kızılbaş
s a re sur
N i s a n 2 014 - S a y ı 37
k ı z ı lba ş alev i le r i n sor u n la r ı n ı n t a r t ışı ld ığ ı de mok r at i k k ü r sü!
- ermeni
- süryani
- êzidi
- pontus
- koçgiri
- piran
- dêsim
- çorum
- maraş
- madımak - gop!?...
soykırımcı ittihatçı paşalar!
kızılbaş - sayfa 2 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
k ı z ı lbaş
yayınlayan / veröffentlicht
generaldirektor freizugeben.
sakine polat
genelyayın yönetmeni:
ali ülger
tr. hukuk danışmanları:
av. nadide metin erdoğan
av. erdal doğan
av. hıdır özcan
avrupabirliği hukuk danışmanı:
av. ertekin ceylan
ankara temsilcisi: hatice çevik
tel: 0532 358 25 08
[email protected]
kayseri temsilcisi
a. rıza ülger
[email protected]
Adana temsilcisi:
Ugur Adsız
[email protected]
berlin temsilcisi: ali koçak
[email protected]
tel: 0177 457 79 78
stuttgart temsilcisi: ali usta
[email protected]
tel: 0176 78 56 12 71
adres: bergheimer str 51
d - 47228 duisburg almanya
tel: +49 (0) 177 502 88 53
http://www.kizilbas.biz
[email protected]
kızılbaş’ta yayınlanan yazı ve
ilanların sorumluluğu sahiplerine
aittir. kızılbaş’ta imzasız ve
kaynaksız yazılar yayınlanmaz.
15 nisan 2014 sayı: 37
gönüllü katkı formu
adı soyadı :..................................................................................................
adres :...........................................................................................................
e-mail & tel :...............................................................................................
ali ülger konto: Akbank hesap numarası: 5890 0441 8440 6536
6 sayı 75.00 tl - 12 sayı 150.00 tl.
dünya ve avrupa için:
adı soyadı :..................................................................................................
adres :...........................................................................................................
e-mail & tel :...............................................................................................
ali ülger konto: sparkasse duisburg
0300 23 23 29 bankleitzahl 350 500 00
IBAN: DE 05 350 500 00 0300 23 23 29
kızılbaş - sayfa 3 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
içindek iler:
Sayfa 4 - Cangözü ile görmek ................................................ Ali Ülger
Sayfa 5 - ulus inşa sürecinde dilin rolü ........... Dr. İsmail Beşikçi
Sayfa 7 - Umreye Giden Düşkünler ......................... Erdal YILDIRIM
Sayfa 8 - Erdoğan-Ergenekon İttifakı mı? ....... Cemil Gündoğan
Sayfa 10 - Kardeş miyiz? ................................................... Herkül Millas
Sayfa 11 - Yüzleşme ......................................... Ali Haydar KANLI
Sayfa 12 - Olmak ya da olmamak .............................................. X. Çelker
Sayfa 14 - DERSÊN KURMANCÎ(2) BEŞA DUYEM ... Uğur Adsız
Sayfa 15 - HALKLARIN VE KADINLARIN ÇIĞLIĞI “ERBANE”
....................................................................... Ayşegül Karadağ
Sayfa 16 - Kızılbaş Kürtler Nasıl Türkleştirildi? .. Süleyman Şahin
Sayfa 20 - alman generallerin komutasında ingilizlere karşı
“çanakkale zaferi” ........................................... Recep Maraşlı
Sayfa 24 - Fırat ağlıyorsa sebebi sensin… ................ Sultan KILIÇ
Sayfa 27 - Siyasetsiz secim. Hangi hırsız daha iyi seçimi
......................................................................... Özcan SOYSAL
Sayfa 28 - Hevpeyvîn bi dengbêjekî civaka Êzdî, Teterê Eliyê
Mamed re! Dengbêj Teterê Eliyê Mamed û ...... K. Tolan
Sayfa 34 - Parçalanmış Ermenistan Arşaluys Mardiganyan
Sayfa 36 - Kampanyanın muhatabı: Adalet Bakanı Bekir Bozdağ
Sayfa 37 - Kaf ­k as­ya’da Er­me­n i­le­r in Kürd Soy­k ı­r ı­m ı
...................................................................... Mehr­d ad R. Izady
Sayfa 39 - SÜRGÜN ÇİÇEKLERİ ........................ Bedros Dağlıyan
Sayfa 40 - NE OLDU? NE OLACAK? Hatice Çevik
Sayfa 42 - İsmail Beşikci Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı
İbrahim Gür-büz’e
Sayfa 43 - Apo’nun Savunması ........................................ İbrahim Seven
Sayfa 45 - UNUTULMUŞ BİR ETNİK CEMAAT: TÜRKİYELİ
SABETAYCILAR ......................................... Ilgaz Zorlu
Sayfa 49 - Muammer Güler ve Dr. Reşit; ya da Erdoğan ve Talat
.............................................................. Prof. Dr. Taner Akçam
Sayfa 51 - Türkiye, her şeyden önce 1908-1924 dönemiyle
hesaplaşmalı Prof. Bozarslan ile…
Sayfa 54 - Kessab’ın durumu Diaspora Bakanlığında değerlendirildi
Sayfa 56 - SEÇİM Mİ DEVRİM Mİ? .................... Mahmut Alınak
Sayfa 57 - Mondros Mütarekesi’nin imzalanması sonrasında Türkiye
siyasi ortamı. ............................................... Meline Anumyan
Sayfa 63 - Kapaklar ............................................... Ali İhsan Avgül
kızılbaş - sayfa 4 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
cangözü
ile
görmek
neden böylesi bir ittifak yolunu
aramadı? Yoksa Soykırımı artıklarıyla pay almak mı istedi?
Aynı soruları Dersim aşiretlerine
ve ağlerê Dêrsim önderlerine de
sormak gerekiyor!..
Var olan Kızılbaş-Alevi-Bektaşi
örgütlenmelerinde soykırımlarıyla
ilgili resmi görüşleri inkâra dayalıdır. Devle siyasetinin tekrarıdır
Ali Ülger
29 Mart yerel seçimleri yapıldı.
Sonuçları ortada. İsteyen istediği
sonuçları çıkartabilir.
90 yıllık seçimlerde gene biz
Kızılbaş-Alevilerin durumumuzda
herhangi bir değişiklik yok. Cemşit pilavı gibi gene aynı siyaset dayatmalar yapıldı. Bizim partiye oy
verirseniz eyisiniz vermezseniz
zaten kâfirsiniz kötüsünüz siyaseti işletildi. Bundan daha eyisini
beklemekte ayıptır derim.
Biz Kızılbaş-Alevilerin bu durumumuzdan hicap etmesi gerekenler bizim aydınlarımızdır!.
Aydınlarımız(!) gene el kapılarında sümsüklük yapmaya devam
ettiler!
Yeni oluşan gelişen Kızılbaş-Alevi gençliğimiz modern bir aydınlanmamızı başlatmalıdır, geliştirmelidir!.
Bir yandan kendi tarihimiz ile
yüzleşirken, bir yandan da yenilenip yeniden yapılanıp demokratikleşmemizi geliştirmelidir. Bu
akademik demokratik işleyişimiz
kendisini hayatımızın her bir
alanında bütünleştirerek siyasal
alana taşımalıdır. Kendi öz partimizi ile vücut bulmalıdır!..
Kendi özgül ve ortak toplumsal
sorunlarımızı açık ve demokratik
değerler dahilinde kamu vicdanı
önünde dilli başlı yüksek sesle
tartışmaları başlatıp geliştirmeliyiz!...
Yapılan ve yapılacak bu hayırlı
işlerimiz için yayınevimizi kütüphanemizi arşivimizi dergimizi
kitapevimizi web sayfamızı bilgi
belge paylaşımı için kamuoyunun
kullanımına ve paylaşımına sunmak için İstanbul’da RIZA-EVİ
açmak için yer tutuldu.
RIZA-EVİ için tüm gönüllü abonelerimiz ve dostlarımızın maddi
manevi katkılarını bekliyoruz!..
***
24 Nisan Ermeni Soykırımının 99.
yıldönümü.
Yüzleşmeye önce kendimiz ile
başlamak isteriz. Kızılbaş-Alevi-Bektaşi camiamızda şöyle bir
görüş oluşturulmuştur “Ermeni
soykırımında bizimkileri saklayıp kollamışlar soykırımına
katılmamışlar” Sadece saklayan
kollayanlar bizimkileri değiller!.
Saklamak kollamak soykırımlarındaki suçu günahı azaltır mı?
Bunun da tartışılması gerekir.
Şöyle ki; 1915 + 1919 + 1920
Ermeni Pontus Koçgiri peş peşe
yapılan soykırım ve sürgünlerde
neden mazlumların örgütlü ittifakı
olmadı? Bizim sevip saydığımız
baş tacı ettiğimiz sevgili Aliser’in
en güçlü olduğu bir dönemde
***
Kürtlerin Hamidiye alayları ve
sonrası ittihatçı ittifakı soykırımlarındaki aktifliği bilinmektedir.
Kızılbaş Zaza (Kürt) Balaban aşiretinin Teşkilat-ı Mahsusa’nın emrinde Ermeni Soykırımında aktif
bulunmasının belgelerine Kızılbaş
Dergisi’nde yayınladık
ttp://
kizilbas.biz/belgeler/98-belge.html
bu kaynaktan da bire bir görmek
mümkündür.
***
Güncel siyaset alanında bulunan
beyaz Kürtlerin yaklaşan 100 yıl
etkinliklerinde devletin yanında
destekçi olduklarının mesajlarını
verdiler “paralel lobiler” diye
bu siyaset devlet ile dayanışma
siyasetidir.
Ne yazık ki özgürlüğe demokrasiye en çok ihtiyacı olan toplumsal kesimlerin soykırımlarından
kendilerini tenzih etmeden kendileri için en küçük bir kırıntı bile
alamayacaklarını bilemektedirler.
Bu durumdan kurtulmanın yolu
her bir kesimin kendi tarihiyle
açık yüzleşerek başarılabilinir.
İnkar ile devlet işbirlikçiliğiyle
marabalıktan ve beyazlaşmadan
kimse kendisini kurtaramayacaktır.
Saygılarımla Can Cana
kızılbaş - sayfa 5 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ulus inşa sürecinde dilin rolü (*)
(*) 16 Mart 1988 Halepçe’de Kürd
soykırımı. Bu soykırımda yaşamını
yitiren herkesi hüzünlerle anıyorum.
Halepçe denildiği zaman, genel-geçer
bir söylem var. Soykırımda beşbinden fazla Kürd’ün yaşamın yitirdiği söylenir. Hejare Şamil’in “Dünya
Kürd’e bir Devlet Borçludur” (www.
kurdistan-post.eu 16 Mart 2014) yazısında verdiği rakamlar çok daha
gerçekçidir. Yaralananların akıbetini irdelemek de elbette önemlidir.
Ulusun inşasında dilin ve edebiyatın
büyük rolü vardır. Edebiyat dille yapılır. Kürd edebiyatı dediğimiz zaman
Kürd diliyle yapılan edebiyat akla gelir. Türk edebiyatı ise Türk diliyle yapılan edebiyattır.
Kürdistan’ı, Kürd insanlarını, Kürd toplumunu, örneğin Türkçe ile anlatmak,
kanımca Kürd edebiyatına girmez. Bu
ürünler, ancak, Türk edebiyatı çerçevesinde değerlendirilir. Kürdistan’ı, Kürd
insanlarını, Kürd toplumunu, İngilizce
veya başka dillerde de anlatabilirsiniz.
Bunlar da Kürd edebiyatına dahil edilemez. Kürd edebiyatı, ancak Kürd dili
ile yapılabilir. Söz oyunları, sözcüklerin estetize edilmesi ancak dil ile, burada Kürd dili ile gerçekleşir. Örneğin,
Kürdçe anlatılan bir fıkra, Türkçe ifade
edildiği zaman aynı tadı vermemektedir. Çünkü söz oyunları ancak, Kürdçe
anlatımda yer almaktadır. Türkçe çevirisiyle, anlamda, epeyce kayıp yaşanmaktadır. Sözcüklerin estetize olması,
ancak dil ile, burada Kürd dili ile mümkün olmaktadır.
Ama, bir Fransızın, bir Rus’un, romanları, nasıl Kürdçe’ye çevriliyorsa,
Türkçe yazan Kürdlerin kitapları da
Kürdçe’ye çevrilebilir. Bunları çeviri
kategorisinde değerlendirmek gerekir.
Ulus inşa sürecinde, tercüme faaliyetlerinin de rolü büyüktür. Kürdçe yazılan eserlerin Türkçe’ye tercüme edilecekleri de açıktır.
Kürdleri, Kürdistan’ı, Kürd toplumunu,
milasyon sürecine elbette karşı olmak
gerekir. Asimilasyona karşı olmanın
en güçlü yolu ise, kararlı bir şekilde
Kürdçe’yi kullanmaktır. Burada, ticari
kaygılarla değil ulusal kaygılarla hareket etmek önemli olmalıdır. Kürdçeyi
doğru konuşmak, doğru yazmak şüphesiz çok önemlidir.
Dr. İsmai l Beşikçi
Türk diliyle anlatan, yazan, şairlerin,
romancıların, yazarların durumunun
irdelenmesi bu bakımdan önemlidir.
Bu yazarların, romancıların, şairlerin
ürünleri, ancak Türk edebiyatı içinde
yer alır. Bu ürünlerin, Türk edebiyatı
içinde değerlendirilip değerlenilmeyeceği, örneğin bir antolojiye alınıp alınmayacakları, “Türk romanı antolojisi”,
Türk şiiri antolojisi” gibi antolojilere
alınıp alınmayacakları edebi olmaktan
çok politik bir konudur. Kürd özgürlük mücadelesine yoğun destek veren,
Kürdleri, Kürdistan’ı, gerillayı, Kürd
toplumunu anlatan, ama bunları Türk
diliyle gerçekleştiren bir Kürd yazara, bugünkü siyasal ortamda, “Türk
romanı antolojisi”, “Türk şiiri antolojisi”, “Türk hikaye antolojisi” gibi antolojilerde, seçkilerde yer verilmeyebilir. Bu, edebi olmaktan çok politik
bir tutumdur. Kürd yazarın bu tutumu
Türk editör tarafından, Türk yayıncı
tarafından hoş karşılanmayabilir. Bu
Türk editörünü Türk yayıncının Kürd
karşıtlığıyla ilgilidir. Ama daha ileriki
bir aşamada, Kürd/Kürdistan sorunları çözüm yoluna girince, gerginlikler
yumuşayınca, Türk editörün, Türk yayıncının bu tutumunda olumlu değişiklikler olabilir.
Kürdleri, Kürdistan’ı, gerillayı, Kürd
toplumunu İngilizce, Fransızca, Türkçe anlatan İngiliz’in, Fransız’ın, Türk’ün tutumuyla, Kürd yazarın tutumunun bir farklılık içerdiği söylenebilir.
Ama bu fark en başta dilde olmalıdır.
İngiliz’in İngilizce, Fransız’ın Fransızca, Türk’ün Türkçe anlatması doğaldır. Kürd yazarın Kürdçe değil Türkçe
yazmasında ciddi bir sorun vardır. Asi-
Bugün, Brezilya hariç bütün Latin Amerika ülkelerinde, İspanyolca konuşulmaktadır, yazılmaktadır.
Brezilya’da Portekizce kullanılmaktadır. Ama bunlara rağmen Meksika edebiyatından, Venezuela edebiyatından,
Arjantin edebiyatından vs. söz edilmektedir. İspanyol edebiyatından değil, Meksika, Şili, Arjantin, Kolombiya
edebiyatından söz edilmektedir. Ama,
Kürdlerin Türkçe’yi kullanmalarıyla,
Latin Amerikalıların İspanyolca’yı,
Portekizce’yi kullanmaları arasında
çok büyük fark vardır. Düşünelim ki,
18. Yüzyıl sonunda, 19. Yüzyılın ilk
çeyreğinde, Latin Amerika’da, İspanyollara karşı ulusal kurtuluş mücadelesi yapanlar yine İspanyollardı. 16.
Yüzyılın sonlarından itibaren, yani
Amerika’nın keşfinden itibaren Latin
Amerika’ya göç etmiş, İspanyollar ve
Portekizlilerdi. Onlar orada, giderek
çoğalmışlar, İspanya’ya, Portekiz’e
karşı bağımsız devlet kurma gereğini hissetmişler, bu yolda mücadeleye
başlamışlar. Simon Bolivar’ın (17831830), Jose Marti’nin (1853-1895) mücadelesini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Örneğin Simon Bolivar
döneminde, Venezuela, Ekvator, Kolombiya, Panama, Peru, Bolivya bir
bütündü. Giderek bu ülkeler ayrı ayrı
devletler olarak örgütlendiler. Örneğin
Güney Afrika’da da, İngiliz yönetimine karşı, Güney Afrika’ya, İngilizlerden daha önce yerleşen Hollandalılar,
Afrikanerler karşı çıkmıştı.
Burada, İspanyolca, Portekizce kullanılmasına rağmen, İspanyol veya Portekiz edebiyatından değil, Venezuela
edebiyatından, Meksika, Kolombiya
edebiyatından Arjantin edebiyatından
kızılbaş - sayfa 6 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
vs. söz edilmektedir. Venezuela’ya,
Meksika’ya, Arjantin’e Brezilya’ya ait
renkler, formlar, İspanyolcayla, ifade
edilmektedir. Bu, Kürdlerin Türkçe konuşmalarında, yazmalarından çok farklı bir durumdur.
İspanyolların, Portekizlilerin, oraya
göçlerinden itibaren yerlileri kılıçtan
geçirmeleri, Astek, İnka, Maya medeniyetlerinin yıkmaları, zenginlikler yağma etmeleri Avrupa’ya taşımaları ayrı
bir konudur. Bugün Latin Amerika’da,
İspanyolca’nın, Portekizce’nin resmi
dil olması yanında, yerli diller de filizlenmeye başlamıştır.
Edebiyat, duyguların, düşüncelerin,
hayalleri anlatımıyla oluşur. Dilin estetize edilerek kullanılması vazgeçilmez
bir durumdur. Ulus inşa sürecinde, bu
dille yazılan şiirlerin, masalların, şarkıların, fıkraların, bilmecelerin, atasözlerinin, mitolojik eserlerin, destanların… kaydedilmeleri çok önemlidir.
Bunlar, ulus inşa sürecini, hızlandıran, yaygınlaştıran, derinleştiren bir
etki yaratmaktadır.
Anadil Bilinci
Devletin, Kürdler konusundaki temel
politikası asimilasyondur. Kürdlerin
Türklüğe asimilasyonu. Devlet bu konuda, maddi-manevi her türlü önlemi
almış yürürlüğe koymuştur. Zora dayalı, rızaya dayalı politikalar da uygulanmaktadır. Bu politikanın yer yer
başarıya ulaştığı da açıktır.
Buna rağmen farklı bir sürecin yaşandığına da işaret etmek gerekir. Asimile olan, Kürdçe bilmeyen kişilerin de,
Kürdlerden, Kürdistan’dan, Kürd/Kürdistan sorunundan söz etmesi dikkate
değer bir konudur. Bu, asimilasyonun
dört başı mamur bir şekilde yaşama
geçirilemediğini göstermektedir. Bu
da şüphesiz önemlidir ama en kalıcı
olanı, Kürdçe’ye sahip çıkmak, bunu,
konuşmada ve yazıda fonksiyonel bir
hale getirmektir. Bu çerçevede, dilin
işlevini kavramak dil bilincine ulaşmak
önemlidir.
Devletin bu konuda yürüttüğü temel
politika Kürdlerin çok aleyhine bir durum yaratmıştır. Kürdlerin çok aleyhine olmasına rağmen bazı ilişkiler,
kavramlar, Kürdler tarafından içselleştirilmiştir. Bu içselleştirme, asimilasyonun yoğunluğuyla, yaygınlığıyla
ilgilidir. “Türkü” sözcüğü bu durumun
çok çarpıcı bir göstergesidir. Örneğin,
Kürdler, sık sık “türkü” sözcüğünü
kullanmaktadır. Kürdler, “Düzenlenen
gecenin bir aşamasında Kürdçe türküler söylendi”, ”programda Kürdçe
Türküler de var” vs. gibi cümleler kurabilmektedir. Bu sözcüğe romanlarda,
hikayelerde, şiirlerde de sık sık rastlanmaktadır. “Kürdçe türkü” deyimini,
asimilasyona karşı olan, hatta, asimilasyona karşı mücadele eden Kürdler
de kullanabilmektedir.
Halbuki, “türkü” Türk’e ait demektir.
Türk diliyle yazılmış bir şiir melodi ile
ifade edildiği zaman “türkü” olur. Bu
bakımdan “Kürdçe türkü” deyimi
elbette yanlıştır. Bunun gibi, “Ermeni türküsü”, “Arap türküsü”, ”İngiliz
türküsü” ifadeleri yanlıştır. Bu ifadeler
kulakları tırmalamıyor mu? Ama bu
Kürdlerde en azından bazı Kürdlerde,
bu durum içselleştirilmiştir. Çok doğal
karşılanmaktadır. Bu asimilasyonun
yoğunluğuyla, derinliğiyle, yaygınlığıyla, ilgilidir.
“Türkü” yerine şarkı sözcüğünü kullanmak daha yerindedir. “Kürd halk
şarkıları”, “Ermeni halk şarkıları” vs.
Veya doğrudan doğruya, stran, dilok,
kılam, lorik, lavik… gibi sözcükleri
Türkçe’ye tercüme etmeden kullanmak
daha doğrudur.
“Türkü” sözcüğü konusunda şu şekilde
yanlış bir anlayış da var. “Halk türkü
söyler, burjuvazi şarkı söyler” Bu, Türk
solundan gelen bir anlayış… Türk solunun çok etkisinde kalan Kürdler de bu
bakımdan, “türkü” sözcüğünü kullanıyor. Türkler için doğru bir kullanma
olabilir. Kürdler için öyle değil…
kızılbaş - sayfa 7 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Umreye
Giden
Düşkünler
dan beri her türlü zor koşullarda ve baskılara rağmen Alevilik "Yol" ve "Öğretisini" gönüllülük temelinde bugünlere
taşımışlardır. Dedeler bu görevlerini
yaparken, hizmetlerinin karşılığında
da taliplerinin gönlünden kopan, "Kul
Hakkı"na ve "rızalık" düsturuna uygun
"çıralığ" veya "hakullah"
alırlar. O dedelere aşk olsun.
Erdal YILDIRIM
Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli 'dede'nin önce Necef'e, Kerbelâ'ya
ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar
çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi
günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp
çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu
gündemde önemli bir yer tutuyor.
Bakıyor ve çok açık bir şekilde görüyoruz ki, başında İzzettin Doğan denilen
kişinin olduğu Cem Vakfı devleti yöneten AKP iktidarı ve Fethullah Gülen'in
başında olduğu Hizmet Vakfı ile bir
takım karşılıklı çıkarlar doğrultusunda
bir anlaşma yapıyor. Bu anlaşmaya göre
de öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bir daire başkanlığı oluşturulacak, bu daire başkanlığın emrinde de
her vilayetten dede, zakir ve bir hizmetlinin olacağı bir kadro organizasyonu
tesis edilecektir. Bu kadrolar da devletin memuru gibi çalışmaya başlayacaklar ve bu organizasyonun altyapısını
oluşturacağı anlaşılan yüz kadar 'yüzsüz' Alevi kökenli dede de, bu inkârcı,
imhacı, katliamcı devletin ve iktidarın
memuru ve hizmetkârı olmaya gönüllü
bir şekilde devam edeceklerinden umreye götürüldüler.
Aslını sorarsanız çok da iyi bir zamandayız. Yani safları bir kez daha belirginleştirmenin, her bireyin aklına,
vicdanına, inancına ve de karakterine
uygun davranışlar sergilediği ya da
sergileyeceği bir süreçteyiz. Tarih hem
çeşitli dönemlerde toplumuna, yoluna,
kültürüne ihanet eden, "Hınzır" paşalıktan kaçınmayan, Rayber/Rayver`liğe
soyunanları yazıyor. Hem de Baba İlyas, Baba İshak, Kalender Çelebi, Şeyh
Bedreddin, Şahkulu gibi zalimlere karşı çıkan, mazlumlarla birlikte direnip
can verenleri, En-el Hak dediği için
derisi yüzülen Hallac-i Mansur'u, "dönen dönsün ben yolumdan dönmezem"
diyen Pir Sultan Abdal gibi darağacına
giden ve ser verenleri de yazıyor.
Tam da bu tarihi gerçekliklerden ötürü bırakalım, kimi satılmışlar, ilkesizler, yol düşkünleri, üç beş kuruşun,
haramın, rantın peşinde savrulacakları yerlere doğru savrulup dursunlar..
Umreye gideceklerse umreye gitsinler.
Bırakalım umre ziyaretini yapıp geldikten sonra Fethullah Efendi ve İzzettin
Efendilerinin etekleri altına girip "Cami-cemevi" ucubeleri içinde birbirlerine al takke - ver külah ne diyeceklerse
desinler.
Bırakalım Kerbela'da, Malatya'da,
Çaldıran'da, Koçgiri'de, Dersim'de,
Maraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta, Madımak'ta, Gazi'de, Suriye'de yitirdiğimiz
yüzbinlerin katilleriyle, ya da Gezi direnişinde yitirdiğimiz gençlerin katili
olan, devlet mantığını koruyan ve savunanlarla hem hal olsunlar.
Bırakalım Şeyhülislam Ebu Suud'a, Yavuz Sultan Selim'e, Kuyucu Murat'a
'ecdat', Cem Evine "cümbüşevi" diyen,
Alevi Kızılbaşlara tarihin birçok döneminde en insanlık dışı iftira ve karalamaları yapanlarla, çağımızın padişah
özentili firavunuyla, susuzluktan öldüren, diri diri kazana atanlarla, boğazlayan, yakan katillerle birlikte nereye
gideceklerse defolup gitsinler.
Bırakalım yıllardır Aleviliği, Sünnilik
ve Şiilik üzerindenMüslümanlaştırmaya çalışan, su an iktidarda olan inkarcı
devletin AKP`si ve İran'la birlikte yürüyen bazı düşkünler saflarını iyice belli
etsinler. Onlar inkârcı, asimilasyoncu
ve takiyyecilerle beraber umreye gitsinler. Herkes bilmelidir ki, bu zavallılar
Aleviliği temsil edemezler, Alevi toplumu nezdinde de itibar görmezler. Ve
yine herkes bilmelidir ki Alevilik, islamiyete de, umreye de, Arap yarımadasına da asla sığmaz, sığdırılamaz.
Aleviler her zamankinden daha uyanık olmalıdır. AKP iktidarı ve hizmet
cemaati asimilasyon için birçok çakma
dernek ve federasyon kurdu, kuruyor.
Şimdi de paracı, çakma memur dedeler
buldu. Onları umreye götürdü. Onlar
umreye giderlerse gitsinler, biz Aleviler
de Serçeşme'ye gideriz.
Alevilerin gerçek Dede, Ana, Rayber /
Rayver, Mürşit ve Pirleri binlerce yıl-
Alevi dedeleri asla yönetenlerin, sistemin, devletin Alevisi olmazlar, maaş
almaz, memur hiç olmazlar. Hizmetlerinin karşılığı ödenecekse bile, bu durum din ve vicdan özgürlüğü temelinde,
özerk Alevi kurumlarınca yapılmalıdır.
Devlet buna karışmamalı, dinden elini
çekmeli gerçek laikliği uygulamalıdır..
Diğer yandan anlaşılıyor ki, bu asimilasyon gönüllüleri için zalimliğin de,
zulmün de hiçbir önemi yok ve bundan
ötürü de zalimlere, sisteme hizmet ediyorlar. Bu mevkii, rant ve para sevdalısı
çakma dedeler Necef'te, Kerbela'da gezerken, Suriye'de, yani hemen yanıbaşlarında, Suudilerin, Katarın ve AKP'nin
her türlü destek sunduğu şeriatçı, gerici
El Kaide ve El Nusracı paralı çetelerin
adeta soykırımı andıran katliamlarını
ve öldürülen Alevileri görmezden geliyorlar.
Bu sebeplerledir ki, Alevi toplumu,
Alevi dernek, dergâh, kurum yöneticileri ve kanaat önderlerine düşen önemli
tarihi görev, resmi ideolojinin memurluğuna soyunan, küçük rantlar uğruna
asimilasyoncularla kolkola giren, devlete gönüllü hizmetkâr olan bu düşkünleri
Alevi ritüellerine uygun bir şekilde toplum içine almamaktır. Bunlar, AKP tarafından Avrupa'ya götürülen, gittikleri
yerlerdeki Alevi kurumlarına alınmayan ve bin pişman geri dönen 65 dede
örneğindeki gibi asla dernek, dergâh ve
kurumlarımıza sokulmamalı, herhangi
bir görev verilmemeli, her yerde teşhir
edilmelidirler...
13-15 Şubat günleri Xızır orucunun
tutulduğu günlerdir. Alevi inancında
Xızır her yerde hazır ve nazırdır, yardımcımızdır. Dertlere deva, sorunlara
çare olandır.. Aleviler ve Alevilik hem
dışımızdaki Alevi düşmanlarınca, hem
"bizden geçinen kalleşler, döner bizi
taşlar" sözlerine uyan Hınzır Paşalarca
asimile edilmeye çalışılıyor. Önümüzdeki dönemde biz Aleviler kendi inancımıza daha çok sahip çıkarak, "Alevileşerek" buna dur diyebiliriz. Yani her
zamankinden fazla Xızıra ihtiyacımız
var..
Xızıre Qal yardımcımız olsun!
kızılbaş - sayfa 8 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Erdoğan-Ergenekon İttifakı mı?
Seyredenler olmuştur, 25 Aralık operasyonunun ertesinde davet edildiğim
IMC TV’deki bir programda Gülen cemaatiyle olan çatışmasında Erdoğan’ın
tutabileceği dört muhtemel yol olduğunu ileri sürmüştüm. Koşullara bağlı
olarak birbirlerini destekleyecek veya
birbirlerinden bağımsız biçimde yürütülebileceğini varsaydığım bu dört
alternatif şunlardı: 1-Ek dış destek
bularak iktidarına yönelik saldırıyı göğüslemek. 2-Her şeye rağmen Cemaatle uzlaşarak sorunu çözmek. 3- Hali
hazırda arkasında bulunan güçlü kitle
desteğini her türlü yola başvurarak kemikleştirmek suretiyle tek başına direnmek. 4-İçeride yeni müttefikler bularak savunma cephesini genişletmek.
Kürtlerin önemli bir bölümü o sıralar
dördüncü ihtimal dışındakilerle fazla ilgilenmiyordu. Bu ihtimale ilişkin yorumları ise kabaca şöyleydi:
Erdoğan’ın Kürtler dışında ittifak yapabileceği güç kalmamıştır. Bu nedenle içeride müttefik aramaya yönelik her
adım, pratikte AKP ile Kürtlerin ittifakı anlamına gelecektir. Kürtler mevcut
krizde AKP’ye yakın durarak bu ittifakın yolunu kolaylaştıran bir politika
gütmelidir.
Sözü edilen programda izah etmeye çalıştığım gibi, değişik kesimlerin
değişik hesaplarla ileri sürdüğü bu
tezin dayandığı ana varsayım yanlıştı. Çünkü Kürtler, Erdoğan’ın içeride
ittifak yapabileceği tek güç değildi.
Kürtlerden evvel Ergenekoncular vardı
muhtemel müttefikler listesinde. Ergenekoncularla ittifak yapmak, Erdoğan
açısından hem daha kolaydı hem de
daha meşru. Böyle bir ittifakın önünde
engel olarak görülen Erdoğan’ın özsel
ordu karşıtlığı, bazı aydınların desteksiz atıflarından başka bir şey değildi.
Erdoğan’ın amacı Türkiye’yi yönetmekti. Bu amaç gerektirdiğinde askerle çatışacağı gibi, aynı amaca hizmet
ettiğinde pekâlâ Ergenekoncularla ittifak da yapabilirdi. Bu nedenle Kürtler,
Cemil Gündoğan
cemil_ [email protected]
Erdoğan’ın ittifak yapma ihtimali olan
güçler arasında dördüncü alternatifin
son şıkkını oluşturuyorlardı. Bu koşullar altında Kürtlerin izlemeleri gereken siyaset Erdoğan’a en başından açık
çek vermek değil, onu Kürt sorununu
çözmeye mecbur bırakacak bir siyaset
olmalıydı. Bu ise mevcut yönetememe
krizinin aşağıdan, yani toplumsal dokudan yaratılacak baskılarla derinleştirilmesini öngörüyordu. (Sözü edilen
televizyon programı şu linkte izlenebilir: http://www.youtube.com/watch?v=
K9Lv950CH1w&feature=youtu.be)
Bu tartışmanın üzerinden topu topu
bir buçuk ay geçti. Ama olaylar öylesine hızlı aktı ki Kürtlerin bütün yumurtalarını AKP sepetine koymalarını
öneren politikanın yanlış bir varsayım
üzerine kurulmuş olduğu kısa sürede açığa çıktı. Erdoğan, 25 Aralıkta
doğrudan kendisini sanık sandalyesine
oturtmayı hedefleyen telefon kayıtlarının internete düşmesinden kısa bir
süre sonra, yönünü bu kez açık biçimde Ergenekonculara çevirdi ve takip
eden birkaç hafta içinde de Ergenekon
tutuklularını serbest bırakan yasal düzenlemeleri gerçekleştirdi. Bu yazının
yazıldığı gün itibarıyla Ergenekon davası sanıklarının ezici çoğunluğu serbest bırakılmış durumdaydı. PKK de
önceki gün KCK adıyla yayımladığı
bildirisinde AKP hükümetinin “demokratikleşme hamlesinin muhatabı
olmaktan” çıktığını açıkladı.
* * *
PKK’nin bu yeni yönelişin içini nasıl
dolduracağını bilmiyorum. Fakat yarın
Öcalan’dan farklı bir açıklama gelirse
kendi sözlerini yutacaklarını tahmin
etmek zor değil. Tutsak bir lidere kayıtsız şartsız biat etme politikasının
kaçınılmaz maliyetlerinden biridir
bu. Dahası, açıklamanın eklektik ve
çelişkilerle dolu niteliğine bakılırsa,
yapılan deklarasyonun AKP’ye karşı
tertiplenmiş bir “iyi polis/kötü polis”
oyununun ürünü olduğu da düşünülebilir. İzleyenler bilir, Öcalan bir süre
öncesine kadar PKK içinde bu oyuna
izin vermiyordu. İyi polisi de kötü polisi de kendisi oynuyordu ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak iki rolü de
yüzüne gözüne bulaştırıyordu. Fakat
son dönemlerde bu tutumunu gevşettiğine dair belirtiler var. Belki de oldubittiler nedeniyle bu noktaya gelmiş
durumda. Sebep ne olursa olsun ortada
böyle bir olgu var. Son açıklamada bir
yandan AKP muhatap olmaktan çıktı
denirken diğer yandan AKP’nin yeniOsmanlıcılık siyasetinin Kürtler cephesindeki karşılığı olan Hamidiyeciliğin diplomatik metinlerdeki ifadesine
dönüşmüş olan “Misak-ı Milli” lafının
özel bir madde halinde vurgulanması,
böyle bir iyi polis/kötü polis oyununu
düşündürüyor.
Bu ve bunun gibi başka ihtimallerin varlığına rağmen, PKK’nin,
Erdoğan’ın Ergenekoncularla ittifak
kurmaya yöneldiği bir dönemde yeni
bir politik tutum belirlemeye çalışıyor olmasının bizzat kendisi önemlidir
ve şimdiye kadarki açıkça ilan edilmiş AKP destekçiliğiyle karakterize
olan politikasına oranla doğru yönde
atılmış bir adımdır. Umarım bu adım
Kürtlerle Alevilerin, Müslüman olmayan azınlıkların, devrimci-demokrat
solcuların, liberallerin ve demokrat İslamcıların ittifakını sağlayıp geliştirir
ve AKP-Cemaat-Ergenekon üçlüsünün
karşısında (bazen de arasında) daha
pro-aktif bir politikayı mümkün hale
getirir. Böyle bir politika, hem Kürtle-
kızılbaş - sayfa 9 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
rin hem de Türklerin yararına olacaktır.
* * *
Erdoğan’ın Ergenekon’a zeytin dalı
uzatma yönündeki hamlesi sadece PKK’nin konumunu etkilemiyor.
Erdoğan’dan böyle bir davranış beklemeyen aydınlar arasında da karışıklıklar ve şaşkınlıklar yaratıyor. Bu
kişiler Erdoğan’ın şimdiye kadarki
otoriterleşme yönündeki hamlelerine iyi-kötü bir kılıf bulabiliyorlardı.
Ancak katilliği herkesçe bilinen bazı
Ergenekon sanıklarını göz göre göre
tahliye etmesini izah etmekte zorlandılar. Erdoğan’ın son on yıldır Kemalist
bürokrasiye karşı bir devrim yapmakta
olduğuna gerçekten inanan veya inanmış görünmeyi çıkarlarına uygun bulan bu yazarlar, şu sıralar o muazzam
“devrim”in nasıl ellerinden kaymakta
olduğuna dair hayıflanmalar kaleme
almakla meşguller.
Diğer bazıları, “böyle olması gerekmezdi” inlemesinin eşlik ettiği bir kaderciliğe sapmış görünüyorlar. Kendilerini olayların akışına bırakmış gibi
bir halleri var.
Bir de dinci harekete Türkiye’yi demokratikleştirmede neredeyse özsel
misyonlar yükleme noktasına savrulmuş eski solcular ve liberaller var. Onlar da Erdoğan’ın yeni yönelişine rasyonel kılıflar uydurmakla meşguller.
E. Mahçupyan’ın, Erdoğan’ın askerlerle flörtünü Kürt sorununu çözmeye yönelik yeni bir iktidar bloku inşa etme
girişimi olarak lanse etmesi örneğinde
olduğu gibi.
Son olarak, Erdoğan’ın yeni yönelişini Ergenekonla gerçek bir ittifak değil
de Cemaat belasından kurtulmak için
başvurulmuş geçici bir manevra olarak anlamak eğiliminde olan yazarlar
var. Bu tür yorumculara göre, Erdoğan
Cemaat belasını savdıktan sonra tekrar Ergenekoncuları dövmeye başlayacaktır. “Ergenekon generalleri beraat
etmedi, sadece tahliye oldular!” diyen
yazarların bir kısmı bu mezheptendir.
Aslına bakarsanız bu düşüncede belli
bir gerçeklik payı vardır. Çünkü ilk
olarak hiçbir kişi veya parti elindeki
iktidarı başkasıyla paylaşmayı istemez; paylaşmak zorunda kaldığında
da onu geri alma eğilimi taşır. Bu ilişki, iktidarın mantığına içkindir. İkinci olarak da Ergenekoncular Erdoğan
eliyle serbest bırakılmış olsalar bile
yeni durumda Erdoğan’ınkini değil,
kendi oyunlarını oynayacaklardır. Diğerleri bir yana, sırf bu iki nedenden
ötürü, Erdoğan’ın kafasında ileride Ergenekonla yeniden hesaplaşma ihtimaline ilişkin fikirler dolaşıyor olabilir.
Ancak bu tür fikirler mevcut güç dengeleri içinde gerçekleşebilir şeyler olmadıkları için Erdoğan’ın ileride yeniden Ergenekonla hesaplaşacağı iddiası
boş bir umudun ifadesi olarak kalmaya
mahkumdur.
Öte yandan Ergenekoncuların iktidar
oyunlarına yeniden dahil olduklarını söylemek, Türkiye’yi önümüzdeki
dönemde eski Kemalistlerin yöneteceği anlamına gelmez. Son gelişmeler,
Ordu da dahil politika üzerinde etkisi
olan bütün güç ve örgütlerin pozisyonunda bazı değişiklikler yapacaktır.
Bu cümleden olmak üzere Ordunun eli
düne oranla biraz daha rahatlayabilir.
Ne var ki bu durum, eski Kemalistlerin
Türkiye’yi tek başlarına yönetmelerine
yetmez. Bunun temel nedeni, Türk toplumunun derin toplumsal yarılmalarla
bölünmüş olmasıdır. Bu toplumsal
yarılmalar, son iki aydaki gelişmelerin bir kere daha gösterdiği gibi, yeni
fay hatlarının eklenmesiyle genişleyip
derinleşmektedir. Bu koşullar altında,
Türkiye’yi tek başına yönetebilme kabiliyeti, giderek tesadüfe bağlı ve geçici bir niteliğe bürünmektedir. “AKP
seçimlerde %50’den fazla oy alsa dahi
Türkiye’yi eskisi gibi yönetemez”, diyenler bu nedenle haklıdırlar. Ama
AKP için geçerli olan şey, eski Kemalistler için de geçerlidir. Onlar da
Türkiye’yi tek başlarına yönetme kabiliyetine artık sahip değildirler. Böyle
bir şeye kalkışırlarsa çok kısa süreli
bir başarı sağlasalar bile Türkiye’yi
Mısır’a veya Ukrayna’ya dönüştürmekten başka bir sonuç alamazlar.
* * *
Sonuç olarak, Erdoğan’ın yüzünü Ergenekonculara çevirmesiyle birlikte
Türkiye’deki siyaset sahnesi yeniden
şekillenecektir. Kırım krizinin frenleyici potansiyelini göz ardı etmeksizin
ekleyelim ki bazı dış faktörler de bu
şekilleniş üzerinde katkıda bulunacaklardır. Söz konusu şekillenişin Kürt hareketi üzerine de bazı etkileri olacaktır.
Bugüne kadar Erdoğan destekçiliğiyle
ayakta kalmaya çalışan Kürt muhaliflerinin ayaklarının altındaki toprağın
kayması ihtimali bunlardan birisidir.
“Erdoğan-Öcalan Yakınlaşmasının Mu
haliflere Etkisi” başlıklı bir önceki yazımda, Öcalan’ın Erdoğan’a yaklaşmış
olmasının bu kesimler üzerinde ne tür
olumsuz etkiler yarattığını tartışmaya çalışmıştım. Öyle görünüyor ki,
Erdoğan’ın yüzünü Ergenekonculara
doğru çevirmiş olması, sözü edilen
Kürt muhalifleri bakımından o yazıda
tartışılanlardan da ciddi sorunlar doğurmaya adaydır.
Yine de her krizin, aynı zamanda köklü
zihniyet değişikliklerini gerçekleştirmek bakımından bir fırsat olduğu gerçeğini hatırlamakta fayda var. Mevcut
kriz hali de Hamidiyeci ideolojinin son
on yılda Kürt aydın ve siyasetçilerinin
bagajına kattığı açık ve gizli tortulardan arınmak ve Kürt hareketini, Türk
siyasal sistemini oluşturan tarafların
basit bir uzantısı olmaktan çıkararak
kendi ayakları üzerinde durabilen toplumsal bir harekete dönüştürmek bakımından bir fırsata dönüştürülebilir.
Sizce böyle bir şeyi ummak çok mu
safça olacaktır?
Bizdeki Hamidiyeci hegemonyayı besleyen Türkiye’deki merkezler birbirine
girmişken.
Türkiye’deki merkezleri besleyen küresel aktörler konuyla ilgili politikalarını değiştiriyorken.
Ve son olarak korucular bile Türk siyasal bütünlüğünden kopma eğilimine
girmişken.
2014-03-17
kızılbaş - sayfa 10 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kardeş miyiz?
Herkül Millas
Azınlık üyesi olmak da, ama azınlık
üyesini mutlu kılmak da zor. Ben, örneğin “Hepimiz kardeşiz” söylemini
sevmem, hatta bundan rahatsız olurum. İlk elde en iyi niyetli söz gibi görünür, ama bana gizli amaçlı bir projenin ifadesi gibi gelir. Sanki birileri
“Sen kendini farklı görüyorsun, ama
biz senin farklılığını kabul etmiyoruz,
seni bizim gibi, bizden farksız kabul
ediyoruz” diyorlarmış gibi algılarım
bu sözü. Yani benim azınlık kimliğim
tanınmıyor bu durumda, ve dolayısıyla
bu söz rahatsızlık kaynağı oluyor. Ne
zaman “Bu insanlar bizdendir, kardeşlerimizdir, hiç ayırt etmeyiz” lafını
duysam, içimde sıkıntının doğmasını bu biçimde açıklıyorum. Bu lafları
söyleyenin, birilerini asimile etmek
istediğini düşünürüm. “Komplodur
bu söz” derim. Hatta, ikiyüzlülük sezerim: Güzel laflarla maskelenmiş bir
yok etme, yok farzetme yordamı.
Bunun aksi ifadesi de vardır: “Bu insanlar bizden değildir, biz bu insanlarla kardeş kardeş yaşayamayız, bizden
çok farklıdırlar.” Bu laf da beni, daha
da rahatsız eder. Bu kez ayırımcılık
vardır diye, yeniden azınlık damarım
tutar. Ne demekmiş “Siz farklısınız”!
Anayasa’ya göre, ama en temel insan
hakları bağlamında da, çağdaş bir toplumda siz-biz nasıl olur? Hepimizin
eşit ve farksız olmamız ve öyle sayılmamız gerekmiyor mu? Zaten azınlıklar ne çektiyse bu anlayıştan çekmiştir
diye düşünürüm. “Siz bizden değilsiniz” diye başlar ve dışlama, hakkın
yenmesi, aşağılanma diye sürer gider.
Bu lafın arkasında da ırkçılık vardır
diye kızarım.
Her iki lafın da beni ayrı ayrı rahatsız
etmesi beni ayrıca rahatsız ediyor. Bu
konular aklıma takıldığında, aynı anda
aklıma Hüseyin Rahmi Gürpınar gelir,
çünkü onun ‘Ben Deli miyim?’ diye
bir romanı vardır. Roman bir yana,
“Ben ne istiyorum?” sorusu günceldir
ve önemlidir. Çünkü, düşünün, çoğunluktan biri, “Sevgili dostum, seni nasıl
görmemi istiyorsun, kardeş mi sayayım seni yoksa benden farklı bir kimse
olarak mı?” diye sorsa, benim doğru
dürüst bir cevap vermem gerekmiyor
mu? Onun da bir yanıt alma hakkı doğmaz mı bu sitemlerimin sonunda? Nasıl bir yanıt vermeliyim bu sorusuna?
Bu konuda açık, yani kolay anlaşılır
bir yanıtımın olmaması bana çok ilginç
geliyor. Ama durum rahatsızlık verici
de. Bu açmaz, azınlıkların mutlu olamamalarının bir ek nedeni gibi beliriyor. Yoksa tatminsizlik, her yanda düşman ve her zaman komplolar gören bir
azınlık algılamasından mı doğuyor?
Bu algılamaya ‘azınlık kompleksi’ demek daha doğru mu acaba? İşte bunları
düşüne düşüne bu yazıya koyuldum.
Bitirmek için de son bir gayrette bulunacağım.
Kendimi (her zaman değil, arada sırada) bir azınlık üyesi olarak gören ben,
bana ‘kardeş’ muamelesi de, ‘yabancı’
muamelesi de yapılmasını veya beni
bu nitelemelerle belirlemelerini istemiyorum. En başta, kimsenin bu konuda
görüş bildirmek hakkı olmamalıdır
diye bir duygu var içimde. Azınlıklar
ve azınlık üyeleri birileri tarafından
‘belirlenmemeli’. Kendi kendilerini
belirlesinler, gerekirse veya böyle bir
ihtiyaç duyarlarsa. “Siz şusunuz, busunuz” lafının kendisi rahatsızlık kaynağıdır (en azından benim için). Ne olduğum konusunda konuşma hakkı yalnız
bende olmalıdır. Birilerinin ‘belirleyici’ sıfatıyla –dolayısıyla üstün ve egemen bir statüde– ‘kardeş’ veya ‘düşman’ söylemine girişmesidir sorun.
Aslında bu söylemlerin her ikisi de
(kardeş/düşman), bir ‘kim üstündür,
kim güçlüdür’ kavgasında yer almakta
ve aynı mesajı vermektedir: Senin ne
olduğuna ben karar veriyorum! Bu, kişisel düzeyde de (yani iki kişi arasında)
olabilir, gruplar düzeyinde de (çoğunluk azınlık arasında). Ne söylendiği
ikincildir. Önemli olan, konunun hangi
biçimde ele alınmış olduğu ve konuş-
ma hakkının kullanılması. Bu hakkın
birilerince kullanılması, başkalarının
başka bir hakkının kısıtlanması anlamını taşır. Rahatsızlık bundan doğar –
gibi geliyor bana.
Tabii, akla en doğal soru geliyor: Çoğunluk veya çoğunluktan bir kimsenin
nasıl hissettiğini ifade etme, bu kimsenin azınlığı ve üyesini nasıl algıladığını söyleme hakkı olmayacak mı?
Tabii ki olacak. Ama ‘öteki’ni nasıl
gördüğünü söylerken ‘öteki’ konusunda değil, kendi hakkında (duyguları,
algılamaları, korkuları, ideolojisi hakkında) konuştuğunun bilincinde olması şartıyla. “Sen ‘kardeş’sin veya “Sen
‘düşman’sın” diyenin, aslında kendi
duygularını ifade ettiğini bilmesi gerekir. Oysa günümüzde yapılan bu değil.
Konuşan, kendi algılamalarını ifade
ettiğini bilmiyor; bir gerçeği ifade ediyor – ettiğini sanıyor.
Örneğin, fetva verircesine “Kardeşiz”
diyen, bununla yetinmeyip, “Ben seni
kardeşim sayıyorum, sen beni nasıl
görüyorsun?” diye sorsa ve sonra, iyi
niyetle ve yanıtı kabul etmeye hazırlıklı durumda, ötekini dinlemeye ve anlamaya açıksa, durum bambaşka olur.
Böyle bir durumda kişiler gerçek bellediklerini dayatmıyor, kendi iç dünyalarını ifade ediyorlar demektir. Buna
kim itiraz edebilir?
Yani ben birilerince belirlenmek istemiyorum. Yarın sabah kalktığımda bu
toplumun eşit vatandaşı olmak isteyebilirim. Ama yarın öğleden sonra, saat
beşte diyelim, bazı arkadaşlarla buluştuğumda azınlık üyesi olarak onlarla
sohbete de başlayabilirim. Gece bastırınca da başka birileriyle dünya vatandaşı oluveririm. Bu, Doktor Jekyll ve
Mr. Hyde olmak demek değildir. Hepimiz öyleyizdir. Birçok kimliğe sahibiz. Tek birine sokulunca sıkıntı basar
ve çelişkiler doğar. Bir tek kimliğin
gömleği dar gelebilir birçok kimseye.
(Gelmeyene ne demeli? Bilmiyorum!
“Yakıştı” diyebiliriz)
Asıl güzel olan, bu konularda serbest
olmamız, dikkatin odağı olmamamız,
konu olmamamız. Azınlık olmak zor
ama onu anlamak daha da zor, öyle değil mi?
Kaynak:
Azınlıkça Dergisi
kızılbaş - sayfa 11 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Yüzleşme
A l i Haydar K A N LI
Berlin;
bir üçgeni andırdı bana
üç ucunda üç kat gerildim çarmıha
ötekiydim ben Jenosid kıskacında
Ermeni,Süryani, Pontus Rum´u, Kızılbaş
ve daha ne kadar öteki varsa Anadolu`da
Talat, Enver, Cemal, Kemal paşalar karşımda
refakat etmek istiyorum Teleryan´a
Lemkin´in sıcak insan yüzü beliriyor karşımda
içimdeki volkan kabarıyor, hiçkırıklar takılıyor boğazıma
kısık bir sesle sadece hayır, şimdi degil diyebiliyorum
röportaj yapmak isteyen Elif Kabukcu´ya
İşte tüm iticiligiyle duruyor Brandenburger Tor´da tanrılaştırılmış Sovyet Ordusu, meydan okurcasina insanlığa
….
„Sachsenhausen Toplama (İmha) Kampı“ beni üç boyutlu
bir kıskaca aldı adeta 12 eylül zindanlarından Erzurum
Toplama (İmha) Kampına oradan da Sibirya´ya ve tekrar
Almanya´ya savruluyordu insan yanım.... sanki gizli bir
güç itiyordu beni gerisin geri çakılıp kalmıştım adeta, gitmiyordu ayaklarım ileri.... oysa işte orada, on adım ilerde
Krematoyum denen insanlığın ibret abidesi 41° dereceye
firlamış ateşim daha fazla ayakta kalamıyorum Peter´den
alıyorum daha sonra Pepeyi ve Turgud´adlı türk istihbarat
seflerinin Berlin (sachsenhausen KZ) ziyaretine ait fotograf ve bilgilerini.. yıl bin dokuzyüz kırk iki Nazi kampında
ne arıyorlardı (yapıyor) acaba?
Üstelik gelmeden birkaç gün önce Erzurum´a sürmüşlerdi
bin Yahudiyi sahi, Hitler´in ögretmeni de Mustafa Kemal
degilmiydi? ve Mustafa Kemal´in başkomutanı Liman von
Zanders ...
Yıllar önce okumuştum İlya Ehrenburg ve daha birçok
yazarın kitaplarından ama bizzat yaşamak bambaşkaydı bu
yeryüzü cehennemlerini ...
Villa Wansee;
Kemal yaşasaydı diye söze başlıyor Alman Führeri ..
ve devamla; " Mussolini de iyi ögrencisiydi, ama en iyi
ben kavradım Mustafa Kemal`i şimdi hedefimiz Polonya,
İleriiiiiiiiiiii!
Almanlara yeni yaşam alanları açacağız, Silip atacağız
tarihten Lehleri ..
Polonya işgali öncesi son gizli toplantı Stugart duruyor
karşımda 1935 Nürnberg Anayasasının baş mimari DR
Azmi ve Bahettin beyler mi? 1878 Berlin kongresindemi-
yim yoksa? sahi aralarındaki kayıp kimdi?
Talat Pasa degil mi? iyi de neden 1921 hepsinin ölüm
tarihleri?
EL-DE Haus; (eski Gestapo Merkezi) ürperiyorum!
Onbinlerce insanın kimlikleri okunuyor ve duvara yasıtılıyor kimlik bilgileri .. okunuyor aynı zamanda ne zaman
nereden alınıp nerede ve nasıl öldürüldükleri. Hücrelere
aşina gözlerim ama buradaki durum bizimkinden çok daha
vahim...
Sinti, Rom, Romalar toplanmış Deutz´taki Schwars-Weiß
sahasına buradan, bir gecede on bir bin Yahudi ve BİN
BEŞ YÜZ ÇİNGENE yollanıyor Ausschwitz toplama
(İmha) kampına.... yanılıyormuyum yoksa? hafizam yine
gelgitlerde
Der-Zor yolu sanki burası ve sürüklenen cesetler; Ermeni,
Süryani cesetleri.. ve su geçen kamyonların üzerindeki
insan iskeletleri sahi nereye yollanıyor, kim neyler ki insan
kemiklerini?
Pontus Rumlari mi yoksa Kimbilir! Kocgiri yad Dersim`dir
belki de öyle gerginim ki sığmıyorum, sığamiyorum kabuguma İspanyol Antifaşit Cephesindeyim şimdi çomak sokuyorum zulmün çarkına ahh! keşke yoldaş olaydım Aliser
ben sana binbir ihanetin, ihanetçinin inadına.............
Yahudi Mezarlığı (Boklemünd) iste orada ayakkabı topuğu
formundaki mezartaşı Josef´in mezarı burası hemen canlanıyor gözümde Ermenilerin o dülger (sanatkar) elleri şimdiki Kempgen ayakkabı magazaları zincirinin ilk dehası
el konmuş Nazi´lerce nasıl ki Gayrimüslümlerin tüm varlıklarına elkonduysa bizde de o da ne?
Bir mezar kurşunlanmış birkaç adım ötede soyunu kırdıkları yetmemiş kin kusuyorlar hala mezar taşlarına bile …..
ah şu benim sefil insanlığım bak işte surada Ani Harabeleri oysa daha yüzyıl evvel ışıl ışıl dı geceleri ve insanın içini ışıtırdı cıvıl cıvıl çocuk sesleri peki ya Ahdamar`a ne demeli? nerede o eski görkemi? ya Ayintap`in, Diyarbakir`in,
Mardin, Siirt, Sebastia, Erzurum`un dülgerleri? acının her
yanı ezer içimi ammaaaaa ... ille de Gomidas`ın suskunlugu öldürür beni ..............
Nisan 2014 / Almanya
kızılbaş - sayfa 12 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Olmak
ya da
olmamak
X. Çelker
Shakespear Dersim'i bilir miydi,
Dersimliler'den haberdar mıydı bilinmez. Ama o, Dersim'i bilmezse de,
Dersimliler'den haberdar olmazsa da
Dersim'in geleceği bu sözde saklı.
Dersimliler açısından artık "olmak ya
da olmamak"tan daha ivedi bir gerçeklik yoktur.
Çünkü Dersimliler'in küçümsenmeyen bir kesimi kendisini ya Türk, ya
da Kürt görmekte. Yanısıra kendisini
Ermeni veya Arap görenler de var. Bu
durumda akla hemen şu sorular gelmekte:
Dersimliler neden hep kendinden daha
büyük, daha güçlü bir olguya ait olmak
ister?
Neden bir başka ırka, bir başka dine,
bir başka dile, bir başka coğrafyaya ait
olmak ister?
Asıl olan bir yere ait olma duygusu
mu, yoksa kendi gücüne güvenemeyip
başka şeylerden medet ummak mı? Şucu-bucu olma isteğinin nedeni yalnızlıktan kaçış mı, korku mu? Yoksa kendinden güçlüyü arama isteğinin nedeni
kendine güvensizliği mi?
Aşağıda vereceğim iki örnek kuşkularımda haklı olduğumu gösteriyor.
Birinci örnek
Doğu Perinçek'in 06 Temmuz 2012'de,
"ip.org.tr" sitesinde Musa Tanrıkulu'nun Tunceli’liyim ve anadilim “Zazaca” adlı makalesini yansıttığı “Zazaca”
ve Kürtçe öğretim dili olabilir mi? adlı
makalesi.
Bu makalede Tunceli-Pülümür'lü Musa
Tanrıkulu atalarının tüm baskılara, kıyımlara rağmen koruduğu aidiyet duy-
gusundan yoksun bir vaziyette, uğrdığı
asimilasyonun dahi farkına varmadan,
T.C. milliyetciliğine soyunarak, cahilliğini "bilgiyi ve teoriyi Cumhuriyetin
okullarında ve Türkçe olarak" edinmekle giderdiğine vurgu yapıyor. Oysa
T.C. okullarında okutulan tarih bilgisi
sağ kanat bir ideoloji olan Türk-İslam
sentezinden ibarettir. Dersim Soykırımı da bu teoriyle hazırlanıp uygulanmış. Fakat böylesi zavallılar bunun
dahi farkında değildirler. Bu nedenle
kendisini, tarihi coğrafyanın adı olan
Dersim'le değil de "Cumhuriyet ve
ilericiliği ifade ettiği için Tunceli” ile
ifade ediyor ve bundan gurur duyuyor.
"Bölgemizde bu özelliklere sahip
Türkler, İranlılar ve Araplar gibi milletler yaşamaktadır. İleri ve uygar
toplumların dillerinden, geri kalmış
toplumların dillerine sürekli olarak
kelime ve kural akışı olmuştur. (..) Bu
nedenledir ki Zazacada kullanılan kelime sayısı 1500-2000’i geçmez", diyen Musa Tanrıkulu yayınlanmış olan
Zazaca sözlükleri alıp bir gözden geçirse yalan söylemlerinden ötürü utanır mı aceba?
Türkçe'de "m" harfiyle başlayan tek kelimeni olmadığını biliyor mu?
Cömerd, çadır, çarmıh, çeper, çeyrek,
desimetre, destek, dezge, fırsat, göçer, herkes, kelepir, namerd, pehlivan,
pergel, pervane, peşin, piyade, rehber,
sarhoş, serbest, serseri, sınır, vadi vb.
daha bir çok kelimenin Zazaca veya
Kürtçe'den Türkçe'ye geçtiğini biliyor
mu?
Cumhuriyetin kuruluşunda bu yana
her türlü imkan seferber edilmesine
rağmen Türkçe kelimelerin sayısının
8.000 olduğunu Nişanyan Etimoloji
Sözlüğünde belirtir. Musa Tanrıkulu
sayın Musa Canpolat'ın sözlüğünü eline alıp sözcükleri sayabilse bu sayıyı
en az ikiye katlayacağından haberdar
mı?
"Mesele gelip burada düğümleniyor.
1500 - 2000 kelime ile hayatını ancak
devam ettirebilen Zazalar fizik, kimya,
matematik, hukuk, edebiyat, sosyoloji
kısacası fen, edebiyat ve kültür eğitimini hangi kelimeleri kullanarak öğrenecek. Asit, alkol, glukoz, tanjant,
karekök, açı, dikdörtgen, üçgen vs vs
kelimelere karşılık ne diyecek?" Bunu
yazan Tanrıkulu fizik, matematik, sosyoloji, asit, alkol, glikoz, tanjant, kare
sözcüklerinin Farsça; kimya, hukuk,
edebiyat, fen sözcüklerinin ise Arapça
olduğunu biliyor mu?
Bilmez, haberdar değildir, onu ilgilendirmez. Çünkü o artık Tanrıkulu değil
T.C.'nin kuludur.
"Tarihi süreç içinde coğrafyamızda
öncelikle ölmeye mahkûm Zazaca,
Kürtçe, Süryanice ve benzeri diller
olacaktır", diyen T.C. kulları olduğu
sürece muradına ermeleri de ne yazık
ki olasılık dahilindedir.
İkinci örnek
"http://www.zazaki.net/haber/zazalarkurt,-zazaca-kurtcedir-1305.htm" linki
ile "zazakî.net"de yayınlanan "Zazalar
Kürt, Zazaca Kürtçedir" başlıklı makale.
Bu makaleyi Dil Sanat ve Kültür Derneği (ziwan-kom), Newepel gazetesi,
Şewçila dergisi, Zazakî.net, Vate dergisi gibi kurum, dergi ve internet sayfalarının yanısıra Roşan Lezgîn, Bîlal
Zîlan, Munzur Çem, J. İhsan Espar
gibi bireyler de imzalamışlar.
İlk kez olsa gerek bu kadar kurum ve
birey biraraya gelip devletin bir kurumu olan Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir
çalışmasını avazları çıktığı kadar desteklemekte ve minettarlıklarını şöyle
ifade etmektedirler: "Artuklu Üniversitesi akademisyenlerince hazırlanan
“KURDÎ 5 Kurmancî” ve “KURDÎ 5
Zazakî” ders kitaplarında kullanılan
tanımlar, dil ve terminoloji doğrudur.
(…) hazırlanan kitaplar, hem dilin kullanımı açısından hem de içeriği açısından titiz ve değerli bir çalışmanın
ürünü olup, takdir edilmesi gereken
bir çalışmadır. Bundan dolayı, kitabı
hazırlayanları kutluyor, kendilerine teşekkür ediyoruz."
Bu kutlama ve teşekkürün nedeni ne
aceba? Akla tarihi Türk-Kürt itifakının devamı olasılığı ile yakın gelecekte
"Kurdi"nin eğemenliği altına girecek
olan Zazaca'nın akibeti geliyor.
Kitapta Kurdî, Kurdki isimleri geçmekte ve yanısıra Zaza Kürtleri demekte. "…Gerek Kurmancca gerekse
kızılbaş - sayfa 13 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Zazaca lehçesinde kullanılan dil, standartlaşmaya doğru giden bir dildir.
Bunu destekliyor, çalışmalarından
dolayı kendilerini kutluyoruz" diye de
temenilerini ifade etmekteler. Burda
sorulması gereken, Standartlaşmaya
doğru giden bir dil mi, Kurmanci'leştirilen bir dil mi? sorusudur.
Başta C. M. Jacobson, M. Sandonato
ve daha sonraları Prof. Gippert, Dr.
L. Paul gibi dilbilimcilerle Zazaca'ya
yönelik çalışmalara Ware (Dergisi)
Grubu olarak 1991'de başladık. 1992
yılında Elif ba Warey diye adlandırdığımız Zazaca Alfabeyi yayınladık.
C. M. Jacobson eşliğinde yapılan bu
çalışmaları, yine C. M. Jacobson 1993
yılında "Rastnustena Zoné Ma" adıyla
kitaplaştırdı. Vate grubu ise tam 5 yıl
sonra, 1997 de ilk sayısını yayınladı.
Kendilerinden önce yapılmış olan bu
çalışmaları sırf siyasi görüşlerine tekabul etmediği için -kısacası Kürtcülük
yapılmadığı için- görmezden geldiler.
Fakat, Zazaca'ya yönelik hiç bir çalışması olmayan E. C. Bedirxan'ı kendilerinin kılavuzu edindiler. Vate dergisinin Ware dergisine alternatif olarak
çıkarıldığını Roj TV'de Lerrzan Jandil
bizzat ifade etti. Ware dergisini çıkaranlar kürtçülük yapmıyorlar diye "bölücü" oluyorken, kimliğini inkar edenler dilbilimci mi oluyor?
Ware Grubu olarak Zazaca alfabeyi oluştururken, Bedirxan alfabesini
incelemiş ve bazı seslerin karşılıklarının o alfabede olmamasından (x-ğ
harfi) dolayı, Zazalar'ın da Türkçe'yi
bilmelerinden hareketle Latin harflerinin Türkçe üzerinden alınmasının
okuma-yazmayı kolaylaştıracağını baz
alarak hareket etmiştik. Örneğin "ı"ve
"i" harflerini Bedirhan Alfabesinin "i"
ve "î"sine tercih etmiştik. Attığımız
adımın doğru olduğunu da pratikte gördük. Bunu isteyen her kes Ware ve Bedirxan albesiyle yazılmış aynı metni bir
Zaza okuyucuya okutarak sınayabilir.
Divengî adıyla alfabede işledikleri ses
ise "xw" sesi ve buna da xwazgîn, xwe,
xwendî, xwezila örnekleri verilmiş.
Dilden anlayan birinin bu ses kombinasyonunun Zazaca olmadığını bilmesi gerekir. Onlar da Zazaca'da bu sese
örnekler bulamadıklarından Kurmanci
örnekler vermek zorunda kalmışlar.
Ayrıca Ware Alfabesi'nin teknik olarak
da büyük bir kolaylık sağladığının altını da çizmeliyim.
Ders kitabında "dibistan" ile "Wendegeh" kelimeleri bolca kullanılırken,
Zazaca konuşanlar tarafından yaygın
olarak kullanılan mektebe kelimesi
kullanılmamış. Kelimelerde tabelada
gösterildiği gibi özellikle Kurmanciye
benzetme çabası sözkonusu.
MEB tarafından yayınlanan Zazaca'da yaygın kullanılan şekli
kitapta kullanılan şekli
bajar
paca
baş/başe
pîrozkerdene
başûr
rewşe
belê
rojawan
birine
rojhelat
candar
sipas
cilan
şanbaş
ciwîyênê
şodirbaş
cu
taşti
cugeh
tehmserd
çalakî
temaşe kerdene
dorûverê
vakur
gelek
xebat
mamosta
xîzikoke kerdene
nêmroj
yewşeme
suke
qula
rınd
şén kerdene
vervaroc
hal
héya
ğerb
dırbete
şerq
roene
berxudar be
kınci
şano xér
weşiya xo ramıtene
şodıro xér
weşiye
ara
mekan
bé tam
kar u gure
sér kerdene / téy
niadaene
der u dor
zıme
xélé/zaf
kar/gure
malım
ğıj kerdene
peroc
bazar
Bahsi geçen Kürtçe'leştirme çabaları
aşağıdaki isim ve örnek cümlelerde olduğu gibi bir bütün olarak kitaba yansımış bulunmakta.
Azad, Berfin, Bawer, Bınefşe, Hêlîn,
Beybûn, Zana, Roni, Baran, Rénas,
Mizgîne, Loran, Lorane, Soran, Zerga,
Terfa, Tajdîn, Goran, Solîne, Dilgeş,
Rûmete...
Gelî Kurdan, bêrin têde biwanîn.
Beyta Feqî ya
Vengê Xanî yo
Ziwané kurdkî yo
Pirtûka Xwendina Kurdki
Zazaca'nın en yoğun konuşulduğu yerlerden biri olan Mamekiye ve Bingöl'un
adı hiç geçmezken, Hekari-Çolamerik,
Muş, Wan yaygınca kullanılmış. Tarihi Désim (Dersim) adı da Tunceli anlamında sadece bir kez kitapta yer almış.
Aidiyet ile ilgili yukarıda sorulan sorulara verilecek cevap ne olursa olsun
doğuştan gelen bu duygunun kaybolmakla yüzyüze olduğu "Herkesin bildiği sır"dır. Sağlıklı bir şekilde tatmin
edilemeyen, yok olmakla karşıkarşıya
gelen bu duygudan dolayı ne yazık ki
kendi olmaktan öte, hep başka arayışlara yönelme ihtiyacı duyulmuştur.
Sağlıksızlık çocuklukta başlamış. Aile
ortamında özgün bir birey olarak büyütülmemiş. Kendisine sürekli, "ben
Dersimli'yim, ben Alevi'yim, benim
dilim Zazaca'dır deme", denmiş. Kırsalda etrafını saran Müslüman kesim,
şehirlerde mahalle baskısı, herhalükarda zorbannın gücünü ensesinde his
ederek büyümüş, korkularla büyütülmüş. Yanısıra kuşaklararası kopukluk
yaşanması nedeniyle ne özgünlüğünü
hissedebilmiş, ne de aidiyet duygusundan payını alabilmiştir.
Kendimizi kimseyle kıyaslamadan özgünlüğümüzü, bir yere ait olduğumuzu
hissetmek zorundayız. Bunun da yolu
aidiyet duygusundan geçer. Ait olma
duygusu insanın varlığını devam ettirebilmesi için gerekli bir duygudur.
Çünkü insanın tek başına varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir.
İnsan aidiyet duygusu ile büyür ve
ölür?
Kamillerimiz lafanlamazlara herslendiklerinde, "Mı névake kıré mıra niyo,
mı va ke mıra niyo" derlerdi...
Kaynak:
http://www.vartositesi.com/makale/128/42/
kızılbaş - sayfa 14 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
DERSÊN
KURMANCÎ(2)
BEŞA DUYEM
01-RÊBENDAN
02- REŞEMÎ
03- ADAR
04- AVRÊL
05- GULAN
06- PÛŞPER
07- TÎRMEH
08- TEBAX
09- ÎLON
10- KEWÇÊR
11- SERMAWEZ
12- BERFANBAR
01-DEMSALÊN SALÊ
Uğur Adsız
ROJÊN HEFTÊ
DUŞEM
SÊŞEM
ÇARŞEM
PÊNCŞEM
ÎN
ŞEMÎ
YEKŞEM
ROJÊN HEFTÊ
Dudu dudu, duşem tê
Sêşem li pê duşemê
Çarşem roja çaran e
Daye pêşiya pêncşemê
Pêncşem çû mala xalo
Xalo çû mala kalo
Ka navê kalo çi ye?
Navê kalo înî ye.
• 1-BİHAR
2-HAVÎN
3-PAYÎZ
4-ZİVİSTAN
• SERENAVÊN MEH Û ROJÊN
TAYBET
• Eger mebest ji navên meh û rojan
meh û rojên taybet bin, bi tîpên girdek dest pê dikin. Lê eger mebest daraz û ragihandin be, bi tîpên hûrdek
dest pê dikin.
• Mînak:
• Roja Evîndaran 14ê reşemîyê ye.
• 14ê Reşemiyê Roja Evîndaran pîroz
be.
• 21ê Adarê Cejna Newrozê hat
pîrozkirin.
• Cejna Newrozê 21ê adarê ye.
• 1ê Gulanê Cejna Karkeran pîroz be.
• Her sal yekê gulanê Cejna Karkeran
e.
JİYAN Bİ KURDÎ XWEŞ E
Zimanê me him rûmeta me ye him jî
Şemî rojek pir xweş e
Dilê me dike şahî
Em dilîzin bi hev re
Bi lîstok û biyarî
A va ye hatiye yekşem
Zarok çûne çem û çem
Duşem, sêşem û çarşem
Pêncşem û roja înê
Diçe bi kar û xebat
Lo û lê, lê û lo
Ka werin vê şahiyê
Hatiye dawiya heftê
Bi xweşî be li her derê
MEHÊN SALÊ
[email protected]
resm û reng û dengê me ye. Bi zimanê
xwe, xwe nas bike û bi zimane xwe,
xwe naskirin bide. Eger mirov bi
zimanê xwe bifikre bi zimanê xwe
dipeyve, bi Kurdayî jiyana xwe derbas
dike.
Di jiyana Kurdan de Xeyal û xewn û
evîn bi zimanê dayîkê xweş e. Eger
mirov huner û edebiyata xwe bi
zimanê Kurdî kar bîne şewqa wî di
mêjî û dilê mirov de cîh digire. Ji
binbîraxwe de siya reş paqij bikin ku,
rûyê we sipî, jiyan û qedera we gul û
behar be.
DEMÊN ROJÊ
SİBE
SİBÊ
NÎRVO
ÊVAR
ŞEV
PEYVÊN Jİ BO SLAVDAYİNA
DEMÊN ROJÊ
ROJBAŞ / SİBÊ TE Bİ XÊR
DEMBAŞ/ ÊVARBAŞ/ ÊVARÊ TE Bİ XÊR
ŞEVBAŞ / ŞEVÊ TE Bİ XÊR
DANÊN ROJÊ
DANÎ SİBÊ /06-12
DANÎ NÎRVO /12-18
DANÎ ÊVARE /18-24
DANÎ ŞEVÊ /24-06
Daniyek demekîi ji sedî sed ne diyarê
lê em dikarin daniyekî wekî 6 demjimar hesep bikin.
kızılbaş - sayfa 15 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
HALKLARIN VE
KADINLARIN
ÇIĞLIĞI
“ERBANE”
Ayşegül Karadağ
Erbane Mezopotamya’da yaşayan halkların yaşam biçimlerine de uygun enstrüman. Def ’e benzediğini gördüğümde hele de kadının elinde her alanda
çalınması dikkatimi çeken en büyük
özelliği olmuştu.
Erbane halkların ve kadınların çığlığı.
Dikkatimi çeken en büyük yönü kadının çok hassas ve çok nazik bir şekilde
belki de çığlık çığlığa Erbane’yi kullanması olmuştur.Erbane çalan kadınları
gördüğümde içim büyük bir coşku ve
heyecanla dolup taşar.
Bu büyük coşku ve heyecan beni
Erbane’nin tarihine götürdü.Neden
kadın? Erbane İbranice de 'tef ', Sümerlilerin dilinde 'dup' Arami dilinde ise
'doff, daff', Şırnak ve Serhat bölgelerinde 'def ' Xerzan ve Diyarbakır yörelerinde ise 'erbane' ismiyle kullanılıyor.
Erbanenin sesi doğanın sesidir. Erbaneyi M.Ö binli yıllarda kadınlar ortaya çıkarıyor. Diyarbakır'da çok sık
kullanırken Ortadoğu ve Asya'da çok
yaygın.
Erbane müziğin bir parçasıdır ve Kürt
kültüründe önemli bir enstrümandır.
Kürt, Arap, Ermeni, Süryaniler düğünlerinde, dinsel ayinlerinde erbane
çalıyor.
Tarihin derinliklerine inersek, asıl anlamda Zerdüştler zamanında yani islamiyetten önce Kürtler, ateşler yakarak
özellikle kadınlar bu ateşin etrafında
halay çekerlerdi. Bu enstrüman hem
eski hem de çok sesli ve renkli. Gerçekten 5. yüzyıldan önce varolan bu enstürman şu an unutulmanın eşiğinde.
Erbane Mezopotamya’da yaşayan
halkların yaşam biçimlerine de uygun
enstrüman. Erbaneyi diğer vurmalı
çalgılardan ayıran özelliği, vuruşların
dıştan içe doğru olmasıdır. Bu da çalgıcı ile çalgının bütünleşmesini sağlıyor,
içselleştirme sözkonusu.
Hunermend Sosin’in Erbane ile ilgili
sözleri ciddi anlamda beni etkiledi. Erbanenin ‘Eğer gücün yoksa beni çalma’
dediğini belirten Sosin, ‘Eğer o gücün
yoksa, ruhsal açıdan enerjik olmayıp
ve hayallerini onunla birleştirmezsen,
o seni kabul etmez. Hem estetiktir,
hem nazik hem de asildir” diye konuşuyor.
Erbanenin kadının rengi ve kadını tanımladığının da önemine değinen Sosin, “Zerdüştlük döneminde kadınlar
çalıyordu ama islamiyet geldikten sonra birçok şey kadına yasaklandı.
Sanat alanından, erbane çalmaya ve
daha birçok şey..” diyor. Erbanenin
unutulmayla yüze yüze kaldığının
çok acı bir durum olduğuna dikkatleri çeken Sosin, bundan dolayı erbaneyi
bir hastalık gibi yaymak istediğini de
söylüyor.. Sosin, ilaçtan daha etkili bir
şekilde insan ruhunun derinliklerine
ulaşabildiğini anlatıyor..
Şu an günümüze baktığımızda yürüyüşümüzde, mitingimizde, taziyemizde, düğünlerimizde kullanıyor. Zerdüşlük döneminde kadınlar çalıyordu
ama islamiyet geldikten sonra birçok
şey kadına yasaklandı.
Sanat alanından, erbane çalma ve
daha birçok şey... İslamiyet döneminde
Kaside-i bürde gibi camilerde, mevlütlerde çalınıyordu. Buralarda da erkekler rol sahibi olduğu için kadınların
yeri yoktu. Dervişler, sofiler çalıyordu
mesela.
Kadını tanımlayan bir alettir ve kadının rengidir. Erbane perdeli bir enstrüman olmayışından notaları farklıdır.
Solfejle değil bona ile çalınıyor. Yani
melodiyle değil, ritimle...
La ve do tonlarında çalınır. Erbane
bugün her herkesin elinde kullanılarak bizlere güç veriyor. Hem estetiktir,
hem nazik hem de asildir. Aslına bakıldığında kadının rengidir ve kadını
tanımlıyor.
Mesela şeklini un eleğinden (bêjing ve
moxil) almıştır. Doğaya bağlı ve yaratıcı olanlar bunu kullanmıştır. Bu da
kadının doğasında vardır. Özelliklerine ve farkındalıklarına gelirsek, değişik çalma şekilleri vardır.
Mesela etrafında halkacıklar var, ritimler eşliğinde 10’a yakın versiyonla
çalınabiliniyor. O halkacıkların sesi,
insanı yüreğin derinliklerine götürüyor. Çalarken bunları hissetmeniz lazım. Farklı bir yanı daha; stresli anlarda, üzgün ve kederli anlarda ve hatta
keyifli anlarda can arkadaşınız oluyor.
Öfkeli ve kızgın anlarda çok sertçe vurup, bütün öfkenizi bırakabiliyor ve
rahatlayabiliyorsunuz. Kederli anlarınızda ruhun derinliklerine inip kederinizi paylaşıyor ve mutluluğunuzu
da aynı şekilde. İlaçtan daha etkili ve
yararlıdır.
Erbane, kültürümüz, kuruluşumuz ve
varlığımızdır. Bir Kadın ‘erbane’ çalıyorsa kutsaldır. Her zaman Erbane çalan Kadını kutsanmış olarak görmeye
devam edeceğim. Kadının tarihi yazgısı bende hep böyle özel, coşkulu ve
heyecanlı kalacak.
o çaldığında sömürülen,
öldürülen,
ezilen,
intihara zorlanan,
terk edilen,
çaresiz bırakılan tüm kadınların çığlığı olur.
kızılbaş - sayfa 16 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kızılbaş Kürtler Nasıl Türkleştirildi?
Süleyman Şahin
Devlet Kızılbaş ve Kürtler üzerinde dil
asimilasyonunu “Köy Enstitüleri” ismi
altındaki okullarla başlattı. Bu okulların ilerici bir yönü de vardı elbette.
Köyü ve çevreyi maddi yönde geliştirmek ve okumayı yaygınlaştırmak için
faydalı idi. Sadece devletin niyeti bu
değildi. “Kızılbaş ve Kürtlerin inancını ve dilini nasıl yok ederiz?” diye
bu projeyi hazırladılar. Bu stratejiye
uygun çalışmalar yürüttüler. Ben bu
açıdan bunun bizim için bir yıkım olduğunu açıklamaya çalışacağım.
İnanç ve Kürt dilini yasaklamadan bu
proje genişletilmiş olsaydı ben bunu
tamamen desteklerdim. Elbette Kürt
Kızılbaşlar sadece asimile olmadılar;
Anadolu’da yaşayan tüm halklar bu
sistemle kendi inanç ve ana dillerini
unuttular. İşte, karşı çıktığım ve eleştirdiğim konu budur.
Bu okullarda mezun olanlarla bir konuşun. Eğer bu ortamdaki yeniliklerde
kendilerini geliştirmemişlerse tamamen Kürt ve Alevi düşmanıdırlar. Öteki halkların da aynı yöntemle asimile
olduklarını belirtmek isterim. Elbette
Anadolu’daki Kürt, Laz, Çerkez, Arap,
Ermeni gibi onlarca halk Osmanlı
Devletinin son dönemlerinden itibaren çeşitli kırımlardan geçirilerek, bu
halkların mozaiğini bozarak, sadece
hayali bir Türk ulusu fikri yaratmaya
çalışan Mustafa Kemal ile hayata geçmiş oldu.
Dağlarına ve taşlarına da çeşitli sloganlar yazarak devletin tüm kurumlarında Türk’ten başka hiçbir halkın
olmadığını yok sayarak, asimile propagandasını geliştirdiler. Bu karamsar
tablo günümüzde halen devam etmektedir. Elbette bu Anadolu mozaiği bir
gün kendine gelerek demokratik hakkı
olan dil özgürlüğüne ve diğer haklarına kavuşacaktır.
Kızılbaş Kürtler nerede olursa olsunlar tamamen Kürtçenin Kurmanci
lehçesiyle konuşurlar. Başka bir dil
bilmezdi. Hele bizden önceki kuşaklar kesinlikle bir tek sözcük Türkçe
bilmezlerdi. En büyük dil katliamı
Cumhuriyet döneminde, bu okulların
açılmasıyla ve bizim kuşakla başlamıştır. Zaten Cumhuriyet dönemine
kadar halk hiçbir zaman devleti sistemini tanımadan yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde devlet halkın üzerinde
çeşitli bahanelerle baskı yaratmıştır.
Bazı kendini bilmez sözde Kürt ve Kızılbaş Aleviler de “Kürtçe diye bir şey
bilmiyorlar. Dediklerinden biz de bir
şey anlamıyoruz.” dediler. Ben bu görüşe hiç katılamam. Sebebine gelince;
her Kürt Kızılbaş bir düşünsün önce.
Anne ve babaları ile kaç kelime Türkçe
konuşuyorlardı? Ben şu kanaatteydim;
bizim kuşağa kadar Kızılbaş Kürt Aleviler hiçbir zaman asimile olmamıştır.
O kendini bilmez kişiler kendilerinden önceki kuşakları bir düşünsünler.
Onlar sadece hem “Kızılbaş” hem de
“Kürt kimliğini” muhafaza edenlerdir.
İşte, cumhuriyet döneminden sonra
hem Kürt kimliği hem de Kızılbaşlık
bizimle tarihe gömülmek istenmiştir.
Onu da bizim kuşaklarla yapmayı başarmışlardır. Tahminim odur ki, yeni
kuşaklar buna müsaade etmeyecektir.
Benim esas görüşüm budur.
Yöre insanının sabrını tüketerek, isyan
ettirmişlerdir. Bu isyanlara da çeşitli
kılıflar uydurarak, “bunlar gericidir”
“bunlar şapka giymiyor” gibi söylem
ve bahanelerle kıyımlar yapmak suretiyle, gelecek kuşaklara hiçbir şey
bırakmadan, bütün bilgileri ve yazılı
olan ne varsa hepsini yok etmişlerdir. Aynı bugünkü köy korucu sistemi gibi bir çalışma içerisine girerek,
Kürdü Kürde kırdırma politikasını
yürütmüşlerdir. Yani isyanlar hiçbir
zaman durmamıştır. 1938 yılına kadar bu isyanlar devam etmiştir. Tabi
bunlar yöresel düzeyde kalmıştır. Yani
tüm Kürdistan’ı içerisine alacak bir
örgütlemeye gitmeden hepsini imha
etmişlerdir. Kürdistan özgürlük hareketi çıkana kadar bu böylece devam etmiştir. Ancak özgürlük hareketi bütün
bölgelerde mücadeleyi omuzlayarak
birleştirmeyi başarmıştır. Cumhuriyet
döneminde de bölgeyi eritememişlerdi.
Bu dönemler, dünya durumlarını da
göz önüne alarak, çeşitli incelemeler
de bulunduktan sonra “Biz bu halkın
dilini nasıl yok ederiz?” konusuyla
hayli meşgul olmuşlardır. Bunun üze-
rine çeşitli araştırma komisyonlarını
kurarak, buna kafa yormaya başladılar. Belirli projeleri o dönemin Avrupa
devletlerinin çeşitli kurumlarıyla beraber hazırlamışlardır. Tabi bu projeleri
hayli zaman aldı ve nelerin yapılacağını iyice araştırdıktan sonra bu konuları uygulamaya koydular. Nihayet
belli bir sonuca gittiler. 1940 yılında
bilhassa Kürt ve Kızılbaş bölgelerinde öğretmen yetiştiren okullar açmayı
başardılar. Bu okulların adına da “Köy
Enstitüsü” diyerek bu bölgelerde yaygın bir şekilde hayata geçirdiler. Köy
Enstitülerinin başına o zamanın ilericisi olan Tonguç Babayı görevlendirdiler. Türkiye’deki tüm halkları, Arapları, Ermenileri, Süryanileri, Çerkezleri
velhasıl halkların hepsini Türkleştirmek için yaptılar bunu.
Bu okullarda kız ve erkekler beraber
eğitim yapardı. Öğretmen olanlar her
çeşit el sanatlarını okullarda öğrenerek kendi köylerine gönderirlerdi.
“Bu okullara sadece köy çocukları
alınacaktır. Bunlar öğretmen olduktan
sonra da herkes kendi köyüne görevli
olarak gideceklerdir. Ancak bu yolla
biz bu bölgelerde belirli bir ilerleme
kaydederiz” düşüncesi bir strateji oldu.
İlk olarak Akçadağ kazasında bu okulu
hayata geçirdiler. Bundan belirli tecrübeler edindikten sonra bunu öncelikle
Kızılbaş Kürtlerin bölgelerinde açtılar.
Sonra bunları çeşitli bölgelere yaydılar. Bütün civar köylerden belirli çocukları jandarma ve köy muhtarları vasıtasıyla toplamaya başladılar. Velinin
razılığı olup olmadığını hiçbir zaman
göz önüne almadan, bunu gerçekleştirdiler. Karşı çıkan aileleri ise jandarma
aracılığıyla sindirdiler. Bu çocukları
Köy Enstitülerinde yatılı olarak tam
beş sene bir erozyona tabi tutarak benliklerini ve kişiliklerini tamamen yok
ederek, kendi ideolojisine hizmet edecek birer robot halinde yetiştirdiler. Bu
projelerini öyle uzmanlara hazırlattılar
ki, bunlar devrimcilik adına köyleri
kalkındırma faaliyeti olarak lanse etmeye başladılar. Şunu her zaman gizli
tuttular; “Mademki siz bunu köylerin
kalkınması için yapıyorsanız, neden
bu halkın kendi dili ile bunu gerçek-
kızılbaş - sayfa 17 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
leştirmiyorsunuz?” Zaten bunu diyen
insanları da hepten bu proje içerisine
almadılar. Yani bu Kürt çocuklarını
beş veya altı sene gettolarda yetiştirerek kendi köylerine göndermeye başladılar. Bu çocukları öyle yetiştirdiler
ki, tamamen kendi kendilerine yabancılaştılar. Bunlara insan demeye bin
şahit gerekirdi. Kendi adet ve ananelerine ve de kendi yaşam biçimine ters
düşecek şekilde yetiştirildiler. Kendi
köyündeki yetişmeye göre güzel yedirdiler, güzel giydirdiler. Kendi yöre
halkına tamamen yabancı bir duruma
getirerek, kişiliklerinden kopardılar.
Yani eski durumlarından utanır duruma getirdiler. Elbette oradan okuyanlar kısa zamanda kendilerini unuttukları için, bu oyunun farkına varmadan
bu durumu sevinçle karşıladılar. Çocukları senenin belirli tatil günlerinde evlerine gönderdiler. Bunlar kendi
ailelerine tamamen yabancı geldiler.
Anne ve babaları onlardan bir şey anlamadan onlarla hiç sohbet etmeden
sadece onları kendi kucaklarına alarak
onların üzerine ağladılar. Çünkü anne
ve babaları onların dilinden bir şey anlamıyorlardı. Ancak bir insanın birbiriyle kaynaşması kendi ana diliyle olur.
Bütün canlılar ancak kendi ana dilleriyle birbirine ısınırlar. Yani kaynaşma
aracı kendi ana dilleridir. İşte, cumhuriyet projesi tamamen bu aracı ortadan
kaldırdı. Kendi çocuklarına tamamen
yabancı bir aile durumuna düştüler.
Bir de okullarda şunu öğrettiler: “Siz
annelerinize giderseniz mutlaka bir
hediye alınız. Onların gönlünü alırsınız”
Yani kısacası ne gibi oyunlar varsa
hepsini denediler. Bunların tek sebebi
ise o yörelerin tamamen isyan ruhunu
yok etmekti. Bir de kendi kendilerine
yabancı bir insan türü yetiştirmekti.
Çocuklar evlerine hediyelerle gelince
anneler; “Yavrum bu hediyeler yerine kendi dilimle benimle konuş, beni
daha çok sevindirmiş olacaksın.” dediler.
Mesela kendim yaşadığım bir örneği
vermek istiyorum:
Devlet yetkilileri kendi benliğinden
uzak, kendi öz yaşantısını inkâr eden,
kendi ana dili olan Kürtçeyi unutarak,
Türk’ten daha da Türk olan bir nesil
yetiştirmeyi başardılar. O çocukları
en güzel bir şekilde giydirdiler. Ancak
böylelikle getto hayatıyla özgeçmişlerini unutturdular. Öğretmenler içinde
köy hayatını yazan yazarlar da yetişti.
Sadece Türkçe yazdılar. Bunlar bilhassa Türkçenin gelişmesinde ve yerleşmesinde harç görevini üstlendiler.
Bir de Köy Enstitülerinin ikinci aşaması olarak, her köyde en az askerliğini
yapmış olan bir kişiyi bularak bunları
eğitmen olarak yetiştirdiler. Bunları
tam altı ay bir kurstan geçirerek, ellerine de basit bir çalışma programı verdiler. Bu eğitmenler altı aylık kurstan
mezun olan her adayı da kendi köyüne
gönderdiler. Bunların asil görevi kendi köylerinde birinci derecede yetişkin
halkın ana dilini yasaklamaktı. Aynı
zamanda gece okulları da açarak, halka anadillerini unutturmaya çalıştılar.
Böylece onları kendilerinden utanır
bir duruma getirdiler. Karşı çıkanlar
da yakın karakollarda baskı ve sindirmeye tabi tutuldu. Bunların kontrolleri
ise, birer gezici başöğretmenlere verildi. Halk bunlara “gezici öğretmen”
derdi. Gerek eğitmenler gerekse öğretmenler birbirlerine de birer kontrolcü
gibi oldular. Köye gezici öğretmen geldiği zaman, bu köylerde yetişkinleri de
kontrol ederdi. Eğer köylü vatandaşlar
belirli derecede Türkçe bilmiyorlarsa,
o eğitmen hakkından tahkikat açardı. Bunlara gereken cezalar verilirdi.
Öteki öğretmenleri bunun üzerinde tamamen bir üst dereceyle taltif (nişan,
ödüllendirme) ederlerdi. O dönemde
köylerdeki bu eğitimcilere belirli bir
şekilde devlet yardım yapmaya başladı.
Tabi bu yardımlar tamamen karşılıksız
olarak veriliyordu. Devletin amacı,
eğitimcilerin hayat şartlarını halkın
hayat şartlarından farklı bir şekilde
yükseltmekti. Her sene eğitimcilere iki
takım elbise, hanımlarına ve çocuklarına da elbiseler veriyorlardı. Ayrıca
her türlü yiyecek, un, şeker, çay, gibi
eşyalar veriyorlardı. Öğretmenin hiçbir geçim derdi olmazdı. Devletin istediği, öğretmenin kendi insanını iyice
ezmesi kendi dilini yasaklayarak birer
Türk’ten daha fazla bir Türk olmasını
sağlamaktı. Eğer o eğitimci kendisine
verilen görevi yerine getirmezse, ceza
olarak başka bir yere sürgün mahiyetinde tayin ediliyordu.
Bu eğitimciler kendi okullarında öğrenciler arasında tamamen bugünkü
korucu sistemi gibi bir uygulamaya
girdiler. Öğrencileri birbirlerine karşı
ajanlaştırdılar. Bunların evde Kürtçe
konuşmalarını engellemek için bazı
çocukları ajan seçiyorlardı. Eğer çocuk evde kendi nenesiyle ve de annesiyle Kürtçe konuşmuşsa ertesi gün o
ajan çocuk bunu tez elden öğretmene
yetiştirirdi. Öğretmen o çocuğu sıraya kaldırarak sorguya çekerdi. “Sen
filan saatte kendi annenle şu kelimeyi
konuşmadın mı” diye sorardı. “Ben
seni orada dinledim. Sen beni hiç göremedin.” Ya da “Ben evin bacasından
seni dinledim sen kendi nenenle Kürtçe konuşuyordun.” gibi uydurma laflar
söyleyerek, çocukları öğrencilerin huzurunda ölesiye döverlerdi. Bunu anne
ve babaları işittiği zaman, eğer anneleri veya babaları karşı çıkarsa, onları
da karakolda dövdürürdü. İşte, böylesi
zalim bir çemberden geçerek asimile
olduk. Bunların hepsi birer gerçektir.
Ben de o öğretmenlerden az sopa yemedim.
Keller köyünde Alo’nun oğlu Hüseyin
Çolak başında geçen bir olayı şöyle
dile getiriyor:
“Ben ilkokul dördüncü sınıftaydım. Bizim köyün öğretmeni, bir gün biz derste iken, ‘Hüseyin sen tahtaya kalk’ dedi
ve tahtaya kaldırdı. ‘Sen evde Kürtçe
konuşmuşsun ben seni dinledim.’ dedi.
Hâlbuki öğretmen dinlememiştir. Benim arkadaşlarımdan herhangi birisini
ajan olarak peşime takıp öğrenmişti.
Beni iyice dövdü. Ben o gün anneme
söylemeden okuldan kaçarak Akçadağ
kazasının Örüçki köyüne, bir akrabamın yanına gittim. Tabi o köy bize en
az 20 km uzaklıkta. Birkaç gün sonra
annem geldi, beni oradan alarak tekrar
okula getirdi. Böylece benim okuma
hevesim kaçmış oldu. Ben o sene sınıfta kaldım.” Öğretmen ise bizim köyden
birisiydi. Elbette ki öğretmen kendi
görevini yapıyordu. Hiçbir şeyin farkına varmadan vatan aşkıyla çalışıyordu.
Ondan dolayı o kişi çok mutlu idi.
Eşim Döne Şahin bir misal veriyor:
“Benim birkaç erkek kardeşim öldü.
Kardeşim İbrahim Şahin bizim köye
yakın Bekiruşağı köyünde ilkokula
başladı. Nenem Döne de onu o kadar
seviyordu ki hiç tarif edemem. Öğretmen ise Keğali Köyünden. Yıl 1955
idi. Tabii öğretmen Kürtçe konuşmayı yasaklamıştır. Benim kardeşim eve
gelince hiç konuşmuyor. Nenem kar-
kızılbaş - sayfa 18 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
deşim okuldan geleceği zaman hemen
evin yanına gider ağlamaya başlardı.
“Yine benim torunum geliyor. Benimle konuşmayacak, ben onsuz nasıl yaşarım” diyerek, “bunu nasıl ben
konuşturayım?” diye de bize sorardı.
Her zaman Ahmet Mordeniz’e beddua
ederdi: “Senin de torunun olursa seninle konuşmaya”
O zamanlar Ahmet Mordeniz bize sık
sık gelirdi. Kardeşim okula başlayınca, nenemle de konuşmayınca nenem
Ahmet Mordeniz’i evden kovdu. Artık
öğretmen gelmez oldu. Bunun gibi binlerce misaller var. Bunlar her evde her
gün yaşanan zorluklardı.
Benim yeğenim Kazım Bektaş başında
geçeni şöyle anlatıyor: ”Bekiruşağı köyünde 1970 ile 1971 yıllarında Akçadağ
kazasına bağlı olan Kajıklı köyünden
bir öğretmen görev yapıyordu. Aynı
yılda ben de okula gidiyordum. Öğretmen öğrenciler arasından kendine has
bir ajan grubu oluşturmuştu. Bunlar
bir gün benim amcaoğlu Halil Bektaş
ve Mehmet Temur adındaki çocukları
‘Kürtçe konuştular’ diye şikâyet ediyorlar. Öğretmen bu iki çocuğu sınıfın
huzurunda sıralar üzerine çıkararak
dövmeye başladı. Benim amcaoğlunun
kulakları sağır oldu. Mehmet Timur o
anda sınıfın içine hem çişini hem de altına kaçırdı. Bu korkunç bir olaydı. Bu
olay ne zaman aklıma gelse sinir krizi
geçiriyorum”
Her evde böyle işkence çektirilen onlarca çocuk vardı. Çünkü öğretmenin
öncelikli görevi ana dilinin unutturulmasıydı. Onu da devlet başardı. Bu
sistemi tüm Türkiye’de yaşayan her
halka uyguladılar. Bir tek halk ortaya
çıkardılar, ona da Türk ismini verdiler.
Bu sorunlar o kadar çoğalmaya başladı
ki, öğretmeler artık kendi kendilerine
tamamen yabancılaştılar.
Yine bir misal verilecek olursa; “Bizim
oralı bir kişi Akçadağ’ın bir köyünde
öğretmenlik yapıyor. O arada kendisinin babası da yanına geliyor. Tabi köylü olduğu için, bir de fakirliği işin içine
girince daha da vahim bir giyiniş akla
gelir. Bir köylü bakıyor ki, yabancı bir
adam köyün içinde gezip öğretmeni
soruyor. Adam hemen öğretmenin yanına gelerek “Bir adam seni soruyor.”
diyor. Öğretmen cevap veriyor diyor
ki; ”O benim hizmetkârımdır. Onu gö-
rürsen yanıma gönder” Böylece kendi
gerçekliğini inkâr ediyor.
Keller Köyünde İnsaf Çolak başından
geçenleri şöyle anlattı: “Ben öğretmen
okulunda okuyordum. Gerek öğretmenlerin gerekse öğrencilerin üzerimizde hayli baskıları vardı. Ben, Kürt
ve Kızılbaş olduğum için, okul yönetimi üzerime çok geldi. Bu altı sene zarfında bana oruç tutturdular. Ben, hem
Kürtlüğümü hem de Kızılbaşlığımı
artık inkâr eder duruma düştüm. Eğer
Kürt ve Kızılbaşlığımı inkâr etmemiş
olsaydım zaten orada okuyamazdım.
Aynı zamanda oradan sağ da dönemezdim. Mutlaka intihar ederdim. Ya da
sakatlanarak eve dönerdim”
Halk devletin asimilasyonuna çaresiz
katlandı. Hiçbirimiz anlayamadık. Ancak birbirimizi düşman olarak gördük.
Tabi bu da yine devletin üst kademelerindeki insanlara yaradı. Onlar sanki bize birer uyuşturucu iğne yaparak
uyuşturdular. Bizim öz benliğimizi
elimizden alarak bizi bize yabancılaştırdılar. O dönemin yönetici kadroları belirli bir şekilde kendi gayelerine
ulaştılar. Okullarına aldıkları öğrencileri güzel giydirerek, halkın yaşantısına ters düşmelerini sağladılar. Öte
yandan halkın onlara imrenmesini
sağlayarak çelişkileri derinleştirdiler. Yine ikinci bir mühim mesele de,
halkın içinden yandaş bulmaları oldu.
Bu iki konuyu irdelediğimizde şu sonuçlara varırız: Çocukları okula giden
vatandaşlar, belirli bir zaman sonra,
çocukları mezun olunca, durumlarını
biraz düzelttiler. Bu aileleri öteki ailelerle çatışma durumuna düşürdüler.
Yani o çocuklarını okutan aileler tamamen devletten yana çıkmaya başladılar. Devlet kendi çevresini genişletmeye başlamış oldu. Böylece eski
inançlarına ve kendi yaşam biçimine
ters düşmeye başladılar. Artık o halk
arasındaki eski paylaşımcılık sistemi
tamamen zayıflamaya başladı. Köylerdeki eğitimciler köylülerin çocuklarına
işkenceler yaptıkça, halk ile tamamen
ters düşmeye başladılar. Halk önceleri onlara ne kadar karşı çıktıysa da bu
karşı çıkanlar belirli dönemlerde karakollarda işkenceye alındılar. Bu eğitimcilerin taraftarları daha da çoğalmaya
başladı. Bu şu sonucu çıkarmış oldu ki,
artık halkın birliği ve beraberliği bozulmaya başladı. Halk öyle bir duruma
geldi ki kendi yörelerinden göçmek zo-
runda kaldılar. Zaten devletin amacı da
halkı göç ettirip eski yaşam şekillerine
son vermekti. Yoksa devletin, halkın
yaşam seviyesini yükseltme diye bir
sorunu yoktu. Binlerce yıl katliamlarla
ve kıyımlarla yapamadığını, basit bir
şekilde ana dilini yasaklayarak, kendi kendine yabancılaştırarak amacına
ulaştı. Kızılbaş Kürtler bu projeyle bilhassa çok okuyan ve memur olan, Türk
devletinin birer savunucusu oldular.
Aynı zamanda şiddetli entegrasyonda
Türk’ten fazla Türkleri savundular. Bu
proje milli şef olan İsmet İnönü tarafından gerçekleştirildi. Eskiden silahla yapamadığını, en kısa zamanda ve
basit bir şekilde hiç kendini yormadan,
oradaki yaşayan halkı birbirine düşürerek halletmiş oldu.
Yukarıda belirtilen Asimilasyon neticesinde, Kızılbaş Kürtler kendi anadili
olan Kürtçeyi unutmak mecburiyetinde bırakıldılar. Böylesi zalim bir asimilasyon politikası uygulanan halkı
“Kürtçe bilmiyor” diye eleştirmek büyük bir hata olur. Biz yurtdışında yaşayan torunlarımızdan kendi anadilini
konuşmasını beklemenin hata olduğu
gibi -ister istemez büyük bir asimilasyondan geçtikleri için- kendilerini
o ülkenin birer vatandaşı olarak görmektedirler. Biz onlarla hiçbir şekilde
tercüman olmadan anlaşamıyoruz. Bu
projeye bile hâkim sınıflar tahammül
etmeden, çeşitli bahaneler uydurarak
“bunlar komünisttir, vatan hainidir”
diye suçlayarak 1952 yılında Köy Enstitülerini kapattılar. Oradaki okuyan
kızları hemen başka okullara gönderdiler. Bu okulların ismini de “Öğretmen Okulu” olarak değiştirdiler.
Bu konuyu kendi yazmış olduğum bir
şiirimle sonuçlandırmak isterim.
Not: Konu biraz uzun olduğu için,
beni bağışlamanızı, yeni yetişen genç
kuşaklar bu konuyu bilmediklerinden
dolayı biraz teferruatlı yazmak mecburiyetinde kaldım.
EĞİTİMCİLER EĞİTİMCİLER
Kurdunuz Köy Enstitülerini
Talan ettiniz Kürt çocuklarını
Irkçı, inkârcı yöntemlerle
Boşalttınız benliklerini
Türkçüleştirdiniz Kürt Gençleri!
Önce Anadilinden başladınız
Folklor, edebiyat ve türkülerini
Birer birer açık ve gizli
kızılbaş - sayfa 19 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Talan ettiniz birliğimizi, kimliğimizi!
Birçok hile birçok düzen
Bizi asıl kahredip ezen
Demokratlık, sosyalistik adına
Bin bir maske bin bir düzen
Birer birer açık gizli
Yok ettiniz dilimizi kimliğimizi!
Okullarda meydanlarda sinsi sinsi
Dolandınız kiminiz milli, kiminiz dini
Yedi yaşında Kürt çocuğunun canını
Türk varlığına armağan ettiniz
‘’En büyük Türk, ey yüce Türk! ‘’
Irkçılıkta yok üstünüze, evvel Allah!
Tekinize bile karşı çıkamaz cihan
haşa!
‘’En büyük Türk, büyük yok başka!..’’
Kokuşmuş kurduğunuz düzen
Zindan hücre ve işkence
Zulüm kalınlaştıkça sona yaklaşır
Çöküyorsunuz şanlı mücadelemiz
yüklendikçe!
Kaynak:
http://www.nurhakisigi.com/?p=3707
Öcalan'la görüşecek
gazeteciler için 6 isim
İmralı adasındaki Öcalan-gazeteciler görüşmesinin iki hafta içerisinde
gerçekleşeceği öne sürüldü.
Radikal.com.tr - Çözüm sürecinde yeni bir adım olarak Öcalan'ın
İmralı'da bazı gazeteciler ve akiller
heyetinden isimlerle görüşmesi
bekleniyordu. Yerel seçimler öncesi
yavaşlayan süreçte bugün yeni bir
iddia ortaya atıldı. Artıbir Haber
'den Yaşar Can'ın haberine göre,
Abdullah Öcalan'ın Newroz mektubunda çözüm sürecine devam mesajı
vermesinin ardından gazetecilerin
İmralı'ya iki hafta içerisinde gitmesi
bekleniyor.
Habere göre, Öcalan'la görüşecek
gazeteci ve yazarlar şunlar:
1- Vatan Gazetesi yazarı
Hüseyin Yayman
2- Türkiye Gazetesi yazarı
Yıldıray Oğur
3- Habertürk Gazetesi yazarı
Nihal Bengisu Karaca
4- Radikal yazarı Oral Çalışlar
5- Milliyet yazarı Nagehan Alçı
6- Sivil Dayanışma Platformu'ndan
Ayhan Ogan
04/04/2014
Orgeneral Necdet Özel Bakü’de
Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel,
bazı resmi temaslarda bulunmak
amacıyla Azerbaycan’a geldi.
Orgeneral Özel ve beraberindekiler,
başkent Bakü programı kapsamında
Azerbaycan’ın Merhum lideri Haydar
Aliyev’in Fahri Hıyabanda bulunan mezarını ziyaret ederek çelenk
bıraktı. Daha sonra Türk Şehitliği’ne
geçen Özel, şehitlik anıtına çelenk
bırakarak saygı duruşunda bulundu. Anıt özel defterini imzalayan
Orgeneral Özel deftere”Yüce Türk
milletinin kahraman evlatları aziz
şehitlerimiz.
Birinci Dünya Savaşı’nda dünyanın
en güçlü orduları karşısında bir
çok cephede savaşmış bir milletin askerleri olarak sizler, daha
yaralarınızı sarmadan Azerbaycanlı
kardeşlerinizin yardımına koştunuz.
Gence’de başlayıp Bakü’de zaferle
sonuçlanan harekatta Azerbaycanlı
kardeşlerinizle omuz omuza
çarpıştınız ve onların özgürlüğü
uğruna da canlarınızı feda ettiniz.
Tarihte eşine çok az rastlanabilecek
bu fedakarlığınız asil Türk milletinin şanlı tarihine altın harflerle
yazılmıştır. Canınızı hiçe sayarak
yapmış olduğunuz bu kahramanlık
Azerbaycan, Türkiye kardeşliğinin
sarsılmaz temellerini oluşturmuştur”
yazdı. Temsili şehit mezarlarına
karanfiller bırakan Özel ve beraberindekiler Azerbaycan şehitliğini
de ziyaret etti. Şehitlik hakkında
yetkililerden bilgi alan Özel, şehitlik
anıtına çelenk bırakarak saygı
duruşunda bulundu.
Orgeneral Necdet Özel bu gün ayrıca
Azerbaycan Milli Savunma Bakanı
Zakir Hasanov’la da bir araya geldi.
Basına kapalı gerçekleşen görüşmede
iki ülke askeri ilişkilerinin ele
alındığı bildirildi. Necdet Özel’in
Cuma gününe kadar devam edecek
Azerbaycan temasları çerçevesinde Cumhurbaşkanı İlham Aliyev
tarafından da kabul edilmesi bekleniyor. 2014/04/03
(CİHAN)
http://www.aktif haber.com/orgeneral-necdet-ozel-bakude-959362h.htm
Türk Milli Takımdan Nazi Selamı
Federasyon reisliğini ittihadçılardan ve Altınordu Kulübü eski reislerinden
Hamdi Emin Bey’in yaptığı bu dönemde kulüplerin Türk olmayan futbolcu
oynatmaları da yasaklanıyor. Sırf bu yüzden 1930 – 31 sezonunda İstanbul
spor, Türk olduklarını ispat edemediği oyuncuları Kâzım ve Ramiz sebebiyle berabere bitirdikleri Beşiktaş ve Süleymaniye müsabakalarından hükmen
mağlup sayılıyor.
Alıntı: Memleket Futbolu.com sitesinden
kızılbaş - sayfa 20 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
alman generallerin komutasında
ingilizlere karşı “çanakkale zaferi”
“Çanakkale Savaşı” Türk milliyetçi
hamasetinin tepe noktalarından birini
oluşturur. Giderek bir “ulusal kuruluş
efsanesi”ne dönüştürülen Çanakkale savaşı, Türk milliyetçi duygularını yücelten bir kahramanlık destanı
olarak görülmektedir. Tarih boyunca
Türk ırkının “kahramanlığı, savaşçılığı, cesareti” üzerine izafe edilen söylem, yakın tarih söz konusu olduğunda
Çanakkale’de somutlaştırılmaktadır.
Türk milliyetçi edebiyatında belki de
üzerine en çok epik şiir, destan, güzelleme yazılan bir savaştır Çanakkale…
Buna karşın Çanakkale Savaşı hakkında yapılmış akademik çalışmalar,
bilimsel tezler ise bir o kadar azdır. Yazılmış olanlar da hamaset edebiyatını
aratmayacak cinsten Genelkurmay’ın
Savaş Bildirileri düzeyindedir.
Dünyada Çanakkale savaşı üzerine
yazılmış ciltler dolusu külliyatla, bibliyografyayla karşılaştırıldığında Türkiye’deki akademik Çanakkale literatürünün alt düzeylerde seyrettiği görülür.
Hamaset ve belagat söz konusu olduğunda gerçekten de “Çanakkale geçilmez!” ama bilimsel, akademik araştırmalara gelince “Dur Yolcu!“
Bu yazımda Çanakkale Savaşı üzerinden yapılan iki önemli resmi tarih, resmi ideoloji çarpıtmasına dikkat çekmek
istiyorum.
- Bunlardan ilki Çanakkale Savaşı’nı
Türk “Milli Mücadele”sinin, Türk
“ulusal kurtuluş savaşının”, “Anadolu
İhtilali”nin bir parçası olarak sunan,
hatta giderek onu bir ulusal kurtuluş
bir sembolü haline getiren çarpıtmadır.
- Diğeri ise orada sadece bir cephe komutanı olduğu halde sanki savaşın kaderini belirlemiş gibi Mustafa Kemal’in
Çanakkale’deki rolünü, askeri yeteneklerini abartarak yapılan çarpıtmadır.
“Türk Milli Mücadelesi”, “Ulusal Kurtuluş Savaşı”, “Anadolu İhtilali” kavramları…
ulusal varlıkları inkâr ve hakları gasp
edilmiştir. Dahası “kurtuluş savaşının
ortağı” olma argümanından yola çıkarak Cumhuriyetin “kurucu ortağı olduğu görüşü kabul görmektedir.
Recep Maraşlı
Türk resmi ideolojisi ve tarihinin adeta
iki miladı vardır: Birisi 1071 Malazgirt
savaşı, “Anadolu’nun Türkler tarafından fethi..” Diğeri de 19 Mayıs 1919;
“Türk ulusal kurtuluş savaşının ” başlangıcı…
Geçtiğimiz son 30 – 40 yıl içerisinde
“Türk ulusal kurtuluş savaşı”nın niteliği ve anlamı üzerine genel olarak
sosyalist harekette ve özel olarak da
Kürt ulusal demokratik hareketinde
uzun uzadıya tartışmalar yapılmıştır.
Kemalist resmi tarihin belirleyici etkisi
“Kurtuluş savaşı” efsanesinde görülür.
Türk solu genellikle ” Türk ulusal kurtuluş savaşında güdük de olsa anti-emperyalist bir öz olduğunu, ve fakat bu
mücadelenin kesintiye uğrayıp yarım
kaldığını, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra adım adım emperyalist hegemonyaya teslim olduğu” görüşünü
kabul eder. Bundandır ki 1920′lerde
yarım kaldığı düşünülen “ulusal kurtuluş mücadelesinin(milli-demokratik
devrim)” tamamlanması Türk solunun
başat program maddesi olmuştur.
Bu genel tezin çeşitli anti-tezleri geliştirilmiş olsa da “Türk kurtuluş
savaşı”nın “ulusal demokratik ve anti-emperyalist” bir öz taşıdığı görüşü
Türk/Türkiye sosyalistleri açısından
bugün için de geçerliliğini koruyan temel bir referans niteliğindedir.
Kürt ulusal demokratik hareketi de hemen hemen benzer bir noktada durur.
Buna göre aslında “ulusal kurtuluş
mücadelesini Türklerle Kürtler, omuz
omuza birlikte vermişler“, fakat kuruluştan sonra Kürtler ihanete uğramış,
Bana göre “Türk ulusal kurtuluş savaşı” denen şey; 1900′lü yılların başında
bile halen çok uluslu, çok kültürlü, çok
etnikli toplumsal bir yapı sürdüren Osmanlı Devleti sınırları içinde bir “Türk
milli devleti” oluşturmak üzere, İttihatTerakki yönetiminden beri ( Rum, Ermeni, Asuri-Nasturi) gibi bölgenin en
eski Hıristiyan halklarına karşı sürgün,
katliam ve soykırımla sürdürülen “etnik arındırma” programının Kemalist
kadrolarca tamamlanmasıdır.
Türk ulusal kurtuluş mücadelesi Önasya, Ege ve Karadeniz’de Rum halkını,
Batı Ermenistan, Yukarı Mezopotamya, Kürdistan ve Kilikya’da Ermeni
halkını; Asuri-Nesturi halklarını göç
ettirerek veya yok ederek, “Misak-ı
Milli” denen sınırlar içinde bir “Türk
ulusal devleti” kurulmasını sağlamıştır.
Kemalist kadrolar önderliğindeki 191922 “Türk milli mücadelesi” İttihat-Terakki kadrolarınca yürütülen soykırım
ve etnik arındırma siyasetinin dolaysız
bir devamıdır.
Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Balkan ve
Kafkas göçmeni Müslüman halklar
ise “Türk – Müslüman” özdeşleşmesi
ile “Türk milleti” içinde tarif edilmiş;
bu ulusların “etnik hafızalarının zayıf olduğu, var olanların ise eğitim ve
asimilasyon politikalarıyla köreltilerek
kolaylıkla Türkleştirileceği varsayılmıştır.
2012 yılında TC Milli Savunma Bakanı
Vecdi Gönül, Brüksel’deki bir toplantıda “Eğer Ege’de Rumlar devam etseydi
ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı
milli devlet olabilir miydi? ” diye sorarken -sürgün ve mübadelenin kaçınılmaz
oluşunu savunuyordu- tam da “Türk
Kurtuluş Savaşı”nı özetlemekteydi.
Türk ulusu “Kurtuluş savaşıyla” kimlerden kurtuldu?
kızılbaş - sayfa 21 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Resmi tarihin estirdiği hava 191922 “Kurtuluş Savaşı”nda “Kuvay-ı
Milliye”nin o dönem “7 düvele karşı“[1] mücadele ettiğidir.
Oysa bu dönem 7 düvele karşı değil,
sadece İzmir ve kısmen Ege bölgesine
zayıf bir askeri güç çıkarmış olan Yunan ordusu ile; doğu’ cephesinde ise
Rus ordusunun çekilmesinin ardından
oldukça zayıf olan Ermeni gönüllü birliklerine karşı düzenli ordu tarafından
yapılan askeri harekatlar söz konusudur. “Ulusal Mücadele” İngiliz, Fransız, İtalyan ve Rusya’ya karşı değil,
Rum ve Ermenilerin ulusal kazanımlar
sağlamasını önlemeye yöneliktir.
Antep’i “Gazi“, Maraş’ı “Kahraman“,
Urfa’yı “Şanlı” yapan ve yarı-askeri,
milis güçlerinin yürüttüğü mücadelenin esas hedefi de Fransızlar değil,
Ermeni varlığının canlanmasını önlemektir.
Örneğin “Milli Mücadelenin ilk kurşununun” İstanbul’daki işgalci İngiliz
veya Fransız birliklerine değil, İzmir’deki Yunan birliklerine atıldığı
kabul edilir ve bununla övünülür. Milli
Mücadele’nin, İmparatorluk başkenti
İstanbul’un işgal edilmesi üzerine değil
de, neden 15 Mayıs 1919′da Yunanlıların İzmir’e asker çıkarması üzerine
“şahlanmış” olduğu dikkate değer bir
sorudur. Milli Mücadelenin hemen tüm
yazılı belgelerindeki başat olarak antiRum ve anti-Ermeni ilkelerin yer alması dikkat çekicidir.
“Milli Mücadele”ye yürüten Kemalist
militarist bürokrasi Kürt ulusal talepleri söz konusu olduğunda da nasıl kıyıcı
olacağını Koçgiri’de ulusal direnişi kırma amacıyla yaptığı “tedip ve tenkil”
hareketiyle göstermekten kaçınmaz.
Hakkari bölgesinde de Asuri-Nesturiler’i sınır dışına çıkarmaya yönelik askeri harekatlar yapılmıştır.
Hal böyle olunca “Türk Kurtuluş Savaşı” bilançosunda göz dolduracak bir askeri başarı öyküsü bulmak pek mümkün
olmamaktadır. “İnönü Savaşları“nın
Ankara’daki Millet Meclisi’nin ikna etmek için kağıt üzerinde icat edilmiş sanal başarı öyküleri olduğu günümüzde
artık açığa çıkmış bir olgudur.
Geriye, şimdilerde “30 Ağustos zafer
Bayramı” olarak kutlanan “Sakarya
Savaşı” (Başkumandanlık Meydan
Muharebesi)” kalmaktadır. Bu savaş da
İngiliz; Fransız, Alman ve Rus gibi emperyal ordulara karşı kazanılmış “askeri bir destan” olmanın çok uzağındadır;
Yunan Hükümetinin yanlış hesap ve
beklentilerle cepheye sürdüğü zayıf
bir özel bir ordu olan “Küçük Asya
Ordusu”na karşı kazanılmış bir askeri
başarıdan ibarettir.
Türk ordusu, Yunan birliklerini bozguna uğrattıktan sonra 9 Eylül 1922′de
İzmir’e girdi ve İzmir’deki sivil Rum
halkına yönelik de bir pogrom başlattı.
İngilizlerin Yunan ordusunu desteklemiş olduğunu propaganda edenlerin
tersine, İzmir Limanında demir atmış
vaziyette bekleyen İngiliz donanması şehirde yaşanan katliama (Türk tarihçilerinin “Yunanı denize döktük!”
diye övünerek anlattıkları olaylar) seyirci kaldılar. “Benden Selam Söyle
Anadolu’ya” kitabında Dido Sotiryu,
Liman’daki gemilerde şehirde yaşanan
vahşetin gürültüleri kulaklarını tırmalamasın diye İngiliz Subaylarının yüksek sesle müzik çaldıklarını; eğer bu
gemilerden bir tek el bile havaya “uyarı
ateşi” açılmış olsaydı, şehirdeki katliamın durdurulmuş olacağını” yazar.
Doğu Cephesi’nde de durum farklı
değildir. 1917 Ekim Devrimi ile zaten
savaştan çıkan Rus ordularının çekildiği kimi alanlarda, Trabzon, Erzincan,
Oltu ve Kars‘ta “Şûra Hükümetleri”
(Yerel Konsey Yönetimleri) kurulmuştu. Bu yönetimler bölgenin yapısına
göre Türk, Rum, Ermeni ve Kürt delegelerden oluşuyordu. Karabekir komutasındaki 3. ordu, Mondros Mütarekesinin ateş-kes koşullarını ihlal ederek;
bu yerel yönetimleri birer birer ortadan
kaldırdı. Erzurum gibi diğer bazı alanlarda ise oldukça güçsüz durumdaki Ermeni gönüllü birliklerini ise Gümrü’ye
kadar geriletmesi zor olmadı.
linde göçe zorlandıklarını; Pontus’ta,
Kilikya’da ve Batı Ermenistan’da ise
nüfusun tamamının “Tehcir Kanunu”
ile yurtlarından çıkarıldığı ve soykırıma uğratılmaları; bu toplulukların
askeri mücadeleye destek verebilecek
güçleri bulunmadığına dikkat çekmek
yerinde olur.
Bu da “Kurtuluş Savaşı”nın işgalcilerden, sömürücülerden değil “etnik, dini,
kültürel çoğulculuktan kurtuluş” olarak gerçekleştiğini gösteren bir başka
trajik sonuçtur.
Çanakkale Savaşı’nın “Milli Mücadele” ile ilgisi…
Açıktır ki bunların hiçbiri askeri açıdan
birbirine denk güçlerin karşılaşmaları,
öyle övgüyle anlatılacak kahramanlık
destanları değildir.
Belki de “Türk milli Mücadelesi”ne
sembol olabilecek daha güçlü bir askeri
başarı öyküsü bulma ihtiyacı ile “Kurtuluş Savaşı’ndan 4 yıl önce cereyan
eden Çanakkale savaşı “ödünç” alınarak “Kurtuluş Savaşı”na monte edilmiş
olmalı. Çünkü Çanakkale’de karşı tarafta gerçekten de güçlü donanımlara
sahip, ateş gücü olan ve etkili kurmaylıklarından bahsedilebilecek düzenli
ordular vardır.
Ne var ki bu savaşın “Milli Mücadele
dönemine” monte edilebilmesi için yazımın girişinde belirttiğim iki önemli
manipülasyona ihtiyaç duyulmuştur.
Bunlardan birisi de, “Kurucu önder”
Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşında
sadece düşük rütbeli bir cephe komutanıyken, sanki bu Savaşın ana karargahını çekip çeviren, kaderini belirleyen
biri gibi öne çıkarılmasıdır. Böylelikle
“Çanakkale Savaşı” hem “Milli Mücadele” ye dahil edilmiş, hem de “Ulu
önder Mustafa Kemal”e mal edilmiş olmaktadır.
Doğu Cephesinde o kadar kolay bir başarı elde edilmişti ki, Ordu neredeyse
“elini kolunu sallayarak” Bakü’ye kadar ulaştı. Daha sonra Sovyet yönetimi
ile yapılan ikili anlaşmalarla Batum,
Gümrü ve Bakü’den geri çekilerek bugünkü “doğu sınırı” sabitleştirildi.
Bir başka “gizli” mücadelede, belki
“Milli Mücadele”nin sadece Kemalistlere ait bir haslet gibi sunulmasından
rahatsız olan milliyetçi ama aynı zamanda İslamcı ve Osmanlıcı kesimlerin
bir alternatif olarak Çanakkale Savaşını öne çıkarmasıyla yaşanıyor olabilir.
Ön Asya’daki Rum nüfusunun, Teşkilat-ı Mahsusa tarafından terörize edilerek savaş öncesi büyük kitleler ha-
Ne var ki Çanakkale savaşının, Alman
generallerinin komutasında yapılmış
bir muhabere olması itibariyle İslami
kızılbaş - sayfa 22 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
ölçülere de Türk-İslam sentezine de pek
uygun bir örnek olduğu söylenemez.
Bu haliyle Çanakkale manipülasyonu
tüm kesimler için de kaçınılmaz bir çıkış yolu gibi gözüküyor .
Kemalist Türk resmi tarihinin öğretileri açısından da Çanakkale Savaşını,
“Milli Mücadele”nin bir unsuru kabul
etmek tam bir tutarsızlık oluşturur.
Tarihte, kronolojik olarak önce olmuş
olayları kendinden sonrakilerin içine
veya önüne almak ciddi bir çarpıtmadır ve anakronizm olarak tanımlanır.
Çanakkale Savaşı ile “Türk Kurtuluş
Savaşı” ilişkisi böyle bir anakronizm
örneğidir.
Resmi tarihin kabullerine göre Milli
Mücadele, Mustafa Kemal’in Samsun’a
çıkışıyla 19 Mayıs 1919‘da başlamıştır.
Oysa Çanakkale Savaşı bu tarihten tam
4 yıl önce Mart 1915 yılında cereyan
eder.
Çanakkale Savaşları’nda “Kuvay-ı Milliye” askerleri, milisleri değil, Osmanlı
ordusu yer almıştı. Bu birlikler manevi
ve fiili olarak Osmanlı Sultanı’na bağlıydı; başkomutanlığını Sultana vekaleten Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) olan
Enver Paşa yürütmekteydi.
Ne zaman, ne önderlik, ne emir-komuta
zinciri ne de savaşa katılan güçler bakımından Çanakkale savaşları “Milli
Mücadele”nin bir unsuru değildir.
Alman Generallerinin
“ulusal mücadele”!…
komutasında
Çanakkale Savaşı, 1. dünya savaşının
bir cephesi olarak Osmanlı Devleti ve
Alman İmparatorluğu’nun müttefik
olarak birlikte katıldıkları bir savaştır.
Birçok modern savaş araç ve gereçleri
yetersiz de olsa Almanya’nın hibe ettiği malzemelerdi. Bunlara ek olarak
Goeben ve Breslau adındaki iki zırhlı
ve Alman deniz teyyareleri de savaşa
katılmışlardır. Savaş boyunca topçu, istihkamcı, savaş teknisyeni olarak bizzat
cephede savaşan Alman subay, astsubay
ve erlerinin sayısı 500′e kadar ulaşmıştı.
Çanakkale Savaşı sırasında Osmanlı
Genelkurmay Başkanı general Friedrich Bronsart von Schellendorff’dur.
Ana Savaş karargahı da Alman kurmay
heyetinin belirleyiciliği altında çalışmaktaydı.
Çanakkale savaşının komutanı Osmanlı 1. Ordu Komutanı ve Gelibolu’da kurulan V. Ordu Kumandanı olan General
Otto Liman vonSanders‘tir. Sanders,
Osmanlı ordusundaki çalışmalarını ve
Gelibolu savaşı anılarını “Türkiye’de 5
Yıl“[2] isimli kitabında yayınlamıştır.
Savaşçılar Osmanlı Ordusunda olmakla birlikte önemli emir-komuta kademelerinde başka birçok Alman General
ve Amiralleri bulunmaktadır. [3]
Osmanlı Deniz Kuvvetleri Komutanı
ve Akdeniz Filosu komutanı Tümamiral Souchon,
Trommer
5 nci Kolordu Kur. Bşk. Yarbay. Albrecht,
13 ncü Tümen Komutanı Albay. Hovik,
9 ncu Tümen Komutanı Yarbay. Pötrih,
Anafartalar Bölge (Müfreze) Komutanı
Yarbay. Wilmer,
Ağır Topçu Grup Komutanı (Anafartalar) Binbaşı Lierau,[4]
Karargahta görevli ve Çanakkale’deki
V. Ordu Topçu Kumandanı Tümgeneral Gressman,
Daha sonları resmi tarihin “Çanakkale Savaşı”nı tümüyle bir “ulusal kurtuluş mücadelesi” tarihine yerleştirme
gayretleri nedeniyle, Almanya’nın bu
savaştaki rolü, Kurmay heyetindeki
ağırlığı dikkatlerden saklanır olmuştur.
Oysa tüm 1. dünya savaşa boyunca hem
Osmanlı Ordusunun komuta ve kurmaylık kademesi dahil tüm cephelerde
toplam 40.000 kadar Alman askeri savaşmıştır.
Osmanlı Genelkurmay 1 nci Şube Müdürü Yarbay Kres von Kressenstein,
Mustafa Kemal; sadece bir cephe komutanı
Güney Bölge Komutanı (Üç tümenin
Komutanı) Albay Vbn Zodenstern,
Yarbay rütbesindeki Mustafa Kemal
(daha sonra Mirliva Albay), bu savaşta
Alman Generali Liman von Sanders’in
emir-komutasında görev yapan cephe
komutanından sadece biridir.
Çanakkale Boğaz Donanma Komutanı
Amiral Von Usedom,
Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki
Kumandanı Koramiral Merten,
Güney Bölge Kurmay Başkanı Süvari
Binbaşı Cari Mühlmann,
Hamidiye Tabyası Komutanı Yüzbaşı
Wasillo,
Erenköy Bölgesi Ağır Topçu Komutanı
Yüzbaşı Werle,
9 ncu Tümen Komutanı; 16 ncı Kolordu
Komutan Vekili Albay Kannengieser,
Güney Grubu Komutanı Tümgeneral,
15 nci Kolordu Komutanı Weber,
Güney Grubu Kurmay Başkanı Yarbay
Thauvenay,
1 nci Kolordu (Sağ Kanat) Kur. Bşk.
Binbaşı Eggert,
3 ncü Tümen Komutanı, 2 nci Kolordu
Komutanı Albay Nicolai,
Güney Grubu Topçu Komutanı Yarbay.
Binholt
14 ncü Kolordu Komutanı Tuğgeneral
Çanakkale’de tek bir savaş söz konusu değildir. Günümüzde “Çanakkale
Zaferi” olarak kutlanan 18 Mart, bu
savaşların sadece bir bölümüdür. İngiliz-Fransız donanmaları Mart 1915′de
Çanakkale boğazını geçmek üzere büyük bir saldırı düzenlemişlerse de başarılı olamamış ve 3 savaş gemisinin
batması sonucu 18 mart’ta geri çekilmişlerdi. Popüler olarak kutlanan bu
gündür. Fakat savaş bu evresiyle sona
ermemiş, amfibi birliklerinin çıkarma
harekatlarıyla devam etmiştir. Savaş
Boğazın diğer cephelerinde, Gelibolu
yarımadası boyunca 1916 yılı Ocak aşına kadar neredeyse 1 yıl kadar sürmüştür. Böylesine uzun ve sürüncemede
kalmış bir savaşın sadece belli bir bölümünde başarı tüm savaşın kazanıldığını göstermez.
Nitekim İtilaf Devletleri Trakya üzerinden geçiş sağlamayı başardıkları
için Çanakkale boğazındaki ısrarlarından vazgeçmişlerdi.
kızılbaş - sayfa 23 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
M. Kemal’in Cephe komutanı olduğu
Anafartalar – Conkbayırı çarpışmaları
ise Mart’taki “Çanakkale Zaferi”ne ait
değil, Ağustos 1915 tarihindeki daha
tali bir cephe savaşına aittir.
ğınınca biz de savaşa girmiş sayıldık!”
ve “Biz aslında savaşı kaybetmedik
ama müttefikimiz Almanya yenilince
biz de yenilmiş sayıldık!” gibi oldukça
komik biçimde izah etmekteler.
Buna karşılık Mustafa Kemal’in konumu, neredeyse Çanakkale savaşı’nın
kaderini tek başına belirleyen ve yön
veren bir askeri deha olarak çizilir.
İtilaf Devletleri durup dururken Osmanlı Devletine saldırıp savaş açmış ve boğazı geçmek istemiş değillerdi. 1914′de
Karadeniz’deki Rus limanlarını, Rus
donanmasını bombalayan Göeben ve
Breslau adındaki iki Alman zırhlısına
sahip çıkarak, Osmanlı Devleti fiilen
savaşın saldıran tarafı haline gelmişti.
Sonuçta, Osmanlı İmparatorluğu 1918
yılında yenilgiyi kabul eden anlaşmayı imzalamış ve Çanakkale geçilmiştir;
İngiliz – Fransız donanmaları Çanakkale ve İstanbul boğazlarını geçerek
İstanbul’a demirlemişlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti, Lozan’da Boğazlarla ilgili egemenlik haklarını sınırlayan ağır anlaşma hükümlerini de kabul
etmek zorunda kalmıştır.”Çanakkale
geçilmez!” efsanesi bir yana Türkiye,
18 yıl boyunca Çanakkale ve İstanbul
boğazlarından askeri veya ticari hiçbir
geminin geçişine karışamadı, boğazlar
bölgesinde asker -silah bulunduramadı.
Boğazlar günümüzde de geçerli olan
1936 Montrö Sözleşmesi’yle daha gevşek bir rejime geçilene kadar Uluslararası “Boğazlar Komisyonu”nun denetiminde kalmıştır. Yeni sözleşmeyle de
Türkiye, Boğazlar üzerinde bir takım
taahhütleri kabul ederek egemenlik
hakkını elde edebilmiştir.
Çanakkale “Anavatan Savunması” mı?
Resmi tarihin çarpıtma çabalarına rağmen Çanakkale Savaşı yine bir “ana
vatanın savunması” olarak adlandırılamaz mı? Bu anlamda bir milli mücadele başlangıcı sayılamaz mı?
Osmanlı İmparatorluğu, 1. dünya savaşına Gönüllü ve siyasi bir kararla
katıldı. Bu bir tesadüf veya zorunluluk
değil, yönetici elitin siyasi tercihiyle
gerçekleşti. Kendisi de savaşan aktif
taraflardan biriydi. İmparatorluk Topraklarının küçülmesini önlemek, dahası
Orta Asya’daki “Turan Ülkesi’ne doğru
yayılmak emelleri güdüyordu. Osmanlı İmparatorluğu bu savaşa girmeyebilir, tarafsız kalabilirdi. Nitekim Yunan
Krallığı 1. dünya savaşına girmedi.
Tabi resmi tarih öğreticileri bu durumu
“Biz aslında savaşa girmek istemiyorduk ama Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalayan Alman gemileri bize sı-
Ardından Osmanlı İmparatorluğu İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’ya savaş
ilan etti. Dolayısıyla savaşı kendisine
davet eden Osmanlı yönetimi olmuştur. Savaşı girmemiş olsaydı da saldırıya uğrar mıydı; çeşitli kışkırtmalara
maruz kalır mıydı? Elbette mümkün.
Alma savaş açan bir taraf olmakla, saldırıya uğradığı için savaşmak zorunda
kalmak arasında önemli bir ayrım vardır. Nitekim 2.Dünya savaşında Türk
Devleti diplomasi yoluyla savaştan
uzak kalmayı başardı.
İlk cepheyi Sarıkamış üzerinden Rusya’ya saldırarak açan da Osmanlı devletiydi. Fakat büyük bir bozgunla karşılaşıldı.Süveyş Kanalı bölgesindeki
saldırılardan da başarı elde edilemedi.
Dolayısıyla Osmanlı devleti kendisine
yönelik bir saldırının “meşru savunması” içinde değil, bizzat topraklarını
genişletmeye çalışan saldırgan bir taraftır. Üzerinde çarpıştığı toprakların,
örneğin Kars-Sarıkamış cephesinin,
Süveyş kanalının, Yemen’in, Çanakkale
Boğazı’nın ne kadar “kendi anavatanı!”
olduğu da sorunun bir başka boyutudur.
Hemen üç kıtaya yayılmış büyük bir
imparatorluğun çeşitli ülkeleri [-ki bugün üzerinde en az 25 ayrı egemen devlet bulunuyor] “vatan toprağı” saymak,
emperyalist, yayılmacı bir zihniyeti
meşru görmeksizin mümkün olmaz.
Kaldı ki Resmi tarih işgal edilen “Fethedilen”, zorla ele geçirilen toprakları
büyük bir övünç kaynağı ve kahramanlık sayar.
Çanakkale Savaşı da, herhangi bir mazlum savunma direnişi değil, bu emperyalist savaşın cephelerinden biridir ve
“ana vatan savunması” da değildir.
Tersi emperyalist savaşın tarafı haline
gelmeyi “anavatan savunması” adıyla
meşrulaştırmaya çalışmaktan başka bir
anlama gelmez.
Bir yandan cephe savaşları şiddetle devam ederken, aynı zamanda İttihat-Terakki siyasi karargahın “Büyük Ermeni
Tehciri ve Soykırımını” planlarını hazırlamaktadır. Çanakkale’deki başarıdan (18 mart) bir ay kadar sonra 24
Nisan 1915′de İstanbul’da büyük imha
hareketinin başlangıç vuruşu olarak
270 Ermeni aydını, politikacısı, sivil
toplum liderleri tutuklanarak kamplara
gönderilecekti. Daha sonra bu sayı 2
binin üzerine çıktı. Mayıs 1915′de ise
Meclis-i Mebusan “Tehcir Kanununu”
onayladı. Tüm yaz boyunca da yaklaşık 1,5 milyon Ermeni, Rum, Pontuslu
veya Asuri -Süryani katledilmiş, geri
kalanlarda yurtlarından ebediyen çıkarılmış oluyordu.
Çanakkale Savaşı’nın hamaseti herhalde bu büyük insanlık suçunu örtmeye,
sorumlularını aklamaya yetmez.
--------
[1] Düvel, “Devletler” demektir; “Yedi düvele karşı” “çok güçlü düşmanlara karşı”
anlamında bir deyim…
[2] Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl,
Burçak Yayınevi, İstanbul-1968
[3] Deutschland im Weltkrieg 1914-1918,
Bundesministerium der Verteidigung,
1984, s. 75
[4] Kur. Alb. Dr. İsmet Görgülü, Çanakkale
Zaferinin Komuta Kadrosu, Harp Ak. Yayını, İstanbul-1990.
Kaynak:
http://www.gelawej.net/index.
php/yazarlar/recep-marasli/196-canakkalegecilir-mi-gecilmez-mi
kızılbaş - sayfa 24 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Fırat ağlıyorsa sebebi sensin…
25. 09. 1939 Malatya- Arguvan- Karahöyük köyü doğumlu Abdulkadir Işık,
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
öğrencisiyken ikinci sınıfa geçtiği yıl,
yaz tatili nedeniyle Malatya’ya, Çavuşoğlu Mahallesindeki evine gelmiştir.
Hasan Basri (Korucuk) denen yatıra
ailesi ve komşularıyla ziyarete giderler. Hasan Basri yatırı, o tarihlerde
eski yerindedir. Karakaya baraj göletinin suları altında kalmasın diye şimdiki yerine, Battalgazi ilçesinin kuzeyine devredilmiştir. Arkadaşlarıyla Fırat
nehrinde yüzen Abdulkadir, henüz 18
yaşındayken 9. 06. 1957’de Fırat’ın girdabına kapılır ve boğulur. Mezarı Kiltepe mezarlığındadır.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2. sınıf öğrencisidir Abdulkadir Işık.
İkinci sınıfa geçtiği 1957 yazında Malatya Çavuşoğlu Mahallesi’ndeki baba
evine gelmiştir. Bitişik komşuları, akrabaları Mısdaafendinin Ümmügüssün, Korucuk (Hasan Basri)’a kurbanları olduğundan Işık ailesini, ısrarla
Abdulkadir’i davet eder. Bu davet bir
saygı, ilgi, ikram, değer verme ölçütüdür.
Abdulkadir’in anası Fatma Işık, çocuğum daha dün akşam geldi, yorgundur,
hem biz bile yüzüne doya doya bakamadık, hasret gideremedik, diyerek
oğlunun gitmesine engel olmaya çalışır. Delikanlı, yataktan fırladığı gibi
anasını kucaklar öper, merak etme
anacığım, ziyaretten döndüğümde çok
göreceksin beni, der ve kamyona doluşmuş olan komşularına, akranlarına
yetişir.
Yıkanırsam saçlarım bozulur derken, boz bulanık Fırat’a daldın
Abdulkadir’in 1935 doğumlu ablası
Güllü Işık Topçu anlatıyor:
Ankara Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisiydi. Haziran ayıydı, Malatya’ya
izne gelmiş. Anam su ısıtmış, yıkansın
diye; ama kardeşim yıkanmak istememiş. Saçıma şekil verdim, şimdi yıkanırsam saçlarım bozulur, demiş.
Akraba komşulardan Ümmügüssün,
sohbet ediyorlar. Kardeşim, mesleğinde yükselmek istediğini, Gara Abdılla
da oğlu olmasını istediğini söylüyor.
Sonra da Fırat’ta yüzmeye başlıyorlar.
Dün saçları bozulmasın diye tertemiz
suya girmeyen yakışıklı, 18 yaşındaki
üniversite öğrencisi kardeşim, ertesi
gün Fırat’ın haziran ayındaki çamurlu, buz parçalarıyla dolu, azgın akan
suyuna giriyor. Girdaplı yere gelince
dibe çekiliyor.
S u l t a n K I L IÇ
Korucuk (Hasan Basri)’a gidiyoruz, sen
de gel, diyor kardeşimin Malatya’ya gelişinin ertesi günü. Kardeşim gitmekte
isteksiz davranınca, üniversitelisin artık bizlerle bir araya gelmeye tenezzül
de etmezsin, deyince ziyarete gitmeye
kendini mecbur hissediyor.
Ziyarete kamyonla gidiliyor o tarihlerde. Kasada gitmem, şoför mahallinde yer varsa giderim, diyor. Evimizin olduğu Çavuşoğlu Mahallesi’nde
binmiyor kamyona, onu Eskimalatya
kavşağında alıyorlar şoför mahalline.
Eskimalatya kavşağındaki bir bakkaldan rakı alıp biniyor kamyona.
Ziyarette kurban kesiliyor, yemek yapılıyor. Abdulkadir; köylümüz Gara Abdılla ve birkaç arkadaşı ile rakı içiyor,
Yıl 1957. Biz o zaman Arguvan’a bağlı
Halpuz’da oturuyoruz, eşim orada öğretmen. Kardeşimin boğulduğunu bana
söylemediler. Görümcem Güllü’nün
bebeği Mustafa’yı doktora götüreceğini, benim de ona eşlik etmemi söylediler. Köyden Arguvan’a geldik, bir eve
misafir olduk Malatya arabasını beklerken. Evin kadını, Karahüyüklü bir
genç Fırat’ta boğulmuş, dedi. Benim
aklıma bile gelmedi, boğulanın kardeşim olabileceği. Görümcem Güllü,
kadının daha fazla açıklama yapmasını engellemek için kadına işmar etmiş,
kaş göz hareketiyle.
Kardeşim Ali, on yaşındaydı. İlkokul
dördüncü sınıfa gidiyordu. Sabah okula gidiyor akşama dönüyor sanıyorduk.
Abdulkadir’i defnettiğimiz Kiltepe mezarlığına yakın oturan bir kadın söyledi
bize. Anam bu çocuk sabahtan akşama
kadar mezara kapanıp ağlıyor. Ekmek
veriyoruz yemiyor, su veriyoruz içmiyor. Mezara kapanıp ağlıyor ağlıyor
sonra gidiyor, her gün böyle, dedi.
Buralardan uzaklaştırmak için Ali’yi
Halpuz’a götürdük, yanımızda okudu.
Kiltepe mezarlığının üst geniş alanında, tepede, çevresi demir parmaklıklarla çevrilidir kardeşimin mezarının. Halk inanışına göre boğmaca
hastalığına yakalananlar iyileşsin diye
suda boğularak ölen birinin mezarına
çarparak şişe kırarlarsa o hastalıktan kurtulurmuş. Bu inançtan dolayı
Abdulkadir’in mezarının çevresi hep
cam kırıklarıyla doludur.
İstanbul’da koskoca denizde yüzdüm, Fırat’tan mı korkacağım
Abdulkadir’in yengesi Sebahat Işık’tan dinliyoruz:
kızılbaş - sayfa 25 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Fırat kenarındaki Korucuk (Hasan
Basri)’'a ziyarete giderler. Bir grup
genç, içki içerler. Fırat'ın öte yakasına
geçerim iddiasıyla suya dalar Abdulkadir. Fırat’ın bir yerine kadar yüzdükten
sonra arkadaşları, akıntı güçlendi, geri
dönelim, derler. Köylüsü Gara Abdılla
(Abdullah Özfırat) da Fırat’ın azgın sularına meydan okumayarak kıyıya dönenlerdendir. Yüzerken konuşulanları,
ailesine aktarmıştır sonradan. Kıyıda
beş genç kız, Fırat’ta yüzen delikanlıları seyretmektedir. Abdulkadir, ben
İstanbul’da koskoca denizde yüzdüm,
Fırat’tan mı korkacağım, diyerek yüzmeye devam eder.
Diğer gençler döner, kıyıya çıkarlar.
Abdulkadir, biraz ilerledikten sonra
elini kaldırır kıyıdakilere. Birkaç saniye sonra bir kez daha eliyle işaret
verir. Üçüncü kez elini kaldırdıktan
sonra sudaki girdaba gömüldüğü ve
gömüldüğü yerden köpüklerin çıktığı
görülür.
Beş gün vermez Fırat nehri, aldığı
genci
Beş gün vermez Fırat aldığı canı. Beş
gün, yavrularını yutan Fırat’ın kıyısında kendini paralar ailesi, akrabaları,
komşuları. Beş uzun gün umutla beklenir yine de. Bir gece anasıyla babası
fayton kiralayarak Fırat’ın kenarına giderler. Faytoncu da bunları izlemektedir, uzaklaşabileceği yer ve durum da
yoktur zaten. Anayla baba, önce ben
atayım kendimi, diyerek çekişmektedirler. Sonunda, el ele tutuşarak Fırat’a
atlamaya, acılarına son vermeye karar
verirler.
El ele tutuşarak Fırat’a karışmak isterler
Faytoncu koşar bunu duyunca. Ne yapıyorsunuz, hayatımla mı oynayacak,
ocağımı mı söndüreceksiniz? Çoluk çocuğum aç perişan kalacak. Sizi buraya
getiren benim; devlet benim yakama
yapışacak, diyerek ikisini de sürükleyerek faytona bindirip şehre getirir. Arada
bir, karı koca birbirlerini teselli etmeye
çabalayarak “Komşumuz Verkin’in hiç
çocuğu yok. Onunki can değil mi? Çok
şükür bizim diğer çocuklarımız Güllü,
Nazife, Sebahat ve Ali yaşıyor, onların
bize ihtiyaçları var.” derler.
Ali, ilkokul beşinci sınıftadır tapar-
casına sevdiği, hayran olduğu ağabeyi
Fırat’ta boğulduğunda. Kiltepe mezarlığı çevresinde oturan kadınlardan
biri, güzün mezar ziyaretine giden
aileye “On yaşlarında bir oğlan çocuğu, her gün mektep kıyafeti, mektep
çantasıyla gelip bu mezara kapanıyor.
Akşama kadar ağlıyor, ekmek yemek
veriyoruz yemiyor. Ağlayıp ağlayıp
akşam olunca gidiyor. Hastalanacak
bu çocuk.” diyor. Bunun üzerine aile,
Ali Işık’ı Malatya’dan, ağabeyinin mezarından uzaklaştırmakta buluyor çözümü. Ali’yi Halpuz’da öğretmen olan
eniştesinin; yani Güllü ablasının yanında okumaya yolluyor. Bunları şimdi
79 yaşındaki Güllü Işık Topçu, 70 yaşındaki Ali (Hüseyin) Işık ve gelinleri
Sebahat Işık’tan dinliyorum.
Beş gün sonra mavi gözlü, kumral saçlı, uzun boylu, mahallenin yakışıklısı,
üniversiteli Abdulkadir’i yüzeyine çıkarır, kıyısına bırakır Fırat. Köylüler,
jandarmaya bildirir kıyıda bir ceset
gördük, diye. Mahallenin yakışıklısının belinde kemeri vardır, donunu
bağlamıştır düşmesin diye. Şişmiştir
vücudu. Anası, kumral saçları okşamak üzere elini, oğlunun başına götürür. Oğlunun saçları elinde kalır. Anası, feryat ederek kendi saçlarını, kendi
yüzünü yolar. O anda yolduğu topak
şeklindeki kendi saçlarını ve oğlunun
şişmiş cesedinden elinde kalan bir tutam saçı, yakınları Fatma Işık’ın avucundan alarak saklarlar. Cebinden de
iki tane delikli yüz para çıkar. Anası
öldüğünde Abdulkadir’in giysileriyle
ana oğulun birbirine karışmış olan saçlarını, anasının yüzüne konarak şehir
mezarlığına gömerler. Oğullarından
yirmi beş otuz yıl sonra bu dünyadan
ayrılan anasıyla babası, oğullarının
yanına defnedilemez. Kiltepe mezarlığı dolmuş, mezarlığa defin yasağı konmuştur.
Fırat kenarında yüzen kayıklar
Abdulkadir, Kiltepe mezarlığına defnedilir. Mezarı yaptırılmış, mezar taşına kabartma olarak şunlar yazılmıştır:
Abdulkadir Işık
D: 25. 09. 1939 / Ö: 9. 06. 1957
“Ben garip eşim garip
Mezarda taşım garip”
“Genç yaşımda terk eyledim dünyamı
Fırat suyunda kaybettim dünyamı”
“on sekiz yaşıma erdim
hukuk fakültesine girdim
bu kadere boyun eğdim”
Bir de küçük fotoğrafı konmuştur mezar taşına, camlı ve demir parmaklık
koruyuculu. Ama demir parmaklık bilinmeyen kişilerce kırılarak fotoğrafı
alınmıştır. Fotoğrafın yeri boş kalmıştır.
Abdulkadir’in sevdiği kız, aşkı gibi
acısını da gizli yaşar
On sekiz yaşındaki Abdulkadir’in birkaç yıldan beri gönlünü düşürdüğü
bir de sevgilisi vardır. Herkes onları
birbirine yakıştırır, sözlü olduklarını
bilir. Hatta köyde gizlice buluştuklarını, sevgilerinin karşılıklı olduğunu,
yakında nişanlanacaklarını da bilirler. Abdulkadir çok yakışıklı, sevdiği kız da becerikli ve çok güzeldir.
Abdulkadir’in ölüm haberini alan genç
kız, yasını içinde yaşayarak en fazla
acıyı çekmek durumunda kalır anasından sonra. Bir süre sonra başkasıyla
evlendirilir. Abdulkadir’in sevdiği kız,
çoluk çocuğa karışır; ama Abdulkadir’i
hiçbir zaman unutmamış, unutmak da
istememiştir.
Bu acı olaydan sonra Abdulkadir’in ailesi, özellikle anası, oğullarını ısrarla
ziyarete davet eden komşusu, aynı zamanda akrabalarını suçlar. Kendi evlerine duvarları bitişik olmasa, oğlunun
Fırat’ta boğulmasına sebep olarak gördüğü Ümmügüssün’ün evini yakacağını da söylemektedir yürek yangınıyla.
Davet eden kadıncağız da çaresiz kalmıştır. Geleneklerde bir yatırda kurban
kesilip lokma döküleceği zaman, değer
verilen kişiler davet edilir. O da değer
verdiğinden davet etmiş; ama sonuç felaket olmuştur.
Teslim’imi sana kurban getirdim ya
Hasan Basri
Çaresiz kalan Ümmügüssün, altı yaşındaki oğlu Teslim’i Hasan Basri’ye götürerek türbedeki kabrin etrafında “Hasan Basri hazretleri oğlumu, Teslimi’mi
sana kurban etmek için getirdim. Kurtar bizi bu azaptan! “ diyerek üç kez
dolaştırır. Abdulkadir’in Fırat’ta boğulmasının ardından on beş gün geçmiştir. Ümmügüssün’ün altı yaşındaki
kızılbaş - sayfa 26 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
oğlu Teslim, karpuz yerken nefes borusuna kaçan bir karpuz çekirdeğinin
nefesini tıkaması sonucunda boğularak
can verir. Abdulkadir için Işık ailesine
baş sağlığına gelenler, Ümmügüssün’e
de baş sağlığına giderler.
Devrimci kitaplarını, şiirlerini yakmak zorunda bıraktılar
Gelinleri Sebahat Işık, Abdulkadir
ağabey Fırat’ta boğulduğunda ben yedi
yaşındaymışım, Kendisini hatırlamıyorum; ama söylediklerine göre babayiğit, çok yakışıklı, herkes tarafından
sevilen bir gençmiş, diyor. Bir çuval
dolusu kitabının 12 Eylül 1980 faşist
diktatörlüğüne kadar evde özenerek
saklandığını… Her kitabın arasında el
yazısıyla en az bir şiir bulunduğunu…
Ayrıca bir şiir defteri bulunduğunu, bu
şiirleri çocuklarına okutup dinlediğini,
çok güzel şiirler yazmış olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Ama sıkıyönetimde
askerler evlere baskın yapıp da kitap
bulduk diye insanları içeri atıp işkence edince, içeride yıllarca tutup hatta
insanları kaybettiklerine tanık oldukça
Abdulkadir ağabeyimin kitaplarını, o
güzel şiirlerinin toplandığı şiir defterini banyo sobasında yaktık yüreğimiz
kavrula kavrula. Yakınlarımız, bunlar
devrimci şiirleri, devrimci kitapları
demişlerdi, diyor.
Rüyamda Abdulkadir ağabeyimi görmüştüm. Bana, “Anamla babam sana
Celal Abbas’ın emaneti, onlara bakasın” dedi. Kaynanamla kayınbabama
kırk yıl hizmet ettim, onlara en iyi şekilde baktım, diyor.
Üniversite öğrencisi olduğuna göre bir
fotoğrafı olmalı, diyorum. Fırat’tan
canlı gelemediği yıl, 1957’de Malatya
Foto Aile’de çektirdiği bir fotoğrafı getiriyor yengesi Sebahat abla.
Abdulkadir’in Sultan ebesi (babaannesi), öldüğümde, beni torunumun yanına gömün, der. Herkes şehirden köye
götürürken cenazesini, Kekecin Sultan
ebenin cenazesi, Arguvan’ın Karahöyük köyünden Malatya’ya getirilerek
torununun yanına, Kiltepe mezarlığına
gömülür. Abdulkadir’in anasıyla babasına kısmet olmaz oğullarının yanında
yatmak. Onlar rahmetli olduklarında
mezarlığın kapasitesi dolmuş, mezarlığa defin yasağı gelmiştir. O nedenle
ana baba Fatma ve Abdullah Işık, şehir
mezarlığına defnedilmiştir.
Suda boğulanın mezarına çarparak
şişe kırdıklarında boğmaca iyileşecekmiş
Şimdi Abdulkadir’in mezarının çevresi,
şişe kırıklarıyla doludur. Cam kırıkları
sürekli temizlenir, yeniden birikir mezarın çevresinde. Halk inanışına göre
boğmaca olanlar, suda boğularak hayatını kaybeden birinin mezarına çarparak şişe kırdıklarında boğmaca hastalığı iyileşecektir. Böylece Abdulkadir’in
ailesi dışında gelen ziyaretçileri, mezara şişe çarparak kıranlardır.
Genç yaşta ölümüyle Malatya’yı yasa
boğan Abdulkadir için şu ağıt yakılır
ve ezgisiyle dilden dile dolaşır:
Fırat kenarında yüzen kayıklar
Anam ağlar bacım beni sayıklar
Başıma toplanmış bağrı yanıklar
Nettim size verin benim yârimi
Nettim size beni yâre götürün
Elbisem duvarda asılı kaldı
Çeyizim sandıkta basılı kaldı
O yâr benim ile küsülü kaldı
Nettim size verin benim yârimi
Nettim size beni yâre götürün
***
Fırat kenarında asbap yumuşlar
Yuyup yuyup gül dalına sermişler
Sevmediğim yerde sevdi demişler
Sevem de gurtulam elin dilinden
Alam da gurtulam köyün dilinden
Fırat kenarında gayıh değilim
Yardan ayrılalı ayıh değilim
Bir çift selamına layıh değilim
Guruya gaderim yârdan ayrıldım
Ölem de gurtulam elin dilinden
***
Aşağıdaki “Fırat” şiirini yazan Arguvan Germişili Şair Arife Kalender, bu
olay için yazmamıştır elbet bu güzel ve
anlamlı şiiri; ama tam da Abdulkadir’i
yutan Fırat’a seslenmiş gibidir.
FIRAT
Bendim
nehirleri dolanan ben
nerde dereyle birleşen çay
hangi kayayı döver
nerde uçuruma düşerim
Saçlarım kıyım, gözlerim sürgün
Murat suyunda çimen ben
göletlerde toplanır
çağlar boyu düşlerim
Fırat’ım ben
buz ve kar altında
ne ateşler düştü kollarıma
ne ateşler söndürdüm bir bilsen
Bir devenin yanımdan geçişini
kim gördü
tuz yüklü çıngırak yüklü
alır geri verir
geri verir alır hörgücünü
boynu tepelerden yüce
sen Fırat’a düşen
deve gölgesini gördün mü
Nice kollar taşıdım, nice başlar
kızılbaş - sayfa 27 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
allı gelinler aldım
perçem perçem kakül
yiğit alınlar aldım
hem ağa hem paşaydılar
kabarır sularım kabarır
ne tarihler girip çıktı
yorganımın içinden
Zaman zaman Kırkgöz olur ağlarım
Dersim atlar
sürgün atlar
kan atlar
Alevi’yim, Süryani’yim, Sünni’yim
sen de Arapgir’im
biraz da Ermeni’yim
kan kandır
hepsi benim sularımda akar
Aktım aktım Dicle geldi
o söyledi ben dinledim
ben söyledim o dinledi
bir baktık Şattülarap
onun ölüleri benim ölülerim
biz artık su değiliz ki
durmadan çıkıyor
tarihin koldan bacaktan gövdeleri…
Arife Kalender
(“Maviler de Eskidi” adlı ilk kitaptan)
Malatya- Arguvan- Karahöyük köyü
doğumlu Abdulkadir Işık, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyken ikinci sınıfa geçtiği yıl,
18 yaşındayken yüzmek için Fırat’a
meydan okuyor. Fırat, beş gün sonra
Abdulkadir’in cansız bedenini sevdiklerine geri veriyor. Abdulkadir’den ailesine, sevenlerine yoğun, dayanılmaz
bir kayıp acısı kalıyor. Bir de çok yakışıklı bir gencin hüzünlü gözlerle baktığı tek fotoğrafı…
Not: Yazarın izni olmaksızın yazı ve
fotoğrafları kullanılamaz.
[email protected]
Siyasetsiz seçim.
Hangi hırsız daha iyi seçimi
Özcan SOYSAL
Türkiye’de muhalif olarak özgür, hatta iktidar da olsa küfür dahil her
hareketi edebilirsiniz. Bir şartı var devletin: Hırsız 4 partiden birine
sığınacaksınız. Eğer 4 partiden ve devletten bağımsız hareket eder,
hatta düşünmeye başlarsanız bu dört parti anında size karsı müttefik haline gelirler. Size karsı şeytanla bile birlik yapabilirler. Gerçek
demokratların hayati tehlike altındadır her daim. Demokrat insan da
haliyle bulmak müshil bir iş. Hemen akla Nişan Sevanyan gelir elbette
en başta. Muhammed diye biri kuşlara benzer melek adında birileri
bana vahiy getirdi demiş ise ben buna inanmak zorunda değilim demiş. Derhal iki sene cezaevi ve derhal işlemeyen, yıllarca ve yıllarca bir davayı sonuçlandıramayan devlet mahkemesi işi gücü bırakıp
mehen sadede gelmiş cezayı kesmişler. 4 partiden ses yok. Konu bile
değil. Kamuoyunu etkileyen bir torba sivil takim görüntülü sahtekâr
yazarçizer takımından tiss yok. Bu durumda halk ne yapsın hırsızları
desteklemese başı belaya girecek, bir hırsız beğenip oy verecek denebilir mi? Hatta devlet sandığa gitmeyene ağır para cezası da veriyor.
Bence bu karaktersiz bir yaratık olmaya gerekçe yapılamaz. Bu secilerde onuru olan evde kalır ve başına da bir iş bundan sonra gelmeyebilir. Peki, bu dört partinin meydanlara topladığı milyonlara ne demeli? Toplumumuzun kahır ekseriti için yolsuzluk hırsızlık gasp bir
ayıp değil, tersine bir erde ve bir fazilet. Utanmayı 1915’te bırakmış
bu toplumun insanları. Bilinçsiz ve bilgisiz, aptal olduğundan böyle
yapıyor, aydınlatmak gerekir diyenler çıkabilir Bu gevezeliği ileri sürenler ya hırsızdır ve zeka ile ilgili sorunları vardır. Halk aptal değildir neyi ne için yaptığını bilir. Erdoğan’a verilen yüzde 40 küsur oyun
sahipleri AKP’nin hırsız olduğunu bu akli evvellerden öğrenecek değillerdir. Başından beri haberdardırlar Halklarımız kendi hırsızlarını
çok sever. Başka takımın hırsızlıklarını ise iyi görür ve erdemli! bir
duruşla onları eleştirir.. Yani her biri bir Ertuğrul Özkök’tür. Başkalarının hırsızlıkları karsısında demokrat, Batılı, modern. kendi hırsızları dokunulmaz kutsal. Bunu anlamayacak bir kaç geri zekalı insan tek
tük olabilir her yerde. Ama çocuklar bile manyaklaştırılmadı iseler
anlarlar. Erdoğan’ın büyük çapta hırsızlığı ortaya çıkınca AKP’nin
milyonlarca seçmeninin hayal kırıklığına uğrayacağını düşünenler
ve avaz avaz bağıranlar hırsızdırlar. Halkın bilinçsiz olduğunu iddia
ederler. Sanki halk hırsızlığı görmüyor. Halka illa bir şey söylenecek
ise, o da utanın, bu hırsızları desteklemekten uzak durun. İnsanlığınızdan cıkmış haldesiniz. Vazgeçin onursuz yasamaya demeli.
Kaynak: http://www.network54.com/Forum/609946/message/1395596020/
Siyasetsiz+secim+..+Hangi+hirsiz+daha+iyi+secimi
kızılbaş - sayfa 28 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Hevpeyvîn bi
dengbêjekî
civaka Êzdî,
Teterê Eliyê
Mamed re!
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed û K.Tolan
Li goriya dîtina min, gava meriv dîroka
xwe ya kevn baş nas neke, meriv nikare
dîrokeke nû jî rast baş biafirîne. Lewma
jî divê em dengbêjî û wêjeya Kurdî, ya
ku bi devkî hebûna dîroka gelê Kurd di
nav xwe de didexwanê û parastiye baş
nasbikin. Bi dîtina min û mixabin, piraniya zargotina me Êzdiyan ji ber hûnera
dengbêjî û çîrokbêjên me Êzdiyan ne
hatiye nivîsandin û piraniya dîroka gelê
Kurd di singa bav-kalên me yên ku kiras
guhastine de jî ketiye bin erda sar. Her
weha dagirker û gelek kevneperestên
Kurdistanê jî, hebûna dîroka dengbêjî
û çîrokbêjên me Êzdiyan ji bona
berjiwendiyên kesayetî û desthilatdariya
xwe bi hemd guhastine.
Vêca ji bo hunera dengbêjî, serpêkhatî û
zargotina me, ya di singa kurê dengbêjekî
Êzdî , yê ku berê di nav herêma Kurdên li
derdora Xerza(Misircê,Batman,Qubînê..)
û deşta Amedê diman de gelekî navdar
bû, weka ya gelek bav-kalên me yên ku
kiras guhastine winda nebe, ez û birayê
xwe Hizer, di roja 25.04.12 de, çune
bajarê Friesoythe mala Teterê Eliyê
Mamed (Acar). Ez zahf kêfxweşim ku
min hêja di sala 2000 de jî çend sitran ji
ber dengê Teterê Eliyê Mamed girtibûn
û ew hingê di nav pirtûka xwe ya bi
navê „Hebûn û Tûnebûna Êzdiyan Tev
Romanên Zindî ne, di rûpelen:62-64 û 74
de weşandin e.
Min ev hevpeyvîn li ser casetekî vidio yê
tomar kiriye û li goryiya îmkanên xwe
nivîsandiye. Ezê ji bo rêzgirtinê û di
dewsa rêzdar dengbêj Teterê Eliyê Mamed (Acar) de bibêjimê Xalê Teter.
1. Xalê Teter beriya her tiştî, ez dixwazim tû xwe bi xwandevanan bidî
nasandin. Ka Teter Acar kî ye, tû ji
malbeta kîjan Mirîdayî, Xwedanê bi-
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed û K.Tolan
nemala we çiye, zaroktî û jiyana te li
kîjan gundan derbasbuye?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Belê xwarziyê Kemal, ez gelekî
memnûn bûm ku hûn îro hatine mêvaniya
min û hûn li ser çavan re hatine!
Ez kurê Eliyê Mamed im, ji malbata eşîra
Anqosiyan û ji binemala mirîdên Dîwane
me. Bav-kalên me, berê li gundê Batranê,
yê ku niha hêjî di nav herêma Xerza de,
li pişta gundê Zoqê û girêdayî bajarê
Misirce(Kurtalan)ye diman. Lewma ji
malbata me ra hêjî dibêjin, Batranî.
Li goriya ku ji min ra hatiye gotin û ez
texmîn dikim, ez di sala 1938 de li gundê
Bazbût(Atbagi)ê, yê ku niha hêjî di nav
herêma Qubîn-Batmanê de ye, çê bûme.
Dûre mala me heşt salan li gundê Zêwika
Xaço, ev jî nêzîkî Bazbutê ye, maye. Ez
li gundê Zêwikê zewicîme û ji virê jî 2
çume xizmeta leşkeriya tirkiyê kiriye.
Di vî wextî (1958?)de, ji xeynî mala me,
wekî dinê tu malên Êzdiyan li Zêwika
Xaço tûne bûn. Lê hingê, di gundê
Zêwikê de sê-çar malên Xirîstiyanan(ya
Apê Îsa, Jinapa Baran û Apê Arakêl) û
çend malên Elikiyan hebûn.
2. Xalê Teter, tê bîra te, di wexta zarokatiya te de kîjan gundên Êzdiyan li
derdora gundê we hebûn?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
na ji ber çê tû neçuyî ?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Na, min mektebe ne xwandiye. Ji xwe di
dewra me de, me zarokan ji ber cotkarî,
rênceberîtiya gundîtiyê û alîkariya debara mala xwe nikarîbû herine dibistana.
Hingê, dibistan jî di gelek gundan de
tûne bûn.
4. Xalê Teter, piştî ku te xizmeta leşkeriya tirkiyê xilazkir anjî berê hingê,
tû qet diçuyî bajrên Tirkan dixebitî,
sebebê ku çibû anjî tû neçuyî bajarên
Tirkan ne xebitiyî çine?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
-Belê, ez ji sala 1973 heta 1979 an gelek
caran û hercarê jî sê-çar mehan diçûme
Antaliya û Edenê kar dikir.
5. Xalê Teter, gavat tû hatî Almaniya
yê, hingê tû çend salî buyî?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
-Ez di sala 1979 de hatime Almaniya.
Demek ez hingê 41 salî bû me.
6. Xalê Teter, çima û ji ber çê tû hatî
Almanya yê?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Belê, wextê mala me li Bazbûtê û li
Zêwikê bû, hingê gelek gundên Êzdiyan
yên mîna: Feqîra, Çinêriya, Keverzoya xwarîn û ya jorîn, Gêduk, Dêrik,
Şihê, Şimiz,Şahsim û hwd, hebûn. Jiyana me ya li Zêwikê tev bi cot, paleyî û
rencberîtiyê derbas dibû.
-Bi Xwedê, di welatê me de gelek tahdeyî
û zilm li me Êzdiyan dihatine kirin. Me
Êzdiyan nikarîbû di nava Batmanê de
bibêjin, em Êzdî ne. Di nav bajarên Tirkan de jî, heta ku me nas ne dikirin, tu
dahdeyî li me nedikirin. Lê, wexta ku
Kurdan digotene tirkan ev Êzdî ne û ewan
pê derdixisten ku em Êzdî ne, êdî kesî ji
tirkan jî şixwil(karê) xwe ne dida me.
3. X. Teter, tû qet çuyî dibistanê, eger
Mînak:
kızılbaş - sayfa 29 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Carekê, em hinekî Êzdî û Bisilmanên li
der û dora Batmanê diman, bihevûdinê
ra û bi dû otebusen tijî çûne Edenê kar.
Me mehekê bi hevûdinê re karkir, lê
berî ku karsaz miaşê me bide me, hinek
ji wan Bisilmanên ku em bihevûdinê re
hatibûn, çûn gotine karsaz, felankes û
felankes Êzdîne û karsaz jî heqê meha
me kesên Êzdî ne da me. Em wê mehê,
wisa bê pere û birçî hîştîn. Me ji tirsa re
nikarîbû cardinê herin dahwa perê xwe li
karsaz bikin.
7. Xalê Teter, tû dikarî niha hinekî
bahsa serpêkhatiyên xwe yên hinga tû
hatî Almanya yê bikî û ka hûn hingê bi
çi zahmetî dihatine Almaniya yê?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
-Gava ez cara yekemîn di sala 1979 de
hatime Almaniya rojava(BRD), min
hingê çarsalan bê bidestûr li Almanya
karkir û dûre ez mecbûrbûm di sala 1983
de vegeriya me Welat. Ez di sala 1985 de
cardinê hatime Almanya yê. Hinga em
li balefra bajarê Berlîn peya bun, hingê
polîsên Alman em girtin û dîsa berdan.
Lê hinga em hatin di nava Almaniya
rojhilat(DDR) de derbasbûn, em cardinê
hatine girtin û ewan jî em şandine kampa panaberan ya li bajarê Braunschweig`
ê. Em mehekê li vê kampa Braunschweig` ê man. Ji wirê jî em şandinê kampa
bajarê Norden(nêzîkî Aurich)e. Gav sê
mehên me li Norden qediyan, ez çûme
mala keşeyê dêra Norden`ê , min jê ra got
ku em Êzdî ne. Pîreka min li virê bi tenê
ye, kesî ku em wan nasbikin li vî bajarê
we tûnin û ez lavan ji te dikim, tû karîbî
me bişînî nav cîhekî ku ber û pismamên
me lê hene! Xwedê ji wî camêrî gelekî
razî be, ewî em şandine vî bajarê Frieseuthe. Gava em hatine vî bajarê Frieseuthe
û me hinek nasên xwe yên mîna Sediqê
rahmetiyê Xalit, Hizêr Tolan û hwd. li
virê dîtin, bîhna me jî hinekî derket û em
eva 27 heft salan li vî bajarî ne. Ez li vî
bajarî qet ne xebitî me.
8. Xalê Teter, weke ku ez di nav zargotina me de gelek caran dibihîzim,
rahmetiyê bavê te jî , berê li bakurê
Kurdisanê û bitaybetî jî di nav civaka
Êzdiyên li herêma Xaltiyan(derdore
bajarê Batman, Qubînê, Misircê,
Sêertê ûhwd.) de dengbêjekî gelekî
bi nav û deng buye. Tû dikarî ji me
ra bibêjî, ka rahmetiyê bavê te kî ye,
Zaroktî, jiyana rahmetî li kîjan gundan derbasbuye û ewî di kîjan sale de
kirasguhastiye?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Bila rahma Xwedê li miriyê xwande-
van, guhdaran û bavê min be jî!
Bavê min Elî kurê Mamed e. Texmîna
ku ez dikim, rahmetiyê bavê min di 1903
de li gundê Bazbûtê hatîyê dinê û di sala
1969 de jî çuye ber dilovaniya Xwedê.
Mezelî wî li gundê Feqîra, yê ku di nav
herêma bajarê Batmanê de ye.
Raste, di wî wextî de û di hêrêma me de,
dengbêjê ku li tayê rahmetiyê bavê min
Eliyê Mamed derketa gelekî kêm bûne.
Min didît, gava bavê min ji mal derdiket,
carnan jê bi mehan ne dihate nav mala
xwe.
Mînak:
Wexta rahmetiyê bavê min, xalê Hesinê
Çeto û hwd. li cimaatê de bihevûdinê re
bi gelek sihetan distiran, kesî ne dixwast
ji civata wan derkeve. Dîsa gava bavê
min biçuya cem maqûl, axa, begên Kurd,
bi taybetî jî tevaya gundên Êzdiyên û
zêde jî yên li herêma Diyarbekir hebûn,
mala apê Birahîmê Rizgo, dengbêjê wê
herêmê, yê mina rahmetiyê Evdilhadî
dihatine cem û ewan bi gelek rojan kilam bihevûdinê ra digotin. Bavê min
ne tenê di herêma me de navdar bû, ew
diçû hemû herêmên Kurdistanê û ewî di
herciyê de bêtirs disitra.
Navên hinek dengbêjên ku hingê,
navên wan hebûn û niha nave wan têne
bîra min ev bûn:
Rahmetiyê bavê min timî digot, Îso yê
File yê ku li gundê Zêwîka Xaço dima,
gelek kes li ba xwe hînî kilamên folklorê
û dawetan Kurdî dikirin. Yanî Îso yê File,
Usivê Dengbêj, Hesinê Çeto, Birahîmê,
Ereb, Usivê Beso(evî camerî jî gelek kilamen bavê min digotin ...) û hwd.
9. Xalê Teter gelek kes dibêjin,
rahmetiyê bavê te- xalê Elî yê Mamed,
bi hûnera xwe gelek sitran li ser buyer,
qewimîn, serpêhatî, şer, wêranbûn,
mêrxasî, evîndariyê û hwd. hûnandine
û ew xwedî taybetmendiyeke gelekî
mezin buye. Tû dikarî hinekî bahsa
wê hûner û taybetmendiya Xwedê jê
raziyê bavê xwe bikî?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Taybetmendiyeke dengbêjiya rahmetiyê
bavê min ev bû:
Berî ku bavê min dest bi sitran anjî
kilamekê bikira, ewî pêşîn çîroka bûyer,
qewimandîn, serpêhatî, şer, wêranbûn,
mêrxasî anjî evîndariya ku sitran ji berê
hatiye afirandin, şîrove dikir û dûre hêja
sitran anjî kilam bi dengê xwe digot.
Mînakek: Buyera afirandina kilama
Emînê Ahmed
Rahmetiyê bavê min digot: Di wê dema
ku mahcer hatine herêma Bişêriyê, hinge
Tewfîq û Nefiya xwa xwe, tevî êla xwe
ve ji welatê Serhedê bi koçberîtî hatine
gundê Keferzo û xwe li Emînê Ahmed
girtine. Nefiya xwa Tewfîq, qîzeke koçer (Bêrtî) buye û ewê dûre dil berdaye
Emîn. Lê, haya Emîn ji vê evîndariya
Nefiya tune buye. Hinga ez rojekê di
nav konên êla Tewfîq de derbas dibûm,
min dît Tewfîq hate pêşiya min û ewî ez
birime oda Emîn axa (Emînê Ahmed).
Piştî heftiyekê, hinga ez rabûm werime
mala xwe, min li ser rêya pişt mala de dît
ku, va jineke li ser devê rêya min sekiniye. Dema ez nêzîkê wê bûm, min dît ew
Nefiya ye. Min gotê Nefiya, te xêre û tû
çidikî li virê?
Nefiya got: Xalê Elî, bi Xwedê ez li
hêviya te me.
Min gotê, xêre ?
Ewê got , xalî Elî, min didît ku tû dihatî
mala Emîn û tû dengbêjê Emîn î. Ez ji te
lavedikim ku em niha li virê rûnên. Ezê
kilamekê ji te ra bibêjim û lavan ji te dikim ku tû vê kilama min li ba Emîn tenê
bibêjî!
Min gote Nefiya, keremke û wê rabû ew
kilama ku ewê ji bona bavê Şikrî afirandiye ji min re got.
Gava ewê kilama xwe qedand pê ve, min
jî hima di cîde û ji ber xwe ve sê çar malik bi ser kilama wê ve zêdekirin.
Nefiya jî got: Xalê Elî, Xwedê ji te gelekî
razî be û te niha dilê min gelekî rehet kir.
Dûre Nefiya dest avîte kîsikê di ber xwe
de kişand, zêrekî reşatî ji nav derxist, ew
kire nava destmalekê û tevî cotek gorên ku
wê ji rîs çêkiribûn dane destên min. Got:
Ev xelata te ne, lê ez di bextê te deme, tû
yê vê kilama min ji Emîn ra bibêjî.
Min jî soz da Nefiya ku, ez tamamiya
vê kilama wê li cem Emîn bibêjim û ez
çûme malê.
Piştî çend rojan, ez cardinê hatme mala
Emîn axa. Min dît ku, wa Emîn û Wesîla
pêreka xwe li şaneşîna serê qesra xwe
rûniştine.
Gava Emîn ez dîtim, gazî min kir û got
Elî were, vêga tiştek di berîka te de heye!
Ez jî çûm li şaneşîna serê qesra wî û li
kêleka Emîn rûniştim.
kızılbaş - sayfa 30 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Wesîla jî, rabû qahweyek ji me ra çêkir û
me qahwa xwe vexwar.
Dûre min gote Emîn, bi Xwedê û bi rastî
jî tiştek di berîka min de heye, lê dernayê
!
Emîn got: Elî, çewa dibe ku tiştek di
berîka merivde hebe û dernayê?
Min gote Emîn: Heyran ez çiqas destên
xwe davêjimê, lê ew dernayê.
Emîn fahmkir û gote min: De Elî tû niha
here malê, ezê dûre dîsa bişînime dû te.
Gava ez sê rojan li malê mam, xeber ji
min ra hat û gotin: Emîn gotiye bila Elî
ne sekine were cem min.
Ez rabûm û hatim, min dît wa Emîn, hespek ji bo min zînkiriye û gote min: De
siwarê ez û tû emê herine Qubînê.
Em li hespan siwarbûn û me berê xwe
da Qubînê. Çaxê em gihîştine serê qêrê
ku di navbêna gundê Gêdûkê û Qûbîn ê
deye, Emîn ji min ra got:
Wa Elî! Tû bidî xatira Xwedê, hinga ku
te wê rojê got, tiştek di berîka min de
heye, lê dernayê, mahne ya wê çibû?
Min gote Emîn, belê ez dikarim niha wê
ji bêrîka xwe derxînim.
Emîn gote min, de keremke wê derîne !
Wela çaxê ku ewî wusa got, min jî gotê,
de keremke ka em ji ser pişta hespan peyabên. Gava em peyabûn, min
destên xwe kirine kerika guhên xwe û
min ev kilama weha jêre got:
HA WER DELAL !
Ha wer delal….Ha wer delal…Ha wer
delal, lo ha wer delal..
Bavê Şikrî siwarê sîqal, heyran çiyayê
gundê me bilinden, çima lo nizim nabe?,
Kum û kewejê Bavê Şikrî siwarê sîqal,
heyra kevejê lo xwiya nabe.
De hine berfa Helazgerê, Melazgerê
deyne ser kezeba xwe, cendê bavê Şikrî
lo hênîk nabe
Îro serê sê rojan Tewfîq ji min xeyîdiye,
lo bi min ra xebernade
De ha wer delal tû delalî dîno êw….!!
De re ha wer delal….Ha wer delal…Ha
wer delal, lo ha wer delal..
Bavê Şikrî siwarê sîqal, heyran bi hafa
darî Qolîbabê ronî diketim, dar kevote
Xwezîka serê min û bavê Şikrî li ser
nazbalgîk û nepenîka bibuna cote
Cote kewê gozel ji Bîrika Simo derketa, li ser serê min û bavê Şikrî maqulê
Remaniyê lo bihev gote
De ha wer delal tû delalî dîno êw….!!
De re ha wer delal….Ha wer delal…Ha
wer delal, Ha wer delal, tû delalî..
Bavê Şikrî heyran, eva serê sê rojan
nexweşim, ez çiqas çavê xwe digerînim
lo te li ber serê xwe nabînim.
Dibê bavê Şikrî çuye Keverzo, Keverzo,
Bazbûtê, Gêdûkê ser demanê, Ji bo ku
bavê Şikrî çend zêran ji zêrê enzel tê de
karke, Şal û şapikê bavê Şikrî herine
Hamûda şewitî, vê sibekê pê qeytankin
De ha wer delal, ha wer delal, ha wer
delal, tû delalî dîno êw….!!
Lo lo bavê Şikrî, mala te şewitiyo!
Min te divê, çima tû min navê?
Ez di bextê we de me, hûn min bivine
Keverzoya xwarî, koçka xwarî, olya jorî
û lo olya navîn
Wele, serê min here ber zatûrê, lo ber
celadê
Min zêdey bavê Şikrî, maqûlê Remaniyê,
kesek navê !
De re ha wer delal...Ha wer delal…Ha
wer delal!
Heyran,Hatî ava çemê Bişêrî yê,
Min dî qeyîkçiyan qeyîkên xwe
hazirki rine, dane dûv gemiyê
Tev jî dizanin, xortanî xweşe lo bi
ezepiyê, Koçerî xweşe li deşta minalixê,
zozaniyê, Ezê biqefêlim Qurê, Serpirê
hafa Zeynaliyê, Xwezî min bavê Şikrî
magûlê Remaniyê, bi dîtina li Şane Şînê,
lo li oliyê!
Ez nizam rebê Alemê ji min re li hev
neyne,ezê sala berî vê salê bivime
kelemê çavê Wesîla Xelef, lo bi hewîtiyê
De ha wer delal, ha wer delal, ha wer
delal, tû delalî dîno êw….!!
Vêca, gava bavê min kilama xwe xilaz
dike, Emîn jê ra dibêje, Elî te ya xwe
got, de vêca ez jî niha niyeta xwe ji te ra
bibêjim; Raste, Nefiya jineke zahf delal
û ji Wesîla pêreka min jî çêtire. Lê feqet,
Elî tû bixwe jî dizanî ku, di pêşiya min
de Hesoyê Birahîm, Xelîlê Simê, Cemîlê
Çeto û Qasê Ozman ev tev axa bûn. Tû
dizanî, çima Tewfîq û Nefiya ne çûn xwe
li yekî ji wan negirtin û hatin xwe li min
girtin? Vêca, qey ji min ra çêdibe, ez rabim bi qîzeke gundiyê xwe ra bizewicim?
Ne ez, mîna bavê wan tême hesabkirin û
ji min ra dest nade….
Jixwe pir kes jî dizanin ku, bavê min
(Mamedê Elî) ev kilama di sala 1930
de, li ser daxwaza Nefiya ji bo Eminê
Perîxanê ji hiş û ji ber hûnera zanîna xwe
hunandiye. Gava bavê min ev gotiye pê
ve, hêja li nav gelek civakan û li gelek
herêmen ku Kurd lê hebûn belabuye..
10. Siheta te xweş be Xalê Teter, tû
dikarî çend mînakên din jî, ji çêkirina
kilamên rahmetiyê bavê xwe ji me ra
bibêjî?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Belê, rahmetiyê bavê min ev sitrana
Kolosê Aqo jî bi xwe çêkiriye:
De ha yê, ha yê, ha yê, ha yê, ha yê, ha
yê ê ê…!
Fatimê digo, Koloso xweyî yê abvê min o,
Ezê bi hafa Şimza bavê Misto diketim,
îro rê digunde,
Kulê tû bi kulbî, bikevî berê mala
Ozmanê Emer,
bavê Wezîr, gamêşê qerboz siware,
cahniyekî çavreşî nêr wa di bin de,
ketiye Şimza bavê Misto, silav kiriye,
tevaya milet rabune ji ber de.
Ez bala xwe didime bavê Bişar, siwarê
xoro, mîrê zirav, êba besrawî berdaye
ser kêlîka mil de,
şal û şapikên Fransayî berdaye ser
guzeka ling de,
Xwedê jî zane paxav nekiriye, ranebû ji
ber de,
Fatimê digo Koloso, pişta xwe me de
Ozmanê Emer, bavê Wezîr, gamêşê
qerboz,
tû nizanî kula Şewlê Dela, qêrê
Şêxevinda , Çah Şorikê maye di dil de.
Ê belê min go Xwedê jî zane, şade şûdê
Kolosê Aqo, bavê Bişar gelekin,
derbekê daye Ozmanê Mihê, Resulê Elî
zavê salê, weke pirzika wa di binde bigir
e, ew kul maye di dil de.
De ha yê, ha yê, ha yê, ha yê, ha yê, ha
yê ê ê…!
Fatimê digo, Koloso xweyî yê abvê min
o,ne min go, pişta xwe me de Ozmanê
Emer, vî koçerî, vî neyarî,kula Şewlê
Dela , qêrê Şêxevinda, Çah Şorikê
maye di dil de.
Min dî Ozmanê Emer, bavê Wezîr ji
xopana Şimzê rabû bi giranî,
xwe berdaye nav Malêbinyê, lêjneke
qewîn ji Elika wa bi xwe ra anî.
Kul têkeve berê mala Emerê Şero, bavê
kura wa di pêşiyê de,
Bi sê kemîna li pêşiya bavê Bişar,
siwarê xoro de danî,
Du peyayên malik şewitî, li pozê qerepanka di pêşiya wî da şêrgelanî.
Min dî bavê Bişar, axayê zirav, maqulê
giran, ji xopana Şimzê dageriya bi
axatî, lê belê filê Zêwikê, Xazarê Çaro
bi sê denga li bavê Bişar kire gazî go,
Koloso mala te şewitiyo, Ozmanê Emer,
bi sê kemîna li pêşiya te de şêrge danî.
Şade şûdê bavê Bişar, siwarê xoro gelekin li dinya yê, parsû stûrbû maqulo
li xwe dananî, tevn û bertengê xoro şidandiye bi romanî, gav ketiye silavgeha
şewitî,wan hersê kemîna li ber bavê Bişar desthilanî, kul têkeve ber wan herdû
peyayên li qerepanka, derba bi
hespê ve danî.
De hêlî, sedcarî din jî bi min hêlî,
ji xêra mala Xwedê ra, hinga li Kolosê
kızılbaş - sayfa 31 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Aqo, bavê Bişar bû tengayî,
bila hingê Aqoyê bira bibûna piştmêrî.
ke, buyer û kilama evîndariya xwe ji min
ra bibêje!
Fatimê digo, Koloso xweyî yê abvê
min xweştiro, ezê bi Şêhaniya şewitî di
ketim, wa li wa kaşa, tilî û pêçikên bavê
Bişar, xwiyanakin ji gustîla, şeş pa ji
van qaja,
Ez ne ketime ber kuştin û girtina bavê
Bişar, ezê ketime ber wê yekê,
Cinazê bavê Bişar birne kambaxa
Malêbiniyê, nava wan neyara.
Vêca Biro wisa bi wê nexweşiya xwe,
buyer û kilama xwe ji min re weha got:
Ne wa bê , sedcarî din jî bi min ne wa
bê, şade û şudê bavê Bişarê Kolos, bavê
Gindo gelekin li dinya yê, gilîkirye
bîstûsê hep ji mala Remo digirtin,
berê wan dane hepsa Sêertê, Betlîsê,
Diyarbekir.
Ji gotinê dengbêjê berê, çar heb ne
hatine malê.
Şade û şudê bavê Bişarê Kolos gelekin,
lêjne rakiriye ji xopana Beriyê,
ketiye dora silavgêha Baximza bavê
Eyo, dike û nake, keysa kuştinê li
Ozmanê Emer na nî,
Berê xwe berdaye Gola Hamid, Kaniya
Kelê, terş û sewalê Ozmanê Emer biriye
bi mêranî.
De ha yê, ha yê, ha yê, ha yê, ha yê, ha
yê ê ê…!
Fatimê digo, Koloso mala te şewitiyo,
na be,
Şêwr û mişêwrên mala Zoro girane,
bêrî bavê Bişar, doz nabe lo o o o …..
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
Her wusa rahmetiyê bavê min, ji gelek
kesan re kilama Seyrê û Biro jî gotiye
û ewî digote min, min ev kilama Seyrê
û Biro bi vî haweyî berhevkiriye:
Wexta Biro nexweş ketibû, ewî bihîstibû
ku ez jî di herêma wî de dengbêjekî baş
im. Ji ber ku ewî zanî bû, êdî tu fitla wî
ji ber wê nexweşiya ne başe tûne ye û
ew hewdikare bisitrê, ew radibe rojakê
qazidekî dişîne pey min û xwastibû ku
ez herime cem wî.
Jixwe min di vê demê de, nû dest bi
dengbêjiyê kiribû û kî ji bo dengbêjiyê
bihata pey min, ez pê re diçûm.
Wexta ez çûme mala Biro, Biro gote min,
min bihîstiye ku tû jî dengbêjekî başî. Ez
dixwazim tû niha guhê xwe baş bidî ser
vê buyer û kilama ku min berhevkiriye.
Ez hêvîdarim ku tû jî vê kilama min ji
xwe ra hilînî û ew bi xêra dengbêjiya te
di gelek ciyan de bê gotin. Ji bo ku ev
evîndariya min heta û heta li ser gelek
zaran bêye gotin.
Min jî gote Biro serçavan, de ka kerem
Biro got, Elî weke ku tû jî dibînî, bavê
min Oso jî di vî gundê Barisil(ev gunda li ser herêma Batmanê ye) de gelekî
dewlemend bû. Ez jî di wextê xwe de
xortekî gelekî dilber û heta tû bêjî, î delal bûm. Bavê min Oso, timî digote kurê
min Biro, lawo ji xwe ra bizewice û min
jî digot, ez na zewicim.
Carekê hinga bavê min dîsa gotê min,
lawo tû çima nazewicî?
Min jî gote bavê xwe, heyran ku tû birastî
dixwazî ez bizewicim, divê tû min di nav
dinya yê de azad berdî!
Bavê min got başe kurê min, de haşte ra
vê hêstirê, kerê ji xwe ra barbike û dû
hevalên xwe jî bixwe ra bive. Here heta
ku tû ji xwe ra qîzeke bi dilê xwe peyda
bikî û bîne pêre bizewice.
Ez rabûm tevî dû hevalên xwe va ji Barisil derketim û bi karwanî geriyam.
Em çûne aliyê gundê Bamerdê, Ridwanê,
ketine deşta Xerza, hatine nav herêma
Qubînê û min tû kesek ji xwe ra nedît.
Roja ku em hatin gihîştine herêma qeza
Silîvana, me konê xwe li ser mêrga Tapa
Barava(nêzîkî bajarê Amedê ye) danî.
Piştî ku em hinekî li ser mêrgê man û
pêde, min dît, dû reş ji pişt me de derketin û hatine ser mêrgê. Gava hatin nêzîkî
me bûn, min dît va jineke ku, namila wê
tev di zêrde pêçayî û bi kîloyan zêr pêve
heye, hat ba me û got, merheba ji we ra !
Me jî gotê, merheba û ser çavan!
Ewê got, pirse bê eybe, hûn ji kurine?
Min gotê, wele em ji Bişêriyê ne.
Jinikê got, hûn xelqê Bişêriyê ne?
Ewê gote Birahîm, bila emrê min bi
qurbana emrê te be û canê min jî bi qurbana canê te be! Bi serê şêx Mistefayê
Tapa Beravakim, ezê niha herim şîva we
çêkim û bînim. Lê tû bizanîbî, gava ez
bêm, îşev xew ji min û te ra tû ne. Emê
bisitranan bidinê ber hevûdinê, heta ku
sibe li me ron bive.
Piştî ku jinik çû pê ve, em bawernakin
ku ew cardinê were. Yekî ji me got, wele
ewê bê û yê dinê jî got, de ka em hinekî
xwe li hêviya sozê jinika Silîvanî bigirin.
Min jî got, de bi Xwedê, gava ew îşev bê,
ezê wê birevînim.
Demek derbas bû, me dît va ew herdû
reşên me dîsa ji dûr ve derketin û hatin.
Hatin, cefiniyek tijî pirince û li ser serê
wê jî tije mirîşken pijandî ye di nava me
danîn. Hat li kêleka hevalên min û li ser
çoka rûnişt û gote min de kerembikin,
xwarina xwe bixwin.
Min gotê, de ka tû jî navê xwe ji min ra
bibêje û tû çi kesî?
Jinikê got, navê min Seyrê ye û ez hêja
qîzim.
Heta ewê navê xwe ji min re got, awir didane min, hevalên min jî cefîniya mezin
valekirin.
Seyrê gote min, wele Birahîm te tu xwarin ne xwar.
Min gotê, Seyrê dilê min ji dîtina têr
nabe……..
Seyrê gote min, ne min beriya niha ji
te ra gotibû. Îşev yek ji min, yek jî ji
te ye û emê niha êdî bisitranan bidine
berhevûdinê.
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
Min gotê, belê wele em ji Bişêriyê ne.
-Bavê min digot, gava Biro di ber sitranê
de ji hal ket û hewkarîbû kilama xwe temam bike. Min gotê Biro, de ka tû êdî li
min guhdarî bike!
Ewê got, bi Xwedê tiştê ku min bihîstiye,
kesê ku ji Bişêriyê be û ne dengbêj be
tûne, bila raste?
Min rabû hinek gotinên ku ewî baş li
hevûdinê ne runştandibûn, ji cem xwe va
bi ser kilama Biro û Seyrê ve zêdekirin.
Gava ewê wisa got, kêfa min gelekî hat
û hêrsê min rabûn. Min dikir bibêjim,
hima tû dinava me de kî biecibînî, ew
dengbêje. Lê, min hew xwe girt û di cîh
de gote jinkê, kilê çavên te ezim û ez
dengbêjim.
Min destên xwe kirine kerika guhên
xwe û got:
Jinikê ji min pirskir û gotê navê te bixêr?
Min gotê, navê min Birahîm e.
Êdî kilama Seyrê û Biro gelekî dirêje,
belkî gelekan jî ev kilama nivîsandine,
lewma min nehîşt X.Teter jî wê bibêje
K.T.
Bavê min digot, hinga ku Biro ev kilama xwe û Seyrê bi deng û peyvên min
kızılbaş - sayfa 32 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
hûnandî guhadrî kir û pêve, gote min,
Elî wele miradê me bi hevûdinê ne bû,
lê ez baş bawerim, ewê bixêra vî deng û
xweş sitirana te , heta û heta li cem gelek
evîndaran û li nava gelek herêman belabive. Eger ez îro jî bimirim, ez dizanim
êdî ev kilma me, wê her û her sax be.
sitranan kir. Piştî demekê hersê dengbêj
jî ji ber min rabûn, destên xwe danîne
serhevûdinê û gotine Usiv Efendî, Xwedê
em nikarin ji heqî vî camêrî derkevin.
Buyera vê kilama ku ji ber gotina Biro,
Seyrê û bavê min Eliyê Mamed hatiye
afirandin, bi texmîna min di sala 192530 de buye.
Bavê min, ev şerê Bartasê di nava
sihetekê de çêkiriye(ev gundê Bartasê di
herêma Xerza de ye û hingê di bin bandora mala Cemîlê Çeto de bû. Bavê min
digot, di wî wextê ku Cemîl avîtibû ser
gundê Bartasê û Bartasê teslîm girtibû.
Ez jî dû buyerê re çume civata Cemîl.
Cemîl dibêje herdû dengbêjê xwe, de
ka hûn jî kilamekê li ser bavê Feremez
çêkin. Dengbêjê wî gotnê, bi serê bavê te,
em hîna nikarin vê buyerê biserhevûdinê
ve deynin. Min jî gote camêrekî, ji Cemîl
axa ra bibêje, eger ew destûrê bide min,
ez dikerim niha kilamekê li ser şerê wî
bibêjim. Gava ev daxwaza min gihîşte
Cemîl, ewî gote min de ka tû bibêje! Min
destên xwe kirine kerika guhên xwe û
min got:
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
-Bavê min li ser hûnandina kilama Mileto, mileto, mileto, mileto…. û hay mileto jî weha digot:
Ez rojekê çume gundê me Batranê û
di peyra jî çûme mala zavê me yê ku
li gundê Beybo bû dima. Gava ku ez ji
mala zavê me derketim, dikim werime malê. Zavê me jî radibe diçe mala
axê gundê xwe. Hingê navê axê gundê
Beybo, Usiv Efendî bû. Hinga zavê me
diçe civata Usiv Efendî, dibîne va sê
dengbêjên ku ji welatê Serhedê hîtine jî
di civatê de amade ne û ew bi evûdinê re
ketibûne pêşberka strana. Zavê me digot,
gava Usiv Efendî li van her sê camêra
guhdarî dikir, ji nişkê ve keser hatinê û
gote beşdaran, ax ji xêra Xwedê ra, vêga
ew dengbêjê ku li herêma Xerzan de
deng daye jî niha li vir bûna. Min bidîta,
ka ewê çewa li dijî van her sê dengbêjan
derketa.
Zavê me dibêje Usiv Efendî, wele ewê ku
tû qala wî dikî, niha ji mala min derket û
çû. Usif Efendî dibêje zavê me, de here bi
peykeve û wî bîne vêderê.
Hinga ez gihîştime wî hevrazê li hemberî
Beybo yê , min bihîst ku yek gazî min
dike û dibêje, mam Elî, mam Elî !
Ez rawestiyam heta ew kes hat, min dît
va zavê me ye.
Min gotê, çibuye kuro?
Ewî got, Mam Elî ka were Usiv Efendî
te dixwaz e.
Ez vegeriyam, hatime civatê. Min dît va
sê dengbêj li berhevûdinê rûniştine, qîre
qîre wane û disitrên.
Usiv Efendî gote wan camêran, de ka bila
ev dengbêj jî bikeve nav pêşberka we.
Min gote wan her sê dengbêjan, hûn
hersê li aliyekî û ez bitenê jî li aliyekî
bibêjim. Ezê tenê jî weke we, sitranên
miqamên herêma Serhedê û ne kilamên
herêma xwe bibêjim. Ewan ji van gotinên
min bawernekirin. Lê, me dest bigotina
Min jî gote wan dengbêjan, gerek hûn li
her civatê de van kilamên nîvco nebêjin.
Mileto, mileto, mileto, mileto…………. û
hay mileto
Gelo xayîno û ji xwe bêbexto,
Maqulo, dilê minî dilanî dîne, eva serê sê
roja Cemîlê Çeto, bavê Feremez, siwarê
çalo, kekê Bişar ketî nava eskerê Elika,
Rema Pencinara dicivîne,
di şefeqa serê sibê de girtiye li kambaxa
Batasê, li ser serê bavê zekiya diteqîne,
ezê bêjme bavê zekiya, maqulo, wez li
bextê te me, tu li bextê Xwedê û rebê li
jorîne, tu pişta xwe nedî kurê Hacî Reso,
mêrkê madiye, hevalê xwîna saren, gava
roja roj reş dibî, xwîn birêjê, mêr bêne
kuştinê , wê rojê dû reşê na şixwilînin,
xwezî gava li bavê Zekiya bû tengayî,
jêre derketa serê Eliyê Ozman, Xalitê
Dawa, Ahmedê Fariz bavê Ebedîne..(Ev
kilama Usivê Beso gotiye û min ji ber
dengê wî nivîsandiye K.T.)
Bavê min digot, gava min kilam qedand,
êdî Cemîl rabû ser xwe û got: helal be ji
te û dengêjiya te ra. Zêrek ji berîka xwe
derxist û da destê min.
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
-Bavê min li ser hûnandina Kilama jinkeke dilketî jî got:
Ez rojekê di çemê Şako ra derbasbûm û
min da hevrazê temo. Min dît jinikeke
cindikiya ku teşiyê di resî got, wa kirîv
û min got, wa!
Jinkê got, kirîvo wisa ne norîne, Weyso,
Elo û Miho diheri , cînarekî me miriye û
ku ew dengê te bihîzin, ewê erzê te bivin.
Min rabû bêhnek da strana xwe.
Jinikê piştî bîhnekê dîsa got, wa kirîv!
Min got, ha kirîvê!
Jinikê got kirîv, ez di bextê dînê te, ez
di bextê dînê te deme, min zahf dilgirtiye û tû yê kilameke dilika ya hênîk, ji
kirîva xwe ra bêjî, bila hepkî ferça dilê
min deynî !
Min destên xwe bilindkir, tilîkên xwe
xistine kerika guhên xwe û got:
Lê, lê lelê, lê lelê, lê lelê, lê lelê, lê lelê,
lê lelê, lê lelê, lê lelê, lê lelê….
Kabê kubarê malê barkirine, danînine
zozanên jorîn, li ser mala, li ser êhlê,
kembere zirave xwe nagire li newqê, li
kêlekê , li tihêlê,
ez bi xwilama te wê girêdahnê, wê
bîçimê, wê fasahlê, wê tintêhlê,
rabe ezê gerdenê bozî beyazî, dev û lên
kaxezî , pozê qudimî, eniya kehvelî
bigrim bi revînim
Ezê xwe bavêm zozanê jorîn, tor û bextê
bavê Selhedîn, ferxê mala xels, reîsê
êhlê
Belkî li min û kewa gozele gozelçînî
bihata xêrê,
Narînê le lê, lê lelê, lê lelê û werdekê lê
lelê, lê lelê, lê lelê...
Jinkê got, ox xweyîk kirîv, Xwedê kurê
te bihêlî. Hepkî felça dilê mîn danî,
hepkî bîhna min derket. Ez di bextê
dînê te, ez di bextê dînê te deme, tû
yeke dinjî fena vê bêjî….
Min dîsa got,
Lê, lê lelê, lê lelê, lê lelê, lê lelê, lê lelê, lê
lelê, lê lelê, lê lelê, lê lelê…….
Kabê kubarê dilê min dilanî dîne, xwezila te zanibuya , bejna te çiqas di dilê min
de şêrîne.
Bejin zirave, têl û kembera li bejnê, li
kêlekê , li newqê , li tihêlê tew tinîne.
Rabe bila dilê te nemîne , ezê defdenî
bozî beyazî , dev û lêvên kaxezî, pozê
qudimî, eniya kehvelî bigrim, ji nava heval û holtaşa birevînim,
Ezê xwe bavêjime zozanê jorîn, tor û
bextê bavê Selhedîne
Eger got, bêgara we bêgareke girane, micala pê tinîne,
Ez xwe bavêm şêxê mezin,jêra dêjin Şêx
Şahbedîne,
Xelqa delal nîvê me temûz û tabaxê ,
mîna kihêlek ji kihêlê Mistoyê Mîrî, bivî
ser ava hewz, kanî, delavan bigerîne.
Hewqa serê xwe li min evdalî bilindikî,
ser sima li min rebenî di weşînî
Narînê le lê, û werdekê lê lelê, lê lelê, lê
lelê…….
kızılbaş - sayfa 33 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Jinkê got, ox xweyîk kirîv, Xwedê kurê
te bihêlî. Hepkî felça dilê mîn danî,
hepkî bîhna min derket.
11. Xalê Teter, ev kilama Mala Eliyê
Unis ku te bi xwe jî gotiye, te ji ber
gotinên rahmetiyê bavê xwe girtiye ?
Ez di bextê dînê te, ez di bextê dînê te
deme, tû yeke dinjî fena vê bêjî….
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
Min gotê, de here lê bese. ..(Ev kilama jî
rahmetiyê Usivê Beso gotiye û min ji ber
dengê wî nivîsandiye K.T.)
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Tiştê ku niha di bîra min de maye,
navên hinek kilamên ku bavê min bi
xwe hunandine wehane:
Kilama şerê mala Eliyê Unis, Şerê Seyîtxan, kilama evîndariya Şerîfê kurê mîrê
Hewêriya û Edûla qîza Mistefê (Ez bawerim ev buyera jî li herêma Farqînê qewimiye…) şerê Hesoyê Birahîm (Buyera
ku Heso aniya serê Ahmedê bavê Emînê
Perîxanê û dûre hinga Emero û Misto,
Heso kuştine), şerê Sebriyê Siloqî, Kilama Şêxo û Meyro, Siva Heciya, Gewrê û
Mele, Jineke li ser mezel û karê kubarê –
Mixabin, ez bi jimara kilam û sitranên ku
bavê min çêkirine nizanim. Lê ewî timî
ev kilaman digotin:
Bavê Fexriya, Dewrêşê Evdî, Şêx
Fexrî, Silêmanê Mistê, Bro û Seyro,
Seyîdxan, Emer û Misto, Mededê, Şêxo
û Meyro, Kolesê Aqo, Fîlêtê Qito, Şerîf
û Edê, Ozmanê Gewrê, Şerê Erenzê, Şerê
Hesoyê Brahîm, Gewrê, Sêviya Heciya,
Şerê Baximzê, Sebriyê Silokî, Şerê Reşkota û Sînika, Qolîbabayê Ronî, Nadilo,
Keçika Baravî, Nûrê, Xelîlê Simê û hwd..
- Belê, ji xwe tû kes jî nikare tam bi
tamamî weke hevûdinê bibêje. Lê, piraniya gotinên min yên rahmetiyê bavê
min in
12. Xalê Teter, gava hinek dengbêj kilam anjî sitranên rahmetiyê bavê te
disitrên û navê rahmetî bibîr na înin,
tû acis dibî an na?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Bêguman, gava ku sitranbêj emeka
camêran bibîrbînin, dilê meriv xweş
dibe. Vêca, her kes u şîrê xwe û gereke
meriv bi keda kesî ne leyîze.
13. Xalê Teter, Gelo! Ji nav stranên
Xwedê jê raziyê bavê te, ku tû herî
zêde hez jê dikir û tû dixwazî îro lê
guhdarî bikî kîjane?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Kêfa min herî zêde ji kilama Gulê
mahrûmê çiya bilin den, ez te nabînim, Serê daran û gulan na çilpînim,
Tû gulan, di ser gula xwe de na
hebînim….
ra dihat…..
14. Xalê Teter, çi cudetî dinavbêna
adetên me û Almanan de hene û kîjan
xweṣin?
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Bi Xwedê, adetên me û Almanan qet
berhevûdinê ve naçin û tûcarî jî em nikarin wekehevûdinê bivin.
Eva serê 34 salan, ez li Almanya yê me
û hêja dostek anjî nasekî min yê Alman
be tûne. Ez hêjî nikarim herim cem
Almanekî û Almanek jî nikare qasekî
were em bi hevûdinê re şewbêrkekê derbasbikin.
Tiştê ku ez û cînarên xwe dikarin ji
hevûdinê fêhmdikin, tenê em ji hev re
dêjin: Mion, Moin (Silav, Silav ) ! De
vêca, emê çawa ji hevûdinê fahmbikin
…..
15. Xalê Teter, tû dikarî di dawiyê de,
bahsa daxwaziyên xwe yên ku min
nikarîbû anjî min ne anîne ser ziman
bikî?.
Dengbêj Teterê Eliyê Mamed:
- Xwarziyê Kemal, tiştê ku ez herî zêde
pê diêşim, ev rewşa van zarokên me, yên
ku bi tenê mezin dibin, kesekî hevalên
wan yên Êzdî tûne ne ku bi hevûdinê re
bileyîzin û ew wextê xwe bi tenê derbasdikin. Ez dibêjim, ev zarokên me zahf guhne
ne û guhneyê wan jî kete stuyê me...
*Spasiyeke bi taybetî û gelekî ji dil ji bo
xuşka Salîhe Acar, evê xanimê jî weke
jinbir, xuşk û birayên xwe zahf alîkariya
tomarkirina sitranên bavê xwe da min!
Kemal Tolan- Xemxwar û Berhevkarê
Kevneşopên Êzdîtiyê
23.08.13
kızılbaş - sayfa 34 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Parçalanmış
Ermenistan
Arşaluys Mardiganyan
915’in karanlık günlerinde yaşananları dünyaya haykıran Arşaluys
Mardiganyan’ın ibret verici hikâyesi
neredeyse bir asır sonra Türkçede.
Yazar Ayşe Kulin’in televizyon ekranından, “Biz Ermenileri, Almanların
Yahudilere yaptığı gibi durup dururken kesmedik” deyip daha sonra da
“yanlış” anlaşılmasını, “Maksadım
bana atfedilen, ‘Ermeniler hak ettikleri için kesildiler’ demek asla değildi.
Bunu söylemeyeceğimi, böyle düşünmeyeceğimi beni tanıyan veya kitaplarımı okuyanlar bilir. Benim ifade etmek istediğim; ‘Bu ülkede Ermenilere
yapılanlar, Hitler’in Yahudilere yaptığından farklı idi. Ermeniler ve Türkler
korkunç bir savaşın içinde, birbirleri
ile savaşarak öldüler. Savaşlar korkunçtur. Her savaş bir kıyımdır, aslında” cümleleriyle ifade ettiği şu günlerde mutlaka okunması gereken bir kitap
Türkçeye kazandırıldı.
İlk kez yayımlandığı 1918’den yıllar
sonra, Pencere Yayınları’nca Parçalanmış Ermenistan adıyla basılan kitap
1915’teki soykırımdan tesadüf eseri
sağ kurtulup dağlara sığınan Arşaluys
Mardiganyan’ın öyküsü. ABD’lilerin
Aurora Mardiganyan olarak tanıdığı Arşaluys Mardiganyan’ın anlattığı
tüyler ürpertici tanıklığı Henry L. Gates kaleme aldı. Kitap “Ravished Armenia” (Irzına Geçilmiş Ermenistan)
adıyla basıldı, gördüğü yoğun ilgi üzerine o dönem filme de aktarıldı.
Çemişgezek köyündeki evinden ailesiyle birlikte sürülen Arşaluys
Mardiganyan’ın amacı halkının yaşadığı acıları dünyaya duyurmaktı;
binlerce yıllık vatanlarından kovulan,
Müslümanlaştırılmış, adı değiştirilmiş Ermenilere sahip çıkmasını sağlamak…
Yüz binlerce Ermeninin ölümüne, sağ
kalmayı başaranların da dünyanın
dört bir yanına savrulmasına neden
olan soykırımın yol açtığı travma hâlâ
devam ediyor. Bu yüzden okunmalı
Mardiganyan’ın öyküsü. (17.02.2014,
http://kitap.radikal.com.tr/)
Arşaluys Mardiganyan’ın hikâyesi –
Özlem Ertan
(17.02.2014, http://www.taraf.com.tr/)
Ermeni Soykırımı’ndan mucize eseri sağ kurtulmuş ve 1915’in karanlık
günlerinde neler yaşadığını dünyaya
haykırmıştı Arşaluys Mardiganyan.
Babasının, annesinin, kardeşlerinin
ölümüne tanıklık etmiş, işkence görmüş, esir pazarlarında satılmış, zengin
Kürt ve Türk ağaların haremlerinde
kalmaya zorlanmıştı. Kendisini din
değiştirip Müslüman olmaya mecbur
eden Bey’in evinden, onca acılı zamandan sonra karşısına çıkan, çocukluk günlerinden tanıdığı Ermeni çoban
sayesinde kurtulup dağlara sığınmıştı.
Aylarca kayalıkların kendisine sunduğu kuytularda saklandı Arşaluys
Mardiganyan. O sırada Rus egemenliği altında olan Erzurum’a varıp da
özgürlüğüne kavuşuncaya kadar dağlarda yürüdü hiç durmadan. Korku
içinde, üzerinde Amerika bayrağı olan
bir binaya doğru can havliyle ve son
gücüyle koşmadan önce gördüklerini
başka biri görseydi aklı uçup giderdi
başından. Ruslar ve Amerikalıların
korumasında, onca acı çektiği topraklardan ayrılıp önce Rusya’ya sonra da
Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti.
“Yeni Dünya”ya adım attığında henüz
17 yaşındaydı ve bakışları acıyla perdelenmişti.
HENRY L. GATES YAZDI
Arşaluys, Amerikalıların söylediği
şekliyle, Aurora Mardiganyan’nın bir
amacı vardı: Halkının yaşadığı acıları Amerikalılara anlatmak ve onların
kadim, yaralı ülkesinin viran yetimhanelerinde terk edilmiş, Müslümanlaştırılmış, adı değiştirilmiş Ermenilere
sahip çıkmasını sağlamak… İşte tam
da bu yüzden, Çemişgezek Köyü’ndeki
evinden ailesiyle birlikte sürüldükten
tam iki yıl sonra, 1917’nin baharında;
gördüğü, yaşadığı her ne varsa yazar
Henry L. Gates’e anlattı. ABD’ye yeni
geldiği ve henüz yeteri kadar İngilizce
bilmediği için yanında bir de tercüman
vardı. Yazar Gates, Arşaluys’un 1915
baharından sonraki iki yılının öyküsünü dinlerken duyduklarına inanmakta
güçlük çekiyordu. Ancak o dönemde Anadolu’da bulunan Amerika ve
Britanya elçileri ile misyonerler de
Arşaluys’un anlattıklarını doğruluyordu.
Arşaluys, durup dinlenmeden konuştu. Henry L. Gates ise onun öyküsünü kaleme aldı. Yer ve kişi isimlerini,
tarihleri de kontrol edip 17 yaşının
baharı acıyla gölgelenen Arşaluys’un
hikâyesini yayımlanmaya hazır hâle
getirdi. “Ravished Armenia” (Irzına
Geçilmiş Ermenistan), 1918’de “Ermeni, Asuri Hayırseverlik Komitesi” tarafından basıldı ve Amerika halkı hem
Arşaluys’a hem de öyküsüne duyduğu
ilgiyi göstermekten geri durmadı. Gazeteler, bu genç Ermeni kızın fotoğ-
kızılbaş - sayfa 35 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
raflarını yayımlıyor, herkes ondan söz
ediyordu.
FİLM SETİNDE ACIYI YENİDEN
YAŞAMAK
Yemeklerde, davetlerde soru yağmuruna tutulan, etrafı kendisiyle tanışmak
isteyenlerce sarılan Mardiganyan, bu
ilginin ülkesine yardım olarak döneceği umuduna sarılıyordu. Kimbilir belki de günün birinde Ermeniler, doğup
büyüdükleri topraklara ayak basar, evlerine yerleşir ve yeni bir hayata başlarlardı. Bu umudunun gerçekleşmesine katkısı olacağı inancıyla oyuncu
olmayı da kabul etti. Öyküsü sinemaya
uyarlanacak ve o da kendisini canlandıracaktı. Ne de olsa Arşaluys Mardiganyan, Çemişgezek’ten, Malatya’ya,
Diyarbakır’a, Urfa’ya, Dersim’e, Erzurum’a uzanan acılı yolculuğunu film
setlerinde yeni baştan yaşamayı göze
alabilecek kadar cesurdu. Yönetmenliğini Oscar Apfel’in yaptığı Auction
of Souls (Ruhların Açık Artırması)
gösterime girdiğinde tarih 1919’du.
Amerika’nın pek çok kentinde sinema
salonlarının programına giren filmi izleyenler çoğunlukla dehşete kapılmış
hâlde çıkıyorlardı dışarıya.
Arşaluys’un öyküsü uzun zaman konuşuldu, ama gün geldi onun adını anımsayabilenlerin sayısı azaldı. Kitap,
1933’te Londra’da da basıldı. Ondan
sonra da kütüphane raflarında uykuya
daldı. Film deseniz o da unutuldu bir
köşede.
YILLAR SONRA TÜRKİYE’DE…
Arşaluys Mardiganyan ise yaşamaya
devam etti. Evlendi, bir oğlu oldu. Ancak kadim vatanında bıraktığı mezarsız ölülerini hiç unutmadı. Uzun hayatı
boyunca psikolojik sorunların bitmek
tükenmek bilmeyen saldırılarına maruz kalan Arşaluys Mardiganyan’ın
öyküsü yıllar sonra Türkiye’de de yayımlandı. “Parçalanmış Ermenistan”
adıyla, Diran Lokmagözyan’ın çevirisiyle ve Pencere Yayınları tarafından…
Ben bu cesur kadının adını ilk kez
geçen ekim ayında Yerevan’daki Soykırım Müzesi’nde duymuştum. Müze
müdürü Hayk Demoyan, “Ravished
Armenia”nın Ermenistan’da yeni yapılan İngilizce baskısını hediye etmişti
bana.
“ERMENİLERİ
KESMEDİK”
DURDUK
YERE
Şimdi tam da öyküsü ilk kez Türkiye’de yayımlanmışken Arşaluys Mardiganyan’dan ve 1915’te yaşananlardan
söz etmek gerek. Evet, Ermeni Soykırımı’nın üzerinden 99 yıl geçti ve
o günleri yaşayan hiç kimse hayatta
değil. Ancak milyonlarca Ermeni’nin
ölümüne, sağ kalmayı başaranların da
dünyanın dört bir yanına savrulmasına neden olan soykırımın yol açtığı
travma hâlâ devam ediyor. Bu yüzden
okunmalı Arşaluys Mardiganyan’ın
öyküsü. Özellikle de Türkiye’nin en
tanınmış yazarlarından Ayşe Kulin’in
televizyon ekranında “Yahudilerinki
gibi gidip durup dururken biz onları
(Ermenileri) kesmeye başlamadık” diyebildiği günlerde daha da çok okunmalı. Geçmişin acılı hayaletlerine dokunabilmek ve vicdanın sesine kulak
verebilmek için…
Kitabın Künyesi
Parçalanmış Ermenistan
(Ermeni Jan d’Ark’ı)
Çevirmen : Diran Lokmagözyan
Pencere Yayınları
Ocak 2014
216 sayfa
Pencere Yayınları
Muzaffer Erdoğdu
İletişim: Pavlonya Sokak Nuhoğlu İşhanı
No:10/6 Kadıköy - İSTANBUL - TURKEY
Tel: (0216) 414 64 41
Telefax: (0212) 414 64 41
E-mail: [email protected]
kızılbaş - sayfa 36 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kampanyanın muhatabı:
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ
20 yıldır tutuklu olarak yargılanan İLHAN ÇOMAK serbest bırakılsın!
Başlatan: İlhan Çomak, İzmir 1 Nolu F Tipi Cezaevi, Turkey
Son günlerde yeniden yargılama konusunda basında yoğun tartışmalar sürüyor. Bahse konu sorundan ciddi şekilde muzdarip olan biri de yaklaşık 20
yıldır tutuklu olarak yargılanan İlhan Çomak.
1994 yılında henüz İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya
Bölümü öğrencisiyken, çok işkenceli, çok acılı on altı günlük bir gözaltı süresinden sonra tutuklanarak İstanbul’daki Bayrampaşa Cezaevi’ne kondu.
Yargılanması, polisin işkenceyle düzenlediği ifade tutanakları esas alınarak,
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde gerçekleşti. En nihayetinde bu işkenceli sorgularla düzenlenmiş yalan yanlış tutanaklara dayanılarak ve buna rağmen
somut hiçbir delil olmadan, 2000 yılında müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Yargıtay cezasını onayınca AİHM’ye başvurdu. AİHM 2007 yılında aldığı
kararla adil yargılanmadığına ve yargılanmasının yenilenmesine hükmetti…
Bu arada 2005 yılında çıkan yeni Ceza Kanunu’na dayanarak avukatının kanunen lehine olan hükümlerinin uygulanması gerektiğinden hareketle yaptığı
başvuru, yerel mahkemede reddedilse de Yargıtay dosyasını usulden bozdu,
2007 yılında. İstanbul’a, duruşmalara gidip gelmeye başladı bu yüzden. Duruşmalarda kendisi ve avukatının, AİHM’nin tespit ettiği ihlal kararı gereği
‘yargılanmasının’ yenilenmesini içeren talepleri her seferinde mevzuatta yeri
olmadığından hareketle reddedildi. 2013 Ocak ayında mahkeme, Yargıtay’ın
bozma kararından sonra tekrar eski cezaya hükmetti. Dosyası Yargıtay’a gitti.
Adnan Cangüder
adres: Lehrer-Wirth str.16
81829-München
Deutschland/Almanya
tel: +49 (0)162 419 69 62
e-mail: [email protected]
ISBN 978-605-4684-49-6
Bu arada 2013 yılının nisan ayında çıkan 4. Yargı Paketi’nde Avrupa Konseyi
Bakanlar Komitesi’nin önünde bulunan 220 dosya için yeniden yargılamanın
yolu açıldı. Avukatının yaptığı başvuru, yasaya rağmen mahkemece reddedildi. Neyse ki bir üst mahkeme başvuruyu kabul etti. 19 Aralık’ta ilk duruşmaya çıktı. 11 Mart tarihine ertelenen duruşması ÖYM'lerin kaldırılması
nedeniyle ertelendi ve şu anda avukatının İlhan'ın serbest bırakılması için 4.
Ağır Ceza Mahkeme'sine sunduğu dilekçenin sonucunu beklemekteyiz.
İlhan Çomak yaklaşık 20 yıldır cezaevinde hep yargılanıyor. Bugünkü yasaya
göre uzun tutukluluk süresini 20 yıl yatarak tam dört kez aşmıştır.
İlhan Çomak serbest bırakılmalıdır!
Kime: Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, T. C. Adalet Bakanlığı
20 yıldır tutuklu olarak yargılanan İLHAN ÇOMAK serbest bırakılsın!
Saygılarımla, [Adın]
İletişim: Niyazi Armutlu
Pavlonya Sokak Nuhoğlu
İşhanı No.8/4 Kadıköy/İstanbul
Tel: (0216) 347 26 44
Telefax:(0216) 347 26 44
[email protected]
kızılbaş - sayfa 37 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Kaf­kas­ya’da
Er­me­ni­le­rin
Kürd
Soy­k ı­rı­mı
Mehr­d ad R. Izady
1998, daha önce soykırım kurbanı olmuş Ermenilerin işlediği bir suçun, bir
başka deyişle Ermenilerin Kafkasya’da
Kürdlere karşı yaptıkları soykırımın
altıncı yıldönümüdür. Ermeniler katliam ve yıkıma giriştiler; bunu, Osmanlıların 1915′teki Ermeni soykırımı sırasında kullandıkları yöntemlere benzer
yöntemlerle tarihi örtbas edip yeniden
yazma girişimi izledi.
Ermenilerin soykırım girişimlerinden etkilenen Kürdler, Azerbaycan
Cumhuriyeti’nde Ermenistan’ı Karabağ’dan ayıran topraklarda eski ‘Kızıl Kürdistan’ topluluğunu kurdular.
Ermenistan’dan Karabağ’a ulaşmak
için, Kızıl Kürdistan’dan geçmek gerekir. Ermeni birlikleri, düzensiz ve
Amerikalı Ermeni gönüllüler 1991
sonlarında başlayarak, en az 2200 yıldır bölgede yaşayan Kürdleri ortadan
kaldırmaya koyuldular.
Militan Türki Azerbaycan’da vatandaşlık haklarından yoksun HintAvrupai bir azınlık olan Kızıl Kürdler,
etnik varlıklarını bile inkar eden bu
Sovyet Cumhuriyeti’nde 60 yıldan fazla bir süre marjinal, kırsal bir yaşam
sürdüler. 1990′da Ermeniler ile Azeriler arasındaki düşmanlıkların henüz
başlamadığı sırada Kürdler, böylesine
marjinalleşmiş bir nüfustan beklenebilecek kadar savunmasızdı. Stratejik
topraklarına göz diken ağır silahlı Ermeniler için kolay bir av oldular.
1991 Mayısın’da Kızıl Kürdistan’ın
başkenti Laçin’e hücum edildi ve alındı. Şehir 15. 000 Kürd’ten temizlendi
(Economist, 1/9/93; Helsinki Watch
Report, 1994). Şehri ele geçirenler adını Kaşatag olarak değiştirdiler ve “eski
bir Ermeni şehri” olarak ilan ettiler.
İzleyen aylarda Kızıl Kürdistan’ın kırsal kesimi sistematik olarak Kürd nüfustan ve tarihsel anıtlardan arındırıldı.
1993 Nisanı’nda Ermeniler, bölgedeki
en büyük Kürd şehri olan Kelbajar’a
* saldırdılar. Ermenistan’dan gelen
yoğun bombardımanla Kelbajar topa
tutuldu ve Karabağ’dan gelen birlikler
ve ABD’den gelen Ermeni gönüllüler
tarafından ele geçirildi.
Yaklaşık 100.000 mülteciyle şişen Kelbajar ahalisi, ölümden kurtulmak için
10. 000 feet yükseklikteki Murov dağına kaçmak zorunda kaldı. New York
Times’ın bir muhabiri, Kelbajar’daki gaddarlıklara tanık olan birkaç
Batılı’dan biriydi (New York Times,
4.7.93). Uluslararası Kızıl Haç, kaçan
15.000 sivilin kar altında hayatını yitirdiğini hesapladı. Osmanlıların 1915′te
Ermeni sivillere yaptığı gibi, 1993′te
de Ermeniler mültecileri bombaladılar, kurtarma ve boşaltma araçlarına
saldırdılar, sıradan sivilleri pusuya
düşürüp öldürdüler (New York Times,
4.7.93; Kurdish Life, 9/1994; 13/1995;
18/1996). Kelbajar yerle bir edildi ve
“dağ şehri” anlamına gelen Kürdçe adı
değiştirilip “Karvajar” yapıldı.
Sonraki aylarda, Kızıl Kürdistan’a yönelik Ermeni yıkımı, doğal çevreyi de
kapsayacak şekilde genişledi. Örneğin,
Kelbajar’ın etrafındaki bozulmamış
ormanlar toptan kesime açıldı ve yakacak odun olarak Ermenilere satıldı
(Armenian Reporter, 8.7.93).
1993 sonbaharına gelindiğinde Kızıl
Kürdistan yerle bir edilmiş, Batılı ve
Ermeni haberlerde etnik adlarıyla söz
edilmeyen 15.000 Kürd’ten** etnik
olarak temizlenmişti. Kürd kasabası
Zangelan’dan kaçan bir çoban, Kızıl Kürdistan’ın kaderini New York
Times’ın bir muhabirine şöyle özetliyordu: “Daha önce çok az şeyimiz
vardı, şimdi hiçbir şeyimiz yok” (New
York Times, 9.4.93)
Hayatta kalan Kürdler, o zamandan
beri Azerbaycan’ın ve Rusya’nın ana
kentlerine dağılmış durumdadırlar ve
ekonomik olarak sıkıntı içinde olan bu
devletlerde istenmeyen kişiler olarak
yaşıyorlar. Kızıl Kürdlerin kimliği ve
kültürü, şimdi yok olmakla yüzyüzedir.
Ülkeyi temizleyen Ermeniler, bölgenin tarihini yeniden yazmaya koyuldular. 1996 baharında California’da
Glendale’de, etnik olarak temizlenen
Kızıl Kürdistan’ın sözde Ermeni mirasını kutlayan sergiler açıldı.
Kitlesel katliamlara, kovulmalara,
yıkıma ve mirasının çarpıtılmasına
bu kadar aşina bir halk nasıl tamı ta-
kızılbaş - sayfa 38 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
mına aynı suçu işleyebilir ve ironiyi
görmeyebilir? Yaklaşık yüz yıl önce
Osmanlı birlikleri, Anadolu’yu etnik
Ermeniler’den temizlemeye giriştiler.
Bir milyondan fazla kişi yerlerini terk
edip yollara koyulmak zorunda kaldı.
Yerlerinde kalanlar, kasabalarıyla ve
anıtlarıyla birlikte yok edildiler. Yollara düşenler kötü hava koşullarına,
açlığa ve hem askeri birliklerin, hem
sivil eşkıyaların yağmasına maruz
kaldılar. Ermeni yer adları da dahil,
Ermeni varlığının bütün izleri silindi. Ermenilerin Anadolu’daki tarihsel
varlığını karartan ya da inkar eden bir
sözde tarih üretildi. Osmanlıların Türk
ardılları, 1915’teki bu Ermeni soykırımını ne kabul ettiler, ne de bunun için
özür dilediler. Peki Ermeniler’in son
beş yılda Kızıl Kürdistan’a yaptıkları
da bu değil midir? Sadece adlar ve yerler değişmiştir. Ermeniler Türkler’den
ne daha samimidirler ne de daha fazla
pişmandırlar. Kızıl Kürdlere yönelik
soykırımı yorumlayan Zohrab Heghinian, 11 Aralık 1993 tarihli Armenian
Reporter International’da şunları yazıyordu: “Umarım, Anayurtta sürmekte
olan ‘etnik temizlik,’ gelecek yıllarda
bir intikamla kardeşlerimizi ziyaret
etmeyecek şekilde gerçekleştirilir.” Ve
şöyle devam ediyordu: “siz ‘temizlik’
diyorsunuz; ben haklı olarak bizim
olan şeyi ‘geri istemek’ diyorum.”
Bu nedenle, Kafkasya’da Kızıl Kürdlere karşı bu soykırım hareketiyle
ilgili haberlerin, Amerikan gazetelerinde 1915’teki Osmanlı gaddarlığının
kurbanı Ermenilerin anılarıyla ilgili
yazıların yanısıra görünmesi şaşırtıcı
değildir. Açıktır ki bu durum, rahatsız
olan Ermeni vicdanına “haklılık” ve
rahatlama sağlıyor.
Kürdler de Kafkasya’daki akrabalarına karşı Ermeni gaddarlıklarını kamuoyuna duyurmadılar. Kolektif olarak
Kürdlerin, şu anda Türkiye ve Irak’taki Kürd mücadelesi için Batı’daki güçlü Ermeni lobisinin desteğine ihtiyaçları vardır. Türkiye’deki Kürd güçler
12 yıldır savaşmaktadırlar. 1994’ten
beri bu savaş, Kürd anayurdunun ve
kültürünün kapsamlı yıkımı ve onbinlerce Kürdün öldürülmesi biçiminde
yoğunlaştı. Türkiye Kürdleri, komşu Ermenistan’dan yaşamsal önemde üs ve mali destek alıyor. ABD’de,
Türkiye’li etkili bir NATO müttefiki
Kürdlerin Washington’da önemli herhangi biriyle görüşebilme yollarından
biri, eşit ölçüde etkili Ermeni lobisidir.
Bu kişiler, Kaf kasya’da kardeş Kürdlere karşı sürmekte olan Ermeni soykırımını eleştirmeyi fazla değerli görmüyorlar.
Bireysel Kürdler, Ermenileri yüksek
sesle eleştirme karşılığında mesleki
ya da akademik misillemeden, hatta
onlarca Türk diplomatını ve masum
seyirciyi öldürmüş olan Ermeni suikastçılar tarafından öldürülmekten
korkuyorlar (New York Times, 7. 29.
83). Ve Ermeni lobilerinin epeyce nüfuzu vardır. Yakın zamanlarda Fransız
hükümeti Princeton tarihçisi Bernard
Lewis’in ülkeye girmesini yasakladı;
çünkü Lewis, 1915 soykırımıyla ilgili
ham belgelerden Ermenilerin istediğinden daha az kanlı sonuçlar çıkarıyordu.
Kafkasya’daki Kürdlere yönelik soykırım, çok büyük olasılıkla cezasız
kalacaktır. Sırpların Bosnalı komşularına karşı daha az bir suç işledikleri
için, ekonomik yaptırım ve doğrudan
NATO askeri müdahalesi biçiminde
bir bedel ödemekte oldukları bir sırada
bu oluyor.
Yakın zamanların bu iki kitlesel etnik
temizlik ve soykırım örneğine daha yakından bakalım. Karabağ Cumhurbaşkanı Koçaryan (Ermenistan’ın şimdiki
cumhurbaşkanı —çn.) ile Bosna Sırp
Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Dr.
Radovan Karadzic arasında ilginç bir
benzerlik vardır. Ne var ki, ABD’nin
ve uluslararası çevrelerin bunlara yaklaşımı, artık farklı olamaz. Her ikisi de,
kendi azınlık grupları Azerbaycan’da
Ermeniler ve Bosna’da Sırplar kendi kaderini belirleme temel haklarına
saygı göstermeyen bir uluslararası hukuk sistemine karşı başkaldırdıkları
bir sırada öne çıktı. Bu Ermeniler ve
Sırplar her ikisi de Ortodoks Hıristiyan kendi iradelerine rağmen, yeni bağımsız Müslüman devletlere, sırasıyla
Azerbaycan’a ve BosnaHersek’e dahil
edilmiştiler. Hem Ermeniler hem Sırplar, şu andaki eylemlerini haklı göstermek için yakın tarihlerindeki soykırım
olaylarını andılar. Ermeni karşıtı ve
Sırp karşıtı önceki soykırımların sürdürücülerinin Müslüman Kürdler ve
Müslüman Bosnalılar olmayıp, Türkler, Almanlar ve Hırvatlar olması onlar
için fark etmiyor.
Coğrafi olarak hem Karabağ’daki Ermeni nüfus, hem Bosna’daki Sırplar,
öteki halklar tarafından meskun Karabağ örneğinde Kürdler, BosnaHersek örneğinde Bosnalı Müslümanlar
topraklar arasındaki topraklarıyla ana
ülkelerinden kopuk etnik adalardılar.
Hem Ermeniler, hem Sırplar, aradaki toprağı ilhak edip yerli meskunlarından temizleyerek bu etnografik ve
coğrafik uygunsuzluğu gidermek için
harekete geçtiler. Ermeni ve Sırp yetkililer, temizlemek istedikleri masum
insanları yıldırarak, yağmalayarak,
yakarak ve öldürerek amaçlarına ulaşmak için eşkıyaları, kanun kaçaklarını
ve suçluları hem silahlandırdılar, hem
de teşvik etmeseler bile, izin verdiler.
BosnaHersek’te yaklaşık iki milyon
insan yerinden edildi, 200. 000 kişi
öldü. Bosna’lı Sırplar kendilerinin iki
katı büyüklükte bir nüfusu yerinden
etmeyi ya da öldürmeyi becermişti.
Karabağlı Ermeniler, daha da büyük
bir tahribata ve yersizleşmeye yol açtılar. Kızıl Kürdler de dahil yaklaşık
900. 000 Azerbaycan vatandaşı, 150.
000 Karabağ Ermenisi için yurtsuzlaştırıldı ya da öldürüldü.
İronik bir şekilde Bosnalı Sırplar, ülkeyi müslümanlardan ve Hırvatlar’dan
bütünüyle ve toptan arındırmaya girişmeyip, ayrık topraklarını Sırbistan’la
birleştirmekle yetindiler. Koçaryan
güçleri ise, aksine, aradaki toprağı
Kızıl Kürdistan’ı bütünüyle ve toptan
temizlediler. Kızıl Kürdistan’ı yerli
meskunlarından tamamen boşalttıktan sonra, Karabağ’ın etrafında geniş
bir bölgeyi temizlemeye koyuldular.
Bosnalı Sırplar, Bosna’da düşmanlıktan önce işgal ettikleri toprakla az çok
aynı büyüklükte bir toprakla etnik olarak temizlense de yetinirken, Karabağ
kızılbaş - sayfa 39 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
kendi büyüklüğünün üç katı toprağı
ilhak etti.
Bütün bunlarda hem Koçaryan hem
Karadzic, kendi ana devletlerinin,
Ermenistan’ın ve Sırbistan’ın dikkafalı
vekilleri olarak hareket ediyordu. Bu
iki devletin yürütemeyeceği kirli bir
savaşı yürütüyorlardı. Ne var ki, ikisi
arasındaki benzerlik burada biter.
Sırbistan’a, Karazdic yönetimine dolaylı ve dolaysız yardımından ötürü
sert uluslararası yaptırımlar uygulanırken, Ermenistan’a dış yardım ve
sempati yağdı. Karadzic ve kurmayları
uluslararası savaş suçlusu ilan edilip,
Lahey’deki Uluslararası Mahkeme tarafından arandığı sırada, Koçaryan
ABD’de ve Avrupa’da resmi olarak
ağırlanıyor ve Atlantik’in her iki yakasından da doğrudan dış yardım alıyor. Bosnalıların kanı Kürdlerinkinden daha kırmızı olduğu varsayılıyor
olmalı, yoksa Koçaryan ve yönetimi,
savaş suçlusu damgasını Karazdic ve
yönetimiyle paylaşırdı. Bosnalı Sırplar, Batı’nın Ermenilere sempatisine
neden olan iki öğeden yoksundurlar: 1)
Washington ve Paris’te güçlü lobileri
yoktur; 2) Fanatik bir müslüman Ortadoğu denizinde mağdur bir Hıristiyan
azınlık değildirler. Batı’nın Bosnalı
Sırpların ve Karabağlı Ermenilerin
benzer soykırım suçlarına yönelik bu
çelişkili tutumu kısa sürede fazla değişmeyecektir.
Adolf Hitler’in bir keresinde “şimdi
kim Ermenileri hatırlıyor?” diyerek,
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni
soykırımıyla ilgili dünyanın kaygısız
unutkanlığından sözettiği söylenir. Pekala Ermeniler öldürülen Ermenileri
hatırladılar. Aynı şekilde bütün dünyadaki Ermenilere şu sorulmalıdır: “Kızıl Kürdleri kim hatırlayacak?”
(Harvard Üniversitesi Doğu Dilleri ve
Uygarlıkları Kürsüsü)
Çev: A. Fethi (kovarabir.com)
http://www.kurdistan-post.eu/tr/diaspora/kaf kasyada-ermenilerin-kurdsoykirimi-mehrdad-r-izady
SÜRGÜN ÇİÇEKLERİ
Hangi söz örter süslü cümleleri
Yalan, bir karış toz gibi kalır üzerimizde
Sürgün yollarında yüzyılda geçer ol mürur-i zaman
Büyümeden yitip gider bütün çocukluğum
Bu yürek niye atardı bunca zaman
Neden üşürdü kınalı küçük elleri nenemin
Uzaklara ve aynaya bakamadan bir ömür
Gözleri acıyla büyürdü âmâ dedemin
Dağlar, Kayalar ve yollar ki suspus
Dicle üstünde oturur eli böğründe Hevsel Bahçesi
Anlatmaz, anlatamaz kadınlar ki işte dili lal
Döker yazmaya bir yol içini geçer ol zaman
Yürüyordular ve yalnızdılar; ötün dilsiz evin kuşları
Anlatın ki bilsin yetimlerin feryadını yağmur bulutları
Taşa, toprağa ve üzüm asmasına üflemişiz bir kere hakikatli
rahmanı
Hangi cudam bilir ki bu topraklarda tanrı tözünü
Unuttum sanmayın şerbetliyim unutmaya
Ağaç dibine bırakılmış yavruların
Sükûtu dilinde taşıyan abdalıyım ben çöllerin
Ey neşideler sultanı nefesinle kutsa şiirle beni
Uyan artık yüzyıllık uykudan Uyan
Dağların, çiçeklerin ve ağaçların insanla uyumuna bak
Doyduğun, sevdiğin ve göğüne bakarak şükrettiğin bu toprak
Birlikte halaya durup birbirini sevenlerindir
İstanbul, 02 Nisan 2014
Bedros Dağlıyan
kızılbaş - sayfa 40 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
NE OLDU?
NE OLACAK?
Hatice Çevik
Türkiye siyasi hayatı 1946 yılında
CHP dışında ikinci bir partinin (DP)
kurulması ile çok partili sisteme geçti.
Ne var ki o günden bugüne devlet geleneği bozulmadı. Muhalefeti de kendi
içinden çıkarmak ve gelenek doğrultusunda bir siyaset yapılsın istendi. Geleneğe karşı çıkan siyasetçileri ise yine
devletin çeşitli birimleriyle yok etmek
için her yola başvurdu. Zindanlarda
hala yatmakta olan devrimci tutsaklar, faili meçhul cinayetlerle katledilen
siyasetçiler, sürgünler ve daha sayabileceğimiz birçok yöntem uygulandı.
Bugün oyları bölmeyin diyenler de bu
gelenekten kurtulamayan çok partili
gibi görünse de tek parti zihniyetinin
esir aldığı insanlardır.
Kurtlar vadisi seyredip etkilenirsen…
CHP 2014 yerel seçimlerde seçim propagandalarındave gösterdiği adaylarla
sağda bir parti olduğunu deklare etmiş
oldu. Seçimlere birçok yerde gülen cemaatinden olduğu bilinen isimlerle ve
ülkücü adaylarla katılan CHP sandıkta gördü ki beklediği sonucu alamadı.
Buna evdeki hesap çarşıya uymadı
demek daha doğru olur sanırım. CHP
liderinin ülkücü işareti yapması bile
onu kurtarmaya yetmedi. Kemalin askerleri, cemaatin abisi, ben hala ülkücüyüm diyen adayları ile çıktığı yoldan
aldığı sonucun faturasını yine halka
kesen chp li zihniyet sahipleri; sosyal
medyada olsun sağda solda konuşmaya
başladı hemen. ‘Bu halk aptal,uyuyor’
söylemini otobüste dahi birazcık kulak misafiri olduğunuzda bile duyar
olduk. Halk öyle birilerinin yakıştırdığı gibi aptal falan da değildir hani.
İstikrar istemekte ve huzur arayışındadır, karnını doyurma telaşındadır.
Bu da anlayışla karşılanması gereken
bir durumdur. Haklı bir istekdir. Bu
yakıştırmalar körü körüne inanlar için
söylenebilir ancak siz onlara gitmekte
yetersiz kalmışsanız ve çantada keklik
olarak görmüşseniz onlara ne söyleyecek sözünüz ne de kızmak hakkınız
olur.
Örneğin; yıllardır alevi seçmeni kendinizden gördünüz, lakin hükümet ya da
ortağı olduğunuzda ve bugün olduğu
gibi anamuhalefet olduğunuzda onlar
için ne yaptınız ? Utanmadan alevi
katliamlarının sorumlularını aday gösterip aman o gitsin bu gitsin söylemlerinizle Alevilere, sosyalistlere bize oy
verin dediniz! CHP ye umut bağlamış
nice aleviler evlerinin balkonlarına,
pencerelerine bu adaylarınızın pankartlarını astı. Akıl almaz bir trajedinin yaşanmasına sebep oldunuz. Aldığınız sonuçla bu halk size esas sizin ne
kadar gaflet içinde olduğunu bir kere
daha göstermiş oldu. Alevilerin, ülkücülerin, cematin oyları yetmedi sizi
kurtarmaya. Maraş’ın Pazarcık ilçesinde bile kaybettiniz daha birçok yerde…
Yanlış yoldayız demektense ‘hileyle
seçim kazandılar, HDP oyları böldü
vs’deyip işin içinden sıyrılmayı seçtiniz. Geçtiğimiz günlerde CHP lideri
kendisine yumruk atan (ana akım medyada ülkücü olduğu belirtilen) şahsın
provakasyoncu olduğunu, bu yumruğun cumhuriyete atılmış bir yumruk
olduğunu söylemiş. Sizin alevi seçmene reva gördüğünüz aday kim ola ki?
Sözün kısası Alevi ya da Sünni, işçi,
öğrenci, çiftçi için ne yaptınız? Siz bir
şey yaptınızda bu halk mı göremedi?
Adınız halk ama halktan uzak siyasetiniz, tekçi zihniyetiniz daha neler
yaşatır bilinmez ama bundan sonra şaşırtıcı da olmayacaktır. Çünkü sağdan
esen rüzgarı tanır ve iyi biliriz. Halkın
uyuduğunu iddia ediyorsunuz siz hangi uykudasınız acaba?
Türkiye tarihinin en büyük Rant
Bölüşüm Kavgası
Türkiye 2014 yerel seçimlerinde tarihinin en karanlık seçimine tanık oldu.
Oy avcılığının binbir yöntemlerinin
kullanıldığı inanılmaz seçim hileleri
ile tanıştı. Düşünün ki trafolara giren kediler (!) bile sandıkları etkiledi. AKP bu seçimin tek galibi olarak
çıkmak için hükümet olmanın verdiği
imkanlar ve sermayeden aldığı güçle
adeta bütün siyasi partileri yok sayan
hakimiyet kurmak istedi. Büyük met-
ropollerin yanı sıra küçücük yerleşim
birimlerinde dahi büyük paraların dağıtıldığı iddiaları hala kulislerde konuşuluyor. Türkiye geneli yerel sonuçlarının açıklanması ile balkona çıkan
başbakan parelel yapının kaybettiğini
halkın onayını aldıklarını ilan etti.
AKP kamuoyu yoklamasına çevirdiği
seçimlerin tek galibiyim dedi. Düne
kadar kardeşi olan, saygıda kusur etmediği cemaatle yollarını ayıran AKP
pensilvanyaya hala göndermeler yapmakta, intikam alacaklarını tekrar tekrar hatırlatmakta ve meydan okumaya
devam etmektedir… AKP nin artık dış
güç olarak gördüğü paralel yapıya karşı bu seçimden güçlü çıkması gerekiyordu ki kendi savaşının galibi olsun.
O nedenle seçim öncesi büyük bütçeler
ayırarak yaptırdığı kamuoyu yoklamaları neticesinde bence nereleri kaybedebileceğini gören hükümet oralarda
hazırlıklıydı ve sandıktan önce de sonra da elinden geleni ardına koymadı.
Birçok yer direndi halk oylarına sahip
çıktı. Örneğin BDP nin kalesi Ağrı’da
oyların15 kez sayılmasına rağmen istediği sonucu alamadı ve seçimler bazı
yerlerde olduğu gibi Ağrı’da da 1 Haziranda yeniden yapılacak. Dünya bizimle beraber ne yazık ki bu komediyi
izledi.
BDP-HDP seçim sonuçlarını doğru
okumak
BDP tarihine baktığınız da ise sayısız
kapatma yaşandı. Birçok siyasi engellemelere rağmen BDP varoluş mücadelesini bugüne kadar taşıdı. Kürdistan’da
halkın iradesi BDP olarak vücut bulmuştur, bu durum kısa bir zamanda ve
kolaylıkla olmamıştır. Ödenen bedeller, yerelde ve sabırla alınan yol sonucunda ete kemiğe bürünmüştür. Kimilerinin küçümsemesine rağmen BDP
2009 yerel seçimlerinde aldığı oyunu
koruduğu gibi artış da sağlamıştır. Bütün oyunlara rağmen sisteme karşı artık politikleşmiş ve kendi kimliğine öz
değerlerine sahip çıkan bir halk vardır.
Batıda ise doğru yöntemlerle anlatıldığında ve içinde kendini bulduğu siyasete dört elle sarılır ve sahiplenir de.
Halk, kendi içimizde bile olsa; ötekileştirmeye, üstten bakışçı tavırlara ya
da maraba gibi davranılmasına itirazını çoktan göstermiştir. Bunun dikkatle
okunması ve de anlaşılması gerekir.
Halklar kendilerine değer verilen yerde eninde sonunda olacaklardır. Bu
kızılbaş - sayfa 41 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
kimi gelenekçilere çok korkutucu gelebilir ancak sabırla bu demokretik oluşumu inşa etmek gerekmektedir.
BDP, bileşeni olduğu HDK-HDP içerisinde yer alması ile sistemin rahatsızlığı bu seçimlerde daha bir, gün yüzüne
çıktı. BDP nin sol-sosyalist partilerle
bir arada hareket etmesi ve güçlü bir
vizyon yaratması elbette bazı kesimlerce istenmeyecektir. Ve bu oluşumu
yıpratmak ve daha da ileri gidip parçalamak isteyeceklerdir. O nedenle
bugün HDP nin 2014 yerel seçimlerde
aldığı sonuçlar doğrultusunda kıyasıya
eleştirisi yapılıp, biraz daha ileri gidilerek en büyük bileşeni olan BDP ye fatura kesilmeye çalışılması da kaçınılmaz olacaktır. BDP buna da hazırlıklı
ve sistemin her türlü oyununu yıllardır
boşa çıkartmak için mücadele veriyor.
Henüz büyüme aşamısında olan HDP
'yle birlikte varolma mücadelesine yeni
kazanımlar ve başarılarla devam edeceğinin sinyallerini de verdi. Önümüzdeki günlerde BDP milletvekilerinin
HDPye geçmesi ve mecliste HDP gurubu olarak faaliyetlerini sürdürmesi
ile yoluna devam edecektir.
Bugün bazı arkadaşlar erken yorumlarda bulunarak daha yolun başında
iken HDP eleştrileri yapmaktalar.
Oysa bilindiği üzere yerel seçimlerde
belirleyici unsurlar çeşitlidir. Ancak
sistem bu seçimleri genel seçim havasına sokarak kendine zemin yaratmak
istemiştir. Doğuda ve batıda Kürt seçmene biz olmazsak barış süreci biter,
özellikle batıda sol-sosyalistlere oyları
bölmeyin sağ kazanır vs gibi dayatmalarla BDP ve HDP seçmenine yönelik
kampanyalar yürüttüler. Ve seçim sonuçlarına bakıldığında bunda kısmen
de başarılı oldular. Bütün bunlara rağmen gelinen nokta benim kanımca başarılıdır. BDP Türkiye Kürdistan'ında
kürt halkının iradesini korumuş ve bu
dayatmaları boşa çıkarmıştır. Batıda
ise HDP daha dün kurulmuş bir parti
olarak bütün engellemelere ve propagandalara rağmen oy almıştır. Kimi
kesimler bu oy oranlarını küçümsese
de azımsanmayacak rakamlardır. Duygusal bakışını bir tarafa bırakarak değerlendirme yapıldığında ortaya çıkan,
yadsınamayacak bir gerçek var. HDP;
yıllardır siyaset arenasında olan, hem
devletin hem de sermayenin olanaklarını cömertçe kullanan partilerle yarışmış ve çok yeni olmasına rağmen bu
seçimden kimi yerelde 3. parti olarak
çıkmıştır. Evet doğrudur tam örgütle-
nemedi, hatta kimi yerde görünür dahi
olamadı. Hatta bazı adaylar beklenilen
performansı da gösteremedi. Ancak
genel olarak bakıldığında kitle partisi olabilecek duruşunu sergilemeyi
sağlamıştır. Bu başarıyı küçümseyen
gözlerin çok yönlü düşünerek bir daha
değerlendirmesi yerinde olacaktır.
Halkların partisi HDP
Bundan sonra ne olacak? Kürtler,
Aleviler, ötekileştirilen halklar, solsosyalistler, demokrasi isteyenler, artık yeter deyip değişim isteyenler sağ
partilerden elini çekecek mi ? Benim
öngörüm HDP; dayatılan geleneksel
siyasi partilerde aradığını bulamayan
etnik kökeni ve inaçları ne olursa olsun halkın, değişim isteyen kitlelerin,
adresi olacaktır. Çünkü 80lerden sonra
devletin bir araya gelmesini özellikle
istemediği bu kitlelerin umuda yolculuğu HDK süreci ile çoktan başladı.
Halkların Demokratik Kongresi olarak
birçok bileşene sahip hareket, yakın
zamanda HDP çatısı altında siyaset
yapma kararı aldı. Halkın iradesini
esas alan parti kadınların, gençlerin
partisi olma hedefinde bunu da bu seçimlerde eşbaşkan adayları ile ve çoğu
yerde gençlere güvenerek gösterdi. Elbette HDP Kemalistler gibi herşey tek
olsun diyenlerin değil, Türklerle Kürtlerin, Ermenilerin cümle ötekilerin bir
araya gelmesini hazmedemeyenlerin
değil, tam tersi herkes için özgürlük ve
barış isteyenlerin adresiyim dedi…
HDP ile Türkiye siyaseti bundan sonra; kökleri eski, tekrar filiz veren genç
ve dinamik bir aktörle yol alacak.. Sayısız politikalarıyla ayrıştırarak bulunduğu yere hapseden faşist sistemin bu
buluşmadan hoşnut olmayacağı kesin!
Bu nedenle HDP'nin bazılarına rahatsızlık vermekle kalmayıp sistemin
hedefi haline geleceği de aşikardır.
Seçim sürecinde HDP ye yapılan saldırılardan bunu şimdiden görebiliyoruz.
Önümüzde ki günlerde HDP-BDP birlikteliği konusunda tartışmaların daha
da artacağı kanısındayım.
Çözüm sürecine devam
Kürt özgürlük hareketi lideri A. Öcalan’ın öncülüğünde devam eden çözüm
süreci yakın zamanda yaşadığımız
gelişmelerin beraberinde yol alıyor.
Bu zorlu süreç bütün engellemelere
rağmen Kürt halkının barış isteğinde
ısrarı ve geri adım atmaması sonucunda devam edecek de görünüyor. İmralı-Kandil ve T.C arasında devam eden
müzakereler Türkiye Genel seçimlerine nasıl yansıyacak bekleyip hep birlikte göreceğiz. Sadece Kürtler değil
barış isteyen halklar, barıştan yana
olan herkes seslerini yükselterek bu
sürece katkı sunacaktır. Halkın haklı
talebini görmezden gelen, barış karşıtları ise sandıklarda bugün olduğu
gibi erimeye devam edecektir. Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz.
Bunun için biraz vicdan, biraz empati,
biraz umut barışa giden yolda yeterli
olacaktır.
Köşkteki koltuk
Aslında bu seçim fillerin tepişmesine
sahne oldu diyebiliriz. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak AKP ile Cematin
kendi içlerinde yaşadıkları kavganın
istesekte istemesekte kah seyircisi kah
figuranı olduk. Ezilen her zaman olduğu gibi çimenler oldu. İşte 30 marttan
beri yaşadıklarımız, Büyük Rant Bölüşüm kavgasının akıl almaz sonuçlarını
medyadan izledik, önümüzde ki Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere kadar
da izlemeye devam edeceğiz. Cum-
hurbaşkanı A. https://f bcdn-sphotos-ca.a k a mai hd.net / hphotos-a k-f rc3/t1.0 9/1025207
0_1578481902376340_7406
843698290472060_n.jpg
https://f bcdnsphotos-c-a.akamaihd.net / hphotos-akfrc3/t1.0-9/1025207 0_157848190237634
0_7406843698290472060_n.jpg Gül’ün
ve Başbakan Erdoğan’ın şuan gündemi
köşkteki koltuk. Beraber oturmak da dahil yöntem arayışındalar. Halkın gündemi
ise 90 yıldır neyse bugün de o !
kızılbaş - sayfa 42 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
İsmail Beşikci Vakfı Başkanı ve değerli arkadaşımız İbrahim
Gürbüz'e yapılan saldırıyı nefretle kınıyorum. Arkadaşımızın
yalnız olmadığı bilinmelidir.Bu "karanlık güçler" kendilerinden
korkmadığımızı bilmeliler. Bağımsız Birleşik Kürdistan adına
verecek ödünümüz yok. Bizi susturamayacaksınız. "Omuzdan
düşmeyi göze almış başın üzerinde egemen hiç bir güç yoktur".
***
Merhaba,
Vakfımızın kurucularından ve Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim
Gürbüz 28.02.2014 tarihinde silahlı bir kişi tarafından kaçırılmaya teşebbüs edildi. Gürbüz’ün atik davranması ve kaçırmaya
teşebbüs edenin elinden tabancasını alması sonucu olay teşebbüs
aşamasında kaldı. Daha sonra yakalanan fail mahkemece serbest bırakıldı. Olay tarihinden bugüne kadar 1.5 aya yakın bir
süre geçmiş olmasına rağmen soruşturmada etkin hiçbir ilerleme
yaşanmamıştır. Soruşturmanın ilerlemesi için bugüne kadar bu
vahim durumu kamuoyuna duyurmadık. Elde edilen bulgu ve
bilgiler olayın Vakıf çalışmaları nedeniyle organize biçimde derin güçlerce gerçekleştirildiğine dairdir. Yaşananları ve bugüne
kadar ki hukuki gelişmeleri bir basın toplantısıyla kamuoyuna
duyurmaya karar verdik. Basın açıklaması Vakıf Başkanımız İbrahim Gürbüz ve avukatları ile birlikte 11 Nisan 2014 tarihinde
saat 14.00’de Vakfımızın Teras Salonunda yapılacaktır.
Toplantıya katılmanız dileğiyle saygılarımızı sunarız.
İsmail Beşikci Vakfı Yönetim Kurulu
***
İsmail Beşikci Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Gürbüz’e yapılan saldırı her kimden gelirse gelsin lanetliyoruz ve
Beşikçi Vakfı çalışanlarıyla dayanışma içinde olduğumuzu bir
kez daha yeniliyoruz
Kızılbaş Dergisi
kızılbaş - sayfa 43 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Apo’nun
Savunması
İbrahim Seven
Vaktim az olduğu için savunmayı okumam yavaş sürdü. Ancak Apo ile ilgili
yazı yazmanın benim acımdan başka
zorlukları da var.
Apo uluslararası bir komployla korsanca kaçırıldı ve bir şekilde işkence altındadır. Dolayısıyla yazı yazarken ister
istemez bu koşulları da veri olarak almak mecburiyetindeyim. Ayrıca şeytanı çarmıha gerin diye sabahtan akşama
kadar
solcu-sağcı-milliyetci-islamcı
koro tüm iletişim araçlarında sürüyor.
Kendisine türk devletine sempatik gelebilecek şeyler söylemesi için ne gibi
metodların kullanıldığını bilemem.
CIA'de psikoloji ve işkence uzmanı
bir profesör türkler Apo'nun hayatında
birşey bulup onu baskı altında tutmuşlardır diyor. Welt am Sonntag 06/06/99
"doğrusunu belki ilerde öğreniriz."
Şimdi Apo'nun savunması baskı altında kendi görüşleri dışında görüşleri mi
ihtiva ediyor? Yoksa canını kurtarmak
için ne yapıp yapıp generallerle barışmak mi istiyor, şimdilik bilmek çok
zor.
Apoyla 1981'de tanıştım. Yaşı benden
genç olmasa da devrimci harekette
yer alması benden daha geç oldu. Dolayısıyla Mamak cezaevinde 1971'de
yatarken dikkatimi çekmedi. Ya aynı
zamanda cezaevinde değildik ya Apo
henüz devrimci harekette yeni olduğu
için dikkatimi çekmedi ve böylece gi-
yaben tanışsak ta ilk karşılaşma-mız
1981'de oldu. Hemen hemen tüm kürdistan örgütleri ve liderleriyle ilişkim
olduğu için Apo'nun hakkındaki görüşlerini biliyordum. Kimisi Apo'yu
manyak, kimisi ajan, kimisi deli gibi
nitelemelerle değerlendiriyordu. İlk
karşılaşmamızda üzerimde bıraktığı
ekti: İlk bakışta ve yüzeyde bakıldığında öbür kürtlerin söylediğine benzer izlenim edilebilirdi. El kol hareketleri ve vucüduyla konuşma gibi. Ancak
konuşma ilerledikce Aponun sorunlara
derinden baktığı kürt milletinin psikolojisini yansıttığını ve tartışmasız
kürt liderleri arasında en caplı olduğu izleninim oldu. Ve o günden beri
PKK ve Apo düşmanı kürt cephesinin söylediklerine çok kıymet vermedim. Kemal Burkayla eskiye dayanan
dostluğumuza rağmen PKK düşmanı
cepheye kulak asmadım. PKK ile cuntaya karşı mücadele etmeye çalıştım.
1984'de PKK çıkısında eyleme düşman
olmayan nadir solcu örgütlerden biri
bizdik. PKK ve Apo'nun Stalinizm ve
Kürt ağası ile kürt ulusal kurtuluşcusu karışımı yapısını ilk günden beri
gördüm. Ancak kürt milletinin geri
bir millet olarak kendi yapısına uygun
bir liderlik yaratacağını düşündüm
ve PKK kitleselleşirse olumsuzluklarından arınır diye düşündüm. Apo
bir görüşmemizden sonra Avrupada
temsil-cilerinin Semir isimli biri olduğunu söyleyerek telefonunu verdi. Bu
Semir daha sonra Stockholm "hain"
olduğu için PKK'lılarca öldürüldü. O
zaman ben çeşitli konuşmalarda alenen
Avrupada halka açık konuşmalarda
PKK'nın Kürdistanda cuntaya ve sömürgeciliğe karşı mücadelesinin haklı
ve meşru silahlı mücadeleyi rededen
Semir'in yanlış görüşleri savunduğunu
söylerken Semir'in değişik düşündüğü
için öldürülmesinin kabul edilemeyeceğini ve bunun bizzatıhi PKK'ye zararlı olduğunu açıkladım. Gecede hazır bulunan PKK'lilerle itişip kakışma
olduysada şiddet olmadan olay geçti.
Ben 84-88 yılları arasında bir yandan
PKK'nın ulusal mücadelesini ve silahlı direnişini desteklerken bir dost
olarak PKK'nın olumsuzluklarını da
eleştirdim. örneğin korucu çocuk ve
kadınlarını öldürmenin yanlış olduğunu hem de türk basınına açıkladım.
Bu söylenenler ne Apo'nun ne PKK'nın
hoşuna gitmedi. 1984-1988 arasında
PKK Kürt gerekse türk devrimci örgütleri arasında tecrit olmuştu. Bu dönemde PKK'nın direnen diğerlerinin
ise direnmeye niyetli olmıyan kesim
olarak gördüm. Ve bu anlamda PKK ve
Apo'ya yakın durdum. Apo'la toplam
40 saate yakın tartışmalarımız oldu.
Bunların bir kısmı banttan çözüldü
bir kısmı bende bir kısmı ise PKK arşivlerindedir. Apo devamlı kendisinin
çözümlemeler dediği sonradan PKK'ca
Kuran gibi görülen konuşmaları vardı.
Apo'nun nasıl düşündüğünü az çok öğrendim. O yüzden PKK yayınları gittikce sıkıcı bir tekrar oldu.
1988'de Stalinci bürokratik sosyalizmin çözülüşü ve bunun artık saklanmaz hale gelişi artık bu sosyalizm
eleştirisi üzerine demokratik bir sosyalizm kurma çalışmaları dünya çapında
tartışıldı. Ne dünyada ne de ülkemizde
demokratik sosyalizm başarılı olmadı.
Benim çalışmalarım da bu anlamda başarısız oldu.
Apo ilk başta Gorbaçova olumlu baktı,
başarılı olmadığını görünce bir yandan Stalini eleştirirken öbür yandan
demokratikleşme yönünde adım atmadı. En son Apo ile sanıyorum 1991
yılbaşında görüştüm. Bana Mahsun
Korkmaz Akademisi Komutanı Metin'i
tanıştırıp, Botanda çok kahramanlık
yaptığını ve saire övdü. Ayrıca Diyarbakır cezaevinde senelerce yatan Mehmet Şener'i tanıştırdı. Apo'nun gerek
ev işlerinde gerekse kampta özel işlerine bakan Hamza ile sık sık karşılaşırdık. Hamza Apo'nun köylüsüymüş.
Aradan bir ay geçti Hamza'nın yanlışlıkla Metin tarafından öldürüldüğü ve
Metin'in de Apo'yu öldürmek istiyen
bir ajan olduğu için yargılanıp öldürüldüğü, Mehmet Şener Apo'yu suçlayan
bir metin yayınladı sonra Kamışlıda
öldürüldü. Dünyada gelişen olaylara
rağmen şark entrikası, köylü kurnazlığı ve Stalin karışımı bir ideoloji ile
demokrasi olmıyacağı kanaatine vardım. Ve bir daha Apo'yu ne gördüm ne
konuştum nede ilişkim oldu.
kızılbaş - sayfa 44 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Apo'nun olumsuzluklarını görerek
kürt ulusal hareketine ve Apo'ya düşman olmadım. Tersine Apo'nun bizzatihi kendisinin türk sömürgeçiliğinin
bir neticesi olduğunu ve generallerin
aynadaki izdüşümü olduğunu
gördüm ve bu liste dahil olmak üzere
bir çok yerde bu görüşlerimi söyledim.
Türkiye'de Apo generaller ve siyasi
islamın sünni ideolojiyi eleştirmeden
geliştirdikleri ataerkil bir ideolojidir.
Şimdi bu yukarıdaki girişten sonra gelelim Apo'nun savunmasına.
Apo silahlı mücadelenin artık geçerli
olmadığına demokrasinin tek yönetim
biçimi olduğuna ve türkiyede en demokrasiyi kuracak akımın kemalizm
ve generaller olduğunu iddia etmekte.
Ve bu yüzden generallere barış cubuğunu uzatmakta. Yer yer ne olduğu
belirsiz ilerde bir demokratik sosyalizm savunmakta. Tarih olarak ta türk
ve kürtlerin ortak devlet kurmasını
1923'te olumlu bulmakta. Mustafa Kemal aslında demokratik devlet kurmak
istiyormuş ama şartlar ve kürtlerin isyanı bunu önledi. Daha sonrada Kemalizm ve generallere toz kondurmamakta. Rum ve Ermenilerin birazda aşırı
istekleri yüzünden türk ve türkler böyle davrandı. Şimdi barış uzlaşma ve
benzeri konularda Apo'nun aranırsa
daha evvelki konuşmalarında benzeri
düşüncelere rastlanabilir. Dolayısıyla
Apo şimdiye kadar ak dediğine kara
demiyor. Barış istemek ve düşmanla
barışmak ta normal.
İkincisi Apo kimle görüşüyorsa onu
ve menşeiini övücü meşrebine aykırı değildir. Ancak somut şartlar tahlil
edildiğinde türkiyede demokrasi generaller tarafından değil, generallere
rağmen kurulacaktır. Ne yeşil elbiseye
nede askerlere karşı bir allerjim yoktur. Ceşitli zamanlarda ordular demokratik ilerleme motoru olmuştur. Ancak
türkiyede generaller ve ordu çetelerin
katillerin cirit attığı bir yer. 1960'ta
demokrasi kırıntıları vardı, 99 işkence
merkezidir. Dolayısıyla Apo'nun generallerle uzlaşması türkiyeye demokrasi
getirmez. örneğin türkiyede demokra-
tikleşmede belki rol alabilecek TüSİAD ve benzeri kurumları zikretmek
bile istemiyor.
İkincisi Apo'nun generallerle velevki
çok taviz de veren bir yaklaşımla uzlaşması canını da kurtarmaz. Kürt isyanlarını biraz bilenler T.C. devletinin
isyancıları affetmediğini bilir. Dolayısıyla Apo'nun olası böyle bir taktiği de
yenilgiye mahkumdur. DSP ve MHP'yi
seçen halk ve generaller kana kan intikam dışında bir hukuk prensibi bilmiyor.
PKK'de şimdiye kadar Apo politikasına muhalefet olmadı. Belliki tanrıya
karşı gelmek kafirliktir. O yüzden tanrı yanılmayacağına göre PKK merkezi
ve HADEP Apo'yu şimdilik desteklemekte. Kanımca kısa bir zamanda Apo
yargılanıp idam edilecek.
Apo kaçırıldığında, Menderesin hatırlamıyorum efendim demesini hatırlatarak bakalım Apo ne diyecek demiştim. Şimdi Apo'nun savunmasını
okuyunca, Apo acaba ne diyor sorusu
tekrar sorulabilir?
Apo özür dileyici bir tonla PKK'yi
savunmakta generallere toz kondurmamakta, milyonlarca işkence gören
insanın hesabını sormamakta. Ne olur
barışalım demekte. Barış için Gandi
ve İsa gibi bir taktik benimsenebi--lir.
Ancak bu yakalanınca değil. Ayrıca
Kesire ve arkadaşlarının Palme'yi öldürmüş olabileceği gibi yalanlarla ne
demokrasi ne de barış olur. Gandi ve
İsa'nın ahlaki yaklaşımları ile bağdaşmaz. Kaldı ki Apo hep işler ters gidince başkasının üzerine ya Kör Şeyhmus,
ya Parmaksız Zeki ya başkası kabahatli herkes bilirki Apo istemeden PKK'de
kuş uçmaz. Bariş istemek kutsal birşeydir. Hele hele gerçek demokrasiyi
istemek çok güzel bir hayaldir. Ancak
olmuyacak duaya amin demek başka
birşeydir. Ayrıca generallerin en demokratik ve en barışçı olduğu payesine
vermekte ayrıca sakat bir yaklaşım.
Peki Apo ne yapmak istiyor?
Apo bilmediğimiz kimyevi veya psikolojik baskı altında ondan yapıyor.
Apo ölümden kurtulmak için askerlerle uzlaşırsam canım kurtulur diye düşünüyor.
Apo ben olmasam kürtler hiçtir ne yapıp canımı kurtarayımki kürt milleti
lidersiz kalmasın. O yüzden generallere yağ cekerek kurtulayım.
Canını kurtarmak insanı olarak anlaşılsada 20.000 insanı genç yaşında ölmek için hazırlamış bir insanın kendisene başka norm bulması ahlaki olarak
benimsenemiyeceği gibi demokratik
de değildir.
Kaynak:
Tarih ve Demokrasi Forumu İbrahim
Seven 07 Juni 1999
h t t p: // w w w. n e t w o r k 5 4 . c o m / Fo rum/609946/
kızılbaş - sayfa 45 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
UNUTULMUŞ BİR ETNİK CEMAAT:
TÜRKİYELİ SABETAYCILAR
nın Tanrıya yakarışları (dua) Talmudçulukta olduğu gibi bir ödev değil, aksine insanı rahatlatan bir eylem olarak
benimsenir.
Tarihte yaşanmış bazı öyle olaylar
vardır ki etkileri sadece yaşandıkları
dönemle sınırlı kalmamış çok uzunca
bir süre devam ederek pek çok başka
olaya da kaynaklık etmiştir. Sabetaycılık veya bilimsel literatürde genel
olarak kullanılan şekliyle "Dönmelik"
hareketi de bunlardan biridir. Fakat bu
hareket ne yazık ki o kadar fazla etkili
olmuştur ki, yaşandığı dönem sonrasından günümüze kadar süren etkileri
modern Türkiye'nin tarihinde belirleyici olmuştur.
Belki de sırf bu sebeple araştırılmaması konusunda daima baskılar olmuş,
kapatılması ve konuşulmaması için
özel bir çaba sarfedilmiştir. Konuyu
araştıran kişiler daima engellenmiş,
Türkiye tarihini araştıran şöhret sahibi bilimadamları dahi savundukları
bilimsel araştırma ilkelerinin dışına
çıkarak konuyu görmezden gelmişlerdir. Bu yazı Türkiye'nin bu çok önemli
hareketini ve bu harekete bağlı olarak
doğan ve hala devam eden cemaatlerin
tarihini konu edinmiştir.
Yahudi dinsel sistemi iki ana düşünce
üzerinde gelişmiştir. İlki "Torah-Talmud" ekolü, ikincisi ise "Torah-Kabbala" ekolüdür. Musa'ya (Moşe) Sina'da
indiğine inanılan ve Türkçe'de Tevrat
olarak bilinen kutsal metinlerin aslında Musa'ya verilen kısmı beş tanedir ve
buna "Torah" denmektedir. Fakat daha
sonra gelen peygamberlerin yorumlamalarına dayalı olan diğer kitaplar da
vardır ki, bunlar "Neviim" ve "Ketuvim" olarak tanınırlar ve Torah ile beraber bunlara "Tanah" (Tevrat=Ahd-i
Atik) denilmektedir. Bu kutsal metinlerin yorumlanmaları ve günlük hayata
geçirilmeleri konusu daima bazı tartışmalara yolaçmıştır.
İşte bu dönemde "Talmud" ortaya çıkar. Talmud hahamların Tevrat yorumlarıdır ve ortodoks Yahudiliğin temelini teşkil eden bir kaynaktır. Oysa daha
sonraları İspanya Diasporası'nda (altın
çağ) ortaya çıkan bir diğer anonim kaynak daha vardır ki bu da "Kabbala"dır.
Kabbala tamamen mistik Yahudiliğin
bir kaynağıdır ve kaynakları konusun-
Tanrıdan korkan insan O'nu nasıl sever
sorusunu "arkadaşını kendin gibi sev"
felsefesiyle özdeş kılan Kabbalistler
Tanrıya ulaşmaya, "Adam Kadmon"
(üstün insan) olmaya gayret etmektedirler. Talmud'un sınırcı ve kuralcı
yaklaşımına karşı Kabbala tamamen
serbest bırakmaktadır bireyi.
Ilgaz Zorlu
da hala tartışmalar vardır, dini pratiklerdeki yeri konusu da çok açık değildir. Yahudiler genel olarak Kabbala'nın
gizemli ve çekici dünyasından etkilenmişlerse de genelde korkuyla yaklaştıkları da bir gerçektir. Bugünkü İsrail
dinî otoritelerinin de Kabbalizme karşı
çok sempati taşıdıkları söylenemez.
Talmud'un ve Kabbala'nın Torah'a karşı bakışları çok farklı olmuştur. Talmudist yaklaşım Torah'ı bir yasaklamalar
bütünü olarak ele alıp, Tanrının insanları cezalandıran kurallar koyan bir
güç olduğundan hareket etmektedir.
Talmudistler Tanah'a dayanarak çıkardıkları "Mitzvotlar" (uyulması gerekli
kurallar) yoluyla insan hayatını sınırlandırmaktadırlar.
Onlara göre insan bu dünyaya bir sınav
vermek için gelmiştir ve tamamen Tanrının gücü karşısında olduğunu bilerek
hareket etmelidir. Bu görüş ve sıkı kurallar altında beş bin yıl boyunca ezilen Yahudi bireyi gettosunda tamamen
dış dünyaya kapalı ve gizlilik içinde
yaşamaya başlamıştır. Oysa Kabbala
Talmud'dan bu yönüyle ayrılmaktadır.
Kabbala Tanrıyı bir enerji olarak algılar ve insanın yaptığı eylemlerin negatif veya pozitif enerjinin bir parçası
olduğuna inanır.
Kabbalist, Tanrıyı ceza veren ve kurallar koyan biri olarak değil, aksine
insanı özgür bırakan fakat kötülüklere karşı ona "tavsiyelerde" bulunan bir
koruyucu olarak algılamaktadır. İnsa-
İşte bin yıllar boyunca ortodokslar ile
Kabbalistler arasındaki temel sorun
burada yatmıştır.
Fakat Yahudiliğin kendine özgü dekoru içinde bu iki zıt düşünce çatışmamaya gayret etmiş, birbirini dışlamamaya
çalışmış, Talmudistler Kabbalistleri
daima ihtiyatla fakat reddetmeden izlemişlerdir. Ancak çoğu kez yorumlarında da Kabbala'daki kelime-sayı
bağlantılarını kullanmaktan da kaçınmamışlardır. Bu iki düşüncenin belki
de en temel ortak noktalarından biri
mesih inancı olmuştur. Talmudistler
direkt olarak Torah'ta olmamasına karşın, ayetlere verilen birtakım anlamlar
ile Kabbala kaynaklı olan mesihî düşünceyi kabul etmişlerdir.
Kabbala ise kurtuluşu tamamaen mesih üzerine odaklamıştır. Luria'nın teorileri ile mesihçilik adeta bir öngörü
haline gelmiştir. O kadar ki, sayısal
hesaplamalar ve yöntemler hep mesihin geliş tarihi üzerine yoğunlaşmıştır.
Daniel ve İşaya'daki ayetler gizemli bir
yöntemle sorgulanmış ve kurtuluş tarihi belirginleştirmeye çalışılmıştır.
Fakat bu çabalar ortodoksların katı kurallarına karşı illegal olarak yapılagelmiştir. Kabbala her zaman gizlidir, gerek sözlü olan kısım ve gerekse "Zohar"a
ve "Sefer Yetzirah"a dayalı olan bölümler her zaman gizli bir atmosferde incelenmiştir. Kabbalist, Tanrısal gücü
keşfetmek için dinsel kurallara uymak
gerekliliğine inanmakta ve eğer bunları
yapmadan Kabbala yaparsa felâketler
yaşanacağına inanmaktadır.
kızılbaş - sayfa 46 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Bu o kadar büyük bir gizdir ki halâ
binlerce yıllık metinler sadece sözlü
olarak Zfat'ta veya Galil'de (İsrail) tarikat üyeleri arasında dış dünyaya kapalı olarak tartışılmaktadır.
Talmud ve Kabbala'nın rekabeti XVI.
yüz yıl sonrasında doruğa çıkar. Zfat'a
Polonya'dan gelen Rav İzak Luria Aşkenazi bu kentte kurduğu Kabalistik
eğitim veren kolejiyle bir akımın başlatıcısı olur. "Zfat Aslanları" olarak
kendilerini tanıtan bu grup mesihî kurtuluş doktrinini temel alarak dini bir
takım sonuçlara ulaşırlar. "Tzimzum"
(büzülme), "Tikun" (tamirat, kurtuluş)
kavramları burada önem kazanmaktadır.
Luria yaratılışı bir kırılma teorisi ile
özetlemektedir ve tamirat ancak mesihin gelişiyle olacaktır demektedir.
Bu bekleyiş tüm Yahudi cemaatlerinde hızla yayılır, birbiri ardınca gelen
katliamlar ve baskılar mesihî dönemin
adeta habercisi olarak kabul edilir.
Luria'nın ölümü sonrasında da bu ümit
devam etmektedir, 1600'lü yıllara gelindiğinde ise had saf haya ulaşır.
Sabetay Sevi (Zwi=Sebi) 1622 yılında
o dönemin en önemli Yahudi cemaatlerinden birinin yaşadığı İzmir'de doğar.
Küçük yaşlardan itibaren dinî bir atmosferde büyür ve ailesinin isteklerinin tersine dinî bir eğitim alır. Bu dinî
eğitim onu zamanla Kabbala'nın içine
doğru iter. Kendi ruhî yapısının da elverişli olmasından dolayı genç yaşta
mistik bir hayat tarzını benimsemiştir.
Sevi'nin Zohar ile tanışması ve ardından da Luria'nın fikirlerini öğrenmesine paralel olarak gelişen düşünceleri
başlarda pek fazla dikkate alınmaz. O
İsrail ulusunun dünyanın her tarafında
yaşadığı sıkıntılı ve acılarla dolu yaşantısını kendisine mal etmektedir.
Ona göre mesihî kurtuluşun gerçekleşmesine az bir zaman vardır. Genç
Sabetay mesih olduğu iddiasıyla sinagoglarda vaazlar vermeye başlar. Tamamen Zohar'a dayanan bazı yorumlar
yapar, geleneksel olan dinî kuralları
hiçe sayarak yeni düzenlemeler getirir, doğal olarak Yahudi cemaati onu
dışlar. Yalnız özellikle Orta Avrupa'da
meydana gelen Yahudi kıyımlarının
yarattığı gerginlik ve korku da halkın
mesih beklentisini kuvvetlendirmektedir.
Sabetay Sevi'nin hayatındaki dönüm
noktası Gazze'li teolog Nathan Levi ile
tanışması sonrasında olacaktır. Nathan, Sabetay Sevi'nin beklenen mesih
olduğuna inanmaktadır ve Sevi'yi de
buna inandırmıştır. Nathan, tüm Yahudi cemaatlerine mektuplar yazarak
mesihin geldiğini ve mesihî dönemin
başladığını belirtmektedir. Bu dönemde tüm kurallar ortadan kaldırılacaktır
ve mesih, yeni tanrısal kurallar koyacaktır.
Bunun ortodoks Yahudilerce kabul edilemez olduğu muhakkaktı ve
kısa sürede cemaatler ikiye ayrıldı;
Sevi'yi mesih kabul eden bazı cemaatler olmuşsa da genel olarak İzmir
ve İstanbul cemaatleri ona karşıydılar. Fakat Sevi'nin hareketi beklenmedik bir hızla yayılmaya başladı, o
kadar ki Amsterdam'dan Hamburg'a,
Lugano'dan Kudüs'e Yahudiler gruplar
halınde Osmanlı topraklarına gelmeye
başladılar. Bu durum karşısında otoritelerini kaybetme korkusu içine giren
Yahudi liderleri Sevi'yi öldürmeyi de
başaramayınca, çareyi onu saraya ihbar etmekte buldular.
O zamana kadar saraydan herhangibir
hareket gelmemesine karşılık bir anda
kalabalıkların akını karşısında idareciler önlem almak durumunda kaldılar.
Sevi tutuklanarak hapsedildi. Ancak
bu müritlerini korkutacağına daha da
güçlendirdi, hücresi bir kralınki gibiydi ve ziyaretçilerle dolup taşıyordu. Bu
sıralarda siyasi ortam Osmanlı ülkesinde de karışıktı.
Mehdi olduğu iddiasıyla ortaya çıkan
bazı kişiler vardı ve Sevi'nin hareketi
onlara göre Deccal'in işaretiydi, çünkü İslâm inancında Mehdi'nin gelişinden evvel Deccal'in geleceği rivayet
olunmaktadır. Bu sıralarda, Sevi'nin
çağdaşı olan Niyazi Mısri isminde bir
şairi de dönemin önemli aktörlerinden
biri olarak görmekteyiz. Mısri, Mehdi
olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştı ve
daha sonraları kaderi de tıpkı Sevi'ninki gibi olacaktı. Bazı kaynaklar bu iki
din adamının İstanbul'da bir araya geldiğini yazmaktadırlar.
16 Eylül 1666'da Sevi divana çıkartılarak ölümü ve yaşamı arasında bir
tercih yapmaya zorlanacaktır; ya müslüman olacaktır, ya da öldürülecektir.
Sevi, İslâm dinini seçer. Sevi'nin din
değiştirerek müslüman olması konusu oldukça tartışmalara açık bir meseledir. Tarihçiler bunu korkuya bağlı
olarak algılamışlar ve Sevi'nin hareketinin düşünsel yapısını görmezden
gelerek bunu basit bir sahte mesihlik
hareketi olarak yorumlamışlardır.
Sabetaycı kaynaklar bu konuda olabildiğince sessiz kalmışlardır, bunun
nedeni Sevi'nin emirlerine dayanmaktadır. Sabetaycılığın daha sonra değinilecek dinî yapısında da görüleceği
gibi inancın temelleri daima gizliliğe
dayanmaktadır. Yalnız Zohar'da varolan bir inanca göre "mesih kendi cemaati tarafından kabul edilmeyeceği
için bir başka dine geçecektir" ibaresi
Sabetaycı tefsirlerinde anlatılmaktadır. İsa da yine aynı şekilde Yahudiler
tarafından mesihliği kabul edilmeyerek ölüme mahkum ettirilmişti. Fakat
Hıristiyan inancı onun öldüğünü kabul
etmemiştir.
Sevi, bizzat Nathan'ın yazdığı bir mektuba göre Yahudi cemaatinin yok edilmesini önlemek için bir din değişikliği
yapmıştır. Fakat bu asla kalben yapılmamıştır ve daha sonraları Sevi'nin
kayboluşundan evvel yaklaşmakta
olan "Kipur" bayramı için Yugoslavya
Yahudi Cemaatinden bir dua kitabı istemiş olması da bunun en önemli kanıtıdır. Ben daha evvelki makalelerimde
de Sabetay Sevi'nin hayatı konusunda
ayrıntılı bilgiler verdiğimden burada
konuyu daha kısa tutmak istiyorum.
Ancak meraklıları için Gershom
Scholem'in "The Mystical Messiahabbatai Şevi" isimli devasa çalışması bu
konudaki başyapıttır. Sonuçta Sevi
kendisine verilen bir paye ile devlet
hizmetine alınır (kapıcıbaşı). Fakat
zamanla Sevi'nin bu dini gerçekte benimsemediği anlaşılacaktır ve kendisi
Arnavutluk'a sürgün edilecektir. Onun
Arnavutluk'a gitmesi sonrasında dinî
prensiplerine inanan bir topluluk ortaya çıkmıştır. Bu topluluk onunla beraber değil onun kayboluşu sonrasında
İslâm dinine toplu olarak geçmişlerdir
ve Sabetay Sevi'nin mesih olduğuna
inanan ve Kabbalizmin ışığında yepyeni bir Yahudi düşüncesini benimseyen
Sabetaycılar tarih sahnesine çıkmışlardır. Sevi'nin Arnavutluk'ta bir mağarada kaybolduğu inancı vardır. Bu
sebeple her sabah Sabetaycıların deniz
kıyılarına giderek mesihi beklemeleri
kızılbaş - sayfa 47 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
buna dayanmaktadır. Sevi'nin öldüğüne inanmayan müritleri onun tekrar
geleceğini kabul etmektedirler.
Sevi'den sonra Yakov Qerido (kayınbiraderidir) cemaat yönetimine geçer.
Fakat zamanla cemaat arasında bazı
dinî konularda tartışmalar yaşanacaktır. Cemaat önce Yakov Qerido'nun
Sevi'nin halifesi olduğunu benimseyen
"Yakubîler" daha sonra da Sevi'ye bağlı kalanların oluşturduğu "Kapancılar"
ve Baruhya Ruso isimli bir hahamın
Sevi'nin halifesi olduğuna inanan "Karakaşlar" olarak üç gruba ayrılır.
Bu gruplar zamanla kendi içlerinde
yeni bir takım Kabbalistik yorumlar getirmişlerdir ve her birinin dinî
inançları arasında farklılıklar olmuştur. Fakat Sevi'ye en bağlı olan grup
Kapancılar olmuştur. Bu cemaatler
1924 yılına kadar Selânik'te birbiriyle
ilişki kurmadan yaşamışlardır. Fakat
özellikle XIX. yüz yıl sonrasında toplumsal hayata girmeye başlamışlardır.
Sabetaycıların dinî inançlarını tahlil
ederken gözönüne alınması gereken
nokta her cemaatin farklı özellikler taşımasıdır. Genel olarak bu cemaatlere
bakıldığında bunlar içte Yahudi, dışta
tamamen Müslüman bir kimlik içinde
olmuşlardır.
Benzet-benzeme prensibini esas alan
Sabetaycılar Selânik'te kendilerine ait
dinî mekânlarda dua ederlerdi ve bunlar dışarıdan farkedilemeyecek kadar
gizli evlerdi. "Khal" veya "Ortaevi"
denilen bu dinî merkezlerde "Hoca"
(Kapancı), "Ogan" (Karakaş), "Peytan"
(Yakubî) gibi sıfatlarla adlandırılan
din adamları görev yapmaktaydılar.
Bu din adamları cemaatin kendi okullarında eğitim görmekteydiler.
Kapancılar XX. yüz yılın ortalarına
kadar süren aktif dinî yaşamlarında,
Khal denilen dinî merkezleri kullandılar. Hoca veya "Sakallı" denilen din
adamları belirli zamanlarda yapılan
merasimleri yönetirdi. Dualar tamamen Yahudilerinki ile aynı olmakla
beraber Sabetay Sevi için okunan şiirler mevcuttu ve bunların yanısıra
"Mezmurlar" (Tehilim) denilen Tanah
bölümü hergün okunmaktaydı.
Cemaat bir organizasyon olarak birbirine bağlıydı, zenginlerden fakirlere
doğru işleyen bir yardım mekanizması
vardı. Zengin kişiler fakir olanlara yardım ederlerdi. Bu yardımlaşma o kadar
ileri gitmişti ki Selânik'ten Türkiye'ye
gelinirken her Sabetaycının gemi ücretini o dönemin en zengin kişilerinden
olan tütüncü Kâzım Emin Efendi ödemişti. Kapancılar, dinî geleneklerinde
Yahudiliğe en bağlı olan gruptu.
Karakaşlar, Sabetay Sevi'nin halifesi
olarak kabul ettikleri Osman Baba'ya
(ya da dede) inanırlardı. Baruhya
Ruso isimli bu kişi zamanının önemli Kabbalistlerinden biri olarak kabul
edilmekteydi. Onun soyundan gelen
kişilerde bir kudsiyet olduğuna inanılmaktadır. Bugün halâ dinî yapılarını
muhafaza eden Karakaşlar, Sabetay
Sevi'nin prensiplerinden giderek uzaklaşmışlardır. Daha ziyade İspanyolca
duaların ağırlıklı olduğu dinî sistemlerinde Osman Baba'ya kudsiyet yükleyen ifadeler mevcuttur. Bu grubun
kendine ait din adamlarına "Ogan"
denilmekle beraber "Hoca" lâkabı da
kullanılmaktadır.
Cemaat üyeleri arasında bir yardımlaşma genelde vardır. Din adamları
bugün halâ mevcudiyetini koruyan
"Yeşivalar"da eğitim almaktadırlar.
Hoca olabilmek için kişinin anne ve
babasının Karakaşlardan olması ve
evli olunması koşulu vardır. Genel
inanç, mesihin tekrar kendi gruplarından çıkacak biri olacağıdır.
Yakubîler ilk olarak ana cemaatten
ayrılan gruptur ve bunlar genellikle İslâm inancına en yakın grup olmuştur. Özellikle dışa en fazla açılan
grup olarak ailelerde önemli ölçüde
Avrupa'lılarla evlenmeler olmuştur.
Yakov Qerido'yu mesih olarak bekleyen Yakubîlerde dinî yapı bozulmuş
olmakla beraber özellikle İzmir'de
çok önemli bir toplulukları olduğunu
bilmekteyiz. Türk siyasi hayatındaki
çok önemli kişiler bu cemaat kökenliydi. XIX. Yüx yılın sonundan itibaren
Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan
kargaşalık Sabetaycıları da yakından
etkilemiştir.
O döneme kadar tamamen gizli olarak
sürdürdükleri dinî yaşantılarına paralel
olarak asla entegre olmadıkları devlet
sistemine karşı bu tarihten itibaren bir
yakınlaşma hissetmeye başlamışlardır.
Bunun en önemli nedeni belki de Sabetaycıların da milliyetçilik fikirlerinden
etkilenmelerinde aranmalıdır. O yıllarda herkesin kendi kaderini tayin etme
zorunluğunun ortaya çıktığını farkeden cemaatler, ellerinde bulundurdukları servetleri sayesinde politik roller
üstlenmeye başlamışlardır. Özellikle
Selânik'in merkezden uzak ve kozmopolit yapısı içinde İttihat ve Terakki,
Masonluk ve Osmanlı tarikatlerinde
etkili oldukları söylenebilir. O kadar ki
bu kurumların içindeki önemli noktalarda Sabetaycıları görmekteyiz.
1924'de Türkiye'ye yaptıkları zorunlu göç sonrasında Sabetaycıların ilk
anlarda büyük bir boşluk yaşadıkları
farkedilebilir. O dönemdeki siyasi baskılar sebebiyle giderek dini yapılarda
çözülmeler başlamıştır. Artan dış evlilikler yoluyla kapancılar ve yakubiler
genel olarak asimile olma sürecine girmişlerdir. Siyasi hayatta etkinlik kazanan bazı kişilerin Sabetaycı kökenleri
konusunun Türk basınında tartışma
konusu yapılmasına paralel olarak Sabetaycılık giderek artan bir şekilde hedef alınmaya başlanmıştır.
Savaş sonrasının yarattığı milliyetçi ortamda Sabetaycılar "dönme"
lâkabıyla aşağılanmışlar, bu kökenden
gelen kişilere karşı hakarete varan ifadeler kullanılmıştır. Giderek Almanya'daki nasyonel sosyalizme paralel
gelişen şovenizm Dönme-Mason-Yahudi üçgeni saplantısına kapılarak
olayların arkasında bu sebepleri aramıştır. Selânik'teki serbest ve birleşik
yaşam sonrasında yaşanılan dağılma
cemaatleri derinden sarsmıştır. Baskı
ve korkular dinî ritüellerin yapılmasını
azaltmış, cemaat üyeleri genel olarak
kimliklerini gizleme yolunu seçmiştir.
Bu sıralarda aslını sormadan "Kendini
Türk kabul eden herkes Türktür" felsefesine dayalı Kemalist milliyetçilik
anlayışı Sabetaycıların sıkı sıkıya sarıldıkları bir ideoloji haline gelmiştir.
Kaybettikleri menevî oratamı da Masonluğun ritüelleriyle ikame yoluna
gitmişler böylelikle Türkiye halkının
üstüne Modern-Atatürkçü-Batıcı bir
anlayışla egemen olmuşlardır. Bugün
halâ Atatürkçü Düşünce Dernekleri
üyeleri arasında Sabetaycı kökenli kişilerin olması bunun bir kanıtıdır.
Sabetaycı kimlik konusu ise oldukça
muallakta kalmıştır. Yaptığım incelemeler genel olarak Sabetaycıların özel-
kızılbaş - sayfa 48 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
likle ilk iki kuşağında kimliğin tamamen gizlenmesi ve Selânik'li olduğunu
söylememe şeklinde görülmektedir.
Ancak üçüncü kuşağın kökenini öğrendiğinde, ailesi ve kendisiyle bir mücadeleye girdiği görülüyor.
Bazı genç Sabetaycılar kendilerini
Yahudi olarak görmekte, bazıları bu
konunun kapanması gerektiğine inanmakta, bazıları ise Sabetaycı inançlarından bir kimlik oluşturmaktadırlar.
Bu konuda hehangi bir kesin yargıya
şu an için ulaşılamadığı açıktır. Fakat
Sabetaycı gençlerin bazı kurumsal hareketleri olduğu da bilinmektedir.
Kuşkusuz zamanla Sabetaycılığın
daha fazla araştırılması ile en azından insanların Sabetaycı kökenlerinden utanmamayı öğrenebileceklerini
tahmin etmek herhalde çok yanlış
olmayacaktır. Başta Türkiye Yahudi
Cemaati olmak üzere hiçbir Yahudi
cemaati ve İsrail Sefarad ve Aşkenaz
hahambaşılıkları Sabetaycılığı Yahudi
dininin ve kültürünün bir parçası olarak görmemektedirler. Sabetaycıların
1917, 1991 ve 1996 da Yahudi dinine
geçiş istekleri reddedilmiştir özellikle son iki çaba İsrail'de politik olarak
algılanmıştır. Bugünün Türkiye'sinde
özellikle devlet ve siyasi hayatta topluma yön veren önemli kişlerin Sabetaycı kökenli olmaları ve bunların
Kemalist bir düşünceyi benimsemeleri
toplumun bazı kesimlerinden tepkilere
neden olmaktadır. Bu durumda alınacak bir dinİ kararın Türkiye Yahudi
Cemaati içinde bir tehlike yaratılacağına inanılmaktadır.
Fakat 1996'da İsrail "Giyur" (din değiştirme) hahambaşılığının verdiği
bir karar dikkat çekicidir. Buna göre
Diaspora'da yaşayan bir cemaatin Yahudiliği meselesinin İsrail'de önemli
olmadığı belirtilmektedir. Halbuki
"Falaşalar" (Etiyopyalı Yahudiler) de
ülkelerinde yaşadıkları dönemde Yahudilikleri meselesi tartışılmıştı. Görülüyor ki, bu konudaki kararlar tamamen politik olmaktadır.
Ayrıca Türkiye Hahambaşılığı da iki
güncel olay sırasında (Halil Bezmen'in
A. B. D deki demeçleri ve İsrail gazetelerinde Sabetaycılıkla ilgili yayımlanan yazılar sonrasında) konuyla ilgili
sorular yöneten basın mensuplarına
Sabetaycıların Yahudilikle ilgisi ol-
madığını ısrarla belirtmişlerdir. Fakat
Sabetaycılar kültür olarak Sefarad kültürünün bir parçasıdırlar.
Gelenekler ve kültürü oluşturan diğer
unsurlar (yemekler, müzik, yaşam biçimi gibi) açısından Sefarad Yahudileri ile aynı kültür evrenini paylaşmaktadırlar. Bu sebepledir ki, gündelik
hayatta bu cemaatle ilişkileri olduğu
bilinmektedir. Dolayısıyla bu dışlanma sunî olarak ortada bulunmaktadır.
Zaten giderek Sabetaycı-Yahudi evliliklerinde de son dönemlerde bir artış
olduğu gözlenmektedir.
Üstelik özellikle A. B. D ve Batı
Avrupa'da Sabetaycıların Yahudi topluluklarına karıştıkları da bilinmektedir. Sabetaycılar bugün genel olarak
dinsel aktivitelerini kaybetmişlerse de,
halen her üç topluluk içinde de varolan
ve geleneksel yapıyı muhafaza eden aileler olduğu da bir gerçektir. Özellikle,
Karakaşların cemaatçi yapıyı korudukları bilinmektedir.
Sabetaycı kökenli ailelerden gelen kişilerin bugünkü Türkiye'de ekonomik ve
toplumsal yönden önemli roller üslenmiş oldukları gözardı edilemez. Her ne
kadar bu kişilerin genelde Sabetaycılığa yaklaşımları kendilerini gizleme ve
konuyu unutturma şeklinde olmaktaysa da, unutulmamalıdır ki bu kişileri
sahip oldukları sosyal statüye ulaştıran
etkenlerin başında Batılı bir eğitim anlayışında gelişen ve Sabetaycı kültürün özelliklerine dayalı olan aile yapılarının geleneksel Müslüman-Türk aile
yapısından farklı olması gelmektedir.
Nitekim gerek toplumda milli gelirden aldıkları pay açısından, gerek
Türkiye'nin genel eğitim seviyesinin
üst sınırında yeralmalarından dolayı Sabetaycılar kolaylıkla gündelik
yaşamda bir takım avantajlar elde etmişlerdir. Kimliklerini gizlemelerinin
de en önemli nedeni sahip oldukları
ekonomik üstünlükleri kaybetme korkusuna dayanmaktadır. Özellikle varlık vergisi sırasında devletin cemaat
mensuplarına karşı takındığı olumsuz
tavır ve ayrımcılık böyle bir endişenin
nedeni olarak algılanabilir.
Benim yapmış olduğum araştırmalarda, ailelerin ellerinde halen çok önemli
ilk el kaynaklar olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak anlamadıkları bir lisanda
(İbranice ve Ladino) yazılmış olan bu
aile yadigârları maalesef bu korkular
nedeniyle gün yüzüne çıkartılmamaktadır.
Bu arada yine bana gelen bilgiler doğrultusunda, sanıldığının aksine Sabetaycıların sadece büyük kentlerde
yaşamadıkları 1924 mübadelesi sonrasında Bergama, Uşak, Dikili, Soma
gibi Ege'deki önemli merkezlere de
yerleştiklerini tespit ettim. Bu merkezlerin özellikle günümüz de Türkiye
ekonomisinde taşıdıkları değer düşünülürse araştırmaların ne kadar yetersiz kaldığı ortaya çıkmaktadır.
Sonuçta bugün bütün karşı çıkışlara
ve reddetmelere rağmen bir Sabetaycı
cemaatin varolduğu açıktır. Bu cemaat üyelerinin üç farklı bakış açısını bir
kez daha belirlemek gerekiyor. Genel
olarak ilk iki kuşak Sabetaycılığın
unutularak tarihe mal olması arzusundadır.
Üçüncü kuşakta da bu fikri destekleyenler olduğu gibi kendini Sabetaycı inancın içinde gören ve geleneksel
yapıyı muhafaza etmek isteyenlerin
yanısıra tamamen Yahudi olduğuna
inananlar da mevcuttur. Dolayısıyla
Türkiye'de yaşayan bu gizli ve önemli
cemaatin tarihinin bir an evvel antropologlar, sosyologlar ve özellikle de
tarihçiler tarafından ele alınması gerektiğine inanıyorum.
Kaynak:
h t t p: // p i r a h m e t l i 37. b l o g c u . c o m /
unutulmus-bir-etnik-cemaat-turkiyeli-sabetaycilar/3824819
kızılbaş - sayfa 49 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Muammer Güler ve Dr. Reşit;
ya da Erdoğan ve Talat
Hrant’ın öldürülmesinin üzerinden
tam yedi yıl geçti; cinayetin planlayıcıları gerçek suçlular hâlâ dışarıda, dava
ise sürüyor. Yargılamalarda birinci raunt bitti; ikinci raunt başladı, tam da
Karl Marx’ın meşhur sözlerine uygun
bir tarzda, ilki bir trajedi idi, ikincisi
ise tam bir komedi...
Çoğumuz mutlaka şaşırıyoruz, niçin
gerçek katiller hâlâ saklanıyor; niçin
bu dava bu kadar uzun sürdü diye!
Aslında cevabı çok basit; Başbakanlık
Müşaviri Hamdi Kılıç 2 Ocak 2014’te
attığı bir tweetle verdi: “Bu ülkede
devlet geleneği diye bir şey hâlâ var.
Bunun ne olduğunu anlamak için biraz
tarih okumak yeter. Devlet geleneğimizin kendini korumak için tarih boyunca geliştirdiği reflekslerin bir kısmı
epeyce ürpertici, benden hatırlatması!”
Müşavir haklı; Hrant Dink cinayeti de,
devletin geliştirdiği bu ürkütücü reflekslerden sadece bir tanesi. Eğer biraz
tarih okumuş olsaydık Hrant davasında nelerin olup bittiğini anlar ve bu kadar şaşırmazdık.
Bu aslında bize bir özeleştiri vesilesi de olmalıdır. Çünkü Türkiye’de
Hrant için sokaklara dökülenlerin
birçoğu, uzun zaman 1915 soykırımı
ile Hrant’ın öldürülmesi arasında bağ
kurmadı. Hatta bağ kuran insanlara kızanlar bile oldu. Oysa Hrant Dink’i öldürenler bu bağı biliyorlardı ve Hrant’ı
bu bağ nedeniyle öldürdüler. Bugün
gerçek katillerin hâlâ elini kolunu sallayarak dolaşmaları da bu nedenledir.
Hrant, bu devletin kuruluşundan tuğla
çekmek istedi ve bu nedenle öldürüldü; gerçek katiller de bu nedenle bulunmuyor. Cinayet ve katillerin ellerini
kollarını sallayarak dolaşması, Müşavirin sözünü ettiği, devletin geleneksel
ürkütücü refleksidir. Bunu size iki örnekle anlatmak istiyorum.
Birincisi, Hrant’ın öldürülmesinin
kendisidir. Geçen yıl Taraf’ta yazmıştım, tekrar etmek isterim: Artık kafamızın içine kazıyalım ve ona göre davranalım: Hrant Dink, Talat Paşa’nın
1915 soykırımını, onların sesini boğmak için yaptıklarını hatırlatmaktı.
“Biz bu Cumhuriyet’i Ermenilerin imhası üzerine kurduk ve bu topraklarda
bir Ermeni’ye, 1915’den sonra özgürce
konuşma imkânı vermeyiz”, demek istiyorlardı.
Prof. Dr. Taner Akçam
intikamını almak için öldürüldü. Her
şey, ama her şey, 1921 yılında işlenmiş
suikastın intikamını almaya uygun şekilde örgütlendi.
Size bir sorum var; Hrant Dink niçin
evinin önünde öldürülmedi? Ya da niçin diğer faili meçhullerde yaptıkları
gibi, kaçırıp öldürüp cesedini bir yere
atmadılar? Bunların her birisini isteselerdi yaparlardı. Ama böyle yapmak
yerine, Agos’un önünde, cadde ortasında, herkesin gözü önünde, hem de
kafasına arkadan sıkarak öldürdüler!
Niçin? Çünkü Talat Paşa da böyle öldürülmüştü. Unutmayın! Hrant nezdinde Ermenilerden Talat Paşa’nın intikamını almak istediler.
Talat Paşa, 15 Mart 1921’de, Berlin’de,
soykırımdan sağ olarak kurtulan Soghomon Tehlirian tarafından, cadde
ortasında, herkesin gözü önünde öldürüldü. Tehlirian, Talat Paşa’ya arkadan
yaklaştı ve kafasına sıkarak öldürdü.
Kaçarken yakalandı. 2-3 Haziran tarihlerinden görülen dava sonucunda
da beraat etti. Hrant’ı da aynen böyle
öldürdüler.
Cinayetin, bilmediğiniz bir başka benzerliği daha var: Tehlirian olay yerinden kaçmak isterken yakalanmıştı ama
aslında suikast planını yapanların aldıkları karara göre kaçmaması, olduğu
yerde durması ve teslim olması gerekiyordu. Hrant Dink soruşturmalarında
var olan bazı kayıtlardan aslında Ogün
Samast’ın da kaçmaması ve olay yerinde yakalanması gerektiğinin planlandığı anlaşılıyor. Her şey, 1921’deki gibi
olmalıydı. Amaç hem Talat Paşa’nın
intikamını almaktı hem de Ermenilere
1915 soykırımı ile Hrant Dink’in öldürülmesi arasındaki bağı göremeyen,
görmek istemeyenlere anlatmak istediğim ikinci tarihî örnek Diyarbakır Valisi Dr. Reşit’in öyküsüdür.
Onbinlerce Ermeni’nin katili Dr.
Reşit’i, Hrant’ın cinayetin giden yolun
hazırlayıcılarından İstanbul Valisi Muammer Güler ile kıyaslamak istiyorum.
Aslında bu biraz da Tayyip Erdoğan ile
Talat Paşa’yı kıyaslama olacak.
Biliyorum, çoğunuz, sırf CHP’ye sataşıp prim toplamak amacıyla yarım
ağız da olsa Dersim katliamı konusunda özür dilemiş, Kürt sorununu barışçı
yollarla çözmek isteyen bir başbakanı
Talat Paşa ile kıyaslamamın haksızlık
olduğunu düşüneceksinizdir. Karar
için ya isterseniz “teşbihte hata olmazmış” deyin ya da hikâyenin sonunu
bekleyin.
İKİ VALİ: DR. REŞİT, MUAMMER
GÜLER...
1915 Temmuz ayında Musul Alman
konsolosu, Mardin ve Diyarbakır’da
çoğu Ermeni 2000’nin üzerinde
Hıristiyan’ın, geceleri şehir dışına çıkartılıp, “koyun gibi boğazlanmakta
olduğunu” bildirir. Bu bilgileri Mardin Mutasarrıfı’ndan aldığını söyleyen
konsolos, cinayetlere engel olmak için
tedbir alınmasını ister.
Alman elçiliği Talat Paşayı durumdan
haberdar eder. Talat bunun üzerine Vali
Reşit’e telgraf çeker ve Alman telgrafındaki “koyun gibi boğazlanmak” ifadesi
de dâhil oradaki bilgileri aynen tekrar
ettikten sonra şu emri yollar; “Ermeniler hakkında gündeme getirilen inzibati tedbirlerin diğer Hıristiyanlara da
uygulanması kesinlikle doğru değildir”.
Talat “gelişigüzel Hıristiyanların canını
kızılbaş - sayfa 50 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
tehdit edecek” bu tür uygulamalara derhal son verilmesini ister.
Fakat bu telgrafa rağmen Diyarbakır’da
Hıristiyanlara yönelik katliamlar ayrım yapmadan devam eder. Bunun
üzerine Talat, 10 gün sonra, 22 Temmuz 1915’te Dr. Reşit’e, “mahremdir bizzat halli” özel notunu düştüğü
ikinci bir telgraf daha yollar ve imha
politikasının sadece Ermenilere uygulanması, diğer Hıristiyanları kapsamaması gerektiğinin yeniden altını çizer.
“Şikâyetler geliyor” diyerek, Valiye
emir verir: “Bizi zor durumda bırakacak bu tür uygulamalara son ver.”
Bu ikinci telgrafa rağmen de durumda çok fazla bir değişiklik olmaz. Diyarbakır valisi, Ermenilerle diğer Hıristiyanlar arasında ayrım yapmadan
katliamlara devam eder. Bunu üzerine
Talat, yine 10 gün sonra, 2 Ağustos
1915 tarihinde üçüncü bir telgraf daha
çeker. “Defalarca telgraf çekmemize
rağmen vilayet dâhilinde Hıristiyanların katledilmeye devam edilmekte olduğu haberleri gelmeye devam ediyor,”
diyerek, bu hâlin tasvip edilmediğini
tekrar eder. Talat telgrafında, Reşit’e
onun bir devlet memuru olduğunu, ve
“bir memur olarak verilecek emirlere
koşulsuz uymak zorunda bulunduğunu” hatırlatır. Ve Reşit’i çok açık bir
biçimde uyarır; “Eşkıya ve çetelere isnat olunacak her fiil ve vakadan” doğrudan Dr. Reşit mesul tutulacaktır.
Sizlere aktardığım bu telgraflar, gizli ve şifreli telgraflardır. Muhtevasını
Talat, Dr. Reşit ve şifreli telgrafları
gönderen ve çözen bir kaç görevli dışında kimse bilmemektedir. Peki, aktardığım bu gizli telgraflarda Hükümet
emirlerine karşı gelmekle suçlanan,
2000 kişinin üstünde insanı “koyun
gibi boğazlatan” Dr. Reşit hakkında
herhangi bir soruşturma açılır mı? Hayır! Ama başka şeyler olur; Reşit’in
cinayetlerine muhalefet eden ve olayları Alman konsolosuna aktaran Mardin Kaymakamı Hilmi’ye görevden
el çektirilir. Bundan daha da önemlisi, Diyarbakır’da Ermenilere yönelik
politikaları uygulamadaki başarıları
nedeniyle Reşit’in emrinde çalışan güvenlik görevlileri ödüllendirilirler. 28
Temmuz 1915’te çekilen bir telgrafla
Diyarbakır vilâyetinde Ermeni komite
liderleri ve mensuplarının yakalanmasında faydalı olan polis ve komiserlerden bazıları “terfi” ettirilir, bazıları
“nakdi mükâfat” bazıları da “nişanla”
ödüllendirilirler.
Hikâyem burada bitmedi. Diyarbakır
ve yöresinden Süryani ve Ermenileri süren ve imha eden Dr. Reşit’ten,
daha sonra işlediği cinayetlerin değil,
bu cinayetler sırasında “merkeze yollayacağım” diyerek el koyduğu Ermenilere ait mücevher ve eşyaların hesabı sorulur. Yollanan resmî bir yazıyla
kendisinden bu el koyduğu mücevherler istenir. 6 Ekim 1915’te Vali Reşit’e
“bizzat hal edilecektir” özel notu ile
yollanan telgrafta “Sevk olunup yolda duçar olunan Ermenilere ait nakit
para mücevherat ve eşyalara, merkeze gönderilmek üzere tarafınızdan el
konulduğunun haberini aldık” denerek, bu altın ve mücevheratın miktarı
ve kaydının nasıl tutulduğu hakkında
bilgi istenir. Gördüğünüz gibi, Talat’ı
ilgilendiren tek konu vardır ve bu da
Hıristiyanların imha edilmiş olması
değil, onların el konulan mücevherlerine ne olduğudur.
Daha durun, hikâyenin sonuna gelmedik. Dr. Reşit daha sonra Ankara’ya,
bir ödül sayılacak şekilde vali olarak atanır. Ama burada görevinden
el çektirilir. Açığa alınır ve hakkında
soruşturma açılır. Bilin bakalım, Dr.
Reşit hakkında soruşturma açılmasının nedeni nedir? Belki doğru tahmin
ettiniz. Soruşturma nedeni, Reşit’in
işlediği cinayetler değil, Ermeni mücevher ve mallarını zimmetine geçirmesidir. Yani hırsızlıkla ilgilidir. Reşit, el koyduğu Ermeni mücevherleri
ile İstanbul’da bir yalı almak istemiş
ve olaydan haberdar olan Talat onu
görevden almıştır. Gazeteci Süleyman
Nazif bu durumu çok veciz sözlerle
dile getirir: “Talat Paşa... katil sıfatıyla
takdir ettiği Reşit’i hırsız olduğu için
azletmiştir.”
Şimdi anladınız mı Başbakanlık Müşaviri Hamdi Kılıç’ın söylediklerini; ne
demişti müşavir, “bu ülkede devlet geleneği diye bir şey vardır; hâlâ [da] var.
Bunun ne olduğunu anlamak için biraz
tarih okumak yeterli”. Tarih okuduk ve
gördük ki, devlet, soykırım sırasında
Dr. Reşit ve adamlarını Hıristiyanları
öldürdükleri, yani cinayet işledikleri
için ödüllendirmiş ama Reşit’i hırsızlık nedeniyle açığa almıştır.
Bugüne gelelim, Hrant Dink cinayetine bulaştığı artık sağır sultan tarafından bile duyulmuş olan İstanbul Valisi
Muammer Güler’in başına gelenler ile
Dr. Reşit’in başına gelenler arasındaki
benzerlik çok çarpıcıdır. Dr. Reşit gibi,
Güler’den de cinayetin hesabı sorulmadı. Önce Milletvekili sonra İçişleri
Bakanı yapılarak ödüllendirildi. Ama
daha sonra rüşvet ve yolsuzluk nedeniyle görevden azledildi. Diğer polis
görevlileri için de durum farklı olmadı. Hepsi cinayet sonrasında üst görevlere getirildiler. Mesele bu kadar basit
aslında...
Şimdi anladınız mı Hrant Dink’in cinayetinin gerçek katilleri niçin bulunamadı ve dava niçin hâlâ sürüyor.
Ha Talat ha Erdoğan çok fark etmiyor!
Devlet geleneği bu...
kızılbaş - sayfa 51 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Türkiye, her şeyden önce
1908-1924 dönemiyle hesaplaşmalı
Prof. Bozarslan, Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı EHESS’te
Sosyal bilimler Yüksek Araştırmalar
Okulu’nda direktör olarak görev yapıyor. Bozarslan, tarihçi ve siyaset bilimci kimliğinin yanı sıra, Kürt sorunu
başta olmak üzere Ortadoğu uzmanı
olarak tanınıyor. Bozarslan ile günümüz Türkiyesi’nde yaşanan siyasal şiddetin farklı boyutlarını konuştuk.
04 Nisan 2014 Cuma 13:36
MELİS KAYA
[email protected]
AKP ile gelen, Türkiye için yeni
bir sistem ama 20. yüzyılın Latin
Amerikası’nda ve bazı Avrupa ülkelerinde de böyle sistemler söz konusuydu. Kendisine entegre olmayan
kategorileri, düşman olarak gösterebilen bir sistem bu. Putin’in Rusyası ve
Chavez’in Venezuelası buna örnek.
Hamit Bozarslan, İletişim Yayınları’ndan çıkan kısa süre önce çıkan
“Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları" adlı kapsamlı çalışmaya hem yazdığı sunuş yazısıyla hem de ‘Neden Silahlı Mücadele: Türkiye Kürdistanı’nda
Şiddeti Anlamak’ başlıklı makalesiyle
katkıda bulundu. Türkiye’de ‘Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi’, ‘Ortadoğu’nun
Siyasal Sosyolojisi’ gibi kitaplarıyla
tanınan Prof. Bozarslan, Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı EHESS’te
(Ecoles Des Hautes Etudes En Sciences Sociales/Sosyal bilimler Yüksek
Araştırmalar Okulu) direktör olarak
görev yapıyor. Bozarslan, tarihçi ve siyaset bilimci kimliğinin yanı sıra Kürt
sorunu başta olmak üzere Ortadoğu
uzmanı olarak tanınıyor. Bozarslan ile
günümüz Türkiye’sinde yaşanan siyasal şiddetin farklı boyutlarını konuştuk.
•
Siyaset ile şiddet arasında hiç zayıflamayan bir ilişki biçimi var Türkiye’de.
Bunu sistem dahilindeki çözülemeyen
köklü ihtilaflara mı yoksa devletin kuruluş biçimindeki temel sorunlara mı
bağlayabiliriz?
kategoriler kendilerini önce barışçıl
bir şekilde, eğer barışçıl bir yöntemle
direniş mümkün değilse, şiddetle ifade edebiliyorlar. Bu, şiddete karşı ise
devletin kullandığı şiddet ve şiddetin
yoğun bir şekilde kullanılması ister istemez diğer kategorilerin de şiddetini
artırmasını ya da derinleştirmesini kaçınılmaz kılıyor.
Her ikisine de. Sanıyorum belirleyici
olan her şeye rağmen devletin oluşma süreci ve bu süreç içerisinde milli bir kimlik oluşturmaya çalışılması.
Bu milli kimliğin temelinde Mustafa Kemal yok, Ziya Gökalp var. Ziya
Gökalp'in kimlik denklemi; Türkleştirme. Bu Türkleştirme ister istemez
kendisini Türk olarak kabul etmeyenlerin ya da Türk kimliğini reddedenlerin dışlanması anlamına geliyor. İkincisi İslamlaştırma; bu kendisini Sünni
olarak kabul etmeyen kategorilerin
dışlanması anlamına geliyor; hem Hıristiyan ve Yahudilerin hem de İslami
olarak görülen Alevilerin dışlanması. Ve Batılılaştırma; bu da kendisine
medeniyet dayatılmasını kabul etmeyen grupların dışlanması anlamına
gelmekte. Böylelikle sistem hem bazı
kategorileri entegre edebiliyor, bu kategorileri asli kitle olarak değerlendiriyor; hem de bu oluşumla birlikte diğer
kategorileri sistematik olarak dışlıyor.
Buna bir de devletin çok açık bir şekilde anti-liberal olmasını ekleyebilirsiniz, çünkü Ziya Gökalp'in sentezi
ya da zaferi, aynı zamanda Osmanlı
İmparatorluğu'nda her türlü liberal çözümün ya da politik formülün dışlanması anlamına gelmekteydi. Böyle bir
devlet kurulması ister istemez diğer
kanatların dışlanmasını beraberinde
getiriyor.
Bu dışlanma bazı dönemlerde mümkün. Örneğin Kemalizm döneminde
bunu görüyoruz. Gerçi Kürt isyanları
ya da direnişleri var, ancak bu direnişler kırılabiliyor. Fakat diğer bazı tarihsel zamanlarda bu hakimiyet sisteminin içselleştirilmesi çok zor olabiliyor.
Bu dönemlerde ister istemez dıştalanan
•
Demokratik hak ve özgürlüklere yönelmekten ziyade hep ve yeniden gerilim üreten bir toplumsal süreç var
Türkiye’de. Toplumun en zayıf ve iktidarda olmayan kesimlerinin daha çok
etkilendiği bu gerilimin nedenlerine
değinebilir misiniz? Bu yönetme biçiminin siyaset biliminde karşılığı nedir?
2000'lere kadar bu dışlama ve entegrasyon sistemi nispeten rahat bir şekilde işleyebildi. Devlet, Kemalizm
döneminde tamamen ‘süpra-sosyal’
(toplum üstü) bir rol oynayabildi. Sonrasında her şeye rağmen devletin o
süpra-sosyal rolü tamamen çözülmedi.
Türkiye'deki devletin eski tip otoritarizmi aynı zamanda güvenlik ve milliyetçilik temelinden yola çıkarak bazı
kategorilerin dışlandığı bir güvenlik
sistemiydi. 2000’lerin başından itibaren giderek hegemonik bir sisteme
geçiliyor. Bu hegemonik sistem sadece Türkiye'de geçerli değil, sanıyorum
diğer bazı ülkelerde de hegemonik bir
otoritarizme geçişten bahsedebiliriz.
Bu hegemonik otoritarizme geçişin
temelinde, çıkarları birbirine zıt olan
kategorilerin aynı anda entegre edilmesi söz konusu. Bu entegrasyon şu
temelde olabiliyor; birincisi sosyal
muhafazakârlık temelinde, ki Türkiye'deki siyasi sisteme baktığımız
zaman seçmenlerin yüze 65'i yoğun
ve devamlı bir şekilde muhafazakâr
partilere oy veriyor. Bunu sadece Türkiye temelinde –Kürdistan dışında–
ele alırsanız, bu seçmenlerin yüzde
72-73'ünün muhafazakâr partilere oy
vermesi anlamına geliyor. İkincisi,
püriten bir burjuvaziye kaynak aktarımı var. Bu kaynak aktarımı hem taşra
düzeyinde hem de kısmen de olsa, İstanbul düzeyinde burjuvazinin AKP'yi
kızılbaş - sayfa 52 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
desteklemesini sağlıyor. Üçüncüsü,
bu burjuvazinin getirdiği imkanlarla
hayırseverliğin beslenmesi ve yoksulluğun siyasi bir sorun olarak değil de
hayırseverlikle çözülebilecek bir sorun
olduğunun yoksullara anlatılması, bu
yolla yoksulların entegre edilmesi söz
konusu. Bu, Türkiye'de yeni bir sistem
ama 20. yüzyılın Latin Amerika'sında
ve bazı Avrupa ülkelerinde de böyle
sistemler söz konusuydu. Ancak aynı
zamanda bu sisteme entegre olmayan
kategorileri rahatlıkla dışlayabilen,
hatta onları düşman olarak gösterebilen bir sistem bu. Putin’in Rusyası ve
Chavez'in Venezuela'sı buna bir örnek
olarak verilebilir şu anda.
Ermeni Soykırımı konusunda bir adım
atılamıyor, çünkü devletin oluşmasının
temelinde bir soykırım var. Türkiye'nin
kalkıp bununla hesaplaşabilmesi gerekiyor ve bu tabii çok ağır manevi bedeli olan bir zorunluluk.
•
Muhafazakârlık tanımı Türkiye’de
yaygın ölçüde sadece din üzerinden
algılanıyor. Siyasette ve hayatın diğer
alanlarındaki muhafazakârlık üzerine
neler söylemek istersiniz?
Türkiye'deki muhafazakârlık hem dünya çapındaki muhafazakârlıktan, hem
de İslam'a has bir muhafazakârlıktan
besleniyor. Dünya çapındaki muhafazakârlık, direnişi algılayamayan bir
muhafazakârlık. Hemen hemen her
yerde muhafazakâr rejimler toplumu
birleşik bir aile olarak görüyor ve bu
birleşik ailenin özne olarak algılanmayan fertlerinin birbirlerine sadık
kalmasını, birbirleriyle dayanışma içerisinde olmalarını ve kendilerini yöneten babaya itaat etmelerini savunuyor. Bu yüzden muhafazakâr sistemler
dünyanın her yerinde direnişi ya manipülasyon olarak algılıyor ya da iç ve
dış düşmanlarla açıklıyor. Bu sistemi
de 1980'lerde yine Latin Amerika'da
görüyorduk. Aynı sistem Avrupa'da
ve başka yerlerde de görülebiliyor,
çünkü muhafazakârlığın temelinde
direnişin kabul edilmemesi yatıyor.
Muhafazakârlığın temelinde sıkı dayanışma içerisinde olan bir aile tahayyülü var. Muhafazâkarlık ister istemez
korporatizmin geliştirdiği bir sistem.
Böyle bir sistem içerisinde itaatkâr aile
ferdi olabiliyorsunuz, ama direnen,
hatta bağımsız bir fert olamıyorsunuz.
Buna ikinci bir olguyu daha eklemek
gerekiyor İslam'a geçmeden önce. Türkiye son 30 yılda son derece hızlı bir
değişime uğradı. Ortadoğu'nun tümünde hızlı bir kentleşmeye yol açan
bir değişim yaşandı. Köy hayatından
çıkış, şehirleşme ve şehirleşmeyle birlikte aile dokusunun ve otorite yapılarının zayıflaması görüldü. Bu, sosyolojik olarak son derece önemli bir olgu.
Muhafazakârlık, bu yapıların ve ataerkil bir modelin yeniden üretilmesinde
önemli bir rol oynuyor. Aynı zamanda
da kentleşmenin getirdiği ‘ahlaki çöküş’, ‘dezentegrasyon’ (çözülme) ya
da diğer tehlikelere karşı bir kalkan
olarak algılanıyor. Birbirlerini izleyen hükümetler hem Türkiye'de hem
de Ortadoğu'nun tümünde bu kalkanı
ellerinden geldiği kadar güçlendirmeye çalıştılar. Devletlerin kendileri
muhafazakârlığı üreten organlar olarak
ortaya çıktılar. Burada Latin Amerika
ile zıt bir durumla karşı karşıyayız;
Latin Amerika'ya baktığımız zaman
1990’larda tam aksine orta sınıfların
ve elitlerin muhafazakârlıktan uzaklaştığını görüyoruz. Ortadoğu'da olan
ise bu muhafazakârlığın derinleşmesi.
Üçüncü bir olgu ise her şeye rağmen
dinle ilgili. İslam'ın devlet teorisi 7. ve
10. yüzyıl arasında oluşuyor. İslam'da
fitneden duyulan çok büyük bir korku var. İslam'ın tarihi aynı zamanda
bir iç savaşlar ve fitneler tarihi. Bu
fitneye karşı toplumun korunması gerekiyor, toplumun korunmasının baş
koşulu olarak da itaat öne sürülüyor;
Sultan'a itaat, Halife'ye itaat. Halife iyi
bir Müslüman olmasa bile, bir diktatör
olsa bile, ona itaat mutlak bir zorunluluk olarak algılanıyor. Buna karşılık
ulema hem devlet nezdinde, hem toplumda, ‘bağlama ve çözme’, sistemi
meşrulaştırma ve nizamı devam ettirme kapasitesine sahip olan bir kategori
olarak değerlendiriliyor. İslam'ın devlet doktrininin Neo-Platonisyen (Yeni
Eflatuncu) olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bunun getirdiği itaat zorunluluğu bütün İslam devletleri tarafından şu
ya da bu şekilde korundu. Bu şu anda
Türkiye'de AKP'nin resmi devlet ideolojisi. İtaat ‘bizim’ toplumumuzun bölünmemesinin koşulu, İslam toplumunun bölünmemesinin koşulu, bir dini
vecibe olarak ortaya çıkıyor. Dünya
çapındaki muhafazakârlığın, direnişi
algılayamama olgusunu ve İslam'ın getirdiği bu itaat zorunluluğu olgusunu
birarada ele aldığınız zaman AKP'nin
son yıllardaki gelişimini de rahatlıkla
anlayabiliyorsunuz.
•
Türkiye siyasetinde merkezde kabul
gören Sünni İslam varoluşun dışında
kalan ciddi sayıda bir kesimin ortak
bir muhalif doku oluşturamamasının
temellerini nasıl açıklarsınız?
Bunun nedeni, söz konusu olan Aleviliğin, Sünniliğin aksine ve değişik
tarihi nedenlerden dolayı çok uzun bir
süre gizlilik içerisinde ve köylülük temelinde yaşamış olması. Aleviliğin
topraksal bir bütünlük sağlayabilmesi,
belli bir bölgede hegemonik bir yapıya
sahip olabilmesi söz konusu değildi.
Gerçi Sivas, Elazığ, Erzincan, Çorum
gibi yerlerde yoğun Alevi toplulukları
vardı, fakat bunların bir Alevi mıntıkası oluşturabilmeleri söz konusu değildi.
Buna son 30 yılın hızlı kentleşmesini
ve Aleviliğe karşı düzenlenen pogromların tesirlerini eklediğiniz zaman,
köylülükten son derece hızlı bir şehirleşmeye geçişin gözlemlendiğini görebilirsiniz. Mesela 1990’ların başında
Sivas'ta bir yığın Alevi köyü var ama
90’ların sonunda çok azalıyor. Alevi
köyleri boşaltılıyor ya da Aleviler şu ya
da bu şekilde İstanbul'a sürgüne mahkum oluyorlar. Bu olgu Maraş'ta da
gözlemleniyor, Maraş Katliamı bu açıdan son derece önemli bir faktör, aynı
olgu Erzincan'da ve diğer bazı illerde
de gözlemleniyor ve bu şekilde Alevilerin belli bir devlet zoruyla ya da ekonomik sürecin getirdiği tesirlerle köksüzleştirilmesi sağlanabiliyor. İstanbul'da
Alevi cemaatleri var, fakat bu Alevi
cemaatlerinin bir alternatif ortaya koyabilmeleri son derece zor oluyor.
Bir de, Türkiye’nin büyük metropollerindeki Alevi aktörlerin, Kürt aktörleri gibi, güçlü bir kimliğe sahip bir
topluma dayanabilme imkanlarının
kalmadığını hatırlatmak gerekli. Aynı
zamanda şu sosyolojik olgu da var: tarihsel nedenlerle bazı sahalar referans
aktörüne sahip olabiliyor, diğer bazı
sahalar –dünyanın her yerinde böyle– referans aktörüne değil çoğul bir
sisteme sahip olabiliyor. Örneğin Kürt
sahası, belli referans aktörler tarafından yapılandırılan bir saha. Aleviliğe
baktığınız zaman, Alevilik kendi içinde o kadar çoğul bir olgu ki, bir yığın
derneğe sahip olabilme sayesinde kendisini ifade edebiliyor.
Türkiye neredeyse yüz yıl boyunca
kızılbaş - sayfa 53 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
aynı adla anılan sorunlarıyla baş başa.
Kürt Sorunu, Ermeni Soykırımı, Aleviler, Radikal İslam ve diğer toplumsal
azınlık/katmanlara ait çözülemeyen
sorunlar. Bunları topluca ele almak zor
ama varoluş nedenleri ve çözümsüzlükleri üzerinden ortak başlıklar bulunabilir mi? Örneğin devletin kurucu
ideolojisi, demokratikleşememek ya da
devletin yeniden yapılandırılamaması
gibi
Sanıyorum tüm bu faktörler açıklayıcı faktörler. Devlet olgusu, iktidar
ilişkileri, bu iktidar ilişkilerinin taşra
düzeyine yansıması, bu iktidar ilişkilerinin bazı dönemlerde ancak devlet
zoruyla ya da şiddet yoluyla yeniden
üretilebilmesi, devletin milli bir kimlik oluşturmaktan feragat etmemesi.
Burada da Ziya Gökalp’in milli kimlik eklemine dönüyoruz; eğer barışçıl
bir döneme geçmek istiyorsak, bu aynı
zamanda toplumun çoğunluğunun kabul edilmesi ve toplumdaki ihtilafların
meşrulaştırılmasını da zorunlu kılıyor.
Ama kalkıp devleti milli olarak Türk,
dini olarak İslam ya da Sünni ve medeni çerçeveden Batılılaşmış ya da İslami
olarak tanımlarsanız, ister istemez bu
toplumsal ihtilafların zaman içerisinde
meşrulaştırılmadan ancak baskı yoluyla yönetilen ihtilaflar olarak yeniden
üretilmesini engelleyemezsiniz. Buna
bir de Türkiye'nin bir türlü kendi tarihiyle hesaplaşamamasını eklemeniz
gerekiyor. Gerçi Dersim konusunda
ciddi bir ilerleme kaydedildi, fakat
mesela Ermeni Soykırımı konusunda
tek bir adım atılamıyor, çünkü devletin oluşmasının temelinde bir soykırım
var. 1914’te resmi Osmanlı rakamlarına göre toplumun yüzde 20’si Hıristiyan, 1924'te yüzde 1’e iniyor bu rakam.
Bu kendi başına yeni bir toplumun,
yeni bir devletin, cumhuriyet rejiminin
oluşmasında belirleyici temelin ve faktörün soykırım, mübadele ve şiddet olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin kalkıp
bununla hesaplaşabilmesi gerekiyor ve
bu tabii çok ağır manevi bedeli olan bir
zorunluluk. Almanya'yı ele aldığınız
zaman, Holokost şu anda resmi olarak
Alman milli kimliğinin bir parçası olarak algılanıyor. Bu şu anlama geliyor;
Almanlar'ın tarihi sadece Holokost'a
indirgenemez, fakat Alman tarihi Holokost unutularak okunamaz. Türkiye
eğer günün birinde bu sorunlardan
kurtulmak istiyorsa her şeyden önce
1908-1924 dönemiyle hesaplaşmalı,
kendi çoğulluğunu kabul etmeli. Bu
çoğulluğu kabul etmek, aynı zamanda din, millet ve medeniyetten yola
çıkarak bir kimlik oluşturulmasından
feragat edilmesini de beraberinde getirmeli.
-------Kürdistan’ın Kürtleşmesinin temellerinden biri de Ermeni Soykırımına
katılımdır
•
Kürt siyasetinin kendisini 1915 üzerine
'kullanıldık' argümanıyla ifadesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu kısmen doğru ve kısmen yanlış.
Kısmen doğru çünkü şu andaki araştırmalar çok rahat bir şekilde soykırıma katılan devlet dışı aktörlerin
ancak devletten icazet alarak katıldıklarını çok net bir şekilde göstermekte. İstanbul'dan, İttihat ve Terakki'den
gelen bir ivme olmasaydı, Kürtlerin
soykırıma katılabilmesi her halükârda
söz konusu olamazdı. Ama diğer yandan ‘Biz kullanıldık’ söylemi de son
derece yetersiz bir söylem, çünkü ‘kullanılanlar’ aynı zamanda soykırımdan
istifade eden kategoriler. Bunların arasında bazı toprak ağaları var, Ermeni
kaynaklarının da çok açık bir şekilde
gösterdiği üzere topraksız reaya var,
şehir milisleri var ki bu Diyarbakır'da
son derece aşikâr bir şekilde ortaya
çıkmakta; Diyarbakır eşrafının kurduğu şehir milisleri açık bir şekilde soykırıma katılmakta. Soykırım sayesinde
büyük ekonomik kaynaklar transferi
söz konusu. Tüm bunların tamamını
"Biz kullanıldık, biz suçlu değildik"
şeklinde açıklayabilmek mümkün değil, çünkü Kürdistan'ın Kürtleşmesinin temellerinden birisi de bu katılım;
ve bu katılım dediğim gibi sadece devletin istediği bir katılım değil, aynı zamanda katılımcının şu ya da bu şekilde
soykırımdan istifade ettiği bir katılım.
O yüzden sanırım bu söylemi ne tümüyle doğrulayabilmek ne de tümüyle
çökertebilmek mümkün, her iki boyut
da var işin içinde.
•
Güncel Kürt siyasetinin, 1915 söz konusu olduğunda, Soykırım olduğunu
kabul etseler dahi süreç içerisinde
kendini etkin bir özne olarak konumlandırabildiğini söylemek mümkün
mü?
Sanıyorum bu konuda sadece bir Kürt
pozisyonu olduğunu söyleyebilmek
zor. Mesela, 1960-70’lerde Irak'lı
Kürt tarihçi Mazhar Ahmad, Kürtlerin soykırıma katıldığını çok açık bir
şekilde dile getiriyordu, ama bir siyasetçi olarak değil bir tarihçi olarak. Şu
anda takip edebildiğim kadarıyla Kürt
hareketi, Kürtlerin soykırıma katıldığını ve bunun getirdiği tarihsel bir
sorumluluğun olduğunu açıkça dile
getiriyor. Hatta bu TBMM’de de dile
getirildi. Yine Demirtaş'ın söylemleri
‘kullanıldık’ın ötesinde, bunun getirdiği tarihsel sorumluluğu da dile getiren
bir aktarım. Tarihsel sorumluluğun
hatırlatılması aynı zamanda katılanın
özne olarak katıldığını da en azından
satır arasında gösteren bir olgu. Fakat
genel söylemin "Kürtler kullanıldı,
Kürtler sorumlu değildi" şeklinde olduğunu biliyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu söylem kısmen doğru,
fakat dünyanın her yerinde bu geçerli.
Devlet dışı aktörler ancak devletin verdiği ivmeyle harekete geçebiliyorlar,
fakat tabii bu harekete geçiş onların
sadece kullanıldığı anlamına gelmiyor.
------------‘2015 yaklaşırken Avrupa'daki Ermeniler Türkiye'de intihar noktasına
varan yıkım dinamiklerinin farkında
değiller’
•
2015 yılı yaklaşırken Türkiye’de ve
dünyada Ermeni meselesine dair genel
bir değerlendirme yapar mısınız?
O değerlendirme beni korkutan bir değerlendirme, çünkü, siz de takip ediyorsunuz, Türkiye'de şu anda Gülencilik ve AKP arasında neredeyse bir iç
savaş söz konusu. Sanıyorum Türkiye
ikili bir masumiyet kaybına uğradı. Artık tüm bu olup bitenden sonra
AKP’nin kleptoman bir iktidar olmadığını söyleyebilmek mümkün değil ve
Cemaat'in yalnızca bir hizmet hareketi
olduğunu söyleyebilmek de söz konusu
değil. Ne AKP "AK Parti" ne de Cemaat hayırsever bir cemaat. Ancak beni
ürküten sadece bu değil. Thanatos'un,
ölüm tanrısının gücü o kadar kesif ki
şu anda. Türkiye tamamen kendi iç sorunlarıyla hesaplaşmakta ve görünebilir uf ku 12 saat ile sınırlı. 12 saat sonra
ne olacağını kimse bilmiyor. Bu son derece kaygı verici, Zygmunt Bauman'ın
"Likit Modernite" tezini çok dramatik
bir şekilde doğrulayan bir durum. Hiçbir şey kemikleşmiyor ve bir kilometre
taşı haline dönüşmüyor ve hiçbir şeyin
yaşam süresi 12 saati aşmıyor.
kızılbaş - sayfa 54 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Ermeniler arasında şu an çok büyük
bir beklenti var. Hafıza anlamında,
Soykırım'ın kabul edilmesi anlamında,
fakat Türkiye'de olup bitenler böyle
bir beklentiye cevap verebilecek durumda değil. Söz konusu olan sadece
Ermenilere düşmanlık söz konusu değil; dediğim gibi, tüm Türkiye’nin iç
ihtilafları hiçbir şeyi mümkün kılmıyor. Türkiye'nin şu anda Ermenilere
söylediği şu; "Kusura bakmayın beyler, rahatsız ediyorsunuz. Birbirimizi
öldürmekle meşgul olduğumuzu görmüyor musunuz? Lütfen, bizi rahatsız
etmeyiniz. Bizim derdimiz bize yeter."
2015'te dünya çapında çok büyük konferanslar ve anma törenleri gerçekleşecek; 2015 Ermeni Soykırımı'nın son
derece yoğun olarak tartışılacağı bir
yıl olacak, ama bana öyle geliyor ki
Türkiye'de bu tartışmalara çok büyük
bir yer verilmeyecek. Eğer şu andaki ritm devam ederse –ki söz konusu
olan sadece AKP-Cemaat ilişkileriyle sınırlı değil, başka ihtilaflar da
var– Türkiye'nin dezentegrasyon süreci öyle bir noktaya gelebilir ki, Kürt
meselesinin ya da Ermeni meselesinin
veya hiçbir meselenin tartışılamayacağı ve insanların günlük kavgalar dışında hiçbir şeyle uğraşamayacağı bir duruma da varabiliriz. Onun bilincinde
olmak gerekiyor. Avrupa'daki Ermeni
dostlar bunun bilincinde değil; yani
Türkiye'deki bu şiddet boyutunun, intihar noktasına varan yıkım dinamiklerinin farkında değiller.
http://agos.com.tr/haber.php?seo=turkiyeher-seyden-once-19081924-donemiylehesaplasmali&haberid=6925
Kessab’ın durumu
Diaspora Bakanlığında değerlendirildi
Kessab’ın durumu Diaspora Bakanlığında değerlendirildi
01 Nisan, 20:08 AMT
Ermenistan Diaspora bakanı Hranuş Hakobyan başkanlığında Suriye Ermenileri Sorunları Bakanlıklararası Koordinasyon Komisyonu
olağan oturumu gerçekleşti; oturuma Komisyon üyeleri dışında Kessab olaylarını araştırmak üzere Suriye’yi ziyaret eden milletvekilleri Samvel Farmanyan, Tevan Poğosyan, Arman Sahakyan ve Edmon
Marukyan da katıldılar.
Aciliyet taşıyan konu olarak Kessab’da son günlerdeki hakim durum
gündemde ilk madde olarak görüşüldü.
Milletvekilleri S. Farmanyan ve T. Poğosyan oturum katılımcılarına Suriye’ye gerçekleştirdikleri ziyarette topladıkları veriler, Kessab’daki durum ve olası gelişmeler konusunda bilgi verdiler. Dışişleri
Bakanlığı ve diplomatik organlar aracılığıyla gereken çalışmaların
yürütüldüğü kaydedildi.
Sorun vesilesiyle Ermeni medya platformlarında objektif bilginin
verilmesi ve çatışmacı tarafların tarafgir tutumlarının sunumundan
kaçınılmasının önemi vurgulandı. Kessab’ta monoetnik bir bünye bulunmakta ve esasta Ermenilerle meskun durumda. Kessab’da gerçekleşen olaylar insan haklarının toplu ihlalinin açık bir örneği ve BM
insani programları da destek göstermek durumundalar.
Bakan Hakobyan, güvenilir bilgi almak ve varolan sorunlara çözüm
bulmak amacıyla, Kessab Belediye Bşk. Vazgen Çaparyan’la günlük
telefon bağlantısı içinde olduklarını ifade etti. Suriye Ermenilerinin arzuları azami derecede hesaba katılmalı. Kessab Ermenilerinin
Ermenistan’a göçleri durumunda Ermenistan yönetimi tarafından onlara yardım amacıyla adımlar atılacak.
Ermenistan Tüm Ermeni Fonunun , Kessab Ermenilerine yardım amacıyla bağış kampanyası başlattığı da bilgi çerçevesinde ifade edildi.
News from Armenia - NEWS.am
kızılbaş - sayfa 55 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
çok uygun fiyatlara!
http://lazca.org
zazacadan türkçeye
türkçeden zazacaya
gurmanciden türkçeye
türkçeden gurmanciyeye
ruscadan türkçeye
türkçeden rusçaya
çevriler yapılır
[email protected]
0049 (0) 177 502 88 53
Telefon: 0532 261 34 89 | E-mail: [email protected]
Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın
belgeselini ve arşiv
sitesinden izlemek
kopyalamak mümkündür
http://www.drsivan.info/tr
iletişim: [email protected]
tel: 0531 658 02 82 tel: 0537 419 21 56
Talatpaşa Mah. Arslangazi Cad. İkizler İşhanı No:
1/12 Kağıthane-İsttanbul
kızılbaş - sayfa 56 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
SEÇİM
Mİ
DEVRİM Mİ?
çalışan taraftarların payına düşen ise
boş hayallerdir. Partiler hep yaptıkları
gibi halkı yine süslü vaatlerle meşgul
etmeye, oyalamaya ve enerjilerini miting alanlarında ve seçim sandıklarında çarçur etmeye devam edecekler.
Her düşüncenin kendi zamanı var
Kabul etmek gerekir ki, bu yerel seçimde -sonuçlar bir yana- halkın yüksek oranda sandığa gitmesi üstünde
düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Katılımın yüksekliği halkın çoğunluğunun sisteme entegre olduğunu
gösteriyor. Halk dalkavukluğu yapmadan bu gerçeği kabul etmeliyiz, yoksa
tekrar tekrar hayal kırıklığına uğrarız.
Mahmut Alınak
Bu coğrafyada halklar düzenin yüz
yıldır sahnelediği seçim oyununa katılmakla baltayı bilinçsizce hep kendi
ayaklarına indirdiler. Bu 30 Mart yerel seçiminde de halk diğer seçimlerde
olduğu gibi yine kendisine biçilen militan figüranlık rolünü oynadı. Yorucu
bir seçim kampanyasını sırtlayarak
Meclis partilerine pek çok belediye
başkanlığı ve il meclis üyelikleri kazandırdı.
Peki nefes nefese geçen bu seçim koşusundan halk ne kazandı? Halkın
oyuyla seçilen belediye ve il meclisleri
halka karşı sorumlu olacaklar mı? Bu
meclisler halk tarafından görevden alınabilen yerel parlamentolar olarak görev yapabilecekler mi? Bunların aldığı
kararlar halkoyuna sunulacak mı? Halkın bu kararları veto etme hakkı olacak mı? Belediyelerin ulaşım, sağlık
ve diğer hizmetleri ücretsiz olacak mı?
Bu parlamentolar halkın ve esnafların
küçük sermayelerini bir araya getirerek bu sermayelerle halka ait iş merkezlerinin, fabrikaların ve çiftliklerin
kurulmasında öncülük edecekler mi?
Halkın işsizlik ve yoksulluk gibi temel
meselelerine el atacaklar mı? Eğitim
ve öğretim kurumları, cezaevleri, polis
ve jandarma teşkilatları bu parlamentolara bağlı olacak mı?
Bilindiği gibi bunların hiçbiri olmayacak. Çünkü ne devlet düzeni buna
müsaittir, ne de partilerin böyle bir
amacı vardır. Yani halkın kazandığı
bir şey yok; kazanan, Meclis partileri
ve onların adaylarıdır. Kan ter içinde
Okurlar hatırlarlar, ben birkaç hafta
önce siyasetçilere ve aydınlara çağrı
yaparak, sokağa çıkan kitlenin önünde gaz bombalarına ve tomalara karşı
kendimizi birbirimize zincirleyelim
demiştim. Birkaç arkadaştan başka aydın ve siyasetçilerden ses çıkmayınca,
bir arkadaşım, "Üzülme, her düşüncenin kendi zamanı var,"dedi. Tarihten
pek çok örnek vererek bazı düşüncelerin önce ilgisizlikle karşılandığını,
sonra da sahiplenildiğini belirtti.
Devrim de öyle, onun da kendi zamanı
var. 30 Mart'ta ortaya çıkan tablo olumsuz olsa da ümitsizliğe kapılmamak
gerekiyor. Gün ışığına çıkan manzara
iyi okunabilirse devrimin kökleşip boy
attığı bir zemine dönüştürülebilir.
Öncelikle şunu bilincimize ve ruhumuza kazımalıyız: Halkın erkek ya da
kadın siyasetçilerin koltuk kapmalarına değil, gerçek özgürlüğe ve insanca bir yaşama ihtiyacı var. Bu hedefe
ulaşabilmek için halkın iktidar olması
gerekir. Bu da bir devrim meselesidir.
Bilinç devrimi, örgütlenme, devrimin
inşası ve devrim birbirlerine zincirleme olarak bağlı olan süreçlerdir. Bun-
ların nasıl olacağı ve nasıl projelendirileceği devrimci hareketlerin bir araya
gelip konuşacakları meselelerdir.
Sandık politikaları sistemle problemi
olan ezilen Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Çerkeslerin, Rumların, Ermenilerin, 'Ezidilerin, Süryanilerin, Lazların, Türk ve Kürt Alevilerin ve diğer
halkların enerjilerini sistemin içinde
eritip yok etmektedir. Her şeyden önce
bu ölümcül anafor terk edilmelidir.
1962 kış aylarında Amerika'nın Georgia eyaletinde zencilerden bin kadarı
ayrımcılığı protesto ettikleri için hapse girmişlerdi. Polis şefi, 9 yaşlarındaki zenci bir çocuğa, "Adın ne?"diye
sordu. Çocuk polis şefine ateş gibi
yakan bakışlarla bakarak, "Özgürlük,
özgürlük,"diye cevap verdi.
Biz de o hep birlikte özgürlük diyoruz.
Türkiye'de özgürlük, Kürdistan'da özgürlük, Lazistan'da özgürlük; ezilen ve
mağdur olan herkes ve tüm halklar için
özgürlük…
Özgürlük düzenin seçim bataklığında
değil devrimle elde edilecektir. Vakit
devrimi inşa vaktidir.
Öyle bir devrim ki, ülkenin tüm zenginlikleri ve hayatın tüm özgürlükleri
halkın olmalı. Devlet halkın olmalı.
Yazıyı seçim sonrası internete düşen
şu notla bitirelim: Galip partilerin taraftarları zaferlerini kutlamak için
tüm geceyi sokakta geçirdiler. Alkış
ve sevinç çığlıkları arasında havai fişekler attılar, zafer turları atıp yeri
göğü klakson sesleri ve sloganlarla
inlettiler. Davul zurna eşliğinde halay
tutup gecenin kalbinde çılgınca oynayıp eğlendiler. Aralarında tek bir parti
aristokratı bile yoktu. Sabah gün ışıdığında yorgun argın işlerine ve evlerine
dönerken ellerinde kala kala sadece hayalleri kalmıştı. 4 Mayıs 2014
“seçimin galibi tc.!”
kızılbaş - sayfa 57 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Mondros Mütarekesi’nin imzalanması
sonrasında Türkiye siyasi ortamı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci
Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması sonucunda ülkede ağır şartlar oluşur. 15
Eylül 1918 tarihinde müttefik devletlerin orduları Makedonya’da cepheyi
yarıp İstanbul için doğrudan bir tehdit
oluşturduklarında, İttihatçı liderler barış dileğinde bulunur, fakat müttefikler
onlarla görüşmelerde bulunmak istemez[1].
7 Ekim 1918 tarihinde Talat Paşa hükümeti istifasını verir. Kasım 1’i 2’ye
bağlayan gece, içlerinde başbakan Talat ile Enver, Cemal, Doktor Nazım
gibi bakanlar, Teşkilât-ı Mahsusa liderlerinden Bahaettin Şakir, polis şefleri Bedri ve Azmi’nin bulunduğu yedi
İttihatçı lider, bir Alman denizaltısıyla
Odessa’ya, oradan da Almanya’ya kaçar[2]. 30 Ekim 1918 tarihinde müttefik
devletlerle yapılan ateşkes antlaşması, 19 Ekim 1918 tarihinde meclisten
onay alan yeni sadrazam (başbakan)
Ahmet İzzet Paşa hükümeti tarafından Mondros’ta imzalanır[3]. Ahmet
İzzet’in, Hıristiyanların imhası da
dâhil olmak üzere, savaş suçlarından
dolayı hesap verme endişesiyle hükümet yönetiminde “kendi adamının” bulunmasını isteyen Talat Paşa’nın girişimiyle sadrazam görevine tayin edilmiş
olduğunu belirtmek gerekir[4]. Müttefik devletlerin orduları, ateşkes antlaşması sonrasında Büyük Britanya’nın
önderliğinde İstanbul’a girerek Osmanlı devleti topraklarını denetim altına almaya başlar. Ateşkes antlaşması
şartlarının beklenildiği kadar ağır olmamasına rağmen, Osmanlı hükümeti ve toplumu, nihai barış antlaşması
maddelerinin nasıl olacağı konusunda
endişeli bir bekleyiş içindeydi[5].
Yeni başbakan Ahmet İzzet tarafından
19 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı meclisine sunulan programda, savaş süresince İttihat ve Terakki Partisi tarafından yürütülen siyasetle ilgili herhangi
bir tenkit yer almamakta, “tehcir olayı” dahi, “savaş durumu gereği” olarak açıklanmaktaydı[6]. Ahmet İzzet
Paşa’nın, ittihatçıların soruşturulmasına engel olmakla kalmayıp, canilere
yönelik soruşturma imkânı sağlayacak
Meline Anumyan (Tarih doktoru)
olan tüm belgelerin de imha edilmesini emretmiş olduğunu belirtmek gerekir[7]. Sadrazam tayin edilmesinin
akabinde, Teşkilât-ı Mahsusa’nın çalışmalarını durdurarak, teşkilatın tüm
arşivinin imha edilmesi emrini verir
ve Ermeni katliamlarıyla ilgili aranan
şüphelilerin İstanbul’dan serbestçe
uzaklaşmasını sağlar[8]. İzzet Paşa
kabinesinde adalet, bahriye ve içişleri
bakanlığı gibi stratejik görevlere tayin
edilen en azından 4 tanınmış ittihatçı
bulunmaktaydı. Bunlar, içişleri bakanı
Ali Fethi Okyar, daha önce şeyhülislamlık yapmış olan adalet bakanı Hayri
Efendi, bahriye bakanı Rauf Orbay ve
maliye bakanı Cavit Bey’di[9]. Dahası,
İzzet’ten önce sadrazam görevi teklif
edilen Ahmet Tevfik Paşa’ya Talat tarafından, İttihat ve Terakki Partisi’nin
iki üyesini, özelikle de Cavit’i kabinesine dâhil etmesi şartı koşulur, fakat
Tevfik, üst düzey ittihatçıları hükümetine dâhil etmeyi onaylamaz ve baskılara dayanamayıp sadrazamlık önerisini geri çevirdiğinden dolayı Ahmet
İzzet başbakan tayin edilir[10].
İttihatçılar ve cumhuriyet döneminde
milletvekilliği yapmış olan tanınmış
gazeteci ve ittihatçı Yunus Nadi Abalıoğlu, Talat’ın istifa etmesinden önce
iki şey elde etmeye çalışmaktaydı.
Biri, İttihat ve Terakki Cemiyeti ağını
her ne pahasına olursa olsun korumak,
ikincisi ise, yeni hükümetin tesadüfü
olmaması[11]. Bu yaklaşım, haliyle,
savaş yıllarında gerçekleştirilen canilikler, özellikle de Ermeni tehcirinden
dolayı hesap vermekten kaçınmak niyetinden kaynaklanmaktaydı.
Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasından iki gün sonra, 1 Kasım 1918 tarihinde İttihat ve Terakki’nin kurultayı
gerçekleştirilir. Yaklaşık 120 delege,
parti merkez komitesi tarafından hazırlanan ve kurultaya takdim edilen tasarıdan habersiz, Talat’ı dinlemekteydi.
Talat, partinin Balkan Savaşlarından
(1912-1913) bu yana gerçekleştirdiği
faaliyetlerini ve Birinci Dünya Savaşı
süresinde Osmanlı İmparatorluğu’nun
durumunu ayrıntılı bir şekilde sunar.
Kurultay, İttihat ve Terakki Partisi’nin
feshedilmesine ve partinin tüm mal
varlığının, yeni kurulacak olan Teceddüt (yenilik) partisine devredilmesine
karar verir[12]. Bu dönemi incelemiş
olan Türk tarihçi O. S. Kocahanoğlu’na
göre bu karar, kurultay üyeleri tarafından alınmamış, İttihatçı liderlerinin
günler önce yapmış oldukları, kendilerinin ve partinin durumunu ayrıntılı
bir şekilde tartışarak, sadece 5-6 kişi
tarafından bilinen, ülkeden kaçma
planlarını dahi hazırlamış oldukları
gizli toplantılarının neticesinde oluşturulmuştur[13]. 1918 yılının Kasım’ın
1’ini 2’ye bağlayan gece Talat’la birlikte uzaklaşan parti merkez komitesi
üyesi Doktor Nazım, parti merkez komitesinin tüm belgelerini de yanında
götürerek, Ermeni Soykırımı’yla ilgili
tüm belgeleri böylece ortadan kaldırmıştır[14]. Yeni kurulacak olan Teceddüt Partisi’nin ismi, tüzüğü ve partinin
çekirdeğini oluşturacak kişilerin isimleri dahi önceden belirlenmişti[15].
Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sonra ülkenin iç siyasi
hayatında oluşan kaygı verici durumun
hâsıl olması ve kötümser öngörülerle
ilgili, İttihatçı hükümetin ve partinin
Ermeni Soykırımı konusunda sahip
olduğu sorumluluk durumu önemli rol
oynamaktaydı.
29 Eylül-9 Ekim 1911 tarihlerinde gerçekleştirilen İttihatçıların dördüncü
kurultayı, Ermeni Soykırımı tarihinde
özel bir yere sahiptir. Parti delegelerinin büyük bir kısmı, bu kongre esnasında, imparatorluğun Osmanlılaşması
için tek bir yolun var olduğu, bunun ise
Türk olmayan halkların zorunlu asimi-
kızılbaş - sayfa 58 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
lasyonu olduğunu onaylamıştır[16]. Bu
kongrenin kapalı oturumu esnasında
Osmanlı İmparatorluğu halklarının,
öncelikle de Ermenilerin ve Yunanlıların (Rumların) zorunlu Türkleştirilmesi programının gerçekleştirilmesiyle ilgili ve halkın zorunlu tehciri ile
tehcir yolunda veya varış noktasında
yok edilmesiyle ilgili somut projeler
belirlenmiştir[17]. Ermeni tarihçi A.
G. Avagyan’ın belirtmiş olduğu gibi,
“Batı Ermenistan halkının imha edilmesi programının hazırlığı, büyük bir
ihtimalle, İttihatçıların 1913 yılının
baharında gerçekleştirdikleri merkez
komitesi oturumunda son şeklini almıştır”[18].
Balkan savaşlarındaki yenilgi, İttihatçıları, hiç değilse Batı Ermenistan’ın
da dâhil olduğu, imparatorluğun Küçük Asya bölümünü kaybetmemek
için daha 1911 yılı kurultayında radikal önlem olarak kabul edilen Türk
olmayanların tehcir edilmesine başvurmaya iten 1913 yılı, bu açıdan bir
dönüm noktası olmuştur[19]. Bunun
haricinde, 1913 Ocağında askeri darbe
neticesinde kati hükümdarlığa ulaşan
ve özellikle aynı yılın 11 Haziranında
sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi sonrasında ülkede diktatörlük tesis etmiş olan İttihatçılar, 1911
yılında tespit edilen planlarını hayata geçirme imkânı elde eder. Ermeni
Soykırımı’nı gerçekleştirmek için ise
Birinci Dünya Savaşı fırsat yaratır.
Ermenilerin ilk tehciri 2 Mart 1915
tarihinde Dörtyol Ermenilerinin göç
ettirilmesiyle[20] başlamış olmakla
birlikte, Soykırım’a “hukuki görünüm” sağlama niyetiyle “geçici” olarak
adlandırılan ve daha Meclisin onayına
sunulmadan önce Sadrazam Sait Halim Paşa tarafından imzalanmış olduğundan dolayı hukuk dışı olan “Tehcir
Kanun-ı Muvakkat” kanunu 27 Mayıs
1915[21] tarihinde yayınlanır[22]. Dört
maddeden[23] oluşan bu kanunun tam
olarak “Vakt-i Seferde İcraât-ı Hükümete Karşı Gelenler İçin Cihet-i
Askeriyece İttihâz Olunacak Tedâbir
Hakkında Kanun-ı Muvakkat” olarak
adlandırılmaktaydı[24].
Türkolog R. A. Safrastyan tarafından
belirtilmiş olduğu gibi, yukarıda belirtilen kanunun aceleyle hazırlanmasında, özellikle 3 müttefik devlet olan
Rusya, Büyük Britanya ve Fransa hü-
kümetleri tarafından 24 Mayıs 1915
tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’na
verilen ve Ermeni katliamlarının sert
bir şekilde telin edildiği nota rol oynamıştır. “Talat, bu caniliklerin tüm
suçunun kendi üzerine kalacağı konusunda endişelenmekteydi. Bundan kaçınmak için, tek başına sorumlu olma
tehlikesinden kaçınarak, katillerin sorumluluğunu, hükümet üyeleri arasında dağıtarak, kolektife dönüştürecek
bir süreç oluşturdu”[25].
Talat, “Tehcir” kanununun kabul edilmesinden sonra bir kereden iki amaca
ulaşmaya çalışarak Ermeni tehciri,
sürgünü ve katliamlarına hukuki bir
görünüm sunmak ve katliamların sorumluluğunu sadece hükümet ile İttihat ve Terakki Partisi’nin üst düzey
yöneticilerine yükleyerek, partiyi dışarıda tutmaya çalışmaktaydı. Ayrıca,
ilerde sorumluluktan kaçınmak isteyen Talat Paşa, tehciri “haklı kılmak”
amacıyla 1916 yılında içişleri bakanlığı eliyle “Ermeni Komitelerinin Amâl
ve Harekât-ı İhtilâliyyesi İlân-ı Meşrutiyetten Evvel ve Sonra” (İstanbul,
1916) kitabını yayınlar[26].
Talat, hatıralarında yazdığına göre
“Prensip olarak, ihtar mahiyetli askeri önlemler haricinde başka hiçbir
niyet gütmeyen tehcir, vicdansız ve
zayıf karakterli insanlar sayesinde faciaya dönüşür. Belirtmek isterim ki,
sırf bu olaylar sebebiyle tüm hükümet
ve İttihat ve Terakki Partisi Merkez
Komitesi’ni ve bu olayla hiçbir ilgisi
bulunmayan üyeleri suçlamak, haksızlık ve bencilliktir. İttihat ve Terakki
Partisi’nin komite üyeleri, Ermenilere
yönelik gerçekleştirilmiş olan ameliyeler nedeniyle son derece müteessir
olup, olayları önlemek için sürekli olarak hükümet üzerinde baskı oluşturmaya çalışmışlardır”[27].
“Tehcir kanununun” kendisi tarafından şahsen hazırlanmış olması olgusunu çarpıtan Talat, anılarında kendisini
aklamaya ve sorumluluğu ordunun genelkurmayına atmaya çalışmaktadır.
“Bundan sonra genelkurmay tarafından “Ermeni tehciri” kanunu hazırlanır ve bakanlar kuruluna sunulur. Bu
kanunun tamamıyla uygulanmasına
karşıydım. Jandarmalar tamamen,
polisler ise kısmen orduya dâhil edilmişler onların yerini yarı-askeri güçler
almıştı. Tehcirin, bu şartlarda uygu-
lanması durumunda, çok çirkin sonuçlara varacağını biliyordum. Bu yüzden, geleceği düşünerek, bu kanunun
yürürlüğe girmemesi konusunda inat
ettim ve bu kanunun yürürlüğe girmesini erteledim”[28].
Hâlbuki kanıtların gösterdiği gibi,
Ermeni Soykırımı planı, İttihat ve
Terakki Partisi tarafından hazırlanıp,
tüm hükümet erkânı tarafından uygulanmıştı. Bu durum, herkes tarafından
bilinmekteydi. Bu cürüm, o denli barizdi ki, savaş döneminde zorunlu olarak sessizliğini korumuş olan Osmanlı
basını, İttihatçı hükümetin düşüşünden sonra Ermenilerin imha edilmesi
olgusunu aktif bir şekilde tartışmaya
başlar. Zamanın Osmanlı basını ve
İstanbul’da farklı dillerde yayınlanan
gazetelerin büyük bir kısmı, Ermenilerin tehcir edilip katledilmelerini
betimleyen anlatılar ve açıklayan yazılara büyük oranda yer verir[29]. Bir
dizi Osmanlı gazetelerinde Ermenilere yapılanlar lanetle anılmaktaydı.
Görgü şahitlerine de basında önemli
yer verilmiş ve Osmanlı gazeteleri,
bazı suçluların açığa çıkartılması konusunda önemli rol oynamışlardır[30].
Bunun haricinde, bu sorunlar, farklı
gazeteler arasında sert tartışmalara
sebep olmuştur[31]. Bu dönemde, Ahmet Refik’in (Altınay) “İki Komite, İki
Kıtal”, İstanbul, 1919 ve Hasan Amca’nıın “Tehcirin Gerçek Yüzü, Çerkes
Hasan Bey’in Hatıraları”, Alemdar, 1927 Haziran 1919 benzeri, İttihatçıların,
Ermenileri imha siyasetini açığa çıkaran çalışmalar yayınlanır[32].
Dönemin Osmanlı basınında yayınlanan çok sayıda makalede, İttihat’ın,
Ermeni Soykırımı konusundaki sorumluluğu vurgulanır. Örneğin, “Alem
dar” gazetesinin redaktörü Refi Cevat
Ulunay, 28 Mart 1919 tarihinde yayınladığı “Tehcir ve Katliamlarla İlgili”
makalesinde, katliamlarla ilgili olarak, haberdar olup, engellemeyenler
dâhil, tüm İttihatçıların suçlu olduklarını vurgulayarak, “Çetenin (İttihat
ve Terakki Partisi’ni ima etmektedirM.A.) içinde olup, tehcir ve katliamlar
konusunda suçlu olmayan çok az kişi
tanımaktayız. Bu cinayetleri işleyenler
suçludur, onlara alet olanlar da suçludur, sessiz olanlar da. Tehcir ve katliamlar, İttihat ve Terakki Partisi’nin
oynadığı en ürpertici trajedidir. Ülke
açısından üzüntü duymamak, insanlık
kızılbaş - sayfa 59 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
açısından nefret etmemek mümkün değil. Sessizlik, öldürücü sessizlik korumak da, katletmek gibi bir cürüm değil
midir?”[33],- demektedir.
Ateşkesten sonra, Türk basını ve toplumunda, özellikle Talat ve İttihatçı
diğer liderlerin ülkeden gizlice kaçışıyla ilgili büyük bir protesto ve tenkit
dalgası baş gösterir. Soykırım araştırmacısı V. Dadıryan’ın belirtmiş olduğu
gibi, Osmanlı basınında baş gösteren
bu gecikmiş teessüf ve acı gösteriminin sebebi yenilginin haricinde, kendilerini de kurban olarak gösterme
denemesinden
kaynaklanmaktaydı
[34]. Hâlbuki Birinci Dünya Savaşı
esnasında Osmanlı Meclisi başkanı ve
dışişleri bakanlığı ile adalet bakanlığı koltuklarında bulunmuş olan Halil
Menteşe, “Bu tehcir işiyle alâkadar
olmayan Türk Anadolu’da pek azdır”
[35],- diye anılarında itiraf etmekteydi.
Menteşe’nin adaşı, Enver’in amcası ve
19 Nisan 1919’da altıncı ordu komutanı
tayin edilen bir diğer Halil, Halil Paşa
(Hali Kut), “Bekirağa Bölüğü” adlı
tutukevinde, İngiliz komutanın, 300
bin Ermeni’nin katliyle ilgili sorusuna, yazılı olarak “300.000 Ermeni…
Fazla veya eksik olabilir. Saymadım.
Devletime karşı nerede isyan ettilerse
ihtiyat kuvvetlerimle tenkil ve tedip
ettim. Nerede isyanları muhtemel ise
tehcirlerini mülkî makamlara emrettim ve tehcir ettirdim”[36],- diye cevaplamaktaydı.
Ateşkesi takip eden ilk aylarda, Osmanlı İmparatorluğu müttefik devletlerin kararını beklerken, Osmanlı toplumunda İttihatçıların suçlanması ve
mesafe konulması arzusu belirgindi.
Bu sürede, basında, İttihatçılara yönelik suçlamalar yayınlanmakta, özellikle Ermenilere yönelik yürüttükleri siyaset sert bir şekilde eleştirilmekteydi.
Mustafa Kemal Paşa dahi Ermenilerin
toplu imhasını “fazâhat” olarak betimlemiş[37], Mustafa Kemal’in desteğine sahip olan “Minber” gazetesi ise,
Ermenilerin imhasını “tarihe karşı en
büyük ve en affedilmez”[38] ameliye
olarak tanımlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda, öncelikli olarak İstanbul’daki İttihatçı karşıtı
ve muhalif İtilaf kitlesi, basın aracılığıyla, Ermenilerin tehcir ve katliamlarının sorumlularının tutuklanıp sert
cezalara çarptırılmasını talep etmek-
teydi. Örneğin “Alemdar” gazetesi,
“…sehpalar bu adamlara lâyık değildir. Koparılması lâzım gelen bu kafalar, kütükler üzerinde kesilip günlerce orada tutmak lazımdır!”[39],- diye
yazmaktaydı.
Osmanlı basınının, Ermeni Soykırımı’yla ilgili sorunlara yönelik gösterdiği
büyük ilgi, Ermeni tehcir ve katliamları suçlamasıyla yürütülen davaların
başlamasından sonra da sürer[40]. Bu
açıdan, özellikle, sarayın habercisi
olan “Alemdar” gazetesi karakteristikti. Örneğin, gazetenin 25 Nisan 1919
sayısında, gazetenin müdürü Ahmet
(Pehlivan) Kadri’nin, askeri mahkeme
başkanı Nazım Paşa’ya yönelik açık
mektubu yayınlanır[41]. “Alemdar’ın”
müdürü, açık mektubunda, Ermeni
katliamlarının vahşetinden bahsetmekte, yapılan kötülükler hakkında
ilgili mercileri bilgilendirdiklerinden
dolayı, hükümet tarafından görevden
alınan bazı görevlilerin isimlerini vermekte, askeri mahkeme başkanından,
görgü şahitlerinin tanıklıklarını daha
ciddiye alınması ve tüm suçluların cezalandırılmasını rica etmekteydi[42].
“Alemdar’ın” sorumlu müdürü Refi
Cevdet Ulunay’ın, Ermeni Soykırımı
ile ilgili yazı dizisi dikkate şayandır.
“Alemdar” gazetesinin sorumlu müdürü Ermeni tehciri, katliamları ve
bunlarla ilgili açılan davalarla ilgili
makalelerinde, İttihatçıların davalarının hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesi
ve suçluların hemen cezalandırılması
gerekliliğini özellikle vurgulamakta,
14 Şubat 1919’da yayınlanan “Tehcir
ve katliamlarla ilgili” başlıklı makalesinde, Ermeni katliamları davalarının,
Türkiye tarafından zorunlu olarak gerçekleştirildiği ve davaların gerekçesinin, adaletin yerine getirilmesinden
ziyade, sadece Avrupa karşısında adil
gözükme arzusunun yatmakta olduğu
konusunda endişelerini bildirmekteydi[43]. Refi Cevat, aynı makalesinde,
Ermeni katliamlarının kitlesel içeriğini vurgulayarak, “Hükümet tehcir
ve taktil meselelerinden dolayı üç beş
kişiyi mahkemeye tevdi etti. Mesele
bununla hitam bulunuyor mu? Tehcir
ve tektil mesâili gibi şümullü bir hadiseyi bu kadar mahdud bir daireye
sokmak nasıl olur?”[44],- demektedir.
“Alemdar’ın” redaktörü, 20 Şubat 1919
tarihinde yayınladığı “Arabanın beygirleri nasıl imiş?” makalesinde, Yoz-
gat duruşmaları sanıklarından Boğazlıyan kaymakamı Mehmet Kemal’in
bir cani olmakla birlikte, Ermeni Soykırımı’nı düzenleyenlerin elinde basit bir araç olduğu, asıl suçluların ise
hâlâ cezalandırılmamış olmalarından
öteye, tutuklanmış dahi olmadıklarını
vurgulamaktadır. “Kemal Bey kimdir;
hakikati araştıracak olursak kanlı bir
baltadan ibarettir. Adalet onu işleten
eli kesmeli, bu eller, bu beyinler elan
aramızda gezip yüyüyor”[45].
“Alemdar” gazetesinin redaktörü, 9
Nisan 1919 tarihinde yayınladığı “Bir
müdafaa karşısında” başlıklı makalesinde, Ermeni katliamlarının planlı
içeriğini ve planlayan ile ifa edenin ortak olduklarını vurgulamaktadır. “Ortada bir şahsiyet farz edecek olursak
ve bu şahsiyetin bir cinayet yaptığını
kabul edecek olursak onun düşünen dimağı ile hareket eden kolunu ayıramayız. Buna ne kanun, ne de mantık müsaade eder. Bahattin Şakir şeâmetler
doğuran bir dimağ ise, Kemal Bey ve
rüfekası bu dimağın matemler hazırlayan bir kolu idiler. Kanun kolu da keser, dimağı da söndürür”[46].
Refi Cevat, bir diğer makalesinde,
canilerin layık oldukları şekilde cezalandırılmaları gerektiğini vurgulamaktadır “Bu yazılarımızla doğrudan
doğruya adaleti istiyorduk. Adalet demek zulmü yapanın mizan-ı adalette
tartılarak cezasını görmesi demektir.
(…) Bugün âlem-i medeniyet ve insaniyyet hiçbir zaman deşilmiş barsaklara, oyulmuş gözlere akıtılmış beyinlere karşı lâkaydâne durup seyredemez.
Bu feci menâzırı ihdâs edenleri de
büyük vatanperver addedemez. Bizim
için yapılacak yegâne şey bir unsuru
mahva doğru sürükleyen katilleri tgecziye etmektir”[47].
Ermenilerin tehciri ve katliamları sorunu, ateşkes döneminde Osmanlı toplumu ve basını tarafından dile getirilen
sert tenkitlerin baskısı altında dönemin
Osmanlı meclisinin[48] gündemine de
alınır ve sert tartışmalara yol açar[49].
Talat Paşa’nın istifasından sonra (7
Ekim 1918) Osmanlı meclisi, çalışmalarına 21 Aralık 1918’e kadar devam
eder[50]. Savaş nedeniyle parlamento
seçimleri yapılamadığından dolayı,
Meclis-i Mebusan’ın hukuki süresi,
1876 yılı anayasasının 70. maddesine
kızılbaş - sayfa 60 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
bir öğe daha eklemek sayesinde bir yıllığına uzatılmıştı[51].
1918 yılının Ekim-Kasım aylarında, Meclis-i Mebusan’da ve senatoda en çok tartışılan konu, Osmanlı İmparatorluğu’nu Birinci Dünya
Savaşı’na sokmak ve Ermeni katliamları düzenlemek konusunda suçlananların adli sorumluluğa çağrılması konusuydu. İttihatçıların siyasi sahneden
görünürde uzaklaşması, özellikle de
liderlerinin kaçışı sonrasında, o zamana kadar suskun kalmış olan milletvekilleri, eski hükümetin başına tenkit
yağdırmaya başlar.
Ahmet İzzet Paşa’nın 19 Ekim 1918 tarihli oturumda sunmuş olduğu yönetim
taslağı sonrasında, Osmanlı parlamentosunda sıkı görüşmeler ve sert tartışmalar başlar. İzzet Paşa’nın, taslağında
savaş zamanı gerçekleştirilen suçların
araştırılması konusuna taslağında yer
vermemiş olduğundan dolayı milletvekilleri, hükümet tarafından sunulan
bu taslağı[52], okunduktan sonra sert
bir şekilde eleştirirler[53]. Ahmet İzzet
Paşa tenkitleri “Biz adalet sözü veriyoruz ve bunu yerine getireceğiz”[54],diye cevaplar. Yeni tayin edilmiş olan
Ahmet İzzet Paşa’nın hazırlamış olduğu taslakta, Ermeniler ile diğer vatandaşların, zamanla eski yerleşim yerlerine dönme izni verilmesi ile her türlü
zararın tazmin edilmesi gerekliliğine
değinilmekteydi[55].
Meclisin 4 Kasım 1918 tarihli oturumunda da Ermeni katliamlarıyla ilgili
gergin görüşmeler yaşanmış, özellikle
1-2 Kasım 1918 gecesi yedi Jön Türk
liderinin ülkeden kaçışı sert tartışmalara yol açmıştır. Ermeni katliamları
konusu bu oturumda farklı yazılı öneri, başvuru ve soru önergeleri şeklinde gündeme gelmiştir. Böylece, önce
Aydın vekili Emanuel Efendi, bu meclisin, eski hükümetin işlemiş olduğu
suçlarla bağlantılı olduğunu ve meclis
sözcüsü Halil Menteşe de dâhil olmak
üzere bazı üyelerinin doğrudan bu suçlara karışmış olduğundan dolayı, meclisin yeniden seçilmesi gerektiği sorusunu ortaya atmıştır[56].
Bu sert tartışmalara 7 Ermeni milletvekili de katılmaktaydı. Kozan (Sis)
milletvekili Mateos Nalbantyan, İzmir
(Zımürniya) milletvekili Onnik İhsan,
Erzurum (Karin) milletvekili Hovsep
Madatyan, Halep milletvekili Artin
Boşgezenyan, Maraş milletvekili Hakob Khırlakyan, Muş milletvekili Geğam Ter-Karapetyan, Sivas (Sebastia)
milletvekili Tigran Parsamyan[57], bu
mebusların tümü, İttihat ve Terakki
Partisi listesinden seçilmişti[58].
Aynı oturumda, Bağdat sancaklarından biri olan Divaniye’den seçilen milletvekili Fuat Bey’in sunmuş olduğu ve
10 noktadan oluşan takriri, daha sonra
savaş dönemindeki hükümet üyelerini
sorgulamış olan Osmanlı meclisinin
Beşinci Şube’sinin oluşmasına temel
oluşturmuştur. Belirtilen önerge, Fuat
Bey tarafından daha 28 Ekim 1918 tarihinde sunulmuş olmasına rağmen,
Ermeni Soykırımı sorumlularından
biri olan, meclis sözcüsü Halil Menteşe
tarafından önergenin sürüncemeye bırakılmasından dolayı ancak 2 Kasımda
gündeme getirilmiş, görüşülmesine ise
4 Kasımda başlanmıştır[59].
Aydın Vilayeti’nden seçilmiş olan
Emanuel Efendi ve iki başka Rum mebus tarafından 4 Kasım 1918 tarihinde,
doğrudan Ermeni katliamlarıyla ilgili
önerge sunulur. Milletvekilleri, altı
noktadan oluşan bu önergeyle Talat ile
suç ortaklarının, Ermeni halkına karşı
gerçekleştirmiş oldukları şiddet olaylarından ötürü cezalandırılmalarını teklif eder[60]. Önergenin ilk noktasında
“Ermeni milletine mensup olmaktan
başka suçu olmayan bir milyon insan,
aralarında kadın ve çocuklar da olmak
üzere, öldürülmüş ve ortadan kaldırılmıştır”,- diye belirtilmekte, beşinci
madde ise Ermeni milletvekilleri Zohrab ile Vardges’in katline değinmekteydi[61]. Önergeyi sunduktan sonra
söz alan Emanuel Efendi, bu olaylardan sorumlu olanların sayısını sadece
3-4 kişiyle sınırlandırılamayacağını,
bu suçların güçlü bir akım tarafından
işlenmiş olduğunu vurgular. Mebus,
bu olayların sorumlusunun sadece bu
akımın da olmadığı, bu akıma destek
verenler, hatta tüm milletin olduğunu
belirtir[62]. Emanuel Efendi’nin sözleri Türk milletvekillerinin tepkisini
çeker. 4 Kasım 1918 tarihli oturumda,
Türk ve Ermeni ile diğer milletlerden
oluşan milletvekiller arasında konuyla
ilgili ilk siyasi çekişme meydana gelir,
“…Ermeni mebuslar bazen yumuşak,
bazen sert, bazen de manalı veya gizli ifadelerle, Soykırımla ilgili gerçekleştirilmiş olan cürümler için Türk
meslektaşlarına meydan okumaktaydı”[63].
Ermenilerin tehciri ve imhasıyla ilgili
belirtilen oturumda ikinci bir önerge
de Kozan milletvekili Mateos Nalbantyan ve birkaç arkadaşı tarafından
takdim edilir. Bu önergeyle, “Tehcir”
ve “Emval-ı Metruke” ile ilgili geçici
kanunların geçersiz ilan edilmesi talep
edilmekte ve bu kanunların anayasaya
aykırılıkları belirtilmekteydi. Hükümet adına bu önergeyi cevaplayan içişleri bakanı Ali Fethi Okyar, konuyla
ilgili bir inceleme başlatma sözü verir[64].
Ermeni katliamlarıyla ilgili Osmanlı
meclisindeki tartışmalar, İzzet Paşa’
nın yerine gelen Tevfik Paşa’nın başbakanlığı döneminde de sürer. Görüşmeler 18 Kasım 1918 tarihli oturumda,
Tevfik Paşa’nın hükümet taslağının
sunulduğu zaman tekrar başlar. Halep
Ermeni milletvekili Artin Boşgezenyan, hükümet barış görüşmelerinde
gerçekten olumlu netice almak istiyorsa, bunun tek yolunun Ermeni katliamlarının suçlularının mahkûm edilmesi
konusunda bazı adımlar atmasından
geçtiğini[65], soruşturma başlatmak
için başvuruların yapılmasını bekledikleri konusundaki içişleri bakanının
açıklaması için ise bu yaklaşımın doğru olmadığını, çünkü şikâyet edecek
adam kalmamış olduğunu belirtir[66].
Ermeni kırımları sorununun görüşülmesi 23 Kasım 1918 tarihli oturumda
da ele alınmış, bu oturumda Ermeni
ve Rum mebuslar İttihat ve Terakki
Partisi’yle sınırlanmayarak, Türklerin
toplu sorumluluğundan bahsetmişleridir[67].
Aynı oturumda Trabzon vekili Mehmet
Emin, Ermenileri, Samsun’a gönderme
bahanesiyle mavnalara doldurup denizde boğduklarını açıklayarak, Ermenilerin katliamlarıyla ilgili önemli
bilgiler sunmuştur[68].
Diğer oturumda Ermeni milletvekillerinden Mateos Nalbantyan, Ermenilerin imha edilmiş olduklarını ve “Anadolu içlerinin mezaristana çevrildiğini”
vurgulayarak, Türklerin bir millet olarak sorumluluktan kurtulamayacaklarının altını çizmiş, sorunun çözümü
için tüm suçluların tespit edilip cezalandırılmasını talep etmiştir[69].
kızılbaş - sayfa 61 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Ermenilerin tehciri ve katliamları sorunu Osmanlı senatosunda da görüşülür. Bu sorunla ilgili 19 Ekim 1918[70]
tarihinde gerçekleştirilen senatodaki
ilk görüşmede senatonun açılışıyla ilgili söz alan senato başkanı (eski İttihatçı önderlerden) Ahmet Rıza, “vahşice öldürülmüş olan Ermenilerden”
bahseder[71]. Rıza, iki gün sonra daha
ileriye giderek, Ermenilerin, kullanıma sokulan “resmi” siyaset sonucunda “devlet eliyle” imha edildiğini
açıklar[72]. 4 Kasım 1918 oturumunda
mebuslar kanadında da aynı zamanda, aynı konuyla ilgili sert tartışmalar
yaşanır, Ermeni soykırımı döneminde başbakanlık yapmış olan ve senato
üyesi Sait Halim Paşa, senatoya vermiş
olduğu önergeyle gerekli olan soruşturmanın gerçekleştirilmesi için Yüce
Divan kurulmasını önerir[73]. Senato
üyeleri, Çürüksulu Mahmut Paşa’nın
önergesini kendilerine yol gösterici
olarak kabul ederek, o anda senatoda
var olan yedi komisyonun haricinde,
senatonun 5 farklı büyük komisyonlarının üyelerinin katılımıyla yeni bir
özel komisyon (Encümen-i Mahsus)
oluşturulmasına karar verir[74]. Sekiz kişiden oluşan bu komisyona, aynı
meclisin Beşinci Şubesi’ne[75] yüklenmiş olduğu gibi, savaş esnasında işlenen cürümlerle ilgili hükümet soruşturmasını yürütme görevi verilmişti.
Senato tarafından düzenlenen bu özel
komisyonun çalışmaları, 9 Kasım
1918’de, nihai raporu ise 14 Kasımda
sunulmuştur. Komisyon, Çürüksulu Mahmut Paşa’nın elindeki verileri
açıklama kararı alır, fakat tüm bu girişimler, 21 Aralık 1918’de Osmanlı parlamentosunun lağvedilmesi nedeniyle
sonuçsuz kalır[76].
Böylelikle hem Osmanlı basını, hem
meclisi, hem de senatosunda yer bulan
bu sert tartışmalar esnasında, Ermeni
Soykırımı olgusu kanıtlanmış ve diğer
cürümler ve yolsuzluklar haricinde,
Ermenilerin tehciri ile katliamlarını
düzenlenme konusunda, savaş döneminde ülkeyi yönetmiş olan Sait Halim
ve Talat Paşa’ların hükümet üyelerini
soruşturacak olan Osmanlı meclisinin
Beşinci Şubesi oluşturulmuştur.
Türkçeye çeviren: Diran Lokmagözyan
Akunq.net
[1] Шамсутдинов, Национальноосвободительная борьба в Турции,
1918-1923 гг,1966, с. 15.
[2] Dadıryan V., Haykakan tseğaspanutyunı khorhrdaranayin yev patmagitakan knnarkumnerov, (Parlamenter
ve tarih-bilimsel irdelemeler açısından
Ermeni soykırımı), “Paykar”, Massachussets, 1995, s.5.
[3] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni
Sorunu. İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşı’na, 2. Baskı, İmge Kitabevi,
İstanbul, 2002, s. 390.
[4] A.g.e., s.388. Türk gazeteci ve
cumhuriyet dönemi milletvekillerinden
Falih Rıf kı Atay’ın, anılarında belirtmiş olduğu gibi, “O zamanlar insanlara vurulan damga “adam” kelimesiydi.
Cemal Paşa’nın adamı, Enver Paşa’nın
adamı, Talat Paşa’nın adamı… Bunların her birinin de kendi “adamları
“ vardı. Gruplar genişlediğinde artık
Enver Paşa’nın tayfası, Talat Paşa’nın
tayfası, Cemal Paşa’nın tayfası denmeye başlandı”, bk. Atay F.R., Zeytindağı,
Bateş, İstanbul, 1981, s. 38.
[5] Dadrian V., Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, Divan-ı Harb-i Örfî Zabıtları,
İttihad ve Terakki’nin Yargılanması
1919-1922, Bilgi Üniversitesi Yayınları,
İstanbul, 2008, s. 6.
[6] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni
Sorunu, s. 390.
[7] A.g.e., s.391.
[8] A.g.e.
[9] Tunaya T.Z., Türkiye’de Siyasal
Partiler, Cilt 3, İttihat ve Terakki, Bir
Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000,
s. 40.
[10] Selek S., Anadolu İhtilali, Cilt 1,
Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2000, s. 40.
Kısa süre sonra İzzet’in yerine Ahmet
Tevfik geçer.
[11] Nadi Y., Kurtuluş Savaşı Anıları,
Erdini Basım ve Yayınevi, İstanbul,
1978, s. 8.
[12] Kocahanoğlu O.S., İttihat
Terakki’nin Sorgulanması ve Yargılanması (1918-1919), Temel Yayınları,
İstanbul, 1998, s. 18.
[13] A.g.e.
[14] Doktor Nazım, partinin kurucularından biri ve en nüfuzlu üyesi olarak, aynı zamanda teşkilatın arşivcisi
olmuştur. partinin tüm arşivi Nazım’ın
elinde bulunmakta olup, bu arşivin yok
olması da Nazım’la ilişkilendirilmektedir, bk. Bleda M.Ş., İmparatorluğun
Çöküşü, Remzi Kitabevi, İstanbul,
1979, s. 112. Parti Merkez Komitesi genel sekreteri Mithat Şükrü, bu olguyu
İttihat ve Terakki Partisi üyeleri yargılamasının 4 Mayıs 1919 tarihli ikinci
oturumunda da tasdik etmiştir, bk.
Takvîm-i Vekayi, 8 Mayıs, 1919, s. 20.
[15] Kocahanoğlu O.S., İttihat
Terakki’nin Sorgulanması ve Yargılanması (1918-1919), s. 18.
[16] Авакян А. Геноцид 1915 г.:
Механизмы принятия и исполнения
решений/ НАН РА, Музей Геноцида
армян / [Отв. ред. Г. Р. Симонян],
Ереван: Гитуцюн, 1999, с. 14.
[17] A.g.e., s.16-17.
[18] A.g.e., s.31. Bu iddianın kanıtı,
Ermeni Soykırımı planını esas düzenleyen ve uygulayanlardan biri olan
Behaettin Şakir’in, 1913 yılındaki
Batı Ermenistan’ı ziyareti ve valilere emirler ihtiva eden gizli zarfların
teslimidir, bk. Avagyan A., 1915 t.
tseğaspanutyan nakhapatrastakan
pulits Behaeddin Şakiri aytsn arevelyan nahangner, (1915 yılında Soykırımın ön hazırlık aşamasında, Behaettin
Şakir’in doğu vilayetlerini ziyareti),
Turkagitakan yev Osmanagitakan hetazotutyunner IV, Yerevan, Asoğik, 2006,
s.245-251.
[19] Azınlıkların tehciri, mübadelesi ve kovulması fikirleri, daha 1909
yılında Doktor Nazım’ın “Journal de
Salonique” gazetesine vermiş olduğu
mülakatta, İttihat ve Terakki Partisi
bünyesinde dolaşıma girerek, görüşülmüştür, bk. Bayur Y.H., Türk İnkılâbı
Tarihi, Cilt 1, Giriş: Berlin Muahedesinden Trablus-Garp Savaşına Kadar,
Maarif Matbaası, İstanbul, 1940, ss.
305-306.
[20] Osmanlı Belgelerinde Ermeniler
(1915-1920), T.C. Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara,
1994, s. 20.
[21] Ermenilerin tehcir edilmesiyle
ilgili kararın kabulü esnasında yer bulan bir dizi hukuk ihlalleri, daha sonra
Osmanlı meclisinin Beşinci Şubesi tarafından gerçekleştirilen soruşturmaları esnasında ortaya çıkartılıp tenkide
uğramıştır. Enver’in “Yok kanun, yap
kanun” yaklaşımı ile savaş zamanında, aralarında “Tehcir” ve “Emval-i
Metruke” kanunlarının da bulunduğu,
çok sayıda geçici kanun “Kavanin-i
Muvakkatiye” ilan edilmiş olduğunu
belirtmek gerekir.
[22] Dadıryan V., Haykakan tseğaspanutyunı khorhırdaranayin yev patmagitakan knnarkumnerov, (Parlamenter
ve tarih-bilimsel irdelemeler açısından
Ermeni soykırımı) s.20.
[23] Soykırımdan hayatta kalan
araştırmacı Haykazn Ğazaryan’ın
belirttiğine göre, Tehcir hakkında
kanun aslında 8 maddeden oluşmuş
olup, bunlardan 5’i, Ermeni mallarına
el koymakla ilgili olduğundan dolayı
gizli tutulmaktaydı, bk. Ğazaryan H.,
Tseğaspan turkı (Soykırımcı Türk),
Hamazgayin matbaası, Beyrut, 1968,
kızılbaş - sayfa 62 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
s.328.
[24] Bardakçı M., Talât Paşa’nın
Evrak-ı Metrûkesi, İstanbul, Everest
Yayınları, 2009, s. 25-26. Տե’ս նաև`
“Meclis-i Vükela’nın Tehcir Kararı”,
30 Mayıs 1915, Osmanlı Belgelerinde
Ermeniler, ss. 30-32.
[25] Safrastyan R., Osmanyan kaysrutyun, Tseğaspanutyan dsragri dsagumnabanutyunı (1876-1920) (Osmanlı
İmparatorluğu, Soykırım planının
menşei), Yerevan, 2009, s.174-176.
[26] İttihat ve Terakki Partisi’nin adını
lekelememe, tehciri haklı kılma, tehcir
edilenlerin imha edilmesi sorumluluğundan kaçınarak, bu sorumluluğu
sadece birkaç şahsın üzerine yıkma
yaklaşımı Talat Paşa’nın anılarında da
görülmektedir. Anılarını yazma konusundaki esas etken de bu olmuştur, bk.
Herbert A., Ben Kendim. A Record of
Eastern Travel, Hutchinson, London,
1924, pp. 323-324.
[27] Çavdar T., Talât Paşa, Bir Örgüt
Ustasının Yaşam Öyküsü, 4. Baskı,
İmge Kitabevi, İstanbul, 2001, s. 402.
[28] Talât Paşa’nın Hatıraları, H.
Yalçın’ın Önsözüyle, Yeni Matbaa,
İstanbul, 1958, s. 59.
[29] Osmanlıca ve İstanbul’da faklı
dillerde yayınlanan basının sütunlarında yayınlanan yazıların belli bir kısmı,
Griker (Grigor Kerkeryan) tarafından
yayınlanmıştır. Bk. Griker, Yozğati
hayaspanutyan vaveragrakan patmutyunı (Yozgat Ermenileri katliamının
belgesel tarihi), New York, 1980, s.1167. Gazetelerde yayınlanan makaleler,
C. Kirakosyan, “Yeritturkerı patmutyan datastani arac” (Jön Türkler
tarihin yargısı önünde), Yerevan, 1983,
çalışmasının üçüncü cildinde ayrıntılı
bir şekilde incelenmiştir.
[30] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s. 397.
[31] Bu konuda daha ayrıntılı olarak
bk. Anumyan M., Meds yeğernı havastoğ vkayutyunner osmanyan “Alemdar”
oratertum (Osmanlı “Alemdar” gazetesinde, Soykırımı belgeleyen tanıklıklar), “Banber Hayastani arkhivneri”,
No 1 (107), Yerevan, 2006, s.310-317.
[32] Bu kitaplar Ermeniceye de çevrilip yayınlanmıştır, bk. Ahmet Refik,
Yerku komite, yerku voçir (İki komite,
iki kıtal), Türkçeden tercüme eden ve
önsözü yazan S. P. Muratyan, Ermenistan Cumhuriyeti Bilimler Milli Akademisi, Ermeni Soykırımı müze-enstitüsü,
Yerevan, 1998, Hasan Amca, Teğahanutyun yev voçınçatsum (teğahanutyan irakan patkerı) (Tehcir ve imha
(tehcirin gerçek yüzü)), Osmanlıcadan
tercüme eden, önsözü ve dipnotları
hazırlayan A. G. Avagyan, Ermenistan
Cumhuriyeti Bilimler Milli Akademi-
si, Ermeni Soykırımı müze-enstitüsü,
Yerevan, 2007.
[33] Anumyan M., belirtilen çalışma,
s.312-313.
[34] Dadrian V., Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, s. 11.
[35] Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi
Halil Menteşe’nin Anıları, Hürriyet
Vakfı Yayınları, İstanbul, 1986, s. 239.
[36] Halil Paşa, İttihat ve Terakki’den
Cumhuriyet’e Bitmeyen Savaş, Derleyen: Taylan Sorgun, Kamer Yayınları, İstanbul, 1997, s. 274. 8 Ağustos
1919 tarihinde hapisten kaçan Halil
Kut, İttihat ve Terakki Partisi üyeleri
davasının iddianamesinde Teşkilat-ı
Mahsusa üyesi olarak belirtilmektedir,
bk. Takvîm-i Vekayi, No 3540, 5 Mayıs
1919, s. 5.
[37] Dadrian V., Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, s. 11.
[38] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s. 395.
[39] Akşin S., İstanbul Hükümetleri
ve Milli Mücadele, Öztürk Matbaası,
İstanbul, 1983, s. 199.
[40] Bu suçlamayla bakılan ilk dava
olan Yozgat davası, 5 Şubat 1919 tarihinde başlamıştır.
[41] “Alemdar’da” yayınlanan bu
makalenin tam tercümesi için bk.
Anumyan M., Yozğati yev Trapizoni
teğahanutyan u kotoradsneri datavarutyunnerı ıst “Alendar” oraterti
(“Alemdar” gazetesine istinaden Yozgat
ve Trabzon tehcir ve katliamları davaları), “Ermeni Soykırımı tarihi ve tarih
yazımı konuları”, No 9, Yerevan, 2004,
s.72-74.
[42] Ahmed Kadri, Divan-ı Harb-i
Reisi Nazım Paşa Hazretlerine Açık
Mektup, “Alemdar”, 25 Nisan 1919.
[43] Refi Cevad, Tehcîr ve Taktil Münasebetiyle, “Alemdar” 14 Şubat 1919.
[44] A.g.e.,
[45] Refi Cevad, Arabanın Beygirleri
Nasıl İmiş?, “Alemdar”, 20 Şubat 1919.
[46] Refi Cevad, Bir Müdafaa Karşısında…, “Alemdar”, 9 Nisan 1919.
[47] Refi Cevad, Ne Diyoruz, Ne İstiyoruz, “Alemdar”, 10 Nisan 1919.
[48] Osmanlı Meclisi, biri mebuslar kamarası, diğeri ise senato olmak üzere
iki kısımdan müteşekkildi.
[49] Osmanlı meclisinde yapılan görüşmelerle ilgili daha ayrıntılı olarak bk.
Dadıryan V., Haykakan tseğaspanutyu-
http://akunq.net/tr
Batı Ermenistan ve Batı
Ermenileri Sorunları
Araştırmalar Merkezi
nı khorhırdaranayin yev patmagitakan
knnarkumnerov, (Parlamenter ve tarihbilimsel irdelemeler açısından Ermeni
soykırımı).
[50] Tunaya T. Z., Türkiye’de Siyasal
Partiler, cilt III, s. 654.
[51] Kocahanoğlu O. S., İttihat
Terakki’nin Sorgulanması ve Yargılanması, s. 26.
[52] Ata F., İşgal İstanbulu’nda Tehcir
Yargılamaları, Türk Tarih Kurumu,
Ankara, 2005, ss. 21-22.
[53] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni
Sorunu, s. 398.
[54] A.g.e., s.399.
[55] Ata F., İşgal İstanbulu’nda Tehcir
Yargılamaları, s. 21.
[56] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s. 400.
[57] Dadıryan V., Haykakan tseğaspanutyunı khorhırdaranayin yev patmagitakan knnarkumnerov, (Parlamenter
ve tarih-bilimsel irdelemeler açısından
Ermeni soykırımı), s.12.
[58] Dadrian V. , Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, s. 21. Osmanlı senatosu üyesi
Ahmet Refik, Ermenilerin imhasına
adanan kitabında, Anadolu Ermenilerinin Der-Zor’a sürülüp imha edilirken,
Ermeni mebusların İstanbul’da Talat
ve Ermenilerin imhasını düzenleyen
diğer İttihatçı liderler ile iyi ilişkiler
içinde olduklarından dolayı hayretlerini dile getirmekteydi, bk. Refik A.,
Kaf kas Yollarında. İki Komite İki Kıtal,
İstanbul, Temel Yayınları, 1998, s. 177.
[59] Dadrian V. , Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, s. 21.
[60] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s. 401.
[61] Ermeni mebuslardan Grigor Zohrap ve Vardges Serengulyan’la ilgilidir.
A.g.e., s.401-402.
[62] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, ss. 403-404.
[63] Dadıryan V., Haykakan tseğaspanutyunı khorhırdaranayin yev patmagitakan knnarkumnerov, (Parlamenter
ve tarih-bilimsel irdelemeler açısından
Ermeni soykırımı), s.19.
[64] Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, ss. 405-406.
[65] A.g.e., s.409.
[66] A.g.e., s.409-410.
[67] A.g.e., s.411-412.
[68] A.g.e., s.414.
[69] A.g.e., s.415-416.
[70] Ata F., İşgal İstanbulu’nda Tehcir
Yargılamaları, s. 30.
[71] Dadrian V. , Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, s. 32.
[72] A.g.e.
[73] A.g.e., s.32.
[74] A.g.e.
[75] A.g.e.
[76] A.g.e., s.37.
kızılbaş - sayfa 63 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Pontus Koçgirî soykırım ittihatçıların ırkçı siyasetlerinin
zorla dayatılmasıdır! Soykırımlarını yapanları ve
devamcılarını lanetliyoruz! Soykırım mağdurlarının acılarını
paylaşıp demokratik dayanışmalar için karşılıklı ve uzun
vadeli ittifaklara ihtiyacımızın olduğunu unutmadan
dayanışmaların hayata geçirmenin zamanı daha gelmedi mi?!.
kızılbaş - sayfa 64 - sayı 37 - nisan 2014 - http://www.kizilbas.biz - tel: 00 49 (0) 177 502 88 53
Osmanlı ümmetçi işbirlikçi devleti ittihatçıların darbesiyle ve Alman
katkılarıyla TC. Devleti kuruldu. Tırk ırkçılığı esasına göre Alman
generalleri tarafından yenilenen Tırk Silahlı Kuvetlerine iktidar verildi.
Tek dil, tek din ve tek ırk esasına göre ırkçı devlet siyaseti işletildi.
Devletin ırkçı ölçülerine uymayanlar kökten tasfiyesine girişilerek
soykırımları yapıldı. Kılıç artıkları sürgüne asimilasyona tabi tutuldular.
Devletin bu ırkçı uygulamalarını da açık açık savundular mazlumları
Tırk olmayanları da İngiliz ajanları ilan ettiler. Bu devlet siyaseti
Tırk Silahlı Kuvetleri tarafından şiddetiyle uygulanmıştır.
CHP de sivil görünümde bu ırkçı siyaseti işletmiştir. Yakın tarihimiz ile
yüzleşmeyi elbette ırkçılardan soykırımcılarından ve suç ortaklarından
bekleyemeyiz. Aklımızı başımıza alıp kendi işlerimize bakmalıyız!..
dêsim
Download

23 Mart 2015 Pazartesi.cdr