ’ya münacat etmek,
O’nunla konuşmak, O’na yakınlaşmaktır.
Vakti girdiği halde herhangi bir meşru özrü
bulunmaksızın namaz kılmayıp onu terk etmek dinimizce
büyük günah kabul edilmiştir. Peygamberimiz, kıyamet
gününde hesabı sorulacak ilk amelin namaz olacağını
bildirmiştir (Tirmizî, Salât 188). Namaz kılmak, bir kişinin
Müslümanlığının görünen önemli göstergelerinden
biri kabul edildiğinden İslâm bilginleri farziyetini inkâr
etmeksizin namazı terk eden kimse için, bazı müeyyideler
de öngörmüşlerdir.
Değeli okuyucularımız namaz konusu uzun olduğu
için bunu bölmeyi uygun gördük. Rabbim nasip ederse
diğer sayılarda bu konuya devam edeceğiz.
Rabbim namazını hakkıyla kılmak suretiyle elde
ettiği manevi olgunluğun zekatını verip ailesine, etrafına,
milletine, devletine ve tüm insanlığa faydalı olmayı nasip
eylesin. Sağlık, huzur ve mutluluk dileklerimle.
- 16 -
Hikmetli Sözler
t:BSBU‘MBOIFS˒FZEFJOTBOBCJSIJ[NFUFMJWBSE‘S
t"LBOTVEBIJ[NFUFMJOJHÚSNFZFODBIJM
LÚSMFSEFOEJS
t)FS˒FZEFNVUMBLBCJS˒FZTBLM‘E‘S½ZMFPMNBTB
JEJ:BSBEBOi)FS˒FZJJOTBOJÎJOZBSBUU‘Nw
EFNF[EJ
tɹTSBGFEFOOJNFUFLBS˒‘M‘L˒àLSFUNFZFOEJS
t$ÚNFSUPMBOMBSB:àDF"MMBIDD
EBDÚNFSU
PMVS
t)J[NFUFMJPMNBZBO‘OFUSBG‘PMNB[
t(àMàOPMNBE‘ʵ‘ZFSEFCàMCàMPMNB[
t%JOMFZFOPMNBEBOLPOV˒BOPMNB[
t,FNBMFFSNFZFONFZWFZJLPQBSNBLEB
JTSBęBOE‘S
t:PMTV[BZPMTPSNBTPOSBTFOJOZPMVOVTBSQB
TBSE‘S‘S
t#JSPDBLUBOZPMVPMBO‘OZPMVOEBIBZBUWBSE‘S
t,‘CMFZFUàLàSFOÚ[àOàLVSVUVS
t)FS˒FZNVIBLLBLCJSJMIBNLBZOBʵ‘E‘S
t.VBWF[FUFZOTVSFMFSJOEFOHFMFDFLOVSB
JOTBOMBS‘ONFMJLJOFT‘ʵ‘ONBEBOJOTBOUBLWB
ZPMVOEBUBLWBOVSVOEBOJTUJGBEFFEFOPMBNB[
t"IJSFUBLM‘PMNBZBOBBISFUUFOTPSVTPSVMNB[
t5BLWBOVSVJMFZPMUVUNBZBOMBS‘OZPMVBODBL
ΑLNB[ZPMEVS
t(ÚOàMFWJOJUBLWBOVSVJMFJO˒BFUNFZFOMFS
BTMBHÚOàMHÚ[àOFTBIJQPMBNB[MBS
t(ÚOàMFWJPMNBZBOMBSEBBODBLUFOHÚ[àWBSE‘S
0OMBSEBDBOHÚ[àZPLUVS#VOMBSBEBBOBEBO
EPʵNBLÚSMFSEFOJS
t3BCC‘N‘[PMBO:àDF"MMBIDD
B[JNLJUBC‘
,VSBO‘,FSJNEFQFZHBNCFSJOFTFTMFOJSLFO
i)BCJCJNTFOPOMBS‘DBOM‘[BOOFEFSTJOPZTBLJ
POMBSDBOM‘ÚMàMFSEJSwEFS
t4VSFUBJOTBOÎPLUVSWFMÉLJOT‘SFUBJOTBOÎPL
B[E‘S
tɹOTBO‘BODBLJOTBOPMBOZBOJT‘SFUBJOTBOPMBO
HÚSàSWFPOVBOMBS
t,J˒JJOTBOPMNBEBOJCBEFUFIMJPMBNB[
- 17 Ödemiş - İmam Birgivi Hazretleri
Kamil ERSİN
Eğitimci - Öğretmen
Biraz Düşünelim
“KABE”
Allahü Teala Hazretleri İnsan (Dehr) Suresi ilk ayetinde şöyle buyurulmaktadır. “İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman gel (ib geç) di ki (o vakit) o, anılmaya
değer bir şey bile değildi.”
Şu andaki ilim adamlarının tahminlerine göre,
büyük patlama da denilen kainatın ilk yaratılışı, zamanımızdan en az on beş milyar yıl önce gerçekleşti. Bu
zamanı bazı ilim adamları kırk milyar yıla kadar çıkarmaktadırlar. Ortalama insan ömrüne göre bu zaman dilimi çok
uzun bir durum arz etmektedir. Biz içinde bulunduğumuz
anı sınırlı duyumlarımızla, kısıtlı bir durumda anlayabiliyoruz. Geçmiş veya gelecek ile ilgili algılamalarımız ise
yaşadığımız dönem ile sınırlıdır.
Yaratılmış olan ruhlar bu dünyaya gelmek için
sıralarını beklemektedirler. Sırası gelen ruh bu dünya
hayatında, kendisine tahsis edilen bir bedende yaşantısını
sürdürür. Bu dünyada kalış sürelerini dolduran bedenler,
ölüm dediğimiz olay ile canlılıklarını yitirirler. İnsanın
bu dünya yaşantısı takdir edilen bir zaman ve mekan ile
sınırlıdır.
Kuran-ı Kerim’de geçmiş peygamberlerin hayatlarından kıssalar anlatılmıştır. Nuh (as) dan bahseden
Ankebut Suresi 15. Ayette “Ant olsun ki biz Nuh’u kavmine
(peygamber olarak) göndermişizdir de O, aralarında, elli
yılı müstesna olmak üzere, bin sene kalmıştır. Nihayet
onlar zulümde devam edip dururlarken kendilerini tufan
yakalayıvermiştir.” Buyurulmaktadır. İnsanların hayatlarının zamanlara göre değişiklik gösterdiği bize bu ayet ile
anlatılmaktadır. Bin sene bizim için çok uzun bir süredir.
Böyle bir ömrü olsaydı şu an Alparslan yaşıyor olacaktı.
Her şey bir hesaba göredir. Zamanın yaratıcısı da
muhakkak ki Allah Teala Hazretleridir. O kainatta istediği
gibi tasarruf edendir. Secde Suresi 5. Ayette “Gökten yere
kadar her işi O tedbir eder. Sonra (o iş) sizin saya geldiğinizce bin sene miktarında olan (mesafeye) bir günde
yine Ona yükselir.” buyurulmaktadır. Bizim saydığımız bir
zaman vardır, fakat bu zamanında ötesinde başka zaman dilimlerinin olduğunu bu ayetten anlamamız mümkündür. Bir günün bin yıla eşit tutulduğu bir dilim..
Tevbe Suresi 36. Ayette ise “Hakikatte ayların sayısı
Allah yanında, Allah’ın kitabında — ta gökleri ve yeri
yarattığı günden beri on iki aydır. Onlardan dördü haram olanlardır, işte bu en doğru hesaptır. O halde (bilhassa) bunlarda (o haram aylarda) nefislerinize zulmetmeyin.
(Bununla beraber) müşrikler sizinle nasıl topyekûn harp
ederlerse siz de onlarla topyekûn harp edin. Bilin ki Allah, (fenalıktan) sakınanlarla beraberdir.” İlk yaratılış ile
birlikte zamanın yaratılmış olduğunu bize bu ayet net bir
şekilde anlatmaktadır.
Allah Teala
Hazretleri zaman ve mekanın
yaratıcısıdır. Ancak Zatı-ı Mutlak zaman ve mekandan
münezzehtir. Düşünür Yazar Abdüsselam SEMRE kaleme
aldığı “Gönülleri Nurlandıran Allah’ın (cc) 99 İsmi” adlı
eserinde “Allah’ın(cc) her şeye gücü yeter. Onun yapamayacağı bir şey düşünülemez. O bir şeyi yapma¬yı dilerse,
kudretinin iktizasında o şey hemen olur. Düşünüp tasarlamaya, yardımcı aramaya, mekana ve zamana muhtaç
değildir. Onun kudreti, ezeli ve ebedidir. Onun kudretine
bir son tavsif edilemez. Mümkün olan her şeyi dilerse yok
eder, dilerse var eder. Görünen ve görünmeyen hilkat,
Onun kudreti¬ne şahadet eder. İnsana lazım olan, Allah-ü
Taala Hz.lerini şanına yaraşır ve yakışır bir şekilde, Onu
zatına has sıfatları ile anlamak ve anlatmak olma¬lıdır.
İnsana örnek olarak verilmiş olan sıfatlar, yara¬tan Zat-ı
anlaması için verilmiştir. Çünkü insan ken¬disindeki
örneklerle, bu kıyas ve kıstaslarla, kendisi¬ne anlayış
kapısı bulur...” sözleri bizi yeterince aydınlatmaktadır.
Allah Teala(cc) sonsuz gücü ve kuvveti ile mekan
ve zamanı yarattı. Zaman ve mekanın yaratılışındaki derinlik de aslında bizim algılarımız dışında. Mekansızlık
bizim anlayamadığımız kavrayamadığımız bir durum.
Anlayamıyoruz fakat kabul ediyoruz. Zira anlayanların
olduğunu da biliyoruz. Hz. Peygamber (sav) ye medhiye
olarak yazılan mevlit diye bildiğimiz Vesiletü-n Necat adlı
eserinin miraç bahrinde Süleyman Çelebi,
Aldı ol şâh-ı cihânı ol zamân
Sidre’den gitti ve götürdü hemân
Bir fezâ oldu o demde rûnümâ
- 18 -
Ne mekân var anda ne arz-u semâ
Kim, ne hâlidir, ne mâli, ol mahal
Akl ü fikr etmez o hâli fehmü hal” diyerek bize
çok şey anlatmıştır. Mekansızlıktan haberi olmasaydı bu
sözleri yazabilir miydi? Elbette ki kendi miracını tamamlayanlar kabiliyetleri ölçüsünde anlayış sahibi olurlar.
Allah’ın (cc) Kürsisi yerden ve gökten geniştir. Arş
ise çok daha büyüktür. Hz. Ali (ra) ““Allah Arşı kudretinin
büyüklüğünü göstermek için yaratmıştır ve onu kendine
mekan edinmemiştir.” demekteler. Zira O zaman ve mekandan münezzehtir. Konumuzu Düşünür Yazar Abdüsselam SEMRE’NİN yukarıda söz ettiğimiz kitabından bir
alıntı ile tamamlayalım.
“Yüce Allah (cc) Zatında olduğu gibi sıfatlarında
dahi tek ve eşsiz varlıktır. Hiç bir mümkün varlık için, sıfatlarında tam kemal vardır denemez. Çünkü yaratılmıştır.
Yaratılmışlık noksanlıktır. Yaratılmışlar için var olan zam-
an ve mekan yaratan için düşünülemez. Yüce Allah(cc)
mekandan münezzehtir. Kabe’yi Muazzama ‘ya Allah’ın Evi
derler. Sakın bunu yanlış anlayıp ta, Allah’a (cc) bir mekan
ihdas etmeyesin. Bunun manası odur ki, Kabe’yi Muazzama Allah’ın tecelli evi olmasıdır, yani tecelligahıdır. Yoksa
Yüce Allah’ın varlığı Kâbe’de veya bir mekanda aranmaz.
Onun sonsuz olan isimlerine, sonsuz olan tecelli kap¬ları
vardır. Aslında zerrat-ı cihan’da O’nun tecellisin¬den
başkası yoktur. Yalnız burada ayrı bir incelik ve özellik
taşıyan bir durum vardır. O’nun Zat’i ismi olan Allah’ın
(cc) yüce tecellisine mazhariyet, Kabe’yi Muazzamdadır.
Yani O tecellisi ile oradadır, dersen meseleyi daha iyi anlamış olursun. Dikkat ederseniz, Yüce Allah (cc) bir Hadis-i Kutsi’de “Beni yerim ve göğüm almadı, lakin mü’min
bir kulumun kal¬bine sığdım.” demesi de yine bu gerçeği
anlatır.”
Saygılarımla...
- 19 -
Yaşar Demir
Serbest Meslek
NAMAZDA ŞEKİL VE MANA
Mali güç, yol emniyeti ve sıhhat gibi şartlar göz
önünde bulundurulduğunda HAC, ZEKÂT ve ORUÇ gibi
diğer ibadetlere göre namazın, inananların umumuna
yönelik olması, diğer taraftan namaz dışındaki ibadetlerin
yılda bir kez ya da bütün hayat boyunca bir kez yerine
getirilmesi gereğine mukabil namazın her gün günde beş
vakit ifâ edilmesi gerçeği, İslam’da namaza verilen önemi
ön planda tutuyor. Zaten sadece tasavvufi literatürde
değil, ibadetlerden bahseden bütün kaynaklarda “namaz
dinin direğidir.” Ya da “Hesap gününde kuldan sorulacak
ilk amel namazdır.” Gibi namazın önemine vurgu yapan
hadislere sıkça rastlıyoruz. Ayrıca namaz bütün ibadetleri
içinde toplar ifadesine binaen Muhiddin’i Arabi Hz.leri
şu açıklamayı yapar: “Nasıl ki zekât, malik olmanın’
arındırılmasıdır, namaz da ‘olmayı ‘ arındırmaktır; oruç
nasıl meşakkatliyse namaz da öyle meşakkatlidir ve tıpkı
oruç gibi kişiyi lâ dini dünyadan koparır. Beytullah’a
müteveccih olarak kılınması gereken namaz yerinde sabit
halde gerçekleştirilen bir hac gibidir ve aynı şekilde, hac
da hareket halinde kılınan bir namaza benzer. Her ne
kadar diğer ibadetlerde de yaşanan hal, zevk ve müşahede
bakımından bir kemâl görse de Muhiddin’i Arabi Hz.inin
namaza ayrıca bir önem verdiği açıktır.
Her şeyden önce Kur’an da ifade edildiği şekliyle
namazı “ikame” etme İbnü’l-Arabi’ye göre onu inşa etme
ve varlığını en mükemmel bir şekilde ortaya çıkartma
anlamına gelir. Özellikle inşa etme anlamından hareketle
sadece namazı değil, dini inşa edenin kul olduğunu söyler.
Allah’ın (cc) insanlar için koyduğu bu hükümlere itaat edip
boyun eğen kimse, namazı ikame etme örneğinde olduğu
gibi dini ikame etmiş, yani ona varlık vermiş, onu varlıkta
tutmuş ve inşa etmiş olur. Bu durumda dine taallûk eden
hükümleri koyan Allah, dini ikâme edip inşa eden ise
insandır. Boyun eğmek insanın fiili olunca bu durumda din,
insanın fiili olur. Dolayısıyla kul her bir ibadetiyle aslında
dini ayakta tutup inşa etmekte olup sadece namaz değil
bütün ibadetler dini inşa etme sürecini ifade etmektedir.
Muhiddin’i Arabi Hz. ibadetlere tasavvufi
ve manevi açıdan yorumlar getirir. Bunun en zengin
örneklerini namazdan bahsederken görmekteyiz. Bir kere
farz, nafile ve müekked sünnet olarak namazların adedinin
sekiz olduğunu söyler ve bununla mükellef olan insanın
zatıyla birlikte sıfatlarının toplam sekiz oluşu arasında
irtibatlar kurar. Ayrıca ona göre mükellef olan insanın
kendileriyle yapmak veya yapmamakla sorumlu olduğu
organlar da sekiz tanedir. Buna göre namazlar, mükellef
olan insanın sıfatları ve sorumlu tutulan organları şu şekilde
tespit edilir:
NAMAZLAR: 1- Beş vakit namaz. 2- Vitir namazı.
3- Cuma namazı. 4- Bayram namazları. 5- Güneş ve
ay tutulması esnasında kılınan küsuf namazı. 6- yağmur
duası namazı. 7- İstihâre namazı. 8- Cenaze namazı.
MÜKELLEF İNSANIN SIFATLARI: 1- Zât. 2Hayat. 3- İlim. 4- İrade. 5- Kelâm. 6- Kudret. 7- İşitmek.
8- Görmek.
SORUMLU TUTULAN ORGANLAR: 1- Kulak.
2- Göz. 3- Dil. 4- El. 5- Mide. 6- Cinsel organ. 7- Ayak.
8- Kalb.
1- MÜNÂCÂT OLARAK NAMAZ
Namazın kulun Allah’a(cc) doğru ruhani olarak
yükselişi yani bir mi’râc olduğu, yine kulun Allah(cc) ile
karşı karşıya gelmesi, onunla konuşması, o’na samimi bir
kâlb ile yakarması ve buna mukabil Allah’ın(cc) kuluna bir
hitap tevcih etmesi yani namazın bir münacat olduğudur.
Kulun namazda iken her türlü eksiklikten münezzeh
olan Allah(cc)la karşılaşıp o’na münacatta bulunmasını
peygamber efendimizin şu hadisi şeriflerinden anlamak
mümkün olabilir. “Allah(cc) namaz kılan kimsenin
kıblesindedir. Namaz esnasında kul Rabbiyle yüz yüze gelir”
Bu hal üzere namaza duran kul, münacat zevkine erişmek
üzere namaz kılar ve farklı vakitlerle kayıtlandırılarak farz
kılınmış olan her bir namaza has olan münacat şeklini
tecrübe eder. Yine peygamber efendimiz bir Ehadis’i
Ahmediyelerinde, kiminle konuştuğunuzu bilseydiniz
namazdan hiç ayrılmazdınız buyuruyorlar. Buna mukabil
böyle bir hakikat üzere namaz kılmayanın nasibi, muhidin’i
arabi hazretlerine göre mihrabı görmek, yorgunluk ve
cefadan başka bir şey değildir der ve bu durumu şu şiiriyle
açıklar.
Nice namaz kılan vardır ki namazından yoktur payı,
mihrabı görmek, yorulmak ve cefadan gayrı.
Kimisi de vardır ki, farz ya da nafile kılsa bile, elde
eder sürekli münacat halini.
Nasıl olmaz ki! Bir imama uysa bile, Hakkın sırrı
olmuştur onun imamı,
Hiç kuşkusuz ulaşmıştır menzile.
- 20 -
Bu beyitlerde görüldüğü gibi hakikat üzere, yani
Allah(cc) ile münacat O’na doğru mi’rac kaydı oluşturmuyor
ise, diğer bir ifadeyle kul, ruh cevherinde her hangi bir
mana elde etmeden sadece şekli olarak namaz kıldığında
bu kimsenin namazdan payı ve hazzı yorgunluk, bıkkınlık
ve namaz kıldığı yerin (ev veya mescit) zahiri şekillerini
temaşadan başka bir şey değildir. Halbuki mi’râc ve münacat
hakikati üzere namaz kılanlar ise menzile ulaşırlar, Hakkın
cemâliyle ve sırlarıyla müşerref olurlar.
Bu konuda Abdülkadir Geylani Hz. bir münacatını
şöyle anlatıyorlar, Ya Rabbi hangi namaz sana daha
yakındır? Buyurdular ki: Kendisinde benden başkasının
olmadığı ve kılanın da ondan kaybolduğu, uzak olduğu
namazdır.
Dolayısıyla bu hakikat üzere namaz kılan kişi, “san
ki O’nu görüyormuş gibi ibadet eder.” Namazda Allah’ın(cc)
huzuruna çıkma bilinci, kul için ibadetler de esas olarak
huşuyu da beraberinde getirir. “huşu, ancak ilahi bir tecelli
sonucu oluşur” kulun namazında huşu yoksa ilahi tecelliler
gelmediği gibi O kimse hakikat üzere namaz kılmış da
değildir. Zaten bir vahiy de Hak Teâlâ hazretleri, huşu ile
saygıyla ve kalbi ürpererek namaz kılanların dışındakilere
namaz ağır gelir: “namaz, huşu sahiplerinin dışındakilere
ağır gelir” buyurmuşlardır.(bakara suresi ayet-45).
M. Arabi Hz.leri, Fatiha suresinin tefsirini yaparken,
ancak sana kulluk eder yalnız senden yardım dileriz ayetini
“namazı benimle kulum arasın da ikiye ayırdım. Yarısı
bana, yarısı kuluma aittir, kuluma istediği verilecektir”
kutsi hadisi ile beraber yorumlar. Buna göre namaz, kulun
Allah’a olan niyaz ve yakarışı(münacat) ile buna mukabil
Allah’ın(cc)ihsanlarını bildiren bir nevi diyaloğu ifade
eder. Bu şekliyle namaz, iki kişi arasında zuhur eden bir
gerçektir.
Bura da münacatın iki yönü vardır, biri kula bakan
yönü, birde Allah’a (cc)bakan yönü vardır. İstemek niyaz
etmek yalvarmak kuldan, vermek Allah’tandır(cc). İşte bu
itibarla peygamber efendimizin(s.a.v) bir hadisi şeriflerinde
buyurdukları gibi “Fatiha suresini okumayanın namazı
da yoktur”. Bu hem zahiren hem de batınen böyledir.
Namazda Fatiha’yı okumayanın zahiren kıraat şartı yerine
- 21 -
gelmediği için namazı kılmış olmayacağı gibi, batınen
de bu kişi Allah(cc)ile kul arasında taksim edilmiş olan
namazı kılmış değildir. O halde Fatiha suresinin okunması
bir nevi münacat tır. Şöyle ki Allah (cc) namazı benim ile
kulum arasında ikiye ayırdım, kulumun istediği kendisine
verilecektir. “Kul, hamt âlemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur” deyince, Allah (cc) der ki “kulum bana hamt
etti”. “Rahmandır, Rahimdir deyince kulum beni sena
etti” buyurur. Din gününün malikidir deyince kulum beni
övdü buyurur. “Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden
yardım dileriz” deyince Allah (cc) “bu benimle kulum
arasındadır ve kulumun istediği kendisinindir” buyurur.
“Bizi doğru yola ilet, nimete erdirdiklerinin yoluna, gazaba
uğrayanların ve dalalete düşenlerinkine değil” deyince
Allah’u Teâlâ (CC)”bu kulum içindir ve kulumun istediği
kendisinindir” buyururlar.
Değerli okurlarımız burada söz Fatiha’dan açılmışken,
değerli büyüğümüz Sayın Abdüsselam Semre’nin Kur’an-ı
kerimin anası Fatiha suresi adlı eseri ne müracaat etmeden
geçemeyeceğiz. Bakınız bizlere bura da neler anlatılıyor.
İbni Abbas(ra) şöyle anlatıyor “bir gün biz
Rasulallah ile beraberdik, Onun yanında Cebrail(as)
de vardı” yukarıdan bir ses geldi ve Cebrail(as)gözünü
semaya dikti ve dedi ki; Bu gökte açılmış öyle bir kapıdır
ki, hiçbir zaman açılmamıştır. Oradan açılan delikten bir
melek indi ve hz. Peygamber-e gelerek dedi ki, bu iki sure
birisi Fatiha diğeri ise bakara suresinin sonudur. Fatiha
ve bakaranın son iki ayetinden hiçbir harf okunmamıştır
ki sana verilmiş olmasın. Bir hadisi şerifte de her kim ki,
içinde Kur’an-ı anası okunmayan bir namaz kılarsa, eksiktir
tamamlanmamıştır der ve bunu üç kere tekrarlamışlardır.
Fakat Fatiha’nın namazda okunmaması yönünde görüşlerde
vardır.
Hanefi imamlarına göre; Fatiha’yı okumak şart
değildir, bunun yerine Kur’an dan ne okunursa okunsun
yeterlidir demişler ve buna delil olaraktan yüce Allah’ın(cc)
Müzemmil suresi ayet-20-yi “Kur’an dan kolayınıza
geleni okuyun ayeti kerimesini delil göstermişlerdir” ve
birde şu hadisi şerifi delil gösterirler. ”Namaza kalktığın
zaman tekbir al, sonra kolayına geleni oku. Burada Fatiha
belirtilmemiştir derler.
Fakat Hanefi imamları dışında ki imamlardan imam-ı
malik, imam-ı şafi, Ahmed bin hambel de Kur’a-nın anası
okunmadan namaz kılan kimsenin namazı eksiktir hadisi
şerifini zikredip delil gösterirler. Başka bir hadisi şerifte
de “Farz veya başka namazda her rekâtta Fatiha ve bir sure
okumayan kişinin namazı yoktur” Bu hadisi şerifi ele alıp
Fatiha’yı okumanın vacip olduğunu da anlatırlar.
Hasan el Basri Hazretleri de “Fatiha okumayanın
namazı yoktur” diye anlatım yapıyorlar. Bu arada daha önce
konu ettiğimiz Müzemmil suresi ayet -20- de zikredilen
“Kuran’ dan dan kolayınıza geleni okuyun” ayetine
istinaden Fatiha okunmasa da olur diyenler, neyi anlatmak
isterler. Bize bu konuda ışık olacak olan yine peygamber
efendimiz(s.a.v.)olacaktır, bakınız peygamber efendimiz
(s.a.v.) ne buyuruyorlar. “Yanını yatağa koyduğunda,
Fatiha’yı ve İhlas’ı okuduğun da, ölümden başka her şeyden
emin olmuşundur”.
Kıymetli okuyucular, hepimiz biliriz ki uyku yarı
ölümdür. Diğer ölümle arasında ki fark, birisinde Ruh
cesedi kısa bir zaman terk eder, sonra tekrar gelir cesette
hükümranlığını sürdürür. Diğerinde ise, yani gerçek
ölümde ise Ruh cesedi ölümden sonraki dirilmeye kadar
terk eder.
Fatiha’yı okumadan bahseden Peygamber efendimiz
(s.a.v.) burada taklidi ve tahkiki olan insanları anlatması
vardır. Fatiha’yı okuduğu halde, hakikatte okumayanlar
çok olur. Biz burada Peygamber efendimiz ’in (s.a.v.)
Fatiha’yı gerçek manada okumayanları anlatıyor demek
istiyoruz. Fatiha’yı birazcık olsun anlayabilmek için, Fatiha
dan sayılan Besmeleyi yani Fatiha’nın ilk ayetini biraz olsun
anlamaya çalışalım.
İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri’nin,
zikrettiği
şu Hadisi Şerifi ele alalım. Resulallah (s.a.v.) şöyle
buyuruyorlar, miraca çıktığım gece bana cennetin her
tarafı gösterildi, Cennette dört tane ırmak gördüm. Bir
ırmak sudan, bir ırmak sütten, bir ırmak şaraptan, bir
ırmak ta baldandı. Dedim ki ey Cibril; Bu ırmaklar
nereden gelir, nereye giderler? Cebrail (a.s.)dedi ki;
Kevser havuzuna gittiğini biliyorum ama nereden geldiğini
bilmiyorum. Allah’u Teâlâ’dan iste de sana göstersin.
Peygamber efendimiz ister… Bunun üzerine bir melek gelir
ve Hz. Peygamber efendimize selâm verir sonra der ki; Ya
Muhammed (s.a.v.)gözlerini yum. Peygamber efendimiz
diyor ki ben gözlerimi yumdum. Sonra Melek; gözlerini
aç dedi, ben gözlerimi açtım. Birde baktım ki; Bir ağacın
yanında duruyorum. Orada bembeyaz inciden bir kubbe
gördüm, onun som altından kapısı vardı ve kilitli idi. Eğer
dünyada bulunan cinler ve insanlarla birlikte, her şey o
kubbenin üzerine konmuş olsaydı bir dağın üzerine oturan
kuş gibi olurdu. Bu dört ırmağın, o kubbenin altından
çıktığını gördüm. Geri dönmek istediğimde, o melek
bana dedi ki; “Kubbenin içine niçin girmezsin?” Ben; nasıl
gireyim, kapısı kilitli, anahtarı da yok, dedim. Melek dedi
ki; “Onun anahtarı Bismillahirrahmanirrahim dir.” Ben
Bismillahirrahmanirrahim deyince kilit açıldı. Kubbenin
içine girdim ve gördüm ki; bu ırmaklardan her biri, kubbenin
dört direğinin üzerinde de Bismillahirrahmanirrahim yazılı
idi. Su ırmağının, besmelenin MİM ’in den çıktığını gördüm.
Süt ırmağının Allah’ın(c.c) (HE)’sinden (yani HU)’dan
çıktığını gördüm. Şarap ırmağının Rahman’ın MİM ’inden,
bal ırmağının da Rahim’in MİM ‘inden çıktığını gördüm.
- 22 -
Bu dört ırmağın aslının besmeleden çıktığını o zaman
anladım. Bunun üzerine Allah(c.c) dedi ki; Ya Muhammed
senin ümmetinden her kim ki, riyadan uzak ve halis bir kâlb
ile beni bu isimlerle anarsa ve Bismillahirrahmanirrahim
derse ben ona bu ırmaklardan içiririm. Bu H.şerifle anladık
ki, varlık ağacı ”Bismillahirrahmanirrahim” kökünden dal
budak salmıştır. Bütün âlemlerin dayanağı, bu vücudu
hakikisidir. Onun için denir ki, Besmeleyi okuyan kişiler,
ulvi ve süfli âlem katında ilahi tecellilere mazhariyet
kazanırlar.
Biraz da vucud’u hakiki yönünden Besmele nasıl
halk edildi anlamaya çalışalım. Yüce Allah (cc), Ehadiyeti
ile gizli bir hazine idi, o bilinmekliğini istedi ve bu nedenle
insi ve cinni halk etti. Yani Rabbül âlemin olan yüce Allah
(cc) Ehadiyetinin batınında keyfiyetsiz olarak saklı olan
isim ve sıfat tecellilerini yaratmayı diledi. Yani Zat’ı mutlak
isim ve sıfatları ile zahir olmayı istedi ve irade buyurdu.
Burada iradesini kudretine, kudretini de, ilmine taalluk
ile, “OL” emrini zahir kıldı ve bir hilkat bediası var eyledi.
Yani besmelenin “BE ”sinden sonra “SİN” ve “MİM” harfi
ile simgelenen gerçek vücud hilkat buldu. Yani besmelenin
“BE”si Zat-ı mutlakın ehadiyetini Sin’deki üç dişten biri
irade, biri kudret ve diğeri de ilmine delil oldu. Böylece
“KÜN” “OL” emri ile Mim’i yani Muhammedî halk etti. Ve
böylece o kâinata hayat veren güneş doğmuş oldu. Biz şimdi
bu Mim ’den akmakta olan suyu ve Hz. Muhammed’in
hakikati ile varlık cevheri bulduğunu, daha iyi anlamış
olduk. Yüce Allah’ın(c.c) “Biz hayatı suda kıldık.” Ayetini de
gerçek anlamda kavramış oluyoruz. Ve böylece Zat-ı mutlak
Muhammed de Muhammed’le zahir oldu. Yani Ehadiyet,
Rabların Rabbi olan Lafza-i Celal ve Cemal tecellileriyle
ayna olan, Allah ismi şerifinde zahir oldu. Yani Ehadiyet
mir ’ad ve ayna kıldığı Muhammed ile, kainatı halk eyledi.
O yüce peygamber(s.a.v) hakikati ile bizlerin hakikatte
anası oldu. Sonrada Allah’ın (c.c) “HU” esması ile yani bu
ismin “HA” sından süt akıttı… Yani ilim doğdu. Böylece
isimler dünyasına doğma vesilesi olan Lafza-i Celal’in HU
esması ile de Rahmanı halk ederek, bütün isimlere gebe
olarak Rahman ismi de hilkat bulmuş oldu.
Rabbül Âlemin olan Yüce Allah(c.c), Rahman
isminde saklı olan hadiyet ve mudile yol verdi. Böylece
inanacak ve inanmayacaklara, bu yüce isimde Rahman’ın
elinde hak verdi. İnsan isterse Rahman isminin MİM
‘inden çıkan gerçek şaraba, ilahi şaraba, isterse insana
mudil kabında şeytanın elinden sunulan üzüm şarabına
talip olur. Şimdi besmeleyi anladık ki, asmanın, üzümle
şıraya da, şaraba da varidat kökü olduğu gibidir. Yani
burada,
hayrında şerrin de Allah’tan(cc) geldiğine
inandığımız gerçeğini idrak etmiş oluruz. İnsan hilkati
bu iki yöne de eğilimli yaratılmış durumdadır. Sadece biz
insanlar, iradesine terk edilmişizdir. İnsan isterse mudil
kabını kullanır, kendine çıkarı üzüm şarabında arar. Yani
dünyadaki keyif vericilere, haramlara koşar olur. İsterse de
Peygamberlerin Vücudu Hakikilerine bağlı kapları kullanıp
ilahi olan şarab-ı Kevser den nasiplenmeye gider. Mevlana
Hz. bunu anlatırken “Benim içtiğim üzüm şarabı değil”
diyerek, hangi şaraptan içtiğini bizlere çok iyi anlatırlar.
Rahman’dan sonra da Rahim esmasını okur ve
Besmeleyi Tamam okuyanlardan oluruz. Rahim ismindeki
MİM’ den de bal aktığını ve o güzel peygamber bizlere
bunu cennette gördüğünü anlatmışlardı. Burada besmeleyi
gerçek şekilde okumayanın,
varlıklar sebebi Zat-ı
Mutlak’ tan varidat almaya gidemeyeceği net bir şekilde
anlatılmaktadır. Burada peygamber efendimizin bizlere
anlattığı, Kuran’dan olamayan fakat Kuran’da olan, bu Fatiha
suresini anlatması zaten bizleri çok düşündürmeli değil
mi? Bakınız peygamber efendimiz bizlere ne anlatıyorlar.
Ebu Hureyre(Ra) den naklediliyor.”Resulullah(sav) Ubeyy
İbn Kaab’ın yanına gitti. o namaz kılıyordu. Ey Ubeyy
dedi, fakat Ubeyy yavaş davrandı. Sonra Resulullah(sav)
yanına vardı ve dedi ki; “Allah’ın selamı üzerine olsun ey
Ubeyy.” Ben seni çağırdığım zaman gelmen gerekmez
miydi? Seni bundan alıkoyan neydi? Ubeyy dedi ki; Ey
Allah’ın Resul’ü namazda idim. Hz. Peygamber ona dedi
ki; Allah-u Teâla’nın vahyettiği ayette şöyle buyurduğunu
görmedin mi? “”Ey iman edenler, sizi hayat verecek şeylere
çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edin. Hem
bilin ki, Allah(c.c) şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer ve
muhakkak ona dönüp toplanacaksınız.”(Enfal suresi 24)
ayetini okumasından sonra Ubeyy (Ra); Evet ey Allah’ın
Resulü, bir daha tekrarlamam dedi. Sonra Resulallah(sav)
buyurdu ki; Sana ne tevratta, ne incilde, ne zeburda ve
ne de Kuran’da benzeri olmayan bir sureyi öğretmemi
ister misin? Ben, evet ya Resulallah dedim. Resulallah
benimle konuşuyor hem de kapıya doğru yürüyorduk,
kapıya yaklaştığımızda dedim ki; Ey Allah’ın Resulü, bana
vadettiğiniz sure hangisi idi? Resulallah buyurdu ki; Namaz
da ne okursun? Ubeyy İbn_i Kaab dedi ki; Kuran’ın anasını
okurum. O da buyurdu ki; nefsim yedi kudretinde olan
Allah’a yemin ederim ki, Allah(cc) ne Tevrat’ta ne İncil’de,
ne Zebur da ve ne de Kuran’da onun gibisini indirmemiştir.
O, iki kere tekrarlanan yedidir. “O iki kere tekrarlanan yedi
ve bana verilen yüce Kuran’dır” buyurmuşlardır.
“Allah(cc) ne Tevrat’ta ne İncil de, Kuran’ın anasına
benzer bir sure indirdi. O iki kere tekrarlanan yedidir. O,
benimle kalem arasında, iki parçaya bölünmüştür.”
Elhamdülillahı Rabbil Âlemin yedi ayettir. Bunlar
dan dan birisi Bismillahirrahmanirrahim dir. O iki kere
tekrarlanan yedi ve yüce Kuran dır. O kitabın anası ve
Fatiha’sıdır.
- 23 -
M.Ali AKARÇAY
Ziraat müh.
İSTİKLAL MARŞIMIZ (3)
“Kahraman Irkıma Bir Gül, Ne Bu Şiddet Bu Celal”
Merhum Mehmet Akif ’in ırkım milletim ifadeleriyle
neyi kaydettiğini daha önce izah etmiştik. Kahraman
ırkım ifadesi üzerine sayfalar dolusu yazılar yazılsa yinede
yeterli olmaz. Bu manada Kahraman ırkım ifadesini genel
hatlarıyla şöyle açıklamaya çalışacağız. Bizim inancımızda
yani ehli sünnet itikadının inancında, Kahraman; uzun
ve meşakkatli bir mücadeleden sonra enfüsünde şeytanın
veziri olan nefisine, afakta da şeytan ve şeytanın avenesi
olan şeytanlaşmış insanlara karşı verdiği mücadeleyi
kazanıp da Peygamber efendimizin (SAV) bahçesinde
gülünü açanlara denilir. Bu nefis ve şeytanla mücadele
yoluna nasıl çıkılacak dersen ancak ve ancak Peygamber
(SAV) Efendimizden görev almış bir varisi nebiden nazar
yada nefes bulmasıyla kendisindeki dürülü ve saklı olan
İslam fıtratını durağan halden dinamik hale geçirmesiyle
olur. Bu Necip millet her türlü övgüyü her türlü takdiri hak
eden bir millettir. Biz Merhum Mehmet Akif ’in “Bedrin
Aslanları ancak bu kadar şanlı idi” dediği gibi demeyeceğiz
ama Bedrin aslanlarını örnek almış “Bedrin Aslanları
gibi şanlı idi” diyeceğiz. Bu Ahlak Milletini (İslam Ahlak
Milleti) diğer ahlak milletlerinden ayıran üstün özellikler
vardır. Kendilerine tanınan Hukuktan doğan hakları asla
ihlal etmezler. İlahi adaletin dışına çıkmazlar. Allah cc için
yaşar ve Allah cc için yaşatırlar. Allah cc için ölür Allah
cc için öldürürler. Asla savaşı başlatan taraf olmazlar.
Öldürmek onlar için tüm çareler kapandıktan sonra son
çıkış yoludur. Ve savaşa karar verdiklerinde korku kelimesi
onların literatürlerinde asla olmaz.
Merhum Mehmet Akif ırkım dediği bu milleti
neden bu kadar övmüştür biraz buraya değinelim. Bu
ahlak milletinin Dünya üzerinde hükümranlığının nasıl ve
ne zaman bittiğini hilalin üstünün mudil esmasının büyük
mazharlarınca nasıl örtüldüğünü rahmetin kesildiğini ve
fetret devri denilen devrin başladığına değinmiştik. Bu
necip milletin üzerine kabus gibi çöken bu fetret devrini
kaldırabilmek için hem manada hem maddede tarihte
eşine ender rastlanacak bir mücadele verilmiştir. Allahın
rahmetini tekrar çağırmada verdikleri mücadele de
başarılı olmuş güneşle hilal arasına giren dünyayı çekip
almışlardır. İşte Mehmet Akif bu olayları bize anlatabilmek
için Hilale atfen bildiğimiz ifadeleri kullanmıştır. Hatta bu
anı net bir cümleyle anlatabilmek için “Bir Hilal Uğruna
Yarab Ne Güneşler Batıyor” demiştir.
“Hakkıdır Hakka Tapan Milletimin İstiklal”
Merhum Mehmet Akif ’in deyimiyle İstiklal hakka
tapanların hakkımı? Hakka tapmayanların istiklal hakkı
yok mu. Her cümlesi her mısrası manalarla dopdolu olan
bu sultan burada ne anlatmak istedi ne ifade etmek istedi
onu anlamaya çalışalım. İslam ahlak milletinin uluları yani
tasavvuf terbiyesi görmüş değer insanlar gerçek hürriyeti
izah ederken şeytanın üzerimize tasarruf kurabilmek
için üzerimizde hükümran olabilmek için girebileceği
tüm kapıları kapatıp bütün aşırı istekleri mutedile indirip
neticede Lailaheillallah diyerek emin kaleye girmek olarak
anlatırlar. Bunun dışındaki hangi ahlak milleti olursa
olsun zahirde ne kadarda bir istiklal sahibi olmuş gibi
görünseler de üzerlerindeki mana tasarrufu şeytandan
gelir. Aldıkları tüm kararlarda şeytanın hükümranlığı
vardır. Bu milletlerin içerisinde hakka taptığını iddia
edenler olsa dahi manada bunun böyle olmadığı izah ve
tarif görmüştür. Buda insana gelecekte elem ve ızdırap
çağıracak yol olduğundan değer alimlerce hiçbir zaman
hürriyet ve istiklal olarak kabul edilmemiştir. Burada
mudil esmasının mazharlarının tasarrufunu kaldırarak
son “ocak” ve “ o benim milletimin yıldızıdır “ dediği
elden Allahın cc rahmetini alacak duruma geldiğinden
yani mana istiklalini elde ettiğinden arkasından maddeye
dayalı istiklalinde geleceğine vakıf olduğundan zahirle
batını aynı cümle içerisine zarflayarak “Hakkıdır hakka
tapan milletimin istiklal “ demiştir.
(Devam edecek)
- 24 -
Dua
Allah’ım Allah’ım güzel Allah’ım
Affet bizleri sen N’olur Allah’ım
Senin ismin Settar Gaffar değil mi ?
Settar isminle ört bizi Allah’ım
Ahir zaman geldi ziynet açıldı.
Kandırma ziynetlere bizi Allah’ım
Yol kesenler hep yollara saçıldı
Şaşırtma yolumuzu bizim Allah’ım
Doğruyu söylemek zor ondan kaçıldı.
Doğruyu doğru söylet bize Allah’ım
Önceki gibi bu yolun sonunda garip
Garip olanla kaynaştır bizi Allah’ım
Şefaatine nail eyle Güzel Peygamberin
Rızanı tahsil ettir bize Allah’ım.
Çetin Karakaya
Emekli Asker
- 25 -
Yaşar SEİS
Eğitimci - Öğretmen
CAMİ VE CEMAAT ADABI
Çok değerli okurlar,
Camiler Müslümanların toplanıp Allah)’a ibadet
ettikleri yerlerdir. Kelime olarak cami “toplayan” anlamına gelmektedir. Müslümanlar günde beş vakit ve bunun
dışında bayram ve Cuma namazlarında camilerde toplanıp
namaz kılarlar. Kabe için “Beytullah” (Allah’ın evi) denilir ki camiler de Kâbe’nin birer şubesi konumundadırlar.
Allah (c.c.) nasıl saygı ve hürmete layıksa O’nun evleri
de saygı ve hürmete layıktır. Dolayısıyla camiye giden
Müslümanlar Cenab-ı Hakkın misafiri durumunda olup,
ev sahibi nasıl misafirine ikram ederse camiye gidip ibadet edenlerde oradan boş dönmez, Rabbimizin ikramı ile
mükafat bulurlar. Bu hususta peygamber efendimiz (s.a.v.)
bir hadisinde “Evinde güzelce abdest alıp camiye giden
kimse Allah’ın ziyaretçisidir. Ziyaret edene Allah ikramda
bulunacaktır.” buyurmuştur.
Dinimiz cami yaptırmayı veya destek olmayı, camilerin tamir ve her zaman hizmet verebilmesi için gerekli
hizmetleri yapmayı tavsiye etmiştir. Cenab-ı Hak Kuran-ı Kerimde “Allah’ın mescitlerini ancak Allah ve ahiret
gününe iman edenler tamir eder.” (Tövbe 18) buyurmaktadır. Peygamber efendimizde “Kim kuş yuvası kadar
olsun bir mescid inşa ederse Allahu Teala ona cennette
bir köşk inşa ettirir.” buyurmaktadır. Elbette ki bu ayet ve
hadis dünya üzerinde Müslümanlara Cenabı Hakka ibadet
edecekleri mekanlar yapmayı, bu mekanların bakımını
yaparak idame ettirmeyi tavsiye etmektedir. Ancak
bunun yanında her müslümanında gönül kabesini inşa
edip, Kabe’den putların temizlendiği gibi kalbinde gerekli
temizliği yapıp gönlündeki putları kırması gereklidir. Yeryüzündeki her camide bir gönle simge durumundadır
ki memleketimizdeki bunca camilerden anlıyoruz ki nice
gönül ehli kişiler gelip geçmiştir. Yunus Emre bakın ne
güzel söylemiş:
Dervişlik baştadır taçda değildir
Hararet nârdadır saçta değildir
Ararsan mevlayı kalbinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.
Eğer bir mü’min kalbini kırarsan
Hakka eylediğin secde değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde hemen Mescid-i Nebevinin inşasına başlamış ve
burası kurulan islam devletinin merkezi olmuştur. Mescid-i Nebevi Peygamberimizin Müslümanlarla namaz kılıp
ibadet etmelerinin yanında, önemli meselelerin görüşülüp
karara bağlandığı, ilim tahsil edildiği, elçilerin kabul
edildiği yer olmuştur. Günümüzde de camiler sadece ibadet edilen yer olmakla kalmayıp o beldedeki müslümanların dertlerinin görüşülüp çözüm arandığı, dini konularda ilim tahsil edilen mekanlar olması gerekmektedir.
İmam İsfahânî Asrı Saadetten şöyle bir hatıra nakleder:
Mescid-i Saadeti temizleyen bir hanım vardı. Bu
hanım vefat etti. Rasûlullah Sallâllahü Aleyhi ve Sellem
bu hanımın vefatını duymamışlardı. Sonradan kabrini
görüp O’na ait olduğunu öğrenince ashab ile kabrinin üzerinde yeniden namaz kıldılar ve o hanıma “Hangi ameli
en hayırlı buldun” diye sordular. Ashab: “Ya Rasûlallah o
sizi işitir mi” diye sorunca Efendimiz: “Siz ondan daha iyi
duyamazsınız” diye buyurdular. O hanımın da sorusuna
“Mescidleri temizlemek” diye cevap verdiğini söylediler.
Cemaatle kılınan namaz yalnız başına kılınan
namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğu hadisi şeriflerde nakledilmiştir. O halde Müslümanlar meşru
mazeretleri olmadığında namazlarını cemaatle kılmaya özen göstermelidirler. Bu onların daha fazla kaynaşıp,
omuz omuza verip bir ve beraber olmalarını, birbirlerinin
dertleriyle dertlenmelerini, birbirlerinin sevinçlerini ve
üzüntülerini paylaşmalarını sağlar. Cami ve mescitlerde
- 26 -
şu hususlara dikkat etmek gereklidir:
t$BNJZFHJSJMEJʓJOEFLFSBIBUWBLUJEFʓJMTFJLJSFLBU
tehiyyetül mescid (mescide hürmet) namazı kılınmalıdır.
t$BNJMFSFBCEFTUMJPMBSBLWFUFNJ[UFSLPLNBZBO
elbiselerle girmek gereklidir. Camiler kirletilmemelidir.
t$BNJMFSFHJSFSLFOTBʓBZBLMBHJSJMNFMJWFHJSFSLFO
Peygamber Efendimize salavat getirilmelidir. Çıkarken de
sol ayakla çıkılmalıdır.
t$BNJMFSEF EàOZB LFMBN‘ NBMBZBOJ TÚ[MFSEFO
kaçınmalı, sesimizi yükseltmemeli, ibadet, ilim, tefekkür
ve Cenab-ı Hakkı zikirle meşgul olunmalıdır. Günümüzde
cep telefonları da cemaati rahatsız ettiğinden telefonlar
kapatılmalıdır. Soğan, sarımsak gibi kukulu yiyecekler
yiyerek veya ağız kokusuyla camiye girilmemelidir. Yine
sigara kokusu da buna dahil etmek gerekir.
t$BNJEFCJSÚ[àSZPLTBBZBLMBSV[BU‘MBSBLPUVSVMmamalıdır. Kıbleye karşı oturulmalıdır.
t$BNJEF IVUCF WF WBB[MBS TFTTJ[DF EJOMFONFMJEJS
Bir hadis-i şerifte “Hayvanlar kuru ot yediği gibi camilere
dünya kelamı konuşmak sevapları maf eder” buyrulmaktadır. Yine Ebu Hureyre (r.a.)’dan şöyle rivayet edilmiştir :
“Cuma günü imam hutbe okurken arkadaşına ‘sus’ dersen
lağvde bulunmuş olursun.”
t$BNJMFSEFÎPDVLMBS‘B[BSMBNBNBM‘POMBS‘DBNJEen küstürülmemelidir.
t/BNB[BZFUJʰNFLJÎJODBNJJÎJOEFLPʰNBNBM‘E‘S
t½OTBĘBSEBOCBʰMBZBSBLTBĘBS‘EPMEVSNBLHFSFLlidir.
t#JSJODJTBGEPMVODBZJOFJNBN‘OBSLBT‘OEBOJLJODJ
saf başlatılmalıdır.
t'BS[ OBNB[MBSEB TBĘBS BSBT‘OEB CPʰMVL C‘SBL‘Mmamalıdır.
t/BNB[L‘MBO‘OÚOàOEFOHFÎNFNFLHFSFLJS
t$BNJ WFZB NFTDJUUF EFWBNM‘ PMBSBL BZO‘ ZFSEF
namaz kılmak, sanki kendisi için özel bir yer ayırmış intibaını vermek doğru değildir. Değişik yerlerde namaz kılmalıdır.
t$BNJ WF NFTDJUMFSEF OBNB[ L‘MBOMBSB TFMÉN WFSilmediği gibi, Kur’an-ı Kerim okuyanlara, dua edenlere,
zikirle meşgul olanlara, ilmi çalışma yapanlara ve benzeri şekilde herhangi bir ibadetle meşgul olanlara da selâm
verilmemelidir.
Sevgili peygamberimizin Allah’a en sevimli mekanlar olarak tarif ettiği camilerimizin tıpkı asrı saadet dönemindeki fonksiyona kavuşması dileğiyle hoşca kalın.
- 27 -
GELDİ ÖMRÜN SONBHARI
Geldi ömrün sonbaharı
Güvendiğin gençlik gider.
Eser ecel fırtınası
Dizlerinden derman gider.
Birbir gider sevdiklerin
Ana bile koyar gider..
Bir yastığa baş koyduğun
Ceylan gözlü o yâr gider.
Birşey gelmez hiç elinden
Kuvvet çekilir belinden
Şakıyan bülbül dilinden
Hoş sadalar uçar gider.
Turan, kaçılmaz ecelden
Hazırlığın yap tez elden
Kalbe giren her güzelden
Bu varlığın kopar gider.
Turan AKBULUT
- 28 -
Selim Yavuz
Cengiz Han Konusunda Tarihçiler
2’ye Ayrılmıştır.
1.Bugün şartlarında sıcak yerlerinde oturup ahkam
kesen, yada belli bir misyonun sahibi olan ve gerçekleri
örteleyenler(?)
2.Cengizhan gibi öyle bir çağ düşünün ki, bozkır
kanunlarının yani güçlünün zayıfı alt ettiği, hak hukuktan
bırakın söz etmeyi hayal etmenin bile imkansız olduğu,
yasaları tarafsızca incelenebildiğinde zamanındaki bozuk
düzene ve bu düzen bozuculara karşı tam anlamıyla bir
mücadele örneği verip, islam ilkelerine ters bir tanesini bile
bulamayacağınız hakkın bayraktarlığının timsali kanunlarını hakim kılmak, haklı ama hakkını alamayan zayıf,
ezilen, güçsüze hakkını veren, iyiliğin hakim kılındığı bir
ortamı yeryüzüne kendisinden sonra dahi 600 kadar yıl
hakim kılabilen, evet çok güçlü, çok kızgın, çok otoriter,
çok korku salan (ama kime?) Ama asla zalim olmayan,
ancak zalimlere haddini bildiren, hakkın kahhar kılıcı bir
hükümdardır….
Tarafsızca incelenebildiğinde her vicdan sahibi kişi,
sadece yasalarındaki inceliklerle dahi onun asla bir zalim
olamayacağını anlayabilir. Yasalarının ilk 1. Maddesinde
“yeri ve göğü yaratan, ölümü, hayatı, serveti, fakirliği istediği gibi dağıtan, her şeyde mutlak hükmünü yürüten, bir
olan allah’ın varlığına iman etmenizi emrederim.” diyen
bir insana nasıl zalim denebilirki… kendisi yaşamında
daha çocuk yaşlarda tarifsiz ihanet, haksızlık ve zulümlere
uğramış, bunlardan hep bir ders çıkarmış ve bu bozuk bozkır dünyasına bir düzen getirmenin kaçınılmaz olduğu
fikrine ömrünü adayan gerçek bir hükümdardır. Hakkaniyetli tarihçiler “ cengizhan döneminde avrupa’dan elinde
bir miktar altın ile yola çıkan genç bir kız, çin’e varıncaya
kadar hiçbir korku ve tehdit altında olmaksızın yolculuğunu tamamlardı. Bu esnada ne kız zarar görürdü ne de
elinde bulunan altınlar.” Çünkü kanununda “ zina yapan
kişinin evli veya bekar olduğuna bakılmaksızın idam edilir. “ diyor. Bu kanun ile aile yapısının ve “ aile masuniyetinin ( dokunulmazlık)” kesin anlamda koruma altına
alındığını görüyoruz” derler.
Kendisi ise kendini “ben tanrı’nın cezasıyım! Eğer
çok büyük günahlar işlememiş olsaydınız, tanrı benim
gibi bir cezayı size göndermezdi..” Şeklinde tarif eder ve
gerçek bir misyon sahibi olarak hak tarafından görevlendirildiğini ifade eder. Günahkar bir toplumu cezalandırmayı
nasıl zalimlik olarak adlandırmayı islamiyetle bağdaştırabilir insan. Zira allah teala kuranı kerimde bazı yerlerde
“biz, bazılarına da bazılar ile ceza veririz. Demekle zalimler üzerine bazı kulları vasıtasıyla adaleti tesis edeceğinin
ifadesinde bulunmuyormu?
Ayrıca peygamber efendimiz sav. De bir hadisi şerifinde; “şark tarafından siyah bayraklı bir kavim gelinceye
kadar. Bunlar hakkı isterler verilmez. Çarpışırlar, muzaffer
olurlar, istedikleri verilir. Fakat o hak, ehli beytim’den
birisine verilmedikçe kabul etmezler. O (mehdi) arza sahib
olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı
adaletle doldurur. Sizden o’na kim yetişirse, kar üzerinde
sürünerek dahi olsa gelsin, o’na katılsın. Zira o mehdi’dir.”
Demiyor mu?
Camileri dahi yıkmış olmasını eleştirirken hiç dırar
mescidini düşünmezmisiniz? Peygamber efendimiz dahi
yaşantısında birçok örneklerinin yanında, bunun da yani
münafıklarca yapılmış camilerin, daha doğrusu fitne yuvalarının yıkılmasının, fitnelerinin önüne geçilmesinin
sonlandırılmasının örneğini de vermiş olmuyormu dırar
mescidinde?
Öte yandan çağdaşı olan ve herkes tarafından kabul görmüş hz. Mevlana, yunus emre hz. Gibi islam evliyalarının cengiz han aleyhinde hiçbir sözlerine rastlayamayacağınız gibi “cengiz han zalim değildi, bilakis
zalimlere haddini bildiren biriydi” gibi övgülerini görmek
mümkündür…
Tüm bunlar ışığında, abdüsselam semre beyin satırlarında yüzyıllarca gerçek hiçbir islam aliminin aleyhinde tekbir söz söylemediği, ama sözde islamı dahi savunur
gözüken birçok sözde alimin yüzyıllarca hatta günümüzde
dahi, yerden yere vurma gaflet ve cüretini gösterdiği, “hakkın kahhar kılıcı” dedem cengiz han’a hakkının veriliyor
olmasını görmek ne güzel...” bu bağlamda düşünür-yazar
sayın abdüsselam semre beye bu adaletli ve hakkaniyetli
tespitleri için sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
Ayrıca bana öyle geliyor ki; islam gibi görünen tilkiler hükmündeki kişilerin de bu günlerde bir cengiz han
olsa adaletinden kaçamıyacağı kesin… yani son söz olarak
burda ona kin kusan kendini bilmez siz gafillere diyorum
ki “cengizhan ancak siz gibi gafillere haddini bildirdi..”
- 29 -
- 30 -
Sevde
- 31 -
Zeynep Gökdere
Veteriner Hekim
BİZİM ÇOCUKLUĞUMUZ
Yıllar önceydi… Çok da değil... Bizim çocukluğumuzla,
çocuklarımızın yaşamı arasındaki farkın uçurumlar olduğunu
görebiliyoruz.
Bizim çocukluğumuzda kara önlükle okula gider, saçımız
ya kısa ya örgülü, tırnaklarımız kısa olmalı, ilkokul öğretmenimiz
kontrol ettiğinde sıra dayağından geçmeyelim diye korkudan
titrerdik. Sıraya boşuna sürterek siyahı bir türlü çıkmayan kokulu
silgilerimiz, süslü kalem kutularımız vardı. Öğretmenlerimizin
yaramazlıklarımızda veli korkusu ve kulaklarımızı çekmesi vardı.
Teneffüs aralarında kıyafet markaları seninki Adidas benim ki
Nike fısıltıları ve bilgisayar oyunlarını konuşmazdık. Ve okul çıkış
zili çaldığında soluğu evde alırdık, internet cafelerde değil...
Oysa çocuklarımız şimdi çok rahat kıyafetlerle, mini
eteklerle makyajlı olarak, ojeli tırnaklarla ve öğretmen korkusu
olmadan bana göre fazla özgürce okullarına gitmekteler. Okul
çıkışlarını cafelerde ve AVM lerde geçirmekteler. Mümkün mü
öğretmen bir fiske dokunabilsin…
Bizim çocukluğumuzda
televizyon yoktu, mahalle
sakinlerinden birisi evine ilk televizyonu aldığı zaman akşamları
o eve toplanılırdı ve siyah beyaz televizyonu güne bakışa kadar
beraberce izlerdik. Mümkün mü ev sahibi rahatça pijamasını giyip
uzanabilsin. Ama bir süre sonra mahalle sakinlerinin çoğunun
evine Avrupa’nın o teknolojisi çoktan geçmiş ITT Shaube Lorenz
televizyonları girmiş hafta sonları Cenk Koray’ın sunduğu tele
pazarı izler olmuştuk. Kocaman antenleri evlerimizin çatılarına
kurulur karladığı zaman sık sık çatıya çıkılıp çevrilerdi. Bu
televizyonlarla bizde batılı olmuştuk. Artık çocukları durdurmak
imkansızdı. Reklamlarda gösterileni fakirde görüyordu zenginde,
alacak parası var mı düşünülmüyordu. Ve televizyonlar yaşamımıza
iyice girmiş hemen hemen akşamları Kaçak, Dallas gibi dizileriyle
tek eğlence kaynağımız oluvermişti. Babam bizi yarın okul var
diye rahmetli Adile Naşit’in uykudan öncesini seyrettikten sonra
yatırırdı da, diziyi hiç değilse dinleyebilsek diye uykumuz kaçardı..
Bugün öyle mi çok kanallı uzaktan kumandalı uydu ile
dünyanın tüm kanallarını evimize getiren televizyonların gençleri
yoldan çıkaracak sansürsüz yayınları ve ailelerin tükenmeyen
sabrı…
Bizim çocukluğumuzda
telefon da yoktu. Çok iyi
hatırlıyorum benim üniversite yıllarımda evimiz telefonla
tanışmıştı. Resmi dairelerde pille çalışan manyetolu telefonlar,
sokaklarda jetonlu telefonlar vardı. 1983 yılında ben ilk defa
telefonla tanışmıştım. Sabit telefonlardan konuşur, nerede
olduğumuzu anne ve babamız bilirdi. Öyle yalan söylemeyi ve
ailelerimizi kandırmayı beceremezdik. Daha doğrusu yüzümüz
kızaracak diye yalanı söyleyemezdik. Arayanı göstermeyen ahizeli,
tuşlu telefonları koşup ilk biz alo diyelim diye heyecanla açardık.
Hepimizin hayatında vazgeçilmez olan unuttuğumuzda
adeta onsuz nasıl yaşamışız diye düşündüğümüz dünyanın bir
ucunu ayağımıza getiren akıllı cep telefonları bugün ilkokul
çağındaki çocuklarımızın ellerinde. Cep telefonlarının bir mesajıyla
buluşan gençlerin uygunsuz isyanları, her türlü yaşamlarını face de
ifşa ettikleri, bilgisayar oyunlarından ve sanal yaşamdan bir türlü
koparmayan marka cep telefonları hayatımızın olmazsa olmazı
oluvermişti.
Bizim çocukluğumuzda en büyük eğlencemiz okuldan
gelince sokakta oynamaktı. Sokak arasında saklambaç, körebe,
misket oyunlarının yerini çoktan bilgisayar oyunları alıvermiş
ve çocuklar için adeta birer tuzak olan oyun salonları ve internet
cafeler sektör oluşturuvermişti. Şimdi çocuklarımız sofraya
çağırdığımızda bile oyundan kopamadıkları için defalarca hadi
dedirtiyorlar.
Zamane çocuklarımızın ailelerin maddi imkanları
ölçüsünde hemen hemen her istekleri anında karşılanmakta ama
bizler gibi mutlu olduklarını ve her şeyi bilmelerinin o kadar da
doğru olduğunu düşünmüyorum.
Bugün televizyonda seksenler, doksanlar diye diziler
yapılıyor. Seyrettiğimizde çok ta uzun süre önce olmasa bile
yadırgıyoruz. Bizim çocukluğumuzda neler yaşadığımızı ne
çabuk unutuvermişiz. Ben bizim çocukluğumuzu düşündüğümde
çok özlediğimi fark ettim. Evlerimiz sokaklarımız ruhsuzlaştı
sanki. Komşu komşuyu tanımaz oluverdik. Evlerimiz var ama
içinde yaşam yok. Park ve bahçelerimiz var içinde oynayan
çocuklarımız yok. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi yok. Kısaca
ruh yok. Reklamlarla desteklenen ruhu ele geçirilmiş beyinleri
yıkanılmış olduk. Birbirimize yabancı ve yalnızlıklarımızla yaşar
olduk. İyi de neden böyle oluverdik? İnanın üzülmemek elde
değil. Yaşamımızdaki tatlı heyecanlarımız neredeler şimdi? Kaç
çocuk daha bizim çocukluğumuzdaki heyecanları yaşayabilecek.
Çocuklarımızın bizim çocukluğumuza yabancı oldukları gibi
daha sonra gelecek kuşaklarda belki onların yaşadıklarını
yaşayamayacak….
- 32 -
Ne yapalım sağlık olsun.
Ahhh bizim çocukluğumuz…..
Hüseyin Akçay
Ziraat Mühendisi
DEMEDİM Mİ?
Neden bu mücadele, bunca çaba ve gayret ne için? Bizi bize
kazandırmak bizi gerçek manada insan yapmak için deil mi?
Bizim için bunca gayret sarfedilirken çaba harcanırken peki biz
neredeyiz. neden kendimizi kazanma yolundan uzak yaşantı örnekleri
ortaya koyma gayreti içerisindeyiz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ümmetine, Ben sizin elinzden tutup
cennete götürmeye çalışıyorum siz ise elimden kurtulup ateşe cehenneme
gitmeye çalışıyorsunuz. Onun görevi insanlara huzurlu bir yaşantı zemini
hazırlamak değil mi?
Günümüzde de aynı görev ve sorumlulukla bu vazifeyi yerine
getirmeye çalışan Peygamber dostları, bizleri onun gül bahçesine Cenneti
bir yaşantıya götürmeye çalışırken biz ne yapıyoruz, nelerle uğraşıyoruz.
Hala taşla toprakla, çanakla çömlekle avutuyoruz kendimizi. sen ben
davası makam şöhret kavgası, bunlar mı bizi biz yapacak değerler? yoksa
bizi bizden alıp ateşe sürükleyecek sebepler.
Bizi bize kazandıracak bizi hakka ulaştıracak ele sımsıkı tutunmalı
sabırla sebatla yolumuzda yürümeliyiz.
Bize düşen, gösterilen istikamette yaşama gayreti göstermek, doğru
yerlerde gezmek yasak bölgelere girmemek değil mi?
Yanlış yaşantı örnekleriyle neleri kaybedeceğimizi bir anlayabilsek
bunun ciddiyetine varabilsek, belkide yaşantımız bugünkinden daha farklı
olabilirdi.
Mevlana hazretleri anlatımlarıyla tüm zamanlara ne güzel
ışık tutuyor, bir talebenin en tehlikeli gidişatını şu şekillde dile getiriyor.
Oraya gitme demedimmi sana, seni yanlız ben tanırım demedimmi
Senin sıcak soluğun, duru denizin benim demedim mi.
Yolunu vururlar senin tövbeni bozarlar senin demedimmi.
Ölmezlik kaynağını yani beni kaybedersin demedimmi.
Peygamber dostlarının elinden tutmayan, başka yollara tevessül
eden insanın nelerle karşılaşacağını okadar güzel anlatmışki Sultan.
Bizi bizden daha iyi bilen tanıyan büyüklerimizin elini bırakmadan
yaban yerlerde gezmeden, hakka ulaştıracak ipi koparmadan, bulanmadan
donmadan yürüyebilmek nekadar güzel değil mi?
Zaman cennet karşılığında dünyayı satma zamanı değil mi?
Her maden ateşin terbiyesinden geçmeden gerçek değerine ulaşamaz
şekillenemez işe yararlı hale gelemez.
Yanmak yanmak kül olmak aradan çıkmak Ona kavuşmaksa amaç
o zaman bu yolda karşılaştığımız bütün olumsuzlukları sabırla karşılayıp
tevekkül içinde olmalıyız.
Tüm gayret ve çabalar bizim menfaatimiz için daha cenneti bir
yaşantı içerisinde olmamız için değil mi?
Hamdım yandım piştim oldum diyenler gibi diyebilmek sabırla
maksada ulaşmak değilmi?
Buna gönülden inanabiliyormuyuz, inanıyorsak neden bunu
kazanma çabasandan uzakta yaşantı örnekleri ortaya koyuyoruz. yoksa
Allahın lutfuna çok mu güveniyoruz? Adaleetiyle yargılanırsak işimiz çok
zor ama lutfuyla yargılarsa işte o zaman bir ümit ışığı var demektir.
Allah bizleri Peygamber dostlarının eteğine tutunup, sabırla
33
sonuna kadar yürüyüp maksada ulaşanlardan eylesin.
MEHMET AKİF TOSUN
Filolog
SÜNNET-İ SENİYYE
Ne var ki, birde amelde bazı kurallar vardır ki işte
Bismillahirrahmanirrahim.
Salât ve selam yüce peygambere ve ona gönülden
orada tefsir dediğimiz Peygamber Efendimizin (s.a.v.)’in
o günkü yaşamının bir izahı bugünkü hayat şablonuna
inananlara olsun.
Kıymetli okurlar, Kur-an’ı Kerim’de Allah-ü Teâlâ
uydurulması gereklidir. Bu da bir peygamberi izaha ihtiyaç
hazretleri peygamberimizi kastederek “…Onda size
duyurmaktadır. En basit örneklerle konumuza bir aydınlık
örnekler vardır.”buyurmaktadır. Buradan anlaşılan o
getirmek istersek;
ki bizim hayatımızı düzene koymada örnek alacağımız
Mescid-i Nebi yapılırken duvarları kerpiçten çatısı
zat Peygamberimiz (s.a.v.) olmalıdır. Bu örneklemeyi
da hurma dallarıyla örtülmüştür. Bu bir peygamberi
yaparken karşımıza birkaç soru ya da sorun çıkmaktadır.
uygulamadır yani Sünnet-i Seniyye’dir. Şimdi şu soruyu
Bunlara şöyle bir bakacak olursak; Peygamber (s.a.v.)
kendi kendimize sormamız gerekmektedir. Burada
bundan on dört asır önce yaşam sergilemiştir. İlk sorumuz
maksat mı sünnet yoksa bire bir uygulama mı sünnet?
şudur; Peygamber (s.a.v.)’in kendi devr-i saadetlerinde
Yani duvarları kerpiçle örüp çatıyı hurma dalıyla örtmek
sergilemiş olduğu yaşamından aldığımız verilerin ya
mi yoksa içindekileri doğal etkenlerden koruyacak
da örneklerin bugünkü zamanımızın yaşam şekillerine
malzemeleri kullanmak mı? Bunu iyi düşünmek lazımdır.
uyarlanması nasıl olacaktır? Ve dahi Peygamber (s.a.v.)’in
Günümüzde onlarca çeşit duvar ve çatı kaplama
sade dünyasından alınan yaşam örneklerinin teknolojinin
malzemeleri varken acaba duvarları mantolama, izalasyon,
hızla geliştiği, eğitim ve eğilim noktalarımızın değiştiği
sıva gibi maddeleri kullanıp içeride huzurlu bir yaşamı
keşmekeş hayatımızın her safasına uygulama yeterliliği bir
sağlamak mı ve dahi çatıyı bir takım iklim şartlarına göre
soru olarak karşımıza çıkmaktadır.
kaplamak ve örtmek mi sünnet yoksa aynıyla kerpiçle
Bakınız temel ahlak kurallarında hiçbir değişiklik
hurma dallarıyla binayı tesis etmek mi sünnettir? Burasını
yoktur. İtikadi konular Peygamber efendimiz zamanında
iyi düşünmek lazımdır. Bu ince ayrımı yaparken bugünün
ne ise şimdide odur. Örnek verecek olursak; Peygamber
doğru yaşamını bugüne ait sünneti ortaya koymaz isek
Efendimiz (s.a.v.)buyuruyor ki , “Sizin en hayırlınız eşine
sünneti yaşıyorum derken o günün doğru yaşam tarzını
ve ailesine hayırlı olandır.”başka bir hadiste de “Vatan
bugüne uyarlayamadığımız için geri kalmışlığı dava etmiş
sevgisi imandandır.”yine, “İktisat ve tasarrufa riayet eden
olmaz mıyız?
fakra düşmez.”buyuruyorlar. Şimdi verdiğimiz bu örnekler
Bir örnek daha verelim; mesela Peygamber (s.a.v.)
ve daha niceleri on dört asır önce nasıl ise bugünde
ordusunun silah ve teçhizatına çok önem verip kılıç kalkan
aynıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanında iktisat
vesaire malzemelerin yapımının üstünde durmuştur.
ve tasarruf ne kadar kıymetli ise bugünde aynı derecede
Askerlerini de ancak diz kapağı ve göbek arasını örtebilecek
kıymetlidir. Vatan sevgisi nasıl imanlı olmanın esası ise
kadar giydirebilmiştir. Yukarıdaki soruların aynısını
bugünde hiçbir değişime uğramadan aynıdır. O zaman
soracak olursak sünnet şimdi ordunun ve askerin o günün
insanların hayırlısı hangi ameli yapansa bugünde aynı
şartlarıyla mı yoksa bugünün şartlarıyla modernize etmek
ameli yapandır. Bu kurallar zamanın geçmesiyle değişim
midir? Buraları hep iyi düşünmek lazımdır.
Kıymetli okuyucular, bu kadar basit örneklerle
kabul etmez kurallardır.
- 34 -
meseleyi çözümlemek kolay olabilir ama öyle nedenler
vardır ki öyle hemen olayı çözebilmek kolay değildir.
Bakınız kendi devrinde bu görevi yüklenen Mevlana
Hazretleri;
Yukarıda da söylediğimiz gibi bu ince ve hassas noktaları
“ Dünle gitti cancağızım
günümüze uyarlamada peygamberi bir izaha ve bakış
Ne kadar söz varsa düne aitti
açısına ihtiyacımız vardır.
Bugün yeni şeyler söylemek lazım”
Bu şu demektir; Peygamber (s.a.v.) “Kıyamet
kopuncaya kadar peygamber benim.”buyurmaktadır.
Aramızdan
ayrılan
Aziz
Peygamberimiz
buyurmak
suretiyle
konumuza
aydınlık
getirmektedir.
(s.a.v.)
Sonuç olarak böyle varisi nebileri bulmadan
peygamberliğini kendisine varis olan âlim ve müceddiklerle
Sünnet-i Seniyye’yi gerçek manada anlamak ve bugünün
kıyamete kadar sürdürecektir. Bu ince ve hassas noktaların
şartlarına uygulamamız işlem görmemiş küçük aklımızla
bugünün hayatına uyarlanmasında Peygambere varis olan
mümkün olmayacaktır.
onunla irtibat halinde yaşam sürdüren bir âlime ihtiyaç
vardır.
Allah’ın selamı, rahmeti, peygamberin şefaati
Sünnet-i Seniyye’ye sarılanlara olsun. Hoşça kalın.
- 35 -
Medine-i Münevvere / Rabza-i Mutahhara
Sabahat DARENDELİ
Eski Muhabir
İNSAN OLMAK
Allah insanı isim ve sıfatlarının tanınması,
bilinmesi için yarattı. İnsan nüshayı Kübra yani dürülmüş
kitaptır. Bu kitabın içinde Allah’ın hakikati yani hakikat-i
Muhammediye vardır. Hakikat-ı Muhammediye bütün
isim ve sıfatların cem olduğu yerdir. İnsan kendisinde
gizli olan bu hazineyi ancak Onunla okur ve tanır.
İnsanın yaratılmasındaki gaye;”Ben gizli bir hazineydim,
bilinmekliğimi istedim.” Kutsi Hadis-i şeriftir. Mutlak
varlık olan padişah kendisinde olanlara müştehaktır.
İnsana da “Ta ki bilsinler der.” Bilmek için bir bilene
sormak lazımdır. O da hiç şüphesiz emsalsiz olan sevgili
Peygamberimiz(s.a.v) dir.
Allah’ın kuluna kendisini bildirmesi kul için büyük
lütuftur. Eğer kul bu kendisine sunulan ikramın kıymetini
bilmez ise kendi değerini zayi eder yani değersiz bir varlık
kılar ve aşağıların aşağısı bir yerde olur. İnsanın değerini
yücelten, yaratıcısını hiçbir zaman unutmamasıdır.
Ezelde verdiğimiz “beli” (evet sen bizim
Rabbimizsin…) dünyada ispatlamaktır yani yaşantısına
yansıtmaktır. Nefis bizi Allah ve O nun güzel Resulüne
ulaştıran en büyük nimettir. Nefsimizdeki zıtlar aynasında
ve ruhumuzdaki hakikatleri anlarız. Bu da en büyük esma
terbiyesidir. Bu terbiye bütün esmaların cemi olan sevgili
Peygamberimizdir(s.a.v.)
Allah(c.c.) esma ve sıfatlarındaki çeşitli
güzellikleri bildirmek için farklı tecellilerdeki tohumlarını
dünyaya toprağa saçtı. O tohumların içinde arpa, buğday,
çavdar gibi daha nice nice güzellikleri sakladı yani donattı.
Bazı tohumlar biz hayatı suda kıldık dediği suya ulaşarak,
aslına yani özüne rücu etti, bazıları bu suya ulaşmak için
yeterince gayret etmediler ve özünü kaybedenlerden
oldular. Ey Alemlerin rabbi olan Allah’ım bizi özünü
kurutanlardan (kaybedenlerden) eyleme!!! (AMİN!!!)
Allah’ın hakikati bizlerde Ayan-ı Sabite
kıdemindeki istidatlarımıza göre tecelli etti. Herkes
rabbini yani terbiyecisini bilmesi farklı yollarda oldu.
Burada da Zat-ı Mutlak olan Padişah hazinesindeki o
çeşitliliği gösterdi. Herkes kendi nefsinde bulduğu hakikat
ile zevk alır ve bu zevkler de farklıdır. Allah’ın muradı
kulların kemale ermesi, kâmil (olgun) insan olmasıdır. O
da kulluktur. İnsan kâmil olmadan kul olamaz.
- 36 -
Batman Camii
BİR ESİNTİ
Bir güzel yola gittim
Bilirim bu kimin yolu
Yine seni düşündüm
Gözlerim dolu dolu
“Bir” e iki diye diye
Geçti gitti nice yıllar
Gizlenmiş tecellisinde O
Göremez şaşılar körler
İki diyenlere baktığımda
Ağlarım ben üzüntümden
Gönlüm hep “Bir” i ister
İnan ki ta özümden
Bakar okur ayırırlar
Sahte gerçek dirileri
Bu gelenler nerden geldi
Elbet bilir birileri
Baktım ki uzun bir yol
Sensiz olan gitmemiş
Seninle yolculuğum
İnan ki hiç bitmemiş
Duygularım kalem oldu
Gözyaşım mürekkep
Yazarım gönül defterine
Ebed ve müebbet
Çetin Karakaya
- 37 -
"ZUFDFMMJTJLBMQUFDFMMJTJEJS3BINBO
UFDFMMJTJOEFPMVS#JTNJMMBIEBT‘SUFDFMMJTJEJS
:‘ME‘[UFDFMMJTJL‘TBTWFL‘TUBTZBQBS
"ZUFDFMMJTJOEFLFNBMBUWBSE‘S#VOMBS
.FLLFBMJNJEJS4‘SUFDFMMJTJOEFPMBOJTF.F
EJOFBMJNJEJS
:VOVTVOEFEJʵJHJCJiCVZSVʵVOUVUSBI
NBO‘OwJGBEFTJEFCVOVOJÎJOEJS4‘SEBOÚUF
T‘SUFDFMMJTJOFFSFOMFSFWBSJTJOFCJEJZPSV[
ÃNNà4JOBOWF"INFU:FTFWJ)B[SFU
MFSJCVTFCFQMFi#JTNJMMBIwJMFCB˒MBS‘NTÚ[F
EFNJ˒MFSEJS#VOMBS7FMBZFUJ,VCSBE‘SZBOJ
CàZàLWFMJMFSEFOEJS
7FMBZFUJ4VSBEBOTPOSB7FMBZFUJ
,àCSBPMNBZBJ˒BSFUFEFS
"CEàTTFMBN4FNSF
- 38 -
Bingölün Azamet Simgesi
Camii
- 39 -
Yrd. Doç. Dr. Yavuz DEMİRTAŞ
F.Ü. Devlet Konservatuvarı
Türk Mûsikîsi’nde Kullanılan Makamların
Tesirleri - I
Çok kıymetli okurlarımız! Dergimizin bu sayısındaki
yazımızın konusunu, “Türk Mûsikîsi’nde Kullanılan
Makamların Tesirleri - I” teşkil edecektir. Geleneksel Türk
Sanat Müziği’nde icra edilen makamlar; Basit, Bileşik ve
Göçürülmüş (başka bir ses üzerine aktarılmış) olmak üzere
üçe ayrılmaktadır:
Basit Makamlar: Bir tam dörtlü ve bir tam beşlinin
birleşmesinden oluşan bu makamlar; Çargah, Buselik,
Rast, Uşşak, Hicaz, Uzzal, Hümayun, Zirgüleli Hicaz, Neva,
Hüseyni, Karcığar, Suzinak ve Kürdi olmak üzere toplam
on üç adettir.
Bileşik Makamlar: Yapısında birden fazla makam
dizisi bulunduran makamlara verilen isimdir. Bunlara
“Mürekkep Makamlar” da denmektedir.
Göçürülmüş Makamlar: Basit makam dizilerinin
başka perde üzerine aktarılmasıyla meydana gelen
makamlardır.
Makamlar hakkında verilen bu ön bilgiden sonra
şimdi makamlar ve tesirleri üzerinde durmak istiyoruz:
1-) Hicaz Makamı: Mekke ve Medine’yi kapsayan
bölgenin ismi olan “Hicaz” ile müsemma olan bu makama,
ilk defa 14.yy.’da yaşamış olan ünlü mûsikîşinas Safiyüddin
el- Urmevî’nin eserlerinde rastlanılmaktadır. En eski
makamlardan biri olan bu makam, bir Basit Makam olup,
kendi içerisinde, Hicaz, Hümayun, Uzzal ve Zirgüleli Hicaz
olmak üzere dörde ayrılmaktadır.
Tesirleri (Psikolojik Etkileri): İnsana, tevazu (alçak
gönüllülük), güzellik, hüzün ve hicran duygusu verdiği,
kuru soğuktan kaynaklanan hastalıklara faydalı olduğu,
kemiklere, beyne ve çocuk hastalıklarına iyi geldiği, ürogenital sistem ve böbrekler üzerinde etki gücünün fazla
olduğu, düşük nabız atımını yükselttiği, göğüs bölgesi
üzerinde önemli bir etkisinin bulunduğu söylenmektedir.
Bu makamın Öğle ile İkindi vakitleri arasında,
özellikle de İkindi vaktinde tesirli olduğunu söyleyenler
olduğu gibi, yatsıdan sabaha kadar olan zaman diliminde
de etki gücünün çok fazla olduğunu söyleyenler olmuştur.
Başta Yûnus Emre’nin “Nice bir uyursun uyanmaz
mısın?!” ile “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni”
olmak üzere, daha pek çok ilahînin bestelendiği bu
makam (Hicaz Makamı), bilhassa dervişlerden müteşekkil
meclislerin en fazla rağbet ettikleri makamlar arasında
yerini almıştır.
2-) Nihavend Makamı: İran’ın Luristan Eyaleti
sınırları içerisinde yer alan Hamedan şehrinin güneyinde
bulunan Nihavend şehrinin ismiyle müsemma olmuş bu
makama, ilk defa, Osmanlı Padişahlarından II. Mehmet’in
eserlerinde rastlanmaktadır.
Tesirleri: En eski makamlardan biri olan ve insana,
barış, rahatlık, kuvvet, sakinlik, huzur duygusu veren
bu makamın, kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk
ve bacak bölgeleri üzerinde etkili olduğu, kulunç, bel
ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalı olduğu, kasları
rahatlattığı ve bilhassa akıl hastalıklarına tesir ettiği rivayet
edilmektedir.
Bilhassa öğle vakti, yani öğleden sonra ile ikindi
vakti arasında bulunan zaman diliminde etkili olan bu
makamın, özellikle Avrupalılar üzerinde önemli bir tesir
gücüne sahip olduğu söylenmektedir.
Yûnus Emre’nin “Aşkın ile âşıklar yansın yâ
Resûlallah” ile Seyyid Nizamoğlu (Seyfullah)’ın “Bu aşk
bir bahr-i ummândır” İlahîleri gibi daha pek çok ilahînin
bestelendiği bu makam âşık ve dervişlerin baş tacı yaptıkları
makamlar arasında yer almaktadır.
3-) Hüzzam Makamı: “Şiddetli hüzün” anlamına
gelen bu makama, ilk defa Dimitri Kantemir’in eserlerinde
rastlanmaktadır.
Tesirleri: Segah makamına çok benzeyen bu
makamın (Segah’ta olduğu gibi) insana, başta şiddetli
hüzün duygusu olmak üzere, rahatlık, cesaret ve yoğun
mistik (tasavvufî) duygular verdiği söylenmektedir ki; başta
Yûnus Emre olmak üzere birçok mutasavvıf-şâire ait çok
sayıda İlahînin bu makamda bestelenmesi bu söylentinin
bir hakikat olduğunu göstermektedir.
Ayrıca kalbe kuvvet verdiği, beyine faydalı olduğu
ve rahatlatıcı bir etkisinin bulunduğu, hararetten meydana
gelen şişmanlık, uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas
rahatsızlıklarına faydalı olduğu, beyin nöronları üzerinde
olumlu etki bıraktığı, ağrı giderici ve spazm çözücü bir
özelliğinin bulunduğu, vücuttaki şişliğe iyi geldiği rivayet
edilmektedir.
Öğleden ikindiye kadar olan zamanda etkili olan bu
makamdan da, başta “Talea’l-bedru aleynâ min seniyyâti’lvedâ’” İlahîsi olmak üzere birçok mutasavvıf-şâirin İlahîsi
bestelenmiştir.
Yazımızın birinci bölümünü burada noktalıyor ve
bir sonraki sayımızda görüşmek temennisiyle siz değerli
okurlarımızı sevgi ve saygıyla selamlıyoruz.
- 40 -
SORMA BENİ GÜLE
Esselatu Vesselamu Aleyke Ya Resullallah
Ararsan beni bir gün
Sorma beni güle
Bülbüle sor beni
Gülmek nasıl olur
Bilmem ben.
Sen gel, ağlayana sor beni
Sorma beni deryalara, denizlere
Damla içinde gizlenmiş
Manaya sor beni.
Koşa, koşa, dağlar aşan değilim ben
Ahdini bozmamış sırdaşa sor beni
Yaraları gamdan olmuşa değil
Ayrılık yarası çekenlere sor beni.
Bir gün görmek istersen beni
Kırmızı gülün altında, gülerken gör beni
Dört bir taraf sitem etse her an
Ne olur ki?
Sevmeyene değil, sevenleri soranlara sor beni
Alı moru alıp eline, taşlama renksizi
O âlemde, bu âlemde değil
Renksizlik âlemi olan gönülde ara beni
Durma, sen de ara onu.
Sen bilmezsin bu sırrı
O, zaten arar beni
Neler söylemek ister aklın dili kalem
Ne demek istediğini söylemek için
Aslımı bil benim
Toprak su; şu anki annem babam benim
Havayla ateş; bu âlemde geçidim benim.
- 41 -
Şadi Şirazi’nin
Bostan ve Gülistan Eserinden
HZ. İsa ile Günahkar Hikayesi
Rivayet edenlerden işittim: Hz. îsa zamanında,
ömrünü cehalet ve azgınlık içinde geçirip sapkınlıkla
tüketen bir adam varmış. Taş kalpli, merhametsiz,
korkusuz bir günahkârdı. Öyle ki şeytan bile, ne zaman
görse, ondan çekinirdi.
Günlerini boşuna geçirmiş, dünyada bir tek gönlün
rahat etmesine imkan vermemişti. Kibri çok, aklı yoktu ve
haram lokmalardan şişkin bir karna sahipti. Kısası; yamuk
yürüdüğünden eteği kirlenmiş, günahtan yüzü kapkara
kesilmişti. Ne irfan sahipleri gibi doğru yürüyen bir ayağa,
ne de adam gibi öğüt dinleyen bir kulağa sahipti. Görenler,
uğursuz yıl gölmüşçesine nefretle ondan kaçarlar; insanlar
hilal görmüş gibi kendisini ona uzaktan gösterirlerdi.
Fena arzular harmanını kül etmiş, bu yüzden -bir
arpacık olsun- iyi bir ad kazanmamıştı. Bu adam o kadar
günahkâr yaşadı ki nihayet defterinde günahlarını yazacak
yer kalmadı. Fasık, kimseyi dinlemez, şehvetine düşkün,
gafil, gece-gündüz sarhoştu. Hz. İsa, bir gün çölden gelirken
yolu üzerinde bir âbidin çadırına uğradı. İnsanlardan ırak,
kendi halinde ömrünü Allah’a ibadet ederek geçiren bu
âbit, Hz. İsa’yı görür görmez, zikrini bırakıp başını yere
koyarak ayaklarına kapandı. Bedbaht günahkâr, uzaktan
onlan görüp seyre koyulmuştu.
Görseniz; ışığa hayran pervane kesilmişti. Zenginin
eline utanarak bakan yoksul gibiydi adeta. Utancından
yana yakıla ah etti, gaflet içinde geçirdiği gecesiyle
gündüzlerine hayıflandı. Buluttan boşanırcasına ızdırap
yaşlan dökülüyordu gözlerinden. “Yazıklar olsun bana,
hayatım cahillik içinde geçti, hiçbir şey kazanmadan değerli
ömrümü boşa harcamışım meğer. Ölümü, yaşamından
daha hayırlı olanlar, benim gibi yapmasınlar. Çocukken
ölenler, ihtiyarlıkta utanca düşmezler.” deyip şöyle dua
etti; “Ey kainatın yaratıcısı Yüce Rabbim! Günahlarımı
affet, beni bağışla, aksi takdirde vay halime! Ey çaresizlerin
elinden tutan Allah’ım! Bana acı, feryadımı işit, bağışla!”
Günahkâr adam, pişmanlık gözyaşlan dökerek
böyle inleye dursun; âbit, mağrur gözlerle o kötü adamı
uzaktan görünce kaşlarını çattı ve; “Bu bedbaht adamın
bizim aramızda işi ne! Bu talihsiz cahil, bize layık değil.
Boğazına kadar ateşe girmiş, ömrünü yele vermiş. Murdar
nefesinden ne hayır gelecek ki
Mesih’le, benimle dostluk etmek ister! Defolup
gitsin buradan. Günahlarının ardı sıra cehennemi boylasın.
Çirkin suratını görmek istemiyorum. Aman, ateşi üstüme
sıçramasın da. Ey Rabbim! Mahşer günü herkesi huzuruna
topladığındabeni bu adamla birlikte aynı yerde diriltme!”
diye dua etti.
Âbit, duasını bitirir bitirmez, Yüce Allah’tan, şerefli
elçisine vahiy geldi;
“Biri, âbit; diğeri, günahkâr iki kulumun da
duasını kabul ettim. Günlerini boşa geçiren şu bedbaht,
huzurumda öyle bir tövbeyle inledi ki onu kerem
eşiğimden kovmayacağım, fena işlerini affedeceğim,
böylece onu ihsanımla cennetime alacağım. Yanındaki
âbit, cennette bu günahkârla arkadaş olmaktan hicap
duyuyorsa söyle, onun da duasını kabul ettim. Mahşerde
ondan yana kaygılanmasın. Çünkü o günahkâr, cennete;
kendisiyse, kibrinden ötürü cehenneme girecek. Günahkâr
kulum, tövbesiyle kapkara kalbini apak parlatırken; sözde
âbit, riyakar ibadetine güvendi de, çaresizliğin dergahımda
kibir ve benlikten daha yüce olduğunu idrak etmedi.”
Dostum! Üstü başı temiz ve fakat ahlakı kirli olan
kimseye cehennem anahtarı ne hacet! Hakk katında
düşkünlük ve çaresizlik, gösterişle yapılan ibadet ve
kibirden daha iyidir. Mertsen, bundan bahsetme. Her
oyuncu, topu çizgiden çelip çıkaramaz. Kendini iyilerden
görüyorsan, kötüsün demektir.
Zira Allah katında benlik olmaz. İçini fıstık
zannedenlerin çoğunun dışı soğan gibi hep kabuktur. Kibir
ve benlikle yapılan ibadetler de böyledir. Bu nedenle hiçbir
şeye yaramaz. Sen önce git, ibadette ettiğin kusurlar için
Rabbinden özür dile. Hakk’a karşı iyi ama halka karşı kötü
olan akılsızlar, ibadetlerinin meyvesini yiyemezler. Allah
katında bedbaht ayyaş ile gösteriş için ibadet eden, aynıdır.
Biri, işlediği günahlar yüzünden; öbürü, ibadetinde riyakâr
davrandığı için zarar görecektir.
Dostum! Allah’ı hakkıyla zikretmeye, layıkıyla
anmaya çalış ve son peygamberini örnek al, onu geçecek
kadar ibadete dalma. Siyahlık kadar, haddinden fazla
beyazlık da iyi değildir. Akıllı kişilerden bize armağan
kalan bilgece söylenmiş sözleridir. Sadî’nin şu tek sözünü
çıkarma akimdan; “Allah’tan korkan günahkâr, riyakâr
âbitten çok daha hayırlıdır.”
- 42 -
Prof.Dr.Kemal AKKILIÇ
Dicle Üniversitesi
MÜ’MİN FERASETİ -2Sevgideğer okurlar geçen yazımızda mü’minin
ferasetinden bahis konu etmiştik. Hadisi şerifte buyrulan
müminin ferasetinden sakının O Allah’ın (cc) nuru ile
bakar ifadesinde Allah (cc) nurunun misali olaraktan
elektrikten örneklemeler yapmıştık. Bu yazımızda da
nasip olursa bu konuya devam etmek istiyoruz.
Tabii ki ayet ve hadisi şerifler de bizlere
sunulan manalar pekçoktur. Zahir ve batın anlatımlar
bulunmakta, kişiye enfüsünde ve afakta nice deliller
sunmaktadırlar. Yani kişinin kendisinde ve kendisinin
dışında bulabileceği nice yaşam delilleri bulunmaktadır.
Ayetler ve onların tefsiri hükmünde olan hadisler en
doğru kelamlardır. Bu yazımızda afakta olan fakat kendi
vücudumuzda olan delillerden bahsetmeye çalışacağız.
İnsan vücudu mükemmel bir yapıdır. Öyleki kişiler
kendi yapıtında bir sekteye uğramadan yani hastalıkla
veya acılarla yüzleşmeden bu durum pek anlaşılmıyor.
Bakınız dışarıdan bir mikrobik varlık vücudumuza
enfekte olduğunda vücut hemen onlarla savaşır. Bu
durumun algılanması, algının beyne iletimi ve beyinden
vücut savunması için gereken yerlere emirler verilmesi
baslı başına olaylardır. Beyin bu bilgileri gerekli olan
organlara acaba nasıl iletir. Hiç şüphesiz burada
elektriğin rolünün olmaması düşünülemez. Bakın nur
suresinde anlatılan ALLAH yerlerin ve göklerin nurudur
delilince bizim ruhsal yapıtımıza bu vücudumuz adeta
yer gibidir. Nurunun misali olarak ta anlayışımız
elektrik olduğundan vücudumuzda her türlü iletişim
elektrik/elektrik sinyalleri ile, yani nurunun misali ile
hareketler olmaz demek mümkün değildir. Bakın bu
elektrik sadece yerde değil göklerde de vardır. Çünkü
yerlerin ve göklerin nurudur hitabından bunu rahatlıkla
anlıyabiliyoruz.
Bakınız beş duyudan bahsederler. Bunlardan
görme, duyma, koklama, dokunma ve tatma. Bunlar
acaba nasıl olur? Hangi duyumuz olursa olsun iletişim
- 43 -
Zagrep Cami Kuran-ı Kerim
elektrik sebebi vesilesiyle olur. Örneğin gözlerimizin
çalışması ve eyleminde vücut yorgun düşer. Dikkat
etmişseniz herhangi bir yolculukta örneğin şehirler
arası yolculuğa çıkıldığında, kişinin hiçbir eylem içinde
olmaması durumunda bile yorgunluk ve acıkma hissi
oluşur. Halbuki bedeni yoracak bir neden yok orta
yerde. Sadece koltukta oturmuş etrafı seyretmişizdir.
Oluşan hadise şu, seyehat sırasında
etraftaki
cisimlerden yansıyan ışınlar gözümüze gelir daha sonra
oradan sinirler vasıtasıyla beynimize iletilir. Bu iletim
elektriksel olup kişiyi yorar.
Bir başka örnek verecek olursak koklama eylemi
de bunun gibidir. Kişiler herhangi bir koku algıladığında
elektrik dipolü diyebileceğimiz yapıyla iletimi olur. Peki
bütün bu duyularımızın hepsi elektrik vasıtasıylamı
gerçekleşir? Şüphesizki bu soruya verilecek cevap
elbetteki elektriktir. Zaten böyle olduğu içindirki
günümüzde görme ve duyma olayını gerçekleştirdiğimiz
TV, bilgisayar gibi teknolojilerde elektrik en temel
nedendir. Yani görüntü ve ses bilgisinin iletimi
elektrikseldir. Buda afaktaki delillerden sayılır. Peki
diger duyularımızda elektrikle taşınabilirmi? Denirse
onlar içinde cevabımız evettir. Yakın bir tarihte bir cep
telefonu firması koku nakli için patent başvurusunda
bulundu. Internet ortamında daha önceden parfüm
reklamı kore firmasınca zaten yapılmıştı. Tüketiciler
özel bir bilgisayar ile seçmek istedikleri parfüm resmini
tıklayarak kokusuna göre seçim yapabiliyorlardı.
Bunlardan öte beyinde gerçekleşen düşünme
faaliyetlerinde bile elektrik ve radyasyon bulunmaktadır.
Radyasyon denilen elektromagnetik dalga ismindende
anlaşılacağı gibi elektrik ve manyetik alanların bir
birlerine dik bir şekilde bunlarda yayılma doğrultusuna
dik bir şekilde yayılmasıdır.
Dicle üniversitesi mühendislik fakültesi robotik
kulübü hoca ve öğrencilerinin gerçekleştirdikleri
bir paletli robotu düşünce gücüyle çalıştırmaları ve
yarışmalara katılmaları oldu. Resme dikkat edilirse
14 adet sensor vasıtası ile başa yerleştirilen bir başlık
düşünceyi algılayarak elektrik sinyali olarak robota
iletmektedir. Burada cihaz beyinden gelen sinyali
yükseltiyor. Yükselen sinyal paletli robota ulaştırılıyor.
Gelen sinyaller robottaki algılayıcılar vasıtasıyla hareket
organlarına iletilip istenen davranışı ortaya koyuyor.
Sadece dikkat edilecek husus önceden kafaya takılan
14 adet sensor vasıtasıyla beyin verilerinin tanınması
gerekiyor. Şöyleki kafalık takıldıktan sonra kişiye bazı
şeylerin hayal etmesi söylenir. Bir cismin yukarıya
çıktığını düşün, sola döndüğünü düşün gibi beyinsel
aktivitelerle her bir aktivite için beynin sinyalleri önceden
tespit edilir. Bu bilgiler hafızada kalır bu işlemler bir
işlemci vasıtasıyla yani mini bir bilgisayar yardımı ile
gerçekleştirilir. Daha sonra bu başlık ile istediği komutu
düşünüp, paletli robota elektrik sinyalleri olarak iletilir.
Bu teknolojinin ilerlemesi ile çok şeyler
yapılabilir. Şuanda gerçekleştirilen bazı uygulamalar
şunlardır. Eve girildiğinde ortamın ışığının düşünce ile
ayarlanması, istenen müziğin playerlerde dinlenmesi,
TV kanallarının düşünce ile kontrolü, felçli hastalar için
tekerlekli sandalye uygulaması gibi daha birçok yerlerde
kısmen uygulanıyor. Fakat henüz ticarileştirilip tam
anlamda seri üretim gerçekleştirilmemiş durumdadır.
Aslında teknoloji tamam gibi fakat bazı ticari kaygılar
bu durumun pratikte uygulamalarını geciktirebilir.
Fakat süratle her geçen gün bu ve bundan sonraki
teknolojilere adım adım yaklaşıyoruz.
Teknolojinin daha da ilerlemesi ile belki
sadece düşünce ile etrafımızdaki bütün cihazatı
kullanabileceğiz. Demek oluyorki asıl olan düşünce
gerisi sadece ecsamiyettir. Hani güzel Mevlana hz.lerinin
dediği insan sırf düşüncedir gerisi etle kemiktir sözünü
şimdi daha iyi anlıyoruz. Hoşçakalı der esenlikler
dilerim.
- 44 -
Cafer Şahin
Eğitimci - Öğretmen
MATEMATİK KUR’AN AHLAKINDANDIR
Bir ülkenin insanlarının sahip olduğu eğitimin
niteliği, o ülkenin gelişmişlik düzeyini belirleyen en
büyük ölçüdür. Bilgi ve eğitim; her devirde kalkınmanın
ve gelişmenin en etkili aracı olarak görülmüştür. Fakat şu
bir gerçek ki bilgi toplumunun temelini oluşturan eğitim,
günümüzde daha da bir önem kazanmıştır.
Ben bir matematik öğretmeni olarak eğitimin temelini matematiğin oluşturduğunu düşünüyorum. Yani
bilgi toplumu olmanın, yaşadığımız bu teknolojik zamana ayak uydurmanın bir gereği de bütün bilimlerin temeli
olarak kabul edilen matematiğin eğitim kurumlarımızda
etkin ve verimli bir şekilde öğrenimi yapmaktır. Bu teknolojik çağda ülkemizin saygın bir ülke olası için iyi bir
eğitim şart. Yani Müslüman bir ülke olarak yerimizi en iyi
şekilde almamız gerekir.
Allah-u Teâlâ Hazretleri;
“o’nun katın da her şey bir ölçüye göredir.” diyor.
Her şeyde bir ölçü var, her şeyde bir matematik var diyor.
Yani matematik öğrenmek veya öğretmek Kur’an ahlakındandır. Kur’an’ı Kerimi bu devirde en iyi şekilde yaşayabilmek ve gelişmiş ülkeleri seviyesine ulaşmak hatta onları
geçmek için matematik eğitimi önemli oluyor. Kur’an’ı
Kerim bir yaşam kitabıdır diyoruz.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz;
“Manası anlaşılmayan Kur’an fayda vermez.” diyor.
Öyleyse ayetlerin manası nasıl anlaşılacak ve nasıl yaşanacak. Ayetleri açıklayacak anlaşılır hale getirecek yine
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz olacaktır.
Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz;
“Kıyamet kopuncaya kadar peygamber benim “ diyor. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz vahiyleri varis-i nebiler
yani müçtehitlerle açıklayacaktır. Bize düşen Kur’an’ı Kerimin bu devre hitap yönlerini varis-i nebilerden öğrenip
yaşantı orta yere koymaktır. Merhum Mehmet Akif Ersoy ne güzel söylemiş;
İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.
Kur’an’ı Kerimi anlamak için müspet bir kültüre ihtiyaç vardır. Doğru anlatıldığında mutlaka herkes anlayacaktır. Bunun içinde müspetleşen dünyada matematik ve
temel bilimler ayrı bir önem kazanır.
Allah-u Teâlâ Hazretleri;
“Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman.”
buyuruyor. Bazı kimseler bu Ayet-i Kerime sadece kıyamet
gününü anlatıyor şeklinde söylerler. Elbette buda doğrudur. Fakat Kur’an’ı Kerim bir yaşam kitabı olduğuna göre
bu devirde bu Ayet-i nasıl yaşayacağız?
Örneğin bugün bir petrol diyoruz. Ham işlenmemiş
bir petrol var. Birde petrolden elde edilen ürünler var.
Araçlarımızda kullandığımız yakıtlar petrol ürünüdür.
Evlerimizde kullandığımız halı gibi sentetik ürünlerin ana
maddesi petroldür. Yani petrolden elde edilen ürünlerin
hepsinin kabri petroldür. Ham petrol işlenmek suretiyle
petrolün içinde potansiyel olarak var olan şeyler bu devirde dışarı çıkarılıyor. Biz de ülkemiz olarak bur da yerimizi en iyi şekilde almamız gerekmez mi? Bunlar ancak iyi
bir eğitimle olur. Yani matematik olmadan, temel bilimler
olmadan petrolü ve petrolden elde edilen ürünleri bulmak
mümkün değildir.
Dünya ülkelerine baktığımız zaman bazı ülkelerin
çok ileride olduğunu görmekteyiz. Kur’an’ı Kerim de her
şey anlatıldığına göre bizde inanıyoruz dediğimize göre
biz onlardan çok daha iyilerini yapabiliriz. Allah-u Teâlâ
Hazretleri bizleri Kur’an’ı Kerimi anlayan, anladıklarıyla
yaşantı orta yere koyanlardan eylesin.
- 45 -
Emrem Vakfı’na çok değerli hizmetleri olan
hatıralarımızda yaşattığımız gönül dostumuz
Ali Akyüz Beyfendiyi rahmetle anıyoruz
Emrem Vakfı Yönetim Kurulu
- 46 -
Mirac Camii / Urla
- 47 -
Enver AYDOĞDU
SMMM
KEVSERE KOŞMAK
Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz “ilk yaratılan
benim” demiştir. Cenabı Hak ilk olarak Hakikat-ı
Muhammediye yi yarattı. Kuranı Kerim de “O’nu
yüzümün nurundan yarattım” buyurmuştur. Yani O
insanlığın efendisi ve tüm yaratılanların kıdemlisidir.
Diğer yaratılanlarda Peygamberimiz (s.a.v.)’in yüzünün
nurunun feyzinden yaratılmıştır. Yüce Allah (c.c.)
“Ondan yaratıldınız yine ona iade edileceksiniz.”
demiştir. Asli vatanımız O’dur. İnsanın yolculuğu
O’nunla başlar ve O’nunla biter. Cenabı Hak’tan nur
ancak O’nunla gelir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize
inançla kalplerimize iman suyu akıtılır ve rahmet
kapıları açılır. O’nun üzerine salavatı şerife getirmeden
kevser suyuna ulaşamayız. Peygamberimiz (s.a.v.)
Efendimiz ve onun gerçek varislerine bağlılıkla İmam
ı Gazali hz.lerinin kalbe akıtılan nur dediği takva nuru
elde edilir. “Ey iman edenler! Allah’a hakkıyla iman
edin” vahyindeki gerçek iman nuru ancak O’nunla ve
varisleri ile elde edilir.
Bu gerçek imanı bulupta kalbinde bir defa
daha doğmayanlar taklitten öteye geçemez. Yasin
suresinde anlatılan vahiylerde bize düşen yaşam
kalpte ikinci doğuma sahip olmaktır. İbrahim a.s. gibi
kalplerinde ev inşa ederler. Ve tevhid çocuğu doğar.
Bu sebeple İbrahim a.s.’a tevhidin atası denmiştir.
Allah c.c. ın nuru bu kalbedir.Hakkıyla iman edenler
bu kişilerdir. Onların yaşamları taklitten tahkike geçer.
Yaşantılarında hep yenilik ve gelişme, ibadetlerinde de
semere bulurlar. Dürüstlük üzeredirler. Güzel ahlak
ancak bu iman nurunu bulup kalbinde doğanlardadır.
Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) in ahlakı Kur’andır.
Yaşantılarında hem kendilerine, hem başkalarına,
hemde memleketlerine faydaları vardır. Yaptıklarında
çıkar gütmedikleri gibi hep veren el olurlar. Kur’anı
okuyanda yaşayanda onlar olurlar.Amelleri imanları ile
değer taşır. Yaşantıları namaz üzeredir. Peygamberimiz
(s.a.v.) “namaz bütün ibadetleri içinde kapsar” demiştir.
Okulda ders veren öğretmen, dinleyen öğrenci, tarladaki
çiftçi, dükkanındaki esnaf …bulduğu tevhid çocuğu ile
ibadet üzeredir.
Kalbinde Peygamberimiz (s.a.v.)ve ehlibeytten
olan kişilerin nuruna sahiplenmeyenler tam doğruluk
üzere olamazlar. Birgün bakar iyilik üzere, birgün bakar
kötülük üzere.Kendisine söz geçiren olamaz. Çünkü
kendisini kontrol edecek tıflı mana çocuğuna sahip
olamamıştır. Tam doğruluğu ve dürüstlüğü de bulamaz.
Mana çocuğunu bulamayınca amelleri mana alemine
yani ahirete taşıyamaz. Sadece çıkar gayesindedir. İmamı
Gazali hz. medreselerde ünlü hoca iken ilminin sadece
haramilere kaptırdığı kitaplardan ibaret olduğunu ama
gerçek bilgi ve doğuruyu tövbe yolunda temizlikle
kalbinde bulduğu tıfli mana çocuğundan sonra elde
ettiğini anlatır. Sayfalar dolusu kitap okumak, veya
üniversiteler bitirmek kafi gelmez. Ün, unvan, belge
sahibi olmak dürüstlüğün garantisi değildir. Mehmet
Akif bunu şu mısralarıyla dile getirmiştir: “Ne irfandır
veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır;/ Fazilet hissi
insanlarda Allah korkusundandır./Yüreklerden çekilmiş
farz edilsin havfu Yezdanın/ ne irfanın kalır tesiri
katiyyen, ne vicdanın”
Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz “ Her doğan
çocuk islam fıtratı üzere doğar” buyurmuştur. Fıtratını
koruyanlarda takva sahibi olma potansiyeli vardır. Bu
fıtrat tövbe yolunda temizlik ile açığa çıkar. Temizliğin
arkasında takva nuru akıtılır. Peygamberimiz (s.a.v.)
Efendimiz kalbini işaret ederek “takva buradadır, takva
buradadır.”demiştir. Yine bir hadisinde Peygamberimiz
(s.a.v.) “Ben size sol tarafınızda bulunan et parçasından
bahsetmiyorum” buyurmuştur. Tıfli mana çocuğu
olmayanda kalp var denemez. O sadece et parçasından
ibaret yürektir. Kalp olmayınca insan denemez. Sureti
insan olsa da sıreti ve ahlakı başkadır.
Gerçek iman sahibi olup amellerimizi ahirete
taşımak ve değer katmak istiyorsak, namazlarımızda
miracımız olması için tövbe yolunun kahramanlarıyla
olalım.
- 48 -
Ali GÖKBURİ
Filolog
Eşrefoğlu Rumi Hazretleri
Söze Rahman ve Rahim olan Allah(c.c.)’ın adıyla
başlarım. Değerli okuyucularımız sizlere acizane, büyük
üstad Eşrefoğlu Rumi Hazretlerini biraz olsun anlatmaya
çalışacağım. Aslında O’nu tam anlamıyla anlatmak zordur.
Sadece O’nlar bize yardım ve himmet ettiği sürece, Onları
anladığımız kadarıyla anlatabiliriz. Eşrefoğlu Rumi
Hazretlerinin asıl adı Abdullah’tır. Yine de babasının adı
dolayısıyla genellikle Eşrefoğlu, Eşrefzade veya İbn-ül
Eşref olarak anılmıştır. İznik doğumlu olduğu için sık sık
İzniki olarak da anılmıştır. İznik doğumlu Abdullah’ın
babası, Mısır’dan Anadolu’ya göç etmiştir. Babasının
ismi genelde Seyyid Ahmed-ül Mısri olarak geçer. Bu
künyedeki Seyyid O’nun İslam dininin son peygamberi
Hz. Muhammed(s.a.v.)’in sülalesine dayandığını gösterir.
Yani Ehl-i Beyt’tendir.
Eşrefoğlu Rumi Hazretleri Tasavvufi yola giriş
yapmak istediğinde Emir Sultan’a bağlanmak ister.
Fakat Emir Sultan O’nu Ankara’ya Hacı Bayram-ı
Veli’ye gönderir. Çünkü büyükler kimin hangi kapıdan
nemalanacağını, nerede daha iyi yetişeceğini daha iyi
bilirler. Nasıl ki bir ziraatçi bir ağacın, bir sebzenin nerede
daha iyi yetişeceğini bildiği gibi.
Eşrefoğlu Rumi Hazretleri Hacı Bayram-ı Veli
Hazretlerini ilk gördüğünde iç dünyasında O’na karşı bir
tenkit fırtınası oluşur vr başka arayışlar içine girer. Hama’da
Şeyh Hüseyn-i Hamevi hazretlerine intisab eder. Ama
sonra gördüğü bir rüya ile hatasını anlar. Rüyasında kendi
ayaklarına bir ip bağlıdır ve ipin ucu da Hacı Bayram-ı
Veli hazretlerinin elindedir. Yani gerçek terbiyecisinin O
olduğunu anlar.
Gerçekte Hacı Bayram-ı Veli hazretlerini bulamamış
olsa Eşrefoğlu Rumi hazretleri , kendi kitabını okuyanlardan
olamaz. Çünkü kişinin kendi kitabını okuyabilmesi için
bir üstada ihtiyaç vardır. Biz biliyoruz ki insan bu aleme
geldiğinde, kendisinde, Peygamber(s.a.v.) efendimizin
buyurduğu gibi “İnsanda öyle bir vücut günahı vardır ki
hiçbir günahla kıyas olunamaya” diyorlar. İşte insanın, bu
arızi vasıf dediğimiz günahlardan arınması için bir Veli’ye
ihtiyaç vardır. O veli zattan almış olduğu tevhid nuruyla
yani tevhid kılıcıyla kendisinde bulunan arızi vasıfları bir
bir kesme yoluna gider. Ta ki onlar temizleninceye kadar.
İşte o zaman Allah(c.c.)’ın nuru pak ve temiz yerlere iner
vahyinin iktizasında kendisi Kadir Gecesi’ni yaşayanlardan
olur. İşte o zaman da ”İşte o gece Ruh ve melekler iner de
iner” ayetine mazhar olur. İşte Eşrefoğlu Rumi hazretleri
böyle bir mana üstadını buldu ve aşk yoluna girdi. Nasıl
tıpkı Mevlana hazretleri gibi “Hamdım, yandım, piştim,
oldum” Eşrefoğlu Rumi Hz. De burayı şöyle ifade etti:
“Aşkın odu ciğerimi yakageldi yakagider. Garip
başım bu sevdayı çekegeldi çekegider.” Aslında büyük
Sultan bizlere çok şeyler anlatıyorlar. Şöyle ki, hepimiz
biliriz ki bir çocuk dünyaya geldiğinde ebe hemen çocuğun
kalçasına vurur, bu sayede çocuk ciğerlerinde bulduğu
nefesle ağlamaya başlar, çocuğa can buldu derler, hayat
buldu derler. Yani çocukta oksijen hidrojen alışverişinde
ciğerlerinde bir yanma olayı meydana gelir. İşte gerçek
üstadı bulan Eşrefoğlu Rumi Hz. Burayı anlatırken şöyle
bir dil kullanır: “Aşkın odu ciğerimi yakageldi yakagider.”
Biz biliriz ki çocuk ana rahminden gelirken önce başı gelir.
Bu ne demektir. Yani insanın ilk önce aklını büyütmesi
gerekmektedir. İnsan hocasından bulduğu nefesle hayat
bulduktan sonra yani nuru bulduktan sonra bu nurla önce
aklını temizler. O yüzdendir ki Peygamber efendimiz(s.a.v)
öncebir müddet kıble olarak Kudüs’e dönmüştür. Eşrefoğlu
Rumi Hazretleri de burayı anlatırken; Garip başım bu
sevdayı çekegeldi çekegider diye bahsetmeleri de bu
yüzdendir.
Duamız odur ki Allah(c.c.) bizleri onları gerçekten
anlayanlardan ve yaşayanlardan eylesin. Salat ve selam
Peygamber(s.a.v) Efendimize, aline, ashabına ve Ehl-i
Beyt’ine olsun. Amin.
- 49 -
Eşrefoğlu Rumi Hazretleri/ İznik
M.Ali AKARÇAY
Ziraat müh.
BENDEKİ TARİHİ YENİDEN YAZMAK
Hepimizin okul yıllarında öğrendiği bir tarih bilgisi
vardır.Ne yazık ki bizim zamanımızda haberleşme ve
bilişim teknolojileri yoktu.Onun için okul kitaplarındaki
tarih bilgisi kadar,bilgi dağarcığımız vardı.
Haberleşme ve iletişim kaynaklarının inanılmaz
gelişmesinden sonra,Tarih’in bütün sayfaları tartışma
konusu oldu.Bu durum ister istemez ,tarih bilgimizi
sorgulamayı beraberinde getirdi.Nihayetinde doğruları
yanlış,yanlışları da dogru mu biliyoruz endişesiyle
yaşamaktansa ,Uzun ve detaylı bir araştırma ile içimdeki
tarihi yeniden yazmaya karar verdim.Buna da tarihin
akışını değiştirmiş ve tarihe mal olmuş insanlardan olan
Cengiz han ile başladım.
Ben Cengiz han’ı Müslümanlara çok büyük eziyetler
vermiş,geçtiği yerleri yakıp yıkan ,zalim gaddar ve acımasız
sadist biri olarak öğrenmiştim.Araştırmalarımın sonunda
Cengiz han hakkındaki fikirlerimin değiştigini gördüm.
Doğruluğu ve gerçekligi şek ve şüphe götürmeyen
,kur’anı kerimdeki ayetler ışığında nasıl yanıldığımı
gördüm.
1-Gevşemeyin ,üzülmeyin. İnanmışsanız mutlaka
siz en üstünsünüzdür.(Ali İmran 139)
2-Allah(cc)
şüphesiz
inanları
savunur.Çünkü
hainleri ve nankörleri hiç
sevmez.(Hacc-38)
3-İnkar
edenler
asla
öne
geçtiklerini
sanmasınlar,çünkü onlar sizi
aciz bırakamayacaklardır…
(Enfal 59-60)
4-Allah(cc) size yardım
ederse sizi yenecek yoktur…
(Ali İmran 160)
5-Ey
peygambar
Allah’ın yardımı sana ve sana
uyan müminlere yeter.Ey
peygamber müminleri savaş
için coştur.Sizin sabırli 20
kişiniz.Onlardan 200 kişiyi
yener.Sizin 100 kişiniz,İnkar
edenlerden 1000 kişiyi yener……(Enfal 64-66)
Cengiz han şöyle dedi:”Ben Allah’ın kahrıyım.Şayet
siz çok büyük günahlar işlememiş olsaidiniz.Allah benim
gibi birini göndermezdi.
Harzem şah devletinin sultanı Muhammet
harzemşah da şöyle diyordu:Allah(cc)’ın yeryüzündeki
halifesi benim.
Cengiz han’ın 500 kişilik ticaret ve iyi niyet elçisinin
harzemşah devleti sınır valisi tarafından öldürülmesinden
sonra.İki ordu savaşmak için karşı karşıya geldiğinde
,Cengiz han şöyle dedi:Kim hak ve hakikati savunuyosa
savaşın galibi o olacaktır .
Harzemşah ordusu bir milyon kişi idi.
Cengiz han’ın ordusu ikiyüz bin kişi.
Savaşın mutlak galibi Cengiz han oldu.Harzemşah
ordusu büyük bir bozguna ugradı.Cengiz han’ın dinini”
şaman “ diye biliyordum. Cengiz han kanunlarında
gördüm ki o ehli beyt aşıgı bir Allah dostu.
- 50 -
Şahin GÖKDERE
Emekli Subay
KAHVE YEMEN’DEN GELİR
Birçoğumuz için kahve içmek günlük bir
alışkanlıktan öte değildir. Aslında Türk kahvesi bir
içeceğin dışında bir kültürü temsil etmektedir.Ayrıca bir
sohbet sebebidir de.
Rivayetlere göre Veys Sultan deve güderken, etrafına
mis kokular saçan beyaz çiçekli bir bitkiyle karşılaşmış.
Bir müddet sonra beyaz çiçekler, oval şeklinde çekirdeği
olan meyveye dönüşmüş. Yeşil yapraklarının arasında
siyah birer inci, gibi görünen taneler, tadına bakmak
istediğinde Veys Sultan’a çok acı gelmiş.Fakat O gönülden
bir teslimiyetle Allah’ın yaratmış olduğu her nimette
bir hikmeti olduğunu düşünerek, bu kahve tanelerini
dalından kopararak ateşin üzerine bırakır. Ateşte
kavrulunca acılığı giden taneler etrafına mis gibi bir
koku saçar. İnsanı mest eden bu güzel kokulu meyvenin
tadına tekrar bakmak isteyen Veysel Karani Hz.leri,
doyumsuz lezzetinin yanı sıra aklına berraklık verdiğini
de hissetmiş. Ve mademki yiyeni keyiflendiriyor adı keyfe
olmalıdır demiş. Veys Sultan’a istinat edilen bu rivayetten
sonra keyfe sözcüğünün yerini zamanla kahveye bıraktığı
söylenmektedir. Böylelikle Yemen’ de doğan kahve önce
Arabistan, ardından da Anadolu insanıyla buluşmuş.
Osmanlı’ya Kanuni Sultan Süleyman döneminde Yemen
Valisi Özdemir Paşa tarafından geldiği ve yine İlk
kahve dükkanının 1640 yılında İstanbul’da açıldığı da
söylenmektedir.
Kahve, Osmanlının engin mutfak kültürü
içinde kendine önemli bir yer bulmuştur. Kütahya
porseleninden yapılma ince işlemeli fincanlar içinde
sunulurken, Osmanlı’nın göz bebeği olmuş ve misafire
hürmet anlayışından kahve de nasibini almıştır. Saraydan
konaklara ve ardından evlerimizdeki yerini almıştır.
1683 yılında Türklerin Viyana kuşatması kırıldığında
Avusturya’da kahve içimi büyük artış göstermiş ve Osmanlı
kahvesine Avrupa el koymuştur. Bugün bile Viyana’da
ve pek çok Avrupa ülkesinde kahve yanında bir bardak
suyla ikram edilmektedir. Hatta Avrupa Ülkelerinde sabah
kahvaltılarında yerini çoktan almıştır.
Yine 600 yıl süren Osmanlı hakimiyeti Balkanlar’da
da bir çok Türk adetinin yaşamasına sebep olmuş ve bu
vazgeçilmez adetlerden biri de Türk kahvesi oluvermiştir.
Saraybosna’da ay yıldızlı fincanlarda cezvesi, lokumu
ve bir bardak suyu ile birlikte servis edilen Türk kahvesi
içmek bir ayrıcalık oluvermiştir. Ben de Saraybosna’da
Türk kahvesi içmek ayrıcalığını tadanlardan biriyim.
Fincanlar elden ele dolaşırken, kahveler de
gönülden gönüle yol bulmaktadır. İçenlere ; gönül ne
kahve ister ne kahvehane, / Gönül bir dost ister kahve
bahane dedirtmektedir.
Kahve asıl irfan ehlinin elinde anlam bulmaktadır.
Dost meclislerinde sevgiyle yudumlanır. “ Kırk kadem
yoldan dahi duysam beni bir hoş eder, / Kavrulurken,
çevrilirken rayihası kahvenin.. ”der şairler. Herkes
kendince bir şey bulur bu siyah inciden. Kadim dostluklar
kurulur dost ellerde sunulurken…Ve bir kahvenin kırk yıl
hatırı varmış dedirtir.
Türk kahvesi Unesco’nun 2013 yılında Azerbaycan’ın
başkenti Bakü’de düzenlenen Komitede ele alınarak, maddi
olmayan kültürel miras listesinde de yer almıştır.
Dileğimiz, Türk kahvesinin renkli yaşam evreleri
içinde dedikodu meclislerine konuk olup dertlenmeden,
dost meclislerinde sevgiyle hazırlanarak titizlikle
sunulmasıdır.
Bir fincan kahve, bir bardak su ve yanında küçücük
bir lokum…Bu tatlı geleneğimiz inşallah uzun yıllar
devam etsin, zevkle kahvelerimizi yudumlayalım.
Sizlerle bu sayımızda Türk kahvesi hakkında
bilgilerimi sizlerle paylaşmak istedim. Esen kalın.
- 51 -
(½/Ã-1&/$&3&.%&/
%ÚOEàSCFOJEÚOEàSCFOJ
%JZBSEJZBSHF[EJSCFOJ
"˒L‘OJMFEPMEVSCFOJ
:BOBZ‘NCFOLàMPMBZ‘N
,BOBUMBOE‘SVÎVSCFOJ
%FSZBMBSEBHF[EJSCFOJ
%FSJOMFSFEBME‘SCFOJ
:ßOBZ‘NCFOQÉLPMBZ‘N
4FWEJSCFOJTFWEJSCFOJ
4FWHJMJZFTFWEJSCFOJ
"˒L‘OJMFZBOE‘SCFOJ
:BOBZ‘NCàSZBOPMBZ‘N
½MEàSCFOJÚMEàSCFOJ
#VDFTFEFHÚNEàSCFOJ
½MEàSLJUFLSBSEPʵBZ‘N
%FTUJLVESFUJOUVUBZ‘N
#FOCJÎBSFCJSLVMVOVN
"˒LZPMVOEBUàNVNVEVN
/FGFTFULJDBOCVMBZ‘N
#BʵS‘ZBO‘LLVMPMBZ‘N
"˒LZPMVOEBCJSJy
"ʵVTUPT
ɹ[OJL#VSTB
,BZTFSJ"TMBOCBCBLBQ‘T‘
- 52 -
Filiz Sezgin
İlahiyatçı
Divan -ı Kebirden damlalar
Medenî Âyetlerin Özellikleri Kur’ân’ın Medine’deki
muhatapları Allah ve Resûlü’nün bütün talimatlarına
iman ederek teslim olmuş kimselerdir ve nâzil olan vahyi
can kulağıyla dinlemekte ve hidâyetinin gereğini yapmaya
âdeta can atmaktadırlar. Böyle muhataplara konuşan bir
hitabın da daha fazla eğitici ve öğretici formda gelmesi,
bilgileri ve konuları detaylarıyla beraber uzun uzun
vermesi pek tabiîdir. Bu bakımdan Mekkî âyetlerin aksine
Medenî âyetler, gözle görülür derecede uzun pasajlar
hâlinde nâzil olmuştur. Uzun âyetler muhtevalarının
da teenni ile okunup anlaşılarak gereğinin yerine
getirilmesini hâsıl etmiştir. Çünkü Mekke’deki kısa âyetler
vicdan ve duyguları harekete geçirirken, uzun Medenî
âyetler aklı ve idraki harekete geçirmiştir. Yine önceki
dönemden farklı olarak âyetlerdeki secî’lerin azaldığı da
görülmektedir. Medenî âyetlerde görülen bu farklılıklara
rağmen, yine de dönem âyetlerinde çok güçlü psikolojik
motivasyonlar yer almaktadır. Meselâ Medenî bir sûre
olan Haşr sûresi’nin 21. âyeti, Allah kelâmına karşı insanın
ne kadar da katı kalbli ve ağlayamayan kuru bir çift göze
sahip olduğunu haykırmakta ve Mekke’dekilere benzer
şekilde ruhlarda büyük bir tesir icra etmekte “Eğer Biz bu
Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah korkusundan başını
önüne eğdiğini ve paramparça olduğunu muhakkak
görürdün. Biz bu misâlleri insanlara düşünsünler diye
anlatıyoruz.” Muhatapların kimlikleri doğrultusunda
Medenî âyetlerde “Ey iman edenler!” diye hitap edilmesi;
namaz, zekât, hac, nikâh, boşanma, alışveriş, faiz ve savaş
gibi konularda detaylı bilgilerin verilmesi, adam öldürme,
hırsızlık ve zina gibi birtakım suçlarla ilgili belirlenmiş
cezaların konulması, detaylı miras dağılımının yapılması,
münafıklardan söz edilmesi, ehl-i kitapla nasıl ilişki
kurulacağı ve mücadelede bulunulacağının anlatılması,
Medine döneminin diğer mümeyyez vasıflarındandır.
İdeal bir yönetimin tesisi anlamında istişareden ve ihtilâf
vukuunda Hz. Peygamber’e (aleyhisselâm) müracaat
edilmesinden söz edilmesi de bu dönem âyetlerinin
muhtevaları arasında yer almıştır. “Resûl” olarak Hz.
Peygambere itaatin emredilmesi de yine dönemin
karakteristiklerindendir. Zîrâ Kur’ân’da yaklaşık otuz âyette
Allah ve Resûlü’ne itaat emri geçmektedir ve bu âyetlerin
tamamı da Medenî’dir. Bu âyetler şayet Mekke’de, Resûl’e
(s.a.s.) itaatin gerçekleşmeyeceği bir ortamda nâzil olsaydı,
-hâşâ- ilâhî sözün değeri ve ağırlığı buharlaşacak, böylece
belâgate muhalif bir hâl ortaya çıkacaktı ki, mu’cizü’lbeyan olan Kur’ân-ı Kerîm bundan her zaman münezzeh
olmuştur. Medenî âyetlerin muhtevalarından bir başkası
da, mü’minlere zafer ve fetih vaat edilmesidir. Ayrıca Hz.
Peygamber’in (s.a.s.) eşlerinden ve aile hayatından söz
eden âyetler de Medine’de nâzil olmuştur.
Netice itibariyle insanlığı karanlıklardan nura
iletmek üzere Allah katından indirilmiş olan Kur’ân-ı
Kerîm’in sahih olarak anlaşılıp yorumlanması, taşıdığı
hidâyet misyonunun gerçekleşmesi bakımından büyük
önem arz etmektedir. Bu neticenin meydana gelmesi için
âlimlerimizin on beş asır boyunca geliştirdikleri ve tefsir
usûlünde topladıkları birtakım kaide ve metotlara riâyet
edilme mecburiyeti bulunmaktadır.
Bu kurallara riâyet edilmemesi durumunda kötü
niyetli bazı insanlar art niyet, düşünce ve inançları
doğrultusunda Kur’ân’ı istismar ederek onun nurunu
örtmeye çalışabilir ve bu karanlık düşünceleriyle insanları
hak yoldan çıkarabilirler. Uyulması gereken kurallar yok
sayılır ve gereği yerine getirilmezse, nefisler ve hevâlar
kuralların yerine geçer, düzen yerini kaosa terk eder,
cehalet ve hevâ hüküm sürer.
Kur’ân’ı anlama ve tefsir etme sürecinde bilinmesi
ve tatbik edilmesi gereken ilkelerden birisi de Mekkî ve
Medenî ilmidir. Allah Tealâ insana değer vererekonun
fıtrî yapısını dikkate almış, bunun sonucu olarak da,
ilâhî kelâmını nâzil olduğu vasatın özelliklerine uygun
form ve muhtevada inzal buyurmuştur. Âyet ve sûrelerin
taşıdıkları bu özellikler, Kur’ân’ın doğru anlaşılıp tefsir
edilmesine katkı sağlamakla kalmamakta aynı zamanda
Allah kelâmının ne kadar eşsiz bir belâgat örneği olduğunu
da gözler önüne sermektedir.
- 53 -
İslam Fütuhatı Zagrep kalesine kadar sürdü. Kaybedilmiş olsada bu kale
yine manen müminlerin kalesidir. Geleceğe gözün varsa dikkatle bak...
-Abdüsselam Semre Zagrep Cami Mihrabı
- 54 -
- 55 -
VELİ ŞENEL
EDEBİYATÇI- MÜTERCİM TERCÜMAN
ŞİFALI TAŞLAR VE İNSAN ÜZERİNDEKİ
ETKİLERİ
Şüphesiz ki Allahü Teala Hazretleri hiçbir şeyi
abes, boş yere yaratmamıştır. Casiye Suresi 13. Ayeti
Kerime’sinde “ O, göklerde ve yerde bulunan her şeyi
kendinden bir lütuf olarak size musahhar kılmıştır.
Şüphesiz bunda düşünen topluluklar için ibret ve deliller
vardır.” Buyurmaktadır.
Yaratılmış olan her şeyde insanların istifadesine
kullanılabilecek olan mutlaka nice yönler vardır. Allahü
Teala Hazretleri Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de hiçbir
şeyi noksan bırakmadığını bildiriyor. Bizlere düşen görev,
Allah ve Resulüne iman ederek, bu istifade yönlerinin
elde edilmesi ve tüm yaratıkların faydasına olacak şekilde
yeryüzünde halifelik sorumluluk ve yükümlülüğünü
yerine getirmek için mücadele etmektir. Allahü Teala
Hazretleri’nin tüm yaratılmışlara rahmetinin ulaşmasına
sebep kıldığı Peygamberimiz ( S.A.V.)’den gelen nur ile
yaşantı sürdürmek suretiyle sürekli doğrularla yaşam üzere
çalışmak, her şeyde yeni yeni fayda yönleri sağlamak ve
bu gidişat ile Yüce Rabbimiz’in rızasına ulaşmayı ummak
zorundayız. Bu rızaya ulaşmak ise ancak Peygamberimiz
(SAV)’e itaat ile mümkündür. Peygamber’e itaat etmek
hakkında Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de birçok vahiy
vardır. Bunların en açık olarak bilinenlerinden birisi
ise, Allahü Teala Hazretleri’nin Adem (A.S.)’ı yarattığı
zaman, O’na secde etmeyi emretmesidir. Biz, Peygambere
secde etmenin, itaat etmenin, en açık ifadesini buradan
anlıyoruz. Bunun zıddı olarak, itaat etmemenin ifadesini
de şeytanın ortaya koyduğu karşı çıkmak, Allah’ın ( C.C.)
emri olduğu halde kendisine ait görüş ortaya koymak
örneğinden anlıyoruz. Birinde Peygambere itaat etmek,
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in kıyamete kadar var
olacak olan varislerine uymak, böylece Allah’ın ( C.C. )
emrine uymak; diğerinde ise Peygamber olduğu halde,
Peygamber (S.A.V.)’den emir alan varisi olduğu halde,
mantığının kavramadığını inkar ederek, kendisi dava
ortaya koymak. Aynı Şeytan gibi.
Bizi, kovulan şeytan gibi bir yola düşmekten
koruması için Allahü Teala Hazretlerine dua ediyoruz.
Bunu her vakit namazda Fatiha Suresi’nde okuyoruz.
Başta bahsettiğimiz vahiyde Allahü Teala Hazretleri,
göklerde ve yerde bulunan her şeyi kullanmamız için
bizlerin hizmetine sunduğunu bildiriyor. Biz buradan
anlıyoruz ki, yerde bunların bazıları elde edildi. Fakat
gökte elde edilecek nice hakikatler saklıdır.
Şimdi, önceki sayımızda bahsettiğimiz bazı taşların
işlem görmeden, doğal yapısı halinde de zaman içerisinde
birçok faydalı yönleri tespit edilmiştir. Bunların faydaları
hakkında biz kaldığımız yerden devam ediyoruz.
KEHRİBAR TAŞI
Boğaz ve tiroid bezi
enfeksiyonlarında tedavi etme
özelliği vardır.
t,FISJCBS
HVBUS
tedavisinde
kullanılmıştır.
Günümüzde de bu yöntem çok
yaygındır.
t"ʓS‘ZBO
ZFSF
koyulduğunda ağrıları hafifletir. Kullanılan kehribarın
ağrıyan yerin büyüklüğüyle orantılı olması, etkisini arttırır.
t4PʓVL BMH‘OM‘ʓ‘ BTU‘N CSPOʰJU WF BMFSKJ UFEBWJTJ
için boyun bölgesinde kullanılır.
t4PM FMEF PZOBOE‘ʓ‘OEB CFEFOJO FMFLUSJL ZàLàOà
toplar. Elektrik yükünü azalttığı için depresyona karşı
etkilidir.
t(àOMàL PMBʓBO ZBʰBOU‘O‘[MB [JIJOTFM WF SVITBM
gelişiminiz arasındaki dengenin kurulmasını sağlar.
t7FIJNHJCJIJTMFSFLBSʰ‘GBZEBM‘FULJTJWBSE‘S
t#ÚCSFL NFTBOF WF EBMBʓ‘ UFNJ[MFS TBʓM‘LM‘
çalışmasını sağlar.
tɗMLCBL‘ʰ‘ÎFLUJʓJJÎJOOB[BSBLBSʰ‘LPSVS
t0MVNTV[FOFSKJMFSEFOBS‘OE‘S‘S
t"L‘M WF [FLBZ‘ VZBOE‘S‘Q IBSFLFUF HFÎJSJQ EPʓSV
kararlar vermenize yardımcı olur.
AMBER TAŞI
Çam
ağacından
oluşan
reçinenin
fosilleşmiş
halidir.
Taş olarak bilinir ama
reçinenin
taşlanması
sonucu oluşmuştur. Çok
yumuşak ve çok hafiftir.
- Özellikle ısıtıldığı zaman elektriksel ve manyetik
özelliği açığa çıkar.
- 56 -
Yaydığı sıcaklık enfeksiyonun yayılmasını önlediği
ve soğuk algınlığını önlediği için, genelde boyunu
çevresine takılır.
- Oldukça pahalı bir taş olduğundan, genellikle
küpe gibi ufacık parçalar halinde satılırlar.
- Amber aşırı saydamdır. Bünyesinde bulunan
kalıntılar nedeniyle oldukça hareketlidir.
Başlıca iki çeşidi vardır. İlki kırmızımsı sarı veya
içinde kırmızı bulunan sarı yani kehribar rengindedir.
Bünyesinde böcek görünümlü ipliksi maddeler ve hava
kabarcıkları bulunur.
- Bedenle teması halinde vücuda sıcaklık yayar.
Ayrıca saydam olmayan cinsi de bulunmaktadır.
- Gerçek kehribarın en önemli özelliği yakıldığında
etrafa çam kokusu yaymasıdır.
Ağaç akik taşı :
Ağaç Akik Taşı kişide
iç ve dış huzuru aynı anda
oluşturabilen taşlardandır.
Yaşadığınız her anı
değerlendirir ve keyif almanızda
büyük rol oynar.
Bu taşın bitki yaşamı ile
çok güçlü bir bağı bulunur. Her
nasıl kullanılırsa kullanılsın
bu taş için sabır gereklidir.
Çok etkilidir fakat oldukça yavaş etki etmektedir.
t1TJLPMPKJL PMBSBL "ʓBÎ "LJL UBʰ‘ NàDBEFMF WF
karmaşalı zamanlarınızda odaklanabilmeniz ve sorun
çözebilmeniz de yardımcıdır,
t"[JNMJPMNBO‘[‘GBZEBTBʓMBS
t±BLSBMBS‘O‘[‘ɮBLSB
T‘SBMBSWFEFOHFMFS
t/FWSBMKJ ɮJEEFUMJ #Bʰ WF Zà[ BʓS‘MBS‘
HJCJ
rahatsızlıkları hafifletir ve zamanla yener,
t4JOJSTJTUFNJOJ[JEà[FOMFS
t,‘MDBM EBNBSMBS‘O‘[EBLJ CP[VLMVLMBS‘ POBSBO WF
dolaşım sisteminizi düzenleyen bir taştır,
t#àOZFOJ[EF PMVʰBCJMFO ÎBLSB EFOHFTJ[MJLMFSJOJ[J
giderir,
t#JULJMFSJ WF UPQSBʓ‘O LFOEJTJOJ POBSNBT‘OEB WF
iyileştirmesinde etkilidir,
Önemli Not : Uygun bulduğunuz bir yere koyun ve
etkisi için uzun bir süre üzerinizde taşıyın. Bitkilerinizin
saksılarına yerleştirebilirsiniz.
AGATE TAŞI
Bir çeşit Terapi
aracıdır diyebiliriz. Taşın
bünyesinde
bulunan
çeşitli mineraller, farklı
hususlarda şifa kaynağıdır.
Ancak bedene temas etmesi
için güneş enerjisi başta
olmak üzere doğadaki enerjinin taştan geçerek bedene
ulaşabilmesi gerekmektedir. Agate taşının şu yararları
vardır:
t5Bʰ‘ZBO‘UFIMJLFEFOLPSVSVZVNTV[MVLMBS‘OBTPO
verir.
t6ZLVTV[MVʓB LPSLBLM‘ʓB LBSBCBTBOB OB[BSB WF
hatta metobolizmanın düzgün çalışmasına faydası vardır.
t(FSÎFLMFSJOGBSL‘OBWBS‘MNBT‘OEBZBSE‘ND‘E‘S
t#FEFOJO HFSHJOMJL PMBO L‘T‘NMBS‘OB T‘DBLM‘L IJTTJ
verir ve gerginliği azaltır.
t7àDVUUBLJGB[MBWFZBPMVNTV[FOFSKJZJCPʰBMU‘SWF
böylece stresi yok eder.
t,JʰJZJ TPTZBMMFʰUJS ÎFWSF WF JOTBOMBSMB VZVN
sağlamasına yardımcı olur.
t,PSLVMBS‘OZFOJMNFTJOEFDFTBSFUJOBSUU‘S‘MNBT‘OEB
yardımcı olur.
t"L‘MWFNBOU‘LHàDàOàHFMJʰUJSJS
t#FEFOJ HàÎMFOEJSJS MFOĘFSJO TJSLàMBTZPOVOV
rahatlatır.
t5BOTJZPOV EFOHFMFS ½[FMMJLMF EàʰàL UBOTJZPOV
normal seviyeye getirir.
t/B[BSB LBSʰ‘ LPSVNB TBʓMBS ;JSB JML CBL‘ʰ JÎJO
dikkat çekici özellik taşır.
t$BOM‘M‘L WFSFO FOFSKJTJZMF LFOEJOJ[J T‘L‘OU‘M‘
ve kötü hissettiğiniz anlarda olayların iyi yönünü de
görmenizi sağlar. İnsanların olumsuzluklarından kolayca
etkileniyorsanız akik size iyi gelecektir.
t,FOEJTJOJUBʰ‘ZBOLJʰJMFSFHàÎLFZJGWFJZJNTFSMJL
hissi verir. Ceplerinde bu taşı taşıyan çocukları olumsuz
duygulardan ve münakaşalardan korur.
t/FHBUJGFOFSKJZFLBSʰ‘LPSVNBTBʓMBSWFUàLFONJʰ
olan cesareti canlandırır
AVENTURİN:
Kuvarsın yeşil, turuncu
ve mavi tonlarında bulunan
bir türüdür. Genel olarak
yeşil
tonlarında
bulunur
ve bu nedenle aventurin
denildiğinde akla il olarak yeşil
aventurin gelir. Ancak mavi
mavi ve turuncu tonları da
- 57 -
bulunmaktadır. Metalik parıltılar saçan ve tanecikli bir
yapıya sahip, açık yeşil bir kuvars türü olan aventurin aynı
zamanda yıldız taşı da denmektedir.
Mikro kristal yapıya sahip, pullu bir görüntü veren
parlak beyaz hematit yada mika içeren bir taştır. Kristal
taşı köşelidir.
Havlit Taşı Faydaları
t,BMTJZVNEFOHFTJOJTBʓMBS
t%JʰMFSWFLFNJLMFSà[FSJOEFPMVNMVFULJMFSJWBSE‘S
t,JʰJOJOLFOEJZMFCBS‘ʰ‘LPMNBT‘O‘TBʓMBS
t½ėFZJWFL‘[H‘OM‘ʓ‘FOHFMMFS
t4BOBUTBMEVZBSM‘M‘ʓ‘WFJGBEFZJLVWWFUMFOEJSJS
t)V[VSWFTBLJOMJLWFSJS
t#FODJMMJʓJZPLFEFS
t4USFTFLBSʰ‘JZJHFMJS
Aventurin Taşının Faydaları:
t'J[JLTFMHàDàWFDBOM‘M‘ʓ‘BSUU‘S‘S
t½[FMMJLMFLBMQTBʓM‘ʓ‘JÎJOPMVNMVFULJMFSJPMBOCJS
taştır.
APOFİLİT TAŞI
t%VZHVTBMCBL‘NEBOEFOHFMFZJDJEJSWFEFQSFTZPOB
karşı etkilidir.
t,FOEJOJ[JNVUMVIJTTFUNFLJÎJOLVMMBOBCJMFDFʓJOJ[
bir taştır.
t4J[JO GB[MB IBTTBTMBʰNBEBO ZVNVʰBL WF BΑL
yürekli olmanızı sağlar.
t#V QàSàTTà[ UBʰ‘ HÚʓTàOà[àO à[FSJOF EPʓSVEBO
cildinize temas ettirmek ondan faydalanmanın en iyi
yoludur.
Apofilit taşının Faydaları :
Yeşil Apofilit Taşı: Kalp çakrasında oldukça etkilidir.
Bedende bulunan tüm kontrol mekanizmalarını serbest
bırakır.
GÜNEŞ TAŞI
Taş yapısal görüntüsü ile
güneşe benzediğinden bu ismi
almıştır. Işık parlaması taşın en
ortasında çok yoğundur ve dışa
doğru hafifleyerek devam eder.
. Güneştaşının Faydaları
: Oldukça yeni bilinen bu taşın
yararlarını şu şekilde belirtebiliriz;
t,BMQSBIBUT‘[M‘LMBS‘OEBJZJMFʰNFZFZBSE‘ND‘E‘S
t4‘SUBʓS‘MBS‘OBJZJHFMEJʓJCJMJONFLUFEJS
t,BOEPMBʰ‘NTJTUFNJOEFLJBS‘[BMBS‘HJEFSJS
t4BGSB LFTFTJOJ LBSBDJʓFSJ WF CBʓ‘STBLMBS‘
güçlendirebilmektedir,
t4USFTJB[BMU‘SWFJÎFSJTJOFIBQTFEFS
t)BZBUB UVUVONBZ‘ TBʓMBS WF PMVNMV CBL‘ʰ BΑT‘
sunar,
t(àWFOEVZHVTVBʰ‘MBZ‘D‘E‘S
HAVLİT TAŞI
Yapısında barındırdığı
su oranı oldukça fazladır.
Bu durum bu taşı oldukça
güçlü bir enerji iletkeni
haline getirmiştir. Güçlü bir
titreşim aktarımı yapması sebebi ile bulunduğu ortamdaki
enerji yoğunluğu en üst sınırlara ulaşır.
Apofilit Piramitler: Güçlü bir enerji yayıcıdırlar.
t#VUBʰTF[HJTFMEVZHVOV[VFOàTUTFWJZFZFVMBʰU‘S‘S
t1TJLPMPKJL
PMBSBL
LJʰJMFSJO
CVMVOEVʓV
davranışların farkında olmasını sağlar ve algıladığı
kusurları düzeltmesinde büyük yardımcıdır,
t±FLJOHFOMJʓJ TJMFS CV UBʰ HFSÎFL CJS HFSÎFLMJL
taşıdır yani ben olursunuz benliğinizi çekinmeden herkese
gösterebilirsiniz,
t;JIJOTFM PMBSBL EB "QPĕMJU UBʰ‘O‘ LVMMBOBSBL
sakinleşebilirsiniz,
t4USFT B[BMU‘D‘ PMVNTV[ EàʰàODFMFSJ ZPL FEFS WF
bazı arzularınızı azaltabilirsiniz,
t%VZHVTBM PMBSBL CBTU‘SE‘ʓ‘O‘[ EVZHVMBS‘O‘[‘
serbest bırakabilir,
t&OEJʰFLBZH‘WFLPSLVMBS‘O‘[ZPLPMVS
t"MFSKJMFSJ HJEFSFCJMJS WF EPLVMBS‘O JZJMFʰNFTJOJ
hızlandırabilmektedir,
Önemli Not: Apofilit taşı solunum sisteminde de
oldukça etkilidir. Göğsünüze doğru tutulduğunda astım
krizlerini durduğu gözlemlenmiştir.
Gerçek rengi beyaz olan
ancak piyasada genelde maviye
boyanmış olarak bulunan ve
“turkuvaz” denilerek satılan
taştır.
- 58 -
Şule ÇİÇEK
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Ezel-i Söz’e Telmih’ler
“Onlardan ahdini yerine getirenler var… Bekleyip sözünü
değiştirmeyenler var.”
(Ahzâb-23)
Divan edebiyatımızda ‘hatırlatma’, ‘işaret etme’ maksatlı kullanılan
telmih sanatı bilhassa Peygamber kıssaları hususunda ‘Ezel-i Söz’ ü
hatırlatıcı işlevde olmuştur. Zira telmihin de içerisinde yer aldığı Edebiyat’ın
da yegâne amacı bu olsa gerektir. Bu bağlamda Divan edebiyatımızdaki
Peygamber hikayelerine telmihlerden bazılarını sözünün eri sâlikler için
zikredelim:
Adem suyıla toprağıdı kim Nübüvveti
Rûzı etmiş idi Hâlik’i insân Muhammed’e
Ahmedî
İlk yaratılanın Muhammed-i Nûr oluşu ve feleklerin bu Nûr
hürmetine yaratılışı…
Buyrugını tutmazısan Adem’leyin
Üç yüz yılda yaşunı dindürmeye
Yûnûs Emre
Hz.Adem’in cennetten çıkarılıp dünyaya gönderilişinden tövbesinin kabul olunuşuna kadarki üç yüz yıllık hicran
ve ağlama, buyruğu tutmamanın gözyaşları…
Bin yıl cefâ çekmeyince Nûh gibi
Tûfanında gemiye bindürmeye
Yûnûs Emre
Allah(c.c.)’a ulaşma yolunda çok cefa çekmedikçe Fenâfillah’a ulaşılamaz; ‘Kurtuluş’gemisine binilemez…
Sen’sin İbrâhim’e viren ‘azm ü İsmâ’il’e sabr
Hem viren Ya’kub’a hüzn ü Yûsuf ’a Hüsn’ü Cemâl
Ahmedî
Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen. Ne verdinse odur dahi nemiz var?...
Şeddat bir uçmak yaptı Nemrûd göğe ok atdı
Kârûn’ı yir yutdı Adil Nuşirvân kanı
Yûnûs Emre
Yüce Yaradan her işinde Galip’tir ve ancak O’nun aşkına dokunan isimler ölümsüzleşebilir…İsm-i Bâki olan
yalnızca O’dur…
Dervişlerün halları Hakk’a gider yolları
Arş’da na’lin dönderdi Üveysi dervişlerün
Yûnûs Emre
Miraç’ta Hz.Peygamberimiz (s.a.v.)’in ayakkabılarını Veysel Karenî Hz.’lerinin çevirdiği rivayetine telmihtir…
Aşk-ı Bâki’ye vâsıl olma yolunda her bir adımın yeni bir ‘doğuş’ olduğu bu ömür yolculuğunda Peygamber kıssalarından
ve onlara yapılan telmihlerden nasiplenebilmek ümidiyle…Esen kalınız…
- 59 -
Esma ANİTAŞ
Eğitimci - Öğretmen
ESKİ KÖYE YENİ ADET
“Çok değişmişsin!”, “Hiç değişmemişsin”, “Biz
çok değiştik”.. merkezinde değişim olan yargıları içeren
bu cümleler, bağlamından kopuk olarak incelendiğinde
olumlu mu yoksa olumsuz düşüncelerin ürünü müdür,
anlaması zor. Hiç değişmemiş olmak kimine göre takdir
edilmesi gereken bir durum iken bir başkasına göre ilerlememiş olmak anlamına gelebilir. Fiziksel ve ahlâkî değişimi göreceli bir durum olarak kabul edelim ve değişimi,
zamana ‘ayak uydurmak’ olarak ele alalım.
Değişim kötü bir şey midir? Aslında değişim olumsuzluklar getirse de, ilerlemedir. Kötüye doğru olan gidişin
adı gerilemedir.
Sözlük anlamına baktığımızda ‘yeni’; kullanılmamış olan; o güne değin söylenmemiş, görülmemiş,
düşünülmemiş olan; değişik, daha öncekilerden farklı olan
iken sözlük anlamı olarak ‘eski’ ise; çoktan beri var olan,
üzerinden çok zaman geçmiş bulunan, yeninin karşıtıdır.
Alışılagelmişin dışında yeniliklerin, beraberinde
yeni sorunlar getireceği endişesiyle, yeniliklere karşı direnci ifade eden bilindik atasözümüz “Eski köye yeni adet
getirmek” ise yaşadığımız toplumun bir dönem değişime
bakışının özeti gibidir.
Bireysel/toplumsal olarak açmaya çalıştığımız
yeni sayfaların yarım kalmasında en etkili olan unsur, eskidir, yani alışkanlıklardır ve alışkanlıklardan vazgeçmek
her zaman sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Özellikle sahip olduklarımızı “değerli” görme eğilimimiz varsa, evlerimizde hiç kullanmadığımız eşyaların ve giysilerin birikmesi gibi, isterse ömürlerini tamamlamış olsunlar, yine de
eskilerimizden vazgeçmekte zorlanırız. Bu durumda en
önemli nokta neyin muhafaza edilip neyin terk edileceğine
karar vermektir. Çünkü yeniyi inşa edebilmek için eskiden
kurtulmasını bilmek gerekir.
Eskiye alışmışızdır, değişimden korkarız. Şikâyet
etsek de çoğu durumdan, son halimiz tanıdıktır, bize
güven verir. Ya yeni öyle midir? Hele ki gelen gideni aratır
diye bir başka inanç kalıbımız varken.
Eskiye bağlılık “değer bilmek” anlamına geldiğinden bazıları için yeni bakış açılarına yönelmek vefasızlık
demektir. Oysa yeniyi kabullenmekle vefalı olmak birbir-
ini dışlayan kavramlar değildir. Hepimiz hem vefalı olup
hem de değişime ayak uydurabiliriz. Güzel ve işlevsel olan,
eskilere gereken değeri vererek yenilikleri kucaklamaktır.
Bu bizi daha sağlam ve güçlü kılar. Gelenekler özgünlük ve
derinlik katarken yenilikçi olmak ise enerjik kılar.
Dinamizmin baş döndürücü hızda seyrettiği
günümüzde, değişime ve gelişime ayak uydurmak, eski
köye yeni adetler getirmek artık kaçınılmaz oldu. Öğrenci, öğretmen, çiftçi, ev hanımı, marangoz.. Mesleğimizuğraşımız ne olursa olsun bizi de içine alan bu değişim
rüzgârına ayak uydurmak gerekiyor. Bir yemeği 40 sene
aynı şekilde pişiren ve yiyen ve asla değiştirmeyi, yeni bir
malzeme katmayı düşünmeyen mutsuz ev hanımı; yıllar
önce öğrendiklerinin üzerine yenilerini eklemeden, kendini yegâne bilgi kaynağı sanan pasif öğretmen; başarısız
olduğunu gördüğü halde aynı yöntemlerle ders çalışmaya
devam etmekte ısrarcı öğrenci, ‘biz zamanında bir kalembir defter ile okulu bitirdik’ diyerek yeni öğrenme yollarını
LàÎàNTFZFO ÚėFMJ WFMJ ZFOJ EBWSBO‘ʰMBS ÚʓSFONFLUFOTF
eskileriyle idare etmeye eğilimli, köyün eski sakinleri olmaktan öteye gidemezler. Deliliğin tarifini “Aynı şeyleri
yaparak farklı sonuçlar beklemek” şeklinde yapan ünlü
fizikçi Albert Einstein’a katılmamak ne mümkün.
Bizi geçmişte başarılı kılan her neyse gelecekte
de bunu yapacağı garanti değildir. Gelecek yeniden şekilleniyor olduğu için dün kullandığımız yöntemlerin artık
geçerli olmayabileceği fikrine açık olmalıyız. Öte yandan
da değişen zamana ve koşullara en iyi şekilde ayak uydurabilenler, nelerin değişmeden kalması gerektiğini de bilirler.
Nelerin değişmemesi gerektiğini bilmek de en az değişime
uyum göstermek kadar önemlidir. Değişimin yanında
durmak, aslında nelerin değişmeden kalması gerektiğini
de anlamak demektir.
Bizim üzerimize düşen, zamanın ruhunu anlamak
ve değişime ayak uydurmak.
Kaynaklar: Yönetim ve Liderlik, AKSOY T.,Değişime Direnç İnsan ve
Toplum, SEMERCİ B.
- 60 -
Seda Gündüzalp
Eğitimci - Öğretmen
Hangi meslek?
Çocukluğumuzdan itibaren hep bir meslek sahibi olma planımız ve amacımız vardı. Öyle ki çocukken
bize yöneltilen sorulardan biriydi “Büyüyünce ne olmak
istersin?”. Doktor, avukat, öğretmen, polis, hemşire…
Bunlar yaygın olarak verdiğimiz cevaplar. Bazılarımız ise
pilot, astronot, bilim adamı gibi alışılagelmemiş cevaplar
verdik. Öğretmenlerimizden “Çalışmazsanız meslek sahibi olamazsınız” cümlesini çok duyduk. Az çok çalıştık,
kimimiz doktor, kimimiz öğretmen, kimimiz avukat olduk veya burada saymadığımız diğer mesleklerden birine
sahip olduk.
Peki bizi bu mesleklere yönlendiren neydi? Anne
babamızın bize verdikleri telkinler miydi, toplumumuzun
mesleklere verdiği değer miydi, alacağımız maaş mıydı? Yoksa ilgi ve yeteneklerimiz miydi? Mutlu muyduk
mesleğimize ait eğitimi alırken? Evet bu sorulardan hangisinin cevabı evet? Düşünelim… İş yerlerinde çalışan insanlara şöyle bir bakın, işini heves ve istekle yapan, faydalı
olmak, görevini layıkıyla yerine getirmek isteyen kaç kişi
var?
Gündelik hayatımızda karşılaştığımız çoğu sorunun
kaynağında insanların görevlerini tam yapmamaları yatar.
Evde musluk elimizde kalmıştır, yolda arabamız çukura
girmiştir,...Herkes, mesleği ne olursa olsun, işini yaparken
özenli, titiz ve disiplinli yaptığı vakit, bu sorunlardan kurtulma olasılığımız yüksek.
İşte çevremizde mutsuz, ne kendisine ne de başkasına faydası dokunmayan, amaçsız bireyler görmek istemiyorsak, sorunu çözmek içim önce kendimizi gözden
geçirmemiz gerekir. Mesleğimizde daha aktif, daha verimli
ve daha mutlu nasıl olabiliriz, sorularına yanıt aramalıyız.
Kendimizi sorgulamak yaşam boyu devam etmeli.
Gelelim gelecek nesilleri şekillendiren bizlerin ne
yapması gerektiğine. Çocuklarımızı meslek hayatında
başarılı ve mutlu, insanlığa faydalı işler yapan bireyler
olarak yetiştirmek istiyorsak öncelikle işe çocuklarımızı
tanımakla başlamalıyız. Kişilik özellikleri, yetenekleri, ilgi
ve istekleri neler? Bunların cevabına göre mesleki yönlendirme yapmalıyız. Çocuklarımız mesleğini üniversite
sınav puanına göre değil, yetenek ve ilgileri doğrultusunda
seçmelidir. Mesleki yönlendirmenin okul öncesi çağından
itibaren başlaması gerektiğini bilmemiz gerekir.
Anne babalar olarak çocuklarımızın meslek
seçimlerinden önce doğru mesleki yönlendirme yapmamız çok önemlidir. Peki mesleki yönlendirme nasıl olmalıdır? Öncelikle mesleki gelişim evrelerine göz atalım*:
1)
Uyanış ve Farkında Olma (5–12 Yaş):
Bu dönem, çocukta meslek bilincinin oluşmaya başladığı
dönemdir. Çocuk, bu dönemde, çevresindeki insanların
farklı uğraşları olduğunu, çeşitli mesleklerin varlığını
görmeye ve anlamaya başlar.
2)
Meslekleri Keşfetme ve Araştırma (12-15
Yaş): Çocuk, bu dönemde kişilerin ve mesleklerin ortak
olan yönlerini ve farklı nitelikleri üzerinde bilgi sahibi olmaya, yeni yönleri anlamaya ve keşfetmeye başlar.
3)
Karar Verme (15-18 Yaş): Bu dönemde
birey artık kendisi ve meslekler hakkında oluşturduğu
algılara dayanarak, bilgileri değerlendirerek eşleştirmeye,
birbirine uydurmaya ve geleceğine ilişkin idealler oluşturmaya başlar. Bu ideal ve düşünceler başlangıçta geçici olabilir ancak giderek daha açık ve temel bir plan yapmaya
başlar ve genç mesleki kararını oluşturur.
4)
İşe Yerleşme: Bireyin iş dünyasında yerini alarak çalışmaya başladığı dönemdir. Bu dönemde
birey kazandığı bilgi ve becerileri uygulama alanına koyar. Mesleği icra ederken bir yandan da mesleki gelişimi
sürdürür.
Çocuğumuzun özelliklerini iyi tanıyıp, tüm bu
aşamaların sağlıklı bir şekilde yürütülmesi uygun bir
mesleki gelişime yardımcı olacaktır.
* Isaacson, L.E. (1986) CareerInformatıon in CounselingandcareerDecelopment (4. baskı), Boston: Allyn,
Bacon, Ind
- 61 -
GÖNÜL PENCEREMDEN
Korktun değilmi?
Dostunu bu yüzdenmi terk ettin?
Bu yolda yürümek cesaret ister elbet.
Söyle o zaman; daha ne zamana kadar,
Bu şeref abidesi dinin gölgesinde, hayasızca yaşayacaksın,
Daha ne zamana kadar alçak şeytanın,
Şereften ve izzetten yoksun yolunu takip edeceksin.
Daha ne zamana kadar hayvanlaşan nefsini,
Semirte semirte besleyeceksin.Hadi söyle….
Peki kim kazandı şimdi? Senmi yoksa nefsinmi?
Hayatının Kerbela’dan farkı nedir?
Nefsin Yezid olmuş, aklın da Kûfe halkı gibi
Seni hep yarı yolda bırakıyor.
Peki ya vicdanın?? O’da nefsinin soytarısı sanki,
Ne dese aklayıp paklayıp temize çıkarıyor.
Fıtratın ise İmam Hüseyin gibi dosdoğru,
Zeyneb gibi iffetli,Ali Ekber gibi, Ali Evsat gibi sadakat abidesi.
Soruyorum şimdi sana ey emmare…
Yezid mi kazandı, Kûfeliler mi?
Yoksa Şerefli Peygamber (s.a.s.) soyu mu?
Yazıkki bedenin Kerbela toprağı olmuş,
Ve yazıkki fıtratın kuşatma altında.
Sende güya özgürsün öylemi???
Etrafını Yezid’in askerleri sarmış,
Fıtratın ise bir damla suya hasret.
Kaldır artık ayağa,
Nefsinin leş kokan ayakları altında çiğnenen imanını,
Karşı çık artık nefsinin istibdadına,
Sahip çık sende, şerefli istidadına.
Korkma yürü haydi, bu yol Evlad-ı Resul yoludur,
Cesarette lazım ancak, şecaat benlik getirirse bilki,
İnancıyla gelip, imanını kaybedenlerle doludur,
İyi bak etrafına, her devrin vardır bir insan-ı kamili,
O üstadı bulup teslim olalım gel, meyyit gibi, ceset gibi.
Aşk yolunda biri…
10Temmuz 2014 – 08:20
Ankara
- 62 -
Murtaza Koçöz
SMMM
OSMANLI EKONOMİSİ VE VAKIF MÜESSESESİ
Osmanlı’nın ekonomik yapısı, adalet temeline
ve önceki İslâm devletlerinden miras kalan ikta, tımar,
mukataa gibi kurumların yanında fütüvvet, ahîlik gibi
esnaf kurumlarının yan yana yer aldığı büyük bir birikime
dayanmaktaydı. Osmanlı ekonomisi büyük nispette tarıma
dayandığı için, iktisadî yapısı içerisinde toprak sisteminin
ayrı bir önemi vardı. Toprak sistemi ise, tımar sistemi
diye bilinen bir düzeni ifade etmekteydi. Topraklar reaya
tarafından işlenmekte, vergileri dirlik sahipleri tarafından
toplanmaktaydı. Tımar sahipleri, tımarlarının verimlerine
göre sefer zamanı orduya asker vermek zorundaydı.
Böylelikle devlet ziraî geliri merkezde toplamayarak
tımarlı sipahilere bırakmış, karşılığında ise sürekli paralı
asker beslemek yerine, barış zamanında devletin vergisini
toplayan, savaş zamanında ise askerini oluşturan son derece
dinamik bir sistem kurmuştu.
16. yüzyılda Osmanlı topraklarının % 20’si vakıf
sistemi içerisinde yer almakta, vakıf gelirlerinin yaklaşık %
15’ini, devlet gelirlerinden alınan paylar oluşturmaktaydı.
Bu dönemde vakıf gelirleri toplam kamu gelirleri içinde %
12’lik bir paya sahip bulunmaktaydı. Bu oranın ilerleyen
zaman içerisinde % 20’lere kadar yükseldiği görülmüştür.
Üstelik bu gelirler hesap edilirken, vakıfların sadece toprak
gelirleri hesaba katılmıştır. 19. yüzyılda tesis edilen vakıfların
kurucularının % 42’si devlet adamlarından, % 16’sı ilmiye
sınıfından, % 9’u tarikat erbabından, % 2’si zanaatkârlardan,
% 11’i belirsiz mesleklerden, % 18’i ise kadınlardan
oluşuyordu. Bu son kategorideki kurucular, din işleriyle
vazifeli veya askerî sınıftan kişilerin eşleri veya kızlarıydı.
Vakıflar vasıtasıyla oluşturulan finansman sistemi,
kültür, eğitim, sağlık, altyapı, bayındırlık, dinî ve sosyal
hizmetlerin görülmesinde önemli bir rol oynamış, ayrıca
sosyal güvenlik ve hayır işleri gibi değişik alanlarda ihtiyaç
duyulan altyapı ve finansmanın karşılanmasına da önemli
katkıda bulunmuştur. Günümüz Türkiye’sinde eğitim,
sağlık, sosyal güvenlik, ibadet ve bayındırlık faaliyetlerinin
devlete yaklaşık 100 milyar TL’yi aşkın bir maliyeti vardır.
Günümüzde devlet bütçesine önemli bir yük getiren bu
hizmetler, Osmanlı’da vakıflar tarafından karşılanmaktaydı.
Vakıflar ve kamu hizmetleri
Osmanlı devrinde imar ve iskân alanında vakıfların
çok önemli rolleri olmuştur. Şehirlerin aldığı her türlü kamu
hizmeti, sosyal yardım teşkilâtı, ilmî, dinî ve sosyal hayatın
her türlü ihtiyacı hep vakıf müesseseleri yolu ile düzenlenmiş
ve idare edilmiştir.
Vakıflar iki ana kaynaktan beslenmiştir. Bunlardan
birincisi, devlet kaynaklarından yapılan tahsislerdir ki,
bu şekilde kurulan vakıflar daha çok, başta padişahlar ve
Osmanlı hanedan mensupları olmak üzere devlet adamları
tarafından kurulan vakıflardır. Bu tür vakıfların temel
özellikleri, devlet tarafından bürokratlarına tahsis edilen
birtakım malî imkânların kurulan vakıflara aktarılması
ve elde edilen gelirlerin vakfiyede belirtilen faaliyetler için
kullanılmasıdır. Bu yolla vakıf kurma faaliyetinin devlet
adamları arasında bir gelenek hâlini aldığı ve şehirlerin
ihtiyaç duyduğu dinî, ilmî, sıhhî ve kültürel hizmetlerin
bu yolla verildiği görülmektedir. Vakıf sisteminin ikinci
kaynağını ise, Osmanlı hanedanı ve devlet ricali dışında
kalan kesimin Allah’a yakınlık kastı ve devam edip giden bir
hayır işleme (sadaka-i cariye) anlayışı ile kurdukları vakıflar
oluşturmaktadır. Bu tür vakıfların, bütçeleri itibariyle küçük
olsalar da, sayılarının çokluğu dikkate alındığında sosyal
hayattaki yerleri ve önemleri daha iyi anlaşılır.
Bu iki kaynaktan devamlı olarak beslenerek büyüyen
vakıf sistemi, belirtilen hizmetler için önemli bir finansman
kaynağı oluşturmuş, Osmanlı Devleti’nde şehirlerin
oluşmasında ve gelişmesinde, ülkenin sosyal ve ekonomik
hayatında önemli bir rol oynamıştır
Netice
Vakıfların ülke ticaretine ve ekonomik hayatın
gelişmesine önemli tesirleri olmuştur. Hemen bütün
şehirlerde vakıf ticaret hanları, bedestenler bulunmaktaydı.
Şehirlerarası yollarda ve stratejik mevkilerde kervansaraylar
yaptırılarak, buralar sürekli işler hâlde tutulmuş, böylece
yolcu ve tacirlere yol güvenliği ve konaklama imkânı
sağlanmıştır. Ayrıca vakıflar, büyük sanat eserlerinin, hat,
taş, ağaç, maden işçiliği, tezhip, çini, kitap, cilt, ebru gibi
sanat dallarının gelişmesine, şaheserler verilmesine katkıda
bulunmuşlardır. Vakfiyelerin dil, kültür, tarih, hukuk, iktisat,
sosyoloji, hattâ folklar açısından da önemi bulunmaktadır.
Osmanlı Devleti’nde vakıfların hizmet götürmediği
ne bir yer, ne de bir sosyal alan kalmıştır. Devletin iç ve dış
problemler sebebiyle malî sıkıntılara girdiği dönemlerde,
vakıflar sayesinde eğitim ve sağlık hizmetleri, dinî ve kültürel
hizmetler aksamadan devam edebilmiştir. Bugünkü sosyal
devlet anlayışına göre, kamu hizmeti olarak nitelenen birçok
sosyal ve kültürel hizmet, Osmanlı Devleti’nde özel kişilerin
kurmuş oldukları vakıflar yoluyla yerine getirilmiştir. Bu
yüzden, dünyanın hiçbir yerinde kamu hizmetlerinin
finansmanı ve sunulması konusunda, Osmanlı’da olduğu
kadar malî özerkliğin sağlandığı bir başka medeniyet
bulunmamaktadır.
- 63 -
,BZOBL
WBL‘ĘBSXFCTJUFTJ
Ayşe Şule YOLALAN
TÜRKOLOG
OSMANLI PADİŞAHLARINDA PEYGAMBER
SEVGİSİ-2
Bayezid Câminin açılışını Evliyâ Çelebi şöyle anlatır:
“Câmînin yapısı tamam olduktan sonra, bir cuma
günü cami büyük bir merâsimle ibâdete açıldı. Bâyezîd-i
Velî buyurdular ki:
“Her kim, ömründe ikindi ve yatsı namazlarının ilk
sünnetini hiç terketmemiş ise, şu mübârek vakitte o imâm
olsun!.” Cemâat içinden bir kişi çıkmayınca, Bâyezîd Han
mecbûr kalarak:
“Elhamdülillâh! Savaşta ve barışta biz bu sünnetleri
terk etmedik!..” dedi ve kendisi imâm olup namazı kıldırdı.
Bir gün İkinci Bayezid Han çok iyi dostu olan Hak
âşığı Baba Yusuf ’u Hacca uğurlamak için ayağına kadar
gider, ona bir miktar altın teslim eder ve “Bu, elimle
Medine-i Münevvere Rabza-i Mutahara
çalışarak kazandığım helâl kazançtır. Bu altınları Ravza-i
Tahira’nın kandilleri için ayırdım. Allah Resulü’nün (sav)
huzuruna varınca: Ey Allah’ın Rasulü (sav), günahkâr kul
Bayezid’in selâmı var... Bu altınları türbenin kandillerine
yağ alınması için gönderdi. Kabul buyurunuz...” diye
söylemesini tembih eder.
Efendimiz’e (sav) hürmet ve bağlılık konusunda
şüphesiz Yavuz Sultan Selim’in de özel bir yeri vardır.
Mekke ve Medine’nin hizmetini ve hilafeti devralmak Yavuz
Sultan Selim’e nasip olur. Yavuz, Mısır seferi öncesinde
sıkıntılı günler geçirmektedir. Nedeniyse bir İslâm devleti
üzerine düzenleyeceği sefere Müslümanların nasıl tepki
vereceğidir. Daha da önemlisi Peygamber Efendimizin
- 64 -
bu seferden hoşnut olup olmayacağıdır. İşte bu dönemde
görülen bir rüya Yavuz Sultan Selim’i rahatlatır. Kapı
Ağası Hasan Ağa’nın gördüğü rüyaya göre gecenin bir
vakti sarayın kapısı çalınır. Gelenler Arap kıyafetli, Arap
simalı, nurani şahıslardır. Ellerinde birer sancak vardır.
Kapıyı vuran nurani şahsın elinde padişahın ak sancağı
bulunur. Hasan Ağa’ya der ki: “Bu gördüğün Rasulullah’ın
(sav) ashabıdır. Bizi Resulullah (sav) gönderip selam etti.
Gördüğün dört kimseden bu Hz. Ebubekr-i Sıddık, bu
Ömerü’l-Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir. Ben ise Ali
bin Ebu Talib’im. Var Selim Han’a selam söyle. Haremeyn
hizmeti ona verildi.” Padişah bu rüyayı dinledikten sonra
hazırlıklar tamamlanır ve Mısır Seferi’ne çıkar.
Sefer sırasında çöl geçilirken öyle bir an olur ki,
Yavuz Sultan Selim atından iner ve tarif edilmesi zor bir
tevazu ve edeple yürür. Padişahın yürüdüğü yerde devlet
erkânının at üstünde gitmesi söz konusu olamaz. Bu
sırada Hasan Can, “Hünkârım neden yürüyorsunuz?” der.
Gözlerini bir noktaya diken padişah sessizce cevap verir:
“Görmüyor musunuz Kâinatın Efendisi (sav) önümüzde
yürüyor.” der.
Şu hadise de, onun samimiyet ve tevazuunun bir
başka göstergesidir: Mısır’ın alınmasından sonra (1517)
Melik Müeyyed Camii’nde Yavuz Sultan Selim adına hutbe
okunur. Adet üzere hatip hutbede halifenin adıyla birlikte
‘Hakimü’l-Haremeyni’ş- Şerifeyn’ sıfatını kullandığında
Yavuz Sultan Selim itiraz eder ve ‘Hadimü’l-Haremeyni’şŞerifeyn’ denilmesini ister. Yavuz kendini Mekke ve
Medine’nin hâkimi değil hadimi, yani hizmetçisi olarak
gösterir.
Yavuz Sultan Selim, Cenabı Hakk’ın haremi
Mekke’ye ve Resulullah’ın (sav) haremi Medine’ye askerle
yürüyüp bu kutsal beldeleri teslim almaz. Mısır’ın
Osmanlı’ya katılmasından sonra Mısır sultanlarına bağlı
olarak Hicaz’ın idaresinde bulunan Mekke Emiri Şerif
Berekat, ‘Emanât-ı Mübareke’yi oğlu ile Yavuz’a gönderir
ve Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildirir. Ancak; ne Yavuz
Sultan Selim ne de sonraki padişahlar Mekke ve Medine
kalelerine Osmanlı bayrağı çektirmezler. Nedeni ise,
bir zamanlar Peygamber Efendimizin (sav) sancağının
dalgalandığı yerde başka bayrakların dalgalanmasını
uygun görmemeleridir. Asırlar sonra diplomatik
sebeplerle Sultan Abdülaziz zamanında Medine’ye ve
ikinci Abdülhamit zamanında ise Mekke’ye Osmanlı
bayrağı çekilir. Osmanlı’nın sonuna kadar Hicaz, Hz.
Peygamber’in soyundan gelenler tarafından idare edilir
ve buraya İstanbul’dan gönderilen görevlilerde vali değil
muhafız unvanını kullanırlar .
İstanbul’da Sultan Ahmed Camiini yaptıran,
Birinci Ahmed Han, İslamiyet’e ve Resulullah efendimize
gönülden bağlı idi. Zamanında Beytullah’ın ve Hücre-i
Saadetin perdeleri Mısır’da dokunurdu. Sultan Ahmed
Han, kendi zamanında bunları İstanbul’da dokutup saygı
ile göndermiştir.
Bahtî mahlasıyla şiir de yazan Ahmed Han, Nakş-ı
kadem-i şerîf [Peygamber efendimizin mübarek ayak izi]
şeklinde murassâ bir sorguç yaptırmış, ortasına da mavi
mine üzerine altınla kendisine ait şu mısraları yazdırarak
sarığında gezdirmiştir:
N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol hazret-i şâh-ı Rüsülün
Göl-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir.
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.
Manası şöyledir: Her zaman başımda taç gibi
taşısam Peygamber (sav)’in ayak resmini, gül yanaklı
Peygamberimiz (sav)’in ayak izidir o. Ahmed durma
hemen yüzünü sür o gülün ayağına.
Sultan Ahmed Han, Cuma ve Bayram günlerinde ve
diğer mübarek günlerde başına bu sorgucu takardı.
Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (sav)’e ve
O’nun davasına en fazla gönül verip, uğruna kendini adayan
padişahlardan biri de Sultan II.Abdülhamid Han’dır. O,
Efendimizin kutsal beldesine hizmetler götürerek ve İslam
Birliği gayesini gerçekleştirmeye çalışarak sonsuz sevgi ve
bağlılığını göstermiştir. Hicaz bölgesiyle münasebetleri
kuvvetlendirmek ve mukaddes topraklarla aradaki
mesafeyi kaldırmak niyetiyle yaptırdığı Hicaz ve Bağdat
Demiryolu, bunun en güzel örneği olmuştur. Demiryolu
yapımının Medine’ye ulaştığı esnada, Sultanın verdiği şu
çok özel talimat; onun, Ehl-i Beyt’in şahsında Peygamber
efendimize olan sevgi, saygı ve bağlılıktaki hassasiyetini
göstermesi açısından, eşine az rastlanır müthiş bir misaldir:
“Mümkün olan aletlerin üzerine keçeler sarınız
ki, fazla gürültü olmasın ve Ehl-i Beyt’in ve burada
yatanlarının mübarek ruhları rahatsız olmasın!..”
Hayatlarını, altı asrı aşkın bir süre İslam’a hizmet
için adayan Osmanlı Padişahlarını rahmetle anıyor;
gönülleri fetheden ecdadımızı anlayan ve doğru anlatan
bir nesil olmayı Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyoruz..Esen
kalın.
- 65 -
Tarihi Kaynaklardan Derlenmiştir.
O’nsuz Olmaz!
Ben tecelli aynasıyım
Benden ışık sadır olmaz
O’ndan alır yansıtırım
Işık yoksa ayna olmaz.
Göz bendeyse gören O’dur
O’nsuz gözde şekil olmaz
Bu bedende asıl O’dur
Asıl yoksa vekil olmaz.
Bedendeki kuvvet O’dur
Çekilirse kudret olmaz
Hiç bitmeyen servet O’dur
Servet yoksa halvet olmaz.
Su gibi, can veren O’dur
O’nsuz asla hayat olmaz
Kainatı düren O’dur
O’na zinhar memat olmaz.
Zat-ı Mutlak’ın nurudur
O’nsuz Elif ayna olmaz
Kainat peygamberidir
O’nsuz olmaz! O’nsuz olmaz!
Seyhan Nehri günbatımı
Turan AKBULUT
- 66 -
Urla Emrem Çiftliği
- 67 -
Uzm. Dr. Rida BERİLGEN
Kardiyalog
SAĞLIKLI YAŞAMIN PÜF NOKTALARI
Teknolojik
gelişmeler
yaşam standartlarında artışa,
yaşam standartlarındaki artış da
sağlıksız beslenme ve hareketsiz
yaşama yol açmaktadır. Birçok
birey hasta olana kadar yaşam
tarzına dikkat etmemektedir,
bununla birlikte sağlıklı yaşamın
temel birkaç kuralına uyularak
başta diyabet (şeker hastalığı)
olmak üzere önemli sayıda hastalık
önlenebilmektedir.
Toplumda
hasta olsun olmasın tüm bireylerin
uyması gereken sağlıklı yaşam
tarzına ait temel özelliklere aşağıda
değinilmiştir:
1.SİGARA: Sigara içimi ile kalp damar
hastalıklarından ölüm riski 2 katına yükselmektedir.
Başka bir yönden bakılırsa sigara içen bir kişinin sigarayı
bırakması ile kalp damar hastalıklarından ölüm riski yarı
yarıya azalmaktadır. Pasif içicilik adı verilen sigara içilen
ortamlarda bulunma yoluyla oluşan maruziyet de sigara
içimi kadar risk taşımaktadır. Günümüzde geliştirilmiş
olan birçok ilaç ve yöntem sigaranın bırakılmasını
kolaylaştırmak için kullanılmaktadır
2.BESLENME: Sağlıklı bir yaşamın temel
öğelerinden biri de beslenmedir. Herhangi bir hastalığı
bulunmayan bireylerde beslenmenin ağırlığını sebze
(2-3 porsiyon), meyve (2-3 porsiyon), salata, az yağlı
süt ürünleri (süt, peynir, yoğurt vb) oluşturmalıdır.
Haftada en az iki gün balık önerilmektedir. Besinler
pişirilirken kızartılmamalı, kavurulmamalı; haşlama,
ızgara, fırınlama benzeri yöntemler tercih edilmelidir.
Tuz tüketimi günde 5 gr’ı geçmemelidir (Yemeklere
ekilen tuz kastedilmemektedir, toplam alım 5 gr ile
sınırlandırılmalıdır). Margarin türevi yağlardan uzak
durulmalı, zeytinyağı tercih edilmelidir. Diyabet (şeker
hastalığı), kalp damar hastalıkları, hipertansiyon gibi
hastalıklarda daha ayrıntılı diyet bilgileri edinebilmek için
doktorlardan bilgi alınmalıdır.
3.EGZERSİZ: Sağlıklı bireylerde haftada 2.55 saat arası egzersiz yapılması önerilmektedir. Günlük
toplam 30-60 dakika yeterli
olmaktadır, kilo problemi olan
bireylerde
süre
uzatılabilir.
Belirtilen
sürelerde
egzersiz
yapamayan hastalarda başlangıçta
süre kısa tutularak zaman içinde
arttırılabilir (Başlangıçta 15 dk,
haftada bir 5-10 dk uzatılabilir).
Egzersiz
programı
haftanın
büyük çoğunluğuna yayılmalıdır
(Ortalama 5 gün) . Egzersiz
olarak en sık tempolu yürüyüş
önerilmektedir. Bunun yanında
daha kısa sürelerle ağırlık kaldırma
gibi egzersizlerin de yapılması
yararlı olabilir. İdeal bir egzersiz orta yoğunlukta
olmalıdır. Orta yoğunlukta egzersiz ile kast edilen yaşa
göre maksimum kalp hızının en az %50’sine ulaşılan
egzersizdir (((Yaşa göre maksimum kalp hızı “220-yaş”
formülüne göre hesaplanır. Örneğin 20 yaşında birisi için
bu değer 220-20=200’dür. Egzersiz sırasında bu değerin
en azından yarısına ulaşılması gerektiğinden 200/2=100
kalp atış hızı yani nabız hedeflenmelidir))). Daha düşük
yoğunluktaki egzersizlerde (yavaş tempo yürüyüş gibi)
kalp koruyucu etkilerden sağlanan yarar azalmaktadır.
Ek hastalığı bulunan bireylerin egzersize başlamadan
önce doktorlarına danışarak bilgi alması, egzersiz ağırlığı
ve süresinin doktorlar tarafından yapılan değerlendirme
sonrası belirlenmesi daha uygun olabilir.
4.HEDEFLENEN DEĞERLER : Sağlıklı bir bireyin
vücut kitle indeksi 20-25 kg/m2 olmalıdır (((Vücut kitle
indeksi kilonun iki kez boya (metre cinsinden) bölünmesi
ile elde edilir.. Örneğin boyu 1.7 metre (170 santimetre
yerine 1.7 metre kullanılmalıdır) kilosu da 78 olan bir
kişiyi ele alalım. 78 / 1.7 = 45,9. Çıkan sonucu tekrar 1,7
e bölersek : 45,9 / 1.7 = 27))) Bel çevresi erkeklerde 94 cm,
kadınlarda 80 cm geçmemelidir. Kan basıncı ölçümleri
140/90 mmHg üzerinde olmamalıdır. Seçilmiş bireylerde
kan yağlarının ölçümü yapılmalıdır (İleriki sayılarda
değinilecektir).
Tıbbın temel hedefi hastalıkların önlenmesi
olduğundan her birey sağlıklı yaşam tarzı hakkında
doktorundan ayrıntılı bilgi almalıdır.
- 68 -
Psikiyatrist Uzman Dr. Rabia Bilici
YAS TUTMAK
Yas; çok sevilen bir insanın ölümü, ya da herhangi bir
yitim sonrasında yaşanılan normal bir süreçtir. Yitirilen şey
önemli bir ilişki, bir dostluk, bir umut veya vatan (göç) da
olabilir. Ölüm yaşanılan kayıpların en somut olanıdır. Burada
daha çok ölüm sonrası yaşanan yas süreci ele alınacaktır.
Nasıl yas tutacağını kişi ailesinden öğrenir. Ailede bir
kayıp olduğunda çocuk anne babasının nasıl yas tuttuğunu
görür. Çocukluk döneminde yaşanan kayıplara anne
babanın yaklaşım şekli sonraki dönemde yaşanacak diğer yas
süreçlerini etkiler.
Örneğin çocuklarının ev hayvanı öldüğünde onunla
birlikte hayvanı gömen, çocuğunu dinleyen, ağlamasına
ve üzülmesine izin veren bir anne-baba hem çocuklarının
yas tutmasını sağlayacak hem de yastaki acıya ve yoğun
duygulara katlanmayı ve yas tutmayı öğretmiş olacaktır.
Çocuk, böyle deneyimleri tekrar tekrar yaşayarak sevilen
kişilerden, yerlerden, durumlardan ayrılmayı öğrenir.
Bununla birlikte yas tutma biçimi parmak izlerimiz
kadar kişiseldir. Aynı aile içerisinde bile herkesin kederi
birbirinden farklıdır. Her insanın kayıp sonrasında yaşadığı
duygusal, fiziksel ve davranışsal tepkiler aynı değildir. Kişinin
ölüme verdiği tepkiler daha önce yaşadığı ayrılıkların izlerini
de taşımaktadır.
Yaşamın nasıl bir akışı, gidişi var ise yas sürecinin
de bir akışı, bir seyri vardır. Kişi kaybı kabullenip yaşamını
yeniden düzenleyinceye kadar bazı aşamalardan geçer. Bu
aşamalar;
1. İnanamama: Hiçbir şey olmamış gibi davranır, kaybı
kabullenemez.
2. Şok ve uyuşma: Kaybın olduğu/öğrenildiği ilk
zamanlarda yaşanır ve kişi kayıp gerçeğini bilse de bununla
ilgili bir şey düşünemez ve hissedemez.
3. Arzu etme: Bu aşamada kaybedilen kişinin geri
gelmesi arzu edilir ve beklenir.
4. Çaresizlik: Kaybı önleyemedikleri için ve kaybedilen
kişiyi geri getirmek adına elden hiçbir şey gelmediği için
suçluluk ve çaresizlik hissedilir. Yoğun bir acı ve üzüntü
yaşanır.
5. Davranışları ve hayatı düzenleme: Kaybedilen
kişiye karşı özlem duyulur ancak bir yandan gündelik
yaşama devam edilir ve insan yeniden sevinmeye, üzülmeye,
kızmaya, merak etmeye başlar.
Bu aşamaların sırası, süresi ve yoğunluğu herkes için
değişir. Bu süreci doğal olarak tamamlayan kişi kayıpla sağlıklı
bir şekilde baş etmeyi ve yaşadığı kaybı, yaşamının parçası
haline getirerek bununla yaşamayı öğrenir. Bu, kaybedilen
kişiyi ya da nesneyi unutmak ya da artık sevmemek anlamına
gelmez.
Yas süreci ne kadar doğal olsa da oldukça zordur ve
atlatmak için zaman ve destek gerekir. Bazı durumlarda bu
süreç daha zor geçer. Ani ve beklenmeyen kayıplar, bitmemiş
meselelerin olduğu ilişkiler bu durumlara örnek sayılabilir.
Yası tutabilmek için zamana ve alana ihtiyaç vardır.
Bu nedenle birçok din ve kültürde bu gereksinime hitap
eden cenaze törenleri vardır. Yas tutan kişinin cenazenin
planlanmasına katılması, ölen kişinin bedenini görmesi,
ardı ardına gelen başsağlığı dileklerini kabul etmesi ölümü
kabullenmeyi kolaylaştırır. Bu nedenle yas sürecindeki kişinin
bu acıya yalnız katlanmasına fırsat verilmemelidir. Onu daha
çok üzmemek için kayıp ile ilgili konuşmaktan kaçınmak
uygun değildir. Konuşmak, hatırlatmak, paylaşmak rahatlatır.
Yasın uzun bir süreç olduğunu kabullenmek gerekir.
Acele ederek bir an önce normal yaşama dönmek gerçekçi
olmadığı gibi bu sürecin hiç geçmeyeceğini düşünmek de
doğru değildir. Bu nedenle daha önce kayıp yaşamış kişilerle
konuşmak rahatlatabilir. Ağlamak çok doğaldır ve bu süreci
sağlıklı geçirmeye yardımcı olur. Her ölümden sonra çok
sayıda ‘keşke’lerin oluşması da yas sürecinin doğasında
vardır. Dua etmek, mezarlığa gitmek acıyı yaşamaya ve ifade
etmeye yardımcı olur. Yas süresince fiziksel ihtiyaçlara (uyku,
yemek) özen göstermek de çok önemlidir.
Yası yaşamak kadar bu süreçteki kişiye destek olmak
da zordur. Kayıplar, insanın ne diyeceğini bilemediği,
verecek tesellisinin olmadığını düşündüğü, herkesi üzgün
ve çaresiz hissettiren durumlardır. Durum ne olursa olsun,
yanında olmak bile kayıp yaşayan kişiye iyi gelebilir.
Kayıp hakkında açık açık konuşmak, iyi bir dinleyici
olduğunu hissettirmek yas tutan kişiyi rahatlatır. Kayıp
hakkında konuşulurken konuyu değiştirmeye çalışmak
uygun değildir. Yas tutan kişiye yaşadığı kaybın olumlu
sonuçlarından bahsetmek veya onun yaşadıklarını
başkalarınınkiyle karşılaştırmak da doğru değildir.
Yas dönemi doğal ve sağlıklı şekilde geçirilmezse
sonradan yaşanacak her kayıpta kişinin yükü artar ve yaşamını
zorlaştırır. Yasın tutulabileceği koşulların sağlanması,
yaşananların dile getirilebileceği bir ortam hazırlanması ile
birlikte yas ile ilgili zorlukların büyük bir kısmı aşılacaktır.
Bu süreç kişi için çok zorlayıcıysa ve kişinin sağlığını çok
etkiliyorsa bir uzmandan yardım almak gerekir.
Son olarak çocukların ve ergenlerin yas süreçlerinin
erişkinlerden farklı olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır.
- 69 -
Kaynaklar:
Klinik Psikiyatri El Kitabı
Dt. Özlem Akyüz
AĞIZ YARALARI ( AFT VE UÇUKLAR )
Merhaba...
Sık karşılaştığımız ve oldukça rahatsızlık hissi veren ağız yaralarından bahsedeceğiz.
Aft ağız içerisinde genellikle yanak dudak mukozasında , dil bazen de dişeti üzerinde görülen soluk
sarı-kırmızı hale ile çevrili ağrılı ülserleşmiş lezyonlardır
. Kadınlarda daha sık görülür . Toplumun % 18-20 si aft
sorunu ile karşı karşıya kalmaktadır .
Aftın neden oluştuğu tam belirlenememiş olmakla
birlikte , aft oluşumunu hızlandıran ve seyrini kötü etkileyen faktörler olduğu anlaşılmıştır . Bunlar :
-STRES : Aslında en önemli etkendir . Tıpkı migren
, hipertansiyon gastrit gibi pekçok hastalığın temelinde
yatan stres , aftöz lezyonlarda da etkilidir.
-HORMONAL DEĞİŞİMLER : Adet öncesi
gerginlik durumlarında aft görülebilir.
-YIYECEKLER : Turunçgiller , sirke , turşu , cips
tuzlu ve baharatlı yiyecekler, patlıcan vs. gibi . Ağız mukozasını tahrip eden gıdalar alındığında aft oluştuğu gözlenmiştir.
-TRAVMA : Yanak dil dudak ısırma, sert diş
fırçalama ; ağızda kırık iyi yapılmamış restorasyonlar , tam
adapte olmayan protezlerin vurukları aftlar için uygun
zemin oluştururlar.
-SİSTEMİK HASTALIKLAR : Behçet hastalığı ,
AIDS gibi bağışıklık sistemini baskılayan hastalıklarda
tekrarlayan ağız yaraları görülebilir
-DİŞ MACUNU : Bazı macunların içine temizleme
özelliğini artırmak için katılan SLS “Sodıum Laurly sulhate” tahriş edici bir kimyasal maddedir . Hastanın kullandığı diş macunu değiştirildiğinde sıklıkla çıkan aftöz
lezyonlarından kurtulduğu gözlenmiştir.
-B 12 VİTAMİNİ VE DEMIR EKSİKLİĞİ
-SİGARA, PURO VE TÜTÜN ÇİĞNEME ALIŞKANLIĞI OLANLAR
Aftların oluşmasını engellemek için kesin bir te-
davi yoktur . Hiçbirşey yapılmadan da 7-10 gün zarfında kendiliğinden iyileşirler. Ancak iyileşme perıyodunu
kısaltmak ve hastanın ağrısını azaltmak için birtakım yollara başvurulabilir .
Hekiminizin önereceği klorheksidinli gargaralar
veya orobase gibi ağız içi ilaçlar kullanılır. Sıcak asidik ve
tahriş edici yiyecekler kısıtlanır. Öğünlerden 10 dk önce
topikal anestezik merhem ya da solüsyon yara üzerine uygulanırsa daha rahat yemek yeme sağlanabilir.
Antibiyotikler fayda sağlamaz . Sık tekrarladığında
altında yatan sebep araştırılabilir. Bir de 2 haftadan uzun
süren iyileşmeyen yaralarda hekime müracat etmelisiniz.
Aftlar bulaşıcı değildir .
UÇUK : Herpes Simplex virüsü ile oluşur ve bulaşıcıdır . İçi su dolu küçük kabarcıklar şeklinde başlar .
Genellikle dudak kenarlarında yerleşirler. Çıkmadan 24
saat evvel kaşıntı karıncalanma ve sızlama ile kendini
belli edebilir. Kabarcıklar konuşurken , yemek yerken
ızdırap verirler . Zamanla içindeki sıvı boşalır , kurur ve
görüntüyü bozan yaralar haline gelir .
Uçuk oluşumu için etkenler : Yine stres, uykusuzluk yorgunluk , aşırı UV güneş ışığına maruz kalma , adet
dönemi ve hamilelik gibi . Virüs vücuda girip yerleştikten sonra bağışıklık sisteminin zayıfladığı bir anı kollar ve
lezyonunu oluşturur.
Herpes virüsü, genetik yatkınlığı olan kişilerde
nükseden uçuklarla hayatı zehir edebilir. Ilk belirtiler hissedildiğinde uçuk bölgesine uygulanacak antiviral
krem ve spreyler hafif seyretmesini ya da hiç çıkmamasını
sağlayabilir. Uçuklu bir insanın kullandığı havlu bardak
çatal kaşık kullanılmamalıdır. Özellikle bebek ve çocuklar
bulaşma riski için korunmalıdırlar .
Uçukla oynanmalı, kabuğu kaldırılmamalıdır. Antiviral kremler tedavi için yeterli olmakla beraber , bazen
Analjezik kullanımı gerekebilir . Tekrarlamasını önlemek
için yaşam kalitesi artırılmalıdır . Düzenli uyku , sağlıklı
beslenme , açık havada yürüyüşler , zararlı alışkanlıkları
terk gibi .
Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın ,
Hayata gülümseyin
Herşeye rağmen ...
- 70 -
Sıddık ÖZER
Acil Sağlık Hizmetleri Öğretmeni
Suda Boğulmalar ve İlkyardım:
Sevgili okurlar.
Dergimizin bu sayısında ülkemizde özellikle yaz
aylarında sık sık rastladığımız suda boğulma olaylarında
kurtarma ve ilk yardım konusuna değineceğiz. Biliyoruz ki
ülkemiz yarımada şeklinde üç tarafı sularla kaplıdır. Göller,
barajlar, akarsular, sulama gölet ve kanalları ile havuzlarda
boğulmalara yurdumuzda oldukça sık rastlanmaktadır.
Ülkemizin bol yağış alan yerlerinde zaman zaman meydana gelen
sel felaketleri de maalesef boğulmalara yol açtığı görülmektedir.
Bol su kaynakları olan ülkemizin özellikle çok sıcak geçen yaz
aylarında insanlarımızın serinlemek için suya girmeleri boğulma
vakalarının çoğalmasına yol açmaktadır. Dikkatsiz davranıma,
kramp, yüksek dalgaların etkileri, yüzme bilmeyenlerin suya
girmeleri, denge kaybı, alkollü iken suya girme gibi durumlar da
boğulma vakalarını ciddi miktarda arttırmaktadır.
Suda boğulma iki grupta mütalaa edilmektedir. 1Boğulma: Suya girdikten sonra nefessiz kalarak ölüm olayının
gerçekleşmesidir. 2- Hemen hemen boğulma: Bu durum suda
kaldıktan sonra kısmen veya tamamen yaşama devam edebilme
olayıdır.
Tatlı su ile tuzlu suda boğulma fizyolojisi farklıdır.
Tatlı suda örneğin göl, ırmak veya havuzda boğulma olayında
tatlı suyun akciğerlere dolmasından sonra hemen alveol
duvarlarından emilerek kana karışır ve vücudun elektrolit
dengesini bozarak, alyuvarların (kırmızı kan hücrelerinin)
parçalanmasına sebep olur. Ayrıca akciğerlerdeki hava
keseciklerinde yırtılmalar meydana getirerek tedavisi mümkün
olmayan hasarla meydana gelir.
Deniz suyu ise, yani tuzlu su akciğerlere alındığında
osmotik basınç ile hücrelerdeki sıvıyı hücrenin dışına çeker.
Böylece hava keseciklerine suyun dolmasına sebep olur. Sonuçta
buralardan kana oksijen geçemez ve vücut hücreleri oksijensiz
kalır.
Suda boğulmanın bir başka zararı ise tatlı veya tuzlu su
gırtlaktan geçtiği anda çok büyük tahrişe neden olması ve orada
spazm gelişmesine sebep olmasıdır. (Larenx spazm) Hücrelerin
kısa veya uzun süreli olarak oksijensiz kalması neticesinde
özellikle solunum sisteminin görevini yapamaması sonucu beyin
ve diğer organlar oksijensiz kalır, devamında ölüm gerçekleşir.
Az miktarda su alınarak boğulma olayının komplikasyonları
olarak akciğerlerin görev yapamaması, böbrek yetmezliği vb.
sonucu da ölüm meydana gelebilir.
Boğulmalarda İlk yardım:
Suda boğulmalar, özellikle sahil kesimlerdeki kıyılarında
daha çok görülmektedir. Ülkemizdeki boğulmaların % 95 ten
fazlası tatlı sularda meydana gelmektedir.
Boğulmalarda ilkyardımın temel amacı, akciğerlere
hava vermeyi sağlamaktır. Bunun için ilkyardıma mümkün
olduğunca zaman geçirmeden başlanmalıdır.
Boğulan kişiyi sudan çıkarmak için kesinlikle ilk tercih
olarak suya atlama tercih edilmemelidir. Öncelikle boğulma
açık suda ise kazazedenin yanına güvenle yaklaşabileceğiniz
bir araç aranmalıdır. Can simidi ya da buna benzer batmayan
malzemeler bilinci yerinde olan kazazedeye atılmalıdır. Yoksa
İp, halat, tahta parçası ya da kürek gibi materyaller uzatarak
kazazedenin buna tutunması sağlanmalıdır.
Suya düşen veya boğulmakta olan kişi yüzme bilmiyorsa
paniğe kapılır. Batınca yüze çıkmak için çırpınır ve çaba sarf
eder. Çevresinde ne varsa tutunmaya çalışır. Sudaki kazazedeyi
kurtaracak olan kişi, mümkün olduğunca doğrudan temasa
geçmemelidir. Çünkü boğulmakta olan kişi ölüm korkusu
ve paniği ile kontrolsüz davranır, karşısındakini dinlemez ve
ona uymaz. Kurtaracak olanın da boğulmasına sebep olabilir.
Dolaysıyla evvela çeşitli araçlarla ip, can simidi, şişmiş bot, uzun
sırık, uygun tahta, vb. araçlarla kurtarmaya çalışılmalıdır. Bu tur
araç yoksa veya yetersiz kalıyorsa, nihai çözüm olarak kurtarıcı;
yüzme biliyorsa, kurtarma tecrübesi ve yeteneğine sahipse
suya atlayıp kurtarmaya çalışmalıdır. Kurtarıcı tedbir olarak
can yeleği ile suya girmeli, gerekli emniyet tedbirlerini mutlaka
almalıdır.
Kurtarıcı, can yelekli olduğu halde kendisini tehlikeye
düşürecek hareket ve manevralardan kaçınmalıdır. Bazı
durumlarda sakin gibi görünen kazazede, yaşadığı şok nedeniyle
paniğe kapılıp yardım edeni de zor duruma düşürüp hayati
tehlike yaratabilir. Boğulmakta olan kişiye yaklaşım konusunda
en doğru hareket, boğulan kişiye arkasından yaklaşmak
olmalıdır. Yaralının yüzü kurtarıcıya dönük olsa bile sırtını
çevirmek hem kontrolünü hem de taşınmasını kolaylaştırır.
Kısa sürede tehlike bölgesinden uzaklaşmak, vücudun sudaki ısı
kaybını da en aza indirecektir.
Kazazede, suda taşınırken havayolunu açmak amacıyla
her ne pozisyonda olursa olsun, sırt üstü yatar pozisyona
getirilir. Ağız ve burun suyun dışında bırakılmaya çalışılmalıdır.
Bilinci kapalı olan yaralıyı kurtarırken; yaralının fazla hareket
etmemesine dikkat edilmelidir. (Kırık ve yaralanmalardan doğan
hassasiyet ve kan kaybından dolayı.) Özellikle sığ suya dikkatsiz
dalmada baş ve boyun yaralanmalarına, omurga zedelenmeleri
sıkça karşılaşılan yaralanma sebebi olduğundan yaralının suda
uygun tespiti yapılmalı, omurga tahtası üzerine alınıp, boyun
ateli takılmalıdır.
Boğulan kişiye yapılacak ilk müdahale hava verme ile
başlamalıdır. Nabız yoksa kalp masajına hemen başlanmalıdır.
Fazla su yutmamış hastaya hava verilmesi ile kendisine gelebilir.
Çok miktarda su almış kazazede daha geç kendisine gelebilir.
Hava verme ve dolaşımı sağlamaya devam edilmelidir. Suda
boğulanlarda, özellikle soğuk havalarda 20–30 dakika geçse bile
suni solunum ve kalp masajına başlanır. Gerekirse ileri yaşam
desteği uygulanır. Geri dönüşsüz maske ile oksijen verilir. Ayrıca
en kısa zamanda sağlık kuruluşuna ulaştırmaya çalışılmalıdır.
- 71 -
ùPDQHWPHGLNoHFHQQHWHJLUHPH]VLQL]
%LUELULQL]LVHYPHGLNoHGHLPDQHGHPH]VLQL]
+DGLVLúHULI
- 72 -
Doğanın sırrı..
- 73 -
Yeşim Altunsoy
Ziraat Mühendisi
ADAÇAYI
Değerli Okurlar,
Soğukların artık yavaş yavaş hissettirdiği bu
günlerde sizlere tıbbi bitkiler nedir ve bu bitkilerden en
çok kullanılanlardan adaçayından bahsedeceğiz.
Tıbbi Bitkiler Nedir?
Bitkiler bulundukları ortamlardan çeşitli maddeler
alırlar. Bu şekilde bünyelerindeki basit bileşiklerin kimyasal
yapılarını değiştirerek yeni organik bileşikler üretirler.
Bu bileşiklerden sekonder bileşikler, bitkinin büyüme ve
gelişmesinde etkili olmayıp; bitkilerde düşük miktarda
olan farklı kimyasal yapılarda bulunurlar. Hastalıkları
tedavi edici etkileri olduğu anlaşılan bu maddeler bitkisel
ilaçların (drogların) temel etken maddelerini oluştururlar.
İlaç olarak kullanılan tıbbi bitkilerden adaçayı
Güney Avrupa ve Anadolu kökenli olup, dünyada 107 türü
bulunmaktadır. Yabani adaçayı Akdeniz Bölgesi’nde deniz
seviyesinden başlayarak 1000m’yi aşan rakımlara kadar
geniş bir yayılış gösterir.
Dünyada ticari değeri en yüksek adaçayı türü tıbbi
adaçayı olarak bilinen Salvia Officinalis’dir. Bu çeşidin
önemli olmasını; içerdiği “Thujon” adlı etken maddesidir.
Thujon etken maddesini antiseptik ve antibiyotik etkili
bir uçucu yağ maddesidir. Boğaz enfeksiyonunda, diş
iltihaplanmalarında, ağız yaralarında kullanılan ilaçlarda
bu etken madde yer alır.
Adaçayı yaprakları ve uçucu yağı halk hekimliğinde;
yatıştırıcı, ağrı kesici, balgam sökücü, soğuk algınlığı
önleyici ve adele ağrılarının giderilmesinde kullanılır
Yüksek rakımlara çıkıldıkça uçucu yağ oranı arttığı
için daha kaliteli drog elde edilir.
Yetiştiriciliği:
Kireççe zengin, kumlu-tınlı topraklarda; sıcak,
güneşli, rüzgâra kapalı yerlerde yetiştirilir. Gençken su
isteği fazla olup; sonraları ise kurağa dayanıklılık gösterir.
Azotlu gübreyi sever. Tıbbi adaçayının en yüksek
drog verimi 10-15 kg/da azot uygulamasıdır. İkinci yıl azot
isteği 2-4 kg/da’a düşer. Ahır gübresi uygulaması; koku
kalitesini azalttığı için istenmez.
Üretimi:
t5PIVNMBS‘EPʓSVEBOUBSMBZBTBΑMBSBL
t:BTU‘LMBSBFLJMFOĕEFJMF
t4àSHàOÎFMJLMFSJLÚLMFOEJSJMFSFL
t:BʰM‘ CJULJMFSEFO BM‘OBO LÚL UBÎMBS‘OEBO àSFUJNJ
yapılır.
Saksı içinde yetiştiricilikte sürgün ve kök tacı uygun
olup, tarla çalışmalarında tohum ve fite tercih edilir.
Hasat:
Çiçeklenmeden önce toplanan yaprakların
etken maddesi en fazla, etkisi en güçlüdür. Bu yüzden
çiçeklenmeden önce yan dallar(şalbalar) toplanır veya
yüzeyden toprağa çok yakın olmamak şartı ile biçimi
yapılır.
Bol şifalı günler dileğiyle…
- 74 -
- 75 -
Süeda Akyüz
%|UHN
Merhaba ;
Dostlar tarafından beğenilen kıymalı-patatesi kol (Gül) böreğini tarif etmeye
çalışacağım .
İçindekiler :
250 gr. Yağsız dana kıyması
2 orta boy patates
1 kuru soğan
yarım çay bardağı zeytinyağı
tuz, kırmızı biber ve maydanoz
Hamuru için :
1 yumurta
yarım çay bardağı zeytinyağı
yarım çay bardağı yoğurt
kabartma tozu , üzerine 2 damla limon
2 çorba kaşığı yumuşatılmış tereyağı
tuz
aldığı kadar un
Yapılışı :
Bütün hamur malzemelerini karıştırılarak kulak memesi yumuşaklığında
yoğurulur . 6 parçaya bölünerek her bir parça incecik açılır
:VėBMBSPSUBEBOLFTJMJS:VėBO‘OHFOJʰZFSJOFLBWSVMBOJÎUFOLPOVMBSBLWF
yuvarlıyarak katlanır . Ister gül şeklinde, ister kol böreği şeklinde hazırlanarak tepsiye sıralanır. Üzerine yumurta sarısı sürülerek 180 derece ısıtılmış fırında nar gibi
pişirilir.
:VėBMBS‘BΑODB[FZUJOZBʓ‘JMFZBʓMBNBZ‘VOVUNBZ‘O
Afiyet Olsun
Börek
- 76 -
- 77 -
FAALİYETLER
İZMİR MERKEZ
Vakfımız tarafından; faaliyetlerimizi tanıtmak, birlik ve beraberliği sağlamak, geleneksel değerlerimizi
yaşatmak ve urla halkı ile bütünleşmek amacıyla vakıf merkezimizin bulunduğu urla ilçesi kuşçular köyünde bu yıl
3. Gerçekleştirilen iftar yemeği düzenlenmiş olup, urla kaymakamı, belediye başkanı başta olmak üzere tüm kamu
kuruluşlarının yetkilileri ve çok sayıda urlalı ile elazığdan misafir olarak katılan fırat üniversitesi devlet konservatuvar
müdürü yrd.doç.dr. Yavuz demirtaş ve ekibinin canlı müzik eşliğinde yaklaşık 450 kişinin katılmış olduğu iftar yemeği
düzenlenmiştir.
Her sene farklı bir tema ile kutlanan Vakıflar
Haftası 2014 yılında “Vakıf ve İktisat” temasıyla 5-11
Mayıs tarihleri arasında kutlanmış olup, Vakfımızı
temsilen Yönetim Kurulu Başkanımız Zeynep Gökdere
İzmir Bölge Müdürlüğümüzce düzenlenen Vakıf ve İktisat
konulu sempozyuma katılmıştır.
- 78 -
FAALİYETLER
19.03.2014 tarihinde Kuşçular Muhtarlığınca ihtiyaç
sahibi olduğu belirlenen ve İlçemize Diyarbakır’dan yeni
gelen bir aileye ev eşyası yardımında bulunulmuştur.
Merkez şubemize başvuruda bulunan yardıma
ihtiyacı olan yeni evlenecek çifte düğün ihtiyaçları için
yardımda bulunulmuştur.
Emrem
Vakfı
İstanbul
temsilciliğimiz tarafından ihtiyaç
sahibi 33 aileye yardım edildi.
Hayırsever
insanların
verdiği
eşyalar URLA vakıf merkezine
ihtiyaç sahiplerine verilmek üzere
gönderildi. Ramazan boyunca her
salı be cuma 80 ile 100 kişi arasında
katılımla temsilcilik binamızda iftar
yemeği verildi.
Emrem Vakfı Adam temciliğimiz tarafından
verilen iftar yemeğinden görüntüler.
Emrem Vakfı Ankara temsilciliğimizce Ankara
sevgi evlerindeki çocuklara hamam önünde sanat
sokağında iftar yemeği verdi. Daha sonra tarihi yerler
ziyaret edildi. Çocuklarla beraber hoş bir gece geçirildi.
- 79 -
FAALİYETLER
Bursa Temsilciliğimce yapılan faaliyetlerden bir demet.
- 80 -
FAALİYETLER
Emrem Vakfı Diyarbakır temsilciliği Aziziye ve 5 Nisan mahallelerinde dar gelirli ailelerin çocuklarına bayram
kıyafeti hediye etti.
Emrem Vakfı Gaziantep temsilciliğimce düzenlenen ihtiyaç sahiplerine
yardım faaliyetleri.
- 81 -
25.07.2014 ÇOCUKLARA BAYRAM HEDİYESİ DAĞITIMI
Emrem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Elazığ Temsilciliği Cumhuriyet Mahallesi Sarı evler ve Beyaz
evler kısmında Çocuklara Bayramlık hediye dağıtımı gerçekleştirdi. Bu kapsamda giyim eşyası ve çok sayıda ayakkabı
hediye edildi. Ayrıca Keban ilçesinde engelli 2 aile bireylerine de hediyeleri gönderildi. Bizlere giyim ve ayakkabı
gönderen esnaflara desteklerinden dolayı teşekkür eder hayırlı bol kazançlar dileriz.
Emrem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Elazığ il Temsilciliğinin organize ettiği Yunus Emre Köyündeki
iftar yemeğinde Merkez Karaali Köyü, Bulutlu Köyü ve Vakıf gönüllüleri bir araya geldiler.
Emrem vakfı Erzurum temsilciliği Ramazan
etkinlikleri çerçevesinde gıda paketleri hediye
çeki, hediye kuponu ve çok sayıda gıda kolisi
yardımları yapılmıştır.
- 82 -
Emrem Vakfı Yalova Temsilciliği olarak;
08.07.2014 tarihinde Yalova/Çınarcık - Çamlık mahallesi , Yalı/Kocadere köyü , Şenköy , Çalıca köyü ve Teşvikiye
beldesi’nde ikamet eden ihtiyaç sahibi 30 aileye daha muhtarlıklar aracılığı ile ramazan kolisi yardımı yapılmıştır.
21.07.2014 ve 22.07.2014 tarihlerinde Konya’nın merkez Meram Dere bölgesindeki Aşıklar mahallesinde mahalle
muhtarı Nihat Aydoğdu ile birlikte ihtiyaç sahibi 20 aileye, yine Meram Dere bölgesindeki Camii Kebir mahallesinde
ihtiyaç sahibi 10 aileye, Selçuklu İlçesi Buhara mahallesindeki ihtiyaç sahibi 9 aileye ve ayrıca merkez Meram ilçesi
Gödene mahallesindeki ihtiyaç sahibi bir aileye gıda, giyim ve ayakkabı yardımı yapılmıştır.
Emrem vakfı kayseri temsilciliğimze
26-28 haziran 2014 tarihleri arasında
ilimiz merkezinde çeşitli mahallerde
yer alan yardıma muhtaç 40 aileye
çeşitli gıdalardan oluşan yardım paketi
verilerek yardımda bulunulmuştur. Bu
kampanyamıza destek olan tüm yardım
sever gönül dostlarımıza can-ı gönülden
teşekkür eder hayırlarının kabulünü
cenab-ı mevladan niyaz ederiz.
- 83 -
- 84 -
Download

faaliyetler - emrem vakfı