Beni
Senden Kurtar
Jessica Trapp
Çeviri
Zeynep Okan
4
Oğluma…
Sen müthiş derecede yaratıcı bir ruhsun.
Sen içinde olduğun için yaşamım çok daha zenginleşti.
Sabrın, desteğin ve sevgin için teşekkürler.
Ve bu kitabı büyüyene kadar okuma.
Çünkü ben öyle diyorum, sebebi bu.
Seni seviyorum.
5
6
Teşekkür
Beni cesaretlendiren herkese minnettarım… En çılgın
düşlerimin de ötesinde kutsandım ve inanın bu oldukça
yetersiz bir liste.
Joe, ilgin ve sevgin için teşekkür ederim.
Anne, sesimin yayılmasına yardımcı olduğun için teşekkür ederim.
Betty Pichardo, dostluğun, duaların ve de ayakkabı alışverişi için teşekkür ederim.
Terri Richardson, desteğin ve yardımın için teşekkür
ederim.
Ann Peake, hayalgücün için teşekkür ederim.
Sara King, eleştirilerin için teşekkür ederim.
Suzy Kasper, keskin gözlerin ve müşfik kalbin için teşekkür ederim.
100 grup, desteğiniz ve sıkı sevginiz için teşekkür ederim.
Zincirlerinden kurtulmuş aşk romanı yazarlarına, varlıkları için teşekkür ederim.
Ressam Wayers, moral veren maneviyatın için teşekkür
ederim.
7
Sha-Shana Crichton, yardımın ve inancın için teşekkür
ederim.
John Scognamiglio, bütün yaptıkların için teşekkür
ederim.
8
Birinci Bölüm
Leydi Brenna, köhne kuzey kulesindeki sürgününün
tadını çıkarıyordu.
Yanlış bir şey yapıyor olmanın heyecanıyla ürpererek,
üzerindeki bol elbiseyi yere fırlatıp üç bacaklı taburenin
üzerine çıplak olarak oturdu ve aynada gördüğü yansımasını resmetmek üzere boya fırçalarından birini eline alıp
kaldırdı.
Kale ahalisinden uzakta, bir başına, kadınları erkeklerin savaşında bir piyon olarak belirleyen elbiselerinden
kurtulmak apayrı bir keyifti. Evlenmeyi reddedişi ve bir
manastıra girme konusundaki ısrarı babası tarafından hoş
karşılanmamıştı.
Hint sümbülü yağının kokusu, fırçasını parşömen kâğıdının üzerine değdirdiğinde havaya yayılıp bulunduğu
odayı bir hapishaneden mabede çeviriyordu. Burada resim
yapabilirdi. Burada hayal kurabilirdi. Toplumun isteklerinden ve yükümlülüklerinden muaftı.
9
Fırçasının ucundan koyu kırmızı bir iz gözler önüne
serildi: Bacakları ayrılmış, asil bir genç kadının hem başında, hem de kasıklarındaki bakır rengi çizen tutku dolu bir
dildi sanki fırça. Brenna çıplaklığını aynadaki yansımasına
bakarak tuvale resmediyordu. Yaptığı resim odanın içerisinde rastgele bir biçimde duvarlara yaslanmış meleklerin
ve azizlerin dini tablolarından çok daha lezzetli ve şehvetliydi.
Yatak odasının kapısının sürgüsü gıcırdayarak çekilince
bir fırça darbesiyle yanlışlıkla resminin üzerinde bir iz bırakarak yerinden zıpladı ve “Kahretsin!” dedi.
İçeri giren kişi resmini görmeden önce, hızla tuvali örtüp yerde duran elbisesini kaptı ve üzerine geçirdi.
Kapı ardına kadar gürültüyle açıldığı sırada elbisesinin
uçları daha ayak bileklerine yeni düşmüştü. Üç ayaklı tabure gürültü çıkararak yere devrildi.
“Brenna, bize yardım etmelisin!” Gri-mavi renkte darmadağınık bir düğün houpelandesi* giymiş olan kız kardeşi Gwyneth aceleyle içeriye girdi. Oldukça büyük bir tülle
kaplanmış kocaman bir kelebek başlığı** başının üzerinde
tehlikeli bir şekilde duruyordu. Altın rengi kıvırcık saç tutamları paspas ipleri gibi sağa sola sallanıyordu ve üzerindeki elbisenin kürkü rüzgârda dalgalanıyordu.
Brenna kalbi çarparak resmini bir annenin çocuğunu
koruması gibi muhafaza altına alıp örtmüştü. Kendine ait
bir yaşamı olmasını, dünyadaki yolunu bulmak için bir
şans istediği için bir yıl önce bu kuleye sürgün edilmişti.
Houpelande: 14. yüzyıl sonlarından 15. yüzyıl ortalarına kadar giyilen
asillere mahsus, hem kadın hem de erkekler tarafından giyilen geniş ve uzun
kolları olan cüppeye benzer bir kıyafet. –ç.n.
**
Kelebek Başlığı: 15. yüzyılda üst sınıftan kadınların giydiği bir tür tüllü
başlık. –ç.n.
*
10
Babasına karşı gelmişti, evlenmeyi reddetmiş ve babasına
cesur bir şekilde kaçıp bir manastıra katılacağını söylemişti. Eğer babası onun erotik çalışmalarını bulmuş olsa, bütün resim malzemelerini yakardı. Resimleri bulan kasabanın başpapazı, Piskopos Humphrey olsa yanan Brenna’nın
kendisi olurdu.
“Damat… James… Düğün…” Gwyneth’in ağzından
çıkan kelimeler birbiri ardına dökülüyordu. Sanki panik
içerisinde çekiştirmiş gibi, altın saç tutamları, başlığının
altından çıkmıştı. Kelebek başlığı bir tarafa kaymıştı ve
tülden yapılmış peçesi her an düşecek bir şekilde saçında
asılı duruyordu.
Brenna fırçasını hint sümbülü yağının içerisine batırarak, kız kardeşi ona doğru yaklaşırken yüzüne sakin bir
ifade yerleştirdi. “Düğün bu sabah gerçekleşti, değil mi?”
Brenna saatler evvel büyük kabul salonunu doldurmuş olması gereken coşkulu sevinç çığlıklarını duymak için kulak kabartmış, sonra da konukların belki de bütün kaleyi
inletecek kadar kalabalık olmadığını düşünmüştü.
“Babam… Koruda… Gündoğumunda…” Gwyneth elleri titreyerek rüzgârda ürperen bir iskelet gibi döşemenin
üzerinde ilerledi. Neredeyse yerde kurumaya bırakılmış
oldukça büyük bir İsa’nın doğumu tablosuna takılıp düşecekti. “Erkekler… Silahlar…”
Brenna dudaklarını birbirine bastırdı; erotik tabloları
ile ilgili endişesi uçup gitmişti. Gwyneth eserin doğasını
fark etmek için fazlasıyla kendi dertlerine gömülmüştü.
“Derin bir nefes al, kardeşim.”
Birkaç kesik nefes içine çeken Gwyneth, Brenna’nın
elbisesinin koluna asıldı.
11
“Babam tutsak alındı!” diye zorlukla konuştu sonunda
Gwyneth.
Korku Brenna’nın karnında buz kesti sanki. “Tanrım!
Ne oldu?”
“Buraya gelirken babam düğün merasimine pusu kurdu ve İnfazcı da onu rehin aldı.”
İnfazcı.
James Vaughn, Montgomery Kontu. Kral’ın emriyle
kaçakçıları ve asileri yok etmek üzere görevlendirilmiş bir
adam.
Kız kardeşinin nişanlısı.
“Lanet olsun,” diye sövdü Brenna ve en son karşısında küfrettiğinde babasının onu nasıl dövdüğünü hatırladı.
Brenna, kız kardeşinin omuzlarından tutup sıktı. İnfazcı,
Kral Edward’ın mutlak otoritesini sorgulamaya cüret eden
herhangi birini derhal cezalandırırdı.
Söylendiğine göre bütün bir gemi tayfasını öldürmüş
ve mallara el koymuştu. Krallık adına cinayet ve hırsızlık.
Brenna ve babasının sorunları vardı ama o yine de babasıydı. Ve Brenna babasının bir canavarın ellerinde yok olmasını istemiyordu.
“Babam düğünü durdurmaya çalıştı.”
Brenna’nın donukluğu öfkeye dönüştü. Burada, odasında kilit altında hiçbir şeyden habersiz evdekilere neler
olup bittiğini bilmeden yaşadığı için bir hayal kırıklığı hissetti. “Hepsi o ahmak babamın mankafalığı yüzünden! Ne
halt etmeye Kont’a tuzak kurdu ki? Onunla evlenmeni
istediğini düşünüyordum.” Ve sen her zaman sana söyleneni
yaparsın.
“İstiyordu. Ama ben… Ben…” Gwyneth’in solgun kalp
12
şeklindeki suratından yaşlar dökülmeye başladı ve küçük
çenesinden yere damladı.
Brenna kız kardeşini omuzlarından tutup sarsma dürtüsüne karşı direndi. “Anlat bana.”
“Montgomery Kontu bir canavar! Son karısını soğukkanlılıkla öldürmüş.” Gwyneth elleriyle yüzünü kapatıp,
yüksek sesle, inleyerek ağlamaya başladı. “Onunla evlenmek istemedim ve bunu babama söyledim ve…”
“Hişş.” Brenna kız kardeşini omuzlarından tutup kendine çevirdi ve onu dört direkli karyolasına götürüp oturttu. Gwyneth kesik kesik soluyarak ağlarken Brenna’ya
sarıldı. Kaşları yeni alınmıştı ve üzerinden düğüne özgü
kullanılan kokular yayılıyordu: Taze lavanta, ipek ve kır
çiçekleri. Kıskançlık ince bir sızı gibi Brenna’nın kalbine
battı. İki kız kardeş de evlenmeyi reddetmişlerdi. Ama babası Brenna için hapsedilmeyi emrederken Gwyneth’i savunmak için savaşı göze almıştı!
Brenna kıskançlığını bir tarafa bıraktı ve resim masasının üzerindeki mor yüksükotu vazosuna gözlerini dikti.
Diğerleri onu unutmuştu ama Gwyneth çiçekler getirmişti.
Babasının Gywneth’i daha çok sevmesi kız kardeşinin
hatası değildi.
Gwyneth ara sıra gözlerini silerek ve burnunu çekerek
ağlıyordu.
Brenna, yatakta oturduğu yerden açık olan kapıya baktı
ve kız kardeşine daha sıkı sarıldı. Şimdi kaçmak için iyi bir
zamandı. Hazırdı: Yatağının altında, boya kapları ve domuz kılından yapılmış olan en sevdiği boya fırçasıyla beraber küçük bir paketin içinde altın ve yiyecekleri duruyor13
du. İtalya’da sahil boyunda bir manastır olan La Signora
del Lago’nun baş rahibesi olan Rahibe Isabella’dan da bir
mektup almıştı.
Gezici Peder Giffard, hafta sonlarında İtalya’ya gidecek olan bir gemide onun için bir yolculuk ayarlamıştı.
Bu tehlikelerle dolu bir yolculuktu ama Brenna’ya eşlik
edecek birinin onunla buluşması ayarlanmıştı. Brenna,
La Signora del Lago’ya varıncaya kadar erkek kardeşinin
evinde saklanmayı planlamıştı. Nathan, onun geleceğini
bilseydi, durdurmaya çalışırdı ama eğer Brenna onun kapısında dikilirse yüz çevirmezdi. Brenna aylardır gerekli
olursa diye korunabilmek için bıçakla talim yapıyordu.
Bohçasını kapıp kapı kilitli değilken ve kale karmaşa
içerisindeyken çıkıp gitmek kaçışını kolaylaştıracaktı. Kız
kardeşi Montgomery ile evlenecek, babası serbest kalacak,
Brenna da özgürlüğüne kavuşup kimse neler olduğunu
fark etmeden önce gitmiş olacaktı.
Bir iki dakika süren sinir krizinden sonra, Gwyneth
gözyaşlarıyla ıslanmış yüzünü Brenna’ya kaldırdı ve elbisesinin üzerindeki sedef düğmelerle oynamaya başladı.
Yatağın perdeleri titreşti.
“Gwyneth! Ne yapıyorsun?”
“Onunla evlenmezsem, Montgomery babamı gün batımında asmayı planlıyor. Ama ben bunu yapamam. Bana
yardım etmelisin.”
Tanrı aşkına. Brenna, Gwyneth’in parmaklarını düğmelerinden çekerek onun elini okşadı. “Sakin ol, kardeşim.
Montgomery bir kont, hem de zengin bir kont. Onunla
evlenmek bir fedakârlık değil.”
“Brenna…” Gwyneth tekrar gözyaşlarına gömülmüştü.
14
“Ben… Ben onu gördüm. Şeytanın ta kendisi! Bir adamı neredeyse çıplak elleriyle öldürüyordu, üç tane iri yarı
adam onu adamın üzerinden zor aldı.”
“Muhakkak ki bir sebebi vardır…”
“Hayır kardeşim, yoktu. Sebep adamın Kont’un yeni
ceketinin üzerine birkaç damla bira dökmüş olmasıydı.
Adele ve ben onu zırhı ve miğferi olmadan görmek için
turnuva alanından itibaren takip etmiştik. Kont korkunç,
yara izleriyle kaplı bir canavar… Yüzü normal bir insanınkinden çok daha beyaz, teni buruş buruş. Çocuklar o gelirken yolunun üzerinden kaçıyorlardı.”
Hızlı bir hareketle, Gwyneth elbisesinin üst kısmından
tehlikeli görünümlü bir hançer çıkardı. Bıçağın ağzı ancak
bir kadının avucuna sığacak kadar kısaydı ama keskin bir
şekilde parlıyordu. Hançerin küçük bir topuzu ve dikkat
çeken kırmızı bir yakutu vardı.
“Onunla evlenirsem ailemiz asla güvende olmayacak.
Kont’un ölmesi gerekiyor!”
Kız kardeşi aklını kaçırmıştı! “Sakin ol, Gwyneth. Bu
çılgınlık. Sen hiç kimseyi öldüremezsin.”
“Hayır, kardeşim, ben değil… Sen!”
“Ben mi?”
Gwyneth elindeki hançeri havaya kaldırıp İsa’nın doğuşunu ve onun cennete bakan saygıdeğer havarilerinin
bulunduğu bir sahneyi resmeden devasa kanvasın arkasındaki yarısı gizlenmiş boyalı ahşap hedefe doğrulttu. Brenna, mukavva ya da parşömen yerine Peder Giffard’ın bir
hediyesi olan kanvas kullanıldığı için bu eserden özellikle
hoşlanıyordu.
Gwyneth yeni resmin farkına bile varmadan “Bıçak ko15
nusundaki ustalığını biliyorum,” dedi. “Bıçakla yaptığın
çalışmaları…”
Brenna bu itham üzerine gözlerini kırpıştırdı ve kardeşinin resmin farkına varmamasına karşı duyduğu ufak
hayal kırıklığını bastırdı. Brenna’nın İtalya yolculuğuna
hazırlık niyetiyle saatlerce tahta parçalarına hançer sokup
durduğu doğruydu ama bir katil olduğu söylenemezdi.
“Bıçaklarım sadece korunmak için var!”
“O halde koru bizi.” Gwyneth hançeri havaya kaldırdı.
Şeytan tarafından ele geçirilmiş gibi hançer ellerinin arasında titriyordu. “İnfazcı’yı öldür. Bu özel bir bıçaktır. Adı
l’occhio del diavolo.”
İtalyanca, Brenna’nın üzerinde çalışmakta olduğu bir
dildi. L’occhio del diavolo: Şeytanın Gözü anlamına geliyordu. Bir hançer için ne kadar da tuhaf bir isimdi!
Brenna ayaklarının üzerinde sendeleyerek doğruldu;
üzerine boya bulaşmış bol elbisesi ayak bileklerinin hizasında dalgalandı. Kız kardeşi kendini doğramadan evvel bu
durumu kontrol altına almak en iyisiydi.
“Ver şunu bana, sersem! Kimse kimseyi öldürmeyecek.” Brenna kardeşinin elinden hançeri çekip aldı ve masaya ilerledi, boyalarını karıştırmak için kullandığı eşyaları
hızla itti ve l’occhio del diavolo’yu darmadağınık masanın en
uzak köşesine koydu. Terebentin ve hint sümbülü yağının
kokusu havaya yayılmıştı. Brenna çabuk bir el hareketiyle
nü portresini bir bez parçasıyla örttü.
Gwyneth’in haksızlığa uğramış gibi bakan yüz ifadesi
karşısında Brenna “Güzel ellerini yaralayacaksın kardeşim,” dedi.
“Şeytan çürütsün ellerimi.”
16
Tam o anda siyah-kahverengi, kavgacı bir teriyer olan
Duncan ve Brenna’nın küçük kız kardeşi Adele’in zayıf
bedeni odaya daldı. Adele de düğüne uygun olarak giyinmişti: Üzerinde süslü, işlemeli kollarıyla mavi kadife bir
elbise ve kafasında kule biçiminde tüllü bir başlık vardı.
Bir eliyle gri kedisi St. Paul’ü tutuyordu, diğer elinde ise
bir sopa vardı. Kabarık siyah saçları omuzlarına dökülmüş
ve kalçalarının üzerindeki süslü altın rengi kuşağa kadar
inmişti. Büyük çoban köpeği Panthos kesik kesik soluyarak onun peşinden odaya girdi.
Elindeki değneğin üzerine eğilerek, Adele de Gwyneth
gibi resimlerin farkına varmadan boyalı levhaların yarattığı
karmaşaya ilerledi. “Montgomery geldi! Babamı bağlayıp
dizlerinin üzerinde sürüklenerek getirmişler! Acele edin!
Evlilik töreninde Gwyneth’in yerini alıp Montgomery’yi
bu gece öldürmelisin.”
Brenna’nın bakışları bir kız kardeşinden diğerine gitti.
Brenna ikisinden de hiçbir yardım beklememişken onlar
bunu nasıl isterlerdi? Brenna tutsaklığı süresince geçen aylar boyunca ona eşlik eden aziz ve melek resimlerine baktı.
“Hiç kimseyi öldürmeyeceğim.”
“Bunu yapmak zorundasın,” diye ısrar etti Gwyneth.
“Aramızda bunu yapmak için şansı olan tek kişi sensin.”
Köpek havlamaya başladı ve Adele onu sakinleştirmek
için elini uzattı. Adele’in uzun yüzü düşünceli gözüküyordu.
“Zafer Montgomery’nin ölümüyle başlayacak. Rahip
Peter’ı gelin değişimiyle ilgili bilgilendireceğiz. Kalenin
dış avlusundaki mumun söndürüldüğünü gördüğün zaman İnfazcı’yı gerdek odasında öldüreceksin. Bu adam17
ların yerlerini aldığı ve kaleyi geri alıp babamızı serbest
bırakmaya hazır olduklarının işareti olacak.”
Sonra da baban seni sevecek, dedi zihninin içinden karanlık bir ses Brenna’ya. Ve bir yük yerine kahraman olacaksın.
“Bu delilik.” Brenna alışkanlıkla genellikle boynunda
asılı olan büyük, tahta haça uzandı. Haçın yerinde olmadığını fark ettiğinde, bir boya fırçasını aldı ve durmadan
parmaklarının arasında onu döndürmeye başladı. “İsa’nın
geliniyim. Kimseye zarar veremem.”
Gwyneth inanmayan bir yüz ifadesiyle ona baktı. “Babamın dediği gibi bir manastıra uygun yaratılışta değilsin.”
“Yine de hayatımı Tanrı’ya adamak niyetindeyim.”
Brenna iddiasını desteklemek umuduyla odanın içine yayılmış olan onlarca dini tabloyu işaret etti. Eğer sonu, bir
sürü veletle ilgilenmekten harap olup ilgisiz bir adamın
karşısında el pençe divan duran annesininki gibi olacaksa
ölmeyi yeğlerdi. Bir manastırda yaşamak çok daha iyiydi.
Piskopos Humphrey’in onun sanat eserlerini katedrallerin
tuvaletlerinden birine bile asmayı düşünmeyi reddettiği
gerçeği Brenna’nın İngiltere’den ayrılıp, kendi doğrularıyla güçlü olacağı İtalya’ya gitmesi gerektiğinin bir başka
kanıtıydı.
“Nişan alışını gördüm. Bir boya fırçasıyla bir hançeri
aynı özgüvenle kullanıyorsun,” dedi Adele. “Bu işi yapabilirsin.”
“Birkaç aylık çalışma bir şeyde usta olunduğu anlamına…”
“Bunu yapabilirsin!” Gwyneth, üzerindeki kürkü havada dalgalanarak ona doğru hızla döndü. “Beni Lord Brice’a
karşı korumuştun. Sör Edward’ın paçalarını tutuşturmuştun. Thomas’ı poposundan vurmuştun…”
18
“Yeter kardeşim, boşboğazlık etmeyi kes.” Brenna,
bunları duymamak için ellerini kulaklarına götürdü. Babası onu yeterince azarlamıştı. “O adamlar bunu hak etmişti. Ve…” Brenna etrafına, yatak odası hücresine bakındı. “Ben hâlâ cezasını çekiyorum.”
Gwyneth, Brenna’ya yaklaştı ve koluna dokundu. “İtalya’ya gitmeyle ilgili planlarını biliyorum. La Signora del
Lago’nun başrahibesiyle yazıştığından haberim var.”
Brenna kaşlarını çattı. Elbette, Gwyneth bunu öğrenmişti. Hizmetçiler tarafından tapınılan ve etrafına neşe saçan girişken biri olarak, Gwyneth kaledeki işleyişi çok iyi
bilirdi. Muhtemelen bu olayı ortaya çıkarmak için lanet
olası birkaç dikiş nakış işi yapmıştı.
“Sadece bu son işi yap. Biz de sana yolculuğa çıkmanda
yardım edelim. Babam kesinlikle sana manastıra girme iznini bahşedecektir.”
Takdis merasimine kabul edilmek için Brenna’ya gereken tek şey de bu izindi.
Adele, kuzguni saçlarının havalanmasına neden olarak
döşemenin üzerinde duran köpeğinin sırtına hafifçe vurdu. Duncan havladı ve sırtı üstü dönüp ayaklarını koşar
gibi hareket ettirmeye başladı.
“Montgomery ölür ölmez seni buradan hızla kaçıracak
adamlarımız var. Biz işaret verince onlar bu kapının dışında olacaklar ve Panthos seni nehrin kenarındaki güvenli
bir kulübeye giden arkadaki tünele götürecek.”
“Panthos mu?” Köpek. “Cinayet işleyeceğim sonra da
İnfazcı’nın adamlarının gazabından korunmak için bir köpeğin rehberliğinde kaçacağım, öyle mi?” Brenna kız kardeşlerinin delirmiş olduğunu düşündü.
19
“Evet,” dedi Adele sakin bir şekilde. Derin, koyu renk
gözleri heyecanla değil, zekâyla parıldıyordu. St. Paul uyuşuk bir şekilde kollarını öne doğru uzatıp gerindi ve yüksek sesli bir mırıltı çıkardı.
“Panthos’a senin içinde bulunduğun tehlikeyi anlattım
ve o da seni korumayı kabul etti. Duncan da seninle gelecek; o da tavşanları yakalamakta çok iyidir. ”
Brenna, her zaman sakin ve huzurlu olan kız kardeşine, sakat bacağının ve yeryüzünün karmaşasının üzerinde
o gizli ruhaniliğiyle dolaşan Adele’e şöyle bir baktı. İtiraf
etmek gerekirse Adele’in hayvanlarla esrarengiz bir bağı
vardı, ama Brenna’nın bir köpeğin kılavuzluğuna emanet
edilmesi ve bir diğeri tarafından ona yiyecek sağlanması
biraz fazla değil miydi?
“İkiniz de aklınızı kaçırmışsınız.”
Panthos kıçının üzerinde oturdu ve kafasını Brenna’ya
çevirdi.
“Sen de öyle,” dedi Brenna köpeğe.
“Lütfen, Brenna.” Gwyneth titredi ve gri-mavi düğün
elbisesi bu hareketle dalgalandı.
Gwyneth’in ipekli eteği, Brenna’nın kendi eski püskü,
solmuş yün eteğiyle tam anlamıyla zıttı. Babalarının bir kızını daha çok sevdiğinin bir kanıtı daha. Brenna göğüs kafesinde hissettiği sızıyı bastırdı. Keşke babasının kız kardeşine duyduğu sevginin yarısını olsun kazanabilseydi. Babası Brenna’nın bütün güzel kıyafetlerini yıllar önce alıp
kaldırmıştı. Brenna bir rahibe olarak zaten onları vermek
zorunda kalacaktı ama göğsü bu anının ağırlığıyla yine de
eziliyordu.
Gwyneth kafasından düşmekte olan başlığını ve peçesi20
ni sarı saçlarından çekip çıkardı ve onu Brenna’nın kafasına yerleştirdi. Tül peçe minik incilerle süslüydü. Şapkaya
kelebek şeklini veren ağır çerçeve Brenna’yı tuhaf ve yabancı hissettirmişti.
“Hemen hemen aynı boydayız. Eğer kızıl saçlarını
gizleyebilirsek, Montgomery şüphelenmeyecektir,” dedi
Gwyneth.
Brenna homurdandı. Bu süslü şapka sade elbisesinin
üzerinde oldukça garip görünüyordu. Boylarını bir kenara
bırakırsak, Gwyneth’le hiçbir benzer tarafı yoktu. Özellikle de Brenna kalçalarına kadar gelen buklelerini kestirdiğinden beri... Gwyneth’in saçları açıkken, kalçalarından
aşağıya uzanan parıldayan bir altın kütlesi gibiydi; Brenna’nınkiler ise kısa kesilmiş bir karmaşadan başka bir şey
değildi.
Brenna uzanıp kulağından başlayıp burnunun üzerine kadar uzanan yanağındaki yara izine dokundu ve bakır
rengi saçından bir iki tel kopardı. Bunlar hançerden bile
kısaydılar ve simetrik bile değildiler.
Brenna, Gwyneth’e “Eminim ki Montgomery senin
bütün İngiltere’deki en güzel kadın olduğunu duymuştur,” dedi.
Gwyneth ona sevimli bir bakış fırlattı ama bu iddiayı
reddetmedi. İkisi de Gwyneth’in güzelliğinin en çok babaları tarafından takdir edilen bir özellik olduğunu biliyordu, bu zengin erkeklerin dikkatini çekecek bir şeydi,
böylece babası İngiltere tahtını Kral Edward’dan kurtarma
gayesine yardım edecek daha fazla altın elde edebilecekti.
“Saçların için üzgünüm,” dedi Gwyneth yumuşak bir
ifadeyle. “Beni Lord Brice’dan kurtarmak için kendini
21
feda ettiğin için minnettarım. Saçlarını benim yerime geçebilmek için kesmen ve böylece de beni ondan kurtarman son derece cesurca bir hareketti.”
Cesurca mı? Lanet olsun. Bütün yapması gereken kendini Gwyneth olarak tanıtmaktı. Yüz ifadesini yumuşatan
o uzun güzel lüleleri olmadan Brenna’nın yüzü, adamın
korkup arkasından şeytan kovalıyormuşçasına kaçmasına yetmişti. Vebadan kaçıyor gibi koşmuştu Lord Brice.
Kimse yaralı, çirkin, saçları kırpılmış bir kadını eş olarak
istemezdi. Babasının Brenna’nın manastıra girmesine izin
vermesi gerektiğine dair bir başka sebep de buydu. Brenna
babasının inatçılığına içinden sövdü.
Babası neden bu kadar dik kafalıydı ki?
Brenna, kaybettiği lüleleri üzerinde durup düşünmeyi
reddederek “Olan oldu,” dedi. Bir ressamın ve bir rahibenin gösterişe ne ihtiyacı vardı ki?
Gwyneth uzanıp Brenna’nın kısa saçlarını okşadı. “Ama
saçlarının uzunluğunu özlediğini biliyorum. Saçlarının
ucunu nasıl çekiştirdiğini gördüm.”
Adele tekrar köpeğinin sırtına hafifçe dokundu ve köpek ufak daireler çizerek odada koşmaya başladı. “Saçtan
bahsedecek vaktimiz yok! Hemen giyin, Brenna. Yaranı
kapatmak için peçeyi kullan, yüzünü gizlemeye yetecek
kadar kumaş var. Bacağım topal olmasaydı yemin ederim
ki Montgomery’yi kendim öldürürdüm. Gwyneth’in yerine geçecek kadar ona benzemiyorum ve sadece bir gelin
Kont’u öldürecek kadar yanına sokulabilir.”
Brenna, kendisinin de güzeller güzeli Gwyneth’e benzemediğini söylemek için ağzını açmadan önce, Gwyneth
üzerindeki düğün elbisesini hızla çıkardı ve ona uzattı.
“Daha önce benim yerime geçmiştin, yine yapabilirsin.”
22
Üzerinde sadece kombinezonuyla kalan, Gwyneth,
Brenna’ya bir hayaleti anımsatmıştı. Geçmişinin hayaletini… Brenna’nın onu İtalya’da bekleyen yeni bir yaşamı
vardı. Açık olan kapıya doğru bakışlarını çevirip yatağın altında durmakta olan çantasını düşündü.
“Hepsine lanet olsun. Bu savaş beni ilgilendirmiyor,”
dedi Brenna. Gitmesi gerekiyordu. Hayatını kız kardeşini damat adaylarından kurtararak geçiremezdi. “O adamla
evlen ve babam da serbest kalsın. Görüntünle, Kont’un
iradesini kırmayı başarabilirsin.”
Tam o anda, kalenin merdivenlerinden yıldırım gibi
gürültülü ayak sesleri duyuldu.
Odanın kapısı ardına kadar açıldı.
Üç kız kardeş nefeslerini tuttular. Köpekler havladı
ve St. Paul yatağın altına saklandı. Brenna’nın hayatında
ilk kez gördüğü derecede iri yarı iki adam odaya girdiler.
Tamamen zincirden örülmüş bir zırhla kaplıydılar ve en
azından iki metre uzunluktaymış gibi görünüyorlardı.
Bir tanesi yüzünün tamamını kaplayan miğferinin altında öyle mavi gözlere sahipti ki, cehennem kömürleri
gibi yanıyorlardı. Elinde büyük bir pala tutuyordu. Diğerinin elinde de bir arbalet vardı. Askerler Brenna ve diğerlerine dikkatlice bakmadan önce yatağı, masayı, çantayı ve
tabloları gözden geçirdiler.
Üzerinde hâlâ kombinezonu ile durmakta olan Gwyneth, Brenna ve Adele’nin arkasına saklanmaya çalıştı.
Köpek yukarı doğru başını kaldırarak çılgınca havlıyordu.
Adele onu tasmasından tuttu ve çizmeli ayaklarını yere
daha da sıkı bastırdı. Kafasındaki başlık sallandı. Köpek
pencere boşluğuna zıpladı ve daha alçak sesle havlamaya
devam etti.
23
“Sustur şunu,” diye emretti arbaletli olan ve elindeki
silahı köpeğe doğru salladı. Adam uzun boylu, bir parmağı
eksik tehlikeli görünüşlü bir zorbaydı. Gwyneth, Brenna’yı terli eliyle sıktı.
Fısıltı halinde çıkan birkaç kelime ile Adele, Panthos’u
sakinleştirdi. Duncan kuyruğunu kıstırıp St. Paul’ün yanına yatağın altına girdi.
Kötücül mavi gözleri olan adam “Gelinimi almak için
buradayım. Hanginiz o?” diye sordu. Adam, görünüşüne
göre onun gün ışığına benzer güzelliğinden etkilenerek
Gwyneth’a doğru ilerledi. Zincirden zırhı ona doğru ilerlerken ses çıkarıyordu, insandan çok bir hayvan gibiydi.
Elleri kocamandı, vücudu kaslıydı.
Küstah eril bir varlık. Lanet olsun.
Bu adam, Lord Brice’dan bile daha kötüydü.
Kız kardeşini çiğ çiğ yerdi.
Gwyneth, adamın vahşi elleri kombinezonun temiz
kumaşına dokunurken, Brenna’ya çaresiz bir bakış fırlattı. Brenna’nın nabzı düzensiz bir biçimde boynunda
atıyordu. Yatağının altında duran çantasına son bir bakış
atarak öne doğru adım attı ve Gwyneth’i sertçe arkasına
itip canavarla yüzleşti. Kız kardeşinin bu iblis tarafından
gasp edilip ırzına geçilmesine izin vermeyecekti. Bıçaklar
konusundaki ustalığı yeterli olmalıydı. Brenna adam onun
yara izini ve düzensiz bir şekilde kesilmiş saçlarını göremememesi için, sessizce Gywneth peçesini Brenna’nın
yüzüne indirdiği için şükretti.
“Sizin gelininiz benim, lordum. Bana sadece düğün elbisemi giymek için kısa bir süre verin.” Ve de hançeri saklamam için.
24
Download

BENİ SENDEN KURTAR