ON ÜÇ
KUTSAL YADİGAR
1
ON ÜÇ KUTSAL YADİGAR
Orijinal Adı: The Thirteen Hallows
Yazarı: Michael Scott & Colette Freedman
Genel Yayın Yönetmeni: Meltem Erkmen
Çeviri: Alp Sanlı
Editör: Aslı Güçlü
Düzelti: Fahrettin Levent
Düzenleme: Nurhan Seyrekbasan
Kapak Uygulama: Berna Özbek Keleş
1. Baskı: Mart 2014
ISBN: 978-9944-82-810-9
YAYINEVİ SERTİFİKA NO: 12280
© 2011 Michael Scott & Colette Freedman
Türkçe Yayım Hakkı: Aslı Karasuil aracılığı ile
© Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Baskı ve Cilt: Kitap Matbaacılık
Davutpaşa Cad. No: 123 Kat: 1 Topkapı / İstanbul
Tel : (0212) 482 99 10 (pbx)
Fax : (0212) 482 99 78
Sertifika No: 16053
Yayımlayan:
Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Osmanlı Sk. Osmanlı İş Merkezi 18/4-5 Taksim / İstanbul
Tel: (0212) 252 38 21 (pbx) Faks: (0212) 252 63 98
İnternet adresi: www.epsilonyayinevi.com
e-mail: [email protected]
2
ON ÜÇ
KUTSAL YADİGAR
Michael Scott
&
Colette Freedman
Çeviri: Alp Sanlı
3
4
Savaştan artakalan tek şey hatıralarıydı. Dünyayı olduğu gibi
hatırlıyorlardı: Yeni ve ham bir dünya. Tüm canlıların efendileri
oldukları bir dünya. İnsanoğlunun yalnızca bir sürü gibi güdüldüğü, katledildiği ve yenildiği bir dünya.
İnsanoğlunun tadını hatırlıyorlardı... Tatlıydı. İnanılmaz güzeldi.
Fakat hatıraları acıyla lekelenmişti: Gerçekte çocuk olmayan
bir çocuğun onları dünyadan kovmasının hatırasıyla. Onları
Öteki Dünya’ya hapsetmesinin hatırasıyla.
Böylece iblisler yeni bir plan yaptılar. Hazırlık süreci yüzyıllar
aldı ve görevi yerine getirecek en uygun adayı beklerken bir yüzyıl
daha geçip gitti. Sabırlıydılar çünkü zamanı insanoğlu gibi ölçmüyorlardı ve ödülleri gerçekten muhteşemdi. Planları oldukça
basitti: Dünyalar arasındaki kapıyı açmak için yadigarları bir
araya getirmek.
İhtiyaç duydukları tek şey doğru ajanı bulmaktı: Mutlak bilgi
için yanıp tutuşan ve bu amaç doğrultusunda her şeyi yapmaya
hazır bir insanı.
Bu yüzden beklediler.
5
6
25 EKİM, PAZAR
1
Bir kadın öldü.
Altmış altı yaşında, sağlıklı, enerjik, nadiren içen ve sigara
kullanmayan biriydi. Uykuya dalmış ve bir daha uyanmamıştı. Ailesi ve arkadaşları yas tuttu, bir cenaze töreni düzenlendi,
çiçekler sipariş edildi, son görevler yerine getirildi.
Viola Jillian heyecandan yerinde duramıyordu.
O kadınla hiç tanışmamıştı, öldüğünü duyana kadar varlığından bile bihaberdi. Fakat öldüğüne sevinmişti. Böyle hissettiği için içten içe utanıyordu ama yine de bunu pek takmayacak kadar bencildi. Ne de olsa kadının ölümü ona inanılmaz bir fırsat sunmuştu. Böyle bir fırsat - kendine sürekli
hatırlattığı üzere - nadiren ele geçerdi, ele geçtiğinde ise ona
sıkıca tutunmak gerekirdi. Bu onun fırsatıydı. Elizabeth Tay7
lor gözlü, balıketli o esmer kadın Drury Lane Tiyatrosu’nun
oyun topluluğunda birkaç hafta zaman geçirmişti. Ölen kadın
başrol oyuncusunun annesiydi ve yapımcılar Viola’ya ertesi
akşam Nancy’nin rolünü üstleneceğini bildirmişlerdi.
Genç kadın sahneye ilk kez çıkmasını izleyecek yeterli sayıda basın mensubu olacağından emin olmak adına neredeyse
erkek arkadaşı sayılan gazeteciyle görüşür görüşmez perişan
haldeki Nancy’ye başsağlığı dilemeye gitmişti. Bu onun fırsatıydı ve bu fırsattan mümkün olduğunca istifade etmeye kararlıydı.
Viola Jillian her zaman bir yıldız olmak istemişti.
Genelde Pazar günleri oyuncu grubundaki diğer kızlarla bir
şeyler içmeye çıkardı ancak Batılı düzgün bir yıldıza dönüşmek için iyice dinlenmiş olmak istiyordu. Viola tiyatronun
tarihini biliyordu: Her büyük yıldız şans eseri keşfedilmişti. Ve
bencil kalbinin derinliklerinde büyük bir yıldız olduğunu biliyordu. Keşfedilmesine dair hayaller kuruyordu. Bunun altından kalkabilecek kadar yetenekli ve güzeldi, dahası sahnenin
ötesine geçip filmlerde rol almayı arzuluyordu.
Daha önce EastEnders ve Coronation Street adlı İngiliz pembe dizilerinde küçük roller oynamıştı ama ikinci, hatta beşinci
altıncı planda kalmaktan bıkmıştı ve bu rollerin üstüne yapışmasından korkuyordu. Neredeyse yirmi dört yaşındaydı; geriye fazla zamanı kalmamıştı. Diğerleri Ku Bar’da içebilirlerdi
ama o eve, yatağına gidecekti.
Bardan erken ayrılıp Soho yakınlarındaki dairesine yürümeye karar verdiğinde dışarıda bulutsuz ve huzur verici muhteşem bir sonbahar gecesi hâkimdi.
Viola ensesinde bir ürperti hissettiğinde bardan uzaklaşalı
iki yüz metre bile olmamıştı. Hayatı boyunca dans etmiş ve
8
izleyicilerden birinin odağı haline gelen bir dansçının ne gibi
hislere kapıldığını deneyimlemişti.
Biri tarafından takip edildiğini biliyordu.
Gece on bir buçukta Londra sokakları Pazar gecesi âlemcileriyle dolu olurdu. Viola çantasını göğsüne doğru çekti ve
Shaftesbury Caddesi’nde ilerlerken adımlarını hızlandırdı.
Son zamanlarda bölgede bir dizi şiddet içeren soygun olayı
yaşanmıştı ve Viola bu olaylardan birine kurban gitmek istemiyordu. On dakika içinde dairesine varmış olacaktı. Her
köşe başında arkasına bakıyor, ensesindeki ürpertiyi hissetmeye devam etse de kimseyi göremiyordu. Daha az kalabalık olan
Dean Sokağı’ndan hızla geçti ve neredeyse boş olan Carlisle
Sokağı’na vardığında yarı koşar haldeydi.
Ancak yaşadığı binaya girip kapıyı ardından kapadığında
kendini rahatlamış hissetti. Psikiyatrıyla artan endişe ataklarını konuşacağına dair zihnine not düştü. Bir oyuncu için hayatı oldukça sıradandı ve onun gibi birinin saldırıya uğrama olasılığı neredeyse imkânsızdı. Nancy’nin bilindik şarkılarından
birini mırıldanırken haline güldü. Koridorda durdu, günün
postalarına bakıp tarihi geçmiş birkaç faturayı attı ve yakın
zamanda Regent Sokağı’nda açılmış olan Anthropologie mağazasının hediye çekini sakladı. Zihni daha önemli meselelere
odaklanırken Nancy’nin kırmızı elbisesinin biraz daha dekolte
verilerek düzenlenmesi konusunda kostüm sorumlusunu ikna
edip edemeyeceğini düşündü.
Merdivenlerden çıkmaya başladığında 1C’deki Bayan
Clay’in dairesinden boğuk haykırış sesleri geldiğini işitti.
Viola genelde başkalarının işine burnunu sokan biri değildi
(özellikle de karşısındaki sürekli olarak onun çok fazla gürültü
yaptığından şikâyet eden yetmişlik bir teyze ise) bu yüzden
9
basamakları çıkmaya devam etti. Ardından kırılan bir camın
belirsiz şıngırtısı duyuldu. Viola durup aşağı yöneldi: Ters giden bir şeyler vardı.
Yaşlı kadının kapısının önünde durdu, yüzünü serin ahşaba dayayıp gözlerini kapadı ve dinledi. Fakat işitebildiği tek
şey nefes nefese kalmış birinin solumasıydı.
Diğer komşuları uyandırmamaya çalışarak usulca kapıyı
tıklattı. Yanıt gelmeyince zile bastı. Çaykovski’nin 1812 Uvertürü kapının öteki tarafından yankılandı. Viola bir an için bu
duyduğunun kapı zili olduğunu düşünse de çok geçmeden
bunun Bayan Clay’in genelde sabahları dinlediği klasik müzik
kanalı olduğunu anladı.
Kapı hâlâ açılmamıştı.
Tekrar zile bastı ve müzik sesinin tuhaf bir şekilde yükseldiğini fark etti. Yaşlı kadının dairesinden bu kadar geç bir saatte
ses geldiğini daha önce hiç duymamıştı. Bayan Clay’in kalp
krizi geçirmiş olabileceğini düşündü birden. Sağlık durumunu aklından geçirdi, kadın yaşına göre oldukça dinçti. “Temiz
taşra havası,” demişti bir keresinde Viola’yı drama okulunda
edindiği sigara alışkanlığı yüzünden eleştirirken. “Ben küçük
bir kızken taşrada yaşardık. Öylesi temiz bir hava insanı ömür
boyu besler.”
Viola parmağının ucu plastik yüzeyin üzerinde beyazlaşıncaya kadar zili sert bir şekilde tekrar çaldı. Belki de Bayan Clay
şu anda uygunsuz biçimde yüksek olan müzik sesi yüzünden
zili duymuyordu. Viola cevap alamayınca çantasını karıştırıp
anahtarlığını çıkardı. Yaşlı kadın “acil bir durum olursa diye”
aylar önce ona dairesinin anahtarını vermişti.
Anahtar yığını arasından doğru olanı bulup kilitte döndürdü ve kapıyı açtı. Daireye adımını atar atmaz yüzüne tür10
lü kokular çarptı: Nahoş bir dışkı kokusuna karışan keskin
bir metal kokusu. Viola irkildi, bir eliyle lambanın düğmesine ulaşmaya çalışırken diğer eliyle ağzını kapadı. Düğmeye
bastı ancak hiçbir şey olmadı. Dar koridora ışık süzülmesini
sağlamak adına dairenin kapısını açık bırakarak ilerledi... Ve
ayaklarının altındaki halının su olamayacak kadar kıvamlı bir
sıvıyla ıslanmış olduğunu fark etti. Neyin üstünde duruyordu?
Bunu bilmek istemediğine karar verdi; her ne ise yıkandığında
geçeceğini ümit etti.
“Bayan Clay? Bayan Clay?” diye seslendi müziğe karşın.
“Beatrice? Ben Viola Jillian. Her şey yolunda mı?”
Yanıt yoktu.
Yaşlı kadın kalp krizi geçirmiş olmalıydı ve Viola’nın şimdi
gidip bir ambulans bulması gerekecekti - sonra da muhtemelen tüm geceyi hastanede geçirecek ve sabaha bir pislik gibi
görünecekti.
Viola oturma odasının kapısını iterek açtı. Ve durdu. Buradaki koku daha da keskindi, ekşi idrar gözlerini yakıyordu.
Yansıyan ışıktan görebildiği kadarıyla oda harap durumdaydı.
Güzel müzik etrafını saran yok oluşla alay edercesine çalmaya
devam ediyordu. Her bir mobilya parçası ters dönmüş, şöminenin iki yanında duran sandalyelerin kolçakları sökülmüş ve
pembe çiçekli kanepe ikiye ayrılmıştı. Çekmeceler yerinden
çıkarılıp boşaltılmış, duvarlardaki resimler parçalanmıştı. Yerde duran Victorya dönemini yansıtan antika ayna üstünden
geçilmişçesine tuzla buz olmuştu. Bayan Clay’in muazzam
cam figür koleksiyonu da artık halının üstündeydi.
Bir hırsızlık vakası.
Viola sakinleşmeye çalışarak derin bir nefes aldı. Daire soyulmuştu. Peki ama Bayan Clay neredeydi? Yıkımın ortasın11
dan geçerken ayağının altındaki cam kırıkları çıtırdadı. Olay
anında yaşlı kadının burada olmadığını umut etti, yine de içgüdüsel bir şekilde onun burada olduğunu biliyordu. Beatrice Clay gece vakti dairesinden pek çıkmazdı. “Çok tehlikeli,”
derdi.
Yatak odasının kapısını aralarken yerdeki kitapların ahşaba sürtündüğünü duydu. El yordamıyla lambanın düğmesine
bastı ama yine hiçbir şey olmadı. Koridordan süzülen ışığın
güçsüz parıltısında bu odanın da harap edildiğini, yatağın üstüne yığılmış battaniyeleri güç de olsa görebiliyordu.
“Beatrice? Benim, Viola.”
Yatağın üstündeki yığın kıpırdanıp hareket etti ve Viola
tam o anda alçak bir soluk sesi işitti. Zar zor içeri girdi ve yaşlı
kadının kafasını gördü. Kavrayıp geri çekerken battaniyenin
ıslak ve sıcak olduğunu hissetti. Yataktaki kadın kıvranıyordu.
Piç kuruları muhtemelen onu bağlamışlardı. Viola bir diğer
battaniyeye uzanıyordu ki yatak odasının kapısı gıcırdayarak
ardına kadar açıldı ve yatağın üzerine ışık saçıldı.
Beatrice Clay’in boğazı kesilmişti ancak öncesinde vücudu
korkunç şekilde parçalara ayrılmıştı. Yine de tüm bu korkunç
yaralara rağmen kadın hâlâ hayattaydı, ağzı ve gözleri açıktı,
hırıltılı bir şekilde nefes alıp veriyordu.
Genç kadının çığlığı boğazında düğümlendi.
Yatağın üstüne bir gölge düştü.
Dehşete kapılan Viola kapı girişini dolduran siluetle yüzleşmek için arkasına döndü. Işık nemli, çıplak bir vücudu
aydınlatıyordu. Viola oradakinin uzun boylu, kaslı bir adam
olduğunu görebiliyor, ancak ters açıdan vuran ışıktan ötürü
adamın suratını seçemiyordu. Adam sol kolunu havaya kaldırdı ve ışık tuttuğu mızraktan damlayan sıvıyı görünür kıldı.
12
Odaya adım attığında Viola artık onun kokusunu alabiliyordu: Ter ve metalik kanın zengin etli misk kokusu.
“Lütfen...” diye fısıldadı Viola.
Işık mızrağın bıçağı üzerinde titreşti. “Acı verici darbe mızrağının önünde eğilin.” Adam korkunç bir şekilde sinir bozucu olan 1812 Uvertürü’nü elindeki ölümcül silahla bir orkestra şefi edasıyla yönetti ve müzik zirveye tırmanırken genç
kadının üstüne atıldı.
Acı yoktu.
Viola göğsünün altında ani bir soğukluk hissetti, sonra da
onu kucaklayan sıcaklığı. Sıvı karnından damlıyordu. Konuşmaya çalıştı ama kelimeleri şekillendirecek kadar nefeslenemedi. Artık odadaki ışığın farkındaydı: Buz gibi mavi ve yeşil
alevler mızrağın yaprak şeklindeki bıçağının etrafında kıvılcımlar saçıyordu.
Bıçaklanmıştı - Yüce Tanrım, o mızrak ona saplanmıştı.
Mızrağın sapının etrafında kıvrılan alevler yükselerek silahı tutan eli aydınlattı. Viola her iki eliyle yarasına bastırarak
dizlerinin üstüne çökerken adamın rahatsız edici bir şekilde
yakışıklı ve uzun olduğunu fark etti.
O kadar uzundu ki...
Uzun, karanlık ve yakışıklı.
Genç kadın görüşünün kendisine oyun oynayıp oynamadığını ya da acının yargısını etkileyip etkilemediğini düşünerek
odaklanmaya çalıştı.
Mızrak yükseldi, soğuk alevler saldırganın başına sıçrayıp
adamın yüzünü aydınlattı.
Viola onun gözlerini gördüğünde yarınki gösteride Nancy’nin rolünü oynayamayacağını anladı.
Viola Jillian asla bir yıldız olamayacaktı.
13
26 EKİM, PAZARTESİ
2
“Bir tane daha,” dedi Judith Walker kedisi Franklin’e bir
tonbalığı konservesi açarken. Bir çöp kutusunun arkasından
kurtarılmış olmasına rağmen bu tekir tam bir yiyecek eleştirmeniydi ve konserve tonbalığından başka hiçbir şey yemiyordu. Judith sevgili kedisinden bir nebze olsun teselli bulmaya
çalıştı ancak kedi karnını doyurmakla meşguldü.
Bir ölüm daha ve işte korktuğu başına gelmişti.
Judith, Bea Clay ile bundan yetmiş yıl önce çocukken tanışmıştı ve ikili on yıllar boyunca oldukça yakın bir arkadaşlık geliştirmişlerdi. Daha bir ay önce Judith Londra treniyle
onun yanına gitmişti ve genç kızlar gibi kıkırdayarak National
Gallery’nin etrafında dolanmadan önce birlikte çay içmişlerdi.
Aralarındaki bağ kardeşten de öteydi. Evlilikler, boşanmalar,
14
çocuklar, torunlar ve yaşlılığın getirdiği rahatsızlıklar boyunca
hep yakın kalmışlardı. Mektuplar e-postalara dönüşürken herhangi bir kapı komşusundan daha yakın olmalarını sağlayan
düzenli yazışmalarına her zaman devam etmişlerdi.
Judith Bea’yla İkinci Dünya Savaşı sırasında, ikisi de tahliye edilen bir çocukken, Galler’de karşılaşmıştı ve o andan itibaren arkadaş olmuşlardı. Judith arkadaşını ne zaman düşünse
onun oltu taşı rengindeki siyah gözlerini ve gözlerinin rengiyle
uyumlu, tarandığında elektriklenen kalın telli saçlarını anımsardı.
Zavallı Bea. Hayatında öylesine çok acı, öylesine çok kayıp
olmuştu ki. Üç kocasını gömmüş ve tek çocuğundan uzun yaşamıştı. Şimdiye kadar hiç görmediği New York’ta yaşayan bir
torunu vardı ve oldukça yalnızdı.
Yetmiş dört yaşındaki çoğu insan oldukça yalnızdı.
Bea her zaman kısa çubuğu çekiyor gibiydi. Kıtlık ve buhran yıllarına şahit olmuş, sonrasında emlak değerlerinin fırlamasıyla biraz para kazanma şansı yakalamış, ancak fiyatların
daha da artabileceğini düşünürken evini satmakta çok geç kalmıştı. Bir sonraki durgunluk dönemi ekonomiye sert bir darbe indirdiğinde ise fiyatlar tepetaklak olmuş, Bea çoğunlukla
öğrencilerin ve kendisinden yaşça küçük sanatçıların yaşadığı
bir apartmanda küçük bir daireye taşınmak zorunda kalmıştı.
Son e-postasında Londra’dan ayrılmaktan ve kıt birikimleriyle
son günlerini Cotswolds’daki bir bakımevinde geçirme ihtimalinden bahsetmişti.
Judith ona katılabileceğini söyleyerek espri yapmıştı. Kalçasındaki arterit yüzünden kulübesinde dolanmakta bile zorluk
çekiyordu ve bakımevleri genellikle tek katlıydı. Son e-postalarından birinde bir bakımevinde kalsalar eşit ölçüdeki inatçı
15
hassasiyetleriyle “belalı ikili” olarak görülebileceklerine dair
şakalaşmışlardı. Ve geri kalan günlerini kuzeyin sükûnet dolu
güzelliği içinde yan yana geçirebileceklerine dair: Okuyarak,
kart oyunu oynayarak ve huzurun keyfini sürerek.
Bir anda duygularına yenik düşen yaşlı kadın oturdu. “Artık çok geç,” diyerek pencere pervazına sıçrayan ve ona aldırmayan Franklin’e dert yandı. Acı bir şekilde gülümsedi: Öldüğünde hayata bir kedi olarak dönmek ve tüm gün yalnızca yiyip uyumak isterdi. Neredeyse gönülsüzce Guardian gazetesini
aldı ve haberi tekrar okudu. Yaşlı bir kadının kanlı ölümüyle
ilgili haber üçüncü sayfada yarım paragrafa sığdırılmıştı.
Emekli Kadın ve Yardımına Koşan Komşusu Öldürüldü
Londra’da polis Beatrice Clay’in (74) ve yardımına koşan
komşusu Viola Jillian’ın (23) vahşice öldürülmesini araştırıyor. Dedektifler dul olan Bayan Clay’in gece geç saatte
hırsızları fark ettiğini ve hırsızlar tarafından yatağa bağlanıp
ağzı bir yastık kılıfıyla tıkanan kadının nefes yetmezliğinden
öldüğünü düşünüyorlar. Polis bir kat yukarıda yaşayan Bayan Jillian’ın bir ses duyup aşağıya indiğini varsayıyor. Hırsızlardan biriyle giriştiği mücadelede genç kadın ölümcül bir
şekilde bıçaklanmış.
Judith gözlüğünü çıkardı ve gazetenin üstüne koydu. Burnunun direğini sıktı. Haberin anlatmadığı şey neydi? Bilinçli
olarak saklanan şey neydi?
Örgü çantasının içinden yakın zamanda bileylenmiş bir
makas çıkardı ve haberi gazeteden dikkatlice kesti. Daha sonra bu haberi kupür albümüne ekleyecekti. Ölüm ilanı listesi
kabarıyordu.
16
Bea Clay beşinci ölümdü. Son iki ay içindeki dördüncü
ölüm. Ya da en azından öğrendiği beşinci ölüm. Londra’da
yaşlı bir kadının öldürülmesi sekiz satırdan az bir yer tutuyorsa, diğer yaşlıların kaza sonucu ya da farklı türdeki ölümleri
birçok kişi tarafından umursanmıyor bile olabilirdi.
Ve Judith tüm kurbanları tanıyordu.
Millie ilkti. Mildred Bailey on yıl önce evinde ölmüştü.
Yeğeniyle birlikte Galler’deki bir çiftlik evinde yaşayan yatalak
kadın korkunç bir kazanın kurbanı olmuştu.
Judith daha sonra bunların birer kaza olmadığını fark edecekti.
Millie Galler’den hiç ayrılmamıştı. Ebeveynleri Blitz* sırasında öldürülmüştü ve Millie o dönemde Gallerli bir çift
tarafından evlat edinilmişti. Judith Millie’yi hatırlıyordu, bir
grup çocuğun en büyüğü ve kesinlikle en beceriklisiydi. Sekiz yaşındayken, bir grup tahliye edilecek çocuğa, özellikle de
üç gün içinde üç buçuk milyon çocuğun kırsal alana tahliye
edildiği Fareli Köyün Kavalcısı Operasyonu sırasında dört buçuk yaşında olan çocuklara bakma görevini üstlenmişti. İkinci
Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Alman hava araçlarının tüm
büyük şehirleri bombalayacağına ve gelecek nesillerin yaşamasını sağlamak adına çocukların kırsal alana tahliyesinin tek
yol olduğuna inanılıyordu. Dört yüz çocuk Galler’in uzak batı
ucundaki Pwllheli’ye tahliye edilmiş ve aralarında Judith’in de
bulunduğu on üç kişiden oluşan küçük bir grup ise Madoc’un
dağlık kırsalına götürülmüştü. Tahliye edilen çocukların on
ikisi sonunda evlerine dönmüş ancak Millie burada kalmıştı.
* İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık’ın Nazi Almanyası tarafından 7 Eylül 1940
ile 16 Mayıs 1941 tarihleri arasında aralıksız bombalandığı döneme verilen ad.
17
Ölüm ilanına göre Mildred her nasılsa tekerlekli sandalyesinden düşüp merdivenlerden yuvarlanmış ve metal tırabzanlardan biri göğsüne saplanmıştı.
Judith bunu korkunç bulmuştu.
Talihsiz. Beklenmedik. Zamansız.
Ta ki bir sonraki ölüme dek.
Judith Thomas Sexton’ı hiçbir zaman sevmemişti. Tommy
küçükken bile bir zorbaydı. Kıvırcık kızıl saçlı, kahverengi
gözlü, şişman bir çocuktu. Kendinden küçüklere sıklıkla işkence eder, durmaksızın onlarla uğraşırdı. Büyüdükçe daha da
amansız bir zorbaya dönüşmüştü; gençliğinde hayatını borç
tahsil ederek idame ettirmiş, emekliliğinden sonra tahsilat
acenteliği ve tefecilik yapmıştı. İki ay önce Brixton’da polisin mafya hesaplaşması dediği bir olayda katledilmişti. Ölümünün vahşeti basının ilgisini çekmişti: Bedeni boğazından
kasıklarına kadar açılmış, kalbi ve ciğerleri sökülmüştü. Gazeteler bu habere MODERN KARINDEŞEN LONDRA’DA
başlığını atmışlardı.
Judith Sexton’ın öldürülmesine şaşırmamıştı. Tommy’nin
kötü bir sonla karşılaşacağını her zaman biliyordu. Düşman
bombardıman uçakları üstlerinden geçerken çocuğun dikkat
çekmek amacıyla fenerini açarken yakalandığı ve fena bir dayak yediği o geceyi hâlâ hatırlıyordu. Çocuk sonrasında cezasının amacına değer olduğundan bahsetmişti: Uçakların kasabayı bombalamasını umut ediyor çünkü bir ceset görmek
istiyordu.
Üç hafta önce Georgina Rifkin’in öldüğünü duyduğunda
Judith ilk kez korkudan buz kesmişti. Sırrı bilen iki kişinin
ölümü bir rastlantıydı. Üç kişinin ölümü ise tesadüften fazlaydı. Emekli bir öğretmen olan Georgie National Express’in ray18
larına düşmüştü. Daha sonra Judith internette yaşlı kadının
kollarının ve bacaklarının tren raylarına bağlanmış olduğuna
dair çıkan söylentileri keşfetmişti.
Yalnızca dört gün önce Nina Byrne Edinburgh’da ölmüştü.
Basın emekli kütüphanecinin dairesinin mutfağında yemek
yaparken yanlışlıkla kaynar yağ dolu tencereyi üstüne devirdiğini açıklamıştı. Judith Nina’nın asla yemek yapmadığını
biliyordu.
Ve şimdi Bea.
Daha kaç tanesi vahşice öldürülecekti?
Judith Walker kurbanların sistematik bir şekilde katledildiğini biliyor ve sıranın ne zaman kendisine geleceğini merak
ediyordu.
Judith ayağa kalktı ve güneşten solmuş bir fotoğrafı şömine rafından alıp pencereye yöneldi. Fotoğrafı güneşe doğru
çevirip üç düzensiz sıra halinde duran on üç gülümseyen yüze
baktı. Bu arkada duran yaşça büyük çocuklarla ve onların
önünde diz çökmüş daha küçük çocuklarla bir sınıf fotoğrafı
olabilirdi. Siyah-beyaz fotoğraf uzun zaman önce sarı-kahverengiye dönmüştü ve yüzlerdeki detayları fark etmek oldukça
zordu. Mildred, Georgina ve Nina arka sırada ayakta duruyor,
birbirlerinin omzuna kolaylıkla attıkları kollarıyla sekiz yaş
bağımsızlığını ortaya koyuyorlardı.
Sırıtan Tommy Bea’nın sol tarafında diz çökmüştü. Judith
ise Bea’nın diğer yanında bağdaş kurmuş oturuyordu: İki kızın
da üzerinde aynı çiçekli elbise vardı, ikisinin de kurdeleli siyah
saçlarının bukleleri omuzlarına sarkıyordu. Bu küçük esmer
kızlar kardeş sanılacak kadar birbirlerine benziyorlardı.
Bu çocukların beşi artık ölüydü.
Judith bir daha asla kullanmayacağına ant içtiği bastonun19
dan destek alıp küçük kulübesinde dolanarak tüm pencerelerin ve kapıların kilitli olduğundan emin oldu. Onun için
geldiklerinde bu engelin ne kadar etkili olacağını bilmiyordu
ama yine de belki ona yanında taşıdığı reçeteli hapları yutabilecek kadar zaman kazandırırdı.
Polise gidebilirdi, fakat yalnız başına yaşayan ve kedisiyle
konuştuğu bilinen yaşlı bir kadının ipe sapa gelmez laflarına
kim inanırdı ki? Polislere ne anlatacaktı? İkinci Dünya Savaşı
sürecinde birlikte tahliye edildiği beş çocuğun öldürüldüğünü
ve sırada kendisinin olabileceğini mi?
“Bize neden birinin sizi öldürmek istediğini düşündüğünüzü açıklayın, Bayan Walker?”
“Çünkü ben İngiltere’nin on üç kutsal yadigarından birinin koruyucusuyum.”
Judith gülümseyerek merdivenin başında durdu. Bu düşünce ona bile oldukça gülünç geliyordu. Yetmiş yıl önce de
bugünkü kadar şüphelenmişti.
Yaşlı kadın bir sonraki adımını atmadan önce tırabzanı ve
bastonunu iyice kavradığından emin olarak merdiveni usulca
çıkmaya başladı. İki yıl önce düşüp sağ kalçasını kırmıştı.
Yetmiş yıl önce ihtişamlı bir savaş dönemi sonbaharında on üç
çocuk Galler dağlarının gölgesindeki bir kasabaya yerleştirilmişti.
Birçoğu evinden ilk kez ayrılıyor ve ilk kez bir çiftlikte kalıyordu.
Bu büyük bir maceraydı.
1940 yazında çiftliğe gelen aksakallı adam ise yalnızca başka bir merak unsuruydu. Ta ki onlara büyü ve folklor hakkında vahşi ve harika hikâyeler anlatmaya başlayana dek.
Judith anahtarı çevirip kullanmadığı yatak odasının kapısını iterek açtı ve toz zerrecikleri akşamüstü güneşinde uçuşurken kontrol edilemez bir biçimde havasız alanda hapşırdı.
20
Download

ON ÜÇ KUTSAL YADİGAR