Kitabın Adı: ANNEMİN MASALI
Esenler Şehir Düşünce Merkezi
Proje Koordinatörü: Sevilay Acar
Çizimler: Demirhan Kadıoğlu
Kapak ve Tasarım: FSM iletişim
Yazarlar:
Gülten Akıncı: Ev hanımı, iki çocuk annesi. İlkokul mezunu. Anne Üniversitesi
II. Dönem katılımcısı. “Bu eğitimleri almak, böyle bir projede yer almak
benim için gerçekleşmesi çok zor hayallerdi. Ancak Esenler Belediyesi
sayesinde gerçekleşti. Artık benim için zor hayal diye bir şey bulunmuyor.”
Nergis Saygın: Ev hanımı, iki çocuk annesi. Lise mezunu. Anne Üniversitesi
I. Dönem’den mezun olduktan sonra üniversite sınavına girerek kazanmış
olup, eğitimine devam etmektedir. “Hayatımız tercihlerimizin toplamıdır. Biz
Anne Üniversitesi’ni tercih ederek, başarıya giden yolu bulduk. Belediye
Başkanımızın biz annelere sağladığı imkanlarla ilk kitabımızı çıkardık.
Esenlerli annelerin bundan sonra neler yapabileceğini, bu eğitimlerin
olumlu dönüşlerini, başarıları gururla dinleyeceğiz.”
Yüsra Yalgı: Ev hanımı, lise mezunu, üç çocuk annesi. Anne Üniversitesi
I. Dönemden mezun olduktan sonra üniversite sınavına girerek kazandı.
“Esenler Belediyesi’nin biz kadınların yolunu aydınlatmak için elimize
tutuşturduğu bu meşaleyi ben de başka hayatları aydınlatmak için
tutuşturacağım. Katkısı olan herkese gönülden teşekkürler…”
Yayın Tarihi: Mayıs 2014
Adres: Oruç reis mah. Vadi cad. No:3 Giyimkent
Tel: 438 29 64
E-mail: [email protected]
facebook: Esenler Belediyesi Anne Üniversitesi
twitter: EsenlerKUTUPHANE
Sevim Tercanlı: Ev hanımı, iki çocuk annesi. Anne Üniversitesi I. Dönem
mezunu ve Açık Öğretim Fakültesi’nde halen okuyor. “Hayalim olan üniversite
amfisinde değerli hocalarımızdan ders dinlemekti. Beni bu hayalime
kavuşturan belediyemize ve emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunarım.”
Şükran İzmirli: Bir çocuk annesi ve okul servis hostesi olarak çalışıyor.
“Ben hayata güzel bakardım, aldığım eğitimlerle şimdi daha da güzel
bakıyorum. Anne Üniversitesi I. Dönemden mezun olduktan sonra açık
liseye kaydoldum. Hayalim, oğlum ile aynı zamanda üniversite öğrencisi
olmak. Okumak öyle güzel bir şey ki…”
Remziye Akpınar: Ev hanımı, dört çocuk annesi. “Çocukluğumda yokluk
çoktu. Aman bitmesindi, aman bir kaç gün daha idare edebilelimdi her
şey. Su yoktu, elektrik yoktu, sözde vardı ama hep kesikti işte. O zamanlar
en sevdiğim şey kitap okumaktı. Kitap okuyup hayallere dalardım. Doktor
olmayı isterdim. Esenler Belediyesi’nin projesi olan Anne Üniversitesi
II. döneme katıldım. Mazide kalan hayallerimi yeniden canlandırdınız.
Anneyim, anneanneyim ve ÜNİVERSİTELİYİM.”
ALI
S
A
M
N
ANNEM
Başkan Amca’dan
Sevgili çocuklar,
Sizler bizim yarınlara dair umutlarımızsınız. Yaptığımız çalışmalarla
Esenler’i sizin yarınlarınız için Huzur ve Umut Şehri haline getirdik.
Sizler için yaptığımız çalışmalara bir yenisini daha ekledik. Esenler’de
yaşayan annelerin yazdıkları ve daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış
masalları derledik ve kitap haline getirdik. Bu kitapta bizim kültürümüze
dair örnekler bulacaksınız. Eğer sizin de annenizin bir masalı varsa
mutlaka yazmasını sağlayın ve o masal daha sonraki kitaplarda yer alsın.
Sevgili çocuklar,
Masal kadar güzel bir Esenler için herkesin elinden gelen gayreti
göstermesi gerekiyor. Sizler de ülkemizin daha iyi yerlere gelmesi
için çok okumalı ve çok çalışmalısınız. Eğer her gün yeni bir şeyler
öğrenmiyorsanız bilin ki o gününüzü boşa geçirmişsinizdir. Hayat bize
Allah’ın bir emanetidir ve onu boşa geçirmemiz gerekir.
Yapmanız gereken bir başka önemli şey ise, anne babanızı asla
üzmemektir. Anne ve babalarınız sizin için birer masal kahramanıdırlar.
Unutmayın ki, anne babayı sevmek ve saymak Allah’ın da çok seveceği
bir davranıştır.
M. Tevfik GÖKSU
Belediye Başkanı
İÇİNDEKİLER
5
9
ALA İNEK
REMZİYE AKPINAR
ALTIN YÜREK
ŞÜKRAN İZMİRLİ
17
AĞLAYAN KAHVALTI
NERGİS SAYGIN
BAHADINLI İLE KEZBAN
SEVİM TERCANLI
PAMUK NİNE
21
REMZİYE AKPINAR
İYİLİK
37
GÜLTEN AKINCI
25
29
KELEBEĞİN ARZUSU
YÜSRA YALGI
5
AĞLAY
AN KAHVALTI
Nergis SAYGIN
6
AĞLAYAN KAHVALTI
Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde zayıf, çelimsiz, esmer, uzun saçlı yedi yaşında bir kız varmış. Adı
Ece imiş. Annesi Ece’den son zamanlarda pek bir şikâyetçi olmaya başlamış. Ece kahvaltı yapmak istemiyor,
okula aç gidiyormuş. Annesi kahvaltı yapmalısın, yoksa büyüyemez ve derslerinde başarılı olamazsın dedikçe
Ece, küçük bir kız olmak hiç kolay değil, bana karışmalarına kızıyorum; ne yiyeceğime, ne zaman yiyeceğime
karışmasalar olmaz mı? diye homurdanıyormuş. Bu konuda Ece’nin en sevdiği kişi dedesiymiş. Çünkü dedesi
yemek yemesi için onu hiç zorlamıyormuş ve annesine kızıyormuş. Zorlamayın benim kızımı acıkınca yer,
diyormuş.
Annesi, son zamanlarda Ece’de yeni alışkanlıklar görmeye başlamış. Artık sütünü içmiyor, hep lavaboya
döküyormuş. Bal yemiyor, midem bulanıyor diyormuş. Peynir ve yumurta da yemiyormuş.
Artık annesinin bu konuya el atma zamanı gelmiş. Ece’yi karşısına almış,
- Güzel kızım, sana hazırladığım kahvaltıyı yemezsen, ellerin, kolların, bacakların hiç kuvvetli olmaz. Dişlerin
çürür, saçların dökülür, dudakların buruşur, cildin kırışır, boyun kısa kalır. Yani anlayacağın, tam bir nineye
benzersin, deyip Ece’yi aynanın karşısına götürmüş. Şimdi kendine bak uzun saçlı, dişleri bembeyaz,
yanakları kırmızı güzel bir kız mı olmak istersin, yoksa yaşlı bir nine gibi görünmek istersin? demiş.
Ece çok şaşırmış. Annesi Ece’nin güzel bir kız olmak istediğini nasıl da keşfetmiş. Ama annesini sadece
dinlemiş. Kahvaltı yapmama konusunda ısrarlıymış.
Derken bir gün Ece çok hastalanmış. Annesi onu doktora götürmüş. Doktor amcası Ece’yi muayene ettikçe,
- Hımmm… diyor. Bak sen, diyor. Anladım, diye mırıldanıyormuş.
7
Ece, hayretle doktor
amcanın yüzüne bakıp, ne
demek istediğini anlamaya
çalışıyormuş. Sonunda
muayene bitmiş doktor amcası
Ece’yi kaldırıp,
- Eveettt… Küçük hanım
hastalığını bulduk. Dişlerinin,
midenin, kemiklerinin
ve bağırsaklarının bana
söylediğine göre sen hiç kahvaltı
yapmıyormuşsun. Onları aç
bıraktığın için de zayıf, dirençsiz
düşüp, mikroplara yenilmişler.
Senden çok şikâyetçiler. Bizi
aç bırakıyor, dediler bana.
Küçük hanım, vücudundaki
arkadaşlarını üzmezsen, onlara
iyi bakarsan ve aç bırakmazsan,
senin güçlü olmana yardım
edecekler. Çünkü senin çabuk
iyileşmeni istiyorlar, demiş.
8
Ece annesini dinlemediği için çok üzülmüş. Doktor amcayla bir anlaşma yapmış; her gün kahvaltısını yapacak
ve her şeyden yiyecekmiş. Doktor amcası kendini çabuk toparlaması için bir de serum takmış Ece’ye. Ece o
gün evde yatıp, dinlenmiş.
Sabah uyandığında güzel bir kahvaltı masası onu bekliyormuş. Hep birlikte masaya oturmuşlar. Annesi
Ece’nin tabağına kahvaltılıklardan koyarken hepsi bir ağızdan;
- Hayıııırrr!!! diye ağlayıp, bizi Ece’nin tabağına koyma. O bizi sevmiyor. Yemek istemiyor, diyorlarmış. Ece
şaşkınlık içerisinde gözlerini açmış kahvaltılıklara bakıyormuş. Kahvaltılıkları ne kadar üzdüğünü anlamış.
- Ağlamayın, hepinizi teker teker yiyeceğim, demiş. Çatalını ilk peynire batırmış. Arkasından zeytin, domates,
yumurta, bal, süt, salatalık derken bir bakmış, tabağındaki her şey bitmiş.
Artık Ece tabağındaki kahvaltıları iştahla bitirip onların ağlamalarına izin vermiyormuş. Kahvaltılıklarla
Ece arasında güzel bir iş bölümü başlamış. Ece onları ağlatmayıp yediği için onlar da mutlu olup Ece’nin
vücuduna iyi bakıyorlarmış. Ece ve kahvaltılar mutlu bir şekilde her sabah masada buluşuyorlarmış.
9
ALA İNEK
Remziye AKPINAR
10
ALA İNEK
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, ben
anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam düştü beşikten, babam düştü peşime, koşa koşa Kaf Dağı’nın
ardında bir köye ulaştım. Dallarında rengarenk çiçekleri olan ağaçlarla bezeli bu köyde fakir bir aile yaşarmış.
Bunların bir kız, bir oğlan iki çocukları ve bir de ala inekleri varmış. Bu fakir ailenin mutluluğu ne yazık ki uzun
sürmemiş. Anne yakalandığı hastalık sonucu ölmüş. Babaları da tekrar evlenmek zorunda kalmış. Üvey
annenin de bir kız, bir oğlan çocuğu varmış. Üvey anneleri çocukları hiç sevmezmiş ve çok kötü davranırmış.
Çocukların adlarını asla söylemezmiş. Onları kendi taktığı “Tunalar” ismiyle çağırırmış. Tunalar aşağı, Tunalar
yukarı... Erkek olan küçük olduğu için ablası ona sahip çıkarmış. Ama elinden de pek bir şey gelmezmiş. Üvey
anneleri bunları hep sokakta tutar, ala ineği otlatmaya kıra, çayıra gönderirmiş. Ellerine de azık olarak, ottan,
samandan yaptığı ekmeği verirmiş. Beslenemedikleri için çocuklar zayıflayıp, güçten düşmeye başlamışlar.
Ala inek çocukların bu durumuna çok üzülmüş ve bir gün dile gelmiş.
- Tunalar o ekmekleri bırakın. Benim boynuzlarımı emin. Birinden süt, birinden bal gelecek. O sizi besler,
demiş.
Çocuklar hemen ekmekleri hayvanlara yedirip, ala ineğin boynuzlarını emmeye başlamışlar. Bu durum böyle
uzun müddet sürüp gitmiş. Günler, aylar birbirini kovalamış. Çocuklar büyümüş ama ne bir hastalık, ne de bir
zayıflama belirtisi yokmuş. Üvey anaları bunun sebebini merak etmiş. Kendi çocuklarına;
- Yarın Tunalar’ı takip edeceksiniz. Onlara mutlaka biri yardım ediyor olmalı. Ne yaptıklarını bana
anlatacaksınız, demiş.
Sabah olunca, Tunalar ekmeklerini ve ala ineği alıp, çıkmışlar. Çocuklar da peşinden takibe başlamış. Otlağa
varınca, Tunalar ekmekleri hayvanlara yedirip, ala ineğin boynuzlarını emmeye başlamışlar. Karınlarını iyice
11
doyurmuşlar. Çocuklar bunu görünce koşup, annelerine gördükleri her şeyi anlatmışlar. Üvey anneleri,
- Vay, vay… Demek öyle, ben onların kısmetlerini kesmeyi bilirim. Görür onlar, demiş.
Bir tekne hamur yoğurmuş. Yufka açıp, onları saçta iyice kurutup, kendi yatağının altına sermiş. Akşam
kocasının geleceği saatte de yatağa yatmış. Kendi çocuklarını da sıkıca tembihlemiş,
- Annemiz çok hasta deyin, demiş.
Kocası gelince, karısının yanına gitmiş ki ne görsün. Kadın, yatak döşek yatıyor.
- Ne oldu sana? diye sormuş.
Kadın,
- Bey, bey, ben ölüyorum. Bak kemiklerim kütür kütür kırılıyor, demiş ve yatakta sağa sola kıpırdamış. Her
kıpırdadığında da çıtır çıtır kuruttuğu ekmekler kırılıyormuş.
Adamcağız, bu karısı da ölecek diye çok korkmuş.
- Ne yapacağız? Hemen bir hekim çağıralım, demiş.
Ama hekim nerede? Orası küçük bir köymüş. Kadın,
- Yok bey, sordum ben komşulardan bilenlere. Ala ineğin etinden yersem iyileşirmişim. Onu hemen kesmen
lazım, demiş.
Adamcağız,
- Ama çocuklarım onu çok seviyorlar. Nasıl keserim? demiş ama nafile.
12
Yapacak başka çare yokmuş. İçeride bunlar
olurken, iki kardeş de, ahırda ala ineğin
yanındaymış. Ala inek yine dile gelmiş.
- Tunalar beni dikkatle dinleyin. Babanız beni
kesecek. Bu, üvey anneninizin bir tuzağı. Siz
sakın benim etimden yemeyin. Benim bütün
kemiklerimi toplayıp, bir çukura gömün. Aradan
biraz zaman geçince gidip, çukura bakın, demiş.
Tunalar ağlamaya başlamışlar.
- Hayır, seni kestirmeyiz, demişler.
Tam bu sırada babaları çocukların yanına gelmiş.
- Ananız çok hasta, biliyorsunuz çocuklar. Onun
iyileşmesi için ala ineği kesmek zorundayım.
Yoksa o da ölecek, demiş.
Çocuklar yalvarıp, ağlamışlar fayda vermemiş. Babaları ala ineği kesmiş. Tunalar, ala ineğin etinden hiç
yememiş, kemiklerinin de hepsini toplayıp bir çukura gömmüşler. Tabi anaları da iyileşmiş. Gel zaman, git
zaman köye bir tellal gelmiş.
- Sarayda davet var. Herkes davetlidir, diye bağırıyormuş.
Herkes davet için hazırlanmaya başlamış. Tunalar,
13
- Ana biz de gelecek miyiz? demişler.
Üvey annelerinin yüzünde sinsi bir gülümseme oluşmuş.
- Tabii ki geleceksiniz, size verdiğim işleri bitirin, ondan sonra gelin, demiş.
Bir çuval buğdayı, külün içine karıştırmış.
- Bunu ayıklayın.
Ocağın üstüne boş bir kazan koymuş.
- Bunu da ağlayarak gözyaşlarınızla doldurun, sonra da gelin, demiş.
Tabii ki çocuklar, onun verdiği bu işlerden gidemeyeceklerini anlamışlar. Ama yine de buğdayı külden
ayıklamaya başlamışlar. O sırada kapı vurulmuş. Uzak bir köyde oturan teyzeleri onları ziyarete gelmiş.
- Ne oluyor çocuklar burada? deyince çocuklar da olanları anlatmışlar.
Teyzeleri akıllı bir kadınmış. Hemen kalburla buğdayı eleyip, küllerinden ayırmış.
Birazını bırakmış.
- Ananızın geleceğine yakın tekrardan başına oturursunuz, şüphelenmesin, demiş.
Çeşmeden su getirip kazanı suyla doldurmuş, içine de biraz tuz atıp karıştırmış.
- Gözyaşları da tamam, demiş.
Çocukları öpüp, evine gitmiş. Tunalar iş bittiği için rahatlamışlar.
14
- Nasılsa davete gidemeyeceğiz. Hem kıyafetimiz de yok, anamız anlar, en iyisi ala ineğin kemiklerine
bakmaya gidelim, demişler.
Kemikleri koydukları kuyuyu açmışlar. Bir de ne görsünler. Gözlerine inanamamışlar. Kuyunun içi altınlar,
ipek elbiseler, çeşit çeşit kıymetli hazineler ile doluymuş. Hemen giyinip kuşanmışlar ve davete gitmeye karar
vermişler. Erkek çocuk ceplerini çivi ile kız ise altınla doldurmuş. Atlarını da süsleyip, davete gitmişler. Davet
yerine varınca,
- Peri padişahının oğlu ile kızı geldi, diye herkes bağrışmaya başlamış.
Yemişler, içmişler eğlenmişler. Oğlan oynarken çiviler saçılmış. Biri de üvey analarının gözüne gelmiş. Kız
oynarken de altınlar saçılmış. Böylece gitme vakti gelmiş. Atlarına atlayıp, analarından önce eve varmak için
atlarını dehleyip durmuşlar. Ormandaki bir su yalağının yanından geçerken, kızın parmağındaki yüzük suyun
içine düşmüş. Fakat almaya vakitleri olmadığı için yollarına devam etmişler. Kuyunun yanında soyunup,
eşyalarını gerisin geriye çukura koymuşlar ve üzerlerini kapatmışlar. Eski kıyafetlerini giyinip eve koşmuşlar.
Tam işlerin başına oturacaklarken anaları ve kardeşleri eve gelmiş.
- Ahh! Tunalar davet çok güzeldi. Peri padişahının oğlu ile kızı geldi. Oğlan oynarken çivi saçıldı. Biri de benim
gözüme geldi. Kız oynarken altın saçıldı. Ama bir gözüm görmediği için sadece bir altın bulabildim. Keşke siz
de gelseydiniz, altın toplardınız, demiş.
Tunalar bir ağızdan,
- Ne yapalım anacığım, sen bizi götürmedin ki, demişler.
Aradan günler geçmiş. Son zamanlarda sarayda bir telaş, prensin atına bir türlü su içiremiyorlarmış.
Meğerse ormandaki yalak, atın su içtiği tek yermiş. Fakat at bir türlü su içmiyor seyisler de ne yapacaklarını
15
bilmiyorlarmış. Prense haber
vermişler. Prens sebebini
araştırmalarını söylemiş.
Seyisler suyun içini ararken
kızın yüzüğünü bulmuşlar.
Yüzük çıktıktan sonra at kana
kana su içmiş. Bu haberi
hemen prense bildirmişler.
Prens yüzüğü almış ve bu
kimin parmağına olursa
onunla evleneceğini ilan
etmiş. Aramışlar, taramışlar.
Sıra yüzüğün asıl sahibine
geldiğinde yüzük kızın
parmağına olmuş. Tabii bu
durum üvey annenin hiç
hoşuna gitmemiş ama belli
etmemiş. Kızını çok seviyormuş
gibi, ondan ayrılamıyormuş
gibi davranmış. Hep beraber
saraya gitmişler. Prens kızı
görür görmez çok sevmiş.
Kırk gün kırk gece düğün
yapmışlar. Üvey anne, kızın
16
bu mutluluğunu çekememiş. Bir gün üvey kızını alıp dere kenarında yürüyüşe çıkarmış. Üvey kızını bir anda
itip, dereye atmış. O esnada büyük bir alabalık kızı yutuvermiş. Üvey anneden başka hiç kimse kızın nerede
olduğunu bilmiyormuş. Erkek kardeşi rüyasında,
- Ablacığım ablacığım, üvey anne tuttu seni, attı seni, alabalıklar yuttu seni, diye her akşam sayıklıyormuş.
Bir gün prens bu durumdan şüphelenmiş.
- Bu çocuk her akşam bu sözleri sayıklıyor, bunun bir anlamı olmalı, demiş kendi kendine.
Kızın en son gezmeye gittiği derenin kenarında dolaşırken, derenin içinden bir ses duymuş. Bu eşinin
sesiymiş.
- Üvey annem tuttu beni, attı beni, alabalıklar yuttu beni.
Bu sözleri işiten prens, balığın su yüzüne çıkmasını beklemiş. Çıkar çıkmaz da yakalamış. Balığın karnından
kızı çıkarmış. Prens hemen kızı alıp, saraya dönmüş. Dönüş yolunda kız, üvey annesinin yaptığı her şeyi
anlatmış. Prens üvey anayı ve çocukları çağırıp onlara;
- Kırk katır mı, yoksa kırk satır mı istersiniz? diye sormuş.
Üvey ana,
- Kırk satırı ne yapayım? Kırk katırı ver de, satıp memlekette yerim, demiş.
Prens hepsini kırk katıra bağlayıp, dağ bayıra salmış. Onlar da böylece cezalarını çekmişler. Saraydakiler
mutlu mesut yaşamlarına devam etmişler. Gökten üç elma düşmüş. Biri bu masalı anlatana biri dinleyene biri
de yazana...
17
ALTIN YÜ
REK
Şükran İzmirli
18
ALTIN YÜREK
Ülkenin birinde, çok uzak diyarlarda küçük bir köy varmış. Bu köyde güzel insanlar yaşarmış. Bu insanların
dışları güzel olduğu gibi kalpleri de güzelmiş. Kimseyi kırmazlar, kötü söz söylemezlermiş. Bu köyde Afrikalı
bir kadın da yaşarmış. Kadıncağız, uzaklardan kendi yurdundan, kaçarak bu köye gelmiş ve yerleşmiş. O bu
köyde özgür bir insanmış… Köyde yaşayanlar onu çok severmiş.
Günlerden bir gün, nehir kıyısında çocuklar oyun oynuyorlarmış. Afrikalı kadın da oradan geçiyormuş.
Çocukların birbirleri ile tartışmaya başladıklarını görmüş. Tartışma büyümüş… Büyümüş…. Afrikalı kadın,
gidip onları sakinleştirmek istemiş.
- Çocuklar yapmayın, siz arkadaşsınız, demiş.
Ama çocuklar kesinlikle kadını duymuyorlarmış. Kadın çaresizce onları izlerken, çok kötü bir şey olmuş.
Çocuklardan biri sinirlenerek elinde tuttuğu ekmeği nehre atmış. Afrikalı kadın bunu görünce çok üzülmüş.
Çocuğa dönüp;
- Bu yaptığın çok kötü, ekmeği yere atmamalısın, demiş.
Fakat çocuk, kadına aldırış bile etmemiş. Diğerleri ile tartışmaya devam etmiş. Ekmek parçası sulara kapılmış
giderken, zavallı kadın da peşinden koşmaya başlamış. Belki yakalarım umuduyla, koşmuş, koşmuş... O an
birden ekmeğin seslendiğini duymuş.
- Ben aç bir insanın karnını doyurabilirdim. Beni buradan almalısın!
Afrikalı kadın;
- Allahım o ekmeği almam lazım, diyormuş kendi kendine.
19
Ekmeğin sesine cevap vermiş.
- Seni mutlaka alacağım, dayan geliyorum, güzel
ekmekcik, demiş ve daha hızlı koşmaya başlamış.
O sırada kadınının ayağı takılıp nehre düşmüş.
Nehrin suları hem kadını, hem de ekmeği
sürüklemeye başlamış. Çocuklar bu durumu
görünce hemen tartışmayı keserek telaşlı gözlerle
olanları izlemeye başlamışlar. Ne yapacaklarını
şaşırmışlar. Köye dönüp haber verseler, çok
geç olacak. Hemen bu fikirden vazgeçmişler.
Etrafta kadını kurtaracak yardım edebilecekleri
bir şey de yokmuş. Çok korkmuşlar. Öylece
kalakalmışlar. Kadın sularda sürüklenirken, nehrin
kenarında sulara doğru eğilmiş kalın bir ağaç dalı
görmüş. Hemen ona tutunmuş, kendini yukarı çekmeyi başarmış. Çocuklar onun kurtulduğunu görünce çok
sevinmişler. Hemen yanına koşup;
- İyi misiniz? diye sormuşlar.
Kadın, güçsüz bir şekilde başını hafifçe öne eğmiş. Sırılsıklam ıslanmış. Konuşacak gücü yokmuş. Güçlükle
kıyıya çıkarak toprağa ayak basmış. Çocuklar da onun etrafına toplanmışlar. Afrikalı kadın, avucunda sıkıca
tuttuğu ıslak ekmeği, çocuklara uzatarak;
- Benim geldiğim ülkede, bu nimete kavuşmak için dua eden birçok
20
kardeşim var. Lütfen ona böyle davranmayın. Ne kadar değerli olduğunu ancak onun yokluğunda
anlayabilirsiniz, demiş.
Elinde tuttuğu ekmek dile gelmiş.
- Ahh, çocuklar ekmek olup, sizlerin eline ulaşana kadar geçtiğim aşamaları bir bilseniz, beni böyle rahat
atamazdınız. Tarlada bir buğday olarak başlayan serüvenim, fırında sıcacık pişip sofralarınıza geldiğimde
son buluyor. Biliyorum, ben olmadan yemeğin tadını alamazsınız. Yemekte ne var? diye sorduğunuzda,
anneleriniz yemeklerin ismini sayar ama beni söylemeye gerek duymaz. Çünkü ben olmadan zaten yemeğe
oturulmaz. Aslında beni en çok çocuklar sever. Okuldan gelir gelmez annelerinizden ilk önce çikolata
sürülmüş bir dilim ekmek isteyeniniz çoktur. Ya da reçelli, ballı, peynirli… Hatta tostu da çok seversiniz. Bensiz
kahvaltı da yapmazsınız. Tarlada çalışan bir çiftçinin ayranının yanında ana menüyümdür. Zengin, fakir tüm
sofralarda başköşedeyim. Fırından dumanım üzerimde tüterken alıp, tereyağ sürüp yemeyi de çok seversiniz.
Bir de benim yokluğumu düşünün. Yemekten bu kadar lezzet alabilir misiniz? Tabii bir de yiyecek başka hiçbir
şeyi olmayan insanlar sadece benimle hayata tutunuyorlar. Beni fırlatıp atarken bir daha düşünün çocuklar
olur mu? demiş gülümseyerek.
Ekmeğini fırlatıp atan çocuk;
- Bir daha ekmeğimi atmayacağım, demiş.
- Biz de, demiş diğer çocuklar. Başlarını sallayıp onu onaylamışlar.
Afrikalı kadın duydukları karşısında çok duygulanmış. Gözlerinden yaşlar süzülmüş. Gözyaşları elindeki
ekmeğe damladıkça inci tanesine dönüştürmüş ekmeği. Kadının avucundaki ekmek parçası artık pırıl pırıl
parlayan bembeyaz inci taneleri oluvermiş. Kadın her bir inci tanesini çocuklara hediye etmiş. Hep birlikte
mutlu bir şekilde evlerine dönmüşler. O günden sonra birbirlerini hiç bırakmamışlar…
21
BAHA
DINLI İ
LE KEZBAN
Sevim TERCANLI
22
BAHADINLI İLE KEZBAN
İç Anadolu’nun sert ikliminde fazla yeşil olmayan bozkır bir köy varmış. Köy halkı çok verimli olmayan
topraklarında kendilerine anca yeterlermiş. Zamanlarının çoğunu bağ bahçede geçirirlermiş. Hayvancılıkla da
kendi yiyeceklerini elde edecek kadar uğraşırlarmış.
Köyde gençler çalışmak için büyük kentlere gittiği için yaşlı ve çocuklar çoğunluktaymış. Çocukların eğlenmek
için oyuncakları falan yokmuş. Ya çamurla, ya da koyun, kuzularla oynarlarmış.
Köyün ileri gelenlerinden Ziver Bey, en çok tarla ve hayvana sahipmiş. Hayvanlarına baktırmak için ırgat
tutarmış. Bağ bahçe işlerine de köylü yardım edermiş. Bu kadar varlığa rağmen ağanın çocukları yaşına
gelmeden vefat ediyorlarmış. Üç kız çocuktan sonra Allah bir kız daha vermiş ağaya. Kızının bir dediği iki
olmuyormuş. Nazlı büyümüş küçük Kezban. Onun da oyuncakları çamurdan toplar, bilyeler, annesinin diktiği
bebek ve babasının işe yaramaz diye kasaba satmak istediği Bahadınlı adlı bir mandaymış. Bahadınlı uyuz mu
uyuz, yerinden zorla kalkan, üşengeç, sümsük bir hayvanmış. Bütün gün diğer mandalar çalışırken ağa onun
yavaşlığından bıktığı için bir köşede oturur geviş getirirmiş. Görüntüsü heybetli olsa da kendisi mızmız hayvanın
tekiymiş. Küçük Kezban daha yürümeye başlamadan Bahadınlı ile tanışmış. Bahadınlı, Kezban’ın ağanın biricik
kızı olduğunu sanki bilerek ona uysal davranırmış. Kezban kızın her dediğini o da yaparmış. Kezban kızın,
eziyetlerine bile ses çıkarmazmış. Küçük Kezban koca mandayı kulağından tutar istediği yere götürürmüş. Ağa,
biricik kızının en iyi oyun arkadaşına sesini çıkarmıyormuş. Aynı köyde Nizam dayının da görenleri ürküten bir
mandası varmış. Çok heybetli, iri yarı, kızgın bakışlı, sırtında su duracak kadar geniş bir mandaymış. Nizam
dayı bir gün Ziver Bey’e;
- Gel senin mandayla, Bahadınlı ile benim Toromanı dövüştürelim, demiş.
23
24
Ziver Bey de işe yaramayan mandadan kurtulurum umuduyla, tamam, demiş. Ama Ziver Bey’in bir şartı
varmış. Hayvanlar dalaşırken ip atmayacaklarmış. İp atmak demek, kavganın ortasında hayvanları ayırmak
demekmiş. Kimin kazandığı belli olmazmış.
Ziver Bey sümsük mandasının dövüşemeyeceğini sandığı için tamam demiş. Bahadınlı’nın boyunları çıtak, yarı
içe dönük, Toroman’ın boynuzları ise yarı yeri dışa dönükmüş. Her iki hayvanın da boynuzlarını yağlamışlar.
Bahadınlı havaya girmiş. Zafer kazanacak boğa edasıyla Toroman’ın karşısına geçmiş. Öylece duruyormuş.
Ziver Bey, “Ne yapıyor bu sümsük hayvan?” diye Bahadınlı’ya dönerek;
- Ne duruyon Bahadınlı? demesiyle Bahadınlı Toroman’a doğru koşmuş.
Sahibinden ilk defa emir alan hayvan, Toroman’ın kulağının arkasını yırtmış. İlk darbenin etkisiyle Toroman
kaçmaya başlamış. Özgüvenini yitiren Toroman köyün etrafında dört dönüyormuş. Bahadınlı’nın sümsük
halinden eser kalmamış bir şekilde Toroman’ı kovalıyor, tuttuğu yerde yağlı boynuzlarını rastgele batırıyormuş.
Nizam Dayı Toroman’ı kan revan içinde görünce dayanamamış ip atmak zorunda kalmış. Bahadınlı kasap
korkusuyla canavara dönüşmüş. Toroman da kendi cüssesine güvenmenin bedelini çok kötü ödemiş.
Toroman’ın sahibi, bu daha iflah olmaz deyip Toroman’ı kasaba satmak zorunda kalmış. Bahadınlı’ya gelince
savaş kazanmış komutan edasıyla bir ağaç altına yatmış, geviş getirmekteymiş. Kezban kız Bahadınlı’ya bir şey
olmadığına çok sevinmiş, mandasıyla gurur duyuyormuş.
25
İYİLİK
Gülten AKINCI
26
İYİLİK
Develer tellal iken, pireler berber iken, zamanın birinde Kaf Dağı’nın ardında, Ali ve Ayşe adında bir çift, küçük
bir kulübede yaşarlarmış. Ali ve Ayşe kalpleri çok temiz, herkese iyilik eden, sevgi dolu iki insanmış. Günler
geçtikten sonra kalpleri kadar güzel bir kızları olmuş. Günler, aylar, yıllar geçmiş kızları büyümüş, serpilmiş.
Dillere destan bir güzelliği olmuş. O diyarın en zengini olan Hüseyin Ağa’nın oğlu, Ali ve Ayşe’nin kızı Hatice’yi
çok beğenmiş. Babasına bu durumu anlatmış. Hüseyin Ağa’da, Hatice’yi oğluna almış. Dillere destan bir düğün
yapmış. Aradan aylar geçmiş, kızlarını çok özleyen Ali ve Ayşe onu görmeye karar vermişler. Yola çıkmışlar ve
yolda topallayan bir tilki görmüşler. Ayşe tilkiye çok acımış.
- Yazık ayakları çok üşümüş. Hadi ayakkabılarımızı verelim, demiş.
Ayakkabılarını tilkiye giydirip, yola devam etmişler. Yolda giderken rüzgârda titreyen bir fidan görmüşler. Fidana
da hırkalarını vermeyi kararlaştırmışlar. Daha sonra uzun bir yoldan sonra kızlarının evine varmışlar. Hallerini
gören kızları, bu hallerinin sebebini sormuş ve onlar da başlarından geçenleri anlatmışlar. Kızları onlara yeni
kıyafetler vermiş. Ama bu yol macerasını duyan Hüseyin Ağa, Ali ve Ayşe’yle alay etmiş. Hiç fidana hırka verilir
mi? Tilkiye ayakkabı verilir mi diye, saatlerce gülmüş onlara.
O gece herkes uyurken, beklenmedik bir olay olmuş. Hüseyin Ağa’nın bütün hayvanları ahırdan kaçmış.
Hüseyin Ağa, bütün hayvanlarının kaçtığını görünce çok üzülmüş. Ne yapacağını bilemez hale gelmiş. Çünkü
bütün mal varlığı onlar imiş. Ali ise Hüseyin Ağa’yı teselli ederek,
- Üzülme beyim, biz akrabayız. Allah’ın izniyle ben bulurum hayvanlarını, demiş. Yola çıkmış. Aramaya
başlamış. Yolda giderken fidanı görmüş. Fidan hemen Ali’yi tanımış. Ali, fidana sormuş;
27
28
- Buradan hayvan sürüsü geçti mi?
Fidan hemen cevap vermiş;
- Evet, geçti. Hatta, verdiğiniz hırkalar sayesinde bana zarar veremediler. Yapraklarımı korudum. Hepsi hızlıca
kuzeye gitti, demiş.
Ali kuzeye doğru yol almış. İlerlerken yolda bu sefer de topal tilkiye rastlamış. Tilkiye hayvanları sormuş. Tilki
de birkaç saat önce gördüğünü söylemiş. Tilki Ali’ye, kendisine yaptığı iyilik karşılığında hemen Allah vergisi
yeteneklerini kullanarak, hayvanları bulabileceğini söylemiş. Tilki bir saat sonra hayvanları bulmuş. Her ne
kadar onları yemek istese de, Ali’ye olan minnettarlığından hiç birine dokunmamış. Hayvanları gören Ali çok
mutlu olmuş. Hızlıca hayvanları alıp, ağanın evine gitmiş. Ağa onları görünce gözlerine inanamamış. Hem çok
mutlu olmuş hem çok şaşırmış. Ali’ye onları nasıl bulduğunu sorduğunda, Ali de, yolda gelirken yardım ettikleri
tilki ve fidanın, onların iyiliğini unutmadığını ve yardımcı olduklarını söylemiş. Ağa iyilik yapmanın ne kadar
önemli bir şey olduğunu anlamış. Ve alay ettiği için kendisinden çok utanmış. Bundan sonra daha iyi bir insan
olmaya karar vermiş.
29
KELEB
EĞİN AR
ZUSU
Yüsra YALGI
30
KELEBEĞİN ARZUSU
Çok uzak değil, belki de bize en yakın diyarların birinde rengarenk kanatlı güzel bir kelebek yaşarmış. Kelebek,
o gün kozasından kurtulmanın verdiği heyecanla daldan dala, çiçekten çiçeğe konup, şarkı söyleyerek gördüğü
herkese, güneşe, kuşlara, ağaçlara selam veriyormuş. Minik kelebek üç günlük hayatını dolu dolu yaşamak
istiyormuş. Bütün çiçekleri tek tek koklamak ve her yeri görmek için can atıyormuş. Ama şu kısacık ömrü buna
yetecek miydi acaba? diye düşünmüş kendi kendine. Birazcık daha zamanı olsaydı keşke. Bunun bir yolu
olmalıydı. Birden aklına ormanın Bilge Baykuş’u gelmiş. “Evet! evet! ” demiş, farkında olmadan, çığlık atarak.
En iyi o bilirdi. Bunun mümkün olup olmayacağını. Hemen Bilge Baykuş’un yanında almış soluğu. Minik kalbi
pır pır atıyormuş. Bilge Baykuş kelebeği dinledikten sonra yüzünde ciddi bir ifade belirmiş. Bir süre çenesini
düşünceli bir şekilde ovmuş ve sonra kelebeğe dönüp;
- Mümkün, fakat biraz daha düşünmelisin. Bu isteğin biraz zor, hatta imkânsız. Bunun için çok istekli olman, çok
fedakârlık yapman gerekebilir, demiş.
Kelebek, o kadar çok istiyormuş ki bu isteğinin gerçekleşmesini. Her şeyi yapmaya hazır olduğunu söylemiş.
- Tamam, o zaman, diyerek devam etmiş Bilge Baykuş.
- Şimdi ormandaki hayvanlara git ve kimin gibi yaşamak istiyorsan ona ait özel bir eşyasını al ve bana getir.
Onunla sana bir iksir hazırlayacağım.
Bunu duyunca kalbi heyecandan yerinden çıkacak gibi olmuş minik kelebeğin. Nasıl yani? Ne kadar isterse o
kadar yaşayabilecekti demek ki. Bu müthiş bir haberdi. Yerinde duramıyor bir an önce gidip bunu dağa taşa
her yere duyurmak istiyordu. Tam gidecekken Bilge Baykuş arkasından seslenmiş.
31
- Yalnız unutma! Kim gibi olmak istiyorsan ona dönüşeceksin. Ömrünün geriye kalan kısmını onun gibi
yaşayacaksın. Ona göre iyi düşün!
Bunu umursamamış bile kelebek. Bunun ne önemi vardı ki. Onun için önemli olan daha fazla yaşamak, daha
çok yerler görmek. Önce ormanın en yaşlı kaplumbağası gelmiş aklına. Hemen gitmiş kaplumbağanın yanına,
- Merhaba! Kaplumbağa kardeş. Nasılsın? demiş.
Kaplumbağa başını yavaşça kaldırıp kelebeğe bakmış. Çok kısık bir sesle,
- Merhaba, demiş ve yine ağır ağır indirmiş bakışlarını. Kelebek heyecanlı bir şekilde sormuş.
- Kaplumbağa kardeş, senin çok uzun yaşadığını söylediler bana. Bu doğru mu?
Kaplumbağa başını bu sefer hiç kaldırmadan yine aynı ağırlıkta cevap vermiş.
- Evet.
Kelebek, karşısında duran kaplumbağanın sakinliğine bir anlam verememiş. Kaplumbağanın upuzun bir
hayatı varken neden bu kadar mutsuz diye düşünmüş. Bütün heyecanını içinde toplayarak bir kez daha sormuş
kelebek,
- Şey, sizden bir ricam var. Benim ömrüm üç gün biliyorsunuz. Eğer bana yardım ederseniz ben de sizin gibi
uzun yaşayabileceğim. Yalnız bunun için çok önemli bir eşyanızı vermeniz gerekiyor. Diye bir çırpıda söylemiş
isteğini.
Kaplumbağa şöyle bir bakmış kelebeğe. Boynu gibi ağır ağır aralanmış ağzı, hafif bir gülümseme yayılmış
yüzüne.
32
- Neden istiyorsun uzun yaşamayı? demiş kaplumbağa.
Kelebek bu soru karşısında şaşkın bir ifadeyle,
- Neden olacak, çünkü yaşamak çok güzel. Sence de öyle değil mi? diye kekeleyerek cevaplamış.
Yaşlı kaplumbağa,
- Omzumda bu kadar yük var ve
yerlerde sürünüyorum. Bu mu güzel
hayat? demiş.
Kelebek beklemediği bu cevap
karşısında bir kere daha gizleyememiş
şaşkınlığını.
- Neden böyle düşündüğünü
anlamıyorum? Gittiğin her yere evini
de götürüyorsun. Tamam. Sırtında bir
yük bu ama nasıl olsa acelen yok. Bol
bol dinlenmeye vaktin oluyordur. Hem
baksana koca dünya senin, ağaçlar,
göl, gökyüzündeki pamuk tarlası
bulutlar, bütün orman sakinleri senin
ailen bundan daha güzel ne olabilir
ki? demiş.
33
Kaplumbağa hemen atılmış,
- Sana göre hava hoş! Bütün gün uçuyor çiçekten çiçeğe konuyorsun. Ben öyle miyim? 100 yıldır bu
ormandayım daha suyun öte tarafını görmedim, demiş sinirle.
Kelebek üzülmüş kaplumbağanın bu haline.
- Nasıl yani, şimdi sen bütün ormanı gezemedin mi bu kadar yıl? diye sormuş.
- Hayır. Çünkü o kadar yavaşım ki, akşama kadar ancak senin az bir sürede uçtuğun kadar gidebiliyorum ve
gün sonunda da çok yoruluyorum. Bir, iki gün orada dinlenmek zorunda kalıyorum, demiş.
Kelebeğin aklına Bilge Baykuşun söylediği sözler gelmiş. Eğer kaplumbağayı seçerse o da onun gibi olacak
ve istediği gibi gezip tozamayacaktı. Ve yıllar sonra belki o da mutsuz olacaktı onun gibi, kim bilir. Vazgeçmişti
minik kelebek kaplumbağayı seçmekten, hayatı böyle olduğu yerde yaşamak istemiyordu. Uçmalıydı,
gezmeliydi ormanın her karış toprağını. O böyle düşünürken yanlarından hızlıca bir tavşan geçti. O kadar
hızlıydı ki minik kelebek çıkardığı tozdan boğulacaktı neredeyse.
- Kim bu böyle, nereye koşturuyor aceleyle? demiş kendi kendine.
O bütün bunları düşünürken tavşan yanlarından hızlıca geçmiş ve merakından tekrar yanlarına gelmişti.
- Merhaba, demiş tavşan meraklı gözlerle. Ne yapıyorsunuz siz burada?
Minik Kelebek başından geçenleri bir bir anlatmış tavşana. Önce bir kahkaha patlatmış tavşan, ardından,
- Eğer istersen ben yardımcı olabilirim sana, demiş alaycı bir bakış atarak. Kelebek yine heyecanlanmıştı.
34
- Gerçekten mi? Demiş kanatlarını çırparak.
- Evet. Neden olmasın? Benden daha iyisini bulamazsın.
Bakışlarını kaplumbağaya çevirdi ve yine o alaycı bakışlar belirdi yüzünde.
- Her yere daha erken varıyorum ve kimse benim hızıma yetişemiyor. Hatta şimdi istersem ormanın öbür
tarafına geçer tekrar yanınıza gelirim.
Kelebeğin kafası karışmıştı.
- Peki, hayatın hep böyle hızlı mı? Yani ormandaki güzellikler ilgini çekmiyor mu? Durup, bir çiçeği koklamak,
bulutları seyretmek. Bunları yapmaya fırsatın olmuyor mu? dedi kelebek şaşırarak.
- Hayır, dedi tavşan. O kadar hızlıyım ki fark etmem bile onları. Her yere hemen yetişmeliyim. Hayat çok kısa
durup oyalanmaya gelmez.
Kelebek bu cevap karşısında hayal kırıklığına uğramıştı bir kez daha. Ne kaplumbağa gibi yavaş, olduğu
yerde sayarak; ne de tavşan gibi hayatı ıskalayarak geçirmek istemiyordu bütün ömrünü. Ne önemi vardı
ki yaşadığın hayatın rakam olarak büyüklüğü, içinde küçülüyorsa eğer gün be gün yaşama sevinci. Kelebek
teşekkür edip ayrıldı yanlarından. Biraz ilerde bir yılana rastladı. Ondan da yardım istedi. Fakat yılan pek
yanaşmadı buna.
- Benim gibi mi olmak istiyorsun? dedi ukalâ bir şekilde. Bana dönüşeceksen benim gibi cesur olacaksın.
Ağzındaki zehri bir silah gibi düşmanlarına saplayacaksın. Ama nerede sende o yürek!..diyerek ağzını
kocaman açtı.
35
36
Kelebek hem çok korkmuş, hem de canlılara zarar vermek fikri onu epey sarsmıştı. Hemen uzaklaştı oradan.
Gün boyu değişik hayvanlara rastladı. Kimi yardımcı olmayacak kadar bencil, kimisinin de yardım etmek istese
bile kelebeğin göze alamayacağı kadar vahşi hayatları vardı. İstediği gibi birini bulamadan akşam olmuştu
bile. O kadar yorulmuştu ki kanatlarını kaldıramıyordu. Fakat şunu da anlamıştı, doğada herkese biçilmiş özel
bir rol vardı ve bunu değiştirmeye çalışmadan hayatın getirdiği her şeye kucak açmaktı esas olan. Geri döndü.
Bilge Baykuş’un karşısındaydı artık. Belki biraz üzgündü ama gerçekleri görmüş olmanın verdiği bir rahatlık
vardı üstünde, dersini almıştı kelebek. Bilge Baykuş, kelebeği dinledi ve sanki olanları daha önceden biliyormuş
gibi kafasını sağa sola salladı tebessüm ederek. Karşısında üzgün duran kelebeğe şefkatli bir babanın ses
tonuyla
- Üzüldüğünü biliyorum ama bunun böyle olacağını biliyordum, zaten başka türlü olmasını bekleyemezdik.
Hani sana ömrünü uzatacak bir formül vermiştim ya, öyle bir şey de yoktu zaten! Eğer sana en baştan
söyleseydim, buna çok üzülecek ve zaten kısa olan ömrünü hep bu özlemle harcayacaktın.
Kelebek olanları anlamaya çalışıyor, hiç ses çıkarmadan nefesini tutmuş dinliyordu. Bilge Baykuş devam etti.
- Yaşayarak öğrenmen gerekiyordu bütün bunları. Unutma, kâinatta Allah’ın yarattığı muazzam bir denge
var. Herkes olması gerektiği gibi yaşıyor, olmasını istediği gibi değil. Ve sen kelebek, başkalarının hayatlarına
imreneceğine sana bahşedilen kısa da olsa başkalarına kıyasla büyük hayatını git ve yaşa!
Kelebek artık çok mutluydu. Kalan son gününü doyasıya yaşamak için sabırsızlanıyordu. Bilge Baykuş’a son kez
veda etti ve küçük bedeniyle ormanın derinliklerine doğru süzüldü. Bazen elimizdekilerle yetinmeyi bilmeliyiz.
Çünkü bize sunulan ‘’O’’ şey her ne olursa olsun bize özeldir!
37
PAMUK
NİNE
Remziye AKPINAR
38
PAMUK NİNE
Bir varmış bir yokmuş. Ülkenin birinde çok şirin bir köy varmış. Bu şirin köyde biri üvey, biri öz iki kızıyla birlikte
bir kadın yaşarmış. Öz kızının yüzü o kadar çok güzelmiş ki bir bakan dönüp, bir daha bakarmış. Fakat bu kızın
kalbi çok kötüymüş. İçinde iyilik namına hiçbir şey bulundurmazmış.
Üvey kızı ise çok çirkinmiş. Vücudunun her yerinde yaralar çıbanlar çıkarmış. Ama o kadar iyi kalpliymiş ki üvey
kardeşinin yaptığı bütün kötülüklere hep iyi bahaneler bulur ve onun hakkında hiç kötü düşünmezmiş. Üvey
annesi bu yüzü çirkin ama kalbi güzel kıza hep kötü davranır, kızar ve bütün işleri ona yaptırırmış. Kız bir gün
kuyunun başında yün eğirirken iğini kuyuya düşürmüş ve doğruca üvey annesine koşup olup biteni anlatmış.
Durumu öğrenen üvey annesi uzunca bir süre kızıp söylendikten sonra kuyuya inip iği bulmasını istemiş. Kız
elinden bir şey gelmediği için çaresizce ve korkarak kuyuya inmiş ve inmesiyle birlikte şaşırıp kalması bir
olmuş. Kuyunun dibi yemyeşil bahçelerle çevriliymiş. Meyve veren ağaçlara, rengarenk çiçeklere ve koşturan
hayvanlara ilgiyle bakıp durmuş. Bir yandan etrafını seyrederken bir yandan da iğini arıyormuş. Bir süre bu
şekilde yürüdükten sonra çok güzel bir ev ve evin bahçesinde de bembeyaz saçlı bir nine görmüş. Nine
- Gel kızım. Benim adım Pamuk Nine. Korkma gel, demiş.
Kız da
- Hiç korkmadım Pamuk Nine, deyip içeri girmiş.
Pamuk Nine kıza orada ne aradığını sormuş. Kız da başından geçenleri anlatmış. Pamuk Nine gülümseyerek
bana yardım edersen onu senin için bulurum demiş. Kız da peki nineciğim,
- Ne yapacağım? demiş.
39
Pamuk Nine kızı pamuk tarlasına götürüp;
- Bu pamukları çok iyi harman etmen lazım, yoksa kışın kar yağmaz, demiş.
Kız pamukları o kadar güzel karıştırmış ki Pamuk Nine,
- Yeter kızım. Bu sene çok kar yağacak, demiş ve yürümeye başlamışlar.
Pamuk Nine bir gölün kenarında durmuş. Gölün suyu çamurla kaplıymış. Nine kıza göle girmesini söylemiş.
Kız da hiç tereddüt etmeden gölün içine girmiş. Gölden çıktıktan sonra yürümeye devam etmişler. Biraz ileride
kocaman bir ev, evin kapısında da çirkin bir cüce görmüşler. Kız cüceye bakıp gülümsemiş, başıyla selam
verdikten sonra yürümeye devam etmiş. Önlerine tertemiz bir göl çıkmış. Kız berrak suya bakarken bir de ne
görsün. Vücudundaki bütün yaralar geçmiş ve yüzü de çok güzel görünüyormuş. Sevincinden uçacak gibi
olmuş. Pamuk Nine kıza başka işler de vermiş. Kız hiç sıkılmadan söylenen bütün işleri yapmış. Pamuk Nine,
- Gel kızım, gitme vakti geldi, demiş.
Kızı kuyunun başına götürmüş.
- Bahtın açık olsun. Bir gün vücuduna değen su altın olsun, demiş.
Kız bir de bakmış ki evlerinin bahçesindeymiş. Elinde de kuyuya düşürdüğü iği tutuyormuş. Koşarak eve girmiş.
Üvey annesi kızı görünce tanıyamamış.
- Sen de kimsin? diye sormuş.
Kız,
- Anneciğim beni tanımadın mı? Dedikten sonra başından geçenleri anlatmış.
40
Kadın çok şaşırmış. Kız ben banyo yapacağım deyip, su ısıtmaya gitmiş. Leğene girip yıkanırken bir bakmış
döktüğü sular altın olup yerlere dökülüyormuş. Üvey anne bu duruma çok sevinmiş. Bir yandan altınları
toplayıp diğer yandan da benim kızım da yapar, diye kendi kendine konuşuyormuş. O sene çok kar yağmış ve
bolluk olmuş. Bahar gelince annesi kendi kızının eline iği verip kuyunun başına oturtmuş. Kız iği kuyuya atmış
ve ardından içeri girmiş. Kardeşinin anlattığı gibi yürümüş, Pamuk Nine’yi bulmuş. Pamuk Nine,
- Gel kızım. Korkma, demiş.
Kız ukala bir tavırla,
- Ne korkacağım? deyip içeri girmiş.
Nine pamukları harmanlaması için pamuk tarlasına götürmüş.
- İyice harmanla. Yoksa bu sene kar yağmaz! diyerek tembih etmiş.
Fakat kız dinlememiş bile. Hiçbir iş yapmadan pamukların üstünde yatmış. Nine kızın yanına gelmiş,
- Pamukları hiç harmanlamamışsın. Bu sene kar yağmayacak, demiş.
Kızla beraber yürümeye başlamış. Çamur gölüne gelince kıza içine atlamasını söylemiş. Ama kız,
- Iyyyyyy!!! demiş. Bu çamura girilir mi? demiş ve yürümeye devam etmiş.
Büyük bir kapı çıkmış karşısına. Kapının önünde duran çirkin cüceyi görünce,
- Ayy! Ne çirkin bir şey bu böyle! deyip yoluna devam etmiş.
Önlerine pırıl pırıl bir göl çıkmış. Suyu tertemiz olan bu göle kız kendini atıvermiş. Gölden çıkınca yollarına
41
42
devam etmişler. Pamuk Nine kıza başka işler de vermiş ama kız hiçbirini yapmamış. Gitme vakti gelince
kuyunun yanına gitmişler. Pamuk Nine,
- Yüzün kalbin gibi olsun! Yıkandığın su katran gibi olsun! demiş.
Kız kendini bir anda bahçede bulmuş. Elinde de düşürdüğü iği tutuyormuş. Annesi kızını görünce bağırmış.
- Ne oldu sana böyle? diye sormuş.
Kız,
- Ne olmuş ki? diye aynaya koşmuş.
- Aman Allah’ım ne kadar çirkinleşmişim? deyip ağlamaya başlamış.
Annesi su ısıtıp kızını yıkamaya başlayınca beklediği altınlar yerine katranlar dökülmüş. Kız cezasını böylece
çekmiş. O sene kıtlık olmuş. Ürünler yeşermemiş ve hiç kar yağmamış. Üvey kızın güzelliği dillere destan olmuş.
Çok zengin bir adam oğlu için kız ararken bu kızın methini duymuş ve kızı oğluna istemiş. Üvey anne vermek
istemese de mecburen izin vermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
43
Download

ALA İNEK - Esenler Belediyesi