İSTİKLAL ORTAOKULU
2014-2015
YAZARLIĞA İLK ADIM 2
GÜZ DÖNEMİ
ÖN SÖZ
Edebiyat egzersizi çerçevesindeki bu yıla ait çalışmalarımızı “güz “ ve
“bahar” dönemi olmak üzere iki aşamalı olarak programladık. Daha önceki
dergimizi hatırlayanlar bilir. Öğrencilerimiz kişisel becerileri ve edebî
türlere yönelik edindikleri bilgilerle oluşturmuşlardı yazılarını. Bu yıl da yine
benzer bir yolculuğa çıktık. Bu defa önceden belirlenmiş konu başlıkları
oluşturdu etkinliğimizi.
Metaforik unsurları, çağrışım ve hayallerimizi kullanarak yazılarımızı
yazdık. Sonuç olarak da edebî, düşünsel ve duygusal yönü olan okunası
yazılar ortaya çıktı. “Paylaşmadan olmaz” diyerek beğenilerinize sunduk biz
de… Keyifli okumalar…
Ferda BİRİNCİ KABATAŞ
YENİDEN KEŞFEDELİM
“Bir kâşif olsak” diye başladık yazıya… O güne kadar keşfedilmemiş bir
yerküreyi keşfetsek, ideal bir dünyayı yeniden oluştursak? Haliyle gençlik
var, enerji var, azim var. Dünyamızı yeniden oluşturmaya kim engel olabilir
ki?
Küçükken hep sorarlardı, ''Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç
şey ne olurdu?''
Arkadaşlarım o üç şeyi düşünürlerken ben yeni bir Dünya hayal ederdim.
Kavganın, dövüşün ve ihanetin bilinmediği bir yer küre. Hep hissederdim
öyle bir yer olduğunu.
Bir gün açtım önüme haritayı, koyuldum yollara. Bir çok yer gezdim… Belki
bir çok insanın hayal ettiği yerlerdi ama benim değil. Bir yolcu gemisine
atladım. Yorgunluğumu uyuyarak giderdim. Sabah uyandığımda gözüme
yansıyan güneş, temiz hava, çiçeklerden gelen mis gibi koku beni
kuşkulandırdı doğrusu. Burası bir başkaydı. Nedensizce yüzümdeki
gülümsemeye engel olamadım.
Duyduğum sese doğru ilerledim. Ses kayalıkların ardından geliyordu.
Kayalığın arkasına geçtim ve etrafı bir parıltı sardı. Parıltı azaldıkça,
kahkaha atan, birbirlerine yardım eden insanlar belirmeye başladı. Bir kaç
gün sessizce onları izledim. Artık sabredemedim, karşılarına çıktım. Onlara
böyle bir yer olduğunu hissettiğimi söyledim. Beni hiç yabancılamadan
aralarına aldılar. İçimdeki mutluluğu dışarıya ''Burası bir Sevgi Dünyası''
diye bağırarak yansıttım.
Hani bir klişe söz vardır ya ''mutluluğun resmini çizebilir misiniz?''
Buyurunuz Sevgi Dünyası'nın resmini çizdim. Yorum sizin...
Miraç SAİSOĞLU
Sonunda gözlerimi açabilmiştim. Uzun bir gemi seyahatine çıkmıştım.
Fakat hava durumunun yanlış bilgisi üzerine gece denizin ortasında büyük
bir fırtına yüzünden gemim batmış ve yeni bir yerküreye düşmüştüm.
İlginç ağaçlar, değişik hayvan türleri olan bu yerküre ilgimi çekmişti.
Dünyanın hangi bölümüne düştüğümü o kadar merak ediyordum ki!
İçimden bir ses sürekli olarak bana şunu söylüyordu. ''Keşfe çık, keşfe çık ve
keşfe çık...'' Bu sese kulak verdim, keşif şapkamı takıp keşfe çıktım.
Palmiye ağaçlarının ve değişik hayvan türlerinin arasında adeta
kaybolmuştum. Ardından bitkiler aşıp boş alana gelmiştim. Etrafı gözlerken
bir çift bakış dikkatimi çekti. Kayalıkların arasında zenciye uzak, beyaza
daha uzak tene sahip, buz mavisi gözleri, karamel renginde örgülü saçları
olan kız bana beyaz inci dişleri ile gülümseyerek bakıyordu. Eliyle ''gel''
işareti yapması üzerine dikkatli ama kararlı adımlarla yürüdüm. Yanına
vardığımda bana gösterdiği tarafa doğru kafamı çevirdiğimde hayrete
düşmüştüm. Büyük şelaleden akan su en berrak haliyle parlıyor,içinde ise
gümüş renginde kayalar ve yeşilin en güzel tonunu yansıtan su
yapraklarının üzerlerinde uyumlu pembe nilüferler vardı.
Bu yerkürenin keşfedilmiş olmasına imkan yoktu! Eğer varlığı bilinseydi
benim gibi ünlü bir kaşifin kulağına mutlaka adı gelirdi. Ben keşfetmiştim
burayı, benim adamdı burası. Bu ada Madison adasıydı.
SEDA ÇOK
Ben bir kaşifim. Arkadaşlarımla her ay keşfe çıkarım. Bu ay bir uçakla
Hindistan'a gideceğiz. Bu yüzden de çok heyecanlıyım. Hemen eşyalarımı
topladım ve yola koyuldum. Arkadaşlarımla havaalanında buluştuk.
Bu anı çok uzun zamandır bekliyordum. Bu yüzden herkes uyurken ben
neler bulabileceğimi düşünüyordum. Neredeyse ben de uykuya dalarken
uçak birden sallanmaya başladı. Bağırma sesleri oldukça fazlaydı ve
kulağımı tırmalıyordu. Sonra gözümü açtım ve etrafımda büyüleyici bir
yerküre. Bir süre başım zonkladı, bayılmıştım herhalde. Bağırdım ama hiç
kimseden cevap alamayınca savrulduğumu anladım. Ben de etrafımı
incelemeye başladım. Keşfe gidiyordum sonuçta.
Çok güzel bir yerdi burası. Müthiş bir şelale içime akıyordu adeta.
Görkemli ağaçlar başımı döndürüyordu. Bu yerküreye hiçbir insanın ayak
basmadığı çok belliydi. Çünkü burası tertemizdi. Doğayı asıl kirleten
insanlar değil midir zaten? Burası o kadar temiz, o kadar huzur vericiydi ki
ömrümün sonuna kadar kalabilirdim burada. Belki de burada kendi
dünyamı kurardım. Bu yerküreye sadece çevreye duyarlı insanları alırdım ki
hiçbir yer kirlenmezdi. Barışçıl insanları alırdım, hiç savaş çıkmazdı.
Doktorları alırdım, insanları tedavi ederdi. Öğretmenleri alırdım ki
insanlara eğitim verirlerdi.
Öncelikle buraya bir ad koymalıydım. Bir ağacın gölgesinde oturdum.
Su sesleri, kuş cıvıltıları eşliğinde düşünmeye başladım. Eğer kendi adımı
koyarsam fazla bencilce, eğer bir ırkın adını koyarsam fazla faşistçe olurdu.
Burası barış ve huzur ortamı olmalıydı.
Adını koymayı düşünürken uyuyakalmışım. Uyandığımda uçak inişe
geçmişti. Anladım ki keşfim bir rüyadan ibaretti. Oysaki ne çok sevmiştim
bu yerküreyi.
GÜLBEN EMANET
KONUŞAN KİTAP
Kitaplar dosttur, bilgi, görgü ve neşe kaynağıdır. Bilge ansiklopediler,
maceracı öyküler, romantik romanlar… daha neler neler? Peki, hiç konuşan
kitap gördünüz mü hayatınızda? Kulak verin bakalım, neler söyleyecekler
sizlere… ?
Babamı büyük çabalarım sayesinde sonunda kütüphaneye
sokabilmiştim.O kendine uygun bilim kitaplarının bulunduğu bölüme doğru
ilerlerken, ben de değişik kitap türlerinin arasında kaybolmuştum
adeta.Arkamdan gelen ''Hey'' sesi ile döndüm ama kimseler yoktu.Tekrar bir
''hey'' sesi ile gördüğüm manzara beni şoka uğrattı. Benim gördüklerimi
başkası da görüyor mu diye baktığımda yalnız başıma olduğumu
farkettim.Yerde yaklaşık üç dört kitap bana doğru bakıyordu.
Aralarından biri konuşmaya başladı.''Merhaba küçük kız kitap okumaya
mı geldin ?'' Sakince kafamı sallayarak cevap verdim.Bir diğeri atılarak, ''Ne
tür kitap arıyorsun peki ?''dedi.''Bilmiyorum, daha karar
vermedim''dedim.''O zaman senin yaşına uygun gençlik romanlarına
bakabilirsin.Senin gibi kızlar bu kitapları sever.''dedi.Konuşan kitabı elime
aldım ve sayfalarını yavaş yavaş çevirdim.Kitap İpek Ongun'a aitti.Güzel bir
kitaptı ama bana uygun değildi.''Hayır'' anlamında kafamı salladım.İlk
konuşan kitap bana döndü ve ''Öyleyse macera kitaplarına ne dersin? Define
aramaktan tut,esrarengiz adalara yolculuğa çıkmak eğlenceli olmaz mı ?''
Konuşan kitaba baktığımda Jules Verne'e aitti.Fakat bu kitaplar artık eskisi
kadar ilgimi çekmiyordu.''Hayır''dedim tekrar. Hiç konuşmayan siyah kaplı
kitap ''Sanırım aradığın şey bende var.Korku,aksiyon ve biraz da aşk...''
Büyük bir merak ile kitabı elime aldım.Anne Rice’tan “Pandoraydı” bu
kitap.Kitabın dışındaki vampir kız resmi ilgimi çekmişti.Arkasında yazan
''Bir şeytan, bir melek ile lanetlenebilir miydi ki ?'' yazısı ile heyecanım
zirveye çıkmıştı. Büyük bir sevinç ile kafamı salladım.Beni bekleyen babamın
yanına gittim.Eve gidip kitabı okumak için sabırsızlanıyordum.
Sizler de bir kitabı almadan önce size uygunluk derecesine bakın.
Unutmayın her kitap sizin kitabınız değildir.
Seda ÇOK
Günlerden pazartesi, saat sabahın yedisi. Dükkânın camından kırılma
sesleri geliyordu. Ses o kadar şiddetliydi ki kulaklarımı tırmalıyordu.
En sevdiğim arkadaşım Pollyanna “Hırsız var!” diye bağırdı. Onun sesine
uyandık. Etrafa bakıyorduk kimseyi göremiyorduk, zaten karanlıktı. Bir
yerden çıtırtı duyduk. Hepimiz ürkmüştük ve neler olduğunu anlamamıştık
doğrusu. Mobidik , “Sesin geldiği tarafa bakalım.” dedi ve oraya yöneldik.
Uyuyan Güzel, her zamanki gibi uyuduğu için onu çağırmamıştık. Hansel ve
Gretel’in başında bir çocuk bekliyordu. Siması tanıdık geliyordu. Okumayı
sevmeyen, kitaplardan nefret eden haşarı çocuk değil miydi bu? Ne amacı
olabilirdi ki onları kaçırmakla? Heidi korkmuştu ve kaçarken ayağı takılınca
yere kapaklandı. Canının yandığını, bağırmasından anlamıştık. Öyle bir
bağırıyordu ki, çocuk bile duymuştu sesini. “Bu tarafa geliyor.” dedi Mobidik.
Heidi hariç hepimiz saklanmıştık. Çocuk, Heidi’yi avucunun içinde
bırakmaksızın tutuyordu. Biz de hemen Hansel ve Gretel’in yanına koşup ilk
onları kurtardık. Heidi’yi kurtarmaya gittiğimizde ise, onun çoktan kendini
kurtarmış olduğunu fark ettik. Dükkâna dönmemiz gerektiğini
düşünüyorduk çünkü Peter Pan’i, Uyuyan Güzel’in başında durması için
bırakmıştık. Yola koyulduk.
Dükkâna geldiğimizde hepimizin uykusu bastırmıştı. O kadar yorgunduk
ki olduğumuz yerde uyuyakalmışız.
Aslı KUNDUZ
Üstü tozlanmış, sayfaları yıpranmış bir kitap mı? O benim.
Kütüphanenin en arka raflarından birinde duruyordum. Hiç
okunmadığımdan dolayı üstüm çok tozlanmıştı. Yanımdaki kitapları
okumak için eline alırlarken beni tercih etmiyorlardı. Oysa ki ben bir macera
kitabıydım. Beni okuyacak olana ne kadar zevk verirdim? Ama ne yazık ki
okunmuyordum işte. Her zamanki gibi bir umut vardı içimde. İçeri bir
müşteri girdi ve emektar bakıcımıza macera kitabı istediğini söyledi.
İçimdeki kıpırtı artmıştı. Bulunduğum kısma geldi ve arkadaşlarımı inceledi.
Sıra bana gelmişti. Beni eline aldı ve sayfalarıma baktı. Yüzünde bir
tebessüm oluşmuştu. “İşte bu “dedi ve beni ödeme kasasına bıraktı. Emektar
"Bu kitap mı? Emin misiniz? “dedi. Beni alan adam "Bunda ne var ki?
Kitaplar görüntüsü için alınmaz, onları okumak için alırız “diyerek
yanıtladı.Ben ise sevinçten coşuyordum.Amacıma ulaşmıştım. Beni bir
poşete koydular. Evine vardığımızda bir doğum günü partisinin olduğunu
anladım.Poşetten çıkar çıkmaz kendimi bir kızın elinde buldum. Beni alan
kişi "Al kızım, bu senin için.Doğum günün kutlu olsun"dedi.Kız beni
merakla açmıştı.Sayfalarıma baktı ve suratı asıldı. “Ben senden oyuncak
istiyordum. Bu eski püskü kitabı değil “diyeyanıtladı. Bir kitap da olsam
kalbim kırılmıştı.
Ertesi gün kız beni çantasına koydu. Pikniğe gideceklermiş. Arabadan
indiğimizde çantasından beni çıkardı ve bir kenarı attı. Canım çok acımıştı.
Babası ve annesi kıza yürümeye gideceklerini söylediler.Başbaşa kalmıştık.
Rüzgârın esintisiyle sayfalarım açıldı. Kız bana hayretle baktı. Resimlerim
hoşuna gitmişti anlaşılan. Beni eline aldı. Çok beğenmişti sanırım. Anne ve
babası geldiğinde kız babasına "Baba aslında bu kitabı beğenmemekte hata
yapmışım. Ben bu kitabı elime aldığımda çok kötü görünüyordu. “dedi.
Babası “Böyledir sevgili yavrum, her kitap bir dünyadır. İçine girmeden,
sayfalarıyla buluşmadan değerini bilemeyiz."
Sevde Nisanur Derin
Yıllardır harabe bir kütüphanede okunmayı bekliyordum. Ve beklediğim
an gelmişti, bir çocuk bana yöneldi ve beni alıp masanın üzerine bıraktı,
Kahvesini aldı masanın üzerine bıraktı. Beni okurken diğer eliyle de
kahvesini kavramaya çalışıyordu. Birden kahve üzerime döküldü. Korkudan
sayfalarım titredi adeta. Sonradan da fark ettim ki uuu şekerli kahve en
sevdiğimden…
Songül Orhan
İlk dersimize henüz daha yeni girmiştik ki Müdür Bey'in sınıfa
gelmesiyle hepimiz ayağa kalktık.'' Oturun çocuklar,bugün ilk iki dersiniz
boş olacak,öğretmeninizin acil bir işi çıktığı için dersinize
giremeyecek''dedi.Biz de o sırada çalışma kitabındaki etkinlikleri yapabilir
veya ses çıkarmadan serbest etkinlik yapabilirmişiz.Müdür Bey sınıftan
çıktıktan sonra herkes bir yana koşuşturmaya başladı.Ben de resim
defterimi çıkardım ve kitap resimleri çizmeye başladım.İlk çizdiğim kitap
resmi çok güzel olmamıştı,başka bir sayfa çevirdim ve tam yeni bir kitap
resmi çizmeye başlayacakken sayfa kendi kendine kıprdadı.İlk önce
aldırmadım ama ben çizmeye başlayınca sayfadan bir çığlık sesi geldi.Az
önce sınıfın hepsi bir tarafa koşarken şimdi hepsi o sesin nereden geldiğini
anlamaya çalışıyordu.Bir ses daha geldi şimdi ''Ne yaptığını sanıyorsun sen
?'' diye.Önceki sayfamı çevirdim ve çizdiğim kitap resminin canlandığını
gördüm.Sınıftan biri ''ben rüyada mıyım cimcikleyin de ayılayım'' diye komik
bir şaşkınlık belirtti.Sonra her kafadan bir ses çıkmaya başladı ''sihir mi
yaptın sen ?'' diyen mi dersin''sınıfa ufo girmiş''diyene güler misin? Ben de ne
yapacağımı şaşırdım.Kitabı aldım ve sınıftan çıktım.Kitap ''oh be rahatladım
şu seslerden.Neden daha önce yapmadın bunu'' dedi.Cevap veremedim
çünkü aklıma diyecek hiçbir şey gelmiyordu.Kitap sözlerine devam etti ''Beni
sen yarattın,şimdi ne yapmam gerektiğini de sen söyleyeceksin.Ama ben
önce kitaplar hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum sana''dedi. Ben hala
şaşkınlıkla bir kitabın nasıl canlanabileceğini düşünüyordum.Hiçbir şeyi
anlamadan ''anlat,dinliyorum''dedim.Kitap açtı ağzını yumdu gözünü,
başladı konuşmaya;
''Kitaplar eğiticidir, bir sürü türleri vardır.Denemeler,öyküler,şiirler ve
yazılar hatta daha bir çoğu.Kitaplar,herşeyden önce dosttur,insandan her
şey gider,arkadaşı gider, sevdikleri gider, herkes ihanet edebilir bir insana
ama kitaplar asla.Onlar bırakmaz,bazen okuduğun bir kitap olur
yaşadıklarını anlatır,bazen bir kitap olur yaşamak istediklerini anlatır bazen
de öyle bir kitap çıkar ki karşına her şey vardır içinde.Yaşadıkların,yaşamak
istediklerin,belki de o anda duygularına tercüman olan her şey.Ama en
önemlisi hayata hazırlar insanı kitaplar.Sen de kendi duygularının kitabını
yazacaksın yani beni. Ben senin eserin olacağım.Bu yüzden uzun uzun
konuştum.Seçim senin her şey senin elinde '' diyerek bitirdi
konuşmasını.Tam o sırada omzumda bir el hissettim ve gözümün önündeki
her şey birden kayboldu.Hayal kurmuşum meğer.Farkında bile değilim oysa
ki.Her neyse artık hayalimde bile olsa etkilemişti beni kitabın
anlattıkları.Sonra tam kitabın dedikleriyle ilgili bir resim çizecektim ki zil
çaldı.” Bir dahaki hayalime artık” dedim ve sınıftan ayrıldım.
YAREN SÜMEYYE GÖKBAYRAK
HAYALİMDEKİ OKUL
Şüphesiz evimiz kadar yuvadır bize okulumuz..Düşündük k i bir de
hayal ettiğimiz gibi bir okulda geçse yıllarımız?Öğrenme isteğimiz,
başarımız, duyduğumuz sevgi de artmaz mıydı doğal olarak?
Haydi gelin, hayal ettiğimiz okulların kapısından beraber girelim..
Okul dört duvar arasında sıkışıp kalmak demek değildir ki. Bir deniz
kenarında beş on sıra, o beş on sırayı dolduracak yakın arkadaşlarım ve bir
öğretmenimiz olsa da ben oraya okul derdim.
Ne zil sesi var ne de giriş saati. Hangi dersi işleyeceğimize de ruh halimiz
karar verirdi. Sınav diye bir şey de olmazdı ayrıca. Kitaptaki bilgileri
ezberleyip kağıda aktardığımız zaman zekamız belli olacaksa, o kalsın.
Serbest kıyafet olurdu kesinlikle. Paket gibi sarılıp okula gelmektense
zevkimi yansıtmayı tercih ederim. Şimdi diyeceksiniz ki yazın deniz kenarı
tamam peki kışın ne olacak? Doğrusu ben kışın deniz kenarında terlikle
gezmeyi hayal eden kişiler tanıyorum. Malum zevkler tartışılmaz. Ama
bence kışın orman çok hoş olurdu. Çadırlar eğlenceli bir hava katabilirdi bu
sürece. Akşamları ateş başında bir müzik dersinin de tadına doyum
olmazdı. Ormanda hayvan sevgisi aşılamak da zor olmazdı herhalde.
Hayal değil mi işte, doruklara bile gidilebiliyor.
Miraç SAİSOĞLU
Kaliteli bir eğitimin verildiği, sporun her dalıyla ilgili faaliyetlerin
bulunduğu, dalında en başarılı öğretmenleri barındıran bir okulda siz de
eğitiminizi sürdürmek istemez misiniz?
Eğitimde öğrencinin çabası kadar okulun ortamı da çok önemlidir bence.
Daha faaliyetli bir okul sizce de olumlu etki oluşturmaz mı? Her derse ayrı
ayrı önem verilen, dersler için alanlarıyla ilgili sınıflar bulunduran bir okul.
Ne kadar da faydalı olur. Her derse ilgi ve alaka fazlasıyla artar.Spor için
ayrılmış bir bölüm, büyük bir salon ve yapılabilecek çoğu spor dalının ortamı
var. Teneffüsleri güzel bir mola olarak geçirmek için, kantinin bulunduğu bir
salon, önünde birçok masa ve koltuklar sizce de hoş değil mi?
Öğretmenlerin her konuda, her şekilde öğrencileriyle ilgilenmeleri, onları
sevmelerini ve derslerine olan ilgilerini arttıracaktır bence.
İşte böyle bir okul bence hem başarıyı hem de sosyal yaşamı geliştirir.
Şeyma KALKAN
Hayallerimi zorladım biraz;
Bir okul düşünüyorum kendimce, üniforma olmasa herkes kendi zevkince
giyinirdi . Kalkar kalkmaz tek düğme ile okula ışınlansak. Okul ile evim
arasında buluttan bir asansör olsa geç kalma olasılığı kalmazdı.
Gökyüzünde bir okul, masmavi bulutların arasında gözükmüyor bile. Tüm
öğrenciler kendi adını söylediğinde bulutlar çekilirdi ve okula girerdik.
Böylelikle özel olduğumuzu hissederdik. Aynı zamanda güvenli bir okul
olurdu. Hiç yönetici olmasa kurallar da olmazdı ne güzel . Bu sayede
öğrenciler okulu daha çok severdi.Bir sürü eğlenceli etkinlikler yapardık.
Mesela dersleri bulutların üstünde işlesek , fen dersinde gezegenleri gezsek ,
inkılap dersinde ışınlanıp canlı olarak gözlerimizle görerek , o anı
yaşayarak öğrensek ne güzel olurdu . Öğrenciler okula gelmek için can
atardı.
Hayal ya nasıl olsa bedava …
SONGÜL ORHAN
HER İYİLİK BİR SADAKADIR
Toplumsal huzurun temininde ne çok değerlidir birbirimize
gösterdiğimiz iyilikler.ALLAH katında her bir iyiliğin yerini bulacağı gibi,
hepimizin hayatında er veya geç unutamadığımız bir iyiliğin hatırası yerini
alacaktır..Anı türündeki yazılarımızı bu bakışla oluşturduk.
“Her iyilik bir sadakadır.” der Peygamber Efendimiz. İyilik yapmanın da bir
ölçüsü yoktur.
Bir gün okula doğru giderken, yaşlı bir amca gördük. Belli ki yürüyecek
hali yoktu. Tam kaldırımdan inerken, ayağı kayınca yere düştü. Her
zamanki gibi, mahallenin haylazları amcaya güldüler. Biz de gidip hemen
yardım ettik. Okul vakti yaklaşıyordu. Tam oradan uzaklaşacakken, amca
bizi çağırıp, atıştıracak bir şeyler ısmarladı. Teşekkür ederek oradan
uzaklaştık.
Sınıfa girdiğimizde, öğretmen çoktan derse başlamıştı. O günün konusu da
“Her iyilik bir sadakadır.” hadisi üzerineymiş. Öğretmen bizden, yakın
zamanlarda yaptığımız bir iyiliği yazmamızı istemişti. Yazdığım yazıyı
okumak için el kaldırdım ve okuduğumda çok beğendiler.
Eve gidince olanları ailemle paylaştım. Gece boyunca konumuz, iyiliğin ne
kadar insani bir davranış biçimi olduğu, insanı nasıl da yücelttiği idi.
Aslı KUNDUZ
Anılar yaşanmış olaylara tanıklıktır.Çoğu iyi ve güzel izler bırakır
bizlerde.Kötülerini ise hatırlamak dahi istemeyiz.Yaşanmış bir olayı
hatırladığımda kalbime doğru bir gülümseme ile aydınlanırım.
Geçen sene üst komşumuz olan Hasan amcanın güzel köstekli bir saati
vardı.Bu köstekli saatin ucunda eski ve önemli bir para asılıydı.Bu parayı
herkesten saklardı ve hiç harcamazdı.Biz arkadaşlar arasında Hasan
amcaya cimri lakabını takmıştık.Hasan amca bir gün beni ve arkadaşlarımı
yanına çağırarak neden parayı harcamadığını ve neden o paranın köstekli
saatinde asılı olduğunu anlatmaya başladı:
-Çocuklar sizin yaşınızdayken karşımızda oturan Sevgi abla vardı.Bu
ablanın ailesi çok ama çok zengindi.Sevgi abla ailesini küçükken kaybetmişti
ve şimdi ise çok zor yürüyordu.Ayrıca ellerini ve kollarını fazla
kullanamıyordu.Sevgi abla mahallenin en zenginiydi.Bu yüzden de kimseye
güvenemez ve yalnız yaşardı.Herkes onu parsı için seviyordu. Ama ben onun
ne hissettiğini anlayabiliyordum.Çünkü benim de babam ölmüştü ve şimdi
anneme bakmalıydım.
O gün sabah erkenden uyandım ,annemin ilaçları bitmişti ve onun
ilaçlarını almak için evden çıktım. Yanımda sadece 10 tl vardı.Beni eczaneye
giderken gören Sevgi ablaya gülümseyerek yoluma devam ettim.Eve eli boş
döndüğümü ferk eden Sevgi abla nedenini öğrenmek için beni yanına çağırdı
ve şöyle dedi:
-Ne oldu...Neden annenin ilaçlarını almadın?
Ben ise utanarak "Şey...İlaçlar kalmamış."dedim.Yalan söylediğimin
farkında olan Sevgi abla bana dönerek "Yalan söyleme, ne oldu
anlat!"dedi."Eczaneye gittim ama ilaçlar çok pahalıydı,alamadım,".Sonra
ağlamaya başladım.Benim durumumu gören Sevgi ablanın çok üzüldüğünü
gözlerinden anlamıştım.Sevgi abla dönerek bana şöyle dedi:"Gel seninle bir
anlaşma yapalım.Annenin ilaçlarını alırım ve bakımı için ne gerekiyorsa
yaparım ama sende bana yardım edeceksin ."Ben de kabul ettim.
Annem için her şey yapılmıştı.Ama bir akşam annem son sözlerini bana
sölüyordu.Çünkü hastalık bedenini amansızca sarmıştı.Bana:
"Oğlum karşıdaki sandıkta senin için hazırladığım ve dar zamanlar için
kullanasın diye biriktirip aldığım bir şey var."diyerek hayata gözlerini
yumdu.Ağlayarak sandığın yanına gittim.Sandığı açtığımda ucunda değerli
bir para bulunan köstekli saat ve bir mektuptu gördüğüm.Mektupta şöyle
yazıyordu:
-Oğlum bu köstekli saati ve parayı sana bırakıyorum.Sakın kaybetme.Çünkü
bir gün senin de bırakacağın biri olur,unutma!
BERİVAN YAKUT
YAPIŞIK KELİMELER
Hayat zıtlıkların varlığıyla tanımlanır.İyi, kötünün sayesinde
değerlidir; güzelse çirkinin…
“Yapışık kelimeler “ metaforundan yola çıktık.Zıtları ile düşünülen enaz iki
sözcük belirleyerek “ideal insan” kimdir onu sorguladık.Bakalım
okuduğunuzda kendinizi nerede konumlandıracaksınız?
İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği düşünebilmesi değil midir ? O
zaman bir düşünelim ; İdeal insan mıyız ?
İdeal insan özü sözü bir olandır. Yüreği yumuşacıktır. Söylemleri
yüksektir, sesi değil.İnsanların kusurlarını değil , onların hoş hallerini,
iyiliklerini görür. İçinden geldiğini söyler. Ama kırmadan, incitmeden,
usulca. İnsanları sever, sevdiği kadar da sevilir. Çevresindekilere güven verir.
Sorumluluklarını yerine getirir.
Kalbini okumak zor değildir ideal insanın. Gözlerinin içine bakmak
yeterlidir.
Miraç SAİSOĞLU
İnsanların sevdiği, hayranlık duyduğu, "işte ideal insan budur" dedikleri
birey her zaman sevilen kişi mi, yoksa kıskanılan kişi midir?
Her insanın içinde, ortaya hiçbir zaman çıkmayacak bile olsa kıskançlık
duygusu azıkcık da olsa bulunur, sözüyle hemfikirim. Kıskançlık duygusunu
farklı biçimlerde incelememiz bence mümkün. Örneğin, anne ve babasını
başka bir kardeş ile paylaşmak istemeyen çocuk, anne ve babasına duyduğu
sevginin eksik kalacağını ve kendisine duyulan sevginin biteceğini düşünür
ve sevdiklerini paylaşmak istemez. Daha farklı bir örnekle, şımarıklığı
kıskançlık duygusu altında pekiştiren bir kız. Çok beğendiği bir çantayı
hiçbir yerde bulamıyor ve pek haz etmediği bir kız arkadaşında görüyor, o
çantanın sahibinin kendisi olması gerektiğini kesin duygular içinde bilincine
yerleştiriyor.
Yani kıskançlık hoş bir duygu durumu değil. Ne kişiyi diğer insanlardan
farklı kılar ne de üstün gösterir. Aksine insanın yalnız kalmasında,
sevilmemesinde etken olur.
Şeyma KALKAN
Ne tür insanlar sevilir çevreleri tarafından?Herkesin sevebileceği ideal
bir insan nasıl olmalıdır sizce?
Bence ideal insan sevmeli.Taşı da toprağı da sevmeli. Eğer herkesi
sevebilirse insan hiçkimseyi üzemez. Anneleri yeni doğan bebeklerine
kıyamazlar ya seven insanlar da öyle kıyamazlar kimseye.Sevgidir insanı
ayakta tutan. Her insanın içinde bir paça olsun sevgi vardır. Hiçkimseyi
sevmiyorsa annesini,babasını seviyordur. Ailesini sevmeyecek kadar gaddar
da değildir herhalde. Sonuç olarak insan sevgiyi biriktirmezse içinde kin
biriktirir.Hayatta da mutlu olamaz o zaman.
Sevgi diğer özellikleri de kendiliğinden getirir.Örneğin paylaşım gibi.Böyle
bir insan herkesi sevdiği için herkes de onu sever...
GÜLBEN EMANET
GEZİ YAZILARI
İnsan, zaman ve mekanla sınırlıdır varlık olarak.Hayatın
zorunluluklarını ve çabucak geçip gittiğini düşündüğümüzde gezip görerek
öğrenme hayallerimizde kalır ancak.Hepiniz duymuşsunuzdur çevrenizdeki
kişilerden,piyango biletine para çıkarsa nerelere gideceklerine dair
hayallerini.Bizler de önce araştırdık gitmek istediğimiz ülkelerin
özelliklerini, sonra da hayal ettik…Gitmiş, görmüş kadar olduk
anlayacağınız.
TOKYO GEZİSİ
Daha önceki Uzak doğu seyahatlerimin tadı damağımda kalmıştı.Uzun
zamandır ara verdiğim seyah atlerime yine bir Asya ülkesine giderek devam
etmek istiyordum. Birçok yer arasında kararsız kaldım fakat en sonunda
Tokyo'da karar kıldım. Yaptığım araştırmalardan sonra atladım Tokyo
uçağına. Yaklaşık 12-13 saat sonra kendimi Narita Havaalanında buldum.
Tokyo Narita Havaalanından şehir merkezine gitmek için havaş benzeri
otobüsler veya tren kullanabilirsiniz. Ayrıca Tokyo'da metro oldukça
gelişmiş ve yaygındır.Ben de havaalanından çıkıp metroya bindim. Metroda
şunu gözlemledim ki, tüm insanların elinde telefon var ve hiçkimse başını
onlardan kaldırmıyor. Aslında biraz da çocuk ruhlular, daha çok cicili bicili
oyunlar oynuyorlar. Çok fazla asosyaller. Metrodan indiğimde bulunduğum
yeri şöyle bir inceledim. Beni ikinci şaşırtan konu da dükkanların, reklam
panolarının, metro vagonlarının rengarek oluşuydu. Daha çok pembe, sarı,
kırmızı renkleri kullanmışlardı. Bana bugünlük bu kadar inceleme
yetmeliydi çünkü akşam vakti turistlik yerleri gezemezdim. Fakat çok
acıkmıştım.
Fazla önerildiği üzere Tokyo yemeklerinin yapıldığı ünlü restoranta
gitmeye karar verdim. Tabi ki sushinin her türlü çeşidi menünün başında
geliyordu ama ben, çiğ balığı tercih edeceğimi pek zannetmiyordum. Ben de
listede sushiden sonra gelen "yakitori" yemeğini tercih ettim. Bizdeki tavuk
şiş benzeri, bol soslu, Japonlar tarafından balıktan sonra en çok sevilen
yemek imiş. Lezzeti de gayet iyiydi. Çok fazla yorulmuştum. Otelim
bulunduğum yere çok yakındı. Hemen gidip uyumak istiyordum. Kaldığım
otel gayet konforlu idi. Güzel bir uyku çekmiştim.
Sabah kahvaltısına inmiştim. Kahvaltı, beni çok zorlayan öğün olmuştu.
Çünkü kahvaltıda çiğ veya pişmiş balık, çorba çeşitleri, pilav gibi yiyecekleri
görünce iştahım kaçmıştı açıkçası. Bizdeki zeytini veya peyniri görmek
neredeyse imkansızdı. Ben de manavdan bir tane muz, biraz yeşillik alıp
idare ettim. Gezmeye başlamak için hazırdım. Caddeye çıktığımda birbirine
benzeyen milyonlarca insanın içinde kendimi gerçekten çok farklı hissettim.
Japonlar gerçekten birbirlerine çok benziyorlardı. Bir de Japon halkında şunu
gözlemledim ki, göz teması denilen bir şey gerçekten yok. Herkes kendi
dünyasında ve etraf ile hiç alakalı değiller.
Ben geziye ilk olarak Tokyo Uluslararası Müzesi'nden başladım.Bu müze
1872 yılında kurulmuş ve burası Japonya'nın en eski ulusal müzesi olma
özelliğine sahip. Burada alışık olduğumuz tarz eserlerin dışında çok ilginç
koleksiyonlar var. Japon filmlerinde gördüğümüz kılıçlar ve geleneksel
kıyafetler onların gerçekte var olduğunun birer kanıtı gibi. Yayogi Parkını,
Herajuku'yu da gezdikten sonra son durağım olan Odaiba'ya geldim. Burası
Tokyo Körfezi'nde 1850'lerde savunma amaçlı inşa edilmiş, daha sonra
yerleşim yerleri ve eğlence alanlarıyla dolmuş yapay bir ada. Trenden inip,
deniz kenarına doğru yürüdükten sonra parkların ve ağaçların ardından bir
anda karşınıza bir kumsal çıkıyor. Tokyo gibi kalabalık bir şehirde bulunan
bu güzel ve huzurlu sahilde denize girmek maaselef yasak, fakat oyun
oynamak, piknik yapmak ve güneşlenmek serbest.
Benim bugün dönüş vaktim olduğundan burada çok kalamadım. Tokyo
gezim gayet güzel geçmişti. Uçağım bir saat sonra kalkacaktı. Buradan çıkıp
hemen otele geldim. Bavulumu topladım ve metroya binip havaalanına
gittim.
" İnsanın kendi ülkesi gibi yok" sözünü savunan ben, Tokyo'yu gördükten
sonra bunu biraz daha düşünmeye başladım.
Şeyma KALKAN
DUBAİ’YE GİDİYORUM
Çok heyecanlıydım. Dubai’ye gidecektik ve orada yepyeni yerler görecektik.
Havaalanına gidip uçağa bindik.
Dubai’nin en popüler şehri olan Deyra’ya geldiğimizde, bizi rehberimiz
olan Naomi karşılamıştı. Kalacağımız otele geldiğimizde, Deyra’nın en
meşhur yemeği olan küçük “şevirme” adı verilen dönerlerden yedik. Bu
dönerler sadece, Dubai’nin lüks otellerinde bulunurmuş. Karnımızı doyurup,
kendimizi sokağa attık. Saat daha 9’du. Gezecek çok yer vardı. İlk olarak
“Palm Cumeyra”ya gittik. Burası, Dubai kıyı şeridini toplamda 520 km
arttırmış bulunmaktaymış. Buraya gelenler, gecelerini buranın manzarasını
izlemekle geçirirlermiş. Fotoğraflar çekip sabaha kadar partiler verirlermiş.
Biz de birkaç fotoğraf çekip oradan uzaklaştık.
Sırada, çeşitli kutlamalar yapılan, şarkılar söylenen, “Zafer Dansı” adı da
verilen Yovalah dansının olduğu meydana gitmek vardı. Meydana
geldiğimizde dansın başlamasına yarım saat vardı. Naomi;”Emirati
erkeklerinin birçoğu; ayak bileğine kadar inen, beyaz renkli kandura,
kadınlar ise; abiye adı verilen siyah bir üst giysisi giyerler.” dedi ve bizi o
meşhur kıyafetleri giymemiz için ikna etti. Meydana geri döndüğümüzde
Yovalah Dansı başlamıştı. Bu dansta özel olarak; erkeklerin ellerinde silah
ve kılıç bulundurmaları gerekliymiş. Dans bitmek üzereydi ama biz
yorulduğumuz için otele döndük.
Sabah kalktığımızda birkaç yiyecek atıştırdık ve Naomi bizi kentin en
büyük alışveriş merkezi olan “Emirates Mall”a götürdü. Her yerin turistlerle
dolu olduğu ve turistlerin en çok dikkatini çeken “suk” adı verilen pazarlar
olduğunu farkettik.
Dubai’nin daha az bilinen bir yönü çağdaş sanat galerilerine verdiği
önemdir. 2008’den beri “Karbon 12 Dubai”, “Yeşil Sanat”, “Isabelle van den
Eynde” ve “Üçüncü Hat” galerileri kente uluslararası sanat haritasını
taşımaktaymış. Buraları da gezdikten sonra, Dubai’nin en popüler nargile ve
kahve salonuna gittik. Burada nargileye huka veya şişe adı verilmekteymiş.
Yetişkinlerin nargile içtiği burada bizler sağlıklı birer genç olarak kahvenin
tadına baktık. Kahveleri bitirdikten sonra, kendimizi Dubai’nin gece yaşamı
ile bilinen “Dubai Bar”a attık.
Gece bitmişti. Yorgunluğumuzu atmak için yataklarımıza yattık. Ertesi
gün eve döneceğimiz aklımıza geldikçe heyecanlanıyorduk.
Aslı KUNDUZ
MAKALELER
Makale yazmak alan bilgisi gerektirir.Tıp alanında bir makale,o alana
yönelik akademik donanım gerektirir örneğin….Peki bu yaşta ve donanımda
makale nasıl yazabiliriz? Tabi ki iyi bir araştırma, okuduklarımızı kavrama
ve analiz etme yöntemiyle. Merak ettiğimiz konuların peşine düştük,
bilgilendik, sizleri de bilgi sahibi yapmak istedik.Ne güzel demiş Sokrates: “
Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.” diye.
YAŞLILIK
Küçüklüğümden beri "yaşlılık"ve"insanın yaşlanma" sürecini yaşlılığın
evrelerini yaşlılığın insanlarda yarattığı değişimleri çok merak ettiğim için
makale konu başlığımı "yaşlılık"olarak seçtim.
Yaşlılık olgunlaşmanın ardından kendine özgü ruhsal değişimin ortaya
çıktığı son evredir.Bu evre her canlı için geçerlidir.Yaşlanma doğal süreçtir.
Genel olarak yaşlılık algılama,yaratıcılık ve yeteneklerin azalmasıyla kendini
belli eden bir durumdur.Yaşlılığın başlangıcı olarak kesin bir yaş
verilmez.Ama yaşlılık dönemini geciktirmek insanın elindedir.Mesela
insanlar vardır çabuk yaşlanmazlar. Çünkü hayata hep pozitif bakarlar,her
zaman eğlenceli olurlar ,spor yaparlar.Bir insan kendini yaşlı
hissettiğinde,yaşlı gibi davrandığında yaşlanmış demektir.Yaşlılık genelde
içe kapanma,yaşamdan zevk almama gibi davranışlarla kendini belli eder.Bu
değişimler karşısında kimileri kötümserliğe kapılabilir.Yaşamda isteklerini
gerçekleştirmemiş olanlar,yaşlanma döneminde seçeneklerinin iyice azalmış
olduğunu görürler.Ama bu durum kişiye olumlu açılımlar da sağlayabilir.
Gençlik dönemimizde çeşitli sebeplerden gerçekleştiremediğimiz
arzularımızı yaşlılığın sakin kucağında yeniden ele alabiliriz.
Öyleyse gençler sözüm size yaşlandığımızda kendimizi boşlukta ve
amaçsızca hissetmemek için hayat yolculuğumuzu hazırlıklı ve donanımlı
geçirelim...
BERİVAN YAKUT
FUTBOL
Tipik bir kavga.Dizi izlemek isteyen bir kadınla futbol izlemek isteyen
adamın kumanda savaşları. Evet neredeyse her evde olur bu kavga.Bu
durumdan hareketle teorik olarak futbolu tanımlamak isterim.
Genel olarak bakarsak yirmi iki adamın bir topun peşinde koşmasıdır
futbol.Bir takım atak yaparken diğeri savunmaya geçer.Üç hakem onların
hareketlerini kontrol eder.Top bir ayaktan diğerine geçer.Hedef kale...Yani
topun gireceği yer.Ayrıntıya girecek olursak işte dünyanın en popüler
sporlarından olan futbol ilk olarak 26 Ekim 1863 tarihinde oynanmaya
başlanmıştır.Sahada her oyuncunun belli bir rolü vardır.Kaleci kaleyi
savunmakla görevlidir. Sağ ve sol bekler de savunma oyuncularıdır.
Bir futbol sahasının uzunluğu 90-120 metre, genişliği 45-90 metre arasında
değişir. Bu alanın dışında kalan 4,5 metrelik alan serbest atış alanıdır.
Ayakkabılarının ise burnu düzdür ve altlarında krampon denilen çıkıntılar
vardır.
Topu incelersek deriden olmalıdır ve oyunculara zarar verebilecek bir
madde bulunmamalıdır içinde. Çevresi en çok 71, en az 68 cm olacak,ağırlığı ise
453 gramdan fazla, 396 gramdan az bulunmayacaktır.
Oyunculardan bahsedersek bir futbol takımı on bir oyuncudan oluşur ve
biri kaptandır. Kaptan oyuncular arasında en yaşlılısı veya en tecrübelisidir.
Kaptan bütün arkadaşlarının hareketlerinden sorumludur.Oyun sahasında
ayrıca her oyunu idare etmek üzere saptanmış bir hakem ve iki yan hakem de
bulunur.Hakemin oyunla ilgili noktalar hakkında verdiği kararlar oyunun sonucu
bakımından kesindir.
Bir de oyunun genel olarak kurallarına bakalım; oyun süresi iki devredir.Her
devre 45 dakikadan olmak üzere toplam 90 dakikadır.Oyun anında yapılan
beklemeler oyun sonunda 90 dakikaya ilave edilir.İki devre arasındaki ara 15
dakikayı geçmemelidir. Oyunu hangi takımın başlatacağını belirlemek için
oyundan önce kura çekilir. Başlangıç düdüğünden sonra top bir kez kendi ekseni
etrafında döndükten sonra oyuna girmiş sayılır.Bir sayının kaydedilmesi için yani
gol olması için topun kale hattının iki direği arasından üstü direğin altından
geçmesi şarttır.Top savunma savunma yapan bir oyuncu tarafından sahanın
dışına yollanırsa korner veya köşe atışı atılır.
Bir de hiçbir kızın asla açıklayamayacağı terimler:
Faul:Topla kurallara saygı göstermeden oynayan herhangi bir oyuncu faul
yapmış sayılır.Oyunculardan biri faul yaparsa takımı aleyhine verilecek direkt bir
serbest vuruşla cezalandırılır.Eğer bir oyuncu penaltı sahasının içinde faul
yaparsa karşı takım bir penaltı vuruşu kazanır.Penaltı vuruşunda penaltıyı atan
futbolcu ile kaleci arasında hiçbir futbolcu bulunmaz.
Taç:Taç atarken dikkat edilecek şey ,topun baş üzerinde atılması ve ayaklarının
yerden kesilmemesidir.
Ofsayt:Topun oynandığı anda rakip kale hattına toptan daha yakın bulunan bir
oyuncu ofsayt kabul edilir.Ancak bu oyuncu kendi yarısahasında bulunuyorsa
veya topu doğrudan doğruya bir avut vuruşu ,bir korner ,taç veya hakem
atışından almış ise ,o oyuncu rakip kale hattına toptan daha yakından bulunsa
da ofsayt olarak cezalandırılamaz.
İşte erkeklerin izlerken de ,oynarken de çok zevk aldıkları; kadınların ise
izlerken "Ne zaman bitecek" diye bekledikleri futbolun özeti.
GÜLBEN EMANET
ASTRAL SEYAHAT
Spritüel (ruhçu düşünce) konulara merak ettiğimden dolayı astral seyahati
araştırmaya karar verdim ve bir sürü bilgi edindim.Bunları sizlerle
paylaşmak isterim.
Astral seyahat nedir ?
Astral seyahat bilinçli olarak yapılan bir beden transferidir.İnsanın fiziksel
bedeninden başka bir çok enerji bedeni vardır. Aurabeden,Astral Beden bu
bedenlerden bazılarıdır.Bu seyahatde kişi, fiziksel bedeninden Astral
bedenine geçiş yapar.
Bu sayede fiziksel bedeniyle yapamayacağı birçok şeyi yapabilir. Farklı
galaksileri gezebilir,farklı boyutlara geçiş yapabilir,o boyutlarda yaşayan
varlıkları görebilir hatta onlarla iletişime bile geçebilir.
Astral Seyahati Herkes Yapabilir mi ?
Astral seyahat her insanın yapabileceği bir şeydir.Kimi kişilerde bu yetenek
fazla körelmez, o yüzden o kişiler daha çok deneyim yaşayabilir.Astral
seyahat yapmak isteyen bir kişinin kesinlikle korkmaması gerekir, çünkü
korku ve heyecan astral
çıkışı engelleyen en büyük etkenlerdir. Korkarsanız ve bundan dolayı
kendinizi sıkarsanız tabi ki zarar görmüş olursunuz ama bunun dışında
başka hiç bir zararı yoktur.
Astral Seyahat Hakkında Bilinen Yanlış
Astral seyahat hakkında bilinen en büyük yanlış ruhun bedenden
çıkması.Astral seyahat, astral beden ile yapılır. Kişi fiziksel bedeninden,
astral bedene geçiş yapar.
Astral Seyahat Örneği
Her insanda olmayan bu durumun bir çok örnekleri vardır. Bu örneklerin
bir tanesine bakacak olursak;
– New York da yaşayan A.S. gireceği sınavdan bir gün önce uykusunda
sınav sorularının bulunduğu odaya girdiğini iddaa etmiş, hatta soruları
söylemiş kimse inanmamış. Sınav sonrası çıkan sorular görülünce bu durum
çok dikkat çekmiş.
Astral Seyahat Nasıl Yapılır ?
Astral seyahatin yapılışı şu şekildedir;
1-) Gevşeme: Rahat bir yatak ve sessiz bir ortam seçimi yapılmalıdır.
Yatağımızın karşında varsa bir tabloya yoksa herhangi sade bir yere
yoğunlaşmak gerekir. Bu tablo ya da herhangi bir yere sadece bakmak için
değil yoğunlaşmak
için bakılmalıdır. Daha sonra telkin edici “Göğsümden yukarıdaki bölüm
ağırlaşıyor. Gözkapaklarım ağırlaşıyor. Gittikçe bütün bedenimin
ağırlaştığını hissediyorum.” gibi cümleleri de 4-5 kez tekrarladıktan sonra
gözlerinizi açın.
Fakat durumunuzu kesinlikle bozmayın ve yerinizden kıpırdamayın. Artık
astral seyahate hazırsınız.
2-) Uygulama: Uygulama için sessiz ve rahat bir ortam şarttır. İlk başta
ruhun seyehat edeceği yer belirlenmelidir. Bu yer bedenimizden 2 metre
uzaklıkta belirgin bir yer olmalıdır. Gözlerimizi kapattığımız andaki
karşımıza çıkan
Siyahlığa konsantre olmalıyız. Daha sonra bir gücün sizi yukarıya çekmek
istediğini düşünün ve bunu gerçekten isteyerek yapın. Vücudunuzdan
çıtırdamalar, kulaklarınızdan çınlama sesleri ve kalp atışlarında hızlanma
meydana gelecektir.
Bundan sakın korkmayın. Bu çok doğaldır. Eğer korkunuzu yenemezseniz
astral seyahati asla gerçekleştiremezsiniz.
Gelelim bu şekilde yapılan ya da istem dışı olan astral seyahat tehlikeli
midir? Sorusunun cevabına;
Şimdiye kadar yapılan ya da yapılmış olan denemelerde hiç tehlikeli
duruma rastlanılmamıştır. Bazıları tarafından ölümle sonuçlanabileceği
söylense de tam aksine hiç olmadığı kadar güven taşıyan bir durumdur.
Yukarıdaki gibi evre evre aşamaları verilen astral seyahatin bu kadar
kolay olabileceğini düşünmüyorum şahsen. Mümkün olduğu ihtimalinden
yola çıkarsak eğer fikrim şu ki, bedavaya gerçekleştirilen bu seyahat şekli,
yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak açısından hoş olmalı.
Sevde Nisanur Derin
AYNALAR
İnsanlar hep merak etmiştir bir başkasının gözünden kendini. Bu
sayede aynaya ihtiyaç doğmuştur bence . Peki ilk ayna insan için nedir
biliyor musunuz ? İnsanlara ilk aynayı doğa verdi; bu durgun bir su
yüzeyiydi. Bu aynaya bakan Narsis ( güzelliğiyle ün salmış bir efsane kişisi)
yüzünün suda yansımış şeklini o kadar beğendi ki , kendine aşık oldu.
Kendini beğenme anlamına gelen " Narsasizm " adını burdan alır. Halk
ağzında bir suyun durgunluğunu ve temizliğini ifade etmek için < ayna gibi
> deyimi eskiden beri kullanılmaktadır. İnsanoğlu daha ilk çağlarda bile
ayna yapmak için hematit , demir, bakır priti, siyah kehribor , yanardağ taşı
, demiroksit gibi mineralleri ve özellikle madenleri kullanmayı düşünmüştür.
Yine ilk çağlarda süsleme eşyası arasında önemli bir yeri olan aynaları
Mısırlı , Yunanlı ve Romalı kadınlar çok kullanmışlardır. Bu arada optik
bilimin kurucusu sayılan Grekler’in bu iş için düz, yuvarlak ve parabolik
aynalardan yararlandıklarını da hatırlatalım. Eski Hindistan’da yoksullar
kendi yüzlerini görebilmek için dibi koyu renkte bir çanağın içindeki suya
bakmakla yetinirken, zenginler sedef bir sapın ucuna tutturulmuş bakır
yada altın bir diske bakarlardı. O çağlarda süslenme eşyasının en lüksü
sayılan aynalar yalnız kadınların kullandığı bir nesne değildi; Mayalar’da
ayna yalnız erkeklerde bulunurdu ve daima üzerlerinde taşırlardı.Ortaçağ’da
madeni aynalar çok rağbet görmüştü. Özellikle çelik olanlarının bunların
arasında ayrı bir yeri vardı. On ikinci yüzyılda arkası kurşun levhayla kaplı
cam ortaya çıktı, on üçüncü yüzyılda ise cilalama tekniği işe karıştı.
Aynaların cilalanması uzun süre, tarihteki en ilginç icatlardan biri olarak
görüldü. Aynalar , fizik ve astronomi alanında çok önemli rol oynar ve çok
hassas olmaları gerekir. Bugünkü teleskoplarda kullanmak üzere hazırlanan
kocaman cam diskleri elde etmek ( akıtılması, soğutulması, perdahlanması )
için yıllar boyu süren çalışmalar yapmak gerekir.Bu aynalar yerlerine
yerleştirildikten sonra da özel bir bakım gerekir. İşte bu yüzden optik
uzmanı André Couder, Haute Provence’deki gözlemevinde bulunan büyük
teleskobun 1 metre 93 santim çapındaki aynası için ; gecelerin havanın
soğuması sonucunda camda meydana gelecek biçim bozulmalarına engel
olacak elektrik rezistanslarıyla donatılmış bir ısıtma tertibatı kurmayı
düşünmüştür. Bu aynaların cilalanması sırasında , arkaları bir gümüş
tabakasıyla kaplanacağı yerde aynanın bu yüzeyine buharlaşmış alüminyum
püskürtülerek parlak bir tabaka meydana getirmesi sağlanır .
Kendimizi görmek için baktığımız bu aynalara bundan sonra bir de bu
bilgiler ışığında bakalım.
SONGÜL ORHAN
OKUL PSİKOLOJİSİ
Hayatımızın nerdeyse on altı yılını olkulda geçiririz. Malum bu
ortamın psikolojik boyutunu merak etmemek elde değildir. Ben de bu
konuyla ilgili bazı bilgilere ulaştım. Buyrun, sizin de yaşamış olabileceğiniz
bu okul psikolojisini birlikte inceleyelim.
Çocuğun ailesinde aldığı ilk eğitimden sonra, kendi kendine yeterli bir
yetişkin olarak toplumsal yaşama katılması ve gelecekteki gibi gelişimi için
gerekli bilgileri verme görevini okul üstlenir. Bununla birlikte ailenin
koruyucu kanatlarından çıkıp okul yaşamına geçiş her zaman kolay değildir.
Neredeyse hepimizin yaşadığı şu olay, çocuk henüz tanımadığı yaşıtlarının
arasında kaybolmuş durumdadır; aile dışındaki otoritenin ilk temsilcisi
öğretmenle ilişkisinde kararsız ve kendisini bekleyen yeni görevler karşısında
güçlük içindedir. Ancak bununla birlikte büyüklerinin dünyasında yer
almaktan dolayı gururludur.
ANNE VE BABANIN ROLÜ
Çocuklar ilkokula başladıklarında anne ve babalarının davranışları değişir.
Çocuklarının bilgi alanındaki gerçek ilerlemelerini hemen görmek
isterler.Anne baba ilk sözcüklerini, ilk adımlarını, ilk buluşlarını büyük bir
coşkuyla karşıladıkları bebeklerinin yerinde artık başarıyı kendi çabalarıyla
elde eden bir çocuk bulurlar.
SINIF ARKADAŞLARI
Çocuğun sosyalleşme sürecinde ve kişiliğinin biçimlenmesinde okul
arkadaşlarının çok önemli ve anlamlı rolü vardır.
Gerçek yaşamda çocuk yalnızca anne babanın ve öğretmenlerin
değerlendirmeleriyle karşılaşmaz. Aynı zamanda kendisini yeni
arkadaşlarıyla karşılaştırır, onlarla özdeşleşmeye ya da rekabet etmeye
çalışır.
Bu arkadaşlıklar genellikle uzun sürelidir.Büyüyebilmek için temel bir
aşama olan "anne babaya karşı olan hayal kırıklığı" yla daha iyi mücadele
etmede arkadaşlarının çocuğa büyük yararı olur. Böylece gruplar oluşur ve
çocukta " katılım zevki " olarak tanımlayabileceğimiz yeni bir duygu gelişir.
Bu duygunun en belirgin özellikleri başarı ve dayanışmadır.
ÖĞRENME GÜÇLÜKLERİ
Çoğumuzda olan okula uyum sağlayamamanın nedenlerine de bir
bakalım isterseniz.
1-) Zihinsel gerilikten, zekayla ilgili bazı kusurlardan ya da sinir sistemi
düzeyindeki bir hasardan kaynaklanan organik nedenler.
2-) Çevreye bağlı olarak ortaya çıkan ya da öğretmenin değerlendirme ve
yöntemlerdeki yanlışlıklar sonucunda gelişen kültürel ve pedegojik nedenler.
3-) Dengesizliğe, dikkat eksikliğine ve sevgi yokluğuna bağlı olarak gelişen
duygusal nedeneler.
OKUL KORKUSU
Bu korku daha çok tek erkek çocuklarda görülür. Genellikle normalin ya
da ortanın biraz üstünde bir zeka seviyesimne sahip kişilerde, 5- 15 yaş
arasındaki dönemde ortaya çıkar.
Akılcı olmayan nedenlerle okula gitmeyi reddetmek okul korkusunu
yansıtır. Bu çocuklar okula gitmeye zorlandıklarında, çok belirgin kaygı
tepkileriyle karşı koyarlar. Klasik klinik tablo, ani başlayan kaygı
krizidir.Çoğu olguda bu tabloya, genellikle okula gidiş saatlerinde ortaya
çıkan ishal,kusma , karın ağrıları gibi fiziksel belirtiler eşlik eder. Çocuk evde
kalmasına izin verileceğine inandığında sakinleşir. Uysal ve uslu bir hal
alır.Ertesi gün okula gideceğine söz verir ve evde ödevlerini yapmayı istekle
kabul eder. Genellikle bu sorun, anne baba ile çocuk arasındaki ilişkinin bir
bozukluğunun ifadesidir.Çoğunlukla anne kaygılı, aşırı koruyucu,
beklentileri ve sorumlulukları konusunda kararsız bir tiptir.Baba pek ortada
yoktur; zayıf ve az güven vericidir.Böylece erkek çocuk, anneyi mtlu eden,
edilgen bir davranışla ona sığınır ve ancak bu biçimde kendini güven
içerisinde bulur.
Alt başlıklarıyla öğrendiğimiz bu konu, hayatımızın öğrenmeye merhaba
dediği dönemleri ne kadar dikkate almamız gerektiğini bize kanıtlamaktadır
bence.
Şeyma KALKAN
HİKAYEMİ YAZIYORUM
Anahtar sözcüklerimiz var bu yazımızda: Umut, azim, fedakarlık.
Öykümüzü bu sözcüklerden hareketle kurguladık. Vardığımız yer “erdemli
insanların” ülkesiydi…İnsanlık vizesiyle girebilirsiniz…
Telefonum ders boyunca susmamıştı.Kim olduğuna bakmak için cebimden
çıkardım ve numarayı tuşlayarak aradım.Bir iki çalışta açtı.Hatta ki adam
endişe ile ''Merhaba efendim,rahatsız ediyorum ama konu çok
önemli.Çocuğunuz trafik kazası geçirdi.Durumu kritik. Hemen hastaneye
gelmelisiniz.'' dedi. Adamın söylediği her kelimede sanki sol yanım
parçalanıyordu.Yıkılmıştım.Acele ile adresi aldım ve arabama doğru yol
aldım.Yolun bulanık gözükmesine aldırmadan göz yaşlarımı
sildim.Hastaneye varmıştım.
Danışmadan ameliyathanenin yerini öğrendim ve koşar adım merdivenleri
tırmandım.Sonunda ameliyathaneye varmıştım.Bir,iki,üç… Saatler
ilerliyordu ama ne gelen vardı ne giden.Sadece karşımdaki duvar ile
bakışıyordum.En sonunda doktor çıkmıştı.Hemen konuşmaya başladı.''Ben
çok üzgünüm ama çocuğunuzu kurtaramadım.Kazada beynine aldığı darbe
yüzünden beyin ölümü gerçekleşti.Diğer organları sağlam.''Benim çocuğum
ölmüştü.''Sizden bir fedakarlık yapmanızı istiyorum. Anlamayan gözlerle
doktorabaktım. Tanıdığım bir hastam tam beş gündür kalp nakli
bekliyor.Ailesinin durumu kötü.Çocuk yüksek bir lisede burslu okuyor.Eğer
oğlunuzun kalbini naklederseniz yapacağınız fedakarlık ona umut
olabilir.''Düşüneceğimi söyledim. Benim oğlum ölmüştü.Yapacağım
fedakarlık azim ile çalışan bir çocuğa umut olabilir miydi? Belki,hatta evet.
Hemen doktorun yanına koştum ve kalp naklini onayladım.Belki benim
çocuğumun hayatı son bulmuştu ama bu bitiş başka birisine nefes kaynağı
olmuştu.En azından diğer aile mutluydu.
Seda ÇOK
Küçük bir kasabada yaşayan Mehmet evin ilk çocuğuydu.Mehmet hem
okuluna gider hem de kardeşine bakardı.Birgün Mehmet tarlada çalışırken
yaramaz arkadaşı Ali gelir ve kardeşin hastayken zaten başarılı
olamazsın,der.Mehmet buna içerlenir.Ben hem okuluma giderim hem de
kardeşime bakarım,diye düşünür ve daha çok çalışmaya gayret eder.
Yine böyle birgünde tarlada çalışırken komşunun kızı koşarak gelir ve
kardeşi Ahmet'in hastaneye kaldırıldığını söyler.Mehmet doktorla babasının
konuştuğuna tanık olur.Kardeşi böbrek hastasıdır ve eğer nakil yapılmazsa
ölecektir.Mehmet hiç düşünmeden böbreğinin birini vermeye karar
verir.Ertesi gün ameliyat gerçekleşecektir.Doktor iki kardeşi operasyona
hazırlar ve ameliyathaneye götürürler.Ameliyat çok başarılı geçer.
Hastenede 1-2 hafta kaldıktan sonra evlerine giderler.Mehmet okuluna
devam eder ve derslerinde başarılı olur.
Aradan yıllar geçer ve Mehmet doktor olur.Yaşadığı olay,doktorluğun ne
kadar kutsal bir meslek olduğunu yaşatmıştır kendisine.
Hayatının en anlamlı fedakarlığını yaptığı o günü yani kardeşine hayat
verdiği günü asla unutmaz.
FEYZA ÖZDEMİR
ŞİİRLER
Şiir, duyguların sözcükler eşliğinde dansıdır bir bakıma. Bu dansa
tanıklık etmek ister misiniz?
ÇAY
Tepside iki çay,günlerden Kız Kulesi
Seni beklerim her pazartesi
Martılara simit atar gibi
Severim ben seni
Bir pazartesi daha geçti
Sensiz, sessiz
Bitsin artık bu vuslat
Kalbimin tek sahibi
Sevde Nisanur Derin
BEN
Ne olsa benden, benim yüzümden
Yağmur yağsa, şimşek çaksa
Yolcu vapuru biraz yan yatsa
Benim yüzümden.
Hava çok ısınsa, dağdan çığ yuvarlansa
Benim yüzümden
Depremler olsa, dünyayı sel bassa
Komşunun ayağı taşa takılsa
Benim yüzümden
Hepsi benim yüzümden
Ben ben ben!
Ben neymişim ben?
Aslı KUNDUZ
AŞK
Her insan tadar bu duyguyu
Kiminin acıyla biter sonu
Kiminin ise sonsuzluğa sürer
mutluluğu
Aşktır işte bu.
Kimi ayrılıkla sonlanır
Kimi ise evliliğe yol alır
Sevdin mi karşılıksız sevmeli
En güzel duygu bu değil mi?
Aşk, acısıyla,mutluluğuyla aşktır.
Bu duyguyu yaşamayanın sevgisi yoktur
Acıyla bitse de sonu ,
İleride gülerek hatırlayacaktır bu durumu
BERİVAN YAKUT
YUVAM
Gözümü açtığımda
Bir sığınağım vardı
Adına anne dediğim.
İlk annemden öğrendim yuvamı
Mis kokusuyla bana sarıldığında
İşte benim sonsuz yuvam.
Büyüdüm okullu oldum.
Öğrendim ki orası ikinci yuvam
Ama sorsalar en güzel yuvam neresi
Annem derim
Çünkü benim yuvam annemin kucağıdır.
FEYZA ÖZDEMİR
İNSAN VE BENCİLLİĞİ
İnsanlar vardır aşk acısı çeker
Kimisinin yüreği yana yana sever
Hiç düşünmez diğerinin çektiği acıyı
Sanır sadece kendi içinin yandığını
İnsanlar vardır kendisini beğenmez
Engelliler vardır hiç düşünmez
Çirkin sanır kendini
Yüzü yananı bile vardır oysaki
Bencildir insanoğlu
Kendisinden başkasını düşünmez
Beğenir sadece kendi huyunu
Azıcık şükretse halbuki bir şeyi eksilmez
GÜLBEN EMANET
Download

İSTİKLAL ORTAOKULU