kızılbaş
s a re sor
Ş u b a t 2 014 - S a y ı 35
k ı z ı lba ş alev i le r i n sor u n la r ı n ı n t a r t ışı ld ığ ı de mok r at i k k ü r sü!
dayanışma dosyası
XIZIRO KHAL
***
sait kırmızıtoprak
üzerine düşünceler
***
öcalan’ın
boğazımızdan
çekip alamadığı
kılçık
***
‘Kürtlerin
Süryanilere ait
toprak ve mülkleri
iade etmeleri
gerekiyor’
***
Türkiye’de Bir
Devlet Geleneği ve
Devlet Aklı Var mı?
***
Diyanet’in dini
Diyanet’e, Kürdler’in
dini Kürdlere
***
NİYAZ
İLE PİR´İM
k ı z ı lbaş
yayınlayan / veröffentlicht
generaldirektor freizugeben.
sakine polat
genelyayın yönetmeni:
ali ülger
tr. hukuk danışmanları:
av. nadide metin erdoğan
av. erdal doğan
av. hıdır özcan
av. birliği hukuk danışmanı:
av. ertekin ceylan
ankara temsilcisi: hatice çevik
tel: 0 506 818 66 55
[email protected]
kayseri temsilcisi
a. rıza ülger
[email protected]
berlin temsilcisi: ali koçak
[email protected]
tel: 0177 457 79 78
stuttgart temsilcisi: ali usta
[email protected]
tel: 0176 78 56 12 71
adres: bergheimer str 51
d - 47228 duisburg almanya
tel: +49 (0) 177 502 88 53
http://www.kizilbas.biz
[email protected]
kızılbaş’ta yayınlanan yazı ve
ilanların sorumluluğu sahiplerine
aittir. kızılbaş’ta imzasız ve kaynaksız yazılar yayınlanmaz.
yayın tarihi:
15 şubat 2014 sayı: 35
gönüllü katkı formu
adı soyadı :..................................................................................................
adres :...........................................................................................................
e-mail & tel :...............................................................................................
ali ülger konto: Akbank hesap numarası: 5890 0441 8440 6536
6 sayı 75.00 tl - 12 sayı 150.00 tl.
dünya ve avrupa için:
adı soyadı :..................................................................................................
adres :...........................................................................................................
e-mail & tel :...............................................................................................
ali ülger konto: sparkasse duisburg
0300 23 23 29 bankleitzahl 350 500 00
IBAN: DE 05 350 500 00 0300 23 23 29
kızılbaş - sayfa 3 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
içindek iler:
Sayfa 04 - Cangözü ile görmek ................................................ Ali Ülger
Sayfa 06 - XIZIRO KHAL ............................. Munzur CÖMERT
Sayfa 08 - sait kırmızıtoprak üzerine düşünceler ...................................
..................................................................... Dr. İsmail Beşikçi
Sayfa 16 - hatip dicle’nin çöp sepeti .......................... Hejarê Şamil
Sayfa 16 - Teklifi kabul etti! PKK ile anlaşma tamam..
Sayfa 17 - Bağımsızlık dışı parçacı Kürdistan siyaseti ...................
.................................................................... Ahmet Önal
Sayfa 20 - İktidar kavgasında birini desteklemek sömürgeciliği
onaylamaktır ............................................ Dursun Ali Küçük
Sayfa 21 - öcalan’ın boğazımızdan çekip alamadığı kılçık .............
.............................................................. Hovsep Hayreni
Sayfa 24 - Kürtlerin özgürlüğü, Ermeniler ve Süryaniler için adaletin
garantisi değildir ................................. prof. dr. taner akçam
Sayfa 26 - Taner Akçam:
PKK’nın yeni Ermeni söyleminin arkasında devlet var
Sayfa 27 - ‘Kürtlerin Süryanilere ait toprak ve mülkleri iade etmeleri
gerekiyor’ ........................................... FERDA BALANCAR
Sayfa 28 - Kiliselerini eri istediler .............. SÜMEYRA TANSEL
Sayfa 29 - 27 Ocak 2005:
Uluslararası Yahudi Soykırımı Anma Günü kabul edildi
Sayfa 30 - Beyoğlu’ndaki yüzleşme toplantısını ırkçılar bastı
Sayfa 31 - PONTOS’UN KAYIP KIZI MAÇKALI ELENİ, NASIL
EMİNE SÜMER OLDU… ........................... Mete YILMAZ
Sayfa 33 - pontus soykırımı tarihinde: bafra meryemana
mağrasındaki: 517 kadın ve çocuk, 30 partizan
............................. Tamer Çilingir / Devrimci Karadeniz
Sayfa 34 - sevgasını gözlerine mil çekilmiş bir ülkeydi roboski
........................................................................ ayşegül karadağ
Sayfa 35 - Sevan Nişanyan ile dayanışma dosyası
Sayfa 52 - Türkiye’de Bir Devlet Geleneği ve Devlet Aklı Var mı?
....................................................................... Garbis Altınoğlu
Sayfa 56 - Bir Kavram Bin Kırım Yanilsamalar-11
......................................................... Ali Haydar KANLI
Sayfa 60 - Biz Kurdên gunê’ler .............................................. uğur adsız
Sayfa 61 - Hevpeyvînek li ser geryana di nav Êzdiyên
Ermenistanê de .................. Kemal Tolan û Sedîqê Basî
Sayfa 63 - Diyanet’in dini Diyanet’e, Kürdler’in dini Kürdlere
............................................................. İBRAHİM SEDİYANİ
Sayfa 64 - NİYAZ İLE PİR´İM... .............................. Remzi Aydin
Kanuni hakkında suç
duyurusunda bulundu
Bursa'da 'Muhteşem Yüzyıl' dizisinden
etkilenen 47 yaşındaki Hasan Köz, Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan ve
Rüstem Paşa hakkında 'Halkı kin ve nefrete sürüklemek' ve 'Azmettirerek boğdurma' suçlarından Bursa Cumhuriyet
Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.
Köz, ayrıca Şehzade Mustafa'ya otopsi
yapılmasını istedi.
Muhteşem Yüzyıl dizisinde Şehzade
Mustafa’nın babası Kanuni Sultan Süleyman tarafından boğdurulması ardından
Bursa’da oturan Hasan Köz, Bursa Cumhuriyet Savcılığı’na giderek, Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan, Rüstem
Paşa ve isminin tespit edilmesini istediği
diğer şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulundu. ‘Şüpheli’ olarak gösterdiği
Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan
ve Rüstem Paşa hakkında ‘Halkı kin ve
nefrete sürüklemek’ ve ‘Azmettirerek
boğdurmak’ suçlarından yargılanmalarını isteyen eden Köz, dilekçesinde şüphelilerin adresini ‘Topkapı Sarayı/İstanbul’
olarak gösterdi.
“OTOPSİ YAPILSIN”
Şehzade Mustafa’nın katillerinin bulunarak cezalandırılmasını ve şehzadeye itibarının iadesine karar verilmesini iseyen
Köz, dilekçesinden ise şu ifadelere yer
verdi:
“Osmanlı Saltanatı’nın 10’uncu Hükümdarı olan Sultan Süleyman 1553 yılında
Şehzade Mustafa Osmanoğlu’nu boğdurmuştur. Bu konuda devlet arşivlerinin
açılması, Osmanlı ailesinin yaşayan tanıklarının dinlenmesi halinde suçun failleri tartışmaya yer bırakmayacak şekilde
belirlenecektir. Gerek duyulduğu takdirde Şehzade Mustafa Osmanoğlu’nun
Muradiye’de bulunan kabrinde otopsi
yapılması mümkündür. Şüphelilerden
Süleyman Osmanoğlu’nun bizzat kendi el
yazısıyla boğdurtma fiilini işlediği aşikardır. Devlet müzesi arşivlerinde bulunan
evraklardan da şüpheli Süleyman adam
öldürtme suçunun azmettiricisi ikrar etmiştir. Süpheli Süleyman Osmanoğlu’nun
cinayete azmettirmekten cezalandırılması, yine Şehzade Mustafa Osmanoğlu’nun
katillerinin bulunarak cezalandırılması,
Azmettiren Süleyman Osmanoğlu’nun
TCK’da yer alan ilgili ceza maddesiyle
cezalandırılması, Mustafa’nın itibarının
iadesine karar verilmesini arz ederim.”
Uzun zamandır diziyi takip ettiğini ifade eden Köz, “Ben diziyi izliyorum ve
bundan çok etkilendim. Kanuni Sultan
Süleyman’ın oğlunu boğdurarak öldürmesi sebebiyle adliyeye geldim ve Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda
bulundum. Şehzade Mustafa’nın itibarının iade edilmesine ve padişah Kanuni
Sultan Süleyman’ın padişahlığının geri
alınmasını istiyorum. Dizi beni çok etkiledi” dedi. İHA
kızılbaş - sayfa 4 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
cangözü
ile
görmek
katkı sunmaktır...
* * *
Bese Hozat eline tutuşturulan bir
yazıyı basının önünde okuyarak
gündemde epeyce tartışmalara,
eleştirilerle yüz yüze geldi.
Hayati önem arz eden bu konularda bir metni okuduktan
sonra gelişen eleştiriler ile neye
uğradığının şokuyla şaşkına
döndüğü anlaşılır bir durumdur.
ali ülger
Ana Hızır Ayında bulunuyoruz.
Sevginin, yoksulluğun, barışın,
huzurun, özlemin yan yana olduğu
bir dönem.
Bulunduğumuz coğrafyamızda
kara kışın, fırtınanın, en zor
zamanında dayanışmanın, umudun ve geleceğin özlemleriyle
iyiliğe, murada, umuda bin kapı
açıyoruz.
XALE XIZIR Ayının tüm
Kızılbaşlara hayırlı, uğurlu ve
barışık olması dileklerimiz ile
el-ele, can-cana dayanışmaların
içinde olma muradımız ile bir
bahara daha adım atıyoruz...
Xale XIZIR biz Kızılbaşların
özgürleşmesine öze dönüp kendisine sahip çıkmasına hayırlı,
uğurlu adımlar atılmasına, yeni
kapılar açılışına vesile olmasını
canı gönülden isteriz.
* * *
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
kendi gerçekliğimizde vücut
bulması için demokratik muhtevalı
kadın örgütlenmelerinin ve özgür
bireylerin kendi özgüllüklerinde
yenilenmelerini yeniden yapılanıp
demokratikleşmesini kadın ve
kadın örgütlemelerine öneriyoruz.
Kadınların kendilerini özgürce
ifade edip örgütlenmesinin gerekli olduğu kanısındayız. Siyasal
alanda da kendilerini temsil
edebilmeleri için demokrat nitelikli kadın partilerini örgütleyip
geliştirmesi de toplumsal barış
ve demokrasinin olgunlaşmasına
önemli katkıları gereklidir.
Hâkim erkek kuram ve kurumlarından Kadınlara özgürlük
gelmeyeceği var olan siyasal
ve toplumsal hayat canlı örnektir. Hâkim erkek kuram ve
kurumlarından kadına özgürlük gelmesi mümkün değildir.
Kadınların kendi siyasal ve toplumsal sorunlarının çözümlerine
aktif katılmalarını biz destekler ve
dayanışırız...
8 Mart Dünya Kadınlar Gününün
kendi özgüllüğünde örgütlenmesine demokratikleşip gelişmesine
vesile olması dileğimiz ile kutlarız
* * *
Hrant Dink ödülünü bu yıl Sevan
Nişanyan’a verilmesini öneriyoruz!
Devletin Sevan Nişanyan’a yönelik
uyguladığı yaptırımı biliyoruz.
Ve devletin yıldırma ezme antidemokratik siyasetini kınıyoruz!
Bundan dolayı biz de mazlum
olanın haklı olanın yayında bir
taraf olarak Sevan Nişanyan’a ile
dayanışma içinde olmaya özen
gösteriyoruz...
KCK’in görüşünü ve düşüncesinin
özü Ermeni Süryani Pontus soykırımının 100. yıl dönümünde
TC’in yanında olduğu mesajını
vererek AKP hükumetini desteklemek, devlete güvence vermesi, Serok Apo siyasetidir.“Zavallı” Bese
Hozat ne duruma düşürüldüğünün
farkında mı acaba?
* * *
Desim’in Sarı Ğalini Sakine
Cansız’ın katledilişini Alman
Anayasayı Koruma Dairesi’nden
MİT’e Paris Cinayeti senin işin
“Der Spiegel” dergisinin verdiği
bilgide eksik kalan bir yanın
aydınlanması için şu soruyu da
sormak gerekmiyor mu, peki
cinayetin bilgi toplanmasında ve
taşeronluğunda kimin/kimlerin
sorumluluğu var diye?
* * *
Kürt cephesi ikiye bölünüp
netleşmesi gerekmektedir.
1 - Kürt tarihiyle yüzleşerek
müstakil Kürdistan için çalışanlar
2 - Sömürgecileriyle uzlaşarak
beyaz Kürt siyaseti oluşturanlar
Bizi en çok sevindiren Sevgili
Sevan Nişanyan’ın devlete boyun
eğmeden başının dik ve moralinin
yüksek olmasıdır...
Önümüzde duran bu yol ayrımında tercihler açık yapılmalı.
Önümüzdeki tarihsel süreçte çok
açık bizim gönlümüz ve işimiz
müstakil Kürdistan’dan yanadır...
Derlediğimiz Sevan Nişanyan
dosyası da dayanışmayı geliştirmesi ve Sevan Nişanyan’a destek
sunulmasını sahip çıkılmasına
Kürt siyasal tercihleri kendi
içinde bu netliği oluşturmadan
ciddi bir güce dönüşmeleri mümkün olamaz!
kızılbaş - sayfa 5 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kürt siyaset alanında özellikle
yapılması gereken eleştiri ile
küfürü birbirinden ayırmaktır.
Kürtlerin yeni bir kültür, yeni bir
siyaset üreterek işbirlikçi beyaz
Kürt siyaseti ile fikriyatta ve
sosyal hayatta işlerini ve yollarını
ayırmaktır.
Müstakil Kürdistan diyenin
ağırbaşlı yeni bir yol açmanın
fikriyatını ve araçlarını üretmek ve geliştirmekle sorumlu
olduklarını bilince çıkartıp
işletmelidirler!
* * *
Yerel seçimler için adaylar
yarışıyorlar. Kızılbaş-Alevi
oylarını almak için seçime katılan
tüm partiler oy deposu olarak
gördükleri Kızılbaş-Alevi yerleşim
alanlarında cirit atıyorlar.
Seçimlerde Kızılbaş-Aleviler
olarak gene kendi adayları olmadan devletin ve beyaz solcular
ile beyaz Kürtlerin partilerine oy
vermelerini istiyorlar.
Bu antidemokratik durumdan
kurtulmanın en sağlıklı yolu kendi
adımıza kendimizi temsil edecek kendi öz partimizi kurarak
seçimlere ve siyasete katılmak ile
mümkündür.
Siyaset alanında var olan devlet
partileri ile beyaz solcu beyaz
Kürt partilerinin ortak görüşü
şudur: “Kızılbaş-Alevilerin partisi
olmaz!” Neden olmaz? Çünkü
olunca kendimizi seçeriz de ondan
olmaz.
Kızılbaş-Alevi aydınlarının namuslu, demokratik, laik kesimi
kendimizi siyasal alana taşıyıp
temsil edecek öz-partimizin fikir
ve araçlarını tartışıp oluşturması
gerektiğini idrak etmelerinin zamanı geldiği ve geçtiğini
görmelidirler!
* * *
Suriye’de Kızılbaş-Alevi yoktur.
Alevi Bektaşi taifesi devletin
Ergenekoncu siyaseti işletiyorlar!
Bu siyaset ile de memlekette
İslam- Müslüman, Kızılbaş-Alevi
düşmanlığını körüklüyorlar. Bu
devletin Ergenekoncu siyasetini
tehşir etmek gerekiyor.
Suriye’de Esat ailesinin de dâhil
olduğu din-inancı Nusayriliktir. Nusayrilik Kızılbaş-Alevilik,
Kızılbaş-Alevilikte Nusayrilik
değildir. Burada bu farkı açık
ve net olarak bilince çıkartmak
gerekir. Nusayrilere Alevi diyerek
devletin inkârcı ve asimilasyoncu
siyasetine karşı çıkmak gerekir.
Suriye iç savaşında destek
tercihleri dine imana göre
yapılmamalı. Hukukun üstünlüğü
ile demokratik değerlere
göre yapılması adil olanıdır.
Dolayısıyla Müslümandır haklıdır
siyaseti ne kadar yanlış ise, Alevidir haklıdır siyaseti de bir o kadar
yanlıştır.
* * *
AKP hükümeti gelmiş geçmiş
hükümetler gibi devletin asimilasyoncu Alevi-İslam İslam-Alevi
siyaseti işletmektedir.
AKP hükümeti devletin Alevi
Dede ve İmamlarını Hacca,
Kâbe’ye götürerek Sünnileştirme
ve Müslümanlaştırma siyasetine
hız vermektedir.
Biz; Din ve vicdan hürriyetini
herkes için savunuruz. Bu
demokratik ve de insani bir
davranıştır.
Şimdi hükümet, devlet imkân ve aracılığıyla devşirip
mülayimleştirdiği Alevi-imamlarını, hocalarını umreye, hacca
götürmesi yanlış ve sahtekârlığın
ta kendisidir. Bu devlet siyasetinin
son bulması gerekiyor.
Yeni Alevi dede ve imamları
hacca, umreye gitmeleri kendi tercihleridir. İster din değiştirsinler
ister eski dinlerinde kalsınlar
kendi bilecekleri bir iştir. Bizim
de diyecek tek sözümüz olamaz.
Yalnız bunu devlet siyasetiyle ve
de devletin organı olan hükümeti
aracılığıyla yapılmasına karşı
çıkmak eleştirmek de bir haktır.
Laik olacan, başka dinden olacan
ve devlet dini olan Sünni İslam’a
transfer edilecen ve de din vicdan
hürriyetini kötüye kullanacan
sonra da kalkıp siyaset işletecen
aybe looooo...
Saygılarım ile can cana
kızılbaş - sayfa 6 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
XIZIRO
KHAL
Yitiqatê Dêrsımi de Hazar Çêverê
Serê Sodıri
Munzur CÖMERT
Anadoliye ra bicê hatanu Asya Düri
yitiqatê zafine de Xızır esto. Xızıri,
her mılet xorê eve çımê vêneno. Kami
çım de ”mordemê sata tengewo”, kami
çım de ”sevekdarê dar u beri, kêwe
u bostaniyo”, kami çım de ki çiyo de
bino.
Ma wazenime ke naca de ero cı bıfetelime ke ala no sarê Dêrsımi Xızıri
nas keno nêkeno? Eke nas keno yine
çım de Xızır kamo? Şiya Xızıri yitiqat
u kulturê dinede çutır asena, no çutır
sewlê xo dano ra weşiya dine ser?
Qe yitiqatê sıma ro cı bêro qe meêro,
sarê Dêrsımi ke qeseykerdene musnê
domanunê xo, tewr verende domani na
qesa ”Xızır”i musenê. Ni ke domanu
cênê xo vırane vanê ”Xızır to mırê pil
kero!”, nanê ro vanê ”Xızır to mırê
khal kero!”, duwa u recay kenê vanê
”Xızır to wayırê emrê dergi kero!”
Eve na qeyde domani namê Xızıri
musenê.
Domani ke hurdi hurdi feteliyayi ki
nafa hêkmeta Xızıri vênenê. Hard
de lulık ke bivênê pi vano ”Namê ni
Astorê Heqiyo”, hes ke bivênê vano
”Xızıri no kerdo hes”, dare ke bivênê
vano ”Dara Xızıriya”, gol ke bivênê
vano ”Golê Xızıriyo”, ko ke bivênê
vano ”Mekenê Xızıriyo”, nisange
ke bivênê vano ”Nisangê Xızıriyo”.
Domanê sarê Dêrsımi iste nia benê
pili.
Eke heni ro sarê Dêrsımi çım de Xızır
zobinao. Sarê Dêrsı-mi, Mıslımanê
Tırki ’be Kurdu ra ke Xızıri kamci
çım ra vênenê, yi na çım ra nêvênenê.
Yitiqatê Dêrsımi de Xızır, têyna
”mordemê sata tenge” niyo. Xızır,
Yitiqatê Dêrsımi de Heqo. Heq,
hazar u jü namunê Xızıri ra jükeko.
Namê diyê jü ”Xızıro Khal”o, jü
”Khalo Sıpe”wo, jü ”Asparê Astorê
Qıri”yo, jü ”Wayır”o, jü ”Xızırê Bonê
Taseniye”o, jü ”Xızırê Pırdê Suri”yo,
jü ”Meymanê Hewsê Qızılbeli”yo,
jü ”Meymanê Ana Yemise”wo... ma
nêşikinme ke nine eve mardene bıqedenime.
Xızır, Yitiqatê Dêrsımi de Wayıro.
Wayırı ki Yitiqatê Dêrsımi de jü niyo.
Xızır, Yitiqatê Dêrsımi de Astarê
Destê Sodıriyo. Yitiqatê sarê Dêrsımi
de caê seri Xızıri dero. Xızır, Wayırê
sarê Dêrsımiyo ama yitiqatê dinede tek Wayırı ki Xızır niyo. Wena
Yitiqatê Dêrsımi de Wayırê Çêi esto
ke no sarê çêi sevekneno; Wayırê Mali
esto ke no mali sevekneno; Wayırê
Jiar u Diaru ’be Wayırê Khuresu ra esto ke ni ki qomê Dêrsımi
seveknenê.
Yitiqatê Dêrsımi de çımê rındeni,
roşteni ’be xêreni de Xızır, Khures, Duzgın, Wayırê Jiar u Diaru ’be
Wayırê Çêi ra estê.
Çımê xıraviye, tariye ’be gıraniye
deki Mordemê Nêweşiye, Mılaketê
Gıraniye ’be Mılaketê Xıraviye estê.
Sarrê nine Evdıl Musao. Ni, eskerê
Evdıl Musayê. Ni, qe jü xıraviye bêyizna di nêkenê. Evdıl Musa
Sereskerê xıraviyeo.
Tavi heto binde ki raa Evdıl Musay de
eke bi tari loqme danê, cêrenê Evdıl
Musay vero ke wo eskerê xo yine ser
meerzo, yinerê xıraviye mekero.
Xızır ke va, mordem gereke Astorê
Qıri ki biaro xo viri. Yitiqatê Dêrsımi
de Astoro Qır jê şiya Xızıri dira
nêvısino. Xızır mordemo de ciamerdo,
kokımo, herdisa xuya sıpiya de derge
esta, kıncê xo sıpeyê, çüye ki dest
dera. Mordemê kokımi rê tavi ke astor
lazımo. Astoro Qırı ki jê Xızıri sıpeo.
Coku sarê Dêrsımi namunê Xızıri ra
jüki ”Sıpella” no pa.
Jiar u Diarê Dêrsımi pêy de jede namê
Xızıri esto. Taê Jiar u Diarê Dêrsımi
estê ke nine pêy de têyna namê Astorê
Qıri esto. Sarê Dêrsımi Astoro Qır gol
de diyo gol kerdo Jiare, kemer de diyo
kemer kerdo Jiare. Astoro Qır Xızırê
Khali ra nêbırrno ra, qırvani kerdê
êştê lıngunê Qıri ver.
Coku, cem u cematunê sarê Dêrsımi
de ke bavay venga Heqi danê, kılama
heqiye eve namê Xızıri, Astorê Qıri,
Khuresi, Duzgıni kenê ra cı vanê eve
nine ki xelesnenê.
Xızır, Wayırê çerx u pewraziyo,
Wayırê hard u asmeniyo, Wayırê ram
u comerdiyewo. Xızır, têyna mordemê
sata tenge niyo, verende mordemê
sata wesewo. Kami ke weşiye de Xızır
ardo ra xo viri, tengiye de ki Xızıri wo
xo viri ra nêveto. Xızır albazê _Ğeribuno, piyê bêkêsuno, omedê feqiruno,
xelasê xelasuno. Coku Xızır boina
dılxê kokımu ’be feqiru dero.
Xızıri de Cenet u Ceneme çino. Wo
hesavê xo na dina de vêneno. Kuyno
dılxê kokımê de feqiri yeno to keno
yintam. Xora ke tı kokımu ’be feqiru
rê wayır veciya, yine sero şiya, yine
çık ke waşt to da cı, to yi seveknay
Xızırı ki varneno toro, jüya to keno
hazare. Nê eke to ke ri kokımu ’be
feqiru nêda, yinerê wayır neveciya,
yi neseveknay wo taw Xızırı ki adırê
mordemê nianeni sayneno.
Xızıri çım de ceni u ciamerd jüyo.
Wo, Qızılbêl de ke Dewres Sılemani
rê biyo meyman, Taseniye de ki Ana
Yemise rê biyo meyman. Yitiqatê
Dêrsımi de ceni u ciamerdi jüvini ra
nêbırrnenê ra, domanu ki nêerzenê
hetê pêy. Raa heqiye de kês nêzano ke
Heq kami dero; ceniye dero, ciamerdi
dero, domani dero?
Mıslımani bê, Isewi bê ni qe Heqê
xo nêvênenê. Ama sarê Dêrsımi
heni niyo. Xızır, Dêrsım de Kêmerê
Duzgıni dero, Jele dero, Golê Buyer
Bavay dero, Bağıra Sıpiye dero, Koê
Qosani dero, Yıxır Gol dero, Taseniya
dewa Bamasuru dero, Qızılbêlê dewa
Khuresu dero... koti vacê uca dero. To
ke zerê Xızırê xo vıraşto, koti ke vacê
uca Qırê xo rameno verê to.
kızılbaş - sayfa 7 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Xızır, mordemo de zerehirao. Kami
ke piştigê Xızırê xode mokêm pê
gureto, yira nêxapiyo, mordemo nianen şikino ke Xızırê xode çiyê sero
werêno ki.
Dêrsımi ra Dewresê Xızıri ra vato
”Dêrsım ke qırr kerd tı koti biya?”
Qızılbêl de Dewres Sıleman cıra vato
”Eskerê Evdıl Musay ke erzeno ma ser
çıra marê wayır nevecina?” Kamci
yitiqat de mordem Heqê xode nia jê dı
bırau nano werê?
Des u Dı asmu ra jü asme, sarê
Dêrsımi Xızırê xorê bırrna ra. Naê
ra ”Asma Xızıri” vanê. Asma Xızıri,
asma Gağandi ra dıme, ama asma Gucige ra raveri yena, wortê ni dı asmu
de manena. Hesavê qeleme(Miladi) ra
ke 13’ê va (13,Ocak), hesavê Dêrsımi
de(Rumi) 1’ê asma Xızıri vano. Na
asme de çhar hêşti Rocê Xızıriyo.
Rocê Xızıri hirê rociyo. Sêseme,
çharseme, ’poncseme roce cênê, yene
qırvanu kenê.
Sarê Dêrsımi pêro zerê jü hêşti de
Rocê Xızıri nêcênê. Ca ’be ca ,dewe
’be dewe, ucağe ’be ucağe, aşire ’be
aşire herkês na çhar hêştu ra jü de
cêno. Tavi, asma Xızıri de Xızır vecino meymaniye. Xızır ke dinerê kamci
hêşt de biyo meyman, yiki Rocê Xızıri
wo hêşt de cênê.
Fikrê Xızıri ’be kerdena Xızırê
Dêrsımi, ma no nusto khılm de
şikinme ke nia hundê qalê cı bime.
Xızırê Dêrsımi ke nia yeno meydan,
eke heni ro no sewlê xo çutır dano ra
weşiya sarê Dêrsımi ser?
Verende kokımunê Dêrsımi ra
bicêrime. Kokımê Dêrsımi ke herdise
verdanê meqes pa nênanê. Çıra? Xızıro Khal meqes herdisa xora nênano
coku. Yi ki wazenê ke jê Xızırê xo
bıasê. Jü ke meqes na herdisa xora pê
di kay kenê, vanê ”Herdiso kırrık!”
Verende herkêsi waştêne ke jü astoro
de qır bonco bınê xo. Xızır, Astorê
Qıri serowo coku.
Sarê Dêrsımi verende kıncê sıpi
kerdenê pay. Coku, İhsan Sabri
Çağlayangil sarê Dêrsımi ra ”Beyaz
donlular” (tumanê sıpiyini) vano.
(I.S.Çağlıyangil, Anılarım, Güneş
Yayınları, s.45) Xızırê sarê Dêrsımi
sıpe gureto xora, coku yine ki sıpe
kerdo pay.
Bêrime xort u çênekunê Dêrsımi.
Xızır çutır ke tenganiye de reseno
mordemi, gencê ma ki na qeydê Xızırê
xo yemişê weşiya xo kenê.
Xızır çutır ke koto dılxê kokımu ’be
feqiru yi seveknê, gencê ma ki feqir u
fıqaru seveknenê, dewucunê bê hardi
seveknenê, ”proleterya” seveknenê.
Kam ke hetê ninede niyo yide danê
pêro. Tavi, Xızırê mordemi ke isyankar bi, seveta kokımu ’be feqiru
ra adırê mordemi sayna, qomê di ki
vazeno ra seveta ”proleterya” ra adırê
sari sayneno. Ma kami ra se vacime?
Xızıro ke ceni u ciamerd jü çım ra
di, qomê di ki vazeno ra seveta heqa
ceniyu lez keno. Wazeno ke ceni endi
şiya ciamerdu ra veciyê, heqê ceniyu
’be ciamerdu ra çırpa jüvini de bê.
Mordemo ke Xızırê xode na werê,
vazeno ra dewlete de ki nano werê,
hukumati de ki nano werê vano ”Sıma
naca de nêheqeni kenê!”, yaki ”Ma
tam demoqırasi wazeme!”, ”Ma adalet
wazeme!”, ”Ma zulım nêwazeme!”
Xızırê mordemi ke xıraviye de, tariye
de, nêheqiye de da pêro; qomê di ki
vazeno ra xıraviya cemati de, fikirunê
tariyu de, nêheqiya hukımdaru de
dano pêro.
Şiya yitiqatê sarê Dêrsımi her dewır
de êşto weşiya dine ser.No vijeri
ki heni bi, ewro ki heni ro. Tavi ke
yitiqatê dine ewro têyna Xızır niyo,
Yitiqatê Dêrsımi niyo.
Sarê Dêrsımi Yitiqatê Dêrsımi ’be
Elewiyeni ra girena jüvini. Yitiqatê
dine, sentezê ni dı yitiqatuno. Yi, naca
de ki raa Xızırê xode şiyê. Qayt biyê
ke Ehlibeyt rê nêheqeni biya, Hz. Eli
rê nêheqeni biya, Des u Dı Yimamu rê
nêheqeni biya coku hetê dine gureto.
Ma Xızırı ki hetê kokımu ’be feqiru
de nebi?
Mordem gereke naê ki bızano ke Xızır
zerê Elewiyeni ra nêveciyo. Koka
ni çand hazar sere xori de sona. Kês
nêzano ke Xızıri yitiqatê sarê Dêrsımi
de çand hazar seriyo ke ca gureto.
Xızıro ke sarê Dêrsımi cıra vano
”Heqo”, yi ”Wayır” vêneno yitiqatê
jü–dı hazar seri niyo.
Çutır ke ma nusna, sarê Dêrsımi
Xızıri eve na çım vêneno, wo ki sewlê
xo nia dano ra weşiya dine ser. Sarê
Dêrsımi têyna eve zonê Zazaki ra nê,
eve yitiqatê Xızıri ra ki ğezna kulturê
Anadoliye rê kifato de hewl kerdo.
Anadoliye pê nine xo bıgoyno.
Sarê Dêrsımi Elewiyeni rê zaf xızmete
kerda. Anadoliye de ke ”Dêrsım” va
Elewiyeni, Qızılbaşeni yena ra mordemi viri.
Dêrsım ra des u dı ucağê Elewi, hem
sarê Dêrsım rê hemı ki sarê dormê
Dêrsımrê xızmete danê. Qe Tırkki ,
qe Kırdaski , qe Zazaki qesey bıkerê
pirê Elewiyunê şarqi jêde Dêrsım
raê. Sarê Dêrsımi Zazaki qesey keno
ama; sarê Elewi kam beno bıbo, qe
Tırkki , qe Kırdaski qesey kero ni xo
sero mardê. Mavenê nine jüvini de zaf
gêrm biyo. Çêney dê jüvini, jüvini ra
çêney guretê.
Kamci zon qesey kenê bıkerê Elewi
gereke bıêrê jü ca, jüvini de bicêrê ra.
Anadoliye hardo de hirawo, kam beno
bıbo ma hatan nıka naca pia vınetime,
naêra têpia ki gereke pia vınderime.
Anadoliye welatê ma pêruno.
kızılbaş - sayfa 8 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
sait kırmızıtoprak üzerine düşünceler
Dersim deyince insanın aklına ilk olarak Tunceli Kanunu, 1937-1938 Kürd soykırımı geliyor.
Dr. Şıvan’ın dedesi Büyük Bertal Efendi
(Bertal Yurtsever) 1882-1938 (s.1-5)
Dr. Şıvan’ın annesi Zore (Zöhre) Yurtsever, Kırmızıtoprak, Tanrıverdi 19131984 (s. 5-6)
Seyit Rıza’yı, Alişer’i, Zarife’yi, Dersimli Nuri’yi bu çerçevede hatırlıyoruz.
General Abdullah Alpdoğan yine bu ilişkiler ağında hatırlanıyor.
Dersim deyince ilk akla gelen figürlerden biri de Sait Kırmızıtoprak oluyor.
Dersim, Nazımiye, Civarik, Sait Kırmızıtoprak bir bütünlük oluşturuyor. Bu bakımdan Dersim gezisinde, Nazımiye’yi,
Civarik’i dolaşmak, Sait Kırmızıtoprak’ı
anmak önüne geçilmez bir duygu oluyor.
Gezinin bu aşamasında Kazım Arik bizimle beraberdi. Anlatımlarıyla bizlere
çok yardımcı oldu. Kazım Arik, Sait
Kırmızıtoprak’ın yakın akrabası, bölgede orman mühendisi olarak çalışmış
bir arkadaş. Şimdi emekli. Selahattin
Arik’in ağabeyi…
26 Temmuz öğleden sonra, Nazımiye’ye, Civarik’e hareket ettik. Arabayı
Selahattin Arik kullanıyordu. Arabada,
İbrahim, Kazım Arik ve ben vardım.
Hüseyin Şahin’in kullandığı öbür arabada ise, Ahmet ve Necip vardı.
Akşama doğru Ali Bey’in evine ulaştık. Ali Bey’in evi yüksekte. Petros
Dağı’nın eteğinde. Bütün Civarik görünüyor. Bütün Civarik Ali Bey’in iki
katlı taş binasının ayakları altında.
Sait Kırmızıtoprak’ın, Şıvan’ın doğduğu, büyüdüğü ev de görünüyor. Karakol bir tepenin üzerine oturtulmuş.
Karakol, Sait’in evine yakın. Ali Bey,
Almanya’da çalışıp emekli olmuş, emeklilikten sonra, Civarik’e yerleşmiş, iki
katlı taş evini kendisi yapmış bir kişi.
Sait Kırmızıtoprak’ın yakın akrabası.
Evin genişçe bir bahçesi de var. Su, Sülbüs, Petros Dağlar’ından iniyor. Bahçenin her tarafı çiçek ve sebze tarhlarıyla
dolu… Çiçekler rüzgarda hafif hafif sallanıyor.
Ali Bey’in evinden, Civarik’e bakarken,
kafamdan çeşitli duygular, düşünceler
geçiyor. Sait’in doğduğu, büyüdüğü ev,
çok rahat bir şekilde görünüyor. Balkon,
ikinci kata çıkan dışarıdan merdivenler
iyice seçiliyor.
Osman Aydın, Dr. Şıvan tarafından
yazılan, “Kürt Millet Hareketleri ve
Dr. Şıvan’ın babası Abbas Kırmızıtoprak, Awase, İvise Qewe 1898-1941 (s.6)
Dr. İsmail Beşikçi
Irak’ta Kürdistan İhtilali” adlı kitaba
yazdığı önsözde, “Dr. Şıvan, diyebilirim
ki, şimdiye kadar tanıdığım en zeki insandı. Son derece kıvrak bir zekaya ve
güçlü bir belleğe sahipti. Azimli ve kararlıydı” diyor. (s. 8) Bu kitap 1997’de,
Stockholm’de, APEC Yayınları tarafından basılmış. Kitabın “Kuzey Irak Kürt
Halk Hareketi ve Baas Irkçılığı” başlıklı
bölümü, 1975’de, Ankara’da, KOMAL
Yayınevi tarafından basılmıştı.
Sait Kırmızıtoprak’ın, bu üstün zekası
dışında, yaratıcı, hünerli, yetenekli, atılgan, üretken olduğu da bilinmektedir.
Bu özellikler sayılırken, Sait Kırmızıtoprak için “aceleci” bir sıfat da eklenmektedir. “Aceleci” sıfatına itirazımı bu
yazının daha ileri bir bölümünde belirtmeye çalışacağım.
Bende, Hasan Tanrıverdi tarafından hazırlanmış, bir metin var. Bu metnin ana
başlıkları şöyle:
Kardeşi Hasan Tanrıverdi’nin gözlemleri ve tetkikleriyle Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın yaşamından kesitler (19351971) (s.7-26)
Hasan Tanrıverdi tarafından hazırlanan
26 sahifelik bu metin çok değerli bilgileri ve anıları içermektedir. Hasan,
ben, Erzurum’da, 1960’ların sonlarında, Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi’nde asistanken, İşletme Fakül
tesi’nde öğrenciydi. Hasan’la zaman zaman görüşürdük. Hasan bu metinde, bu
görüşmelerden de söz etmektedir.
1946 doğumlu Hasan Tanrıverdi, Sait
Kırmızıtoprak’ın küçük kardeşidir. Ana
bir baba ayrı kardeşi.
Dersim hakkındaki, 1937-1938 Kürd
soykırımı hakkındaki, Nazımiye, Civarik, Sait Kırmızıtoprak hakkındaki
duygularımı ve düşüncelerimi Kazım
Arik’in, Nazımiye-Civarik yolu üzerindeki anlatımlarından, Mazgirt’de, Silo
Dağı eteklerinde, anıtmezarın yapıldığı
yerde, Hüseyin Beyaztaş’ın anlatımlarından, Hasan Tanrıverdi’nin bu metninden yararlanarak bir düzene sokmaya
çalışacağım.
Halk arasında Cıvrak diye anılan Civarik’in bilinen en eski ağası Aliyê
Gülavi’dir. Aliyê Gülavi, 19. yüzyılın
üçüncü çeyreğinde yaşamını yitirince,
yerine oğlu Memê Ali gelir.
Memê Ali’nin en küçük oğlu Bertal 1882
doğumludur. Memê Ali Bertal’ı okutur.
Bertal rüştiyeyi bitirir. Bertal’e artık
Bertal Efendi denmektedir.
Memê Ali bir ihtilafı çözümlemek için
Civarikli, Hardifli kalabalık bir grupla
Şövalyen bölgesine gider. Bu grubun çoğunluğu, dönüşte çığ altında kalır, boğulur. Memê Ali de boğulanlar arasındadır.
kızılbaş - sayfa 9 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Memê Ali boğulduğunda 62 yaşındadır.
Memê Ali boğulunca, yerine en büyük
oğlu Süleyman geçer. Halk arasında Süleyman Ağa olarak anılır. 44 yaşındadır.
En küçül oğlu Bertal ise 8 yaşındadır.
Süleyman Ağa da oğlunu okutur. O da
Elazığ’da rüştiyeyi bitirir. Süleymen
ağanın oğlu Bertal 1891 doğumludur.
Küçük Bertal diye anılır. Küçük Bertal
Efendi.
Büyük Bertal Efendi, 1907 yılında 25
yaşında evlenir. 4 oğlu 6 kızı olmuştur.
1909’ da kızı Pelgizer, 1911’de oğlu Ali,
1922’de oğlu Aziz, 1933’de kızı Fatma
dünyaya gelir. 1913 doğumlu Zore (Zöhre), Sait Kırmızıtoprak’ın anasıdır.
Büyük Bertal Efendi, 1937-1938 yıllarında, Gerişli Yusuf Ağa ile birlikte, katır sırtında yapılan taşımalarla, askerin
iaşesini üstlenmişlerdir. Büyük Bertal
Efendi’nin askerlerle, bürokratlarla arası iyidir. O dönemde, Korgeneral Abdullah Alpdoğan, 1935’de kurulan 4.
Müfettişlik bölgesi Tunceli’ye müfettiş
olarak atanır. Çok geniş yetkileri vardır. Bölgedeki en yüksek rütbeli askerdir. Aynı zamanda validir. 4. Müfettişlik
bölgesindeki en yetkili kişidir. İstediği
kişileri, aileleri suçlayabilmekte, yargılayabilmekte, infaz hükümleri de dahil,
hükümleri infaz edebilmektedir. Kişileri, aileleri, sürgün edebilmektedir. Köylerin, beldelerin sınırlarını değiştirebilmektedir.
General Alpdoğan, 1937-1938 yıllarında birkaç defa Nazımiye’ye gelmiş,
Cumhuriyet’in halk üzerindeki etkilerini anlamak istemiştir. Nazımiye’de, Büyük Bertal Efendi’nin de içinde olduğu
halkla görüşme yaparken dikkate değer
bir olay yaşanır. Bertal Efendi halkın
isteklerini dile getirir. “Halk hastane
beklemektedir, okul beklemektedir, ama
durmadan karakol yapılmaktadır” der.
Bu söz General Alpdoğan’ı çok rahatsız eder. General bu sözü, Büyük Bertal
Efendinin bu tutumunu not eder. Bertal
Efendi’nin, aşireti üzerinde, halk üzerinde etkili bir kişi olduğunu da gözlemler.
Bu ziyaretten kısa bir müddet sonra,
Nazımiye Jandarma Komutanlığı’na bir
emir gelir. Bu emir gereğince, Nazımiye
Jandarma Komutanlığı Bertal Efendi’yi
komutanlığa davet eder. Bertal Efendi komutanlığa gelir. Komutan, Bertal Efendi’ye, ailesinin, akrabalarının
Batı’ya göçertileceğini haber verir. Emir
kesindir, ailesi yakın akrabaları Batı’ya
göçertilecektir. Bertal Efendi’nin ailesine mektup yazmasını, göç için hazırlanmalarını, kendisinin de Elazığ’a giderek
trende yer ayırtmasını ister.
Bu söz üzerine Bertal Efendi çok şaşırır.
“Herhangi bir sorun yoktu, askerin iaşesi normal olarak sürdürülüyordu…”der.
Komutan, emrin kesin olduğunu, yapılabilecek bir şey olmadığını belirtir. Ailesine mektup yazmasında ısrarlı olur.
Bertal Efendi mektubu yazar. Ailesinin,
akrabalarının, kadın-erkek, çoluk çocuk hazırlanmalarını ister, Batı’ya sürgün edildiklerin vurgular. Kendisinin,
Elazığ’a giderek trende yer ayırtacağını
belirtir. Yanında, o esnada karakol yapımında çalışan Memedê İvisi de vardır.
Memedê İvisi ağabeyi Süleyman’ın damadıdır.
Komutan, bu arada, nakliye işi nedeniyle hak ettiği parayı Bertal Efendi’ye
verir. Bertal Efendi’nin elleri titrediği
için parayı cüzdanına yerleştiremez.
Memedê İvisi, parayı cüzdana yerleştirir
ve cüzdanı Bertal Efendi’ye verir.
Büyük Bertal Efendi, ailesini karşılamak
üzere, nahiye müdürüyle birlikte, atıyla
yola koyulur. Nazımiye’den Civarik’e
giderken, Nazımiye’den hemen çıkışta,
sağ tarafta, Kewl denilen bir yerde önceden düzenlenmiş bir pusuda Bertal
Efendi vurularak öldürülür. Cesedinin
üzerine bir miktar toprak atılır. Cesedinin bir kısmı toprak altında bir kısmı
dışarıda kalır. Büyük Bertal Efendi katledildiğinde 56 yaşındadır. Kazım Arik,
Nazımiye-Civrak yolunda, Büyük Bertal Efendi’nin katledildiği noktayı bize
gösterdi.
Bertal Efendi’nin mektubu, askerler
tarafından Civarik’e götürülür. Oğlu
Ali’ye verilir. Ali, babasının yazısını,
imzasını tanır. Tereddütsüz bir şekilde
askere teslim olurlar. Ali, ailesinin göç
için hazırlanmasını ister. Çocuklar, kadınlar, erkekler, 52 insan göç için hazırlanır. Bertal Efendi’nin yürüme güçlüğü
çeken yaşlı anası Zera Sixi (Dakoye)
evde kalır. Göçde gerekli olan eşyalarla,
52 insan, , gece vakti Nazımiye’ye doğru yola çıkar. Şafak vaktinde Derova’ya
varırlar. Kafile, Ramadan Köyü’nün
altındaki dere kıyısına varınca, orada
bekletilir. 52 kişilik kafilenin elleri bağlanır. Dereyi geçtikten sonra bir tümseği aşarlar. Çukur bir yere varırlar. Hepsi
toplu haldedir. Çevrede ateş timleri beklemektedir. Timler, topluluğun etrafını
çepeçevre sarmışlardır. Bu düzenleme
bir plan gereğince önceden yapılmıştır.
Şiddetli bir ateş başlar. Ateşten sonra cesetler tek tek kontrol edilir, süngülenir.
Daha sonra cesetlerin üzerine gaz dökülerek yakılır. Cesetlerin kül olmaları
beklenir. Kazım Arik bize, 52 kişinin
kurşuna dizildiği çukuru gösterdi. O çukurda bir mum da, daha doğrusu mumlar
da, yanıyor. Kazım Arik bize bir detay
da aktardı. Şöyle: Ev işlerinde çalışan
bir kadın var. Aileden biri değil, aileye
hizmet ediyor. Kafileye o da katılıyor.
Ama askerler, onun kafileden ayrılmasını, bölgeyi terk etmesini istiyor. O da
kafileden ayrılarak, olup biteni izlemek
için çevredeki bir ormanda saklanıyor.
Olup biteni oradan izliyor ve olanlar
hakkında Civarik’e haberi ilk olarak o
kadın götürüyor. Kazım Arik de Büyük
Bertal Efendi’nin torunlarındandır.
Büyük Bertal Efendi ve ailesi 1938 Temmuz’unda bu şekilde yok ediliyor. Bertal Efendi’nin, o günlerde, Maz-girt’de,
nakliye işi için uğraşan oğlu Aziz de
olduğu yerde yani Mazgirt’ de katlediliyor.
Bu haberler Civarik’e ulaşınca, Bertal
Efendi’nin yürüme güçlüğü çeken yaşlı
anası, Zera Sixi (Dakoye) kendini asarak
intihar ediyor.
Kanımca, Büyük Bertal Efendi ve ailesinin imha edilmesinin temel nedeni,
general Alpdoğan’ın ailede, potansiyel
bir direniş olasılığı algılamasıdır. Bertal Efendi ve ailesi o günlere kadar bir
sorun çıkarmamış olabilir, ama devletin
böyle bir algılaması olduğu anlaşılır bir
şeydir.
Burada da bir toplu mezar var.Toplu mezarda kimlerin bulunduğu isim isim biliniyor. Kazım Arik Bey, Dersim’de, bu
şekilde 101 (yüzbir) toplu mezar olduğunu söyledi. Toplu mezarlarda yatanlar
isim isim biliniyor. Bu bakımlardan anıt
mezar inşaatı anlamlıdır. Toplumsal hafızayı canlı tutmak için bu gereklidir.
Bu konuda 1990’larda, Bursa’da cereyan eden bir olayı hatırlamak gerekir
kanısındayım.1990’ların
başlarında,
Bursa’da, bir aileden bir genç gerillaya
katılır. Aile bu işe çok şaşırır. Çünkü
aile 50-60 yıl kadar önce, yani 1930’larda, 1940’larda, Bitlis’ten gelmiş, zaman
kızılbaş - sayfa 10 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
içinde de Bitlis ile ilişkilerini sıfırlamıştır. Kürtlük ile herhangi bir lişkisi
kalmamıştır. Durum buyken, aileden bir
gencin gerillaya katılması aileyi şaşırtır,
kaygılandırır.
Gencin, gerillaya katılmasından, bir
süre sonra devletin de haberi olur. Güvenlik güçleri aileyi sıkıştırır, gencin
dağdan geri getirilmesini buyurur. Aile,
güvenlik birimlerinde kendini savunurken, 50-60 yıl kadar önce Bitlis’ten geldiklerini, Kürtlükle hiçbir ilişkilerinin
kalmadığını, hatta Kürt olduklarını bile
unuttuklarını, gencin gerillaya katılmasının kendilerini çok şaşırttığını söyler.
Bu söyleme karşı devletin söylediği sözler çok dikkat çekicidir: Siz Kürt olduğunuzu unutmuş olabilirsiniz, ama devlet sizin Kürt olduğunuzu hiç unutmaz
ve buna göre tedbirlerini alır.
Büyük Bertal Efendi, ailesi, o güne kadar devlete endişe verici bir tutum içinde olmamış olabilirler. Ama bu tutum
her zaman böyle devam etmeyebilir. General Alpdoğan, bu potansiyel gücü algılamış olabilir. Çok geniş olan yetkilerini
imha yönünde kullanmış olabilir. Nasıl
olsa, sorgu-sual ile karşılaşmayacaktır.
Bertal Efendi ve ailesinin neden imha
edildiği konusunda “sürgün için gerekli
olan tahsisat gelmedi veya tahsisat bitti,
o bakımdan imha gerçekleşti” şeklinde
bir açıklama da var. Bertal efendi ve ailesinin imhasının birlikte düzenlendiği
dikkate alındığı zaman bunun gerçekçi
olmadığı da anlaşılmaktadır.
Cesetler Neden Yakıldı?
Aile sürgün için hazırlanmaktadır. Sürgünlük için yola çıkan aileye ne gerekir?
Elbette para gerekir. Gerek erkeklerde,
gerek kadınlarda şüphesiz para vardır.
Yolda, gerekli olacak en önemli şey paradır. Kadınların mücevherlerini, altınlarını, değerli eşyalarını, takılarını da
beraberlerinde taşıdığı çok büyük bir
olasılıktır. Ailenin Ramadan Köyü’nün
alt tarafındaki çukurda kurşuna dizilmesinden sonra, süngüleme sırasında,
bunlara da el konulduğu, yağmalandığı
söylenebilir. Burada sermaye transferinin gerçekleştiği de söylenebilir. Ermeni
mallarına, Rum mallarına nasıl el konulduğu bu malların nasıl yağmalandığı,
sermeye dönüşümünün, Rum ve Ermeni
sermayesinin nasıl Türkleştirildiği hatırlandığında, sürecin Kürdler için de böyle
gerçekleştiği ifade edilebilir.
Bertal Efendiye, nakliye işinden dolayı
hak ettiği paranın ödendiği söylenmişti.
O para, Bertal Efendi’nin pusu sonucu öldürülmesinden sonra elbette geri
alınmıştır. Cesetlerin yakılmasıyla, her
şeyin yakıldığı, geriye hiçbir şey kalmadığı ima edilmeye çalışılıyor.
Bütün bunların soykırım olduğu açıktır.
Birleşmiş Milletler, 1948 tarihli, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde, soykırım, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubun,
tümüyle ya da bir kısmıyla yok edilmek
amacıyla,
“a)üyelerinin öldürülmesi,
b) üyelerinin, bedensel yada zihinsel
olarak ciddi zarara uğratılması
c) Grubun tümüyle ya da bir bölümüyle
bedensel yıkıma uğratılması amacıyla
tasarlanmış yaşam koşullarına bilerek
sokulması,
d) Grup içinde doğumları önlemeyi hedef alan önlemlerin alınması, çocukların
zorla başka bir gruba aktarılması” olarak verilmektedir.
Dersim’de, Soykırım Sözleşmesi’nde
yer alan koşulların hepsi de gerçekleşmiştir. Soykırım, Kürdistan’da sadece
Dersim’de değil,her yerde gerçekleşmiştir. Çeşitli tarihlerde, Bingöl’de, Geliyê
Zilan’da, Wan’da her yerde soykırım yaşanmıştır. Örneğin Yusuf Ziya Döger,
Bilinmeyen Roboske Guew başlıklı yazı
dizisinde, Bingöl yöresinde 1927 yılında gerçekleşen soykırımı anlatmaktadır.
(www.rizgarionline 29.12.2012)
Dersim’le ilgili, Kürdlerle, Kürdistan’la
ilgili anılarını yazan hiç kimse, Büyük
Bertal Efendi’nin, 54 aile üyesinin nasıl
katledilmesi konusunda bir şey yazmışlardır. Bu katliam bilmezlikten, duymazlıktan, görmezlikten gelinmektedir.
Hasan Tanrıverdi de, yukarıda belirtmeye çalıştığım yazısında bu duruma değinmektedir. (s. 5)
Selahattin Ali Arik’in, Yakındoğu’da,
Koçgiri ve Dersim, Kızılbaş Kürt Soykırımı (Peri Yayınları, Kasım 2012) kitabında da bu konulara değinilmemektedir.
Bertal Efendi’nin ve ailesinin hali vakti
yerindedir. Hüseyin Akar, Dersim-Civarik İki Uçlu Yaşam (Peri Yayınları,
Temmuz 1998) kitabında, Elazığ Valisi Cemal Bardakçı’nın kızıyla birlikte, Civarik’e gelerek, Bertal Efendi’ye
ağalara 4 gün konuk olduğunu, Bertal
Efendi’nin, öbür ağaların, valinin kızına
beşibirlikler taktığını yazmaktadır. (s.
114)
Yurtsever, Tanrıverdi, Akbayır Kardeşler
1934’de, soyadı kanunu yürürlüğe girince, Büyük Bertal Efendi ve kardeşleri
Hüseyin ve İbrahim, Yurtsever soyadını alır. Bertal Efendi’nin büyük ağabeyi
Süleyman Ağa, Tanrıverdi soyadını alır.
Kardeşlerin diğerleri Ahmet ve Veli ise
Akbayır soyadını alır.
Hasan Tanrıverdi, Memed ve Avas (Abbas) kardeşlerin de farklı soyadları aldığını belirtir. Büyük kardeş Memed,
Beyazgül, küçük kardeş Avas (Abbas)
Kırmızıtoprak soyadını alır. Avas Kırmızıtoprak Sait Kırmızıtoprak’ın babasıdır. Memed Beyazgül de, Büyük
Bertal Efendi’nin ağabeyi, Süleyman
Ağa’nın damadıdır.
Kürd kardeşlerin farklı soyadları almaları Ermeni sorunuyla, tehcirle, Ermeni
soykırımının sonuçlarıyla yakından ilgilidir. Ermeniler tehcir olunca ve geri dönüş söz konusu olmayınca, geriye kalan
taşınmaz mallarına çevredeki Kürdlerin
el koyması, yağmalaması çok önemli bir
konudur. Devletin sözünü dinleyen, devlet ve hükümet için sorun çıkarmayan
her aileye bu taşınmaz mallardan verilmesi söz konusudur. Bazı ailelere tarla,
bazı ailelere ev, bazı ailelerle değirmen,
bazı ailelere ambar vs. verilecektir. Ailelere tek soyadı olduğu zaman bir aile
olarak kabul edilecek ve bir taşınmaz
mal alacaktır. Kardeşlerin, farklı farklı
soyadları olduğu zaman, her bir kardeşin bu düzenlemeden yararlanma olanağı ortaya çıkacaktır. Ailelerin devlete
bağlılıkları oranında, bu yerlerin ilgili
kişilere, yağmacılara tapulanması da söz
konusudur. Bu, Kürd sorunuyla Ermeni
sorununun bir yerde, bazı alanlarda yoğun bir içiçelik içinde olduğunu gösterir.
Büyük Bertal Efendi’nin veya kardeşlerinin böyle bir olanaktan, düzenlemeden
yararlanıp yararlanmadıklarını bilmiyorum. Aile içinde, kardeşlerin, farklı farklı
soyadları almalarının ön-emli bir nedeninin bu olduğu kanısındayım. Dersim’de,
Karakoçan’da, Kığı’da, Yayladere’de,
Adaklı’da, Hardif’ de, Sülbüs Dağı çev-
kızılbaş - sayfa 11 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
resinde, kısaca Peri Vadisi’nde bu süreci
izlemek mümkündür.
Kürdler, Ermeniler, Dersim’de de birlikte yaşıyorlardı. Örneğin Civarik Petros
dağı eteğinde kurulu bir köydür. Petros
Dağı, Ermenileri çağrıştırmaktadır.
Aziz Akgül, Dağlara Dayalı Şehirleşen Köy Civrak, (Peri Yayınları, Şubat
2009) kitabında “Hormekliler, Civarik Köyü’ne gelip yerleşmeden önce,
Civarik’te Ermeniler yaşarmış” (s.9)
demektedir. Mithat Özcan’ın, Tanıkların Dilinden Peri Vadisi, Sosyoloji-Tarih
(Peri Yayınları, 2012) kitabında yer alan
söyleşilerde de bu süreci izlemek mümkündür.
Antranik’in,
Dersim
Seyahatname
(Çev. Payline Tomasyan, Aras Yayınları, Kasım 2012) isimli kitabında da, bu
konuyla ilgili bilgiler vardır. Seyahatname, 1880’lerde, Kığı’dan Pülümür’e,
Dersim’e yapılan bir seyahati anlatmaktadır. Kitap 1900 yılında, Tiflis’de Ermenice olarak basılmıştır.
Zore kadın 1941 yılında, kocası Avase
İvisi’yi kaybeder. Avase İvisi barsak düğümlenmesinden ölmüştür. Zore kadın
28, Şait 6, Güllü 4, Fatma 2 yaşındadır.
Amca Memedê İvisi yeğenleriyle çok
yakından ilgilenmeye başlar. Yeğenlerini de kendi çocukları arasında yetiştirmeye gayret eder.
Zore kadın, 1942 yılında, amcasının
oğlu Küçük Bertal Efendi ile evlenir.
1943 yılında 5-6 yaşlarındaki kızı Güllü, Ağa Yaylası’nda, başına bir taş düşmesi sonucu ölür. 8 yaşındak Sait, kız
kardeşinin ölümünden büyük üzüntü
duyar. Bu ölümün ana Zore kadına yeni
travmalar getirdiği açıktır.
Sait 1943 yılında kız kardeşi ile birlikte
amcası Memedê İvisi’ yi de kaybeder.
İyice öksüz kalmıştır.
1943 yılında, Küçük Bertal Efendi-Zore
kadın evliliğinden bir kız çocuğu dünyaya gelir. Bu kız çocuğuna, başına taş
düşmesi sonucu ölen Güllü’nün adına
izafeten Güllü adı verilir.
Hüseyin Akar, yukarıda sözü edilen
Dersim-Civarik İki Uçlu Yaşam kitabında 18. yüzyıl ortalarından söz eder.
1944 yılında henüz bir yaşındaki Güllü,
evde, damdan düşerek ölür. Zore kadın
31 Sait 9 yaşındadır.
Van Gölü çevresine, Dersim’in de içinde
bulunduğu Van, Bitlis, Diyarbakır, Siirt,
Muş, Erzurum, Ağrı, Kars gibi yörelere
Ermeniler Batı Ermenistan, Kürdler Kuzey Kürdistan diyor. Kırsal bölgelerde
daha çok Kürdlerin, şehirsel bölgelerdeyse, daha çok Ermenilerin yaşadığı
söylenebilir.
Sait Kırmızıtoprak’ın Eğitim Hayatı
Zore-Zöhre Ananın Çileli Yaşamı (1)
Büyük Bertal Efendi’nin, 1913 doğumlu kızı Zore (Zöhre) 1931 yılında Avase (Abbas) İvisi ile evlenir. 1935 yılında Sait Kırmızıtoprak dünyaya gelir.
1937’de kızı Güllü, 1939’da kızı Fatma
dünyaya gelir.
Zore kadın, 1938’de babası Bertal Efendi, kardeşleri, çok yakın akrabaları katledildiğinde, 54 canın katledildiğinde 25
yaşındadır. O dönemde, kocası Avase
İvis’le Kığı’da yaşadıkları için ölümden kurtulmuştur. Babasının, anasının,
çok yakın akrabalarının böylesine katli,
Zore kadında çok ağır travmalar yarattığı açıktır. 1938’de üç yaşında olan Sait
de, anasındaki, yakın akrabalarındaki
bu travmadan şüphesiz etkilenir.
Civarik Köyü’nde 1944 yılında okul
açılır. Okula kayıt yaptıran öğrencilerden biri de Sait’dir. 1949 yılında mezun
olur. Aynı yıl, Eylül ayında, Tunceli
Ortaokuluna kaydolur. Ortaokul ikinci
sınıfına geçince, parasız yatılı sınavını
kazanır, bir arkadaşı ile birlikte eğitimini Balıkesir’de sürdürür. Ortaokul
ve lise eğitimini parasız yatılı olarak
Balıkesir’de tamamlar. 1955’ de Balıkesir Lisesi Fen Bölümünden mezun
olur. Mezuniyetler hep Pekiyi derecesi
ile olur.1955-1956 yıllarında, İzmir Tıp
Fakültesi’ndedir. İkinci sınıfa geçince
kaydını, İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’ne
aldırır. Çapa Tıp Fakültesi’nden 1962
yılında mezun olur. Arada, ileride anlatılacağı gibi, 17 Aralık 1959’da gözaltına alınmakla, tutuklanmakla başlayan
49’lar davası vardır.
Sait Kırmızıtoprak’ın Düşün ve Duygu Dünyası
Sait Kırmızıtoprak deyince, insanın aklına ilk olarak Güney Kürdistan’a geçişi,
oradaki faaliyetleri gelir. Sait Elçi’yle
ilişkileri, Saitler olayı, “Saitler Komplosu”, üzerinde düşünmeye değer olaylardır.
Sait Kırmızıtoprak, 1960’ların sonlarından itibaren gerilla mücadelesinin
gerekliliğini düşünen, bu düşüncesini
yaşama geçirmeye çalışan bir kişidir. Bu
düşüncenin Sait Kırmızıtoprak’ta nasıl
oluştuğunu irdelemek önemlidir.
Balıkesir’de, İzmir’de, İstanbul’da öğrenciliğinin, Sait’in düşüncesinin oluşumunda büyük bir rolü vardır. Sait
yaz tatillerini kendi köyünde, ailesinin
yanında geçirmektedir. Harmanda çalışmakta, çobanlık yapmaktadır. 1951-1952
yıllarından itibaren bu böyle devam edip
gelmiştir. Balıkesir, İzmir, İstanbul’da
eğitim sırasında yaptığı gözlemler, Tunceli, Nazımiye, Civrak ile bu kentler arasında yoğun bir dengesizlik olduğunu
fark etmiştir. Yol, su, elektrik gibi temek
alt yapı hizmetleri bakımından, sağlık,
eğitim gibi temel hizmetler bakımından,
çok büyük bir dengesizlik vardır. Yatılı
eğitim sırasında Balıkesir’den, İzmir’de,
İstanbul’da, Dersim’e, Nazımiye’ye,
Civarik’e yaptığı yolculuklarda, bu dengesizliğin farkına varma bilinci gittikçe
gelişmektedir.
1943’te 5-6 yaşlarındaki kız kardeşi
Güllü’nün, Ağa Yaylası’nda, başına taş
düşerek ölmesi, Sait’i derinden etkileyen bir olaydır. 1944’de, 2 yaşındaki Güllü’nün, damdan düşerek ölmesi,
çeşitli olanaksızlıklar, ölümlere engel
olamamak Sait’deki bu bilinci gittikçe
geliştirir.
Tıp Fakültesi’ndeki eğitimi sırasında
Tunceli- Nazımiye-Civrak- Batı İlleri
dengesizliğinin, bütün Doğu’yu (Kürd
illerini) kapsadığının bilincine varır.
Bütün bu ilişkilerin toplumsal düzen
hakkında, Doğu-Batı hakkında duygular, düşünceler oluşturmaması mümkün
değildir.
Sait, çocukluğundan itibaren, dedesi Büyük Bertal Efendi’nin, ailesinin, yakın
akrabalarının başına gelenler hakkında
bazı şeyler bilmektedir. Bugün, katledilen 54 kişi isim isim bilinmektedir. Üniversite eğitimi sırasındaysa, sadece kendi ailesinin, Civarik’in, Nazımiye’nin
Dersim’in değil, bütün Kürdlerin, Kürd
coğrafyasının farklılık ve olumsuzluk
yaşadığının bilincine varmaya başlamıştır.
kızılbaş - sayfa 12 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Sait, 17 Aralık 1959’da, 49’lar davası çerçevesinde gözaltına alınanlar ve
tutuklananlar arasındadır. 24 yaşındadır. İstanbul’daki harbiye zindanlarında, Ankara’da Kazıkiçi, Soğukkuyu
zindanlarında Kürdleri, Kürdistan’ı
yakından tanıma olanağı bulur. Dava
Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde
görülmektedir.
Sait Kırmızıtoprak, 1961 yılında İsmet
Özevcek ile evlenir. 1962 yılında oğlu
Dara, 1965 yılında kızı Ruken dünyaya
gelir.
Sait Kırmızıtoprak 1962 yılında Tıp
Fakültesi’nden mezun olur. Önce, Ankara, Güdül ilçesi hükümet tabipliğine
tayin edilir. Kısa bir süre sonra, SivasGemerek’e, hükümet tabibi olarak tayin
edilir. 1963 yılında, haziran ayında,
Konya’da Yunak Devlet Hastanesi’ne
başhekim olarak gider. 1965 yılı İlkbaharında Yunak’daki görevi sona erer.
Nisan 1965 itibariyle İzmir’de askerlik görevi başlar. Askerlik, İzmir’deki
eğitimden sonra, Isparta’da, Er Eğitim
Tugayı’nda devam eder. Nisan 1967’de
terhis olur. Ancak Isparta’dan ayrılmaz.
Şehir merkezinde bir muayenehane açar.
Orada, çeşitli zamanlarda o bölgeye sürgün edilmiş Kürdlerle yakın ilişkiler
kurar.
Sait Kırmızıtoprak 36 yıllık kısa ömrünün 17 yılını öğrencilikle geçirmiştir.
Meslek hayatının 7 yılında Güdül, Gemerek, Yunak ilçelerinde, daha sonra da
Isparta ilinde geçirmiştir.
1960’larda Sait Kırmızıtoprak
Sait Kırmızıtoprak toplum sorunlarına
çok ilgi duyan bir doktordur. Doğu batı
dengesizliğini kavramaya çalışmaktadır. 1950’lerin ortalarında, ilk yazısı,
1957’de Ceride-i Dersim gazetesinde
yer alır. Sait bu sırada Tıp Fakültesi öğrencisidir. İstanbul’da Tunceli Kültür
Derneği’nin her türlü etkinliğine katılır.
Akis, Forum, Vatan gibi yayın organlarında sağlık hizmetleri ile ilgili görüşlerini açıklar.
27 Mayıs’tan sonra, 1960’larda Sait Kırmızıtoprak, görüşlerini, düşüncelerini
Yön dergisinde açıklar. Yön o günlerde Doğan Avcıoğlu’nun yönettiği solcu
bir dergidir. 1962, 1963, 1964 yıllarında
Sait Kırmızıtoprak’ın Yön dergisinde
yazdığı yazılar, makaleler Sait’in o dö-
nemlerdeki duygu ve düşünceleri hakkında fikir verir. Musa Anter’le girdiği
tartışmalar önemlidir. O yıllarda Musa
Anter de Barış Dünyası adlı liberal bir
dergide yazmaktadır. Barış Dünyası’nı
Ahmed Hamdi Başar yönetmektedir.
O yıllarda Sait Kırmızıtoprak ile Musa
Anter “Doğu Sorunu” ile ilgili görüşlerini Yön ve Barış Dünyası isimli dergilerde açıklamışlardır. Sait Kırmızıtoprak da Musa Anter de 49’lar Davası’nın
iki sanığıdır. Birbirlerini o yıllardan
tanımaktadırlar. Selahattin Ali Arik
“Doktor Şıvan, Sait Elçi, Süleyman Muini ve Kürd Trajedisi (1960-1975)” isimli
kitabında (Peri Yayınları, Kasım 2011),
Sait Kırmızıtoprak’ın yazılarını toplu
olarak vermektedir. Musa Anter’in Barış Dünyası dergisindeki yazılarına da
değinmektedir (s. 43-180).
ve Barış Dünyası dergisinde yazan Musa
Anter’le yaptığı tartışmalar üzerinde konuşmuştuk. Hasan Tanrıverdi, yukarıda
sözünü ettiğim metinde bu ziyaretten de
söz ediyor (s. 23-24).
Sait Kırmızıtoprak 1960’ların ortalarından itibaren Kürdistan’ı gezmeye
çalışıyor. Çeşitli şehirlerdeki, ülkelerdeki arkadaşlarını ziyaret ediyor. Onlarla uzun uzun sohbetler yapıyordu. Bu
ilişkiler çerçevesinde Kürd toplumunu,
Kürdistan’ı daha yakından tanımaya
çalışıyordu. Güney Kürdistan’da Mele
Mustafa Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi’nin peşmergelerin
Irak devletiyle yürüttüğü silahlı mücadeleyi de ilgiyle, heyecanla izliyordu.
Temmuz 1965’te illegal olarak kurulan
Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin
faaliyetlerini de izlemeye çalışıyordu.
KDP’nin başkanı avukat Faik Bucak
Temmuz 1966’da bir suikast sonucu öldürüldü. Sait Kırmızıtoprak bunun da
bilincindedir. Faik Bucak’tan sonra Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin liderliğini Sait Elçi yapmaktadır.
Doktor olduğu için becerikli, hünerli,
yaratıcı, atak, cesur olduğu için arkadaşlarıyla birlikte orada kalmasına izin
verilir. Haftanin’de kendisine kamp açmasına da olumlu bakılır.
Sait Kırmızıtoprak 1969’da, bahar aylarının sonlarında bir geziye daha çıktı. Önce Civarik’e, kendi köyüne geldi.
Yakınlarıyla, akrabalarıyla, çevrede gezintiler yaptı. Sülbüs Dağı, Pedro Dağı
çevrelerinde uzun uzun ziyaretler yaptı, eski arkadaşlarıyla sohbet etti. Daha
sonra Dersim çevresinde dolaştı, arkadaşlarını ziyaret etti. Ağustos sonlarında, Eylül başlarında Erzurum’daydı. Bu
ziyarette Avukat Mehmet Ali Aslan’ın
evinde, Doktor Sait Kırmızıtoprak’ı,
kardeşi Hasan Tanrıverdi ile birlikte
ben de ziyaret etmiştim. O zaman Doğu
Anadolu’nun Düzeni, Sosyo-ekonomik
ve Etnik Temeller kitabı yeni yayımlanmıştı. Bu kitap üzerinde, 1962-1964
yılları arasındaki Yön’de çıkan yazıları
Sait Kırmızıtoprak bu ziyaretlerini
Erzurum’dan sonra Ağrı, Muş, Bitlis
çevrelerinde de sürdürdü. 1969’un Ekim
ayı başlarında görüştüğü arkadaşlarla
birlikte Güney Kürdistan’a geçti. Kürdistan Demokrat Partisi ile peşmergelerle, Mele Mustafa Barzani ile tanıştı.
Mele Mustafa Barzani, KDP, onlara kalacak yer gösterdi.
Sat Kırmızıtoprak gerilla düşünmektedir, düşüncelerini yaşama geçirme çabası içindedir ama bu düşüncelerini, duygularını açığa vurmamaktadır.
Sait Kırmızıtoprak gerilla düşünmektedir ve Sait Elçi liderliğindeki Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin
bu konuda yetersiz olduğunu kavrar.
Zaman zaman Güney Kürdistan’daki
kamptan ayrılarak Kuzey Kürdistan’a,
Mardin, Siirt, Van, Hakkari yörelerine gider. Oralardaki arkadaşlarıyla
görüşür. 1970 Haziranının sonlarında,
Ankara’da, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’ni kurar.
Güney Kürdistan’da ve Kuzey Kürdistan’da bu çerçevede faaliyet yürütülür. Türkiye’de Kürdistan Demokrat
Partisi’nin faaliyetleri Kuzey Kürdistan’dan Mardin, Siirt, Hakkari, Van,
Muş, Bitlis gibi yörelerde, orman yangını
gibi gelişme gösterir. Bu gelişmelerden
Türk istihbaratı kısa zamanda haberdar
olur. Mele Mustafa Barzani ve Kürdistan
Demokrat Partisi de rahatsız olur.
1971’de, 12 Mart rejiminde Diyarbakır
Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı
Askeri Mahkemesi’nde, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi ve Türkiye’de
Demokrat Kürdistan Partisi, Devrimci
Doğu Kültür Ocakları hakkında soruşturmalar, davalar açılır. Bu çerçevede
gözaltına almalar, tutuklamalar gerçekleşir. Aranan Devrimci Doğu Kültür
Ocaklarına ve Türkiye Demokrat Kürdistan Partisi ve Türkiye’de Demokrat
kızılbaş - sayfa 13 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kürdistan Partisi üyelerinin bir kısmının firar oldukları, onların da Güney
Kürdistan’da Sait Kırmızıtoprak’ın
kampında bulundukları anlaşılır. Bu süreç devleti de Mele Mustafa Barzani’yi
de daha çok kaygılandırır.
Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi
başkanı Sait Elçi, Mayıs 1971 başlarında, arkadaşlarına haber vermeden Suriye üzerinden Güney Kürdistan’a gider.
Yanında arkadaşı Muhammedê Begê
de vardır. Kuzey Kürdistan’dan, Suriye
üzerinden Güney Kürdistan’a geçiş, illegal bir geçiştir.
Aynı günlerde Mele Abdüllatif Savaş da
Güney Kürdistan’a geçer. Bu kimsenin
Doktor Şivan’ın karargahında yer alan
Faik Savaş’ın köylüsü olduğu anlaşılır.
Bingöl taraflarındandır.
Haziran ayı başlarında Sait Elçi’nin
önce kaybolduğu daha sonra da öldürüldüğü haberi yayılır. Sait Elçi ile birlikte Muhammedê Begê’nin ve Abdüllatif
Savaş’ın da öldürüldükleri söylenir.
Dpktor Şıvan (Sait Kırmızıtoprak) ve
Çeko (Hikmet Buluttekin) Sait Elçi’yi
öldürdükleri iddiasıyla 18 Temmuz
1971’de tutuklanırlar. Bu iddialar çerçevesinde, Eylül ayının ilk haftasında
Brusk (Hasan Yıkmış) da tutuklanır.
26 Kasım 1971’de Sait Elçi ve arkadaşlarını öldürdükleri iddiasıyla Doktor Şıvan, Çeko ve Brusk Güney Kürdistan’da
KDP yönetimi tarafından idam edilir.
Sait Elçi karşılığında Doktor Şıvan’ın,
Muhammedê Begê karşılığında Çeko’
nun, Abdüllatif Savaş karşılığında da
Brusk’un idam edildikleri vurgulanır.
1938’de, Sait Kırmızıtoprak’ın dedesi,
Büyük Bertal Efendi ve 54 aile üyesi,
direniş için potansiyel olarak algılandıkları için katledilmişlerdi. Sait Kırmızıtoprak ise, bu muhalefeti 1960’ların sonunda daha sistematik bir şekilde
örgütlemeye, yapılandırmaya çalışıyor.
Rejim için çok büyük bir tehdit olarak
algılandığı açıktır. İmhası, devlet için
büyük bir gereklilik olarak düşünülmüştür. Büyük Bertal Efendi katledildiğinde
56 yaşındadır. Sait Kırmızıtoprak idam
edildiğinde 36 yaşındadır. Dedenin akıbeti ile torunun akibeti arasında şaşırtıcı
bir benzerlik vardır.
Olay şüphesiz burada anlatıldığı gibi ba-
sit değildir. Çok daha karmaşıktır. Aslında olay, süreç, entrikalarla doludur.
Bu süreçte pek çok kişinin adı geçmektedir. Bu kişilerin bu süreç içinde birbirleriyle ilişkilerinin değerlendirilmesi
şüphesiz önemlidir ama bu yazıdaki
amacım bu karmaşık ilişkileri açıklığa
kavuşturmak değildir
Bu olguyu, bu süreci daha geniş bir sorunun içine, Yakındoğu’da, Ortado-ğu’da
Kürdistan sorununun içine yerleştirmek,
ilişkileri bu şekilde anlamlandırmak gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda bunu
denemeye çalışacağım.
Kürd-Kürdistan Sorununun Özü, Temeli
Kürdlerin, Kürdistan’ın Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki konumunun bilincine varılması önemlidir. Kürdlerin
Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması, Kürdleri dostsuz bırakan, hasımlarını çoğaltan bir etki
yaratmıştır. Ta o yıllardan beri Kürdlerin, Kürdistan’ın etrafı, KürdlereKürdistan’a hasım olan güçlerce çevrilmiştir. 1920’erde, 30’larda, 40’larda
Kürdlerin, Kürdistan’ın etrafını çeviren
hasım güçler Büyük Britanya, Fransa, Türkiye ve İran’dır. Büyük Britanya 1930’larda Irak’a bağımsızlık vermiş ama Güney Kürdistan’ı sanki özel
hukuktaki bir malı miras bırakır gibi
Irak’a devretmiştir. Fransa da II. Dünya
Savaşı’ndan sonra Güneybatı Kürdistan’ı
aynı yolla Suriye’ye bırakmıştır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Kürdlere, Kürdistan’a hasım olan güçler Irak,
İran, Türkiye, Suriye olarak görülmektedir. Sovyetler Birliği döneminde, Kafkasya’da da bir Kürdistan olduğunu
unutmamak gerekir. 1923-28 arasında
yaşam bulan Kızıl Kürdistan dikkatlerden uzak tutulamaz. Türkiye, İran, Irak,
Suriye gibi devletlerin emperyalist devletler tarafından maddi manevi, politik
diplomatik, askeri olarak desteklendikleri de açıktır.
Etrafın böylesine hasım güçlerle çevrili olduğu bir ortamda ulusal kurtuluş
mücadelesi nasıl yürütülebilir? Bu durum, ulusal kurutuluş mücadelesi yürütenler için cehennem gibi bir ortam
yaratmıştır. Ulusal kurtuluş mücadelesi
yürütmeye çalışanlar adeta bir cehennemde mücadele etmektedirler. Filistin
kurtuluş hareketi ile Kürdistan kurtuluş
hareketinin karşılaştırılması bu durumu
açıkça ortaya koymaktadır.
Filistin’in dost güçler arasında mücadele
verdiği söylenebilir. Filistin’in tek hasmı vardır o da İsrail’dir. Ama Suriye,
Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır
Filistin’e dost olan güçlerdir. Ayrıca 22
üyeli Arap Birliği, 57 üyeli İslam Konferansı Filistin’e dost olan güçlerdir.
Bu nedenlerden dolayı dünya devletleri
içinde de Filistin’e dost olanlar çoktur.
Bunlar FKÖ’yü ister beğensinler ister
beğenmesinler ona maddi ve manevi
olarak yardım etmek durumundadırlar.
Politik, diplomatik askeri olarak da yardım etmek durumundadırlar.
Kürdler, Kürdistan için durum çok
olumsuzdur. Kürdlerin, Kürdistan’ın
etrafında dost bir güç yoktur. Kürdlere
yardım eden devletler de yoktur. Emperyalist devletler Kürdlerin ulusal kurtuluş mücadelesine karşıdır. Bu emperyal
güçler Kürdleri müşterek olarak ezen
devletlere politik, diplomatik, ekonomik, askeri yarım vermektedirler.
1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde Yakındoğu’da, Ortadoğu’da kurulan
statükonun Kürdlere hiçbir statü vermediği bilinmektedir. Bu yıllarda Kürdler,
Kürdistan bölünmüş, parçalanmış ve
paylaşılmıştır. Fiili olarak devletlerarası
sömürge durumu vardır. Aslında Kürdler Kürdistan sömürge bile değildir.
Çünkü sömürgenin adı olur, sınırları
olur. Örneğin Afrika 1885’te emperyalist ve sömürgeci devletler tarafından
paylaşılmış, sömürgeler kurulmuş, II.
Dünya Savaşı’ndan sonra, 1960’larda,
sömürgeler bu sınırlarla bağımsızlıklarını gerçekleştirmişleridir.
1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde Kürdlere hiçbir statü vermeyen bu
statükonun II. Dünya Savaşı’ndan sonra
Birleşmiş Milletler döneminde de aynen
korunduğu çok yakından bilinmektedir.
Mele Mustafa Barzani’nin tutumu
Bu cehennemi ortamda ulusal kurtuluş
mücadelesi nasıl yürütülür? Bu devletlerden birisiyle şu veya bu nedenlerle
ilişkiye girmek bir zaruret olarak kendini dayatmaktadır. Bu ilişkinin tek
koşulu ise öbür parçalardaki Kürdlere
zarara vermemeye, verilecek zararları
mümkün olduğu kadar aza indirmeye
çalışmaktır. Öte yandan bu tür ilişkiler
kızılbaş - sayfa 14 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
kurulması her zaman mümkün olmaz.
Bölünme, parçalanma ve paylaşılma bu
tür ilişkiler kurulmasına zaten engeldir.
Ama ilişki kurulabilecek bir ortam doğuyorsa ondan da faydalanmak gerekir.
Aslında böyle bir ilişkinin öbür parçalardaki Kürdlere zarar vermemesi düşünülemez. Bu bakımdan öbür parçalara
verilecek zararları mümkün olduğu kadar aza indirmeye çalışmak önemlidir.
Bu zararların önüne de ancak Kürdlerin,
Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması
ve paylaşılması konusunda yüksek bir
bilincin oluşmasıyla geçilebilir.
Mele Mustafa Barzani’nin 1960’ların ortalarında Türkiye ile bir ilişki kurduğu
anlaşılıyor. Bu ilişkilerin kurulmasını
sağlayan bir ortam oluşmuş. Bu ortamdan yararlanılıyor.
Böyle bir ilişkinin kurulması sürecinde
devlet, Mele Mustafa Barzani’den ne isteyebilir? Kuzey’deki Kürdlerin, Kuzey
Kürdistan’daki Kürdlerin Güney’deki
Kürdler gibi örgütlenmelerine arka çıkmamasını, böyle bir sürece destek vermemesini şart koşar. Bunun karşılığında
da KDP, peşmergeler, Hakkari, Van, Siirt, Mardin gibi yörelerden lojistik temin
edecektir. Hatta devlet o bölgelerden
Kürdlerin Güney’e geçip peşmergelere katılmasına göz yumacaktır, bunları
görmezlikten gelecektir. Bu ilişkiler
ağında şunu izleyebiliyoruz. Türkiye
Kürdistan Demokrat Partisi 1965 yılında
illegal olarak kurulmuştur. Güney’deki
KDP’nin bu parti ile kanımca sıcak ilişkileri olmamıştır. Kuzey’den Güney’e
“size yardım etmeye geldik” diyenlere
KDP “bu mücadeleyi siz kendi ülkenizde, kendi gücünüzle yürütün, bizden de
yardım beklemeyin” denmiştir.
Bu çerçevede gerek Sait Elçi’nin gerek
Sait Kırmızıtoprak’ın çabaları KDP yönetimince ve Mele Mustafa Barzani tarafından hoş karşılandığı söylenemez.
Çünkü her iki Sait de Kuzey’de bir şeyler
yapabilmek, örgütlenebilmek için mücadele etmekte, Güney’de Mele Mustafa
Barzani’den yardım beklemektedirler.
Bu, Mele M. Barzani’yi Türkiye karşısında zor duruma düşüren bir süreçtir. Mele
Mustafs Barzani’nin, KDP’nin her iki
Sait’ten de rahatsız olduğu söylenebilir.
Bunun ötesinde Doktor Şıvan (Sait
Kırmızıtoprak) gerilla mücadelesi düşünmektedir ve bu düşüncesini yaşama geçirme gayreti içindedir. Buysa
hem Türkiye’yi hem de Mele Mustafa
Barzani’yi çok rahatsız eder. Öyle bir
sürecin başlaması Güney için gereken
lojistiğin kesilmesi gibi bir durum yaratır ayrıca KDP için yeni bir cephe
açılması süreci yaratabilir. 1971 yılında gerçekleşen Saitler olayının, “Saitler
Komplosu”nun böyle bir temeli vardır.
Bu olayda, bu komploda suçlu aramak
doğru bir muhakeme tarzı değildir. Her
iki Sait ile ilgili senaryoyu hazırlayan da
yürürlüğe koyan da şüphesiz Türk istihbaratıdır. Her iki olguda da tetiği çekenlerin Kürd olması Türk istihbaratının
temel rolünü dikkatlerden uzak tutamaz.
Şöyle düşünmek kanımca daha doğrudur. Mele Mustafa Barzani, KDP böyle
cehennemi bir ortamda Kürdlere çıkış
yolu bulabilmek, bir kapı bulabilmek
için Türkiye ile ilişki kurma gereğini hissediyor. Politik ortamı bu şekilde
değerlendirmek yoluna gitmiş. Bu, emperyalist devletlerin 1920’lerde kurduğu
statükoya bir müdahaledir, bu statükoda
bir gedik açma çabasıdır. Sait Elçi’nin ve
Sait Kırmızıtoprak’ın çabalarını da böyle bir mücadele çerçevesinde değerlendirmek mümkündür. Süreci daha uzun
vadeli düşünmekte yarar vardır.
Suriye’de Ne oldu?
Mart 2011’den beri Suriye’de Beşşar
Esed yönetimine karşı başkaldırı hareketleri yaşanmaktadır. Ordudan ayrılan
subaylar el Kaide, el Nusra gibi örgütler
muhalefeti temsil etmektedirler. Ordudan ayrılanlara ve bazı muhalefet unsurlarına Özgür Suriye Ordusu da denmektedir.
Suriye’de başkaldırı hareketleri başlar
başlamaz Türkiye muhalefeti örgütlemeye başlamıştır. Bu konuda An-talya’da,
İstanbul’da birçok toplantı yapılmıştır.
Türkiye, Suriye’deki muha lefetin yapılandırılması sürecinde Kürd lerin de
temsil edilmesini hiçbir zaman istememiştir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar, muhalefeti maddi ve manevi olarak
destekleyen, silahlandıran bir güç olarak
ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin Suriye politikasının esasını
Beşşar Esed rejiminin yıkılması ama bu
süreçte Kürdlerin hiçbir şey, hiçbir hak
elde edememesi oluşturmaktadır. Baas
Partisi’ne dayanan düzenin yıkılmasından sonra İslami bir rejimin kurulması
da Türkiye’nin Suriye politikasının hedeflerindendir.
Kürdlerse bu süre içinde kendi bölgelerinde yani Güneybatı Kürdistan’da kendi işlerini yapmakta, örgütlenme çabalarını sürdürmektedir. Bugün Güneybatı
Kürdistan’a daha çok Rojava denilmektedir. Batı Kürdistan denmesi kanımca
daha doğrudur.
Haziran 2012’de Beşşar Esed Kürd bölgelerinin bir kısmından askerlerini çekmiştir. Bu yerleri Demokratik Birlik
Partisi PYD kontrol etmeye başlamıştır.
Beşşar Esed’in askerlerini çektiği yerlerin PYD tarafından kontrol edilmesine
karşı çıkmak sağlıklı bir tutum değildir.
“PYD eli kanlı rejimle işbirliği yapıyor”
demek doğru değildir. Kürdistan’ı baskı
altında tutan devletlerin hepsinin de eli
kanlıdır.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkanı Mesut Barzani 16 Kasım 2013 günü
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
daveti üzerine Diyarbakır’a gelirken
yaptığı “Rojava’da devrim falan olmamıştır. PYD Beşşar Esed’in askerlerini
çektiği bölgede hükümranlık kurmaya
çalışmaktadır” sözü sağlıklı bir değerlendirme değildir. 1991’de, bahar aylarında Güney Kürdistan’da da böyle
olmadı mı? Saddam Hüseyin’in Güney
Kürdistan’dan çekildiği alanlara Kürdler
el koymaya başlamadılar mı? Arada şöyle bir fark olduğu söylenebilir. Saddam
Hüseyin çekilme zorunluluğunu hissetti. Beşşar Esed yönetimi ise Türkiye’yi
de ciddi bir sorunla karşı karşıya bırakmak için böyle bir yola başvurdu.
Bu ilişkilerde aranacak tek koşul öbür
parçalardaki Kürdlerin çıkarlarına zarar
vermemeye çalışmak, muhtemel zararları en aza indirmeye gayret etmektir.
Buysa ancak Kürdlerin, Kürdistan’ın
bölünmesi, parçalanması paylaşılması
konusunda yüksek bir bilincin oluşmasıyla olur. Kürdlerde ise bu konuda değil yüksek bir bilinç küçük bir bilincin
bile oluşmadığı görülmektedir. PKK,
BDP, PYD hala, “devlet, federasyon istemiyoruz, sınırlarla sorunumuz yoktur.
Biz asla bölücü değiliz” deyip durmaktadırlar. Bu, bölünme, parçalanma ve
paylaşılma gibi bir felaketin bilincine
varamama demektir. Kendisinin ne durumda olduğunun bilincine varmamak
demektir. Çünkü bölünen, parçalanan
ve paylaşılan sensin. Bu, aynı zamanda, “emperyalist devletler tarafından
kızılbaş - sayfa 15 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
çizilmiş bu sınırlarla sorunumuz yoktur” demektir. “Demokratik özerklik”
gibi bir kavram ise içi boş bir kavramdır, Kürdistan’da bir karşılığı yoktur.
“Türkiyelileşme” ise, Kürdistani olmaktan uzaklaşmaya, Türkleşmeye hizmet
eden bir kavramdır. Türklere, Kürdleri,
Kürdistan’ı, Kürd/Kürdistan sorununu
anlatmaya değil, Türkleşmeye hizmet
eder. Kürdler zatan, kanun zoruyla, devlet terörü eşliğinde gereğinden çok çok
Türkiyeleştiler, Türkleştiler… Halbuki,
Kürdlerin Kürdistani olmaya özen göstermeleri gerekir.
Bugün 10-15 yıl öncesine nazaran Kürdleri, Kürdistan’ı Kürd/Kürdistan sorununu daha iyi biliyoruz. Bu konuyu artık
daha çok konuşuyoruz, yazıyoruz. Doğru kavramlara konuşuyoruz, yazıyoruz.
Bu ortamın yaratılmasında, bu değişimin yaşanmasında, PKK’nin, gerilla
mücadelesinin şüphesiz çok büyük rolü
vardır. Bu ortama bakarak, dilerim PKK
de kendi zihniyetini değiştirir.
Mele Mustafa Barzani döneminde, 1960’
larda, parçacı siyaseti anlamak, kavramak mümkündür. Günümüzde ise hala
böyle bir siyasetin yürütülüyor olması
yanlıştır, sağlıklı değildir.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Güneybatı
Kürdistan’da oluşan özerk yönetimi elbette tanımalıdır. Türkiye’ye de Güneybatı Kürdistan’la ilgili politikasını gözden geçirmesini telkin etmelidir.
Sait Kırmızıtoprak’ın Çevresine Etkileri
1969 yaz ayları sonlarında Erzurum’da
Sait Kırmıztıoprak’ı Mehmet Ali Aslan’ın evinde ben de ziyaret etmiştim.
Günlük olaylar üzerinde sohbet etmiştik. O zaman Kürdler Kürdistan konusunda fazla bilgiye, bilince sahip değildim. Etraflı, derinlikli bir konuşmaya,
tartışmaya hazır değildim. Bendeki
zihinsel dönüşüm 12 Mart rejiminde
Diyarbakır Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Tutukevi’ndeki yaşam
sürecinde ve askeri mahkemede gerçekleşen duruşmalar sürecinde oldu. Daha
sonra da Komal Yayınevi Rızgari Derneği sürecinde, 12 Eylül’de askeri tutukevinde yaşam, askeri mahkemelerdeki
yargılamalar ve 1984’te başlayan gerilla
mücadelesi sürecinde güçlendi.
Sait Kırmıztoprak’ın aydınlık bir yüzü
vardı. Gözleri ışık saçıyordu. Sesi hala
kulağımdadır. Hareketleri, vücut dili
gözlerimdedir. Bu yönleriyle Sait çevredekileri, içine girdiği toplumu, insanları
çok kolay etkilerdi. Sait içine girdiği topluma bir değer katardı. Gruptan ayrıldığı
zaman grup bir eksiklik hissederdi.
Sait Kırmızıtoprak için zeki, becerikli,
yaratıcı, atak, cesur gibi nitelikler her
zaman anlatılır. Bunlar arasında bazen
“aceleci” gibi bir sıfat da eklenir. “Aceleci” sıfatının yerinde kullanılmadığını
düşünüyorum. Zira Kürdlerdeki ulusal
kurtuluş mücadelesi çok gecikmiş bir
mücadeledir. Bunun nedeni Kürdlerin
ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılmasıyla ilgilidir. 1920’lerde dönemin iki emperyal devleti ve
Ortadoğu’nun iki köklü devleti birbirleriyle organize bir şekilde Kürdlerin,
Kürdistan’ın üzerine çullanmışlardır.
Bu baskı, bu zulüm Kürdlerdeki ulusal
kurtuluş mücadelesini çok geciktirmiştir. I. Dünya Savaşı sonunda, 1920’lerde
çözülecek sorunu bir asır geriye itmiştir.
Kürdlerin zaafları da bu süreçte elbette
etkilidir.
Zore (Zöhre) Ananın Çileli yaşamı (2)
Zore Ana 1971’de oğlunun kaybolmasıyla başlayan günlerde ondan hiçbir haber alamaz. Konuşmaya çalıştığı kişiler
de ona sağlıklı bilgi veremezler. Hasan
Tanrıverdi o günlerde ve sonrasında
Sait’in dava arkadaşlarından hiçbirinin
anasını, Zore Ana’yı aramadığını vurgular. Hasan Tanrıverdi yukarıda belirtilen yazısında “Doktor Hasan Celalettin
Ezman’dan başka hiç kimse Zore Ana’yı
aramadı” der, sitem eder. (s. 25). Zore
Ana o günlerde 58 yaşındadır.
Zore Ana 1984’te İstanbul’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde büyük
acılarla, ızdıraplarla hayata gözlerini
yumar. 71 yaşındadır.
Zore Ana’yı yazarken, Dursun Ali Küçük
ve Selim Ferat’ın anaları hakkında yazdığı yazılar aklıma geldi. Her iki arkadaş
da analarının yaşamlarının son anlarında, analarının yanında olamamış. Her iki
ana da, evlatlarının Kürdistan mücadelesine katılmalarından dolayı, onlara hiçbir olumsuz söz söylememiş, her zaman
evlatlarının yanında yer almış, onlara
destek vermiş. Bu direnç umudu yeşertiyor. Şüphesi Kürdistan’da, Dursun Ali
Küçük’ün, Selim Ferat’ın anaları gibi,
onbinlerce ana var.
Brusk, Çeko, Soro…
Doktor Şivan (Sait Kırmıztoprak) hakkında yetersiz de olsa bilgi sahibiyiz.
Sait Elçi hakkında da bilgilerimiz var.
Soro (Nazmi Balkaş) hakkında da bazı
bilgilerimiz var. Çeko (Hikmet Buluttekin), Brusk (Hasan Yıkmış) hakkında
hiçbir şey bilmiyoruz. Doktor Şivan’ın
bu yazının başında belirttiğimiz kitabının sonunda (s.284-286) Brusk’un nüfus kaydıyla ilgili birkaç fotokopi var.
Aslında o dönem çok geniş olgusal bir
zenginlik içinde araştırılmalıdır, aydınlığa kavuşturulmalıdır. Kürd tarihinin
bu trajik dönemi aydınlığa çıkarılmalıdır. Bu trajik dönem üzerindeki perdeler
kaldırılmalıdır.
Mele Mustafa Barzani’yi, Sait Elçi’yi,
Sait Kırmızıtoprak’ı sevgiyle anıyorum.
Hasan Yıkmış’ı, Hikmet Buluttekin’i,
Nazmi Balkaş’ı, Muhammedê Begê’yi
sevgiyle anıyorum.
Doktor Şivan’ın arkadaşları, bizim de
dostlarımız, Abdülkerim Ceyhan’ı, Mah
mut Okutucu’yu, Muhterem Biçimli’yi
sevgiyle anıyorum.
“Saitler Komplosu”nda pek çok kişinin
adı geçmektedir. Bu konuyla ilgili pek
çok kişi konuşmaktadır, görüşünü açıklamaktadır.
Necmettin Büyükkaya’yı ve Feqî Hüseyin Musa Sağnıç Ağabeyi sevgiyle anıyorum.
Kürd halkının bu fedakar ve vefakar evlatları her zaman yaşatılmalıdır. Gelecek Kürd kuşakları bu trajik dönemin de
bilincinde olmalıdır.
Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın
belgeselini ve arşiv
sitesinden izlemek
kopyalamak mümkündür
http://www.drsivan.info/tr
kızılbaş - sayfa 16 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
hatip dicle’nin
çöp sepeti
Hejarê Şamil
“Demokratik cumhuriyet, barış teraneleri, kürd-türk kardeşliği tezleri,
bağımsız devlet istemiyoruz, Güney’de
bağımsızlık ilan edilirse karşı çıkarız,
tek yol demokrasidir vs. vb.” Bu ifadelerin hepsini bir tırnak işareti içerisine
aldık; torba değimlerdir. Torba yasa
olur da, torba deyimler olmaz mı?
Asıl olanın ‘torba içinde’ yutturulduğu
biliniyor.
Cumhuriyet gazetesinden Utku Çakırözer, BDP milletvekili Hatip Dicle
ile Diyarbakır D Tipi Cezaevi'nde
görüşmüş ve bir söyleşi yapmıştır.
Söyleşide Hatip Dicle’nin şu sözlerine
yer verilmiştir: “Öcalan ve Kürtlerin
Türkiye'nin birliğini bütünlüğünü zorlayacak talepleri yok. Bağımsız devlet
fikrini çoktan çöp sepetine attık çünkü
2.5 milyon Kürt İstanbul'da. Demokratik
özerkliği de sadece kendimiz için değil,
İstanbul'daki Kürt, Malatya'daki Türk
için istiyoruz”. Şimdiye kadar Hatip
Dicle ve avukatları tarafından bir tekzip
gelmediği için söyledikleri gerçek kabul
edilmelidir.
HATİP DİCLE: “BAĞIMSIZ DEVLET
FİKRİNİ ÇOKTAN ÇÖP SEPETİNE
ATTIK”
Bu sözleri sabah akşam özgürlüğüne
kavuşması için dua ettiğimiz Hatip
Dicle söylüyor.
PKK ve BDP’nin birçok (hepsi değil!)
öncüllerinin BAĞIMSIZ DEVLET
FİKRİNDEN uzaklaştıkları biliniyor.
Bunu Öcalan ve diğer birçok yönetici
on yıldan fazladır durmadan tekrarlıyorlar. Tamam, Bağımsızlık fikrinden
vazgeçildi. İlkesizliktir ama siyasette
olur böyle şeyler; kişi halidir, siyaset halidir. Ertelendi, rafa kaldırıldı,
şartlar müsait değil deyin, tümden
vazgeçildiyse vazgeçildi deyin, uygun
görmedik deyin. Peki, “Çöp sepetine
atmak” da ne demek? Çöp sepetinden daha uygun bir yer bulunamadı
mı? Bağımsızlık fikri deyince aklınıza
ilk gelen çöp sepeti olmuş! Bu kadar
saygısızlık olur mu? İlla da çöp sepeti
diyorsanız, Kürdistan’ın Bağımsızlığı
uğruna canını veren on binlerin ruhu
da o çöp sepetinde…Bağımsızlık için
gazi olan, işkence gören, evi yurdu kaf
û kun olan yüz binlerin ahi da o çöp
sepetinde.
Yani bu kadar mı?.. Yazmak, yürek
boşaltmaktır, düşünüp söylememek,
yazmamak işkencedir. İşkenceyi tercih
ettik…
Hatip Dicle’nin Kurdistan halkına bir
özür borcu var. Aldırmazlık etmesin…
hejare_ [email protected]
Teklifi kabul etti! PKK ile anlaşma tamam..
İmralı - Ankara - Erbil ve Avrupa hattında, önemli bir mektup trafiği yaşanıyor. İmralı'da terör suçundan hükümlü
Abdullah Öcalan'ın mektubu, MİT'in
bilgisi ve Adalet Bakanlığı'nın kanalıyla Diyarbakır Bağımsız milletvekili
Leyla Zana'ya iletildi. Erbil'e gitmeyi
planlayan Zana, Barzani'ye seyahatte
olduğu için mektubu, Avru-pa'da iletecek. Mektup üzerine Kandil de, yeni
tavır belirledi.
Suriye’nin Kürt bölgesi Rojava’da yönetimi paylaşamayan PKK ve KDP
arasında yaşanan gerginlik anlaşma
ile sonuçlandı. Diyarbakır Bağımsız
Milletvekili Leyla Zana’nın arabulucu
rolü üstlendiği görüşmelerde Abdullah
Öcalan, Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani’nin talebine mektupla yanıt verdi. Öcalan’ın mektubunda
talebi kabul etmesi üzerine, KDP ve
PKK prensipte anlaşmaya vardı. Adalet Bakanlığı kanalıyla mektubu alan
Zana’nın yakın zamanda Avrupa’ya gidip mektubu burada Barzani’ye vereceği bildirildi.
Erbil merkezli Basnews gazetesi, geçtiğimiz Cumartesi günü HDP Eş başkanı Sırrı Süreyya Önder ile birlikte
İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşen
ların hızlandırılacağı kaydedildi.
“Uzlaşmaya varıldığı doğru”
Zana’nın kısa süre içinde Erbil’e gideceği, oradan Kandil’e geçip mektubun
içeriğini KCK yönetimine ileteceğini bildirdi. Kandil görüşmesi sonrası
Zana’nın mektubu halen Avrupa gezisine devam eden Barzani’ye iletmek için
önümüzdeki günlerde Avrupa’ya gideceği ileri sürüldü.
Öcalan’ın mektubu
Öcalan’ın mektubunun içeriğinde Erbil’ de toplanması beklenen Kürt Ulusal Kongresi ve Rojava’nın geleceği
konusunda iki tarafın uzlaşmaya vardığına ilişkin bilgiler olduğu iddia edildi. Tarafların iki konu üzerinde tam
bir mutabakat sağladığı ve Kürt Ulusal
Kongresi’nin yapılması için de çalışma-
Konuya Basnews’e değerlendiren KCK
Dış İlişkiler Sorumlusu Demhat Egid,
anlaşmayı doğruladı. Egid, “Kürd Ulusal Kongresi ve Rojava konusunda PKK
ile PDK arasında uzlaşıya varıldığı doğru. İki tarafın da anlaşmaya bağlı kalarak ne gerekiyorsa yapmalarını ümit
ediyoruz. Ayrıca en önemli konulardan biri olan Kürt Ulusal Kongresi’nin
önündeki engellerin kaldırılmasını
umuyoruz” dedi.
“Kürt yönetimi Özerk yönetimi tanımalı”
Rojava’daki fiili yönetimin desteklenmesi konusunda da görüş birliğine varıldığını aktaran Egid, şöyle devam etti:
“Kürdistan Bölgesi tarafından Rojava
yönetiminin resmen tanınması gerekiyor. İki tarafın da bu anlaşmaya bağlı
kalması durumunda PKK ile PDK arasındaki ittifak güçlenecektir. Rojava
ve Ulusal Kongre, Güney ve Kuzey
Kürdistan’ın iki tarafını birbirine yakınlaştıracak ulusal meselelerdir.”
(Milliyet)
kızılbaş - sayfa 17 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bağımsızlık
dışı parçacı
Kürdistan
siyaseti
Ahmet Önal
BAĞIMSIZLIK DIŞI PARÇACI KÜRDİSTAN SİYASETİ İLE SÖMÜRGECİLERİN DAYANDIĞI AÇMAZ VE
ÇIKMAZLAR!
Son sözü ilk söyleyerek, kelama başlayayım. AKP+Cemaat+CHP+MHP+
Ergenekon vs. aynı devlettir. Tamamının ortak emeli halk ve Kürd düşmanlığıdır! Türk resmi ideolojisini esas alan
ve onu tatbik eden bu kurumlar, TC
devleti’nin bekası için mücadele ederken, kendi gurupsal projeleri üzerinden
de it dalaşı içerisindedirler. Bu durum
ve çatışma Kürdleri yanıltıyorsa, Kürdlerin siyasetteki hamlığındandır.
AKP, Kemalist resmi ideolojinin sert
söylemini, AB projesine evrilir görüntüsü vererek siyasal liberalizm
söylemini dillendirir göründü. Bu
tutumuyla, devletteki katı İttihatçı
geleneği sürdürmek isteyen kesimlerin sert eleştiri ve tepkilerine mahzar
oldu. Pek çok liberal, aydın hatta devrimci de “AKP değişimcidir”, inancını yaydı. Bunu belli oranda kitlelere
kadar indirgedi. Aynı dönemde, başta
Köycü kültüründe “Kurtarıcı” olarak
algılanan lider kültünün ağırlığı ve
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın esir
olması nedeniyle, aslında yapılan,
devletin “esnemezse kırılır” mantığı çerçevesini aşmayan ve durumu
kotarmayı esas alan, sistemin yeni
koşullarda sürdürülebilirliğini sağlamak üzere yapılan kısmı esnetmekten ibaret idi. Tüm “Reform” ve “Demokratikleşme Paketleri”nin amacı,
gelişen ulusal kurtuluş mücadelesini
kontrolde tutmak, güçten düşürmek,
yıllarca-uzun-sert ve ağır soykırım
koşullarında sürdürülen, Kürd Ulusal
Kurtuluş Savaşı’nın doğal olarak kitlelerde yarattığı ekonomik zorluklar,
göç ve doğal yorgunluğu vs. kullanarak kitlelerde “çözüm umudu” yaratmayı hedefledi. Tüm bu yapılanlar
Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi
karşısında, sistemin kırılmasını önlemeyi amaç edinmek idi.
Bu nedenle; “Kürd Sorunu vardır. Çözülmelidir!” dedi. Ancak çözümsüzlüğü ve yeni savaş tarzını da geliştirip
dayatmayı ihmal etmedi.
“Alevi Yurttaşlarımızın ciddi sorunları vardır. Yıllardır dıştalandı. Hatta
Dersim’de katliama tabii tutuldu. İşte
13.800’ü aşkın insanın öldürüldüğüne
dair, dönemin İçişleri bakanlığının raporu. Bu bir soykırımdır. Gerektiğinde
özür dileriz! Ama CHP Genel Başkanı
Kemal Kılıçdaroğlu Dersimli, olmasına rağmen bunu kabul etmiyor. Kürd
olduğunu, Dersimli olduğunu da kabul etmiyor! Bu nasıl iş?” dedi. Kemal
Kılıçdaroğlu da, “Bu gidişle Recep
Tayip Erdoğan, Ermeni Soykırımını
da kabul eder!”, diyerek Recep Tayyip
Erdoğan’ı “resmi ideolojide sebat etmeye” çağırdı ve uyardı. Recep Tayyip
Erdoğan ise “Kimse bana Türk milletinin soykırım yaptığını söyletemez!”
diye cevap vererek, resmi ideolojide
sebat ettiğini, bu hususta güvenilir ol-
duğunu beyan etti. Bu da gösterdi ki,
Recep Tayyip Erdoğan’ın liberalizmi,
resmi ideolojinin sınırlarına kadardır.
Görüldü ki; özel olarak Dersimli Rêya
Heq Kürtlerinin uğradığı ve şimdilik
kabul edilen gerçek rakamın 13.800
değil, 60.000 Dersimli Rêya Heq
Kürd’ünün soykırım projelerinin gereği olarak kırıma uğratıldığını kabul
etme yerine, “Alevi Dedelerine maaş
verme, Alevi Dedelerini Umreye götürme!” gibi, Alevileri Müslümanlaştırma faaliyetleri çerçevesinde, resmi
ideolojinin icaplarını yerine getirme
ve sistemin politikalarını tatbik etme
politikasını izlemektedirler.
Tüm bunlar gösterdi ki, Recep Tayyip
Erdoğan; sorunların tartışılmasını istemeye istemeye geride izledi, sorunların olduğunu kabul eder gibi oldu,
hatta ‘Çözeceğini’ne dair ‘umut’ da
verdi ve yaydı. Ancak sorunların içini
boşaltarak zamana bıraktı ve gündemden düşürmeyi planladığını ortaya
koydu.
“Türkiye’de konut sorununu çözeceğim” dedi. “Kentsel Dönüşüm” adı
altında, yeni bir zengin rantçı sınıf
ortaya çıkarmaya çalıştı. Bu minvalde ekonomik güçlenmeyi ve tabanını
kalıcılaştırarak güçlenmeyi hedefledi.
Recep Tayyip Erdoğan; aslında, devletin, resmi ideolojisini çürütmeye
başlayan söylem ve icraatlarına neşter atmaktan başka bir şey yapmıyordu. Devletin teşhir olan yüzünü
kabul ederek, eleştirir görünüp kendisinin “değişimci” olduğunun umudunu yaymaya çalıştı. Aslında 20.
yüzyılda, resmi ideoloji 250.000 insana soykırım siyaseti sonucu kırımdan geçirilerek kurumsal kılınmıştı.
Kürt ulusal ve diğer mücadeleleri ile
teknolojinin gelişmesi, dünya dengelerinin yerinden sarsılması ve şekillendiği 21. yüzyılda, eskiyi olduğu gibi
devam ettirmenin mümkün olmamasına rağmen, Recep Tayyip Erdoğan,
20. Yüzyıl siyasetini var gücü ile sürdürmenin ustalıklarını sergilemeye
çalıştı! Ancak içine düştüğü güç ve
kapitalizmin genel kâr hırsı, kriz ve
gurupsal çatışmalar, Yakın Doğu’da
Kürdistan’ı parçalayan sömürgeci ve
soykırımcı güçlerin, geçmişte olduğu
gibi ittifaklarının bozulmuş ve Kürdistan Sorununda “Türkiye Model”ini
sürdüremez olmaları, Türkiye’nin res-
kızılbaş - sayfa 18 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
mi ideolojide sebat etmesini zorlaştırmaktadır. Ama bütün bunlara rağmen,
Recep Tayyip Erdoğan, resmi ideolojinin tatbikçisi olmasına rağmen,
aydınlanmanın uzağında duran, köycülüğe dayanan politikalarla eleştirir
görünerek, “değişimci” olduğunun ve
“resmi ideolojinin muhalifi” görünerek, kendisi yeniden reorganize ettiği,
aslında 1910’lardan beri kurumsallaştırılarak bugüne kadar sürdürülen ve
esasta değişmeyen resmi devlet ideolojisini makyajlamış bir yüzle, piyasaya sürdü ve “esnettiği”nin inancını
yaymaya çalıştı. Ancak 11 yıllık AKP
hükümeti, resmi ideolojinin ötesine
tek bir adım atmadı. “Tek bayrak, Tek
millet, tek devlet ve tek remi dil” diyerek esnemediğini de tescil etti. Yüz
eski yüz idi, daha da kurnaz ve sert
idi. Son dönemde Cemaatle olan çekişmesi, kendisinin Ergenekoncu darbecilerle ittifakını aktüel kıldı. Bu bile
Recep Tayyip Erdoğan’ın neme ne bir
“demokrat” olduğunu ortaya koymaktadır. Recep Tayyip Erdoğan da, “Yeni
bir İstiklal savaşına!” dedi, böylece
her başı sıkışan iktidarın başvurduğu ve özünde faşizan ibreyi gösteren
slogana, başvurmuş bulunmaktadır.
Akıbetlerinin, Kürt ulusunun ve diğer
halklarının yararına olacak şekilde çözülmesini temenni ediyoruz!
Yine Recep Tayyip Erdoğan’ın sıkça
kullandığı ve dillendirdiği “Çözüm
süreci” tamamen Kürt hareketini silahsızlandırıp, statükosuz bu süreci
kapatmayı amaçladığını, bırakalım
akli selimleri, Bakırköy ya da Elazığ
Ruh ve Sinir Hastanesi’ndeki hastalar
bile çözmüştür. Çünkü bu tarz, bu politika ve bu konumlanma ile çözeceği
siyasal hiçbir şeyi yok idi. “Çözüm
süreci” söylemi havada uçuşuyordu,
ancak kendisi yok idi. Zira BDP bile;
bu yalancı süreci sürdüremez olduğunun inancıyla, Selahattin Demirtaş’ın
“Erdoğansız da müzakere görüşmeleri
devam edebilir!” söylemiyle umudunu
boşluğa salıyordu.
AKP; kendisinin her şeye muktedir
olduğunun imajını yaratırken, başta
sol ve Kürd sorununu, “Türkiye’de
demokrasi mücadelesi” derekesine
indirgeyen, Kürd siyasi kesimini de
adeta parmağına dolamış, sistemin
içine çekmeyi becererek girdi. Recep
Tayyip Erdoğan’ın sunduğu “demokratikleşme paketi” Abdullah Öcalan’ın
Newroz 2013 mektubunun bir izdüşümüdür. Newroz 2013 mektubunun,
manifesto olarak sunulması da ayrıca
hizan dışındadır. Zira orada istenenler ile verilmemiş alınanlar birbirine benziyor. İkisi de Kürd Özgürlük
mücadelesinden ziyade devletin resmi
ideolojisine uygun ve tamirine çalışan
“paketler” olarak ortaya çıktı. Bunları
“reform”, “devrim” ve “çözüm paketleri” ya da “manifesto” olarak sunulması abes oldu.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan, hep
kendi başına iktidar olduğunu haykırdı. Ancak olmadığını, koalisyon olduğunu resmi ideolojiye uygun hareket
ettiğini ortaya koydu. Ergenekoncu,
modernist İttihatçı askerlere karşı operasyon çekip, “darbecileri temizliyoruz” diyerek Gülen Cemaati’nin önünü açarak; yargı, polis ve bürokrasi’de
etkin kılınmasını sağladı. Ekonomik
olarak birlikte büyüdüler. Büyüyen
pastayı paylaşamaz olunca, birbirlerine döndüler ve düştüler. Recep Tayyip
Erdoğan, verdiği tavizler karşısında
durdurulamayan Gülen Cemaati’ne
serzenişte bulunarak; “Ne istedin de
vermedik” deyip adeta ‘Yüzüne gözüne dursun. Artık bir yerde dur!’ demeye getiriyor ve vefaya çağırıyordu. Ancak artık cin şişeden çıkmış, kılıçlar
çekilmiş, kadrolar bir bir harcanmaya
başlanmış ve çelişki dinmiyor, derinleşiyordu.
Ancak, Gülen Cemaati’nin, başta İslam Ülkeleri olmak üzere dışarıya
yayılma siyasetine oturtulan AKP siyaseti, Tunus’tan başlayıp Kürdistan’a
gelene kadar “fena gitmiyor”un da ötesinde “iyi gidiyor”du. “Arap Bahar’ı”
dedikleri, ancak esasında kapitalizm
karşısında engel teşkil eden emirliklerin yeniden dizayn edilmek istenen
ve geçmiş İslami Krallıkların artık
halka, toplumsal gelişmeye ve de kapitalist dünyaya da bir “hayır”larının
olmadığı anlaşılmış ve ‘tasfiye edilmelerinin zamanı geldi” dedirten
Tunus’taki “Gül Eylemi” ile gelip
Kürdistan’a dayanırken, AKP-Gülen
Cemaati koalisyonu bundan yararlanmaya çalıştı. Recep Tayyip Erdoğan,
işi kendisini “İslam toplumunda model” olarak sunmaya kadar vardırdı.
Fakat Kürd Baharı’nın 1991’den beri
devam ettiğini hesaplamamıştı. Bu
hesabı, iktidarını tarihe gömmek istedikleri Başar Esed hesaba kattı ve
Türkiye’nin İslam ülkelerine etkin
olma siyasetinin önüne bir bariyer olarak Rojava Kürdistan’ından çekilerek,
sahayı PYD’ ye vererek, Kürdistan’ı
Türkiye ile arasına attı. Kürdistan ise
kendine ve ülkesine sahip çıkmaya,
bazı politik açmazların ayak bağı olmasına rağmen, esasta hazırdı. Türkiye, önüne atılan bu Kürdistan bariyerini aşamadı, İŞİD, El-Kaide, El-Nusra
gibi dünyada terörist olarak tescil
olunan grupları, Kürdlere saldırtmak
üzere destekleyerek bunu aşmaya çalıştı. Ancak bu dünyada Türkiye’yi
daha da zora soktu. BAAS iktidarını
yıkma projesi, Rusya ve İran ile çelişkilerini derinleştirdi. İŞİD, El-Kaide,
El-Nusra gibi örgütleri destekleyerek
ABD ve Batı ile ilişkileri yara aldı.
Bu daralma Gülen Cemaati ile AKP
ilişkilerini bozmaya ve çürütmeye yüz
tutu. İçerideki ittifak politikalarını
bozdu. AKP, Gülen Cemaat-i’nin yargı ve bürokrasideki nüfuzunu azaltmayı, engellemeye koyuldu.
AKP, daralan bu ilişkileri Kürd siyasal
yapıları üzerinden gidermeye, sağlamaya çalıştı. Kürd siyaset gücü de esas
olarak iki odakta bulunuyordu. Biri
elinde esir olan Kürd lider Abdullah
Öcalan idi. Biri de Güney Kürdistan
yönetimi idi.
Güney Kürdistan Yönetimi’nin merkezi Irak yönetimi ile girdiği ekonomik
çıkmaz aşılamıyordu. Irak ile tıkanan
Kerkük-Xaneqin-Mendelli-Şêxan için
140. Madde çerçevesinde referandum
Sorunu, Ekonomik anlaşmalara da uymayan Irak Şii iktidarı ile Güney Kürdistan arasındaki ilişkileri germiş ve
savaş mealine sokmuştu.
İran bu durum karşısında harekete
geçmiş, bir tarafta Kürd gençlerini
toplu halde vinçlerde idam ederken,
diğer yandan Kürdistan Eyaleti’ndeki bazı reformları gündeme getiriyor,
Kürdistan’a Kürd kimlikli valileri ve
bürokratları atayarak Kürdlerle olan
çelişkilerini esnetme politikasını gösterme ihtiyacını hissediyordu.
Tüm bu gelişmeler olurken Kürdlerin
yıllardır dinamik olan ulusal birlik
özlemi yerli yerinde duruyordu. Bu,
Kürd Ulusal Birlik özlemlerinin de
Kürdistan Ulusal Kongresi tarzında
ve giderek Kürdistan Ulusal ve ülkesel birliğini programlayan, Kürdistan
kızılbaş - sayfa 19 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
sathında kararlarını hayata geçiren;
Kürdistan-i bir Ulusal Meclisin oluşmasından geçeceği düşüncesi idi.
MİT, AKP ve Cemaat bu durumu değerlendirmeye aldı. Öncelikle KCK
operasyonları ile BDP, KCK ve PKK
bağımsız hareket etmeyecek, edemeyecek konumda zayıf kılınmalı, rehine
konumuna sokulacak on binlerce esir,
ayrıca pazarlık için de bir araç olarak
tutulmalı ve “esas aktör” dedikleri
“Abdullah Öcalan’ın dediklerine bağlı kalınmalı idi. Hiç kimsenin ‘rejon
kesme’ye mecali olmamalı! Bunun
için daha evvel başkaları tarafından
kullanılmaya çalışılan ve önemli bir
aktör olan Abdullah Öcalan’ı biz iktidar olarak neden siyasi bir araç olarak
kullanmayalım ki?” gibi projeler zaten
masada bekliyordu.
Kürd siyasi tutsaklarının, Eylül-Kasım 2012 açlık grevi, Oslo görüşmeleri
ve deşifre edilmesi, son olarak Paris
Suikastı “Öcalan’ın esas aktör” olduğunun perçinlenmesi için yapılan girişimler idi.
Haziran-Temmuz 2013 tarihinde, Kürd
siyasal hareketinin PKK gerillalarının silahsızlandırılması,Kürdistan’da
ki parçalanmışlığı, bölünmüşlüğü ve
paylaşılmışlığı gideren değil, işgalciliği gideren değil, Kürd siyasal hareketinin strateji ve hedeflerini statükosuzluğa doğru “esneten” bir politika ile
AKP-Cemaat koalisyon hükümetinin
geliştirip, dayattığı politika aktif kılındı. Öcalan’ın çağrısı ile “ Diyarbakır,
Avrupa ve Güney Kürdistan’ olmak
üzere üç konferans yapılmalı!” dendi. Diyarbakır, Avrupa Konferansları
yapıldı. Ardından Mesud Barzani’nin
çağrısı ile Güney Kürdistan’da “Abdullah Öcalan, Celal Talabani ve kendi
adına” Kürdistan Ulusal Kongresi’nin
yapılması planlandı. Hazırlık toplantısı gerçekleşti. Kongre hazırlık
toplantıları yapıldı. Ancak kararlaştırılan tarihlerde KDP ve PKK arasında etkinlik kurmak için adeta bilek
güreşi yaşandı ve kongre yapılamaz
oldu. PKK Kürdistan’daki geniş örgütlülüğünü, KDP Güney Kürdistan’da
edindiği gücü korumak ve yakaladıkları dengeyi lehlerine çevirmenin hesabına düştü. Türkiye ise bir an evvel
planladığı Kürd ulusal kongresinin
istediği doğrultuda silah bırakılmasını ve Kürdistan’ın parçalanmışlığını
meşru gören açıklamaları “kongre iradesi” olarak sunmasını, gerek Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, gerek Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzından;
“Umarım, Kürd ulusal kongresi bir an
evvel planlandığı şekilde gerçekleşir”
derken, PKK ve KDP’den “Kürd ulusal kongresi bölge devletlerine karşı
olmayacak ve silah ile sorunların çözülemeyeceği anlaşılmış bir dönemdeyiz!” demeçleri ile “Sen merak etme,
olacak” mesajlarını veriri gibi duruyorlardı. Ancak bu gidişat Kürd hareketini tatmin etmeyeceği gibi, kontrolden çıkmasına da yol açabilecekti.
Böyle olacağına, Kongrenin olmaması
yeğlenir oluyordu.
Zira Kürdistani Rojava’da, Abdullah Öcalan’ın çağrısı olan “PYD,
ÖSO’su ile aynı cepheye” çağrısına
uymayı reddetmiş oldu. MİT (AKP)
ve Öcalan’ın anlaşıp çizdiği eksene, PKK, PYD ve Kurdistani Rojava
kadro ve halkına ve genel olarak PKK
kitlesine kabul ettirmek zorlaşıyordu.
Daha da fazla dayatıcı davranmak,
“Esas Aktör Öcalan”nı devre dışı bırakacak ve devletin Kürdler üzerinde
etkin kılınan siyaseti, Kürtleri “çözme” taktikleri bir anda devre dışı bırakılma durumunda kalabilir, düşüncesi
ile daha ayarlı davranma hassasiyetine
girdiler.
Görüldüğü üzere dış etkenler arasındaki çatışmalar, bazen iç etkenleri
yetkin kılabiliyor. Ancak iç güçler,
kapılarına dayanan koşulları içselleştirip etkin olmayı beceremiyor, hatta
reddediyor konumunda da kalabiliyorlar. Sistemin geçmişten gelen ve süren
parçalayıcı etkisinden kendisini kurtararak üstünlük kazanmanın koşulları
ve gücü olmasına, diş etkenler de buna
müsait olmasına rağmen statükosunu,
kendi geleceğini belirleme stratejisini
hayata geçiremiyor, dayatamıyor.
Çünkü güç sahibi olan Kürt siyaset
sınıfı, sistemin siyasetinde sonuç alıcı
olmayan seçim angajmanlarına olduğundan fazla ağırlık vererek, mini bir
demokrasi ağına takılmış, kendi statükosuna yönelmek üzere sistem dışı kurumlaşmalarını esas alarak, özgürlüğünü engelleyen palangalarını söküp
yürümeyi beceremiyor.
Güney Kürdistan’daki siyaset sınıfı da,
sadece parçada etkin ve rahat olmanın
yolunu, çevre devletlerle karşılıklı
ekonomik çıkarlara paralel bir siyasete
ve dengelere oturtmuş bulunmaktadır.
2005 iç referandum seçiminde, Güney
Kürdistan’daki Kürtlerin % 92’sinin
bağımsızlık tercihlerine rağmen bu
iradeye uygun davranmayı akıllarına bile getirmemektedirler. Aslında
Güney Kürdistan, BM’de Kosova’nın
Bağımsızlığı’nın tanınmasını uluslar
arası hukukta emsal göstererek, içten
de 2005 referandumuna dayanarak
bağımsızlık özleminin hukuksal dayanaklarına kavuşmuştur. Eksik olan
bu girişimden yetersiz kalmaları, bu
haklarını almak için seferber olmamalarıdır. Güney Kürdistan’ı takiben Rojava Kurdistanı ve diğerleri birbirlerinin hukuksal dayanaklarına binaen,
20. Yüzyılda oluşan uluslararası antiKürt nizam-ı aşabileceklerini hesaplayabilmeleri ve becerebilmeleridir.
Ancak görülen o ki; Güney Kürdistan
siyaset sınıfı, gurupsal – partisel ve
parçasal çıkarlarını demokrasi ve hukuksal nazikliği içinde aşabilmekte
zorlanmaktadır. Diğer parçalar siyasi
olgunluk, statüko düzeyi, mali ve psikolojik üstünlük bakımından Güney
Kürdistan’dan geridedir. Ayrıca eskiden Kuzey Kürdistan siyaseti Güney
Kürdistan’ın stratejik çitasını yukarıda tutması, daha dirayetli durması için
etkide bulunuyordu. Bugün ise Kuzey,
Güney ve Rojava Kürdistan parçalarının stratejik hedeflerinin Güney
Kürdistan’ın gerisinde seyreder olması olumsuz bir durumdur. Ayrıca, Güney Kürdistanlıların TC ile girdikleri
ekonomik ve siyasi ilişkiler, Kuzey ve
diğer parçalardaki Kürt siyasal hareketlerinin en geride kalan “demokrasi”
taleplerinin ötesinde hangi bir istemi
kendilerine sunmamaktadır. Zira Güney Kürdistan hareketi geçmişten beri
kendi parçalarının çıkarını her ilişkinin üstünde tutar olmuşlardır. Bugün
de zorlamadıkları görülmektedir.
Sömürgeci-soykırımcı devlet ve gruplarda kriz, açmaz, çıkmaz ve dalaşmalar var.
Bağımsızlıkçı olmayan Kürt siyaset
sınıfının, ayağına doladığı palangalar
ve kendini bunlardan kurtaramama
beceriksizliği var…
Bir açılabilse, özgürlüğüne nasıl da
hızlı akacak!!!
02.04.2014
kızılbaş - sayfa 20 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
İktidar kavgasında
birini desteklemek
sömürgeciliği
onaylamaktır
Dursun Ali Küçük
CHP-AP kavgasında hiç kimseyi desteklememedik. Hükümet için kavga ediyorlardı. Kürdistan politikası aynıydı.
CHP-ANAP, MHP, DYP,CHP içi kavgalarda saf tutulmadı. AKP ortaya
çıktığında sözleri başkaydı. Hiç birini
uygulamadı. Lafta söyleyip değişik kesimlerin desteğini aldı ama hiç birini
yapamadı.
AKP-Gülen iktidar ortaklığı kurdular.
Can ciğerdiler, şimdi mutlak iktidar için
çekişiyorlar. İkisinin Kürdistan politikası benzerdir.
İkisinden birini tercih etmek ve Kürdistan açısından “demokratik” göstermek,
“süreç yanlısı” olduklarını ilan etmek
fevkalede yanlıştır.
görür. Geçmişte derin devlet deniyordu.
BU parlamentoda görülecek işleri ve verilecek kararları MGK ve derin devlet
güçlerinin verip uygulamasının adıydı.
Devlet bazı işleri doğrudan kendi adına
yapmıyordu, sözde gizli yapıyordu. Bazı
kuruluşlarını bu temelde kullanıyordu.
gibi davranmaya devam edecektir.
Bu durumu açıklığa kavuşturmak için
bu kavram kullanılıyordu.TC devletini
çeteleşmiş biçimidir. Bu günde aynı çeteleşmiş biçimi var. Bunu sadece Gülen
Cemaati ile açıklamak devletin yaptıklarını görmemezlikten gelme olur.
Buraya yazdım:
Kürdistan için devlet istemeyenler PKK’
nin ilk en temel çıkış gerekçesine bir kez
daha baksınlar.
Evet, Kürdistan için devlet istenmiyor,
ama TC devletinin “demokratik çatı” olduğu, devletin demokratikleştirilmesi de
bu hafta yeniden ilan edildi.
TC devletini “demokratikleştirmek”
Kürtlere ve ezilen yığınlara ve emekçilere mi düştü?
“Çatı partisi”nden sonra bu sefer Türkler-Kürtler ve öteki halklar için TC; “demokratik çatı” oluyor.
İşgalci devleti ve orduyu vb kurumları aklayıp başımıza dönüştürerek “çatı”
yapacağız. Demekki devletsizlik isteme
de samimiyet yok. İstenmeyen Kürdistan
bağımsızlığıdır. TC devleti bal gibi isteniyor.
Gülen ve AKP çatışması devlet içi ilişkileri deşifre ediyor. Kitlenin uyanışı
ve gerçekleri görmesi için muaazam bir
fırsattır. Kitlelerin gözleri bu çatışma ile
gerçekleri daha çıplak görmeye başlıyor.
Mücadele ve direniş açısından değerlendirilebilir.
İktidar kavgasında ise taraf tutmak, birilerinin mutlak iktidar olmasını desteklemek; devleti devletle yıkamak demektir.
İyi polis kötü polis gibisinden bir rol tercihi yapmaktır.
****
İktidar çatışmalarından yaralanmak ve
ilişkilerini sonuna kadar deşifre etmek
oldukça yaralı bir iş olur.
Devleti aklayanlar ne devrimcidir ne de
Kürdistanidir
Kürdistanlıların, ötekilerin, Alevilerin,
Ezidilerin, ezilen yığınların devleti devletle yıkama görevi yoktur. Bunu yapmak TC devletini desteklemektir.
“Karanlık devlet”, “paralel devlet”,
“aydınlık devlet”, “demokratik devlet”,
“demokratik çatı” devleti vb kavramları
kullanmak TC devletini aklama işlevini
****
AKP ve Gülen cemaati için Kürtler ve
Kürdistan çantada keklik olmamalıdır.
Onarı sonuna kadar zorlamalı ve mücadele etmeliyiz. Birilerini birilerine karşı
güçlendirdiğin zaman yine hançeri yiyen
Kürtler olur.
Bedevadan verilen destek ile AKP “süreç” ve sözü edilen “çözüm” için hiç bir
ciddi adım atmayacaktır. Eskiden olduğu
Kismi bazı farklar dışında AKP ve Cemaatin politkası aynıdır. Erdoğan ve
Gülen’in “görüşüyoruz” tavrı aynıdır.
Gülen son konuşmasında Öcalan ve dağdakilerle “müzakere yapılabilir” diyor.
Bedevadan birilerini destekleyenler zararlı çıkar. Pazarlık masaları kurulsun
ve taraflar olsun.Üçüncü taraf bulunsun.
Bunun dışındaki her deneme eskiyi tekrar etmeden öteye geçmez.
****
Hiç bir Kürdistanlı AKP’nin ürettiği düşman algısına katılamaz. AKP düşman algısı geçmişte CHP’nin ve Ergenekon’un
ve ordunun, GenelKurmay ve MGK’nın
düşman algısına benziyor. Özeti şu: “Büyük Türkiye’yi kimse istemiyor. Çevre
düşmanlarla kaplıdır. AKP ve iktidarına
karşı olan herkes düşmandır.”
Bir düşünün Erdoğan TÜSAD’ın başkanını bile “ihanet etmek”le suçladı.
Böyle bir iktidar anlayışında kovalanacak avlar bitmez.
Gülen Cemaat’ide bu konularda aynıdır.
Erdoğan ve AKP icraatlarını Gülen ve
Cemaatla aklıyor.
Erdoğan ve Gülen iktidarı ve devleti, dolayısıyla TC devleti bu kez de kendisini
Gülen Cemaati ile yıkamaya ve temizlmeye kalkıyor.
Tencere tencereye “dibin kara” demiş.
Öbürüde dönüp demiş: “senin ki benden
kara!..”
Herikisinden biri ordu ve CHP ve Ergenekoncularla dirsek temaslarına başladı.
Kürdistanlılar unutmasın. AKP Kürdistan politikasında ve “süreç” dedikleri
şeyden bir değişiklik yoktur. Kürdistan’a
karşı sıkışırlarsa birbirine yanaşacaklardır. Çünkü Kürtlerin mevcut durumu
buna kolaylık sağlıyor.
Hepsinin ortak anlaştıkları nokta KCK’
yi silahsızlandırmaktır. Kürdistan ulusal
kurtuluş mücadelesini tasfiye etmektir.
Bunun için kullanılacak ve kullanacakları her taktiği mubah görecekleri açıktır. Kaynak: Kürtistan Post
[email protected]
kızılbaş - sayfa 21 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
öcalan’ın
boğazımızdan çekip alamadığı kılçık...
KCK liderlerinden Bese Hozat ile
Rıza Altun'un ard arda yaptıkları “Ermeni ve Rum lobileri”ne dair ifrada
vardırılmış suçlamalar birkaç hafta
boyunca yoğun tepkiler aldı. Eleştirilerin birçoğunda dikkat çekildiği
gibi, bu son beyanlar çok daha önce
İmralı Zabıtları'nda okunmuş olan
Abdullah Öcalan'ın sözlerini gözü
kapalı tekrarlamaktaydı. Paris katliamının muhtemel sorumluları üzerine
fikir yürütülürken, onunla bağlantılı
olduğu ima edilerek, hem de “bizzat
Türkiye'de devlet içerisinde yuvalanmışlar” gibi akla aykırı vurgularla esrarengiz “lobiler”e saldırılması, İslam
eksenli o yeni paradigmanın getirdiği
bir tür “şeytan taşlaması”ydı. Bu söylemle öne çıkan veya belki de tercihen
kürsüye çıkarılanların hareket içinde
Dersimli ve Alevi kimliğiyle tanınan
isimler olması daha da acıklı oldu.
Aynı günlerde Ömer Güney'in ses
kaydı ve MİT'in ıslak imzalı belgesiyle Paris cinayetlerinin hazırlık saf hası
ortaya dökülüyor, fakat “barış sürecini bozmamak” adına bu durumun
üzerine öyle sert gidilmezken hayalet
gibi öne çıkarılmış “lobiler”e yönelik
suçlamada ısrar ediliyordu. Öcalan'ın
“Kürt sorununda çözümü istemeyecek çevreler” diye onları işaret etmiş olması bütün bu akıl dışılıkların
başkaca kanıt gerektirmeyecek güçte
dayanağı olmuştu. En başında “paralel devlet” tabirinin içine o “lobi”leri
sokuşturan ve ezbercilerin hayal aleminde “Cemaatçilerle kolkola Ermeniler” tasavvuruna yol açan da
kendisiydi. Bu nedenle sorunun asıl
muhatabı olarak Öcalan'dan açıklama
beklemek bütün duyarlı çevrelerin ortak talebi olacaktı.
Hiç kuşku yok ki, Öcalan'ın Ermeni
halkına özel bir mektupla seslenmek
istemesi bu tartışmalardan kaynaklandı. Fakat merakla beklenen mektubu
yayınlanınca gördük ki, Öcalan tepki
çekmiş beyanlarının ne özeleştirisini
veriyor, ne de mantığını açıklıyor. İki
sayfalık mektupta asıl görülmek istenen şeyin doğrudan bahsi yok. Satır
arası muğlak ifadelerden dolaylı ola-
Hov s e p Ha y r e n i
rak anlaşılan ise, hem kendisinin, hem
de KCK sözcülerinin lobi taşlamalarını yine savunduğudur. “Kapitalist
modernite”, “uluslararası sermaye”,
“para-kapital ve milliyetçilik” gibi
sözcüklerle beraber sık sık anmadan
edemediği “lobiler”i bu defa kimliksiz ifade etmiş. Lakin bu örtülü ifade
birşeyi değiştirmiyor. Ortalama akıl
sahibi her okur, burada sözün yine
özellikle “Ermeni lobileri”ne gittiğini
anlayabilir. Çünkü bu soyut söylemleri tam da Ermeni soykırımıyla yüzleşme gereğine değindiği yerde yapıyor.
O cümlesinden sonra dönüp Ermeni
halkını “ırkçı-milliyetçi tuzaklara” ve
“halklarımızı daha yüzyıllar boyunca
çatıştırmayı hedef leyen uluslararası
sermaye güçlerinin ve lobilerinin sinsi amaçlarına” karşı uyarıyor. Mektubunun bazı cümleleri Ermeni halkının
(ve diğer yok edilmiş halkların) adalet
arayışına sıcak baktığını ima ederken,
bazı cümleleri tersini düşündürüyor.
“Kürt çözüm süreci ve Ermeni Heyulası” başlıklı yazımda Öcalan'ın
İmralı Zabıtları'na düşen sözlerini
eleştirirken “lobiler” şifresine genişçe değinmiştim. Tartışılan bu konu
Ermeni halkına ne hissettiriyor? Bazen küçük bir mizah binlerce sözden
daha çarpıcı şekilde durumu özetler.
Agos'ta Aret Gıcır'ın karikatür kahramanı bir defasında şöyle diyordu:
“Hepimiz Ermeni lobisiyiz 1915'den
beri!..” İşte bütün meselenin özeti.
Her kim 1915'in soykırım olduğunu
söylüyor ve bunun adaletini talep ediyorsa bazılarının nazarında “Ermeni
lobisi”dir. Bütün Ermeni diasporası-
na zaten lobi gözüyle bakılır. “Lobi”
kelimesinin Ermenice bir anlamı da
var ki, bütün bunları alaya alacak bir
başka doğal hicivdir. Bizim Batı Ermenicesiyle “lupya” dediğimiz fasulyeye Doğu Ermenicesinde “lobi” derler. Türk devleti ve medyasının somut
olarak hangi grup, kuruluş, şahıs için
konuştuğunun hiçbir önemi olmadan
rastgele diline pelesenk ettiği Ermeni
lobileri, tam da kelimenin o anlamıyla ve argo tabirle “fasulyeden” (yani
boş ve değersiz) hamaset sözleridir.
Öcalan'ın ortaya attığı “Kürt sorununda çözümü istemeyecek olan lobiler”
ise o bayatlamış fasulyenin boğaza dizilen ipliği!.. Türkçede “kılçık atmak”
diye bir deyim var. Sanki bunun için
söylenmiş. Öcalan bu kılçığı bir defa
Ermeni halkı ve dostlarının boğazına
saldı, şimdi nasıl çekip alacak diye
mektubun muhtevasını merak ediyorduk ki, heyhat olmadı! Kılçık atıldığı
yerde duruyor ve bu yaklaşımla benzer söylemlerin yinelenmesine açık
kapı da bırakıldığı için daha çokça
iritasyon yaşanabilir.
Okuyucunun dikkatini şu farka çekmek istiyorum. Yıllar yılı Ermeni ve
Rum düşmanlığını körüklemede Türk
devleti ve basınının çiğnediği “lobiler” sakızı böyle hassas tepkilere yol
açmaz, hatta aldırış bile edilmeden
geçilirken, şimdi Kürt siyasetinin dilinden duyulması olay olmuştur. Kimileri bunu “PKK ve Kürt halkına
karşı linç kampanyası” diye yorumluyor. Böyle söyleyenler hiç düşünmüyor mu; aynı Ermeniler ve dostları Türk resmi literatürüne öyle tepki
göstermezken bize neden gösteriyorlar diye? Bunun cevabı basittir, çünkü
sizden beklemedikleri için o sözleri
duyunca şok oluyorlar. Yapılan eleştirilerin de çok büyük bölümü bundan
duyulan üzüntüyü hissettirme ve telafisini sağlamaya dönük olmuştur. Ona
rağmen gösterilen karşılıklar, yalnız
siyasi değil, kültürel olarak da ciddi
bir sorun yaşandığını gösterir. Yani
herşeyden önce eleştirilmeye kapalılık, en haklı tepkileri bile “düşmanca”
sayma ve hiç özürsüz savuşturma eği-
kızılbaş - sayfa 22 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
limi. Bu sorunla başetmek siyasi yanlışlarla uğraşmaktan daha zor olacak
görünüyor.
Yine mektubun muhtevasına dönersek, Öcalan bütün sonraki ezberlerin
sorumluluğunu da üstlenerek kendi referans sözleri için bir özeleştiri
vermek yerine, o sözlerin bahsini etmeksizin Ermeni halkının kulağına
hoş gelecek başka değinmelerle biraz
gönül almayı denemiştir. Bu açıkyüreklilikten yoksun tutum yine de çölde bir parça serinlik arayan Türkiye
Ermenilerine vaha gibi gelmiş, Agos
yazarlarının hoşnutluk duygusunu biraz abartılı şekilde öne çıkarmalarına
yetmiştir. Şüphesiz her biri tatmin
edici olmayan noktalara da temas ettiler, ama bunlar takdir edici sözlerinin gölgesinde kaldı ve mektubun
politik kıvraklığını hakkıyla sorgulamak ayıp olacakmış gibi bir hisle
söylemekten kaçınılan şeyler, sonuçta
onun özeleştirisiz işin içinden çıkmasını kolaylaştırmaya yaradı. Öncesinde eleştirilere gösterilen haksız sert
tepkilerin etkisiyle “Kürt ve Ermeni
halkları arasında gerginlik yaratan”
taraf olmamak adına böyle davranmanın tercih edilmesi de anlaşılır, ama
kendi payına hoyratlıktan sakınmayanlar bu hassasiyetin değerini bilecek mi, orası çok meçhul. Bunu söylemekteki kastım, benzer karşılıkları
özendirmek asla değil. Saygılı, ölçülü,
yapıcı ve dostane üslubu terketmeden
işin özüne dair sözlerimizi hakkıyla
söyleyebilmektir.
Sonuçta evet, mektubun pozitif bir
yönü de var. Ermeni soykırımından
ve tarihle yüzleşme gereğinden açıkça sözetmesi, Türkiye Cumhuriyeti
için bunun kaçınılmazlığını vurgulaması, halklar arasında kardeşliğin
“gerçek bir adalet temelinde inşa
edilmiş tarihi bir barış”la mümkün
olabileceğini söylemesi elbette olumludur. Bunun dile geldiği koşulları
ve kendisine bağlı yığınlar üzerinde
yapacağı etkiyi düşünürsek değerini yadsıyamayız. Ama unutmayalım,
2013 Newroz mesajındaki tarih okuması, “bin yıllık İslam kardeşliği” ve
“Misak-ı Milli ruhu” temelinde ittifak
arayışı da geçerliliğini sürdüren bir
olgudur. Ermeni halkına seslenirken
bunları yinelememiş olması esas siyasi yöneliminin bu olduğu gerçeğini
değiştirmiyor. Ayrıca şunu belirtmek
gerekir; Öcalan 1915'te Ermeni halkına yapılanın soykırım olduğunu daha
önceleri de söylemiş, fakat açılımını
yaptığı ölçüde o tanımlamayı anlamsızlaştıran, katili neredeyse meşru
müdafaa pozisyonuna yerleştiren bir
bakışa sahip olduğunu göstermişti.
Ona göre esas sorun o zaman da “emperyalist güçlerin oyunlarına gelen
Ermeni milliyetçiliği”ydi, bugün de
öyledir. Türk milliyetçiliğini o kadar
suçladığı olmuyor. Sermaye çevrelerine çatarken de ayrımcıdır; dünyada
başka kapitalist yok sanki, varsa yoksa Ermeni, Rum, Yahudi lobileriyle
ilişkili sermaye! Peki Türk sermayesi ve devletinin finanse ettiği lobiler
neci oluyor? Bu seçiciliğin nedeni birincilerin “yabancı” ikincinin “yerli
ve de milli” görülmesi olmasın sakın?
Şüphesiz biz bu yorumları yaparken
onun içinde bulunduğu çok özel tutsaklık (hatta bir bakıma politik rehinelik) koşullarını gözardı etmemeliyiz. Bu mektup da Adalet Bakanlığı
kanalıyla iletilmiştir, hükümetin onayından geçmeyecek içerikte şeyleri en
azından bu yolla bekleyemeyiz. Ama
bu koşullar herşeyi mazur görmenin
gerekçesi de olamaz. Zira doğru mesajlar vermenin engellendiği durumda yanlış sözler söyleme zorunluluğu
yoktur. Bu nedenle, daha önemli olarak onun seçtiği yada uzlaşarak kabul
ettiği politik stratejinin rolünü görmemiz gerekir. O doğrultu olmadan yukarda işaret ettiğimiz seçici yaklaşım,
çelişki ve tuhaflıkları açıklayabilmek
mümkün değil.
Daha ilginç bir tezat, Öcalan'ın yine
İmralı Zabıtları'nda yansımış olan
MİT'i kollama hassasiyetinde görülebilir. Bu topraklarda yaşama hakkı
yok edilmiş halkların diaspora güçlerini devletin “hain dış mihraklar”
söylemine benzer şekilde hedef gösterip, MİT'e gelince gözbebeği gibi
korunması gereken “milli” bir kuruluştan söz etmek nasıl bir şeydir?
Herhalde “milliyetçiliği tam olarak
aşmak” böyle oluyor. Öcalan İmralı
söyleşisinde bir de şunu diyordu; “Ha
bizi vurmuş, ha Sakine’yi vurmuşlar.
Çok karanlık bir olay. Ankara’ya gelmiş (Ömer Güney) Çankaya’da büro
tutmuş. Sterk 'MİT kaynaklı' demiş.
Mümkün değil ama düşüneceksin.
Milyonda bir de olsa düşüneyim, MİT
var mı? MİT de şaşırdı. Demek ki
darbe hala devam ediyor.” Bugün artık somut deliller açıkça MİT'i gösterirken, halen daha soyut “lobiler”den
bahisle cin kovalayan hoca gibi davranmak da bir tür “siyaset ustalığı”
olsa gerek. Hastayı Kur'an okuyarak
iyileştiremeyen hocalar bazen “bunu
gâvur yeli çarpmış, bizim duamız kâr
etmiyor” diye başından savardı. Çocukluğumda bir Türk anne saralı kızına şifa bulamayan hocanın bu teşhisi
üzerine “bir gâvura okutmak” için
araya sora bizim aileyi bulmuş, yaşlı
ninem çocuğa sevabına İncil okumuş
ve şansından iyileşen hastanın ailesi çok minnettar olmuştu. Ne yapsak
acaba, “gâvur yeline tutulmuş” gibi
“lobiler”den sakınılan şu hasta sürece
de İncil mi okutsak?
“Zorlu koşullarıma rağmen sürdürmeye çalıştığım barış arayışının hiçbir
halkın zararına ve aleyhine olmayacağı, olamayacağı 30 küsur yıllık mücadelemizin her anında saklıdır” diyen
Öcalan, soykırım mağduru halkları
bu konuda temin etmeye çalışırken,
onların adalet arayışının kendilerince
neden şüpheyle karşılandığını konu
etmiyor. Kürt ve Ermeni halklarının
haklı mücadeleleri arasında dayanışmaya aykırı olan kendi beyanlarıydı
halbuki. “Çözüm sürecinin başarıya
ulaşmasını kimler istemez?” sorusuna
karşılık “Ermeni lobisi etkili. 2015’le
gündem olmak istiyorlar... Anadolu
İslamlaştıktan sonra, bin yıllık bir
Hıristiyanlık öf kesi var. Rum, Ermeni, Yahudi, Anadolu’da hak iddia
eder...” gibi karşılıklar vermişti. Çok
açık ki Öcalan Ermeni halkının 1915'e
dair adalet arayışına orada sempatiyle
bakmıyor, bunu Kürt sorununda kendi amaçladığı “çözüm”e engel olarak
görüyor ve Kürt halkının 2015'e doğru soykırım mağduru halklarla birlik
olmasını istemez gibi konuşuyordu.
Son mektubunda o sözlerini yine tekzip etmemekle beraber iki haklı mücadelenin dayanışması lehine olumlu
olan şu sözleri söylemiş: “Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile Ermeni halkının acılarının sağaltılması,
eşit haklara sahip yurttaşlar olarak
bu topraklarda yaşama mücadelesi iç
içe geçmiştir. Demokrasiyle taçlandırılmış bir cumhuriyet hem geçmişiyle
hesaplaşmış hem de farklı bütün kimliklerin özgürce yaşadığı bir cumhuriyet olacaktır.” Bunları duymak güzel,
fakat yeterli değil. Çünkü bir doğru-
kızılbaş - sayfa 23 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
nun önünde ve arkasında giden yanlışlar onu güme götürür.
Tarihsel deneyimler de bizi uyarıyor. Öcalan yalnızca dış güçlerin
kullanmacı ve müdahaleci geleneklerine dikkat çekmekte. Kuşkusuz
bu da vardır ve onlara bel bağlamadan hareket etmeyi bilmek gerekir.
Ayrı mesele. Bu konu dünyada 1915'i
soykırım olarak tanıyan ülkelerin sayısını çoğaltma ve uluslararası platformlarda olayı daha güçlü mahkum
etme çabasına karşı bir dalgakıran
gibi kullanılamaz. Onun da altını çizelim. Emperyalist güçler bir çok şeyi
kendi yararına kullanmak isteyebilir,
Ermeni diasporası bundan dolayı haklı davasını tanıtmaktan rücu edecek
değildir. O mantıkla bakılırsa Kürt
hareketinin de sözgelimi Avrupa'da
hiç bir kuruluşu kendi lehine tavır
almaya zorlamaması gerekir. Türk
devletine göre bu da “hainlik”tir. Bu
kadarını söylemek yeter, gerisini Kürt
hareketinin akıl ve izan sahibi fertleri
rahatlıkla anlayabilir. Tarihte Ermeni
ulusal hareketine arka çıkar gibi yapan bütün büyük devletler sonunda
onu satmış ve trajedisiyle başbaşa ortada bırakmıştır. Şimdi de esas olarak
stratejik hesaplarında daha önemli yer
tutan Türkiye'yi kolluyorlar. Bu durumu zorlamak ve onların samimiyetsiz
tavırlarını da sorgulayarak Türk devletinin hesap vermesi için mücadele
etmek neden yanlış olsun? Hele de
Kürtlerin özgürlük mücadelesine bunun zararı nedir? Mazlum halkların
dostluk ve dayanışmasını savunanlar
bunu iyi düşünmeli, alakasız karşıtlık
denklemleri kurmamalıdır.
Gelelim Öcalan'ın hiç sözünü etmediği kızıştırıcı faktöre: Her iki davanın
muhatabı olan Türk devleti ve onun
bu halkları birbirine karşı getirme
becerisi geçmişte daha az rol oynamadığı gibi, bugün de daha az önemli
değil. Yüz yıl önce Ermeni sorununda
çözüm arayışları hep Kürtlere karşı
gösterilerek onların devletten yana
konumlanmaları sağlandı. Ermeni hareketinin hataları da buna bir ölçüde
çanak tuttu. Yüz yıl sonra Türk devlet
geleneği yine aynı çabayı gösteriyor.
Ermeni halkının adalet mücadelesini
Kürt sorununda çözüme karşı göstermek, böylece Kürt halkının Ermeni
ve Süryanilerle dayanışmasını önlemek istiyor. Bu illüzyonu doğrudan
devlet adamları yapmaya çalışsa o
kadar etkisi olmazdı. Süreci başlatırken Öcalan'la diyalog içinde olan
MİT yetkilileri, muhtemelen ona “bu
işi bozmaya çalışacak güçlerin başında Ermeni lobileri geliyor, bu yönde
aldığımız istihbari bilgiler var, sizin
de buna karşı uyanık olmanız gerekir” gibi şeyler empoze ettiler. Belki
inandırmak için uyduruk “belirtiler”
de gösterdiler. Nasıl olduğunu bilemeyiz, ama o mesajı Kürt hareketinin
lideri ağzından iletmek için bir dolap
çevirmiş oldukları şüphe götürmez.
Yoksa kimsenin göremediği öyle bir
“tehdit unsuru”nu daha sınırlı basın-yayın imkanlarıyla Öcalan nerden keşfedip de BDP heyetleriyle ilk
kapsamlı görüşmesinde buna dikkat
çekecekti? Sahi nasıl oldu da, onlarca
yıldır Türk egemen jargonuna mahsus bir şey olan “Ermeni lobileri” ona
yabancı durumdaki Kürt hareketinin
diline yerleşti? Hadi Öcalan mahkumdu, biraz da dolduruşa getirildi diyelim, ya dışardaki özgür kadroların bu
hamasi resmi söyleme çabucak adapte
olmalarına ne demeli? Korkunç bir
akıl tutulması değil mi?
Ortaya atıldığı bir yıldan beri ne devlet kanalından, ne de Öcalan'ın o mesajını ağır bir boyunduruk gibi taşıyan
hareketin kanallarından Ermeni diaspora kuruluşlarının Kürt çözüm sürecini sabote etmeye çalıştıklarına dair
en ufak bir somut veri gösterilemedi.
Bu gerçeklik bütün soyut suçlamalardan güçlüdür. Öcalan'ın bunu dolaylı
ve muğlak ifadelerle geçiştirmek yerine büyük bir handikap içine düşürüldüğünü itiraf etmesi iyi olurdu.
Yine de geç değil, önümüzde 99. yılın
24 Nisan'ı var. Öcalan önceki negatif
beyanlarının ve son zamanlarda yapılan daha kötü tekrarların yanlışlığını
açıkça kabul ederek düzeltici davranmalı, son mektubunda bile çokça tekrar ettiği “lobiler” hikayesine artık bir
son vermeli, 2015'e hazırlanan Ermenileri suçlamakla savunmak arasında
tercihini net olarak yapmalıdır. 2015'e
sadece bir yıl kalmışken Kürt halkının dayanışma eğilimine güç vermek
ile taş koymak arasında bir seçim olacaktır bu. Mektuptaki güzel sözleri
ancak böyle bir sarihlikle anlam ve
pratik değer kazanabilir. Bu da bizim
naçizane dileğimizdir.
rolarına söylemekte yarar var. Öcalan zaman zaman söylüyor, “herşeyi
benim üzerime yıkmayın” diye. İşte
bütünüyle onun üzerine yıkılmaması
gereken çok önemli konulardan biri
de budur. Özgürlük, adalet ve demokrasi mücadelelerinin birliği, dayanışması deniliyorsa gün bugündür.
Kimse teorik olarak dost gördüğünü
pratikte soyut faraziyelerle düşman
yerine koymamalı ve egemen kültürün ayrımcılığına maruz kalanlar
birbirini ötekileştirmekten geri durmalıdır. Son zaman bu yanlışı Kürt
hareketinin sözcüleri gösterdi ve vicdani olarak Türk resmi söyleminin
yapamadığı kadar incitici oldular.
Bunun muhasebesi yapılıp dostluk
dili geliştirilmelidir. Politik doğrultusunun yanlışlarına dikkat çekme ve
eleştirmekle birlikte Kürtlerin özgürlük mücadelesine destek, dayanışma
bizlerin doğal görevi. Ermeni, Süryani, Rum, Alevi, Yezdi halkların adalet
ve hak taleplerine güç vermek de Kürt
ve Türk demokratları için öyle olmalı.
Adaletsiz demokrasi olmaz. Soykırım
mağduru halkların sorunu yalnız “yasını tutabilmek” değildir. Mesele öyle
olsa yüz yıldır yas tutmaktan yoruldular. Ermenilerin asırlık bir uyanış-diriliş türküsü var: “Xeğc Mışetsin merav lalov” (Garip Muşlu ağlamaktan
helak oldu) diye başlar. Bizler üçüncü
nesiliz, hala geriye bakmaktan ileri
bakamıyoruz. Bizim ihtiyacımız artık
bu sorunun muhatabı olan devlet ve
toplumların adam gibi yüzleştiklerini
görmek ve telafi edici adımlarla sükuta ermektir. Öcalan'ın sözünü ettiği
“acıların sağaltılması” da böyle olur.
Ancak o zaman tarihle uğraşmaktan
kurtulup bütün kapasitemizle geleceğe yönelebiliriz. Bu yüzleşme ve
iyileştirici adımlarda Kürt toplumuna
da görev düşüyor. Onun ikincil planda
kendi hesabına yapacağı muhasebe,
asli sorumlu olarak Türk devletinin
yüzleşmesine de etki edecektir. Bütün bunlar için Kürt hareketinin önde
gelenleri hiç değilse Öcalan'ın son
mektubundaki pozitif noktaları baz
alarak, kendi özgür koşulları içinde
daha ileri söylem ve eylemleri geliştirmenin sorumluluğunu duymalıdırlar. 2015'e doğru ve adalet sağlanıncaya kadar Ermeni-Süryani halklarıyla
sıcak bir dayanışma Kürt hareketinin
namus borcudur.
Son bir sözü hareketin dışardaki kad-
4 Şubat 2014
kızılbaş - sayfa 24 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kürtlerin özgürlüğü, Ermeniler ve Süryaniler
için adaletin garantisi değildir
Tarihçi Taner Akçam ile KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “Milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri” sözüyle başlayan
tartışma çerçevesinde Kürt siyaseti ve
Ermeni meselesi hakkında konuştuk.
Akçam, siyasi geçmişi itibariyle Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yı yakından
tanıyan gözlemcilerden biri olarak
1970’lerden günümüze Kürt siyasetinde yaşanan değişime de dikkat çekti.
FERDA BALANCAR
[email protected]
Tarihçi Taner Akçam ile KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “Milliyetçi Ermeni
ve Rum lobileri” sözüyle başlayan tartışma çerçevesinde Kürt siyaseti ve Ermeni meselesi hakkında konuştuk. Akçam, siyasi geçmişi itibariyle Abdullah
Öcalan’ı ve PKK’yı yakından tanıyan
gözlemcilerden biri olarak 1970’lerden
günümüze Kürt siyasetinde yaşanan değişime de dikkat çekti.
Bese Hozat’ın açıklaması PKK yönetimi için istisnai bir açıklama mıdır?
Yoksa PKK/KCK siyasi kültüründe belli bir gerçeğe mi işaret ediyor?
PKK türü Stalinist yapılarda, ‘siyasi kültür’ konusunda çok dikkatli olmalıyız.
Bese Hozat’ın ve Rıza Altun’un sarf ettikleri sözlerin ne anlama geldiğini bilip
bilmediklerinden emin değilim. “Önder
Apo böyle bir söz söyledi ise, bunda bir
hikmet vardır” deyip, tekrar ediyorlar,
galiba. Bu söylemin giderek bir ‘siyasi
kültür’ halini alma potansiyelinden söz
edebiliriz ancak. Ama Önder Apo, yarın
“ben onu o anlamda değil, şu anlamda
söyledim” diye bir başka açıklama da
yapabilir. Ve Bese Hozat ile Altun da
önderlerinin sözüne göre kendi tutumlarını düzeltirler. Fakat ben bu söylemin,
PKK için çok yeni olduğunu düşünüyorum. Sadece PKK’ya değil, genel olarak
Kürt siyasi hareketlerine de oldukça yabancı bir söylem bu. Öcalan’ın bu tür bir
açıklama yapmasının ve diğerlerinin de
bunu tekrar etmesinin arkasında Türkiye devleti var gibi gözüküyor. Kanaatim
o ki, Öcalan’a devlet söylettirdi bunu.
Neden devlet, Öcalan’a bunu söyletmiş
olsun?
Son yıllarda, AKP ve PKK’nın bölgeye
yönelik, ağırlıklı Sünni İslam temelin-
siz ve lüzumsuz bir arayış idi bu. Bana,
kendisinden öncekilerin ASALA ile girdikleri bu ilişkinin yanlışlığı ve biraz da
‘çocukluğu’ üzerine epey şikâyette bulunmuştu.
p ro f. d r. t a n e r a k ç a m
de stratejik bir ortaklık arayışı içinde
oldukları biliniyor. Bu ortaklık arayışı
çerçevesinde, Öcalan’dan böyle şeyleri
söylemesi istenmiş, o da, bu tür sözleri sarf etmekte fazla mahzur görmemiş
olabilir. Öcalan, AKP’ye ve Türk devletine, 2015 yaklaşırken, “soykırım işleri
nedeniyle başını ağrıtmayacağım, hatta
senin yanındayım” mesajı veriyor, yapılan budur. Bu söylemin büyük ölçüde PKK-AKP stratejik yakınlaşmasının
ürünü olduğu kanaatindeyim. Bugüne
kadar PKK dahil tüm Kürt hareketlerinin dokusuna oldukça yabancı bir söylemle karşı karşıyayız. Ortada bir de bir
tuhaflık var; PKK özellikle 1980 sonrası Avrupa’da ve şimdi de BDP ABD’de
bol miktarda ‘lobicilik’ yaptı ve hâlâ da
yapıyor. Ayrıca, BDP’nin lobicilik faaliyetinde, Ermeni örgütlerini örnek bir
model olarak seçtiğini de biliyorum.
Öcalan'ın Ermeni meselesiyle ilgili
yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence, Öcalan için Ermeni meselesi fazla önemli bir sorun değil, bir ayrıntıdır.
Bu nedenle konu hakkında takınılacak
tutumun, hareketin pratik ihtiyaçlarına
göre değişiklik arz etmesinde mahzur
da yoktur. Öcalan’nın tutumu Mustafa
Kemal’inkine benzer. Mustafa Kemal,
1915 konusundaki tutumunu, Misak-ı
Milli’ye yapacağı getiri ve götürülere
göre hesaplıyordu. Öcalan da öyle yapıyor. Kendisine göre tespit ettiği bir strateji var. Kürt bölgesinin, doğrudan kendi
liderliği altında, PKK tarafından kontrol
edildiği ve yönetildiği bir seçeneğin peşinde. Ermeni sorunu, bu uzun vadeli
stratejinin alt ve önemsiz parçalarından
bir tanesidir. İhtiyaca göre değişebilir.
Yalnız bir konuda ek bir bilgi vermek isterim. Öcalan Suriye'ye varmadan önce
PKK Suriye'de ASALA ile bazı ilişkiler
kurmuş ve ortaklık arayışına girmişti.
Öcalan bundan hiç hoşnut olmadı ve bu
ilişkiyi derhal koparttı. Ona göre, gerek-
PKK ve Kürt siyasetinin barış sürecinin hatırına AKP’nin yanında yer almasının bu tür açıklamalara neden
olduğuna dair görüşleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Barış süreci, “ötekini üzecek değil, hoşuna gidecek söz söyleyeyim” denecek
bir süreç değildir. Buna PKK’yı zorlayan yok. Bu PKK’nın kendi tercihidir.
Hareket, başka tercihlere, daha demokratik seçeneklere de yönelebilirdi ama
bence PKK bünye olarak demokratik
seçeneklere yatkın değil. Türklerin ağzından çıkartacağı lafa baktıkları önderleri Tayyip Erdoğan’ın etrafında kenetlenmeleri ile Kürtlerin Öcalan etrafında
kenetlenmeleri arasında kültürel açıdan
büyük bir benzerlik görüyorum. Her iki
topluluk da siyaseti, liderlerinin iki dudağı arasına kilitlemiş vaziyetteler. Demokratik kültür açısından çok sorunlu
bir durum bu.
Zaman zaman dile getirilen ‘Kürt Kemalizmi’ tanımlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
PKK elbette Kürt İttihat ve Terakki Partisidir ve bu anlamda Kürt Kemalizmini
temsil eder. Kıyaslamada hata olacağını
zannetmem. Öcalan’ın, Mustafa Kemal’i
kendisine örnek almasının boş retorik
olmadığını düşünüyorum. Ama maalesef demokrasi kültürü açısından PKK,
İttihat ve Terakki ve Kemalizm geleneğinin biraz daha gerisindedir.
İttihat ve Terakki aslında bir koalisyondu. Onun için İttihat ve Terakki, ne
Kemalizm ve ne de PKK hareketinde olduğu gibi, tek adam çıkartamadı. İttihat
ve Terakki’nin fedaileri vardı ve bunlar
kendilerine göre ‘hain’ olarak gördüklerini öldürüyorlardı ama bu çok sınırlı
sayıda gerçekleşmiştir.
PKK’nın gerek Kürt ve Türk solundan
gerek kendi saflarından gerekse Kürt
insanları içinde imha ettiği insan sayısı
son derece ciddi rakamlara ulaşmıştır ve
burada ürkütücü bir siyasi kültürel ge-
kızılbaş - sayfa 25 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
lenekten söz etmek gerekir. Kendisine
sol-demokrat diyen birçok insanın bile
konuşmadığı, konuşmaktan korktuğu
bir gerçekliktir bu.
Bunun gibi Öcalan ile Mustafa Kemal’ in
benzerlik ve farkları üzerine de çok şey
söylenebilir. En göze çarpan bir farklılığa değinmek isterim burada. Mustafa
Kemal iktidarını, eksik yanlış, bir meclis üzerinden meşrulaştırmaya başından
beri büyük önem vermişti. Öcalan ise,
kendisi dışında bir başka iktidar odağının oluşmasına tahammülsüzdür. Bu
bakımdan, 1990’lı yıllardaki sürgünde
Kürt Parlamentosu deneyine bakmak oldukça öğretici olur. Bunda belki Kürdistan’daki baskıcı ve şiddet ortamı da bir
rol oynamış olabilir. Ama bunun kadar,
Marksist-Leninist (Stalinist) düşüncenin
de bir etkisi olduğunu düşünüyorum.
Kürtlerin Ermeni Soykırımındaki rolü
tartışmayı ne ölçüde etkiliyor?
Keşke, ‘soykırımda Kürtlerin rolü’ konusu, ‘lobicilik’ saçmalığının dışında
tartışılabilse... Bu sözler, sanki Kürtlerin soykırımdaki rollerinin yeniden teyit
edilmesi olarak görülüyor. Bu bağlantıyı
çok sıhhatli ve doğru bulduğumu söyleyemem. Bence, Soykırım konusunda,
gerek bir siyasi hareket olarak PKK ve
gerekse de genel olarak Kürt toplulukları, Türk çoğunluğa göre çok daha ilerde
duruyor. Bazı BDP belediyelerinin saygıyla karşılamamız gereken, son derece
güzel çalışmaları var. Ayrıca ‘Kürtlerin
soykırımdaki rolü’ konusunda tek muhatap PKK değildir. AKP ve Hizbullah gibi büyük siyasi-dini gövdeler var.
1915’te Kürtlerin rolü, bu çevrelerin de
dahil olduğu geniş bir çerçevede tartışılmalı.
KCK’nın önemli isimlerinden Mustafa
Karasu, Bese Hozat’ın sözleriyle ilgili
açıklama yaptı. Karasu’nun açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Karasu’nun açıklamasıyla ilgili üç hususun altını çizmek istiyorum. Birincisi, gelinen noktada KCK’nın resmi bir
açıklama yapması ihtiyacı doğmuştur.
İkincisi, Karasu, Hozat’ı eleştirenleri
“PKK ve Kürt düşmanı olmak”la suçlayarak, eleştiri yapanı ‘düşman’ olarak
tanımlıyor. PKK veya KCK'nın, eleştirilmeyi öğrenmesi gerekir ama bundan
umutlu değilim. Üçüncüsü, Hıristiyan
toplulukların adalet arayışları, Kürtlerin
özgürlük sorununun alt bir unsuru olarak ele alınıyor. Özetle söylenen; Kürtler
özgür olursa, Hıristiyanların sorunları
da çözülecektir! Oysa özgürlük ve adalete ilişkin sorunlar birbirlerinden ayrıdırlar. Kürtler özledikleri özgürlüğe kavuşsalar bile, Ermenilerin, Süryanilerin
adalete ilişkin sorunları çözülmeyebilir.
Kanada, Avustralya ve ABD gibi özgür ülkelerin, hâlâ bu toplumların yerli
halklarına yönelik adalet sorunu ile boğuştuklarını biliyoruz. Özgürlük, adaletin garantisi değildir sadece iyi bir ‘giriş
kartı’ olabilir belki. Özetle, Karasu’nun
açıklaması, ortadaki bir problemi çözmekten çok, cevap verilmesi gereken bir
çok yeni soruyu gündeme getirdi.
Kürtlerin büyük imtihanı
Süryanilerle olacak
Kürtlerin özerk ya da bağımsız bir siyasi yönetime kavuşmaları halinde Ermeni meselesi ve geçmişle yüzleşme konusunda durum nasıl olur? Bu konuda
öngörüleriniz var mı?
Ben Kürt sorununda iyiye doğru atılacak her adımın, bizi Ermeni sorununun
çözümünde bir adım daha ileriye götüreceğine inanıyorum. Kürt sorunu, Ermeni sorunu ile aynı zihniyet köklerine
sahiptir: Farklılıklarının ve başkalıklarının kabul edilmeyip, bu nedenden
dolayı bir güvenlik tehdidi olarak görülmeleri. Osmanlı’da Ermeni, Türkiye’de
Kürt sorunu bu zihniyet nedeniyle çıktı.
Dolayısıyla Kürt sorununda bir düzelme
bu zihniyette de bir değişim anlamına
gelir ve bu da Ermeni sorununun çözümüne büyük katkıda bulunur. Ayrıca
Kürtlerin, tüm bir Cumhuriyet boyunca,
her türlü şiddet ve terörün muhatabı olmuş bir topluluk olarak, Ermenilerin sorunlarını anlamaya çok daha açık olduklarını söylemek mümkün. Zaten bunun
yeteri kadar örnekleri var. Ben, Ermeni
sorununun, Kürtler açısından fazla ‘pratik bir sorun’ olmadığı kanaatindeyim.
Bugün Kürt bölgelerinde yaşayan bir
Ermeni nüfusu yok. Türkiye’de, Kürt
bölgeleri de dahil Ermeni sorunu, esas
olarak merkezi Türk hükümetinin, ‘soykırımı tanınma’ ve ‘tazminat’ çerçevesinde ele alacağı ve çözeceği bir sorundur. Yani daha çok bir ‘Türk’ sorunudur.
Bu nedenle, Ermenilerle Türkiye’nin
Kürt bölgelerinde, Barzani bölgesinde,
Asurilerle yaşanan sorunlara benzer sorunların yaşanması da zor. Yani, Kürt
siyasi hareketleri ve toplulukları Ermeni
sorunu konusunda daha rahat davranma
koşullarına sahiptirler. Kürtlerin hem
bugün hem de tarihle yüzleşme konusunda asıl büyük problemlerinin Sürya-
nilerle olacağını düşünüyorum. Çünkü
hem tarihteki Süryani soykırımı oldukça
fazla ‘Kürt yapımı’dır, hem de özellikle
Mardin yöresinde Süryani arazileri, içlerinde BDP’lilerin de olduğu kişilerin
işgali altındadır. Dolayısıyla, Kürtlerin
büyük imtihanı bana göre daha çok Süryanilerle olacak gibi...
Kürt aydınları tarafından sık sık dile
getirilen “1915'te Kürtlerin iradesi
yoktu” argümanını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu konular sıkça tartışıldıkça, Kürt aydınlarının, bu tezlerinden vazgeçeceklerini ümit ediyorum. ‘Kullanıldık’ argümanı birçok bakımdan tutarsız. Biraz
tarih bilen, başta 1894-96 katliamları olmak üzere, Kürtlerin Ermeni soykırımına ‘kullanılarak’ sokulmadıklarını bilir.
Hatta başta Abdülhamit dönemi olmak
üzere, birçok bölgede, merkezi hükümeti
bu yönde politikalar geliştirmeye itenin
yerel egemen Kürt yapıları olduğunu
biliyoruz. 1878 Berlin Antlaşması’nda
bile, Ermeni sorunu Osmanlı Hükümeti
ile Ermeniler arasında değil, Kürtlerle
ve Çerkeslerle Ermeniler arasındaki bir
sorun olarak tanımlanır. Ve büyük devletler, Osmanlı devletinden, Ermenileri
Kürt saldırılarından korumalarını isterler. Ayrıca örneğin İttihat ve Terakki döneminde, Ermeni sorununun en önemli
parçası olan toprak sorununun, İttihatçı
merkez istemesine rağmen, Kürt feodal
yapısı nedeniyle çözülemediğini herkes
bilir. Bunun gibi, Süryani soykırımı da
ağırlıklı Kürtlerce gündeme getirilmiştir.
İttihat ve Terakki’nin bu yönde merkezi bir politikası olduğunu bile söylemek
zordur. En azından ben bu konuda herhangi bir bilgiye sahip değilim. Merkez,
bu konuda severek Kürtlerin istekleri doğrultusunda davranmıştır. Yani
Kürtler isteseydi, Süryanilerin büyük
kısmının hayatta kalabilme ihtimalleri vardı. Bana sorarsanız, bırakalım bu
“kim kimi kullandı” tartışmasını Kürt
ve Türk milliyetçileri yapsınlar. Biz, dönemin Müslüman toplulukları arasında
büyük bir ayırım yapmayan bir yaklaşımı tercih etmeliyiz. Türk’ü, Kürt’ü,
Çerkes’i ve Arap’ı ile kitleler katliama,
Müslüman kimlikleri ile katıldılar. Merkezde karar verenlerin son derece açık
etnik köken tercihleri vardı ve politikalar, İslam’la sınırlarını fazla ayırmamış
bir Türk milliyetçiliğinin ihtiyaçlarına göre belirleniyordu. Ama toplumsal
alanda sorun etnik kimlikler değil, din
etrafında şekillendi. ‘Kullanılma’ tezi
kızılbaş - sayfa 26 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
bir ikinci nedenden dolayı da çok saçma.
“1915’te kullanıldık” diyen aydın çevreler, “Cumhuriyetin kurucu unsuruyuz”
diyorlar. Kendilerine göre ‘kötü’ bir şey
olunca ‘kullanıldık’; ama ‘iyi’ bir şey
olunca da, “bu bizim de eserimizdir”
demek kendi içinde son derece tutarsız
bir bakış. Kürt unsuru, her iki süreçte
de ‘yapıcı unsurdur’, mesele bu kadar
basittir.
‘KCK resmi bir açıklama yapmazsa
yeni bir kültür doğuyor demektir’
Bese Hozat’ın sözleri nedeniyle kendisine yönelik eleştirilere verdiği cevabı
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hozat’ın açıklamasını Agos’ta okudum.
Ezberlediği bazı cümleleri peş peşe sıralamış ama cümleler çok bir anlam ifade
etmiyorlar. Ona göre kötü bir kapitalist
modernleşme var, bir de iyi ve güzel
halklar var. Halkların arasında da hiç
sorun yokmuş; sorun kapitalist modernleşme imiş. Onun söylediklerini eleştirenler de PKK ve Kürt halkının düşmanları imiş. Benim anladığım, Ermeni
ve Rum lobileri ile ilgili söylediklerinin
arkasında duruyor. Bu lobiler ‘kötü faaliyetler’ yapıyorlar ama bunların Ermeni
milleti ile alakası yok. Dolayısıyla bu
lobilerin Türkiye’de barış ve demokrasinin aleyhine çalıştıkları tezini de tekrar
etmiş oluyor. Eğer KCK resmi başka bir
açıklama yapmayacaksa, Öcalan, Hozat
ve diğer yöneticilerin söylediklerinden
sonra, PKK ve KCK açısından yeni bir
kültürün doğmakta olduğunu söyleyebiliriz. Türk resmi makamları dışında,
“Ermeni ve Rum lobilerine karşı savaşacak” yeni bir ekip daha var artık. Hepimize hayırlı olsun! http://www.agos.com.tr
Taner Akçam: PKK'nın yeni Ermeni
söyleminin arkasında devlet var
Anadolu Ermenileriyle ilgili çalışmalarıyla tanınan tarihçi Taner Akçam, KCK
Eşbaşkanı Bese Hozat'ın "Ermeni ve
Rum lobileri de paralel devlet" sözlerine
ilişkin çarpıcı değerlendirmeler yaptı.
Radikal.com.tr
KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın “Milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri de paralel
birer” sözleriyle başlayan tartışma sürüyor. Hozat’ın sözlerine Ermeni toplumundan, sosyalistlerden ve ardından
HDP içindeki Ermeni ve Rumlardan
gelen tepkilerin yanı sıra HDP Genel
Merkezi de konuyla ilgili bir açıklama
yayınlamıştı.
Agos gazetesi, özellikle sol siyasi çevreler ve Kürt hareketi çevresinde tartışma ve değerlendirmeleri devam eden
bu konuyla ilgili olarak, Anadolu Ermenilerinin tarihine ilişkin çalışmalarıyla tanınan Taner Akçam’la bir söyleşi
gerçekleştirdi. Söyleşiyi yapan Ferda
Balancar, 70’li yıllarda sosyalist hareket
içinde aktivist olarak da bulunan Taner
Akçam’ın, “siyasi geçmişi itibariyle Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yı yakından tanıyan gözlemcilerden biri” olduğuna da
dikkat çekiyor.
Akçam, Bese Hozat’ın söyleminin, sadece PKK’ya değil, genel olarak Kürt siyasi hareketlerine de ‘oldukça yabancı’ bir
söylem olduğunu söyleyerek şu değerlendirmeyi yapıyor: “Öcalan’ın bu tür bir
açıklama yapmasının ve diğerlerinin de
bunu tekrar etmesinin arkasında Türkiye
devleti var gibi gözüküyor. Kanaatim o
ki, Öcalan’a devlet söylettirdi bunu”.
Akçam’ın çarpıcı bir başka değerlendirmesi ise şöyle: “Hıristiyan toplulukların
adalet arayışlarının, Kürtlerin özgürlük
sorununun alt bir unsuru olarak ele alınıyor. Özetle söylenen; Kürtler özgür
olursa, Hıristiyanların sorunları da çözülecektir! Oysa özgürlük ve adalete
ilişkin sorunlar birbirlerinden ayrıdırlar.
Kürtler özledikleri özgürlüğe kavuşsalar
bile, Ermenilerin, Süryanilerin adalete
ilişkin sorunları çözülmeyebilir.”
Ferda Balancar’ın Taner Akçam’la yaptığı röportajın bir bölümü şöyle:
- Bese Hozat’ın açıklaması PKK yönetimi için istisnai bir açıklama mıdır? Yoksa PKK/KCK siyasi kültüründe belli bir
gerçeğe mi işaret ediyor?
PKK türü Stalinist yapılarda, ‘siyasi kültür’ konusunda çok dikkatli olmalıyız.
Bese Hozat’ın ve Rıza Altun’un sarf ettikleri sözlerin ne anlama geldiğini bilip
bilmediklerinden emin değilim. “Önder
Apo böyle bir söz söyledi ise, bunda bir
hikmet vardır” deyip, tekrar ediyorlar,
galiba. Bu söylemin giderek bir ‘siyasi
kültür’ halini alma potansiyelinden söz
edebiliriz ancak. Ama Önder Apo, yarın
“ben onu o anlamda değil, şu anlamda
söyledim” diye bir başka açıklama da
yapabilir. Ve Bese Hozat ile Altun da önderlerinin sözüne göre kendi tutumlarını
düzeltirler. Fakat ben bu söylemin, PKK
için çok yeni olduğunu düşünüyorum.
Sadece PKK’ya değil, genel olarak Kürt
siyasi hareketlerine de oldukça yabancı
bir söylem bu. Öcalan’ın bu tür bir açıklama yapmasının ve diğerlerinin de bunu
tekrar etmesinin arkasında Türkiye devleti var gibi gözüküyor. Kanaatim o ki,
Öcalan’a devlet söylettirdi bunu.
- Neden devlet, Öcalan’a bunu söyletmiş
olsun?
Son yıllarda, AKP ve PKK’nın bölgeye
yönelik, ağırlıklı Sünni İslam temelinde
stratejik bir ortaklık arayışı içinde oldukları biliniyor. Bu ortaklık arayışı çerçevesinde, Öcalan’dan böyle şeyleri söylemesi istenmiş, o da, bu tür sözleri sarf
etmekte fazla mahzur görmemiş olabilir.
Öcalan, AKP’ye ve Türk devletine, 2015
yaklaşırken, “soykırım işleri nedeniyle
başını ağrıtmayacağım, hatta senin yanındayım” mesajı veriyor. Bu söylemin
büyük ölçüde PKK-AKP stratejik yakınlaşmasının ürünü olduğu kanaatindeyim.
- Öcalan'ın Ermeni meselesiyle ilgili
yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence, Öcalan için Ermeni meselesi fazla önemli bir sorun değil, bir ayrıntıdır.
Bu nedenle konu hakkında takınılacak
tutumun, hareketin pratik ihtiyaçlarına
göre değişiklik arz etmesinde mahzur da
yoktur. Öcalan’ın tutumu Mustafa Kemal’inkine benzer. Mustafa Kemal, 1915
konusundaki tutumunu, Misak-ı Milli’ye
yapacağı getiri ve götürülere göre hesaplıyordu. Öcalan da öyle yapıyor. Kendisine göre tespit ettiği bir strateji var. Kürt
bölgesinin, doğrudan kendi liderliği altında, PKK tarafından kontrol edildiği ve
yönetildiği bir seçeneğin peşinde. Ermeni sorunu, bu uzun vadeli stratejinin alt
ve önemsiz parçalarından bir tanesidir.
- Zaman zaman dile getirilen ‘Kürt Kemalizmi’ tanımlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
PKK elbette Kürt İttihat ve Terakki Partisidir ve bu anlamda Kürt Kemalizmini
temsil eder. Kıyaslamada hata olacağını
zannetmem. Öcalan’ın, Mustafa Kemal’i
kendisine örnek almasının boş retorik
olmadığını düşünüyorum. Ama maalesef
demokrasi kültürü açısından PKK, İttihat ve Terakki ve Kemalizm geleneğinin
biraz daha gerisindedir.
kızılbaş - sayfa 27 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
‘Kürtlerin
Süryanilere
ait toprak ve
mülkleri iade
etmeleri
gerekiyor’
David Vergili, 10 yıldır Süryanilerin
sorunlarıyla yakından ilgilenen bir aktivist. Vergili’nin Avrupa'da yayımlanan aylık Qenneshrin gazetesinde yazıları yayımlanıyor. Vergili ile Taner
Akçam’ın geçen hafta Agos’ta yayımlanan söyleşisinde “Kürtlerin büyük sınavı Süryanilerle olacak” altbaşlığıyla yer
alan Süryani-Kürt ilişkileri ve 1914-15
Süryani Soykırımı ‘Seyfo’da Kürtlerin
rolü hakkında söyledikleri üzerine konuştuk.
FERDA BALANCAR
[email protected]
David Vergili, 10 yıldır Süryanilerin
sorunlarıyla yakından ilgilenen bir aktivist. Merkezi Belçika’nın başkenti
Brüksel'de bulunan Avrupa Süryaniler
Birliği ESU’nun (European Syriac Union) üyesi olan Vergili’nin Avrupa'da yayımlanan aylık Qenneshrin gazetesinde
yazıları yayımlanıyor. Vergili ile Taner
Akçam’ın geçen hafta Agos’ta yayımlanan söyleşisinde “Kürtlerin büyük sınavı Süryanilerle olacak” altbaşlığıyla yer
alan Süryani-Kürt ilişkileri ve 1914-15
Süryani Soykırımı ‘Seyfo’da Kürtlerin
rolü hakkında söyledikleri üzerine konuştuk. Akçam, söyleşisinde konuyla
ilgili olarak şunları söylemişti: “Kürtlerin hem bugün hem de tarihle yüzleşme
konusunda asıl büyük problemlerinin
Süryanilerle olacağını düşünüyorum.
Çünkü hem tarihteki Süryani soykırımı oldukça fazla ‘Kürt yapımı’dır, hem
de özellikle Mardin yöresinde Süryani
arazileri, içlerinde BDP’lilerin de olduğu kişilerin işgali altındadır. Dolayısıyla, Kürtlerin büyük imtihanı bana göre
daha çok Süryanilerle olacak gibi...”
Kürtlerin 1914-15 Süryani soykırımındaki rolleri nedir? Bu bağlamda Taner
Halklar arası ilişkiler bütün zorluklara
rağmen devam etmelidir. Süryanilerin
ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları
Turabdin bölgesinde etkileşim içinde
olmaları önemlidir.
Akçam'ın "Süryani soykırımı oldukça
fazla 'Kürt yapımı'dır" sözüne katılıyor
musunuz?
1914-1915 yıllarında yaşanan Süryani soykırımı ve diğer adıyla bilinen
‘Seyfo’da farklı güçlerin rolleri bulunuyor. Bunun en tepesinde İttihat ve Terakki, devletin yüksek kademelerindeki
yetkililer, Süryani nüfusunun yoğun
olarak bulunduğu Turabdin bölgesindeki yöneticiler, büyük feodal aşiretler ve
bu olaylardan çıkar sağlamak isteyenler
vardır. Turabdin ve Hakkari bölgelerinde Kürtlerle beraber yaşayan Süryaniler, Seyfo yıllarında tarihlerinin en zor
dönemlerinden birini yaşadılar. Ayrıca
Seyfo öncesinde Hakkari bölgesinde
Bedirhan Ağa’nın Süryani katliamı ve
Patrik Mor Şemun’un Sımko Ağa tarafından haince öldürülmesi de unutulmamalıdır. Buna rağmen o dönemlerde,
Süryanilere yardım eden, onları koruyan Kürt aileler ve şahsiyetler de oldu.
Midyat’a yakın Aynvert köyüne sığınan
Süryanileri devletten ve çetelerden koruyan yine Aynkaf köyünün Şeyhi Fettullah oldu. Şeyh Fettullah Süryanilerin
talebiyle devreye girerek devlet güçlerinin geri çekilmesini sağladı. Öte yandan Taner Akçam’ın ifadeleri de doğrudur. ‘Seyfo’yu bir şekilde farklılaştıran
sözünü ettiğim yerel güçlerin oynadığı
roldür. Devlet işi yerel güçlere havale
ederek hedefine ulaşmaya çalıştı. Yani
merkezi, sistematik ve yukarıdan aşağıya varan bir yapı mevcut değildir.
Günümüzde özellikle Turabdin bölgesinde Süryanilerin yaşadığı sorunlarda
devletin tutumundan bağımsız olarak
Kürt aşiretlerinin tavrı ne ölçüde belirleyicidir?
Turabdin bölgesinde devletin tutumundan ayrı olarak düşündüğümüzde Süryanilerin yaşadığı sorun ve sıkıntılarda
Kürt aşiretlerinin büyük payı vardır.
Ancak bölgedeki aşiretler devletle yakın ilişkilere sahipler; devletin gücünü kullanarak devletin uzantıları gibi
hareket ediyorlar. Günümüzde iletişim
imkânlarının artmasıyla bölgede yaşanan olaylarla ilgili haberler anında her
yere ulaşıyor. Bölgenin içe kapanmışlığı, merkezden uzak oluşu ve feodal
yapının ağır basmasından dolayı, aşiret
liderlerinin tutumu çoğu zaman belirleyici oluyor. Devlet mekanizmalarının
ağır işleyişi, aşiret liderlerinin lehine
bir durum oluşturuyor. Bugün bu rolleri
zayıflasa da aşiret liderleri gayrıresmi
karar mercileri gibi hareket ediyorlar.
Şahit olduğum bir olayda bir aşiret lideri “Toprakları bir Müslümandan alıp
bir Hıristiyana vermem” dedi. Aşiret
liderleri sahip oldukları güç ve nüfuz
sayesinde olayların seyrini değiştirebiliyor. Bununla beraber son yıllarda bölgede varlığını devam ettiren ‘koruculuk
sistemi’ de benzer bir yapıya dönüştü.
Devletin kontrolü altında olması gereken korucular zamanla kendi güçlerini
ve varlıklarını ortaya koymaya başladılar. Bu yapı, 1990’larda Süryanilere çok
zor zamanlar yaşattı.
Günümüzde Süryanilerin Türkiye Kürtlerinden beklentileri nelerdir?
Şahit olduğum bir olayda, bir aşiret lideri ‘Toprakları bir Müslümandan alıp bir
Hıristiyana vermem’ dedi. Aşiret lider-
kızılbaş - sayfa 28 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
leri olayların seyrini değiştirebiliyor.
Son yıllarda Türkiye halklarının birbirleriyle olan iletişimi ve etkileşimi arttı. Halklar ve farklı etnik-dini gruplar
bugüne kadar tabu sayılanı artık dile
getiriyorlar. Ortak tarihimizdeki acı
sayfaları düşündüğümüzde halen yolun
başında olduğumuz kolaylıkla görülebilir. Halklar arası ilişkiler bütün zorluklara rağmen devam etmelidir. Bu temelde, Süryanilerin ve Kürtlerin yoğun
olarak yaşadığı Turabdin bölgesinde etkileşim içinde olmaları önemlidir. Süryaniler, Kürtlerden ‘Seyfo’ döneminde,
öncesinde ve sonrasında yaşananlarla
ilgili gerçek, samimi ve detaylı bir tutum bekliyorlar. Kürt hareketi içinde
değerli şahsiyetler bu yönde açıklamalar yapmışlarsa da Kürt kamuoyunda bu
konu çok az yer buluyor. Süryanilere ait
toprak ve diğer mülklere el koyan Kürtlerin bunları iade etmeleri ve Süryanileri eşit bir halk olarak kabul etmeliler.
Bu çerçevede Kürt aydınları ve siyasileri yapıcı bir tutum sergilemeli.
Suriye’nin kuzeyinde Rojava'da ilan
edilen özerkliğin Süryaniler açısından
anlamı nedir?
Suriye’de üç yıldır devam eden bir savaş ortamı var. Süryaniler Şam ve Halep gibi büyük şehirlerde ve aynı za-
Kiliselerini
geri istediler
SÜMEYRA TANSEL
Kiliselerini geri istediler Rum Cemaati,
devlet tarafından Türk Ortodoks Patrikhanesi’ne verilen üç kilise ile çok sayıda
gayrimenkulün iadesi için mahkemeye gitti
Rum cemaati, Türk Ortadoks Patrikhanesi’ne verilen üç kilise ve kiliselere ait mal
varlıklarını geri istiyor. Türk Ortadoks
Patrikhanesi, 1924 ve 1965 yıllarında akarlarıyla birlikte devlet tarafından kendilerine hibe edilen 3 kilise vakfı sayesinde
gayrimenkul zengini oldu. Rumlar, cemaati
olmayan ve hiçbir Ortadoks kilisesi tarafından tanınmayan bu Patrikhane’ye hukuksuzca verilen kiliseleri geri almak için
yasal mücadele başlattı.
GAYRİMENKUL ZENGİNİ
Kamuoyu, Türk Ortadoks Patrikhanesi’nin
adını ilk kez 301 davaları sırasında kilise
sözcüsü Sevgi Erenerol’un yaptığı açıklamalarla duymuştu. Erenerol, Ergenekon
manda Hasaki ve Kamışlı bölgesinde
de önemli bir nüfusa sahipler. 2011 yılı
ve sonrasında sakin bir dönem geçiren
Rojava bölgesinde son zamanlarda El
Kaide ve Selefi gruplara bağlı güçlerin
bölgeye saldırmasıyla yeni parametreler
ortaya çıktı. Suriye genelinde var olan
otorite boşluğu Rojava’da da kendini
gösteriyor. Bu boşluğun doldurulması
ve bölge insanı ihtiyaçlarının giderilmesi ve gündelik hayatın devamı için
yeni bir oluşuma gidildi. Bu oluşum
içinde Süryaniler de var. Irak haricinde, Süryaniler ilk defa böyle bir oluşum
içinde yer alıyor. Bu tarihsel bir adımdır. Ortadoğu ve Suriye’de kırılan fay
hatlar ve ortaya çıkan yeni yelpazede
Süryaniler de kendi imkânları dahilinde sürece katkılarını ortaya koymalı ve
bu sürecin içinde olmalılar. Süryaniler
yeni ve sancılı süreçte öz güçlerini seferber ederek, haklarını ve taleplerini
dile getirmeli ve dünya kamuoyu nezdinde bunları paylaşmalı, bölge halkları
ile etkileşim içinde olmalıdırlar.
Kuzey Irak’ta özerklik kâğıt üstünde
kaldı
Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi'nin
Süryanilere yönelik politikasını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’nin
davasında “hükümeti yıkmaya teşebbüs”
suçundan müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Rumların geri istediği kiliseler ve
akarlarının yönetiminin ise Erenerol ailesinde olduğu belirtiliyor.
AKARLARI ARAŞTIRACAĞIZ
Üç kilisenin Rum Patrikhanesi’ne iadesi için dava açan Avukat Hülya Benlisoy,
Taraf’a yaptığı açıklamada kiliselerin gelirleri için ayrıca hukuki girişimde bulunacaklarını belirterek şunları söyledi: “Biz şu
anda sadece kiliselerin mülkiyetiyle ilgili
bir hukuki süreç başlattık, o devam ediyor.
Daha sonra akarlarla ilgili de girişimde
bulunacağız. Vakıfların akarlarıyla Erenerol ailesi ilgileniyor. Gelirleri Erenerol ailesi alıyor. Akarların ekonomik büyüklüğü
konusunu tam olarak bilemiyorum.
Seneler içinde menfi ya da müsbet tasarruflarda bulunmuş olabilirler. Onu daha sonra araştıracağız”
İddialara göre, faaliyetlerini “Bağımsız
Türk Ortodoks Kiliseleri Başpapazlığı Vakfı” ismiyle yürüten patrikhanenin Beyoğlu ve Karaköy’de yirmiden fazla dükkânı
ve büyük bir iş hanı var. Bu han Sevgi
Erenerol’un adını taşıyan Sevgi Han. Vakfın sahibi olduğu yirmiden fazla dükkan ve
Süryanilere yönelik politikası genel olarak olumludur. 2003’ten sonra Irak’ın
farklı bölgelerinde, özellikle Bağdat’ta
bulunan Süryaniler, yaşadıkları sıkıntılar, saldırılar ve tacizler sonrasında Kuzey Irak’a yerleştiler ve orada yeni köyler ve kiliseler inşa ettiler. Süryaniler,
anadillerinde eğitim alıyor, seçimlere
katılan siyasi partileri var ve Süryanice yayın yapan TV kanallarına sahipler.
Süryanilerin parlementoda temsillerini
sağlamak için kota sistemi var. Kısa
süre Noel, iki gün resmi tatil ilan edildi.
Bu olumlu tabloya rağmen bazı konularda halen sıkıntılar devam var. Süryani köylerine az da olsa tacizler oluyor.
Ayrıca Bölgesel Yönetimin el koyduğu
Süryanilere ait araziler var ve üstelik
bunlarla ilgili sahiplerine tazminat verilmedi. Birkaç yıl önce Zaho’da Süryanilerin sahip olduğu işyerleri basıldı
ve tahrip edildi. Bununla ilgili herhangi bir adli soruşturma olmadı ve failler
yargının karşısına çıkartılmadı. Bölgesel Yönetim’in Anayasasında tanınan
özerklik hakkı kâğıt üstünde kaldı. Şu
an itibariyle hem Irak’ta hem de Bölgesel Yönetim sınırları içinde yaşayan
Süryanilerin en önemli talebi Ninova Ovası’nda hayata geçecek özerklik
projesidir. Bu projenin hayata geçmesi,
Süryanilerin Irak’ta ve diğer ülkelerdeki gelecek tasarımlarını çok olumlu etkileyecektir.
handa ise onlarca kiracı bulunuyor.
Kerinçsiz ve ekibinin toplantı yeri
TÜRK Ortadoks Patrikhnesi’ne ilk kilise
(Panayia Kafaitani), Eftim isimli bir Rumun
talebi üzerine Atatürk tarafından verildi.
Eftim, adını değiştirerek Zeki Erenerol adını aldı. Kiliseye cemaat devşirilmeye çalışılsa da kilisenin düzenli bir cemaati hiç olmadı. 1965 yılında Aya Yani ve Aya Nikola
kiliseleri de Rumlardan alınarak patrikhaneye verildi. Şimdiki patrik Paşa Ernerol ve
kardeşi Sevgi Erenerol, Zeki Erenerol’un
torunları. Sevgi Erenerol bugün Ergenekon hükümlüsü olarak cezaevinde. Zeki
Erenerol’a verilen Karaköy’deki bu kilise,
Ergenekon’dan hüküm giyen Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz ve ekibinin toplantı
yaptığı mekan olarak biliniyordu.
Bu kilisenin cemaati yok
RUM Ortadoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü
Dositheos Anağnostopulos, Taraf’a yaptığı
açıklamada kiliselerin kendilerinden zorla
alındığını belirterek şöyle konuştu: “Üç
kiliseyi de istiyoruz. Türk Ortadoks Patrikhanesi dünyada hiçbir Ortadoks kilisesi tarafından tanınmayan bir yapı. Cemaati de
yok. Bu kiliseler bize geri verilirse Galata
civarında oturan cemaatimiz oraya gider.”
kızılbaş - sayfa 29 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
27 Ocak 2005: Uluslararası
Yahudi Soykırımı Anma Günü kabul edildi
etrafı duvarlarla çevrili mahallelerde
yaşamaya zorlanmaları ise sonun başlangıcıydı.
1930'lu yılların başlarında Nazilerin
Almanya'da faşist bir diktatörlük kurmaları, dünya halkları için büyük bir
felaket oldu. Nazilerin uyguladığı terör
ve şiddet, milyonlarca ve milyonlarca
insanın canını aldı. Naziler, nefretlerinin odağına aldıkları Yahudileri ise
dünya üzerinden silmek istiyorlardı.
Milyonlarca Yahudi en ağır işkence koşullarında köle olarak çalıştırıldıktan
sonra, ölüm kamplarına gönderilerek
gaz odalarında, fırınlarda katledildi.
Kapitalizmin krizi ve faşizmin yükselişi
İkinci Dünya Savaşı insanlığın yaşadığı en büyük felaketlerden biri olma
özelliğini korumaya devam ediyor.
Kapitalizmin içine girdiği derin ekonomik krizden bir türlü çıkamaması,
krizin hızla yayılarak neredeyse dünyanın tümünü etkisi altına alması, başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek
çok yerlerinde devrimci durumların
ortaya çıkmasına neden oldu. Kapitalizm tümüyle çökmüştü; artık ne yönetenler eskiden olduğu gibi yönetebiliyor, ne de yönetilenler eskiden olduğu
gibi yönetilebiliyordu.
Bu durum karşısında işçileşmekten
korkan, her şeylerini yitirmek korkusuyla karşı karşıya kalan küçük burjuvazi, diğer orta sınıflar ve sınıf dışı
kalmış proletaryayla birlikte, kapitalizmin krizinin sorumlusu olarak gördüğü işçi sınıfına karşı savaş açtı. Büyük burjuvazinin de desteğini alarak,
her türlü şiddet ve vahşet yöntemlerini
kullanmak suretiyle başta Almanya ve
İtalya olmak üzere, bir dizi ülkede iktidara geldi. Almanya'da Naziler iktidara gelir gelmez, krizi büyük burjuvazi
lehine çözmek için işçi sınıfına savaş
açtılar. Faşizme karşı savaşmak yerine
birbirlerini baş düşman ilan eden sosyal demokrat ve komünist işçileri neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan
ezdiler, işçi örgütlerini parçalayarak
atomize ettiler, binlerce sendikacıyı,
işçi liderini öldürdüler, her türlü işçi
örgütlenmesini yasakladılar.
Nazilerin ikinci hedefi ise üstün olduğunu düşündüğü Ari ırktan olmayan
insanlardı. Bu insanlar üzerinde en
canavarca yöntemlerle deneyler yapıldı, "saf" Alman ırkını kirletmemeleri
için on binlercesi kısırlaştırıldı, akla
hayale gelmeyecek eziyetlere ve aşağılamalara uğratıldı. Bedensel ve zihinsel engelli insanlar, Roma ve Sintiler,
eşcinseller, muhalifler, savaş esirleri
önce çalışma kamplarında köle olarak
kullanıldı, çalışamayacak duruma geldiklerinde ise ölüm kamplarında katlediler.
Yahudi soykırımı
Nazilerin nefretinin odağında ise Yahudiler bulunuyordu. Almanya'da Naziler 1930'lu yılların başından itibaren
Yahudiler üzerinde giderek artan sistematik bir baskı uygulamaya başladılar.
İlk olarak devlet dairelerinde memur
olarak çalışan Yahudiler işten atıldı.
Yahudilerin belirli meslek gruplarında
çalışmaları yasaklandı. Daha sonra Yahudiler günlük hayattan giderek daha
fazla tecrit edilmeye başlandılar. Günün belirli saatlerinde sokağa çıkmaları ve alış veriş etmeleri yasaklandı.
Yahudi dükkânlarına boykot uygulanmaya başlandı. Bir süre sonra Yahudilerin göğüslerine sarı bir yıldız takarak
kendilerini belli etmeleri zorunluluğu
getirildi. Yahudilerin getto adı verilen,
Nazi katiller, Avrupa'nın çok sayıdaki ülkesini işgal ettikten sonra, bu
ülkelerde yaşayan Yahudileri toplama
kamplarına göndermeye başladılar.
Sanılanın aksine bu kampların hepsi
ölüm kampı değildi. Naziler Yahudileri yaptıkları işlere ve becerilerine göre
ayırıyor, kalifiye işçileri özellikle silah
sanayinde faaliyet gösteren fabrikalara ve atölyelere gönderiyor, yol yapımında, maden ocaklarında köle olarak çalıştırıyordu. Çalışacak durumda
olmayan engelli, hasta, ihtiyar, çocuk
yaştaki Yahudiler ise ölüm kamplarına
gönderiliyor, burada canavarca tıbbi
deneylerde denek olarak kullanıldıktan, çeşitli işkencelere uğratıldıktan
sonra, gaz odalarında, fırınlarda veya
birer kurşunla katlediliyorlardı.
Bütün bu yerlerde yaşam koşulları son
derece korkunçtu. Toplama kamplarına gönderilen Yahudiler yük vagonlarına dolduruluyordu. Bir kişi için bir
metrekarelik bir yer vardı. Bütün yol
boyunca burada ayakta duruyor, doğal
ihtiyaçlarını oldukları yerde ayakta
gideriyor, ölenler ayakta ölüyor, yere
bile düşemiyordu. Yemek ve su yoktu.
Yağan yağmurun ve karın altında ağızlarını açarak susuzluklarını gidermeye
çalışıyorlardı.
Toplama kamplarında ise durum tam
anlamıyla bir felaketti. Kalifiye işçilerin ve ustaların çalıştıkları savaş
sanayinde asgari yaşam koşulları sağlanmıştı, ancak kampların çok büyük kısmında Yahudiler yere açılan
çukurlarda biriken yağmur sularını
içmek zorunda kalıyor, tifüs, kolera
gibi salgın hastalıklar her gün yüzlerce insanın canını alıyordu. İşkencede
katledilen insanların sayısı ise her gün
binlerle ifade ediliyordu. Barakalarda
yüzlerce tutsak küçücük odalarda bir
arada yaşamaya mecbur bırakılıyordu.
Asgari temizlik koşulları bile söz ko-
kızılbaş - sayfa 30 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
nusu değildi. Kötü koşullara herhangi
bir şekilde karşı çıkmanın, en basit bir
Nazi askerinin verdiği bir emre uymamanın cezası hemen oracıkta öldürülmekti.
Naziler yaklaşık 6 yıllık bir süre zarfında tam 6 milyon Yahudi'yi en canavarca koşullar altında katlederek,
insanlık tarihinin en korkunç felaketlerinden birisinin altına imza attılar
27 Ocak 1945'te ölüm kamplarının en
korkuncu Auschwitz, Sovyet askerleri
tarafından ele geçirildi. Kamp daha
önceden boşaltılmış ve tutsak Yahudiler bir "ölüm yürüyüşüyle" Almanya
içlerine gitmeye zorlanmıştı. Geride
sadece yürüyecek durumda olmayanlar bırakılmıştı. Sovyet askerleri kampa girdiklerinde, 5.000 kadar ölmek
üzere olan insanla karşılaştılar.
Soykırım: Bir daha asla!
İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte insanlık soykırım felaketiyle yüzleşmek durumunda kaldı. 1948
yılında Birleşmiş Milletler, Soykırım
Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ni kabul etti. Bu
sözleşmenin 2. maddesinde soykırımın
ayrıntılı bir tarifi yapıldı. *
Başta Almanya olmak üzere çeşitli
Avrupa ülkelerinde Yahudi soykırımını inkâr etmeyi suç sayan yasal düzenlemeler yapıldı. Nazi sembollerinin
kullanılması, Nazilerin yaptıklarının
övülmesi, Nazizmi savunan siyasi partilerin, derneklerin, örgütlerin kurulması yasaklandı. Bütün bunlar hiçbir
zaman azılı ırkçılar dışında kimse tarafından düşünce özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilmedi. 27 Ocak
2005 tarihinde BM Genel Kurulu bu
günü "Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü" kabul etti.
Geçtiğimiz günlerde Fransa parlamentosunun diğer soykırımlarla birlikte
Ermeni soykırımını da inkâr etmeyi suç sayan bir yasayı kabul etmesi,
Türkiye'de yoğun bir düşünce özgürlüğü tartışmasının başlamasına neden
oldu. Yahudi soykırımını inkâr etmenin yasak olmasıyla hiçbir sorunu
bulunmayan çevreler, aynı durumun
Ermeni soykırımı için geçerli olmasını kabul edemediler, bunu düşünce
özgürlüğüne indirilen bir darbe olarak
değerlendirdiler.
Bu durum, Ermeni soykırımı ile yüzleşmenin sağlanmasının ne kadar acil
bir görev olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Ermeni soykırımı ile ilgili
gerçeklerin tüm çıplaklığıyla ortaya
konulması yaşananların bir daha yaşanmaması için önkoşul oluştururken,
düşünce özgürlüğü ile insanlık suçunun yok sayılması arasındaki uzlaşmaz
zıtlığın kavranması bakımından da büyük önem teşkil ediyor.
* Soykırım Suçunun Engellenmesi
ve Cezalandırılması Sözleşmesi Md.
2: “Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir
grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu
hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun
üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel
hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da
bir kısmına getireceği fiziksel yıkım
hesaplanarak kasti olarak bozulması;
grup içinde doğumları engelleyecek
yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi."
Beyoğlu’ndaki yüzleşme
toplantısını ırkçılar bastı
Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De
aktivistleri tarafından başlatılan Yüzyıllık Yüzleşme kampanyasının bugün
soykırımın 100. yıl dönümüne hazırlık
için Beyoğlu'nda düzenlediği "Devletler niçin özür dilemelidir?" toplantısı,
İşçi Partisi üyeleri tarafından basıldı.
"Soykırım yalanı, ABD planı", "Doğu
Perinçek çıkacak, Ufuk Uras, Roni
Margulies, Oral Çalışlar girecek"
sloganlarıyla toplantıyı engelleyen
İP çetesine salondakilerin yanıtı
"Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz"
sloganı oldu.
Beyoğlu'nda Bağlam Yayınları toplantı salonunda 17.30'da başlayan
toplantı öncesi salona gelen 20-25
kişilik grup, ayakta durmaya çabaladı. Moderatör, ilk sözü gazeteci
Oral Çalışlar'a verince, kendilerinin
Öncü Gençlik olduğunu söyleyen bir
kişi, protestolarının Çalışlar, Uras ve
Margulies'e karşı olduğunu söyledi ve
ardından topluluk şu sloganları attı:
"Soykırım yalanı ABD planı", "Dönekler Amerika'ya", "Doğu Perinçek
çıkacak, Ufuk Uras, Oral Çalışlar,
Roni Margulies girecek", "Öncü gençlik geliyor", "Dönekler Amerika'ya",
"Hrant'ın katili Fethullah çetesi".
20 dakika boyunca slogan atarak
toplantıyı engelleyen ırkçı gruba karşı
salondakiler önce "Dışarı", ardından
"Hepimiz Hrant'ız hepimiz Ermeniyiz"
sloganıyla yanıt verdi.
Salonu terk ederken "Protestomuz bu
üç isme, salondaki güzel insanlara değil" diyen İP'liler, yarım saat de bina
önünde slogan atmaya devam etti.
Toplantı, ırkçıların tüm engellemelerine rağmen gerçekleşti.
Foto: Emre Algun, Mehmet Doğan
DSİP: Soykırımla yüzleşme toplantısına yapılan ırkçı saldırıyı kınıyoruz
kızılbaş - sayfa 31 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
PONTOS’UN KAYIP KIZI MAÇKALI ELENİ,
NASIL EMİNE SÜMER OLDU…
Bu toprağın kayıp kızları onlar…
Mübadele’nin köklerinden ayırıp yıktığı aileden geride kalan iki
küçük kız. Biri Trabzon’da diğeri
İstanbul’da birbirlerinden habersiz
büyüyüp çoluk çocuğa karıştı. Bir
asırlık acının sırrı Trabzon’dan gelen telefonla aralandı, kardeşler bir
avuç toprakla buluştu
Mete YILMAZ / AKŞAM
Trabzon-İstanbul-Kavala
arasında,
filmlere taş çıkaracak mübadele öyküsü… Tarih 1920’lerin başı. Kalaycı Haralumbos Hrisostomidis, karısı
Anastasiya ve küçük kızları Eleni
Trabzon’un Maçka İlçesi’nde yaşıyordu. “Lambo Usta” diyordu Maçkalı
komşuları Haralumbos’a. Küçük ama
mutlu bir hayatı vardı üç kişilik Rum
ailenin. Taa ki 1923 gelip çatana kadar.
On binlerce aileyi köklerinden koparıp
tamamen yabancı oldukları topraklara
savuran mübadele onları da vurdu.
Ömürlerinin kalanını doğup büyüdüğü topraklara hasret geçirecekler listesine girdi Hrisostomidis’ler de.
uyarılarına da kulak asmıyor. Bir süre
sonra köylülerin getirdiği haberle sarsılıyor. Dünya, “Eleni ölmüş. Cesedini
Maçka Deresi’nde sürüklenirken gördük” sözlerini duyan Lambo Usta’nın
başına yıkılıyor. Gözyaşlarını içine
akıtıp yola koyuluyor. Deniz yoluyla
gitme şansı kalmadığı için karadan
giden kervanlara katılıyor. Yolda eşkıyalar tarafından 4 kez soyularak, bin
bir zorlukla 3 ayda İstanbul’a geliyor.
Beş kuruş parasız Kadıköy’ e ulaşan
Lambo Usta, açlıktan öte küçük kızının acısıyla gün be gün eriyor.
ELENİ’Yİ KAÇIRIYORLAR
YOLU PAŞA’YLA KESİŞİYOR
Ayrılık vakti gelip çattığında, Lambo
usta eşi Anastasiya ve 13 yaşındaki
kızları Eleni’yi alıp, koca bir hayatı
geride bırakıyor. Gözlerinde yaş, başlarında beş asker, diğer Rum ailelerle
birlikte limanda bilinmeyen geleceğe
götürecek gemiye gidiyorlar. Çok geçmeden, 300 kişilik kafilenin yolunu
silahlı bir grup kesiyor. Aşık oldukları kızlardan ayrılmaya razı olmayan
gençler, Eleni’yle birlikte kafiledeki
bazı kızları kaçırıyor. Ne yapacağını
şaşıran Lambo usta, eşini gemiye gönderip kızını aramaya karar veriyor.
Eşini Yunanistan’a gönderen kızını ise Trabzon’a ve kalbine gömen
Lambo Usta ne yapacağını bilmeden
Kadıköy’de dolaşırken, yolu dönemin
ünlü devlet adamı Süreyya Paşa’yla
kesişiyor. Konağında balo düzenleyecek olan Paşa, kalaycı bulamayınca
adamları tesadüfen Lambo Usta’ya
ulaşıyor. İşçiliğini çok beğenen Süreyya Paşa, hayata küsmüş genç adamın
elinden tutuyor.
4 ay boyunca kızını arayan Hrisostomidis umudunu yitirmiyor. Kızını bulup, eşini gemiyle gönderdiği
Kavala’ya gitmek için dağ tepe dolaşıp
her ağacın altına, her mağaraya bakıyor. Ne kadar arasa da küçük kızının
izini bir türlü bulamıyor. Köydeki
dostlarının “Sizden kimse kalmadı.
Artık buralar senin için tehlikeli oldu”
Karnını Süreyya Paşa’nın yanında doyuran Lambo Usta, “Durumunu düzeltene kadar İstanbul’da kal sonra seni
ellerimle Yunanistan’a gönderirim”
teklifini kabul ediyor. Paşa’nın yardımlarıyla Kadıköy’de kalaycı dükkanı açıyor ve kısa sürede çok para
kazanıyor. Maçka’da yaşadıklarını
kalbine gömen Lambo Usta, bir süre
sonra kendi köyünden Antusa’yla tanışıyor. Belki de acısını tazelememek
için Yunanistan’a gitmekten vazge-
çiyor ve Antusa’yla evleniyor. İkinci
evliliğinden de bir kızı oluyor, adını
Sofiya koyuyor.
(Lambo ustasının İstanbul’da doğan
kızı Sofiya ile yıllar önce Trabzon’da
kaybettiği Eleni’sinin hikayeleri
film olacak)
BİLİNMEYEN GEÇMİŞ
Hikayenin bundan sonraki kısmını
Sofiya’nın 59 yaşındaki oğlu Avedis
Kevork Hilkat anlatıyor; dedesi Lambo Usta’yı hayal meyal hatırladığını
söyleyen Avedis’in hayatı zorluklarla
geçmiş. Anne-babası ayrıldıktan sora
Kapalıçarşı’da bir kuyumcunun yanında işe başlamış. Annesi Sofiya ise bir
ailenin yanında bakıcı olarak çalışmış.
Geçmişiyle ilgili sırları ve varlığından
haberi olmadığı teyzesini ise annesinin 93 yaşında hayatını kaybetmesiyle
öğrenmiş Hilkat. Miras işlemleri için
avukatına vekalet veren Avedis, “Avukat elinde vukuatlı nüfus kağıdıyla
gelince geçmişimizin hiç bilmediğim
yönü ortaya çıktı. Annemin varlığından bize hiç bahsetmediği bir ablası
varmış. Nüfus dökümünde dedemin
ilk evliliğinden olan Eleni hayatta gö-
kızılbaş - sayfa 32 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
züküyordu. Hemen araştırmaya başladım” diyor.
ELENİ’DEN EMİNE’YE
Trabzon’a nüfus dökümlerini gönderen Avedis’e, aradan fazla zaman geçmeden sürpriz bir telefon geliyor. Ahizenin ucundaki ses “Annem Emine’yi
araştırıyormuşsunuz” deyince Avedis’in şaşkınlığı bir kat daha artıyor.
Trabzon’un tanınmış ailelerinden birinin üyesi olan Abdükadir Sümer’in
nüfus dökümündeki Eleni’nin babaannesi Emine olduğunu söylemesi sır
perdesini aralıyor. Avedis, hiç göremediği teyzesi Eleni’nin hikayesini,
Sümer Ailesi’nden öğreniyor: Eleni,
kendisini kaçıran Ali Kemal Sümer’le
evleniyor. Bir süre sonra da Müslüman
oluyor. Çok da dindar. 5 çocuğu oluyor ancak eşi genç yaşta hayatını kaybediyor. Ölmeden önce hep Pontusca
sayıklıyor. “Zaten kızdığı zaman da
Pontusca kızarmış” diyor Avedis.
Hikayenin bundan sonrasını daha da
karıştığını söyleyen Avedis Kevork
Hilkat, dedesi Lambo Usta’nın ilk
eşinin de Yunanistan’da evlendiğini
ve iki çocuğunun olduğunu anlatıyor:
Çocukları yıllar sonra Trabzon’a gelip
Eleni teyzemin izini buluyor. Ancak o,
Yunanistan’dan gelen hiç kimseyle görüşmemiş. Kimseye gerekçesini söylememiş. Teyzemin bu yanı bir soru
işareti olarak kalmış. Aslında annem
de hayattayken Trabzon’a, babasının
topraklarına gitti. Ama Eleni’yi ya da
yeni ismiyle Emine’yi buldu mu bilmiyoruz. Bulduysa bize niye söylemedi?
Bunun cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz…
HİKAYELERİ FİLM OLACAK
Avedis, birbirlerinden habersiz olarak
yaşayan iki kız kardeşi mezarları arasında taşıdığı bir avuç toprakta buluş-
turdu. Bu hikaye yapımcıların dikkatini çekti. Sofiya ve Eleni’nin iç burkan
hikayesi film olacak.
Yaşarken kavuşamadılar ama…
Eleni, yani sonraki adıyla Emine doğduğu topraklarda Maçka’da, varlığından haberi olmadığı kız kardeşi Sofiya
ise İstanbul’da toprağa verilmiş. Yaşamları boyunca birbirlerine hiç kavuşamayan iki kız kardeş, Avedis’in
mezarlar arasında taşıdığı bir avuç
toprakta buluşuyor. Torunları ve çocuklar ise neredeyse bir asırdır süren
ayrılığın acısını çıkartırcasına her
sene Maçka’da biraya geliyor.
160 kişilik yeni ailem oldu
Aileyle temas kurduktan sonra Abdülkadir Sümer’in İstanbul’a geldiğini söyleyen Avedis, ailece görüşmeye
başladıklarını anlatıyor. “Birden bire
160 kişilik yeni bir ailem” oldu diyen
Avedis, “Sümer ailesi bizi bağrına bastı. Trabzon’a davet ettiler. Köklerimi
bulmanın heyecanıyla gittim. Yeni aileme kavuşmanın heyecanını yaşarken
bir yandan da hayal kırıklığı yaşadım.
Oralardan giden Pontuslar’dan geriye
hemen hiçbir şeyin kalmamış olması
içimi burktu” diyor.
Meğer define avcısıymışım
Trabzon’a ilk gittiğinde yaşadığı heyecanı anlatıan Avedis, ilginç bir
anısını da paylaşıyor. Gülerek başladığı hikayenin sonunda hüzünlenen
Avedis, Trabzon’da gezmesi için Sümer ailesinin kendisine bir şoför verdiğini söyleyip devam ediyor: Vazelon Manastırı’na gittik. Bir ara şoför
kolumdan tuttu, “Abi seni rüyamda
gördüm. Buraya gelip gömüyü çıkartıyorsun. Ne olur yerini göster. Bana boğaz hakkı ver yeter” dedi. Adamcağız
beni define avcısı sandı. “Böyle bir şey
yok” dedimse de dinletemedim. “Eğer
define peşinde bu tahribatı sürdürürsen yarın buraya kimse gelmez. Asıl
define bu binaların kendisi” dedim.
Ama soförü ikna etmem mümkün olmadı.
Kaynak:
http://www.aksam.com.tr/
guncel/mubadelenin-kayip-cocugumackali-eleni/haber-209368
ht t p://dev r i mci k a r a de n i z .com
"Rumlara dostça uyarımızdır. Siz
Rumların Türkiye'de yaşamaya devam
etmelerinin mümkün olmadığını biraz
aklı olan herkes anlar. Bu inkar edilemez bir hakikattir.
"Niçin? Bunu bilmiyorsanız, dinleyin,
açıklayacağım. Evet! Kabul ediyorum,
siz güya Osmanlı tebaasısınız. Fakat
size, 'Yunanistan'da, kendimizden daha
sıcak duygulara sahip herhangi biri var
mıdır?" diye sorsalara, 'Hayır' cevabını
vereceğinizden kesinlikle eminiz.
Hayatta kalmak istiyorsanız, beklemeyin! Gidin! Samimi tavsiyemizi dinleyecek olursanız, dostluk namına, yakın
gelecekte sizi tuz gibi eritecek olan o
ordu karşısında baş eğmek dışında başka
çareniz olmadığını söylemek istiyoruz.
"Dünyanın hiçbir yerinde, barış hüküm
sürerken, bir ülkenin çocukları, vatandaşları ve komşuları, birlik içinde ve
aynı şehirde ve toprakta, aynı yasalar
altında yaşarlarken ve aynı vergileri
öderlerken; can, mal ve namusun yasalarca korunmasını talep etmekte aynı
yasal haklara sahiplerken asla böyle
bir yaşanmamıştı. Bir ülkenin çocuklarının kendi kardeşlerine karşı aniden
isyan ettiklerine; vatandaşların diğer
vatandaşlara karşı silahlandıklarına;
hemşehrilerin, diğer hemşehrileri soymak ve öldürmek için acele ettiklerine;
üst düzey memurların dürüst ve masum
vatandaşlara karşı tutum aldıklarına;
yasaları uygulamakla yükümlü kurumların silahsız vatandaşların cellatları
kesildiklerine ilk kez tanık olunuyor."
Pavlonya Sokak Nuhoğlu İşhanı
No:10/6 Kadıköy - İSTANBUL
Tel: (0216) 414 64 41
Telefax: (0212) 414 64 41
E-mail: [email protected]
kızılbaş - sayfa 33 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
pontus soykırımı tarihinde: bafra meryemana
mağrasındaki: 517 kadın ve çocuk, 30 partizan
Tamer Çilingir / Devrimci Karadeniz
“Refet Paşa’yı Pazar ziyaretlerinde dinler, dinler, bıkmadan dinlerdik. Kendisi
çok zeki, hafızası çok kuvvetli, hadiselere ve meselelere derin vukufu vardı ve
bu hakimiyetle meseleleri hiç bilinmeyen taraflarıyla anlatıyor, yahut büsbütün başka ve şaşırtıcı bir zaviyeden izah
ediyordu.
Ben, sanki başkalarını mahrum etme
bahasına, harikülade bir konseri tek
başıma dinliyormuş gibi üzüntü içinde,
kendisinden rica ederdim:
- Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen
birçok meselelerin iç yüzünü biliyor,
karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz, bunların kapalı kalması ve bir
gün şahitlerinin birer birer hayat sahnesinden çekilmeleriyle meçhul olarak
kalması yazık değil mi?
O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:
- Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım, derdi.
Günahı boynuna, verdiği cevap buydu.
Asıl sebep ne idi bilemiyoruz. Velhasıl,
hatıratını yazmadan Refet Paşa da göçtü gitti.” (1)
Bu satırlar Münevver Ayaşlı’nın Refet
Paşa ile ilgili anılarında yer alıyor. Refet Paşa burada aslında bir gerçeği ifade
ediyor, o da, İstiklal Harbi denen şeyin
kocaman bir yalandan ibaret olduğu…
Yine Münevver Ayaşlı’nın “Günahı
boynuna, verdiği cevap buydu. Asıl sebep ne idi bilemiyoruz” demesine karşın, biz asıl sebebin ne olduğunu çok iyi
biliyoruz. İstiklal Harbi ya da Kurtuluş
Savaşı diye uydurulan bu masalın aslında özellikle Karadeniz’de Pontoslu
Rumlara yönelik soykırımının olduğunu ve bu soykırım sürecinde Refet
Paşa’nın da önemli rolu olduğudur.
REFET PAŞA, PONTOS SOYKIRIMININ ÖNEMLİ SUÇLULARINDAN
BİRİDİR
Samsun’a ayak basan beş Paşa’dan biridir Refet Paşa… Yıllar sonra görüş
ayrılığına düşeceği komutanı Mustafa
Kemal’in emriyle Samsun’daki Pontos
Rumlarına yönelik operasyonlardan sorumludur. Samsun‘a çıkıldığı 19 Mayıs
1919′da Mustafa Kemal’in yaptığı ilk iş,
“yaşlı ve koyu bir Babiali memuru” olduğunu düşündüğü ve fikirlerini beğenmediği 15. Tümen komutanını görevden
alıp yerine Refet Paşa’yı atamaktır. (2)
leriz.
3.Kolorduya bağlı 15.Tümen’in merkezi Canik’de (Samsun) idi. Kolordu
mıntıkası olarak belirlenen vilayet ve
sancaklar ise Sivas, Amasya, Tokat,
Samsun idi. (3) Bu yanıyla Münevver
Ayaşlı ile aralarında geçen konuşmada
Refet Paşa’nın sebebini açıklayamadığı,
işte bu vilayetlerde yaşanmış vahşet ve
cinayetlerdir. O, Mustafa Kemal kadar,
Pontos Soykırımının önemli sorumlularındandır.
BAFRA MERYEMANA MAĞARASI
KATLİAMI
Samsun’a çıkıldığı 19 Mayıs 1919’da
yaptıkları ikinci önemli iş ise çete reislerini toplamak olur. Görüşmelerde
Rumları “temizlemek” için her şeyin
yapılması emredilir ve başta Katil Topal Osman olmak üzere çete reislerinden söz alınmış ve soykırımının 2. Jöntürk Dönemi başlar…
KATİL TOPAL OSMAN AĞA
Aslında Mustafa Kemal, Samsun’a padişahın ve İngilizlerin onayıyla 9. Ordu
Müfettişi olarak yollanmıştır. Sözde
görevi de Karadeniz’de yaşanan ‘‘kargaşayı‘‘ ve çetelerin, özellikle de Topal Osman’ın çetesinin faaliyetlerini
soruşturmaktır. Kemalist yazarlardan
Hasan İzzettin Dinamo, Mustafa Kemal
ile Topal Osman arasındaki görüşmeyi
‚‘‘Kutsal İsyan‘‘ adlı kitabının ikinci
cildinde ‘“Mangal Yürekli Adamın Hikayesi” başlığı ile şöyle anlatır:
‘‘Namını duyduğu Topal Osman‘la bizzat görüşüp, ona, ‘Bundan sonra el ele
çalışacağız’ diyerek şöyle devam eder:
Madem ki Türk halkı tamamen seni
destekliyor; hiç durma teşkilatını yap.
Git, belediye reisliği makamına otur.
Sen kaçıp dağa çekileceğine, Pontoscular ve Rumlar kaçsın. Kanunsuz yola
adım atar göründüler mi onları temiz-
Bunun üzerine Topal Osman, şu cevabı
verir:
Sen hiç merak etme Paşam! Bu Pontos
Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki,
hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulup gidecek.” (4)
İşte bu mağaralardan birisinde 30 Pontoslu partizan ile kadın ve çocuklardan
oluşan 600 Pontoslu Rum, Mustafa
Kemal’in 2000 askerince kuşatılır.
Bu arada vurgulanması gereken önemli bir nokta da, çetelerin sadece kadın,
çocuk ve ihtiyarlardan oluşan erkeksiz
köylere saldırı düzenledikleri birebir
partizanlarla çatışmadıklarıdır. (5)
Partizanlar, kadın ve çocuklardan oluşan 600 Pontoslu Rum’un kuşatıldığı bu
mağaranın adı, Panagiya (Meryemana)
Mağarası‘dır. Bafra Nebyan bölgesinde
Otkaya Köyü‘nün batı tarafındadır.
Binbaşı Mehmet Ali askere kesin talimat vermişti; kuşatmadan dolayı bunalan askerin geri dönmesi halinde vurularak öldürüleceğini söyler. İki hafta
süren kuşatma ve direniş sonrasında,
partizanların mermileri ve yiyecekleri tükenir. Geride yapabilecekleri tek
şey, yanlarındaki 600 kadın ve çocuğun buradan çıkarılmasıdır. Partizanların Kaptanı Hacı Yorgi Karavasiloğlu,
partizanları toplar ve bir karar alırlar.
Bütün partizanlar silahlarında sadece
tek bir mermi kalana kadar çatışmaya
devam edecekler, son mermilerini ise
kendi yaşamlarına son vermek için saklayacaklardır. Sadece bir partizan sağ
kalacak, o da elinde beyaz bayrakla teslim olacak ve 600 kadın ve çocuğun sağ
kalmasını sağlayacaktır.
Partizanların mermileri tükendiğinde,
29 partizan silahlarındaki son mermilerle kendi yaşamlarına son veririler.
Geride kalan son partizan elinde beyaz
bayrakla dışarı çıkıp teslim olacağını,
kızılbaş - sayfa 34 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
tüm partizanların öldüğünü, geride sadece 600 kadın ve çocuğun kaldığını,
silahsız ve cephanesiz olduklarını, ateş
etmemeleri çağrısında bulunur.
Ancak onun bilmediği karşısındakilerin
Mustafa Kemal’in askerleri olduğudur.
sevdasını gözlerine
mil çekilmiş bir ülkeydi roboski
Mehmet Ali Binbaşı komutasındaki askerlerin arasında bulunan Talip Çavuş
silahına davranarak elinde beyaz bayrakla teslim olan son partizanı vurur.
Kadın ve çocuklar Bafra ilçesine bağlı
ÇAŞUR KÖYÜ’ne götürülürler. Kadınlara tecavüz edildikten sonra süngü ve
kurşunlarla katledilirler. Bu katliamdan
sağ kurtulan 83 çocuk ise, daha sonra
öksüzler evine verilir.
Refet Paşa’ya haber ise iki sandıkla yollanır. Sandıkların içinde 30 partizanın
kesilmiş kafası vardır. (6)
..................
(1) İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim, Münevver Ayaşlı, Boğaziçi
Yayınları, Kasım 1990, Sayfa 9
(2) Refet Bele, Askeri ve Siyasi Hayatı
1881-1963i Halit Kaya, Bengi Yayınları, Ocak 2010, Sayfa 50
(3) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İ.
DUİT, nr.158/81 (16 Ş 1337/16.05.1919);
MSB Arşivi, Refet Bele Dosyası; Zeki
Saruhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü:
Mondros’tan Erzurum Kongresi’ne (30
Ekim 1918 – 22 Temmuz 1919), Ankara
1993, Sayfa 249
(4) Hasan İzzetin Dinamo, ”Kutsal
İsyan, Cilt 2”, İstanbul 1990, sayfa 132
(5) Devletin 15 ila 50 yaş arasındaki
her erkek Rum hakkında çıkardığı
tutuklama kararlarının ardından,
bu insanlar dağlara çıkmak zorunda
kalınca gerideki yakınları da çeteler
tarafından saldırılara maruz kalmaktadır. Topal Osman gibi çetecilerin ve
çetelerinin ‘‘yiğitliği‘‘ eli silah tutamayan kadın, çocuk ve ihtiyarları katletmektir. Hem bu işi çetelerin yapması
devletin de işine gelmektedir. ‘‘gayri
resmi‘‘ savaş olarak adlandırılan bu
yöntem ile ‘‘resmi‘‘ devlet olan bitenden haberdar olmadığını, kendileriyle
ilgilerinin olmadığını söyleyip kendini
savunabilecektir.
(6) Bafra, Kahramanların Memleketi,
Nikos Kinigopulos, Maliyaris Yayınları, 1991, Sayfa 128, 129, 130.
ayşegül karadağ
Bir kareye bakarsın ya o karenin içinde binlerce yorum çıkar ortaya. Veli
Encü’yü ilk gördüğümde binlerce yorum oluştu kafatmda. Onu ilk defa üniversitede 201 no’lu sınıfta “Roboski semineri”nde gördüm. Elinde 34 gencin
fotoğrafını seminere gelenlere dağıtıyordu. Onun yüzündeki sıkıntıyı, çığlıkları görebiliyordum. Hepimiz sıralara oturduk. Birkaç üniversite hocasıda katıldı seminere. Veli başladı slayttaki resimleri tanıtmaya, anlatmaya. Heyecanı
okunuyordu yüzünden. Sonra başladı “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” ile
ilgili soru ve cevaplar.
Roboski katliamı olduğunda Veli okuldaydı. Evet katliam diyorum Çünkü 34
gencin üzerine bomba yağdırmak katliamdan başka bir şey değildir. Aradan
iki yıl geçti ve hala failleri bulunmadı. Veli’yi o günden sonra bir daha hiç görmedim. Tesadüfen sosyal paylaşım sitesinde rast geldim, hemen konuşmaya
başladım. Okuldaki seminere katıldığımı söyleyince; ”Bana yabancı gelmediğini, hatırladığını söyledi.” Çok sevindim.
Ve şimdi Roboski’nin başka bir direnişle karşı karşıya kaldığını söyledi. Veli:
”Roboskililer, bir anıt mezar, ziyaret noktası olacak katliam yerine yol yapılarak tüm izlerin silinmesine kararlılıkla, sonuna kadar karşı çıkacaktır.” dedi.
Peki izleri silmek bu kadar kolay mıydı? Hadi beşeri izler silindi (yol yapım
çalışmaları), 34 gencin izlerini, anılarını, toprağa düşen bedenlerini de silecek
miydi? DEVLET!. Kaçağa giden gençlerin ailelerini, telsizlerdeki eşgalini silecek miydi? Harami katırları silecek miydi? Bir görünüp bir yiten ölü çocukların bakışlarını silecek miydi?
Acı çarpıp geri dönüyordu yüreklere. Acı çarpıp geri dönüyordu Veli’nin yüreğine. Belkide o anda karşılıklı ağlıyorduk Veli’yle. Bana annesinin fotoğraflarını yolladı, ve şunu dedi: ”Biliyor musun Ayşegül annemin elleri, kolları hiç
havadan inmiyor, hep hasta. ”Benim 34 kere daha yüreğim parçalandı. Sonra
gözlerim, ve beynim. Yavrun kaçağa gitmiş hüznünü bize ver ana; demek istedim o anda. Zulüm hem yerde hem gökteydi. Atılacak hiçbir adımın kaybettiklerimizi geri getirmeyeceğini biliyoruz. Çoğu çocuk 34 Kürdün Türk ordusuna
ait f-16 uçaklarıyla yapılan bombardıman sonucu katledilmesinin izleri asla
unutulmayacak. Ve haksızlığa göğüs geren insanlar var oldukça, yapılan tüm
katliamlar mutlaka ortaya çıkacaktır. İnsanın kaderini ve inançlarını hiçbir
güç, hiçbir devlet ipotek altına alamaz.
Bilmek var olmaktır. Bildiğimiz özlem duyduğumuz şeyler için yaşamalıyız.
Gelecek nice güzel günler için yaşayalım. (Veli’ye).
kızılbaş - sayfa 35 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Hrant Dink ödülünü bu yıl
Sevan Nişanyan’a verilmesini öneriyoruz
SEVAN NİŞANYAN'LA DAYANIŞMA SAHİFESİ
https://www.facebook.com/turkeycondemned
kızılbaş - sayfa 36 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Uluslararası Hrant
Dink Ödülü aday
önerilerinizi
bekliyor
Uluslararası Hrant Dink Ödülü, 15
Eylül 2014 günü altıncı kez sahiplerini bulacak.
Ödül her yıl ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve
adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber
bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken, insanlara mücadeleye
devam etme yolunda ilham ve umut
veren kişi, kurum veya gruplara verilecek. Hrant Dink Vakfı, ödülle, bu
yönde çaba gösterenlere, seslerinin
duyulduğunu, yaptıklarının görüldüğünü ve yalnız olmadıklarını hatırlatmayı, onlara manen destek olmayı, tüm insanları idealleri uğruna
mücadeleye teşvik etmeyi amaçlıyor.
Bu yılın ödülleri için aday önerileri,
15 Ekim 2013 - 15 Nisan 2014 tarihleri arasında kabul edilecek.
ACİL EYLEM!!!
SEVAN NİŞANYAN’A ÖZGÜRLÜK!
Sevan Nişanyan’a kurulan kumpastan
vazgeçilsin!
Bir kaçak inşaat cenneti olan Türkiye’de
kimseye ceza verilmezken yazar Sevan
Nişanyan, Şirince Köyünde kendi mülkü
üzerinde kaçak inşaat yaptığı gerekçesiyle cezalandırılarak 2 ocak tarihinden
beri İzmir –Torbalı cezaevine tutulmaktadır. Ayrıca Şirince’de yarattığı eserlerden dolayı mimarlık nobeli ile taçlandırılması gerekirken, hakkında açılan
17 davadan dolayı yaklaşık 50 yıllık bir
ceza tehdidi ile de karşı karşıyadır.
Aslında herkesin bildiği gibi Sevan
Nişanyan’ın davalarının kaçak inşaat ile
ULUSLARARASI HRANT DİNK
ÖDÜLÜ ADAY BİLDİRİM FORMU
Uluslararası Hrant Dink Ödülü, 15 Eylül 2014’te altıncı kez sahiplerini bulacak. Hrant Dink Vakfı, 2009 yılından itibaren her yıl, Hrant Dink’in doğum
günü olan 15 Eylül’de vereceği Uluslararası Hrant Dink Ödülü ile, daha özgür
bir gelecek için emek verenleri selamlamak, onlara yalnız olmadıkları mesajını iletmek istiyor.
Ödül, ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir
dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın
dilini kullanan; bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda
ilham ve umut veren kişi, kurum veya kuruluşlara verilecek.
Bu yılın ödülleri için aday önerileri, 15 Ekim 2013 - 15 Nisan 2014 tarihleri
arasında kabul edilecek.
Yukarıda belirtilen özelliklere uygun olduğunu düşündüğünüz kişi, kurum
veya kuruluşları aday göstermek için lütfen aşağıdaki formu doldurun.
Bildirimler öncelikle aday tespit komitesi tarafından değerlendirilecek, ardından Uluslararası Jüri’ye iletilecektir. Bu nedenle, aday ile ilgili mümkün
olduğu kadar ayrıntılı bilgi ve varsa belge (gazete kupürü, makale, rapor vb.)
gönderilmesi, değerlendirme sürecinde yardımcı olacaktır.
Adaylar arasından ödülün kime verileceğini Uluslararası Jüri belirleyecektir.
(Kişi, kurum ya da gruplar, kendilerini aday gösteremezler.)
ADAYLA İLGİLİ BİLGİLER
İsim:
Kurum/kuruluş
(bağlı olduğu bir kurum varsa doldurunuz):
Adres:
Telefon:
Faks:
E-posta:
Adayı önermenizin nedenleri nelerdir? (en fazla 250 kelime):
yönlendirici sorular:
a) Hangi alanda çalışıyor?
b) Bu alandaki kayda değer çalışmaları nelerdir? Bu çalışmalar ne tür etki ve/
veya değişimlere yol açtı?
c) Aday hangi koşullar altında çalışıyor?
d) Daha önce herhangi bir ödüle aday oldu mu veya herhangi bir ödül aldı mı?
Adayla ilgili belgeleri veya internet sitelerini bu alanda belirtebilirsiniz.
bir ilgisi yoktur. Bu cezalar resmi ideolojiye karşıt tarih ve dil çalışmalarından
dolayı verilmektedir. Bu kapsamda olan
İslam mitolojisini İslamcılar gibi yorumlamıyor diye verilen 13, 5 ay ceza tehdidi
Yargıtay’da onanmak için bekliyor. Sevan Nişanyan’ın düşüncelerinden dolayı
cezaevine yollanması birçok tepkiye neden olacağından kaçak inşaat suçu icad
edilerek cezaevine konulmuştur.
Mesele kaçak inşaat meselesi değildir.
O fikirlerinden dolayı cezaevine konulmuştur. Sözünü esirgemeyen Sevan Nişanyan halkının sesi ve kalemidir. Ona
kurulan kumpastan vazgeçilsin ve uğradığı haksızlığa son verilerek özgür bırakılsın.
Lütfen, Sevan Nişanyan'a özgürlük' talebinizi, e-posta ya da tweetlerinizle aşağıdaki adreslerden Türkiye yetkililerine
iletin:
@cbabdullahgul
[email protected]
@RT_Erdogan
[email protected]
[email protected]
[email protected]
kızılbaş - sayfa 37 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Uluslararası Hrant Dink Ödülü
aday önerilerinizi bekliyor
Sevan Nişanyan
"BAŞINA GELENLER, BU BOKTAN CUMHURİYET'İN BOKTANLIĞININ EN NET KANITI
OLDU. 'YANLIŞ' DİYEREK, EPEY
KİBARLIK ETMİŞSİN." cümlesini
kesmişler. Üstünü kara mürekkeple
çizmişler. Cezaevine gelen mektupların sansürden geçmesi lazım.
Disiplin kurulu toplanmış, karar
sureti, teslim tesellüm tutanağı
yazılmış, imza mukabilinde verdiler.
Daha komiği Sarkis Hatspanyan’ın
mektubu. Hatspanyan Ermenistan
muhalefetinin... önde gelen isimlerindendir. Mektubunda bana sevgi
ve desteğini iletirken, kendi
ülkesinin rejimine
çakmayı da ihmal etmemiş.
"BİLDİĞİN GİBİ HAYASTAN
[Ermenistan] OLİGARŞİK BİR
DİKTATÖRLÜKLE
YÖNETİLMESİ NEDENİYLE,
TÜM ZENGİNLİK BİRKAÇ
KUYRUKSUZ İKİ AYAKLININ
ELİNDE BULUNAN FAKİR BİR
ÜLKE VE NE YAZIK Kİ KİTAP
OKUYAN İNSAN SAYISI DA SOVYET ERMENİSTAN'I
DÖNEMİYLE
KARŞILAŞTIRILMAYACAK
KADAR DÜŞÜK" Bu bölümü de
sansürlemişler.
Ermenistan'a laf sokan, T.C'ye haydi
haydi sokar diye mi düşünmüşler?
"Bu gavur ne diyor, tam anlamadık
ama sakıncalı herhalde" diye mi
akıl yürütmüşler? "Kuyruksuz iki
ayaklı" lafını üstlerine mi lınmışlar?
Anlaşılamadı.
Tabii açık cezaevinde telefon serbest,
haftada bir açık görüş de var.
Oğlanların getirdiği printout heyete
tabii, ama telefondan okumalarına
engel yok.
Saçma bir ülke burası. Aziz
Nesin'den bu yana değişen bir şey
yok. 15 Ocak 2014
HRANT DİNK VAKFI, HER YIL, HRANT
DİNK’İN DOĞUM GÜNÜ OLAN 15 EYLÜL’DE,
ULUSLARARASI HRANT DİNK ÖDÜLÜ
VERECEK.
ÖDÜL, AYRIMCILIKTAN, IRKÇILIKTAN,
ŞİDDETTEN ARINMIŞ, DAHA ÖZGÜR VE
ADİL BİR DÜNYA İÇİN ÇALIŞAN, BU İDEALLER UĞRUNA BİREYSEL RİSK ALAN, EZBER
BOZAN, BARIŞIN DİLİNİ KULLANAN, BUNLARI YAPARKEN, İNSANLARA MÜCADELEYE
DEVAM ETME YOLUNDA İLHAM VE UMUT
VEREN KİŞİLERE VERİLECEK.
HRANT DİNK VAKFI, ÖDÜLLE, BU YÖNDE
ÇABA GÖSTERENLERE, SESLERİNİN
DUYULDUĞUNU, YAPTIKLARININ GÖRÜLDÜĞÜNÜ VE YALNIZ OLMADIKLARINI HATIRLATMAK, ONLARA MANEN DESTEK OLMAK, TÜM İNSANLARI İDEALLERİ UĞRUNA
MÜCADELEYE TEŞVİK ETMEK İSTİYOR.
Bu yılın ödülleri için aday önerileri, 15 Ekim 2013
- 15 Nisan 2014 tarihleri arasında kabul edilecek.
Hrant Dink Vakfı
Adres:Halaskargazi Cd. Sebat Apt. No:74 Kat 1
Daire 1 Osmanbey 34371 Şişli İstanbul
Telefon: +90 212 2403361
+90 212 2403362
+90 212 2403365
Faks: +90 212 2403394
E-Posta: [email protected]
kızılbaş - sayfa 38 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Ali Nesin'in
kaleminden
Sevan Nişanyan
Acaba bu satırlar nasıl bir vakayla karşı
karşıya olduğumuzu yeterince anlatabildi mi? Sevan değerlendirilirken ya
da yargılanırken harcıalem kriterler bir
yana bırakılmalı.
Sevgili Dostlar,
Sevan Nişanyan’ın tüm malvarlığını
Nesin Vakfı’na bağışladığını herhalde
duymuşsunuzdur.
Bu teşekkür mektubu vesilesiyle size
biraz Sevan’ı anlatmak istiyorum.
Gazetelere yansıyanlarla anlaşılması
mümkün değildir çünkü.
altında yatıyor olacaktı, çünkü, adım
gibi biliyorum, bir geceyarısı beni dürterek uyandırıp “hadi” diyecek ve kaçmaya ikna edecekti.
Robert Kolejli Sevan’ın adını ilk gençliğimde duymuştum. Belli bir öğrenci
çevresinde zekasından ve engin kültüründen efsane gibi bahsedilirdi. Çok
daha sonra, bundan nerdeyse 35 yıl
önce, Paris’te tanıştık ilk kez. O zamanlar başımı kitaptan pek kaldırmadığımdan üstümde bir etki bırakmamıştı, ama
10 yıl sonra, aynı bölüğe düştüğümüzde, eşi benzeri olmayan biriyle karşı
karşıya olduğumu hemen anlamıştım.
Birlikte “orduyu isyana teşvik”ten yargılandık. Gözünü kan bürümüş bir savcı 20 yıl hapsimizi istedi. İnsafsız bir
hakim istenen cezayı güle oynaya vermeye hazırdı. Gençtik. Göz göre göre
ve durduk yerde hayatımız kararacaktı.
Zor günlerdi doğrusu. Ama birbirimizi
hiç yalnız bırakmadık. O gün bugün
dostuz. En çetin sınavlardan geçmiş bir
dostluktur bizimkisi.
Cezaevinden kaçma planlarını anlatırdı bana... Makinalı tüfekli askerlerle
çepeçevre çevrilmişiz... 20 yıl kodeste
çürüyemezdik, belli ki ceza alacaktık,
duruşmaların seyri belliydi, kaçmalıydık, anca beraber kanca beraber, nöbetçilerin bir anlık dalgınlığını fırsat bilip
pirrr... İçimden “deli mi ne”, dışımdan
da “olur” derdim; hatta mükemmel kaçma planına katkıda bile bulunurdum
kuşkulanmasın diye... Olmaz desem o
akşam kaçmaya kalkışabilirdi...
Hakkari’nin mayın döşenmiş yollarına
sürükledi peşinden. Uçurumlarla sona
eren ıssız yollara girdik. Girilmesi tehlikeli ve yasak bölgelerde kim vurduya
gideceğiz, son sözlerim “ah yandım!”
olacak diye kaç kez yüreğim ağzıma
geldi. Ama yiğitliğe krem sürdürmedim. Ne o? Sevan taş üstünde taş bırakılmamış bir kilise görecek...
Bir başka gün iki çocuğumu birden alıp
Ege dağlarında küçük bir kır gezintisine çıktı. Şafağın sökmesine az kalmıştı
çocuklarımı yeniden bağrıma bastığımda... Devasa kayayı aşamayan külüstür
Kartal’ı kayanın tepesinde bırakıp dağın öbür tarafına yürüyerek inmişler...
Hangi güzergâhı seçmişlerse...
Form kazanmak için 2,5 metre uzunluğundaki hücrede her gün saatlerce döne
döne koştu. Ben ranzama uzanmış, hayretle kan ter içindeki bu kararlı adamı
izlerdim. Para biriktirmek ve nefesini
açmak için günde üç paket içtiği sigarayı cezaevinde bıraktı. Ciddiydi yani.
Neyse ki aklandık, kolay olmadı ama
aklandık. Yoksa bugün delik deşik olmuş cesedimiz kimbilir hangi servinin
Bu, Sevan’ın beni ilk öldürme çabasıdır.
Son olmadı, daha sonra sık sık denedi!
En kötü mevsimde Kaçkar dağlarını
ayağımızda makosenlerle aşmaya kalktık. Keçilerin bile “anneee” diye bağırıp kaçacakları daracık patikalardan
geçtik, derinlikten gökyüzü mavisine
çalan yarları tırnak gücüyle aştık. Tam
bir çılgınlık! İlk kez orada onu yalnız
bıraktım. İkna etmesine fırsat tanımadan, görünürde yokken sıvıştım. Hâlâ
daha utanırım, ama el insaf, bir günde
bir insan kaç kez ölüm tehlikesi atlatmaya tahammül edebilir ki? O ise anlaşılan Azrail’le benden daha samimiydi.
Gürcistan iç savaşının tam göbeğinde
bulmuştur kendini. Bu maceradan birkaç yıl önce Sri Lanka hapishanelerinde yatmışlığı vardır. Peru dağlarındaki
akıllara durgunluk veren maceraları
başlı başına bir hikayedir. Daha neler
neler... Allah’ın sevgili kulu olmalı ki
hâlâ hayatta.
Ancak çizgi roman kahramanlarının
böyle bir yaşamı olabilir; o da ancak
üçü beşi bir araya gelirse!
Dostluğumuzun kavgasız gürültüsüz
geçtiği sanılmasın. Birbirimizin gözünü oymamıza ramak kaldığı anlar oldu!
Bu arada, kavgada acımasızdır, söyleyeyim. Haklı olduğuna inanmayagörsün, karşılaştığı her türlü direnç onu
daha da azdırır. Bu gibi durumlarda hiç
ses çıkarmayın, ortalıkta görünmeyin,
tepki göstermeyin. Bir zaman sonra
yelkenleri suya indirecek ve cüssesine
tezat bir zerafetle yanıbaşınızda beliriverecektir. Yaramaz bakışlarına dayanamayp kucaklaşırsınız.
Tanıştığımızda siyasi düşüncelerimiz
birbirine zıttı. Beni etkilemediğini söylemek yalanların en büyüğü olur. Ama
bugüne dek ne o benim düşüncelerimi
temelden değiştirebildi ne de ben onun.
Tam tersine her ikimiz de daha uç noktalara vardık. Düşünce ayrılığından
düşmanlık değil, zenginlikler doğdu.
Şu ironiye bakın ki varımızı yoğumuzu
Nesin Vakfı’na verdiğimizden şu an itibarıyla ikimiz de züğürtüz!
Tüyler ürpertici düşüncelerini duyduğumda hiç karşı çıkmam, en iyi yaptığım işi yaparım: Dinlemek. Bakalım
nasıl savunacak, işin içinden nasıl sıyrılacak diye merakla beklerim. Neyi
savunduğundan çok, neyi nasıl savunduğu önemlidir.
Şunu da ekleyeyim, gün gelir gerekir:
Sevan’a karşı haklı çıkmanın tek bir
yolu vardır, baktığı bakış açısını reddetmek. Çünkü Sevan, yakaladığı bakış
açısının sonuçlarına acımasızca katlanır ve tek bir mantık hatası yapmadan,
eşsiz bir belagatla sizi peşinden sürükler. Çocukluğunuzdan beri inandığınız
değerlerin gözünüzün önünde lime lime
edildiğine tanık olursunuz. Sessiz sedasız yol alırken kayalarda parçalanan bir
dalgaya benzersiniz, daha Türkçesiyle
eşek tepmişe dönersiniz.
Olumsuz her türlü durumu lehine çevirme konusunda üstüne yoktur. Örnek:
Jandarmalar eşliğinde hapse giderken
yolda beni aradı. Durumu anlattı. Çok
üzüldüm tabii. “Merak etme, dedi, hapisten çıktığımda iyi ki hapse girmişim
diyeceğim”. Aynen dediği gibi oldu.
Türkçenin etimolojisi üzerine muhte-
kızılbaş - sayfa 39 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
şem bir eser ortaya çıktı.
Sevan’ın şu anda Nesin Vakfı’na ait olan
Şirince’deki eserleri üzerine bir iki satır
illa ki gerekiyor.
Şirince günün birinde sit alanı ilan edildi ve akabindeki 27 yıl boyunca koyun
imar planı yapılamadı. Çivi çakılmıyordu. Mecazi anlamda eğil, gerçek anlamda çivi çakılmıyordu. Kimileri yasaların yaşama değil, tam tersine yaşamın
yasalara uyacağını sanıyor! Akılsızlığın dik alası, halkı yok saymanın had
saf hası. Herkes gizli saklı ve korka çekine tadilat ve kaçak inşaat yaparken,
Sevan bunu alenen, göstere göstere
yaptı. Vatandaşa zulmeden bir yönetimi
tanımıyorum ve bunu da cümle aleme
ilan ediyorum dedi. Üstüne üstlük bir
de “Hodri Meydan Kulesi” dikti!
Ta ilk gençliklerinden beri bozuk düzeni yıkmaya çalışanların istisnasız
hepsinin Sevan’ı kutlayacağını ve hatta
kahraman mertebesine yükselteceğini
zannedersiniz değil mi? Hayır, öyle olmadı. Meğer bozuk düzeni yıkmak bazıları için soyut bir kavrammiş; bir tür
meze diyelim! Bozuk düzen bugüne dek
yıkılmadığından tahmin etmeliydik!
Sevan’ın yarattığı yerler, “Öldüm de
cennete mi geldim?” dedirtecek güzelliktedir. Meleklerle huriler nerede kaldı
diye sağınıza solunuza baktırır. Oysa
yaptığı şey son derece basittir: Doğanın
eksiklerini tamamlar! Aklınız başınıza geldiğinde, ben niye bunu düşünemedim, benim neyim eksik diye kendi
kendinizi yersiniz.
Şu an itibarıyla Nesin Vakfı dünya çapında eşsiz bir güzelliğin sahibidir. Bu
yükün altından nasıl kalkacağız bilmiyorum. Sevan’ın özgürlüğü anlaşılan
bizim esaretimiz!
Keşke bu güzelliğe bu kadar kolay konmasaydık, keşke bizim de bir katkımız
olsaydı...
Borcumuz olsun. Nesin Vakfı çocukları
bu güzelliği idrak edecek ve yaratacak
kapasitede yetiştirilecektir.
Sadece Nesin Vakfı’nın şimdiki ve gelecek nesilleri adına değil, (bu hakkı kimseye sormadan alarak) insanlık adına da
Sevan’a teşekkür ederim.
Ali Nesin
sevan nişanyan
Birtakım insanlar sana inanmış, güvenmiş. Bu sana bir sorumluluk
yükler. Onları hayal kırıklığına uğratmak, kötülük etmektir. Etmemelisin.
Bir mücadeleye girmişsin, sonuçlarını göze alıyorum demişsin.
Rüzgâr bir an için döndüğünde "ay korktum" deyip gitmek rezilliktir. Rezil olmamalısın.
Köyünde bir hayali inşa etmeye girişmişsin, hayatını buna bağlamışsın. Şimdi üç tane memur, fare gibi kemirip hayatında bir oyuk
açtı diye o hayatı terketmek olmaz. Daha yapacak çok işin var.
Millete "korkma" demişsin, "bu memlekette eksik olan şey cesaret."
Hodri Meydan kulesi dikmişsin. Şimdi ufukta düşman belirdiğinde
"kişisel rahatım her şeyden kutsal" deyip kaçmak kendinle çelişmektir. Çelişmemelisin.
Kaçıp gidenlerin pek çoğuyla tanışmışsın. Çoğunu sevmiş, dost
olmuşsun. Ama alınlarına silinmez mürekkeple basılmış "yenilgi"
damgasını da gözünle görmüşsün. O damgayı yememelisin.
Arabayı İzmir Havaalanının otoparkına bırakmışsın. Günde 27 lira
yazar. O masrafı daha büyütmemelisin.
*
Bugün 14.40 Sunexpress uçağıyla dönüyorum. 2 Ocak Perşembe
günü de Torbalı Cezaevine gidip "ben geldim" diyorum.
Görüşürüz. Hapis kararı çıktıktan sonra üç günlüğüne geldiği
Berlin’den yazdığı yazı, 29 Aralık 2013.
https://www.facebook.com/turkeycondemned
-------------------------------------------------------------
Sevan Nişanyan
İki yıl önce bütün taşınmaz mal varlığımı Nesin Vakfı'na
bağışlamıştım. Bugün Nişanyan Otel'deki hissemi
bedelsiz olarak eski karım Müjde'ye devrettim. Dünya
malından tamamen arınmış oldum. An itibariyle evim
yok, arsam yok, tarlam yok, şirketim ve menkul varlığım
yok, motorlu vasıtam yok, işim yok, maaşım yok.
İnanmayacaksınız ama SSK Bağkur ya da sağlık
sigortası gibi şeylerim de yok. Özgürüm.
Ha evim yok derken var tabi başımın üstünde bir damım.
Nesin Vakfına ait arazi üzerinde, eski karımın işlettiği
tesis dahilinde, iki odalı kutu gibi bir evim var.
Beklerim. 16 Aralık 2013
kızılbaş - sayfa 40 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Sevan Nişanyan
diye bir adam
et yen mahçupyan
Her toplumda ve her zaman ‘delilik'
diye adlandıracağımız ama gıpta ile
bakacağımız işlere kalkışanlar çıkar.
Zaten eğer böyle insanlar çıkmıyorsa o
toplum ruhen ölmüş demektir.
Öte yandan toplumlar vasatlığı benimser ve beslerler. Böylece kendilerini aykırı olanın cazibesinden ve
tehdidinden korumuş olurlar. Sıra dışına çıkanları, aynen bir kaza anında
seyrettikleri yaralılar gibi seyrederler.
Kazalar kişilikleri önemsizleştirir ve
olayın kendisini, magazinel bilgiyi öne
çıkarır. Benzer şekilde sıra dışı olan da
toplum için ancak ‘kaza anında' görünür olur ve seyirciler salt yaşananlara
bakıp, sonra da hiçbir şey olmamış gibi
yollarına devam ederler.
Sevan Nişanyan, nerede yaşarsa yaşasın hemen her toplum için sıra dışı
özellikler taşıyan, ancak Türkiye'deki
hayatın onu bizatihi sıra dışılığa taşıdığı biri. Aykırı özelliklerin giderek
karakterin parçası haline geldiği ve
karakterin dışavurumunun ‘diline' dönüştüğü bir ‘vakadan' söz ediyoruz.
İnsanlar Sevan Nişanyan'ı söz konusu aykırı özelliklerin sergilenmesiyle, tepki çekmesiyle ve Sevan'ın da
bunlara birçoğumuz için hayal ötesi
karşılıklar vermesiyle tanıdılar. Muhtemelen ‘eksantrik' olmaya çalışan, olgunlaşmamış biri muamelesi yaparak
kendilerini rahatlattılar. Ama Sevan
Nişanyan o davranışlarıyla aslında
kendisini vasatlıktan, onu çevreleyen
toplumun sıradan ‘zekâsızlığından'
korudu. Sevan'ın aşırı eforizminin ve
üretme/değiştirme hırsının, belki de
ona boğucu gelen bu dünyada başını
suyun yüzeyinde tutma gayretinden
başka bir şey olmadığını teslim etmek
durumundayız.
Bu sıra dışı insanın kamuoyunda bilinen macerası Ege'nin Şirince köyüne
yerleşmesiyle başladı. Dönem 1990'ların başıydı… Bütün sahillerin kooperatiflerle, pıtrak gibi çoğalan çirkin
inşaatlarla ‘bezendiği' bir dönemde,
Sevan ve eşi Müjde, Şirince'yi güzelleştirmek üzere yola çıktılar ve arazi
alarak içine harika bağ evleri kondururken, kooperatifleşme ve çirkinleşmeye de alenen karşı çıktılar. Ama mücadeleleri bununla kalmadı. Şirince'ye
birçok estetik zerafeti olan çeşmeler
yaptılar, yolları onardılar… Ve birkaç
gün içinde Sevan Nişanyan aleyhine on
dava birden açıldı. Yaptığı her şey tek
tek dava konusu oldu. Böyle bir süreçte
‘normal' insanlar biraz geri adım atar,
işini hal yoluna sokmayı bekler, fazla
görünür olmamaya dikkat eder. Ama
burada öyle birinden bahsetmiyoruz.
Aynı zamanda entelektüel birikimi ve
keskinliği çok fazla olan, zekâsı ve iradesi ile toplumsal bayağılıkların deşifre edilmesinden kendini alamayan bir
heyecan ve enerjiden bahsediyoruz.
Bu hengame arasında Sevan sonradan
yaygın dağıtım imkânına kavuşacak
olan ‘Yanlış Cumhuriyet'i yazmaktaydı... Süreç 2002 yılında on küsur aylık
bir hapis dönemi ile sonuçlandı ve entelektüel ürünü de Türkçenin Etimolojik Sözlüğü oldu.
Bugün Sevan Nişanyan yine hapiste.
İki yıl kalacak. Suçu kabaca 20 metrekarelik bir bağ evi inşa etmek ve inşaatı durduran mührü iki kez kırmak. Hukuk bunun kabul edilemez bir davranış
olduğunu söylüyor. Ama bu hukuk ne
adil ne de meşru. Çünkü Şirince'nin
sit alanı olmasıyla birlikte çıkan kanun, bu alanda istenildiği gibi inşaat
yapılamayacağını söylemekle birlikte,
imar planı çıkana kadar idarenin en
geç bir yıl içinde geçiş dönemi yapılaşma koşullarına ilişkin bir düzenleme getirmesini şart koşuyor. Ne var ki
idare böyle bir düzenleme yapmıyor…
Bu bahsettiğimiz kanun yirmi küsur
yıl öncesine ait! O günden bu yana
Şirince'de inşaatların neye göre yapılacağının standardı konmuyor, ama
inşaatlar devam ediyor ve ‘hukuk' da
önüne getirilen dosyaları ‘adalet' adına
karara bağlıyor. Eğer gerçekten de hukuk diye bir şey olsaydı, mahkemeler
idarenin aymazca ya da bilinçli olarak
sürdürdüğü bu tutumu da dikkate alarak karar verirlerdi. Çünkü açıktır ki
bir yerde kurallarını koymaktan imtina
eden bir idare varsa, asıl niyet vatandaşın kaçınılmaz olarak usulsüzlük yapmaya teşvik edilmesidir. Sonrasında
kimi ‘vurmak' isterseniz onun üzerine
yürürsünüz…
Neyse ki Sevan Nişanyan ne yaparsanız yapın sıraya sokacağınız biri değil.
Ve ilk kez galiba toplum da artık sıraya sokulabilir olmanın ötesine geçiyor.
Çünkü bütün aykırılıklarına karşın şaşırtıcı biçimde, özellikle muhafazakâr
toplum içinde birilerinin Sevan'ı sahiplendiğine tanık oluyoruz. Anlaşılan
Sevan'ın bunca uğraşı boşa gitmemiş,
karşılığını bulmuş ve vasatlığa isyan
eden bir muhafazakâr kimliğe katkıda
bulunmuş. Bundan daha devrimsel ne
olabilir?
Not: Mümtaz'er Türköne'nin cuma
günkü yazısı ‘kendine jilet atan adam'
kıvamındaydı. Kendisini kamyon olmaktan çıkarabilirse belki ileride tartışabiliriz de…
kaynak: zaman gazetesi
kızılbaş - sayfa 41 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Vurmak serbest
ötekiler hain,
hem de iğrenç
Ferhat KENTEL serbestiyet.com
Öyle bir haldeyiz ki, -toplum kaç parçaya bölünmüştür, bilmek kolay değil
ama-, an itibariyle her bir toplumsal
bölünmüşlüğümüzün içinden başka
bölünmüşlüklere karşı taban tabana zıt
yorumlar dinlemek mümkün. Her bir
taraf diğer tarafı en net haliyle“ihanet
batağına” saplanmış görüyor. Herkes
olağanüstü bir söylem inşasına sahip.
Her argümana karşı başka bir argüman
var. Her konuda 180 derece farklı yorumlar arz-ı endam edebiliyor.
Böyle bir şey mümkün mü? Arada bir
yerde başka yorumlar, başka gerçeklik
anlatımları falan olamaz mı?
Tabii ki olabilir; ama şu anki Türkiye
öyle “ara durumları” falan duyabilecek
bir yerde değil; herkes kendine bir siper bulmak zorunda…
Gezi’yi düşünün mesela. Gezi neden
kimilerinde bu kadar çok öf ke yarattı? “Darbeciler”, “karşı-devrimciler” retoriklerini falan bırakın; onlar
sonradan“kuruldu” ve Gezi’nin üzerine giydirildi. Gezi’den insanların
nefret etmesi için hangi argümanların
kullanıldığını düşünün. Mesela şunlar değil mi: “Gezi’de her yer sidik
kokuyor”; “içki içiyorlar”, “ortalıkta
prezervatifler dolaşıyor”, “camide içki
içtiler”, “taciz ettiler”… Bu tür argümanlarla Gezi “pisleştirildi”, “iğrençleştirildi”…
Bu arada benim kulak misafiri olduğum bir söylem inşasına dair küçük bir
notu aktarayım. Daha olayların ayyuka
çıkmadığı, sadece polis gazının ortalığı kuşattığı, Gezi’nin ilk günlerinde,
anlaşılan Taksim civarında dükkanı
olan gençten bir adam belediye otobüsünde, telefonda Taksim’de neler
olduğunu soran arkadaşına anlatıyor:
“Hayatımızı zor kurtardık, çok şükür
malımıza mülkümüze bir zarar gelmedi. Ne bileyim valla, eşcinsellik falan
istiyorlarmış.”
Türkiye toplumu başkasından duyulan
korkularla, başkasından nefret eden,
başkasının yaşam tarzını iğrenç gören
bir ruh haline bürünürken, yurttaşlık
bilgisinin devletinin başka türlü davranmasını bekliyor insan… Ne yazık
ki, başbakan ve partisi, karşılarındaki rakipleriyle aynı oyunu oynamayı
tercih ediyor… “Atılan her yumruk
meşrudur ve puan getirir” mantığı bir
kampta mevcutken, diğer kampta “ihanet” olarak kayda geçiyor.
Öyle görünüyor ki, son derece güvensiz ve güvenilmez bir ruh hali, mevcut
savaş haliyle katmerleşiyor. Hukuka
ve adalete güven sıfıra doğru pike iniş
yapıyor.
Pınar Selek, Hrant Dink, Yakup Köse,
Salih Mirzabeyoğlu, Sevan Nişanyan’
ın yargısı hangi devletin?
Bu adamları ve kadınları resmen yargı
yoluyla linç ettiler. Bu milletin büyük
çoğunluğu–bugün yargıdan muzdarip
olan AKP hükümeti de dahil- bana
dokunmayan yılan bin yaşasıncı Türk
gibi seyretti!
Bir yanda, “AKP’ye saldıran cemaatin
elindeki yargı”nın “bağımsızlığının”
çöktüğü ilan edilip, bu yargıya bodoslamadan her türlü saldırı mubahken…
Diğer yanda, Pınar Selek’i –bütün beraatlerine rağmen- inatla müebbete
mahkûm eden yargıya ses çıkmıyor; Pınar Selek’in Fransa’dan iadesinin talep
edildiği yeniden basına servis ediliyor.
Allah’tan iki BDP’li vekil bırakıldı
ama anlaşılan Hrant Dink cinayetini
aydınlatmak konusunda adeta dalga
geçen yargının “bağımsız” olmadığını
söylemek “devletin sosyolojisi”ndeki
güç ilişkileri bakımından henüz “cesaret” istiyor.
Sincan Cezaevi’nde çocuk mahpuslara
yapılanlara ne demeli? Yurttaşlık bilgisindeki devletin delikanlılığına sığıyor mu? Hangi devlet içindeki devlet
Sincan’daki çocukların üzerine kimyasal silahlarla saldırmayı becerebiliyor?
Hangi yargı Yakup Köse’yi inatla tekrar içeri alıyor? Salih Mirzabeyoğlu’nu
içeride tutuyor? 15 yaşında suçsuz yere
içeri aldığı genç bir insanın tepesinde
tepinmek isteyen bir yargı devletin içindeki hangi koridorlara tekabül ediyor?
Tarihi evleri restore eden ve bunu en
rafine ve mütevazı bir şekilde yapan
Sevan Nişanyan’ı içeri almak nasıl bir
yargı marifetidir? Kaçak yapı cenneti
olan İstanbul’da, görmemişliğin nişaneleri olan, kibir abidesi gökdelenleri
yapanların bu şehrin hafızasına yaptığı
katliamın hesabını sormamak nasıl bir
devlet olmaktır?
Çünkü sadece biz haklıyız! Sadece
bizim gibi düşünenler haklı! Ötekiler
ancak iğrenç ve aptal yaratıklar olabilirler… Gezi’ye “eski rejimin darbe
girişimi” diyenlerin, her şeyden önce
taşıdıkları 28 Şubat zihniyetiyle ve
düşman yaratma söylemleriyle yüzleşmeleri bu memleket için hayırlı
olacak… Çünkü, birileri plastik Noel
Baba’yı sünnet edip, bıçaklayıp bu
düşmanca atmosferden nemalanmaya
başladılar bile… 28 Şubat’ın Aczmendileri ve şürekâları gibi…
Orta alan, kesiştiğimiz alan, az da olsa
diğerinde hak verdiğimiz alan diye bir
şey kalmıyor giderek… Topu topu tek
ortak korkumuz “ekonomik kriz” kaldı!
Ne kadar çok “ekonomik akıl”lı olmuşuz! Artık şu lafları çok sık duyar olduk:
“Bu son operasyonlardan ötürü 120 milyar dolar zararımız var… Peki yolsuzluk ne kadar? 90 milyar dolar! Demek ki
zarardayız! Eyvah!” O kadar çok kapitalistleştik, o kadar çok “modernleştik”
ki, birbirimize düşmanlığımızdan bile
daha önemli hale geldi bu durum…
Yani aferin bize! Demokrasiyi kuramadık ama “kapitalist” olduk… Birileri
de başka bir şey istemiyordu ki zaten…
kızılbaş - sayfa 42 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Medeni
bir ülkede
yatsaydı?
Baskın Oran
Medeni bir ülke derken, bütün temel sistemimizi aldığımız ülke: Fransa. Yatsaydı derken, Çağdaş Türkçenin Etimolojik
Sözlüğü gibi bir abide başta olmak üzere
19 adet basılmış kitabın ve şu anda temyizde bekleyen ve toplamı 26 yıl eden 19
adet dosyanın sahibi Sevan Nişanyan.
Torbalı Açık Cezaevi’nde en az 2 yıllığına misafir. Baştan yarattığı Şirince’de
mühür kırmaktan/kaçak inşaattan deniyor ama, eğin kulağınızı söyleyeyim,
orada “Hodri Meydan” isimli, üzerinde
de flama dalgalanan bir kule inşa etmekten: Dövletimiz bu kadarına da tahammül edemezdi artık...
Bir okur-yazar Fransa’da yatsaydı şartları ne olurdu diye merak ettim. Yıllardır
Paris’te yaşayan bir dostum vasıtasıyla
Paris’teki bir “kapalı cezaevi” yetkilisiyle konuştum. Ama önce, Sevan’ın
durumunu kendisinin satırlarıyla özetleyeyim. Aşağıdakiler kendi sözleridir,
ayrıca tırnağa almıyorum.
gin olmuşlar. "Gerekirse devletimiz gönderir, senin üzerine vazife değil" dediler.
Gelenleri de iade edeceklermiş. Heyhat,
güzel kitaplar vardı halbuki.
12 Ocak - Gözümüz aydın, kitap bağışına izin çıktı! Dünkü gazetelerde çıkan
haberler burada paçaları tutuşturdu. Üstüne bakanlıktan telefon gelmiş, "Hop,
ne oluyor" diye. Havalar birden değişiverdi. Yalnız, aman sakın, alıcı Sevan
Nişanyan diye yazmayın. Doğrudan
“Torbalı Açık Cezaevi- İzmir” diye gönderin. Öbür türlü sakıncalıymış. Hani
devletimizin yapamadığını bu adam yapıyor diye bir görünüm doğar, elin gavuru, yanlış anlaşılır, o yüzden.
15 Ocak – “Başına gelenler, bu boktan
cumhuriyetin boktanlığının en net kanıtı oldu. ‘Yanlış’ diyerek epey kibarlık
etmişsin” cümlesinin üstünü kara mürekkeple çizmişler [Yanlış Cumhuriyet
kitabına atıf – B.O.]. Cezaevine gelen
mektupların sansürden geçmesi lazım.
Disiplin kurulu toplanmış, karar sureti,
teslim tesellüm tutanağı yazılmış, imza
mukabilinde verdiler.
Ermenistan’a sokan bize de…
4 Ocak - Torbalı Açık Cezaevi'nin kütüphanesini adam etmek için Dersim
Ovacık'lı Mehmet ile kolları sıvadık. Bol
kitaba ihtiyacımız var. Roman, siyaset,
tarih, okul kitabı, çocuk kitabı her şey
olur. Özellikle yayıncı dostlarımızın yardımları makbule geçecek.
Daha komiği, Sarkis Hatspanian [İskenderunludur – B.O.] Ermenistan muhalefetinin önde gelen isimlerindendir,
mektubunda bana sevgi ve desteğini
iletirken, kendi ülkesinin rejimine çakmayı da ihmal etmemiş. “Bildiğin gibi,
Hayastan [Ermenistan] oligarşik bir diktatörlükle yönetilmesi nedeniyle, tüm
zenginlik birkaç kuyruksuz iki ayaklının elinde bulunan fakir bir ülke ve ne
yazık ki kitap okuyan insan sayısı da
Sovyet Ermenistanı dönemiyle karşılaştırılmayacak kadar düşük” cümlesini de
sansürlemişler.
9 Ocak - Kitap yağmaya başladı. 3 günde 400'e yakın kitap geldi. Nesin Yayınevi Aziz Nesin külliyatını göndermiş.
Afyon'dan adını hatırlayamadığım bir
arkadaş eski Taraf yazarlarının tüm kitaplarını derlemiş. İngiliz büyükelçiliğinden bir hanım o an masasında olan
kitapları toplayıp yollamış. İzmir'de bir
üniversitede öğrenciler kitap kampanyası açmışlar. Nasıl tasnif edeceğiz, nereye
sığdıracağız diye tartıştık. Telefonlar ettik, yer karosu gelsin, kitap rafı gelsin,
masa sandalye gelsin.
10 Ocak - Bugün müdüriyetten çağırdılar. Meğer yasakmış. Müdür beyler tedir-
Ermenistan’a laf sokan, T.C.’ye haydi
haydi sokar diye mi düşünmüşler? Bu gavur ne diyor, tam anlamadık ama sakıncalı herhalde, diye mi akıl yürütmüşler?
“Kuyruksuz iki ayaklı” lafını üstlerine
mi alınmışlar? Anlaşılamadı.
Cezaevi mektubu-4: Bilgisayar kesinlikle yasakmış. Internet? Allah muhafaza!
Adam ‘yazarmış’, yazı mazı yazar, gene
amirlerimizden fırça yeriz. Yasakla gitsin.
Kütüphane işine de çok bozuldular. 700
küsur kitap gelmiş. Onları günler boyu
tek parmak daktiloyla demirbaş kaydına geçireceğiz diye harcadığı mesaiye
Sevan dö Torbalı
mi yansın, bakanlıktan yediği fırçaya
mı yansın? [Sonunda Sevan’ı çağırmışlar, otur kendin geçir bunları demirbaşa,
demişler – B.O.] Mesai saatleri dışında
kütüphaneyi kullanmamızı yasakladılar.
Ne yapalım, biz de koğuşta pinekliyoruz.
Mardinli Selman'ın esprilerine gülüyoruz. Cafer Usta'nın Kazablanka maceralarını dinliyoruz. 4. Koğuştaki iktidar
savaşını (180. kez) analiz ediyoruz. Günden güne küçüldüğümü hissediyorum.
Fransa’da yatsaydı ne olurdu
htt p://prisons.free.fr/adressesdesprisons.htm adresini tıklayın, en başında
“Coordonnées” yazıyor. Fransa’daki
ceza kurumlarına ilişkin bilgiler. Paris’e
en yakın gözüken bir kapalının telefonunu aradım, aşağıda özetlediğim diyalog
gelişti. Yerden tasarruf etmek için soruları paranteze alıyor, cevapları da hemen
ardından yazıyorum:
(Bir araştırmacı bugünlerde Türkiye’de
hapse girdi. Kitap ve araştırma konusunda şöyle şöyle sıkıntıları var. Sizde
yatsaydı, kitap ve bilgisayarlara ilişkin
durumu ne olurdu?) – Bizde, mesai saatlerinde cezaevi kütüphanesinde çalışabilir, kitapları hücresine ödünç de alabilir.
(Aradığı kitaplar kütüphanede yoksa?) –
O kitapların listesini bize verir, sakıncalı
bulmadıklarımızı getirtmesine izin veririz. Kendi malı olur, hücresinde tutabilir.
(sorum üzerine:) Mesela, “Bomba nasıl
imal edilir?” diye kitap getirtmeyiz. Diğer yandan, araştırma konusuna ilişkin
dergilere abone olabilir, bunları da hücresinde tutabilir. Mesela, Science et Vie
dergisi.
(Telefon edebilir mi?) – Yönetimin yasaklamadığı numaralarla konuşabilir.
(Bilgisayar ve internet kullanma durumu?) – Hücresinde bilgisayar bulundurabilir ama onunla internete bağlanamaz.
İnternete, ancak cezaevimizin kütüphanesinde, oradaki sorumluların denetiminde girebilir.
(İnterneti serbestçe kullanabilir mi?) –
Araştırma konusu neyse, onunla ilgili
sitelere girmesine izin veririz. Mesela
İkinci Dünya Savaşı’nı araştırıyor, onunla ilgili sitelere. Bizde kütüphanedeki
bilgisayarları en çok kullananlar, üniversite öğrencisi genç tutuklulardır. Bu arada söyleyeyim, bazı mahkumlar hücrelerinde bilgisayar değil, daktilo makinesi
istiyorlar.
Hani, okuma-yazma bilenlerin kulağında bulunsun diye yazdım.
kızılbaş - sayfa 43 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Hem mimar değil,
hem de Ermeni
TALÂT ULUSOY
[email protected]
İttihatçı Cumhu-riyet’e “Yanlış Cumhuriyet” demişti. İttihatçı Cumhuriyet’in
“neresi doğru” diye soran olmuş muydu
size Sayın Nişanyan? Yer adlarının yedi
sülalesi, kavramların dibi bucağı, kelimelerin kökü kökeni üstüne “kelimebaz”lık
yapmak size mi kalmıştı?
Sevan Nişanyan, “kaçak inşaat” yaptığı
için hapse girdi. Girer tabii, bu memlekette “hukuk” var, “demokrasi” var, hepsinden önemlisi eşitler arasında “eşitlik”
var.
Ermeni mallarının üstüne konup “yolunu bulmuş” Tal’ât Paşacıların, “yolsuzluk”la suçlanan şehzadeyi kadı huzurundan kaçırmış Enver Paşacıların
“milleti hâkime” geleneği, haklı olarak
böyle haddini bilmezlere tahammül edemezdi.
SANA NE?
Sevan Nişanyan’ın ilk suçu değil bu, dosyası hayli kalabalık.
Birincisi, İttihatçı Cumhuriyet’e “Yanlış
Cumhuriyet” demişti. İttihatçı Cumhuriyet’in “neresi doğru” diye soran olmuş
muydu size Sayın Nişanyan?
İkincisi; yer adlarının yedi sülalesi,
kavramların dibi bucağı, kelimelerin
kökü kökeni üstüne “kelimebaz”lık yapmak size mi kalmıştı? Türkçeyi “Öz
Türkçe”cilerden, “Öz Türk”lerden ve
“İslam-Türk”lerden iyi bilmeye hakkınız
yok! Daha sayayım mı?
Korkarım hapse girmenize neden olan
hatanın hâlâ farkında değilsiniz! Kâgir
yapılar yaptınız? Keşke kerpiçten yapsaydınız! Hafifletici sebepten sayılırdı
belki, bunlar da başınıza gelmezdi.
İşlediğiniz onca “kaçak inşaat” suçları;
suç ortaklarınızla beraber kurduğunuz
Matematik Köyü, Tiyatro Medresesi,
Felsefe Okulu yetmedi, ah ki ah, üstelik
bir de taş kule!..
Böyle sağlam yapılar yapmanın, hisar
gibi bir kule dikmenin “devleti yıkma-
ya teşebbüs” sayılacağını düşünmediniz
mi? Altı yüz yıllık Osmanlı saltanatının
beş yüz elli yılında Müslüman olmayanların “taş yapı” sahibi olmaları zinhar
yasaktı, bunu bilmiyor olamazsınız. Kod
numaranızın “3” (yazıyla üç) olduğunu
unuttunuz sanırım.
Tam da Türkiye “imar” ve akçeli yolsuzluklarla birlikte yaşama konusunda önemli bir “eşik” aşarken “hâkim
millet”i zora soktunuz. Tarihî ve doğal
sit alanlarına “gökdelen” konduran ağalar bile yolsuzluktan “dışarı”da gezerken, siz köylük yerde “60 metrekare”
için “içeri”ye düştünüz. Kusura bakmayın ama siz “yolsuzluk” yapmayı da
bilmiyorsunuz. Yok muydu allahaşkına
işinizi kolaylaştıracak bir adamınız partiden, bakanlıktan, belediyeden?
KALEM VAR, KALEM VAR
Anlaşıldı, bir yapıyı tasarlamak ve yapmak sizde “irsi” bir hastalık. Üç kuruşunuz da mı yoktu işi kitabına uyduracak?
Bulamadınız mı bir “imzacı” diplomalı?
“İrsi hastalık” dediğim için bağışlayın.
Allah herkese böyle dert versin, derman
vermesin. Çok insan vardır ki, hâlâ vazgeçmek istemez bu “illet”ten, bilirim.
Naturası dürter onu. Kırk kere yapma
deseler de, kırk birinci garantidir. Eli
“kalem” tutar yazar; eli “kalem” tutar
ahşabı oyar; eli “kalem” tutar, hem çizer,
hem taş oyar, hem de taş taş üstüne koyar. Onlara “diploma” gerekmez.
Sevan Nişanyan gibi, yıllardır taşa, ağaca can veren Ermeni milletten çoğu insan “doğal” olarak bu “mimarlık suçu”na
meyyal gelir dünyaya: İlla taşa can verecekler, illa ağacı dillendirecekler.
Koskoca Osmanlı tarihindeki övünülesi
eserlerin çoğunun Sinan gibi, Balyan
sülalesi gibi “çekirdek mimar” Ermeni
ustaların adıyla anılması buna delildir.
TEMEL İÇGÜDÜ
İnsanın temel içgüdüleri sıralanırken
beslenme güdüsü ilk sıraya oturtulur
da, barınma güdüsü her geçen gün daha
arkalara itilir. Aklı, eli, ağzı ve cümle
organlarıyla beslenme eyleminin bütünüyle hâlâ içindedir insan. Neyi ekip
biçeceğini, neyi yetiştireceğini düşünür,
yetiştirir, toplar, pişirir ve yer. Buna
engel yoktur. Ama iş barınmaya, bir
mekân tasarlamaya ve kurmaya gelince
insana “dur” derler; “diploma” var mı,
“izin belgesi” nerede diye bakarlar. Niye
önce bunlara bakarlar da, tasarlanan ya
da yapılanın nasıl olduğuna bakmazlar?
Yabancılaşmanın mekâna yansıyan yüzü
mü bu?
Bu ülkede orduevi bahçelerine, bakanlık
arazilerine yaptırılacak yapılar için “izin
belgesi” aranmaz, projesi denetlenmez.
Diplomalı mimar mühendislerin yarı
resmî meslek kuruluşları bunlara ses çıkarmaz, sadece “sivil”leri denetlemekle
yetinir. Sevan Nişanyan’ın “kanuni” ve
fakat “haksız” mahkûmiyeti bu konuların demokratikleşme açısından tartışılmasına umarım bir zemin oluşturur.
Sevan Nişanyan sayesinde “diploma tekelciliği” ve bir ifade özgürlüğü olarak
“mimarlık doğal hak”tır tartışması yapılabilir toplumda. Merkezî sistemli giriş
sınavlarının azizliğine uğrayıp “zorla
mimar” yapılan “zoraki mimar”lara tanınan sınırsız “tasarlama” yetkisi ile yaratılan “çirkinlik” tartışılır belki!
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” değil burada muradım. Çünkü bu
“serbestiyet” şehir dediğimiz “keşmekeş
mekân”ı daha da yaşanmaz kılar. En az
“kentsel dönüşüm vandallığı”na tanınan
“özgürlük” kadar; diploma ve ruhsat zincirinden, imar planı komedisi ve tekdüze
çirkinlikler kaynağı “imar yönetmeliği
diktatörlüğü”nden kurtulmuş bir “ifade
özgürlüğü”, bir “deneysel mimarlık” alanı ve koşulları tanımlansın istiyorum..
İster avangart, ister muhafazakâr bir mimari anlayışta olsun, Allah vergisi “mimar” olan insanın duygu ve düşüncesini
bir nebze ifade özgürlüğü olsun istiyorum. Sevan Nişanyan gibi “dîl-i mimar”
olanların “ödül”ü hapishane olmasın diyorum.
Ödül demişken, izni olursa eğer Sevan
Nişanyan’ı “Ağa Han Mimarlık Ödülleri” jürisine önermek istiyorum. Çünkü
bu ödüllendirmede “mimar” mı diye
diploma sorulmuyor, ruhsat aranmıyor,
sadece esere bakıyorlar.
Muğla Akyaka’da yaptığı ahşap evlerden
ötürü 1983’te rahmetli komünist Nail
Çakırhan’a verildiğinde bu ödül, “mimar” değil diye ayağa kalkmıştı resmî ve
yarı resmî kuruluşlar. İnşallah adaylığınız gerçekleşir ve ödül size verilir.
O zaman da, “Hem mimar değil, hem de
Ermeni” diye ayaklanırlar mı dersiniz?
kızılbaş - sayfa 44 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
“Her ölümlü cezaevini tadacaktır!” Denmiş üst perdeden
Sait Çetinoğlu
Yaşadığı coğrafyanın kültürüne, diline,
tarihine coğrafyasına ve özgürlük mücadelesine Hodri Meydan Kulesi gibi
dik durarak önemli katkılarda bulunan
düşün insanı, yazar ve aktivist Sevan
Nişanyan, devletin tepesindekilerin
“birinci dereceden yakınlarının” baş
aktör olduğu yolsuzluk skandallarının
hengâmesi arasında sessiz sedasız demir parmaklıklar arkasına yollanıyor.
Sevan Nişanyan vakasına birkaç açıdan
bakmak mümkün.
1. İlk olarak DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ açısından bakmak gerekiyor.
Özgür sesin düşüncelerinden dolayı
cezalandırılması risklidir. Bir suç
uydurup cezalandırmak en iyisidir.
Vaka, bir düşün insanının ceza hukuku
alet edilerek susturulması ve itibarsızlaştırılmaya çalışılmasıdır. Mesele
MÜHÜR, mesele KAÇAK İNŞAAT
meselesi değildir. Son günlerde artan
oranda yazarlar, gazeteler, dergiler ve
yayınevleri bu yöntemle cezalandırılmaktadır. Yüklü tazminat davaları da
aynı eğilimin göstergesidirler. Sevan
Nişanyan olayı, hukukun siyasi amaca
alet edilmesinin aşikâr bir örneğidir.
2. Vakaya Ermeni mallarının yağması
açısından bakalım. İttihatçı çetenin
Ermenilerin mallarına sistemli olarak
el koyma harekâtının son noktalarından biri, Anayasa Mahkemesinin 1963
yılında Ermenilerin mülkünü devletin malı sayan kararıdır. Bu zihniyet
yüzünden Sevan’ın mülküne Emval-i
Metruke muamelesi yapıldı, Sevan’ın
kendi mülkü üzerine yaptığı güzelliklere düşman olundu, Sevan’ı korkutup
yıldırarak bunlar ele geçirilmeye çalışıldı. Sevan bu mülkleri Nesin Vakfına
bağışladığında ancak kısa bir süre için
kendini tartışmanın dışına çekebildi.
Bağışlarken “Mademki Ermeni’yim
istenmeden vermeliyim!” sözleriyle muktedirleri dalgaya alması, anıt
mezarın açılışında ortaparmağıyla dik
durması unutulmayarak, ortam kotarıldığında artık kendi mülkü olmayan tek
göz oda köy evi nedeniyle 4 yıl hapis
cezası onandı.
3. Vakaya yolsuzluk açısında bakalım. Yolsuzluk suçlarının cezası son
4. Yargı paketi ile neredeyse kabahat
düzeyine indirilmiş, dünyanın gözü
önünde imparatorluğun başkenti İstanbul rant çevrelerine peşkeş çekilmiş,
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ortaklı-
ğıyla betona boğulmuş, ve bunu yapan
insanlara dokunulmamıştır. Öte yanda
Şirince’de, çok kısıtlı imkânlarla ve
alın teriyle yaratılmış bir dünya cenneti
söz konusudur. Hangi köyde tek göz
oda köy evi yüzünden insanlara dört
yıl hapis cezası verildiği görülmüştür?
4. Vakaya Ermenilik açısından bakalım: Bir Ermeni’nin dik durmasına
tahammül edilmemiştir. Devletin
muktedirlerinin gözünde, Sevan İslami
mitolojiye aykırı söz etti diye bakkala
ekmek almaya gitmekten utanan Ermeniler makbuldür. Gazetelerde her gün
Hıristiyanlık aleyhine sütunlar doldurulurken, Malatya’da “misyonerlik”
faaliyeti yapıyorlar diyerek gerçekleştirilen katliamın üzerine gidilmez
iken, İslam mitolojisine söylediği iki
satırlık söz üzerine Ermeni olduğundan
Sevan Nişanyan’a 13,5 ay hapis cezası
kesilmiştir.
5. Vakaya Soykırımın 100. yılını idrak
ettiğimiz 2015 perspektifinden bakalım: Sevan Nişanyan bu coğrafyada
sözünü esirgemeyen çok az sayıdaki
Ermeni kardeşimizden biridir. Devletin
her koldan 2015’e hazırlandığı günümüzde, en önemli ve en etkin kişilerden birinin susturulması gerekiyordu.
Bu yöntemle mensubu olduğu halkına
gözdağı verildiği gibi, Soykırımın yüzüncü yılında Ermeni halkının adalet
arayışında yanında duranlara da bir
gözdağı verilmiştir.
İçinde yaşadığımız coğrafyadan geçen
yüzyılda bir buçuk milyon Ermeninin
kökü kazındı. Hala katilinin rütbesini
söylemekten aciz olduğumuz, kardeşimiz Hrant’ın katli nasıl 1.500.000+1
ise, er Sevag Balıkçı’nın askerlik
görevini yaptığı kışlada bir 24 Nisan
günü “şaka ile” öldürülmesi nasıl
1.500.000+2 ise, Sevan Nişanyan’ın uyduruk bir gerekçeyle dört yıla mahkûm
edilmesi 1.500.000+3’tür. İlk ikisindeki
adalet arayışındaki gibi sınıfta kalmadan üçüncüsüne dikkat etmemiz, bu
adaletsizliğe karşı – Hrant’ın cenazesinin arkasındaki kalabalığın arasında
kaybolarak vicdanımızı temizlediğimizi sanmadan – sesimizi yükseltmemiz
gerekir.
Mesele 1.500.000+3’tür. Mesele
MÜHÜR, mesele KAÇAK İNŞAAT
meselesi değildir. Suskun kalmamak,
dik durmak ve Soykırımın 100. Yılında
adalet arayan Ermeni halkının yanında
durmak gerekir ki, 1.500.000+3’e artık
yeni ilaveler olmasın!
Hukukun zulme alet edilmesine hayır!
diyoruz. Adaletsizliğin baş müsebbibine, Sevan’ın sözü ile Her başbakan
istifayı tadacaktır! diyerek cevap
veriyoruz.
“Her ölümlü cezaevini tadacaktır!” demiş muktedirler. Hukuku ve insanlığı
hiçe sayan bu çirkin istihzaya “ARTIK
YETER” diyoruz.
Coğrafyamızda eleştirel düşüncenin son durağı ve din eleştirisinin de son
örneği de Sevan Nişanyan Davasıdır: Yazar Sevan Nişanyan İslam mitolojisini İslamcılar gibi yorumlamıyor diye 13, 5 ay cezaya çarptırıldı!
Sevan Nişanyan, 29 Eylül 2012’de kaleme aldığı “Nefret Suçlarıyla Mücadele Etmeli” başlıklı yazısında, çoğunluk içinde azınlığın değerlerini aşağılamanın nefret
suçu olduğunu belirterek, “Bundan yüzlerce yıl önce Allah’la kontak kurduğunu
iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideriyle
dalga geçmek nefret suçu değildir. ‘İfade özgürlüğü’ denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir” diye yazmıştı. Nişanyan’ın bu ifadeleri üstüne
15 kişi şikayetçi olmuş ve Nişanyan hakkında “Halkın bir kesiminin benimsediği
dini değerleri alenen aşağılama” suçlamasıyla bir buçuk yıla kadar hapis cezası
istemiyle İstanbul 14. Sulh Ceza Mahkemesinde dava açılmıştı. Mahkeme “yargılama” sonunda Nişanyan’ı Muhammed peygambere hakaret ettiği iddiasıyla 13,5 ay
hapis cezasına çarptırıldı.Üstelik Nişanyan’ın önceden de cezası olması nedeniyle
13,5 ay hapis cezası paraya da çevrilmiyor. Davanın açılmasına ve ceza almasına
neden olan şikayetçi kişilerin Nişanyan hakkında bayrıca birde tazminat davası da
açacaklar.
Nişanyan tepkisini, “Tazminat davası da açacakmış hacılar. Allahın sırtından para
kazanmak oluyor, iyi iş :)” sözleriyle ifade eder.
Bu dava dinsel fanatizmin yükseldiği doruklardan biridir! (Sait Çetinoğlu, İnanmama Özgürlüğü, Din Teorisi/Pratiği Dünü, Bugünü Türkiye ve Ortadoğu Forrumu
Vakfı, Ed. Sibel Özbudun-Mahmut Konuk, sh 107 Ütopya y. 2013)
kızılbaş - sayfa 45 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Sevan
bu sefer
yalnız
değil
LORA SARI [email protected]
İki yıllık hapis cezasını çekmek
üzere 2 Ocak’ta teslim olan Sevan
Nişanyan’ı en yakından tanıyan
iki insan anlattı. Eski eşi Müjde
Tönbekici ve oğlu Arsen Nişanyan,
Sevan’ın, uğruna mücadele edilecek
güzellikler yaratmak ve bu uğurda
gerekirse kavgayı göze almaktan dolayı içeriye atıldığını söylüyor.
Sevan Nişanyan’ın zekâsına, bilgisine
ve hayat görüşüne hayran, onu merak eden biri olarak benim de yolum
Şirince’den geçti. Geçen yıl Şirince’ye
yaptığım birkaç aylık yolculuğun yaşamımda önemli bir yere sahip olacağını biliyordum, öyle de oldu… Ancak
iz bırakan yalnızca Sevan Nişanyan’ın
kendisi değildi. Sevan ile Müjde Tönbekici, kamuoyunun onlar hakkında
düşündüğünün aksine ve hiç tereddüt
etmeden söyleyebilirim ki şahane bir
aile kurmuşlar.
Onların neredeyse yoktan var ettiği
Şirince’deki zamanımın çoğunu birlikte geçirdiğim, en küçük çocukları,
14 yaşındaki Tavit’in zekâsını tasvir
edebilecek cümleleri bulmak hiç kolay
değil. Müjde ile Sevan’ın ortanca çocukları İris liseyi Kanada’da okuyor.
Onunla olan kısacık tanışıklığımızda, İris’in o tertemiz yüreğini Müjde
Hanım’dan aldığını gördüm. Evin en
büyük çocuğu Arsen ise İskoçya’daki
St. Andrews Üniversitesi’nde ‘Classics’ okuyor. Anlattığı öyküleri dinlemekten asla sıkılmadığım Arsen, basit
şeylere dair sohbetleri bile son derece
güzelleştiren, zenginliklerle dolu bir
kişi.
Ve son olarak, Müjde’ye gelirsek… Bir
kadını anlatırken onun eşi bulunmaz
nitelikleri arasında asla saymayacağım
şey, o kadının ne kadar iyi bir anne olduğudur. Ancak Müjde Tönbekici’den
bahsederken bundan söz etmemek
elde değil. Hatta onun beni anne olmakla barıştırdığını söyleyebilirim.
Zihnimde Müjde Hanım’a dair en ufak
bir kusur yok. Müjde, kahkahaları ve
varlığıyla mutluluk veren, çok güzel
bir kadın. Müjde Tönbekici ve Arsen
Nişanyan’la yaptığım bu söyleşi, onlara ve onların Şirince’deki hayatlarına
ilişkin küçük bir fikir veriyor. Anne
oğulu tüm yönleriyle tanıyabilmek
için, sanıyorum ki her birinin birer
‘Aslanlı Yol’ yazması gerekir.
Bugün son derece haksız ve insanların
yarattığı güzelliklere karşı kullanılan
kanunlar nedeniyle cezaevinde olan
Sevan Nişanyan’ı, kendisini en yakından tanıyan iki insandan dinlemek,
belki de onu anlamak adına atılabilecek en iyi adımlardan biri olacaktır.
Hem Müjde Tönbekici hem de Arsen
Nişanyan, Sevan Nişanyan’ın, mühürlenmiş bir yapının mührünü bozmaktan değil, uğruna mücadele edilecek
güzellikler yaratmak ve bu uğurda gerekirse kavgayı göze almaktan dolayı
içeriye atıldığını biliyorlar.
Onunla arkadaş olabildiğimiz için gururluyum
•
Sevan Nişanyan’ın Şirince macerasına sizin yol açtığınızı biliyoruz. Sizinki nasıl başladı?
30 yıl önce ben bu köye geldim. Dido
Sotiriyu’nun ‘Benden Selam Söyle
Anadolu’ya’ kitabını okuduktan sonra
ya da o meyanda, bir arkadaşım beni
buraya getirdi ve hakikaten âşık oldum
buraya. Büyülenmek vardır ya, ben de
Şirince’den büyülendim ve “Burada
kalacağım, hayatımı burada geçireceğim” dedim. Başta annem olmak üzere herkes delirdiğimi düşündü. İçinde
iki-üç keçinin, bir eşeğin barındığı,
artık iyice çökmüş bir ev buldum. Şan-
sıma, çok güzel, gündoğumunu gören
bir evdi. Orayı aldım. Yol falan yoktu.
Eşek sırtında çimentoları getirerek,
yerel ustalarla inşaata başladık. Açık,
yüksek bir tavanı olsun istedim evin.
Öyle bir tavan yaptılar ki bana, aralardan gökyüzünü görüyordum, bir yandan da içeri yağmur giriyordu. ‘Açık
tavan’ deyince onu anladılar... Şirince
maceram böyle başladı.
•
O zamanki Şirince ile bugünkü Şirince arasında nasıl bir fark var?
Şirince büyüdü, muazzam bir dönüşüm
yaşadı. Hep kentsel dönüşümden söz
ederler; burada köysel dönüşüm oldu.
Şirince çok güzeldi. Bizim bu gizli
bahçemiz, gizli cennetimiz, haliyle
başka insanların da ilgi alanına girdi.
Şehirli insanlar burada ticari yatırım
yapmak üzere yola çıktılar. Eskiden
sadece köylüler meydanda dantelini,
zeytinyağını satarak tarımın yanı sıra
küçük bir gelir sağlamaya alışırken,
burası bir rant dönüşümü yaşadı. Yılda
Efes iki buçuk milyon turist alıyorsa,
bugün Şirince muhtemelen 600-800
bin yerli ve yabancı turist ağırlıyor.
•
Sevan Nişanyan’ın senaryoya dahil
oluşuyla Şirince’deki hikâyeniz nasıl
değişti?
Sevan hayatıma girince onun girişkenliği beni de altüst etti. Çünkü burası
hakikaten benim gizli cennetimdi. Sevan, “Evimizi düzeltelim, burayı daha
konforlu bir hale getirelim” dedi. Sanırım Sinan’dan, Balyan’lardan bu yana
Ermenilerin genlerinde inşaatçılık var.
Derken, elimize üç-beş kuruş para
geçti, çok da gelen gidenimiz, misafirimiz oluyor, evimizde ağırlayabilecek
durumda değiliz, bir ev alalım dedik.
O evi bir pansiyon haline dönüştürme
fikri gelişti. Derken iş büyüdü. Şu an
bahçesinde bulunduğumuz, ‘köşk’ diye
tabir ettiğimiz bina, arkada muhteşem
lavanta tarlalarının içinde, kocaman,
20 dönümlük bir arazide bağ evleri
adım adım inşa edildi.
•
Nasıl bir süreçti bu?
Çok zor ve sancılı bir süreçti. O dönemde imar mevzuatının çok problemli olduğuna tanık olduk. Şirince sit alanı, kentsel sit alanı ilan ediliyor. Bütün
çevre dokusuyla, geniş ölçekli, doğal
bir sit alanı olarak yeni bir statüye ka-
kızılbaş - sayfa 46 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
vuştu. Bu nedenle, istediğiniz gibi inşaat yapamıyorsunuz. Bu tamam. Lakin kanunda imar planı çıkana kadar,
hükümetin hemen bir yıl içinde çıkarması gereken, geçiş dönemi yapılaşma
koşulları diye bir paragraf var. O çerçevede inşaat yapabilmeniz lazım. Bakın, otuz yıl geçti diyoruz, ne bu geçiş
dönemi yapılaşma konuları Şirince’de
tam olarak netleşti, ne de imar planı
çıktı. Bu süreç içinde çok zorlandık,
inşaatlarımızı yapamadık. Elli kere
Anıtlar Kurulu’nu ziyaret ettik, izinleri alamadık. Sevan durmak bilmeyen
bir adam olduğu için onlarca kez kapılarını aşındırdı; sonra da “Yeter gari”
dedi ve başladı inşaata.
•
Onu durdurmaya çalışmadınız mı?
Ben bu ilişkide hep dengeleyici unsur
olmaya çalıştım. Bir yandan Sevan’a
“Yapmayalım, etmeyelim, bekleyelim,
kanuna göre gidelim” derken, ben de
farkındaydım ki aslında kanuna göre
gitsek bugüne kadar hiçbir şey yapamayacaktık. Biz de adım adım inşaata devam ettik. Bu tabii ki hem yerel
erkânın, hem devlet büyüklerimizin
dikkatini çekti. Aynı süreçte, 80’lerin
sonu, 90’ların başı gibi, farklı birtakım
oluşumlar da vardı. Ege’nin neresine
gitsen, Seferihisar’a, Aliağa’ya, Tire
dağlarına, her yerde öbek öbek doktorlar sitesi, avukatlar sitesi ve birbirinin aynısı, askeri nizamda, betondan,
çirkin siteler oluşmaya başladı. Aynı
dönemde Şirince’de de bunun için ilk
adımlar atılmaya başladı. Böyle bir
oluşum Şirince’de başladığında bunu
engelledik. Basından eşimizi dostumuzu, gazeteleri bilgilendirdik. Hayatımızın ilk röportajını verdik. Bu noktada sisteme, bundan rant edecek kişi
ve kuruluşlara bazı çomaklar sokmuş
olduk. Bu nedenle de Sevan düşman
kardeş ilan edildi.
•
Neden ikiniz birden değil, yalnızca
Sevan düşman ilan edildi?
Çünkü Sevan karizması, yapısı itibariyle hep ön cephede, vitrinde olan kişi
olarak bütün dikkatleri üzerine çekti.
Ve o gün aniden, Sevan’a yönelik 9-10
tane dava açıldı. Bu davaların en gülünç olanlarından ikisini söyleyeyim.
Biri, köye çeşme yapmaktı. Sevan’ın
şairane bir yönü vardı, maniler yazardı: “Şirindir köyümüz, serin akar
sularımız” diye, tatlı tatlı maniler yaz-
dığı üç-beş tane köy çeşmesi yaptık.
Köylü de hayvanını suya götürmek
için bu çeşmelerden faydalandı. Geleneksel dokuya uygun, dünya güzeli
köy çeşmeleri birer dava konusu oldu.
Bir diğer davada da, köye yaptığımız
yollar yüzünden köy mücavir alanında
taşkınlık ve tecavüz suçundan açıldı.
Yine geleneksel usulde, kışın çamur
içinde olan toprak yolların bazı bölümlerini imkânlarımız ölçüsünde kayrak
taşıyla kaplamaya başladık. Bunu rahat
yürüyelim diye yaptık, gelen misafir
için yaptık. Oradan geçen köylü vatandaş da rahatladı bu yollar sayesinde. Bu
davalar iki gün içinde art arda açıldı ve
sanıyorum Sevan o noktada kafasında
bir dönüşüm yaşadı, “İplemeyeceğim
bunları” dedi. Lakin devam etti inşaatçılığına ve ben acı bir ders aldım: Hukuk, güzel ya da çirkin diye bir şey tanımıyor. Burada dünyanın en güzel, en
hoş köy evlerini inşa etsek de, hukuken
yanlışsa, bu evler kaçak statüsü alıyor.
‘Kaçak’ lafı, adı üzerinde, çirkin bir
şey ve siz çirkinlikle damgalanıyorsunuz. Kaçak mevzuatında insanlar bugüne değin gecekondu, korkunç siteler,
üst üste bindirilmiş Laz apartmanlarıyla bir özdeşleşme yaşıyor. Bizim
dünya güzeli köy evlerimiz birden o
statüye girince ben de şok oldum. Bu,
genç yaşlarımızda aldığımız ağır bir
dersti. Devletin bu çok sert yüzüyle tanıştık. Şu an kişilere, kurumlara göre,
gecenin birinde yeni bir kanun çıkıyor
ve mevzuata geçiriliyor. Biz çok küçük
olduğumuz için, hükümet bizim için
yeni kanun çıkarmadı. Çok yıprandık.
•
Bu güzellikleri yaratırken, bu işin cezaevine kadar uzayacağını öngörebilmiş miydiniz?
Sevan’ın bu kaçak inşaatlar mevzuatından ilk hapse girişi 2002 yılındaydı.
Altı üstü bir yerdeki bir metrekarelik
bir çıkıntı, kendi evcağızımıza yaptığımız küçük bir müştemilat gibi sebeplerden on buçuk ay yattı. Ben üç çocukla kalakaldım. İlk hapse girdiğinde
bunun olabileceğini düşünmemiştim.
O anlamda böyle bir plana hazırlıklı
değildik. Şu anki hapis sürecinin ise
çok kısa geçmesini diliyorum. Sevan’a
yönelik 19 civarında dava vardı. Bunların bir kısmı affa uğradı, bir kısmı Yargıtay’daydı. Şu an hapse girmesine neden olan, 15-20 metrekarelik minnacık
bir bağ evi ve aynı inşaatın mührünü
iki kez bozmak. Bu davalar beş yıldır
Yargıtay’daydı. Bu süreç içinde Sevan
çok fazla da yazı yayımladı. Bazı yazıların bazı sistemleri rahatsız ettiğinden
yana hiç şüphem yok. Şu an Türkiye’de
‘fikir özgürlüğü’ne dava açılamadığını
biliyoruz. Şunu düşünmeden edemiyorum: Acaba basit bir mühür bozma
olayı başka bir şeyin bahanesi mi? “Ey
arkadaş, biz seni fikirlerinden ötürü
hapse atamıyoruz. Buna başka bir kılıf
bulalım ve seni bu şekilde cezalandıralım” mı diyorlar? Onu cezalandırarak
hizalamaya çalıştıklarını görüyorum.
•
Siz Sevan Nişanyan’la ilk tanıştığınızda da lafını esirgemeyen, korkusuz
biri miydi?
Evet, öyle olduğunu hissettim. Sevan’ın
her şeye yönelik, insanı kışkırtan bir
merakı, iştahı var. Çok iyi yemek pişirir mesela. Zaten beni de öyle tavlamıştı. Bir erkek bu kadar mı güzel
yemek yapar! Bilimsel alanda dersen,
olağanüstü bilgilerle karşınızdadır ve
sizi mutlu eder. Ama bunların içinde
çok iyi bir Batı eğitimi almış olmasından ötürü, eleştirisel bir bakışa da sahiptir. Bunun yanında, insanın aklının
alamayacağı bir korkmazlık durumu
var. Devlete karşı, kolluk güçlerine
karşı bir sınır tanımazlığı, durmak bilmezliği. Bu bazen insanı ürkütüyor...
•
Böyle biriyle hayat paylaşmanın sizin
üzerinizde nasıl bir etkisi oldu?
İlk anda bir sevgililik ilişkisi içinde
olduğum için heyecan verdi. “A, böyle adamlar da varmış!” dedim. Onunla
biz dağları deleriz, neler neler yaparız
diye düşündüm. Ama daha sonra, özellikle Şirince’de yaşadığımız için, demin anlattığım sorunlar üstümüze bir
çığ gibi çullandı ve ben yıllar yılı onu
durdurma rolünü üstlendim. Bunu çok
severek yaptığımı söyleyemem. Onu
dengelemeye, durdurmaya çalışmam,
ilişkimizde çok büyük gerilimlere neden oldu.
•
Sizce sizin Sevan Nişanyan üzerinde
nasıl bir etkiniz olmuştur?
Hiç zannetmiyorum böyle bir etkim
olduğunu ama bu soruyu ona sormak
lazım. Dengeleyici yönüme ya da çabalarıma çoğu zaman öfkeyle tepki verdi.
Bu da beni zorladı, incitti. Bu yüzden
işin sonunu bıraktım. Malum, altı yıl
önce boşandık. Artık devam ettireme-
kızılbaş - sayfa 47 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
yecektim. Bu yüzden o noktada buldum kendimi, Sevan’la olan ilişkimde.
•
Yaşadıklarınızdan sonra, aranızdaki
arkadaşlık ilişkisini sürdürebilmeniz,
çok az insanın başarabileceği bir şey
olsa gerek...
kıymetli, belki daha da kıymetli, yüzlerce, binlerce ağaç diktik. Her birini
bir parmak, bir fide olarak diktiğim çınarların, çamların, selvilerin, narların
kocaman olduklarına tanıklık etmek
beni çok şaşırtıyor. Onlara baktıkça
“Bu kadar yıl geçmiş mi?” diyorum.
Evet. Ben de bununla gurur duyuyorum. Birincisi, Sevan üç çocuğumun
babasıdır ve dünyalar güzeli evlatlarım
için ona müteşekkirim. Sevan’la kavga etmeden nasıl yaşarım diye epey
düşündüm ve kavga etmemeye karar
verdim. İçsel bir karardı bu. O kararı
içimde verdikten sonra, ona daha fazla
anlayışla bakabildim. Hele ki boşandıktan sonra fiziksel bir mesafe de kazandığında daha sakin bakabiliyorum
ona, olaylara. Artık Sevan’ı daha fazla
anlayışla kucaklayabiliyorum. Onun
için, boşanmış olmamıza rağmen hâlâ
bir aileyiz biz. Çok gururluyum bu
noktaya gelebildiğimiz için.
Sevan Nişanyan hapse girdi ama bu sefer içiniz biraz daha rahat sanırım.
Evet, çünkü bu sefer Sevan yalnız değil. Yıllar yılı, kişisel çalışmaları nedeniyle onu sevenler, hayranlar böyle
bir kitle oluştu. Bunlar biraz sistemin
doğrultusunun dışında düşünen ve yaşamak isteyen, nefes almak isteyen insanlar. Böyle bir olay olduğunda görüyorsun ki hepsi bir birlik oluşturuyor.
Daha önce bir-iki yıkım kararımız da
vardı, o yıkım olaylarında bir günde
buraya yüzlerce insanın toplanması,
medyanın muazzam imkânları saye
sinde oldu.
•
Burada Sevan’la birlikte inşa ettiğiniz cennete baktığınızda ne hissediyorsunuz?
•
Berlin’e gittiğinde ona orada kalmasını, dönmemesini söyleyen çok fazla
kişi oldu. Sizce orada kalmalı mıydı?
Bir insanın adam olabilmesi için kendi
evini kendi yapması gerektiğine inananlardanım. Taş üstüne taş koyacak,
kendi ihtiyaçları ne ise o şekilde penceresini, kapısını yerleştirecek. Çok hızlı
bir inşaat da olmayacak. Yavaş yavaş
büyümeli. Benim için binalar kadar
Sevan bunu yapmaz, yapamaz. Ona yakışır bir davranış olmazdı bu. Çünkü
istenen de buydu. Bu memleket bilginlerini, aydınlarını hep kaçırmıştır. Nazım Hikmet’ten Orhan Pamuk’a kadar
bir sürü aydınımız kaçmakta bulmuştur çözümü. Kaçmasını istemiş bile
olabilirler, “Gitse de bizi burada rahatsız etmese” diye düşünmüş olabilirler.
Hep beraber izleyeceğiz süreci. Ben de
heyecanlıyım.
---------------------------Kimin babası Ortaçağ kuleleri, kaya
mezarları yapıyor ki!
•
Sevan Nişanyan’ın oğlu olarak Şirince’de büyümek nasıldı?
Şirince köy okulunda, ilkokula giderken maruz kaldığım iki tip insan karakteri vardı: Beraber günümü geçirdiğim çoban ve çiftçi çocukları; bir de,
akşam eve geldiğimde masasına oturduğum Sevan Nişanyan ve onun arkadaşları, Türkiye'nin kendi alanlarında
kanaat önderleri – Asaf Savaş Akat’lar,
Ali Nesin’ler… Şirince köyünün dışına çıkmamış, dünyası bununla sınırlı
bir insan olarak, sekiz-dokuz yaşıma
kadar hep sanırdım ki dünyada iki tip
insan dışında herhangi bir şey olmak
mümkün değil; ya günümü geçirdiğim
çoban çocuklar gibi bir geleceğe sahibim, ya da Sevan Nişanyan, Ali Nesin
gibi bir insan olmalıyım.
•
Şehirde büyüyen bir çocuk olsaydın
bu iki farklı hayatla karşılaşmayacaktın belki de...
İstanbul’da veya İzmir’de doğmuş biri
olsaydım, karşıma bu iki ekstremin
ortasında hayatlar da çıkacaktı. Dolayısıyla gidişatım da çok farklı şekillenebilirdi. Benim için iyi, yaşanmaya
değer bir hayat sürmek demek, Sevan
Nişanyan olmakla eşdeğerdi. Köyde
elektriği, arabası, interneti olan tek
ev bizim evimizdi. Benim için Sevan
Nişanyan olmak demek, kaloriferli
bir evde yaşamak demekti. Bu yüzden
babam benim için vazgeçilmez bir rol
modeliydi. Şirince’de parlayan tek ışık
kaynağı oydu benim için. Bu kolay bir
şey mi? Değil. Onun gibi olmak istemek kolay, ancak onun gibi olmaya çabalamak, bir de onun oğluysan, zor bir
şey. Beklentileri karşılaman, çetrefilli
bir yoldan geçmeyi göze almak demek.
•
Köylüler baban gibi birini nasıl karşıladılar Şirince’de?
Eskiden pragmatik bir ilişki söz konusuydu köylü ile babam arasında.
Babam köylüye doğal olarak garip gelmişti. Onun buradaki varlığı ve verdiği
kızılbaş - sayfa 48 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
mücadele... Ancak o ilişki yumuşadı.
Saygı, sevgi, hatta bir ‘hoca’ ilişkisinin
oluştuğundan söz edebiliriz.
•
Liseyi İzmir Amerikan Koleji’nde,
‘Beyaz Türkler’le birlikte okumuşsun.
O dönemde baban, ‘aykırı’ düşünceleri, özellikle ‘Yanlış Cumhuriyet’
vesilesiyle, adından sıkça söz ettirir
olmuştu. Nasıl geçirdin bu yılları?
Uzunca bir dönem babamın karşısında
bir kompleks yaşadım. Onun yönelttiği
sorulara, yanıtını bildiğim halde cevap
veremezdim. Özellikle lisenin ilk yıllarında böyleydi durum. İzmir’de yatılı
okuyordum. Farklı bir yola girdim, babamla olan ilişkimi reddettim ve pek
bir sorun yaşamadım.
•
Şu anda nasıl bir ilişkiniz var?
Ben özgüven kazandıkça, sağlıklı bir
ilişkimiz olmaya başladı. Eskiden babamın yanında boğuluyormuş gibi
hissediyordum. Şimdi, egosantrik duygularımı bir yana bıraktığımda görüyorum ki onunla vakit geçirmekten
inanılmaz zevk alıyorum. Babam bana,
doğru olduğunu düşündüğü yolda yön
verdi. Ama söylediklerinden hiçbirini
yapmak zorunda olduğumu söylemedi.
Dünyayı tanıdıkça, kendimi geliştirdikçe, türlü türlü maceralar geçirdikçe
ve bu sayede anlatacak hikâyelerim oldukça, onu daha iyi anlıyor ve takdir
edebiliyorum.
•
Babanın cesaretinin izlerini yoğun
bir şekilde taşıyorsun...
Ne kadar cesur bir insanım bilmiyorum.
Onun kadar büyük mücadelelerin içine
girmiş biri değilim bugüne kadar. Belki
karakterim onunki kadar güçlü değil,
belki o kadar zeki de değilim, ancak
şunu biliyorum ki, beni doğru yola sevk
etti. Ona bu konuda minnettarım. Şu
anda kendime ve akademiye karşı entelektüel bir mücadele veriyorum. Akademik olarak olmam gereken yerdeyim.
Onun gibi dünyevi meselelere bu kadar
burnumu sokar mıyım bilmiyorum,
sanmıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nde
yaşayan 70 milyona bir şey öğretmek
gibi bir derdim yok, bu ülkede hüküm
süren köhnemiş heyulalarla ve canavarlarla savaşmıyorum.
•
“Köhnemiş canavarlarla savaşmıyorum” derken, bu savaşın gereksiz ol-
duğunu mu düşünüyorsun?
Tabii ki hayır. Bu verilmesi gereken
bir mücadele. Ancak bu savaşın bu
dönemde yapılmaması gerekiyordu.
Sevan Nişanyan bir Martin Luther olmanın ötesinde bir potansiyele sahip.
Zaten var olan ve herkesin gördüğü
ancak söylemekten korktuğu şeyleri
gösterme cesaretinin ötesinde de, birçok niteliğe sahip. Keşke onun verdiği
savaş daha önceden verilmiş olsaydı
da, Sevan Nişanyan onun üzerine bir
şeyler ekleseydi. Ürettiklerinin arkasında daha birçok şey var, sunmadığı.
Yaptıklarının birçoğu toplumun aşması, aşmış olması gereken şeyler. İfade
suçuymuş, oymuş buymuş, bunları bizim yüz yıl önce aşmış olmamız gerekiyordu ki, Sevan Nişanyan’lar gerçek
potansiyellerini ortaya koyabilsin.
•
Babanı çok seven, sayan insanların
yanında, onun yaptığı bazı şeylerden
çok rahatsız olanlar da var...
Büyük ve sıra dışı bir adam olabilmek
için bir karakter paketine sahip olman
gerekir. Şunu demek olmaz: “Achilles
çok güzel bir savaşçıydı, ancak kız
arkadaşı Briseis ondan çalındığı için
keşke çadırına gidip ağlamasaydı.”
Achilles, Briseis’e duyduğu o tutkulu
aşkı savaşa da duymuyor olsaydı, bugün onu hatırlamayacaktık. O nedenle,
bir insanın bir konuda tutkulu, başka
bir konuda daha az tutkulu olmasını bekleyemeyiz. Sıra dışı bir yapın
varsa, bu karakter paketinde seni öne
çıkaran şeylerle, toplumun yadsıyacağı şeyler birlikte gelir. Babam bir Achilles olmayabilir belki ama o da sıra
dışı bir karakter. Sonuçta kimin babası
Ortaçağ kuleleri, kaya mezarları, tiyatro medresesi veya matematik köyü
inşa ediyor ki? Bir insanın sıra dışılığı yalnız artılarıyla gelmiyor. Eksiler
de o denklemin içinde olmadığında,
o denklem eşitlenmiyor. Bir insan iki
tane manastır göreceğim diye, oğlunu
da peşine takıp mayın tarlalarından
geçiyorsa gözünü kırpmadan, başka
şeyleri de yapabilecek biridir. İnsanın
hayata karşı bir tutumu olur; sıra dışı
karakterlerin tutumu da sıra dışıdır. Bu
her şeyine yansır; sana bana nasıl baktığından tut, şu ağacın nasıl kesilmesi,
şuraya nasıl bir bina yapılması gerektiğine, hangi ülkede nasıl maceralara
atılacağına, kadınlarla nasıl ilişki kuracağına kadar...
•
Babanla ilgili söylenen şeylerden biri
de, kaya mezarından tut, diktiği kuleye kadar, ‘ölümsüzlük’le ilgili bir
derdi olduğu.
Ben mesela, bilmediğin ancak ilgini
çekeceğini düşündüğüm bir şeyi biliyorsam seninle paylaşırım. Seni arkadaşım olarak sevdiğim, sana değer verdiğim için, bunu seninle paylaşmaktan
haz duyarım. Babam da bu toprakları,
bu toplumu ve bu ülkeyi gerçekten çok
seviyor. Amerika’da sağlam bir kariyere sahip olabilecek, üst düzey noktalara gelebilecek bir insanken, bu ülkeye
dönüp kendi çıkarına olmayan mücadelelere girdi. Bu mücadeleyi cesaretle
sürdürebilmek, ölümsüzlüğe özenmesinden değil, bu ülkeye duyduğu sevgiden kaynaklanıyor.
•
İnsanlar babanın Ermenilikle güçlü
bir bağı olduğunu düşünebilir. Oysa,
‘Ermeni olmak’ babanın çocuklarına
öğrettiği bir şey bile değil...
Bir gruba ait olursan o gruba angaje olmuş bir bagajı da taşıman gerekir. Bir
oyunun içine giriyorsun, ait olduğun
toplumun senden beklentileri oluyor.
Babam o toplumun bir parçası olmak
isteseydi Şirince’ye, Allah’ın dağına
gelip kendi ütopyasını yaratmaya çalışmazdı. Babamda bir gruba ait olma
hissi yok. Zaten kendi başına ayakta
durmayı başarabiliyor. Hayattaki varlığını meşru kılacak bir fanatizme veya
bağlılığa ihtiyacı olan biri değil. Ermenilik üzerinden prim yapmak, özellikle günümüzde çok kolay. Bence babam
Ermeni olma olayını çok dengeli oynuyor. Ermeni olduğunu saklamıyor ve
mazlum edebiyatı yapmadan, Ermeni
Soykırımı’nı açık ve net bir şekilde,
cesaretle dile getiriyor.
•
Sence, babanın hapse girmesinin sebebi gerçekten mühür bozması mı?
Türkiye’de yıllardır risklerini ve sonuçlarını tarttığı bir mücadelenin içinde. Bu mücadele son yıllarda yavaş yavaş meyve vermeye başladı. Tehlikeli
bir oyun oynuyordu, ve başına ne gelebileceğini önceden tartmıştı. Mühür
bozmak mı, yoksa Allah’a Peygamber’e
küfür etmenin gizli kapaklı cezalandırılması mı bu, bilmiyorum, önemsemiyorum da. Bence Sevan Nişanyan iki
yıl mühür bozma cezasından yatacak
kızılbaş - sayfa 49 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
adam değildi. Çünkü o daha büyük
oyunlar oynayabilme potansiyeline sahip biri. Daha büyük oyunların içerisinde oynayıp, kaybetmesi veya kazanması gerekiyordu. Bu kadar küçük bir
bahisle kaybetmemeliydi. Daha büyük
bir potansiyeli var bu adamın.
•
Zor olacağını bildiğin yol nasıl gidiyor peki? Beklediğin kadar zor mu?
Ben babamın yazdıklarından öğüt alabilirim, onun yapmış olduğu kuleye
bakarak nasıl bir mücadele verilmesi gerektiğini görebilirim. Ama asıl
önemli olan, onun oğlu olarak güne
uyandığında yaşanacak ne kadar güzellik olduğunu bilmenin eşsiz duygusu olur. Akademik disiplin ve ahlakın
ötesinde, ondan aldığım en önemli
şey budur. Kendi dar dünyamın, beynimin ve kitapların dışında çok güzel
bir hayatın ve keşfedilecek şeylerin olduğunu göstermesi… Bu yüzden, yok
olmakta olan üç manastırı görmek için
onunla girdiğiniz mayın tarlasına tekrar girmek durumunda kalsam, bundan
yine kaçınmam.
sevan nişanyan belgeseli
http://www.youtube.com/watch?
v=c-VRrjuQTwE&feature=share
dayanışmada bizde varız
biz de bir tarafız!
Sevan Nişanyan,
1915 Soykırım zincirine
günümüzde eklenen
halkaların sonuncusudur!
Alin Ozinian: 1. Sevan hapse nasıl
gitti? Morali nasıldı?
Sait Çetinoğlu: Bilindiği gibi Sevan
Nişanyan klasik Ermeni tanımına uymaz. Nişanyan, halkının vicdanı, susmayan dili ve kalem tutan güçlü elidir.
O basit bir kaçak inşaat suçu ile cezaevine konulmuş değildir. Yani mesele
kaçak inşaat meselesi değildir. Nişanyan resmi ideolojiye büyük gedik açmıştır. O Yanlış Cumhuriyet, Hocam,
Allaha peygambere laf Etmek Caiz
Midir?, Adını Unutan Ülke … gibi çalışmaları başta olmak üzere yaptığı çalışmalarından dolayı hedef seçilmiştir.
Hrant Dink nasıl ki soykırım ile ölüme
yollanan Ermeni evladına 2007 yılında 1500000+1 olarak eklenen zinciri,
askerde 24 Nisan 2011 günü “şaka”dan
katledilen er Sevak Balıkçı 1500000+2
ise, halkının kalemi, halkının susmayan sesi Sevan Nişanyan 1500000+3
olarak cezaevine konarak susturulmaya çalışılmaktadır.
Sevan ile cezası onandığı gün bir araya
geldik konuştuk. Niçin cezaevine konulacağını biliyordu onun için hapishaneye moralsiz gitmedi. Almanya’dan
geldi ve cezaevine girdi. Almanya’da
kalma olanağı vardı ancak onu tercih
etmedi. Onun yenilgi olacağını düşündü ve haklıydı da. Sevan yenilgiyi
sevmez, daha doğrusu Sevan yenilgiye alışık değildir. Çocuklarını görmek
için gittiği Berlin’den cezaevine girmek için dönerken bizlere ilettiği notta
söyledikleri önemlidir:
Birtakım insanlar sana inanmış, güvenmiş. Bu sana bir sorumluluk yükler. Onları hayal kırıklığına uğratmak,
kötülük etmektir. Etmemelisin.
Bir mücadeleye girmişsin, sonuçlarını
göze alıyorum demişsin. Rüzgâr bir an
için döndüğünde "ay korktum" deyip
gitmek rezilliktir. Rezil olmamalısın.
Köyünde bir hayali inşa etmeye girişmişsin, hayatını buna bağlamışsın.
Şimdi üç tane memur, fare gibi kemirip
hayatında bir oyuk açtı diye o hayatı
terketmek olmaz. Daha yapacak çok
işin var.
Millete "korkma" demişsin, "bu memlekette eksik olan şey cesaret." Hodri
Meydan kulesi dikmişsin. Şimdi ufukta düşman belirdiğinde "kişisel rahatım her şeyden kutsal" deyip kaçmak
kendinle çelişmektir. Çelişmemelisin.
Kaçıp gidenlerin pek çoğuyla tanışmışsın. Çoğunu sevmiş, dost olmuşsun. Ama alınlarına silinmez mürekkeple basılmış "yenilgi" damgasını da
gözünle görmüşsün. O damgayı yememelisin… Sözleriyle aramızdan ayrılarak cezaevine gitti.
Sevan Nişanyan cezaevinde yalnız
değildir. Dostları, bir dayanışma platformda toplanarak Sevan’a özgürlük
çağrıları yapan uluslararası destek
kampanyası başlattılar. Dostları ona
dünyanın dört bir yanından desteklerini ifade ederek Sevan’a Özgürlük talebinin bir hakkaniyet ve adalet talebi
olduğunun altını çiziyorlar.
Dostları onu hiçbir zaman unutmayacaktır.
ASLINDA SEVAN NİŞANYAN DAVASI NEDİR?
Coğrafyamızda eleştirel düşüncenin
son durağı ve din eleştirisinin de son
örneği Sevan Nişanyan Davasıdır: Yazar Sevan Nişanyan İslam mitolojisini
İslamcılar gibi yorumlamıyor diye 13,
5 ay cezaya çarptırıldı!
Sevan Nişanyan, 29 Eylül 2012’de kaleme aldığı “Nefret Suçlarıyla Mücadele
Etmeli” başlıklı yazısında, çoğunluk
içinde azınlığın değerlerini aşağılamanın nefret suçu olduğunu belirterek,
“Bundan yüzlerce yıl önce Allah’la
kontak kurduğunu iddia edip bundan
siyasi, mali ve cinsel menfaat temin
etmiş bir Arap lideriyle dalga geçmek
nefret suçu değildir. ‘İfade özgürlüğü’
denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir” diye yazmış-
kızılbaş - sayfa 50 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
tı. Nişanyan’ın bu ifadeleri üstüne 15
kişi şikayetçi olmuş ve Nişanyan hakkında “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama”
suçlamasıyla bir buçuk yıla kadar hapis
cezası istemiyle İstanbul 14. Sulh Ceza
Mahkemesinde dava açılmıştı. Mahkeme “yargılama” sonunda Nişanyan’ı
Muhammed peygambere hakaret ettiği
iddiasıyla 13,5 ay hapis cezasına çarptırıldı. Üstelik Nişanyan’ın önceden de
cezası olması nedeniyle 13,5 ay hapis
cezası paraya da çevrilmiyor. Davanın açılmasına ve ceza almasına neden
olan şikayetçi kişilerin Nişanyan hakkında bayrıca birde tazminat davası da
açacaklar. Nişanyan tepkisini, “Tazminat davası da açacakmış hacılar. Allahın sırtından para kazanmak oluyor,
iyi iş :)” sözleriyle ifade eder. Bu dava
dinsel fanatizmin yükseldiği doruklardan biridir! (Sait Çetinoğlu, İnanmama
Özgürlüğü, Din Teorisi/Pratiği Dünü,
Bugünü Türkiye ve Ortadoğu Forumu
Vakfı, Ed. Sibel Özbudun-Mahmut
Konuk, sh 107 Ütopya y. 2013)
Böyle bir davadan Sevan Nişanyan’ı
cezaevine yollamak çok tepki alacağından kaçak inşaat suçu icad edilerek
cezaevine konulmuştur.
2. Hapishanede neler yapıyor, yönetimden yada beraber kaldığı mahkumlardan baskı görüyor mu?
Sevan Nişanyan su gibidir. Su bilindiği
gibi doğada sıkıştırılamayan tek maddedir. Sevan’ı hiçbir şekilde sıkıştıramazsınız su örneğinde olduğu gibi bir
şekle sokmanız mümkün değildir. O
kendi yolunu bir şekilde kendi bulur.
Kendi isteği doğrultusunda şekillendirir. Bir kalıba sokamazsınız.
Şu anda cezaevi kütüphanesini “adam
etmeye” uğraşıyor. Cezaevine kitap
yağıyor dostlarından. Cezaevi yönetimi başta kısıtlamaya yasaklamaya çalıştı lakin başaramadı. Sonuçta güzel
bir durum ile karşılaşacağımız kesin.
Çünkü Sevan’ın olması gereken ile
olan arasındaki mesafeyi ortadan kaldırma misyonunu yüklendiğini biliyoruz.
Baskıya gelince amiyane deyimle; sıkar! Geçmişte de Selçuk Cezaevinde
yanına kendi deyimi ile meslekleri
katillik olan Susurluk Mahkûmlarını
komşu olarak vermişlerdi. Sevan en
olumsuz koşullara uyum sağlayarak
onu kendine çevirebilme cesaretine ve
zekâsına sahip ender insanlardan biridir. Onu devirdiğinizi sandığınız anda
zaferle doğrulduğunda şaşırırsınız.
3. Türkiye’de her alanda Ermenilerin
farklı muameleye mazur kaldıklarını
biliyoruz, ya hapishanede?
Ermenilere her alanda baskı uygulandığı ayrımcılığa uğradığı, bunlara karşılık genellikle de sesini çıkarmadığı
doğrudur ama Sevan klasik Ermeni
tipine uymaz onda güvercin tedirginliği arayanlar boşuna yorulacaklardır.
Onda deve kuşu inadı vardır. Sevan’a
baskı yapacaksan eğer peşinen sonucuna da katlanacaksın ki, bu da yenilgi
demektir. Sonuçta dünyanın en zeki insanıyla karşı karşıyasındır. Bu bakımdan Sevan’dan yana bir endişem yok.
Baskı denilince bir noktayı daha işaret
etmek gerekir: 12 Eylül 1980 Diyarbakır askeri cezaevinde siyasi tutuklu
Ermenilerin dayak ve işkencenin diğerlerine göre katmerlisi uygulanmasının yanında zorla sünnet edilmişlerdir.
Bunun bir örnek de sivil cezaevinden
de verebiliriz; bir cinayet dolayısıyla
sivil cezaevinde bulunan ünlü işadamı İshak Benlioğlu adlı bir Ermeni
mahkûmun cezaevinde sünnet edilme
örneği vardır. Bilindiği gibi cezaevlerinde cinayet hükümlülerine saygı gösterilirken, bir Ermeni’nin bu uygulamaya maruz kalması baskının dışında
ne ile açıklanabilir.
4. Son kez hapishanede kitaplar yazmıştı, çıktığında neler anlatıyordu?
(kitapta önsözünde hatta teşekkürlerini iletmişti?
Sevan üretken bir insandır. Zor koşullardan zaferle çıkmasını bilir. Bu kez
de öyle olacağından kuşkum yok. O
elinde müthiş bir çalışma ile karşımıza
çıkarak bizi bir kere daha şaşırtacaktır.
Sözlük çalışması 1986 yılındaki Ali
Nesin ile birlikte olduğu askeri cezaevinde can sıkıntısını geçirmek ve vakit
öldürmek ile başlamıştı. Aslanlı Yol
adlı otobiyografi çalışmasında Adaletin Faydaları adlı bir bölüm vardır. Bu
bölümde cezaevi yaşamının üretkenliğine katkısını ayrıntılarıyla anlatır.
Kaynak:
http://civilnet.am/sait-cetinoglu-interview-sevan-nisanyan-prison/
kızılbaş - sayfa 51 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Sevan Nişanyan
Tarih, dil, din ve (biraz)
siyasete dair yazılar.
SEVAN NİŞANYAN Özgeçmiş
Doğum İstanbul 1956
Eğitim Robert College 1974
Yale University BA (felsefe) 1979
Columbia University MA (siyaset bilimi) 1983
İstihdam
Teleteknik Elektronik Ltd. Şti. (Commodore bilgisayarları Türkiye genel
dağıtıcısı), kurucu ve yönetici, 1984-1986
Nişanyan Gezi Tanıtım Ltd. Şti. (Küçük Oteller Kitabı üretici ve
dağıtıcısı), kurucu ve yönetici, 1997-2008
Şirince Otelcilik Ltd. Şti. (Nişanyan Evleri turizm işletmesi), kurucu ve
yöneticisi, 1998-bugün
İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim görevlisi (dilbilim), 2006-2008
Yayınlar
Karl Marx, Grundrisse (çeviri ve önsöz), 1980
Insight Guide İstanbul (yardımcı editör ve yazar), 1988
American Express Guide to Athens and the Classical Sites, 1991, 1993
American Express Guide to Vienna and Budapest, 1992
American Express Guide to Prague, 1993
Küçük Oteller Kitabı (yıllık yayın), 1998-2008
Mavi Kıyılarda Yeme İçme Rehberi (restoran rehberi, yıllık), 1998-2000
Kimsenin Bilmediği Olağanüstü Yerler (gezi rehberi), 2000
Meraklısı için Karadeniz (gezi rehberi), 2000
Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü, 1. basım 2002, 5.
basım 2010
Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı (etimoloji makaleleri), 1. basım
2002, 4. basım 2008
Ankara'nın Doğusundaki Türkiye (gezi rehberi), 2006
Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Hakkında 51 Soru, 2008
Kelimebaz 1 (Taraf gazetesi makaleleri), 2009
Kelimebaz 2 (Taraf gazetesi makaleleri), 2010
Hocam Allaha Peygambere Laf Etmek Caiz Midir: Din ve İfade Özgürlüğüne
Dair Tartışma, 2010
Adını Unutan Ülke: Türkiye Cumhuriyetinde Adı Değiştirilen Yerler,* 2011
Şirince Meydan Muharebelerinin Mufassal Tarihçesi, 2011
Aslanlı Yol: Otobiyografi (yayımlanacak), 2012
Medeni hali Bekâr, 5 çocuklu
Halkı "mensup olduğum millete" karşı
kin ve düşmanlığa tahrik etmekten
mahkûm olmuşum, üzerinize afiyet
SORU: Türkiye nasıl bir ülkedir?
CEVAP: Şöyle bir kararı yazabilen birinin yargıç olabildiği bir ülkedir.
"... halkın büyük bir kısmının mensup
olduğu dinin peygamberine mensup
olan kişilerin peygamberlerine olan
duygularını alaycı, aşağılayıcı ve rencide edici şekilde ve onların öfkelerini
artırıcı bir şekilde ve sanığın kendi
savunmasında görüldüğü üzere, saygı
sınırları içerisinde ve ifade hürriyeti kapsamında kabul edilemeyecek
şekilde ve kaba bir biçimde (...) açıkça
insanların dini duygularını öfkelendirecek şekilde kendisinin ve MENSUP
OLDUĞU MİLLETİN insanlarını hedef
göstererek, halkın büyük bir kısmının
dini inanışlarını aşağılayarak ve tahrik
ederek, onları kinlendirerek büyük bir
kısım halkın diğer bir kısım üzerine
kin ve düşmanlığa alenen tahrik ettiği,
SANIĞIN AMACININ burada kendi
fikirlerini ifade etmekten ziyade halkın
büyük bir çoğunluğunu oluşturan insanların dini duygularını tahrik ederek kin
ve düşmanlık çıkarmak istediği ve BİR
TAKIM KELİME VE CÜMLE KURGULARI YAPARAK bunu ifade özgürlüğü
kapsamında kendi düşünceleri olduğunu
belirttiği ancak asıl amacının İslamiyet ve onun peygamberi hakkındaki
eleştirilerden ziyade, toplumsal barışı
zedeleyecek şekilde ve dini duyguları zorlayacak şekilde TOPLUMSAL
ÇATIŞMALARA ZEMİN HAZIRLAMAK
OLDUĞU kanaatine varılmıştır."
İstanbul 14. Sulh Ceza hakimi Recep
Uyanık imiş :) Gerekçeli kararı Cuma
günü geldi.
Madde 216-1'in şaheser bir yorumu gibi
geldi bana. Halkın bir kesimini "mensup
olduğum millet" aleyhine (Ermeniler
kastediliyor) kin ve düşmanlığa tahrik
etmişim. Bu durumda şikayetçi olma
hakkı Ermenilere düşmez mi diye merak
ediyor insan.
Hakim beyin tahkir (hakaret etme) ve
tahrik (harekete geçirme) arasındaki farkı bilmediği belli oluyor. AİHM
Handyside vb. kararlarından bihaber
olduğu da şüphesiz.
*
AYNI davayı Konya, Bursa ve Ümraniye'de de açmışlar "vatandaşlar". Dur
bakalım onlardan ne çıkacak.
http://nisanyan1.blogspot.com.tr
kızılbaş - sayfa 52 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Türkiye'de
Bir Devlet
Geleneği ve
Devlet Aklı
Var mı?
Türk gerici ve şovenistleri kendi tarihlerinden söz ederken Türklerin devlet/ devlet kurma geleneği ve devlet aklı üzerinde
dururlar. Onlara göre, bu alanda başka kavimlerden çok daha ileri olan Türkler tarih
boyunca pek çok devlet ve imparatorluk
kurmuş ve başka halkları yönetmişlerdir.
Bu inanış; aşırı, abartılı ve saldırgan bir
Türk milliyetçiliğiyle, kof bir kahramanlık
edebiyatıyla, bir kollektif aşağılık kompleksini zar zor gizleyen içi boş övünmelerle ve
-yer yer bir anti-emperyalizm görüntüsüyle maskelenen- gerici bir Batı-karşıtlığıyla
elele gider. Bu kişiler Türk devletinin bir
“çadır devleti” olmadığını sık sık yineler ve
devlet geleneği ve devlet aklı denen şeylerin, kurulan -ve doğal olarak yıkılan- devlet
sayısıyla ölçülebileceğini varsayarlar. Ama
Türkler’in devlet geleneğiyle, ne kadar çok
ülkeyi işgal ettiğiyle, ne kadar çok kavmi
ne denli “başarı ve hoşgörü”yle yönettikleriyle bunca övünen bu baylar kendilerine
şu soruyu sormazlar: Acaba çok sayıda bey,
paşa, padişah, komutan, savaşçı vb. yetiştiren Türkler neden bilim, teknoloji, felsefe,
sanat vb. alanlarında başarılı olamamış, neden bu alanlarda hemen hemen hiçbir değer
üretememişlerdir?
Peki Türkler gerçekten de sahici bir devlet/ devlet kurma geleneğine ve devlet
aklına sahip midirler? Devlet geleneği ve
devlet aklı dendiğinde anlamamız gereken
herhalde, kökü yüzlerce ya da binlerce yıl
geriye giden devlet kurma ve yönetme deneyimi ve bu deneyimden ders çıkarma ve
edinilmiş olan bu deneyimi daha sonraki
dönemlerde ve bugün karşı karşıya gelinen sorunların çözümünde kullanabilme
yetisidir. Ne var ki, Osmanlı ve Türkiye
devletlerinin yakın tarihi, kendi savlarının
tersine Türk egemen sınıflarının bu anlamda ciddi bir devlet geleneği ve aklına sahip
olmadığını ya da belki de daha önce sahip
oldukları devlet geleneği ve aklını unuttuklarını/ yitirdiklerini gösteriyor. Türkiye’de
bugün yaşanan siyasal keşmekeş bu saptamayı doğrular gibidir. Ancak bundan hareketle öteki kutba savrulmak gerektiği ve
Türk burjuva devletini yönetenlerin hafife
alınabileceği sonucu da çıkarılamaz; daha
öncekileri saymazsak, ardında 600 küsur
yıl boyunca Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey
lıklara ilişkin verilerin çarpıtıldığını söyledikten sonra sözlerini şöyle sürdürmüştü:
“Bu suretle milattan 7,000 sene kadar evvel
çiftçilik ve çobanlığı ilerletmiş ve altın, bakır, kalay ve demiri keşfetmiş olan Türkler
Orta Asya’dan yayıldıktan sonra gittikleri
yerlerde ilk medeniyeti neşretmiş (=yaymış- G. A.) ve böylece Asya’da Çin, Hint
ve mukaddes yurt edindikleri Anadolu’da
Eti, Mezopotamya’da Sümer, Elam ve nihayet Mısır, Akdeniz ve Roma medeniyetlerinin esaslarını kurmuşlar ve bugün yüksek
medeniyetlerini takdir ve takip ettiğimiz
Avrupa’yı o zamanlar mağara hayatından
kurtarmışlardır.” (Atatürk Devri Fikir Hayatı II, Ankara, Kültür Bakanlığı, 1981, s.
250-51)
Garbis Altınoğlu
Afrika ve Anadolu halklarını boyunduruk
altında tutan Osmanlı İmparatorluğu’nun
yönetim deneyimi bulunan bir Türkiye
Cumhuriyeti’nden sözediyoruz. Bu devletin; “böl ve egemen ol!” ilkesi uyarınca
farklı etnik, dinsel/ mezhepsel toplulukları
birbirine düşürme, varlığını ve egemenliğini sürdürmek için en yakınlarını öldürme,
her türlü yasa ve ahlak normunu ayaklar
altına alma ve en acımasız kıyımlara başvurabilme geleneği olduğunu uzak ve yakın
tarihimizden biliyoruz. Geçtiğimiz günlerde, Başbakanlık Müşaviri Hamdi Kılıç’ın,
Suriye’deki terörist gruplara silah taşıyan
TIR’lar tartışılırken söylediği şu sözler, bu
geleneğin capcanlı olduğunun bir göstergesidir:
“Devlet geleneğimizin kendini korumak
için tarih boyunca geliştirdiği reflekslerin
bir kısmı epeyce ürpertici, benden hatırlatması.” (“Başbakanlık Müşaviri Kılıç
Konuştu: Gelenekte Önce Devlet Gelir”,
Radikal, 2 Ocak 2014)
Resmi Türk tarihinin savlarına biraz daha
yakından bakalım. 1930’larda yaratılan ve
neredeyse dünyanın -Çin, Hint, Mezopotamya, Mısır, Hitit, Etrüsk, Roma uygarlıkları da içinde olmak üzere- tüm uygarlıklarının Türkler’in doğrudan girişimi,
yolgöstericiliği ve müdahalesiyle oluştuğunu savunan Türk Tarih Tezi’nin tarih kitaplarında yer alan yansımaları günümüze
kadar uzanmaktadır. Örneğin, Mustafa Kemal bu konuda şunları söylemişti:
“Türk milletinin tarihi, şimdiye kadar sayıldığı gibi, yalnız Osmanlı Tarihinden
ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha
eskidir. Büyük devletler kuran ecdadımız,
büyük ve şümullu medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek,
Türklüğü tanımak ve cihana bildirmek
bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak
için kendinde kuvvet bulacaktır.” (Aktaran Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden
Türk-İslam Sentezine, İstanbul, Tarih Vakfı
Yurt, 1998, s. 106)
Temmuz 1931’de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde bir konuşma yapan Maarif
Vekili (=eğitim bakanı- G. A.) Esat Sağay,
Türkler tarafından kurulan devlet ve uygar-
Aynı çizgiyi izleyen tanınmış Türk milliyetçi akademisyen Osman Turan, ilk basısı
1968 yılında yayımlanan bir kitabında şöyle diyordu:
“İslam’dan önce Türkistan. İslam devrinde
de Yakın-şark ve Türkiye merkez olmak
üzere Çin, Hindistan, Afganistan, Horasan,
Şarki (=Doğu- G. A.) ve Orta Avrupa, Balkanlar, İran, Azerbaycan, Kafkasya, Anadolu, Rumeli, Irak, Suriye, Mısır ve Şimali
(=Kuzey- G. A.) Afrika Türkler’in başlıca
istila, göç ve hakimiyet sahaları olmuştu. Türkler bu ülkelerde bir çok devletler
ve imparatorluklar kurmuşlar; muvakkat
(=geçici- G. A.) yurtlara ve devamlı imparatorluklara sahip olmuşlardır.” (Türk
Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Cilt 1,
İstanbul, Boğaziçi, 1999, s. 2)
A.Deliorman’ın 1992’de yayımlanan Lise I
Tarih kitabında ise şöyle deniyordu:
“Milletimiz geçmişte Asya, Avrupa ve
Afrika’da onaltı büyük imparatorluk, çok
sayıda devlet kurmuşlardır.
“Dünyada hiçbir millet Türk milleti kadar
çok devlet kurmamıştır.
“Tarih bilginleri 375 yılında başlayan Kavimler Göçü ile 1683’teki II. Viyana Kuşatması arasındaki uzun süreyi ‘Türk Çağı’
olarak tanımlamışlardır.” (Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, s. 103)
Burada asıl konumuz, Türk toplumunda
devlete tapmanın ve onu yüceltmenin nedenleri değil. Gene de geçerken bu devlet
fetişizminin bellibaşlı nedenlerinden ikisini belirtmek isterim. Bunlardan birincisi,
Türkiye Cumhuriyeti’nin; bir dönemin en
güçlü devleti olan, 600 küsur yıllık ömrü
boyunca pek çok kavmi kendi boyunduruğu altında tutan ve bu süre içinde hem
üretim araçlarını, hem de siyaset ve kültür
alanlarını kendi denetimi altında bulunduran Osmanlı devletinin ve hatta ondan
önceki Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun
ve Anadolu Selçuklu devletinin mirasçısı
oluşudur. İkinci neden, Müslüman-Türk
burjuvazisinin ana gövdesinin özellikle 20.
yüzyılın başlarında İttihat ve Terakki kliğinin yönettiği devletin Ermeni, Süryani
ve Rum halklarına karşı gerçekleştirdiği
terör, kıyım, zorla göçertme ve mülksüzleştirme yoluyla meydana gelmiş olmasıdır.
Belki bunlara bir üçüncü neden ekleyebili-
kızılbaş - sayfa 53 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
riz: O da, ömrünün son ikiyüz küsur yılı
boyunca Batı Avrupa ülkelerinin ve Çarlık
Rusyası’nın müdahale, toprak gaspı ve saldırıları karşısında sürekli bir gerileme ve
zayıflama süreci yaşayan Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde bir
yokolma tehlikesinden, gene devleti temsil
eden İttihatçı-Kemalist çelik çekirdek tarafından kurtarılmış ve Türkiye Cumhuriyeti
biçimi altında restore edilmiş olmasıdır.
Yani Türkiye burjuvazisi, başka hiçbir yerde olmadığı ölçüde varlığını, oluşmasını ve
gelişmesini, Anadolu’nun Müslüman halkını -ve Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan gelen
Müslüman göçmenleri- Türk ulusu kalıbına
döken devlete borçludur.
En kodaman burjuvaların bile, eğer devlet
iktidarını elinde bulunduruyorlarsa Adnan
Menderes, Turgut Özal ya da Recep T. Erdoğan gibi daha dünün çocukları sayılması
gereken ikinci ya da üçüncü sınıf politikacılar karşısında elpençe divan durmalarının, eğilip bükülmelerinin altında işte bu
maddi nedenler yatmaktadır. Aynı ölçüde
önemli bir başka husus da, 90 yıl önce kurulan Cumhuriyet rejiminin oluşumundan
bu yana ülkede kapitalizmin büyük ölçüde
gelişmesine rağmen bu sakat ve zenofobik
devletçi-milliyetçi anlayışın, egemen sınıfın bütün fraksiyonları tarafından içselleştirilmiş olması ve hatta toplumun muhalif
ve devrimci öğelerinin zihin dünyasını da
şu ya da bu ölçüde etkilemiş ve etkilemekte
olmasıdır. Türkiye’de Allahın millete değil,
ama devlete zeval (=yokoluş, tükenme- G.
A.) vermemesi gerektiği anlayışı sanıldığından da yaygındır.
Türkiye’nin bugün yaşamakta olduğu siyasal keşmekeşin ve bu keşmekeş karşısında
sergilenen tepkisizliğin işte bu sözünü ettiğim gelenekle, devletin ve onu yönetenlerin putlaştırılması ve sorgulanamazlığı
geleneğiyle yakından ilintili olduğunu
söyleyebiliriz. Bugün Başbakan R. T. Erdoğan ve yönettiği AKP hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş
ve hatta dünyada çok az rastlanır düzeyde
hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluk olaylarının
basıncı altında sarsılmaktayken hiçbir şey
olmamış gibi davranabilmekte, hatta kendisini “uluslarası bir komplo”nun ve gerici
Fethullah Gülen hareketinin saldırısının
kurbanı olarak sunabilmektedir. Bu klik;
varolan gerici burjuva hukukunu da ayaklar altına alarak bu olayları örtbas etmeye,
hatta karşı-saldırıya kalkışmakta, savcıların soruşturma açma yetkilerini ortadan
kaldırmaya ve gerici yargı mekanizmasını
tümüyle kendisine bağlamaya girişmekte,
görsel ve yazılı basın üzerindeki tekelimsi
konumunu pekiştirmekte ve sanal alandaki
eleştirileri engellemeyi sağlayan bir sansür yasasını TBMM’nden geçirmektedir.
Başbakan Erdoğan bu siyasal istikrarsızlığın ülke ekonomisi üzerindeki olumsuz
etkilerine işaret eden ünlü işadamlarını ve
-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da içinde olmak üzere- kendisini eleştirmeye kalkan herkesi “vatana ihanet”le
suçlamakta, önüne gelene hakaret etmekte
ve ülkeyi 1930’lardan bu yana görülmemiş
bir “tek adam diktatörlüğü”ne götürmektedir. Öte yandan, yıllardır çözüm bekleyen
Türk-Kürt sorunu, şu sıralar ciddi bir silahlı çatışma yaşanmamasına rağmen içten içe
işlemeye devam etmekte, Erdoğan kliğinin
anti-Alevi çizgisi ülke içinde mezhep çatışmasının zeminini güçlendirmekte, dinsel fanatizmin AKP hükümeti döneminde
katlanarak büyümesi, insanların yaşam
tarzına müdahale girişimleri, toplumun
daha kentli, daha eğitimli katmanlarıyla
taşra gericiliği arasında çatışma eğilimini
körüklemekte, kamu kaynaklarının AKP
döneminde tavan yapan eş-dost kapitalizmi
eliyle yağması, eğreti ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması ve doğal çevrenin
ve tarihsel mirasın yıkımının fütursuzca
sürdürülmesi, emekçi yığınların daha geniş
katmanlarının öfkesini giderek daha fazla
arttırmaktadır. Bu arada Türkiye’nin dış
politikası belki de en kötü ve en başarısız
dönemini yaşamakta, ülkenin enerji güvenliği tehlikeye girmekte, daha da önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nun güncel bir
versiyonunu kurma hayalleri yıkılan Türk
gericiliğinin Suriye’deki terörist gruplara sistemli ve açık bir biçimde destek
vermesine, ABD emperyalistlerinin bile
denetleyemediği bu gruplarla çok sıcak
bir ilişki içine girmesine ve 1 milyondan
fazla Suriyeli’nin topraklarına yerleşmiş
olmasına bağlı olarak Türkiye çok ciddi iç
güvenlik sorunlarıyla karşılaşma riski altına girmektedir vb. Ama, daha da kötüsü
var: Erdoğan kliği içine itildiği kapandan
kurtulmak, iktidarının ömrünü uzatmak
ve özellikle de yaklaşmakta olan ekonomik bunalıma bağlı olarak kaçınılmaz bir
biçimde yükselecek olan yoksullaşma ve
işsizlik karşıtı kitle muhalefetini etkisizleştirmek için pek çok şeyi yapmaya hazır
gözüküyor. Türkiye’nin, tersi yöndeki savlara rağmen bu terörist grupları perde arkasından desteklemeye devam eden ABD ve
İsrail’in üstü örtülü itelemesiyle Suriye’ye
ve Kuzey Suriye’deki gerçekleşen Rojawa
ulusal devrimine karşı bir askeri operasyona girmesi olasılığı bir kez daha gündeme
gelmektedir. (1) Erdoğan kliğine, ülke çapında bir sıkıyönetim uygulamak ve seçimleri ertelemek olanağı verecek olan böylesi
bir askeri müdahalenin Türkiye’nin bütün
iç çelişmelerini daha da keskinleştirmesi,
ülkeyi bir iç savaş ortamına sürüklemesi ve
bir devrimci duruma yol açması beklenebilir ve beklenmelidir. (2)
Ancak, neredeyse herbiri ayrı bir skandal
niteliği taşıyan bu olgular karşısında sergilenen göreli sessizliği nasıl açıklamalı?
Göstermelik değil de sahici bir devlet geleneği ve devlet aklı olan bir egemen sınıfın
ve onun devletinin değişik konumlardaki
temsilcilerinin tam da bu koşullarda yapması beklenen nedir? Asıl yükünü emekçi
yığınların çektiği, ama egemen sınıfın ve
onların devletinin stratejik çıkarlarına da
zarar veren ve hatta ülkeyi adeta felakete sürükleyen bu gidişata karşı net ve ka-
rarlı bir tutum almak. Ama böylesi ve bu
düzeyde bir tepkiyi, ne CHP ve MHP gibi
gerici düzen partileri, ne de devlet aygıtı
-ordu, MİT, polis, sivil bürokrasi, yargıve onun değişik bölümlerinde yer alan üst
düzey bürokratların ve düzenin diğer öğelerinin göstermemesi ve hepsinin de adeta yele kapılmış yapraklar gibi olayların
akışıyla birlikte sürüklenmeleri, Türkiye
Cumhuriyeti’nin hal-i pür melalini göstermeye yeter. Bu durumda, aslında Erdoğan
kliğine yakın bir isim olan Sedat Laçiner’in
geçenlerde şunları söylemesi hiç de şaşırtıcı olmamıştır:
“En büyük şehir efsanemiz ‘Türklerin bin
yıllık bir devlet geleneğine sahip olduğu’
yalanıdır. Bugün yaşadıklarımız bu koca
efsanenin çöküşünün en güzel örneklerinden biridir.” (“İlkeler ve Kurumlar”, Star,
27 Aralık 2013, italikler yazarın)
Benim de savunduğum bu saptamanın doğru oluşunun en önemli kanıtlarından biri
Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı macerasıdır. Bundan yaklaşık 100 yıl önce, yani
28 Temmuz 1914’te Birinci Dünya Savaşı
olarak bilinen emperyalist paylaşım savaşı başlamış ve İttihat ve Terakki kliğinin
yönettiği Osmanlı İmparatorluğu da 29
Ekim’de Alman komutanlarının yönettiği
Osmanlı donanmasının Rusya limanlarına saldırması ve Rusya’nın da 30 Ekim’de
Türkiye’ye savaş ilan etmesi sonucunda
savaşa sürüklenmişti. Gerek egemen sınıf
düzeyinde ve gerekse aydınlar ve -doğal
olarak- halk düzeyinde hükmünü sürdüren
toplumsal bellek yoksunluğunu dikkate
alarak bu olayın öncesine ve ayrıntılarına
çok kısa bir biçimde göz atalım.
II. Abdülhamit döneminde gelişmeye başlayan Almanya-Türkiye ilişkileri, İttihat ve
Terakki’nin iktidarı tam olarak ele geçirdiği 1913’ten itibaren daha da gelişmiş ve
Prusya militaristleri İttihat ve Terakki ve
özellikle de Enver Paşa üzerindeki nüfuzları ve Osmanlı ordusu içinde kilit noktalarda bulunmaları sayesinde Türkiye’yi kendi
savaş arabalarına bağlayabilmişlerdi. Daha
bir yıl önce Balkan savaşlarından yenilgiyle çıkmış, ordusu dökülmekte ve hazinesi
tamtakır olan ve böylesi çok daha büyük bir
savaşın gerektirdiği altyapıdan ve manevi
hazırlıktan hemen hemen tümüyle yoksun
bulunan Osmanlı devletinin en az gereksinim duyduğu şey herhalde Birinci Dünya
Savaşı mezbahasına sürüklenmekti. Buna
rağmen Türkiye, sadece bir kaç üst düzey
yöneticinin kararı ve inisiyatifiyle bu savaşa balıklama atıldı. 2 Ağustos 1914’te, Alman elçisi Hans von Wangehheim’ın dayatması ve sadece dört üst düzey yöneticinin
-Sadrazam Sait Halim Paşa, İçişleri Bakanı
Talat Paşa, Savaş Bakanı Enver Paşa ve Mebusan Meclisi Başkanı Halil Bey- kararıyla Türkiye ile Almanya arasında bir askeri
bağlaşma anlaşması imzalandı. Bundan
sekiz gün sonra, yani 10 Ağustos 1914’te
İngiliz savaş gemilerinden kaçan -ve Yavuz
ve Midilli adlarını alacak olan- Goeben ve
kızılbaş - sayfa 54 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Breslau adlı iki Alman savaş gemisi, sadece
Enver Paşa’nın aldığı bir kararla Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Türkiye’ye sığındı.
Daha sonra, gene sadece Enver Paşa ile Cemal Paşa’nın aldığı bir kararla Karadeniz’e
açılan bu iki Alman savaş gemisinin 29
Ekim 1914’te Rus limanlarına saldırması
üzerine Türkiye kendisini Birinci Dünya
Savaşı’nın içinde buldu. Bu ise; yüzbinlerce
asker ve sivilin ölümüne, ülkenin daha da
yoksullaşmasına ve Osmanlı devletinin yıkımına yol açan ve bu arada Ermeni, Rum
ve Süryani halklarına karşı girişilen terör,
kıyım ve mülksüzleştirmeye uygun ortam
yarattı. Bütün bu kararların alınmasında,
görüşlerini bir sömürge valisi edasıyla Osmanlı yöneticilerine dayatan ve Osmanlı
bakanlarını bile azarlamaktan çekinmeyen
Alman elçisi Hans von Wangehheim ile
hızla yükselen ya da yükseltilen ve daha 32
yaşında savaş bakanlığı koltuğuna oturan
ve edimsel olarak Osmanlı ordularının başkomutanı olan “Almanların sadık dostu”
Enver Paşa son derece önemli, hatta belirleyici bir rol oynayacaktı.
Türk burjuvazisi ve devletinin sahici bir
devlet geleneği ve bir devlet aklı olmadığının bir başka göstergesi, onların son yıllara
kadar Türk-Kürt sorunu karşısında takındıkları histerik ve irrasyonel tutumdur. Burada bu tutumu, ABD ve ortaklarının Irak’ı
Kuveyt’ten çıkarmak için Ocak 1991’de giriştikleri İkinci Körfez Savaşı örneği üzerinden betimlemeye çalışacağım.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın çok istekli olmasına, Irak Devlet Başkanı Saddam
Hüseyin’in görevinden uzaklaştırılması
için elden gelen herşeyin yapılmasını, hatta bu çatışmayı fırsat bilerek Misak-ı Milli
sınırları içinde olan Musul ve Kerkük’ün
Türkiye’ye katılmasını savunmasına rağmen Türk gericileri, ‘‘Çöl Fırtınası’’ adı
verilen İkinci Körfez Savaşı’nda doğrudan
yer almadılar. Ama bu, İncirlik üssünden
kalkan ABD savaş uçaklarının Irak’ı bombalamasına izin veren bu bayların, emperyalist efendilerinin yanında saf tutmadıkları anlamına gelmiyordu. Irak’ın kısa sürede
yenilgiye uğradığı bu savaştan sonra bu
ülkeye karşı alınan ABD güdümlü BM
ambargo kararlarını “ilk uygulayan” ülke,
Habur sınır kapısını ve Kerkük-Yumurtalık
petrol boru hattını kapatan Türkiye oldu.
Ancak Irak’a uygulanan insanlık-dışı ambargodan ve Irak ekonomisinin bu yolla çökertilmesinden Irak’ın yanı sıra Türkiye de
zarar gördü. Hazine Müsteşarlığı’nın 2001’e
ilişkin resmi rakamlarına göre Irak ambargosunun Türkiye ekonomisine doğrudan
faturası o güne kadar 35-40 milyar doları
bulmuştu. Ne var ki, yitirilen pazarlar, azalan ihracat, artan işsizlik, kapanan şirketler, onbinlerce kamyon ve TIR’ın atıl kalması ve müteahhitlik sektörünün zararları
da hesaba katıldığında bu fatura on yılda
100 milyar dolara kadar çıkıyordu. Aslında
dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal da
bunu kabul etmiş ve ABD’ni, Türkiye’nin
zararlarını karşılayacağı yolundaki sözle-
rini yerine getirmediği için eleştirdiği bir
CNN mülakatında şöyle demişti:
yonu’nu ziyaretimiz sırasında, komisyon
başkanı aynen şunları söylemişti:
‘‘Bize verilen sözler tutulmadı. Gürlüyorlar
ama bir türlü yağmur olup yağmıyorlar.’’
“ ‘Siz Kuzey Irak’ta, Saddam’ın otoritesinin olmadığı bir bölge kurmak istiyorsunuz. Böyle bir bölgenin oluşturulması
orada bir otorite boşluğu yaratacaktır ve bu
boşluk, o mıntıkada bir ‘Kürt devletinin’
kurulmasına imkân verecektir. Böyle bir
ihtimali hiç dikkate almıyor musunuz?’...
Ama ambargonun, Türk gericileri açısından yol açtığı daha önemli sorunlar vardı.
Irak halkını aç, ilaçsız, elektriksiz vb. bırakarak milyonlarca kadın, çocuk ve yaşlının ölümüne yol açan bu uygulamanın bir
diğer sonucu, Irak Kürtleri’nin ve PKK’nın
güç kazanması oldu. (Burada okurların, bugünkü durumun aksine o sıralar Türk gericilerinin, özerklik de içinde olmak üzere
her türlü Kürt siyasal oluşumuna kesinlikle
karşı olduklarını anımsamaları gerekiyor.)
Neden? Çünkü ABD ve Britanya 1991 savaşının ertesinde, sözümona Kürt halkını korumak için Irak’ın 36. paralelin kuzeyinde
ve gene sözümona Şii halkını korumak için
de 33. paralelin güneyindeki bölümlerini
“uçuşa yasak bölge” ilân etmiş, Irak savaş
uçaklarının buralara girmesini yasaklamış,
bu yasağı uygulamak ve denetlemek için
Temmuz 1991’de, Irak hedeflerini yıllardır
keyfi bir tarzda bombalayan ve Çekiç Güç
adı verilen bir ortak hava gücü oluşturmuşlardı. Ancak, ABD ile Britanya’nın Güney
Kürdistan’ı “koruma” altına almak amacıyla attıklarını ileri sürdükleri bu adım Türk
gericilerinin “Kürt devleti” paranoyalarının -bu kez kısmen haklı olarak- canlanmasına neden oldu. Bir dizi üst düzey askerî
ve sivil yetkili, üstelik Türkiye’deki İncirlik
ve Türkiye Kürdistanı’ndaki Pirinçlik hava
üslerinde konuşlanan Çekiç Güç’ün hem
Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin
oluşumuna, hem de PKK’ya katkıda bulunduğunu ileri sürdüler. Asıl ilginç olanı
da şu: Türk gericilerinin bu, hiç de gizlenmeyen kaygılarına rağmen TBMM Aralık
2002’ye, yani ABD’nin Mart 2003’de Irak’a
karşı gerçekleştireceği son saldırının birkaç ay öncesine kadar her altı ayda bir Çekiç Güç’ün süresinin uzatılmasını onayladı. Yani gerek askerî klik ve gerek burjuva
hükümetleri Çekiç Güç’ü ve Aralık 1996’da
onun yerini alan Keşif Güç’ü desteklediler;
onlar başından beri, bu güçlere bağlı ABD
ve Britanya uçaklarının Türkiye’den kalkarak Irak topraklarındaki “uçuşa yasak
bölgede”ki askerî ve sivil hedefleri bombalamasına ve Güney Kürdistan’ın ABD,
İsrail Britanya vb. istihbarat servislerinin
cirit attığı bir alan hâline getirilmesine suç
ortaklığı etmeye devam ettiler.
Milletvekilliği, anayasa komisyonu başkanlığı, Avrupa Konseyi başkan vekilliği gibi
görevlerde bulunan kıdemli burjuva politikacısı Cevdet Akçalı, 21 Temmuz 2003 tarihli köşe yazısında konumuz açısından çok
önemli bir değerlendirme aktarmıştı. O bu
köşe yazısında, 12 yıl önce, yani 1991’de,
içinde yeraldığı TBMM Dışişleri Komisyonu üyeleriyle birlikte Britanya parlamentosunu ziyaret ettiğini belirttikten sonra şunları yazmıştı:
“İngiliz Parlamentosu Dışişleri Komis-
“Aradan on yıl geçti. İngiliz parlamenterin söyledikleri aynen gerçekleşti. Orada
bir otorite boşluğu yaratıldı. Bu boşluktan
yararlanarak PKK oraya yerleşti. Mahalli
Kürt grupları, kendi parlamentolarını oluşturdular. Amerika ve İngiltere, Türkiye’yi
bir kenara iterek, kendi planlarını uyguladılar.
“Öyle ki, ne gücümüz Çekiç Güç’ü geri
göndermeye yetti, ne de onların, ülkemiz
aleyhine bütün sinsi faaliyetlerini, bilmemize rağmen engelleyebildik.” (“Kuzey
Irak’ta Olanların Geçmişi”, Yeni Şafak, 21
Temmuz 2003) Akçalı daha sonra, ABD
işgal kuvvetlerinin 4 Temmuz 2003’de
Irak’ın Süleymaniye kentindeki karargahlarına baskın yaparak gözaltına aldıkları
11 Türk ordusu mensubunun başına çuval
geçirilmesi olayına göndermede bulunarak
sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Bu geçmişi bilmeden, ‘Kuzey Irak’ta neler
oluyor? Askerlerimize bu muamele neden
yapılıyor?’ sualine cevap vermemiz mümkün değildir. Kaba bir benzetmedir amma,
Türkiye ava giderken avlanmıştır.
“Amerika ve Batı dünyasında Türkiye,
elinden lokması kolay alınan, uysal bir
ülke durumundadır. Bu imajın düzeltilmesi de çok zordur. Çünkü, Türkiye denince
Amerika’nın aklına Türk ordusu ve onun
generalleri gelmektedir...” (aynı yerde)
Evet; Cevdet Akçalı’nın, adıgeçen İngiliz
politikacının ağzından aktardığı tanıklıkla Türk gericilerinin bir devlet geleneği ve
devlet aklı olmadığını bir kez daha, hem de
çarpıcı bir biçimde doğruladığını söyleyebiliriz.
Belki bütün bunlara Türk yöneticilerinin,
Abdullah Öcalan’ın gerici bir Türk-Kürt
bağlaşması kurulması önerisini, hem de
yıllardır inat ve ısrarla kabul etmeye yanaşmamasını ve görmezden/ duymazdan
gelmesini ekleyebiliriz. Öcalan ve diğer
PKK/ KCK liderleri böylesi bir bağlaşmanın, aslında Türk burjuvazisinin ülke
içindeki konumunu pekiştireceğini ve
güç ve nüfuzunu arttıracağı Türk burjuva
devletini Ortadoğu bölgesinde lider ülke
haline getireceğini söyleyip duruyorlar.
Ne var ki, hemen hemen tüm Türk askeri
ve sivil yöneticileri, akademisyenleri ve
köşe yazarları görülmemiş bir aymazlıkla
ve yakın zamana kadar, Öcalan’ı “bölücü”
olarak nitelendirmeyi ve onun bağımsız bir
Kürdistan’dan yana olduğunu dile getiren
kızılbaş - sayfa 55 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
bir yaygara kampanyasını sürdürmüştü.
Oysa PKK lideri Kürt ulusal hareketinin,
20 yıl öncesinden, yani en azından 1994’ten
bu yana, bağımsız Kürdistan düşüncesinden vazgeçtiğini, asıl istediklerinin Türkiye sınırları içinde eşit haklar ve Kürt ulusal
kimliğinin tanınması olduğunu pek çok
kez açıklamıştı. Örneğin Öcalan, 6 Aralık
1994’de Budapeşte’de toplanan AGİK doruğunda biraraya gelen emperyalist ve gerici
burjuva devlet yöneticilerine yönelik olarak
ilettiği açıklamasında şunları söylemişti:
“Bizim Türkiye’den istediğimiz bir siyasi
diyaloga imkan hazırlamasıdır. Bizim, söyledikleri gibi Türkiye’yi bölüp parçalamak
gibi bir niyetimiz yok. Şunu da çok açıkça söyledik: Bu koşullarda alın götürün
Kürdistan’ı deseler biz kabul edemeyiz.
Çünkü bizim, Türkiye ile birlikteliğe ihtiyacımız vardır. Mevcut ekonomik, sosyal
ve siyasal nedenler, uzun bir süre birlikte
yol almamız gerektiğini halklar arası ilişkilerin demokratik temelde düzenlenmesinin
her iki halkın çıkarlarına çok uygun olduğunu açıkça ortaya koyuyor.... Zannediyorlar ki salt bir ayrılıkçı hareket var. Tam
tersine Türkiye’yi güçlendirme, demokrasiyi güçlendirme ve özellikle halkı güçlendirme hareketi sözkonusudur. Ortada eğer
zarar görecek bir şey varsa bu Türkiye’nin
birliği ya da bütünlüğü değildir... Bizim
amacımız, zorla da dayatsalar ayrılığı geliştirmek değil, tam tersinedir. (Başbakan
ve Cumhurbaşkanı Turgut- G. A.) Özal da
söyledi. (Başbakan Yardımcısı Murat- G.
A.) Karayalçın da söyledi. Federasyon diyorlar. Bazı biçimler o kadar önemli değildir. Türkiye’nin bütünlüğü içinde çok
çeşitli çözüm yolları vardır. Bir çok federe
devlet sistemleri var. Almanya, Amerika,
İspanya birer örnek. İngiltere bile şimdi
İrlanda sorununu diyalog ile çözüyor. Bu
örnekleri gözönüne getirerek herhangi bir
birleşme biçimi üzerine tartışılabilir.” (Ö.
Ülke, 6 Aralık 1994)
Öcalan’ın bu sözlerinde anlatımını bulan bu
çıplak ve basit olguyu bile kavrayamayan,
ya da daha da kötüsü kavradığı halde çarpıtan ve bu çarpıtmadan hareketle yıllardır bir
Türk-Kürt çatışmasını kışkırtmaya çalışan
Türk yöneticilerinin ve devletlu aydınlarının, sözcüğün olumlu anlamında bir devlet
aklına sahip olduğunu söyleyebilir miyiz?
Ya da Türkler’in geçmiş yüzyıllarda kurmuş oldukları devletlerin deneyimlerinden
ders çıkarma ve bu deneyimi bugün karşı
karşıya gelinen sorunların çözümünde kullanabilme yetisine sahip olduğunu? Elbette
hayır. Herhalde satırlarıma, ırkçı-faşist yazar ve ideolog Nihal Atsız’ın şu sözleriyle
son vermem uygun düşecektir:
“Adama sorarlar: Elli devlet kurdun da
neden hiçbirini yaşatamadın? Neden kala
kala orta çapta bir Türkiye Cumhuriyeti’ne
kaldın? Zoraki tarih bilginleri tabii bu sorunun cevabını veremeyeceklerdir. Çünkü
tarihî gerçek hiç de öyle değildir. 16 veya
50 devlet kurulmuş değildir. Gerçekte ana-
yurtta bir, nihayet iki devlet kurulmuş,
anayurt dışında da buna üç beş devlet daha
eklenmiştir. O kadar.” (Aktaran Ayşe Hür,
“Türkler Mu’dan mı Ergenekon’dan mı?”,
Taraf, 11 Mayıs 2008)
DİPNOTLAR
(1) İsviçre’nin Montrö kentinde 22 Ocak’ta
başlayan, ancak beklendiği gibi başarısızlıkla sonuçlanan Cenevre görüşmelerinin
ardından ABD ve ortakları Suriye’ye
askeri saldırı olasılığını yeniden gündeme
getirdiler. Montrö’de Suriye hükümetine,
Suriye içinde hiçbir gücü ve etkisi olmayan
ve Washington’un basit bir uzantısından
başka bir şey olmayan Suriye muhalefetiyle ortak bir geçiş hükümeti oluşturulması
için baskı yapmaya kalkan ABD heyeti,
görüşmelerin sonuna doğru provokatif bir
açıklama yaptı. Buna göre Kongre bir süre
önce “gizli” bir yasa onaylamış ve ABD
Eylül ayından itibaren rejim-karşıtı güçlere milyarlarca dolar silah yardımı yapmaya başlamıştı. Tabii bu, ABD’nin aylar
önce yaptığı ve muhaliflere silah yardımını
durdurduğu yolundaki açıklamasının kuyruklu bir yalan olduğunu ve ABD heyetinin
Cenevre görüşmelerine katılmasının göz
boyamaktan başka bir anlam taşımadığını
bir kez daha kanıtlamış oldu. Bu arada
Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin
CIA’nın denetim ve yönlendirmesi altında
terörist gruplara silah göndermeyi sürdürdüklerini de unutmayalım.
Öte yandan ABD Dışişleri Bakanı John
Kerry Montrö’de; kimyasal silahları
taşıma işlemlerinin yavaş yürüdüğü savını
ileri sürdü. Ona göre Şam, BM “Güvenlik”
Konseyi’nin bu işlemleri düzenleyen 2118
Sayılı Kararına uymamıştı. Kerry’e göre
bu, ABD ve ortaklarına BM Sözleşmesi’nin
7. Maddesi uyarınca Suriye’ye karşı askeri
operasyon yapma hakkını veriyordu. (Bu
maddenin Libya’ya saldırmak, orada meşru hükümeti devirmek ve 50,000’e yakın
insanın ölümüne yol açan emperyalist
müdahalede kullanıldığını anımsatayım.)
Oysa Suriye hükümeti, kimyasal silahları
taşıma işlemlerinin tamamlanması için
kendisine çok kısa bir süre tanındığını ve
bu işlemlerin gerçekleştirilmesinin, ABD
ve ortaklarının beslediği terörist grupların saldırılarının damgasını vurduğu bir
savaş ortamında hiç de kolay olmadığını
belirtiyor.
(2) Suriye ve Ortadoğu konusunda ABD ile
Türkiye arasında var olan ve Washington
ile Ankara’nın arasını bir ölçüde geren
görüş ayrılıkları, her iki kamptaki savaş
suçlularının Baas rejiminin yıkılması
ve Suriye’deki terörist grupları destekleme konusunda karşı karşıya geldikleri anlamına gelmemektedir. Bu görüş
ayrılığının özü; artık dikkatini, yükselen
Çin’i kuşatmak için Asya-Pasifik bölgesine çevirmiş olan ABD emperyalistlerinin
Baas rejiminin doğrudan bir dış askeri
müdahale olmaksızın yıkılamayacağını
kavramış, ancak kitle tabanı daralmış ve
Ortadoğu’da sahip olduğu nüfuzu hemen
hemen tümüyle yitirmiş olan AKP hükümetinin ise artık onlara
yük olmaya başlamış olmasıdır.
KÜRDSİAD için girişim
Diyarbakır'da bir grup işadamı ve sanayici tarafından Kürdistan Sanayici ve İşadamları Derneği (KURDSİAD) kurulması için bir girişim kuruldu.
DİYARBAKIR - Diyarbakır'da bir grup işadamı ve sanayici 'Kürdistan Sanayici
ve İşadamları Derneği' (KURDSİAD) kurmak için çalışmalara başlayarak girişim
oluşturdu.
Girişim Diyarbakır'daki iş kurumları ziyaretleri kapsamında bugün Ticaret ve Sanayi
Odası Başkanı Ahmet Sayar'ı ziyaret etti. Baki Karadeniz, Hüseyin Bardakçı ve
Şükrü Adanır'dan oluşan girişim grubu sekretaryası ile girişim grubunda bulunan
Mimarlar Odası Başkanı Merthan Anık ve TOBB Genç Girişimciler Başkan Yardımcısı Mehmet Akyıl'ı kabul eden Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sayar, çözüm sürecinden bu yana artık ekonomi boyutunun ön plana çıktığını belirterek, şöyle dedi:
"Ekonomik kalkınma, temel hak ve özgürlükler kadar önemlidir. Dernekler de bu
işin önünü açacak önemli kurumlardır. Sivil Toplum Kuruluşları bir çok konuda,
hatta mevzuat belirleme noktasında dahi belirleyici olmaya başladı. Kalkınmanın
önünü açacak bu çalışmalarda emeği geçen herkesi tebrik ediyoruz. KURDSİAD'ı
resmiyete kavuşur kavuşmaz Diyarbakır iş konseyine davet ediyoruz."
KURULUŞUNU 21 MART'TA İLAN EDECEK
Sekretarya adına konuşan KURDSİAD'ın kurucular kurulu üyesi Hüseyin Bardakçı,
resmileştiklerinde 'Kürdistan' ismiyle kurulan ilk iş derneği olacaklarını söyledi.
Baki Karadeniz ise, siyasal olmaktan çok iş hayatının temel sorunlarıyla ilgili bir
duruş sahibi olacaklarını, derneğin kuruluş çalışması başlattıklarını bu kapsamda kurumları ziyaret edip fikir alış verişinde bulunduklarını söyledi. Karadeniz,
kuruluşlarını 21 Mart nevruzunda açıklayacaklarını ve resmi başvuruyu da o gün
yapacaklarını belirterek, "Kürdistani değerlere önem veren arkadaşları dernekleri
çatısı altında görmek istiyoruz" dedi. DHA - Ferit ASLAN
kızılbaş - sayfa 56 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bir Kavram Bin Kırım Yanilsamalar-11
KADIN (KADIN ve ŞİDDET)
Bakınız Türk Dil Kurumu Sözlüğünde neler var kadına ilişkin
KADIN
1. Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen
2. Analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri, becerileri olan
3. Hizmetçi bayan
4. Bayan
yukarıdaki dört sıfatın dördü de birbirinden kışır ve hiç biri aslında kadını tanımlama gücüne sahip degil. Ama özellikle
ikinci madde sistemin kadına biçtiği rolü
göstermesi bakımından altı kalınca çizilmesi gerekendir. Üçüncü madde zaten
kilometreden sırıtıyor. Gelelim dördüncü
maddeye; sanki "bay"dan bozma bir kavrammış gibi bir çağrışım yapıyor. yada bayın yani (yedegi)mi demeli?
Şu türkçenin ifade gücüne hayran olmak
elde degil. Nutkum tutuldu ne diyeyim.
Atasözü, deyim ve birleşik fiiller
kadının fendi, erkeği yendi.. erkeğe el kınası, kadına yüz karası.. erkeğe hak, kadına müstehak.. saçı uzun, aklı kısa..
Birleşik Sözler
kadınana kadın avcısı kadın başına kadın
berberi kadınbudu kadındüğmesi kadınevi
kadıngöbeği kadın hareketi kadın hastalıkları kadın kadına kadın kadıncık kadınnine
kadın terzisi kadın ticareti kadıntuzluğu
kadınlar hamamı
ana kadın ayşekadın bohçacı kadın genel
kadın kiralık kadın kötü kadın temizlikçi
kadın
yazıcı kadın
bilim kadını ev kadını hayat kadını
iş kadını
Osmanlı kadını salon kadını sokak kadını
Yukarıdaki alıntılar Türk-İslam erilegemen sisteminin kadına bakış açısını çok
net bir şekilde göstermektedir. Kavramların birçoğu kadını aşağılarken, örneğin
Genel Kadın, Kadın Ticareti, Kötü Kadın,
Kadınbudu, Kadıngöbeği gibi bir çok sıfat
erkek için kullanılmamaktadır.
İsterseniz tersten alalım daha iyi anlaşılması için. Erkek baba, erkekbudu, erkek
hareketi (!), erkek dede, erkekler hamamı,
genel erkek, yazıcı erkek, is erkeği, erkek
avcısı, erkek düğmesi, erkek hastalıkları,
erkek terzisi, baba erkek, kiralık erkek,
bilim erkeği, Osmanlı erkeği, erkek basına, erkek evi, erkek erkeğe, erkek ticareti,
Al i Ha yd a r K A N LI
Ahmet erkek, kötü erkek, ev erkeği, salon
erkeği, erkek berberi, erkekgöbeği, erkek
erkekçik, erkek tuzluğu bohçacı erkek, temizlikçi erkek, hayat erkeği, sokak erkeği,
Görüldüğü gibi bir çok sıfat erkeğe uyarlandığında göze ve kulağa yabancı, eğreti
duruyor. Eril egemen sistemin kadına yakıştırdığı tüm bu sıfatlar hiç bir şekilde hoş
görülemez, hoş gösterilemezler. Çünkü; en
basta insani değiller.
Bilim Adamı, Öğretmen gibi kavramlar
da eril egemen sistemin insanlığın diline
yerleştirdiği ve bir an önce tüm lugatlardan
silinip atılması gereken kavramlardır.
Örneğin; almanca´da Öğreten kadın (Lehrerin) ve öğreten erkek (Lehrer) sıfatlarıyla
eğitimcinin erkek mi yoksa kadın mı olduğunu daha ilk anda ayırt edebilirsiniz.
Keza bilimin "b" sini bile red eden dinlerin
Adem" inden türetilme "Adam" kelimesinin bilim kelimesine eklemlenmesiyle
bilim adamı gibi güdük bir kavram oluşturulmuştur. Bu kavramın yerine yerleştirilmesi gereken "Bilim insani" kavramı
olmalıdır. Bilimin erkeğe mahsus bir alan
olmadığının, erkeğin tekelinde olamayacağının açık izahı ancak bu şekilde sağlanabilir.
Peki ya buna ne dersiniz?
Erkekler, kadınlar üzerinde hâkimdirler.
Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır. Hem de erkekler mallarından infak
etmektedirler. İyi kadınlar; itaatli olan ve
Allah’ın kendilerini korumalarına karşılık,
kendileri de gizliyi koruyanlardır. Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, kendilerini yataklarında yalnız bırakın, (yine uslanmazlarsa) dövün,
(Nisa Suresi 34. Ayeti’n İbni Kesir tevsir i
4. Cilt / 1678–1682 )
Sahi! bir milyon yıllık insanlık tarihinde
dinlerin varlığı ne kadardır? Birkaç bin yılı
geçmiyor. Peki ya insanlık milyon yıllık
tarihinde tanrısız nasıl yaşa(r)dı? İnsanlık
tarihini 24 saat olarak değerlendirecek olsak, dinlerin tarihi bu süre içinde on salise
bile etmezken nasıl olup da yaratılış masalına inanabiliriz ki? Bu masal ki, kadını
Adem´in kaburga kemiginden yaratır.
Kadının yaratan, üreten, üreyen yapısını
gören, tanıyan gözlerimiz, algılayan bey-
nimize rağmen erkeğin daha üstün olduğuna nasıl inanabiliriz ki?
Aşağıdaki inciler de Diyanet İşleri Başkanlığından (hani şu Mustafa Kemal denen
toplum mimarinin (!) kurduğu kurum)
Diyanet İşleri Başkanı M.Görmez ”Ailenin
Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin
Önlenmesinde Din Görevlileri’nin Katkısının sağlanması işbirliği protokolü’nün
imza töreninde, bu projeye maddi destek
sunan BM’ye çıkıştığı ve Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan (!) Fatma Şahin´in
kafasını emme basma tulumba gibi sallayarak onayladığı konuşmasında: ”Kadına
karşı şiddetle uğraşacağınıza önce insanlığa karşı şiddeti önleyin. İnsanlığa karşı
şiddeti önleyemeyen kurumlar, kuruluşlar,
toplumların kadına karşı şiddeti, insan
hakkını, aile içi şiddeti vb. nasıl önleyebilirler…”
Breh breh breh!!!... Kuzuyu kurda emanet
etmek bu olsa gerek. Kadını dine emanet
edin ki küllerini bile bulamayasınız. İnsan
hakları havarisi kesilen muhterem Diyanet
İşleri Başkanı, sıra kadın haklarına geldiğinde nasıl da kusuyor panislamist kadın
düşmanı zehrini.
Tevekkeli değil, aynı suçu işleyen (Zina)
kadın recm edilirken erkeğe yalnızca kamçı
cezasıyla yetinilir/di İslamegemen Ümmet
devlette. Ama zina eden M............................
olunca işler değişiyor, M...................’in eski
kölesi ve Askeri komutanı Zayd yeni evlendiği karısını elceğizleriyle M.....................´e
devrediyordu tanrının buyrugu ve rızası (!)
adına.
Kemal sağ olsaydı Zat-i muhteremin gözlerinden mi öperdi yoksa dudaklarından
mi bilemiyorum ama. Kurduğu günden bu
yana Diyanet İşleri Başkanlığının kat ettiği
mesafeye bir söylev vereceği kesindi diye
düşünüyorum.
Sırası ı gelmişken değinmeden geçemeyeceğim bir konuda Mustafa Kemal´in eşi
Latife Hanımın anılarına konan yasaktır, Her 25 yılda bir 25 yıllığına uzatılan
bu yasak, dördüncü kez uzatılarak Latife
hanımın Kemal ile olan anılarının yayımı
yasaklanmıştır.
Sahi, ne var dersiniz anılarında Latife hanımın? Kemal´in karizmasını çizecek bir
şeyler olduğu kesin. Yoksa azizin azizliğine halel getireceğinden mi korkuluyor
dersiniz? Kimbilir belki de kadına tanıdığı
söylenen özgürlükleri eşine tanımıyordu,
Latife hanımın kendisini ifade etmesine izin vermiyordu. Yani sanıldığı yada
sunulduğu kadar eşitlikçi ve özgürlükçü
değildi. Tutun ki şimdi Kemal´in cenaze
törenindeyiz ve imam "Merhumu nasıl bilirdiniz?" diye soruyor ve arka sıralardan
Latife hanımın "O sizin bildiğiniz gibi bir
aziz değildi!" feryadı yükseliyor ve cemaat
kızılbaş - sayfa 57 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
geri dönüp latife hanimi (kafiri) recm (taşlayarak öldürmek)ediyor.
Arapların İslam öncesi süreçte kız çocuklarını diri diri gömdüğü masalını anlatan
zamanımın ders müfredatına ne demeli?
Hala aynı masal devam ediyor mu bilemiyorum ama o zamanlarki aklımla bile
gülüp geçiyor, bu masala inanmıyordum.
Çünkü öyle olsa bir erkek nasıl olup da
dört ve daha fazla kadınla evlenebilirdi ki?
"Yoksa o zamanlar kadın değil de erkek mi
doğuruyordu" diyesi geliyor/du insanin.
Ayni şekilde Hıristiyanlıkta "Cadı Avı"
süreci de keza kadınların yakılmasıyla
başlatılmış olup, soran, sorgulayan herkesi
kapsama noktasına değin sürdürülmüştü.
Öyle ki; Trier bölgesindeki kimi köylerde
tek kadın kalmayacak kadar ileri gitmişti
Erilegemen Hıristiyan Engizisyonu.
Dişil egemen (Anaerkil - Matriarkal) toplumda kadın üreten ve yaratanken, erkek
yalnızca avlanarak ek besin sağlayabiliyordu. Bu nedenle gelin damat evine değil,
damat gelin evine gider (verilir) di. Avlanamadığı zamanlar erkeğe yüz verilmez,
yiyecekten daha az pay düşerdi. Bu yiyecek genellikle ya bir avuç buğdaydı yada
birkaç adet meyve. Ailede erkek ikincil
plandaydı. Öyle ki; Miras bile kız kardeşin çocuklarına kalırdı, Erkeğin mirastan
pay alma şansı yoktu. Daha sonra giderek
dönüşen süreçte haklı ve haksız miras kavramları oluşmaya başlamıştı. Haklı miras,
atalardan kalan ve emek yoluyla elde edilen miras olup gene kız kardeşin çocuklarına kalırken, haksız miras diye addedilen ve
savaş yoluyla yada hırsızlık ve ticaret yoluyla elde edilen mirastan erkek kardeş ve
çocuklar da pay alırlardı. Evi yapan ve yöneten kadındı. Arkeolojik kazılarda çıkan
ilk yerleşim yerlerindeki bacadan girilen
evler artık mağaradan farklıydı ve mağaraya giren insanla, mağaradan çıkan insan
arasındaki fark çıplak gözle görülebilecek
kadar belge bırakmıştı. İnsanın tüm diğer
canlı türlerinin en üst basamağına çıkmasını sağlayan tüm bu tarihsel kesitin baş
kahramanı gene kadındı.
Bakınız o günlerden bize miras kalan kimi
deyimler bin yıllarca nasıl yasa/tıl/mış.
19. yy. a kadar Afrika´daki Asanti Devleti
Hükümdarına, erkek olduğu halde "annnelerin annesi" anlamına gelen "nine" derlerdi.
-tarihi Semerkant´ta hükümdarlara, eski
zamanlarda "sahibe", hanımefendi" anlamına gelen "afşin" derlerdi.
Ananın evin sahibi ve efendisi olduğu matriarkal düzenin belleklerde kalan örnekleridir bunlar.
Hayvanların evcilleştirilmesiyle başlayan
Erilegemen süreç (erkek egemenliği -Ataerkil) kız evine damat giden erkeğin kıymete binmesine neden olmuş, bu durum
yeni bir sürecin başlangıcı olarak erkeğin
yabansanması yerine kadının yabansan-
masına neden olmuştur.
Hayvan sürülerini otlatıp çoğaltan ve baskın ve hırsızlıklarla kat kat artiran erkek
artık evin gözdesi (efendisi) olmuştur. Bu
durum klan baskınlarıyla diğer klanlardan
kız kaçırmalara, klanlar arası kanlı çatışmalara yol açmış, zamanla yerini düğün
geleneğine bırakmıştır. Damat evine gelen
gelin kıskanılmış, yiyeceklerden daha az
pay alması ve daha çok çalışması sağlanmaya çalışılmıştır. Giderek sanat ve ticaretin de gelişmesiyle kadın daha da köleleştirilerek üretim sürecinin en alt halkasında,
en emek yoğun işlerde ve çoğunlukla bedelsiz çalıştırılarak, mülksüzleştirilmiştir.
Dünya üzerindeki tüm işlerin yüzde 66
sından fazlasını üstlenen kadın, ancak
yüzde birlik bir mülkiyet payına sahipken, tüm işlerin yüzde ancak 34 ünü yapan
erkek toplam mülkiyetlerin yüzde 99 una
sahiptir.
Avrupa Burjuva Demokrasilerinde (!) bile
ayn iş biriminde üretime katılan kadın
emeği, erkek emeğine oranla yüzde 15-25
daha ucuzken bu demokrasilerin ne menem
demokrasi olduğu tartışılır.
Çakma devrimci(!) aydınlar(!)ın birçoğu
bugün hala "mutlak eşitlik yoktur" diyerek
erilegemen sistemin dolaylı savunuculuğuna soyunmaktadırlar.
İnsani ve toplumları şekillendiren asıl ögenin, ihtiyaçlarını karşılarken kullandığı
üretim ilişki ve aracları olduğunun ayırdında olmayan devrimci müsveddeleri, asıl
devrimi kendilerinde yapmaları gerektiginin de farkında degillerdir. Çünkü böyleleri; yaşamları boyunca üretime katılmamış,
hiç bir ihtiyaçlarını kendi emekleriyle karşılamamış, yaşama hiç bir artı değer katmamışlardır. Bu nedenle böylelerinin kadın haklarına bakış açısı da tüm diger konu
ve olaylara bakış açıları gibi dar, sığ ve kör
olup, ignenin deliginden dünyayı görmeye
çalışmaya benzer. Bunlara göre kadının
kurtuluşu(!), sınıfın kurtuluşuna endekslidir ve sınıf kurtulmadan kadın kurtulamaz. Ki, bu tür devrimci müsveddelerinin
çoğu kadına şiddet uygulamaktan kaçınmaz, hatta sistemli bir işkenceye dönüştürür sistem karşısındaki zayıflığının acısını
kadından çıkarırcasına
Veriler 10 yıl öncesine ait olsa, gerçegi buz
dağının yüzeydeki görüntüsü kadar verse
de içinde yaşadığımız sürecin vehametini
sanırım en iyi aşağıdaki özet raporlardan
anlarız.
na yönelik şiddet sistematik olarak araştırılmamakta ve gerçek istatistikler veriler
bulunmamaktadır. Birçok kadın, uğradığı
şiddeti rapor etmemektedir – utanmakta,
kendilerine şüpheyle yaklaşılmasından,
inanılmamasından veya daha fazla şiddete
maruz kalmaktan korkmaktadırlar. Bazı
ülkelerde bu sorunla ilgili hiçbir bilgi olmaması ve bazı ülkelerde de kapsamlı bilgi bulunmaması, bu sorunun ülkeye özel
oldugu anlamına gelmemektedir. Aksine,
incelenmesi ve baş edilmesi için daha fazla
araştırma yapılması gerektiğinin altını çizmektedir.
ÖZET
Dünya çapında
Aşağıdaki istatistikler kadına yönelik şiddetin dünya çapında ne denli ağır ve yaygın
bir sorun oldugunu ortaya koymaktadır.
Ancak, bu rakamlar bu insan hakları ihlalinin gerçek boyutunu göstermemektedir.
Kapsamlı ve ayrıntılı olamadıkları için
ihtiyatli bir biçimde ele alınmalıdır. Kadı-
• Her üç kadından en az biri, veya yaklaşık bir milyar kadın hayatlarının bir noktasında dayak yemiş, zorla seks yapmaya
zorlanmış ya da farklı bir biçimde tacize
ugramaktadır. Bunu yapan genellikle kendi ailesinden veya tanıdgı biri. (E, L Heise,
M Ellsberg, M Gottemoeller, 1999).*
KÜRESEL KÖY
Kadına yönelik şiddet küçültülmüş bir
dünyada, 1000 kişilik bir küresel köyde
nasıl görünürdü? (rakamlar BM, WHO ve
hükümetler ve hükümet dışı örgütlerin istatistiklerine dayanarak verilmektedir)
• Nüfusun beş yüzü kadın
• Aslında 510 olacaktı ama 10 bebek cinsiyet kökenli kürtaj nedeniyle hiç dogamadı
veya ihmal sonucu bebekken öldü.
• 300 kadın Asyalı
• 167 kadın tüm hayatlarının bir noktasında dayak yemiş veya bir başka şiddet türüne maruz kalmıştır.
• 100 kadın tecavüz veya tecavüze teşebbüs magduru olacaktır.
KADINLAR VE NÜFUS
• Dünya nüfusunun yüzde 49.7’si (3,132,
342,000 kadın; 3,169,122,000 erkek) (BM
Nüfus Dairesi)
• Normalde yaşıyor olması gereken en az
60 milyon kiz çocuğu cinsiyet tercihli kürtaj veya erkek çocuklarından daha önemsiz
olarak görüldükleri için yetersiz bakım nedeniyle çesitli toplumlarda “kayıp”lar. (E,
Joni Seager, 2003).
AİLE İÇİ ŞİDDET
Aile içi şiddet farklı biçimlerde görülmektedir–tokat, yumruk, tekme ve dayak
gibi fiziksel saldırıdan sindirme, sürekli
küçümseme ve aşağılama, ailesinden ve
arkadaşlarından tecrit etme, hareketlerini
izleme ve kısıtlama, bilgiye ve yardıma erişimini engelleme gibi kontrol amaçlı tavırları da içeren psikolojik tacize kadar geniş
bir spektrumda görülmektedir.
kızılbaş - sayfa 58 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
• Kadınların yaklaşık yüzde 47’si ilk cinsel
ilişkilerinin zorla olduğunu bildirmektedir. (A, WHO 2002)
• Kadın cinayet magdurlarınının yaklaşık
yüzde 70’i erkek partnerleri tarafindan öldürülmüştür. (A, WHO 2002).
• Kenya’da haftada birden fazla kadının erkek partneri tarafindan öldürüldügü bildirilmektedir. (E, Joni Seager, 2003).
• Zambia’da haftada beş kadın erkek partneri veya aile bireyi tarafindan öldürülmektedir (E, Joni Seager 2003).
• Mısır’da kadınların yüzde 35’i evliliklerinin bir noktasinda kocalarından dayak
yemiştir. (A, UNICEF 2000).
• Bolivya’da 20 yaş ve üzerindeki tüm kadınlar son 12 ay içinde fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. (A, WHO 2002).
• Kanada’da aileye yönelik şiddetin maliyeti, tibbi bakım ve verim kaybı dahil yılda
1.6 milyar dolardır. (A, UNICEF 2000).
• ABD’de her 15 saniyede bir kadın, genellikle kocası/partneri tarafindan, dövülmekte. (Dünya Kadınları hakkında BM
Çalışması, 2000).
• Banglades’te tüm cinayetlerin yüzde
50’sini partnerleri tarafindan öldürülen kadınlar oluşturuyor (E, Joni Seager, 2003).
• Yeni Zelanda’da kadınların yüzde 20’si
erkek partnerleri tarafindan dövüldügü veya fiziksel tacize ugradığını belirtmekte
(A, UNICEF 2000).
• Pakistan’da kadınların yüzde 42’si şiddeti kader olarak görüyor; yüzde 33’ü karşı
koymak için çok çaresiz olduklarına inanıyor; yüzde 19’u karşı koymuş ve yüzde
dördü buna karşı harekete geçmiş. (Hükümetin 2001 yılında Pencap’ta yaptığı çalışma).
• Rus hükümet dışı örgütlere göre, Rusya
Federasyonu’nda 36,000 kadın her gün kocaları veya partnerleri tarafindan dövülüyor. (D, OMCT 2003).
• İpanya’da 2000 yılında her beş günde bir
kadın erkek partneri tarafindan öldürüldü
(D, Joni Seager, The Atlas of Women).
• Britanya’da haftada yaklaşık iki kadın
partnerleri tarafindan öldürülüyor (E, Joni
Seager, 2003).
CİNSEL ŞİDDET
Tecavüz cinsel şiddetin en şiddetli biçimidir. Ayrıca istenmeyen gebelik ve HIV/
AIDS gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklara
da yol açmaktadır. Ancak, tecavüz, içinde
damğalanmayı barındıracağı için, büyük
oranda gerçegin altında belgelenmekte ve
nadiren cezalandırılmaktadır.
Dünya çapında
• Her beş kadından biri hayatlarında tecavüz veya tecavüz girişimi magduru olmaktadır (WHO 1997).
• Güney Afrika’da her gün 147 kadın te-
cavüze ugramaktadır. (Güney Afrika Irk
Aile İlişkileri Enstitüsü 2003).
• ABD’de her 90 saniyede bir kadın tecavüze ugruyor (ABD Adalet Bakanlığı, 2000).
• Fransa’da her yıl 25,000 kadın tecavüze
ugruyor (Avrupa Kadınlar Lobisi, 2001).
• Türkiye’de kadınların yüzde 35.6’si bazen, yüzde 16.3’ü sık sık aile içi tecavüze
ugruyor (2000 yılında yayınlanan taramalar, Müslüman toplumlarda kadın ve cinsellik, WWHR Yayınları: İstanbul, 2000).
KADIN VE SAVAŞ
Çatışmalar sırasında kadınlara yönelik
şiddet salgın boyutlarına ulaştı. Kitlesel
tecavüzler sistematik biçimde bir savaş
silahı olarak kullanılmaya başladı. Üstelik
çatışmalar sırasında kadınlar, bazen aileleri için temel ihtiyaçları karşılayabilmek
için, fiziksel ve ekonomik zorlamalarla fahişelik yapmak zorunda kalıyorlar. Savaş
kadınları başka yönlerden de etkilemektedir–mülteci ve yerinden edilmiş kişilerin
çogunlugunu kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır.
Dünya çapinda
• Mültecilerin yüzde 80’in kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır (BMMYK, 2001).
• Milyonlarca kadın ve çocuk tüm dünyada
yaşanmakta olan 34 toplumsal, etnik, siyasi ve/veya uluslararası silahlı çatışmalarda
katılmışlardır (1 Ocak 2003 itibariyle aktif
toplumsal silahlı çatışmalar, CSP – Sistemik Barış Merkezi).
• Kadın ve kiz çocuklarının ticareti çatışma bölgelerinin yüzde 85’inde görülmektedir (Save the Children 2003).
• Kadın dernekleri Ekim 2002’den bu yana
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin Uvira bölgesinde 5,000 tecavüz vakası tespit
etmiştir; bu da günde 40 vaka anlamına
gelmektedir (a, BM 2003).
• Ruanda’da 1994 soykırımı sırasında 250,
000–500,000 arası kadın, yanı kadınların
yaklaşık yüzde 20’si tecavüze ugramıştır
(Uluslararası Kızıl Haç raporu, 2002).
• Sierra Leone’de yerlerinden edilmiş kişilerin yüzde 94’ü tecavüz, iskence ve cinsel kölelik gibi cinsel saldırılara maruz
kalmıştır (C, İnsan Haklari için Doktorlar,
2002).
• Irak’ta Nisan 2003’ten bu yana savaş sırasında ve sonrasında, aralarında sekiz yaşında kız çocuklarının bile bulundugu en
az 400 kadının tecavüze ugradığı bildirilmiştir (İnsan Haklari İzleme Örgütü Araştırması, 2003).
• Kadınlar ve Silahlı Çatışmalar Çalış-ma
Masasının 2001 raporuna göre, Kolombiya’da her 14 günde bir kadın zorla “kayıp” ediliyor (A, UNIFEM 2001)
• 1975 – 1979 yılları arasında Kamboçya’da
yaklaşık 250,000 kadın zorla evlendiril-
mişti. Kızıl Kmerler rejimi sırasında ortalama olarak her Kamboçya köyünde iki
grup arası evlilik gerçekleşmiş olabilir
(UNIFEM).
• Bosna – Hersek’te, 1992 yılındaki 5 ay
süren çatışmalar sırasında 20,000 – 50,000
arası kadın tecavüze ugradı. (IWTC. Küresel Kadın Ağı #212. 23 Ekim 2002).
• Kosova’daki bazı köylerde ergenlige
ulaşmış kadınların yüzde 30 - yüzde 50’si
Sırp kuvvetlerinin tecavüzüne ugramıştır.
(Uluslararas Af Örgütü, 27 Mayıs 1999).
ZARAR VEREN UYGULAMALAR
Dünyanın gerçek anlamda her kültüründe,
“normal” veya “geleneksel” sayıldığı için
görünmeyen kadına yönelik şiddet biçimleri bulunmaktadır.
Dünya çapında
• 135 milyondan fazla kadiı ve kiz çocuğu
kadın sünneti olmuştur ve her yıl 2 milyon
kız çocugu ve kadın bu riskle karşı karşıyadır (her gün 6,000 kişi). (A, BM, 2002).
• Şuan 10 - 17 yaş grubunda olan 82 milyon
kız çocugu 18 yaşına başmadan evlenecek
(UNFP)
• Afrika’nın 28 üzerinde ülkesinde kadın
sünneti uygulanmaktadır (D. Ulsulararas
Af Örgütü, 1997).
• Nijer’de en yoksul genç kadınların yüzde
76’sı 18 yaşından önce evlenecek (A. UNFPA 2003).
• Mısır’da 15 - 49 yaş arası evli kadınların
yüzde 97’si kadın sünneti olmuştur (WHO
taraması, 1996).
• İran’da, çogunlugu etnik Arap olan Kuzistan bölgesinde, 2003 yılında iki aylık
bir süre içinde 20 yaşından küçük 45 kadın, yakın akrabaları tarafindan “namus”
cinayeti magduru olmuştur (Middle East
Times, 31 Ekim 2003).
• Kadın sünnetinin Hindistan, Endonezya,
Malezya ve Sri Lanka gibi Asya ülkeleriyle
Avustralya’daki göçmen topluluklarda görüldügü bildirilmiştir (A. BM 2002).
• (Hindistan’da yılda yaklaşık 15,000 çeyiz cinayeti yaşanmaktadır. Bunlarin çogu
kaza süsü verilen mutfak yangınları sonucu olmaktadır (Injustices Studies. Vol. 1,
Kasım 1997).
• Kadın sünneti Danimarka, Fransa, İtalya,
Hollanda, İsveç, İsviçre ve Britanya’daki
göçmen topluluklar arasında uygulanmaktadır (A. BM 2002).
KADINA YÖNELİK ŞİDDETTE
DEVLETİN BAŞARISIZLIĞI
Kadına yönelik şiddet çogunlukla bildirilmiyor. Kadınların şiddet olaylarını bildirmekten alıkoyan çeşitli unsurlar var:
misilleme yapılacağı korkusu, ekonomik
kızılbaş - sayfa 59 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
olanaklarının olmaması, duygusal bagımlılık, çocuklar için kaygı duyma ve giderim
olanaklarına erişememe. Çok az ülkede
polis, yargı ve tibbi personele tecavüz vakalarıyla nasıl ilgileneceklerine dair özel
egitim verilmektedir.
Dünya çapında
• Şiddete ugrayan kadınların yüzde 20-70’i
WHO çalışması için kendileriyle görüşülene kadar hiç kimseye bundan bahsetmemiş
(WHO, Cenevre, 2002).
• Güney Afrika’da tecavüz nedeniyle mahkumiyet oranı ortalama yüzde yedi. Bu,
2003 yılında rapor edilen tecavüz sayısının
üçte biri (Mart 2003, Polis Yıllık Raporu)
• Mısır’da fiziksel şiddete ugrayan kadınların yüzde 47’si bunu hiç kimseye söylememiş (Nüfus temelli çalışma, 1999). (A.
WHO 2002).
• Şili’de tecavüze ugramış kadınların sadece yüzde üçü olayı polise bildirmektedir
(A. WHO 2002).
• ABD’de kadınların yüzde 16’si tecavüzü polise rapor etmektedir; bildirmeyenlerin yaklaşık yüzde 50’si, isimlerinin ve
özel ayrıntıların açıklanmayacağı garanti
edilirse bunu yapacaklar (Ulusal Magdur
Merkezi/Suç Magdurları Araştırma ve Tedavi Merkezi, 1992).
• Avustralya’da 12 ay içinde fiziksel saldırıya ugramış kadınların yüzde 18’i bunu
hiç kimseye söylememis (Nüfus temelli
araştırma, 1999).
• Bangladeş’te kadınların yüzde 68’i dayak
yedigini hiç kimseye hiçbir zaman söylememış (A. WHO 2002).
• Avusturya’da 90 lı yıllardaki tecavüz
davalarının yüzde 20’si mahkumiyetle sonuçlandı (E. Londra Metropolitan Üniversitesi, 2003).
• İrlanda’da fiziksel tacize ugramış kadınlarin yüzde 20’si polise başvurmuş (Nüfus
araştırması, 1999). (A. WHO 2002).
• Rusya Federasyonu’nda aile içi şiddet
magduru kadınların yüzde 40’ı kolluk kuvvetlerinden yardım talep etmiyor (Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu, Kadın
2000: Rusya).
• Britanya’da tecavüze ugramış kadınların
yüzde 13’ü saldırıyı polise bildiriyor (E.
Joni Seager, 2003).
• 2003 yılında en az 54 ülkede kadınlara
yönelik ayrımcı yasalar bulunuyordu (BM
Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörü raporuna göre)
• BM Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörünün 1994-2003 incelemesinde, incelenen ülkelerin neredeyse tamamında kolluk
kuvvetleriyle ilgili sorunlar oldugu görülüyor.
• 79 ülkede aile içi şiddete karşı hiç yasa
yok (ya da bilinmiyor) (UNIFEM, Not a
Minute More, 2003).
• Eldeki bilgilere göre aile içi tecavüz sadece 51 ülkede cezai bir suç olarak tanımlanıyor (UNIFEM, 2003).
• Sadece 16 ülkede cinsel saldırıyla ilgili
özel yasa bulunuyor;
• Sadece 3 ülkede kendi başına kadına yönelik şiddeti suç fiili kategorisi olarak tanımloyor (Banglades, İsveç ve ABD) (A,
UNIFEM 2003).
• Bolivya, Kamerun, Kosta Rika, Etiyopya,
Lübnan, Peru, Romanya, Türkiye, Uruguay ve Venezuela’da, ceza yasası uyarınca
tecavüzcü magdurlar evlenmeyi teklif eder
ve magdur da kabul ederse serbest bırakılmakta. (D, Joni Seager, The Atlas of Women, 2003).
• Sözde “Namus” savunması (tamamen ya
da kısmi olarak) Peru, Banglades, Arjantin, Ekvator, Mısır, Guatemala, İran, İsrail,
Ürdün, Suriye, Lübnan, Türkiye, Batı Seria
ve Venezuela’nin ceza yasalarında yer almaktadır (A. BM 2002).
HIV/AIDS
Kadına yönelik şiddet giderek daha çok
önemli bir kamu saglığı sorunu olarak kabul edilmekte. Şiddet kadının dogurganlık
sagliginığıyani sıra fiziksel ve zihinsel
saglığını da çesitli biçimlerde etkileyebilir.
Kadına yönelik cinsel şiddet, HIV/AIDS
bulasma oranının aynı yaş grubundaki erkeklerden daha çok kadınlarda görülmesiyle sonuçlanmaktadır.
Dünya çapında
Kadına yönelik şiddet sıklıkla kontrolsüz
ve cezasız kalıyor. Bazı ülkelerde bununla
ilgili hiçbir yasa yok, başka ülkelerde ise
yasalar bazı şiddet biçimlerini cezalandırabilirken bazılarını yasa dışı bırakıyor.
Gerekli yasaların bulundugu durumlarda
bile birçok ülkede yasalar tam olarak uygulanmıyor.
• Dünya HIV/AIDS hasta nüfusunun yüzde
51’i (20 milyondan fazla) kadın (A. UNIFEM 2003).
• Dünya çapında HIV enfeksiyonlarından
yarıdan fazlası 15-24 yaş grubundaki gençlerde görülmekte ve HIV pozitif 15-24 yaş
arası gençlerin yüzde 60’i kadın (UNAIDS, 2003).
• Hergün meydana gelen 15,000 yeni enfeksiyonun yüzde 55’i kadın (UNAIDS,
2003).
• Avrupa, alt-Sahra Afrika ve Kuzey Amerika’nın birçok şehrinde artık AIDS 20 –
40 yaş arası kadın ölümlerinde önde gelen
nedenlerden biri (UNAIDS, 2003).
Dünya çapında
• 2003 yılında üç milyon kişi AIDS baglan-
CEZASIZ KALAN ŞİDDET
tılı hastalıklar nedeniyle öldü (UNAIDS,
2003).
Sonuc yerine:
Gelinen aşamada kadına yönelik şiddet
azalmak bir yana artmaktayken, insan olmanın kaçınılmaz geregi olarak her erkek
de en az her kadın kadar kadın hakları savunucusu olmak zorundadır. Yoksa tarihin ağır şamarını ensesine yediginde onu
yeniden ayaga kaldırıp onurlandıracak bir
şeycigi kalmaz.
Kadın hakları savunulmadan ne bir ulusun, ne bir sınıfın mücadelesi başarıya ulaşabilir. Çünkü toplumların dogal mimarları asil olarak kadınlardır.
İnsanlık ancak ve yalnızca kadın ve erkek
eşit hak ve ödevlere sahip oldugunda gerçek anlamda aydınlık yarınlara gidebilir.
Aksi durumda birbirini izleyen kadın hakları ihlaleri kadının belkide erkegi tümden
yadsımasına yolaçabilir, ki; kimi bilim
insanları bugünden öngörüyorlar. Kimi bilimsel varsayımlara göre insan türü erkek
olmadan da kadının omuriliginde bulunan
sperm yoluyla kendi kendine döllenerek
üremeye devam edebilirmiş. Bu varsayıma
göre yaklaşık 125 bin yıl sonra eril cins yokolabilirmiş.
İnsan dışında hiç bir canlı türünün eril cinsi, dişil cinse şiddet uygulamaz. Dogadaki
denge dişil cinsin kutsallığını kendiliginden korurken, insan türünün beynini igdiş
etmiş olan "ERK" Tanrıdan devlete, oradan
da babaya, agabeye, eşe, erkek kardeşe ve
giderek ogula, erkek toruna degin uzanır.
Sistem karşısındaki ezikliginin faturasını
kadına kesen tiplemelerden biri "İtilmiş
ile Kakilmiş " misali asker emir komuta
altında bir üstünü tanrı sayar ve itiraz edemezken, bir altina kusar tüm ezilmisliginin
zehirini.
Varsayımları bir yana birakırsak, asıl sorunumuz insan türünün gelecegi olmalı.
Şiddetten arınmış daha uygar bir insan
türü aynı zamanda şidetten arınmış bir
"BARIŞ DÜNYASI" demektir. Bu nedenle
insan türünün sigortası "KADIN"ının yaşamını ve haklarını korumak, gelecegimizi
korumak demektir.
Türkiye tipi ülkelerde hergün en az beş
kadın cinayeti işleniyorsa, İvedilikle ders
müfredatlarına kadın ve insan hakları
dersleri alınmalı, daha anaokulu aşamasından itibaren çocuklar egitilmeli, en küçük
yerleşim birimlerini de kapsayan bir egitim seferberligi bir gün dahi gecikilmeden
uygulamaya konmalıdır.
Ben bir insanım ve ancak kadınla varlığımı
sürdürebilirim !...
Şiddetten arınmış bir gelecek dilegimle
8 Mart Dünya Emekci Kadinlar Günü
Tüm İnsanlığa Kutlu Olsun !.
Şubat 2014 / Almanya
kızılbaş - sayfa 60 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Biz
Kürt köyünü 3 il, 3 ilçe arasında bölüştürmüş kan davalarına ses çıkarmamış
kimseyi barıştırmayı düşünmemiştir.
Kurdên
gunê’ler
Binboğa silsilesinin çeşitli yüksekliklerinde bol otlu yeni yerler keşfederken
12 Nisan 1961 tarihinde Gagarin uzaya
çıkan ilk insan oldu. Kendim elektriğin köyümüze nasıl geldiği konusunda
yaşantısal bir deneyime sahip değilim,
babamın dediğine göre 1988 yılında
köy halkı ampulle tanışmış tabi kastim
bu iktidar ampulü değil o zaman yeterince saf bir aydınlık saçan sarı ampuller varmış.
Köye elektrik geldiğinde gaz lambası
söndürme mantığıyla üfleyerek birkaç
kez söndürülmeye çalışılsa da köyümüzün akil adamları lamba düğmesinin söndürebilme işlevini pratikleştirerek- zira biz Kürtler pratikte görmeden
zor anlarız- halka anlatabilmişlerdir.
Biz lamba düğmesinin yaşama sağladığı kolaylıkların cezbine katılmadan
yaklaşık 100 yıl önce bu deneyimi yaşayanları köy halkı olarak her sene başında düzenli olarak yad eder xerimize
Kulora Xizirê dağıtırız.
Köy halkı olarak uzaya çıkılmasını,
elektriğin bulunmasını, internetin geliştirilmesini takdir eder bunları yapanların bav bapirlerine rehmet okur
sure bilmediğimizden cennetle tanışmadığımızdan, cehennemden de korkmadığımızdan ne halleri varsa görsün
deriz.
Köyde kimse yeni bir şey bulma peşinde değil dersek yanılırız, mesela biz
her zaman yeni Çaya Çiyelerin nerede
topluca bulunabileceklerini, kerenglerin hangi tepeliklerde yetiştiklerini,
Kuvereklerin yağmurdan kaç gün sonra gerekli olgunluğa erişebileceklerini
derin izlenim ve araştırmalar sonucu
grup çalışmalarıyla rekabet halinde
bulmuşuzdur.
Yine Ape Hesen’in Hirmelerinin nasıl
çalınabileceği konusunda doktora tezi
verebilecek kadar bilgi birikim sahibiyizdir.
uğur adsız
Yenilikler her zaman hoş sonuçlar da
vermemiştir mesela Mığtar Nado’nun
köye karpuz ekimi getirme girişimini
karpuzlar yetişmeden onları xirab ederek bertaraf etmişizdir. Tarlalara ayçiçeği ekimini desteklemiş kimsenin
gönlü kalmasın diye her tarladan aynı
ölçüden çalmış, kendi nohut tarlamız
varken Apê Çavderin yeşil, karşı koyunulamaz tarlasının nohutlarına kardeş
işbirliği içerisinde gerilla taaruzları
gerçekleştirmişizdir.
Ağê Çalıkürt’ün bitmez tükenmez eşkıyalık maceralarını dinlemiş hakim
karşısındaki tavırlarını bir tiyatro eşliğinde izlemişizdir, eskerlerin kurşunları ciiiiv-ciiiv ederken kendi silahının
şı-trak-şı-trak sesiyle uyanmış kendimizi başka bir kovalamacanın içerisinde bulmuşuzdur. Xalê Şahin mığtarlık yaparken gecenin geç saatlerinde
ormanın kuytularında balta sesleriyle
dışarıda çay içmiş ormandakinin kim
olduğunu bilmiş feqet Xalê Şahine ispiyonlamamışızdır.
Biz böyle gariban yaşarken dışarıda
darbeler, Kürt-Türk, Sağcı-Solcu, Alevi-Sunni birbirine düşman olmuş sırf
bizim kuyruğumuz var diye avantaj sayılıp Avrupa’ya gidenlere kolaylıklar
sağlanmış böylece Kürtlerin güzelim
köyleri boşaltılmış zaten 50-60 yıl öncesinden hökümet baba 20-25 Alevi-
Dünyalılar uzaya giderken, biz doğuracak ineği gözlemiş, eğer soğuk günde koyun kuzulamışsa onu yatağımıza
almış, Avrupa kitap okurken biz silahlarımızı yağlamış, insanlar sanayileşip
refaha ulaşırken biz tarlanın yanındaki
taşın ötesinin-berisinin kimin olması
gerektiğini kararlaştıramamış bunun
üzerine birbirimizi vurmuşuz.
Milletin duvarlarında kitaplıklar varken bizlerin duvarlarında dededen
kalma İtalyan tekli barettalar duvarların birleşim noktasında görkemini
korumuş. İnsanlar onlarca katlı binalar
dikerken, fabrikalar açarken, üretimin
peşinde koşarken yeni dergi-kitap peşindeyken kız kaçırmalar bizde son sürat devam etmiş.
Bugün dünya entellektüelizm kavramında bir ailenin entelektüel birikime
ulaşabilmesi için en az 3 nesilde sürekli bir üniversite bitirmişlik olması
gerekiyor bu entel olmanın şartı daha
doğrusu dünyayı anlama-yorumlama
becerisinin oluşumun şartı, devir geç
insanlar ve insanlık çok hızlı bu modernizme ulaşabilmenin yolu maddiyattan vazgeçip tamamen bilime yönelmedir.
Öğretmen olmak, doktor olmak, mühendis olmak, memur olmak dükkan
sahibi olmak amaç olmamalı maaş tek
dış görünümsel içselleştirilmiş duygu olmamalı. Birlikte düşünüp, üretip
paylaşmalıyız. Daha çok okumalı yeni
çayırlar peşinden koşacağımıza halka,
insanlığa ve yeni nesillere ilmi anlamda nasıl bir şeyler bırakırız bunu düşünmeliyiz.
kızılbaş - sayfa 61 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Hevpeyvînek li ser geryana di nav Êzdiyên
Ermenistanê de
Birayê Sedîq, te kengî û ji ber kîjan sedeman xwast biçî vê geryana di nava
Êzdiyên Ermenistanê de bikî?
- Bi rastî di wî wextê zarokatiya min da,
li gundê me Şimzê yê ku di nav herêma
bajarê Batmanê de ye, tu elektrîk,
televîziyon û telefon tûnebûn. Me hinge
dikarîbû, di nav çend malên me de tenê
dengê radiyo ya Êrîvanê guhdarîbikin.
Têbîra min, gava ku wextê weşana radiyo ya dengê Êrîvanê dihat, rahmetiyê
bavê min Xalitê Seyrê û tevaya gundiyan
dev ji karê û barên xwe berdidan û li radiyo guhdarî dikirin. Rojekê hinga ku
bêjer (spîker)a radiyo ya dengê Êrîvanê
got, me hinek Qewl-Beytên Êzdiyan
çapkirine, rahmetiyê bavê min pê gelekî
dilxweşbû û ewî dengî di mejuyê min de
jî ciyekî xwe yê taybet çêkirbû.
Dema ez di sala 1984 de çume bajarê
Qersê xizmeta leşkeriyê bikim, êdî
ez hîn zêdetir nêzîkî radiyo ya dengê
Êrîvanê bûm. Lê şensê xirab, ji ber ku
hingê bajarê Êrîvanê di nav hevkariya „Peymana Varşova (14.05.1955 –
01.07.1991)“ û Qers jî di nav hevkariya
„Peymana NATO(04.04.1949-)“ yê de
bû, min dîsa nikarîbû biçûma Êrîvanê.
Gava min ew gundên Êzdiyan yên ku li
derdora çiyayê Axrî, Sarikamiş ,Îxdîr û
hwd. xweş xwanê dikirin, didîtin, dilê
min gelekî dişewitî. Min ji xwe ra digot,
gelo rojekê bê ku ez bikaribim herim
wan gundên Êzdiyan û radiyo ya dengê
Êrîvanê bivînim?
Şikir ji Xwedê ra, îsal ew xewna min bû
rast û ez ji 15.07 heta 30.07.13 çûme nav
avayiya ku radiyo ya Êrîvanê tê de bû û
min gelek ji wan gundên Êzdiyan jî bi
çavên xwev dîtin.
Birayê Sedîq, te di nav vê serdana xwe
de, rewşa jiyana kîjan Êlên Êzdiyan ya
rojane, li nav kîjan bajêr, gund û zozan
de û çewa dît anjî te çi hûner, berhemên
mêrxas û rewşenbîrên Kurdên Êzdî, yên
ku berî û piştî dema Yekitiya Sovyeta
berê li Ermenistanê de jiyane dîtin?
- Ez li gundê Mamereşanê mêvanê Tosinê
apê Qereman, yê ku nebiyê Cangîr axa
bûm. Ez bi xêra Tosinê bira û gelek
pismamên wî, çuma nava wan gundên
Êzdiyan, yên ku min di sala 1984 de ji
rojnama RYA TEZE û rojnama Dengê
Zelal tev li virê û li hemberî hevûdinê
weşanên xwe dikin. Min fahmkir ku
dewleta Ermenî, birastî jî dixwaze bivî
hawayî bêtifaqiyê bixe nava Êzdiyan.
Kemal Tolan û Sedîqê Basî
dûr ve didîtin, geriyam û min gelek gund
û zozanên Êzdiyan din jî dîtin. Lê mixabin, wê gava ku ez li nava van cîh-warên
Êzdiyan digeriyam û min dît ku ji %70
rûniştvan (gundiyên) gundên Êzdiyan
dev ji cîh, mal-mulk û keda xwe ya bi
dehên salan berdane û çûne nav dewletên
Soviyeta berê anjî hatine Ewrupa yê.
Min ji xwe ra digot, qey ew salên 1820
heta 1914 yên ku bav-kalên wan di bin
zilma Osmaniyan de gelek fermandîtin
û xwîn rijandine cardinê paşûpêr ve
tên. Ez bi vê rewşa wan kolan û gundên
valebûbûn gelekî êşiyam. Min wekî din
li tu deveran şop/nîşanên eşîrên Êzdiyan
nedîtin. Lê, wexta ez li Ermenistanê
çûme wî ciyê şerê ku di navbêna Ermenî
û leşkerên Alayên Hemidiyên de çêbûbû.
Min dît ku Ermeniyan li himberî çiyayê
Sarikamiş`ê de Mûzexaneyeke gelekî
balkêş çêkirine. Min di nav û derveyî
vê Mûzexaneyê de peyker, nav û dengê
mêrxasên Êzdiyan, yê mîna Usiv Beg û
Zor Cîhangîr Axa dîtin. Ez li paytexta
Ermenistanê çûme nava akademiyeke
ku serleşkerên Ermenî lê perwerde dibin
û min di nav vî avayiyê de jî peykerekî
Cîhangîr Axa yê Êzdiyan dît û bûme
şade ku Ermeniyan di wir de jî gelek
rûmeteke bilind didane Cîhangîr Axa
yê serwerê Êzdiyan. Gelek kesan bahsa
hûnera rewşenbîrên mîna Qanatê Kurdo,
Erebê Şemo, Heciyê Cindî û Şakirê Xudo
yê ku min ew gelek caran wî bi saxîtî
dîtibû, dikirin.
Birayê Sedîq, te li Ermenistanê rastî
kîjan dûrûtiya dewlatê, ya ku hinek
Êzdî mîna Kurd, hinek jî tenê weke Êzdî
û bi resmî ji hevûdinê cûdekirine hatî û
îro li Ermenistanê kîjan rage-handinên
çapemeniyê hene anjî têne weşandin?
- Ez li Êrîvanê çûme nava avayiyekî û
min dît ku, hemû ragehandinên çapemeniya Kurdî, yên weke radiyo yê Êrîvanê
ya beşa Kurdî, radiyo yê Dengê Êzdîkî
Li goriya dîtina min, bisilmanên Kurd jî
di vê bêtifaqiya Êzdiyan de ne bê guhne
ne. Ne şixwe ewan jî bi hemda xwe gelek
Êzdî xapandine û Êzdî çavreşî Kurdîtiyê
kirine. Bisilmanan olperestiya xwe wisa
mezinkirine ku merivê Êzdî bi hemda
xwe bibêje, ez ne Kurdim.
Min pêşîn apê Kerem û birayê Tîtal, yên
ku berpirsyarê radiyo yê Êrîvanê yê beşa
Kurdî bûn dîtin û bi kekê Tîtalê Kerem
ra li ser rewşa RYA TEZE hevpeyvînek
çêkir (Spas ji bo te birayê Kemal Tolan,
ku te ev gotûbêja me nivîsand û ev di gelek malperên Kurdî de hete weşandin).
Ez dûre çûme nav beşa radiyo ya Dengê
Êzdiyan, min û şêx Hesenê Şêx Mahmut
li wirê hevûdinê naskir. Di pey ra min
hevpeyvînek bi şêx Hesenê Şêx Mahmud ra çêkir(27.07.13, ev hîna ne hatiye weşandin!) û ewî jî ez vexwandime
nav stûdiyoya radiyo ya Dengê Êzdiyan
û bi min ra gotebêjek ji bona radiyo
guhdarên xwe amdekir(gava ev gotebêja
ji min re bê, ezê hewilbidim ku wê jî bi
weşînim). Bi rastî hinga ku şêx Hesenê
Şêx Mahmud , 9 pirtûkên nasîna baweriya Êzdîtiyê, yên ku ewî û hevalên xwe
ji bona perwerdeya zarokên Êzdiyan ,
yên ku diçine dibistana seretayî û heta
pola 9 ji min ra kirine diyarî, ez gelekî
dilxweşbûm. Dema min li naveroka van
pirtûkên nasîna ola Êzdîtiyê rihent û dît,
ewan jî kedeke mezin dane amadekirina
van pirtûkan, her weha bê cûdatî û gelek
rûmet jî dane wan kesên ku ji bo Êzdîtiyê
xizmetkirine.
Mînak: Di nav pirtûkên wan de wêne
û nivîsên hêja Pir Xidir, Kemal Tolan,
Eskerê Boyîk û hwd. hene.
Ez di 25.07.2013 de çûme Gurcisatanê û
ez li bajarê Tiblîsê di nav avaya ştûdiyoya
Radiyo ya Kurdî ya Gurcîstanê de bûme
mêvanê xûşka xwe Bela. Xanim Bela,
nebiyeke wan kesên ku ji ber zilma
Bisilmanên kevneperest û desthilatdariya Osmaniyan, di zivistaneke gelekî dijwar de dev ji warên bavkalên xwe, yên bi
hezarên salan berdabûn û ji bo ku ew ola
kızılbaş - sayfa 62 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
xwe biparêzin, di zivistanekê de li ava
çemê Aras´ê ya cimîdî dabûn û çûbûn
xwe avîtibûne ber bextê Xaçparêstan û
bêjera „Radiyo ya kurdî ya Gurcîstanê
“ye. Xuşka Bela weke ku pêşiyên me gotine „şêr şêr e, çi jin e û çi mêre“, ew jî li
ber dilê mîna şêrekê ye! Lewma jî min ji
xuşka Bela xwast ku, ew bixwe ji me ra
bibêje, ka xuşka Bêla kiye û ew çi karî
dike?
Xuşka Bela got: - “Ez jî di destpêkê de
dêjim, gelek spas ji bo van peyvên te yên
pir girîng û tû li ser çavên min ra hatî!
Belê, her çiqas heval û hogirên min
dêjine min Bela jî, lê navê min yê esil,
Bihara Stûrkî ye û Stûrkî jî navê bereka
min e. Ez li bajarê Tiblîsê û ji dêbavê xwe
yên Êzdî ra çêbûme.
Piştî ku min dibistanên xwe bi zimanê
rûsî xilazkir pê ve, êdî min bi saya emekê
rêzdar Keremê Anqosî dest bi xebata
werger, rojnamevanî û radoya ya kurdî
kir. Dûre bûme berpirsyar û bêjera radiyo ya kurdî ya li Gurcistanê. Wekî ku
gelek kes jî dizanin, radiyo ya kurdî ya
li Gurcistanê di 29.Îlonê ya sala 1978 an
de hatiye vekirin û ew ji ber tûnebûna
fînansan dû sê caran jî hatiye girtin. Me
radiyo ya kurdî ya li Gurcistanê, cara
dawiyê di 30 kanûna sala 2007 de bi
navê wekîlekî me yê bi navê Ronkayî,
radiyo ya Ronkayî li Gurcistanê dest
bi weşanêkir û emê di 29. Îlona vê sala
2013 de, 35 saliya vekirina radiyoya xwe
pîrozbikin….”
Min dîsa ji Xuşaka Bihara Stûrkî ra
got, min li Rewanê bi xemgînî dît ku,
endamên civaka me li wirê bûne dû perçe. Aliyek ji miletê me buye Êzdî-Êzdîkî
û aliyek jî dibêje em Kurd û Êzdîne.
Gelo ev dûbendîtî di nav civaka Êzdiyên
me yên li Gurcistanê de dijîn de jî peydabuye an na ?
Xuşaka Bihara Stûrkî jî got, “belê kek
Sedîq mixabin, di van dû-sê salên dawî
de, hinek kes li ser vê mêjara ku te bahskir, dengdikin û gotinên wisa li virê jî
destpêkirine. Lê bawerbikin, ev çend
kesin ku dixwazin vê cûdebûnê bixine
nava me endamên civaka Êzdiyên li
Gurcistanê nezanin , bi dîroka xwe nizanin û tenê ji bo berjiwendiyên kesayetiya
xwe vê pirsgirêkê pêşde dixînin. Şikir
niha ev dûbendîtî di nav me Êzdiyên li
Gurcistanê de dijîn tûne.
Bi dîtina min, raste dînê me Êzdîtiye û
ez biqurbana dînê xwe bim, lê em dîsa jî
nikarên xwe ji 40 miliyon hemwelatî û
welatê xwe Kurdistanê veqetînin. Ev dû
tîrîtî şaşiyeke gelekî mezine. Ez hercar
dêjim, ez yekemîn Kurd im û paşê jî Êzdî
me. Divê em di nav destên dûjminên xwe
de nebine lîstik û bi zanibên ku dûjmên
me bi hemda xwe vê dûbendîtiyê dixine
nava miletê me…… “ Ev sohbeta min ,
ya bi xuşka Bihar ra gelekî dirêj domdike…..
Min dûre jî li bajarê Tîblîsê rêzdar Îskoyê Dasinî naskir…
Birayê Sedîq li gorî dîtina te, sede-mên
ku rewşenbîr, nivîskar, sazî û rêxistinên
Kurdên li nav Ermenistan û Gurcistanê
hene û nikarin ji aboriya
radiorojnamên xwe ra alîkarîbikin çine?
- Ev pirsa gelekî girînge û min jî pirseke weha ji birayê Tîtalê Kerem kiribû,
ewî weha bersiv da “wextê Mîr Tahsîn di
sala 2012 de hate vir, min ji yekî diduyan
dewlemendên ji Moskovayê, Rusya yê ra
got, ewan jî gotin, erê emê li ser vê pirsê
bisekinin, lê tiştek jî nekirin. Êdî ez jî
ketime dereceyeke wisa na, wextê ku ez
sava rojnamê alîkariyê ji yekî dixwazim,
ji wî kesî werî ku ez ji bo aboriya xwe
alîkariyê jê dixawzim. Ez jî êdî şermdikim….”
Kek Kemal, bi rastî her çiqas tê gotin ku
“ Êzdiyên li Ermenistanê ji bo pêşveçûna
çand, ziman û edebiyata Kurdî kar û
xebatên hêja kirine.” jî, min li wirê tu
hevgirtina rewşenbîr, nivîskarên Kurd
û bi taybetî jî piştgiriya ku bi radyo ya
Dengê Kurdî a li Êrîvanê û rojname ya
RYA TEZE ra tê kirin ne dît. Ez bi xwe
gelekî xemgînim û bawernakim êdî hevgirtina rewşenbîr, nivîskarên Kurd û bi
taybetî jî piştgiriya bi radyo ya Dengê
Kurdî a li Êrîvanê û rojname ya RYA
TEZE careke din xurtbive.
Birayê Sedîq, tû dizanî çima piraniya
endamên civak Êzdiyan di van salên
dawî de, neçarbûne warên xwe yên
li Ermenistanê jî bihêlin û ew bi ber
welatên Ewropî û Rusya yê ve hatine ?
- Ez bawerim sedemên koçberiya
Êzdiyên li Ermenistanê ya herî mezin,
rewşa aboriya wan e. Ji xwe min berî
niha got, wexta ez li cîh-warên Êzdiyan
digeriyam, min dît ku ji %70 rûniştvan
(gundiyên) gundên Êzdiyan dev ji cîh,
mal-mulk û keda xwe ya bi dehên salan
berdane û çûne nav dewletên Soviyeta
berê anjî hatine Ewrupa yê.
Birayê Sedîq tû bawerdikî, ew Êzdi-yên
ku piraniya bav-kalên wan di destpêka
sala 1830 de, ji Bakurê Kurdistanê
(Serhedê,) û ji ber zilma dewleta Osmaniyan û kevneperestên Kurdên Bisilman reviyane nav desthilatdariya
Ermenistanê, bikaribin cardinê vegerine ser axa bav-kalên xwe?
- Ezê bersiva vê pirsa te bi gotinên Tosinê
apê Qereman, yê ku nebiyê Zor Cîhangîr
Axa ye û gundê wan Mamereşanê li
hiberî çiyayê Girîdaxê (Axrî) yê bû bidim. Tosinê apê Qereman weha digot:
”Wexta ez bi bapîrê xwe re diçûme çolê,
min gelek caran didît ku bapîrê min li
wiyalî çiyayê Axriyê dinêhrnt, digiriya û
di ber giriyê xwe de jî digot, ax welat, ax
welat. Min carekê gotê, bavo ha ev devera ku em niha lê dijîn viyalî çiyayê Axrî
yê û wiyalê dinê jî eynî çiyayê Axrî yê
ye. Wekî ku te hewqasî hiz ji wiyalî dikir, tû çima hatî viyalî?
Bapîrê min got, lawo wekî em ne hatina
viyalî, wê Osmaniyan û siwariyên Alayiya Hemîdiyan me jî bikuştina, jin û malê
me ji xwe ra bibirina.
Mixabin gava bapîrê min kirasguhast
(mir) jî, me nikaribû bedena wî bivin di
wî ciyê evîn û hesreta wî de binaxbikin.
….“
Vêca di van gotinan de jî xwanê dibe
ku, ew Êzdiyên ku piraniya bav-kalên
wan di destpêka sala 1830 de, ji Bakurê
Kurdistanê (Serhedê,) û ji ber zilma dewleta Osmaniyan û kevneperestên Kurdên
Bisilman reviyane hew dikarin careke
dinê vegerine ser axa bav-kalên xwe. Û
ez ditirsim ev qisûmeta wê were serê gelek ji van me Êzdiyên li Ewropayê dijîn
jî! Hêvîdarim ku Xwedê gelek sebrê bide
wan Êzdiyên li Ermenistan û Gurcistanê
mane!
Sedîq birayê hêja, ez dîsa dêjim gelek
spas ku, te gelek wextê xwe ji bo bersivkirina van pirsan veqetand û te dilê
xwe ji min ra vekir. Vêca di dawiyê de
daxwaziyeke te, ya ku min ne anî ser ziman heye?
- Belê, ez dixwazim di dawiyê de cardinê
birayê Tosin û tevaya kesên malbata
wî, rêzdar Îskoyê Dasinî, xuşka Bihara
Stûrkî, kekê Tîtalê Kerem û Şêx Hesenê
kurê şêx Mahmûdê ji bo mêvanperweriya
wan gelekî spasbikim. Her weha ji Xwedê
û Tawisî Melek lavan dikim ku, tû birayê
Kemal jî di saxî û armancên xwe de her
serkeftî bî!
Kemal Tolan / Berhevkar û Xemxwarê
Kevneşopên Êzdiyatiyê
kızılbaş - sayfa 63 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Diyanet’in
dini Diyanet’e,
Kürdler’in
dini Kürdlere
İBRAHİM SEDİYANİ
Diyanet İşleri Başkanlığı’na göre, yeryüzünde ne “Kürd” diye bir kavim yaşıyor, ne “Kürdçe” diye bir dil konuşuluyor, ne de “Kürdistan” diye bir coğrafya
var... Kürdler’in varlığını inkâr eden,
kimliğini bile tanımayan bir kurum,
bize İslam’ı öğretemez. İnkâr ettiğiniz
bir halkın arasında faaliyet yürütmeniz,
“din hizmeti” değildir
Kendisine laik- kemalist Türkiye Cumhuriyeti modelini ve Atatürk devrimlerini örnek alan ve bunu açıkça ifade
etmekten de çekinmeyen İran Şahı Rıza
Pehlevî (1878-1944), 2 Temmuz 1934 tarihinde, o zamanlar CHP’nin “tek parti”
dönemini yaşayan Türkiye’ye bir ziyaret
yapıp M. Kamâl Atatürk ile görüşür.
Rıza Şah ve Atatürk, Ankara’da bir buçuk saatlik bir görüşme yaparlar. Görüşme esnasında Rıza Şah, okullarda din
derslerini kaldırdığını, camileri kendi
hâllerine terkettiğini ve Cuma namazını da yasakladığını gururla anlatınca,
Atatürk’ten “Yanlış yapmışsın; iktidarını tehlikeye atmışsın” cevabını alır.
Atatürk Rıza Şah’a şunları söyler: “Biz
daha akıllıca davrandık. Camileri kendi
kontrolümüz altına aldık, imamlarını
bile biz atıyoruz. Cuma’yı yasaklamak
yerine kendimiz kıldırıyoruz. Okullarda din derslerini kaldırmak yerine bu
dersleri kendimiz veriyoruz. Böylece
herşey yolunda sanılıp halktan tepki almıyoruz, hem de dini istediğimiz kalıba
sokup topluma öyle sunuyoruz. Nasıl bir
din istiyorsak öyle bir din öğretiyoruz.”
İran’a geri döndüğünde Rıza Şah,
hemen “Türkiye modeli”ni uygulamaya
koyulur. Qum Yüksek Dînî İlmîyye
Medresesi’ni dağıtarak medreseleri
“devlet kontrolündeki okullar” hâline
getirmek amacıyla, ulemânın “devletçe
düzenlenen resmî imtihanlara” girmesi
gerektiği yolunda emir verir.
İslamî tüm değerlere savaş açan, ülkedeki binlerce medreseyi kapattıran,
onbinlerce âlimi darağacında sallandıran, ırkçı- şovenist temeller üzerine
bina ettiği sistemin gereği olarak,
bu topraklar üzerinde yaşayan başta
Kürtler olmak üzere “Türk olmayan”
tüm kavmî unsurların kimliğini ve hatta
varlığını inkâr eden bir rejimin mirası
olan Diyanet İşleri Başkanlığı, kurulduğu 3 Mart 1924 tarihinden beri bu ırkçı,
tek tipçi ve gayr-i İslamî politikalara
“dînî destek” sunmuş, sunmaya devam
etmektedir.
Son marifetini de, geçtiğimiz günlerde
hazırladığı bir ansiklopedi ile gösterdi.
Tağutî rejimin emri altındaki bel’âm
teşkilâtı olan Diyanet İşleri Başkanlığı,
bir ansiklopedi hazırlamış. Oldukça
geniş hacimli bir çalışma; büyük emek
sarfedilmiş. (Birinci cümlede geçen
“tağut” ve “bel’âm” kavramları, yüce
kitabımız Kûr’ân-ı Kerîm’de geçen
kavramlardır ve ne anlama geldiklerini
Diyanet’in başındakiler çok iyi bilirler.
Yerimiz dar olduğu için, bunların tartışmasına girmeyeceğim. Fakat Diyanet
arzu ederse, kendilerinin İslam dairesindeki yerlerinin neresi olduğunu, bizzat
kendileriyle Kûr’ân ve Hâdis ışığında
tartışmaya hazırım; istedikleri zamanda
ve istedikleri platformda.)
Gelgelelim; harcanan her emek, saygıyı
hak etmiyor ne yazık ki. Özellikle de,
bu emekler ırkçı ve şovenist davranışlarla zayi edilirse.
Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) bünyesindeki İslam Araştırmaları Merkezi
(İSAM) tarafından, 1983 yılından
başlayarak ve 100’den fazla araştırmacının ortak çabasıyla, tam 30 yıl emek
verilerek 44 ciltlik bir “İslam Ansiklopedisi” hazırlandı. Çalışmanın tamamlandığı ve hazırlanan ansiklopedinin
internette de hizmete sunulduğu bilgisi,
geçtiğimiz günlerde İstanbul Haliç
Kongre Merkezi’nde Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın da hazır bulunduğu
bir törenle duyuruldu.
Gel gör ki, tam 44 ciltlik “İslam Ansiklopedisi” adlı bu dev çalışmada,
“Kürdler”, “Kürrçe” ve “Kürdistan” ile
ilgili tek cümlelik bir bilgi bile yok!..
“Türk” var, “Fars” var, “Arap” var ama
“Kürd” yok!.. “Türkçe” var, “Farsça”
var, “Arapça” var ama “Kürdçe” yok!...
“Türkiye” var, “Doğu Türkistan” bile
var ama “Kürdistan” yok!..
44 ciltlik dev ansiklopedinin hiçbir yerinde “Kürdler”, “Kürdçe” ve “Kürdistan” kelimeleri geçmiyor.
Demek ki Diyanet İşleri Başkanlığı’na
göre, yeryüzünde ne “Kürd” diye bir
kavim yaşıyor, ne “Kürdçe” diye bir dil
konuşuluyor, ne de “Kürdistan” diye bir
coğrafya var...
Diyanet’in 44 ciltlik bir “İslam Ansiklopedisi”nde Kürtler’e, Kürtçe’ye
ve Kürdistan’a dair bir cümlelik bir
bahisten bile kaçınması, 1500 yıllık
İslam tarihinde Kürtler’e, Kürtçe’ye ve
Kürdistan’a dair hiçbir şey bulamaması,
cehalet değilse eğer (ki değildir), olsa
olsa ırkçılık ve şovenizmdir.
Irkçılık ve şovenizm olduğu gibi, aynı
zamanda komedidir.
İlimle, tarihle, insan aklıyla alay etmektir.
O Kürtler ki, İslam dinini Araplar’dan
sonra ilk kabul eden kavimdir, ilk Müslüman olan millettir. O Kürdistan ki,
Arap Yarımadası’ndan sonra İslam ile
şereflenen ilk coğrafyadır. O Kürtçe ki,
Diyanet bel’âmlarının maaşlarını ödeyen tağutî rejimin kapattırdığı binlerce
medrese, bu dilde eğitim veriyorlardı.
Bu hakikate rağmen, Diyanet’in hazırladığı 44 ciltlik “İslam Ansiklopedisi”nin
bir tek yerinde dahi “Kürtler”, “Kürtçe”
ve “Kürdistan” kelimeleri geçmiyor...
Bu durumda bizlerin, “İslam Ansiklopedisi”nin tanımadığı “Kürtler” olarak
Diyanet’e söyleyecek tek bir sözümüz var:
“Lekum dînukum weliye dîn.” (Sizin
dininiz size, bizim dinimiz bize.)
Diyanet, Kürdistan’daki bütün imamlarını geri çekmeli, kendi bünyesinde çalışan bütün Kürt imamların ve Kürt “din
görevlileri”nin işine son vermeli, hatta
Diyanet’e bağlı camilerde bütün cemaat
namazlarını “Kürtsüz” kıldırmalıdır,
Kürt olanları cemaate almamalıdır.
Mademki sen Kürtler’in varlığını tanımıyorsun, yapman gereken budur. Biraz
olsun şeref ve haysiyetin varsa tabii.
“İslam Ansiklopedisi”nin hiçbir yerinde
Kürtler’e dair tek maddelik bir değinide
bile bulunmayan Diyanet, Kürdistan’daki bütün imamlarını geri çekmeli ve
bir daha da Kürtler arasında faaliyet
yürütmemelidir.
Varlığımızı inkâr eden, kimliğimizi
bile tanımayan bir kurum, bize İslam’ı
öğretemez.
Varlığını bile inkâr ettiğiniz bir halkın
arasında faaliyet yürütmeniz, “din hizmeti” değildir.
kızılbaş - sayfa 64 - sayı 35 - ocak 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Sevgili Pirler´im, Dedeler´im, Analar´ım,
Mürşitler´im...
Hepinizden özür diliyorum ve önünüzde
saygıyla eğilerek size niyaz ediyorum...
Yıllarca size haksızlık yaptık, görmeniz
gereken saygıyı gösteremedik... Hiç dikkat
ettiniz mi bilmem, bu ülkede din adamı
sadece biz Dersimliler´de eleştirilir, aşağılanır. Onlarca katliam oldu bu ülkede ve
hepsi de hemen hemen cuma namazından
sonra camiden çıkan guruplar tarafından
gerçekleştirildi. Birini ben anımsıyorum,
Sivas'da idim o gün. Şimdi de Suriye'de
katliamlar oluyor, ufacık çocuklar ailesinin gözü önünde tevacüz edildikten sonra,
organları parçalanarak katlediliyor.
Kimse din adamlarına ses çıkarmıyor, küfretmiyor. Diyanet trilyonlarca para yiyor,
kimse eleştiremiyor.
Her yıl bu milletin parasıyla on binlerce
imam Hacca, Umre´ye gidiyor, kimseden
tıs yok. İnsanlar arasına nifak sokuluyor,
yalanlar ve iftiralar diziliyor, bir çok
imam üç-dört kadınla evleniyor, pedofili
serbest, küçük kızlar tecavüze uğruyor
sonra namus ve din uğruna kör kuyulara
atılıyor, genç kızlar kilo ile yetmişindeki
adamlara satılıyor, ses yok...
Dede´m, Rayber´im, Bava´m, Ana´m niyaz
ile ellerinizden öperim... Kusurumuza
bakmayın....
Biz seksenlerden önce sizlere hakaretler
ettik ve sizi gericilikle suçladık. Sakallarınızdan tutup sizi çekiştiren devrimciler,
ilericiler oldu. Hızır ile alay ettik, analığıbabalığı-rayberliği-talipliği-mürşitliği gericilikle suçladık. Ağaçlara-toprağa-suyahavaya ve gökyüzündeki cümle varlıklara
el açmanızı, gericilik olarak yorumladık;
güya biz devrimciydik, ilericiydik, siz ise
zır cahil gericilerdiniz.
Hiçbir cemde bir Dede´nin barış-rızalıkaşk-sevgi-ahenk-sosyal dayanışma dışında bir şey anlattığına şahit olmadım.
Değil bir insanı diri diri gırtlaklamayı,
hayvana vurduğu için Cem´den atılan
insanlar biliyorum ben. Bırakın üçüncü
eşi, kendi karısına vurduğu için lokması
kucağına verilerek, Cem´den atılan kocalar tanıyorum ben. Karı-koca arasındaki
küskünlükleri barıştıran dedeler tanıyorum ben...
Dede´m, Rayber´im, Pir´im, niyaz ile ellerinden öperim...
NİYAZ
İLE PİR´İM...
Re m z i Ay d ı n
Lütfen affedin bizi...
Haram lokmanın Cem´e alınmadığını
gördüm. Dede´nin rızalık almadan, posta
oturmadığını gördüm ben. Yine de sizi
gericilikle suçladık. Oysa nice mollalarşıhlar-şeyhler-imamlar ellerinde kuranlarla gezerken, aynı zamanda kin ve nefret
tohumu ekti bu topraklara. Oysa siz bize
Cemler´de hep şunu söylediniz: “Yetmiş
iki millete aynı nazarla bakmayan bizden
değildir!” Şeyhülislamlar, farklı inançtaki
insanların katliamını cennetle ödüllendirirken, malları ve ırzları size helaldir
diyerek fetvalar verdi. Kimse bu adamları
kötülemez, toz kondurmaz....
Nesimi Çimen Dede´m Madımak’da
katledilirken, gençler şöyle demişti:
“Bize atılan taşları, kiremitleri camdan
aşağıya onlara geri atalım.” Nesimi Dede
şöyle cevap verdi: “Sakın ha! Onlarla
bizim aramızda fark kalmaz. Kaldı ki
belki de suçsuz birinin başına isabet
eder.” Oysa Dede´m, sen yakılırken bile,
seni yakanlara kötülüğü düşünememiştin.
Yine de gerici olan sensin, öyle mi?
Gül yüzlü Ana´m, Dede´m, Rayberim,
tarikatlar, cemaatler, dinci güruhlar
çogaldıkça çoğaldı. Kadınlara yapılan
saldırılar, katliamlar, çocuk tecavüzleri
arttıkça arttı. Toplum kamplara ayrıldı,
nefret, aşağılama, küçümseme, iftira, yalan, hırsızlık aldı başını gidiyor. Kimseden
ses yok. Bir tek biz Dersimliler küfrediyoruz, hem de bunda en ufak suçu olmayan
sizlere.
Bırakın kendimizi, başkalarının küfretmesine de yardımcı oluyoruz.
Biliyor musun Dede´m, çok çok devrimci
olup bizi gericilikle suçlayanlar şimdi
soytarıların kitaplarını başucu kitabı
yaptılar.
Pir´im, bizi topraga, ateşe, suya, havaya
gösterdiğimiz saygıdan dolayı gericilikle
suçlayanlar, aşağılayanlar şimdi ne diyor
biliyor musunuz: “Biz aslında gizlice
namaz kılar-oruç tutar ehli müslüm
insanlardık.” Oysa biz hep gerici olduk,
doğayı kardeş olarak görmek sizin bize
öğretinizdi.
Tüm bu kirlilikler içinde, kendi inanç
önderini karalayan, aşağılayan tek toplum
biziz, ne garip değil mi? Bu kadar kendimizden nefret etmeyi nasıl başardık?
Bin yıllardır bu ülkenin din adamları,
gayrimüslümlerden ve inanmayanlar-dan
toplanan vergilerle maaş aldı, elektrikleri,
suları, lojmanları ödendi, üstelik bir de
katliam çağrıları yaptılar. Ama kimseden
ses çıkmıyor, çünkü onların din adamları
kutsal, dokunulmaz, önder...
Size ne büyük haksızlıklar yapmışız...
Bu aralar Umre meseleniz var. Nasıl
da küfrediyoruz size anlatamam. Biz
yapıyoruz, sizin talıplarınız... Oysa kimler
Hacca-Umre´ye gitmedi... Tek kelime yok,
edemezler çünkü onların önderleri kıymetli, önemli, saygın... Nasıl da kendimizden
nefret etmişiz değil mi...
Gül yüzlü Pir´im, Ana’m, Baba’m,
Rayber´im, hürmetle ellerinizden öptüm,
niyaz ettim size aşk ile. Ellerinde dini
kitaplarla poz verenlere, ben şeriat isterim diyenlere, pedofili olaylarına sırtını
dönüp görmezden gelenlere, başörtüsünü
kadın kazanımı, hakkı, devrimi diyenlere
tapanlar şimdi sizi yine gericilikle suçlar.
Eşitlikçi, devrimci, sosyalist yapımla, ne
diyesim geliyor biliyor musun Dede´m?
Bin yıl da siz yiyin bu devletin malını;
anca o zaman eşitlik sağlanmış olur…
Gülüyorsunuz değil mi?
Duyar gibiyim Piri´m, diyorsun ki:
“Bizim köpeklerimiz bile harama ağzını
sürmez.” Benimki çaresizlikten be
Piri´m, yoksa ben de bilirim bizim felsefemizde, yetimin, mazlumun, fakirin,
komşunun ve başka da milletin, hatta
toprağın, suyun, ateşin, havanın ve de
cümle mahlukatın hakkına göz dikilmez.
Yol düşkünü olur insan… Günümüzde
hırsızları koruyanlar, onlara sırt verenler
en hakiki ilericiler!
Neyse Dede´m, bu konuyu burada kapatayım, yoksa bizimkiler hem bana hem de
size bir kez daha küfredecek…
Aşk ile, Işık ile, Niyaz ile ellerinizden
öptüm… Siz yine de bizim kusurumuza
bakmayacak kadar yücesiniz bilirim…
Download

2014-02 Kizilbas 35