BEYPAZARI
AĞZINDAN SÖZCÜKLER
.
A GET YAVU
: Bir işi veya olayı anlatan kişiye karşı, öyle olmadığıı anlatmak
için kullanılan söz..
ABA
: Pardesü.
ABA
: Abla.
ABABA
: Annenin babası.
ABARİ
: Şaşma ifadesi.
ABARİN
: Aman.
ABDES ALMAK
: Abdest almak.
ABDESTLİK
: Lavabo.
ABDILLAH
: Abdullah.
ABİ
: Ağabey.
ABICA
: Amca.
ABILDAMAK
: Emeklemek.
ABİLTİ GABİLTİ
: Yok etmek, boşa gidermek, boş yere harcamak.
ABOO
: Hayret nidası.
ABUBA
: Büyük baba.
ACAB
: Acaba.
ACALAK ACALAK BAĞIRMAK
: Ağlar gibi ses çıkarmak, bağırmak.
ACAN
: Casus.
ACAPLAMAK
: Kınamak.
ACAR
: Kuvvetli, gürbüz, iri yarı.
ACCIK, ACICIK
: Biraz, az.
ACEM PİLAVI
: Üzeri etli pilav.
ACENİS
: Haber.
ACEP
: Acaba.
ACI BEBER
: Acı biber.
ACI BESTİL
: Ekşi meyvelerden yapılan marmelat.
ACI GAK
: Ekşi elmanın kurutulmuş hali.
ACI GEREK
: Ağızda hissedilen acı tat.
ACI GICI
: İlkbaharda kendiliğinden yetişen bir tür bitki.
ACI KİREÇ
: Tuğla ağacında kullaılan kireç.
ACI KİTLEK
: Yenebilen bir tür mantar şekli.
ACI SOĞAN GADA MEFA GÖRMEMEK
: Herhangi birinden hiçbir
fayda görmemek.
ACI YAĞINI ÇIKARMAK
: Çok ağır şartlarda çalıştırmak, bedenen
çok yıpratmak.
ACIR
: Salatalık türü.
AÇ KÖPEK FIRIN DUVARI YIKAR
: Yokluk insana her şey yaptırır.
AÇACAK
: Kalemtıraş.
AÇILAGOMAK
: Büyükçe bir boşluk açılmak.
ADA
: Ağda, koyu pekmez.
ADAMAKILLI
: İyice.
ADDIRGAN
: Kadınlar arası aşağılama.
ADDIRMAK
: Kırıtmak.
ADI BATASICA
: İsmini anarak beddıa etme, ölmesi istenilen.
AFALLAMAK
: Şaşmak, yorgun düşmek.
AFAT
: Felaket.
AFILDAMAK
: Çocuğun emekleyerek yürümeye başlaması.
AFUR
: Hayvan yemliği.
AG GAZOZ
: Sade gazoz.
AGA
: Büyük ağabey.
AGANİN
: Kendinden küçük birisine söz dinlemesi için latife yapmak,
anlatım.
AGGA
: Çocuk dilinde bir ayakkabı.
AGUCUK
: Küçük bebeklerin gülmesi için yapılan hareket.
AĞ
.
Meyve ,pirinç ya da baklagillerin içinde
oluşan kurt.
AĞ BAKLA
: Kuru fasulye.
AĞ ÇİÇEĞİ
: Güneşlik.
AĞARTMAK
: Beyazlatmak.
AĞ-AV
: Yöresel kıyafet donu paçalarını birleştiren parça.
AĞBUBA
: Annenin babası.
AĞDA
: Pekmeze un katılarak elde edilen tatlı.
AĞDA GASNAĞI : Ağdanın içine konduğu tahta kap.
AĞDIRMAK
: Dengesiz eğri bir yere eğilme.
AĞİÇALIK
: Arka kısmı dar don.
AĞIL
: Açık havada hayvanların yattığı yer.
AĞIR AKSAK
: Yavaş yavaş gitmek.
AĞIRSAMAK
: Yüyeceklerin bozulmasına yüz tutması.
AĞIRŞAK
: İği altına dengeyi sağlamak için konan ortası delik halkamsı.
AĞIZ
: İlk sütten yapılan pekmezle yenen yoğurt.
AĞIZ DADI
: Nişan yada düğünde damat adayının, kız evine gönderdiği
tatlı, yemiş vb..
AĞIZ TUTAMAĞI : Sus payı.
AĞLAT
: Yabani armut.
AĞMAK
: Aşağıya doğru eğilmek.
AĞMAT
: Ahmet.
AĞMAZ YANINI GAVANNAMAK
: Açığını aramak, kusur bulmaya çalışmak.
AĞNANMAK
: Hayvanların debelenmesi.
AĞSAK
: Topal (alet).
AĞSAMAK
: Topallamak, aksamak.
AĞŞAM
: Akşam.
AĞŞANIM
: Ayşe hanım.
AĞZI HARABAT : Kötü söz, küfür söyleyen.
AĞZI HAVALI
: Kendini beyenmiş.
AĞZI KANSIZ
: Hakkını koruyamayan.
AĞZI PEK
: Sır vermeyen ketum.
AĞZI ŞAK OLMAK
: Ağzının kuruması.
AĞZINA ÖKÜNMEK
: Dediklerini tekrar ederek alay etmek.
AĞZINDAN ÇIKAN YAKANA KUYULSUN
: Söylenen kötü sözü
sahibine iade etmek.
AĞZINI AÇMAK
: Bakakalmak, şaşmak.
AĞZINI ARAMAK : Düşüncelerini öğrenmeye çalışmak.
AĞZININ GIRIMI : İfade etmek istediği, dilinin altındaki bakla .
AĞZIYLA KUŞ TUTMAK
: Olağanüstü becerili olma.
AHA
: işte, bu, şurada orada.
AHACIK
: işte, bu, şurada orada.
AHBAB
: Arkadaş.
AHILDAMAK
: Yorulmak.
AHİRŞER
: Ahir zaman.
AHLAT
: Meyve.
AHMAK ISLATAN : Çok az ve süreli yağan yağmur.
AHMATÇALAR
: Kötü mahalleler anlamında kullanılmıştır.
AHRAZ
: Dilsiz.
AHRETLİK
: Arkadaş.
AHRETTE MİZANINA KONSUN
hayır duası.
AHSAK
: Topal.
: Yapılan işten çok memnun olan kişinin
AHUR
: Büyük baş hayvanların yem yedikleri yalak.
AK
: Beyaz.
AK BAKLA
: Kuru fasulye.
AK GÖZ
: Salak.
AK GÖZLÜ
: Saf,cahil.
AK İLE KARAYI SEÇMEK
: Bir işi yaparken çok zorlanmak, sıkıntı
çekmek.
AK PÜSKÜL
: İnce kabuklu bir şeşit üzüm.
AKBAK
: Bembeyaz.
AKCIMAN
: Beyaz tenli.
AKDARMA
: Tarlayı sürme, bir yerden bir yere değiştirme.
AKDAŞ
: Beyaz taşın ateşle pişirilerek ezilmesiyle elde edilir. Ev
badanasında kullanılır..
AKDONCAK
: İç çamaşırıyla.
AKİDE ŞEKERİ
: Şavakkal şekeri.
AKIL ZAYİLİĞİ
: Akıl eksikliği delilik.
AKLI ÇIKMAK
: Birdenbire korkutulmak, korkmak.
AKLIN İLE BİN YAŞA
: İçinden çıkılmaz görünen bir duruma çare
bulan, fikir üreten kişi.
AKLINA GELENE GİTMEK
: Aklına taktığı kafasına koyduğu şeyi
yapmak.
AKLININ AVLASI KURUSUN
: Unutkanlığına kızmak.
AKPAK
: Tertemiz.
AKRAN
: Yaşıt.
AKSİ
: Söz dinlemeyen inatçı.
AKSUATA
: Alışveriş yapmak.
AKYEL
: Lodos, güneyden esen yel.
AL
: Kırmızı.
ALA DÜŞMEK
: Meyvelerin olmaya başlaması.
ALABELE
: Zıt renkleri bünyesinde bulunduran.
ALABOZ
: Yarım yapılan iş.
ALABOZBAŞI
: Yarım yamalak.
ALABÖRTME
: az pişmiş.
ALABULUS
: Önde biraz fazlaca saç bırakılan traj etme modeli.
ALACA
: Üzüme düşen olgunlaşma belirtisi.
ALACA GARGA
: Saksağan.
ALACALI
: Alakbenek.
ALAÇO
: Yağmur öncesi sıcaklık.
ALADIN NE
: Acelen ne.
ALAF
: Alev, sıcaklık.
ALAFGARGINI
: Yüksek ateşte pişmek.
ALAGEL
: Yarı ham yarı olgun.
ALAK BENEK
: Alacalı.
ALAMANYA
: Almanya.
ALAT
: Aşısızz çok küçük armut.
ALAT-ALAT
: Acele acele.
ALATLAMAL
: Acele etmek.
ALATTİRİK
: Elektrik.
ALAVERE
: Alışveriş .
ALAZ SÖRTME
: Az pişmiş kebap.
ALAZLAMA
: Deli hastalığı.
ALÇAK
: Bir kötü sıfat.
ALÇİME
: Çok bilen.
ALEKTRİK
: Elektrik.
ALEM ŞAHİT
: Bir işin boyle olduğunu herkez biliyor.
ALEMEŞKARE
: Herkesin ortasında.
ALENGİRLİ
: Tefauratlı yapılması karışık uzun ve hassas olan.
ALETTİRİK
: El feneri, elektrik.
ALETTİRİK
: El lambası.
ALEV ÇALDI
: Lodosun sıcak ve tozla beraber bitkileri kurutması.
ALGÜVEY
: Damat.
ALIÇ
: Yabani, sarı, tatlı bir meyve.
ALIÇ
: Dağlarda yetişen meyvesi yenen bir tür ağaç.
ALİKOPTER
: Helikopter.
ALLAK PULLAK
: Karma karışık.
ALLIK
: Gelin makyajı.
ALMA
: Elma.
ALMAZDIK
: Eski ahşap evlerdeki banyo.
ALNINDAN SENELMEK
ALOĞLU
: Kokulu sarı renkli üzüm.
ALTIN HALKALARA YAPIŞ
ALTIN KUŞAK
: Karşı gelmek.
: Hacca git anlamında bir dua.
: Bindallıyı belde daha iyi tutmak için kullanılan altın karışımlı
kemer.
ALTUN
: Altın.
ALUÇ
: Alıç.
ALUK
: Saf.
AMANI
: Ağıt yakmak.
AMANİN
: Şaşma ifadesi.
AMAT-AMET
: Ahmet ismin halk arasında söylenişi.
AMBÜL
: Lamba.
AMEDENİ
: Birden aniden önüne çıkmak.
AMEL OLMAK
: İsal olmak.
AMELE
.
AMESKENE
: Küçük siyah erik.
AN
: Tarla kıyısı, sınırı.
ANA
: Anne.
ANA,ANO
: Şaşma, şaşırma,heyecan gibi durumları belirten ünlem.
ANAÇ
: Genellikle hayvanlar için ana olma çağına gelmiş.
ANADINMI
: Anladınmı, anlıyormusun.
ANADUT
: Buğday sapı yüklemeye yarayan alet.
ANADUZ
: Sap toplamak için ağaç ve demirden yapılan üç parmaklı
alet.
ANAMAK
: Anlamak.
İşçi.
ANAN SAMSAK BABN SOĞAN
: Sen büyükleniyorsun ama sıradan bir
aileden geliyorsun.
ANANNE
: Annenin annesi.
ANARTAR
: Anahtar.
ANAZIRT
: Anadut, sap toplayan alet.
ANCA
: Ancak.
ANCA VARIN
: Zamanında gidersin, kendi yoluna git.
ANDAVAL
:Aptal.
ANDAVALLI
: Ahmak.
ANDIRMAK
:Benzemek
ANERİ
: Geri geri.
ANETER
: Anahtar.
ANGARA
: Ankara.
ANGICI GICI
:Tahterevalli.
ANGIÇ
: Ağaçtan yapılmış sap, ot gibi şeyleri taşımak için .
Benzemek.
traktor römorkunun üzerine kurulan düzenek.
ANGIÇ
:Tahta ekin,saman koyulan yer.
ANGUT
: Bir kuş türü.Kaba,görgüsüz analmındada kullanılır.
ANIDA GALMAK : Şaşırtmak..
ANILAN YOLDA OLURMUŞ
: İyi insan lafın üstüne gelir.
ANİNNE
: Büyük anne.
ANIYON
: Anlıyorum, aklında yer ediyor.
ANIYONNU
: Anlıyormusun.
ANIZ
: Buğday, arpa biçildikten sonra tarlada kalan sapı.
ANLAMIYON KU : Anlamıyorsun ki.
ANMAK
: Söylemek,hatırlamak.
ANNA
: Şaşma ifadesi.
ANNACTAN BAKMAK GABAM SANCIR
: Buluttan nem kapmak.
ANNAÇ
: Karşı taraf.
ANNAÇTAN
: Karşıdan.
ANNAK
: Söylemek, hatırlamak, duyurmak, danışmak.
ANNAMAK
: Anlamak.
ANNAMAMAK
: Anlamamak, aldırış etmemek.
ANNAŞTIRMAK
: Anlatmak, ifade etmek.
ANNINI KARIŞLAMAK
: Kızılan kişiye hattini bildirmek.
ANNIŞAKI
: Alnının ortası.
ANO
: Hayret sözcüğü.
ANTAR
: Çanta.
ANTİRE
: Evdeki koridor.
AP ZOP
: Yaptığı davranıştan haberi olmayan.
APAK
: Çok beyaz.
APALAMADAN YÜRÜMEK
: Emek harcamadan sonuca ulaşmak.
APALAMAK
: Çocuğun yüzüstü sürünerek ilerlemesi.
APALAYOR
: Emekleyen.
APARTUMAN
: Apartman.
APCARA
: İki bacak arası.
APGUN SAPGUN : Deli.
APIÇ
: İki bacak arası.
APIŞ ARASI
: Kasıklar arası.
APIŞAK
: Bacaklarını açarak yürümek.
APIŞTI KALDI
: Şaşdı kaldı.
APOÇLAMAK
: Kınamak.
APOLLE
: Hoparlör.
APOLYÖ
: Hoparlör.
ARA
: Küçük giriş.
ARABEYİ
: Ana arı, kraliçe.
ARALIK
: Evdeki aralık.
ARBEDE
: Karışık.
ARDI
: Arkası.
ARDILMAK
: Abanmak.
ARDİYE
: Boş oda.
ARIIIĞ
: Hayret nidası.
ARIK
: Zayıf.
ARININ DELİĞİNE DEĞNEK DÜRTMEK
: Büyük bir tehlikeye
davetiye çıkarmak.
ARITMAK
: Temizlemek.
ARK
: Su kanalı su yolu.
ARKA EBESİ
: Doğum sırasında arkadan tutan kişi.
ARKA VERMEK
: Yardım etmek.
ARKALI
: Devamı olan, ucu görünmeyen.
ARKALI AKÇALIYI GEÇMİŞ
: Seveni çok olan parası çok olanı geçmiş.
ARPA
: Hayvan yemi.
ARPALAMA
: Hayvan hastalığı.
ARPALIK
: Arpa ekimine elverişli tarla.
ARSIZ
: Utanmayan, sıkılmayan, çok ağlayan.
ARTMA
: Dğün takısı.
ARTMAK
:ş
ARUK
: Çok su içen.
ARZIMAN
: Hayal edilen, arzulanan.
ASAK
: Topallayarak yürüyen.
ASALAK
: Birinin üzerinden geçinmek.
ASAR
: Eski yerleşim birimi.
ASDAR
: Tavan odanın üst tarafı.
ASILMAK
: Birşeyi bulunduğu yerden çıkarmak için çekmek.
Asmak.
ASLI ÇIKMAMAK : Asılsız haber.
ASMA
: Üzüm ağacı.
ASMAHURDAN YEMEK
: Hiçbirşeyi beğenmemek.
ASMAK
: Kaytarmak.
ASPİNİK
: Naftalin.
ASSAHMI
: Sahimi.
ASTAR
: Koruyucu madde, ince bez.
ASTAR
: Tavan.
AŞ
: Yemek.
AŞA
: Ayşe.
AŞAK
: Ahşap evin eski hali.
AŞAKTA DA VAR GAŞAKTA DA VAR
: Ondan da var bundan
da var anlamında.
AŞAM
: Akşam.
AŞAM ERKEN
: Sabah akşam.
AŞAM VATI
: Akşam vakti.
AŞAMLİN
: Akşamüzeri.
AŞANE
: Mutfak.
AŞANİM
: Ayşe hanım.
AŞERMEK
: Kadınların hamilelik zamanı.
AŞEVİ
: Mutfak .
AŞIK KEMİĞİ
: Kemik atmaca oyununda kullanılan kemik.
AŞIP GELMEK
: Beklenmedik bir anda çıkıp gelmek.
AŞIRAŞI
: Aşure.
AŞIRMAK
: Bir şeyi gideceği yere götürmek, hırsızlamak.
AŞIRTMAÇ
: Semeri tutan alet.
AŞIRTMAK
: Yüksek bir yerden yol bularak geçirmek.
AŞLAMA ÇAY
: Çayın ikinci kez demlenmiş hali.
AŞLAMAK
: Eklemek.
AŞMAK
: Yuvarlanmak engeli geçmek.
AŞŞA
: Aşağı.
AŞUK
: Ayağın iki yanındaki yuvarlak kemik.
AŞUR AYI
: Muharrem ayı.
AT BESLENİRKEN KIZ İSTENİRKEN VERİLİR
: Her şeyi zamanında
yapmanın gerektiğini anlatan söz.
ATAŞ
: Ateş.
ATAŞ GİBİ
: Çok çabuk pratik.
ATAŞA DÜŞMÜŞ GİBİ BAĞIRMAK : Çok bağırmak.
ATAŞLIK
: Kibrit.
ATTAR
: Genellikle koyu ve ev aletleri satan esnaf.
ATTIRI BUTTURU: Bir işi rastgele yapmak.
AV
: Kurt meyve ve baklagillerin içerisinde bulunur.
AV DÜŞMEK
: Meyve kuruları ve pirincin kurtlanması.
AVA
: Kocanın erkek kardeşi.
AVANE
: Topluluk.
AVAR
.
AVARA
: Boş gezen.
AVARLIK
: Eve yakın sebze bahçesi.
AVAZ
: En yüksek ses.
AVAZ
: Ses tonu sesin güzel yada çirkin oluşu.
AVAZI ÇIKTIĞI ĞİBİ BAĞIRMAK
Sebze.
: Tüm gücüyle bağırmak.
AVCUKLAMAK
: Avcunun içine almak.
AVDANLIK
: Av yapılan yer.
AVF
: Ağız içerisi pamukçuk şeklinde oluşan yara.
AVGAT
: Avukat.
AVIÇALIK
: Düğünlerde giğilen şalvar.
AVIÇALIK-AĞIÇALIK
: Ağı genelde kısa ve dar olan don.
AVIZ
: Buzağı doğduktan sonra inekten alınan ilk süt.
AVKALAMAK
: Azarlamak, terbiyeye sığmaz şekilde muamele etmek.
AVLA
: Bahçe duvarı.
AVLA
: Bahçelerin kenarına yapılmış duvar. Çit.
AVLACA
: Dere kıyısında bağ.
AVLANMAK
: Yabani hayvan vumak, balık tutmak.
AVLU
: Bahçe çiiti.
AVLU GAPISI
.
AVMAK
: Düşmek.
AVRADI DÖRT OLASICA
Bahçe kapısı.
: Espiri yapılarak şanslı olduğunu anlatılan.
AVRAT
: Eş .
AVSUNLAMAK
: Okumak, üflemek, birisini yılan, akrep vb. hayvanlardan
korumak için dua.
AVU
: Zehir.
AVUÇALIK
: Şalvar, kuyruklu giysi.
AVUL
: Koyun barınağı ağıl.
AVULAMAK
: Zehirlemek.
AVUNUN KÖKÜNÜ YE
: Bir beddua.
AVUR
: Ağız.
AVURT
: Çenenin iki yan tarafı.
AVUTMAK
: Teselli etmek, oyalamak.
AVUZ
: ineğin doğumdan sonra alınan koyu ve sarımtrak sütü.
AVUZ EMMEDİK BIZA GİBİ
AVUZLUK
: Kötü kötü duran kişiye denir.
: Filtresiz sigara içerken kullanılam süzgeçli veya süzgeçsiz
çubuk.
AVZARI
: Av köpeği.
AY AKŞAMDAN DOĞDU
: İş başlamadan yarım kalması.
AY ÜSTÜNE KALKMAK
: Ayağa kalkmak.
AYA
: Kar küreyen alet.
AYACUK
: Ayakucu.
AYAĞI DUTULMAK
AYAĞI TEDİK
: Yürüyememek.
: Çabuk, hızlı, pratik olan kimse.
AYAĞIN ALTINDA DOLAŞMA: : Bir iş yapan kişiye işini yaparken engel olmak.
AYAĞIN KABI
: Ayakkabı.
AYAK YOLU
: WC, hela.
AYAKBA
: Ayakkabı.
AYAKKABI
: Garevle, edük.
AYAKLANMAK-AYAKLANDI
: Hasta olan kişinin iyileşerek gezmeye
başlaması.
AYAKLI
: Normal çukırlukta kuru fasulye, nohut tabağı.
AYAKLIK
: Çorba tası.
AYAKYOLU
: Hela.
AYAN BEYAN
: Çok açık görülen aşikar.
AYANGI
: Tarla .
AYAR
: Ölçü birimi.
AYAR
: Sekiz kiloya yakın buğday alan metalden yapılmış bir kap.
AYAZ
: Soğuk.
AYÇA
: Hilal.
AYDIN YEMİŞİ
: İncir.
AYER ZELE
: Çok uyanık geçinen kimse.
AYIK
: Sarhoş olmayan çok kurnaz.
AYINGA
: Kaçak tütün.
AYITLAMAK
: Ayıklamak.
AYRAN GÖNÜLLÜ
: Sabit bir şeyde kalmayan. Bir sevgiliden
başka birine çabuk değişen.
AYRUK
: Çoğu yerde yetişen, istenmeyen bir ot türü.
AYŞAM
: Akşam.
AYUCUK
: Ayak ucu.
AYYAŞ
: Sarhoş.
AYYUÇ
: Ayak altı.
AZA
: Üye, taziye.
AZA VERMEK
: Ölen kişinin yakınlarına taziyede bulunmak.
AZÇIK
: Acık.
AZIC KALMAK
: Payına razı olmak.
AZIGANSIZ
: Hakkını koruyamaz.
AZIK
: Yemek.
AZINSAMAK
: Az görmek.
BABAK
: Kadını erkeği, erkeğin kadını.
BABAN GADINLIKTANMI GELDİ
: Her istediğini rahatça alan .
durumuda çok iyi olmayan kişiye denir.
BABI
: Büyük kız kardeş, abla.
BACAK GİBİ
: Çok kalın.
BACAKAŞI
: Bacanın üst tarafında sergen.
BACANAK
: Kız kardeşlerin beyleri.
BAÇA
: Bahçe.
BADAK
: Hayvanın kısırlaştırılması.
BADARLAMAK
: Azarlamak .
BADE
: İçki.
BADEM
: Badem ağaçının meyvesinin en son hali.
BADİ
: Ördek.
BADIÇ
: Büyük ayak.
BADIL BADIL
: Paytak paytak.
BADIL BUDUL
: Düzgün yürümeyenler için söylenen söz.
BADILCAN
: Patlıcan.
BADILCAN OTU : Kokulu ot.
BADILGAN
: Bataklık.
BADUÇ
: Su bidonu.
BAĞ
: Bahçe.
BAĞARCAK
: Koyunların kaçmaması için çobanın ayağını koyunun
ayağına bağlamak.
BAĞCAK
: Bir şeyi bağlamak için kalın ip.
BAĞDAŞ KURMAK
: Ayakları içe bükerek yere oturma biçimi.
BAĞIL
: Tahtadan olan bavul.
BAĞIL BAĞIL
: Bol olarak bulunan bolca kullanılabilen.
BAĞIRDAK
: Beşikte çocukları sallamak için kullanılan sargı.
BAĞLİM
: Demet, bağ.
BAĞRI YUKA
: Merhametl.
BAHALI
: Bahalı olan fiyatı yüksek.
BAHARLICA
: Baharatı bol.
BAHÇA
: Bahçe.
BAK GALİ ŞUNUN YAPTIĞINA
: Beklenmedik bir hareket karşısında
söylenir.
BAKA BAKA GÖZÜMÜN KÖKÜ SARARDI
: Yolunu gözlemek
beklemek.
BAKA KALDIM
: Şaşırmak donmak kalmak, hayretle bakmak.
BAKAKOY
: Gözkulak ol.
BAKAM Bİ
: Bakalım bir görelim bir.
BAKILDAK
: Küçükbaş hayvan pisliği.
BAKINAK
: Hayvanların ayağının arkasındakı tırak.
BAKITMAK
: Vaktinde yapılmayan iş veya gelmeyen bir kişiyi merak
etmek.
BAKLA
: Fasulye.
BAKLAFA
: Baklava.
BAKRAÇ
: İnek ve koyun sağılan küçük helke.
BAL BAŞI
: Tatlı.
BALA
: Çocuk, yavru.
BALDIR BACAK : Yarı çıplak.
BALDIRAN
: Bir tür zehirli ot.
BALDIRI ÇIPLAK : Malı mülkü olmayan açık giyinen.
BALİ
: Gönülsüz iş yapma.
BALIMA
: Balık.
BALLI
: Gofret.
BAMA PİSTAN
: Kumaşdan dikilen çocuk elbisesi.
BAMI DEN
: Bana mı diyorsun.
BAND
: Kaset.
BANDIRMAK
: Tadına bakmak.
BANE
: Fiğ tanesi başağı.
BANGIR BANGIR : Gürültü.
BANMAK
: Ekmekle yemeğin suyunu almak.
BANNAK
: Parmak.
BANNAK
: Parmak.
BANNAK BASMAK
BANYOLUK
: Bamyo.
BARABAR
: Beraber.
BARAÇ
: Baraj.
BARAK
: Dağınık saç.
BARANA
: Patlıcan yemeği.
BARDAK
: Naşafa.
: Altını çizmek, önemini belirtmek.
BARİ
: Artık.
BARNAK
: Parmak.
BARSUK
: Bağırsak.
BASALAMAK
: Barındırmamak.
BASDAK
: Merdiven.
BASDIGABAK
: Kabak tatlısı.
BASMA
: Kumaş.
BASMA
::::: Bayan elbisesi yapımında kullanılan kumaş.
BASMAK
.
BASMAK
: Merdiven, basamak.
BASSAKBAŞI
: Merdiven başı.
BASTAMAK
: Merdiven.
BASTUN
: Baston.
BAŞ KİLİ
: Saçları yıkamak için kulanılan kil.
BAŞ OLMAK
: Bitmek.
BAŞ SOVAN
: Kuru soğan.
BAŞANGI
: Bilgiç geçinen, becerikli.
BAŞARAT
: Yetenek.
BAŞARET ETMEK
Yaprak yada peyniri yasmak.
: Yol göstermek.
BAŞAŞAĞI
: Tepe taklak.
BAŞBAĞ
: Yünden örülen hayvanın boynuzuna takılan yular.
BAŞGÖZ ETMEK : Evlendirmek.
BAŞI BOZULMAMIŞ
: Kocası ölmemiş olan kadın.
BAŞI DÖNÜMÜNE
: Kendi bildiğine göre hareket etmek.
BAŞI GÖTÜRMEMEK
: Ses ve kalabalıktan dolayı başı ağrımak.
BAŞI TUTMAMAK : Başı ağrılı olmak.
BAŞIN GABATDASINA GALDIR DA VUR
: Sen bilirsin, senin için
bir şey yapamam.
BAŞINA BUYRUK : Kendi bildiğinden şaşmamak.
BAŞINI BAĞLAMAK
BAŞKALARI
: Nişanlandırmak, evlendirmek.
Bizden olmayan, yabancı el.
BAŞLAK
: Baştan çıkmış kişi.
BAŞLIK
: Evlenecek erkeğin kız tarafında verdiği para, mal.
BAŞLIK
: Hayvanın başına takılan ip.
BAŞOĞUL
: Arının verdiği ilk oğul.
BAŞTAKIM
: Üzeri küçük altınla ve inci ile süslü bayanları giydiği fes.
BAŞUCUK
: Baş ucu.
BATAK HAVLASI : Don yağı, un ve pekmezle yapılan bir çeşit helva.
BAVURDAK
: Çocuk salıcağının altındaki bez.
BAVURMAK
: Bağırmak.
BAYA
: Tabii, doğal, normal.
BAYA Bİ MAFİR : Uzun süre.
BAYAM
: Badem.
BAYANMAK
: Süslenmek.
BAYAT BASTIRMA
: Çok bilen çocuk.
BAYATSIMAK
: Bayatlamak.
BAYBOLAN
: Büyük su bidonu.
BAYILDAN
: Patlıcan yemeği.
BAYIR
: Yerleşim yeri olmayan, yerleşim yerine .
uzak olan hayvanların yiyecek bulabildiği yer.
BAYNIMAK
: Büyümek.
BAYNIMIŞ
: Gelişmiş büyümüş.
BAYTAR
: Veterine hekimi.
BAZAR
: Pazar, alışveriş yeri.
BAZARTESİ
: Pazartesi.
BAZI BAZI
: Arada sırada, bazen aralıklı.
BAZIKERE
: Arasıra.
BAZLAMAÇ
: Evlerde yapılan ekmek, bazlama.
BAZLAMAÇ
: Mayalanmış hamurun saç üzerinde pişirilmesiyle yapılan
ekmek.
BEBE
: Bebek.
BEBEĞE İŞ AN ARKASINDAN KENDİN GİT
: Yapamayacakları işleri
kendini gönderme.
BEBEK BÖLÜK
: Çoluk çoçuk.
BEBER
: Biber.
BECENE BECENE
: Özene özene.
BEDDELEK
: Düşünmeden, saygısız.
BEDİLDEMEK
:: Rahat durmamak Sürekli kıpırdamak.
BEDİLDENMEK
: Söylenmek.
BEHRÜZ
: Perhiz.
BEKAR
: Aylıkla çalışan işçi.
BEKİTMEK
: Güçlendirmek.
BEKMEZ TOPRA : Pekmez toprağı.
BEL
: Toprağı işlemeye yarayan sivri uçlu kürek.
BEL VERMEK
: Bir işin esneyerek düzgünlüğünü kaybetmesi.
BELAGAŞŞASI
: Kavga etmek için bahane aramak.
BELDİR BELDİR : Bakma çeşidi.
BELEMEK
: Çocuğu kundaklayıp beşiğe yatırmak.
BELENMEK
: Bulaşmak, bulaştırmak.
BELERMEK
: Mecali kesilmek.
BELEŞ
: Bedava.
BELETMEK
: Nişan, işaret koymak.
BELKİM
: Belki.
BELLEME
: Öğrenme, toparğı işleme.
BELLİK
: Yaldızlı, süslü kağıt.
BEN DÜŞMEK
: Meyvelerin olmaya başlaması.
BENCİLEYİN
: Benim gibi.
BENGİLDEMEK
: İrkilmek , şaşmak.
BENGİLLENMEK : Sıçramak, korkmak.
BENİLDEMEK
: Ani uyanmak.
BENİM AKLIM TEVTAR MI?
BENİM DEMEM
: Hafızam kuvvetli değil.
: Benim demek istediğim.
BENİZ
: Yüz, sıfat.
BENNENMEK
: Sahiplenmek.
BERDÜŞ
: Çok içki içen.
BERE
: Yara.
BERİBERİLEK
: En azından, kolay olanından.
BERKİTMEK
: Burkulmak.
BERTLEK
: Aniden kızan, sinirlenen.
BERTLETMEK
: Alt göz kapaklarını parmak ucuyla tutup gözün kızıl kısmını
göstermek.
BESBELLİ
: Senin dediğin gibi.
BESİ
: Et ihtiyacı için krsilen sığır.
BESİ BESLEMEK : Hayvan beslemek.
BESİLENMEK
: Kilo almak.
BESTİL
: Kurumuş meyve ezmesi.
BEŞ KURUŞUN GELDİĞİ-GİTTİĞİ YER BELLİ
: Ne kadar geir gider var
bell, fazla harcama yapılmıyor.
BEŞ ŞİŞİ
: Yünden çorap örmeye yarayan kısa demir şişler.
BEŞ TAŞ
: Taşı yukarı atıp düşmeden yerden öteki taşları alma oyunu.
BEŞİBİRLİK
: Eskiden çok kullanılan bir altın takı.
BEŞİK KERTİĞİ
: Kız ve erkek çocukları beşikte iken nişanlama, sözleme.
BETER
: Fena, kötü.
BETİ BENZİ ATMAK
: Çok korkmak.
BETİNE GİTMEK : Ağrına gitmek, kırılmak.
BEYBAZARI
: Beypazarı.
BEYGİR
: At, binit iri yarı anlamında.
BEYNAMAZ
: Namaz kılmayan namazla alakası olmayan.
BEYPAZARI
: Beylerpazarı.
BEZE
: Yara .
BEZEME
: Bedenin bazı bölümlerinde oluşan kırmızı kabarcıklar.
BEZERMEK
: Bayılmak.
BEZMEK
: Bıkmak.
BEZÜK
: Soluk, cansız.
Bİ DİYECEN Bİ DEPESİNE VURACAN
: Tehdit ve kızgınlık
sözü.
Bİ DUR
: Biraz bekle.
Bİ GISIM
: Bir avuç.
Bİ GÖZÜNÜ YUMSAN
: kimseden fayda yok.
Bİ GÖZÜNE FAYDASI YOK.
Bİ HAMLA
: Hemen kısa sürede.
Bİ HAMLADA
: Hemen.
Bİ KEPÇE YİYİPTE YATMAK
: Ağzının payını almak.
Bİ KERİŞTE
: Bu sefer, bu kezz.
Bİ KISIM
: Bir avuç.
Bİ MAFİR
: Bir zaman, nice bir müddet.
Bİ SOKUM
: Bir lokma.
BİBEK
: Bebek.
BİBİ
: Hala.
BİCAMA
: Pijama, gece kıyafeti.
BİCİ AŞI
: İlkbahar da asmaların yapraklarından pişirilen bir çeşit
yemek.
BİCİ BİCİ
: Buzağı sağırmak.
BİCİK
: Sığır yavrusu.
BİCİK
: Birkerecik.
BICILGAN
: Cıvık yağ.
BIÇAĞIN SIRTI VEYA TERSİ KESMEK
: Sözü geçmek, onun
dediğinin yapılması, emri dinlenen.
BİÇİK
: Yavru.
BIÇKI
: Bağ bahçe işlerinde kullanılan testereye benzer ağzı bulunan
bıçak.
BİÇKİ
: Dikiş nakış yapma işi.
BIÇKINMAK
: Burkulmak.
BİDA
: Birdaha.
BIDAK
: Küçük odun.
BİDAMLAM
: Ufak,çok az.
BIDANAZ
: Yumurtlama devresine gelmiş piliç.
BIDDIK
: Sevimli ve küçük.
BIDDIMAN
: Azıcık.
BİDENE
: Bir tane.
BİDENE
::: Tek , birtane.
BİDENEM
: Sevgi sözcüğüdür , bir tanem.
BIDI BIDI ETMEK : Çok ve gereksiz kouşmak.
BIDI BIDI ETMEK : Çok ve gereksiz konuşmak.
BIDIK
: Etlenmiş küçük.
BIDIKIM
: Çok az, küçük.
BIDIL BIDIL
: Çıplak ayaklı çocuk.
BIDIRDAMAK
: Söylenip durmak.
BIDIRDAŞMAK
: Kavga etmek.
BIDLAMAK
: Söylenmek.
BİDON
: Sukapı.
BIGIDIM
: Küçük , küçücük.
BİGIMIK
: Küçücük.
BIGIRIMCIK
: Küçücük.
BIGIRIMIK
: Ufacık küçücük.
BIGRIK
: Az.
BİKE
: Karyola örtüsü.
BİKERİŞ
: Bu sefer.
BİKİ
: Bir iki, biraz.
BIKITMAK
: Bir şeyden usandırma, nefret ettitmek.
BİLADER
: Birader, erkek kardeş, arkadaş.
BILAŞIK
: Kirli.
BİLDİK
: Tanıdık.
BILDIR
: Geçen sene.
BİLDİR BİR
: Eğilen kişinin sırtından atlanarak oynana çocuk oyunu.
BILDIRSENE
: Geçen sene.
BİLİ BİLİ
: Tavuk çağırmak.
BİLİYON
: Biliyorsun.
BİMAFİR
: Bir süre.
BINAMA
: Aklını kaybetme, bunama.
BINAR
: Çeşme.
BİNDALLI
: Kadifeden sırma işlemeli tek parçalı elbise.
BINGIL BINGIL
: Dolu dolu.
BINGILDAK
: Çene altındaki et.
BINGIRDAK
: Kundaktaki bebeğin kafasındaki doku.
BİNİT
: At, eşek, katır.
BİR ÇARPARSAM BİRDE YER ÇARPAR
: Tehdit sözü.
BİR YÜZÜ İPEK BİR YÜZÜ KÖPEK : Ne zaman nasıl davranacağı belli olmayan
kişi.
BİREBOLU-PİREBOLU
: Arı pisliği.
BIRTLAMAK
: Argoda ossurmak.
BİŞEY
: Bir şey.
BİŞİ
: Pişir.
BIT BIT
: Çok konuşan.
BİTECİRİP
: Beklenmedik hareketler yapan , konuşan çocuk ya da kişi.
BİTİM
: Verimi bol.
BITIRAK
: Dikenli bir bitki.
BITIRAK GİBİ
: Çok sık meyve için.
BİTİVESİN
: Artık son bulsun bukadar yeter.
BİTKİ-BİR-İKİ
: Birkaç, biraz.
BITLAMAK
: Söylenmek.
BİTLİ GANE
: Pis temizliğe özen göstermeyen,pasaklı kimse.
BİYAZ
: Bu sefer.
BİYEZ
: Bukez.
BİZ
: Tığ.
BİZ
: Tahta ya da demirlerin ucuna sivri bir şey takılarak .
genellikle ayakkabı tamirinde kullanılan alet.
BIZA
: Buzağı.
BIZA HALKASI
: Buzağının boynuna yakılan yular.
BIZA TİRİDİ
: Eskilerin kıtlık zamanında baslamacı ıslayarak yatıkları
yemek.
BIZALAMAK
: Lafı söyleyebilmek, buzağılamak.
BİZEMSALİ
: Bizim gibi.
BOBA
: Baba.
BOBİN
: İnce dikiş ipliği.
BOBOBİ
: Gofret.
BOCCA
: Küçükbaş hayvanlarda görülen bir çeşit hastalık.
BOÇA
: Tarlaya veya uzak bir yere giderken hazırlanan yemeklerin
konulduğu yer.
BODİK
: Büyük plastik bidon.
BODUÇ
: Su bidonu.
BODUR
: Kısa.
BODUŞ
: Küçük toprak testi.
BOĞARSAK
: Çiftleşme zamanı gelmiş hayvan.
BOĞAZ
: İmik.
BOĞMAÇ
: Boğazını sıkmak, üzmek.
BOHÇA
: Çamaşır ve elbise konulan bez.
BOHÇA OTU
: Hayvanların hastalığını tedavi etmede kullanılan bir çesit ot.
BOKLAĞAÇ
: Harmanda ürünü kirletmemesi için öküz ya da.
ineğin altına konularak dışkısı alınan kap.
BOKNAZ
: Hayvanların ayağının arkasındaki tırnak.
BOL PAZARI
: Pazartesi.
BOLA BOL
: Çokca, doyasıya.
BOLARTMAK
: Genişletmek.
BOLLALMAK
: Sarkmak.
BONDİ
: Bidon , su kabı.
BORAN
: Şiddetli kar, fırtına, tipi.
BORANA
: Patlıcan yemeği.
BORCUN İYİSİ VERMEK,
: İmkan varken borcunu temizlemeye
bakmalı.
DERDİN İYİSİ ÖLMEK.
BORÇ YİĞİDİN KAMÇISI
BOSTAN
: Borç yiğit kişiyi çalışmaya teşvik eder.
: Eve yakın sebze dikilen yer, kavun, karpuz.
BOŞANMAK-BOŞAMAK
: Ayrılmak, bağlı bir hayvanın bağını
kopararak yerinden uzaklaşması.
BOŞBOĞAZ
: Şakacı boş kunuşan.
BOVAZ
: Boğaz.
BOY ATMAK
: Boyunun uzaması.
BOYLU
: Gebe, hamile.
BOYNA
: Sürekli,daima.
BOYUNA
: Devamlı tekrar edilmemesi istenen kelimeler.
BOYUNDURUK
: Hayvanların bonuna takılan ip ,zincir vb. malzeme.
BOYUNLU ARMUT
: Armut çeşidi.
BOZBAB
: Çoban kavurma.
BÖCÜK
: Küçük böcek.
BÖDDÜRMEK
: Haşlamak, haşlayarak pişirme.
BÖDÜL BÖDÜL
: Cahilane düşünmeden.
BÖĞENÇE
: Su tutmak için oluşturulan bent.
BÖĞRÜM
: Yanım.
BÖĞÜN
:Benzemek
BÖĞÜR
: Yan.
BÖĞÜRMEK
: Bağırmak.
BÖĞÜRTLEN
: Yabani üzüm.
Bugün.
BÖLE OLUMU EY : Böyle olurmu söyle.
BÖLÜK BEBEK
: Küçük çocuk,küçümseme anlamında kullanılır.
BÖN BÖN
: Aval aval.
BÖN BÖN BAKMAK
BÖÖĞRÜNDE
: Yanında.
: Dalgın dalgın bakmak.
BÖREK
: Koyun , keçi, inek gibi hayvanların yenebilen böbrekleri.
BÖREK GECESİ : Gelinin evlendiği günün hemen ardından kendi ailesi
tarafından verilen davet.
BÖRTDÜRMEK
: Haşlamak, hafif pişirmek.
BÖRTÜ BÖCEK : Küçük haşareler.
BÖŞEMEK
: Sıcak su ve nem altında yumuşamak.
BÖTÜRMEK
: Hoşlanmak.
BÖÜZ
: Bu defa, bu sefer.
BÖYREK
: Böbrek.
BÖYÜK
: Büyük.
BÖYÜK MAL
: Büyük baş hayvan .
BÖYÜN
: Bugün.
BU AĞIZ SENİN DEĞİL
: Sana bu sözleri lafları kim öğrettiyse onu
söyle.
BUBA
: Baba.
BUBANNE
: Babanne.
BUGADA
: Bu kadar.
BUĞUZ
: Üzüntü verme.
BUHUR BUHUR TERLEMEK
: boncuk boncuk terlemek.
BUHUR HAMAMI : Düğünden bir hafta sonra oğlan evi düğüne hizmet edenlerin,
.
yakın akrabanın götürüldüğü gün.
BUKA
: Kadın donlarının kemeri.
BUKAĞI
: Şalvarın içinde kıvrılan uçkurluk.
BULAMA
: Karıştırma, ağda.
BULAMAÇ AŞI
: Süt ve undan yapılan bir çorba.
BULANIK
: Sel tortusu, duru olmayan su.
BULANIK ATMAK : Çamuru atmak.
BULAŞMAK
: Dahil olmak.
BULGUR AŞI
: Bulgur pilavı.
BULGUR BÜSKÜRTMESİ
: Bir nevi cilt hastalığını efsunlama .
BULGURAŞI
: Bulgurdan yapılıp pilava benzeyen biraz suluca yapılmış
yemek.
BULGURLAMA
: Ahşap evlerde döşeme ve tavanda tahtaların üzerinde .
parmak kalınlığında dökülen acı kireçli harç.
BULHAYIR
: Ayva ve elma marmelatı.
BUN
: Sıkıntı.
BUNALMAK
:Sıkıntı çekmek.
BUNALTMAK
: Birisini üzmek.
BUNAMAK
: Aklını yitirmek, yaşlanmak.
BUNAR
: Çeşme, Pınar.
BUNATMAK
: Kızdırmak.
BUNDAN KERİ
:.
Bundan böyle.
BUNGUNLU
:Pınar
Sıkıntılı.
BUNLU
: Sıkıntılı.
BURA
: Buraya.
BURA GEL
: Buraya.
BURALIKTA
: Buraya gel.
BURÇAK
: Siyah renkli hayvan yemi.
BURE
: Burada.
BURGAN
: Parlak.
BURGU
: Elektriksiz el matkabı.
BURGUN
: Keyfi olmayan.
BURGUR
: Nohut ve ekinin pişmiş hali.
BURKUNMAK
: İncinmek.
BURNUNDAN FİTİL FİTİL GETİRMEK
: Çok üzmek sıkıntı
vermek eziyet etmek.
BURNUNUN DİREĞİ KIRILMA
: Çok kötü kokan koku.
BURUK
: Dargın kişi.
BURUŞ
: Armut kurusu gak.
BUS BUS BUNALTMAK
: Kızdırmak.
BUSUK BUSUK BOĞMAK
: Çok üzmek.
BUUZ
: Keder , tasa.
BUVA
: Baba.
BUYA
: Boya.
BUYANNA
: Bu tarafa.
BUYNUZ
: Boynuz.
BÜCÜK
: İneği çağırma şekli.
BÜFE
: Vitrin, küçük satış yeri.
BÜK
: Çeltik tarlasının ekilen sulu arazisi.
BÜNEK
: Ağızlık.
BÜNGÜLDEMEK :.
Suyun kaynağından çıkışı.
BÜRGÜ
: Yöresel baş örtüsü.
BÜRGÜN
: İki gün sonra.
BÜRLENMEK
: Örtünmek.
BÜRTÜL BÜRTÜL
: İçinde bulunduğu ortamla kaynaşmayan
sert kitle.
BÜRÜNMEK
: Kararmak.
BÜSKÜT
: Bisküvi.
BÜSSÜRÜ
: Oldukça çok.
BÜÜLENMEK
: Tek gözü kalana dek örtünmek.
BÜYÜK ŞEER
: Büyük şehir.
BÜZDEKLEMEK : Sıkıntılı bir halde dolaşıp beklemek.
BÜZDÜRMEK
: Bir kumaşın kenarının dikilerek, kenarının gerdirilmesi.
CABBAR
: Tuttuğu işi hakeden mert.
CABILDAMAK
: Suda oynayarak ses çıkarmak.
CACIK
: Ayran (köy dilinde).
CACUR
: Fermuar.
CADOLOZ
: Yaramaz, haylaz.
CAGIRDAMAK
: Çene çalmak.
CAĞ
: Süzme torbası.
CAMBAZ
: Hayvan tüccarı.
CAMEKAN
: Cam, pencere.
CAMIZ
: Manda.
CAN ERİĞİ
: Yeşil ekşi erik.
CAN GURTARAN : Can kurtaran.
CAN KURTARAN : Ambulans.
CANAK
: Tabak.
CANAVAR
: Kurt .
CANCAĞIZIM
: Dostum.
CANDARMA
: Jandarma.
CAPIT
: Bez.
CAPUT
: Bez.
CAR CAR
: Kaba gürültüyle bağırmak.
CARA
: Sigara.
CARCUR
: Fermuar.
CARILTI
: Gürültü.
CASCAVLAK
: Tüysüz hale gelmiş , tüyü yolunmuş , ortada kalmış .
CASCAVLAK
: Sıcaktan aşırı derecede kızarmak.
CAVA
: Birçeşit pirinç.
CAVLAK
: Tüyü dökülmüş, haşlanmış.
CAVLAMAK
: Sıcaktan bunalmak.
CAVLATMAK
: Deriden tüy dökülmesi.
CAVZITMAK
: Vazgeçmek.
CAYMAK
: Vazgeçmek.
CAZGIR
: Kurnaz,açıkgöz.
CAZI
: Argo söz dinlemeyen.
CAZUM
: Kardeş.
CEBRAİL DANASI
: Üzeri giyinik olmayan kişilere söylenen
söz.
CEDELLEŞMEK : Kavga etmek.
CEHENNEMİN FİNARİ
: Cehennemin en alt tabakası, beddua
maksatıyla söylenir.
CELİMSİZ
: Zayıf.
CELLE
: Celile.
CEMBER
: Büyük ve yanları işlemeli beyaz yazma.
CEN CEN
: Lüzumsuz karşılık verme.
CENDERE
: Sıkıştırma .
CENDERME
: Jandarma.
CENGİRDEMEK : Laf kalabalığı ederek, üste çıkmak.
CEPKEN
: Yelek.
CER CER
: Çok konuşan.
CER ETMEK
: Harmandan köy hocasına hak ayırmak.
CEREME
: Bir şeyin sonucu, cezası karşılığı.
CEREZ
: Kuru üzüm.
CERYAN
: Elektrik.
CET
: Ata.
CEYRAN
: Elektrik.
CIBA
: Tiftiği kırkılmış keçi.
CIBIL
: Çıplak .
CIBILDAK
: Çıplak .
CIBILDAMAK
: Kabın içindeki bir sıvının sallanması.
CİBİLDEMEK
: Suyla oynamak.
CİBİNLİK
: Cibindirik.
CIBIR
: Yarı çıplak, züğürt, fakir.
CİCİ
: astanın üzerine sürülen yumurta.
CİCİGEY
: Bir tür göçmen kuş.
CİCİK
: Soğanın üstündeki yeşil kısmı.
CİCİKLERİ GOYVERME
CİCİLİ BİCİLİ
: Üşüme.
: Süslü püslü.
CİCİLİ, BÜCÜLÜ : Kırmızı benekli basma.
CİCOZ
: Gitmek.
CIDAV
: Uyanık.
CIDAVUZ
: Kurnaz.
CIDIR
: Çevik, atik.
CIDIR CIDIR
: Çok konuşkan, sevimli.
CİGARA
: Sigara.
CIGIMAK
: Kaçmak.
CIĞSIMAK
: Rutubetlenmek.
CİHAZ
: Çeyiz.
CIK
: Hayır, olumsuz, kabul etmemek.
CIK CIK
: Sürahi.
CİK CİK
: Civciv.
CIKI
: Bohça.
CIKIM
: Tarla başı.
CIKKA
: Kadınlar için biraz tatlıca aşağılama.
CİKLET
: Sakız.
CILBIR
: Yoğurt, yumurta, yağ ile yapılan yemek, yoğurtlu yumurta.
CİLBİR
: Yumurta ile yapılan bir yemek türü .
CILDIR
: Canlı anlamlı bakan.
CILGA
: Patika yol.
CİLLET
: Jilet.
CİLLOP
: Çok hoşa giden, harika.
CIMBILDAK
: Oynak.
CIMBILDAMAK
: Kap içindeki bir sıvının sallantı sonucu taşması.
CİMCİK
: Bir çeşit hamur yemeği mantı,çimdik atmak.
CİMCİKLEMEK
: Bir elin iki parmağı ile birinin vücudunu sıktırmak sıkmak.
CİN
: Mukayese edatı. (ufak, küçük)Cin ufak:Daha küçük(En cin
ufak:Çok küçük).
CİN PARMAK
: El ve ayaktaki en küçük parmak.
CİNCİK
: Misket .
CİNCİK
: Güzel, yeni.
CİNCIVIT
: Aşırı öfkelenmek.
CİNCOMBALAK : Takla atmak.
CİNDERMEK
: Huyuna uymak.
CİNDORUK
: En üst nokta.
CINGAN
: Çingene.
CINGANIN OĞLU : Cimri olanlara karşı kullanılan hitap.
CINGI
: Küçük ateş parçası.
CINGIL
: Bakraç.
CİNGİL
: Üzüm tanelerinin birkaçının dalıyla oluşturduğu grup.
CİNGİLCİ
: Cimri , para harcamayı sevmeyen.
CİNGİLMEK
: Düşüp bayılmak.
CINGIMAK
: Kaçmak, dönek, oyun bozalık etmek.
CİNGİR CİNGİR : Işıl ışıl.
CINGIRDAK
: Çocuk oyuncağı.
CİNGO
: Çinko.
CİNİBİZ
: Küçük sevimli.
CINIMAK
: Döneklik etmek.
CİNİNİ DERMEK : Yatıştırmak, huyuna göre gitmek.
CINNIK
: Azıcık.
CİP
: Jeep.
CIPLAK
: Çıplak.
CİPRE
: Üzüm posası.
CIR CIR BÖCEĞİ : Ağustos böceği.
CIRBIL YOLU
:Ağustos böceği
CİRCİNE
: Deri hastalığı.
CIRCIR
:Fermuar.
İnce yol.
CIRCIZ BÖCEĞİ : Geceleri öten bir çeşit böcek.
CİRET
: Yaradan akan irin, sıvı.
CİRFE
: Haram, pis.
CİRİT
: At oyunu.
CIRLAK
: İnce sesli.
CIRLAMAK
: Yüksek sesle konuşmak,bağırmak.
CIRMAKLAMAK : Tırnakları ile yaralamak.
CIRMIK
: Tırnak izi.
CIRT
: İsal.
CIRTLAK
: Lüzumsuz yere bağıran.
CIS CIS
: Dokunma yapma, elleme.
CIS DEDİĞİ DAVAR OLMAK
: Her söylediğinin olması.
CISCIBIR
: Hiçbir şeyi olmayan.
CİVCİ
: Civciv.
CİVEK
: Küçük taneli yabani üzüm.
CİVELEZ
: Haraketli.
CIVIK
: Çok sulu.
CIVIMAK
: Sıvı duruma gelmek.
CIVLAMAK
: Ufalamak.
CIYAKLAMAK
: Bağırmak.
CIZDAVAT
: Kara lastik.
CIZGI
: Çizgi.
CIZIK
: Çizgi.
CIZIR CIZIR
: Yaşlılar için sağlıklı anlamında söylenir.
CIZIR CIZIR
İyice pişmiş.
CIZLAMIK
: Mes ayakkabısı.
CİZLAVAT
: Soğuk kuyu olarak bilinen ayakkabının astarlısı.
COGUR COGUR İÇMEK
: Küçük çocukların tadını çıkararak
biberolda bir sıvıyı içmesi.
COGUR COGUR ÖPMEK
: Küçük çocukları severken sorarak sıkıca
öpme okşama.
COLUK
: Hindi.
COMBAZ
: Hayvan alıp satan.
CONMAK
: Uçmak.
COSBOL
: Bolalmış.
COŞ
: Meyveden yapılan bir komposto , hoşaf.
COYDURMAK
: Ani karar vermek.
COYMAK
: Caymak.
COZLATMAK
:Vazgeçmek
İğne vurmak, parasını veya malını almak.
COZUR CUZUR : Ferahlaya ferahlaya içmek.
CÖDÜRMEK-CAYDIRMAK
: Karar değiştirmek.
CÖNGÜL GÖNGÜL
: Suya doymuş.
CÖNGÜLTÜ
: Davet , yemek verme.
CÖVELTMEK
: Dudakların büzülerek uzatılması.
CÖVHER
: Cevher.
CÖVÜZ
: Ceviz.
CUĞARA
: Sigara.
CUMALIK
: Ustaların kullandıkları peştamal.
CURU
: Sulu.
CURU YAĞ
: Sıvı yağ.
CUVARA
: Sigara.
CUVAZIM
: Yakın dostum.
CÜMBÜL CEMAAT
: Topluca, herkez.
CÜME
: Cuma .
CÜMERTESİ
: Cumartesi.
CÜRÜTMEK
: Pısmak.
CÜYÜKLEMEK
: Soguktan büzüşüp beklemek.
ÇABUT
: Bez (kumaş).
ÇAĞLA
: Olgunlaşmamış meyve.
ÇAKI
: Küçük cepte taşınabilir bıçak.
ÇAKIL
: Çamursuz ve harçsız örülmüş taş duvar.
ÇAKILDAK
: Koyunların kuyruğundaki kalan pislik.
ÇAKILGA
: Ardıç, çalı.
ÇAKILI
: Tıka basa dolu.
ÇAKIRGAYA
: Su kenarlarında bol olan sert ve küçük taş.
ÇAKIŞIR
: Kadınların giydiği don.
ÇAKMA
: Bir şeyi düzeltme.
ÇALACAK
: Yoğurt mayalamak için saklanan bir miktar yoğurt.
ÇALAK
: Tırpanın açtığı yol.
ÇALÇAPUT
: Eski bez parçası.
ÇALI
: Dikenli ağaç.
ÇALIM
: Fiyaka.
ÇALINMAK
: Sürünmek, dolaşmak.
ÇALKAMAK
: Savurmak.
ÇALLIK
: Eski gelinlik.
ÇAM BARDAĞI
: Ağaçtan , özellikle çamdan yapılan su kabı.
ÇAMIR
: Çamur.
ÇANAK
: Çömlek.
ÇANDI
: Yüksekçe oturma yeri .
ÇANGIL ÇUNGUL: Düzenli olmayan yerler için kullanılır.
ÇANTI
: Çatı, evin üst kısmı, ahşap evlerde işlenmeden bırakılmış üst
kat.
ÇANTI ARASI
: Tavanarası.
ÇAPAÇOR
: Dağınık , pasaklı , karışık iş yapan.
ÇAPAÇUL
: Pasaklı, önemsenmedenyapılan iş.
ÇAPAK
: Göz pınarında biriken suyun kurumuş şekli.
ÇAPAR
: Sarı kişi.
ÇAPIT
: Bez .
ÇAPIT BEZ
: Patiskadan yapılan kadın örtüsü.
ÇAPRAZ
: Düğme.
ÇAPUN
: Japon.
ÇAPUT ÇAPIT
: İşe yaramaz bez parçası.
ÇAR
: Hasse ve patiskadan yapılan kadın örtüsü.
ÇAR ÇEPEL
: Çalı çırpı.
ÇAR ÇUR
: Fene.
ÇARA
: Balgam kıvamında sıvı akıntı.
ÇARA
: Koyunlar kuzuladıktan sonra son atar ona çara denir.
ÇARÇABUK
: Hızlıca.
ÇARDAK
: Eski ahşap evdeki salon.
ÇARDAK PALASI : Bez.
ÇARDAKİ
: Çatı.
ÇARIK
: Sığır derisinden yapılmış ayakkabı.
ÇARİNNE
: Çatallı iğne.
ÇARLIK
: Beyaz bez üzerine yapılmış işleme.
ÇARUK
: Ayakkabı.
ÇAŞI
: Çarşı.
ÇATAN
: Tavan.
ÇATIRIM (AYAZ) : Dondurucu soğuk.
ÇAY
: Akarsu.
ÇAY DÖKMEK
: Yeni çay koymak.
ÇAYAN
: Akrep giller.
ÇAYIR
: Çimenli arazi.
ÇAYSIRA GİDİP, YOL SIRA GELEN : İhtiyaçları, siparişleri almadan unutup
gelen kişi için söz.
ÇEBİÇ
: Keçinin iki yıllık yavrusu.
ÇEBİŞ
: Oğlanın büyüğü.
ÇEHRE
: Yüz, sime.
ÇEKEL
: Saban temizleyen alet.
ÇEKELEZ
: Sincap.
ÇEKİ
: Terazi.
ÇEKİÇ GAFALI
: Sabit fikirli.
ÇEKİŞMEK
: Münakaşa etmek.
ÇELÇEPEL
: Çalı çırpı.
ÇELDİRMEK
: Çekiştirmek.
ÇELEBA
: Kocanın erke kardeşi.
ÇELEN
: Ağırbaşlı, hızlı, hareketli, ayağı tetik.
ÇELİK
: Bir karış büyüklüğünde fazla kalın olmayan ağaç parçası.
ÇEMBER
: Yuvarlak demir veya kalın telden yapılmış çocuk oyuncağı.
ÇEMBER
: Yazma.
ÇEMÇEM
: Çok konuşan.
ÇEMKÜRMEK
: Hiddetli ve durmadan bağırmak, söylemek.
ÇEMRENME
: Acele etme.
ÇEN ÇEN
: Çok konuşan.
ÇENCİRE
: Tencere.
ÇENE ÇALMAK
: Vakit geçirmek için veya konuşarak oyalanmak.
: Zararlı istenmeyen sözleri konuştuğu için beddua etmek.
ÇENİK
: Yarımın çeyreği.
ÇENİS
: Çeyiz.
ÇENİZ ASMAK
: Çeyiz sergilemek (Gelinlik kızın evleneceğe kadar yaptığı
eşya).
ÇENTE
: Çanta.
ÇENTİK
: Bir yere yapılan işaret.
ÇEPEL
: Ot artığı, ufak çöp parçası.
ÇEPEL EKİN
: Buğdayın harman yerinde sona kalan toz toprakla karışık
kısmı, tavuk yemi.
ÇEPELLİ
: İçinde çöp parçaları olan.
ÇEPİÇ
: Keçinin iki yıllık yavrusu.
ÇEPİN
: Çapa.
ÇEPİŞ
: İki yaşındaki keçi.
ÇERÇİCİ
: Seyyar satıcı.
ÇETELE
: Nohutu yaş iken pişirmek.
ÇEVRE
: İşlemeli baş örtüsü.
ÇEVRESALTA
: Kabarık dikişli , işlemeli üst elbisesi.
ÇEZMEK
: Çözmek.
ÇIBIR
: Çıplak, yarıçıplak, züğürt.
ÇİBİRE
: Üzüm şırası.
ÇİÇEKLİK
: Duvarda kireç veya tahtadan yapılan ufak sundurma.
ÇİÇİ
: Keçi yavrusu.
ÇIDIR
: Çevik.
ÇIDIRMAK
: Çıldırmak.
ÇİFTEKIRA
: Tüfek.
ÇİĞ
: Pişmemiş.
ÇİĞ
: Gece toprağa düşen yaş.
ÇİĞ YOĞURT
: Sütün mayalanmasıyla oluşan yoğurt.
ÇİĞİNDİRİK
: Bulamacın top top olması.
ÇIĞIR
: Söyle.
ÇIĞIRMAK
: Söylemek(yüksek sesle çağırmak).
ÇIĞIT
: Lohusanın yüzündeki leke.
ÇIĞLAMA
: Evin tahta döşemesinin üzerine topark serme.
ÇIĞSAK
: Nemli
ÇIĞSAMAK
: Nemlenmek.
ÇIĞSIK
: Nemli, rutubetli.
ÇIĞSIMAK
: Terleyecek gibi olmak, rutubet alması.
ÇIĞSIMIŞ
: Bayatlamış.
ÇIK ÇIK
: Sülahi.
ÇIKARTMA
: Balkon.
ÇİKERDEK
: Çekirdek.
ÇIKI
: Azık torbası.
ÇIKILAMAK
: Düğümlemek, sarmak, bağlamak.
ÇIKIM
: Biçilecek arpa ya da buğdayın bir uçtan öteki uca kadar olan
.
kısmı.
ÇIKIM
: Tarlada çalışan işçilerin yanyana durarak çalışmasıyla alınan
mesafe.
ÇİKİN
: Çirkin, nazar değmesin diye çocuğu severken söylenen ssöz.
ÇIKIŞTIRMAK
:
ÇIKMA
: İşe yaramayan meyve veya sebze.
ÇILBIK
: Koyu olmayan yoğurt.
Ser konuşmak azarlamak.
ÇILBIK YOĞURT : Çiğ yoğurt, süte mayalama yapılarak hazırlanan yoğurt.
ÇILDIR
: Kesimiş dal parçası.
ÇİLENTİ
: Çok az yağan yağmur.
ÇİLİNTİ
: Çok az yağan yağmur.
ÇILK ÇIKMAK
: Bozulmuş yumurta.
ÇİLLENMEK
: Küf tutmak.
ÇİLME
: Çiğne, ağzında parçala.
ÇILSIMCIK
: Rutubet alması.
ÇILTAK
: Zan altında bırakmak.
ÇİLTE
: Minder.
ÇİMDİRMEK
: Yıkamak.
ÇİMGE
: Bir tutam.
ÇIMIŞKI
: Hediye.
ÇIMKI
: İnce değmek.
ÇİMMEK
: Yıkanmak.
ÇİNCERE
: Tencere.
ÇİNDORUK
: En üst nokta.
ÇINGA
: Çinko tabak.
ÇINGI
: Ateş parçası.
ÇİNGİL
: Üzümden bir parça.
ÇİNKOV
: Emaye kap.
ÇİNKOVA
: Dam örtüsü.
ÇİPİL
: Verimsiz veya kalitesiz toprak.
ÇIPKI
: İnce söğüt sopası.
ÇIRA
: Yanı.
ÇIRAKMAN
: Yetiştirilecek kişi.
ÇİRİŞ
: Gözde oluşan pislik.
ÇIRITMAN
: Yetiştirmek, yetiştirecek kişi.
ÇİRK
: Hayvan gübresi.
ÇIRPI
: Dalın kesilmiş uçları.
ÇIRPMAK
: Sallamak,çalkalamak.
ÇİRTEN
: Yağmur suyunun aktığı yer.
ÇİRTEN
: Ahır kenarına çekilen tel ya da duvar.
ÇİSENTİ
: Hafif yağmur.
ÇİT
: Çalı çırpıdan oluşan engel.
ÇIT ÇIT
: Birbirine geçmeli bir düğme çeşidi.
ÇITAK
: Depeli arkası köylerine söylenir.
ÇİTÇİ
: Çiftçi.
ÇITÇIT
: Karşılıklı birbirine geçen düğme.
ÇİTELE
: Ov.
ÇİTİ
: Sepet, leğen.
ÇİTİLEMEK
: Çamaşırı elle ovmak.
ÇITIR PITIR
: Patlayabilen , ses çıkaran fişek , maytap vb.nin tümü.
ÇITIR PITIR BAYRAMI
: Üç ayların girişi.
ÇİTİRİK
: Bir çeşit ağaç.
ÇITLAK
: Eski kapılarda dilli anahtar.
ÇITLAT
: Engel, zan.
ÇİTLEK
: Kabuklu yemiş, düğme.
ÇİTLENBİK
: Narin.
ÇİTMEK
: Yamamak , dikmek.
ÇİTMES
: Hayvan tepmesi.
ÇIYAN
: Akrep.
ÇOBAN TANASI : Küçük taneli dolu.
ÇOĞAN
:Kimyasal madde yapımında kullanılan kısa boylu köklü bir
bitki.
ÇOĞAŞLAMAK
: Kısa süreli uyumak.
ÇOKCA YEMEK : Aşırı fazla.
ÇOLAK
: Sol elini kulanan kimse.
ÇOMAK
: Odun parçası.
ÇON
: Kalça, sırt.
ÇORAÇ
: Üzeri olmayan.
ÇORAK
: Verimsiz yer veya toprak.
ÇORAŞ
: Bir işi önemsemeden yapan kimse.
ÇOTUK
: Çok kalınlaşmış kurumuş kökler.
ÇOTURA
: Ağaçtan yapılan içine su konulan kap.
ÇOVALDI
: Çoğaldı, arttı.
ÇOVAŞ
: Sabah güneşi.
ÇOVAŞLAMAK
: Güneşlenmek.
ÇOVATMAK
: Çoğaltmak.
ÇÖDÜRÜM ÇÖŞ : Tahteravalli.
ÇÖĞDÜRMEK
: Ağdırmak.
ÇÖĞMEK
: Dolduruşa gekmek.
ÇÖKÜN
: Otur.
ÇÖLMEK
: Çömlek.
ÇÖMÇE
: Ağaç kepçe.
ÇÖMELEN
: Yer fasulyesi.
ÇÖNGÜL ÇÖNGÜL
: Çok dolmuş.
ÇÖNMEK
.
Yarı oturmak.
ÇÖPÜRDÜK
: Pürüz sıkıntılı.
ÇÖRÇÖP
: Pislik, küçük odun parçaları.
ÇÖRTEN
: Su oluğu.
ÇÖVDÜRMEK
: Dengesiz durmak.
ÇÖVE ÇÖVE DURMAK
: Yürümeye yeni başlyan çocuğun
ayaktadurması için söylenen söz.
ÇÖVÜRMEK
: Çevirmek.
ÇUKULATA
: Çukolata.
ÇUL
: Kilim türü kaba giysi.
ÇUL ÇABUT
: Parçalamış bez kumaş.
ÇUVALDUZ
: Büyük iğne.
ÇÜK
: Erkek cinsel organı.
ÇÜKÜNDÜR
: Pancar.
ÇÜKÜNDÜRÜK
: Şeker pancarının kaynatılmış hali.
DABAN
: Döşeme tahta.
DABAN
: Çeltik ekilen alet.
DABANCA
: Tabanca.
DABBASAN
: Neliği belirsiz.
DADA GETMEK : Bir şeyi sürekli başına kakmak.
DADAN
: Ağaçta yetişen, çitiriğe benzeyen tatlı yemişleri olan bitki.
DADANMAK
: Alışmak.
DAGAR
: Hektar.
DAGGA
: Dakika.
DAĞBAZLAMAK : Durduğu yerde duramamak.
DAĞDAN
: Isırgan otu.
DAĞLAMAK
: Vurmak.
DAĞLAN
: Isırgan otu.
DAĞLAYAN
: Isırgan otu.
DAĞSALI
: Dağlık köy topluluğu.
DAHA, DAHACIK DİHA
DAHACIK
: Yakını gösterme.
DAHRA
: Takım.
: Gösterme, işaret etme, başka yokmu?.
DAHTEREVALLİ : Kaldıraç.
DAKI
: Ziynet eşyası.
DAKILMAŞ, TAKIM AŞ
DAKIM
: Kesici alet.
: Yemeğin çorba, et yemeği, dolma, tatlı, pilav, hoşaf veya sıra
ile ikramı.
DAKKA
: Dakika.
DAKLAŞMAK
: Sataşmak.
DAL
: Ağaç.
DALABA GELMEK
: Çiftleşme zamanı gelmek.
DALAK
: Arı oğulunun sepette ilk yaptığı boş petek.
DALAMAK
: Hafif etkileyecek şekilde yakmak.
DALANMAK
: İncitma, incinmek.
DALAP
: Hayvanların çifleşme zamanı.
DALAŞMAK
: Kavga etmek.
DALBIZLAMA
: Acele etmek, sıkıntı içinde uğraşmak.
DALDI
: Kirlendi, battı.
DALDIRMAK
: Suya dömmek.
DALGIN DALGIN : Dolu dolu.
DALIM AĞRIDI
: Omuzun ağrıması.
DALINA BİNMEK : Omuzuna binmek.
DALLARI AĞRIMAK
DALMAK
: Böcek sokması.
: Omuzları ağrımak.
DAM
: Ahır, düz çatı.
DAMA
: Mayalı, mayasız hamurla yapılan bir tür çörek.
DAMAĞI
: Nezle.
DAMARINA BAŞMA
: Hoşlanmadığı davranışta bulunma.
DAMBAŞ
: Toprak örtülü çatı.
DAMBAŞI
: Balkon.
DANA
: Erkek sığır.
DANGALAK
: Saygısızca konuşan, patavatsız.
DANGIRDAMAK : Kafa ağrıtıcı konuşma.
DANIŞIKLI DÖĞÜŞ
: Aynı fikirde olmak, önceden planlamak.
DAPCIK
: Kabuk.
DAR
: Pekmek ocağında, şıra konulan hazne.
DARABA
: İnce tahtadan çakılmış üzerine sıva konulan bir bölme.
DARAK
: Tarak.
DARANMAK
: Taranmak.
DARCUK
: Küçük bez torba.
DARGAMAK
: Aralamak, ayırmak.
DARILMAK
: Küsmek.
DARIZAMAK
: İncelmek, nazelmek.
DARTI
: Tartı.
DASTALLI
: Pasaklı.
DAŞ
: Taş.
DAŞIN KATISINI YE
: Yemeği beyenmeyen kişi için söylenir.
DAŞINDI
: Taşındı.
DAŞIRA
: Tuvalet.
DAŞŞAK
: Hayalar, yumurtalıklar.
DAŞTAHDA
: Okulşlardaki tebeşirle yazılan siyah tahta önü.
DAŞURA
: Tuvalet.
DATLI
: Tatlı .
DATLI KİREÇ
: Bir cins alçı.
DAVAR
: Küçük baş hayvan keçi, koyun gibi.
DAVAR EVİ
: Koyunların koyulduğu yer .
DAVINA GELESİCE
DAVŞAN
: Tavşan.
DAVŞAN
: Tavşan.
DAVUL BİLEDENGİ DENGİNE
: Ölmesi temenni edilen beddua.
: Kız istemede sosyal ve kültürel durumları
eşit olması.
DAVULMA
: Ayrılma.
DAVUNA GELESİCE
: Sinirlendiği zaman karşı tarafa söylenen
söz.
DAVUTMAK
: Dağıtmak.
DAYAKLAMAK
: Kapıyı içeriden emniyete almak,kilitleme.
DAYAMAK
: Her hangi bir şeyi yere yaslamak.
DAYFALMAK
: Bayılma, içinin bir hoş olması.
DAYYON
: Diyorsun.
DAYZA
: Teyze.
DAYZA UŞAĞI
: Teyze çocuğu.
DAZA
: Teyze.
DAZLAK
: Tahta.
DAZLAK
: Başı kel olan.
DE
: Hadi,çabuk olmak.
DE BAKAM
: Hadi söyle bakalım.
DE DAHA
: Yakını gösterme.
DE HORDA
: Şurada.
DEBELENMEK
: Yerde yuvarlanmak.
DEBİL DÜBÜL
: Sıkışık vaziyette.
DEBİLDEMEK
: Ayakları ile tepinmek, yattığı yerde başkasını rahatsız etme.
DEBME
: Sıkıştırma.
DEDELEK
: Bostanlarda hayvanları korkutmak için yapılmış korkuluk.
DEDİDİ
: Söylemişti, demişti.
DEDİĞİ DEDİK ÇALDIĞI DÜDÜK
vaz geçmeyen.
: İnadından, söylediğinden, sözünden asla
DEGAR
: Tarla dönün.
DEĞDİRMEK
: Temas ettirmek.
DEĞİŞ TOKUŞ
: Alışverişte takas.
DEĞNEK
: Küçük sopa.
DEH DEYE DEYE EŞEK NE KADAR GİDER
: Zorlayarak, üsteleyerek
bir iş yürümez, kendinden olmalı.
DEHOL
: Defol.
DEKGELME
: Uygunluk (Tpatıp uygunluk).
DEKİ
: Hayvanın kara et kısmı.
DEKLEŞTİRMEK : Toplamak.
DELBEDER
: Fakir, düzensiz.
DELİ DÜŞÜNDÜĞÜNDE
: Yaptığı işin etrafındakilere zarar
verebileceğini .
TAVUK EŞİNDİĞİNDE
düşünmeyen dengesizce
hareket eden kisi.
DELİ ESPİRE
: İşine geldiği gibi konuşan kişi.
DELİ GEÇİ
: Yaramz kız.
DELİ GÜLLÜ
: Çok süslü.
DELİGANLI
: Delikanlı.
DELİKLİ
: Kalbur.
DELİL
: İspat etme, rehber, yol gösterici, yardım eden.
DELİNMEYO
: Delimiyor, delemedim.
DELLAL
: Bir haberi duyurmak için bağıran kişi, Bld.anonsu, ilanı.
DELME
: Delik açma.
DEMETLEMEK
: Tasarruf etmek, kontrol etmek.
DEMİ
: Değil mi?.
DEMİ , DİMİ
: Öylemi , tamam mı.
DEMİN
: Biraz önce.
DEMŞEK
: Yaramaz çocuk.
DENDİMİ
: Söylendimi.
DENE
: Tane.
DENETLEMEK
: Kontrol etmek.
DENK
: Örüşmüş büyük sebet.
DENKLEME
: Ayarlama.
DENSİZ
: Düşük konuşarak düşük iş yapan münasebetsiz hareket
eden.
DEPE
: Tepe .
DEPELİK
: Başa takılan gümüş ziynet.
DEPEMDE
: Başımda.
DEPENE VURURSAM DİLİNİ İSSIRDIRIM
: Suz artık söyleyip,
tekrar edip durma anlamında beddua.
DEPKİ
: Belin tekme vurulan ağaç kısmı.
DEPME
: Tekme.
DEPMİK
: Tekme.
DEPREŞMEK
: Aklına gelmek.
DEPTİ
: Hayvan vurması.
DERE KAŞI
: Uçurum kıyısı.
DERİN
: Söylüyorum, anlatıyorum, diyorum, yüksekliği kıyaslandığı
şeyle çok olan.
DERLEMEK
: Düzeltmek.
DERMEK
: Toplamak.
DERNEK
: Düğün.
DERT BULAŞMAKTANSA BOK
: Beladan uzak durmak, çekinmek.
BULAŞSIZ BİR KALIP SABUN İLE YIKAN+BIR.
DESTE
: Vazo.
DESTİ
: Topraktan pişirilerek yapılmış su kabı.
DESTUR
: Dikkatle, temenniyle başlama sözü.
DEŞİLESİCE
: Karnın açılması parçalanması bedduası.
DEŞİLMEYESİCE : Karnın açılmasını istemeyerek beddua etmek.
DEŞİRMEK
: Toplamak.
DEŞMEK
: Eşmek.
DEŞTİL DEŞTİL : Karnı büyük hamile kadın.
DEVE AKÇE ALAMAM-
: Parası yokken ucuzda olsa almayan, .
DEVE AKÇE GETİR ALIRIM
parası varken çok
pahalıda olsa alabilen için.
DEVE TABANI
: Bir nevi bitki.
DEVİRE GİTMEK : Ölen kişiye öldükten sonraki ilk üç gün dua için sabah
namazına gidip duada bulunmak.
DEVRENCİK TOPRAĞI
DEVRET
: Bahçe kapısı.
DEVTER
: Defter.
DEVTERİ DÜRÜLESİCE
DEYHA
: Bulaşık yıkamada kuallanılan kirli toprak.
: Kızgınlık anı söylenen söz.
: İşte.
DEYİN DEYİN UNUDURUN
: Söyleyeyim diyorum unuduyorum.
DEYİRMEN
: Değirmen.
DEYNEK
: Sopa, baston.
DEYNEKÇİ
: Bir işin organizesini sağlaması için anlaşma yapılan kişi.
DEYUS
: Namuslu iş yapmayan.
DEYVEMEM
: Söylemem, anlatmam.
DEYVER
: Söyle.
DEYZA
: Teyze.
Dİ YORA
:.
DİBABİ
: İşini bilen bir işin erbabı.
DİBABI
: Kurnaz .
DİBBİDİ
: Kısa bacaklı.
DİBEK
: İçerisine buğday vb. konularak ezilen kap.
DİBEK
: Ortası çukur bulgur dövülen taş.
DİBEKLİK
: Bulgur , tarhana gibi şeylerin yapıldığı , kurumaları için
Bir yere tarif için işaret etme.
serildiği alan.
DİBELEK
: Ekinin kavrulmuş halini dövmeye yarayan tahta alet.
DIBIL
: Köpek yavrusu.
DIBIL DIBIL
: Yavaş yavaş yürüyen.
DİBİŞ
: Köpeği şağırma şekli.
DİDABAN
: Tarla bekçisi.
DİDDİRİ
: Dengesiz.
DİDE
: Dede.
DİDEÇLEMEK
: Parçalamak .
DİDELEMEK
: Yumuşak bir bütünü parçalama ayırmak.
DİDİRMEK
: İnce bir delikten fışkırtmak.
DİDİRMEK-DİĞDİRMEK
: Küçük abdest bozma, sıvının bulunduğu
yerden yavaş akışı.
DİDİŞMEK
: Kavga etmek.
DİĞDİRMEK
: İşemek.
DİĞREN
: Sap tutmaya yarayan demir araç.
DİHA
: Orada.
DİK
: Atların gözlerinin bağlanarak koşulduğu içinde buğday ezilen
yer.
DIKADIM
: Kapattım.
DIKAMAK
: Kapatmak.
DİKİ
: Hayvanların baldırındaki et.
DIKILMAK
: Göçüp ölmek.
DİKİLMEK
: Ayağa kalkmak.
DİKİM
: Lokma.
DIKIM
: Yenilen yiyecekten arta kalan.
DIKMAK
: Yemek yemek.
DİKME
: Fidan.
DİLBURAN
: Vakti geçmiş meyve.
DİLBURMA
: Köylerde göze kaçan pislikleri dil ile alma yöntemi.
DİLDİRİM
: Gzel , hoş.
DİLDİRME
: Büyük ağacı dalı kullanılabilir şekilde kestirmek, tahta
yaptırmak.
DİLLEMEK
: Dedi kodu etmek.
DİLME
: Kesme.
DİMIT
: Hayvana sarılan odun yükü.
DİN
: Çorap ve trikotajda ilmek .
DIN DIN
: Herşeyden nem kapmak ağlamak.
DİNAMA
: Elektrik motoru.
DİNELEK
: At sineğinde sığırın kuyruğunu kaldırıp koşması.
DİNELME
: Karşı gelmek.
DİNELMEK
: Dikilmek.
DINGIDI
: Çalgı.
DİNGİL TOKMAK : Takla atmak.
DİNGİLDEK
: Eğreti.
DİNGİLDEMEK
: Ayakta zor durmak.
DINGILMAK
: Birden yıkılmak.
DİNGİLMEK
: Düşmek , ölmek.
DINGIRDAMAK
: Alay etmek, önem vermemek.
DINGIRDAMAK
: Boş yere gürültü yapmak.
DINGIRT
: Gereksiz ses çıkartan kişi.
DINGIRTI
: Kulağa hoş gelmeyen gürültü.
DINNAK
: Tırnak .
DİP BİNADAN
: İptidadan, başlangıçtan.
DİP KIYI
: Her yer.
DIRACA
: Büyük bir kimseye karşı beklenmedik cevap verme karşı
çıkma.
DİRAN
: Dirgen.
DİRECEN
: Destek verilen ağaç.
DİREŞMEK
: Karşı koymak.
DİRGEN
: Tarım aracı.
DİRİ YAĞ
: Susam .
DİRLİK
: Geçim düzen.
DİRLİKSİZ
: Geçimsiz, huysuz.
DIRMIK
: Tırmık.
DIRNAK
: Tırnak.
DIRNAKSIZ-TIRNAKSIZ
: Düşünsesiz hareket eden sonunda
başkasına zararı dokunan.
DIRTLATMAK
: Ossurmak.
DİŞ GÖLLESİ
: Çocuğun ilk çıkan dişi için yapılan gölleli merasim.
DİŞEMEK
: Kızmak, aletin ağzını eğelemek.
DİŞİ GÜZEL
: Sansar veya gelincik hayvanı.
DİTMEK
: Yumuşak bir bütünü parçalama ayırmak.
DİTMEK
: Paramparça ayırmak.
DİTTİRİ
: Yere konulan iki taşın üstündeki çomağı çelme ile oynanan
bir oyun.
DIYDIR DIYDIR
: Kısa olan.
DİYHA
:: İşte.
DİYORA
: Orası , şurası.
DİZEME
: Tahtadan yapılan çit.
DIZIR DIZIR
: Sapasağlam.
DODTİRİ
: Kısa kuyruklu şalvar.
DODUK
: Aşağılama.
DOKTUR-TOKTUR
: Doktor, hekim.
DOKUMAK
: İşlemek, ceviz hasadı.azarlamak kızmak.
DOKUZ KAYA
: Top ve dokuz adet üst üste konabilen küçük taşla oynanan
oyun.
DOLAK
: Atkı.
DOLAMA
: Parmak uçlarında çıkan iltihaplı yara.
DOLAMAN
: Bir nevi mantar.
DOLAMAN
: Kırlarda yetişen bir mantar türü.
DOLAŞIK
: Karışık, karışmış olan.
DOLBAZLAMAK : Durduğu yerde duramamak.
DOLMA
: Yaprak sarması.
DOLMA BEBERİ : Dolma biberi.
DOLMA İÇİ
: Yaprak içi.
DOLUKMA
: Kolda ya da bacakta oluşan laktik asit birikmesi.
DOMATİS
: Domates.
DOMBAY
: Domates
DOMBOK
: Cahil,hiçbir şeyi bilmeyen.
DOMDOM BÖCEĞİ
DON
Manda.
: Siyah böcek.
: Yöreye mahsuz kıyafet.
DON ELİN,GÖYNEK ELİN-BİZİM KÖYE DÜĞÜNE GELİN
Herşey emanet iş yapıyoruz.
DON KESMEK
: Bitkilerin soğuktan bozulması.
DONBARA
: Fazlasıyla şiş.
DONLUK
: Don dikmek için ayrılan çeşitli kumaş.
DONUK
: Bulanık,parlak olmayan.
DONUZ
: Domuz.
DONYAĞ
: Hayvanın iç yağı.
DORAMAK
: Parçalamak, kesmek.
DOROTU
: Dereotu.
DORU
: Falan .
DORU
: TRUE.
DORUK
: Tepe.
DOZER
: Kepçe.
DÖBÜL BÖBÜL
: Paytak paytak(yeni yürümeye başlayan çocuklar için
söylenir).
DÖKEGOMİYESİCE
: Bir tür kızma.
DÖKÜLE KALSIN : Kala kalsın boşa gitsin anlamında beddua.
DÖL
: Yavru.
DÖL ATMAK
: Rahat .
DÖL BAŞLADI
: Kuzulama başladı.
DÖL DÖKMEK
: Randıman vermek.
DÖL TUTMAK
: Koyunların kuzulamaya başladığı zaman.
DÖLEK
: Rahat.
DÖLEK
: Kabarıntı teşkil etmek.
DÖMBEK
: Gergin deriye kasnak geçirilerek yapılan çalgı.
:
DÖMELMEK
: Kabartı teşhir etmek.
DÖNBEK
: Tef.
DÖNBELEK
: Darbuka.
DÖNBELEKÇİ
: Dalkavuk.
DÖNÜM
: Tarlada hektar.
DÖŞEĞİ KABA BULMAK
: Gittiği yerde rahat eden, yapılan ikram ve
hürmetten memnun kalan kişi.
DÖŞŞEK
: Yatak.
DÖŞÜMEK
: Elma, armut vb. meyvaları toplamak.
DÖVECEK
: Sarımsak döveceği.
DÖVEÇ
: İçindeki sarımsak ezilen kap.
DÖVEK
: Dövelim.
DÖVELEÇ
: Katı maddeleri ezmeye yarayan alet(Havan).
DÖVME
: Pekmezin katılaşmış hali, ağda.
DÖVÜŞMEK
: Kavga etmek.
DUBAKAM
: Biraz bekle acele etme.
DUDAK BOYASI : Ruj.
DUKUZ ÇARŞAMBA BİRARADA
: Bütün işlerin aynı ana sıkışması, denk
gelmesi.
DULDA
: Güneş görmeyen.
DULUK
: Şakak, avurt, kulak arkası.
DUMA
: Öksürük.
DUMA TUTTU
: Nöbet halindeki öksürük .
DUNUK
: Mat.
DURGUTMAK
: Durdurmak.
DUT ÇARŞAFI
: Dut ağaçlarından dut çırparken kullanılan büyükçe çarşaf.
DUT ÇIRPMAK
: Dut ağacının meyvelerini yemek için büyük bir örtüye
silkmek.
DUTAMAK
: Sığınılacak yer.
DUTMAK
: Tutmak.
DUTUVERİN Nİ? : Tutuverir misin?.
DUVAK
: Gelin örtüsü.
DUZ
: Tuz.
DUZ GABA
: Tuz konulan kap.
DUZ KİL PARASI OLMAK
: Para olarak borcunu ödeyerek kişinin
borcunu az az ödediğini anlatmak.
DÜĞE
: Dişi inek yavrulamamış.
DÜĞEN
: Harman aracı.
DÜĞÜN AŞI
: Yoğurtlu çorba.
DÜĞÜN EBESİ
: Düğüne çağıran düğün davetiyesi dağıtan kişi.
DÜKKAN
: İş yeri büro.
DÜNDERME
: Çatı çatı arası.
DÜNEMEK
: Kuş cinsinin uyumak için konduğu yer.
DÜNÜR
: Evlenen gençlerin anne ve babaları.
DÜRMEK
: Katlamak ,oradan kaldırmak,tostoparlak yapmak..
DÜRÜ
: Hediyelik giysi.
DÜRÜLMEK
: Tostopar katlanmak.
DÜRZÜ
: Utanmaz, sevilmeyen iş yapan.
DÜŞEYAZMAK
: Düşmek üzere olma.
DÜVE
: Dişi inek.
DÜVEN
: Harman aracı.
DÜZ
: Yaz.
DÜZÜLMEK
: Süslenmek, üst baş almak.
E BAKAM
: Demek öyle, tamam öyle olsun.
EBANİM
: Doğum ebesi.
EBE
: Büyük anne, çocuk oyunlarında sorumlu kimse.
EBELEMEK
: Çocuk oyununda dokunmak, görmek, yakalamak.
EBEM EKMEĞİ
: Madımak.
EBEM SUDAN
: Çocukların toprakla oynadığı oyun türü.
EBEN BOHÇASI : Papatya.
EBESİNİ GÖRMEK
EBESÜT
: Kötü bir sonuca varmak , ölmek.
: Un ve sütten yapılan özel ekmek.
EBİCCİ
: Eli sıkı, azar azar veren.
EBİL KABIL
: Rasgele.
EBRİMEK
: Eskimek.
EBUSUT
: Ebusut efendi (Hiçbir kötü hareketi yok).
EBÜR CÜBÜR
: İncir çekirdeğini doldurmaz.
ECCİCİK
: Azcık.
ECCÜCÜK
: Azıcık, bir parçacık, çok az.
ECCÜK
: Az biraz.
ECCÜK SÖBE EMME NÖRMEL
: Yükü biraz uzunca ama normal.
ECİR
: Tuhaf, acayip, sabır.
ECÜK
: Küçük.
ECÜK CÜCÜK
: Bozuk çürük.
EDEN
: Ben.
EDEVAT
: Tamir için kullanılan takım, takımlar.
EDİK
: Çocuğun ayakkabısı.
EDİK
: Delikli naylon çocuk ayakkabısı.
EDİRAF
: Etraf, çevre.
EDÜK
: El örgüsü yarım çorap.
EFE
: Kabadayı, kaba kuvvetle geçinen kimse.
EFİL EFİL
: Serin esmek.
EĞİŞMEK
: Yatkın.
EĞLEMEK
: Durmak.
EĞLEŞMEK
: Oyalanmak.
EĞMENE, MEŞMENE
: Gönülsüz ve çok ağır tarzda.
EĞRELİ ÇEHRELİ
: Asık suratlı.
EĞREN
: Sudaki anafor.
EĞRETİ
: Benimsenmeyen, geçici.
EĞSERİ
: Küçük çivi.
EĞŞEK
: Eşek.
EĞŞİ
: Ekşi.
EHTİ
: Sonradan görme.
EHTİYAR
: İhtiyar, yaşlı.
EKE
: Kabadayı.
EKİN
: Buğday.
EKİN KELLESİ
: Başak.
EKİŞ
: Buğdayı ezmede kullanılan , altına keskin taşlar çakılan
araç.
EKİŞ YAPMA
: Ekin ekme.
EKLEME SAPLAMA
: Yarım yamalak.
EKLEŞMEK
: Musallat olmak,takılmak.
EKMEK BALIĞI
: Bayat ekmek dilimlerinin hamura bulandırılarak kızgın yağda
pişirilmesi.
EKMEK EVİ
: Aşhane, kiler.
EKSİ
: Aksi.
EKSİK ETEK
: Kadın.
EL
: Yabancı.
EL ADAMA TÜRKÜ YAKAR
: El adama ne der?Arkasından konuşur.
EL EŞ
: Dost arkadaş.
EL FENERİ
: Işıldak.
EL LAMBASI
: Fener.
EL ÖPMELİK
: Armağan vermek.
EL PALASI
: Bir şey yedikten sonra elleri silmek için ıslak ve kuru bez.
EL VERMEK
: Bir işde ehil olan kimsenin sanatını, marifetini başkalarına
öğretmek.
ELBEZİ
: Sürgüç.
ELBİS TAVUĞU GİBİ
: Yabani.
ELDEN
: Başkasından, yabancıdan.
ELEK
: Eleme aleti.
ELEMSEMA
: Gökkuşağı.
ELETMEK
: Götürmek.
ELEZGİ
: Kilit.
ELİ BELİNDE
: Balkonların altına konulan destek.
ELİ İLE GETİRDİĞİNİ KARNI İLE GÖTÜRMEK
: Kendi getirdiğini kendi
yemek.
ELİ OSMAN
: Ali osman.
ELİF ELİF
: Serin esmek.
ELİMDEN ATAYAZDIM
: Elimden az daha düşürüyordum,
tutamadım.
ELİN GICIR GICIR EDERSE CEBİN ŞIKIR ŞIKIR EDER
:
Çalışırsan para kazanırsın .
ELLEDEN
: Başkalarından.
ELLEK
: Kalleş kaypak.
ELLEME
: Dokuma, yaklaşma, oynama.
ELLERİM DONDU DA BUYDU
: Soğuktan çok üşümek.
ELLEŞMEK
: Birlikte tutmak.
ELLİK
: Eldiven.
ELLİKLEME
: Yolunmuş bir tutam yaprak, ot.
ELLİKLEME
: Yolunmuş halde bulunan nohut ya da mercimek.
ELMA
: Alma.
ELTİ
: Erkek kardeşlerin hanımları.
EMECEN
: Küçük kertenkele.
EMENDİRMEK
: Yormak.
EMENKESE
: Bir cins erik.
EMENMEK
: Varmak.
EMESKENE
: Bir cins erik.
EMİ?
: Tembihleme manasında.
EMİŞTİRMEK
: Koyun, keçi ve sığır yavrularının annelerinin yanına bırakıp,
emxirmek.
EMİZE GİDİYOZ : Evimize gidiyoruz.
EMME
: Ama.
EMMİ
: Amca.
EMMİ UŞAĞI
: Amca oğlu.
EMMOOĞLU
: Amca oğlu.
EMNANİM
: Emine kadın.
EMNE
: Emine.
EMSAL
: Yaşıt eş denk.
EMSİZ
: Önemsiz.
EMZADE
: Amca çocuğu.
EMZİK
: Herhangi bir sıvıyı dökmek için yapılan uç.
EMZİK
: Süt kardeş.
EN
: Hayvanların kulak delinerek veya kesilerek işaretleme.
EN CİN
: En ufak.
ENBELA
: Kolay kolay.
ENDİRİN
: İndirin.
ENELTER
: Anahtar.
ENEZE
: Ağır hareket eden, mızıldıtı.
ENGEBE
: Engel, mani, küçük tepe veya tümsek.
ENGEME
: Set.
ENGİN
: Alçak.
ENİK
: Köpek yavrusu.
ENİNE ALMAK
: Üstüne görev saymak.
ENLEMEK
: Küçükbaş hayvanlara yapılan işaret.
ENMEK
: İnmek.
ENNİNE ALMAK : Yanına almak yanına kesmek üstüne görev almak.
ENSERİ
: Büyük çivi.
ENSİN
: İnsin.
ENSÜKLÜ
: Çocuk.
ENSÜN
: Elbette.
ENTARİ
: Elbise.
ENTERE
: Gömlek.
ENTERESE
: Alaka.
ENTERESE ETMEK
ENTERİ
: Entari.
ENÜK
: Köpek yavrusu.
: İlgilendirmek.
EPEK
: Ekmek.
EPİŞEK
: Yapışkan sırnaşık.
EPSEM
: Bir çesit küçük sinek, kaynamış şeker pancarı.
ERDEN
: Sabah erkenden, vakitlice.
EREZİ
: Kapı kiliti.
EREZLE
: Eski kapılara takılan zincirden kilit.
EREZLEMEK
: Kilitlemek.
ERGENİ
: Yetişkin olan insan.
ERİNMEK
: Üşenmek.
ERİŞMEK
: Uzanmak.
ERİŞTE
: Evde yapılmış, şehriye yerie hamur kurusu.
ERKEÇ
: Besili erkek keçi.
ERKEN
: Sabah .
ERMEK
: Maksada ulaşmak, kavuşmak.
ERNİMEK
: Eskimeye yüz tutmak.
ERÜK
: Erik.
ESAME
: Belirti, alamet, iz.
ESAN
: Dingil.
ESBAB
: Yıkanacak çamaşırlar, sebep.
ESE GALMAK
: Musallat olmak müptela olmak.
ESELEMEK
: Herşeyi düzgün yapmamak.
ESERİ
: Büyük çivi.
ESGİN
: Hafif rüzgar.
ESİ
: Yarısı yanmış odun.
ESİRAN
: Tavada yapılan yemekleri çevrimeye yarıyan hamur kazma
aleti.
ESİRGEMEK
: Sakınmak.
ESİRİK
: Ne yaptığını bilmez.
ESİRMEK
: Şımarmak.
ESKER
: Asker.
ESKİ KULAĞI KESİKLERDEN
: Yaşanmış tecrübesi ve bilgisi olan kişi.
ESKÜ
: Eski evlerde odalardan biri.
ESMEK
: İstemek.
ESMEK
: Üzerine gelmek , biriyle sürekli uğraşmak.
ESSAH
: TRUE.
ESSAHTAN
: Sahiden.
ESSALATİ
: Durup dururken , aniden.
ESSAN
: İhsan.
ESTİL ÜSTÜL
: Rsat gele , dikkat etmeden.
ESTÜR-ÜSTÜR
: Rasgele.
ESÜK
: Eksik.
ESÜKLÜ
: Kadın.
EŞ ETMEK
: Uzatmak.
EŞEK ARISI
: Yaban arısı , bal arısının büyüğü.
EŞELEK
: Meyve artığı.
EŞET
: Çok ağır.
EŞGİÇ
: Ateş karıştırıcı demir.
EŞİ
: Ekşi.
EŞİ Şİ EYŞİ
: Bir şeyi benzeri, aynısı, hayat arkadaşı, ekşi olan.
EŞİGIZA
: Gelinin kız kardeşi.
EŞİK
: Kapı giriş alt kısmı.
EŞİK
: Kapı altı tahta.
EŞİNMEK
: Ayaklarıyla toz çıkararak toprağı karışmak.
EŞME
: Pınar, bir yeri kazmak.
EŞOĞLAN
: Damadın erkek kardeşi.
EŞŞEK
: Eşek, yüksek yere çakmak için çakılan veya bacaklı tahta
düzen.
EŞUGARİYE
: Aşikar, açıktan.
ETFAYİ
: İtfaiye.
ETİL EÇİL
: Serin esmek.
ETLAŞA SÜTLAŞA KARIŞMAK
ETLİK
: Besilik.
: Herşeye burnunu sokmak.
ETME AGA
: Yapma diyorum ağabey.
ETTEN EVELİ ÇÖLMEĞE DÜŞMEK : Herşeye karışmak.
EVCEK
: Ailece.
EVECEN
: Aceleci.
EVECÜK
: Acele eden telaşeli.
EVELAHİR
İlk önce yaşanan olay.
EVELİ
: Eskiden.
EVERMEK
: Evlendirmek ,evlenmek.
EVET
: Aceleci, sabırsız.
EVGAT
: Avukat.
EVİ ÇEVİRMEK
: Evi geçindirmek,aileye bakmak.
EVİ ONARMA
: Evi düzeltme.
EVİNİZDE DOLAP DURUMU YİİN
: Misafire ikram ederken daha fazla
yemelerini istirham ederken, latife.
EVLET
: Bostanlarda sulu ziraatte tonçla çevrili ufak ekim sahası.
EVMEK
: Acele etmek.
EVSÜK
: Eksik, noksan.
EVSÜKLÜ
: Eş, kadı.
EVZAHRA
: Kandil gecelerinde kıymetli halı , eşarp ve peştamalların
sergilenmesi.
EY
: Efendim buyur.
EYE
: Bile.
EYECEN
: Bazı otların başağı.
EYELEMEK
: Bilelemek.
EYİ
: İyi.
EYİRMEK
: İplik haline getirmek.
EYLEMEK
: Biraz beklemek, bir müddet beklemek.
EYLEŞMEK
: İkamet etmek, kalmak, oturmak, oyalanmak.
EYLEYİVER
: Dur .
EYMENE MEŞMENE
EYREN
: Gönülsüz çok ağır tarzda .
: Büyük çaylarda, sığ yerlerde su anaforu.
EYRETİ
: Sağlam olmayan.
EYSEREN
: Ekmek edilirken pazı çıkaran demir.
EYSERİ
: Çivi.
EYSİ
: Yarı yanmış odun parçası.
EYŞİ
: Ekşi.
EYÜ
: İyi.
EZA
: Kibrit.
EZELİ
: Eskiden.
EZĞİ
: Nazlı,eza,cefa etme.
EZİYET EDİPDE NOCAK
: Neden eziyet ediyorsun, ne için sıkıntı
veriyorsun.
EZZAHRA
: Büyük yılan.
FADİME
: Fatma.
FAKIR
: Fakir olan kimse.
FALAKA
: Atı arabaya bağlayan uzun tahta dilek.
FALFURİ
: Sağı solu belli olmayan,dönek adam.
FALLE DON
: Pijama.
FANİLE
: Kazak.
FARFARA
: Lüzumsuz gürültü.
FARİMEK
: Gücü azalmak.
FASİLLE
: Fasülye.
FASLA
: Parça,kabarıntı.
FAŞA
: Fahişe.
FATIMA
: Fatma.
FELAN YER
: Belli olmayan yer.
FELFECİR
: Çok aydınlık.
FELFURİ
: Sağı solu belli olmayan.
FELLE VERMEK : Aşikar olmak.
FENER
: Işık.
FENGARE
: Yünü ip haline getiren alet.
FER
: Gözün beyaz kısmı.
FERA
: Tapu.
FERFENE
: Ortaklaşma.
FERMANE
: Salta.
FERMANİYE
: Hırka, fanila kazak.
FERZİ
: Fevzi.
FES
: Kırmızı renkli, püsküllü, silindir biçiminde bir başlık.
FESLİĞEN
: Güzel kokulu bir çiçek.
FESTİKA
:Kuru üzüm.
FETDAN
: Yalancı, dolandırıcı.
FEYİL
: Doymazlık, açgözlülük.
FEYİLSİZ
: Doymak,kanmak,bilmez,açgözlü.
FEYRETMEK
: İhtiras.
FIDIRMAK-FIYDIRMAK
: Hırsla atma, kuvvetli atma, fırlatma.
FİĞ
: Yem.
FIKIR FIKIR
: Kaynama şekli, hareketli olma hali.
FIKIRDAK
: Yaramazlık yönünden yerinde duramayan.
FIKLATMAK
: Çimdik atmak.
FİLCAN
: Fincan.
FILDIR FILDIR
: Yerinde duramayan.
FILDIRFIŞ
: Yerinde duramayan oynak.
FİLKE
: Musluk.
FİLTEKE
: Demir telden yapılmış u biçiminde el işi aleti.
FİNGİR FİNGİR
: Oynak.
FINGIRDAMAK
: Dönerek ses çıkartmak.
FİNGİRDEK
: Kötü kadın.
FIRAŞ
: Küçük kürek.
FİREK
: Kilit.
FIRIN AŞI
: Kurtulmuş kemik ile göcenin kara fırın pişirilmesi.
FIRIN SÜNGÜSÜ : Fırın içindeki külleri temizlemeye yarayan ucu palalı sopa.
FIRINAŞI
: Besi kemikleri kurutulur, bu kemikler göceyle beraber bir
tencereye veya bir .
çömleğe konup akşam mahalle fırınına konur. Sabaha kadar
fırında bişen .
bu aş olur ve sabah kahvaltı yerine yenir..
FIRLAMAK
: Bulunduğu yerden birden çıkmak.
FIRLATMA
: Atma.
FIRTMAK
: Gücenivermek.
FIRTMAK
: Arayı açmak.
FİSKE
: Sulama tabancası.
FISLAK
: Bir çeşit hamur tatlısı.
FİSTAN
: Etek.
FİŞARE
: Oynatma, kötü kadın.
FİŞEK
: Eski yayıklarda ayran dövülen tahta.
FİŞFİTLEMEK
: Aleyhinde fitnelemek.
FIŞIR FIŞIR
: Aşırı derecede yaş.
FIŞIRDAMAK
: Ekşimek.
FIŞKI
: Hayvan pisliği.
FIŞKIN
: Ağaçta oluşan taze sürgün.
FIŞKIRIK
: Fışkıran su.
FIŞLATMAK
: Suyun veya bir sıvının aniden bir yere sıçraması, filan
adamın lakabı.
FİŞNE
: Vişne.
FİŞON
: Kar fırtınası.
FIYDIRMAK
: Fırlatmak.
FİYETLI
: Pahalı.
FIYMAK
: Hızlı.
FOKUR FOKUR : Suyun kaynama şekli.
FOL
: İçi alçıyla doldurulmuş sahde yumurta.
FOLDUR FOLDUR
: Bol.
FOLLUK
: Tavuğun yumurtladığı sandık.
FONGRAF
: Gramafon.
FORK
: Laçka olmuş.
FOSLADI
: Söndü.
FOSUR FOSUR : Yumuşak kaba ve içine çekme.
FOŞLAMAK
: Gür akan su sesi.
FOŞUR FOŞUR : Çok akan.
GAAY
: Kadına hitap şekli.
GAB GACAK
: Mutfakeşyası.
GABA
: Yumuşak.
GABA
: Hafif tombul kişi.
GABA GÜRÜLTÜ : Boş gürültü , iş yapamayacak kapasitede olan.
GABA ŞEKER
: Beyaz büyük şeker.
GABA ŞEKER
: Akide şekerinin büyük ve beyazı.
GABAK SAPI
: Tulumba tatlısı.
GABA-KABA KÜLLÜK
: Zengin yer, zengin kimse.
GABARMAK
: Azemet taslama ,büyüklenme.
GABCIK
: Mervi kovanı.
GABICAK
: Kaplı.
GABIK
: Kabuk.
GABMAK
: Isırmak.
GACI
: Kardeş.
GACIM
: Kardeşim, kedisine yakın hisseden kişi.
GACİM
: Arkadaşım.
GACUNA
: Büyükanne.
GAÇIL
: Kenara çekil.
GAÇMAK
: Bir şeyin içine girmek yada düşmek.
GADA
: Kadar.
GADAK
: Küçük ayakkabı çivisi.
GADAYFI
: Yuvarlak içinde börek ya da pasta yapılan kap.
GADE
: Bardak.
GADERE GIRKBEŞ
GADEYFİ
: Kadayıf.
GADIN
: Hanım.
: Şansına.
GAFA
: Kafa.
GAFAKADI
: Nüfuz cüzdanı.
GAGAMAK
: Ucu sivri olan.
GAGGIMAK
: Gaga, gagaya benzer çıkıntı.
GAGGİRİ
: Çok zayıf.
GAGIŞLAMAK
: İtmek.
GAGUDİ
: Bir hayvanı koşturmak.
GAGUL GUGUL : Düzgün olmayan , eğri büğrü.
GAĞAZ
: Akraba.
GAĞGIMAK
: Koşmak.
GAĞIZGI
: Demir saç.
GAĞNI SIRTI BELİRSİZ
: Sözünde durmayan, güvenilmez kimse.
GAHBE NALLI
: Kızgınlıkla söylenen argo söz.
GAHIR
: Tasa.
GAHİR
: Tane.
GAHİRSİZ KAYA DİBİ YOK
: Mutlaka her tarafta bir sıkıntı var, her işin
bir zorluğu var.
GAHROLASICA
: Allahtan kahrolması istenen kişi.
GAHROLMESİCE : Perişan olması istenmeyerek beddua edilen kişi.
GAHVE
: Kahve.
GAK
: Meyve kurusu.
GAK
: Oturduğu yerden ayrılmak dikilmek.
GAK GALİ
: Kalk artık.
GAK GİDEM
: Artık gidelim.
GAK GİT
: Artık git.
GAKALAMAK
: Azarlamak.
GAKIR GAKIR
: Çok sesli gülmek.
GAKIRDAK
: Kuyruk ve iç yağının kavrulması ile kaşan bakiye.
GAKIRDAK
: Burundaki kurumuş mukus.
GAKIŞLAMAK
: İtelemek.
GAKKİRİ
: Zayıf .
GAKLAMAK
: Eti kemiğinden ayırmak.
GAKMA
: Büyük kaya çıkıntısı.
GAKMAK
: İtmek.
GAL
: Bekle.
GALA
: Artık.
GALABALIK
: Çok.
GALAK
: Bir işin bitimi ya da yapılmasını anlatan kelimenin sonuna
eklenir.
GALANI KOPARMAK
: Başına buyruk, sorumsuzca hareket
etmek.
GALAS
: Kereste.
GALASIZ
: Düşüncesiz.
GALAYLAMAK
: Sövmek.
GALBUR
: Deriden iri gözlü elek.
GALDIR AT
: Bulunduğu yerden alıp atmak.
GALDIR GAŞAK : Yıpranmış.
GALDIR GULDUR: Düzensiz, plansız, rastgele.
GALDIRIM
: Taş döşeli yol.
GALDIRIM MÜHENDİSİ
: Boş gezen kimse.
GALE ATMAK
: Adam yerine koymak.
GALEAK
: Hızlı kişi.
GALEBET
: Hısım.
GALEVTE
: Yumuşak ayakkabı.
GALFA
: Okul hizmetlisi, ustanın baş yardımcısı.
GALGAN
: Büyükçe diken, genellikle buğday tarlalarının ortasında olur.
GALİ
: Artık.
GALİ GULÜ
: Kemik ve deynekle oynanan çocuk oyunu.
GALİK
: Naylon ayakkabı.
GALİK
: Tamam.
GALİK
: Naylon çocuk ayakkabısı.
GALİM-GARİM
: Bundan sonra yapacağı veya yaptığı iş.
GALIN HERİF
: Şişman adam.
GALİŞ
: Lastik ayakkabı .
GALİŞ GULUŞ
: Eskiden kemik ve sopalarla oynanan bir çocuk oyunu.
GALIVESİN
: Bir işi yapmaktan dönme karar değiştirme.
GALLAK
: Yaşlı, zayıf hayvan.
GALLE
: Pişmiş kabak tatlısı.
GALLE
: Büyük parça.
GALTAK
: Kötü kadın.
GAM GAVET YOK
: Küçük sorunları büyütüpküsme bahanesi
yapma.
GAMA
: İki tarafı keskiğn bıçak.
GAMAŞMAK
:.
GAMBIR
: Kambur.
GAMBUR
: Kambur.
GAMI YANMA
: İçi cızlamak, acımak.
GAMIŞ
: Sulak yerlerde yetişen keskin uçurtma yapmaya yarayan
Gözün güneş görmesi.
bitki.
GAMRAH
: Sık.
GANARE
: Mezbaha.
GANASUN
: İnan ki.
GANATA
: Eşlerin babaları.
GANCIK
: Kadın, dişi.
GANCIK
: Dişi, dişi hayvan.
GANDİL
: Kuplu ufak sepet.
GANDİL
: Kandil.
GANDIRMAK
: Yalan söylemek ,aldatmak.
GANEFER
: Kalorifer.
GANEVİÇE
: İğne ile yapılan desenli işleme.
GANGAL
: Dikenli, vahşi bir bitki.
GANGIRTMAK
: Koşturmak.
GANI
: At arabası.
GANİ
: Bol, çok, fazla.
GANI ALMAMAK : Kıskançlık, çekememezlik.
GANI BOZUK
: İşlerine alışverişine hile dalavere karıştıran.
GANI GIYILMAK : Acıkmak.
GANİ GÖNÜLLÜ : Cömert olan.
GANI GÖVE
: Karnı göve.
GANI YARIK
: Karnı yarık yemeği.
GANIKMAK
: Doymak.
GANIM
: Kardeşim.
GANIMIN İÇİ GİBİ : Dağınık.
GANIN MURADI : İçten arzulanan, özlem duyulan, çok istenen istekler.
GANIRTMAK
: Eğmek, zorlayarak bükmek.
GANITTIRMAK
: Bükmek veya yerleştirmek için eylem.
GANMAK
: İnanmak.
GANMAK
: Doymak.
GANNINI ÇÜRÜTMEK
: Kötü düşünmek , düşüncesini bozmak.
GANTAR
: Yaylı terazi.
GAP
: Tabak.
GAP GACAK
: Tencere, tabak.
GAPAKLAMAK
: Suçunu gizlemek.
GAPAKLANMAK : Yüz üstü yere düşmek.
GAPAMA
Küpte bişen etli yemek.
GAPCIK AĞIZLI
: Ağzında laf eğlenmeyen, sır tutamayan.
GAPÇUK
: Cevizin yeşil kabuğu.
GAR
: Kar.
GARA
: Siyah.
GARA FATMA
: Kökü yenen bir ot.
GARA FATMA
: Hamam böceği.
GARA GABIK
: Kestane.
GARA GAZOZ
: Kola.
GARA GIZ
: Hamam böceği.
GARA, BERE İÇİNDE
GARAGABUK
: Kestane.
GARAGAÇAN
: Eşek.
GARAKUCAK
: Karga beyni.
GARALTI
: Gölgelik.
: Yaralı hasta.
GARALTIN GAKSIN
: Ölmesi için beddua edilen kimse.
GARALTIYA GELMEK
: Sinmek, saklanmak.
GARANLUK
: Karanlık, aydınlık olmayan.
GARASABIK
: Kestane.
GARAZ
: Zarar vermek, kötü fikirli.
GARD
: Yaşlı.
GARDAŞ
: Kardeş .
GARER-AYAR GRANTUVALET
: Çok şık.
GAREZ
: Kötülük.
GAREZİNE
: İnadına.
GARGA
: Kartal.
GARGA BEYNİ
: Yogurtla pekmez karışımı.
GARGA BURNU : Ucu karganın gagasına benzeyen pense
karganın gagasına benzeyen pense.
GARI
: Kadın.
GARICI
Kadın
GARIK
: Havuz.
GARIK
: Bahçeklerin bölümlenerek sebze ekilen yer .
GARİM
: Bundan sonra.
GARIMAK
: Mızıkçılık etmek, vazgeçmek, cınımak.
GARIMAK
: Oyununu bozmak,anlaşmadan vazgeçmek.
GARIN
: İşkembe.
GARINDAŞ
: Kardeş.
GARİPŞE
: Bir çeşit armut.
GARİPŞE
: Bir çeşit meyve.
GARİRİ OLMAMAK
Oyun bozan kişi.
: Ne yapacağını bilmemek.
Ucu
GARIYICI
: Oyun bozan.
GARMAK
: Vazgeçmek, mızıkçılık.
GARMAK
: Nesneleri birbirine karıştırmak.
GARMAN GURTARIŞ
: Dağınık.
GARNI BURUNDA
: Doğuma az kalmış.
GARPIZ
: Karpuz.
GARSAMBA
: Telaşeli dönem.
GART
: Yaşlı.
GARTALAÇ
: Kuru yufka.
GARTALMAK
: Büyümek, yenmeyecek hale gelmek.
GARTMA
: Vadilerde üst üste gelen kayalar.üst üste gelen herhangi bir
şey.
GARYOLA
: Yatak.
GASE
: Kayısı, hamurun fazla beklemiş hali.
GASIK
: Göbeğin hemen alt sağ ve sol kısmı, fazla gerdirilmiş olan.
GASIK YASTIĞI : Bağırdak, bebeği inciltmesin diye karnına konan yumuşak
yastık.
GASILMAK
: Öğünmek, böbürlenmek, çok gergin sert duran nesne.
GASLANE DOLABI
: Eski ev odalarında kapaklı banyo, gusül
abdesti alınan yer.
GASNAK
: Ağaçtan yapılmış, sofranın altına konulan malzeme.
GASTE
: Gazete.
GASUK
: Kasık.
GAŞ
: Tepe.
GAŞAK
: Kullanılmaz halde.
GAŞAMAK
: Laşkalık.
GAŞAMIŞ
: Fazla yıpranmış.
GAŞANK
: Tepsinin altına konulan bir araç.
GAŞI
: adres için tarif karşı taraf, yön.
GAŞI GALAK
: Bir çeşit ot.
GAŞŞIK
: Kaşık.
GAŞUK
: Kaşık.
GATACAK
: Ekmeğin içine konulan peynir,zeytin türü yiyecekler.
GATI
: Sert.
GATI YASTIK
:.
GATIK
: Deriye basılan yağsız peynir.
GATIK
: Ekmekle yenilen yiyecekler.Yoğurttan yapılmış şekere
Sedirlere konan sert yastık.
benzer yiyecek .
GATIR
: At.
GATIŞMAK-KATIŞMAK
: Birlikte yemek yeme.
GATIVERMEK
: Karıştırmak.
GATİYEN
: Katiyyen, kesinlike.
GATMAK
: Katmak, karıştırmak.
GATUK
: Keçi derisine basılarak yapılan tulum peyniri.
GAV
: Kart mantar.
GAV GÜZEL PEYNİR
: Uzun eşşek.
GAVANLAMAK
: Lafı ağzında dolaştırmai tokat vurma.
GAVANLAMAK
: Bakmak.
GAVAT
: Kendini bilmez, ukala.
GAVATA
: Bakır yoğurt kabı.
GAVE
: Kahve, kahvehane.
GAVGUMAK
: Koşmak, çok fazla yorulurcasına iş görmek.
GAVGUTMAK
: Söz birliği etme.
GAVİL
.
GAVİL
: Anlaşmalı, sözleşmeli.
GAVİLEMEK
: Çok iyi öğrenmek.
GAVİLEŞMEK
: Karar vermek.
GAVİLLEŞME
: Sözleşmek, bir işin nasıl yapılacağını birlikte karar alma.
Ezici bir biçimde çalıştıran, dayak atmak.
GAVİLLİ DÜVÜŞ : Planlı dövüş.
GAVKAZ
: Yapraklı meşe çırpısı.
GAVLAMAK
: Tabağın boyasının çıkması,Derini soyulması.
GAVRUŞTURMA : Haşlamak, yakmadan yemeği karıştırmak.
GAVUK
: Oyun, delik, balon.
GAVUR
: Kafir.
GAVURGA
: Kavrulmuş yemek.
GAVURMA
: Kıymalık etin uzun süre saklanmak için tuzlu pişirilmiş hali.
GAVURUN NALETİ
: Kızgınlık anında söylenir, beddua.
GAVUT
: Baklagil unu (kavrulmuş).
GAVUTLAMAK
: Kızgın yağda kızartmak.Buğdayı küçük parçalara ayırmak.
GAVUZLAMAK
: Çalkanmış hububatın yüzeyine çıkan pislikleri (çöpleri)
avuçlayarak almak.
GAYAR
: Küfretme, ilave.
GAYDIRMA
: Mekikle yapılan oya.
GAYDIRMA
: Kadınların işlediği bir çeşit oya.
GAYFARKASI
: Eskiden kullanılan, kadınlar pazarı.
GAYFE
: Kahve.
GAYGANA
: Hamurla yapılan yemek.
GAYGANA
: Süt,un ve yumurtayla karıştırılarak yağda kızartılarak yapılan
börek.
GAYIL GUGUL
: Düzgün olmayan.
GAYIMBAÇ
: Parklarda çocukların oynadığı üzerinden kaydığı oyun aracı.
GAYINÇO
: Kayın birader.
GAYINNA
: Kayınna, kayınvalide.
GAYIRMA
: Ayırım yapmak.
GAYIRMAK
: Korumak.
GAYIRMAK
: Taraf olmak.arka çıkmak.
GAYIŞ
: Bel kemeri.
GAYIŞ
: Kemer.
GAYIT
: Tedbirli olmak.
GAYIT
: Çerçeve.
GAYKILMAK
: Arkaya yaslanmak.
GAYLAN
: Düzgün taş.
GAYLAN GICI GICI
: Tahterevalli.
GAYLANGAYA
: Yer döşemesi olarak kullanılan yassı ve geniş kaya.
GAYLANGUŞ
: Kırlangıç.
GAYLANGUŞ
: Kırlangıç.
GAYMA
: Para birimi, kağıt para.
GAYMAK
: Sütün kaymağı.
GAYMAKAM
: Kaymakam.
GAYME
: Para.
GAYNANA
: Kaynana.
GAYNATA
: Kayınbaba.
GAYNATA
: Kayınpeder.
GAYPAK
: Kalleş kaypak.
GAYRAN
: Toprak.
GAYRI
: Artık.
GAYRİ
: Hemen.
GAYTAN
: Yöresel kıyafet olan haşlamanın kenarına dikilen parlakiş.
GAYZ
: Kız.
GAZ AYAĞI
: Sürülmüş tarlayı bir tarım aleti ile düzgünleştirmek.
GAZA
: Nahire, ilçe.
GAZAK
: Gevşek.
GAZAN
: Kazan.
GAZATMAK
: Gevşetmek.
GAZEL
: Kuruyup dökülmüş yapmak.
GAZGIÇ
: Çiğdem kazarken kullanılan sivri uçlu değnek.
GAZIK
: Kazık.
GAZLIK
: Gaz lambası konan yer.
GAZMA
: Kazma.
GE
: Gel.
GE BAKAM
: Gel bakalım, hesap ver makamında.
GE BURA
: Yanına gel.
GEBE
: Hamile olan.
GEBERE
: (Mayasıl) rahatsızlığıa karşı ilaç yapılan bir tür bitki.
GEBERE
: Dalları karpuzun dalına, meyvesi çileğe benzer bir tür bitki .
GEBERESİCE
: Ölmesi için beddua edilen kimse.
GEBERMEK
: Ölmek.
GEBERMEYESİCE
: Ölmesi istenmeyerek beddua edilen kişi.
GEBEŞ
: Şiş karınlı.
GEBİ
: Gelbi.
GEBRE
: Kıl kese.
GECEK
: Çamaşır.
GECİRGEN
: Isırgan otu.
GEÇ GEYİN
: Geç vakit.
GEÇGEN
: Zamanın epey ilerlemiş olması.
GEÇİ
: Keçi.
GEÇİNMEK
: Ölmek , vefat etmek.
GEÇKİN
: Hatırı sayılır.
GEDEK
: Kısa boylu,güdük.
GEDİK
: Parça, bölüm, tarlanın bahçenin düz olmayan yeri.
GEDİR
: Getir.
GEGE
: Dal eğmek için kullanılan çengelli sırık.
GEGEMEK-GEGGEMEK
: Şiş veya tığ ucu, ucu çengelli olan eşyanın
ucu.
GELARE
: Kırbaşı.
GELBERİ
: Fırın temizleme aleti.
GELEGIRA-GELARE
GELEVİR
: Kırbaşı nahiyesi.
: Asma ve küçük meyve fidelerinin taban kısmında olan
sürgün, yaprak.
GELEYAZDIN
: Geç kaldın.
GELİK
: Çocuk ayakkabısı.
GELİN ATA BİNDİ GÖR KİME KISMET
: Bir şeyin kime kısmet
olacağı hiç belli olmaz.
GELİN PARMAĞI : Büyümemiş havuç.
GELİŞATLI
: Gelişme aşamasında olan, büyüme sürecinde olan.
GELİVE
: Gelmek veya gitmek.
GELİVE GALİ
: Gel artık.
GELİVESİN
: Yardıma çağırma yardım isteme, yanına çağırma.
GELİYOM
: Geliyorum.
GELİYORU
: Geliyor.
GELMEYORU
: Gelmiyor.
GEM
: Galiba.
GEME
: Eksik dişli.
GEMİNİ GEVMEK : Çok çalışan kişiye denir.
GENÇELİ
: Genç ali.
GENE
: Yine.
GENİLLEM
: Demekki .
GEPRE
: Hayvan sırtını kaşımaya yarayan ale.
GERDANLIK
: Kolye.
GEREN
: Hoşa gitmeyen.
GERGİ
: Örtü.
GERİDUR
: Uzaklaş oradan, o işi yapma.
GERME
: Evlerri salma su ilesulamak için önüne getirilen toprak.
GERMEK
: Çekmek.
GERSİNGERİ
: Geldiği yere unutulan bir şeyi almak için geri dönme.
GESENE
: Gelsene.
GET YAVU
: Öyle olmaz anlamında kullanılır.
GETİ
: Getri.
GEVELEMEK
: Ağızda çiğneme biçimi.
GEVEN
: Dikenli bitki.
GEVER
: Arktan su çevirme yeri.
GEVGEÇ
: Yengeç.
GEVGEZ
: Bir çeşit zararlı böcek parazit.
GEVİLGEN
: Deride kıl diplerinin belirlenmesi ve hafif renk değişikliği.
GEVMEK
: Dişi ile kesmek.
GEVUR
: Düşman.
GEYCEK
: Giyecek.
GEYCEK
: Çamaşır.
GEYCEK BUNARI: Çamaşır yıkamak için özel yapılan yer.
GEYİNMEK
: Giyinmek.
GEYN
: Hayvanların doğum öncesi son hali.
GEZ GEZ
: Süpürge.
GEZDAN
: İki üç yaşındaki dişi keçi.
GEZEK
: Sıra sende.
GI
: Kız, kadın hitap şekli.
GI GESE
: Kız gelse.
GIBIL GIBIL
: Kımıldayarak .Boş durmadan yavaş yavaş iş yapma.
GICIR
: Yeni olan, eskimemiş parlaklığı gitmemiş.
GICIRDAK
: Devamlı ses çıkaran tahta veya metal eşya.
GICIRGAN
: Bir çeşit salıncak.
GIÇI GIRIK
: Yerinde duramayan.
GIÇRANGIÇ
: Takdirevalli.
GIDDIR GIDDIR : Çabuk çabuk.
GİDE GELE YOLA AŞINDIRMAK
: Kız istemeye çok gidip gelmek.
GİDEM GARA
: Gidelim artık.
GİDEN
: Cilt hastalığı.
GİDER AYAK
: Gideceği zaman.
GIDI
: Fide dikmek için açılan kuyu.
GIDİ
: Arsız, yüzsüz, hırçın.
GIDI GIDI
: Parmakla gıdıklama işareti yapmak.
GIDIK
: Çene altı.
GIDIK ALMAK
: Gıdık almak.
GIDILAMAK
:Yuvarlamak.
GIDIM
: Azıcık.
GİDİŞAT
:Yol, yöntem, işin yapılış şekli.
GİDİŞİK
: Kaşıtı.
GİDİŞMEK
: Kaşınmak.
GİDİVER
: Git.
GİDİVESİN
: Gitmesi için rica, temenni.
GİDİYOLA
: Gidiyorlar.
GİDİYOM
: Gidiyorum.
GİDİYOZ
: Gidiyoruz.
GIFI
: Rüzgar almayan yer.
GIG GIRDIM
: Süslü havalı.
GIGIKLAMAK
: Cevizin yeşil kabuğunu çıkartmaya denir.
GIGIRDAK
: Kuyruğun eyrilmesi sonucu kalan parçalar.
GIĞ
: Kurumuş oğlak ve keçi pisliği.
GIKI ÇIKMAZ
: Sesi çıkmayan.
GIKKA
: Zayıf adam.
GIL
: Çam kozalağı.
GILALIM
: Kılalım.
GILAN
: Keçi süresi.
GILÇORAP
: Yün çorap.
GILDIR
: İnce giyinmiş.
GILDIR GILDIR
: Ağır ağır.
GILDIR GILDIR
: Gürül gürül ısınma.
GILDIRDAMAK
: Hareket etmek.
GILDIRDAMAK
: İş yapar gibi görünmek.
GILDIRGICIK
: Lüzumsuz iş .
GILİ
: Küçük simit, küçük çocukların erkeklik organı.
GIMIL
: Ekin haşeresi.
GIMIL GIMIL
: Çok hareket eden, yerinde duramayan.
GIMIL GIMIL
: Yavaş yavaş.
GIMILDAMA
: Hareket etme.
GIMIŞANMA
: Kıpırdama.
GINA GELMEK
: Sıkıntı basmak.
GINACIK
: Bitki hastalığı.
GINAMAK
: Ayıplamak.
GINAŞIK
: Aralık.
GINCIRDAK
: Gıcır gıcır ses çıkaran.
GINDAM GÜZELİ : Giyindiğini yakıştıran.
GINDAMLI
: Endamlı.
GINDAMLI
: Giyimine özen gösteren.
GİNE
: Yine, aynısı tekrarı.
GINNAP
: Deriden yapılan ip.
GIPMAK
: Kısmak.
GIRAÇ
: Susuz toprak.
GIRAMİSE-KIRAMİSE
: Yaklaşık ata lira ayarında olan altın.
GIRANTI
: Bodur çalı.
GIRAT
: At.
GIRCALAMAK
: Bileğlemek.
GIRÇMAK
: Bölmek, kesmek.
GIRDIRMAK
: Çalan müziğe oynamak.
GİREN
: Hava yağmurlu.
GİRGE
: Binanın alt katı.
GIRGIÇLIK
: Kırkayak.
GIRIDAK
: Giyimine özen gösteren.
GIRIDAK GIRIDAK
: Güzel giyinerek gezme, dolaşma.
GIRIDAK YÖRÜMEK
: Havalı yürümek, caka satar gibi yürümek.
GIRIK
: Pirincin dövülerek işlenirken bölünen taneleri.
GIRIK GIRSIK
: Küçük ekmek parçacıkları, ufalanmış.
GIRIK GIRTIK
: Döküntü.
GIRIMA
: Melez.
GIRIMAK
: Mızıkçılık etmek vaz gaeçmek cınımak.
GIRINTI
: Döküntü.
GİRİŞKEN
: Cana yakın , sıkılgan olmayan.
GIRIŞMAK
: Karşılıklı paylaşmak, yarışmak.
GİRİŞMEK
: İş yapmaya çalışmak , kavga etmek için harekete geçmek.
GIRKLIK
: Koyun keçi tüyü kesme aleti.
GIRKMAK
: Hayvan tüyü kesme.
GIRLEND
: Kare yastık.
GIRLET
: Yastık.
GIRMA
: Melez.
GIRMAK
: Kırmak.
GIRNAP
: Kalın ip.
GIRNATA
: Klarnet.
GIRS
: Eli sıkı, cimri.
GISGIÇ
: Dana burnu.
GISIK
: Kısılmış arada kalmış.
GISILMAK
: Sıkışmak.
GISIM
: Avuç içi kadar, az bir miktar.
GISIM PİDE
: Gakırdak ile yapılan bir tür pide.
GISINNI
: Kışınmı.
GISIR-KISIR
: Yavrulamayan koyun.
GISMAK
: Azaltmak, bir şeyi iktisatlı kullanmak.
GISTIRMA
: Bisküvi-lokum.
GISTIRMA
: Bisküvinin arasına lokum konularak yenilmiş hali .
GIŞ
: Kış.
GIT GANAAT GEÇİNMEK
: Geçim sıkıntısı çekmek.
GITIR
: Palavra.
GITMİRCİ
: Cimri olan parasını kolay harcamaya kıyamayan.
GIVIÇKIYI
: Ahırdaki gübre.
GIVIL GIVIL
: Çok fazla miktarda ve hareket eden, eyrinde duramayan.
GIVIR
: Eğ, büz, katla.
GIVIR
: İyi pişmiş gevrek.
GİVİR GİVİR
: Bir çeşit hamur tatlısı.
GİVİR GİVİR
: Kıtır kıtır ,iyi kavrulmuş.
GIVIRCIK
: Marul.
GIVIŞ
: Küçük parçalara ayrılmış taş.
GIVIŞ GIVIŞ
: Yeni kaliteli kumaş, elbise.
GIVRAK
: Çabuk.
GIVRANMAK
: Acı çekmek.
GIVRATMAK
: Sıkıştırmak bükmek.
GIVRIŞMAK
: Düzgünlüğünün bozulması, ütüsünün bozulması.
GIVŞINMAK
: Kımıldamak,bulunduğu ortamdan hoşlanmayarak sıkılmak.
GIYAK
: Fiyakalı.
GIYBET ETMEK : Dedikodu etmek.
GİYECEK
: Çamaşır.
GIYGIDI GIYGIDI : Ağır aksak.
GIYI
: Kenar.
GIYI
: Galevle tabanı, müşteri tarafından satın alındıktan sonra, .
serbest kenarlarından bir sıra halinde zincirleme elle dikilen
dikiş.
GIYILAMA
: Oyun çeşidi, deri hastalığı.
GIYILAMA
: Ayakkabının tamiri.
GIYILI
: Küçük yayvan tabak.
GIYIR GIYIR
: Dopdolu.
GIYMATLI
: Kıymetli.
GIYMIK
: Küçük tahta parçası.
GIYNAŞIK
: Aralık.
GIYNAŞTIRMAK : Kapatmadan aralamak.
GIYRITIK
: Sözünden dönen, dönek.
GIYTIR GIYTIR
: Yavaş yavaş.
GIYTIRIK
: İşe yaramaz, sözünde durmaz, döne, kaypak.
GIZ
: Kız .
GIZ ARKASI
: Düğünden bir veya birkaç gün sonra damat.
ve ailesinin gelinin ailesini ziyaret etmesi.
GIZ KISMI
: Kızların yapması gereken adetler, genç kızlar.
GIZAN
: Çiftleşecek hayvan.
GIZARAN
: Mahalle fırınlarında fırını kullanmada . Sıra.
GIZARTMA
: Köftelik yapmak için pekmez ocağınca pekmezden daha curu
olarak alınan tatlı.
GO
: Yerine bırakmak, koymak.
GOBARMAK
: Azamet taslama, büyüklenme.
GOBARMAK
: Büyüklenmek.
GOBÇA
: Çuvalın tüylü yeri.
GOCA
: Koca.
GOCA ANA
: Büyük anne.
GOCA ANNE
: Amcanın eşi.
GOCA BUBA
: Büyük baba.
GOCA ŞEERLİ
: Büyük şehirli.
GOCAANA
: Büyük anne.
GOCABAB
: Büyükbaba.
GOCACIK
: Semerin arka kısmında tille geçirmeye mahsus parça.
GOCAMAN
: Büyük, iri.
GOCAMANCA
: Büyükçe.
GOCAMIŞ
: Yaşlanmış.
GOCANA
: Büyükanne.
GOCATMAK
: Yaşlandırmak.
GOCUK
: Palto.
GOCUK
: Palto , kışlık elbise.
GOÇ
: Koç.
GODAK
: Eşeğin yavrusu.
GODUM
: Bıraktım.
GOFALMAK
: Büyüklemek.
GOFLET
: Gofret.
GOGAÇ
: Kaç git.
GOGI
: Deme yahu.
GOĞLAMAK
: Dedi kodu etmek.
GOĞUŞ
: Dedikodu.
GOĞUŞ ETMEK : Dedikodu etmek.
GOKAK
: Pis.
GOLAÇAN ETMEK
: Gözetlemek, kontrol etmek.
GOLAMAK
: Aleyhinde konuşmak.
GOLAN
: Hayvan kuşağı.
GOLAYLIK
: Bulantı baş dönmesi.
GOLDARLAMAK : Sezdirmeden takip etmek, korumak.
GOLLAMAK-KOLLAMAK
: Gözetmek, arka çıkmak.
GOLLAYACAN
: Kollayacağım, gözetleyeceğim.
GOLON
: Hayvan kuşağı.
GOMA
: Hayret bildiren ünlem.
GOMŞU
: Komşu.
GONAK
: Büyük ev, çocukların kafasındaki kepek.
GONÇ
: Çorabın topuğundan bileğe kadar olan kısmı.
GONDİK , GOSTİK
: Misketi havadan atarak vurma.
GONMAK
: Kuşlar için bir yere tünemek.
GONŞU
: Komşu.
GORK
: Tavuğun gork sesi çıkarması.
GORK TAVUK
: Civciv çıkarmaya hazırlanan tavuk.
GORKA YATMAK : Yumurtalar üzerinde civciv çıkarmak için beklemek.
GORKLAMAK
: Civcisi olan tavuk.
GORKLAYOR
: Yumurta üstüne yatma.
GORU
: Köpeğe takılan çıngırdak.
GORUK
: Olmamış üzüm.
GORUTMAK
: Bir şeyi maliyetinin üzerindeki karı, kafi gelmek.
GORUTMAK
: Yapılan emeği karşılamak.
GOSDAK GOSDAK
GOSTAK
: Düzenli, düzgün giyinen havalı yürüyüşü.
: Yakışıklı.
GOSTUL GOSTUL
: Kendini beyenerek yürüme.
GOŞAM
: Avuç içi.
GOŞAN
: Koyunları birbirine bağlayan ip.
GOŞU
: Komşu, yakın olan evlerin kişileri.
GOUK
: Delik.
GOV SATMAK
: Söz taşımak.
GOVA
: Kova.
GOVATA
: Kavanoz.
GOVU
: Şikayet.
GOVUZ GOVUZ : Hamurun kabarıp Delik delik kabarması.
GOYA
: Güya.
GOYULTMAÇ
: Koyun sütünden yapılan tatlı bir yiyecek.
GOYUN
: Koyun.
GOYVERMEK
: Bırakmak.
GOZAK
: Gevşek, çözülebilir hale getirmek.
GOZAMAK-KOZAMAK
: Gevşemek, sıkı olmayan, tam oturmamış.
GOZATMAK
: Gevşetmek, çözülebilir hale getirmek.
GOZİNE
: Bolalmak.
GOZURLANMAK : Büyüklenmek.
GÖBEK
: Yaramaz çocuk.
GÖBELE
: Yaramaz çocuk.
GÖBELEMEK
: Aniden fırlatmak.
GÖBÜT
: Küçük somun.
GÖCE
: Döğülmüş buğday, kabuğu alınmış buğday tanesi, kırılmamış
bulgur.
GÖCE AŞI
: Aşure.
GÖCEN
: Tavşan yavrusu.
GÖÇ
: Ev eşyası.
GÖÇTÜ
: Yıkıldı.
GÖÇÜK
: Yıkık.
GÖÇÜNÜ YÜKLETMEK
: Taşınmak.
GÖDE
: Bir tür hayvan, kilolu ve göbekli insan içinde kullanılır.
GÖDEK
: Korkak.
GÖDÜ PARASI
: Hayvanları güden, otlatan kişiye hayvan başına ödenen para.
GÖDÜR
: Götür.
GÖĞ BAKLA
: Taze fasulye .
GÖĞDÜRMEK
: Ağdırmak.
GÖĞELEZ
: Köpek yavrusu.
GÖĞERMEK
: Yeşermek.
GÖĞLEZ
: Köpek yavrusu.
GÖĞNEK
: Atlet.
GÖĞŞEMEK
: Gevşemek, yumuşamak.
GÖĞÜSLÜK
: Önlük, okul önlüğü.
GÖK
: Yeşil.
GÖK KERTE
: Sonradan görme.
GÖK SOĞAN
: Yeşil soğan.
GÖKBAKLA
: Taze fasulye.
GÖKGÖZLÜ
: Mavi gözlü.
GÖKKELTE
: Zehirli bir hayvan.
GÖLEP
: Su birikintisi.
GÖLERDİ
: Kızardı , nefes alamayan insanın yüz halinin değişmesi.
GÖLERMEK
: Bir rahatsızlıktan dolayı kişinin mosmor kesilmesi.
GÖLLE
: Kaynatılmış buğday.
GÖMGÖK
: Masmavi.
GÖMME
: Bir tür hamur işi.
GÖMÜ
: Define.
GÖMÜK
: Pislik yığıntısı.
GÖN
: Deri.
GÖN
: İnek.
GÖNEN
: Toprağın suya doyması.
GÖNENİNİ ALMAK
: Doyum noktasına ulaşak, tatmin edici
miktarda.
GÖNENMEK
: Bir şeye sonuna dek sahip çıkmak, kendine çeki düzen
vermek.
GÖNÜ
: Armudun kaynamışı.
GÖNÜ OLMAK
: Razı olmak.
GÖNÜN ÇEKSİN :.
Canın çeksin.
GÖRBEDEK
: Aniden.
GÖRPE
: Körpe.
GÖRÜMCE
: Eşin kız kardeşi.
GÖRÜMLÜK
: Kız istemek için gidilen aileye götürülen hediye , .
damadın geline taktığı takı , göstermelik.
GÖRÜZ
: Çakıl.
GÖŞVE
: Hatırlamak.
GÖT ALTINA GİTMEK
: Suçsuzken suçlu pozisyonuna girmek.
GÖT BİTİ
: Yerinde duramıyan.
GÖT KAZMASI
: Çocuk oyunu.
GÖTCEK
: Oturak.
GÖTCEK
: Götürecek.
GÖTCEK
: Oturmak için tahtadan yapılmış küçük .
arkasında yaslanılacak yeri bulunmayan sandalye .
GÖTEKESEN
: Pamukla dikilen yelek.
GÖTKAZMASI
: Çocuk oyunu.
GÖTMEYORUM : Götürmüyor.
GÖTÜ
: Götür, yerine bırak, iletmek.
GÖTÜ BÜZÜLESİCE
: Yellenen kişi için beddua.
GÖTÜ HİÇ OTURAK GÖRMEDİ
: Hiç oturmayan.
GÖTÜNLE GÖĞE ÇIKSAN
: Ne yaparsan yap.
GÖTÜNÜ ÇALDIRIVERİP DURMA
: Sürekli yardımcı olmak.
GÖTÜNÜ KURTARMAK
: Kendini düşünmek.
GÖTÜYLE KÖĞÜ GÖÇÜRME
: Sakar.
GÖV
: Gök, gök yüzü.
GÖVEÇ
: Etli yemek.
GÖVELEZ
: Köpek yavrusu.
GÖVEN
: Bir tür sinek.
GÖVERİ
: Fide, filiz.
GÖVERMEK
: Bağırmaktan morarmaya yakın bir durum.
GÖVERMEK
: Yeşermek.
GÖVERTİ
: Yeşillik.
GÖVEZ
: Sivri sinek.
GÖVLEZ
: Köpek, kurt, tilki yavrusunun biraz büyümüş hali.
GÖVTER
: Pekmezle yapılan tatlı.
GÖYNEK
: Dokuma kumaştan dikilmiş uzun iç çamaşırı.
GÖYNEK
: Gömlek.
GÖYNEK
: Likid gazla çalışan fenerin ucuna takılan ince tül bez.
GÖYNEKSİZ KÖPRÜ
: Ankara-Beypazarı yolunun üzerinde,
yaptıran kişinin gömleğini .
satarak yaptırdığı bir köprü (maddi imkansızlıktan dolayı).
GÖZ
: Nazar.
GÖZ
: Rafın veya bir dolabın bölümleri, çekmece gözleri.
GÖZ CANAĞI
: Göz çukuru.
GÖZE GİRMEK
: Beğenilmek.
GÖZEL
: Güzel.
GÖZER
: Kalburun irisi.
GÖZLEME
: Yağlı yufka.
GÖZÜ KÖROLASICA
: Beğenilmedik bir iş yapan kişiye kızmak
için söylenir.
GÖZÜNÜN KURDUNU KIRMAK
: Göz dağı vermek, korkutmak.
GRAMESE
: Büyük altın.
GRAMPER
: Tenekeden yapılmış içerisinde krem saklanan küçük kap.
GRAMPERDE
: Krem perte.
GUBACIK
: Hayvan hastalığı.
GUBARMAK
: Büyüklenme.
GUBAŞMAK
: Bir işi ortaklaşa yapmaya karar vermek.
GUBAT
: Kaba sapa.
GUBUR
: Fos septik ( insan veya hayvan dışkısı).
GUCA BABA
: Büyük baba.
GUCAK
: Kucak.
GUCAM
: Kocam.
GUCAMAN
: Kocaman.
GUCAMIŞ
: İhtiyar.
GUCUNA
: Goca anne.
GUDUBET
: Meymenetsiz uğursuz.
GUGULİ
: Saçın sadece üst kısmını bağlama şekli.
GUGUMA
: Yemek pişirilen tencere.
GULANI DIKAMAK
: Duymamazlıktan gelme.
GULANIVER
: İyi dinle.
GULLAP
: Kapı kilidi.
GULUÇ
: Sırt ağrısına sebep olan dokular.
GULUÇKA
: Kuluçka.
GULÜ
: Hindi.
GUMA
: Evli bir kadının üzerine gelen diğer bir kadın.
GUMBAR
: Patates.
GUMGUMA
: Sürahi.
GUMPİR
: Patatesin pişmişi.
GUNAYOR
: Yavruluyor.
GUNDAK-KUNDAK
: Bebek sarılan kare nakışlı kumaş.
GUNDURA
: Ayakkabı.
GUNNA
: Kedi köpek yavrusu.
GUNNAMAK
: Kedinin yavrulaması.
GUNU
: Kedi, köpek yavrusu.
GUPA
: Çay bardağı, bakır bardağı.
GUPA ÇEKMEK : Bardak ile sırt ağrılarına uygulanan tedavi.
GUPAY
: Av köpeği.
GURBA
: Kurbağa.
GURBAĞCIK
: Hayvan hastalığı.
GURBAN
: Kurban.
GURCALAMA
: Karıştırma.
GURDELE
: Kurdele.
GURNA
: Hamam veya çeşmelerin önünde su toplanan taş veya
mermer.
GURSAK
: Mide, karın.
GURSAKSIZ
: Düşüncesiz.
GURSAKSUZ
: Bir işi başkasını merak ettirecek endişe bırakacak şekilde
yapan.
GURU
: Un, tere yağı, süt ilavesiyleyapılan peksimet.
GURU KIZ
: Zayıf kız .
GURULDAMAK
: Karnı acıktığı zaman ses çıkarmak , aç olduğunu belirtmek.
GUSMAK
: İstifra etmek.
GUSULHANE
: Banyo yapılan , duş alınan yer.
GUSUR
: Kusur.
GUSÜL HANE
: Yatak odasında bulunan banyoluk.
GUŞAK
: Bele sarılan dokuma bez.
GUŞANE
: Tencere.
GUŞGANA
: Çatı katı uzantısı.
GUŞGONA
: İki katlı ev.
GUŞLASTİĞİ
:Sapan.
GUŞLUK
: Sabahla öyle arasındaki boşluk.
GUTNİ
: Bayan elbisesi .
GUTU
: Kutu.
GUTÜMSÜZ
: Uyuz kişi.
GUTÜP
: Komik.
GUVATURA
: Guatır.
GUVVET
: Kuvvet.
GUY
: Koy.
GUYMAK
: Yerleştirmek, sokmak.
GUYMAK
: Koymak.
GUYRUĞU ÖLÜSÜ
GUYRUK
: Zehirli bir böcek.
: Kuyruk.
GUYRUKLU DON : Arka kısmı uzun, sarkık bol kesim don.
GUYRUÖLÜ
: Akrep.
GUYTUK
: Çukur.
GUZ
: Kuzey.
GUZA
: Güneş görmeyen yer.
GUZİNE
: Üzerinde bazlamaç vb. şeyler yapabilen bir nevi odun
sobası.
GUZU
: Kuzu.
GUZU GULAĞI
: Kuzu kulağı(bir ot).
GUZUDİŞİ
.
GUZUGULA
: İlkbaharda çalı diplerinde yetişen ekşi ve lezzetli bir ot.
GUZUGÜDEN
: Bir çeşit çocuk galevlesi.
GUZUM
: Annenin çocuğuna söylediği sevgi sözü.
GÜBÜR
: Hayvan gübresi.
GÜCCÜK
: Küçük.
dolunun ufağı, başlangıcı.
GÜCÜ KURUMAK: Bir şey yapamayacağı bir olay karşısında üzülmek.
GÜCÜK
: Şubat ayı, kısa anlamında.
GÜCÜNE GİTMEK
: Zoruna gitmek , birisinden beklenmedik
davranış görmek.
GÜCÜRGENMEK : İş yapma isteği olmamak.
GÜÇÇÜK
: Küçük.
GÜDÜ
: Hayvan otlatma işi.
GÜDÜK
: Boyu kısa.
GÜĞÜM
: Büyük madeni su kabı.
GÜLEÇ
: Güler yüzlü.
GÜLEK
: Bardak.
GÜLEK
:Gü
Güveye benzer hayvanların üzerine
konarak onları ısırıp rahatsız eden böcek.
GÜLÜRZ
: Çalılık.
GÜMBÜRTÜ GAŞA GELMEK
GÜME
: İşlerin üst üste gelerek sıkışması.
: Av hayvanlarını avlamak için içinde gizlenmeye yarayan
kamufile yer.
GÜMMEK
: Gömmek.
GÜMRAH
: Sık ve verimli.
GÜMÜŞ NANİL
: Gümüş terlik.
GÜN DÖNÜMÜ
: Haziran yaz başlangıcı.
GÜN GAVUŞMASI
: Gün batması, ikindi vaktinden sonra
akşama doğru.
GÜN GÖRMEDİK YER
: Köz bastılık et.
GÜNAF
: Günah.
GÜNANI ÇEKİN
: Bir şeyi kendi dediği gibi olduğunu ispat etmek için büyük
vaat.
GÜNAŞIK
: Ayçiçeği.
GÜNDELİKÇİ
: Günlük iş yapan işçi.
GÜNDÜZLEME
: Velediye nehari.
GÜNDÜZLEME
: Gündüz ilişkisinden olan çocuk , yaramaz çocuğu olanlara
şaka niyetiyle söylenir.
GÜNEŞİK
: Ayçiçeği.
GÜNLEK
: Güneşli yer.
GÜNNÜKÇÜ
:.
GÜNÜCÜ
: Kıskanç, çekememek.
GÜNÜLEMEK
: Kıskanmak.
GÜR
: Çok iyi yetişmiş bol ürün.
GÜR GÜR
: Zorlu, kuvvetli.
GÜRBEN
: Gübre.
GÜRPÜDEK
: Aniden düşünce çıkan ses, ani yuvarlanma, düşme.
GÜRÜZ
: Çalı.
GÜTMEK
: İnek vb. hayvanları yayıltmak.
GÜVE
: Sineğe benzer yeşil renkli böcek , sandıkta ya da rafta duran
Yevmiye ile çalışan.
elbiseleri çürüten böcek.
GÜVE
: Damat.
GÜVEÇ
: Güveç yemeği pişirilen toprak kap.
GÜVERCİN TAKLASI
: veya kişiyle oynanan çocuk oyunu.
GÜVERMEK
: Yeşillenmek.
GÜVEY
: Damat.
GÜZ
: Sonbahar mevsimi.
GÜZEL GÖKÇEK : Güzel genç kız, kem gözden korunan için söylenir.
GÜZLÜK
: Güzün ekilen.
GÜZÜN
: Sonbahar .
HA
: Evet.
HA BAKAM
: Hadi bakalım.
HABİRE
: Devamlı.
HABIT
: At boynuna takılan alet.
HACCA
: Hatice.
HACET
: İhtiyaç düzen.
HACI BOSTAN
: Eli bol olan.
HACI BUBA
: Dede.
HACILAR KÖPRÜSÜ
: İnezü çayı üzerine kurulmuş eskiden
hacıların hacca uğurlandığı köprü.
HACINA
: Babanın annesi.
HACİNE
: Hacı nine.
HAÇETMEK
: Boşa gitmek.
HADEME
: Hizmetli.
HADİ
: Haydi.
HADİ BAKİN
: Haydi bakayım.
HADİ GALİ
: Çabuk gel.
HADİ SAVUŞ
: Haydi git şuradan.
HAH
: Tamam.
HAK
: Gelinin nişanlısı beyi.
HAKIN
: Eşin yada nişanlın.
HAKIRDAMAK
: Yüksek sesle günmek.
HAKIRTI
: Gülme sesi.
HAKKATMİ
: Hakikatmi, gerçekmi.
HAKLAMAK
: Öcünü almak.
HAKTAR
: Bir mirasın ortakçıları.
HAL HAL
: Bilezik, altın.
HALA
: Bibi.
HALAÇ
: Yün kabartmaya yarar.
HALAŞA
: Yaramaz ,hoş olmayan davranışlar yapan kimse.
HALAŞALIK ETMEK
HALAYIK
: Yaramazlık yapmak.
: Hizmetçi.
HALDUR HULDUR
: Kaba saba.
HALKASI HULKASINA GEÇMEK
: Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek.
HALLAÇ
: Pamuk kabartan.
HALLUK
: Tavukların yumurtladığı yer.
HALOLUYORU
: Üstüne düşmek.
HALT ETMEK
: Karıştırmak.
HALT YEME
: Karıştırma, ortalığı bulandırma.
HALVA
: Helva.
HAM
: Olmamış meyve.
HAM DANE
:.
Tavuk yemi.
HAMAM BEYAZI : Peştamal.
HAMAM DOLABI : Banyo.
HAMAMLIK
: Banyo.
HAMANİ
: Devam eden, sürekli.
HAMARAT
: Çalışkan.
HAMAYLI
: Muska.
HAMAYLU
: Muska.
HAMBAR
: Ekin koyulan yer.
HAMLAMAK
:..
HAMPA
: Zahmet.
HAMPALAMAK
: Zarar vermek,hırpalamak.
HAMPU
: Zahmet.
HAMUT
: At arabası çeken atların boynuna yara yapmaması için
geçirilen eşya.
Terli üşütme.
HANERTESİ
: Salı günü.
HANGÜNÜ
: Pazartesi.
HANİ?
: Nerede?.
HANLAR ÖNÜ
: Adres tarifi için kullanılan Beypazarı çarşısının merkez
sayılan yer.
HANTIRDAMAK : Hızlı bir iş yaparken ses çıkarmak.
HAPIS
: Hapis.
HAPŞURA
: Ayak arası.
HAR
: Ateş.
HARAL
: Büyük çuval.
HARARET
: Sıkıntı basması,sıcak gelmesi.
HARBA
: Ateşli hastalık.
HARÇ
: Yapılan alış veriş.
HARIL HARIL
: Ara vermeden çalışma.
HARK
: Su yolu.
HARLADIVER
: Alevlendiriver.
HARLAMAK
Alevlenmek.
HARMAN
: Düz arazi.
HARPATMAK
: İştiayk duymak.
HARTLAK
: Yoldaki kasis (tümsek).
HARTTAK
: Hemencecik.
HASAN HÜSSÜN : Hasan Hüseyin.
HASİDE
: Nişasta.
HASİDE HELVASI: Nişasta unu, şırgın yağ, pekmez veya şekerle yapılan helva.
HASIM
: Düşman, karşı taraf.
HASPA
: Aslı olmayan, hiçbir şey.
HASSÜN
: Hasan Hüseyin.
HASTIR GİT
: Kızgınlıkla söylenen defol git.
HAŞIL HAŞIL
: Çok kaynamak.
HAŞLAMA
: Yaka, kol ve ön bedene kordon tutturmayla işlenen, ağıçalık
şalvarla giyilen işlik.
HATÇA
: Hatice.
HATEN
: Hanım.
HATIL
: Büyük çivi.
HAVA ÇALMASI :.
HAVADİS
: Haber.
HAVAN
:.
Güneş çarpması, sıcağı dokunması.
Pirinç kaplamalı ceviz leblebi vb. ezmeye
yarayan eşya.
HAVAN ELİ
: Havan içindeki malzemeyi ezmeye yarayan demir kol.
HAVAS
: Heves.
HAVAYA -BOŞUNA HANTIR
: Çok çalışmak.
HAVAYI YERE
: Boş yere.
HAVAZA
: Boş yere
HAVKARMAK
: Ukela , kendini beğenmiş.
HAVKIRMAK
: Bağırmak.
HAVLA
: Helva.
HAVLALIK
: Çıraklara müşteri tarafından verilen bahşiş.
HAVRUZ
: Çocuğa vurulan sübekten akan idrarın beşik altında
Haylaz.
toplandığı hazne.
HAVRUZ
: Havuz.
HAVTA
: Hafta.
HAVTARASI
: Hafta arası Salı.
HAVUÇ
: Keşir.
HAVUKMAK
: Kontrolsüz hareket eden, anormal hareket eden.
HAYAT
: Avlu.
HAYBAASIL
.
Dökük saçık.
HAYIR MI ŞER Mİ : İyi mi kötü mü.
HAYRI KALMAMAK
: Hali kalmayan.
HAZEDİR
: Hoşlanır, sevinir.
HAZETMEK
: Hoşlanmak, memnun kalmak.
HECAZ
: Hacca gitme, Mekke Medine yolculuğu.
HEÇ
: Hiçbir şey.
HEÇ ETMEK
: Boşa götürmek.
HEÇİNSENMEK : Kıymet vermemek.
HEDİ
: Hadi.
HEDİGE
: Hadigel.
HEDİMANİM
: Fatma.
HEDİME
: Fatma.
HELA
: Tuvalet.
HELE
: Göstermek, işaret ermek.
HELEP
: Yer elması.
HELİK
: Küçük taş.
HELKE
: Kova.
HELÜK
: Taş duvarda küçük parça taş.
HEMİCİK, HEBİCİK
: Yeni büyümüş, körpe.
HEMİR
: Hamur .
HENDEK
: Çukur, kasis.
HENNE
: Geçmiş, intikam duygusu.
HEPŞELEMEK
: Hapşırma.
HER AZI
: Her zaman.
HERAZA
: Her taraf.
HERÇETMEK
: Boşa götürmek.
HEREK
: Asma veya fasulyelerin aşağıya sarkmamaları için dikilen
sırık.
HERENİ
: Büyük bakır kap.
HERGELE
: İşsiz, başıboş, serseri.
HERGELE
: Bir yörenin sığırlarının toplanıp birisinin yayması gitmesi.
HERİF
: Adam , koca.
HERİKLEMEK
:.
HERİL HERİL
: Yumuşak pişmiş.
HERK
: Toprağın altını üstüne getirme.
HERK ETMEK
: Toprağı bir süre dinlendirmek.
HERKEŞ
: Herkes.
Araştırmak, diziklemek.
HERPES
: Cilt hastalığı.
HERŞEYE GARIŞMA
: Her şeye karışma ilgilenme.
HERÜF
: Adam .
HESTE
: Pay.
HEŞLENMEK
: Boşa gitmek.
HEVES
: His, hasiyat, gönül.
HEYBE
: Kilim, halı ve dokumadan yapılmış iki gözlü torba.
HEYBE ALTINA GİRMEK
: Minnet altında kalmak.
HEZERLİ
: Çekingen.
HİCİNSENMEK
: Hicesaymak.
HİÇ ETMEK
: Boşa götürmek.
HIÇTIMA
: Aldırmama, benimsememe, hiç oralı olmama.
HIDIR GİBİ
: Dopdolu meyveyle bezenmiş.
HIDIR GİBİ
: Dopdolu, meyveyle bezenmiş.
HIDIRLIK
: İlçenin her tarafı güzelce görülen ilçenin ortasında yüksek bir
tepe.
HII
: Evet.
HIK BOĞMA ETMEK
: Çok üzemek.
HIKIRMAK
: Burnunu temizlemek.
HIKKIDAK
:.
HIKLAMAK
: Hapşırmak.
HILTAR
: Hayvanların boynuna takılan ip.
HIMBIL
: Anlamazdan gelme, pinti.
HIMIRDAMAK
: Yavaş sesle konuşmak.
HIMIŞ
: İki tahta arasına konan harç.
HIMPALAMAK
: Hafif itip kalkmak.
HIMPIS
: Duyurmadan.
HIMPISLAMA
: Habersizce saklama gizleme.
HIMPIŞLAMAK
: Kalabalığa fark ettirmeden sıkıştırmak.
HIMPIŞTIRMAK
: Yıkamak.
HIMPIŞTIRMAK
: Dövmek.
Oturuvermek.
HİNCİ
: Hemen şimdi.
HİNCİK
: Şimdi.
HINDI GINDI
: Fındık , fıstık.
HINDIGINDI
: Yemiş karışımı.
HINGIDANAK
: Çok ağır.
HINGILDAMAK
: Ağlamak raddesine gelerek nazlanmak.
HİNGİLDEMEK
: Mızıldamak.
HİNGİR HİNGİR : Mızır mızır.
HINKIRMAK
: Burnunu temizlemek.
HINZIR
: Muzur ve benzeri (kadınların birbirine kızma şekli).
HIRCACIK
: Küçük.
HIRIL HIRIL
: Hasta kişinin çıkardığı ses.
HIRKA
: Yün iplikten örülmüş, sırta giyilen kıyafet.
HIRKOLMAK
: Çok yorulmak, çok derin uykuya dalmak.
HIRLALAŞMA
: Zırtlaşma.
HIRLAMA
: Sinirlenme.
HIROLMAK
: Çok yorulmak, çok derin uykuya dalmak.
HIRSINA GİTMEK : Sinirine gitmek.
HIRSLANMAK
: Sinirlenmek.
HIRTIÇLI
: Geçimsiz.
HIRTLANGIÇ ÇALMAK
: Yüz vermemek, terslemek
HIRTLAŞMAK
: Çözülemeyecek şekilde düyümlenmek.
HIRTO
: Kaba saba.
HISIM
: Akraba.
HIŞDAMAMAK
: Ses çıkartmamak.
HIŞDIMA
: Aldırış etmeme.
HIŞILTI
: Hafif gürültü.
HIŞIM
: Sinirli, inatçı.
HIŞIR
: İnatçı.
HIŞTIMAMAK
: Kafaya takmamak.
HIŞTIRMA
: Aldırmama, benimsememe, hiç oralı olmama.
".
HIYAR
: Salatalık.
HIYDIRMAK
: Atmak.
HIZAR
: Ağaç kesim motoru.
HOBUCUK
Yaşlı ihtiyar kadın.
HOCCUK
:.
Koca karı.
HOCCUN DÖLÜ : Yaşlı kadın çocuğu.
HODDURUK
: Huzursuzluk, kargaşa çıkaran.
HODUL
: Uygun düşmeyen parça. Düzensiz..
HOKKUDU
: Kaba saygısız kişi.
HOKUR HOKUR : Büyük bir kaptaki suyun kaynama şekli.
HOL
: Tavukarın yumurtlaması için altlarına konulan alçıdan yapılan
yapay yumurta.
HOLDUR HOLDUR
HOLLUK
: Bol geniş.
: Tavukların yumurtladığı yer.
HOLLUK GİBİ OLMAK
: Ağzı olan bir şeyin ağzını çok açılması.
HOMAÇA KOYVEMEK
: Kötüsünden koyvermek.
HOMHOŞ
: Acayip.
HOMUR HOMUR : İçinden söylenmek.
HONGULDAMAK : Ağlar gibi ses çıkarmak.
HONİ
: Huni.
HOPBA
: Çok hareketli harekete geçirme sözü, oturak olmayan.
HOPUR HOPUR : Çabuk büyüyen.
HOR GELE
: İneği güdüye yollamak.
HORA GEÇİR
: Husursuzluk çıkarma, güzelce otur.
HORA GEÇİRMEMEK
: Rahat vermemek.
HORA GEÇMEK : Hoşnut kalmak.
HORLAMAK
: İstek, kızgınlık.
HORSA
:Alevlenmek
HORTLAK
: Ortası delik ağaç parçasının içine sokulan çöpü fırlatan alet.
HORTLASİCE
: Ölmesini istemek.
HORTUM
: Çok yiyen kimse.
İstek.
HORUZ
:.
Horoz.
HOŞAF
: Komposto.
HOŞET
: Poşet, naylon torba.
HOŞUR
: Döşşeğe siyen.
HOŞUR HOŞUR : Çok suyun akış şekli.
HOT
: Kalça.
HOTA
: Topaç .
HOTAK
: Bir yere konan teşkilat.
HOTER
: Fötr şapka.
HOTOR HOTUR : Durmadan çalışır, kuvvetli, çok işe yarar.
HOTURDAMAK
: Kızmak.
HOYKU
: Aşırı kirli.
HOYKU TOPRAĞI
: Taş fırın yapımında kullanılan çamurun
ateşe dayanıklı olan toprak.
HOYKUCU
: Çok kirli kesim.
HOYTUK
: Çukur, kasis.
HOYUK
: Çok derin olmayan çukur, bostan korkuluğu, oyuk.
HÖBÜLÜ
: Acayip giyinmiş.
HÖDDÜK
: İnek, koyun gibi hayvanalrın ciyerleinin yemek ve nefes
borusu.
HÖKELEKLİ
: Mağdur.
HÖKÜMET
: Hükümet konağı.
HÖKÜRMEK
: Çok kuvvetli boşalmak , akmak.
HÖME
: Çocuk oyunlarında hedef, kale, çukur.
HÖÖLE
: Söyle .
HÖPLETMEK
: İçine çekmek.
HÖPÜRDETMEK :.
Sesli içmek.
HÖR HÖP YATTA KABACA KALK
: Çocukların çelik çomak oynarken
söyledikleri söz.
HÖREMİŞ
: Çukura değneği sokma oyunu.
HÖST
: Kayvan kovma sözcüğü.
HÖSÜL HÖSÜL
: Düşünmeden ,kaygısız,sessiz.
HÖŞLEK
: Çok sıcak olan .
HÖŞMELİM
: Bir çeşit tatlı.
HÖŞNEK
: Laşka olmuş.
HÖŞNEMEK
: İçi geçmek, laçkalaşmak.
HÖŞÜR
: Acele etmeyen , yavaş olan kişi.
HÖŞÜR HÖŞÜR : Çok kaynamış.
HÖTTÜRÜK
: Söğüt, ceviz, dut ağacının kabuğuyla yapılan düdük.
HÖTÜK
: Kaba saba.
HUDUT
: Sınır.
HUMAYIN
: Bez.
HUMAYINI
: Muska.
HUMAYUM
: Astar, ince bez.
HURA
: Şura.
HURDA
: Şurda.
HUSA
: Dert, tasa, endişe.
HUSA ÇEKMEK : Endişelenmek.
HUSALANMAK
: Tasalanmak.
HUYSUKMA
: Yalavaç olmuş, gevşemiş, güvenmeme anlamında da
kullanılır.
HÜDÜT
: Kısanılan değerli eşya.
HÜNKARİ
: Zorla beyenen kimse.
HÜPLETMEK
: Yudumlayarak içmek.
HÜS HÜS
: Koyun.
İBİK
: Kümes hayvanlarının başında bulunan çıkıntı.
İBREEM
: İbrahim.
İBRİK
: İbrik.
İBUBUK KUŞU
:..
İCAR
: Kira.
ICCACUK
: Sıcacık.
ICCAK
: Sıcak.
Guguk kuşu.
İÇİRİĞİ ÇIKMAK : Karışık olmak.
İÇİRİK
: Birbrine karışmış paçavra.
İÇİRME
: Sulu maddeyi ağzına dökme, başında durup içmesini
sağlama.
IÇKI
: Keresteye şekil verirken çıkan talaştan büyük parçalar.
İÇKIZIL
: Mantar.
İÇLİK
: Gömlek.
İÇME
: Madeni memba suyu.
İDARE
: Gaz lambası.
İDDİRSE
: Arpacık.
İDE
: (i uzatılarak okunur) iğne yemişi.
İDİŞ
: Erkekliği giderilmiş hayvan.
İFİTLEMEK
: Ayıklamak, seçmek.
IGINMAK
: Soluğunu içinde tutmak, kendini zorlamak.
İĞ
: İp eyrilen alet.
İĞDEMİR
: Çivi söken demir alet.
İĞELEMEK
: Bıçak vb. keskin aletleri bilemek, keskinleştirmek.
IĞICIK
: İşte.
IĞIL IĞIL
: Yavaş yavaş.
İĞNE ATSAN YERE DÜŞMEZ
: Çok kalabalıktan kinaye.
İĞNECİ
: Seyyar satıcı.
İĞREŞBER
: Çiftçinin genel ünvanı.
IHI
: İşte.
IHICIK
: İşte.
IHLAMAK
: Zorlanmak, inlemek.
İİ
: İyi.
III
: Hayır istemiyorum kabul etmiyorum.
İKİ DIKIM
: Birkaç lokma , azıcık yiyecek.
İKİ DİNLİ
: İki yüzlü.
İKİ DÖNMEK
: Birazcıcık oynama.
İKİDE BİR
: Ara sıra, sık sık tekrar.
IKIL IKIL
: Ağır yük ve yorgunluk nedeniyle soluk soluğa kalmak.
IKILTI
: Güç nefes alış.
IKINMAK
: Kendini zorlamak.
İLDİR İLDRİ
: İnce ince, şeffaf.
ILDIRIŞIK
: Çok iyi aydınlatılmış.
İLDİRMEK
: Usulca koymak, bıraktığı yerin uygunluğuna bakmamak.
İLEÇBER
: Rençber, çiftçi.
İLEEN
: Leğen.
İLEĞEN
: Leğen.
İLEMON
: Limon.
İLEN
: Leğen.
İLENÇ
: Beddua, ah.
İLENDERE
: Rende.
İLENİYO
: İntizar ediyor.
İLENMEK
: Beddua etmek.
İLERİ GİT DE GÜN GÖR
: Bu işler seninde başına gelir, şimdi bana
bahane bulma.
İLEŞBER
: Çiftçi.
ILGI
: Ev eşyası.
İLGİDİR
: Takıntı, saplantı.
ILGIT ILGIT
: Hafif esen taylı rüzgar.
İLİK
: Düğme deliği.
İLİKLEMEK
:.
İLİM DADIM
: Az buçuk (Yemek için kullanılır).
ILIMAK
: Biraz sıcak olmak.
ILIMANCA
: Sıcağa yakın.
İLİMON
: Limon.
İLİSTİR
: Süsgeç.
İLK GÖZ AĞRI
: İlkönce olan.
İLK NAMAZ
: Üç ayların girişi.
İLK YANAR
: Mahalle fırınlarında fırını kullanmada . Sıra.
Giysinin düğmelerini kapatmak.
İLK YAZ
: İlkbahar.
İLKİDİN
: İlk çocuk.
İLKİN
: İlk önce.
İLKİNDİ
: İkindi.
İLKİP
: Dikicilerin iğnelerinin başında bulunan ve mumlu ipliği
iliştirilen bükümlü iplik.
İLLET
: Hastalık, musibet.
İLLET OLMAK
: Sinir olamk.
İLMİKLEME
: Düğümlemek, sarmak, bağlamak.
İMANA YETMEK : Usandırmak, bezdirmek, cana tak etme.
İMBAL
: Ucu sivri sopa.
İMECE
: Birlikte çalışma.
İMİK
: Çenenin altndan göğüs kafesi başlangıcına kadar olan kısım,
boğaz.
IMIL IMIL
: Yavaş yavaş pişme.
İMİNİN ÇIKDIĞI GİBİ
: Aşırı derecede bağırmak.
İMİNİN İTİ
: Herhangi birisi, sevilmeyen kişi.
İMİRDİK
: Bir çeşit rengi siyah mercimeye benzer tahıl.
İMMANA
: Çok.
IMMANI
: Pekçok, hepsi.
İN
: Mağara.
INAMAZ
: Namaz.
İNANKİ
: Kuvvetle inanılması istenen.
İNCE MİYANE
: Kibar.
İNCELEK
: Hamur eleği.
İNCEMİ YANİ
: Kibar.
İNCİK
: Dis kapağından aşağı doğru olan kısım.
İNCİK ÇÖKMEK : Diz üstü oturmak.
İNCİLİ TILSIM
: Gelinlerin taktığı incili kolye.
İNÇİ
: Şimdi.
INDI-GINDI
: Kuruyemiş.
İNEK ALMAZ, BIZA EMMEZ
: Yaptığı işten hayır gelmez.
İNEZE
:.
INGIÇ-MINGIÇ
: İdare etmek.
İNGÜN
: Alçak, yere yakın.
İNHİSAR
: Tekel.
İNİL İNİL
: Hastanın belirli belirsiz ses çıkarması.
İNİLEMEK-İNLEMEK
Mızmız vesveseli.
: Hasta veya uyurken kendini bilmeden
sayıklama ses çıkarma.
İNKİTTA
: Evvelce önce ilk önce.
İNLEMEK
: Acı çekmek.
İNME
: Nüzul felç.
İNNE
: İğne.
İNNE KABI
: İğne kabı.
İNNECİ
: Satıcı.
İNÖZÜ VADİSİ
: Bah. Bahçe ve maden suyu işletmesinin bulunduğuğu
akarsuyu olan vadi.
İNTAAM
: Sınav.
İNÜKİ
: İnek.
İPEKLİ BÜRGÜ
: Gelinler için ipekle dokunan başörtüsü.
IPIL IPIL
: Parlaklık.
İPİSLAH
: Yeni, kullanılmamış.
İPLİK ÖLÇMEK
: İp örerken yarışmak.
İPTİDA
: İlkönce.
IRAAT ETMEK
: Rahat etmek.
IRAHAT
: Rahat.
IRAHATÇANA
: Rahatça.
IRAHMET
: Rahmet, yağmur.
IRAK
: Uzak.
IRAKI
:Uzak
IRAMAZAN
: Ramazan ayı.
IRASLAŞMAK
:.
Rakı.
Rast gelmek.
IRASLİK
: Lastik.
İRAT
: Mahsül.
IRAVAK
: Süzme bal.
İRBEEM
: İbrahim.
IRBIK
: İbrik.
İREÇEL
: Reçel.
İREÇEL
: Reçel.
İREN
:.
İREŞBER
: İşçi.
İREZİL
:.
IRGALAMAK
: Hafif sallanmak.
Rehinci.
Rezil, rüsva, kepaze.
IRGALAMAMAK : İlgilendirmemek, alakadar etmemek, enterese etmemek.
IRGAT
: Gündelikçi işçi.
İRHEN
:İşçi
Rehin konan eşyaya karşılık para alıp veren
kişi.
IRIL
: Uzaklaş git.
IRILMAK
: Uzaklaşmak, gitmek, ayrılmak.
İRİM DADIM
: Tadına bakılacak kadar.
IRIM-GIRIM
: Geveleme, konuşacak gibi olma.
İRİN
: Yaranın iltihabı, yaradan akan sıvı çok kirli.
IRIZA
: Rıza.
İRKİLMEK
:.
İRKİNTİ
: Birikmiş.
İRKMEK
: Biriktirmek.
IRMAK
: Nehirin küçüğü.
İRMEK
: Biriktirmek.
İRRECEP
: Recep.
IRYAT
: Ürün.
IRZA
: Rıza.
ISBADET
: İspatla kanıtla.
ISÇAK
: Sıcak.
Korkarak durmak.
ISGA
: Küçük soğan.
ISGALA
: Vurma, temas ettirme.
ISGALADI
: Vuramadı, temas ettiremedi, durmadan geçti.
ISGALAMAK
: Temas ettirememe.
ISGARÇA
: İğne atsan yere düşmeyecek kadar dolu.
ISGARPİN
: Ayakkabı.
ISGARTA
: İşe yaramaz.
ISGAT ÇEVİRMEK
: Ölen kişinin üzerindeki oruç borçlarına
karşı bir miktar para dağıtılması.
ISKA
: Kafa soğanı.
İSKARPİN
: Ayakkabı.
İSKEMBE
:.
İSLAH
: Halis olan, bayatlamış veya bozulmaya yakın olan .
Sandalye.
gıda ve eşyanın daha kullanılabileceğini anlatmak için
kullanılır.
ISLAK SEMER
: Yapılması zor iş, takibi kolay olmayan iş, sıkıcı iş.
İSMAN
: İsmihan.
ISMARIÇ
: Sipariş.
İSMİL
: İsmail.
İSPİL İSPİL
: Saçları dağınık vaziyette.
ISSAK GUŞU
: İlkbaharda ortaya çıkan ve kesik kesik öten kuş.
ISSIR
: Isır, ye.
ISTARA
: Kilim dokunan tahta.
İSTEYİCİ
: Dilenci.
İSTİCİ
: Dilenci, isteyen kimse.
İSTİM
: Buhar.
ISTIRGAN OTU
: Daglan otu.
İŞÇİMEN
: Çalışkan, ev ve el işini çok iyi yapan.
IŞDAMAMAK
: Konuşmamak.
IŞGI
: İnce odun.
İŞİ İŞE TUTTURMAK
: Bir yerde birkaç işi bir arada görmek.
IŞIK
: Lamba.
IŞIL IŞIL
: Temiz, parlak, aydınlık.
İŞLİK
: Gömlek.
İT KOPUK
: Avare geçen işsiz güçsüz yaramaz.
İTDİRSEĞİ
: Arpacık.
İTERCE
: Kuvvet, güç.
İTİŞMEK
: Karşılıklı mücedele.
İVİL İVİL
: İnceden inceye.
IVIR ZIVIR
: Hırdavat.
İVİTLEMEK
: Ayıklamak .
İVMEK
:...
İYE
: Bileme aleti.
İYELEMEK
: Bilemek .
İYİ BALİM
: O işin öyle olduğuna sevinmek.
İZAN
: Yol, yöntem.
JANTOPU
: Hacdan gelen elbise.
JOPAN KALESİ
: Herşeyin kendi kalesini kurarak oynadığı topla oynanan
Acele etmek.
oyun.
KAAT
: Kağıt.
KABA SÜT
: Doğumdan sonra hayvanlardan alınan ilk süt, ağız.
KABAAT
: Suç, kabahat.
KABACACIK
: Yumuşacacık.
KABAK KALLESİ : Kabak tatlısı.
KABAK SAPI
: Tulumba tatlısı.
KABAKLAMAK
: Dallarını kesmek.
KABALA
: Yüzeysel.
KABARA
: Tapacın ucundaki yassı ve yarım küre çivi.
KAÇIL
: Çekil.
KAÇILMAK
: Kenara çekilmek.
KADAK
:.
Büyük başlı küçük kısa çivi.
KADI TUZLUĞU : Çalı şeklinde olan tuza banılıpta yenilen ot .
KAĞIZGI
: Demir saç.
KAĞŞAK
: Her tarafı dökülmüş.
KAHRINA GİTMEK
: Gücüne gitmek.
KAKİLLİ
: Saçları alnına düşen.
KAKINÇ
: Serzeniş.
KAKLAMAK
: Üstüne atmak.
KAKMA
: Büyük kaya çıkıntısı.
KALABA
: Kalabalık.
KALBUR
: Bağırsaktan boşluklu örgü şeklinde kasnak geçirilerek
yapılmış elek.
KALENDER
: İş görür, kendisi ile anlaşılır sevimli kişi.
KALEVLE
: Yumuşak ayakkabı.
KALIN EYELİ
: Üzerine laf kondurmayan, laftan sözden etkilenmeyen.
KALLE
: Büyük parça.
KANATÇI
: Sürüye girmeyen koyun ve keçi.
KANÇA
: Ucu eğri demir parçası.
KANDIRMAK
: Gölünü etmek inandırma.
KANLICA
: Yenebilen bir çeşit mantar çeşidi.
KANMAK
: Söylenene inanmak.
KANTARMA
: Atın ağzına konulan demir.
KANTMA
: Asmaların tutulması için yapılmış ağaç yapı.
KAP
: Tabak.
KAPAKLI SAHAN : Bakırdan yapılan kapaklı tabak.
KAPAMA-GAPAMA
KAPÇIK
: Küpecikle pişen etli yemek.
: Dış kapak.
KAPI AĞZI-KAPAĞZI
: Beypazarı'na Ankara istikametinden
gelirken ilçenin giriş kısmının adı.
KAPI GÖZÜ
: Eşya konulan yer.
KAPIYORU
: Isırıyor.
KAPLICAK
: Kitap kaplığı.
KAPLIK
: Defter ve kitap ciltlemek için kullanılan kağıt veya naylon.
KAPMAYOR
: Isırmıyor.
KAPULLU (CAVA): Bir çeşit yörenin pirinci (Kapullu köyü).
KARA BEYNİ
: Yoğurtlu pekmez.
KARA DİKİ
: Etin yağsız kısmı.
KARA HELVA
: Unlu helva.
KARABAKAL
: Karabatak kuşu.
KARABAKKAL
: Sığırcık kuşu.
KARABERE
: İçteki yara.
KARAKABUK
: Kestane.
KARALTI
: Gölge.
KARALTI
: Gölge.
KARAMIK, KARAMUK
: Bir buğday hastalığı.
KARANLIKTA GÖZ KIRPMAK
: Bir işin önceden konuşulmadığı için
haberinin olmadığını anlatmak.
KARAOVAÇA
: Armudun küçüğü.
KARARTI
: Havaleli eşya.
KARDOLAP
: Gardırop.
KAREVLE
: Bir çeşit ayakkabı, galevli.
KARGA BEYNİ
: Yoğurtlu pekmez.
KARI
: Kadın.
KARIK
: Küçük ev.
KARIMAK
: Mızıkçılık.
KARIN ALMAMAK: Kıskanmak.
KARINDAŞ
: Kardeş.
KARIŞTIRMA
: Ekmek kırıntısından yapılan yemek.
KARNI AÇ KUYRUĞU DİK GEZMEK: Karnının doyurmaya ekmek parasını zor
bulan, .
fakat giyiminden gezmesinden taviz vermeyen.
KARŞIDAN GELİR GÜVECİMİN,
: Damadını seven kişi için damadını öven.
ŞIK ŞIK EDER EYERCİĞİM.
KARTALAÇ
: Yufka, gözleme.
KARTMA
: Büyük kaya parçası.
KARYOLA
: Yüksel metal yatak.
KASALMAK
: Efeleşmek, kendini beğenme.
KASAVET
: İnsana bir burukluk bir korku veren durum.
KASE
: Su bardağı.
KASE YOĞURT
: Torba yoğurdu.
KASEM
: Yemin.
KASKET
: Şapka.
KAŞ
: Karşıdaki yükselti.
KAŞ LASTİĞİ
: Kaş alıp, düzeltmeye yarayan lastik.
KAŞAĞIN KÜPLESİ
: Kaşığın dibi.
KAŞAMNAK
: Hayvanların işemesi.
KAŞAR
: Hayvanı taramak için kullanılan araç.
KAŞIK HELVASI : Baklava, sarım burma gibi tatlıların kırıntılarından yapılan
helva.
KAŞIKLA
: Yemeye devam etme.
KAŞMER
: Esmer.
KAŞUK
: Kaşık.
KAT
: Kağıt.
KATI YASTIK
: İçi kamış veya içirikle doldurulmuş kenarları düz yastık.
KATIK
: Ekmeğin yanında yenen herhangi bir şey.
KATIK
: Yoğurtu döverek elde ediilen yiyecek.
KATIR
: Ot.
KAVAK DA NAR BİTERMİ?
: Olmayacak bir işi, bir büyük veya amiri
dediği için kabullenmek .
SULARSAN DAHA İYİ BİTER.
KAVE
: Kahvehale, kıraathane.
KAVGAZ
: Toz fırtınası.
KAVGUTMAK
: Koşturmak.
KAVLANGULAK : Bir tür ot.
KAVLIK
: Bir çeşit yenen ot.
KAVLUK
: dolma yapmak için toplanan ot.
KAVRAMAK
: İyi yakalamak.
KAVURGA
: Buğday veya mısırın saçta kavrulması.
KAVUT
: Buğday veya mısırın kaba kavrulması.
KAVUTLAMA
: Yağda sarartma.
KAYARLAMAK
: Söğmek.
KAYASI OLMA
: Herşeye karışma.
KAYFARKASI
: Pazar.
KAYIŞ
: Deriden kemer.
KAYKILMAK
: Geriye yatmak.
KAYNATA
: Kayınpeder.
KAYTAN
: Kemer ve paçalara takılan bir nevi iplik.
KAZAĞI
: Bakırcıların kapları kalaylamak için kullandıkları bir demir
araç.
KAZAYAĞI
: Kütüvatör, tarlayı düzeltmede kullanılan tarım aleti.
KEÇE
: Yün.
KEÇENÜZLEMEK : Yaranın azması.
KEDİ BATMAZ
: Hamurla yapılan, pekmezle tatlandırılıp yapılan yemek.
KEDİ GUNUSU
: Kedi yavrusu.
KEF
: Cendereden suyu çıkarılan üzüm suyunun fırına.
KEFE
: Tuvalet.
KEGÜR SAAN
: Simetrik sıkca delikli süzme işlemi yapan kap.
KEKEÇ
: Kekeleme.
KEL YEMİŞ
: Beyaz leblebi.
KELBAŞ
: Üzerine sarımsak sürülen ekmek.
KELEFE
: İplik sarmakla, çile yapmakla kullanılan tahta araç.
KELEK
: Yetişmemiş kavun.
KELEK TUTMAK : Bir tür at sineğinin musallat olması.
KELEM
: Lahana.
KELEPÇEK
: Çıkrık.
KELEPİR
: Ucuz çok ucuz.
KELEŞ
: Güzel, iyi.
KELETE
: Zayıf, cılız hayvan.
KELEZ
: İyi gelişmemiş, kurumaya yüz tutmuş, seyrek.
KELGÜR
: Kegir.
KELGÜRSAĞAN : Sulu şeyleri süzmeye yarayan delikli bakır kap.
KELGÜSAN
: Sulu şeyleri süzmeye yarayan, delikli büyücek bakır kap.
KELİK
: Bağ yeri kulübesi.
KELKÜREK
: Üç kişiyle tarlanın yapımında kullanılan alet.
KELLE
: Arpa, buğday vb.lerin başları.
KELLİ
: Sonra.
KELTE
: Kadınlar için bir aşağılama sıfatı.
KEMİK ATMACA : Bir tür çocuk oyunu.
KEMRE
: Ahırta kurutulmuş hayvan pisliği.
KEMÜK
: Kemik.
KENDİ LEYLİNE : Kendi haline, kendi isteği gibi, dalgınca.
KENDİRİK
: Un konulan kap.
KENDÜRÜK
: Ekmek yaparken üzerine hamur pazısı çıkarılan kumaş.
KENEF
: Tuvalet.
KENER
: Kenar.
KENETLEMEK
: Kilitlemek.
KENEVİÇE
: İğneyle yapılan renkli desenli işleme .
KEPAZE
: Bakımsız , çirkin.
KEPÇİKLENMEK : Birine sert şekilde karşılık vermek.
KEPÇÜK
: Küçük, tatlı bir kızma şekli.
KEPENEK
: Çobanların soğuktan korunmak için giydiği kıyafet.
KEPEZ
: Yüksek tepe.
KEPİLDEMEK
: Gözün kırpışması.
KEPİR
: Verimsiz.
KEPİR
: Kerpiç.
KERAAT TABLOSU
KERANACI
: Yaramaz çocuk.
: Çarpım tablosu.
KERANECİ
: Kerhaneci.
KERATA
: Ayakkabı çekeceği, küçük çocuğu sevme.
KERATA
: Yaramaz.
KERÇ
: Gönül koymak.
KERÇ ETMEK
: Suçlu bulmak.
KERÇAHE
: Hatasını yüzüne vurmak.
KEREME
: Hayvan pisliğinin kurutulmuş hali.
KEREZ
: İyi gelişmemiş .
KERGÜR
: Kevgir.
KERİ
: İyi uzatılarak söylenir, sonra anlamına gelir.
KERİK
: Karıg.
KERME
: Tezek yapımında kullanılan yuvarlak içi boş kasnak.
KERME BAĞLAMAK
: İşaret edilen yerin çok pis, kirli olduğunu
anlatır.
KERMEE
: Yaraya benzeyen kabuk.
KERPİÇ GİBİ YOĞURT
KERTİŞMEK
: Yoğurdun çok iyi uyutulmuş çalınmış hali.
: Kaya ve taşların rüzgar veya yağmurdan aşınması,
düzleşmesi.
KES
: Yoncanın düvenle sürülmesinden elde edilen saman.
KESDENE
: Kestane.
KESE
: Kısa kestirme.
KESEK
: Sürülen tarladaki büyük toprak parçası.
KESENE
: Götürü, toptan iş.
KESENKES
: Mutlaka.
KESER KAÇIĞI
: Akıl hastası, uçuk hareket eden, müvazeneli düşünmeyen.
KESİN KES
: Mutlaka olması gereken.
KESMİK
: Ekin arpa saplarının kalın kısmı.
KESTİRME
: Pekmez ocağında üzüm suyunun büyük ve .
kestirme denen kazalnlarda ilk kaynama ameliyesi.
KEŞ
: Kurutulmuş tuzlu yoğurt.
KEŞ TEKNESİ
: Tembel kişi.
KEŞİR
: Havuç.
KEŞKÜL
: Güveni çıkaran çatallı değnek.
KETİMİK
: Çıkıntı.
KETUM
: Sır vermeyen.
KEVGİR
: Sulu şeyleri süzmeye yarayan, delikli bakır kap.
KEVŞEMEK
: Geviş getirmek.
KEYBE
: Kabe.
KEYGÜR
: Delikli tabak.
KEYKİLMEK
: Geriye yaslanmak.
KEYMAN
: Pastırma çemeni.
KEZLEME
: Gözetleme.
KIBIK
: Azıcık.
KİBRİT
: Ataşlık.
KIÇI DÖMELMEK : Bir sebeple havalanmak, havalara girme.
KIDIK
: Çene altı.
KIDIM-KIDIM
: Çok küçük parçalar halinde.
KIFI
: Rüzgar görmeyen yer.
KIFI
: Bir yere saklanmak.
KIFIM GELDİ
:.
KIĞIÇ
: Kışın nehir ve çayların sürüklediği su parçaları.
KİKİRDEMEK
: Gülmek.
KİL
:Gülmek
KILAVUZ
: Havuzun . Sulaması.
KILDIR
: Hırsız.
KİLLEDİĞİN BAŞI ARIT
İçinden herhangi bir işi yapma isteği gelme.
Bulaşık toprağı.
: Başladığın işi yarım bırakma bitir.
KİMAN
: Dövülüp, sarımsak et konularak hazırlanan bir tür yiyecek.
KIMÇI
: Küçük ve ince değnek.
KİMİ YUDU KİMİ TARADI,
: Bir işte netice almak için uğraşan değilde
başka birinin faydalanmış olması.
SOHBET KELOĞLANA YARADI.
KIMIZDAMAK
: Yer değiştirmek.
KİMYE
: Suni gübre.
KİMZAN
: Pastırmada kullanılan madde, kimyon.
KINAMAK
: Ayıplamak.
KIPIK
: Kısık, azıcık.
KİPİLDETMEK
: Göz kapaklarını yummaya çalışarak oynatma.
KIR
: Tarla.
KİR GOGGİLİ
: Pis kokan.
KIRA-GIRAĞ
: Soğuk havalarda, hava değişiminde toprağın üzerindeki
beyaz zerreler.
KİRASIZ KİLİM UCU TUTMAZ
: Mutlaka her işinden menfaat, çıkar
bekleyen kimse.
KİRBİTÇİ
: Cimri, parasına kolay kıyamaya.
KİRBİTLİK
: Kibrit.
KIRBIYIK
: Pişmaniye helvası.
KİRETLİK
: Banyoluk.
KIRGO
: İtibar edilmeyen kişi.
KIRI
: Eşek, kaba kişi.
KİRİŞ
: Kuzu bağırsağından yapılmış ip.
KİRİTMEK
: Zıtlaşmak.
KIRKBAYIR
: Büyük hayvan işkenbesinde bir bölüm.
KİRKİK
: Dokunan halı veya kilimin sıkıştırmaya yarayan tokmak.
KİRKİT
: Kilim dokunurken iplikleri sıkıştırmaya yarayan alet.
KIRKLAMA
: Bir işte çok oyalanmak, vakit geçirmek.
KIRKLIK
: Davar yüni kesen makas.
KIRKTAKKE
: Hayvan işkenbesinde bir bölüm.
KİRLİCE
: Bir çeşit üzüm.
KIRMIZI KALEM ÇEKMEK
: Birini bir suçundan dolayı kimseyi
cezalandırmak.
KİRPİT
: Kibrit.
KIRPMAK
: Azaltmak.
KİS KİS GÜLMEK : Saklı saklı gülmek.
KİSBE
: Küspe.
KISGIÇ
: Mandal.
KISIK
: Kasık arası fazla ışıldak olmayan.
KISIR
: Koyunun kuzulamamış iki yıllığı.
KİSİR KİSİR
: Sessizce gülen.
KİSPE
: Küspe.
KISRAK
: Dişi at.
KİŞELEMEK
: Kovalamak.
KIŞTAN ZAYIF DÜŞMEK
: Borçlu olan her istediğini alamayan kişi.
KİTLENMEK
: Çoğalarak, artarak kaplamak.
KİVİR KİVİR
: Çok iyi pişmiş.
KIVIRCIK
: Marul.
KIVRAK
: Bükümlü.
KIVRATMAK
: Dövmek, korkutmak.
KIYILI
: Fırın tepsisi.
KIYMA
: Erişte.
KIYMATLI
: Kıymetli.
KIYMIK
: Odun parçası.
KIYNAŞIK
: Yarı açık, aralık.
KIYTIRIK
: Derme çatma.
KIZ ARKASI
: Düğün sonrası gelinin akrabalarını ziyaret etmek.
KIZ EŞİĞİ YÜKSEK OLUR
: Kız istemeye gidince hemen verilmez ve
istekleri çoktur.
KIZ KISMININ BİR GÜLECEK KAPISI OLMALI
: Kızı verirken nasıl bir
yer diye iyi araştırıp vermeli.
KIZAN
: Çocuk.
KIZIL
: Çok kırmızı.
KIZIL YÜZLÜ
: Suçu, davranışı çok hatalı olan utanmaz kimse.
KO
: Bırak.
KOCA ANA
: Büyükanne.
KOCA ANNE
: Babanın abisinin hanımı.
KOCA BABA
: Büyük baba.
KOCA KARI
: Büyük elti.
KOÇAK
: Düğünde oynayan erkek.
KOFALMAK
: Büyülenmek.
KOĞALAMA
: Kovmak.
KOĞLAŞMAK
: Şikayette bulunmak.
KOĞU
: Dedi kodu şikayet.
KOĞULAMAK
: Kovalamak.
KOĞZAK
: Gevşek, aşınmış.
KOKLADIĞI TORBAYI BOYNUNA ASMAK
: Birinin sevdiğini veya
istediği kişiyi onunla evlendirmek.
KOKU
: Tarçın (Kuru yapımında kullanılan madde).
KOLACI
: Elbise temizleyicisi.
KOLAÇAN ETMEK
: Kontrol etmek.
KOLAN
: Hayvan kuşağı.
KOLAY
Bulantı, iç bulantısı.
KOLLUK
: Merdiven kenarındaki korumaların üstünde düz tahta kısım.
KOMAN
: Yanına bırakmam, hesabını sorarım.
KONAK
: Saçtaki kepek.
KOPAY
: Av köpeği.
KOPÇA
: Düğme.
KOPÇALARI KOYVERMEK
: Korkmak.
KOPİL
: Küçük çocuk .
KOSTAK
: Çok edalı, fiyakalı.
KOŞAN
: Koyun sağmak için bağlanan ip.
KOVANLIK
: Arı yetiştirilen bağ evi.
KOYMADI-GOYMADI
: Etkilemedi, tesir etmesizartar görmedik,
bırakmadı.
KOYVERMEK
: Serbest bırakmak.
KOZAMAK
: Gevşemek, tam yerine oturmamak.
KÖFTER
: Pekmez ve undan yapılan tatlı.
KÖĞGÖÇÜREN : Bir diken türü.
KÖĞTER
: Köfte.
KÖKÜZ
: Asma bağlarında, sulamayı sağlamak için yapılmış toçlı
parça.
KÖLDÜR KÖME : Kalabalık halde.
KÖLEMEZ
: Yoğurtla pekmez karışımı.
KÖPEKLENMEK : Şiddetle bağırmak.
KÖPEM
: Hayvan akciğeri.
KÖPÜL
: Patetes.
KÖPÜRMEK
: Kızmak , sinirlenmek.
KÖPÜZ
: Evlek sırası.
KÖR KÖSTEBEK GİBİ
: Önünü görmeden rastgele iş yapan.
KÖR KÖSTEN GELEK
: Köstebek.
KÖR PENCERE : Duvar oymakla oluşan girinti.
KÖRÜKLEMEK
: Söndürmek.
KÖSKÜRE
: Köz küreği, faraş.
KÖSKÜREĞİ
: Pislik almak için kullanılan kürek.
KÖSLE
: Kapı sürgüsü.
KÖSLEMEK
: Kilitlemek.
KÖSSOK
: Köz ye, boğazına köz parçası ye.
KÖSTEBEK
: Vücutta çıkan iltihaplı yara.
KÖSTEĞİ KESMEK
: Küçük çocukların yürümeye başladığı
vakit yapılan gelenek.
KÖSTEK
:Saat
Engel .
KÖSTEK KESMEK
: Yeni yürümeye başlayan çocukta bir tören.
KÖSTEK KESTİRMEK
: Yürümeye başlayan çocuğun ayaklarının
arasına bağlanan.
KÖSTEK OLMAK : Bir işi engellemeye çaılşmak.
KÖSÜL KÖSÜL
: Nefesi kesilmiş halde.
KÖSÜLMEK
: Nefesi kesilecek derecede yorulmuş olmak.
KÖTEK
: Dayak atma.
KÖTÜ KÖTÜ YEMEK
:Kötü koyunlar gibi hapşırma
Az az
yemek.
KÖV
: Köy.
KÖVE GİTCEM
: Köye gideceğim.
KÖVTERLİK
: Cevizli sucuk yapmak için kullanılam kızartma, un ile yapılan
tatlı bulama.
KÖZ
: Sönmekte olan ateş, kömürleşmiş hali.
KÖZ BASTI
: Etin közlenecek kısmı, ince yazılmış et.
KUBAT
: Kaba saba.
KULAĞINA EZAN OKUNMAMAK
: Söz dinlemeyen, öğüt almamış, dini
bilgileri zayıf olan.
KUMPİR
: Patates .
KUNDURA
: Tahta ayakkabı.
KUNNAMAK
: Yavrulamak.
KUNTİ
: Eski motifli ipek kumaş.
KUPA
:
KUPÇAK
:Bardak
KURBAĞCIK
: Sığır hastalığı.
KURSAK
: Mide.
KURTLARI DÖKMEK
Ucuna ağaç parçası takılan büyük tas.
: Oyun havasına oynayarak oynama
hevesini tatmin etme.
KURU
: Pestimet türü.
KURU BAKLA
: Kuru fasulye.
KURU GALA
: Zayıf.
KURU KENDÜRÜK
KURU SIKIM
: Zayıf, yemesine içmesine dikkat etmiyen.
:
KURUM-GURUM :Zayıf
KUŞANE
: Tencere , tabak.
KUŞKONA
:.
KUŞLASTİK
: Sapan.
Soba bacaların temizlendiğinde çıkan pislik.
Çatı katı.
KUŞLUK VAKTİ
: Sabah güneşin doğmasından güneşin yükselmesine kadar
olan vakit.
KUTNİ
: Eski motifli ipek kumaş.
KUYRUĞU ÖLÜ KUYRUĞU EYRİ
: Akrep.
KUYRUK SOKUSU
: Omur iliğin bittiği yer.
KUYRUKLU
: Ağı çalık sırma işlemeli kadife şalvar.
KUZLACI
: Hamile hayvan.
KUZU DİŞİ
: Küçük taneli dolu.
KUZU GÖBEĞİ
: Yenebiken bir mantar çeşidi.
KUZU KULAĞI
: Tuza banarak ya da salataların içerisinde yenilen ot.
KUZUM
: Bebeğim.
KUZUNE
: Fırınlı soba.
KÜFE
: Örülerek yapılmış büyük sepet.
KÜFELİK
:: Sarhoş.
KÜKÜM
: Elden ayaktan düşmüş, çok yaşlı.
KÜL UFAK
: Çok küçük parçacıklara ayrılmış olan.
KÜL UFAK ETMEK
: İsmini cismini koymamak, mahvetmek.
KÜLDÜRTÜ
: Çokça gürültü sesi.
KÜLLÜK
: Köylerde çöp atmaya ayrılmış bölüm.
KÜLTEM
: Kağıt destesi.
KÜLÜR
: Küçük somun ekmek.
KÜME
: Tarlada her bir sap gurubuna denir.
KÜMÜK
: Basık, küçük burun.
KÜNGE
: Pislik.
KÜNYE
: Kişiyi tanıtan bir belge.
KÜP
: Peynir, turşu konulan kap.
KÜPECİK
: Topraktan, boyu küçük vazo biçiminde kap, kapama için
kullanılır.
KÜPEŞ
: Cam kenarı cam önü.
KÜRBEN
: Gübre.
KÜRELEMEK
: Kütle haline apar topar atmak.
KÜRTÜN
: Kar yığını.
KÜRÜK
: Küçük.
KÜRÜMEK
: Kürekle yığıntı ve pislikleri temizlemek.
KÜRÜŞMEK
: Hastalanıp büzüşmek.
KÜS
: Dargın kişi.
KÜSKÜ
: Nazar için duman verme.
KÜSKÜ GİBİ
: Ağır .
KÜSTÜRME
: Barışmak.
KÜŞTÜRE
: Marangoz rendesi.
KÜŞTÜRELEREK : Bir tahta zemini düzlemek ve inceltmek için küştüre sürtme.
KÜTAYA
: Kütahya.
KÜTBELEK
: Boyu eniden biraz fazla hacimli şekil.
KÜTÜK
: Camın gövdesi.
KÜTÜRDETMEK : Şıklatmak , vücuttan ses çıkması.
KÜTÜRTÜ
: Gürültü.
LA
: Erkekler arasında çağırmak için hiyap şekli.
LABBUDU LUBBUDU
LAF EBESİ
: Düzgün yürümeyenler için söylenen söz.
: Çok konuşan kimse.
LAF GAVUTLAMAK
: Lafı değiştirmeye uğraşmak.
LAFIN SETEMİ
: Sözün söylenişi.
LAGAR
: Çok zayıf.
LAN
: Ey, ulan seslenme.
LANGIR LANGIR : Bağıra bağıra.
LANGUR LUNGUR
LARHANA
: Lahana.
LAŞE
: Pis kokulu.
LAYLON
: Oturak.
LAZIMLIK
: Naylon.
LAZIMLIK
:..
kova.
LEBLEBİ
: Yemiş.
: Gereksiz.
Tuvalet ihtiyacını gidermede kullanılan
LEÇÇE
: Yüz, çehre.
LENGEL
: Tabak.
LEYHA
: Pis koku.
LEYHA GİBİ KOKAR
: Pis kokan , tuvalet gibi kokan.
LEYLERİ REGAİB:
LIKIR LIKIR
:Kandil gecesi
LİLİ
: Deterjan.
LİMETİ
: En ince bez astar.
LOĞUSA
: Hamile .
LOK ÇAMUR
: Cıvık , çok çamur.
LOK LOK YUTMAK
Ses çıkara çıkara içmek.
: Sofrada kimseyi beklemeden çabukça
çokça yemek.
LOKÜZ
: İsportonun yanmasında oluşan bir çeşit lamba.
LORD
: Çökelek.
LÖK
: Delik olan çanak, çömlek vd. eşyaların tamiri için lehim.
LÖK
: Agır insan.
LÖKÜZ
: Lüks lambası.
LÖŞ
: Zayıf, gelişmemiş.
MACIR
: Göçmen.
MAÇÇA
: Dert, yara, pis.
MAÇÇALI
: Pisli, çıbanlı.
MAÇU
: Şişman .
MADAH
: Erkek cinsel organı.
MADARA
: Bozuk.
MADEN TAVA
: Kulplu tava.
MADENİZ
: Maydanoz.
MADI
: Maskara,perişan ,beter.
MADIMAK
: İlkbaharda kırda yetişen bitki.
MADIMASKARA : Perişan.
MAĞLAK
: Boşlukta.
MAHLAMA
: Havlu.
MAHNA
: Bahane, sebep.
MAHNA BULMAK : Kusur bulmak, aramak.
MAHSEN
: Eski evlerde bulunan karanlık oda.
MAHSÜL
: Ürün.
MAHYA
: Panayır.
MAKANA
: Makarna.
MAKIS
: Eksi.
MAL
: Hayvan.
MAL
: Karışık hayvan yiyintisi.
MALAĞMA
:İnek
Düven sürdükten sonra taneleriyle karışık
saman.
MALAK
: Manda yavrusu.
MALAK BAŞINA : Yalnız başına.
MALAKTA KALMAK
: Ortalıkta kalmak.
MALAM YİMİŞ BIZA GİBİ BAKINIP DURMAK
: Saf saf etrafa bakmak.
MALAMA
: Karışık hayvan yiyeceği.
MALAMORTA
: Uluorta, rastgele.
MALDUZ
: İçinde köz bulundurularak kullanılan bir çeşit mangal.
MALGADUN
: Baykuş.
MALİ NEKMET
: Faydası görülmeyen mal.
MALİ NİMET
: Faydalı mal.
MALI ONARMA
: Hayvana bakma.
MALKADUN
: Baykuş.
MAMALAMAK
: Kızmak.
MAMIT
: Mahmut.
MAMITLAR
: Mahmutlar.
MAMRAK
: Katlar arasındaki kapalı merdiven çıkışının açık kısmı.
MANCAR
: İlkbaharda çalıların arasında yetişen bir bitki.
MANDAL
: Kapaklı dolapları kapalı tutmaya yarayan tahta parçası.
MANDIZ
: Gaz lambası.
MANDUZ
: Izgaralı közlük.
MANGAL
: Köz ocağı.
MANGIR
: Para.
MANGIR ARMUDU
: Bir çeşit armut.
MANİ
: Engel.
MANTAR
: Oyuncak tabanca ile patlatılan küçük barut. Yenen bitki.
MANTI
: Kilosu fazla olan kişi.
MANTU
: Pardösü.
MAPIS
: Mapushane.
MARA
: Mağara.
MARA
: Argo saf, bir şey bilmeyen.
MARFETSİZ
: Beceriksiz.
MARIL
: Marul.
MARKUÇ
: Hortum.
MARSİLE
: Kiremit.
MARTİNİ
: Uzun namlulu silah.
MASARUF
: Masraf.
MASAT
: bıçakları bileyen alet.
MASIL
: Ürün.
MASIZ
: Yalandan.
MASKARA ETMEK
: Masraf.
MASRUF
:Rezil etmek
Masraf.
MASUZ
: Yalan,gerçek olmayan.
MAŞRAPA
: Bakır bardak.
MATÇA
: Pis yara.
MAV
: Bune.
MAVZER
: Kırıkkale tüfeği.
MAVZERYAĞ
: Vazelin.
MAYASIL
: Hemeroit.
MAYE
: Maya.
MAYHOŞ
: Eşki.
MAYIS
: Yaş hayvan pisliği.
MAYİŞ
: Maaş.
MAZERYAĞ
: Vazelin.
MAZI MASKARA : Rezil etmek.
MAZIBAT
: Sürahi.
MAZLIM
: Uysal, muti.
MAZOT
: Motorin.
ME
: Al, işte.
MEBBUS
: Millet vekili.
MECCANİYE
: Aşikar, gizlisi olmayan.
MECCİT
: Mescit.
MEDÇELMESİ
: Oyun türü.
MEDLEYE MEDLEYE
: Hoplaya hoplaya .
MEELE
: Mahalle.
MEELSİMEZ
: Benimsememek.
MEH
: Buyur, al.
MEHEL ALMAK
: Layık, münasip bulmak.
MEHEL ALMAMAK
: Önemsememek, küçümsemek.
MEHEL ALMAZ
: Umursamaz.
MEHELSİMEK
: Önem vermek, kıymet vermek.
MEHELSİMEMEK : Önemsememek, küçümsemek.
MEHİRSEK
: Düşkün olmak.
MEHLEM
: Krem.
MEKKİDİ MEKKİDİ
MEKTEP
: Sallana sallana iş gören.
: Okul.
MEL MEL BAKMAK
: Boş boş bakmak.
MELE
: Mahalle.
MELEMŞE
: Menekşe.
MELEZ
: Kırmızı renkli büyük yabani arı.
MELHEM GİBİ OLMAK
MELLOV
: Kara, siyah.
MELÜL MELÜL
: Saf saf bakmak.
: Bir şeyin çok iyi kıvamında yumuşaması.
MEMET
: Mehmet.
MEMİŞHANE
: Hela, ayakyolu.
MENÇE
: Bir nevi deste.
MENDİL
: Yağlık.
MENGİRE
:.
MERAMINI SAT
: İstediğin nedir onu söyle.
MERASİME TABİİ OLMAK
Kirmen, iğ.
: Teferruatı çok iş.
MERDİMAN
: Merdiven.
MERDİN
: Uysal mazlım.
MERHEM
: Melhem.
MERK
: Krem
MERKEP
: Eşek.
MERTEK
: İnce sırık.
MERTEK
: Bina yapımında kullanılan kalın odun.
MES
: İnce deriden yapılmış, fermuarlı ayakkabı.
MES LASTİK
: Abdest almak kolaylığı için kullanılan deri potin.
MES MES
: Anlamsız anlamsız bakmak.
MESARİF
: Masraf.
MESE
: Çatal bel.
MESEL
: Bilmece.
MESGENE
: Erik çeşidi.
MESİL MESİL BAKMAK
Kasa.
: Biraz safça bakmak.
MESSAN
: Kiler.
MESSEN
: Mahsen.
MEŞŞER
: Çok kalabalık .
MET
: Küçük değnek.
MET ÇELMESİ
: Bir tür çocuk oyunu.
METAMELİ
: Hemen alınan, kırılgan.
METİRE
: Metre.
METLEMEK
: Hoplamak zıplamak.
METTEP
: Okul.
MEYHUR
: Sarhoş.
MEYİRSEK
: Düşkün, döl tutmayan.
MEYİT
: Cenaze.
MEYMENE, MEŞMENE
: İsteksiz, gelişigüzel yapılan iş, gönülsüz
hatalı yapılan iş.
MEYMENET
: Tavır ede.
MEYMENET
: Ayakkabının üstüne desen veren kısım.
MEYMENETSÜZ .
Yordamsız, iş kabiliyeti olmayan, görenek
bilmeten .
MEYREM
: Meryem.
MEYTAR
: Çalgıcılar.
MEYTERESÜL
: Düzeysiz kalabalık.
MEZER
: Mezar.
MEZERLİK
: Mezarlık.
MEZİR
: Çıra.
MICILDAK
: Sulu.
MICILDAMAK
: Sulu, sıvı kıvama yakın, yaranın ilelemiş azmış hali.
MICILGAN
: Sulu .
MICIMAK
: Oyun bozmak.
MİÇLİ
: Mantıklı, gerçekçi, somut şeyler.
MIDIMIK
: Ufak tefek.
MIGGIDIK
: Çok katı, biraz sulandırılması lazım.
MIH
: Çivi .
MIHLA
: Çivile, vur, soğanlı ve yumurtalı yemek.
MIHLAMA
: Kuru soğan veya yeşil soğandan yumurta kırılarak yapılan
yemek.
MIHTI GİBİ OTURMAK
MIKIM GELDİ
: Bir şeye yardım etmeden oturmak.
: Sıkıntı geldi.
MIKKIDI MIKKIDI : İyi pişmemiş, içi hamur kalmış.
MIKMAK
: Parmaklarıyla sıkmak.
MIKTAR
: Muhtar.
MİL
: Dantel örülen tığ.
MİLYA, MLLA
: Misket, bilye.
MINCIK MINCIK : Yumuşak yumuşak.
MINCIKLAMAK
: El ile küçültmek, sıkmak ezmek.
MINDAR
: Yenilmeyen hayvan eti.
MINDARCI
: Şehir kanalizasyonunun altından geçtiği köprü, pislik akan
dere.
MİNDER
: İçi pamuk, keçe vb. doldurulmuş, yere rahat oturmak için
kullanılan eşya.
MINGIDAK
: Otura kalmak.
MINI MINI
: Leblebi, yemiş.
MİNİK
: Leblebi.
MİNİRE
: Minire.
MİNNACIK
: Küçücük.
MİNTAN
: Gömlek.
MIRIK
: Pis tortu, hayvan pisliği.
MIRIK
: Bataklık.
MIRILDANMAK
: Sessiz konuşmak.
MİS
: Kolonya, misk.
MISA
: Musa.
MİSAF
: Kur'an-ı kerim.
MİSİR
: Mısır, sıvacıların tahtadan veya saçdan yapılmış malası.
MISIR
: Koza.
MISIR TAVU
: Hindi.
MISMIL
: Etinin yenmesine cevaz olan hayvanlar.
MISTAA
: Mustafa.
MISTAVA
: Mustafa.
MİŞYAŞ
: Belirsiz.
MITLAK
: Mutfak .
MIY MIY
: Ne söylediği belli olmayan.
MİYANE
: Helva.
MIYMINTI
: Elinden iş gelmeyen.
MIYNAK
: Bir işi çabucak yapamayan, geç bitiren.
MIZ MIZ
: Hareketleri yavaş olan kişi.
MIZARAT
: Bela.
MIZILDAK
: Mızmız, durmadan ağlayan.
MIZILDAMAK
: Hafiften ağlamak.
MIZLAM
: İllaki olması şart.
MIZMIZ
: Bir türlü memnun olmayan, her şeyi beğenmeyen.
MOBİLGAZ
: Tüp gazlı ocak.
MOCCUK
: Argo ispiyoncu.
MOÇU
: Şişman.
MODEREN
: Modern.
MOLAMORTA
: Üstünkörü, gelişigüzel.
MOMOLAMAK
: Büyük bir güç farkı ile ezmek.
MONDİ
: Plastik bidon.
MORUK
: Yaşlı.
MOŞUL MOŞUL : Yüksek sesle uyumak.
MOTOBİSİKLET : Motorbisiklet.
MOTUR
: Traktör.
MOZAK
: Kozalak.
MOZALAK
: Elma, armut gibi meyvelerin küçük ve ham olanları.
MÖH
: Sen bunu al, saa bir şey düşmez anlamında el işareti.
MUALLİM
: Öğretmen.
MUCUR
: Ölçü birimi.
MUHAKKAT
: Muhakkak, mutlaka.
MUHALLEBİ
: Pirinç unu ve sütten yapılan şekerli tatlı.
MUHALLEBİ ÇOCUĞU
: Nazik kibar.
MUHANET
: Earayıp sormayan, hal hatır sormayan kişi.
MUHAYYER
: Denemece, iade edilebilir.
MUMBAR
: Et sucuğu.
MUNBAR
: Elma armut gibi meyvelerin küçük ve ham olmayanları.
MUNDAR HAYVAN
: Etinin yenmesine cevaz olmayan
hayvanlar.
MURAF
: Eşit, birbirini geçememiş.
MUSAF
: Kuran-ı Kerim.
MUSKA GİBİ
: Terbiyeli, hareketsiz.
MUSMUL
: Makbul olan.
MUSTEMBEL
: Kullanılmış.
MUSTUL
: Uslu sakin.
MUŞAMBA
: Naylon sergi.
MUŞMULA
: Yeni dünya.
MUŞTA
: Dikicilerin kullandığı alet.
MUŞTULAMAK
: Söylemek.
MUYANE
: Muayene.
MÜCEF
: Çürük, sakat.
MÜCÜRE
: Çekmece.
MÜDAİM
: Daima.
MÜDANE
: Minnet.
MÜĞÜRDÜM
: Bezelye.
MÜLAYIM
: Uyumlu, ağır başlı sakin kendisi ile anlaşılır.
MÜLDÜME
: Kötü, tembel.
MÜNASIP
: Uygun olan, uygun düşen, yakışan.
MÜRÜVET
: Evlendirmek.
MÜSRİF-MÜŞİRİF
: İsraf eden, boşa götüren.
MÜSRÜF
: Fazla harcama.
MÜŞEMBE
: Muşamba.
NAAMAN
: Ne kadar çok.
NACAK
: Baltanın küçüğü.
NADA
: Düven sürdükten sonra samanın içindeki buğdayla beraber
yığılmış hali.
NAHA
: İşte.
NAHI BAŞKA BİŞEY DEMEN
: Artık başka bir şey söylemiyorum.
NAHİYAT
: Son.
NAKSINA
: Bozulma .
NALET
: Lanet.
NALİN
: Takunya ,kadınların giydiği gümüş takunya.
NALLIGAŞI
: Karaşar tarafından bir dağ.
NAMAZ
: Kameri aylardan Recep ayının ilk perşembesi (Regaip
Kandili).
NAMAZGAH
: Namazla, seccade.
NAMAZLA
: Seccade.
NAMAZLIK
:Seccade
Nişanlı kızlara, regaip kandilinde gönderilen
fişek maytap tarakkal.
NAME
: Mektup.
NANİ MOLLA
: Kibar.
NANİLİ
: Terlik çeşidi.
NANKISI
: Hangisi.
NAPAM?
: Ne yapalım.
NAPAN?
: Ne yapıyorsun?.
NAPİN
: Ne yapayım.
NAPSAK
: Ne yapsak.
NARKALMAK
: Alay etmek.
NASSIN?
: Nasılsın?.
NAŞAFA
: Madeni su bardağı.
NAŞŞEY
: Nasıl.
NATIR
: Hamamlardaki bayan kesesi.
NATURASIZ
: Yüzü gülmeyen, sevimsiz.
NAYDURUK
: Üstünkörü geçiktirilerek yapılan iş.
NAZELMEK
: Dokuma ve trikoda liflerin aşınıp kopup yırtılacak hale
gelmesi.
NAZLI
: Bir bitki örtüsü çalı.
NE CİBALLI
: Neyin nesi.
NE DURUN
: Niye bekliyorsun.
NE EDEN
: Ne iş yapıyorsun.
NE EDEYO
: Ne yapıyor.
NE GIBALLI
: Neyin nesi.
NE GÜN GÖRDÜNDE AKŞAM OLMADI
: Bu sıkıntıda inşallah
geçer.
NE HACET
: Ne gerek.
NE HAÇAT
: Son bir ihtimal, en son çare.
NE KARIŞIYORSUN ANANENİN AŞI,
: Senin ile hiç ilgisi yok,
seni ilgilendirmez.
BABANIN KEŞİ DEĞİL.
NE KIZI VER NE DÜNÜRÜ KÜSTÜR: Her iki tarafıda idare et.
NE UMARSIN BACINDAN BACIN
: Faydası beklenilen kişinin kendisine
faydası olmayışı.
ÖLÜR GİDER ACINDAN.
NEBİLİM
: Haberim yok.
NEÇE
: Ne kadar zamandır.
NEÇE GELEMEN : Hala ne gelmiyorsun, neden bir türlü gelmedin.
NEÇE SONRA
: Çok zaman sonra.
NEÇE?
.
NEDER
: Ne söylüyor, ne diyor.
NEEDEN
: Nasılsın.
NEKBET
: Çok çirkin.
NEKES
: Cimri.
NEMBE
: Bilmemki.
NEMBEM NE
: Bilmem ki.
NEMBEN
: Ne bilim.
NEMBENK
: Bilmiyorum.
NEMİ LAZIM
: Neyime gerek.
NENE
: Nine.
NENE
: Yenge.
NENNİ
: Ninni.
Niçin, neden, niye.
NERDE ÇALGI ORDA GAVGI
: Gününü gün etmeye bakan, eğlenceye
vakit geçirmeye düşkün.
NERDİFAN
: Merdiven.
NERE GİDEN?
: Nereye gidiyorsun?.
NESİ
: Nasıl.
NETCEN
: Ne yapacaksın.
NEUÇUN
: Niçin.
NEVALE
: Alınan birtakım yiyecek içeceklerin geleni.
NEVAT
: Ne zaman.
NEVET
: İki kumaşı yan yana elle dilmek.
NEYANNA
: Ne tarafa.
NEYİSEM
: İyiki böyle olmuş, isabetli olmuş.
NEYNER-NİNER : (i uzatılır) ne ilgilendirir, seninle alakası ne , neden ilgilendirir.
NEZELMEK
: İncelmek .
NİNEN
: Sanane.
NİSAN YAĞAR MAYIS ÖĞER
: Nisan yağmurunun neticesi, Mayıs ayında
üründe görülür.
NIZLAM
: İllaki, olması şart.
NOCA KI?
: Ne olacak ki?.
NOCAK
: Ne olacak.
NOCAK ÖLE EDİPDE?
:Ne olacak
NOÇUN
: Niçin.
NODA
: İstif edilmiş tarla ürünü.
NODUL
: Kaba ucu iğneli sopa.
NOGAY
: Sevilmedik kişi.
NOLACAKİ
: Ne olacakki.
NÖRÜYON
: Ne yapıyorsun? Nasılsın.
NUZÜL
: Felç.
NÜZUL İNDİ
: Felç oldu.
O DÖŞEĞİNİ YAPSIN BİZ
fedakarlıkları.
Ne olacak öyle yapıpta?.
: İşin olması için iki tarafın birbirine karşı
YORGANI ÖRTERİZ.
OCAĞI SÖNESİCE
: Evinin dağılması, yılıkması için beddua.
OCAĞI SÖNMEYESİCE
: Sevilen birine kızgınlık anında söylenir.
OCAK
: Ekmek edilen yer.
OCAK
: Kömür madeni işletmesi, Türkiye orta Anadolu Linyitleri.
OCAK BAŞI
: Ocağın üzerindeki raf.
OCAK BAŞINDA KALDIN,
: El işi çok yapan kişi.
İNCE İŞLERE DALDIN.
OCAKLI EV
: Mutfak.
OÇA
: Ahlat, olça.
ODUN GİBİ
: Hiçbirşeyden anlamayan, beceriksiz.
OGGA
: Kilo.
OGGALI
: Bakırdan yapılmış ,içine yemek giren saklama kabı.
OGGANIN ALTINA GİTMEK
: Suçu yokken suçlu bulunmak.
OĞLAN
: Erkek çocuk.
OĞMAÇ AŞI
: Bir nevi unlu çorba.
OĞUL BAK
: Torun.
OH GUZUM
: Yalvarmak.
OHA
: Dur .
OKKA
: Kilo.
OKKALI
: Ağır.
OKKAYIŞ
: Oku bağlayan kemer.
OKLAÇ
: Yufka açmak için merdane.
OKLAÇ BAKLAVASI
: Bir çeşit baklava.
OKLAĞAÇ
: Oklava.
OKLAN
: Kalın sırık.
OKRA
: Sığırlarda parazitlerden dolayı deri altına teşekkül eden
modül.
OKUCU
: Okuyucu, düğüm çağırıcısı.
OKUMACAM
: Okumayacağım.
OKUMAK
: Davet etmek (Düşüne).
OKUTCAM
: Okutacağım.
OLAMAZOLASICA
OLAN
: Kızgınlık anı söylenen söz.
: Oğlan.
OLAN KIRIĞI, PİLAV DORUĞU
: Erkek çocuğunun kıymetli olduğunu ifade
etmek için.
OLDUK GADA
: Küçücük.
OLDURUK
: Kalın odun.
OLGÖRÜK
: Bir türlü bitmeyen.
OLLA
: Oralar.
OLMAYIVERSİN : Olmasın.
OLSA GEREK
: Olması lazım.
OLU
: Olur, tamam.
OLUBAKAM
: Olurbakalım.
OLUK
: Pınarların önüne konan yalak.
OLURSA AŞIMIN SUYU
: Bu işim olursa gelirim artar olmazsa canım
sağ olur.
OLMAZSA BAŞIMIN SUYU.
OLUVESİN
: Bir işe razı etmek için kullaılan rica ifadesi.
OMACA
: Asma kütüğü.
OMAÇ AŞI
: Bir ürü undan pişirilen çorba.
OMAR
: Ömer.
OMCA
:: Asma.
ON SEKİZ TAŞ
: On sekiz adet küçük taşla yere kareler çizilerek oynanan
zeka oyunu.
ONARMAK
: Düzeltmek.
ONATÇA
: Güzelce .
ONAV
: Deterjan.
ONDANKELLİ
: Ondan sonra.
ONNA
: Onlar.
ONUN UÇUN
: Onun için.
ORA
: Oraya.
ORASPI
: Orospu, kötü yola düşmüş kadın,fahişe, kadınlar arasında
kötüleme sözü.
ORTA KARIŞTIRMACA
: İki gurupla oynanan oyunlardan fazla bir
kişinin sıra ile guruplara girmesi.
ORTAKÇI
: Yarıcı.
OSANMAK
: Bıkmak.
OSSURMAK
: Yellenmek, gaz çıkarmak.
OSSURUĞU CİNLİ
: Kaprisli.
OSSURUNA ÇİTME ATMAK
: Her şeye ters tepki vermek .
OT KÖK ÜSTÜNDE BÜYÜR
: Geçmişi bilme, bir kişi için karar verrken
ailesine bak anlamında kullanılr.
OTMAK
:Oturacak
OTOMOBİL
: Araba.
OTTUN MU?
: Oturdun mu? Yerleştin mi?.
OTU
: Otur.
OTU ŞURİYE
: Otur şuraya.
OTUMAYA GEL EMİ
Misafirlik etmek.
: Misafirliğe gel olur mu?.
OTURAK
: İskemlenin küçüğü.
OTURTMA
: İmam bayıldı, patlıcan ve hazırlanan,,çle yapılan yemek.
OVAÇA
: Bir çeşit armut.
OVALAMAK
: Yoğurmak.
OVAZ
: Övez.
OVMAK
: İnsan vücuduna avuç içiyle masaj yapmak.
OVUŞTURMAK
: Sürtmek.
OYMAK
: Kazmak.
OYNATMA
: Bir sözü bir sözünü tutmayan. Kadınlar arasında kötüleme
sözü.
OYULGANMAK
: Kıvrılarak hareket etmek.
ÖCÜL ÖCÜL
: Saf saf bakmak.
ÖCÜL ÖCÜL BAKMAK
ÖDEK
: Korkak.
: Dikkatli ve saf bakış.
ÖDÜÇ
: Geri verilmek üzere borç.
ÖĞEÇ
: İki yıllık erkek keçi.
ÖĞMEK
: Methetmek ve yüceltmek, yükseltmek, yavaş yavaş nüfus
etmek.
ÖĞREŞMEK
: Gizlice anlaşmak, kavilleşmek.
ÖĞÜN
: Yemeğin paylaşım şekli ve zamanı.
ÖĞÜR OLMAK
: Isınmak.
ÖĞÜRMEK
: Geğirmek, ağızdan gaz çıkarmak.
ÖKELEKLİ
: Hastalıklı hayvan ve kendini beyenmiş.
ÖKÜNMEK
: Başkasını taklit ederek ağız ve mimik hareketlerini yapma.
ÖKÜZ ARABASI : Kağnı.
ÖLECE
::.
Öylece.
ÖLEMİ?
: Öylemi, aslı varmı?.
ÖLEŞMEK
: Bölüşmek.
ÖLLÜN KÖRÜ
: Ne var? Ne oldu? Sorusuna alay etme veya kızma
anlamında cevap.
ÖNDÜAY
: İki ay önce.
ÖNDÜGÜN
: Evvelki gün.
ÖNDÜN
: Önceki gün.
ÖNDÜYIL
: İki yıl önce.
ÖNÜNE DÜŞMEK : Ağzından laf almak.
ÖÖÖĞ
: Öğürmek.
ÖRE
: Nereye.
ÖRME
: Koyunların sütünü sagmak için kafalarını birbirine bağlamaya
yarayan ip.
ÖRT TERLESİN : Laf burada bitsin.
ÖRTME
: Kapı, teras, balkon gibi yerlerin üzerine yapılan çatı.
ÖRTMEN
: Öğretmen.
ÖRÜK
: Bir yere bağlamak için sivri ağaç.
ÖRÜKLEMEK
: Bağlamak.
ÖRÜKLÜ
: Tıka basa, çok dolu.
ÖRÜSKER
: Rüzgar.
ÖSGER, ÖRÜZGAR
: Rüzgar.
ÖSSET
: Derhal o saat.
ÖSÜRDÜM
: Öksürdüm.
ÖSÜZ
: Gaz lambası.
ÖTE GİT
: Bir öbür tarafa git, biraz ileri git.
ÖTE MELE
: Öte mahalle.
ÖTEBERİ
: Hırdavat.
ÖTEEVLER
: Öbürkü odalar.
ÖTLEK
: Korkak.
ÖTTEN GİTMEK : Öbür taraftan gitmek.
ÖTÜRMEK
: İshal olmak.
ÖTÜRÜ
: Dolayı, ait, kimsesiz, anası babası yok.
ÖVEÇ
: Bir yaşından sonraki kuzular.
ÖVEK
: İyi, çok iyi.
ÖVELEK
: Sığıra musallat olan bir cins sinek.
ÖVELEMEÇ
: Ovarak koçanından ayırmak.
ÖVELEMEK
: Elle veya birbirine sürterek koçandan ayırmak.
ÖVENDİRE
: Ucunda çivi olan sopa.
ÖVEY
: Üvey.
ÖVEYİK
: Kuş.
ÖVEZ
: Meyve.
ÖVMEK
: İçine sinme.
ÖVÜRMEK
: Kusmak.
ÖYEK
.
ÖYKELENMEK
: Öfkelenmek.
ÖYKÜNMEK
: Alay etmek.
ÖYÜN
: Yemek zamanı.
ÖZ
: İç, kalem içi.
ÖZ
: Bağ.
ÖZEMEK
: Sulandırarak katıyı sıvı haline getirmek.
İyi, çok iyi.
PABUÇ DİLLİ
: Dili her kişiye karışan kişi.
PAÇALI KUŞ
: Evcil kuş.
PAFUN
: Atın taklidi, değersiz alaşım, kalp.
PAKLAMAK
: Temizlemek.
PALA
: Bez parçası.
PALAS PANTIRAS
: Aniden hızla hareket eederek gitme,
uzaklaşmak.
PALAZ
: Kuş yavrusu.
PALAZLANMAK : Hareketlenmek.
PAMUKLU
: Astar ile kumaş arasına pamuk yerleştirilip dikilen hırka.
PANCAR
: Çükündür.
PANÇAK
: İnce kök ucu.
PANGA
: Banka.
PANIS
: Cimri.
PANTUFLA
: Makosene benzer galevle ayakkabı.
PANTUL
: Pantolon.
PAPARA
: Pirinçli, ekmekli yemek.
PAPIRDAMAK
: Kızarak bağırmak.
PAPUÇ
: Ayakkabı.
PARA
: Bir parça.
PARAHANESİ
: Alınması kolay olayan pahalı olan, çok para ile olan.
PASSAK
: Merdiven, basamak.
PATATES
: Gumpir.
PATATİS
: Patates.
PATİÇ
: İsteksiz ve çevik olmayan.
PATİK
: El örgüsü çorap.
PATIRDAMAK
: Korkutmak, ses yapmak.
PATİRE
: Sadıçların başlarına taktıkları uzun peruk.
PATLATMA
: Patlıcan salatası.
PATOZ
: Saman yapma makinesi.
PAY
: Köpek yiyeceği.
PAYIRT
: Ani, hızlı hareket.
PAZI
: Ekmek ve yufka açmak için hazırlanmış hamur parçası.
PEK
: Çok.
PEK GELDİ
: Abdest bozmak için çok sıkışmış olmak.
PEK GUBAT
: Kaba-saba.
PEKET
: Paket.
PEKLİK
: Kabız.
PEKMEZ HELVASI
: Tere yağı ile u ve pekmez ile yapılan tatlı.
PELTE
: Pekmezden yapılan bir tatlı türü.
PENÇE
: Çeltik demeti.
PERÇEM
: Bir çeşit hamur tatlısı.
PERÇEM ÇANAĞI
PERELEK
: Tabanı düz tatlı tabağı.
: Birden bire aniden.
PERVANE OLMAK
: Peşinde koşmak.
PERVAZ
: Kapı kasası kenarı tahtası.
PERVENDE
: Pekmezli ayva reçeli.
PESİN
: Kurbağa pisliği yosun.
PESTİL
: Kuru erik, zerdaliden yapılmış kuru yiyecek.
PEŞDEMBAL
: Peştamal, banyo havlusu.
PEŞEMBE
: Perşembe.
PEŞGİR
: Havlu.
PİÇ
: Aşısız meyve ağacı.
PIÇAK
: Bıçak.
PIÇALAMAK
: Kurtulacak çare aramak.
PILI PIRTI
: Evdeki eşyaların neyi var neyi yoksa hepsi.
PINNITMAK
: Kızmak, dövmek, dayak atmak.
PİNTİ
: İki kg ağırlığında ölçü.
PİPİ
: Dantelin bir bölümü.
PIR PIR
: Çimen gübresi.
PİREBOLUK
: Arı boku.
PİREN
: Çalı çırpı gibi bir çeşit yakacak.
PİRİKET
: Çimento ve kum harcıdan yapılan büyük tuğla.
PIRPIT
: Dut çırpmak için kullanılan bez sergi.
PIRTI
: Ev eşyası.
PIRTMAK
: Hemen değişivermek.
PISILAMAK
: Tepesine binmek.
PİSLAÇ
: Bazlama yaparken saçta çevirmeye yarayan ağaçtan yastık
kürek.
PİSLAĞAÇ
: Ekmek.
PISMAK
: Sinmek.
PİSTAN
: Etek.
PISTIRMAK
: Soldurmak.
PİYAZ
: Yumurta salatası.
POÇA
: Başa sarılan yemeni.
PODUR
: Erkeklerin giydiği pantolon.
POFUN
: Altın taklidi.
PONTUL
: Pantolo.
POPAZ
: Hindi.
PORASA
: Pırasa.
PORUK
: Kırda yetişen bir çeşit set dallı bitki.
PORUKÇU
: Poruk kazan, yöresel lakap.
PORUM
: Palavra.
PORUM SATMAK : Palavra atmak.
PORUMCU
: Yalan söyleyen, aldatan kişi.
POŞU
: Boyuna veya kafaya sarılan renkli örtü.
POTİN
: Mes .
POTUK
: Ayı ve domuz yavrusu.
POYTUN
: Mes .
PÖRÇEK
::: Çatıların uçları.
PÖRTLEMEK
: Gözlerin koca koca açılıp gösterilmesi.
PÖSÜN
: Yosun.
PUÇTAK
: Hafif haklı yalan.
PULİS
: Polis.
PULLU
: Gelin yüzüne örtüllen kırmızı parlak tüy.
PULLUK
: Tarla sürmeye yarayan tarım aleti.
PUNAR
: Köy çeşmesi.
PUPAZ
: Erkek hindi.
PURÇ
: Ökse otu.
PÜR
: Havucun yeşil yapraklı kısmı.
PÜRÇEK
: Mısır püskülü.
PÜRÜZ
: Piriz.
PÜSKÜT
: Bisküvi .
RAF
: Terek.
RAHLE
:: Kuran'ı Kerim okumak için kullanılan sehpa.
RAHMET
: Yağmur.
RAHMETLİ-İRAHMETLİ
: Ölmüş, vefat etmiş, Allah'tan rahmet
dilenen.
RAMUK
: Römork.
RASTİK
: Lastik.
REİS
: Belediye Başkanı.
REY
: Oynak.
REZİL
: Umulmadık, beklenmedik zararlı iş yapan, davranışta
bulunan.
ROMUK
: Römork.
ROZMANA
: Soruşturma.
RUVALE
: Değişmek.
RUVANİYE
: Kurmak.
RÜSVA
: Rezil, kepaze, hayal kırıklığına uğrayan.
SAAN
: Bakır kenarları süslemeli yayvan kap.
SABI
: Sahibi.
SAC
: Bazlama yapmaya yarayan torak ale.
SAC AYAĞI
: Ocakta tencere altına konulan üçgen demir.
SACA
: Demirden yapılmış üç ayaklı saç oturağı.
SACMAK
: Bir uzvun içten zonklayarak ağrıması.
SAÇAKLI
: Saçlarını taramamış, düzensiz bayan.
SAÇINI ÜTMÜŞ
: Saçını yakmış.
SAÇLIK
: Başlık parası.
SADALAMAK
: Ne yapacağını bilmeden konuşmak.
SADEYAĞ
: Tereyağı.
SAFi
: Hep.
SAFUR
: Sahur.
SAGAN
: Tabak.
SAĞ GÖZDEN SOL GÖZE FAYDA YOK
: Herkez kendi başının
çaresine baksın.Hiç kimseden fayda yok.
SAĞANAK
: Geçici yağmur.
SAĞDIÇ
: Öğretici.
SAĞLACAKLA KAL
: Hoşça kal.
SAĞLIĞINAN GİTME
: Gülegüle gitme.
SAĞLILAGAL
: Allahaısmarladıkbabında, hoç çakal.
SAĞLINA GİDİN : Güle güle gidin.
SAĞMAK
: Hayvanın memesinden elle sütünü çıkarmak.
SAĞSAK
: Hayva kokusu.
SAHABI
: Sahibi.
SAHAN
: Yayvan bakır tabak.
SAHTİYAN
: Deri.
SAKAĞI
: Hayvan nezlesi.
SAKAL ISLAYAN : Bir çeşit armut.
SAKALINA GÖRE TARAK VURMAK : Ne isterse onu yapmaya çalışmak, onu
memnun etmeye çalışmak.
SAKARI
: Sakarya.
SAKAV
: Ceket.
SALA SALA
: Bile bile.
SALAK
: Koyunların toplandığı yer.
SALÇARIYA
.
Baştan sağma yapılan iş .
SALGARA
: Rasgele düzensiz.
SALGARİYA
: Öylesine.
SALGI
: Vergi, evin altına uzatılan uzun ağaç.
SALIK
: Dağınık.
SALIMINA
: Boşu boşuna.
SALINAGAL
: Hoşca kal.
SALINAGİT
: Güle güle.
SALINGAÇ
: Salıncak.
SALLA
: Ağızdan çıkan tükürük akıntısı.
SALLALI KEŞKEŞ: Derbeder, pasaklı.
SALLANGAÇ
: Salıncak.
SALLANMA
: Oyalanma, vakit geçirme, bir yerden sarkmak.
SALLIM SAÇAK
: Saçı başı dağınık olan kişi.
SALMA
: Kız istemede erkketen istenilen eşyalara verilen ad, .
köy gideri için köylüden alınan para.
SALMAK
: İnek vb. sağmak, başından göndermek.
SALTA
: Çulha veya kadife üzerine sim işlemli kollu kadın yeleği.
SALTA YELEK
: Çuha veya kadife üzerine sim işlemeli kollu kadın yeleği.
SALUK
: Pasaklı .
SAMA
: Zaman.
SAMID
: Saf, budala.
SAMIRSAK
: Sarımsak.
SAMSAK
: Sarımsak.
SAMUT
: Dilsiz.
SANCAK
: Salıncak.
SANCI
: Ağrı .
SANDELLE
: Sandalye.
SANE
: Seni ilgilendirmez anlamında.
SANGRA
: Koyun kokusu.
SANIR
: Sağır.
SANRA
: Koyun idrarı.
SANSAR
: Su borularında bulunan bir nevi yosun.
SANTRAÇ
: Hayvan tırnaklarını kesen çakı.
SAP SENİN İSE SAMANLIK BENİM : Misafirin doyup, ev sahibinin ısrarı üzerine
söylenen söz.
SAPA YOL
: Issız, uzak düşen yol.
SAPAGOZ
: İşini iyi yapamayan.
SAPALAÇ
: Şaşkın.
SAPALAMAK
: Neye uğrayacağını şaşırmak.
SAPANKAYA
: İple sallayarak taş fırlatan oyuncak alet.
SAPIR SAPIR
: Yorgun düşmüş, bitkin.
SAPITMAK
: Şaşırma ne yapacağını bilmeme.
SAPLI
: Pekmez ocağında kullanılan bakırdan küçük kepçe.
SAPLICAN
: Apandisit.
SAPPUL SUPPUL: Dağınık .
SARAÇ
: Binek hayvanlarının kayışlarını yapan kişi.
SARGIN
: Aralarındaki samimilik.
SARIAŞ
: Pekmezle yapılan aşure.
SARICA ARI-SARIÇARI
: Yabani eşek arısı.
SARIM HURMA
: Hamur tatlısı, sini içerisinde yufka ile yapılır.
SARIMBURMA
: Bir çeşit tatlı.
SARIYAĞ
: Tereyağ.
SARMAK
: yüklemek.
SARMAŞIK
: Bir ot türü.
SARPIN
: Ambar.
SARRAF
: Kuyumcu.
SATALAMAK
: Bir daha bir daha söylemek.
SATAŞMAK
: Kavga etmek.
SATİYEN, SEHTİYAN
: Meşin yada deri.
SATMAK
: Söylemek, konuşmak.
SAVAK
: Değirmen oluğu.
SAVALAMAK
: Sakar.
SAVAN
: Bozkır, ağaçlı.
SAVOL
: Sağol.
SAVRIÇ
: Bulgur pişerken boşaltmaya yarayan kap.
SAVSAKLAMAK : Oyalamak.
SAVUÇ
: Buradan uzaklaş, ayrıl git.
SAVUR
: Kulağı işitmeyen.
SAVURMAK
: Ürünün boşlarının dolularından ayırmak için rüzgara karşı
tutma.
SAVUTTURMAK : Atıp fırlatmak.
SAVUTTURMAK : Boş vermek.
SAYA
: Koyu ve keçi gibi hayvan sürülerini kapatılarak beslendiği
etrafı çevrili yer.
SAYINSIMAK
: Saymak, itibar etmek.
SAYIR SAYIR
: Ardı ardına aralıksız.
SAYUNTUSUZ
: Kaygısız.
SEBBİK
: Yıllık gusül ramazabdan önce yıkanmak.
SECERE
: Soy, kök, soy ağacı, nesil.
SEDDİL SÜDDÜL : Dengesiz yürüme.
SEDE YAĞ
: Yoğurttan yapılan tere yağ.
SEDELİ-ZEDELİ : Çürümeye yakın veya çürümüş meyve ve sebze.
SEDİR
: Oturacak yüksekçe bir yer.
SEET
: Saat.
SEFERTASI
: İşyerine götürülen saklama kabı.
SEĞİRMEK
: Koşmak.
SEKİ
: Basamak.
SELAMET PARASI
: Bir kimsenin uzun bir yolculuğa çıkarken
yakınlarına verdiği sempolik para.
SELAMLIK
: Balkon.
SELBEŞ
: Serbest .
SELCÜK
: Aceleci, sabırsız.
SELÇİKLİK
: Evecenlik.
SELÇUKLAŞMAK : Herşeye karışmak.
SELDÜR SÜLDÜR
: Gayri muntazam yürüme.
SELE
: Taşıma aracı.
SELERMEK
: Küstah, mukala.
SEMBELEK
: Sözüne itimat edilmeyen.
SEME
: Aptallaşma, sersemleme, yarı baygın.
SEMİZ OTU
: Ispanak tipi yenebilen bir bitki.
SEMT
: Aptalımsı.
SEN BANA O KARAYI OKKA
: Ben o meselede suçsuzum bir kusurum
yok, iftira.
ZİFT İLE ÇALAMASSIN.
SENDELEMEK
: Afallamak,dengeyi kaybetmek.
SENEK
: Çam ağacından yapılan su kabı.
SENELMEK
: Karşılık vermek.
SENETMEKÇE
: Senin dediğin gibi.
SENİT
: Saç ekmeği.
SENTİRDEMEK
: Dengesini kaybetmek, sendelemek.
SEPELEMEK
: Azar azar dağıtmak.
SEPET
: Tezgere.
SEPETLEMEK
: Başından sağmak, yanından uzaklaştırmak, göndermek.
SEPTİL SÜPTÜL : Muvazenesiz.
SERDENKOVAN : Fare.
SEREK
: Sayıklayan hasta.
SERGEN
: Tavana yakın raf.
SERGENKOVAN : Fare.
SERGİ
: Örtü, birşeyleri göstermek için yaygı.
SERHÖŞ
: Sarhoş.
SERİT
: Saç ekmeği.
SESEN
: Boşamak.
SESLENMEK
: Çağırmak.
SETİRE
: Ceket.
SEVGİRSAĞAN : Delikli süzme kabı.
SEVİNDİRİK
: Şımarık.
SEYİRMEK
: Titremek.
SEYİRTMEK
: Hızla koşma, uzaklaşma.
SEYİS
: Kısırlaştırılmış erkek keçi.
SEYRETMEK
: Koşmak.
SIBAR
: Ölmek.
SIBILDATMAK
: Çalkalamak.
SİCİM
: Keteden yapılan sğlam ip.
SIÇAK
: Büyük abdestini çok yapan.
SIÇAN
: Fare.
SIÇDIN NI?
: Hemen gizli bir olayı başkasına anlatmak, abdest bozmak.
SİDİKSALI
: İdrar yolları iltihabı.
SİFON
: Hortum.
SIFRA
: Sofra, tepsi.
SIFRALTI
: Sofra bezi.
SIĞAMAK
: El ile dua ederk bir hastalığı sıvazlamak.
SİĞİM SİĞİM
: Ağır ağır yağan yağmur.
SIĞIR
: Büyük baş hayvan, kaba hareket yapan kişi için aşağalama.
SIĞIR AYAĞINA GELMEK
: İneğin boğa araması.
SIĞIR KUYRUĞU : Sarı çiçek açan bitki.
SIĞSIK
: Nemli.
SIKIŞ ARASINA SOKUŞ
: Bir işin arasına başka işler sıkıştırmak,
aceleye getirmek.
SIKRA
: Cimri, eli sıkı.
SİLKMEK
: Düşürmeye çalışmak.
SİMA
: Yüz şekli.
SİMEK
: Küçük tuvaletini yapmak.
SİMİLE
: Sinsi.
SİMLİ
: Yöresel kıyafet.
SIMTIRAÇ
: At eşek tırnağını yontmaya yarayan kesici alet.
SINAMAK
: İmtihan etmek.
SİNAMEKE
: Sinameki, kapıslığı gidermek için kullanılan bitki.
SINDI
: Makas.
SİNİLMEK
: Saklanmak.
SİNİRSEK
: Nemlenmiş ve ağızda çiğnenmesi zor.
SINMAK
: Yılmak.
SİNMEK
: Saklanmak, kokunun herşeyin üzerine bulaşarak kokması.
SİNSAR
: Her şeyi yemeyen kişi.
SİNSİLE
: Soy sülale.
SİNSOR
: Sinsi, içten pazarlıklı.
SIPA
: Ağaca çıkmak için kullanılan üç basamaklı sehba.
SIPA
: Eşeğin yavrusu.
SIPA GADAR
: Büyük anlamında.
SIPITMAK
: İfşa etmek, abuk sabuk konuşmak.
SIPRA
: Cimri .
SIRACALI
: Saralı yapışkan.
SIRADOLMAK
: Sıra ile gece gezmmesi.
SIRÇALI
: İçine pekmez konulan küp.
SIRIK
: İnce uzun sopa.
SİRİL SİRİL
: İncecik, ince giyinen.
SIRIM
: Bağırsak ve deriden yapılna ip.
SİRKE
: Bit yumurtası.
SİRKMEK
: Sallamak.
SIRNAŞMAK
: Rahatsız etmek, sıkıştırmak.
SİST
: Koyuna git deme şekli.
SIVAMAK
: Evin duvarlarını boyamak.
SIVAZLAMA
: El ayası ile ile bir yere temas ederek sürtme.
SIVAZLAMAK
: Ovmak.
SİVİL
: Odun yaran alet.
SİVİL-SİĞİL
: Et beni, çıban.
SIVIŞMAK
: Kaçmak.
SİVİŞMEK
: Taşmak.
SİVTİNMEK
: Kararsız kararsız dolaşmak.
SİYDİK YARIŞTIRMAK
: İnatla herhangi bir olayda yarışma,
birbirlerinde gördüklerini yapma.
SIYIR SIYIR
: Peş peşe ve kolaylıkla.
SIYIRTMAÇ
: Köylülerin ineklerini güden otlatan kişi.
SIYIRTTIRMAK
: Belli belirsiz değerek geçmek.
SİYMEK
: Ayakta işemek.
SIYRIK
: Kumaşın kenarını keserken çıkan parça, hafif deri
yaralanması.
SIYRINTI
: Kumaş keserken kenardan çıkan ince parça.
SIZI
: Ağrı .
SIZIRMAK
: Sıkarak veya eriterek yağını çıkarmak.
SIZLAMAK
: Açımak, ağrımak.
SOFA
: Soba.
SOFU
: Softa dindar.
SOĞUKKUYU
: Kastik ayakkabı.
SOĞUKLUK
: Yemek sonu veya sohbet arası yenen meyveler.
SOĞUKLUK
: Havanın sıcak olmayan kısmı.
SOĞULMAK
: İnek ve koyunun sütten kesilmesi.
SOKAĞA ÇIKMA : Gezmeye çıkma.
SOKAKTAN GELME
SOKRANMAK
: Söylenmek.
SOLFATA
: Kinin.
SOLUCAN
: Toprak kurdu.
SOLUĞUNU ALDA ZURNACI OL
: Gezmeden gelme.
: Becerebildiğin yapabildiğin işi yap,
herşeyin bir zorluğu vardır.
SOLUK
: Balon.
SOMUDAK
: Asık surat.
SOMUN
: Taş fırında pişirilen yuvarlak ekmek (KEPEKLİ UNDAN
YAPILIR).
SOMUTMAK
: Asık suratlı olmak.
SOMYA
: Demiden yaylı yatak.
SONA
: Sonra .
SONKU
: Sonuncu.
SORMAÇ
: Tülbent, emzik.
SORMAK
: Emmek, ağızla çekmek, bir şeyi öğrenmek için danışmak.
SORUDAK
: Asık suratlı .
SORUŞMAK
: Tazeliği gitmiş buruşmuş.
SORUTTURMAK : Surat asmak.
SOVAN
: Soğan.
SOVANOTU
: Bir çeşit bitki.
SOVUK KUYU
: Lastikten tarla ayakkabısı.
SOVULMAK
: Kesilmek, kurumak.
SOYMAÇ
: Kavak ağacı kabuğundan kıyılarak yapılan hayvan yemeği.
SOYTARI
: Komiklik yapan.
SÖBE
: Çocuklar saklanbaç oynarken gördükleri kişiyi .
belirli yere dokunarak gördüğünü belli etmesi..
SÖBE KARA
: Bir siyah üzüm çeşidi.
SÖLEPE
: Yavaş hareket eden.
SÖLEŞ
: Yavaş hareket eden.
SÖVE
: Ucu sivritilmiş ağaç.
SÖVKE
: Yataktaki bir kimsenin akasını besleyerek oturması.
SÖVMEK
: Küfür etmek.
SÖVÜL SÖVÜL
: Uzu bir şeyin veya kafilenin başlangıçtan sonra tamamının
ortaya çıkması.
SÖYLENMEK
: Kendi kendine konuşmak.
SU DÖKMEK
: İdrara çıkmak.
SUAYA
: Kanalizasyon.
SUFRA
: Sofra.
SUFRA ALTI
: Sofra altı.
SUMA
: Sima, andıran tip yüz.
SUMSUK
: Yumruk.
SURATSUZ
: Yüzü gülmeyen kişi.
SUSA
: Asfalt.
SUSAÇMAK
: Susamak.
SUSAK
: Pekmez savrulan delikli kap.
SUTASI
: Bardak.
SUYURMUK
: Genç çamların kabuklarının altındaki yenileşen zar.
SÜBEK
: Bebeklerin sidiğini toplamak için kap.
SÜLALE
: Akrabalar.
SÜLDÜR
: Pasaklı beceriksiz.
SÜLÜMAN
: Süleyman.
SÜMME PEYNİRİ : Bir tür kaşar peyniri.
SÜMSÜK
: Görüntüsü hoş olmayan.
SÜMÜKLÜ BÖCEK
: Salyangoz.
SÜMÜKLÜ CORCOR
: Sümüklü.
SÜNDÜRMEK
: Uzatmak.
SÜNEK
: Esneyen sünen.
SÜNEPE
: Üstüne başına, giyimine kumaşına bakmayan önem
vermeyen.
SÜNGÜ
: Taş fırını süpürmeye yarayan ucuna bez bağlanan sopa.
SÜNKÜRMEK
: Burnundan sümüğü çıkarmak için nefesin burnundan
kuvvetlice verilmesi.
SÜNMEK
: Uzanmak, esnemek, hamle etmek.
SÜPRÜNTÜ
: Kırıntıların pisliklerin yoplanmış hali.
SÜRAHİ
: Cık cık .
SÜRGÜÇ
: Bulaşık yıkanırken kullanılan sünger.
SÜRK
: Vücutta kızartı ve ufak kabartılar.
SÜRMEK
: Toprağı işlemek bir koku dökünmek.
SÜRÜNESİCE
: Sıkıntı çekmesi istenilerek beddua edilen kişi.
SÜRÜNMEYİSİCE
edilen kişi.
: Cile sıkıntı çekmesini istemeyerek beddua
SÜRÜYÜ KIRDIRMA
SÜSMEK
: Sürüyü kurda kaptırma.
: Boynuz vurmak.
SÜTLÜ BULAMAÇ
: Süt, az pirinç ve unla yapılan bir çeşit
çorba.
SÜVETER
: Bir çeşit örğü kazak.
ŞAGGADAK
: Aniden .
ŞAK
: Dokuma yollu.
ŞAK ŞAK
: Kapı tokmağı.
ŞAKLAK
: Kabarmış.
ŞAKLAMAK
: Uçuklama, patlamak.
ŞAKŞUKA
: Melemen.
ŞAL
: İçine üzüm konarak çiğnenen çuval.
ŞALAKA
: Kötek sopa.
ŞAMAKA
: Şeker.
ŞAMATA
: Gürültü patırtı.
ŞAMDOLMA
: Ahşap bina inşaatında ara bölmeleri tahta parçalarıyla
kaplama.
ŞAMTOPU
: Şam'da yapılan ipek desenli kumaş.
ŞAN
: Nam .
ŞANAFANANIN TAŞLARI
: Tahmin etmiş olmak.
BEN GÖRDÜM BU DÜŞLERİ.
ŞANAFORA
: Pekmez ocağı olan yer.
ŞAP
: Kilim dokumalarında ipliklere renk veren taş.
ŞAPKAYI ÖNE EĞMEK
: Aileden birisinin unanılacak bir şey
yaptığında aile reisinin mahçup olması.
ŞAPLAK
: Tokat.
ŞARAVANA
: Çiğnenilen üzümün şırasının boşaldığı yer.
ŞARIAK
: Arkta kademe.
ŞARLAK
: Çağlayan.
ŞARPI
: Eşarp.
ŞAŞAL
: Pet şişe.
ŞAVAKKAL ŞEKERİ
: Akide şekeri.
ŞAVAKLAMAK
: Ayağa kalkmak, yükselmek.
ŞAYAK
: İş şalvarı.
ŞEBBELEK
: Çıplak .
ŞEBBİK
: Bayramdan bir gün önceki hamamın kalabalık hali.
ŞEBÇÜK
: Yalaka.
ŞEBELEK
: Şebek.
ŞEBİT
: Yufka.
ŞEBLEK
: Yayvan.
ŞEDDELİ
: Özelliği ayrıcalığı olan.
ŞEDE
: Afacan yaramaz çocuk.
ŞEER
: Şehir (Köylüler söyler).
ŞEER EKMEE
: Fırın ekmeği.
ŞEHMİ
: Zoru sıkıntısı çekmek.
ŞEKER ARMUDU : Armut çeşidi.
ŞELLEK
: Donsuz, açık.
ŞEMBELEK
: Dalavere, sözüne itat etmeyen.
ŞEMEN
: Küçük kavun.
ŞEMŞE
: Şemsiye.
ŞEPİT
: Gelmemiş hamurdan yapılan ekmek.
ŞER ŞOR
: Patavatsız.
ŞERBET İÇMEK : İstenen kızın kendilerine verildiğine işaret eden çay veya
şerbet içmek.
ŞEREMEKİ
: Huysuz çocuk.
ŞERİBANİM
: Şehribanim(bayan ismi).
ŞEŞİBEŞ
: Birbirinin zıttı.
ŞEVEK
: Sebze yıkanan havuz.
ŞEYTAN ARABASI
: Bisiklet.
ŞEYTAN DIRNAĞI
: Tırnak kenarında sivri ince tırnaksı deri.
ŞEYTAN EVİ
: Televizyon.
ŞEYTAN KUTUSU
: Bilgisayar.
ŞEYTAN ŞEBELE : Televizyon.
ŞİBCE
: Laf üreten.
ŞİBİDİK
: Terlik .
ŞİBİT
: Terlik .
ŞIĞIDIM
: Oynak.
ŞIĞLAK
: Anahtar.
ŞIHLAR
: Köy ismi.
ŞİKAT
: Şikayet.
ŞIKLAK
: Kapı kolu.
ŞİLLOV
: Kara olan.
ŞİLTE
: Minder.
ŞİMBİL ŞİMBİL
: Islak halde.
ŞİMCİK
: Şimdi.
ŞİNCİ
: Hemen şimdi.
ŞİNDİK
: Şimdi.
ŞINGILDAK
: Ses çıkarak oyuncak.
ŞİP DAMLA
: Pekmez toprağından üzüm şırasının süzüldüğü yer.
ŞİP ŞİP
: Terlik .
ŞİPCİK
: Ağzında bakla ıslanmayan her şeyi söyleyen.
ŞİPİR ŞİPİR
: Çok çabuk ve düzgüz.
ŞİPİRDEMEK
: Ağzının yemek yerken ses çıkarması.
ŞİPLEK
: Terlik.
ŞİPLEK
: Hafıfce vurma.
ŞİPLEMEK
: Hafifce damdan akmak.
ŞİPŞİPLEMEK
: İnceltmek.
ŞIRA
: Üzümün sıkılmış suyu.
ŞİRANE
: Pekmez ocağında üzümlerin konulduğu geniş ver. Çiğneme
yeri.
ŞİRAZE
: Umulandan daha kötü hareket.
ŞIRGIN YAĞ
: Sıvı yağ.
ŞIRINGA
: Enjektör.
ŞIRLAMAK
: Bir sıkının az az akışı.
ŞİRVAN
: Tarla bekçisi.
ŞİŞEGALASICA : Sinirlendiği zaman karşı tarafa söylenen söz.
ŞİŞEK
: Kısır koyun .
ŞIVGA
: Genç ve uzun taze.
ŞIVGIN
: İnce.
ŞİVŞİRİK
: Eşarp yada kumaşı üçgen hale getirmek.
ŞORA
: Şuraya.
ŞOYANNA
: Şu tarafa.
ŞU GÖNNEDEN ŞU SIRIMDAN
: İkiside aynı cinsden olan, aynı soydan
olan.
ŞUKADACIK
: Şukadarcık.
ŞUMATA
: Kel işlemeli örtü.
ŞUNGADEM
: Uğursuz.
ŞURALARA
: Şu yerlerde.
ŞURE
: Şuraya.
ŞÜFÖR
: Şoför.
ŞÜRGÜNYAĞI
: Haşhaş yağı.
TAA
: Uzaktaki.
TAAR
: Tahirler.
TABAK
: Deri işlenmiş yemekkabı.
TABAN
: Tohum ekildikten sonra torağı düzeltmeye yarayan ağaç
merdane.
TABLA
: Üzerinde yufka açılan tahta.
TAFRA
: Üstten görmel tehditli davranış.
TAFTA
: Tahta.
TAHAL
: Tahıl.
TAHARATLANMAK
TAHMA
: Küfte.
TAHRA
:.
: Tuvaletten sonra yapılan temizlik.
Orak biçiminde kesici alet.
TAHRAT PALASI : Taharetten sonra ıslaklığı kurulamaya yarayan bez.
TAHTA TOKMAK : Bulgur dövmeye yarayan tokmak.
TAKATİM YOK
: Dayanacak, sabredecek gücüm yok.
TAKAZA
: Eziyet.
TAKDARAŞ
: Alaleacele.
TAKGA
: Başa konulan örgü veya kumaş şapka.
TAKI
: Düğünlerde misafirlerin gelin ve damada taktıkları ve
sergilenen hediyeler.
TAKIL GÜNÜ
: Düğünün başladığı ilk gün.
TAKINAK
: Geriye kalan borç.
TAKKA
: Külah.
TAKKA
: Şapka.
TAKKAÇ
: Çarpmak.
TAKKE
: Şapka.
TAKLAŞMAK
: Kavga etmek.
TAKSİ DURDURAN
: Kadife kumaş türü.
TAKTAK
: Su motorundan yapılan araç.
TALASKA
: Kemer.
TALAŞ
: Marangoz artığı.
TALAZ
: Tozlu fırtına.
TALBA
: Üzerinde yemek yenilen tahta sofra.
TALLA
: Tarla.
TANA
: Tarhana.
TANAŞI
: Tarhana çorbası.
TANDIR
: Demirören.
TANDIR
: Tava.
TANGIRDAMAK : Metal maddelerle ses çıkarmak.
TANIŞIK
: Ahbap, bildik kişi, dost.
TANTANA ETMEK
: Çok konuşmak.
TANTIR
: Tava .
TAPSARA
: Küçük tepsi çeşidi.
TAPSUK-TUPSUK
: Ağza yapışkanlık veren tadı olmayan dıda.
TAR
: Tahir köyü.
TARA
: Odun kesen alet.
TARAŞ
: Her işe burnunu sokmak.
TARTI
: Baskül.
TARTMAK
: Taşımak.
TAS
: Bardak.
TASA
: Dert.
TASALANMAK
: Üzülmek.
TASARLAMAK
: Kavurmak.
TASMA
: Kemer.
TAŞ
: Kase.
TAŞAĞRI
: Çok taşlı yer.
TAŞI SIKSA SUYUNU ÇIKARIR
: Çok kuvvetli, elinden bir iş gelir.
TATA
: Sebze bostanında iki arkla sınırlanmış elek dizileri parçası.
TATA
: Evlekler topluluğu.
TATALARA GELESİCE
: Birine beddua etmek.
TATAR
: Kekeleme.
TAVAN
: Çatı arası.
TAVATIR
: Çok güzel hoş.
TAVLAMAK
: İkne etmek, kalkınmak.
TAVLANMAK
: Kilo almak.
TAVSIMAK
: Hiddeti azalmak.
TAVUK KAPAN
: Atmaca.
TAYA
: Çeltik demetlerinin üst üste yıkanmış hali.
TEBELLEŞ OLMAK
: Musallat olmak.
TEC ETMEK
: Harmanda ürünün işlenmesi, toplanması.
TECCAL
: Deccal, şeytan.
TECEMİLLET
: Düzen kurmak.
TECENNER
: Tacettin köyü.
TECİLLİK
: Yokluk sıkıntı darlık.
TECİRİP
: Acayip.
TEÇ
: Pilav pişen büyük tava.
TEDARİK
: Hazırlık.
TEDİK
: Hızlı.
TEDÜRGÜN
: Rahatsız.
TEFİL
: Gizli işler düşünen.
TEFTER
: Defter.
TEGAVİT
: Emekli olmak.
TEĞLİK
: Terlik.
TEHNE
: Kalabalık olmayan, sakin.
TEK DOLAP
: Yemek saklamak için kullanılan dolap.
TEK DUR
: Usludur, tembih manasında.
TEK GIRA
: İçine tek fişek alan tüfek çeşidi.
TEKE
: Damızlık erkek keçi.
TEKKIRA
: Tüfek.
TEKNE
: Hamur ve vb. yapılan kap.
TEKTÜFEK
: Tek namlulu silah.
TEL DOLAP
: Kışın buz dolabı yerine kullanılan kapağı tel kaplı raflı dolap.
TEL TEL HAVLASI
: Pişmaniye.
TELE
: Kanaviçe.
TELEFUN
: Telefon.
TELETURA
: Sinema, tiyatro.
TELEZİ
: Terazi.
TELEZON
: Televizyon.
TELİZ
: Çuval, temek, ahır havalandırma teceresi.
TELKARİ
: Gümüş sanatı.
TELLİK
: Terlik.
TELPİS
: Kurnaz,açıkgöz.
TELVE
: Kahvenin tortusu.
TEMBİH
: Israr.
TEMBİHLEMEK
: Hatırlatmak.
TEMCİT
: Güneşin doğmadan önceki vakit.
TEME
: Sessiz tenha yer.
TEMEK
: Ahır penceresi.
TEMELLİ
: Tamamen.
TEMİZLİK OTU
: Semiz otu.
TENCİRE
: Tencere , tabak.
TENEŞİR
: Ölen kişinin yıkandığı yer.
TENEŞİRE GELESİCE
TENEŞÜR
: Birine beddua etmek ölmesini istemek.
: Ölü yıkamak için üzerine konan tahta.
TENGEL MENGER
: Yuvarlanma hali.
TENGERLENMEK
: Yuvarlanmak.
TENGÜRSAHAN : Delikli.
TENHA
: Issız sakin.
TENHA TEHNE
: Serbest, rahat, kalabalık olmayan.
TENTE
: Traktörlerin üzerine takılan gölgelik.
TENTENE
: Dantel.
TEPİSİ
: Tepsi, yemek yenen sofra.
TEPME
: Tekme.
TEPSERMEK
: Hapşurmak.
TERE
: Yenebilen baharatlı bir yeşil ot.
TERES
: Tatlı bir kızma (kerata).
TEREZ
: Kereta.
TERS
: Gübre.
TESBİK
: Tespih.
TESLEMEK
:.
TEŞLEMEK
: Elemek, işe yaramayanları ayırmak.
TET
: Hadi ordan.
TEVATÜR
: Mübala.
TEVEK
: Bostan yaprağı.
TEVELLÜT
: Doğum tarihi, doğum senesi.
TEYYARE
: Uçak.
TEZ
: Çabuk çabuk.
Teslim etmek.
TEZE
: Taze.
TEZEK
: Büyük baş hayvanların dışkısına saman katarak yapılan bir
yakacak.
TEZGERE
: Sepet.
TIĞAN
: Tava.
TIĞLU
: Zayıf, cılız, hastalıklı.
TIĞSIRMAK
: Aksırmak.
TİĞTEBER
: Meteliksiz.
TIHAN
: Tava.
TIHAN-TAHİN
: Tahin ve pekmezden yapılan helva.
TIK
: İçi geçmiş tohuma kaçmış.
TIKGIDI AYAKKABI
: Topuklu ayakkabı.
TIKIR TIKIR
: Kurumuş olan zayıf olan.
TIKIRDAMAK
: Herhangi bir şeyi kaynatmak.
TIKIŞ
: Büyümeyen zayıf çocuklar için söylenir.
TIKIŞ TIKIŞ
: Çok dolu ve sıkışık, kalabalık.
TIKNAZ
: Kısa boylu.
TİKON
: Büyük kova.
TİL TONMAK
.
TILAR
: Demir beşik yatağı.
Şeftali.
TİLKİ KUYRUĞU : Bir çeşit uzun taneli üzüm.
TILKIMAK
: Bozulmak, kartlaşmak.
TILKINMAK
: Tıkamak, aşırı yemek yemek.
TILLAMA
: Koşmak.
TİLLE
: Yük hayvanların semerinde yük sarmaya mahsuz urgan.
TILSIM
: Altın ve inci ile süslü kolye.
TİLTOMBAK
: Şeftali.
TIMARHANE
: Akıl hastanesi.
TIMBA YATMAK : Hemen yatmak.
TİMİN ALTINI
: Kıymetli olan, güzle yüzlü, iyi kimse.
TİN TİN
: Yavaş yavaş.
TINAZ
: Biçilmiş tahılların biriktirildiği harman.
TINGA
: Kumbara, ufak emaye kap.
TİNGİLDEMEK
: Sağlıklı olmamak.
TINGIR ELEK TINGIR SAÇ
: Hiçbir şeyi yok.
TINGIR TINGIR
: Boşboş.
TİNGİR TİNGİR
: Sağlıklı.
TINGIRDAMAK
: Ses çıkartmak.
TINMAK
: Umursamamak, aldırış etmemek.
TİNTON
: Muhabbet tellalı kadın.
TIPIŞ TIPIŞ
: Mecburen, zorla.
TİR
: Uzun parçalara ayrılmış toprak evlek.
TIRAKKAL
: Maytap.
TİRE ÇORAP
: İnce çorap.
TİREK
: Uzun eğri araç.
TİREKİ
: Tiryaki, alışmış olan.
TİRİL TİRİL
: İncecik.
TIRILDAK
: Topaç, gizlice iş çevirme.
TİRİLLE
: Bir tür tirit yemeği.
TIRIS
: Hafif gelmek, önem vermemek, hafife almak.
TIRIS GİTMEK
: Soluk soluğa çarçabuk.
TIRIŞMAK
: Yüzünü buruşturmak.
TIRIŞMAK
: Yüzünün şeklini değiştirmek.
TİRİT
: Et suyundan ve bayat ekmekten soğan ile yapılan sulu
yemek.
TIRIVIRI
: Önemsiz, gereksiz, fuzuli işler.
TIRKAZ
: Kitlemek.
TIRKIZLAMAK
: Kapıyı kapadıktan sonra dıştan bir eklentiyle kitleme.
TIRLAK
: İshal, amel.
TIRLAMAK
: Koşmak.
TIRMIK
: Sapı tahtadan ucu demirden olan parmaklı tarım aleti.
TIRŞIK
: Suratı asık.
TIRTAP
: Düzenli, temiz.
TIRTIKLAMAK
: Karıştırmak.
TIRTIKLI
: Çukur,pürüzlü.
TİSELEMEK
: Çiselemek.
TISIL TISIL
: Yorgun halde.
TISIRMAK
: Sümüğü silme.
TİSKEM
: Bir parça.
TISLATMAK
: Sessizce ossurmak.
TIVAN
: Küçük tavan.
TİYARE
: Uçak.
TOÇ
: Ekili küçük araziyi sulamak ve ayırmak için kabartılan toprak.
TOĞUK
: Tavuk.
TOK EVİN AÇ BEBEĞİ
: Evde yemek yemeyip, başka evlerde hiç
görmemiş gibi yiyip içen çocuk.
TOKAÇ
: cm uzunluğunda çamaşır döven sopa.
TOKAT
: İri taeli üzüm çeşidi.
TOKGAL
: Zank, zerdali, vişne, k,raz vb. gövdelerinden çıkan yapışkan.
TOKMA
: Köfte.
TOKMAK
: Kapı zili.
TOKMAK
: Sert cisimleri ezmeye yarayan saplı alet.
TOKTUR
: Doktor.
TOKYA
: Terlik .
TOLA
: Ambar.
TOLU
.
TOMATES
: Domates.
TOMATİS
: Domates.
TOMBALAK
:Domates
TOMUŞMAK
: Vaziyetten memnun olmamak ve bunuyüz ifadesiyle
Dolu.
Yuvarlak .
belirtmek.
TONÇ
: Toprak yükseltisi (sulama için).
TONGURDAK
: Koyunlara takılan çan.
TOP
: Köpek ekmeği.
TOPAK
: Külçe.
TOPLU
: Altı ay bir yaş arası kuzu.
TORBA
: Poşet.
TORBA YOĞURDU
TORNET
: Süzme yoğurt.
: Üç adet rulman üzerine bir ön, iki arkaya Tahta çıkarılarak
yapılan çocuk arabası.
TOROŞ
: Her işe burnunu sokmak.
TORTOP
: Yuvarlak olan.
TORTOR
: Motosiklet, odun kesme motoru.
TOSBA
: Kablunbağa.
TOSLAMAK
: Küsmek.
TOSLAŞMAK
: Çarpışmak.
TOSUL TOSUL
: Surat asarak yürüme.
TOSUN
: Erkek dana.
TOTKAL-TOKGAL
: Bazı ağaçların dal ve gövdelerinden akan
yapışkan sıvı.
TOTURDAK
: Motorsiklet.
TOVUK
: Tavuk.
TOY
: Yaşı genç olgun düşünemeyen.
TOZ
: Deterjan.
TOZAK
: Arı sepetinde mevsimin son oğlu.
TOZLUK
: Erkeklere örülen süs çorap.
TÖHMÜRÜK
: Sürekli kesik kesik öksürmek.
TÖKEZLEMEK
: Ayağı sürçüp düşme, sendeleme.
TÖMSEK
: Tümsek.
TÖNGEME
: Söylediklerini kontrol edemeyen.
TÖRSEN
: Yaramaz.
TÖRSENGİ
: Ters.
TÖSMEK
: Geri dönmek, vaz geçmek.
TUFALET
: Tuvalet.
TUFRAN
: Kuplu yayık.
TULUK
: Küçük baş hayvanların derisinden oluşan torba.
TULUMBACI LASTİK
: Lastik ayakkabı türü.
TULUS
: Tozlu, fırtına.
TUMAN
: Pantolon.
TUMBA
: Misket oyununda en baştaki misket.
TUMMAK
: Suya gömülmek.
TUNÇ YÜZLÜ
: Utanmaz, kötü sözden yüzü kızarmayan .
TURAN
: Sütü çalkalayarak yağ elde etme.
TURFAN
: İki kuplu küp.
TURŞUMAK
: Yüzünü ekşitmek.
TUTAK
: Bir nevi ekşi, mayhoş olmamış meyve.
TUTTUĞUN İŞ BANA İSE ÖĞRENDİĞİN KENDİNE
: İş yapanın sıkıldığı
zaman azimli yapması için söylenen söz.
TUTTURUK
: Çok saçı olan.
TUTUKLU
.
TUTUKLU
: Saçı dağınık, birbirine girmiş.
TUZ KABAĞI
: Tuzluk.
TUZDAŞ
: Beyaztaş.
TUZLAĞA
: Davarların tuzlandığı taş.
TÜ
: Tüy.
TÜDÜRMEK
: Kaçırmak.
TÜKENDİ Mİ?
: Bittimi? Kalmadımı?.
TÜKRÜK GADA
: Çok az miktarda.
TÜLÜ
: Şeftali.
TÜNEK
: Hayvanların akşam durdukları yer.
TÜTSÜ
: Arıların balını alırken çıkarılan duman.
TÜTÜNCÜLÜK
: Saklambaca benzer gece oynanan bir oyun.
TÜYDÜRMEK
: Kaçırmak.
TÜYMEK
: Kaçmak.
TÜZGÜ
: Duman, is.
Eğreti.
UÇKU
: Bıçak.
UÇKUR
: Şalvarın kalın ipi.
UÇUN
: İçin.
UFAK
: Küçük.
UFALAMAK
: Ufak parçalara ayırmak.
UĞRA
: Un kırıntısı, somun ekmeği yaparken hamurun yapışmaması
için kullanılan kepekli un.
UĞRUN
: Gizli.
UĞUNMAK
: Oğunmak.
ULA
: Hayret ifadesi, aniden duyulan söz için kullanılır.
ULAMAK
: Eklemek.
ULUK
: Bir çarpmadan dolayı vücudun bir yerinde oluşan morluk.
UMANCA
: Güzelce, iyice.
UMMA
: Gördüğü veya kokusunu aldığı ama tadamadığından vücutta
şişlik.
UMMA OLMAK
: Canı çekmek.
UMMANA
: Çok.
UMMANIK
: Bir sürü.
UMURUMDA DEĞİL
UNDA
: Pirinç kepeği.
UNLA
: Onlar.
UNRA
: Un kırıntısı .
URBA
: Elbise.
URGAN
: Halat.
URGUT
: Sakin .
URUS
: Rus.
USANMAK
: Bıkmak.
USGUT
: Sakin.
USTURPLU
: Yerli yerinde.
USUL
: Yavaş.
USULCA
: Yavaşça.
: İçinde olup fakat alakadar olmadığı işler.
USULDAN USULDAN
: Yavaş yavaş.
UŞAK
: Çocuk .
UŞAKLIK
: Küçük çocukluk.
UŞGUR
: Şalvar bağı.
UTANCAK
: Utangaç.
UTMAK
: Oyun ve kumarda parasını malını almak.
UVANMAK
: Sancı çekmek.
UYDUM AKILLI
: Herkesin aklına uyan.
UYDURMAK
: Yalan söylemek.
UYDURUK
: Düzmece.
UYİİP DURMA GAK GALİ
: Uyuyup durma kalk artık, uyuduğun yeter.
UYKU SEMESİ
: Uyku sersemliği.
UYLAMAK
: Sataşmak.
UYLANMAK
: Ağrıdan kıvranmak.
UYLAŞMAK
: Uzlaşmak.
UYLAŞTIRMAK
: Barıştırmak, anlaştırmak.
UYUNTU
: Mızmız.
UYUŞAK
: İş yapmayan tembel, miskin.
UYUŞUK
: Tembel.
UYUTMAK
: Kandırmak.
UZUNAYAKLI
: At.
UZUNEŞEK
: Çocukların oynadığı bir oyun.
Ü GUŞU
: Puhu kuşu.
ÜFÜRMEK
: Üflemek.
ÜFÜRÜK
: Islık.
ÜĞLEMEK
: Beşikte, salıncakta sallamak.
ÜĞÜNDÜRMEK : Ellemek.
ÜĞÜRME
: Yayık.
ÜĞÜTLEMEK
: İşine yarayanı toplamak.
ÜĞÜTMEK
: Ekinin un haline gelmesi.
ÜLENMEK
: Beşikte, salıncakta sallanmak.
ÜLEŞMEK
: Paylaşmak.
ÜLEŞTİRME
: Paylaştırma.
ÜMRÜK YONCASI
: Mavi tarla çiçeği.
ÜMÜK
: Boyun .
ÜMÜRDÜK
: Yuvarlak taneli hayvan yemi.
ÜNLEMEK
: Seslenmek, çağırmak.
ÜNÜ ÇIKTIĞI KADAR
: Gücü yettiği kadar bağırmak.
ÜREMEK
: Çoğalmak.
ÜRER
: Üreğil (Köy ismi).
ÜRETMEK
: İşi yetiştirmek,kolaylaştırmak.
ÜRMEK
: Havlamak, saldırmak.
ÜRÜN
: Süt ürünlerine verilen ad.
ÜRÜNALMA
: Koyun, keçi g,b, hayvanları sütleri kesilene kadar sağma.
ÜRYA
: Rüya.
ÜSSET
: Hemen o anda.
ÜSSÜN
: Hüseyin.
ÜSTELEMEK
: Israr etme.
ÜŞENME
: Erinme, bir işi yapmaktan çekinerek tembellik etmek.
ÜŞÜRMEK
: Mübağla etmek.
ÜTMEK
: Oyunda kazanmak.
ÜTÜLENDİ
: Yandı.
ÜTÜLMEK
: Yenilmek.
ÜVEZ
: Kabızlığı gideren bir meyve.
ÜZERLİK
: Tütsü otu.
ÜZERLİK OTU
: Nazar değmesin diye yakılan bir ot.
ÜZÜMCÜK
: Eti yağlı üzümleri yiyerek beslenen bir kuş.
VA
: Var, mevcut.
VAA
: Baba .
VALLAHA
: Vallahi.
VAR BAK
: Heralde.
VARACAĞDIK
: Gelecektik.
VARAYOVA
: Herşeye karışma.
VARBAK
: Herhalde.
VARISA
: Var ise.
VARISAM GÖRÜN
: Yanına gelirsem görürsün.
VARISAM ORE
: Gelirsem.
VARİYETLİ
: Zengin kimse mal varlığı çok olan.
VARUK CURUK : Çok ses çıkarıldığı zaman söylenen söz .
VARVAK
: Her halde.
VAY VAY ÇANAĞI
: Çabuk kırılıp dökülen ev eşyası, narin
eşya, fuzuli ihtiyaç.
VAZ GEÇMEK
: Sözünden caymak, sözünden dönmek.
VELET
: Küçük çocukluk.
VELVELECİ
: Çok telaş eden.
VEMEYEYDİN
: Vermeseydin.
VENİME
: Kalabalık.
VENLEMEK
: Birden, canhıraş bir şekilde ağlamak.
VEREN VEREN
: Bağıra bağıra ağlamak.
VERESBİT
: Bisiklet.
VERESE
: Miras hissedarı.
VERESİ
: Ücreti sonra verilmek için alınan.
VESAİT
Vasıta.
VEYSAL VEYSAL : Uyuşuk.
Vİ
: Vay.
VİCİL VİCİL
: Şirin.
VICILDAK
: Cıvık .
VİDALANMA
: Küsme.
VİDALANMAK
: Dengesiz konuşmak.
VİDALI
: Süslü .
VİDARİME
: Seçmek.
VİDİ
: Hindi yavrusu.
VİDON
: Plastik su bidonu.
VINLAMA
: Dönerek ses çıkarmak.
VİRANE
: Yıkılmış olan.
VIRVIR
: Çok konuşmak.
VIZILDAMA
: Ses çıkarma, ağlayacak hale gelme.
VIZIRTTAK
: Çok hızlı.
VOCUK VOCUK : Çok sulu çamur.
VURUŞ
: Hasatlık erik kurusu.
YA URGANDA YA YORGANDA
: Nerede öleceği belli olmayan kişi.
YAA
: Olmaz.
YABAN
: Uzak, yabancı.
YADIRGAMAK
: Rahatsız olmak.
YAFU
: Yahu.
YAĞ BASMAK
: Tereyağın uzun süre kullanılması için tuzlayarak derince bir
kovaya alma.
YAĞLICA
: Çıra görevi yapan bir çeşit odun.
YAĞLIK
: Mendil.
YAĞMIR
: Yağmur.
YAHU
: Sıkılmak.
YAKI
: Kına yakılırken kullanılan çiçek desenli deri.
YAL ÇALDI
: Rüzgarın sıcaklığı ile bitkilerin kuruması.
YALAKA
: Geveze, boş boğaz.
YALAMA
: İşlevini yapamama.
YALAMAK
: Çocuk oyunlarında yapılan bir yanlışı geri alarak düzeltmek.
YALAMIK
: Çamın soyulan kısmı.
YALAN SATMAK : Yalan söylemek.
YALAN YALAP
: Arka arkaya.
YALAN YANIŞ
: Baştan sağma .
YALANDIRMAK
: Susama duygusu.
YALANI
: Ateşin sünen alevleri.
YALAP YALAP
: Hemen, hemen, hızlı hızlı iş yapan.
YALAPDAK
: Çabucak.
YALAŞIK
: Kirlenmiş .
YALHAYIR GURDU
: Çok zeki.
YALI GAZIĞI
: Boş gezen, işi olmayan kişi.
YALIK
: Mendil.
YALIKUŞU
: Sakızcık ağacının yada kirazın küçüklerini yiyerek beslenen
kuş.
YALIN AYAK
: Çıplak ayak.
YALINIZ
: Tek başına
YALTAKCI
: Geveze, boş boğaz.
kilo) tam olmayan.
YALTAKLANMAK : Birine çıkar uğruna iyi davranmak.
YAMA
: Dik yokuş, yırtık elbise tamiri.
YAMAÇ
: Eğimli arazi.
YAMALIK
: Kumaş, bez parçası.
YAMANMAK
: Sığınmak.
YAMENİ
: Ayakkabı.
YAMRU
: Eğri.
YAMŞAK
: Şımarık.
YAMUL YUMUL
: Eğri büğrü.
YAN BİÇMEK
: Kıvırtmak.
YANAR ARKASI : Mahalle fırınlarında fırını kullanmada . Sınıf.
YANAŞIK
: Aralık.
YANAŞMAK
: Yaklaşmak.
YANDAK
: Tarlalarda çıkan işe yaramaz ot.
YANGABİZ
: Ters.
YANGOBAZ
: Aksi, geçimsiz.
YANIŞ
: FALSE.
YANKABUZ
: Yaramazlık, yalakalık eden kişi.
YANŞAK YALAKA: Çok konuşan, geveze.
YANTİRİ
: Doğru dürüst yürümeyen, eğri duran.
YAPI
: Bal peteği.
YAPI
: Düğüne yapılacak baklava, dolma hazırlığı.
YAPIYA GELİN
: Düğünde yenilecek baklava, dolma vb. hazırlığı.
YAPRAK BASMAK
: Asma yaprağını tuzlu suda kaynatıp
bidonlara bidonlara sulu şekilde depolama.
YARALI PARMAĞA SİYMEK
: Yardıma muhtaç olana imkanı varken
yardım etmeyen kişi.
YARESEL GÖLLE: Yöresel gölle günü.
YARIK
: Çatlak.
YARILMAK
: Çatlamak, kanamak.
YARIM
: bugday,arpa gibi şeylerin ölçeği (yaklaşık kilo).
YARIM YAMALAK : Bir şeyin bitmemiş eksik hali.
YARIMCA
: İçine kıyma, peynir, yeşil soğan konulan yufka.
YARİN
: Yarin bir sonraki gün.
YARIŞ
:: Koş.
YARIŞMAK
: Koşmak.
YAS ETMEK
: Ağıt yakmak.
YASLAÇ
: Bazlamaç yapımında kullanılan yassı tahta eşya.
YASLAMAK
: Herhangi bir aleti dikey olarak bir yere dayamak.
YAŞMAK
: Bir bürgüyü yalnız gözlerinin görebileceği şekilde sarmak.
YATAK
: Koyunların barındığı vadi kenarlarında yapılmış yer.
YATIR
: Türbe.
YAVAN
: Sade, katıksız olarak yenilen.
YAVINSIMAK
: Et ve benzeri şeyleri yediğinde canı tatlı istemek.
YAVRUAĞZI
: Bir tür çiçek.
YAVŞAK
: Küçük bit yavrusu.
YAVŞAN
: Bir bitki.
YAVU
: Münasebetsiz, saygısız, tuhaf.
YAVU YARKA
: İpe sapa gelmez.
YAVU YAVU BAKMA
: Kötü kötü bakma.
YAVUKLU
: Sözlü.
YAYAK
: Yürüyerek.
YAYGARA
: Söylenti, abartma.
YAYIK
: Tereyağ ve yoğurt yapımında kullanılan tahtadan alet.
YAYLAMAK
: Çobanlık yapmak, otlatmak.
YAYLON
: Naylon.
YAZ GELİNCE ÇALI DİBİ SELAM ALIR
: Yazın nerde olsa
kalırım diyen kişi.
YAZI
: Ova, bez.
YAZI VAR GÜZÜ VAR EVECEK NE İŞİ VAR
: Olduğu zaman olsun
acelesi yok.
YAZMA
: Kadınların baş örtüsü.
YAZMAK
: Hamuru açmak.
YEĞ
: Daha üstün.
YEĞNİM
: Yeğenim.
YELDİR YELDİR : Hızlı hızlı.
YELEK
: Örgü kolsuz kıyafet.
YELİKMEK
: Çok şımarmak.
YELTENMEK
: Yapmaya kalkmak.
YEMEN
: Ayakkabı.
YEMENİ
: Yazlık ayakkabı, baş örtüsü.
YEMİŞ
: Leblebi ,incir.
YEMİYE
: Yevmiye.
YEMİYO
: Yemiyor.
YEMLİK
: Yenilen bir ot.
YENCE
: Hafif.
YENİKTEN YAPMAK
: Tekrardan yapmak.
YENİLE
: Tazele tekrar getir ,yap hemen şimdi biraz önce .
YENİŞMEK
: Birbirini bir alanda mağlup etmek.
YER EVİ
: Eski evlerde odalardan biri.
YER HAYATI
: Ayakkabılık.
YERE
: Ağaçların birbirine tutturmak için delik açılmış ağaç.
YERMEK
: Kötülemek.
YESİR
: Esir düşmüş olan.
YEŞDİRMEK
: Koşturmak.
YEŞİLUSTAM
: Kertenkeleye benzeyen bir hayvan.
YET GİDİ
: Topal.
YETİRMEK
: Yetiştirmek, denk getirmek.
YETİŞMEK
: Büyümek.
YETTİ Mİ?
: Yeterlimi ? Kafi geldi mi.
Yİ
: Ye.
YIGGIN
: Sıhhati tam olmayan, mecalsiz.
YIĞLIK
: Mendil.
YIKANMAK
: Banyo yapmak.
YILCARMAK
: Yaralanmak.
YILÇARMAK
: Cüret etmek.
YILDIRMAK
: Düğünlerde oynarken birbirlerinden iyi oynama bıktırmak
usandırmak.
YILIŞMAK
: Yalakalık yapmak.
YIMIRTA
: Yumurta.
YIMIŞAK
: Yumuşak.
YİNTİ
: Hayvanlar için derlenmiş yiyecek.
YO
: Hayır .
YOFİDİ
: Argoda kafir.
YOĞUNİĞNE
: Çuvaldız.
YOĞURTLAŞ
: Yoğurtlu çorba.
YOKAR
: Yukarı .
YOKARI
: Yukarı.
YOKTAN YONGA KOPARMAK
: Olmayacak bir işi başarmak.
YOL YORDAM BİLME
: İşin yapılış şeklini bilme.
YOLAK
: Yağmur yağdığında açılan yol.
YOLAPA
: Yün kalıntısı.
YOLLUK
: Kilim.
YONANIN KIZI
: Yunanın kızı(Düşman kızı).
YONGA
: Kırık odun parçaları.
YONGA İLE KAŞINIYORUM
YONMA
: Yontma.
YOO
: Hayır.
YORDAM
: Kural.
YORTUSU TUTMAK
: Parasız kişinin parasızlığını ifade etmesi.
: İnat etmek.
YOSMA
: Şen, şuh, edalı kadın.
YOVAN İĞNE
: Kalın iğne.
YOVURT
: Yoğurt.
YOZ
: Kısır.
YOZLAK
: Tersik yapmak.
YÖRE
: Çevre.
YUFKA
: Hamurdan, ince açılmış saç ekmeği.
YUKA
: Hafif.
YUKALAŞTIRMAK
: İnceltmek.
YUKARDAN AŞŞA
: Yukarıdan aşağıya.
YUMMAK
: Kapatmak (Vücut hareketleri için geçerli).
YUMSUK
: Yumruk.
YUMURMA
: Yoğurma.
YUMURTA SIZIRTMASI
: Bazlama üstüne bişen yumurta.
YUVAK
: Taştan silindir.
YUVMAK
: Yıkamak.
YÜKLÜK
: Yatak konulan yer.
YÜKSÜK
: Yüzük.
YÜKSÜNMEK
: Üşenmek.
YÜNSEK
: Yüksek.
YÜREĞİ AĞZINA GELMEK
: Ölecek gibi olmak, tıkanmak.
YÜREĞİ GEÇMEK
: Uyumak.
YÜREK
: Kalp.
YÜSSÜK
: Yüzük.
YÜZERLİK
: Tütsü otu.
YÜZÜ KOYUN
: Bayır aşağı.
YÜZÜN AŞŞA
.
YÜZÜN GAPAK
: Yere yüzüstüyatmak.
ZAAN
: Tabak.
ZAAR
: Herhalde.
ZABAH
: Sabah.
ZABAHLEYİN
: Sabahleyin.
ZABALA
: Sabahleyin.
ZABATA
:Sa
ZABBIDI ZUBBUDU
Yokuş aşağı.
Sabaha.
: Pasaklı, düzensiz.
ZABIH
: Sahibi.
ZABİL
: İşe yaramaz .
ZAHRA
: Saman, yem konulan yer.
ZAHRA EVİ
: Saman, yem konulan yer.
ZAHRALAMAK
: Hayvanlara yiyecek vermek.
ZALATA
: Salata.
ZALDIR ZULDUR : Boşboş yürüme.
ZALLAZORT
: Düzensiz .
ZAMIRSAK
: Samırsak.
ZANAAT
: Meslek.
ZANGADAK
: Ansızın.
ZANGIRDAK
: Gelişi güzel konuşmak.
ZAPLANMA
: Seslenme, sahip çıkma.
ZAR ZAR
: Hiç durmadan konuşmak.
ZARAK
: Sıra, tav.
ZARLAMAK
: Ağlamak.
ZARTLAK
: Ne söylediğini bilmeyen kişi.
ZARTLAK
: Çok gaz çıkaran kişi.
ZAVIRDAMAK
: Çok konuşmak
ZAVUR ZUVUR
: Öteberi.
ZEBELLA
: İri yarı.
ZEBİL
: Fakir.
.
ZEBİL OLMAK
: Bakımsız.
ZEBUN
: Çok zayıf, çok kötü.
ZEBZE
: Sebze.
ZEKAT KEÇİSİ
: Çok zayıf, çok kötü.
ZEKVARİYE
: Karıştırmak.
ZELLETLİ
: Lezzetli.
ZELVE
: Öküzün boyunduruk aracı.
ZENAT
: Sanat.
ZENCÜ
: Zenci.
ZERDALİ
: Kaysı.
ZERE
: Ondanmı?.
ZEREM
: Zaten.
ZERZEVAT
: Sebze.
ZEVZEK
: Ne dediğini bilmez.
ZIBARMA
: Yatmak (Kızgınlık).
ZİBİDİ
: Avare, kendinde olmayan.
ZİBİL
: Çöp, süprüntü, pislik, gübre.
ZIBIN
: Çocuk giyeceği.
ZİGİRDEKLİ
: Kendini beğenmiş.
ZİHT
: Sobadan akan kara.
ZİKKE
: Atların bağlandığı zincirin ucundaki sivri kazık.
ZILDIR
: Boş.
ZILDIR ZILDIR
: Çırılçıplak.
ZILGIT
: Azar, paylama.
ZİLLİ
: Havalı, süslü.
ZINDIKLI
: Aklı fazla ermeyen.
ZINGILDAMAK
: Yerine iyi oturmadığından dolayı sallanmak.
ZİNGİRDEK
: Zil. Çan.
ZİNİ
: Tepsi.
ZIR
: Mukayese edatı (zır deli, zır aptal, zır soğuk).
ZIRAA
: Kimyon.
ZIRANCIMAK
: Dikilmek.
ZIRAVUT
: Uzun, gürbüz.
ZIRIL ZIRIL
: Çok hasta olmak.
ZIRNIK
: Hiçbir şey.
ZIRTABOZ
: Laf söz dinlemez.
ZIRTALMAK
: Küstahça karşı gelmek.
ZIRTIL
: Utanmaz, sıkılmaz.
ZIRZIKIM
: Ufak, dolu.
ZİRZOP
: İri, yarı, kaba, kırıcı kimse.
ZIVANADAN ÇIKMAK
: Kontrolden çıkmak, kontrol altına
alınamamak.
ZOBA
: Soba.
ZOBU
: İri yarı.
ZOFRA ALTI
: Sofra Bezi.
ZOKKUDU
: Boyu uzun olan.
ZOMBULDAMAK : Titremek.
ZOMBULTU
: Sarsıla sarsıla titreme.
ZORBA
: Sıkıştırmak.
ZOTAHR
: İri adam.
ZÖLDÜR
: İşe yaramaz, bom boş durur.
ZÖMZÖM
: Hal ve hareketleri uygun olmayan.
ZUFA
: Soba .
ZUFRA
: Sofra .
ZUFRALIK
: Sofra Bezi.
ZUHRALANMAK : Yanaşmamak, beğenmemek.
ZÜMBÜL
: Sümbül.
Download

beypazarı ağzından sözcükler