HİKÂYELERDE SAVAŞIN KAHRAMANLARI
Prof. Dr. İsmail Çetişli*
(Bu bildiri “I. Dünya Savaşının Türk Edebiyatındaki Yansımaları” konulu II. Uluslarası Türkiyat Sempozyumunda (31
Ek-2 Kasım 2014 Çankırı Karatekin Ü.) Sunulmuştur.)
Hangi cephede ve nerede şehit olduğunu bilemediğim dedem Ceritoğlu Halil’in aziz ruhuna
ÖZET
İlk bakışta şaşırtıcı olsa da, “savaş” ile “edebiyat” arasında ciddi bir ortaklık vardır. Bu ortaklık,
savaş ve edebiyatın merkezinde hep insanın bulunmasında tezahür eder. Zira savaşları çıkaran, icra eden
ve sonucundan etkilenen insandır. Öte yandan edebiyatı insan yapar; bu sanatın konusu ve alıcısı da
insandır. Öyleyse savaşın ve edebiyatın öznesi her halükârda insandır.
Söz konusu ortaklıktan hareketle bu bildiride edebî türlerden “hikâye”lerde yer alan tematik güç
durumundaki “savaşın kahramanları” üzerinde durulacaktır. Erkekler, kadınlar ve çocuklar gibi üç ana
başlık altında ele alınacak olan savaşın kahramanları, temelde insan-savaş ekseninde çözümlenmeye
çalışılacaktır.
Bildiri metin olarak; Halit Ziya, Memduh Şevket, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Halide Edip, Refik
Halit, Ahmet Hikmet, Kenan Hulusi, Peyami Safa, Reşat Enis vb. 40 yazarın konuyla ilgili 100 hikâyesi;
savaş olarak da Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl harpleriyle sınırlandırılmıştır.
Anahtar Kelimeler: savaş, edebiyat, hikâye, insan, kahraman
***
İlk bakışta şaşırtıcı olsa da, “savaş” ile “edebiyat” arasında ciddi bir ortaklık vardır. Bu ortaklık,
savaş ve edebiyatın merkezinde hep insanın bulunmasında tezahür eder. Zira savaşları çıkaran, icra eden
ve sonucundan etkilenen insandır. Öte yandan edebiyat bir tür insan faaliyetidir; bu sanatın konusu ve
alıcısı da insandır. Bu gerçeğe, savaşın birey ve toplum hayatını etkileme rolünü de eklemek gerekir.
Şiir, hikâye, roman ve tiyatro türleri bir yana, destan, efsane, gazavatnâme, cenknâme gibi önemli
ölçüde savaş ekseninde var olan müstakil türler, edebiyatın ana konularından birinin savaş olduğu gerçeği
ortaya koyar.1 Söz konusu edebî türler, bireylerin hayatları ve toplumların tarihlerinde büyük önem arz
eden savaşları hem çağdaş hem de geleceğin okuyucularına anlatarak zihinlerde yer etmesini sağlar; bir
anlamda toplumsal hafıza oluştururlar. Öyleyse savaş ve edebiyatın öznesi her halükârda insandır.
Belirtilen ortaklıktan hareketle bu bildiride edebî türlerden “hikâye”lerde yer alan “savaşın
kahramanları” üzerinde durulacaktır. Burada “kahraman” kavramına yüklenen iki farklı anlamı hatırlatmak
isteriz. Bunlardan birincisi, anlatma esasına bağlı türlerin vazgeçilemez unsurlarından biri durumundaki
“şahıs kadrosu” anlamıdır. Söz konusu türlerde yazar zihnindeki konuyu, birtakım insan ve insan
hüviyetine büründürülmüş kahramanlar üzerinden anlatır. Böylece insan anlatma esasına bağlı türlerde,
hem hikâyesi anlatılan hem de yazarın zihnindeki konunun soyuttan somuta taşınmasını üstlenen varlık
olarak yerini almış olur. Bu arada aynı insan, zaman zaman “anlatıcı” olarak karşımıza çıkarak üçüncü bir
işlev daha üstlenmiş olur.
Bildiride “kahraman” kavramına yüklenen ikinci anlam; düşman saldırısı karşısında vatan, hürriyet,
istiklâl, bayrak, din, namus gibi değerleri savunan; bunun için hayatını ortaya koyan yiğit ve cesurdur.
Kısacası bildiride savaşı konu alan hikâyelerin kahramanları kadar; savaşa aktif olarak katılmış veya
düşmanın saldırısına maruz kalmış insanların değerleri uğruna ortaya koydukları kahramanlıkları üzerinde
de durulacaktır.
Bildirinin malzemesini teşkil eden yüz hikâyenin kahramanlarını farklı yaklaşımlarla farklı isimler
altında gruplandırıp tasnif etmek mümkündür. İlk akla gelen de hikâyelerin aslî kurgusunu oluşturan
*
1
Pamukkale Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğretim Üyesi
Nesime Ceyhan, II. Meşrutiyet dönemine ait görebildiği 1020 hikâyeden 283’nün savaşı konu aldığını belirtir. (II.
Meşrutiyet Dönemi Türk Hikâyesi, Selis Yay., İstanbul, 2009, s.119)
2
tematik güç-karşı güç ikilemindeki Türkler/Müslümanlar-düşmanlar/yabancılar olacaktır. Biz bildirimizi,
tematik güç durumundaki Türkler/Müslümanlarla sınırladık ve onları da erkekler (askerler, şehitler, gaziler
vb.), kadınlar (analar, eşler, sevgililer vb.) ve çocuklar olmak üzere üç ana başlık altında ele almayı uygun
bulduk. Amacımız savaşın kahramanlarını, insan-savaş ekseninde çözümlenmeye çalışmak; insanımızın
savaş ortamı ve sonrasında yaşadıklarını ortaya koymaktır.
Bildiri metin olarak; Recaizâde Mahmut Ekrem, Sami Paşazâde Sezâî, Halit Ziya Uşakligil,
Hüseyin Cahit Yalçın, Süleyman Nazif, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Köprülüzâde Mehmet Fuat, Emine
Semiye, Nezihe Muhittin, Kâzım Nami Duru, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Halide Edib Adıvar, Refik Halit Karay, Aka Gündüz, Kenan Hulusi Koray, Peyami Safa,
Reşat Enis Aygen, Necati Cumalı, Sevinç Çokum, Orhan Hançerlioğlu, Osman Şahin, Ayşe Kilimci vb. 40
yazarın konuyla ilgili 100 hikâyesi; savaş olarak da, Osmanlı-Türk toplumunun XX. yüzyılın başında yüz
yüze kaldığı Trablusgarp (1911), Balkan (1912-1913), Birinci Dünya (1914-1918) ve İstiklâl (1919-1922)
harpleriyle sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte bazı hikâyelerde Osmanlı-Rus (Doksanüç Harbi) (18771878) ve Osmanlı-Yunan (1897) harplerinin anlatıldığı veya birtakım göndermelerde bulunulduğunu
belirtmek isteriz.
I- ERKEKLER
Hikâyelerde savaşın kahramanları olarak birinci sırayı erkekler alır. Bunların çoğunluğunu da bilfiil
savaşa iştirak eden askerler (er, zâbit, komutan, mekkâreci vb.) oluşturur. Cephe gerisindeki sivil erkeklerin
hikâyesi biraz daha geri plânda kalır. Seferberliğin ilânı ve orduya çağrılmalarıyla başlayan erkeklerin
savaş hikâyeleri, daha çok silahaltında bulundukları ve özellikle bilfiil savaşa iştirak ettikleri günler
üzerinde yoğunlaşır. Savaş bu erkeklere ya şahadet ya da gazilik getirir. Bazı hikâyelerde erkeklerin savaş
sonrası dramatik hayatları ön plâna çıkar. Bu arada cephe gerisinde bulunan sivil erkekler de çeşitli
sebeplerle savaşa iştirak eder ve ondan geniş ölçüde etkilenirler. Şimdi kronolojik bir sıra dâhilinde erkek
kahramanların savaşa bağlı hayatları ve yaşadıkları üzerinde duralım.
Erkek kahramanların savaşa dâir hikâyeleri, daha beşikte iken annelerinden dinledikleri ninnilerle
başlamakla birlikte asıl savaş dedikoduları ile gerçeğe dönüşme eğilimi gösterir; “seferberlik”in ilânı ve
silahaltına çağrılmalarıyla da fiiliyata dökülür. Ahmet Hikmet Müftüoğlu Sümbül Kokusu, Hüseyin Cahit
Yalçın Karanlıkta, Memduh Şevket Esendal Veysel Çavuş, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Küçük Zabit,
Halide Edib Adıvar Mekkâreci Mehmed isimli hikâyelerinde seferberlik ilânı ile birlikte söz konusu olan
vatan savunması zarureti, silahaltına alınma ve cepheye iştirak süreçlerini anlatırlar.
Meselâ Müftüoğlu hikâyesinde, Budapeşte Dârulfünûn Tabiiyât Şubesi öğrencisi Hüseyin Arif ile
Mehmet Siyavuş’un cepheye gidişlerini anlatır. Hüseyin Arif, bir pazar günü odasında gazeteleri okurken
Çanakkale Harbinin gidişatına dâir haberlerden büyük üzüntü duyar. Düşman ilerlemektedir. Türk’ün ve
İslâm’ın kalbi İstanbul tehlike altındadır. Kahraman, kederli bir biçimde odada dolaşırken ev sahibesinin
hediye ettiği sümbülü kokladığında kendinden geçer. Çünkü sümbül İstanbul kokmaktadır. Bu sırada
odaya giren arkadaşı Mehmet Siyavuş da onu teyit eder. Bu durumda yaşamanın “alçaklık” olduğu
kanaatine varan Hüseyin Arif intihar etmeye kalkışınca arkadaşı, asıl “böyle odada ölmek alçaklıktır”
cevabını verir. Teklifi Çanakkale’de savaşarak ölmektir. Öğrencilerin askerlikleri tecil edilmesine rağmen
iki kahraman “gönüllü” olarak savaşa katılmaya karar verir; hemen hazırlanıp yakalarına taktıkları
sümbülü koklayarak konsolosluğa gider.
Memduh Şevket Esendal Veysel Çavuş hikâyesinde, 1908 öncesi Türk-Bulgar çatışmaları esnasında,
metne adını veren kahramanın orduya katılması ve sonunda şehit olmasını anlatır. Harmanların yeni
dövülmeye başladığı temmuz sonunda, rediflerin silahaltına çağrıldığı haberi duyulunca büyük bir
tedirginlik yaşanır. Çok geçmeden haberin gerçek olduğu anlaşılır ve redifler davul, zurna ile uğurlanır.
Uğurlananlardan biri de Veysel Çavuş’tur. Altı yıllık askerlik vazifesinden daha yeni dönmüş olan
kahraman, harmanını ortada, genç karısını da komşusuna bırakarak orduya katılır.
Halide Edib Adıvar ise Mekkâreci Mehmed’de Saliha Kadın ve biricik oğlu Mehmed’in hikâyesini
anlatır. Kızılcaköylü Saliha Kadın, “kocasız, tarlasız, kimsesiz”dir. Oğlu Mehmed’i yokluklar içinde
büyütür; Birinci Dünya Savaşı esnasında “muinsiz”lerin de askere alınacağı haberi üzerine Saliha kadın
yıkılır. “Oğul! Bebe! Bebe! Bebemi alacaklar! Askere götürecekler, ben nideceğim? Oğul bağıma od
düştü, oğul ciğerime bit düştü!” (H.E. Adıvar, Mekkâreci Mehmed, s.126) diye ağlar. Sonunda gözyaşları
içinde oğlunu askere gönderir. Mekkâreci sınıfına ayrılan Mehmed, Çanakkale’de durmadan cephane taşır;
daha sonra da Pozantı’daki amele taburuna gönderilir.
3
Halide Edib, Ankara tren istasyonundaki asker uğurlama sahnesini şöyle tasvir eder:
“Ankara istasyonunda köylüler toplanmıştı. Asker gidiyordu. İstasyonun önünde bir dizi köylü kadın
renk renk basma donları, burunlarına kadar örtükleri yazma başörtüleri ve ellerinde ayakkabılarıyla
çamurlara çömelmişler, yük vagonuna yüklenmiş pırıltılı genç insan yığınına gözlerini dikmişler,
hareketsiz, duygusuz gözlerle dalmışlar, kalmışlardı. Birkaç kırmızı şalvarlı kadın, dizleri üstünde kundak
içinde insan parçaları ağlıyor, bir kısmı meme veriyor, bir kısmı dizleriyle sallıyor, beyaz sakallı, arkası
kamburlaşmış bir iki ihtiyar, bir ellerinde çubuk bir ellerinde ayakkabıları, şaşkın, rahatsız, vagona gidip
geliyorlardı. (H.E. Adıvar, Mekkâreci Mehmed, s.126-127)
Halit Ziya da İçecek Su ve Türk Eri isimli hikâyelerinde, Balkan Harbi yıllarında günlerce seyrettiği
cepheye giden askerlere dâir gözlem ve intibalarını anlatır. Bu gözlemlerde Mehmetçiklerin son derece zor
iklim ve çevre şartları altında, kıt imkânlar içinde gayet nikbin ve insanî değerlerle cepheye gittikleri
görülür.
“Onlar, fasılalı tevaliyle, takım takım, bazen birbirine takılmış hayvanları koşturarak bazen yorgun
adımlarla ağır ağır ilerleyerek geçerlerdi. (…) Bazen evin önünden giden dar yaya kaldırımını takip
ederlerdi. O zaman hayvanların taşlara çarpan ayakları odama, yatağıma kadar aksini gönderirdi. Böyle
dizi dizi geçerler, birbirine yüklenmiş dört, beş, altı hayvandan kiminin ipi gerilerek, kimi önündekine
yetişmek isteyen bir acaleyle arkasındakileri sürükleyerek ıttıratsız tarrakalarla koşarlardı. Ve ta
öndekinde boz kaputunun içinde büzülmüş, başlığını geçirmiş, ayakları boşta sallanarak, sıçraya sıçraya
giden; bütün zorluklara ve engellere, bütün mihnetlere ve meşakkatlere, kışın ısıran havalarına, kırların
boğucu rüzgârlarına, taşlara, çamurlara sonsuz tahammül ve tevekkülünün mukavemetini diken o vardı:
Türk oğlu, Türk eri. (H.Z.Uşaklıgil, Türk Eri, s.46-47)
Mehmetçiklerin ana, baba ve sevdiklerini geride bırakıp marşlar eşliğinde harbe katılmalarının en
güzel hikâyesi Hüseyin Cahit Yalçın’ın Karanlıkta isimli metninde ifadesini bulur. Hikâyede
Mehmetçiklerin söyledikleri, “Annem beni yetiştirdi, bu illere yolladı/Bu sancağı teslim etti, Allah’a
ısmarladı” marşından hareketle ne kadar vatan, istiklâl, hürriyet, namus, şeref aşkına sahip oldukları
vurgulanır.
“Arkada kalan gözleri yaşlı analar… Onlar evlatlarını, etlerinden, kanlarından kopmuş, bin türlü
ıstıraplar, üzüntülerle büyümüş, arslan gibi yetişmiş yavrularını, sefil ve fakir hayatlarının yegâne
tebüssüm ve ümitlerini, asırlardan beri bu sancağa teslim ederek Allah’a ısmarlıyorlardı. Asırlardan beri
maziden böyle uzun bir gözyaşı nehri akıp geliyor, yalnız kalplerde yeri kalan şehit mezarları birbiri arkası
sıra lâyenkatı, diziliyor, pür-vakar ve muhteşem bir ordu halinde ebediyete doğru yürüyordu.” (H.C.Yalçın,
Karalıkta, s.227)
Türk milleti için vatan savunmasından kaçmak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun dilinde “yüz
karası”dır. Çakırcalı’dan önce yaklaşık on yıl Aydın dağlarında efelik ve eşkıyalık etmiş Bakırlı Şaban
Efe, Osmanlı-Yunan Harbi esnasında biricik oğlunun iki arkadaşıyla askerden kaçıp suçsuz insanları
öldürmesi karşısında büyük utanç ve öfke duyar. Yetmiş yaşlarındaki efe, önce oğlunun yaptıklarına
inanamaz. Sonunda kasabaya gidip kumandana “yüz karası” oğlunu kendi eliyle tutup getirmek üzere
müracaat eder. Bunun için silah, at ve birtaç jandarma vermesini ister; ancak bu isteği kabul edilmez.
Büsbütün yıkılan efe, çaresizlik içinde kendi köşesine çekilir. Karısının oğlunu savunmak için iki de bir
“senin gibi” demesi üzerine büsbütün tepesi atar.
“-İkide bir senin gibi, senin gibi, deyip durma kadın! Diyordu. O benim gibi nasıl olabilir? Gözünü
aç karşındaki adama bir iyi bak, ben asker kaçağı değildim hiçbir zaman öyle yapmadım. Hatta, dağda
gezerken Moskof muharebesi çıktı idi de Acaroğlu Arif Bey’in açtığı gönüllü bayrağının altına ilk giden
ben oldum. Arslanlar gibi döğüştük, senin gibi... senin gibi... ağzını topla kadın! Ben dağa, devletin
verdiği silahla değil kendi silahım, kendi atımla çıktım...” (Y.K.Karaosmanoğlu, Yüz Karası, s.103)
Hikâyelerde erkek kahramanların savaş esnasındaki hayatlarını belirleyen asıl faaliyet, hiç şüphesiz
cephedeki olağanüstü mücadele ve bu esnada gösterilen kahramanlıklardır. Halit Ziya Osman’ın
Gazası’nda, Osman’ın hayatı pahasına ortaya koyduğu insanüstü gayreti anlatır. Osman ve bölüğü,
ellerindeki topu bir tepeye çıkarmak, böylece düşmanı susturmak durumundadır. Ancak tepeye tırmanmak
önce tabiatın engeli, sonra da düşmanın ateşi sebebiyle son derece zordur. Uşaklıgil, usta kalemiyle Osman
ekseninde savaş meydanını şöyle tasvir eder:
“Mehîb, siyah kayalarla bir ifrit-i leyâl şeklinde yükselen tepenin kenarında, bulutları pâmâl-i
istihkâr eden nigâh-ı ateşdâr-ı şecaatle, zabitlerinin bir berk-pâre-i beyaz şeklinde parlayan kılıcının
ucunu takip ediyorlar; o tepeye tırmanmak, ayakları kifayet etmezse dişleriyle tırnaklarıyla o yalçın
4
kayaları kemire kemire, tırmalaya tırmalaya hatavât-ı ferişte-i zafere ezhâr-ı hunî ile müzeyyen bir
şehrâh-ı ulvî açmak istiyorlardı.” (H.Z.Uşaklıgil, Osman’ın Gazası, s.125-126)
“Osman ta öndeydi, her hatveye ta umk-ı kalbinden kopan bir sayhayı terdîf ederek: “Haydi!...”
diyordu, o vakit yerlere yatarak, taşlara yapışarak, toprakları kazıyarak sürünerek, düşerek,
yuvarlanarak, fakat ileriye daima ileriye giderek, - esvabları yırtılmış, kolları ezilmiş, omuzları çürümüş,
tırnakları kopmuş- topu sürüklediler. Tepeye çıkıyorlardı, on on beş hamle daha, tepeye tamamen çıktılar,
topu oraya koyacaklardı, o zaman belki şu bir bölük, şu mini mini top bir fırkaya rehber-i zafer
olacaktı...” (H.Z.Uşaklıgil, Osman’ın Gazası, s.127)
Tam hedefe yaklaştıkları sırada düşmanın top ateşi onları durdurur; Osman kolundan yaralanır.
Buna rağmen kahraman, halatı beline dolayarak mücadelesini sündürür, ama top onu sürükleyerek dereye
uçurur. Kendine geldiğinde Osman’ın zihni hâlâ -kollarının arasındaki- toptadır.
Ömer Seyfettin’in Kaç Yerinden isimli hikâyesinin İstanbullu zengin bir ailenin Almanya’da tahsil
görmüş tek evlâdı ve keman sanatçısı olan kahramanı zabit Ferhat Ali Bey, Birinci Dünya Savaşının çeşitli
cephelerinde (Çanakkale, Kafkaslar, Bağdat, Suriye, Makedonya) savaşmış, pek çok kahramanlıklar
göstermiş, tam 49 yerinden yaralanmıştır. Bacaklarından birini kaybetmesine rağmen Ferhat Ali Bey,
bundan böyle uçak pilotu olarak vatan savunmasına devam edecektir. Bu nitelikleriyle o, “Yeni
Kahramanlar”dan biridir.
Öte yandan Aka Gündüz’ün Üçüncü Yüzbaşı isimli hikâyesinin kahramanı Mustafa, Yemen’de
173’den 34 kişiye düşen birliğiyle tam altı yıl savaşmış, birçok kez yaralanmıştır. Benzer bir başka
kahraman ise Raif Necdet’in Hasan Onbaşı’sıdır. Kanlı Mektup’un başkahramanı Hasan Onbaşı, Trablus’ta
Osmanlı ordusunun büyük ölçüde çekilmesinden sonra geride kalan bir avuç askerle İtalyan zırhlılarına
karşı kahramanca üç yıl savaşmış, şehit olmadan önce Anadolu’da bıraktığı nişanlısı Ayşe’ye kanlı bir
mektup bırakmıştır. Mektubun şu cümleleri onun vatan aşkını dile getirir:
“Sevgili Ayşeciğim!
Seni dünyada her şeyden ziyade sevdiğimi zannediyordum. Lâkin aldanmışım. Beni affet. Dünyada
meğer senden ziyade sevdiğim vatanım varmış. Vatan aşkı yanında senin aşkın (...), evet senin ateşli aşkın
söndü, sönük kaldı. Fakat seni unutmadım. Yine seni seviyorum.” (Aka Gündüz, Üçüncü Yüzbaşı, s.81-82)
Keçecizâde İzzet Fuad ise Harpten Avdet isimli hikâyesinde, Trablus’taki üç yıllık savaştan köyüne
dönen Ahmet’in, nişanlısı Zehra’ya getirdiği hediyeyi anlatır. Ahmet köyünde sevinçle karşılanır; ancak
nişanlısı Zehra, Ahmet’in bu zaman içinde kendinden daha güzel kızlarla karşılaşmış ve gönlünü onlara
kaptırmış olabileceği ihtimalinden dolayı endişelidir. Anlaşılır ki Ahmet böyle bir ihanette bulunmamıştır.
Tam tersine gerçekten sevdiği nişanlısına doğru dürüst bir hediye getirmemiş olmaktan dolayı
üzüntülüdür. Zehra, Ahmet’in göğsündeki kurşun yarasını en büyük hediye olarak kabul eder.
“Ahmed, senin bana edebileceğin en kıymetli düğün hediyesi işte ancak bu şanlı yaradır. Ben
nefercik Ahmed’in nişanlısı idim; şimdi ise vatan muhabbetine karşı göğsünde ebedi bir nişane-i hamiyyet
taşıyacak olan böyle cesur bir Osmanlı’nın karısı olacağım... Bundan büyük ne arzu edebilirdim.” (K. İ.
Fuad, Harpten Avdet, s.113)
Kenan Hulusi Koray Burmalı Apolet’te, kolağası Ramazan Ağa ve Türk askerinin savaşta Almanları
şaşırtan beceri ve gücü anlatır. Gelibolu’da İngiliz ve Yeni Zelanda kuvvetlerine karşı savaşılan günlerde
bir top Çimenlik’ten İntepe’ye nakledilecektir. Türk ordusunun sevk ve idaresi Almanlara verildiği için
Alman erkan-ı harbiye şefi Von Ep’in bu iş için dört subay görevlendirilir. Bunlardan mühendis binbaşı
Şnayder, konuyu inceler ve vincin gerekli olduğunu bildirir. Ancak elde vinç yoktur. Berlin’den
istenecektir, ama Gelibolu’ya gelişi aylara mal olacaktır. Bunun üzerine konu müstahkem mevki komutanı
Cevat Paşa’ya iletilir ve kolağası Ramazan Ağa’ya müracaat edilmesi istenir. Göğsüne kadar inen beyaz
sakalı, seksenlik yaşı ve uzun boyu ile Ramazan Ağa, Nizam-ı Cedit ordusunun son zabitlerinden biridir.
Ramazan Ağa, Alman ve Türk subaylarının şaşkınlığı içinde, belirtilen naklin mümkün olacağını belirtir.
Bunun için bir tabur asker, halat ve kalas ister. Askerleri top arabası çeken bir düzende yerleştirir ve yirmi
dört saat içinde topu istenilen yere ulaştırır. Yaşlı komutanın başarısının sırrı, askerlerini motive etmesidir.
Bunun sırrı da; “-Hey erler! (...) içinizde karı kız varsa dışarı ula!..” cümlesindedir.
Fahri Celâl Mustafa’nın Hilesi’nde, kırba neferi Mustafa’nın Çanakkale Savaşları sırasındaki
kurnazlığını dile getirir. Mustafa bir gün katırıyla su taşırken yanlışlıkla İngiliz siperlerine ve askerlerinin
eline düşer. Mustafa’yı döverler, ancak o aldırmadan kumandana çıkmak istediğini belirtir. Sonunda
amacına ulaşır. İngiliz kumandana, kumandanının selamı olduğunu, susuzluktan ölmelerini istemediğini,
yoksa süngüleyecek düşman bulamayacaklarını, onun için kendilerine su getirdiğini söyler. Bunun üzerine
5
İngilizler Mustafa’yı ikrama boğarlar. Katırına bir sürü yiyecek yükleyip salıverirler. Komutanı bu hali
görünce şaşırır ve Mustafa’nın zekâ ve kurnazlığına hayran olur.
Anadolu’nun bağrından kopup gelen Mehmetçikler, düşman karşısında aslan kesilirlerken günlük
hayatlarında mütevazı, sessiz, merhametli ve çekingendirler. O kadar ki, milletine kanını sunan
Mehmetçik, kuyusundan aldığı iki kova su için sahibinden helâllik ister; kışın sert soğuğuna rağmen
sırtındaki ceketi çıkarıp ölmek üzere olan atının üzerine örter.
“Onlara bir rüyanın seyyar gölgeleri halini veren bu sükûtun yanında diğer bir hassaları var:
Çekinmek. Sokaktan geçerken sizin gözünüze tesadüf etmekten utanan kaçınışları, kıynaşık kapılara
sürünmekten ürken çekinişleri, bir parça sabun almak için elinde parasıyla bakkal dükkânlarının önünde
girmeye cesaret edemeyen düşünüşleri, koca bir küme ile yolunu şaşırarak beklerken bir geçenden
korkarak soruşları, bahçeleri tamamıyla göz önünde tutan köşk parmaklıklarının arasından iğrilen
bakışları var ki yarın güllelere mert göğsünü gererken gözlerini kırpmayacak olan bu adamları korkak
çocuklara benzetiyor.” (H.Z.Uşaklıgil, İçecek Su, s.127)
Onlar yaralanıp hastaneye düştüklerinde; “biraz sünnet çocuklarını andırırlar; ıstıraplarında tatlı
bir gurur duyarlar; yanlarına yaklaşıp hatırlarını sorduğunuz zaman türlü şımarıklıklar yaparlar,
nazlanırlar ve göz altından ellerinize bakarlar.” (Y.K. Karaosmanoğlu, Bir Hastane Koğuşunda, s.133)
Cephedeki askerlerin vatan savunmasında ulaşabilecekleri son merhale şehitliktir. Yukarıdakilerin
dışında Ali Suat Şehit Arkadaşım’da Binbaşı Abbas Hilmi Bey’in, Enis Tahsin Son Tebessüm’de
Osman’ın, Aka Gündüz Cennet Kapısı’nda Aydınlı bir askerin, Hüseyin Ragıb İki Lâlenin Hikâyesi’nde
Münir’in, Memduh Şevket Esendal Veysel Çavuş’ta adı geçen kahramanın şahadetlerini anlatırlar. Bu
noktada A.H. Müftüoğlu’nun; “- Ah bu vatanda her şehide bir taş dikilseydi, memleketimiz baştan başa
bir kabristan kesilirdi ve bu türbelerin kandilleri için göğün yıldızları kafi gelmezdi” (A.H.Müftüoğlu,
Padişahım Veriniz..., s.45) cümleleri, Mehmetçiğin canı ve kanını vatanı için nasıl sebil ettiğini ortaya
koyar.
“Bir hilâl uğruna” şahadet şerbetine koşan bu güneşler; elbette kahraman, cesur, azimli, vatan ve
bayrak sevdalısıdırlar. Vatan olan borçlarını ödemenin, düşmandan ecdatlarının intikamını almanın
mutluluğu içinde tebessümle gözlerini yumarlar. Onlardan geride kalan; sadece birkaç parça eşya; anne,
baba ve sevdiklerine yazdıkları son mektuptur. Mektuplardaki en dramatik cümle ise, nişanlılarının bir
başkasıyla evlenmelerine dâir olan istekleridir.
Savaşa katılan erkek kahramanların en hazin hikâyesi, şehit olduklarında geride bıraktıkları
eşyalarının mezada çıkarılmasında ortaya çıkar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Bir Şehit Mezadı’nda bu
konuyu ele alır. Anlatıcının evinin karşısındaki küçük kahve, iki savaş arası dönemde zabitlerin mekânı
haline gelmiştir. Zabitler akşama kadar burada oturup sohbet eder, eski gazeteleri okur, çay, sigara içerler.
Kahvedeki önemli değişiklik, bazı günlerde mezadın yapılmasıdır. O gün, son muharebede şehit düşen
zabitlerden birine ait bir bavul veya sandık açılır; içinden çıkan kalpak, matara, kayış, dolak, mendil,
gömlek, don, diş fırçası, tarak, tıraş takımı, küçük cep aynası, kol saati gibi birkaç eşya satılır. Bunlardan
biri mülâzım-ı sâni Cevdet Efendi’nin eşyaları için yapılan mezattır.
Sandığından çıkan “Fransızca, Türkçe bir sürü edebî kitaplar ve resmî risaleler”, Mercel Prevost’un
Kadın Mektupları, Tevfik Fikret’in Rübâb-ı Şikeste’si, Safvet Nezihi’nin Zavallı Necdet’ti, Mehmet
Rauf’un Eylül’ü, birkaç hatıra defteri ve bir tomar mektup, Cevdet Efendi’nin farklı bir kimliğe sahip
olduğunu ortaya koyar. İstanbul’dan bu kitapların romantizmiyle yola çıkan Cevdet Efendi, Sakarya
kıyılarına vardığında değişmiş; tıpkı bir Anadolulu nefer gibi “Allah Allah!” diyerek dövüşmüş,
“Anacığım!” diyerek can vermiştir.
Savaşın acımasız taraflarından biri, düşmana esir düşmektir. Memduh Şevket, Baba Halil
hikâyesinde, Kolacıoğlu İbrahim’in acı esaret hikâyesi kadar Balkan Harbi felâketini anlatır. Balkan
Harbinin patlak vermesiyle birlikte çiftçi İbrahim, yaşlı anası ve küçük oğlunu kahraman anlatıcıya emanet
ederek orduya katılır. Ancak ordumuzun iyi sevk ve idare edilememesi sonucu mağlubiyetler birini
kovalar. Sonunda Rumeli’nin “son ümit noktası” olan Edirne de düşer. Büyük felâketler yaşanır. Bulgar
barbarlığı, en vahşi örneklerini bu savaşta ortaya koyar. İbrahim kurbanlardan sadece birisidir. Edirne’nin
düşmesi sırasında esir düşen İbrahim’in karşılaştığı barbarlığı birlikte okuyalım:
“Bulgarlar Edirne’ye girdikleri zaman asker bir yere toplanamamış idi, düşman şurada burada
öldürebildiğini öldürdükten sonra geride kalan askeri Sarayiçi’ne götürmüş ve orada bunların etrafına
nöbetçi koyarak aç, susuz bırakmıştı. Zavallı İbrahim kolunun iki yerinden yaralı olduğu halde bunların
içinde imiş. Orada açlık ve hastalıktan ölenler arasında birkaç arkadaşı gibi mezarını kendi kazıp
hazırlamış. Son gününde yaraları şişmiş ve kokmuş, mezarının içinde tam bir gün bir gece ölümü
6
beklemiş, daha kuvvetlice bir arkadaşı gelip bakar ve daha ölmediğini görerek gidermiş, nihayet ölmüş,
üstüne toprağı çekmişler.” (M.Ş.Esendal, Baba Halil, s.88)
Söz konusu vahşetin önemli bir bölümü, daha gerilerdeki topraklarda yaşanmıştır. Pek çok insan
camilere doldurup yakılmış; karınları deşilerek, namusları kirletilerek öldürülmüştür. Bir köyün kadınları
da, düşmanın geldiğini gördüklerinde önce çocuklarını, sonra kendilerini nehre atıp boğulmuşlardır.
Savaş ortamında asıl askerleri kahreden ne yaralanma ne memleket hasreti ne de ölümdür;
mağlubiyet ve vatanın işgalidir. Ahmet Hikmet Rahat Döşeği’nde bunun hazin hikâyesini anlatır. Anlatıcı
1334 (1918) yılı Kanun-ı Evvelinin nihayetinde Mekteb-i Harbiye önünden geçerken hazin bir manzara ile
karşılaşır. Mektep eşya ve askerlerden boşaltılmakta; her taraf ve herkes tam bir perişanlık ve tükenmişlik
içindedir.
“Harap bir kale enkazı ihmaliyle, mektebin duvarlarının kenarına yuvarlanan, çöken Mehmedçikler,
yüzlerini elleriyle kapamışlardı. Dalgın ve dermansızdılar. Düşünüyorlar mıydı? Uzak karanlıklardaki
Ayşeciklerinin nemli parlak gözlerini mi, anneciklerinin uçuk ve buruşuk yüzlerini mi görüyorlardı?
Mekteplerin, camilerin, kışlaların, birden devrildiğini görmemek, gulgule-i sukûtunu işitmemek için mi
gözlerini kapıyor kulaklarını tıkıyorlardı?” (A. H. Müftüoğlu, Rahat Döşeği, s.121)
“Duvar kıyılarına birer kırık eşya tevazuiyle sinen hastalar ıslanıyorlardı. Islandıkça
büzülüyorlardı. Uzaktan benizlerinin uçukluğu, kuvvetsizlikleri tamamiyle seziliyor, bıkkınlıkları, füturları
anlaşılıyordu. Açık kalplerindeki emel cevherleri artık dökülmüştü. Şimdi ruhlarında ne vatan muhabbeti,
ne din gayreti, ne askerlik şerefi, ne hiçbir şey kalmamış gibiydi.” (A. H. Müftüoğlu, Rahat Döşeği, s.122)
Sonunda “rümuz-ı milliyet, rümuz-ı istiklâl” olan sancaklar, yataklar arasına saklanarak dışarı
çıkarılır. Bu esnada arabadaki iki asker yumruklaşır. Sebebi, birinin din ve milliyetin bittiği inancına
diğerinin tahammül edememesidir.
Refik Halit Karay’ın Kuvete Karşı’sını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yazar hikâyesinde,
İstanbul’da elçilik hizmet vapurunda görevli dokuz Amerikalının ülkelerinin kuvvet ve zenginliğinden güç
alarak yaptıkları şımarıklık, sarkıntılık, eşkıyalık ve küstahlıklarını anlatır. Elbette bütün bu densizlikler
Müslüman-Türklere yapılmaktadır; hem de kendi vatanlarında. Bunun sebebi ise II. Meşrutiyet sonrasında
Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu güçsüzlük; milletin düşkünlüğüdür.
Halide Edib Mekkâreci Mehmed isimli hikâyesinde işgal altındaki İstanbul’u şöyle tasvir eder.
”İstanbul’un garip bir hali vardı. Her yer yabancı doluydu. Sonra herkesin gözünde koyu, kurşunî
nihayetsiz bir yas dumanı vardı. Gök aşağı inmiş, yer çekilmiş gibiydi. İstanbul’un önünde Çanakkale’den
giremeyen deniz kaleleri yatıyor, Çanakkale cehennem sahnesinde yolcu gibi dolaşan kurşunili askerler
yırtık esvapları, pabuçsuz ayakları, sarı hasta yüzleriyle bitkin dolaşıyorlar; bir sürü sakat asker her gün,
bu koca şehir içinde, denizde birer damla su gibi hakikatsiz, kimsesiz yanık yüzler, insandan temas
arayarak etrafa bakıyorlardı. Bazen iki bazen üç sakat askerin el ele duvarlara sürünerek geçtiği
görülüyordu.” (H. E. Adıvar, Mekkâreci Mehmed, s.129-130)
Bilfiil savaşa katılan Mehmetçikler, cepheden memleketlerine dönüşlerinde bir başka dramla
yüz yüze kalırlar. Zira çoğu, geride bıraktıklarını bıraktıkları gibi bulamaz. Dolayısıyla onlar, asıl
yarayı cephede düşmanın kurşunuyla değil, memlekete döndüklerinde yüz yüze kaldıkları gerçeklerden
alırlar. Söz konusu dram, Reşat Enis Aygen’in Talkın’ında, Çanakkale’den İstanbul’a dönen askerlerden
birinin gemide; “Uçan kuşlar yuva yapmış başıma/Gelen geçen bir Fatiha okusun aman/Aman da beyler
mezar bana dar gelir/ Şu gençlikte ölüm bana zor gelir” mısralarına sahip yanık türküsü ve;
“- Bunu söylemeyeyim de hangisini diyeyim ya?(…) bu benim kara günüm… Memlekette kimim
kaldı ki?.. Yavuklum, beni vuruldu diye duydu başkasına vardı… Geçen yıl anamı kaybettim… Kardeşim
küçük Mustafa…” (R. E. Aygen, Talkın, s.230) cümlelerinde ifadesini bulur.
Meselâ Halit Ziya’nın Alık Abdül’ündeki kahramanın nişanlısı, savaşta öldüğü haberi üzerine
bir başkasıyla evlenmiş; Abdül sağ-salim dönünce de kendini kuyuya atarak intihar etmiştir. Bu acı
karşısında büyük bir travma yaşayan Abdül de aynı şekilde intihar eder.
Aka Gündüz’ün Üçüncü Yüzbaşı’sındaki Mustafa; Reşat Nuri Güntekin’in Asker Dönüşü’ndeki
Satılmış Oğlu Ali ve Reşat Enis Aygen’ine Talkın’daki bağrı yanık Ömer de benzer dramların
kahramanlarıdır.
Birinci hikâyenin kahramanı yüzbaşı Mustafa, tam altı yıl savaştığı Yemen’den yaralı halde
İstanbul’a dönerken senelerdir hasret kaldığı karısı, oğlu ve babasına kavuşacağı için sevinçlidir. Bu
sevinçle uzun gemi yolculuğundan sonra atla kasabasının yolunu tutar. Heyecan içinde köyünün
mezarlığından geçerken küçük bir çocukla karşılaşır. Mezarlıktan çıkan çocuk; dedesi ve annesi ölmüş
7
Gündoğdu’dur; yani yüzbaşının iki yaşında bıraktığı oğlu. Kendisini tanıtır ama çocuk “Oraya giden
gelmezmiş...” diyerek inanmaz. Mustafa hanımının mezarı başında son nefesini verir.
Reşat Nuri Güntekin’in tiyatro tarzında kaleme alınmış olan Asker Dönüşü’ndeki Satılmış Oğlu Ali,
geride bıraktıklarına dair acı haberi akrabası Kamber Dayı’dan alır. Buna göre; Ali’nin şehit olduğu haberi
gelmiş, bu acıya dayanamayan annesi ölmüş, dilsiz küçük kardeşi asker kaçağı diye idam edilmiş, karısı
Ayşe oğlunu bakabilmek için zengin ve ihtiyar Hacı İlyas’a verilmiştir.
Reşat Enis Aygen ise Talkın’da bağrı yanık Ömer ve annesinin hikâyesini anlatır. İki sene önce genç
ve dinç vaziyette Çanakkale’ye gönderilen askerler şimdi ; “eski kaputlu, sıska suratlı, çok yorgun, çok
bitik”, “hurda bir et ve kemik külçesi halinde” gemiyle İstanbul’a dönmektedirler. Bunlardan biri de yanık
Ömer’dir. Eski arkadaşı bekçi Halim Ağa’nın bile zor tanıdığı Ömer, İstanbul’a gelmekten, annesine
kavuşacak olmaktan mutludur. Ancak Ömer iki yıl devam eden aramalarına rağmen anasını bulamaz.
Mezar kazıcılığı ile hayatını kazanmaya çalışırken işlerin bittiğini düşündüğü bir yaz akşamı, imam Vacip
Efendi ve dört-beş kişilik cemaat, kimsesiz bir kadın cenazesi getirirler. Ömer, hayrına mezarı kazar;
cenaze defnedilir. İmamın talkın verirken kullandığı “- Yaa Ayşe binti Mehmet…” hitabı, Ömer’i acı
gerçekle karşılaştırır. Zira Mehmet kızı Ayşe, annesidir.
“Ömer’in kulakları uğuldadı. Dizleri tutuldu. Gözleri karardı… Boğazından Kızık bir hıçkırık
fırladı… Son ra bir taş gibi olduğu yere yıkıldı… Kendi eliyle gömdüğü bu eski kefenli ölü, onun uzun
yıllar hasnetini taşıdığı ihtiyar anacığı idi…” (R. E. Aygen, Talkın, s.236)
Cemaatin kendi aralarındaki konuşmalardan anlarız ki, Ömer’in annesi, oğlunun hasreti bir yana
büyük yangında evini kaybetmiş, yoksul ve perişan bir halde yaşamıştır.
Erkek kahramanların savaşla olan ilişkileri sadece cephe ile sınırlı değildir elbette. Modern dönem
savaşları, en az cephe kadar cephe gerisini de etkiler. Öyle ki bütün vatan cephe halini alır. Nitekim
hikâyelerin önemli bir kısmı cephe gerisini anlatır. Bunda belirtilen gerekçe kadar yazarların savaşı daha
çok cephe gerisinde yaşamış olmaları, dolayısıyla gözlemlerinin daha çok cephe gerisine ait olmasının
büyük rolü vardır. Aşağıdaki hikâyelerde cephe gerisi savaşları ve bu savaşların sivil erkek kahramanları
anlatılır. Bunlardan bazıları; İzmir’in işgalinde Yunan birliğine ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin; Bulgarlara
karşı memleketi, namusu ve canı için savaşan Hafız Hüseyin Efendi; işgal altındaki kasabasında Türk
askerinin gelişini “güveyi gireceği saati bekleyen bir delikanlı gibi” bekleyen Hacı Arif Efendi; kasabası ve
çiftliğinin işgaline tahammül edemeyen Ziver Bey; gözleri önünde karısını tecavüzüne engel olamayan
Pehlivan Ahmet; hayatını adadığı güvercinlerinin birer birer gözlerinin önünde öldürülmesi karşısında
çaresiz kalan Kuşbaz Hüseyin’dir.
Muhtar Tevfikoğlu, bir yolculuğu esnasında otobüsün pikabında çalmaya başlayan “İzmir’in
kavakları” türküsünün çağrışımıyla, gerçek adı Osman Nevres Recep olan Hasan Tahsin’in vatanseverliği
ve bu uğurda ortaya koyduğu olağanüstü mücadeleyi anlatır. “Vatansever, şuurlu, duygulu, ciddi ve mert
bir genç” olan Osman Nevres, daha on sekiz yaşında iken Teşkilat-ı Mahsusa’nın İzmir temsilcisi olan Ali
Kuşcu ile tanıştırılır. II. Meşrutiyet’ten sonra Fransa’ya tahsile gönderilir. Osman Nevres, yur dışında
bulunduğu Trablusgarb ve Balkan harpleri esnasında Batılıların ortaya koydukları iki yüzlülük ve Türk
düşmanlığı karşısında hiç çekinmeden fiilî tepkisini gösterir. Yunan birliğinin azınlıkların alkışları arasında
İzmir rıhtımına çıktığında da tabancasını ateşleyip iri kıyım sancakdârı yere serer.
Köprülüzâde Fuad Süngü Altında’ isimli hikâyesinde, Hafız Hüseyin Efendi’nin Bulgarlara karşı
verdiği mücadeleyi anlatır. Kavala ile Drama arasındaki Doksat kasabası, Müslüman Türklerle meskûndur.
İmam ve muallim Hafız Hüseyin Efendi’nin gayretleriyle kasaba halkı müreffeh ve aydındır. Balkan Harbi
çıkınca işler bozulur. Bulgarlar Doksat’a girip yakıp yıkmaya başlarlar. Hüseyin Efendi evinde savunmaya
çekilir ve kahramanca karşı koyarak pek çok Bulgar askerini öldürür.
Yakup Kadri Dünya Gözü ve Ahret Sesleri’nde yetmiş yaşlarındaki Salihlili Hacı Arif Efendi’nin,
işgal altındaki kasabaya Türk askerinin gelişini nasıl sabırsızlıkla beklediğini anlatır. Hacı Arif Efendi,
çevresindekilerin bütün uyarılarına rağmen, “güveyi gireceği saati bekleyen bir delikanlı gibi” Türk
askerinin gelişi bekler. Buna dâir söylentileri duyunca ümitlenir; inanmayanları imansızlıkla suçlar. Helva
ve pilav dağıtmak için hazırlıklar yapar. Ancak taarruzun başladığı günlerde Arif Efendi ve kasabanın ileri
gelenleri düşman tarafından hapse atılır; çıktıklarında kasabayı boş bulurlar. Halk evlerine saklanmış,
gelen iki süvari bölüğü de Ethem kuvvetleriyle çatışmaya gitmiştir. Sonunda beklenen haber gelir ve bütün
halk tren istasyonuna koşar.
“Arif Efendi ilk soluğunu sokakta, ikincisini istasyonda aldı. İstasyon o kadar kalabalıktı ki, ön safa
geçebilmek için birçok kişi ile itişip kakışmak mecburiyetinde kaldı. Yaklaşan trenin düdüğü sanki bütün
kalplerde ötüyordu. Hacı Arif Efendi bir bayram çocuğu gibi yerinde duramıyor, istasyon setinden
8
rayların üzerine doğru sarkıyor ve şimdi lokomotifin dumanı bir iki kilometre ötede korunun arasından
görünmeğe başlayan treni gözetliyordu.” (Y. K. Karaosmanoğlu, Dünya Gözü ve Ahret Sesleri, s.26)
Ancak gelenler taarruzdan kaçan çapulcu düşman askerleridir. Halka saldırır, döver; ortalığı yakar
yıkarlar. Hacı Arif Efendi de tartaklanıp yaralananların arasındadır. Sonunda Türk askeri Salihli’ye gelir
ve yolda yaralı kahramanımızla karşılaşır. Son defa gözlerini açıp Türk askerine bakan kahraman orada
ruhunu teslim eder.
Aynı yazarın Düşmana İltihak’ında Ziver Bey’in hikâyesini okuruz. Kazanın düşman işgaline
uğraması üzerine halk cephe gerisindeki beş-on saatlik mesafedeki nahiye merkezine çekilir. Herkes
üzgündür; sık sık uzaktan kasaba seyredilip hayıflanılır. İşgalden en çok müteessir olan, ailesi ve çiftliği
işgal altında kalmış olan Ziver Bey’dir. Kahraman her gün kasabaya kadar gider ve uzaktan çiftliğini
seyreder. Çevresindekilere bir an önce baskın yapmalarını söyler. Müspet cevap alamayınca da onları
suçlar. Büsbütün çaresiz kalan kahraman sonunda düşmana teslim olmaya karar verir ve bu düşüncesini
uygular. Düşman onu tutuklar, samanlığa hapseder, sonunda da bir gece boğazlar.
Yine Karaosmanoğlu Utanç’ta, karısını düşman askerlerinin tecavüzünden koruyamayan Pehlivan
Ahmet’in utancından yıkılışını anlatır. Nalbant Ahmet “pek heybetli, pek cesur”, boylu posludur.
Ödemiş’te herkes onu saygıyla anar. Delikanlılardan onun dayağını yemeyen kalmamıştır. Ödemiş işgal
edilince bir akşam üstü silahlı on asker gelip silah arayacağız diye evi basar, Ahmet’i döver, karısını da
tecavüz ederler. Kadın kendine geldiğinde kocası ortalarda yoktur.
Güvercin Avı’nda ise Kuşbaz Hüseyin’in çaresizliği ve büyük acısını hikâyeleştirir. Otuz yıldır
hayatını güvercinlerine adayan Kuşbaz Hüseyin’in çiftliği, “1335 (1919) senesinin Nisan ayı bir öğle sonu
bir bölük düşman askeri tarafından basılır. Bunlardan biri bir ara çiftliğinden çalışan İspiro’dur. Bir süre
çiftliğinde kalacaklarını söyleyen İspiro ve adamları, Kuşbaz Hüseyin’in bütün uyarıları ve yalvarmalarına
rağmen güvercinlere ateş edip öldürürler.
“Kuşbaz Hüseyin Bey, gene yerinden kımıldamadı, gene başını çevirmedi; o zaman zabitlerle
beraber eski çiftlik uşağı güvercin kümesinin başucunda çömelen adama yaklaştılar; biri omuzundan
sarstı, diğeri sakalından çekti. Birkaçı karşısına çömeldi. Fakat, çömelmeleriyle kalkmaları bir oldu.
Hepsi birden haşyetle geri geri çekildiler ve birbirleine demincek zâbitin İspiro’ya yaptığı işareti tekrar
ettiler. Filvâki, ihtiyarın simasına acayip bir mehabet çökmüştü. Gözlerinde madenî bir parıltı vardı ve
bakışı bir süngünün ucu gibi sâbit, dik, sert ve mütearrızdı. Lekesiz ak sakalı ise yüzüne sürdüğü kuşların
al kanına boyanmıştı; sanki çenesine Türk bayrağından bir parça sarmış gibiydi.” (Y.K. Karaosmanoğlu,
Güvercin Avı, s.67-68)
Öte yandan Aka Gündüz’ün Kayıkçı’sında, İtalyanların saldırısı üzerine tek varlığı olan kayığını
kaybeden Arap asıllı kahramanın sekiz kişilik ailesi aç kalır. Çaresizlik içindeki baba, İtalyan
ordugâhından peksimet çalmak zorunda kalır. Fark edilince evi basılıp casuslukla suçlanır ve bütün aile
kurşuna dizilir. Sağ kalan ve bu vahşeti dehşet içinde şahit olan oğlu, intikamlarını almak üzere
kardeşlerinin cesetlerini Türk subayına getirir.
Savaşın bir başka acı sonucu, insanların yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalmalarıdır. Bu
bağlamda göç, Türk milletinin son bir buçuk asırlık tarihinde derin izler bırakan büyük hâdiselerden
biridir. Zira Doksanüç Harbinden beri, beş asırdır vatan tuttuğumuz Rumeli topraklarından Anadolu’ya
ardı arkası kesilmeyen “göç” hâdisesi söz konusu olmuş; sayıları “milyonlar”la ifade edilen “evlâd-ı
fâtihân”, yurtlarından sökülerek hicrete mecbur bırakılmıştır.
Yakup Kadri Muhacir Kerim Ağa, Köprülüzâde Fuad Hicret Hikâyeleri’nde bu konuyu öne
çıkarırlar. Birinci hikâyenin -adı üstünde- “muhacir” kahramanı Kerim Ağa, kısa süre içinde tam beş defa
hicret etmek zorunda kalmıştır. Aslen Manastırlı Üsküp civarındaki bir köyde oturan zengin Kerim Ağa,
tam oğullarından birinin düğünün yapmak üzereyken Rumeli isyanı çıkınca İstanbul’a hicret etmek
zorunda kalır. Burada barınamayınca İzmir’e, oradan da Manisa’ya göç eder. İşlerini yoluna koymak
üzereyken oğullarından biri şehit olur; kızı da doğum esnasında ölür. Birinci Dünya Savaşı çıkınca iki oğlu
ile damatlarından birini cepheye gönderir. Geri kalanların yükünü omuzlayıp her zorluğa göğüs geren
Kerim Ağa, damadı ve oğullarından birinin şahadetleri üzerine bir kez daha yıkılır. Kahraman, düşmanın
Manisa’ya yaklaşması üzerine bu defa önce Balıkesir’e, oradan da Bursa’nın ücra bir köyüne göç etmek
zorunda kalır. Bunca savaş ve göç şartlarında bir hayli fakirleşmiş ve yaşlanmış olan kahraman ve köyü,
Millî Mücadele yıllarında bir kez düşman saldırısına uğrar, yakılıp yıkılır.
“Ne oldu ise, buna oldu, (…) hiçbir şey bırakmadılar. Karısının altınlarını, kızının mahmudiyelerini,
yatak ve yorganlarını; neleri varsa hep aldılar. Kendisini de caminin önünde çıkar paraları diye bir iyi
dövdüler; herkes gibi biraz davarı, beş on tavuğu vardı, onları bile boğazladılar, harmanındaki
9
buğdayları yaktılar. Hiçbir şeyini kurtaramadı. Allahın yazısı bu… Herif düşman şerrine uğramayayım
diye kalkmış nerelerden buralara kadar kaçmış…” (Y.K.Karaosmanoğlu, Muhacir Kerim Ağa, s.91)
Öte yandan Köprülüzâde Fuad’ın Hicret Hikâyeleri’nin kahramanı Hüsrev Ağa da, Doksanüç
bozgunu üzerine Selanik taraflarındaki Toryan kasabasına hicret etmek zorunda kalmıştır. Hüsrev Ağa,
geride bıraktığı memleket hasreti dışında zamanla yeni yurduna alışır. Yaşlandığı için işleri oğlu Osman’a
bıraktığı günlerde bu defa Balkanlar kaynamaya başlar. Bulgarlar kasaba yaklaştıklarında yetmişlik
Hüsrev Ağa kendini, gelinini ve torunu savunmaya karar verir. Ama bir şey yapamadan Bulgarlar onu
etkisiz hale getirir; gelini ve torununu öldürürler.
Memduh Şevket Esandal da, Baba Halil hikâyesinin bir bölümünü Balkan Harbinde ordumuzun
bozulması üzerine yaşanan göç hâdisesine ayırmıştır.
“Baba Halilim, bu öyle felakettir ki, analara evlatlarını çamurlar içine attırır, kaçaklığın verdiği
zaruret ve sefalet içinde insan ne yaptığını bilmez bir halde her fenalığa katlanabilir, ahlâk, namus, din
her şey susar. Dağlarda, anaları tarafından bırakılmış ve ölmüş çocuklar gördük, biz o zaman için
bunlara hayret ve teessüf edemiyorduk. Dört beş gün süren bu yolun iki tarafı ölmüş neferler, kırılmış
nakliye arabaları, bırakılmış cephane sandıkları, hayvan ve insan ölüleri ile dolmuştu” (M.Ş.Esendal,
Baba Halil, s.86).
Savaştan gazi olarak dönen erkek kahramanlar, yeni hayatlarına intibak etmede birtakım sıkıntılarla
yüz yüze kalırlar. Hayat ve toplumun değişmesi, insanların duyarsızlık ve saygısızlıkları, sakatlık ve
işsizlik, onları sıkıntıya sokan temel meselelerdir. Meselâ Refik Halit Karay’ın Bir Taarruz’undaki
kahraman, dört yıllık savaştan İstanbul’a döndüğünde aç kalır; karnını doyurmak için de Hayrullah
Efendi’nin yolunu kesip hırsızlık yapmak zorunda kalır.
“Zira mütareke senelerinde bulunuyorlardı; cepheden veya esaretten kadit halinde dönen,
hastahaneden tedavisi bitmeden sakat ve illetli olarak kapı dışarı edilen nice ihtiyat zabitleri vardı ki ne
maaş alabiliyor ne iş bulabiliyordu. Senelerce tahassürünü çekerek yaşadıkları hudutlardan evlerine
dönünce açlıktan ve sefaletten bir nebze saadet ve rahata kavuşamamışlardı. Bu bir devir idi ki, yalnız
askerî bir felâkete inhisar etmiyordu; içtimaî cihetten de dünyanın en korkunç, usandırıcı ve kemirici bir
devresi idi; koca bir insan nesli, mecalsiz babalar, ezgin analar, gıdasız çocuklarla bilhassa bozulan bir
ahlâk ile kavruk, yatkın çürük kalmıştı.” (R.H. Karay, Bir Taarruz,, s.310)
Yakup Kadri’nin Dokunma Belki Bir Kahramandır başlıklı hikâyesinin adı verilmeyen Çanakkale
gazisi topal kahramanı, Balkan ve Birinci Dünya savaşlarının çeşitli cephelerinde tam beş yıl savaştıktan
sonra, arabacılık yaparak hayatını kazanmak zorunda kalmıştır. Üstelik arabasına binen züppe ve kendini
aşağılayan yolcuların kahrını çekme pahasına.
“-Beyefendi, dedi, yine kızacaksın ama, sona doğruyu söyleyeyim, ömrümde şu yaptığımız gece
seferi gibi hiçbir şey bana bu kadar zahmetli ve ağır gelmedi. Beş sene askerlik ettim, hem de nasıl
askerlik ettim beyefendi… Balkan harbinde Lüleburgaz bozgunu, Çatalca müdafaaları, sonra Kafkas
seferi, dana sonra Çanakkale… (…) Lüleburgaz bozgunu kıyamet günü gibi bir şeydi, sanıyorduk ki artık
bu dünyanın sonudur, günlerce aç susuz, gah tepelere tırmanarak, gah bayırlardan yuvarlanarak, yol
kaybolmuş, akıl baştan gitmiş, gözler dönmüş, nereden gelip nereye gittiğini bilmezsin…” (Y.K.
Karaosmanoğlu, Dokunma Belki Bir Kahramandır, s.82)
Aynı yazarın Hasretten Hasrete isimli hikâyesinin kahramanı genç Namık ise bunalımdadır. Birinci
Dünya Savaşında pek çok cephede savaşmış, esir düşmüş; sonunda büyük bir hasretle İstanbul’a dönmüş
olan kahraman, değişen İstanbul ve toplum karşısında içine kapanmış, evinde münzevî bir hayat yaşamak
durumunda kalmıştır.
“İstanbul eski İstanbul değildi. Bıraktığı günden beri biraz daha yanmış, biraz daha viran olmuş bu
yerde gördüğü şeylerin hiçbiri ona eski zamanı hatırlatmıyordu; dostlarının veya tanıdıklarının her biri
bir tarafa gitmiş; bazısı ölmüş, bazısı da ölümden beter bir hale gelmişti.” (Y.K. Karaosmanoğlu,
Hasretten Hasrete, s.76)
Namık’ın Gülhane Parkında tanıştığı “sağ koluyla sağ bacağından mahrum, benzi uçuk” genç zabit
de benzeri şikâyetlerde bulunur. “Burada her şey çabuk unutuldu; dünkü harbin heyecanları, bugünkü
hezimetin korkuları; şehitler, gaziler, esarette kalanlar, hepsi hepsi… şehrin üstünde ruhları birleştiren o
eski hava dağıldı, onun yerine acı bir boşluk kaim oldu; acı bir boşluk…” (Y.K. Karaosmanoğlu,
Hasretten Hasrete, s.80)
Öte yandan Sevinç Çokum Edirne Edirne başlıklı hikâyesinde, çocukları ve torunlarından saygı ve
sevgi görmeyen ölüm döşeğindeki Hasan Efendi’nin dramını anlatır. Zaman zaman kendisiyle Arap diye
alay etseler de anası Kafkas Türklerinden olan Hasan Efendi, Trablusgarp Harbi sırasında askere alınmış,
10
Balkan Harbinde bulunmuş, Süveyş bozgununa şahit olmuş, Romanya cephesinde çavuş iken yaralanmış,
işgal döneminde de İstanbul’da polis olarak görev almıştır. Bir seferinde obüs topunun tepmesi üzerine
ölümden dönmüştür.
Yakup Kadri’nin Sılada isimli hikâyesinde, savaştan tebdil-i havaya için köylerine dönen (biri
Moskof hücumunda bulunmuş süvari onbaşısı, diğeri Çanakkale’de omuz başından yaralanmış topçu
çavuşu, üçüncüsü Mısır seferinde dövüşmüş piyade neferi) askerlerin, sivil hayata intibak edememelerini
okuruz. Emin, Osman ve Ahmet iki yıllık askerliklerinde yaralanmış, aynı hastanede tedavi görmüş, iki
aylık tebdil-i hava için köylerine dönmektedirler. Afyon-Uşak arasındaki Işıklar istasyonunda trenden inip
geç vakit köylerine varırlar. Ancak içlerinde herhangi bir heyecan yoktur. Her üç kahraman da evde,
kahvede, yolda hep savaşı ve askerliği anlatırlar. Çok geçmeden eşleri bile bu durumdan sıkılırken;
kendilerini yeterince dinlemeyen askerler de. Dolayısıyla onlar, şimdiden dönüş için gün saymaya
başlamışlardır.
Savaşlar, insanlar ve toplumun millî kimlik noktasında bilinçlenmesine vesile olur. Ömer
Seyfettin’in Çanakkale’den Sonra isimli hikâyesindeki adı belirtilmeyen kahraman, Çanakkale’deki
dirilişe kadar millet hayatında yaşanan olumsuzluklar sebebiyle bedbindir. İyi bir tahsil görmüş, çevresi
tarafından “deli, derviş, feylesof, bedbin” olarak nitelenen kahraman, milletin içinde bulunduğu
bilinçsizlik; Doksanüç, Trablusgarb, Balkan, Birinci Dünya savaşların olumsuz neticeleri yüzünden
büsbütün bedbinleşmiştir. Ancak Çanakkale’de Mehmetçiğin ortaya koyduğu kahramanlık, onu
bedbinlikten kurtarır. Kahramanımız artık çalışmaya başlar; evlenir, doğan kızına da “mefkûre” ismi verir.
“O, bu mucizeden şaşkın bir halde, köşkünden dışarı çıktı. Yüz… binlerce askerler sokakları,
meydanları, kırları dolduruyordu. Bu intizam, bu ruh, bu ordu, bu millet birdenbire nereden
doğuvermişti? Anlayamıyordu…” (Ö. Seyfettin, Çanakkale’den Sonra, s.47)
Recaizâde Mahmut Ekrem’in Ahmed bin Hamud’undaki metnin adını taşıyan kahraman da savaş
ortamında bilinçlenenlerdendir. Kangoya köyünden genç Ahmed bin Hamud, bugüne kadarki ömrünü
Afrika’nın sıcak çöllerinde geçmiş Müslüman bir zencidir. Onun dine dâir bilgileri, ara sıra gittiğinde
uğradığı kasaba camisinin imamından dinledikleri ile sınırlıdır. İmamın söylediğine göre, Hz.
Peygamberin vekili halife uzak bir ülkede yaşamaktadır. Bir gün Fransızlar onu ve vatandaşlarını askere
alır; gemilere bindirip günlerce süren yolculuktan sonra Çanakkale önlerinde karaya çıkarırlar. Bu esnada
Fransız subayı, İslâm halifesinin düşman elinde olduğunu ve onu kurtarmaya geldiklerini söyler. Ahmet
ilk gün sabahtan akşama kadar savaşır; ancak akşam, savaştığı cepheden gelen ezan sesini duyunca şaşırır.
Neden sonra anlar ki, Fransız subay yalan söylemiştir. Hemen silahını kapar ve Fransızlara ateş açarak bir
hayli askeri öldürür. Kendisi ne yapacaktır? Yol bilmediği için karşı tarafa geçmeye cesaret edemez.
Siperinde kalsa Fransızlar sabah onu öldüreceklerdir. Sonunda süngüsünü göğsüne saplar.
Erkek kahramanların düşman karşısında somut bir biçimde ortaya çıkan “millî kimlik”lerinin en
etkili anlatımı, Hakkı Kamil Beşe tarafından gerçekleştirilir. İtalyan Krallığı’nın Nişancıbaşısı ve Yörük
Ali Efe isimli hikâyede, millî kimliğin temsilcisi, henüz yirmi üç-yirmi dört yaşındaki Yörük Ali Efe’dir.
“Orta boylu, buğday tenli, geniş omuzlu, iri kemikli”, “çehresi çok sevimli”, “cana yakın”, “pratik ince
zekâlı”, “temkinli” “serinkanlı”, sinirlerine hâkim bir delikanlı olan Yörük Ali Efe, düşmanın vatana,
millete ve yiğitliğine dil uzatmasına tahammül edemez.
Millî Mücadele yıllarında Yunan ordusunun efelerin saldırılarından bunaldığı günlerde, işgal
güçlerinden Efe’ye görüşme teklifi gelir. Efe iki adamıyla görüşmeye gittiğinde İngiliz, İtalyan, Amerikalı
üç subay ve Rum tercümanla karşılaşır. Heyet; Osmanlı devletinin mağlup olduğu, ordusunun dağıtıldığı,
üç yüz-beş yüz kişilik “çapulcu” çetelerin ellerindeki ilkel silahlarla hiçbir netice elde edemeyecekleri;
üstelik sağlamak istedikleri huzur ve güvenliğini bozduklarını söyleyince Efe muhataplarına, kızanlarının
tek düşüncelerinin işgal ordusu denen canavar sürüsünden vatanlarını kurtarmak olduğu, İstanbul
hükümeti teslim olsa da Türk milletinin teslim olmadığı, vatanı savunmak için modern silahlarımız olmasa
da “bıçağımız, kamamız, baltamız, kazmamız, dişimiz, tırnağımız” ve “kaya gibi imanımız” olduğunu
söyleyerek gerekli cevabı verir.
Düşman heyeti sonunda Yörük Ali Efe’ye; silahını bırakıp köyüne çekilmesi durumda kendisine
dokunulmayacağı, beş bin altın tazminat ve ömür boyu elli altın aylık verme teklifinde bulunur. Zira onlar
efeyi; “para ile satın alınabilecek bir eşkıya parçası” zannetmektedirler. Efe, bu teklife kızmaz. Daha çok
İngiliz subayına dönerek Çanakkale’yi hatırlatıp şimdiye kadar Türkleri tanımadığını belirtir. Efe’nin
heyete son cümlesi; “gerekirse yurdun her köşesinde bir Çanakkale yaratarak gömeceğiz sizi bu
topraklara.” olur.
11
II- KADINLAR
Hikâyelerde savaşın önemli kahramanlarından bir diğeri kadınlardır. Konuyla alâkalı yüz hikâyenin
kahramanları arasında ikinci sırayı kadınlar alır. Bu kadınların büyük çoğunluğu da “ana”lar oluşturur.
Kocası veya nişanlısının savaştan dönüşünü bekleyen veya savaş ortamında çeşitli sıkıntı ve saldırılarla yüz
yüze kalan kadınlar -bunların bir kısmı da anadır aynı zamanda- ve genç kızlar, analardan sonra gelirler.
Hikâyelerde analar çok büyük ölçüde, oğullarını tedirginlik içinde cepheye göndermiş; o andan
itibaren de büyük bir hasretle haberleri ve sağ-salim eve dönüşlerini bekleyen insanlar olarak karşımıza
çıkarlar.2 Analar, bin naz ü niyazla büyütüp yetiştirdikleri evlatlarını, gözyaşları içinde, ama gururla
cepheye gönderirler. Bu andan itibaren onların gözleri yollarda, kulakları gelecek haberlerdedir. Ancak
onların gözleri yıllar yılı yollarda kalır. Alınan haberler de yüreklerini yakar. Zira yıllar sonra gelen bir
mektup veya haberci, hep oğullarının şahadetini haber verir onlara. Bu haber karşısında analar bağırlarına
taş basar, acılarını yüreklerine gömerler. Bazıları, evlatlarından hatıra kalan birkaç parça eşyaya ve varsatorunlarına yönelir; acı ve hasretlerini onlarla avuturlar.
Oğullar, “Annem beni yetiştirdi, bu illere yolladı/Bu sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı” marşı
eşliğinde cepheye koşarlarken geride gözü yaşlı, endişeli ve gururlu ana, baba ve sevdiklerini bırakırlar.
“Arkada kalan gözleri yaşlı analar… Onlar evlatlarını, etlerinden, kanlarından kopmuş, bin türlü
ıstıraplar, üzüntülerle büyümüş, arslan gibi yetişmiş yavrularını, sefil ve fakir hayatlarının yegâne
tebessüm ve ümitlerini, asırlardan beri bu sancağa teslim ederek Allah’a ısmarlıyorlardı. Asırlardan beri
maziden böyle uzun bir gözyaşı nehri akıp geliyor, yalnız kalplerde yeri kalan şehit mezarları birbiri arkası
sıra lâyenkatı, diziliyor, pür-vakar ve muhteşem bir ordu halinde ebediyete doğru yürüyordu.” (H.C.Yalçın,
Karanlıkta, s.227)
Gurur ve tedirginlikle cepheye gönderilen “kınalı kuzular”dan analara hasret dolu bekleyişler kalır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Garip Bir Benzeyiş isimli hikâyesinde yetmiş yaşındaki bir ananın iki yıldır
yollarını gözlediği oğlu Vasıf’a alan özlemini anlatır. Dört gözle oğlunun cepheden dönüşünü bekleyen
ana, bir gün yolda karşılaştığı bir zabiti oğlu sanır. “Vasıf’ım, Vasıf’ım! Beni bırakıp nerelere gidersin?”
diye atının boynuna ve çizmelerine sarılarak yalvarıp ağlar. Zabitlere anlattığına göre oğlu Vasıf, çeteye
yazılmış, altı ay sonra geleceğini söylemiş, ancak aradan iki yıl geçmesine rağmen geri dönmemiştir.
“Çeteye yazıldığın gün, altı ay sonra gelirim dememiş miydin? Bu kaçıncı altı ay yavrum, bu kaçıncı
altı ay?.. Eskisi gibi kudretim kalmadı, köyümüz yandı, evimiz barkımız darmadağın oldu; teker teker
yetiştirdiğimiz o davarlar hep gitti.” (Y.K. Karaosmanoğlu, Garip Bir Benzeyiş, s.127)
Reşat Enis Aygen’in Talkın’ındaki yaşlı köylü kadını ve sıska oğlu da limanda cepheye giden
oğlu/kardeşi topçu başçavuşu Lütfü’yü beklemektedirler. On-on iki yaşlarındaki çocuk, gemiden inen
askerlerin eteklerine yapışarak ağasını sorar. Ancak ağası Lütfü, ameliyat masasında kalmıştır. Asker,
çocuk ve anasına Lütfü’nün ikinci posta ile geleceği yalanını söylemek zorunda kalır.
Anaların oğullarını bekleyişleri çoğu zaman hüsranla neticelenir. Zira Harbiye Nezaretinden gelen
bir mektup veya haberci, analara oğullarının şahadet haberini getirir. Yakup Kadri’nin Zeynep Kadın,
Nezihe Muhittin’in Cenk Ninnisi, Enis Tahsin’in Şehit Validesi, Osman Şahin’in Deli Hatice ve Mehmet
Ali’nin Osman’ım isimli hikâyeleri bu noktada kaleme alınmış metinlerdir.
Aydın’ın Karaağaç kazasından Zeynep Kadın, oğlu Hasan’ı cepheye gönderdikten sonra, büyük
sıkıntılara göğüs gererek geliniyle kulakları yollarda Hasan’dan haber beklerler. Bir akşam üstü köyün
jandarması Osman Efendi, Zeynep kadına mescide kadar gelmesini, oğluyla ilgili bir mektubun
bulunduğunu söyler. Zeynep kadın telaş içinde mescide gider. İmamın okuduğu mektupta oğlu Hasan’ın
şehit olduğu belirtilmektedir.
“Zeynep Kadın evvela bir şey anlayamadı; ışığına sığındıkları fener, camları ve aleviyle beraber
başının üstüne düştü sanki ve iki ellerini şakaklarına bastırıp çömeldiği yere yığılıverdi; ihtiyar kadın
2
Geride kalanlardan sadece analar değil, baba ve kardeşler de cepheye gönderdikleri sevdiklerini beklerler. Süleyman
Nazif’in Şehidin Babası buna güzel bir örnektir. Metinde öksüz büyüttüğü ve bütün ümidini bağladığı biricik oğlunu
Galiçya’da şehit veren bir babanın acıları ve bekleyişleri anlatılmaktadır. Mekteb-i Hukuk’tan mezun olacağı yıl Birinci
Dünya Savaşı çıkınca önce Irak, sonra Galiçya cephesine gidip savaşan, yaralanıp gazi olan oğuldan bir süre sonra hiç haber
alınamaz. Sonunda Harbiye Nezaretinden gelen mektup babaya, oğlunun şahadetini haber verir. Bu habere inanamayan baba,
her tren ve vapurda oğlunun gelmesini bekler.
12
epeyce bir zaman bir eski esvap yığını halinde sessiz ve hareketsiz kaldı, sonra yavaş yavaş uzun ve
ıttıratsız fasılalarla derinden derine hıçkırmaya, inlemeye başladı.” (Y.K.Karaosmanoğlu, Zeynep Kadın,
s.114)
İmam Zeynep kadına metin olması, hanımının hamileliği sebebiyle bu haberi gizlemesi, acısını
yüreğine gömmesi, aksi takdirde yakında doğacak olan torunu ve gelinine zarar vereceğini söyler. Zeynep
kadın çaresiz acısını içine atar. Birkaç gün sonra gelini bir erkek çocuk dünyaya getirir. Zeynep kadın hem
sevinçli hem acılıdır. Torununun kulağına şunları söyler:
“- Küçük melek, sen cennetten geliyorsun! Muhakkak orada babanla görüşten, çünkü her tarafında
onun kokusu var, söyle, bizim için bir şey demedi mi? Söyle rahatı nasıldır? Ve çocukla büyükana birden
ağlamaya başladılar.” (Y.K.Karaosmanoğlu, Zeynep Kadın, s.116)
Nezihe Muhittin de Cenk Ninnisi adlı hikâyesinde Karaosmanoğlu’nun Zeynep Kadın’ına çok benzer
bir hikâye anlatır. Kocasını Rus harbinde şehit vermiş Hatice Nine, bir gün köyün imamından biricik oğlu
Mehmet’in şahadet haberini alır. Mektubu, oğlunun son saatlerinde başında bulunmuş ve ona analık etmiş
bir başka şehit anası yazmıştır. Hatice Nine metin olmak zorundadır. Zira geride bıraktığı karısı Fatma
hamiledir. Çok geçmeden gelini bir oğul dünyaya getirir. Acılı Hatice Nine, yeni doğan torununa cenk
ninnisi söyleyerek teselli bulur.
Bu konudaki en dramatik hikâye Osman Şahin’in kaleminde hayat bulan Deli Hatice’dir. Adı
geçen kahramanın ağzından ve büyük ölçüde mensur şiire yaklaşan üslûpla kaleme alınan hikâyede Birinci
Dünya Savaşında üç oğlunu şehit vermiş bir ananın acıları ve özlemi anlatılmaktadır.
Hatice, geçimini çiftçilikle temin eden bir Anadolu köylüsüdür. Nezir, İbrahim ve Osman adındaki
üç oğluyla birlikte büyük sıkıntı ve zorluklar içinde hayatlarını sürdürürlerken önce kocasını kaybeder. Bu
andan itibaren dul Hatice’nin hayatı çok daha zorlaşır. Sıkıntılar içinde oğullarını büyütür. Ancak bir gün
köye; hükümetten “Omuzları kayışlıydı, atları koşumlu. Urbaları düğmeli, allı pullu gümüşten” “Kılıç gibi
dört atlı” çıka gelir. Denir ki: “Eeeey millet…” (…) “Duyduk duymadık demeyin… Seferberlik ilan
olundu. Sancağı-şerif açıldı. Padişahımızın has buyruğudur; herkes asker olacak… Tarladaki çiftçi
mesesiyle, dağdaki çoban asasıyla, bu cenge katılacak… Ümmeti Muhammed silah başına, gavur
üstüne…” (O. Şahin, Deli Hatice, s.218)
Hatice kadın oğullarına doyamadan bir bir cepheye gönderir. Aradan tam beş yıl geçer; ne bir haber
alabilir ne de hangi cephede olduklarını bilir. Sadece zaman zaman rüyalarında görür onları. Oğullarını
götüren devlet bir daha görünmez olmuştur. Hatice kadın hemen her gün bahçelerindeki kiraz altına azık
götürür oğullarına. Bu sebeple adı Deli Hatice’ye çıkar.
“Nezir’im, İbrahim’im, Osman’ım…
Neden susan, a toprak? Oğullarım nerede? Hangi ucun taşların altında? Otlar mı biter üstünde,
kökler mi sarar altını? Cinsi ne? Kanlarını emen çiçekleri, şimdi kimler takar yakasına? Ellerine,
saçlarına kına yakan kim şimdi? Sizler öldünüz de, halay başında mendil sallayan kim oldu a, canlarım?.”
(O. Şahin, Deli Hatice, s.221)
Analar gibi yolları gözleyen bir başka kadın grubu, kocaları veya nişanlılarını cepheye gönderen
kadınlar ve genç kızlardır. Bunların akıbetleri de analardan pek farklı değildir. Ahmet Hikmet Müftüoğlu
Padişahım Alınız Menekşelerimi Veriniz Gülümü, Sevinç Çokum Kaybolmuş Akşam Alacaları, Vesile
Albayrak Sak’ın Bir Varmış Hep Varmış isimli hikâyelerinde kocalarını cepheye göndermiş kadınların
bekleyişlerini anlatırlar.
Müftüoğlu hikâyesinde, baba ve nişanlısı Trablusgab’a giden Ayşe ile kocasını aynı yere gönderen
Samime Hanım’ın özlemlerini; bekleyişlerinin sonunda yüz yüze kaldıkları acılarını anlatır. Ayşe
Anadolu’da yetişmiş genç bir kızdır. Babasından sonra nişanlısı Tosun Bey de Trablusgarp’a savaşmaya
gidince mecburen İstanbul’a gelmiş Tuğrul Beyin evine hizmetçi olarak sığınmıştır. Tuğrul Bey de savaşa
gidince Samime Hanım ile dert ortağı olmuşlardır. Akşamları birlikte kitap ve gazete okur, gözyaşı döker,
dua ederler.
Babası Moskof muharebesinde şehit olan Samime Hanım, bir gün gazeteden Ayşe’nin babası
Mehmet Çavuş’un şehit olduğunu öğrenir. Hamidiye İstihkâmında yanındaki dokuz arkadaşı şehit olan
“emsalsiz er” Mehmet Çavuş, “henüz parçalanmayan birkaç topla, dünyanın hiçbir muharebesinde
işitilmemiş, hiçbir memleketin tarihinde görülmemiş bir inat ve metanetle tek başına dört saat düşmana
mukabele etmiş ve nihayet o tunç toplarla beraber o pulat vücut da başına yağan yüzlerce gülleler altında
parça parça olmuştur.” (A.H.Müftüoğlu, Padişahım Alınız..., s.44)
Öte yandan Ayşe bir gece babası ve nişanlısı Tosun Bey’i rüyasında görür. Rüyasında birlikte
dönmek veya birlikte kalmak için nişanlısına yalvarır. Ancak Tosun kabul etmez. İsterse padişaha çiçekler
13
götürmesini, şehit olmamışsa mutlaka verebileceğini söyler. Ayşe uyandığında rüyasını gerçekleştirmek
ister. Bahçeden menekşeler toplar; korku içinde hazırlanıp Dolmabahçe sarayının yolunu tutar. Padişaha
diyecektir ki “Padişahım alınız menekşelerimi, veriniz gülümü.” (İki kadının dilinde sevgililerin adı
“gülüm”dür.) Saraya yakın yerde askerler talim yapmaktadırlar. Ayşe bunlardan birini Tosun’a benzetir ve
heyecandan bayılıp yere düşer. Kendine geldiğinde görür ki menekşeler çamur içinde ezilip harap
olmuştur.
Sevinç Çokum’un Kaybolmuş Akşam Alacaları’ isimli hikâyesin kahramanı yaşlı Elmas Nine’nin
de acı bir hikâyesi vardır. Elmas Nine, daha yeni gelinken seferberlik çıkınca kocası Osman’ı cepheye
göndermiş, giydiği üç eteğini “kara sandığa” koymuş, yıllar yılı Anaç Dağı’nın eteklerindeki köyünde
sıkıntı ve hasret içinde kocasının yolunu gözlemiştir.
“Osman gideli sanki asırlar geçmişti de o yüzden günleri, haftaları saymaktan vazgeçmişti. İçinin
hasretini, bazen bir ak ağaca, bir kara gözlü dut ağacına, nazlı asma dallarına dökerdi.” (S. Çokum,
Kaybolmuş Akşam Alacaları, s.70)
Elmas Nine, “Kızgın gün altında tarlada çalıştığı, harman yerlerinin engin sarısı içinde düş
kurduğu, cephelerden haber bekleyip yollara baktığı, Teklifi Millîye kanunu çıktığında bir çift manda ile
cepheye bir şeyler taşıyıp durduğu” (S. Çokum, Kaybolmuş Akşam Alacaları, s.68) günleri hiç
unutmamıştır. Sonunda kocası Osman, dizinde mermi yarası ile evine döner; Elmas Nine de gelin
olduğunda giydiği üç eteğini sandıktan çıkarıp giyer.
Vesile Albayrak Sak’ın Bir Varmış Hep Varmış isimli hikâyesinde Alimana’nın öncekilere benzer
hikâyesi masal üslûbu içinde, bizzat kahraman tarafından torununa anlatılır. Bir hayli yaşlı Alimana bir
nalburun güzel kızıdır. On beşine geldiğinde babasının çırağını sever. Ancak Ali adındaki kimsesiz bir
delikanlı onu kaçırır. Alimana’nın dünyası kararır, ama zamanla kocasını sever. Bir oğulları olur. Bir gün
seferberlik ilân edilince Ali genç karısı ve oğlunu geride bırakıp orduya katılır. Alimana oğluyla yapayalnız
kalır.
“Sonra seferberlik ilan edilmiş. Köyün bütün erkekleri savaşa gitmişler bir bir. Gelinler al
yazmalarını, ipek şalvarlarını sandıklara kaldırmışlar. İçleri kaldırmamış. Erlerinin dönmeyecekleri
yüreklerini bedenlerini. Bizimki de böyle olanlardan biriymiş. O da erini bindirmiş bir kara deve.
Başındaki kara bir dumanla yutmuş onu yılan bir yol. Geride kalmış havada unutulan dört-beş kol.
Ne bir mektup alabilmiş gelin erinden ne de bir selam. Tam altı sene geçmiş bugün, yarın diye diye.
Yarınlar dün olmuş hep. Gidenlerin çoğu dönmemiş. Dönenlerse kepçe kulaklı Ali’yi hiç görmemiş.” (V.A.
Sak, Bir Varmış Hep Varmış, s.128)
Kardeşleri ve babası de cepheden dönmeyen Alimana’nın bir gün kapısı çalınır; topal bir adam
Ali’den arda kalanların bulunduğu yeşil bir torba getirir. Alimana kocasından kalan emanet torbayı hiç
açmadan evin en mutena köşesine asar. Kendini oğluna verip okutup yetiştirir. Bir gün oğlunu, hep
sakladığı kocasından kalan torbanın başında bulur. Önünde de; “Bir çift postal, bir tütün tabakası, bir tutam
sarı saç (Oğlunun), bir de sarı bir kâğıt...” (s.129)
Ali mektubunda; birkaç ay Selimiye’de kaldığını, sonra Çanakkale’ye gönderildiğini, düşmanın
üzerlerine sürekli ateş yağdırdığını, yanı başında patlayan bir bomba sebebiyle ayaklarını kaybettiğini,
düşmanı kovuncaya kadar dönmeyeceğini bildirip kendisini zorla kaçırdığı için af dileğini yazmıştır.
Alimana mektubun sonunda gözyaşlarını tutamaz; erine hakkını helâl eder.
Yakup Kadri’nin Ses Duyan Kız’ındaki Emine’nin hikâyesi çok daha dramatiktir. Garipler köyünün
güzel, bilgili, akıllı ve henüz 16-17 yaşında Emine’si, çocukluklarından beri sevdiği bir delikanlıyla
nişanlanır. Ancak bir hafta sonra Rumeli Harbi çıkınca nişanlısı cepheye gider. Nişanlıdan önce esir
düştüğü, sonra da Sırplara karşı savaşırken şehit düştüğü haberi gelir. Köyde herkes bu habere üzülür.
“Gariptir ki bu haber Emine’ye fazla bir keder vermedi; hatta ağlatmadı, haykırtmadı bile… yalnız
birkaç gün yemedi, içmedi, kimseye söz söylemedi, elini hiçbir işe sürmedi, mahzun mahzun dolaştı.”
(Y.K. Karaosmanoğlu, Ses Duyan Kız, s.19)
Sessiz Emine bir süre sonra birtakım sesler duymaya başlar. Buna göre nişanlısı ona; “Kalk Emine!
Memleketi düşman basıyor; kalk Emine! Memleketi düşman basıyor!” diye seslenmektedir. Emine bir gece
babasının palasını alıp evi terk eder; çobanlar onu ölü olarak bulurlar.
Ödemiş’in işgali sırasında gözü önünde tecavüze uğrayan Pehlivan Ahmet’in karısı da, kucağındaki
kız çocuğu ile İstanbul kahvelerinde kocasını arar (Karaosmanoğlu, Utanç). “Pek heybetli, pek cesur”,
boylu posluluğu sebebiyle “pehlivan” lakabıyla anılan Nalbant Ahmet, yaşadığı utanç yüzünden evini terk
etmiş, bir daha da dönmemiştir.
14
Kocasını cepheye gönderen kadınların yıllar yılı yaşadıkları hasretin çok daha beşerî hikâyesini
Halide Edib Şebben’in Kara Hüseyin’i isimli metninde anlatır. Yazar anlatıcının misafir olduğu köyde
tanıdığı Şebben, iki yıldır asker olan kocası Kara Hüseyin’i görmemiştir. Daha önce altı yaşındaki oğlunu
kaybeden kadın derin bir özlemle kocasını ister. Her gece resmini arzuyla öper; mektuplarında kokusunu
duymaya çalışır. Yazdığı mektubunda ise kocasının askerden kaçıp gelmesini ister. Netice alamayınca da
anlatıcıdan yardım talebinde bulunur.
Yine Halide Edib Mustafa Onbaşı isimli hikâyesinde, bu defa Millî Mücadele yıllarında dul kalan
kadınların askerlerle evlenmeleri ve ortaya çıkan birtakım suiistimalleri gündeme getirir. Bunlardan biri
Rumeli’den tek kızıyla Anadolu’ya göç etmiş olan Gülsüm’ün başına gelenlerdir. Gülsüm kendisini köyden
birilerinin istemesine rağmen Mustafa Çavuş ile evlenmek ister. Ancak komutan izin vermez. Bunun
üzerine kadın, anlatıcıya yardımcı olması için gelir, derdini anlatır. Gülsüm, sonunda arzusuna kavuşur;
fakat Mustafa Çavuş, dört çocuk sahibi evli bir adamdır. Aynı yazar, evli ve bir çocuğu olan Hasan Bey’in,
şehit yadigârı güzel, ama düşmüş bir kadına olan öldürücü aşkını Çakır Beyaz Ayşe hikâyesinde anlatır.
Genç kız veya kadınların savaştaki en büyük korkuları, düşmanın namuslarına el uzatmasıdır. Böyle
bir leke, onların sonu olur. Ömer Seyfettin Beyaz Lâle, Halide Edib Efenin Hikâyesi ve Vurma Fatma ve
Yakup Kadri Issız Köy ve Dilsiz Kız ile Utanç hikâyelerinde, savaş ortamında düşman tarafından namusları
kirletilmiş kadın ve genç kızların dramlarını anlatırlar.
Bunlardan Beyaz Lâle’de Ömer Seyfettin, Bulgarların Balkanlar’da yaptıkları tedhiş, zulüm ve ırza
tecavüz eylemlerini en uç seviyede sergiler. Serez’in Bulgarların eline geçmesi üzerine komutan Radko
Balkaneski, hemen komitacıları toplayarak şehirdeki camilerin yakılması ya da kilise ve ahıra
dönüştürülmesi, Müslüman-Türk çocukların toplanıp Hıristiyanlaştırılmak üzere Bulgaristan’a
gönderilmesi, erkeklerin öldürülmesi, 8-45 yaş arasındaki kadınlarınsa askerlere teslim edilmesi emrini
verir.
“…şehrin Türk kızları askerlere dağıtılacak, (…) Sekiz yaşından aşağı kızlara dokunulmayacak,
bunların çirkin, zayıfları öldürülecekti. Yalnız çok ihtiyarlar, Hristiyan olurlarsa sağ bırakılacaktı. Bir
yaşından altmış yaşına kadar erkek, sekiz yaşından kırk beş yaşına kadar bütün kadınlar, kızlar, cesetleri
meydanda kalmamak üzere sessizce kesilecek, geceleri merkez taburundan çıkarılacak angaryalar
vasıtasıyla, yine iki komita reisinin nezareti altında şehrin dışarısındaki hendeklere gömülecekti.” (Ö.
Seyfettin, Beyaz Lâle, s.301)
İşe güzel Türk kızlarının tespit edilmesi için kadınları toplatmakla başlayan Bulgar komutan,
kadınları konuşturmak için akla hayale gelmeyecek işkenceler uygulamaktan; kadın ve çocukları fırınlarda
diri diri yaktırmaktan çekinmez. Radko Balkaneski, şehrin en güzel kızı olan Lâle’yi kendisine ayırır.
Ailesini yok ettikten sonra Lâle’ye yönelir. Yalanlarla kapıyı açtırıp içeri girer; yakalayıp namusunu
kirletmeye kalkışınca Lâle kendini pencereden aşağı atar.
Halide Edib Adıvar da Vurma Fatma!’da, Yunan ordusu çavuşlarından Yanako Dimitriyadis ve
çevresindekilerin vahşetlerini anlatır. İstanbul’da doğmuş bir kunduracı kalfası olan Yanako, çocukluğunda
ailesi ve kilise tarafından büyük Yunanistan hayaliyle yetiştirilmiştir. Bir gün dükkâna gelen çavuş
Tanaş’tan İzmir’e girdiklerinden beri ne kadar kolay ilerledikleri, Türkleri nasıl zulmedip öldürdükleri,
kadınları nasıl tecavüz ettikleri, parmakları ve bileklerini kesip mücevherlerini aldıklarını öğrenir. Bunun
üzerine Yanako, gönüllü orduya katılır, kısa sürede vahşi maharetlerini gösterir ve çavuş olur.
Bir gün Günyüzü nahiyesinin Kozaç köyüne geldiğinde yolda Fadime ile karşılaşır; yakınlık gösterip
faydalanmak ister; fakat ortalık karışında bir süre kaybettiği Fadime’yi Yunan askerleri arısında perişan
halde bulur.
“Büyük bir ateşin ışığında sekiz Yunan neferinin ortasında Yanako, Fadime’yi tekrar gördü. Önünde
el kadar bir kız çocuğu cesedi, derede soyulmuş, parçalanmış bir rençber cesedi vardı (kocası). Kadının
altınları gitmiş, dağınık altın saçları arasında büyük gözleri yaralı ve sıtmalı bir dişi kaplân gözleri gibi
parlıyordu. Dişleri durmadan gıcırdıyor, dudakları titriyor, arkasından bağlı ellerini kurtarmak için
çırpınıyor ve avazı çıktığı kadar haykırıyordu.” (H.E. Adıvar, Vurma Fatma!, s.119)
Fadime on bir ay sonra yakaladığı Yanako’dan “Vurma Fatma, vurma Fatma!” yalvarışları arasında
intikamını alır.
Efenin Hikâyesi’nde ise Yunan ordusunun Aydın ve çevresinde yaptığı zulümler anlatılır. Yunan
ordusu İzmir’e girip içerilere doğru ilerlemeye başlayınca her yerde zulüm, soygun ve ırza tecavüz
eylemleri sergiler. Bunlardan biri Efe’nin emmisinin kızı Kezban ve arkadaşlarına yapılanlardır. Efe ve
erkeklerin sessizliği karşısında Kezban ve kadınlar; “‘Ne yaptılar, diye sormayın, daha ne yapacaklar, diye
15
sorun’ (…) O da başörtüsünü suratımıza fırlattı. “Alın bunları, örtünün, verin tüfekleri, kamaları bize;
kızlarımızın ırzını bundan sonra biz koruyacağız.” (H.E. Adıvar, Efenin Hikâyesi, s.55) diye isyan ederler.
Bunun üzerine efeler harekete geçer ve düşmanı bölgeden çıkarırlar. Ancak Yunan askeri tarafından
tecavüz edildiği anlaşılan Kezban, Menderes çayına atlayarak intihar etmiştir.
Yakup Kadri’nin Issız Köy ve Dilsiz Kız’ındaki kız da aynı akıbete uğramıştır. Tahkikat heyeti
üyeleri Alaşehir civarında yanmış, yıkılmış köye uğradıklarında, kendilerinden kaçan on altı yaşlarında
paçavralar içindeki kızdan başka kimseyi bulamazlar. Bir kovukta buldukları kız konuşmaz; götürmeye
kalktıklarında da kaçar. Anlatıcının kıza dâir yorumu şudur:
“Yavrum, senin gibi kaç tane gördüm; kimi kolunu, kimi bacaklarını, kimi gözlerini, kimi
memelerini kaybetmişti; sen de natıkanla idrakini kaybetmişsin. Eğer bu, taşıdığın o müthiş sırrı hiç
kimseye faş etmeden kendinle beraber mezara götürmek içinse, nafiledir.” (Y.K.Karaosmanoğlu, Issız Köy
ve Dilsiz Kız, s.41)
Yine Yakup Kadri Utanç’ta karısını düşman askerlerinin tecavüzünden koruyamayan Pehlivan
Ahmet’in utancından yıkılışını anlatır. “Pek heybetli, pek cesur”, boylu poslu Nalbant Ahmet, Ödemiş
işgal edilince bir akşamüstü askerler gelip silah arayacağız diye evi basar, Ahmet’i döver, karısını da
tecavüz ederler. Kadın kendine geldiğinde kocası yoktur.
“Döğdüler, döğdüler. Gözümün önünde evimizin avlusundaki fıstık ağacına bağlayıp döğdüler ve
beni… onun gözü önünde… dayak yerken beni onun gözü önünde…” (s Y.K.Karaosmanoğlu, Utanç, .73)
Analar, kadınlar ve genç kızlar, oğulları, kocaları ve sevgililerini savaşa gönderince, hayatın bütün
yükünü üstlenir; bu esnada büyük sıkıntılara göğüs gererler. Bazı kadınlarsa savaşa dolaylı olarak iştirak
eder; namuslarını korumak için çekinmeden savaşırlar. Meselâ Halide Edib’in Zeynebim Zeynebim
hikâyesinin kahramanı, nişanlısı Süleyman’ı öldüren Yunan Kapitanos’tan intikamını alır. Keçili
aşiretinden Uzun Osman’ın biricik evladı olan güzel Zeynep, Birinci Dünya Savaşında Çanakkale
cephesinde ayağından yaralanan teyzesinin oğlu Süleyman’la nişanlanır. İzmir’in işgalinden sonra
düşmanın içerilere doğru ilerlediği bir gece, uşakları Yorgi’nin önderliğinde çiftliğe baskın olur. Süleyman
öldürülür; Zeynep’e saldırılır. Çılgına dönen Zeynep, düşmanın baskısı üzerine nişanlısını öldürenin
huzurunda oynayacağını söyleyip Kapitanos ile bir odaya kapanır. Çok geçmeden Zeynep pencereden atlar
ve “Zeynebim Zeynebim” diye oynamaya başlar. Kahraman, nişanlısının katilini öldürmüş, evi de ateşe
vermiştir. Papazın kışkırtmalarıyla Rumlar Zeyneb’i linç edip öldürürler.
Yine aynı yazar Emine’nin Şahadeti’nde, adı geçen kadının kendisi ve ailesini savunuşunu anlatır.
Kocasının anlattığına göre düşman kasabayı ateşe verir. Emine, kocası, annesi ve teyzesi ile birlikte evden
kaçar. Bir süre sonra patlıcan tarlasında düşman askerleri tarafından etrafları sarılır. Hepsini kurşun
yağmuruna tutarlar. Emine kendini yanan bir odunla savunur. Yaralı olarak bulurlar ama kurtaramazlar.
Öte yandan Halide Edip Bayrağımız Altında isimli hikâyesinde, zafer yolunda tanıdığı Hatice
Nine’nin Türk bayrağı altında yaşama ve ölme arzusu anlatır. Salihli’de düşmanın kovulmasından sonra
halk hâlâ büyük bir tedirginlik içindedir. Ancak kadınların “en fakiri, en ihtiyarı ve en halsizi” olan Hatice
Nine endişeden uzaktır. Çürkü o, ta Üsküp’ten yola çıkmış, beş defa muhacir olmuş, evi beş defa yanmış,
beş defa düşman işgalinden bayrağımızın dalgalandığı topraklara hicret etmiştir.
“- Sevmek ne demek oğul? Ben elli senedir onu kovalıyorum. Dünyada oğlumdan başka dikili
ağacım kalmadı. Bayrağımız nereden çıktıysa ben de oradan çıktım. Hergün buradan kaçıp size gelmek
istiyorum. Her gün burada ölüversem, mezarım bandıra altında (düşman toprağı) diye çıldırıyorum.”
(H.E. Adıvar, Bayrağımız Altında, s.166)
Emine Semiye’nin Hudut isimli hikâyesinin kadın kahramanı, Hilâl-i Ahmer’de cephedeki askerler
için çeşitli giyecekler hazırlar, hastahânede askerlere bakar; daha da ötesi kadınlığını unutup cepheye
koşmak ister. Ancak yaralı askerlerin hep analarını sayıklamaları ve onlara mektup yazma istekleri,
kahramana bu arzusundan vazgeçirir.
Karaosmanoğlu’nun Köyünü Kaybeden Kadın isimli hikâyesinde, işgal sırasında köyünü terk eden
yaşlı bir kadının köyünü kaybetmesi, aylardır aramasına rağmen bir türlü bulamaması, resmî makamlara
müracaat edip yalvarıp yakarması anlatılmaktadır. Köyünün adını zorla hatırlayan (Ortaklar) kadın, bir an
önce oraya dönmek ister, ama köy henüz işgal altındadır.
Savaş günlerinde kadınların yaşadığı sıkıntı ve acıların somut örneklerinden biri, Duatepe
eteklerindeki Çekirdeksiz köyünün kocası, evi ve köyü yakılmış, hayvanları öldürülmüş olan “Aziz’in
Karısı”dır.
“Taş yığınlarının yanında damsız, birkaç ev kümesi etrafında süprüntüler arasında bir gölge gibi
kırık bir tencereyi kaynatıyor, ayaklarının altında paçavralara sarılı iki küçük mahluk topraklarda
16
sürünüyordu. (…) Süpürge değneği gibi iki kararmış sıska kol, yarı açık cılız bir göğsün üzerinde binlerce
yıl geçirmiş gibi görünen kararmış, buruşmuş bir kafa, derinlerden bakan iki ateş siyah göz ve sivri bir
çene, siyah bir çukur gibi açılan dişsiz bir ağız gördüm. Bu aşın üstünde çenesinin altından bağlı bir
paçavra vardı.” (H.E. Adıvar, Aziz’in Karısı, s.81-82)
Analar cesur ve vatansever oldukları kadar fedakârdırlar da. Aka Gündüz’ün Öküzden Tayyare
isimli hikâyesinde Emine Bacı’nın bu bağlamdaki hikâyesini okuruz. İki oğlu, güveyi ve torunu düşman
tayyarelerinin saldırısı sonucu şehit vermiş olan Emine Bacı, kara kuşa benzettiği düşman uçaklarının
Mehmetçikleri şehit etmesi karşısında daha fazla dayanamaz; dört öküzden ikisini önüne katıp şehre gider.
Komutanın karşısına çıkıp öküzleri alıp tayyare satın almasını söyler. Komutanın çok pahalı olduğunu
söylemesi üzerine Emine Bacı şu cevabı verir:
“-Öyle ise benim gibi evlat kaybetmiş çok Türk ninesi, Türk babası var, onlar da bir şeyler
versinler, benim öküzlerin parasına kat; bir tayyare al...” (A.Gündüz, Öküzden Tayyare, s.125)
Savaş ortamındaki kadınların yaşadıkları büyük acılar, Refik Halit Karay’ın Gözyaşı hikâyesinde
zirveleşir. Dul Ayşe, Balkanlar’da sınıra çok yakın Serfice köylerindendir. Savaş çıkınca, bir akşamüstü
“Düşman geliyor!” haberi üzerine köye derin bir korku yayılır. Çünkü “Bu gelen o zamanki düşman din ve
ırz düşmanıdır da… Müslüman erkeği süngüleyecek ve Müslüman kadını kirletecek”tir. (s.25) Her
şeylerini geride bırakan köylüler buldukları imkânlarla (at araba, yaya) kaçmaya başlarlar. Dul Ayşe de
terekesindeki beş yaşındaki oğlu Ali, bir kuşakla dizlerinden eğere bağlı üç yaşındaki kızı Emine ve
kucağında bir yaşına basmayan Osman ile hazırdır. Ancak yağmurlu ve karanlık gecede çamurda
ilerlemek zordur. Çok geçmeden bindikleri at yıkılıp ölür. Dul Ayşe, üç çocuğu ile çamura bata çıka
ilerlemeye çalışır; ama gittikçe takatinin tükendiğini, üç çocuğu birden taşıma imkânının kalmadığının
farkındadır. Kahraman, “İkisini olsun kurtarmak için birini feda etmek, hafiflemek lâzımdır” diyen aklıyla
“Hangisini?” sorusunu soran yüreği arasında ezilir. Takati büsbütün tükenen bedeni önce Osman’ı, sonra
Emine’yi bırakır. Ali’yi sırtına alarak yoluna devam eder. “..kanının son ateşini yakarak, kayıp düşerek,
yine kalkarak, yine yuvarlanarak yağmur, ter, gözyaşı yüzünü yıkaya yıkaya, biteviye, mola vermeden”
(R.H.Karay, Gözyaşı, s.27) yürür. Seher vakti “ay yıldızlı bir ıslak bayrak çekili küçük kasabaya”
vardığında hiç olmazsa Ali’siyle kurtulduğunu sevinen Ayşe, onun da ölmüş olduğunu öğrenince büsbütün
yıkılır. Dul Ayşe, o günden beri ağlamak istese de ağlayamaz; zira gözlerinden yaş gelmez artık.
Hülâsa savaş, erkek ve çocuklar için olduğu gibi, kadınlar için de sıkıntı, yokluk, hasret, acı, gözyaşı
ve ölüm demektir. Oğullarını, kocalarını ve sevgililerini cepheye gönderen kadınlar, bir yandan hayatın
zorluklarıyla boğuşurken diğer taraftan düşmanın saldırılarıyla baş etme mücadelesi verirler. Oğullarını,
kocalarını ve sevgililerin gidip de dönmeyişleri hasret; şahadetleri ise büyük acıdır onlar için. Onlar aynı
zamanda vatansever, kahraman, namuslu, sadık, mütevekkil, fedakâr ve sabırlıdırlar.
III- ÇOCUKLAR
Savaşı konu alan hikâyelerin kahramanları arasında en dramatik olanları “çocuklar”dır. Henüz
savaşın anlamı, sebebi ve hedefini bile bilmeyen çocuklar... Onlar savaş ortamında anne ve babalarını
kaybedip öksüz ve yetim kalır; kısa sürede de sarı benizli, sıska, cılız bir görünüme bürünürler. Yine bu
zorlu şartlarda olgunlaşıp geride kalan ailelerinin sorumluluklarını üstlenirler. Bazı çocuklarsa savaş içinde
bilinçlenip yaşlarının çok üstünde kahramanlık gösterirler. Aynı çocuklar, düşmanın süngüsü veya
kurşunlarına hedef olup “gök ekin gibi” toprağa düşerler.
Ömer Seyfettin Bir Çocuk Aleko, Halide Edib Tanıdığım Çocuklardan, Himmet Çocuk, Muhlis’in
Ağabeysi, Dağa Çıkan Kurt, Yakup Kadri On Dört Yaşında Bir Adam, Ceviz, Teslim Teslim, Peyami Safa
Anadolu’da Bir Gece, Kenan Hulusi Mavzer, Orhan Hançerlioğlu Mustafa Kemal’in Askerleri isimli
hikâyelerinde savaşın kahramanları olarak çocukları ön plâna çıkarırlar.
Çocuklar için savaş, öncelikle yokluk ve sefalet demektir. Savaş ortamında anne ve babalarını, çatısı
altına sığındıkları yuvalarını kaybeden çocuklar, hızla yokluk ve sefalet ortamına savrulurlar. Meselâ
Halide Edib ilk hikâyesinde, anne ve babası Ermeniler tarafından öldürülen küçük Muhlis’in yaşadıklarını
anlatır. Muhlis, kimsesiz kalınca bir süre merhamet sahibi insanlar tarafından korunmuş; daha sonra
yetimhaneye verilerek çeşitli şehirlerde kalmış; buralarda bazı subayların alâkasını görmüş; yıllar sonra da
Sarıkamış yetimler evinde tesadüfen subay olan ağabeyi ile buluşmuştur.
Aynı yazar Tanıdığım Çocuklardan’da, İstanbul’da tanıdığı Rüstem ve Beyrut’ta tanıdığı Arap asıllı
kız çocuğunun sefaletini hikâyeleştirir. Kahraman anlatıcının savaşın ilk yıllarında İstanbul’da bir kış günü
tanıdığı Rüstem, babası bir yıl önce muharebeye gitmiş, üç küçük kardeşi ve annesini ile yapayalnız
17
kalakalmış “sarı, zayıf”, dokuz yaşında “küçücük” bir çocuktur. Rüstem, sabah ve akşamları gazete
satarak, günün geri kalan zamanlarında ise eşya taşıyarak kazandığı 15-20 kuruşla (bir ekmek üç kuruştur)
evini geçindirmeye çalışır. Komşularının verdiği ayakkabıyı, eskimesin diye hep belinde taşır.
Halide Edib’in Beyrut civarında savaşın son yılında tanıdığı Arap kız çocuğu, annesi ve
kardeşlerinin hali çok daha dramatiktir. Yazar müşahede ettiği tabloyu şöyle tasvir eder:
“Arabanın önünde, önce şiş mor ayaklarını gördüğüm bir kadın yatıyordu. Başındaki kırmızı
mendil altında yüzü gülüyor gibi, donuyor gibi, gözleri kapalı duruyordu. Üstünde üç küçük çocuk karınca
gibi dolaşıyordu. İkisi ikişer, üçer yaşında, tıpkı birer maymun yavrusu halini almış; çıplak, hasta gözlerle
annelerinin ayakları üzerinde bakınıyorlardı. Beş yaşında kadar bir kız, başında kırmızı mendil, arkasında
mavi bir etek parçası, yatan kadının üzerine eğilmiş, ellerini oğuşturuyordu.” (H.E.Adıvar, Tanıdığım
Çocuklardan, s.31)
Çevredekilerin verdikleri ekmekle hayatlarını sürdürmeye çalışan ailede anne saralıdır. Onu ve iki
küçük çocuğunu, büyük ölçüde beş yaşındaki kızı ayakta tutmaya çalışmaktadır.
Adıvar Himmet Çocuk’ta, daha on iki-on üç yaşında iken olgunlaşan; savaş ortamının büyük
zorluklarına göğüs geren nice Himmetlerin hikâyelerini anlatır. Bunlardan açlık ve yokluktan küçük yüzü
zayıflamış, derileri büzülmüş, çene iskeleti meydana çıkmış biri olan on üç yaşındaki Himmet, daha yedi
yaşında iken yaşlı ninesi, kız kardeşi ve bir çift öküzle anasız babasız kalmıştır. Yıllarca ortakçılık ederek
tarla sürmüş, ailesini geçindirmiştir. Öküzleri hastalıktan ölünce gündeliğe gitmiş, çift sürmüş, üç yıl sonra
da bir çift manda satın almıştır. Ancak bunlar da üç ay önce düşman tarafından gasp edilmiştir.
Yakup Kadri ise hikâyesinde, Anadolu’da araba ile yaptığı yolculuk esnada tanıdığı bir başka
çocuğun dramını hikâyeleştirir. Kahraman anlatıcı yolda “sekiz on yaşlarında tahmin olunabilen cılız bir
oğlan çocuğu” ile karşılaşır. Kara Işık köyünden olan çocuğun elinde ayakkabıları ve ağır bir çuval vardır.
Babası bir yıl önce seferberlikte şehit olan çocuk, altı saatlik mesafedeki kasabaya bir şeyler satmaya
gitmektedir. Nişanlıdır ama düşman askerleri, köyün bütün kızlarıyla beraber ona da “dokunmuşlar”dır.
Kahraman, gözleri önünde cereyan eden bu hadiseye tepki vermeye kalkışmış fakat anası izin vermemiştir.
Kısacası davarı güden, tarlaya bakan, odun kesen; ailenin bütün yükünü omuzlayan bu çocuk On Dört
Yaşında Bir Adam’dır.
“Zaten, Anadolu çocuklarında bu büyük adam bakışı ve bu olgun erkek tavrı seyrek görünen
şeylerden biri değildir. Bunlar, bazı mahlûkat gibi sanki doğdukları günden itibaren yürümeğe, işlemeğe
ve hayatı anlamağa başlarlar. Hiç oyun devirleri yoktur;” (Y.K.Karaosmanoğlu, On Dört Yaşında Bir
Adam, s.11)
Aynı yazarın Ceviz’inde, Tetkik-i Mezalim Heyetindeki görevi sebebiyle gittiği Anadolu’da
karşılaştığı bir başka çocuğun hikâyesini okuruz.
“İşte biz, kim bilir kaçıncı defa böyle yüksekten bağırdığımız sırada idi ki taş yığınlarının arasından
dokuz on yaşlarında bir çocuk başı göründü ve uzun bir müddet bizi hayretle, korku ile seyrettikten sonra
yavaş yavaş, ağır ağır, bir yaşlı adam vakarıyla bize doğru ilerlemeye başladı. Bu çocuk kız mı, erkek mi?
Tahmin olunamıyordu; ensesine kadar uzamış, rengi meşkûk ve adeta kirli bir yığın yün şekline girmiş
saçları vardı ve içine parça parça bir eski gömleğin etekleri tıkılmış renkli basmadan bir don giyiyordu;
ayakları başı gibi çıplaktı.” (Y.K.Karaosmanoğlu, Ceviz, s.105)
Öte yandan Peyami Safa Anadolu’da Bir Gece isimli hikâyesinde, Yakup Kadri gibi Millî
Mücadele yıllarında Orta Anadolu’da yaptığı yolculuk esnasında tanıdığı çocuk yaştaki Bursalı Hüseyin’in
kahramanlığı, cesareti ve korkusuzluğu anlatır. Bindiği arabanın atlarından birinin çatlaması üzerine
Çankırı ile Kastamonu arasındaki Kelehan’da konaklamak zorunda kalan anlatıcı, iki gün sonra Hüseyin
ile yolculuk etmek zorunda kalır. Yol son derece kötü, üstelik Rum eşkıya tehlikesi vardır. Arabacı
Hüseyin ise; “Kül benizli, elmacık kemiklerinin altı çukura batmış, üst dudağını gölgeleyen silik bir tüy
çizgisiyle” on üç-on dört yaşında cılız kafalı bir köy oğlanı”dır.
Hüseyin arabayı büyük bir maharetle kullanır. Üstelik onun düşmandan korkusu da yoktur. Daha on
iki yaşında iken Bursa’da tarlada çalışırken iki Yunan askerinin gelip kendisiyle alay etmeye kalkışması
üzerine, elindeki kazmayla birisinin kafasını yarmıştır. Kaçıp saklanan kahramanın bulunamaması üzerine
babasını kurşuna dizmişler; annesi kederinden ölmüştür. Bir daha evine dönemeyen Hüseyin, dağa çıkmış,
Kütahya’ya geçip asker yazılmak istemiş, ancak yaşı küçük olduğu için kabul edilmemiştir. Şimdi o yaşı
gelinceye kadar, satın aldığı arabayla hayatını kazanmaktadır.
Yolun sonlarına doğru Rum eşkıyalar görünür, ama Hüseyin korkusuz biçimde atlarını sürer ve
İnebolu’ya ulaşır. Kahraman anlatıcı İnebolu’da bir gün Anadolu gazetelerini karıştırırken; “onüç
yaşlarında, Bursalı Hüseyin isminde bir arabacı çocuğun Ilgaz’da Rum eşkıya tarafından çevrildiğini,
18
kahraman yavrunun eski bir tabanca ile iki şakîyi yere serdiğini, fakat... bir martin kurşunuyla
yaralandığını, devriye yetişmeden öldüğünü” okur.
Peyami Safa’nın Bursalı Hüseyin’i gibi, Ömer Seyfettin’in Aleko’su da (Bir Çocuk Aleko) cesur ve
vatanseverdir. Çanakkale Harbi başlayınca Osmanlı devleti Gelibolu’yu boşaltır. Altı aydır Rum fırıncının
yanında çalışan Ali, köyüne döndüğünde anne ve babasının Çatalca’ya gittiklerini öğrenir. Aç ve susuz
kalan kahraman, sonunda Rum kafile ile karşılaşır; kendini kimsesiz bir Rum olarak (Aleko) tanıtır. Papaz
onu yanına alır. Kilisenin temizliği ile uğraşan Ali zaman içinde papazın ve Rumların millî amaçlarını
öğrenir. Sonunda papaz onu bir mektupla İngiliz komutanına gönderir. Ancak Ali önce Türk komutanına
gider; gördüklerini anlatır, mektubu verir. Kendisine verilmek istenilen beş lirayı almaz, hizmet ister.
Bunun üzerine Ali İngiliz karargâhına gönderilir. Rum komutanın Türk karargâhında patlatılmak üzere
verdiği saatli bombayı Ali, İngiliz karargâhında patlatarak, hayatı pahasına vatan görevini ifa eder.
Çocuk kahramanların savaş ortamında yüz yüze kaldıkları en dramatik tablo, düşman süngüsü veya
kurşunlarına hedef olmalarıdır. Bunun en acı hikâyesini Yakup Kadri Teslim Teslim isimli hikâyesinde
anlatır. Tetkik-i Fecayi heyeti sabahtan beri kasabada yapılan zulümleri dinlemektedir. Kaymakam heyete
son olarak Şevki Efendi’yi dinlemelerini ister. Zira Şevki Efendi saklandığı bağ evinde, düşmanın bozguna
uğrayıp kaçarken kasabada sergilediği vahşeti seyretmek durumunda kalmıştır.
“Kır sakallı ihtiyarı gözümün önünde yere yatırıp bir koyun boğazlar gibi bağırta bağırta
boğazlamadılar mı? Üç yerinden süngüleyip yere serdikleri delikanlının başını ezmediler mi? O kızın
anasını bir çuval parçası gibi sürükleye sürükleye alıp gitmediler mi?” (Y.K.Karaosmanoğlu, Teslim
Teslim, s.33)
Şevki Efendi’yi gördüğü vahşet tabloları arasında en çok etkileyen küçük bir kızın öldürülmesidir.
Düşman askerinden kaçmakta olan anne ve çocuğu, askerlerle karşılaşınca bu defa geri dönüp kaçmaya
çalışırlar. Kendilerini kovalayan askerlerin yaklaşması üzerine çocuk ellerini kaldırır ve “Teslim teslim!”
diye bağırır.
“Sekiz dokuz yaşında ya var ya yoktu; lâkin o kadar zayıf, o kadar çelimsiz bir şeydi ki yaşla, cinsle,
et kemikten insanlıkla hiçbir alakası yok gibi görünüyordu; bütün vücudu bir yaprak gibi titriyordu ve sesi
bir civcivin, bir küçük kuşun sesine benziyordu. “Teslim! Teslim! diye bağırdı. Bu tedbir nereden hatırına
gelmiş, bu kelimeyi nereden öğrenmişti? Birdenbire gözlerinden yaşlar boşanıverdi. Onun süngülendiğini
bu yaşlar arasından gördüm. Yavrucak vücuduna batan süngüden daha küçüktü; kendisini öldüren
adamın yüzüne hayretle bakıyordu. Birkaç defa anne! Anne! Diye haykırdı ve ortasından kırılan bir ince
dal gibi iki büklüm yere yuvarlandı.” (Y.K.Karaosmanoğlu, Teslim Teslim, s.35)
Refik Halit Karay’ın Gözyaşı isimli hikâyesindeki Dul Ayşe’nin beş yaşındaki oğlu Ali, üç
yaşındaki kızı Emine ve henüz bir yaşına basmayan Osman’ı da savaşın kurbanlarındandır. Ayrıca Reşat
Nuri Güntekin’in Eski Bir Yara, Kenan Hulusi Koray’ın Mavzer, Orhan Hançerlioğlu’nun Mustafa
Kemal’in Askerleri ve Halide Edib Adıvar’ın Dağa Çıkan Kurt hikâyeleri de savaşın çocuk kahramanların
gözlem ve intibaları çerçevesinde anlatıldığı metinlerdir.
SONUÇ
Osmanlı-Türk toplumunun tarihinde XIX. yüzyılın son çeyreği ile XX. yüzyılın ilk çeyreği arası
yarım asırlık dönem, kelimenin tam anlamıyla “savaş yılları”dır. Peş peşe gelen Doksanüç, Trablusgarp,
Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl savaşları, Türk millet için tarihinde görülmeyen bir felâket, İmparatorluk
içinse tam bir “yıkım” olur. Cephede veya cephe gerisinde milyonlarca insanın şahadeti, bir o kadarının
hicreti, bir türlü sonu gelmeyen sıkıntı, yokluk ve acılar ile koca bir İmparatorluğun yağmalanması, söz
konusu savaşların acı bilançosunu oluşturur.
Tanzimat’tan günümüze modern Türk edebiyatı önemli ölçüde bu savaşlar ve kahramanlarından
beslenir. Dolayısıyla şiir, roman, tiyatro türleri kadar modern Türk hikâyesinin de, toplum-edebiyat ilişkisi
doğrultusunda bu savaşları -nitelikleri ve kalitesi tartışmaya açık olmakla birlikte- yansıtan bir ayna
olduğu söylenebilir.
Yazarlarımız, incelediğimiz yüz hikâyede savaşın kahramanlarını anlatırlar. Bu kahramanlar
arasında ilk sırayı cephelerde bilfiil savaşan erkekler alır. Ancak modern savaşlar, sadece cephede
yaşanmaz; neredeyse bütün vatan, savaşın yarattığı yangın alanına döner. Dolayısıyla cephe gerisindeki
sivil erkekler, kadınlar ve çocuklar da, en az askerler kadar savaşın kahramanı olurlar. Sonuç itibarıyla
savaş, bütün bir vatan ve bütün bir millet için sıkıntı, yokluk, yıkım, zulüm, hicret, acı, gözyaşı ve ölüm
olur.
19
Hikâyelerde öne çıkan (asıl kahraman, tematik güç) kahramanlar, öncelikle bizim insanımızdır.
Onlar, türün kurgusallığına rağmen Seyit Onbaşı, Sütçü İmam, Kara Fatma, Şerife Bacı, Hasan Tahsin
kadar gerçektirler. Bu gerçeklik içinde onlar; vatan, bayrak, hürriyet, istiklâl, din, namus vb. değerler
uğruna canlarını feda edebilecek kadar yiğit, cesur, vakûr ve fedakârdırlar. Ayrıca onlar, -bazı istisnalar
dışında- dışa dönük, aktif ve nikbindirler.
Hikâyelerin -üzerinde durmadığımız- karşı güç işlevindeki kahramanları; İngilizlerden Fransızlara,
Bulgarlardan Yunanlılara, Sırplardan Amerikalılara kadar uzanan haçlı ordusu mensuplarıdır. Onların
ortak kimliği; zalim, barbar, alçak, küstah, aç gözlü ve emperyalist olmalarıdır.
Bunun dışında bir bütün olarak baktığımızda hikâyelere hakkında söylenebilecek en genel hususlar
şunlardır:
* Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl harplerini konu alan hikâyelerin önemli bir kısmı
gerek savaş gerekse insan “gerçek”ini yansıtmaktan uzak, “masa başı” metinleridir.
* Savaş hikâyeleri, yine önemli oranda yazarların romantik duyarlılıkları ekseninde vücut bulmuş
hamasî ve santimantal metinlerdir.
* Hikâyeler, savaşların arka plânını dolduracak “tarih”ten; insanın eylemlerini “millet” olgusu
içinde anlamlı kılacak “kültür”den; insanı psikolojik bir varlık olarak ortaya koyacak derinlikten
mahrumdur.
* Yukarıdaki olumsuzlukların en temel sebepleri; yazarların kalemlerinin yetersizliği, cepheden
uzak olmaları, insan gerçeği üzerine eğilmemeleri, konuyla alâkalı güçlü bir edebî birikim veya geleneğin
olmaması şeklinde sıralanabilir.
* Hikâyelerde Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Yakup Kadri, Halide Edib, Refik Halit,
Peyami Safa, Sevinç Çokum en başarılı yazarlar olarak dikkati çekerler.
Hikâyelerin Kaynakçası
Adıvar, Halide Edib, Zeynebim Zeynebim, Dağa Çıkan Kurt, Can Yay., İstanbul, 2014, s.19-30
Adıvar, Halide Edib, Dağa Çıkan Kurt, Dağa Çıkan Kurt, s.13-18
Adıvar, Halide Edib, Tanıdığım Çocuklardan, Dağa Çıkan Kurt, s.31-38
Adıvar, Halide Edib, Efenin Hikâyesi, Dağa Çıkan Kurt, s.51-68
Adıvar, Halide Edib, Aziz'in Karısı, Dağa Çıkan Kurt, s.81-82
Adıvar, Halide Edib, Fadime Nine Kerem Dede, Dağa Çıkan Kurt, s.83-88
Adıvar, Halide Edib, Mekkâreci Mehmet, Dağa Çıkan Kurt, s.89-98
Adıvar, Halide Edib, Şebbe'nin Kara Hüseyin'i, Dağa Çıkan Kurt, s.99-110
Adıvar, Halide Edib, Vurma Fatma, Dağa Çıkan Kurt, s.111-122
Adıvar, Halide Edib, Emine'nin Şahadeti, Dağa Çıkan Kurt, s.123-126
Adıvar, Halide Edib, Bayrağımız Altında, Dağa Çıkan Kurt, s.127-128
Adıvar, Halide Edib, Muhlis'in Ağabeysi, Dağa Çıkan Kurt, s.129-132
Adıvar, Halide Edib, Himmet Çocuk, Dağa Çıkan Kurt, s.133-140
Adıvar, Halide Edib, Mustafa Onbaşı, Dağa Çıkan Kurt, s.171-176
Adıvar, Halide Edib, Çakır Beyaz Ayşe, Dağa Çıkan Kurt, s.59-68
Adıvar, Halide Edib, Kurdun Memleketinde, Dağa Çıkan Kurt, s.183-187
Ahmed Hidayet, Necmi'nin Ölümü, Balkan Savaşı Hikâyeleri, (N. Ceyhan), Selis Yay., İstanbul, 2006, s.248-252
Aka Gündüz, Öküzden Tayyare, Aka Gündüz, Abide Doğan, KB Yay., Ankara, 1999, s.124-125
Aka Gündüz, Üçüncü Yüzbaşı, Birinci Dünya Savaşı Hikâyeleri, (N. Ceyhan), Selis Yay., İstanbul, 2008, s.211-222
Aka Gündüz, Cennet Kapısı, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, (İ.Enginün-Z.Kerman), Dergâh yay., İstanbul, 2011, s.575-579
Aka Gündüz, Kayıkçı, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.570-575
Aka Gündüz, Trablusgarp, Trablusgarp Hikâyeleri, (N. Ceyhan), Selis Yay., İstanbul, 2006, s.23-25
Aka Gündüz, Haber, Trablusgarp Hikâyeleri, s.26-29
Ali Suat, Şehit Arkadaşım, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.584-586
Aygen, Reşat Enis, Talkın, Güzel Yazılar Hikâyeler 1, TDK Yay. Ankara, 1996, s.228-236
Beşe, Hakkı Kâmil, İtalyan Krallığının Nişancısı…, Hikâyeciliğimizin 100. Yılında Yüz Örnek, KTB Yay., Ankara, 1983, s.395-402
Cumalı, Necati, Aklım Arkada Kalacak, Hikâye Tahlilleri, Mehmet Kaplan, Dergâh Yay., İstanbul, 1979, s.260-265
Çokum, Sevinç, Kaybolmuş Akşam Alacaları, Rozalya Ana, Ötüken Yay., İstanbul, 1993, s.66-73
Çokum, Sevinç, Edirne Edirne, Evlerinin Önü, Ötüken Yay., İstanbul, 1993, s.7-24
Duru, Kazım Nami, Bir Kanlı Çarpışma, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.557-560
Emine Semiye, Hudut, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.591-594
Enis Tahsin, Son Tebessüm, Birinci Dünya Savaşı Hikâyeleri, s.40-43
Enis Tahsin, Şehidin Validesi, Birinci Dünya Savaşı Hikâyeleri, s.44-47
Esendal, Memduh Şevket, Veysel Çavuş, Veysel Çavuş, Bilgi Yay., Ankara, 1984, s.11-17
Esendal, Memduh Şevket, Korku, İhtiyar Çilingir, Bilgi Yay., Ankara, 1984, s.16-22
20
Esendal, Memduh Şevket, Bomba, İhtiyar Çilingir, Bilgi Yay., Ankara, 1984, s.23-27
Esendal, Memduh Şevket, Baba Halil, Gödeli Mehmet, Bilgi Yay., Ankara, 1988, s.84-89
Göktulga, Fahri Celâl, Mustafa'nın Hilesi, Birinci Dünya Savaşı Hikâyeleri, s.135-140
Güntekin, Reşat Nuri, Asker Dönüşü, Reşat Nuri Güntekin, Olcay Önertoy, TDK Yay., Ankara, 1983, s.109-116
Güntekin, Reşat Nuri, Eski Bir Yara, Hikâyeciliğimizin 100. Yılında Yüz Örnek, KTB Yay., Ankara, 1983, s.383-387.
Hançerlioğlu, Orhan, Mustafa Kemal'in Askerleri, Hikâye Tahlilleri, s.214-217
Hüseyin Ragıb, İki Lâlenin Hikâyesi, Birinci Dünya Savaşı Hikâyeleri, s.124-126
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Bir Şehit Mezadı, Millî Savaş Hikâyeleri, İletişim Yay., İstanbul, s120-124.
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Ses Duyan Kız, Millî Savaş Hikâyeleri, s.17-22
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Dünya Gözü ve Ahret Sesleri, Millî Savaş Hikâyeleri, s.23-29
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Teslim Teslim, Millî Savaş Hikâyeleri, s.30-35
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Issız Köy ve Dilsiz Kız, Millî Savaş Hikâyeleri, s.36-41
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Küçük Neron, Millî Savaş Hikâyeleri, s.42-49
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Bir Meczup, Millî Savaş Hikâyeleri, s.50-54
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Güvercin Avı, Millî Savaş Hikâyeleri, s.62-68
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Hem Katil Hem Müttehim, Millî Savaş Hikâyeleri, s.55-61
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Utanç, Millî Savaş Hikâyeleri, s.69-74
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Hasretten Hasrete, Millî Savaş Hikâyeleri, s.75-81
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Hüseyin Çavuş, Millî Savaş Hikâyeleri, s.82-86
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Muhacir Kerim Ağa, Millî Savaş Hikâyeleri, s.87-91
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Katmerli Bir İhanet, Millî Savaş Hikâyeleri, s.92-95
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Düşmana İltihak, Millî Savaş Hikâyeleri, s.98-102
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Ceviz, Millî Savaş Hikâyeleri, s.103-108
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, On Dört Yaşında Bir Adam, Millî Savaş Hikâyeleri, s.109-114
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Köyünü Kaybeden Kadın, Millî Savaş Hikâyeleri, s.115-119
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Garip Bir Benzeyiş, Millî Savaş Hikâyeleri, s.125-132
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Bir Hastahâne Koğuşunda, Millî Savaş Hikâyeleri, s.133-137
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Dokunma Belki Bir Kahramandır, Hikâyeler, İletişim Yay., 1985, İstanbul, s.78-84.
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Küçük Zabit, Hikâyeler, s. 85-91
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Sılada, Hikâyeler, s. 92-98
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Bir Yüz Karası, Hikâyeler, s. 99-104
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Zeynep Kadın, Hikâyeler, s. 112-116
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, Altı Patlar, Hikâyeler, s. 105-11
Karay, Refik Halit, Gözyaşı, Gurbet Hikâyeleri, İnkılâp ve Aka Yay., İstanbul, 1965, s.25-27
Karay, Refik Halit, Kaçak, Gurbet Hikâyeleri, s.43-46
Karay, Refik Halit, Bir Taarruz, Hikâyeciliğimizin 100. Yılında Yüz Örnek, KTB Yay., Ankara, 1983, s.308-310
Keçecizâde İzzet Fuad, Harpten Avdet, Trablusgarp Hikâyeleri, s.110-113
Kenan Hulusi Koray, Mavzer, Kenan Hulusi Koray'dan Hikâyeler, KTB Yay., Ankara, 1983, s.73-79
Kenan Hulusi Koray, Burmalı Apolet, Kenan Hulusi Koray'dan Hikâyeler, (İ.Enginün), s.67-72
Kilimci, Ayşe, Kaçak'ta, Anne Hikâyeleri, (A.Ay), Devlek Bakanlığı Yay., 1991, s.69-78
Köprülüzâde Fuad, Hicret Hikâyeleri, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.478-481
Köprülüzâde Fuad, Süngü Altında, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.481-485
Mehmed Ali, Osman'ım, Balkan Savaşı Hikâyeleri, s.175-179
Müftüoğlu, Ahmet Hikmet, Sümbül Kokusu, Çağlayanlar, MEB Yay., İstanbul, 1971, s.42-52
Müftüoğlu, Ahmet Hikmet, Rahat Döşeği, Çağlayanlar, s.121-124
Müftüoğlu, Ahmet Hikmet, Padişahım Alınız Menekşelerinizi Veriniz Gülümü, Çağlayanlar, s.41-51
M. K., Yusuf'un İntikamı, Balkan Savaşı Hikâyeleri, s.148-153
Nezihe Muhittin, Cenk Ninnisi, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.595-600
Ömer Seyfettin, Bomba, Hikâyeler-1, Dergâh Yay., İstanbul, 1999, s.147-164
Ömer Seyfettin, Kaç Yeninden, Hikâyeler-2, Dergâh Yay., İstanbul, 1999, s.72-81
Ömer Seyfettin, Çanakkale'den Sonra, Hikâyeler-2, Dergâh Yay., İstanbul, 1999, s.44-49
Ömer Seyfettin, Beyaz Lâle, Hikâyeler-1, Dergâh Yay., İstanbul, 1999, s.297-326
Ömer Seyfettin, Bir Çocuk Aleko, Hikâyeler-4, Dergâh Yay., İstanbul, 1999, s.310-327
Ömer Seyfettin, Primo Türk Çocuğu, Hikâyeler-1, Dergâh Yay., İstanbul, 1999, s.264-288
Raif Necdet, Kanlı Mektup, Trablusgarp Hikâyeleri, s.78-82
Recaizâde Mahmut Ekrem, Ahmed Bin Hamud; Birinci Dünya Savaşı Hikâyeleri, s.22-28
Safa, Peyami, Anadolu'da Bir Gece, Hikâyeciliğimizin 100. Yılında Yüz Örnek, s.404-408
Sak, Vesile Albayrak, Bir Varmış Hep Varmış, Ödüllü Hikâyeler, TEV Yay., İstanbul, 2004, s.125-130
Samipaşazâde Sezâî, Yarın Alessabah…, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.61-64
Süleyman Nazif, Şehidin Babası, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.288-294
Süyüm Büke (Müfide Feride Tek), Edirne'den Bursa'ya, Balkan Savaşı Hikâyeleri, s.187-199
Şahin, Osman, Deli Hatice, Hikâyemiz İnsanımız Kültürümüz-2, (A.İslâm), Akçağ Yay., Ankara, 1996, s.214-221
Tevfikoğlu, Muhtar, İzmir’in Kavakları, Hikâyeciliğimizin 100. Yılında Yüz Örnek, s.3567-577.
Uşaklığil, Halit Ziya, Osman'ın Gazası, Bir Yazın Tarihi, Özgür Yay., İstanbul, 2005, s.125-129
21
Uşaklığil, Halit Ziya, Alık Abdül, Kadın Pençesi, Hilmi Kitabevi, İstanbul, 1939, s.87-112
Uşaklığil, Halit Ziya, İçecek Su, Aşka Dair, Özgür Yay. İstanbul, 2007, s.126-131
Uşaklığil, Halit Ziya, Türk Eri, Onu Beklerken, Özgür Yay. İstanbul, 2011, s.52
Yalçın, Hüseyin Cahit, Karanlıkta, Yeni Türk Edebiyatı Metinleri, s.226-228
Download

dosyayı indir - prof.dr. ismail çetişli