medhal · 3
YENİ ANAYASAYA GEÇİŞ ÖNERİSİ
Anayasal Sistemde Ortak Görüş Arayışı
Müellif: Süleyman Karagülle – Süleyman Akdemir
I. Baskı /Mayıs 2012/ İstanbul / ISBN 978-605-87296-2-9
Yayıncı Sertifika No: 23265
Kapak tasarımı: www.matbaaburada.com
Baskı ve Cilt: Zafer Matbaası, Maltepe Litros Yolu Fatih San. Sit. NO:12/117
Topkapı Zeytinburnu İstanbul T: (212) 612 24 31
Medhal İlmî Araştırma Derneği Yayınları
Genç Osman Mah. Çinçindere Caddesi No:18/2 Güngören İstanbul
www.medhal.org [email protected] www.medhaldergi.com
T: 0 212 562 61 88
Bu eserin bütün hakları mahfuzdur.
YENİ ANAYASAYA
GEÇİŞ ÖNERİSİ
ANAYASAL SİSTEMDE
ORTAK GÖRÜŞ ARAYIŞI
Av. Dr. SÜLEYMAN AKDEMİR
Yük. Müh. SÜLEYMAN KARAGÜLLE
İSTANBUL -2012
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İçindekiler
ÖNSÖZ 1........................................................................................................ 9
ÖNSÖZ 2...................................................................................................... 11
Takdim ......................................................................................................... 13
ANAYASA METNİ ÖNERİMİZ: ............................................................... 17
Asker sivil ilişkileri .................................................................................. 17
Terör ......................................................................................................... 18
Yargı bağımsızlığı .................................................................................... 18
Basın ......................................................................................................... 19
Dokunulmazlıklar ..................................................................................... 19
Borçlar ...................................................................................................... 19
İşsizlik ...................................................................................................... 19
Köylerin boşalması ................................................................................... 19
İmar ve Yapılaşma .................................................................................... 20
medhal
2
Kayıt dışı .................................................................................................. 20
BİRİNCİ BÖLÜM........................................................................................ 22
İNSANLIK TARİHİ .................................................................................... 22
İKTİSADİ AŞAMALAR ............................................................................. 22
A- TOPLAYICILIK DÖNEMİ ................................................................ 22
İnsanlığın Menşei.................................................................................. 22
İnsan meyvelikler içinde yaratılmıştır .................................................. 22
İnsan aile içinde yaşamıştır ................................................................... 22
Ailede ortak üretim ve tüketim vardır .................................................. 23
Ateş toplayıcılık döneminde bulunmuştur ............................................ 23
Dokumacılık toplayıcılık döneminde bulunmuştur .............................. 23
B- AVCILIK DÖNEMİ ............................................................................ 23
Avcılık döneminde işbölümü doğmuştur.............................................. 24
Avcılık döneminde erkekler örgütlenmiştir .......................................... 24
C- ÇOBANLIK DÖNEMİ ....................................................................... 25
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Çobanlık dönemine geçiş...................................................................... 25
Çobanlık döneminde işbölümü devam etti ........................................... 25
Çobanlık döneminde süt gıda olmuştur ................................................ 25
Çobanlık döneminde para olarak yün ve hayvan kullanılmıştır ........... 26
Çobanlık döneminde kolektif üretimin yanında özel mülkiyet de vardır26
D- TARIM DÖNEMİ ............................................................................... 26
Tarım dönemine geçiş........................................................................... 26
Tarım entegre-tümlenmiş bir döngüye sahiptir .................................... 26
Çiftlik döneminde ekonomik bağımsızlık gerçekleşmiştir ................... 27
Mevzuata dayalı yönetim oluşmuştur ................................................... 27
E- PAZAR DÖNEMİ ............................................................................... 27
İnsanlar işbölümü yaparak evrimleştiler ............................................... 27
Zamanla hizmet merkezleri oluşmuştur ................................................ 27
Pazar ekonomisi madeni parayı doğurmuştur ....................................... 28
F- TİCARET DÖNEMİ ............................................................................ 29
Pazar ekonomisi ile doğan işbölümünün önemi anlaşıldı ..................... 29
Rekabetin önemi anlaşılmıştır .............................................................. 29
Aracı sınıf kentler arası ticareti doğurmuştur ....................................... 29
Tüccar mübadelesi dünyayı imar ve ihya etmiştir ................................ 29
Vakıf kervansaraylar insanlığı birleştirmiştir ....................................... 29
G- İŞÇİLİK DÖNEMİ .............................................................................. 30
Savaşlar sanayii doğurmuştur ............................................................... 30
Makine üretimi işçiliği doğurmuştur .................................................... 30
Kölelik yerine işçilik ikame edildi ........................................................ 30
İşçilik sistemi tekelleri oluşturmuştur ................................................... 31
Sektör monopolü kapitalizm, Pazar sorununu doğurmuştur ................. 31
Ekonomik kriz sanayi ekonomisini çökertir ......................................... 31
Karşılıksız para ekonomiye hareket getirmiştir .................................... 32
3
medhal
Madenler para olarak kullanılmaya başlamıştır .................................... 28
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Ekonomik önlemler savaşları önleyememiştir ...................................... 32
İşçilik dönemi sona ermektedir ............................................................. 32
H- ORTAKLIK DÖNEMİ ....................................................................... 33
Emek mübadelesinden geri dönülemez ................................................ 33
İşçilikten ortaklığa geçilecektir............................................................. 33
Mal senetleri ile halk depolama ve taşıma külfetinden kurtulacaktır ... 33
Standartlar büyük sanayi inkılabından sonra örgütlü sanayi dönemini
doğurmuştur .......................................................................................... 33
El sanayii yerine ev sanayii doğmaktadır ............................................. 34
Halk sanayii doğmaktadır ..................................................................... 34
Halk ekonomisi genel hizmetlere dayanmaktadır ................................. 34
II - İLMİ AŞAMALAR ................................................................................ 35
A- GÖRENEK DÖNEMİ ......................................................................... 35
İnsan eksikliklerini bilimle kapattı ....................................................... 35
medhal
4
İnsanlık ekonomideki gelişmeyi zihnindeki gelişme ile sağlamıştır .... 36
Ortaklık döneminde deneme metodu yeterli olmamaktadır ................. 36
Ortaklık döneminde araştırma metodu geliştirilecektir ........................ 36
Görenek metodu insanın ana öğrenim metodudur ................................ 37
Meyve toplamaya çocuklar da katılmışlardır ....................................... 37
Çardaklar da meyveliklerin içinde kurulmuştur ................................... 37
Görenek metodu bugüne kadar sürmüştür ............................................ 37
Bugün bütün mesleklerde staj dönemleri vardır ................................... 38
B- TEDRİS DÖNEMİ .............................................................................. 38
Avcılık döneminde ilimde görenek metodu yetmez hale gelmiştir ...... 38
Avcılık döneminde ders resimler üzerinde yapılmıştır ......................... 38
Ders usulünde hoca anlatmaktadır ........................................................ 38
İbadetler eğitimi sürekli ve tekrarlı kılmaktadır ................................... 39
C- TARTIŞMA DÖNEMİ ........................................................................ 39
Tarım dönemi hukuk dönemini getirmiştir ........................................... 39
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Tartışma döneminde tartışanlar eşit durumdadırlar .............................. 40
Tartışma döneminde fikri demokrasi vardır ......................................... 40
Tartışma dönemi sosyal grupları oluşturur ........................................... 40
Tartışma döneminde hukuk ve felsefe ekolleri doğmuştur ................... 40
Tartışma teoriktir .................................................................................. 41
D- DENEME DÖNEMİ ........................................................................... 41
Deneme metodu ilmi metot olarak kabul edilmiştir ............................. 41
Tümevarım metodunu Müslümanlar sistemleştirmiştir ........................ 41
Tümevarım uygulamasını Ebu Hanife ilmileştirmiştir ......................... 42
İlmin dört aşaması vardır ...................................................................... 42
Deneme metodu ilim ile uygulamaya dayanır ...................................... 42
E- ARAŞTIRMA DÖNEMİ ..................................................................... 42
Araştırma metodunda alim deneme değil, araştırma yapmaktadır ....... 42
Araştırma metodunda teminatlı resmi ehliyete gerek vardır ................ 43
5
Uygulama teminatlı ehliyetlilerce yapılır ............................................. 43
medhal
Araştırma kolektif olarak yapılabilir .................................................... 43
Teminatlı ehliyet dayanışma ortaklıklarınca verilmelidir ..................... 43
Demokrasi araştırma metodunun işaretidir ........................................... 44
Araştırma döneminde ortak ilmi eserler yazılacaktır ............................ 44
F- SİSTEMATİK DÖNEM ...................................................................... 44
Tümevarım metodu yanında analoji sistemi geliştirilecektir ................ 44
Tüm oluşlar aynı kanunlara dayanır ..................................................... 45
III- DİNİ AŞAMALAR ............................................................................ 45
Din hislerin duygulaşmış şeklidir ......................................................... 45
Çocukları anne babası dindar yapar ...................................................... 45
Dinsiz kimse yoktur .............................................................................. 46
Din insanın insana inanmasıdır ............................................................. 46
İnsan sağlam dinin yanında bozuk dinlere de inanır ............................ 46
IV - SİYASİ AŞAMALAR ...................................................................... 57
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
GİRİŞ: ................................................................................................... 58
A- KABİLE YÖNETİMİ ...................................................................... 59
B- MEZOPOTAMYA MEDENİYETİ................................................. 60
C- MISIR MEDENİYETİ..................................................................... 61
D- İBRANİ MEDENİYETİ.................................................................. 63
E- GREK-ROMEN MEDENİYETİ ..................................................... 64
F- HIRİSTİYANLIK ............................................................................ 65
G- BİZANS MEDENİYETİ ................................................................. 66
H- İSLAM MEDENİYETİ ................................................................... 68
İ- AVRUPA MEDENİYETİ................................................................. 69
J- ADİL DÜZEN .................................................................................. 70
V- HUKUKİ AŞAMALAR ...................................................................... 71
A- BAŞKANLIK AŞAMASI ............................................................... 73
6
C- HAKEMLİK AŞAMASI ................................................................. 75
medhal
B- KADILIK AŞAMASI ...................................................................... 74
İSLAM MEDENİYETİ ........................................................................ 80
BATI MEDENİYETİ ........................................................................... 83
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU ................................. 84
İLKE VE İNKILAPLAR ...................................................................... 86
İNKILAPLAR ...................................................................................... 87
TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME ................................................. 92
TÜRKİYE’NİN SORUNLARI ............................................................ 93
SONUÇ .................................................................................................. 107
İKİNCİ BÖLÜM .................................................................................... 108
DEĞİŞMEZ HÜKÜMLER .................................................................... 108
“RESMİ” ............................................................................................ 108
''DİLİ'' ................................................................................................. 110
''TÜRKÇE'' ......................................................................................... 115
''MERKEZİ'' ........................................................................................ 119
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
''ANKARA'' ........................................................................................ 125
''BAYRAĞI'' ....................................................................................... 128
İSLAM DÜNYASI ............................................................................. 131
DÜNYA TÜRKLERİNE ÇAĞRIMIZ ............................................... 139
ADİL DEVLETİN KRİTERLERİ ...................................................... 143
İNSANLIK HAKLARININ DAYANDIĞI KRİTERLER: ............... 162
DEMORATİKLEŞME ÖNERİLERİMİZ: ............................................ 174
A- Yerinden Yönetimler: .................................................................... 174
B- Seçeneklere Yer Verilmesi (Çoğulculuk): ..................................... 176
C- Kolektif Karar Şekilleri: ................................................................ 177
D- Yer Değiştirme-Göç Hakkı: .......................................................... 182
Sonuç .................................................................................................. 185
''LAİKLİK'' ............................................................................................. 186
DİNİN SOSYAL FONKSİYONU ..................................................... 200
7
Sonuç .................................................................................................. 203
medhal
LAİKLİĞİN YERLEŞMESİ İÇİN GEREKLİ MEKANİZMALAR: 193
''LİBERAL'' ........................................................................................ 204
GENEL HİZMETLER-KAMU HİZMETLERİ ................................. 220
''SOSYAL'' .......................................................................................... 224
TEMEL SOSYAL VAKIFLAR ......................................................... 240
KAMU HİZMETLERİNDE SOSYALLİK ........................................ 242
''HAKEMLERDEN OLUŞAN'' .......................................................... 247
SORUŞTURMACILAR ..................................................................... 251
''BAĞIMSIZ'' ...................................................................................... 271
''TARAFSIZ'' ...................................................................................... 279
“SAYGIN”.......................................................................................... 281
“ETKİN” ............................................................................................. 282
''YARGI'' ............................................................................................. 283
“DENETİMİNDE” ............................................................................. 285
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
“MİLLİ ORDULAR” ......................................................................... 287
“GÜVENCESİNDE” .......................................................................... 288
''ÇOKLU''............................................................................................ 290
28 ŞUBAT'IN DEĞERLENDİRİLMESİ ........................................... 298
“BİR” .................................................................................................. 302
''HUKUK'' ........................................................................................... 305
HUKUK DÜZENİYLE ASKERİ DÜZEN ARASINDAKİ FARKLAR:314
KUVVET DÜZENİ ............................................................................ 315
HAK DÜZENİ .................................................................................... 318
EMİR-KOMUTA ............................................................................... 321
EMİR SİSTEMİ .................................................................................. 321
MEVZUAT SİSTEMİ ........................................................................ 323
KOLLEKTİF SORUMLULUK.......................................................... 324
8
SONUÇTAN SORUMLULUK .......................................................... 328
medhal
KİŞİSEL SORUMLULUK ................................................................. 325
DAVRANIŞLARDAN SORUMLULUK .......................................... 329
ÇEVRE KİRLİLİĞİ............................................................................ 332
HUKUK DEVLETİNİN TEMEL İLKELERİ .................................... 335
''BU HÜKÜMLER'' ............................................................................ 337
“DEĞİŞTİRİLEMEZ-İTTİFAKLA DEĞİŞTİRİLİR” ....................... 341
TÜRKİYE'NİN İRSİ ÖZELLİKLERİ ................................................ 342
KİT'LER NİÇİN ZARAR EDİYOR? ................................................. 346
“BU HÜKÜMLERE AYKIRI MEVZUAT”...................................... 359
“MULGADIR” ................................................................................... 363
“AYKIRILIK HER KADEMEDE” .................................................... 364
“YARGI TARAFINDAN TESPİT EDİLİR” ..................................... 365
SONUÇ ............................................................................................... 365
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ÖNSÖZ 1
Bu eser, yıllar süren ve bir ekip halinde yürütülen çalışmaların
ürünüdür. Akevler Kooperatifi içinde uygulamalara ve bilimsel alanda çok
sayıda doktora ve doçentlik tezlerine konu olmuş ve Türk siyasi hayatı ile
İslami anlayış ve düşünceleri derinden etkilemiştir. Bu çalışmalara bağlı
olarak tarafımdan bu konuda üç kitap ve çok sayıda makale yayınlanmıştır.
“Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması 1985” isimli doktora teziyle,
“Sosyal Denge I Devlet Yapısının Tarihi Seyri 1990” ile Sosyal Denge
Modeli II Devletin Unsurları ve Kuvvetler Dengesi 1991” isimli eserler
kitap halinde yayınlanmıştır. Refah Partisi’nin programına alınmış olan Adil
Düzen çalışmalarının da temelini bu çalışma ve eserler oluşturmuştur.
Bu çalışmalarda yapılan, gelişmiş Batılı ilimlerle İslamiyet’in ve
Kur’an’ın getirmiş olduğu ilke ve kuralların günümüz şartlarında içtihat
yöntemiyle yeniden ve güncel şekilde ilmi olarak ortaya konulmasıdır.
Ancak, Batının en gelişmiş ülkelerinde dahi sorunlar çığ gibi
büyümekte ve sistemler tıkanmaktadır. Özellikle, demokratik yönetim ile
hukuk ve yargı alanında sistem çıkmazlar içinde adeta debelenmektedir.
İnsanlık elbette karşılaşmış olduğu bu ve benzeri sorunların üstesinden
gelecek ve geleceğe umutla bakmaya devam edecektir.
Bu çalışmada önerilen çözümler son derecede basit, sade ve nettir.
Okuyucu, ilk bakışta bu basitlik, sadelik ve netlikten dolayı çözümleri
yadırgayabilir. Ancak, bu denli basit olan ve sade görünen çözümleri kabul
9
medhal
Böyle bir çalışma yapılırken çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır.
Zorlukların bir tarafında, Müslümanların İslamiyet ile ilgili anlayışları yer
almaktadır. Müçtehitlerin geçmişle ilgili Tarım dönemine ait mükemmel
çözümleri, günümüzün İslami düşünürleri tarafından sanayi ve bilgi
dönemlerine aktarılamamış ve içtihadı benimsememelerinden dolay
karşılaşılan sorunları çözememişlerdir. Bunu-n nedeni, İslami düşünürlerin
yeni çözümlerin anahtarı olan içtihat yöntemini kullanmaktaki korku ve
çekinceleridir. Diğer karşılaşılan zorluk ise, Batılı düşünürlerin İslamiyet ile
ilgili önyargıları ve buna bağlı olarak yönetim ve hukuk alanındaki yeni
gelişmeleri görmezlikten gelmeleri, gündemlerine dahi almayarak hiç
değerlendirmemeleridir. Böyle davranışlarının gerisinde sürmekte olan refah
düzeylerini kaybedecekleri korkusu ile kurulu sömürü düzenlerini bırakmak
istememeleri gerekçe olarak gösterilebilir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
etmek kolay değildir. Birçok kimse yargı sorununun yüksek yüksek
mahkemelerin sayılarının artması ile çözüme ulaşılacağını düşünür. Oysa
tam tersine, yüksek yüksek mahkemeler yerine son derece basit ve sade olan
teminata dayalı en küçük yönetim düzeyinde uygulanması gereken tahkim
sistemiyle yargı sorunları azalabilir ve hatta bütünüyle çözülerek tamamen
ortadan kalkabilir. Yönetim bakımından da sorun sade, basit ve nettir.
Karmaşık ve sorunları çıkmaza sokan merkezi ve vesayet sistemi yerine,
merkez ile yerinden yönetim arasında denge kuran bucak modeli
önerilebilir. Bu öneri, hem terörün sona ermesi hem bölünmenin önlenmesi
hem de demokratikleşmenin tam olarak sağlanması demektir.
10
Bu kitap ve daha sonra yayınlanacak olan “insanlık anayasası” eseri
ile Anayasa çalışmalarına ve tartışmalarına katılmak istiyor ve bu eserle
ilgili eleştiri ve değerlendirmelerin, eserin bütünü okunduktan sonra
yapılmasını diliyoruz. Eleştiri ve katkıların yapılacak olan anayasal
düzenlemelere yeni boyutlar kazandıracağı kanaat ve düşüncesindeyiz.
medhal
Türkiye’nin çağı yakalayan ve gelecekteki gelişmeleri gören ve bu
gelişmelerin önünü açan yeni bir anayasaya gereksinim duyduğu izahtan
varestedir.
Süleyman Akdemir
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ÖNSÖZ 2
Bugünkü insan 64.000 sene önce yaratıldı. 32.000 sene Toplayıcılık,
16.000 sene Avcılık, 8.000 sene Çobanlık, 4.000 sene Tarım, 2.000 sene
Pazarcılık 1.000 sene Tüccarlık, 500 senedir işçilik dönemini yaşamaktadır.
Bu ekonomik ve sosyal gelişmelerin son dönemleri tarihi bilgilerle,
ilk dönemleri ise ikili sistemi esas alan ekstraplasyon yöntemi ile
belirlenmiştir. Bu husustaki tarihi gelişmeleri gösteren tablolar Süleyman
Akdemir tarafından yazılan Sosyal Denge I Devlet Yapısının Tarihi Seyri
1990 İşaret Yayınları isimli eserde yirmi iki yıl önce ortaya konulmuştur.
Şimdilerde insan DNA’sı üzerinde yapılan araştırmalar ile insanın başlangıcı
üzerinden bu kadar yıl geçmiş olduğu açık olarak belirlenmiştir.
Yeni uygarlık iki uygarlığın sentezinden doğar. III. Bin yıl uygarlığı
İslam ile Batı uygarlığının sentezi ile meydana gelecektir. Uygarlık
doğarken bir ulus bu doğuşa öncülük eder. Bize göre geleceğin uygarlığının
öncülüğünü Türkiye halklarına dayanan Türk ulusu yapacaktır
Doğuda yaşanmış Birinci İslam Uygarlığı döneminde hukuk ve
yönetim gelişmiş, bin yıl içinde bu uygarlık ve getirdiği kurumlar yaşlanmış
ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Batı içtihada ve tüme varım yönetimine
dayanmış olan İslam uygarlığının tümevarım yöntemini tekniğe ve
ekonomiye uygulayarak hamleler yapmıştır. Ancak, günümüzde batının
tekniğe ve ekonomiye dayalı uygarlığı en yüksek düzeyde olsa bile, o da
yaşlanmaya başlamış ve tarih sahnesinden bir müddet sonra çekilecek
döneme yaklaşmıştır.
Yapılacak iş, bir taraftan batının müspet ilimlerde almış olduğu
mesafelerden yaralanırken, diğer taraftan doğunun ve özellikle İslamiyet’in
sosyal ilimlerdeki ve hukuk alanındaki geçmişini değerlendirmek ve bu iki
11
medhal
Ayrıca siyasi bakımdan milattan 3.000 yıl önce Mezopotamya’da
site devletlerinin kurulmuş olduğu görülmektedir. 500 sene sonra Eski
Mısır’da ulusal bir devlet kurulmuştur. Milattan önce 1.000 yıllarında
Filistin’de İbraniler yerinden yönetimi esas alan merkezi ulusal devlet
örneğini vermişlerdir. Hz. İsa ulusal devlet örneğini beşerileştirmiş ve
böylece Roma uygarlığı doğmuştur. Kur’an’ın getirmiş olduğu içtihada yani
ilmi araştırmalara ve görüşlere dayalı peygambersiz ilk uygulama Birinci
İslam Uygarlığı ile tarih sahnesinde yer almıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
uygarlığın sentezini yaparak III.bin yılın hukuku ile yönetim sistemini
ortaya koymaktan ibarettir.
İzmir’de Akevler Kooperatifi bünyesinde 1960’lardan beri bu
hususlar üzerine çalışmalar ve araştırmalar yapılmaktadır. Ekonomide
kooperatif olarak sistem denemesini yapmıştır. Dinde bütün cemaatleri,
siyasette mili görüşü esas alan partileri desteklemiştir. Bu ekol tarafından
varılmış olan ilmi sonuçlar, gerek cemaatlere ve gerekse siyasi partilere
sürekli aktarılmaya çalışılmıştır. Bu ekip ilmi çalışmalara aralıksız devam
etmiştir. Bu kitap Akevlerin kırk beş yıllık ortak çalışmasının sonuçlarını
içeren bir eserdir. Son şekli Süleyman Akdemir tarafından verilmiştir.
Oluşturma Erbakan dahil birçok katılımlarla sağlanmıştır. Sorumluluk ise
ikimize ait olduğu için ikimizin imzasını taşımaktadır.
İçinde yazılanların değişmez doğrular olduğu söylenmemektedir.
Hatta emin olunan doğrulardır da denmemektedir. Siz okuyuculara bize göre
varılan görüşlerle sonuçların arz edilmesi ve katkılarınızın beklenmesidir.
medhal
12
Bize göre, asıl ideal anayasa bundan sonra yayınlanacak olan "Adil
düzene göre insanlık anayasası” adını taşımaktadır. Bu çalışma ile birlikte
yayınlanması düşünülmüşse de, son şeklini almamış olması ve ayrı bir
çalışma halinde sunulmasının daha faydalı olacağı kanaatiyle sonraya
bırakılmıştır. Bu sene içinde yayına hazır hale getirilecektir. İnsanlık
Anayasası öncelikle bilim dünyasında tartışmaya açılmalı ve
değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin kabul edeceği anayasada ise acillik bulunmaktadır.
Bizce Meclis ortaya konulan metinlerde yer almış olan ortak görüşleri ve
paydayı belirleyen konuları esas alan bir metni kabul ederek, anayasayı
seçimden önce çıkarmaya çalışmalıdır. Bunu seçimden önce başaramadığı
takdirde tüm siyasi partiler seçime ortaya çıkmış olan anayasa metinlerinde
yer almış olan ortak paydaları öne çıkaran ve savunan parti programları ile
seçime girmelidirler. İhtilaflı konular ise parti programlarının ayrı
bölümlerinde yer almalıdır. Herkes ortak payda ile ihtilaflı ve farklı nokta ve
alanları açıkça görmelidir. Bizlerin farklılıklar içinde bütünlüğü sağlayan bir
ulus olduğumuzu bütün dünya ve insanlık görmelidir. Yeni anayasal düzen
ortak paydanın belirlendiği ve farklılıkların bir arada yaşandığı ve bütün
bunların hukuken anayasal düzeyde korunduğu bir devlet modeli olmalıdır.
Süleyman Karagülle
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Takdim
Evrim, birlikte üretip birlikte tüketmeye geçiş olarak tanımlanabilir.
Canlılar büyük evrimler geçirerek bugünkü hale gelmişlerdir. Buna karşılık
uygarlaşma ise, birlikte üretip ayrı ayrı tüketme olarak tanımlanabilir. Devlet
aşaması öncesi insanlar, kabileler halinde yaşamak suretiyle uygarlaştılar.
Devlet aşamasıyla birlikte, uygarlaşma iç içe örgütlenme şeklinde ortaya
çıkmış, bu sayede hiyerarşinin meydana gelmesiyle örgütler büyüyebilmiş,
günümüzde insanlık adeta tek örgüt haline gelmiştir. Beş bin seneden
fazladır insanlık birlikte üretme çabası içinde olup, bu gelişmeleri ancak
üçüncü bin yılın başlarında tamamlayabilmiştir. Bugün artık kimse ürettiğini
tüketmemekte, hem büyüme hem de işbölümü bakımından uygarlaşma en
yüksek seviyeye çıkmış bulunmaktadır.
İnsanlık, teknik sorunları çözebilmiş ve ekonomi bakımından da
büyük başarılar elde edebilmiştir. Ne var ki, teknik ve ekonomi bakımından
elde edilmiş olan büyük başarıların hukuk düzeni bakımından
gerçekleştirildiği söylenemez. Esasen insanlığın hukuki sorunları çözme
bakımından henüz başlangıç aşamasında olduğu kolaylıkla söylenebilir.
Yönetimde de aynı şekilde sorunlar, henüz tamamen çözülmüş değildir.
13
medhal
1967 yılında İzmir’de kurulan Akevler kooperatifi içinde bir grup
ilim adamı, bu sorunları çözebilmek için Kooperatif uygulamaları yaparak
araştırmalarına başlamıştır. Bu araştırmalarda günümüz sorunları
çözülürken, peygamberler tarafından getirilmiş olan Mukaddes kitaplara,
çağımızın özellikle Batıda oluşmuş ve gelişmiş ilimleri ile yorumlar
getirilmiştir. Otuz senedir yönetim kurulu üyeliği ve 20 senedir başkanlığını
yaptığım Akevler (Akbilim) Kooperatifinin gayesi çalışmada ve yaşamada
birbirleriyle anlaşacak kimseleri bir araya getirerek aralarında iktisadi ve
içtimai dayanışma ve yardımlaşmayı sağlama şeklinde ifade edilmiştir.
Kurucu başkanı Prof. Dr. Ahmet Tahir Satoğlu olup uzun yıllar yönetim
kurulu başkanlığını Yük. Müh. Süleyman Karagülle yürütmüştür.
Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış merhum Turgut Özal
Kooperatifimizle yakından ilgilenmiştir. Kooperatif bünyesinde çalışan ilim
adamları Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından yürütülen Adil Düzen
çalışmalarına danışmanlık yapmışlar ve ciddi katkılarda bulunmuşlardır.
Halen bir kısmı emekli bir kısmı ise kamu görevlisi görevlerinde bulunan
çok sayıda bürokrat, Meclis başkanları, başbakanlar, bakanlar ve
milletvekilleri Kooperatifimize ortak olmuşlar veya ilgilenmişlerdir.
Kooperatifimiz kayıt dışı ve yasa dışı illegal faaliyet dışında yaşama şansını
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bulamayan halkımıza bir örnek göstererek mevzuata göre meşruiyet içinde
fıkıh kurallarına uyulabileceğini göstererek rehber ve önder olmak istemiştir.
Faizsiz, rüşvetsiz bir ekonomi düzeni için çalışmaktadır. 45 senelik
çalışmalarımızda başarılı deneyimleri olmuştur.
medhal
14
Günümüzde yürürlükte olan düzen, İslam fıkhını bin sene önceki
içtihatlarıyla bugünkü Batının 500 senelik ilmi çalışmalarının karma
müktesebatıdır. Akevlerdeki ilim adamlarının çalışmaları sonunda ortaya
çıkan sonuçlar ise, Peygamberlerin getirmiş olduğu kitapların ve özellikle
Kur’an’ın günümüzün sorunlarını çözümüne ilişkin içtihat ve yorumlarıyla
bugünkü Batının ulaştığı müspet ilimlerin birer sentezi şeklindedir. Hata ve
yanılmalar elbette olacaktır. Ancak, gelecek bu tür yaklaşımların artması ile
ortaya çıkacak sonuçlarla kurulacaktır. Bu çalışmayı yürüten ve katılanlar:
Yük. Müh. Süleyman Karagülle, Av. Dr. Süleyman Akdemir, Prof. Dr. Arif
Ersoy, Prof. Dr. Hira Karagülle, Prof. Dr. Ali Erişen, Prof. Dr. Osman
Eskicioğlu, Prof. Dr. Sabri Tekir, Prof. Dr. Durmuş Günay, Prof. Dr. Remzi
Fındıklı, Reşat Nuri Erol, Yük. Müh. Gürsoy Erol, Kazım Erten, Dr. Hilmi
Altın, Dr. Hasan Özket, Dr. Bünyamin Demir, Veysel İpekçi, Harun
Özdemir, Uz. Dr. M. Lütfi Hocaoğlu, Ecz. Tayibet Erzen, Ali Bülent Dilek
ve diğer katkısı olanlardır. Yazılanlarla ilgili açıklama yapılması istenmesi
halinde bu ekip her türlü sunuma hazırdır.
Sorunları örnekler vererek belirlemeye ve çözmeye çalışalım.
Örneğin, hastalıkların arazları ve marazları vardır. Arazlar denilenler, hemen
giderilmezse kişinin hayatı tehlikeye girer ve ölümle veya uzuv tatili ile
karşı karşıya kalınır. Yükselen ateşi düşürmezseniz veya akan kanı
durdurmazsanız, hasta kısa süre içinde helak olur. Arazları gidermek demek
hastayı tedavi etmek demek değildir. Esasen, doktorların tedavi etmeleri
demek, hastanın kendi kendisini tedavi etmesi imkanlarını hazırlamaları
demektir.
Anayasa konu edildiğine göre devletimiz rahatsızdır. Arazları yani
önlem alınmazsa ciddi sorunlar çıkaracak rahatsızlıkları vardır. Bunun
yanında tedavi gerektiren marazları da vardır. Kooperatifimizde yapılan
çalışmalara göre beşi; 1- Hukuk düzeni karmaşası nedeniyle asker sivil
ilişkileri, 2- Bölücülüğe dayalı terör, 3- Yargılama usulü yetersizliği
nedeniyle yargı, 4- Sermayeye dayalı basın, 5- Polis yönetimi anlayışına
dayalı dokunulmazlıklar olmak üzere sosyal arazlar ve beşi; 1- Faize dayalı
dış borç, 2- Tekelleşmeler nedeniyle ortaya çıkan işsizlik, 3- Mevzuat
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
karmaşasına dayalı kayıt dışılık, 4- Çarpık ve yetersiz kredi nedenleriyle
köylerin boşalması ve 5- Çarpık imar mevzuatına dayalı gecekondulaşma ve
haksız rant edinmelere dayalı ekonomik arazlar ülkemizi son derecede ciddi
ve acil önlemler alınmasını gerektiren sorunlar olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Bu arazların yanında marazların neler olduğu hususları tartışılabilir?
Bize göre, 1- Ordunun demokratik olmayışına bağlı darbeler, 2- Yerinden
yönetim ilkesinin olmayışına bağlı bölücülük, 3- Hakemlik sistemi olmayışı
(Tahkim) nedeniyle, tahkik sisteminin sonucu uzun süren yargılamalar, 4Basın kooperatiflerin yokluğu nedeniyle sermayeye bağlı basın, 5- Tahkim
sisteminin olmayışına bağlı imtiyazlı yargılamalar ve korumalar, 6- Çalışana
kredi verilmeyişine dayalı işsizlik, 7- Hazineye ait yerlerin ekonomiye
katılmaması nedeniyle iç borçlanmalar, 8- Genel hizmetlerin verilmeyişi
nedeniyle ilkel üretimlerin devamı, 9- Tarıma dayalı yerlerin doğru
kullanılmayışı nedeniyle gıda sorunları, 10- İmar sanayi projelerinin
olmaması ve geliştirilmemesi nedeniyle çarpık kentleşme, olmak üzere 10
adet marazı bulunmaktadır. Sayılan bu marazlar konusunda elbirliği ile
genel tedavi yoluna gidilmelidir.
Bu amaçla 10 sene
güncelleştirilerek sunuyoruz.
önce
hazırladığımız
bu
çalışmayı
Bugün anayasalar devlet anayasaları olarak hazırlanmaktadır. Oysa
artık devletlerin üstünde insanlık yer almaktadır. Devletlerin içinde ise yerel
yönetimler bulunmaktadır. İnsanlık içinde devlet nasıl bağımsız ise, iller de
devlet içinde benzer şekilde bağımsız olmalıdırlar. Bucaklar da, aynı şekilde
iller içinde bağımsız olarak yer almalıdırlar. 10 seneyi aşkın süredir “adil
15
medhal
Türkiye’de bugüne kadar kabul edilmiş anayasalar milli
anayasalardır. 1982 Anayasası askerlerin içinde yer almadığı bir ilim heyeti
tarafından hazırlanmıştır. Halk oylamasına sunulmuş ve % 92 ile kabul
olunmuştur. Baskı yapılmış olduğu iddia edilebilir. Öncelikle bu baskının
araştırılması gerekir. Anayasalarımız eksiktir, ama genellikle iyidir. En çok
tartışılan ve Anayasa mahkemesinin anayasayı esastan tartışmalarında
dayanak teşkil eden 2. maddesinin üzerinde durulup hakemlerden oluşan
tarafsız, bağımsız etkin ve saygın yargının denetiminde anayasanın zamanla
2. maddeye uygun olarak kendi kendine olgunlaştırılması gerektiği
görüşündeyiz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
düzene göre insanlık anayasası” üzerinde de çalışmalar sürdürülmektedir.
Henüz son şeklini almamış olmakla beraber genel taslak çıkmıştır. Bu
çalışmalarımız hakkında bilgi edinilmesi için mevcut şekliyle ekte
sunuyoruz.
Bu şekilde uygulamalı olarak elde edilmiş olan araştırmalarla
aşağıda ekte sunulan sonuçlara varılmıştır.
medhal
16
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ANAYASA METNİ ÖNERİMİZ
Madde 1) Anayasanın 2. 3. ve 4. maddeleri birleştirilerek aşağıdaki
şekilde yeniden düzenlenmiştir.
Resmi dili Türkçe, merkezi Ankara, bayrağı al zemin üzerinde
beyaz ay yıldız, Marşı Akif’in İstiklal şiiri olan, ülkesi ve ulusu ile
bölünmez bir bütün olarak, Türk halklarının, Türkiye’de kurduğu Türkiye
Cumhuriyeti, İnsanlık içinde, yerinden yönetime saygılı, çoğulcu
demokratik, laik, liberal ve sosyal, hakemlerden oluşmuş bağımsız,
tarafsız, saygın ve etkin yargının denetiminde ve Milli orduların
güvencesinde çoklu bir hukuk devletidir. Bu hükümler meclisin ittifakı ile
değiştirilebilir.
Madde 2) Anayasanın 3. maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 3) Anayasanın 4.maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Bu maddeye aykırı olan bütün mevzuat mülgadır. Aykırılık her
kademe hakemlerden oluşan bağımsız yargı tarafından belirlenir. Bağımsız
yargı da bağımsız yargı tarafından denetlenir. Ordulardan ordu komutanları
ayrı ayrı sorumludurlar.
Madde 4) Anayasaya aşağıdaki ek maddeler eklenmiştir:
Asker sivil ilişkileri
Ek madde 1) Türkiye merkezleri Sivas, Edirne, Bursa, İzmir, Adana,
Diyarbakır, Van, Erzurum, Konya, Kayseri, Afyon ve Ankara olmak üzere
12 bölgeye ayrılmıştır. Merkez illerde Türk orduları bulunur. Orduların
askerleri ve komutanları o bölgeden olmayan erkek vatandaşlardan oluşur.
Görevi dış saldırılara karşı bölgeyi korumaktır. İç güvenlik yerel
yönetimlerin kendi halklarından oluşturacağı kolluk kuvvetleri ile korunur.
Sıkıyönetim, illerde yerel yönetimin daveti ile ordunun yönetimi ele alması
ve askeri kurallarla kamu güvenliğini sağlaması şeklinde olur. Görevinin
17
medhal
Silahlı kuvvetler dışında devletin diğer uygulamalarının bütününde
bu anayasanın hükümleri geçerlidir. Silahlı kuvvetlerin oluşması, görevleri,
yetkileri sorumlulukları ve gelirleri de bu anayasa hükümlerine tabidir.
Silahlı kuvvetlerin içyapısında, gelirleri harcamasında, eğitiminde ve savaş
ve sıkıyönetim görevlerini yerine getirmede bu anayasa hükümleri bağlayıcı
değildir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bittiğine yerel yönetim karar verir. Sıkıyönetimin süresi ile değişmemek
üzere yerel yönetim sıkıyönetim karşılığı orduya uygun bedel öder. Herkes
askeri eğitimini devlet içinde yapar. Kanunen belirlenen müddet içinde
devlet içinde hizmetini yapar. Kalan müddeti il kolluk birliklerinde
tamamlar.
Terör
Ek madde 2) Bölge merkezleri dışında kalan yerlerde nüfusları
300.000’den az ve 1.000.000’dan fazla olmamak üzere bağımsız iller
kurulur. Taşra illeri kendi yasalarını kendileri yaparlar. Kendi yöneticilerini
kendileri seçerler. Kendi güvenliklerini kendi kurdukları güvenlik
teşkilatıyla sağlarlar. İllerin resmî dilleri aynıdır. Lise öğrenimini il dilleri ile
yaparlar. İllerinde bulunan küçük ve orta işletmelerin vergilerini kendileri
alırlar. Taşra illerine girmek, yerleşmek, iş yapmak için oranın yasalarına
göre hareket edilir. Girişleri onların iznine tabidir. Merkez iller tüm Türk
vatandaşlarına serbesttir. Her zaman girip çıkabilir, oralarda yerleşebilirler.
Orada çalışabilirler. Buradaki işletmelerin vergilerini devlet alır.
medhal
18
Yargı bağımsızlığı
Ek Madde 3) Davalı ve davacı ehliyetli hakemlerden birer hakem
seçerler. Başhakemi hakemler seçerler. Hakem heyeti tarafından verilen
kararlar kesindir. Hakemler aleyhine hakemlere (tahkim usulüne geçiş
döneminde hakimlere) gidilebilir. Mağdurların mağduriyetleri mahkum olan
hakemlerin dayanışma ortaklıkları tarafından giderilir.
Kamu adına dava açma yetkisi siyasi partilere aittir. Siyasi partilere
bütçeden aldıkları oy nispetinde yargıda kullanmak üzere tahsisat ayrılır. Bu
tahsisatlar kamu hukukunu savunan partilerin avukat ücretlerine ayrılır.
Savcılık kurumu kamu avukatlığı şekline dönüştürülür ve duruşmada taraf
olarak yer alır. Güvenlik illerde kurulan il güvenlik teşkilatına aittir. Polis
soruşturma yapar. Serbest soruşturma sistemi getirilmiştir. Soruşturmacıların
ücretlerini siyasi partiler öderler. Özel hukuk soruşturmasını da bunlar
yaparlar. Hakemler soruşturmacıların şahadeti ile karar verirler. Mevcut
mahkemeler soruşturma (tahkik) ile tahkim işlerini yürütürler. Hakimler
soruşturma yapamazlar ve resen karar veremezler. Dava sürecini ve
duruşmaları yönetirler ve dava ile her türlü kayıtları tutarlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Basın
Ek Madde 4) Yazar ve yayıncıların oluşturduğu basın ve yayın
kooperatifleri devletçe desteklenir. Kooperatiflere ait tesisler için reel faizsiz
krediler verilir. Ödeyemezlerse tesisleri ellerinden alınır, bu maksatla
kurulmuş başka basın kooperatiflerine verilir. Dağıtım devletçe karşılıksız
yapılır. Bir kişi ancak bir basın yayın kooperatifine ortak olabilir.
Dokunulmazlıklar
Ek Madde 5) Cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar,
milletvekilleri, yüksek hakemler, akademik kariyer yapmış olanlar, kurmay
subaylar, üstün hakemlerden oluşmuş yüce divanın izni ile yargılanabilirler.
Yüce divan üyeleri, siyasi partiler tarafından atanırlar. Her % 5 oy oranı için
bir hakem üye seçilir. Partiler oylarını birbirlerine aktarabilirler. Hakemler
milletvekilleri arasından seçilir. Milletvekili olarak kaldıkça ve partisini
değiştirmedikçe hakemlikleri sona ermez. Hakemlerden birini bir taraf,
diğerini diğer taraf seçer.
İşsizlik
Ek Madde 7) Herkesin resmî ücreti vardır. Üretimde resmî ücreti
kadar kredi alma hakkı vardır. Bu ücret işçiye ödenip işveren borçlandırılır.
İşçileri çalıştıracak kadar hammaddenin bedelini de devlet kredi olarak öder.
Kredi reel faizsizdir. Mamul değerlenince kredi borcu itfa edilir. Halka
nüfus başına ön ödemeli sipariş kredisi verilir. Siparişlere göre üretim
kredilendirilerek planlama yapılmış olur.
Köylerin boşalması
Ek Madde 8) Tarımda çalışanların tarımdan artırdıkları zamanlarını
değerlendirecek şekilde küçük sanayi işletmeleri kurulur. Bunlar kar amaçlı
işletmeler değildir. Mamul mallarını KİT’ler satın alır ve pazarlar.
19
medhal
Borçlar
Ek madde 6) Devlet faizsiz kredileşme ilkesi içinde iç ve dış borç
edinebilir. Borçlar altına kota edilmiş TL üzerinden alınır. Borç verilene de
o ülkenin parası ile borç işlemi yapılır. Devlet bütün borç ve alacaklarını
altına kota eder ve faizlerini sıfırlar. Faizli dış borçlarını iç borca, faizli
borcu kredileşme borcuna çevirerek para borcunu maaş borcuna, borcu
iştirake çevirerek kapatır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İmar ve Yapılaşma
Ek Madde 9) İhtiyaçlara göre projeler yapılır. Projelere göre arsalar
üretilir. Arsalara göre planlamalar yapılır. Devlet tarafından üretilen
projeleri uygulayacaklara arsalar parasız verilir. Arsa bedelleri de
yüklenicilerden değil müşterilerden tahsil edilir. İnşaatta çalışan işçilere
resmi ücret ödenir.
medhal
20
Kayıt dışı
Ek Madde 10) 500 civarında nüfusu olan köylerde tarım, kentlerde
sanayi kooperatifleri kurulur. Semt içindeki tüm ödemeler semt senetleri ile
yapılır. Senetler semt kasalarında arz ve talep kanunlarına göre alınır ve
satılır. Nüfusu 5.000 civarında olan yerlerde bucak işletme kooperatifleri,
nüfusu 500.000 civarında olan yerlerde il hizmet kooperatifleri, ülkede
çalışma kooperatifleri, İstanbul’da kredileşme kooperatifleri kurulur. Bucak
kooperatifleri kendi çıkardıkları buğday bonolarını, il hizmet kooperatifleri
kendi çıkardıkları demir bonolarını, ülke kooperatifleri kendi çıkardığı imar
bonolarını ve İstanbul kooperatifleri kendi çıkardığı altın bonolarını ödeme
aracı olarak kullanırlar. Kooperatiflerin ilçelerde kurdukları borsalarda bono
senetleri TL ile arz ve talep dengesiyle alınır ve satılır. İlçelerde orta
işletmeler, bölgelerde büyük işletmelerin çıkardıkları işletme bonoları kendi
kasalarında kooperatif bono senetleri ile alınıp satılır. Tüm kayıtlar
kooperatiflerin genel hizmetleri tarafından yapılır.
Verilmiş olan bu anayasa metinlerinin açıklamaları ekteki dosyada
ayrıntılı olarak sunulmuştur. Ancak ilk maddede değiştirilmez ilkelerin
düzenlendiği 1. Madde metninde yer almış olan her kelime gerek etimolojik,
gerek kavramsal ve gerekse de terim olarak yorumlanmak suretiyle ayrıntılı
bir şekilde açıklanmıştır. Açıklamalar yapılırken madde metninde yer almış
her bir kelimenin anlamı ile metin içinde taşıdığı manalar anlatılmaya
çalışılmıştır. Metinlerde yer almış kelimelerin açıklamalarına girilmeden
önce, insanlık tarihinde, ilmi, dini ekonomik ve siyasi gelişmeler ve
aşamalar anlatılmış ve bu suretle her bir kelimenin tarihteki anlamına yer
verildiği gibi değişmelere de temas edilmiştir.
Bize göre, yapılacak anayasa yukarıda verilmiş olan metin içinde yer
almış olan ifade ve ilkeler Türkiye Cumhuriyeti Devletinin genetik yapı ve
özellikleri
kabul
edilerek
değişmez
hükümler
kapsamında
değerlendirilmelidir. Bu metin içinde yer almış olan her kelime gerekçe ve
ayrıntıları ile tarihi aşamalar özetle anlatıldıktan sonra ikinci bölümde
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
açıklanacaktır. Metnin kelime kelime yorumuna geçmeden önce insanlık
tarihine kısaca bakmak ve insanlığın günümüze kadar geçirmiş olduğu
aşamaları gözden geçirmek istiyoruz. Aşağıda anlatılan tarihi aşamalar
dikkatlice incelendiğinde anayasa metinlerin geçmiş ile gelecek arasında
nasıl bir köprü oluşturduğu görülecektir. İnsanlık tarihi ele alınırken
sırasıyla iktisadi aşamalar, ilmi aşamalar, dini aşamalar ve siyasi aşamalar
ele alınacaktır.
medhal
21
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
BİRİNCİ BÖLÜM
İNSANLIK TARİHİ
İKTİSADİ AŞAMALAR
A- TOPLAYICILIK DÖNEMİ
medhal
22
İnsanlığın Menşei
Fiziki antropolojinin verilerine göre insanların kemik kalıntılarının
bedenen var oluşundan beri evrimleşmediği ve bütün insanların ilk günden
beri birbirine benzediği tespit edilmiştir. Bugünkü genetik bilimi, insanın
kromozomlarının bir bütün olduğunu, bir makinanın parçaları gibi bütünlük
arz ettiğini ve evrim yoluyla değil de çoğalma yoluyla oluştuğunu ortaya
koymuştur. Diller üzerinde yapılan araştırmalar da bütün dillerin bir dilin
zamanla farklılaşarak oluştuğunu ortaya koymuştur. Kullanılan araçlarda
evrimleşme varsa da aynı çağa ait taş kültürünün benzer olduğu ve bir
merkezden geliştiği ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar insanların bir anne
babadan türediklerini kanıtlamaktadır.
İnsan meyvelikler içinde yaratılmıştır
İnsan iki ayak üzerinde yürümekte; fakat, koşup avlanamamakta,
düşmandan kaçamamaktadır. Vücudu çıplak, soğuktan ve fiziki etkilerden
korunamamakta, düşmanlarına kendisini kamufle edememekte, vücut örtüsü
ile kendisini koruyamamaktadır. Parmaklarında pençeleri bulunmamakta,
avını parçalayamamaktadır. Toprağı kazamamakta, dişleriyle otları
koparamamakta, çiğneyememektedir. Bu nedenle başlangıçta ancak meyve
yiyebilmektedir. İlk insan yaz kış meyvesi olan bahçeler (cennet-bahçe)
içinde yaratılmış, meyve toplayarak yaşayabilmiştir.
İnsan aile içinde yaşamıştır
İnsan doğar doğmaz kendi başına yaşama gücüne ve becerisine sahip
değildir. Anne babası yıllarca bakmak ve büyümek zorundadır. Ayrıca sık
sık hastalanmaktadır ve bakıma muhtaçtır; yaşlandıkça kendi kendine
yaşayamaz duruma gelmekte ve bakıma muhtaç olmaktadır. Kadın erkek
vücut ve zihni kabiliyet bakımından farklı yaratılmışlardır; ancak, işbirliği
içinde yaşayabilirler. Devamlı cinsi arzu duymaktadırlar. İnsanlar aile içinde
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
birbirlerine sevgi bağları ile bağlıdırlar. Böylece insanın temel yapısını aile
oluşturmaktadır.
Ailede ortak üretim ve tüketim vardır
Toplayıcılık dönemlerinde insanlar, meyve ağaçları içinde, ağaç
dallarından ördükleri çardaklar içinde yaşamışlardır. Gündüzleri meyveleri
ailece toplamışlar ve yemişlerdir. Kadın erkek eşitlik içindedir. Bununla
beraber çocuk bakımından kadınlar öndedir, savunma görevinde de erkekler
daha aktiftir.
Ateş toplayıcılık döneminde bulunmuştur
Toplayıcılık dönemlerinde büyük keşifler yapılmıştır. Bu dönemde en
büyük keşif ateşin keşfidir. İnsanlar ateşle ısınmışlar, aydınlanmışlar,
ağaçları keserek tomruklar ve sopalar yapmışlar ve topraktan kaplar
yapmayı öğrenmişlerdir. Meyvelerin suyunu kaynatarak pekmez
yapmışlardır. Kabak gibi bazı meyve ve sebzeleri pişirmeyi öğrenmişlerdir.
B- AVCILIK DÖNEMİ
İnsanlar toplayıcılık döneminde ateşi bulmuş, bazı meyve ve sebzeleri
pişirmeyi öğrenmişlerdir. Ayrıca etin de pişirilerek yenebileceğini
öğrenmişlerdir. Zamanla nüfus artmış ve meyvelikler yetmemeye
başlamıştır. Ayrıca buzul devirleri yaşanmış ve meyvelikler kurumuş,
insanlar meyve toplama yerine hayvanları avlayarak ve etlerini yiyerek
geçinmek zorunda kalmışlardır. Bu gelişmeler insanların hayatlarında evrim
yapmıştır. Artık yalnız meyvelik yerlerde değil tüm yeryüzünde yaşama
yerleri bulunmuş, denizlere açılmışlar, adalara göçler olmuş ve bütün bunları
başarmak için teknik ilerlemeler meydana gelmiştir. İnsanlar balta, bıçak
gibi araçları avcılık döneminde bulmuşlardır. İnsanlar hayvanları avlamak
ve etlerini parçalamak için taşları yontarak özel aletler yapmışlar, urganları
23
medhal
Dokumacılık toplayıcılık döneminde bulunmuştur
İnsan aile hayatını sürdürmek için bazı önlemler almıştır. Bunların
başında cinsi uzuvlarının göstermekten utanç duymuştur. Bu da örtünmeyi
zorunlu kılmıştır. Önce yapraklarla örtünen insanlar daha sonra ağaç
liflerinden örmeyi öğrenmişlerdir. Çardaklarını da örerek yapmaya
başlamışlardır. Dikiş bu dönemde bulunmuş, hediyeleşme ile mübadeleden
sonra değiştirme ilkesi getirilmiş ve para olarak ceviz gibi kuru yemişler
kullanılmıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
üreterek kementlerle yakalama teknikleri geliştirmişlerdir. Ok ve yayı
keşfetmişler, tuzak kurup avları yakalamayı öğrenmişlerdir.
Avcılık döneminde işbölümü doğmuştur
Çocuklar av avlama yerlerine götürülmeyinceye kadar kadınlar evde
kalmışlar ve ev işlerini yapmışlardır. Böylece aile içinde işbölümü
doğmuştur. Erkek av avlamakta, geçimini temin etmekte, kadın ev işleri
yapıp çocuk büyütmektedir. Deriyi erkek getirmekte, kadın da elbise
dikmekte, temizlik yapmaktadır. Erkekler, avcılıkta savaşmayı öğrenmişler
ve güçlenmişlerdir. Bunun sonunda kadın erkeğin karşısında zayıf duruma
düşmüştür. Gündüzleri bazen haftalarca kadın tek başına kendisini diğer
erkeklerden koruma sorunu ile karşılaşmıştır. Kadın ile erkek birbirinden
uzak durmuştur. Kadın örtünerek erkeği cinsel olarak tahrik etmekten
kaçınma zorunda kalmıştır.
medhal
24
Avcılık döneminde erkekler örgütlenmiştir
Kadınlar ev işlerini kendi başlarına yapabildiği halde erkekler, tek
başlarına ne avı avlayabilmekte ne de düşmanlarına karşı durabilmektedir.
Bu nedenle erkekler örgütlenmek zorunda kalmıştır. İlk örgütlenme, av
ekibinin başının ortaya çıkmasıyla kabiliyetli bir başkanın ekibini nasıl
başarıya götürdüğü görülmüştür. Etler eve gelince et ve kan kokusu, yırtıcı
hayvanların evlere saldırmasına neden olmuştur. Bunun üzerine erkekler
nöbet tutmaya başlamışlar ve günümüzdeki orduların ilk doğuşu böyle
gerçekleşmiştir.
Ev olarak çardaklardan ziyade mağaralar kullanılmaya başlanmıştır.
Soğuk iklimlere deri elbiselerle ve ateşle dayanabilmişlerdir. Bu arada bazı
hayvanları ehlileştirmişler, artık kemiklere gelen köpekler insanlarla dost
olmuşlar ve avlanmakta yardımcı olmaya başlamışlardır. Tuzağa düşmüş ve
yaralanmış bazı et hayvanlarını birkaç gün yaşatarak öldürmeyi
düşünmüşler, böylece et hayvanları da ehlileştirmeye başlamışlardır.
Alet olarak taşların yanında kemikleri de kullanmaya başlamışlardır.
Balıkları avlamak için sulara açılmışlar ve salları keşfetmişlerdir. Bu sayede
deniz aşırı yerlere gitmişlerdir. Avın peşinde koşarken göçebeliğe
alışmışlardır. Para olarak derileri kullanmaya başlamışlar, bu nedenle de
derileri kurutmuşlardır. Etleri saklama yöntemi geliştirmişler, tuzlama
sanatını öğrenmişler, kurutarak kışa kadar saklamayı öğrenmişlerdir. Avcılık
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
dönemi devam ederken toplayıcılık da sürmüş, ancak bu işler mevsimlik
yapılabilmiştir. Etler sebze ile beraber yenir hale gelmiştir.
C- ÇOBANLIK DÖNEMİ
Çobanlık dönemine geçiş
İnsanlar zamanla çoğaldı ve karalar azaldı. Hayvanlar avlana avlana
azalmaya başladı. İnsanlık krize girdi. Ancak doğum kontrolünü düşünme
yerine, yeni besinler aramışlardır. Otlayan av hayvanları azalmış, fakat otlar
çoğalmıştır. Buzullar dönemi de sona ermiştir. Her taraf yemyeşil olmuştur.
İşte o zaman geçimlerini hayvanları evcilleştirme ile sağlamışlardır. Ayrıca
hayvanların eti ile beraber sütünden yararlanmaya başlamışlardır. Bu durum
insanların hayatlarına yepyeni bir düzen getirmiştir. Artık hayvanlarla dost
olmuşlardır. Bu arada atı da ehlileştirmişler ve onunla yük taşımaya
başlamışlardır.
Çobanlık döneminde süt gıda olmuştur
Çobanlık döneminde etin yerini süt almıştır. Süt devamlı olarak
alınıyordu. Bununla beraber her zaman yeteri kadar süt getiren hayvan
olmuyordu. Sütten peynir, yoğurt ve kurut yapmayı öğrendiler. Ağaç
liflerinden örgüyü zaten biliyorlardı. Şimdi hayvanın kıl ve tüylerinden de
kendilerine elbise yapmayı başladılar. Kolay söküp Taşıyabilmeleri için
deriden çadırlar yapmayı geliştirdiler. Sütten başka etten de
yararlanıyorlardı. Yaşlanınca hayvanları kesip etinden ve derisinden
yararlanıyorlardı. Tavukların yumurtasını ve arıların ballarını yediler. İpek
böceğinin kozasından iplik yapmayı da bu dönemde öğrendikleri tahmin
edilmektedir.
25
medhal
Çobanlık döneminde işbölümü devam etti
Çobanlık döneminde kadın isteseydi otlaklara gidebilirdi. Ancak bunun
bir yararı yoktu. O yine ev işlerini yapmaya devam etmiştir. Erkek çobanlık
yapıyordu. Kadın iffetini her zaman korumuştur. İnsan aile içinde yaşamak
zorunda olmuştur. Anne kendi doğurduğu çocuğunu bilmektedir. Fakat,
erkek ancak eşi başka erkeklerle buluşmazsa çocuğun kendisine ait
olduğunu bilebilirdi. Bütün canlılarda bir dişinin bir erkeği olmuştur. Çünkü
erkek dişiye hormonlarını akıtmaktadır. İki erkeğin hormonu kadının
vücudunda ve çocukta bozukluklar doğurmakta ve hastalıklar yapmaktadır.
Bu nedenle kadının tek başına çobanlık yapması iyi görülmemiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Çobanlık döneminde para olarak yün ve hayvan kullanılmıştır
İnsanlar çoğaldıkça geçimlerini sınai buluşlara dayandırdılar. Böylece
mübadele önemli hale geldi. Daha toplayıcılık döneminde taştan yararlanma
ihtiyacını duydular. Bir taşı parçalamak kuvvetle değil, teknikle
yapılmaktadır. Taş çıkıntılı yere vurulunca çıkıntılı yer kama görevini görür
ve taş parçalanır. Bunu da herkes yapamaz. Bu ise el sanatlarını geliştirir.
Zamanla paraya olan ihtiyaç arttı. Çobanlık döneminde para olarak deri
yerine yün kullanıldı. Büyük para yerine ise canlı hayvan kullanıldı.
Çobanlık döneminde kolektif üretimin yanında özel mülkiyet de vardır
Çobanlık döneminde sürüler aynı otlakta beraber otlatılıyor, akşamları
hayvanlar obaya dönünce herkes kendi hayvanını alıyordu. Ortak otlaklar
kabile hayatını geliştirdi. Göçler ve mera çatışmaları yeni bir hayatı ve
sosyal yapıyı oluşturdu. Henüz yazılı kurallar yoktur. Tüm kurallar,
başkanların koyduğu kurallardır. Bu dönemde bazı devletler oluşmuştur ama
savunma devleti olmuştur. Yerinden yönetim vardı ama mevzuat yoktu.
Başkanın dışında mahkeme yoktur.
medhal
26
D- TARIM DÖNEMİ
Tarım dönemine geçiş
Çobanlık döneminde nüfus artmış, yaylım hayvanları çoğalmış ve otlar
tükenmişti. Ayrıca kuraklık dönemine gelmiş, yer yer çölleşme başlamıştı.
Her sıkıntı ve darlık insanları yeni keşiflere yöneltmiştir. Gelişmeler böyle
olmuştur. Çölleşme insanları tarım dönemini keşfe zorlamıştır. Hayvanların
gübrelediği yerlerde daha iyi otların bittiği, sulanan ağaçların meyvedar
olduğu çobanlık döneminde fark edilmişti. İnsanlar sıkıntıya girmedikçe
alıştıkları şeyleri bırakmazlar. Sıkıntıya girdiklerinde değişime razı olurlar.
Tarım entegre-tümlenmiş bir döngüye sahiptir
Tarım döneminde halk istediklerini ekerek kendilerine yarayan bitkileri
yetiştirdiler. Daha çok kışın saklanabilecek olanları ekmeye başladılar.
İlkbaharda değişik bitkileri ekip depoluyorlardı, sonra da yıl içinde
yiyorlardı. Ekinlerin saplarını hayvanlar, tanelerini de kendileri yediler.
Hayvanlardan sağladıkları sütleri kendileri yiyor, dışkılarını ise tarlada
gübre olarak kullanıyorlardı. Yaşlı hayvanları veya hayvanları kesiyor,
etinden ve derisinden yararlanıyorlardı. Bunların yemek artıklarını da
tavuklara yedirip yumurtasını alıyorlardı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Çiftlik döneminde ekonomik bağımsızlık gerçekleşmiştir
Çobanlık döneminde ortak sürüleri beraber otlatan kabile yaşamının
yanında her aile kendi çiftliğinde bağımsız olmaya başladı. Çocuklar
toprakları bölüşmeye başladılar. Gittikçe toprak sıkıntısı belirdi. Kabileler
arası çekişmeler ve kan gütmeler ortaya çıktı. Çobanlık dönemi hukuku
yetersiz kaldı. Artık yönetim ekonomik işlerle değil, güvenlik ve savunma
işleri ile uğraşmaya başladı. Ortak savunma merkezleri doğdu. Ortak el
sanatları merkezleri doğdu. Böylece köylü kentli ayrımı ortaya çıktı.
E- PAZAR DÖNEMİ
İnsanlar işbölümü yaparak evrimleştiler
İnsanlar arasında işbölümü yaratıldıkları günden beri olmuştur. Meyve
toplayabilmek, eşyaları taşıyabilmek, elbise yapabilmek ve bazı hastalıkları
tedavi edebilmek için becerikli veya o konuda bilgili insanlara ihtiyaç vardı.
Bu başlangıçta yardımlaşma ile gerçekleşiyordu. Zamanla mübadele şekline
dönüştü. Toplayıcılık döneminde kuru yemiş, avcılık döneminde deri,
çobanlık döneminde yün ve koyun, çiftçilik döneminde tahıl para olarak
kullanılmıştır. Bu konudaki evrimleşme günümüze kadar gelmektedir.
Zamanla hizmet merkezleri oluşmuştur
Genelde terzilik, marangozluk, demircilik, sağlık gibi hizmetler yapan
ihtisas sahipleri köylerde oturur ve diğerleri gibi normal geçimlerini
toplayıcılık, avcılık, çobanlık veya tarımla sürdürürlerdi. Zanaatlarını ise
27
medhal
Mevzuata dayalı yönetim oluşmuştur
Köylere yerleşip güvenilir hayat kuranları, göçebeler rahatsız etmeye
başladılar. Bunların edindikleri serveti yağmaladılar. Köy ve kentler
kendilerini koruyabilmek için anlaşmalı özel savunma birlikleri kurdular.
Böylece yeni bir düzen ortaya çıktı. Zirai araçlar üreten köyler, kentlere
dönüşmeye başladı. Sözleşmeler mevzuatı oluşturdu. Ayrıca peygamberler
hükümler koymaya başladılar. O hükümlere uyanlar refaha kavuştular.
Uymayanlar topluluktan dışlandılar. Zamanla komşu köyler veya siteler
hüküm altına alınarak merkezi otoriteler doğmaya başladı. İnsanlar
büyüklere uyma yerine, kurallara uymayı öğrendiler. Bu düzenin en büyük
özelliği hukukun birbirini tanıyan kimseler arasında oluşması ve bunlar
arasında hukuk düzeninin kurulmasıdır. Bu hukuk sistemi zamanla daha çok
gelişmiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sadece ek gelir temin edebilmek için kullanırlardı. Köylerde hala bu usul
uygulanmaktadır. Zamanla gelirleri yeter hale gelince asıl işlerini bırakıp,
hizmet işlerine başladılar. Bunlar köylerin ortasında bir merkezde
toplandılar ve böylece ilk kentler oluştu. Bunlar artık toplayıcılık, avcılık,
çobanlık veya çiftçilik yapmıyor sadece meslekleri ile ilgili işler
yapıyorlardı. El emekleri karşılığı aldıkları malları satarak geçiniyorlardı.
Halk elde ettiği malların çoğunu kendileri tüketiyor ve artanı kentlere
götürüp esnafa satıyordu. Bu şekilde oluşan pazarlarda bazı mallar çok karlı
olmaya başladı. Halk artık sadece esnafın tükettiği malları fazla olarak
üretme yerine, diğer halkın da alabileceği malları üretmeye başladı. Böylece
yeni bir ekonomik düzen doğmaya başladı. Bu sayede ziraatta da işbölümü
ortaya çıktı. Kişiler en çok verim elde edebilecekleri ürünler ürettiler.
Tarlalar da en çok verim veren ürünler üretmeye başladılar. Bu sayede
insanlar evrimde önemli bir adım daha attılar.
medhal
28
Pazar ekonomisi madeni parayı doğurmuştur
Pazar dönemine kadar insanlar para olarak, ellerindeki para olmayan
elverişli malları kullandılar. Tahıl hem para hem de mal olarak kullanıldı.
Kişi ambarında kendi ihtiyacı için buğday depoluyor, bir şeye ihtiyacı
olunca da onu vererek mal alıyordu. Yani ambarındaki fazla malı para
olarak kullanmıyordu. Bu para fiyatlandırmada yeterli oluyordu. Ancak
mübadelede taşınma ve saklanma zorluğu nedeniyle para olarak
kullanılmasına elverişli değildi. Bunun sonucunda madeni para doğdu.
Madenler para olarak kullanılmaya başlamıştır
Madenlerin az bulunması ve parlak olması nedeniyle süs eşyası olması,
kolay bölünebilmesi, bozulmadan saklanabilmesi gibi özellikleri ile insanlar
bakır, kalay, gümüş ve benzeri madenleri para olarak kullanmaya başladılar.
Bu dönemde altın çok az olduğundan; demir de çok olduğundan ve
bölünmesi kolay olmadığından para olarak kullanılmaya pek elverişli
değildi. Bu madenlerin para olarak kullanılması tartı olarak kolaylık temin
etmekle beraber her yerde tartı aracının bulunmaması, hilelerin
yapılabilmesi, hataların olması nedeniyle meskük paraya ihtiyaç duyuldu.
Devlet parayı damgaladı, halk da onu para olarak kullanmaya başladı. Bu
para zamanla o kadar önem kazandı ki, varlık ve yokluk para ile bilinir oldu.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
F- TİCARET DÖNEMİ
Pazar ekonomisi ile doğan işbölümünün önemi anlaşıldı
Pazarcılıkta ortaya çıkan yeni ekonomik düzen ile işbölümünün önemi
anlaşıldı. Pazar yerlerinde sabit esnaflar doğdu. Pazara gelen halk mallarını
doğrudan halka satacağına alıp-satan tüccarlara satmaya başladılar. Böylece
malını satmak için Pazar gününü beklemek zorunda kalmadılar. Bir şeyi
almak için de pazarı beklemekten kurtuldular. Dükkanlara sattı ve o
dükkanlardan aldı. Böylece aracı sınıf belirlemeye başladı.
Rekabetin önemi anlaşılmıştır
Serbest Pazar devam ederken genellikle haftada bir oluşan pazarlarda
fiyatlar tamamen serbest arz ve talebe göre oluşuyordu. Dükkanlardaki esnaf
da bu fiyatlara uymak zorundaydı. Çok az bir karla almak zorunda
kalıyordu. Karı biraz yükselse halk dükkanlara satmaz, dükkanlardan almaz
ve pazarı beklerdi. Böylece aracı sınıf zorluk içinde varlığını sürdürüyordu.
Tüccar mübadelesi dünyayı imar ve ihya etmiştir
Malların ülkeden ülkeye taşınması ve konaklamak için kervansaraylar,
gidip gelmek için yollar ve köprüler yapılmak zorunda kalındı. Bunları da
ancak büyük devletler, yani imparatorluklar kurdu. Yol masraflarının
karşılanabilmesi için de vakıf konukevleri oluştu. Para olarak gümüş yeterli
olmadı. Altın, para olarak kullanılmaya başlandı.
Vakıf kervansaraylar insanlığı birleştirmiştir
İzmir’den üzümü develerine yükleyen bir tüccar yola çıkar, vakıf
kervansaraylarda konaklar, yollarda bedava yer, içer, yatar. Hasta ise tedavi
olur, devesini de doyurur, baytara tedavi ettirir ve yoluna devam eder,
Erzurum’a varırdı. Oradan arpa alıp yükler ve İzmir’e getirirdi. Böylece hem
kendisini hem devesini bedava geçindirir, hem de kar ederdi. İşi olmayan
şairler, filozoflar seyahate çıkar, bedava yaşar ve halkı aydınlatırlardı. Bu
29
medhal
Aracı sınıf kentler arası ticareti doğurmuştur
Tüccarlar kendi varlıklarını koruyabilmek için satın aldıkları malları
başka kentlere götürüp onların pazarlarında karlı olarak satıyorlardı. Başka
pazarlardan aldığı malları da getirip kendi dükkanlarında satıyorlardı.
Böylece kentler arası işbölümü başladı. Bu genişleme zamanla o kadar
büyüdü ki, dünya tek Pazar haline geldi. Tüm dünyada işbölümü doğdu.
Tüm dünya bir Pazar olmaya başladı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kervansarayların giderleri civardaki halk tarafından ortaklaşa karşılanırdı.
Civar halka da gelen yolcular sayesinde bereket yağardı.
Tüccarlar ise sermayelerinden bir payı zekat-vergisi olarak veriyorlardı.
Bu tekelin oluşmasını önlüyordu. Halkın eline devre başlarında para
geçiyordu, piyasa canlanıyor ve ekonomik krizler olmuyordu. Büyük dinler
bu dönemde ortaya çıkarak insanlık hukukunu geliştirdiler. Büyük dinler
kavmiyetçiliği ortadan kaldırmıyordu ve ulusa dayalı dinlerin oluşmasını da
yasaklamıyordu. Ancak uluslararası gidiş gelişleri serbest bırakıyor,
uluslararası barışı tesis ediyor ve kavmi hukuk yerine mezhep hukukları ile
yerinde yönetimi getiriyordu. Diyet müessesesi ile de güvenliği sağlıyordu.
G- İŞÇİLİK DÖNEMİ
medhal
30
Savaşlar sanayii doğurmuştur
Tüccar mübadelesi insanları birbirleri ile tanıştırdı. Büyük fetihler
sebebiyle çıkan savaşlarda teknoloji hakim olmaya başladı. Bu arada değişik
topluluklardaki ilmi birikimler kolaylıkla uluslararasına aktarıldı. Savaşlar
ve esirler bu aktarmalarda önemli roller oynadı. İslam dünyasında hukuk ve
dil ilme dayalı olarak gelişme imkanı buldu. İlim demek, projeler üretip
denemek ve elde edilen sonuca göre verileri kontrol etmek demektir. Avrupa
bunu sanayide kullandı. Araplarda ve Türklerde hukuk gelişmemişti. Çünkü
hala göçebe olarak yaşıyorlardı. Oysa Avrupa Hıristiyan’dı ve hukukları
vardı. İslam dünyası ise el sanatlarında çok ileri düzeye vardı. Avrupa ise
sanayi dönemine adımın atamamıştı. O da ilmi sanayide ve ekonomide
kullandı ve bugünkü ilerlemeleri kaydetti.
Makine üretimi işçiliği doğurmuştur
Avrupa Amerika’nın keşfinden sonra çok büyük altın stoklarına sahip
oldu. Konumu ve sermayesi dolayısıyla dünya ticaretini ele geçiren Avrupa
talep çokluğu ile karşılaştı, ama mal bulamadı. Üretim için makineler
geliştirmeye başladı. Acemi çalışanların eksiğini makinelerle giderdi. Alet
işledi, el öğündü. Böylece sanayi üretimi hızla arttı. İşçilik ortaya çıktı.
Eskiden kişiler mal üretip satıyordu. Şimdi insanlar emeklerini satıyorlar,
ücretlerini alıyorlardı. Mal mübadelesi yerine emek mübadelesi başladı.
Kölelik yerine işçilik ikame edildi
Tüccar döneminde büyük işler kölelere yaptırılıyordu. Yeni gelişen
dünyaya köleler yetmez oldu. Bunun üzerine tüm halk köleleştirildi. Herkes
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
işyerlerini sattı ve fabrikalarda ücretle çalışmaya başladı. Hatta zamanla
evlerini de sattılar ve kirada oturmaya başladılar.
İslamiyet’te üç çeşit köle vardı. Biri “mezun olmayan köle” idi. Bunlar
evlerde istihdam edilir ve kendilerine aile efradı gibi bakılırdı. Diğeri
“mezun köle” idi. Bunlar çalışır ve efendilerine bir ücret öderlerdi, kalanı ile
kendileri geçinirlerdi. Ölünce de mallar efendisine kalırdı. Bir diğeri de
“mükatep köleler” idi. Bunlar çalışıp kazanır, efendilerine taksitleri öder,
sonunda hür olurlardı. İşçilikte de bunlara benzer durum vardı. Kişi çalışır
ve yaşar ve ölünce çocuklarına hiçbir şey bırakamaz olmuştu.
Sermaye vergisi demek
Faiz yasağı kaldırıldı.
parası icat edildi. Önce
oluştu. Tüccarlar tüm
Banka tekeli sektör ve devlet tekelini doğurdu. Kapitalizm ve sosyalizm
doğdu. Tekeller arası savaşlar başladı. Dünya iki büyük savaşı yaşadı. Kanlı
savaşlar oldu, bugün yeni bir savaş için beklemededir. Birçok önemli sorun
çözülememiştir. Uluslararası savaşlara ara verilmiş, ancak iç anarşi hızla
artmaktadır.
Sektör monopolü kapitalizm, Pazar sorununu doğurmuştur
Firmalar karlarını büyütmeye çalıştılar. Kazançlarını maksimize ettiler.
Bunu başarabilmek için ucuza alıp pahalı satmak gerekiyordu. Kıyasıya
rekabete giriştiler, güçlü olanlar zayıfları yok etti ve sektör monopolleri
oluştu. Monopol firma, karını maksimize etti. Bunu ucuza alıp pahalı
satmakla sağladı. Ucuza aldıkları için üretim azaldı, pahalı sattıkları için de
tüketim azaldı. Denge, üretim yarıya düşürülerek kuruldu. Yani büyük bir
işsizlik ortaya çıktı. Halk malları alamayınca satılmadı ve ekonomik krizler
doğdu.
Ekonomik kriz sanayi ekonomisini çökertir
Ekonomik krizde mağazalar malla dolar ama alıcı bulunamaz.
Satılmayınca fabrikalar da mal üretmez ve durur. Bu durumda fabrikalar
işçilere para ödeyemez. Geliri olmayan halk mağazalara gidip alış-veriş
yapamaz. Ekonomi kilitlenmeye ve durgunlaşmaya başlar. Bu kilitlenmeye
karşı geçmişte çareler aranmıştır. 1917’de Rusya’da sosyalizmle çare
31
medhal
İşçilik sistemi tekelleri oluşturmuştur
İşçilik sistemi ile işletmeler büyümeye başladı.
olan zekat kalktı ve yerine gelir vergisi kondu.
Böylece tekeller oluştu. Altın para yetmedi, banka
halkın elinden topraklar alınarak toprak tekeli
işyerlerini satın aldılar ve sanayi tekeli doğdu.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bulunmuştur. Her şey devletleştirilmiş ve halkın ihtiyaçları giderilmiştir.
Amerika’da ise Keynes’in ürettiği enflasyonist para çare olarak
kullanılmıştır.
Karşılıksız para ekonomiye hareket getirmiştir
Keynes fabrikalara kredi verdirmiş, fabrikalar malı satamadıkları halde
çalışmaya başlamışlar, mağazalar zararına da olsa mallarını satabilmişler ve
yeni siparişler verebilmişlerdir. Böylece duran çark çalışmıştır. Ne var ki, bu
çalışma enflasyon yapmış, başka bakımdan ekonomiye zarar vermiştir. Oysa
İslamiyet’teki zekat bu fonksiyonu enflasyonsuz sağlayabilmektedir.
Yılbaşında zekattan pay alan halk mağazalara gidip mal satın alabilmekte,
sonra mağazalar fabrikalara sipariş vermekte, fabrikalar işçileri çalıştırmakta
ve tekrar mağazalara gidilmektedir. Bu ivme bir yıl yetmektedir.
medhal
32
Ekonomik önlemler savaşları önleyememiştir
Avrupa karma ekonomiyi uyguladı. Yani bir taraftan devlet işletmeleri
oluştu, diğer taraftan enflasyonist parayı kullandı. Daha az başarılı oldu.
Bununla beraber sorunlar bitmedi. Pazar elde etmek için Avrupalılar
sömürge ülkeler edindiler. Ekonomilerini böyle yürüttüler. Almanlar bundan
yeteri kadar pay alamadığı için iki kez dünya savası çıkardılar. Sonunda
dünya tüm devletlere açıldı ve Üçüncü Dünya Savaşı önlendi. Fakat
kapitalizm Üçüncü Dünya Savaşını körüklemektedir.
İşçilik dönemi sona ermektedir
Kapitalizmde faiz vardır. Yani sermaye her yıl artmak zorundadır.
Yoksa devre dışına çıkar ve ekonomik kriz olur. Her yıl reel olarak artan
sermaye doymuş piyasaya tekrar giremez. Çünkü tam istihdam sağlanmış ve
yeter derecede işyerleri oluşmuştur. Mevcut sermayeye yeni Pazar aramak
zorundadır. Bu pazarda Avrupa dışındaki ülkelerdir. SSCB’yi bu pazarın
oluşması için yıktılar. Sıra Çin’dedir. Sonra ne olacak? Sonra artık
fethedilecek ülke yoktur. Nüfus arttırılabilir, denizlere açılmak mümkündür
ve göklere çıkılabilir. Ancak bunların hiçbiri kapitalizmle gerçekleşemez.
Bu nedenle dünya “yeni bir adil dünya düzeni”ni aramaktadır. Bu işçilik
döneminin sona ermekte olduğunu gösteriyor. Yani kölelikten yeni kurtulan
insanlık ücretlilikten de kurtulmak istemektedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
H- ORTAKLIK DÖNEMİ
Emek mübadelesinden geri dönülemez
İnsanlık kendi üretip tüketirken pazar ekonomisi döneminden “mal
mübadelesi” dönemine geçmiştir. Ürettiğini satıyor, kendisi başkasının
ürettiğini alıp tüketiyordu. Sanayi inkılabında ise mal mübadelesi
döneminden “emek mübadelesi” dönemine geçilmiştir. Burada kendisi mal
üretmedi, emeğini sattı, aldığı ücretle de üretilen malları alıp tüketti.
İşbölümü daha da gelişti. Büyük bir evrim oldu. Tarihte evrimden geri dönüş
yoktur. Su gibi hep ileriye gidilir. Zamanın akışı yönünde ilerleme vardır. O
halde emek mübadelesinden tekrar mal mübadelesine geçilemez.
İşçilikten ortaklığa geçilecektir
İşçilikte kişiler fabrikalarda çalışıyor, emek karşılığı nakit alıyor ve
bununla ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu sistem işçileri köleleştirmekte, serbest
piyasayı yok etmekle ve tekelleri oluşturmaktadır. Tekeller de savaşlara
sebep olmaktadır. Tekeller enflasyonu ve işsizliği doğurmaktadır. Bugün bu
durum devam etmektedir.
Mal senetleri ile halk depolama ve taşıma külfetinden kurtulacaktır
Üretilen mallar ortak ambarlara konacaktır. Girdilere mal senetleri
verilecektir. Yani, sermayeye (ham maddeye), işçiye, tesis sahibine ve
devlete payları mal senedi cinsinden verilecektir. İstediği zaman ambara
gelip malı çekebilecektir. Halk bu senetleri satarak nakit elde edecektir. Bu
senetleri toplayan tüccarlar bu malları alıp mağazalara satabileceklerdir.
Böylece piyasada mal gezeceğine senet gezecektir. Mal en sonunda
üretildiği yerden tüketildiği yere götürülecektir. İşte yeni düzen bu şekilde
olacaktır.
Standartlar büyük sanayi inkılabından sonra örgütlü sanayi dönemini
doğurmuştur
Eskiden bir araba üretmek için arabanın her parçasını aynı fabrikada
üretme zorunluluğu vardı. Günümüzde ise fabrikalar sadece birer montaj
yeridir. Bu durum ortaklık sisteminin geleceği anlamını taşımaktadır.
33
medhal
Kolektif üretim devam edecektir. Ancak artık emek karşılığı nakit değil,
mal alınacaktır. Böylece kolektif üretim ama serbest pazar oluşacaktır.
Çünkü herkes kendi payını serbest olarak pazarlayabilecektir. Üretim
kolektif olacak ama işsizliğe değil ortaklığa dayanacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
El sanayii yerine ev sanayii doğmaktadır
Büyük fabrikalar yerine şimdi küçük dükkanlar ve evlerin bir odası
üretim yerlerine dönüşmektedir. Sipariş alınıyor, tezgahlarda fason olarak
işleniyor ve müşteriye teslim ediliyor. Bu yolla parça başına ücretlendirme
sistemi doğuyor. Verimliliği artırmak için de fabrikalarda bu sistem
uygulanıyor. Böylece ortaklık sistemi gittikçe gelişiyor.
Halk sanayii doğmaktadır
Gelişmekte olan fabrika ve büyük mağazalar yerine küçük sanayi ve
Pazar yerleri ekonomisi doğmaktadır. Vergi yükünden kaçmak için başlanan
bu uygulama süratle gelişmektedir. Sistem o kadar ileri gidiyor ki halk,
bankayı aracı yapmadan senetlerle veya cari hesaplarla kendileri para
basmaktadır. Dolayısıyla halk ekonomisi resmi ekonomiye karşı bağımsızlık
savaşı vermektedir. Halk ekonomisinin kapitalizm ve sosyalizmi yeneceği
kesindir.
medhal
34
Halk ekonomisi genel hizmetlere dayanmaktadır
Tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine geçildiğinde sosyal yapı katı
yapıdan sıvı yapıya geçmiştir. Buna kıyasla artık birbiriyle ilişki kuran
kişiler birbirini tanıyamaz olmuşlardır. Bu nedenle birbirleriyle ilişki kuran
kişiler ancak kamusal nitelikte bir garanti altında iş yapabilir hale
gelmişlerdir. Sıvacı olduğunu söyleyene inanabilmek için onun sıvacılıkla
ilgili resmi bir belgesi olmalıdır. Bugün buna benzer belgeler vardır. Ancak
bu yeterli değildir. “Teminatlı-garantili” olmaları gerekir. İşte bu nedenle
dayanışma ortaklıkları sistemi kurulmalıdır.
Bilgisizlikten doğan zararları ilmi, beceriksizlikten doğan zararları
mesleki, ihmalden doğan zararları dini ve kasten verilen zararları ise siyasi
dayanışma ortaklıkları tazmin eder. Dayanışma sorumluları, teminatlı ehliyet
verir, doğacak zararları tazmin ettirir, ortaklarını eğitir, ortaklara teminatlı
danışmanlık yapar, kamu yönetiminde temsilci olur. Yasamada ilmi,
yürütmede mesleki, denetimde dini ve yönetimde ise siyasi dayanışma
sorumluları şuraları oluşur.
İşletmeler altyapı, yapı, ham madde, yardımcı madde, üretici emek, bakım
emeği ve genel hizmet ile dayanışma ortaklıklarından oluşur
Bunlardan üretici işçiler emeklerine göre, hammadde miktarlarına göre
pay olarak karşılık alırlar. Diğerleri ise üretimden ortak pay alıp aralarında
sözleşmelere göre bölüşürler. Ortaklar arasında çıkacak her türlü ihtilaflar
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
genel müdürlerce çözüme bağlanır. Mağdur olanlar hakemlere gidip
mağduriyetini giderirler. Üreticinin malını kontrolörlere kontrol ettirip kabul
ettirdikten sonra sorumluluğu biter. Etiketlenir ve ambara teslim edilir.
Bundan sonra mal bozuk olursa genel hizmet sorumluları dayanışma
ortaklığı öder. Malın bozuk olması soruşturmacılar tarafından tespit edilir ve
hakemler hükme bağlar.
Mallar ambarlara teslim edilir. Taşımacılar üretim yerinden tüketim
yerine götürürler. Kişiler arasında hukuki haberleşme, tebliğ hizmetlileri
tarafından yapılır. Sözleşmeler ise noter hizmetlileri tarafından karşılanır.
Sonra tercihler yapılır. Kasa hizmetlerini bankalar yapar ve kredileşmeyi
sağlarlar. Reklamlar basın ve yayın yoluyla genel hizmet olarak yapılır.
Haberleşme de genel hizmet olarak sağlanır.
Planlama, bakım, güvenlik ve sağlık işleri de genel hizmetler içinde yer
alır. Bunun dışında evrak kayıtları, personel sicilleri, zimmet muhasebesi,
envanter muhasebesi ve demirbaş kayıtları da kamu hizmetlileri tarafından
yürütülür. Böylece küçük işletmeler de büyük işletmeler gibi serbestçe ve
rahatça iş yapar, tekel önlenir ve ortaklık ekonomisi işler hale gelir.
II - İLMİ AŞAMALAR
A- GÖRENEK DÖNEMİ
İnsan eksikliklerini bilimle kapattı
İnsan meyve yiyen canlıdır. Canlılar için birinci ihtiyaç beslenmedir.
İnsanların beslenmenin dışında da bazı ihtiyaçları vardır. Çıplak
yaratıldığından giyinmek zorundadır. Barınacak tabii yuvası olmadığından
barınak yapmak zorundadır. Ayrıca yiyeceklerini, barınak malzemesini,
hatta kendisini taşımak zorundadır. Bütün bunlarda da çok eksik
35
medhal
Genel hizmetler halka karşılıksız yapılır, halk kendisine hizmet edecek
olanları kendisi seçer ve böylece rekabet sağlanır. Genel hizmet giderleri,
genel hizmet payı olarak üründen alınır. Yani maaş senedi olarak alınıp
bölüşülür. Genel hizmet paylarının yarısı işletmelere hizmet verenlerin olur.
Diğer yarısı ortak bir fonda toplanır, kişilere hizmet verenlere bölüştürülür.
Böylece işletmelere genel hizmet karşılıksız olduğu gibi halka da genel
hizmet karşılıksızdır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yaratılmıştır. Bizzat beyninin büyüklüğü diğer hayvanlarınkinden en az iki
kat daha büyüktür. İnsan sorunlarını beyniyle çözmektedir.
İnsanlık ekonomideki gelişmeyi zihnindeki gelişme ile sağlamıştır
İnsan yaratıldığı ilk günlerden itibaren sopa gibi aletler kullanmaya
başladı. Meyveleri toplayıp kurutmayı denedi. Çardaklar yapıldı. Dokumayı
öğrendi, ateşten yararlandı. Bu sayede hem kendini koruyabildi ve hem de
ihtiyaçlarını giderdi. İnsanlığın ekonomideki gelişmeleri, bilimsel
gelişmeleri de zorunlu kıldı. İnsanlar avcılık dönemine geçince görenek
yöntemi yetmedi. Çünkü çocuklar ava katılıp avlarını öğrenemedi. Tedris
dönemi geldi. Sonra çobanlık dönemine geçildiğinde ilmin öğrenme
metodunda değişiklik yapma ihtiyacı duyulmadı. Oysa tarım dönemine
geçilince tedris sistemi yetmedi. Tartışma dönemi zorunlu oldu. Ancak
tüccar dönemine geçilince tartışma dönemi yeterli olmadı. Deneme
metoduna geçildi. İlme dayanılarak projeler üretiliyor ve projelerdeki başarı
ilimdeki isabeti kanıtlıyordu. İşçilik döneminde de bu deneme yeterli oldu
ve bugünkü teknolojiyi doğurdu.
medhal
36
Ortaklık döneminde deneme metodu yeterli olmamaktadır
Deneme metodunda bilimsel olarak çözülen problemler daha çok
eşya üzerinde yapılmakta idi. Yapılan bir makine çalışıyorsa başarılı
olunuyordu. Yahut kişiler üzerinde yapılıyordu. Bir hasta üzerinde
uygulama yapıp deneniyor, başarılı olunca da sonuç alınıyor ve
bilimselleştiriliyordu. Tedavide yapılan deneme kişi üzerinde ise bedeni
üzerinde yapılıyordu. Dolayısıyla fizik ve kimya kanunları geçerli idi.
Ortaklık sisteminde ise bilim topluluk üzerinde uygulanacaktır.
Toplulukla ilgili kanunlar psikolojik ve sosyaldir. Artık madde üzerinde
yapılan denemeler, topluluk üzerinde başarı ile uygulanamamaktadır. Yeni
ilmi metodun geliştirilmesi gerekir.
Ortaklık döneminde araştırma metodu geliştirilecektir
Araştırma metodunda her topluluk ocak, bucak, il ve ülke kendi
düzenlerini kendi iradeleri ile kuruyor ve yaşıyorlardı. Bunların her biri ayrı
ayrı kendiliğinden deney objesidir. Ortaklık döneminde elde edilen sonuçlar
kaydedilecektir. Bu sonuçlar karşılaştırılacak ve sosyal projeler üretilecektir.
Bu projeler topluluklar tarafından serbest iradeleri ile uygulanacak ve
sonuçlara göre sosyal bilimlerin veri doğruları sağlanacaktır. Bunun dışında
sosyal projeler üretilecek, bu projeler kredilendirilecek ve yeni topluluklar
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bu projelere göre oluşturulacaktır. Herkes kendi isteği ile bu topluluğa
katılacaktır. Bunun için tüm insanlık ortak bir bilim dili geliştirecektir ve
standart kurallarla aktarılacaktır. Ayrıca analoji geliştirilecektir.
Görenek metodu insanın ana öğrenim metodudur
Bilime göre tüm canlılarda var olan gelenek metodu görenek
metodudur. Canlılar anne babanın veya diğer kendi türündeki canlıların
yaptıklarını görür, onlar da onu yapmaya çalışırlar. Esasen diğer canlıların
eğitim çağları da çok kısadır. Doğar doğmaz irsi olarak hayat için gerekli
şeyleri bilirler. Oysa insan doğduğunda kendiliğinden hiçbir şeyi yapamaz.
Yürüyebilmesi için bile yıllara ihtiyacı vardır. İnsan evrimleşen bir varlık
olduğu için hayatı boyunca öğrenme ihtiyacındadır. Beşikten mezara kadar
hep öğrenme ve keşfetme durumundadır.
Çardaklar da meyveliklerin içinde kurulmuştur
Esasen toplayıcılık döneminde evleri, ağaç kovukları ve çardaklar
oluşturuyordu. Evleri meyveliklerin içindeydi. Yani işyeri ile mesken aynı
yerdeydi. Çocukların iş eğitimlerini almaları için ayrıca vakit ayırmalarına
gerek yoktu. Çocuklar oyunlarını meyvelikler içinde oynuyorlardı. Bugün de
çocuklar yaşam tarzlarını okullarda değil de evde anne babalarından
öğrenmektedirler. Uyku dışında günün her saatinde tüm komşular bir arada
olup sohbet etmekteydiler. Çocuklar bunları dinliyor ve görüyorlardı.
Görenek metodu bugüne kadar sürmüştür
Günümüze kadar görenek metodu sürüp gelmiştir. Osmanlılarda
çocuk bir ustanın yanına çırak verilir, çocuk onun yanında devamlı olarak
birlikte bulunur. Başlangıçta onu bunu getirir. Yirmi, otuz sene ona hizmet
ederdi. Usta ona bir şey öğretmek istemezdi. Çünkü öğrenip ayrılınca hem
yarım usta olurdu, hem de kendisi yetişkin çırağından olurdu. Çocuk tüm
marifetleri, kendi zekası ile ustasından kaparak öğrenirdi. Sonunda ustası
artık yaşlanıp işe gelemez durumlara vardığında kendisine peştamal sararak
ruhsat verirdi. Görenek metodu çok zor bir metottur. Uzun zaman alır ama
37
medhal
Meyve toplamaya çocuklar da katılmışlardır
Meyve toplamakta olan tüm aile meyveliklere gider ve çocuk
gözünü açar açmaz meyvenin nasıl toplanacağını görmeye başlar. Baba
sırıklarla veya ağaca çıkarak silkerken anne çocuklar yerde onları toplarlar.
Orada yemeğe başlarlar. Bebekler de orada onlara katılırdı. Meyvelerin
ayıklanması, kurutulması ve saklanması işleri çocukların yanında yapılırdı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
öğrenenler de tam öğrenir. Ancak zekiler, kabiliyetliler ve çalışkanlar
öğrenebilirdi. Diğerleri ise çıraklığı bırakıp toprağa dönerdi.
Bugün bütün mesleklerde staj dönemleri vardır
Okullarda ne kadar öğretilirse öğretilsin kişi görmedikçe, gördüğünü
yapmadıkça o mesleği öğrenemez ve yapamaz. Bu nedenle her meslekte
öğrenimden sonra bir de staj dönemi vardır. Stajdan sonra yaşlı ve tecrübeli
kimseler kadar mesleklerini ustalıkla icra etmektedirler. Orduda komutanlar
zamanla terfi ede ede yükselirler ve böylece savaşta en deneyimli kimseler
komuta etmiş olur. Günlük ibadetler hep bu görenek eğitimini sürdürmek
için konmuştur. Bu sayede toplayıcılık dönemindeki aile birlikte olma
eğitimi sürdürülmüştür. Ne yazık ki, sonradan ibadetlere kadın ve çocuklar
gelmez oldular ve ibadetler bu fonksiyonunu kaybetti.
B- TEDRİS DÖNEMİ
medhal
38
Avcılık döneminde ilimde görenek metodu yetmez hale gelmiştir
İnsanlar toplayıcılıkla karınlarını doyuramayınca avcılık dönemine
geçtiler. Avcılık yalnız erkekler tarafından yapılmaya başlandı. Çocuklar
avlanmayı görerek öğrenme imkanı bulamadılar. Büyüdükleri zaman dahi
avlamak tehlikeli olmuştur. Çünkü avını tanımayan kimse ava yem
olabilirdi. O zaman bugün olduğu gibi avlanma ve savunma silahları yoktu.
Bu nedenle öğrenimde yeni metot bulundu ve ders usulü geliştirildi.
Avcılık döneminde ders resimler üzerinde yapılmıştır
Avcılık döneminde daha çok mağaralar ev olarak kullanılıyordu.
Böylece insanlar daha kolay korunuyor, ayrıca orman olmayan yerlerde de
barınma imkanı buluyordu. Ortak ibadetler mağaraların içinde yapılıyordu.
Mağaralarda büyük av resimleri çiziliyor, çocuklara avlar ve avlanma
tanıtılıyordu. Gerçekte av çok hızlı bir şekilde hareket ettiği için onu görüp
tanıma da şimşek gibi ani gözetimle olmakta idi. Mağaradaki resimler bu
şekilde görünüyordu.
Ders usulünde hoca anlatmaktadır
Ders usulünde hoca anlatmakta, talebe ise dinlemektedir. Bu
sistemde talebe pasif durumdadır. Hocasına soru bile soramamaktadır. Çok
ileri durumlarda iken anlamak için merak ettiği veya kafasına takılan
hususları sormaktadır. Avcılıkta savaş, benzer hareketleri gerektirmektedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Savaş eğitimi de tedris ile yapılmaktadır. Gerek avcılıkta gerek savaşta
refleks hareketler ve komutaya itaat gerekmektedir. Namaz gibi bedeni
ayinler hep tedris sistemi için konmuştur. Bir araya gelen halk görenek
sisteminin yanında ortak komutalarla birlikte harekete alıştırılmaktadır.
Saflara dizilmekte, bir tarafa yöneltilmekte, giyim ve temizlikler
öğretilmekte, vakitli hareketler alıştırılmakla ve ortak komuta ile eğilme,
yere kapanma, oturma ve kalkma hareketlerine alıştırılmaktadır. Sonra
sohbetler yapılarak ders verilmektedir.
İbadetler eğitimi sürekli ve tekrarlı kılmaktadır
İbadetler tüm ailece yapılmaktadır. Sonra her yaşta devamlı olarak
yapılmaktadır. Bu eğitimi tekrarlı hale getirmekte hem de herkese aynı
eğitim verilmektedir. Bugün olduğu gibi çocuklar tecrit edilerek sadece bir
dönemde eğitim verilmektedir. Böylece nesiller arasında uçurumlar
doğmamaktadır. Bugün evrim yavaş olmaktadır. Olgunlar ancak otuz kırk
senelik eğitimi bugün uygulayabilmektedir. Hocalar da seksen yıl önce
öğrendiklerini öğretmektedirler. Bu sistem geri kalan toplulukları çağın
gerisinde bırakmaya devam etmektedir.
C- TARTIŞMA DÖNEMİ
Tarım dönemi hukuk dönemini getirmiştir
İnsanlar tarım döneminden önce göçebe halinde yaşıyorlardı ve
düzenleri kabile reislerinin doğrudan bölüştürülmesi ile oluşuyordu. Düzen
mevzuata uymakla değil de kişilere uymakla sağlanıyordu. Oysa tarım
dönemine gelindiğinde kabile reisleri varlıklarını korumakla beraber yazılı
mevzuat ortaya çıktı. Hukuk kuralları ortaya çıktı. İnsanlar hukuk
kurallarına uyarak yaşamaya başladı. Başkanın uygulama kararları yanında
39
medhal
Tarım dönemine geçilince tedris dönemi yetmez oldu. Çünkü bugün
olduğu gibi süratle gelişme başladı. Yeni keşifler ortaya çıktı. Hayat
çeşitlendi. Komşular arası nizalar arttı. Halk yeni bir eğitim metodu aramaya
başladı. Mabetlerin yanında medreseler de oluştu. Medreseler tartışma
merkezleridir. Mabetler ise sadece itaat ve dinleme merkezleridir. Dinde
sevgi, bilimde tartışma ve ikna esastır. Tedris dönemi bugün de devam
etmektedir. Tartışma usulü ile birleştirilmek istenmektedir. Başarılmış
değildir. Tedris döneminin en önemli buluşu yazının icadı ve ders
kitaplarının oluşmasıdır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hakemlerin muhakeme sonunda yargı kararları doğmaya başladı. Davalı
davacı ortaya çıktı. İddia ve savunma dönemi başladı. Bunun sonucunda
tedris usulü yetmez oldu ve tartışma dönemine geçilmiş oldu.
Tartışma döneminde tartışanlar eşit durumdadırlar
Tedris döneminde hoca bilen, öğrenci bilmeyendir. Talebe hocanın
dediğini öğrenmek ve kabul etmek durumundadır. Oysa tartışma döneminde
taraflar eşit durumdadır. Artık kişiler değil de, düşünceler karşı karşıya
gelmiştir. Bedenler değil de, zihindeki fikirler tartışmaktadır. Karşılıklı
olarak birbirini ikna etmeğe çalışmaktadır. Dinleyenler tartışmaya
katılmamaktadır. Onlar hala tedris dönemi usulü ile eğitim almaktadırlar.
Bununla beraber, zihinlerinde karşılıklı görüşler ortaya çıkmakta, tercih
imkanları bulunmaktadır. Artık fikri demokrasi oluşmuştur.
medhal
40
Tartışma döneminde fikri demokrasi vardır
Kişiler fikri sistemler üretmekte ve bunları savunmaktadır. Halk da
bu sistemlerden birini benimsemektedir. Böylece demokrasi oluşmaktadır.
Demokrasi demek, halkın seçenekleri üretebilmesi ve istediğini seçebilmesi
demektir. Yani çoklu sistemdir. Kuvvetlinin galip geldiği sistem değildir.
Burada şunu belirtmek gerekir ki, tartışma demek, bir tarafın diğer tarafı
yenmesi demek değildir. Konunun değişik tarafları ile ele alınıp incelenmesi
ve dinleyenlere tercihler sunulması demektir. Bu sayede mahkemelerde
hakimler tarafları dinler ve sonunda kendi kanaatlerine göre hüküm verirler.
Tartışma dönemi sosyal grupları oluşturur
Tarım döneminde yerleşik hale gelen halk asırlarca bir arada yaşadı.
Değişik kabileler bir araya gelip yerleşik bir yaşam kurdular. Komşu
sitelerle işbirliği yaptılar. Gerek iş, gerek kültür, gerekse evliliklerle siteler
değişik kültürlerle kaynaştılar. Zamanla kabile sistemi yerine sosyal gruplar
ortaya çıktı. Yani göçebe hallerinde mekan ayrılıkları varken tarım
döneminde aynı yerde yaşayanlar sosyal grupları oluşturdular. Bugünkü
anlayışla partiler oluştu. İlimde, dinde, iş hayatında ve hukukta farklı
anlayışlar ortaya çıktı. Bunlar arasında tartışmalarla öğrenim devam etti.
Tartışma döneminde hukuk ve felsefe ekolleri doğmuştur
Tartışmalar sonuncunda farklı ekoller ortaya çıktı. Farklı ekoller ayrı
metotlar kullandılar. Diğer ekollerle tartıştılar. Böylece değişik düşünce
sistemleri ortaya çıktı. Sistematik ilimler doğdu varsayımlar üzerinde
tümden gelim kuralları uygulandı. Böylece değişik düşünce ve hukuk
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
uygulamaları ile sosyal gruplar yarıştı. Değişik siteler değişik hukuk
sistemleri içinde oluşmaya başladı. Bu sistemlerle oluşan topluluklar
geliştiler veya çöktüler. Bu ekoller beşeri ekoller halinde insanlığı birleştirdi.
Tartışma teoriktir
Tartışma teorik olarak yapılır ve sonuçlar fikridir. Felsefede ve
hukukta uygulanır. Çünkü kontrol edilmesi mümkün değildir. Hakim karar
verirken sonra acaba sonuç doğru mudur, değil midir, denetleyemez. Bir
filozof “dünya yuvarlaktır” dese başkası da düzdür dese bunun hangisinin
doğru olduğunu belirlemek mümkün olmaz. Filozoflar için olsa da halk için
pek mümkün olmaz. Bu nedenle zamanla tartışma yetmez oldu. Fikirlerin
doğrulanması için söylenenlerin teori dışında ispat metotları aranmıştır.
D- DENEME DÖNEMİ
Tümevarım metodunu Müslümanlar sistemleştirmiştir
İslamiyet’ten önce peygamberler kitaplar getiriyor ve ne
yapacaklarını cemaate öğretiyorlardı. Kur’an ise ne bir teoriler kitabıdır, ne
de bir uygulama kitabıdır. Kur’an örnekler kitabıdır. Her konuda birer örnek
vermektedir sonra insanları uygulamada serbest bırakmaktadır. İlk
uygulamayı peygamberin kendisi yapmış ve uygulama yollarını öğretmiştir.
Sonra alimler gelerek Kur’an’daki örnekleri ele almışlar ve tüme varım
yoluyla sorunları çözmeye başlamışlardır. Buna kıyas denmektedir. Yani
benzetme denmektedir. Kur’an’da zikredilenlere benzetiliyor ve bu hususta
peygamberin uygulamalarından yararlanıyorlardı.
41
medhal
Deneme metodu ilmi metot olarak kabul edilmiştir
Ortaya konan tabii veya sosyal kurallara dayanılarak projeler
üretildi. Bu projeler uygulandı. Sonuçlarla kontrol edildi. Buna deneme
metodu diyoruz. Bir bilim adamı atılan bir merminin nereye düşeceğini
hesapladı. Mermi atıldı ve oraya düştü. İşte böylece teori denemelerle teyit
edildi. Bu metotta tümdengelim yerine, tümevarım kullanılmaya başlandı.
Yani iddianın doğruluğu teorik yoldan değil uygulama ile ispatlandı. Bunun
için ilk varsayımlar üzerinde çok daha sıhhatli olarak ele alınma şartı
kaldırıldı. Kati ilimler yerine zanni ilimler ortaya çıktı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Tümevarım uygulamasını Ebu Hanife ilmileştirmiştir
Tümevarımı pratik bir şekilde Hz. Muhammet uygulamıştır.
Kur’an’daki örnekleri hayata geçirmiştir. Ancak yeni örneklemeler yapma
işi ise Ebu Hanife tarafından gerçekleştirilmiştir. Şafii ise tümevarımın ve
kıyasın ilmini kitap haline getirmiştir. Batı bu metodu Müslümanlardan
almış ve teknolojiye uygulamıştır. İnsanlığa fiilen göstermiştir. Böylece
bugünkü, sanayi ve ilim doğmuştur.
İlmin dört aşaması vardır
Önce deliller toplanır. Her tür veriler bir araya getirilir. Her söze
kulak verilir. Bu Kur’an’ın emridir Sonra veriler değerlendirilir. Proje
üretilir. Plan yapılır. Sonra uygulanır. Dördüncü safhada ise sonuçlar kontrol
edilir. Sonuçların ilmin bildirdiklerine uyup uymadığı denetlenir. Uymuşa
ilmi sonuçlar teyit edilmiş olur. Sapma varsa bu sonuçlar da verilere eklenir
ve projelerde düzeltmeler yapılır.
medhal
42
Deneme metodu ilim ile uygulamaya dayanır
Önce ilme dayanılarak proje yapılır, sonra uygulanarak pratikte
denenir. Sonuçlar ilmen değerlendirilir. İlim amel, ilim amel münavebe ile
gelişme yolunda ilerlenir ve böylece süratle yol alınır. Deneme metodu
teknikte çok başarlı ve yeterli sonuç almıştır. Ancak hukukta ve sosyal
uygulamalarda denemenin imkansızlığı nedeniyle bu metot yeterli
olmamaktadır.
E- ARAŞTIRMA DÖNEMİ
Araştırma metodunda alim deneme değil, araştırma yapmaktadır
Deneme metodunda alim delilleri toplar, projeyi üretir, kendisi
uygular ve sonuçları kontrol eder. Oysa araştırma metodunda verileri alim
toplar ve sonuçları değerlendirir. Sosyal Kararlar alma yetkisi alimde
olmadığı için proje üretemez. Ancak karar alma yetkisi olanlar bu ilmi
verilere dayanarak proje üretirler. Yasama yürütmeden ayrılmış olduğundan
proje yapanlar uygulama imkanına sahip değildir. Bu uygulama yürütme
tarafından yapılmaktadır. Sonuçları değerlendirme ise yeniden alimlerce
yapılmaktadır. Ancak bunlar da proje yapan alimler olmayacaktır. Çünkü
zaman geçmiş ve değişik yerlerde uygulanmıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Araştırma kolektif olarak yapılabilir
Deneme metodunda alim tek başına çalışmamaktadır. Çünkü yer ve
zamanda birlik vardır. Sosyal denemelerde ise bir alimin tek başına delilleri
toplamasına, değerlendirmesine projeler üretmesine, uygulamasına ve
sonuçları değerlendirmesine imkan yoktur. Bu nedenle araştırma metodunda
kolektif çalışma zorunludur. Kolektif çalışmada her şeyden önce ortak bir
dile ihtiyaç vardır. Standart ifadelere ihtiyaç vardır. Ortak metoda ihtiyaç
vardır. Bunun dışında ilmi verilerin sıhhatine güvenme ihtiyacı vardır. Nasıl
üretilen mallar kontrol edilir ve projeye uygunsa damgalanır ve ambara
verilirse ilmi verileri kontrol eden sorumlular olmalıdır. Onların teminatlı
denetimi sonunda ilmi literatüre girmelidir.
Uygulama teminatlı ehliyetlilerce yapılır
Uygulama projelerinin metotlarını üstün ehliyetliler yaparlar, yüksek
ehliyetliler ise proje üretirler. Orta ehliyetliler projeleri uygulatırlar. İlk
ehliyetliler uygulama yaparlar. Temel ehliyetliler uygulamada yardımcı
olurlar. Başlangıç ehliyetlileri de uygulamaya katılabilirler.
Teminatlı ehliyet dayanışma ortaklıklarınca verilmelidir
Teminatlı ehliyet dayanışma ortaklıkları tarafından verilecektir.
Böylece dayanışma ortaklıkları aynı zamanda değişik ekolleri oluşturacak ve
değişik sosyal projeler üretecektir. Demokratik düzende ve yerinden
yönetimde isteyenler üretilen projeleri uygulayacaktır. Alınacak sonuçlara
göre yavaş yavaş uygulamalarda birliğe gidilecektir. Bu nedenle araştırma
metodunun uygulanması için demokratik düzen şarttır. Aksi durumda
merkezi yönetim veya tek hukuklu sistemde sosyal denemeler olamaz ve ne
ilim gelişir ne de sosyal yapı gelişir. Çağımızda büyük ilmi evrime ihtiyaç
vardır.
43
medhal
Araştırma metodunda teminatlı resmi ehliyete gerek vardır
Araştırma metodunda başkalarının verilerine dayanma zorunluluğu
olduğu için verilen teminatlı olması gerekir. Bu da ancak teminatlı ehliyete
dayanan kimselerin verileri ile sağlanır. Başlangıç, temel, ilk, orta, yüksek
ve üstün ehliyetliler vardır. Başlangıç ehliyetliler başkalarının yanında veri
toplayabilirler. Temel ehliyetliler gösterilen bir yerde gözetim yapabilirler.
Gözetim aletlerini kendileri ayarlayamazlar. İlk ehliyetliler mezun olduğu
araçları kendileri ayarlayıp gözetime girebilirler. Orta ehliyetliler denemeleri
kayda geçirip verilere koyarlar, yüksek ehliyetliler araştırma planlarını
yaparlar. Üstün ehliyetliler araştırma usullerini oluştururlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Demokrasi araştırma metodunun işaretidir
Halk ocaklarda yaşayacaktır. Burada eğitim görenek yoluyla
ibadetler usulü ile yapılacaktır. Tedris sistemi uygulanacaktır. Bucaklarda
ise ilmi ekoller oluşacaktır. Halk istediği dayanışma ortaklığına girecek ve
özel hukukta çok hukuklu sistem uygulanacaktır. Kamu hukuku ise kolektif
kararlarla alınacaktır. Her bucağın kamu hukuku ayrı olacaktır. Ayrıca il
merkezlerinde merkez bucakları oluşacaktır. Merkez bucakları yüksek
ehliyetliler oluşturacaktır. Bunlar tüm il halkının ilmi danışmanları olacaktır.
Bunlar il meclislerini oluşturacaktır. Burada da dayanışma ortaklıkları
olacaktır. Özel hukuk toplu sözleşmelere dayanacaktır. Devlet merkezinde
de devlet merkez bucağı olacaktır. Ülkenin ilmi danışmanları ülke meclisini
oluşturacak ve dayanışma ortaklıkları oluşturacaktır. İnsanlıkta ise
ülkelerdeki ilmi dayanışma ortaklıklarının temsilcileri olacaktır. İnsanlık
merkez bucağını oluşturacaktır. Böylece gelecekte meclisleri halkın ilmi
temsilcileri oluşturacak ve bunlar dayanışma ortaklıkları içinde partileri
oluşturacaklardır. Çoklu hukuk sistemi yerinden yönetim sayesinde
araştırma sonuçları değişil yerlerde uygulanacaktır.
medhal
44
Araştırma döneminde ortak ilmi eserler yazılacaktır
Üstün ehliyetli ilim adamlarının ittifak ettiği hususlar bir metinde
toplanacaktır. Bunlar ilmin kesin verileri olacaktır. Bu metindeki
değişiklikler yine üstün ehliyetli ilim adamlarının ittifakı ile yapılacaktır.
Bunlara ilmi metot diyoruz. Bu metinler değişik ilim ekolleri tarafından
kendi metotları ile kanıtlanacaktır. Ayrıca ihtilaflı kısımlar ekoller tarafından
tercihler şeklinde şerh edilecektir. Değişik görüşler tartışılacaktır. Yani her
ekol metinleri ayrı ayrı şerh edecektir. Araştırmacılar ise elde ettikleri
verileri araştırma kitaplarında yayınlayacaklar ve bu veriler bir ekol
tarafından teminatlı olarak onaylanacaktır. Bu teminata göre projeler
üretilecektir. Doğacak zararlar bu dayanışma ortaklığınca karşılanacaktır.
İlim dili insanlık için ortak olacaktır. Bu da Arapça ve Latincedir.
F- SİSTEMATİK DÖNEM
Tümevarım metodu yanında analoji sistemi geliştirilecektir
Tümevarım bir kanunu benzer varlıklara uygulama sistemidir.
Analoji ise bir sistemin diğer sistemle karşılaştırılmasıdır. Örneğin, ağacı
insanla karşılaştırabiliriz. Ağacın ciğeri yapraklarıdır. Ağacın iskeleti
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
gövdesidir. Ağacın damarları ve insanın damarları vardır. Ağacın ağzı
köklerin uçlarındadır. Ağacın ayağı kökleridir. Görülüyor ki, ağaç insana
benziyor. Hele hücrelere indiğimiz zaman tamamen benzer hale gelecektir.
İşte böylece sistemleri karşılaştırmaya analoji denmektedir.
Tüm oluşlar aynı kanunlara dayanır
Her sistemde denge vardır. Denge iki varlığın birbirine yanaşması
ama birleşmemesi demektir. Her sistemde basitlik yani ekonomiklik vardır.
Bu ikili sistemi zorunlu kılar. Oluşlar çoğalma ile olur. Her sistemde doğum,
ölüm ve gelişme vardır. Bu benzerlikler bir araya getirilerek ileride teorik
bir varlık oluşturulacak ve her sistem onunla karşılaştırılacaktır. Bugün
matematikte bu yapılmaktadır. İleride sistemlerde de benzer işaretler ortak
bir dil oluşturacaktır.
III- DİNİ AŞAMALAR
Çocukları anne babası dindar yapar
İlk insan eşiyle birlikte yaratılmıştır. Bunların nasıl eğitildiği
bilinmemektedir. Ancak sonra doğan çocuklar, önce anne babalarına bağlı
olarak büyüdüler. Onlara Tanrı gibi inandılar. Çocuklar büyüyünce anne
babaları onlara Tanrı kavramını öğretti. Böylece dindar oldular. Çocukları
Tanrı ile uyardılar. Tanrı ile eğittiler. Tanrı ile sorumluluk duygusunu bir
arada verdiler. Bu uyarı ve inanış babadan oğula intikal ederek günümüze
kadar gelmiştir.
45
medhal
Din hislerin duygulaşmış şeklidir
Hayvanlarda baskın meleke hislerdir. Hayvanlar hisleri ile hareket
eder. Fikri melekeleri ve iradeleri yoktur. Kişilikleri yoktur. İnsanlarla
hayvanlar arasındaki ortak meleke hislerdir. Bununla beraber hayvanlarda
his melekeleri sosyalleşerek din olmamıştır. Dinde insanlara özgü bir
müessesedir. Ancak başlangıçtan beri en güçlü müessesedir. Din sevgiye
dayanan bir müessesedir. Saygıya dayanan bir müessesedir. Bir çocuğun
anasına ve babasına karşı duyduğu hisleri büyüdüğünde mücerret varlığa
veya büyük saydığı başka insana duyduğu bir duygudan oluşmaktadır.
Sıkışınca ona sığınmakta, korkunca ona güvenmekte ve çaresiz kalınca ona
dayanmaktadır. Ondan çekinmekte, ona karşı suç işlemekten kaçınmaktadır.
Tıpkı çocuğun babasına karşı duyduğu duyguları yaşamaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Dinsiz kimse yoktur
Ateistler de dindardır. Tanrı’ya inanmadıklarını söyleseler de tabiata
inanmaktadırlar. Tabiatın gücünü kabul etmektedirler. Tabii kanunların
değişmezliğini bilmektedirler. Kötülük yaptıklarında sorumlu olduklarını
kabul etmektedirler. Hatta inandıkları rejimler için canlarını vermektedirler.
Stalin’e, Almanlara esir düşen oğlu ile bir generali değiştirmek istemişler, o
da “er generalle değiştirilemez” demiştir. Kırk milyon insanın ölümüne
sebep olan diktatör inandığı kurala uyma zorunluluğunu hissetmiştir. Hem
de koyu ateist olarak.
Din insanın insana inanmasıdır
Din korkutmaya değil sevdirmeye dayanır. İnsanın iç güvenliğine
dayanır. Bu topluluklar içinde müeyyidesi bulunmayan kuralları ortaya
koyar. Bu sayede kişiler toplum düzenine uyarlar. Utanma da dinin bir
müeyyidesidir. İnsanın kendisini topluluğa kabul ettirmesi de dinin bir
müeyyidesidir. İnsan anne babasına bağlanır. Büyüdüğünde çevresine,
çevresinin örf ve adetine bağlanır. Nihayet insanlığı kutsileştirir. İnsanlık
deyince yalnız yaşayan insanlar değildir. Atalar da insanlığa dahildir,
gelecek nesiller de insanlığa dahildir.
medhal
46
İnsan sağlam dinin yanında bozuk dinlere de inanır
İnsan süt ve bal içtiği gibi sigara ve içki de içmektedir. Evlendiği
gibi fuhuş da yapmaktadır. Hatta kendi cinsi ile de ilişki kurabilmektedir.
İnsan kendi iradesi ile hareket edecek şekilde yaratıldığından dolayı
yanlışlıkları da yapabilmektedir. Yararlı dinler olduğu gibi zararlı dinler de
vardır. Adil düzen öyle bir mekanizma önermektedir ki, dinlere baskı
yapılmaksızın yararlı dinlerin karşısındaki zararlı dinleri halk kendisi elesin.
Bize göre laiklik budur. Yani devlet dinlere müdahale etmesin ama devlet
zararlı dinlerden korunabilsin. Mekanizma onları siyaset dışında bıraksın.
A- YEREL DİNLER
Tanrı’ya inanış ve sosyal düzenlemelerin Tanrı’nın isteğine göre
yapılması ilk insanla başlamıştır. Anne babaya saygı topluluğa saygı şekline
dönüşmüş ve kabile başkanlarına uyma topluluğa uyma şeklinde
anlaşılmıştır. Nüfus artıp kabileler ortaya çıkmış ve insanlar yeni
meyvelikleri bulmak için göçe başlamışlardır. Gittikleri yerlerde ayrı
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
topluluklar oluşmuştur. Dilleri de farklılaşmaya başlamıştır. Her topluluk
Tanrı’yı kendi dillerinde ayrı ayrı adlandırmıştır.
Tanrılar bir varlıkla isimlendirilmiştir
Çocuğa isim verilirken anlamı olan bir kelime seçilir. Hiç anlamı
olmayan bir kelime kullanılmaz. Topluluk da Tanrı’yı adlandırırken onu bir
varlığa benzeterek o adı vermiştir. Genellikle bu güneş olmuştur. Türkçedeki
Tanrı Tan’dan gelmektedir. İnsanlık her zaman Tanrı’yı “çok büyük” ve
“tek” görmüştür. Ancak onu değişik özellikleri ile ifade etmiştir. Tanrıları da
ayrı ayrı şekillilerle ifade etmişlerdir. Nasıl biz bugün bayrağımızla
devletimizi ifade ediyor ama bayrağın devlet olmadığını biliyorsak, şekil ve
heykel Tanrı’nın birer rumuzu idi, Yoksa o elbette Tanrı değildi.
Peygamberler ortaya çıkmıştır
Peygamberler zuhur etti, bir insanın yapamayacağı işleri halka
mucize olarak gösterdiler ve insanları tek Allah’a inanmaya çağırdılar. Halk
bunların çoğuna inandı ve peşlerine gitti. Peşlerinden gidenler başarıya
ulaştı, gitmeyenler ise helak oldu. Çünkü peygamberler çözümler üretmiştir.
Peygamberler halka kendi dilleri ile hitap ediyorlardı ve sadece kendi
kavimlerini uyarıyorlardı. Peygamberler zor kullanmadı. Ancak haber
verdiği felaketler gelir ve onlar söylediklerinin doğruluğunu anlardı.
Peygamberler kavmidirler ve çağdaştırlar
Her topluluğun ve her asrın bir peygamberi vardı. Dönem ve
çağlarının ihtiyaçlarına göre halka yol gösteriyorlardı. Çoğu zaman bunlar
aynı zamanda o topluluğun reisleri oluyorlardı. Ancak bu reislik ordulara
değil de sadece inanışa dayanıyordu. Zaten insanlık henüz devlet aşamasına
gelmemişti. Din otoritelerinin kullandığı tek müeyyide boykot idi. Kötü
insanlara yüz vermezler ve onlarla görüşmezlerdi. Halk da onlara uyarak
boykot ederdi. Böylece kişi cezalandırılırdı. Yani sosyal baskı uygulanırdı.
47
medhal
Çok tanrıcılık yerleşik hayatla ortaya çıkmıştır
Yerleşik hayata geçilirken değişik dilleri konuşan kabileler bir araya
geldiler ve bir arada yaşamaya başladılar. Her kabile Tanrı’yı ayrı adla
anıyordu. Her kabile ayrı Tanrılara inanılır zannedildi ve o şekliyle her
kabile birbirini tekfir etti. Kavgaları Tanrı adına yapmaya başladılar.
Zamanla siteler birleşip ayrı ayrı temsilcileri bir araya getirdiler ve her birine
ayrı ayrı saygı göstermeye başladılar ve çok Tanrıcılık doğdu.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bugün dahi dinlerin elinde başka bir müeyyide yoktur. Ama SSCB gibi, Çin
gibi büyük imparatorlukları dize getirmektedirler.
B- İLİM DİNİ
Dinden sonra ilk ortaya çıkan müessese ilim olmuştur
Zamanla insanlık ilerleyip de yeryüzü tek vatan haline gelmeye başlayınca
tüm insanlığa hitap edecek bir düzen ve din anlayışına ihtiyaç duyulmuştur.
Bundan sonra artık dinin kendisi ilmi olmalıdır. Bir de din artık her şeye
karışmamalıdır. İnsanlar şimdiye kadar olduğu gibi sadece peygamberlerin
gösterdikleri mucizelerle inanmayacaklar, akılları ve bilgileri ile onu kabul
edeceklerdi. İnsanlar peygamberlerin değil de, sistemlerin peşine
gideceklerdir.
medhal
48
İlim dini Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır
Mezopotamya medeniyetin ortaya çıktığı yerdir. Türkçeye yakın bir
dil konuşan Sümerler tarafından kurulmuştur. Değişik kabileler gelip
buralarda yerleşmiştir. Ur Sümerlerin kurduğu kentlerden biridir. Bununla
beraber buraya pek çok yerden gelmiş kabileler de vardı. Hazar Denizi’nden
gelen Azeriler de yaşıyordu. İbrahim bunların arasında yetişen bir delikanlı
idi. Mezopotamyalılar yıldızlara tapıyorlardı. Her kabile kendisine bir yıldız
seçmişti ona ibadet ediyordu.
Hz. İbrahim akla hitap edip tek Tanrı’ya çağırmıştır
Bir gece halk yıldızların altında herkes kendi yıldızına taparken Hz.
İbrahim çıkıp yüksek sesle “Ben bu yıldıza tapıyorum.” demişti. Oysa o
babasının yıldızı değildi. Böylece topluluk içinde büyük huzursuzluk ortaya
çıktı ve karşı çıktılar. Cevap verdi: “Çünkü benim yıldızım en büyüktür.”
Halk birden cevap veremedi. Ertesi gece yine ayağa kalkıp “Vazgeçtim.’’
dedi. “O yıldıza değil aya tapıyorum. Zaten şimdi o yıldız görünmüyor.”
dedi. Halk biraz daha şaşırdı. Üçüncü gün gündüzleri halka hitap edip
“Güneşe tapıyorum, çünkü en büyük odur.” dedi. Akşam olunca kalkıp
halka ilan ederek “Ben güneşe tapmaktan da vazgeçtim, o da yok olup
gidiyor. Ben artık alemlerin rabbine tapıyorum.” diyerek tek Tanrı’yı,
mücerret Tanrı’yı ilan etti.
Hz. İbrahim putları kırdı: Hz. İbrahim’in bu hikayesi, tüm
Mezopotamya’da dilden dile yayıldı. Hz. İbrahim bir gün herkes putlarına
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
tapıp dağılınca, eline baltayı alıp putların hepsini kırdı ve baltayı en
büyüğünün boynuna astı. Daha önceden zaten putları kıracağını bildiriyordu.
Halk putları İbrahim’in parçaladığını duyunca onu sorguya çektiler. “Hayır,
ben değil bu büyükleri onlara kızdı, böyle yaptı.” dedi. “İnanmıyorsanız ona
sorun.” dedi. O zaman çok sinirlendiler ve ateş yakıp onu yakmak istediler,
fakat, başaramadılar. Hz. İbrahim bir gün hükümdarla tartıştı. Hükümdara
“Tanrı’ya inan.’’ dedi. Hükümdar “Ben Tanrı’yım.” dedi. Hz. İbrahim
“Tanrı öldürür ve diriltir.” dedi. Hükümdar “Ben de öldürür ve diriltirim.”
dedi ve iki kişiyi çağırdı, birini öldürdü diğerini sağ bıraktı. İbrahim, “Tanrı
güneşi doğudan doğuruyor, sen de batıdan doğur.” dedi. Hükümdar buna
cevap veremedi. İbrahim bir gün halka hitap ederek, “Eğer çok Tanrı
olsaydı, Çok hükümdar gibi olur, kainat fesada uğrardı. Bakınız sizin bile
hükümdarınız bir.” dedi. Görülüyor ki, İbrahim insanları artık mucize
göstererek doğru yola çağırmıyordu. İlmi yolla onları ikna etmeye
çalışıyordu. Yalnız kendi kavmine değil tüm insanlığa hitap ediyordu.
C- HUKUKİ DİN
Hz. Musa sarayda büyüdü. Kavmini Mısır’dan çıkardı
Firavun İsrail oğullarının çocuklarını öldürmeye başlamıştı. Hz.
Musa bazı gelişmelerden sonra saraya alındı ve Firavun’un sarayında
annesinin yanında büyüdü. Firavun bunu bilmiyordu. Böylece saray
eğitimini aldı. Büyüyünce Firavun’dan, halkıyla göç etmek için izin istedi.
İzin vermedi. Bunun üzerine doğuya doğru kaçmaya başladılar. Firavun
takip etti ama yetişemedi. Kendisi helak oldu. Böylece Hz. Musa Orta
Doğu’da yepyeni bir devletin temelini attı. Kardeşi Harun’u din işlerinde
görevlendirdi, kendisi devlet işleri ile uğraşmaya başladı. İlk defa laik
düzeni fiilen Hz. Musa kurdu.
49
medhal
İbraniler İbrahim’in soyundandırlar
Hz. İbrahim Ur’dan ayrıldı ve Batı’ ya doğru gitti. Mısır’ı ziyaret
etti. Mekke’ye gitti ve bir oğlunu orada bıraktı. Sonra Filistin’e dönüp
sürüleri ile oraya yerleşti. Çocukları Yusuf zamanında Mısır’a gidip
yerleştiler. Böylece İsrail oğulları Azerilerden göçebe kültürünü,
Mezopotamya’dan site kültürünü ve Mısır’dan da devlet kültürünü aldılar.
Tek Tanrı’ya inanmış olarak çoğaldılar. İlmi düzene doğru adımlarını
atıyorlardı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Hz. Musa Tevrat’ı getirmiştir. Tevrat bir kanun kitabıdır
Hz. Musa’ya kadar, peygamberler kitaplar getiriyordu, hükümdarlar
fermanlar çıkarıyordu. Ancak bunlar bir topluluğun tüm ihtiyaçlarını
karşılayacak düzeyde olmadığı gibi, yöneticilerin de bu hükümlere uyması
önerilmiyordu. Oysa Tevrat levhalar üzerinde yazılmıştı ve herkes ona
uyacaktı. Hz. Musa bile ona uyacak, suç işlerse öldürülecekti. Görülüyor ki,
hukuk düzenine Hz. İbrahim’den sonra ilk büyük adımı Hz. Musa atmıştır.
Tevrat bir yasa olmuştur. Halk o yasalara göre yönetilecekti. Kişi hakimiyeti
sona ermiş hukuk hakimiyeti başlamıştı.
medhal
50
Tevrat din kitabı değildi
Gerçi Hz. Musa bunu Tur Dağı’nda Allah’tan almıştı. Ancak içinde
dini hükümler yoktu. Cennet ve cehennemden bahsetmiyordu. Sadece
insanların dünyevi ilişkilerini düzenliyor ve cezalar koyuyordu. İlerideki
gelişmelerden haber veriyordu. Sosyal düzenlemelere yer veriyordu. Dini
ayin ve ibadetler ile Hz. Harun görevli idi. İsrail oğullarını kabilelere
ayırmış ve devlet örgütünü oluşturmuştu. Mısır’da hapis cezaları vardır.
Tevrat’ta ise hapis cezaları yoktu. Onun yerine kısas cezası vardı. Bir de
hapishaneye benzer sürgünler sitesi vardı. Suçlular bu siteye sürülür ve diğer
sitelerde suç işlemesi önlenirdi.
Tevrat bugün de ibret alınacak hükümler içermektedir
Tevrat, insanlığın hayat hikayesini içermektedir. Mezopotamya
Medeniyeti ile Mısır Medeniyeti’nin sentezidir. Ona inanan İsrail oğulları
bugün de dimdik ayaktadırlar. Geçirdikleri onca sürgün ve baskılara rağmen
varlıklarını sürdürmektedirler. Ebette dört bin yıl önce ortaya konan
hükümler bugün uygulanamaz. Ama o deneyimlerden bugün yararlanılır.
İşte ilmi metot budur. Tüm verileri değerlendirip onları ilmin verileri ile
ayıklayıp yeni sistem oluşturmak, yeni proje yapıp uygulamak ve alınan
neticeye göre eksikleri tamamlamaktır. Bunu da yerinden yönetimle ve halk
kendi isteğiyle yapacak, merkezi dayatma olmayacaktır.
D- DEVLETÇİ DİN
Tevrat liberal hukuku düzenledi
Tevrat’ta devlet sadece adaleti gerçekleştiren bir devlettir. Devletin
savaş ve güvenlik dışında görevi yoktur. Bu Mezopotamya türü bir
uygulama idi. Devlet sadece vergi alır ve kamu düzenini sağlardı. Oysa
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Mısır sosyalist bir ülke idi. Tüm halk hükümdarın kölesi idi. Tüm ülke
hükümdarın idi. Halk çalışır, üretir ve devlet ihtiyaca göre atıfetine göre
bölüştürürdü. Hz. Musa halkı kabilelere ve sitelere ayırmakla Mezopotamya
türü bir devlet kurdu. Devlet liberaldi. Merkezi yönetim yoktu. Bu bir
eksiklikti. Halk büyük işler yapamıyordu. Büyük sanayi üretimi
yapılamıyordu. Gemi seferleri düzenlenemiyordu.
Hz. Davut devlet işletmeleri kurmuştur
Hz. Davut Mısır’da olduğu gibi halkın elinden malı mülkü gasp edip
halkı köleleştirmedi. Mezopotamya’da olduğu gibi halkı da kendi başına
bırakmadı. Halkın yapamayacağı büyük işleri devlete yaptırmıştı ve devleti
halka ekonomide hizmetçi yapmıştır. Bu sistem bir taraftan halk
teşebbüsünü sürdürmekte diğer taraftan devleti güçlendirmekteydi.
Gemilerin inşası ve gemi seferleri devlet tarafından yapılıyordu.
Demircilikle ilgili tesisler devlete aitti. Dokumada standartlar getirilmiş ve
böylece halk üretimi kolaylaştırılmıştır. Zırh gibi savaş araçlarını devlet
yapıyordu.
Dört bin yıllık dini evrim insanlığın tarihi evrimidir
Hz. İbrahim, ilmi dinden ayırmış oldu. Hz. Musa, hukuku yani
yönetimi dinden ayırmış oldu. Hz. Davut da ekonomiyi dinden ayırdı.
Böylece laik düzene doğru ilerlemeler devam etmiştir. Gerçi bütün bunlar
peygamberler tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak gerçekleştirilen laik
düzendi. Allah insanları laik düzene göre eğitiyordu. Nitekim Hz. İbrahim
Medeniyetinin arkasından Grek-Romen Medeniyeti doğmuştur. Grek-
51
medhal
Hz. Davut yargı düzenini getirmiştir
Hz. Musa hukuk düzeni kurmuş ve mevzuatı oluşturmuştu. Ancak
hukuk düzeninin temeli yargıdır. Yargı müessesesi henüz çalışmıyordu. Hz.
Davut ve Hz. Süleyman zamanında yargı müessesesi kuruldu. Nizalar
hükümdarın huzuruna getiriliyor ve çözülüyordu. Bugün de bizim temel
sorunlarımızdan biri yargıdır. Çünkü demokrasiye geçildiğinde boşluk
ortaya çıktı, başkanların yetkileri daraltıldı. Bu durumda kamu düzeni
tehlikeye girdi. Peygamberlerin ve hükümdarların yerine mahkemeler ikame
edildi. İşte Hz. Davut ve oğlu Hz. Süleyman bunları yaptılar. Hz. Davut
devletçiliği getirmekle kalmamış, laik yargı sistemini de kurmuştur. Laik
yargıda hakimler ilhama göre değil, mevzuata göre ve zahiri delillere göre
hükmetmişlerdir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Romen Medeniyeti laik medeniyet idi. Devlet artık din adamları tarafından
yönetilmiyordu.
Kemalizm Hz. Davut’un getirdiği düzenin çağdaşlaşmış biçimidir
Büyük sanayi devrimi gereği sermaye terakümü zorunlu olmuştu.
Batı’da kapitalizm Doğu’da sosyalizm doğmuştur. Dünya bu çekişmeler
içinde iken Türkiye orta yolu tutmuştur. Halkın yapamayacağı işleri devlet
yüklenmiş, halkın yapabileceği işler ise halka bırakılmıştır. Dünya sonraları
hep buraya doğru gitmektedir. Amerika’da bile uzay çalışmalarını devlet
yürütmektedir. Mustafa Kemal bunu İslam kültürü ile bulmuştur.
E- LAİK DİN
medhal
52
Hz. İsa, din ile düzenin sınırlarını belirlemiştir
İbrani Medeniyetinde ilim, din ve ekonomi dinden ayrılmıştı.
Yunanistan’da ve Roma’da ise laik düzen gelmişti. Ne var ki, bugün olduğu
gibi devlet dini emrine almıştı. Baskı altına almıştı. Din ile düzen arasındaki
çizgi belirlenmemişti. Hz. İsa, İsrail oğulları arasında ortaya çıktı. Gösterdiği
olağan üstü halleri ile insanlığın dikkatin çekti. İnsanlığa ahlakı öğretti ve
dinin sınırlarını belirledi. Böylece Tanrıya inanan, ibadetlerini yapan ve
halkı eğiten bir din anlayışı belirdi. Ama devletin işlerine karışmayan, ilim,
din iktisat ve yönetim ile ilgilenmeyen bir din ortaya koydu. Dini örgüt de
kurmadı.
İncil’de düzene ait hükümler yoktur
Tevrat’ta dine ait hükümler yoktur. İncil’de de düzene ait hükümler
yoktur. İncil insanlara huzur veren bir üslupla hep ahlakı telkin etmektedir.
“Tanrı’ya usanmadan yalvarmak gerekir. Allah’tan korkmayan insandan
çekinmeyen bir yargıç vardı. Bir dul kadın davacı oldu. Yargıç uzatıp
duruyordu. Kadının gelip gitmesinden usandı ve davasına baktı. Şimdi sen
de Tanrı’ya usanmadan yalvar ki, ‘o da senin istediğini yerine getirsin.”
(Luka/18/1-8) Hz. İsa bu öğütleri ile halka sebatı ve işleri yarıda
bırakmamayı da öğretiyordu. Tevrat’ta ise “Tanrı Musa’ya sen kendine
gümüşten iki boru yap. Onlar yek pare olsun. Bunları halkı çağırmak için ve
savaşı ilan için kullan, dedi.” (Adad/12/1) İncil kişiyi eğitiyor, Tevrat düzeni
kuruyor
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Hz. İsa Hz. Musa’nın da ahirete inandığını söylemektedir
Hz. İsa hep öldükten sonra cennet ve cehennemden bahsediyordu.
Yahudiler itiraz ettiler. “İncil Tanrı’nın sözleri değildir. Tevrat’a
benzemiyor. O cennetten ve cehennemden bahsetmedi.” dediler. Hz. İsa
cevap verdi. “Musa da Tanrı’ya inanıyordu. Çalılardaki ateş ona demişti ki
‘Ben yerlerin ve göklerin Tanrı’sıyım. Atalarının İbrahim’in, İshak’ın ve
İsmail’in rabbiyim.’ demişti. Oysa onlar ölü idiler. Eğer yok olsaydılar
onların Tanrı’sı olamazdı.” Böylece Hz. İsa Tevrat’ta ahiretten açıkça
bahsedilmeyişinin nedeni olarak ona inanılmadığı için değil, şeriatta ahiret
korkusu ile hareket edilemeyeceğini anlatıyordu. Yani laiklik gereği
Tevrat’ta dini müeyyideler yoktu.
Din ile düzen toplumun ayrılmaz iki tarafıdır
Nasıl bir kumaşın iki yüzü varsa, din ile düzen de böyle bir kumaşın
iki yüzü gibidir. Birbirinden ayrılamaz ve koparılamaz. Biri diğerine hakim
olamaz. Din kişileri ahlaklı ve becerikli olarak yetiştirecek, düzen ise bu
ahlaklı kişileri malzeme yapıp sosyal örgütü oluşturacaktır. Malzemesiz
inşaat yapılamayacağı gibi inşaatta kullanılmayan malzeme de işe yaramaz.
İsa Peygamber bu iki sosyal müessese arasında denge kurmakla yükümlü
idi.
F- İÇTİHAT DİNİ
Laik düzen bütünüyle İslamiyet ile oluşmuştur
Hz. İbrahim ilmi dinden ayırdı. Hz. Musa hukuku dinden ayırdı. Hz.
Davut ekonomiyi dinden ayırdı. Hz. İsa ise din ile düzen arasındaki sınırı
çizdi. Dini laikleştirdi. Bütün bunlar iki bin yıldan fazla bir zamanda ayrı
ayrı yerlerde gerçekleşti. Gerçi bütün bunlar İsrail oğulları içinde
başarılmıştı. Ancak birlikte tek devlet içinde uygulanmamıştı.
53
medhal
Hıristiyanlık sonra devlet dini olmuştur
Hıristiyanlık önce çok büyük zulüm gördü. Üç dört asır yer altında
kentler kurarak gelişti. Ama sonunda Roma imparatorluğu mağlup oldu ve
Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etti. Doğu’da devlet dine hakim oldu.
Batı’da ise Batı Roma imparatorluğu yıkılıp krallıklar ortaya çıktı. Dini
kurumlar, devletleri emri altına aldı. Hz. İbrahim Peygamberden beri
olgunlaştırılan laiklik böylece yok oldu. Laiklik sonraları yeniden İslam Dini
ile ortaya çıkacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Peygamberlerin tarihleri de gölgelenmişti. Esatirler ve efsaneler karışmıştı.
Kitaplara hikayeler karışmış ve tahrif edilmişti. İnsanlık bütün bu gelişmeyi
bir kitapta görmek ihtiyacında idi. Bir devlette de bir arada uygulamayı
görmeliydi. Bunu İsrail oğulları dışında son peygamber gerçekleştirdi.
İslamiyet Mekke’de doğmuştur
Hz. İbrahim oğlu İsmail’i Mekke’de bırakmıştı. Mekke Arabistan’ın
merkezi olmuştu. Mekke halkının çoğunluğunu oluşturan Kureyş tüccardı.
Dünya ile ilişkisi vardı. Arabistan devlet aşamasına gelmemişti. Saf ve
gelişmiş bir Arapçası vardı. Mekke tüm Arabistan’ın merkezi idi. Arap
kabilelerinin putları Mekke’de eski bir mabet içinde toplanmıştı. Herkes
kendi putuna tapıyordu. Hz. Muhammet İsmail’in neslinden doğmuştu.
Yetim olarak büyümüştü. Kırk yaşına geldiğinde Hz. İbrahim gibi putlara
karşı çıktı. İnsanları tek Tanrı’ ya davet etti. Mucize olarak da Kur’an’dan
parçalar okumaya başladı. Medine’ye göçe zorlandı ve Medine’de site
devletini kurdu. Bu sitenin özelliği tüm dinlerin barış içinde birlikte
yaşaması idi. Medine Sözleşmesi ilk uzlaşma anayasası olmuştur.
medhal
54
Tevrat ve İncil’de bahsi geçen kıssalar-hikayeler Kur’an’da da
anlatılıyor ve insanlık yeniden tek Tanrılı İbrahim dinine çağırılıyordu. Site
yönetimi çoklu hukuk sistemine dayanıyordu. Değişik kabileler kendi
hukuklarını uyguluyorlardı. Hz. Muhammet kabileler arasında çıkan
ihtilafları çözüyor, iç işlerine karışmıyordu. Müslümanları da kabile-akile
adı altında siyasi gruplara ayırmış ve her birini dayanışma içine sokmuştu.
Kan davalarını kısasla, af halinde ise tazminatla halletmişti. Tazminatın
ödenebilmesi ve kısastan vazgeçirilebilmesi için de diyetleri sosyal gruplar
(kabileler-akileler) ödüyordu. Kur’an her devirde ve her toplulukta geçerli
olan hükümleri koydu. Teferruata inmiyor, mekanizmaları getirmiyordu.
Örneğin, katip ve soruşturmacıdan bahsederken “Bunlar zarara sokulmaz.”
diyor ama bunun sokulmama şekli Kur’an’da gösterilmiyordu. İşte Tevrat ve
İncil’den farkı bu idi. Tevrat’ta teferruatıyla mekanizmalar anlatılıyordu,
fakat, hukuktan hiç bahsedilmiyordu. Kur’an’da ise esaslar bahsediliyor,
fakat, teferruata girilmiyordu.
Mekanizmalar ise peygamber tarafından üretiliyor ve uygulanıyordu.
Sonra bu uygulamalar sünnet adı altında toplanacak ve şeriat olacaktı. Bu
neden böyle yapılmıştı? Çünkü Kur’an, sadece bir çağın ve bir topluluğun
kitabı değildi. Her topluluğun ve her çağın hükümleri ayrı idi. Bununla
beraber değişmez hükümler vardır. İşte Kur’an bu hükümleri içermekte idi.
Karagülle - Akdemir
Topluluklar ve çağlar ise kendi hukuklarını kendileri üreteceklerdi. Kur’an
bütün bunları çok açık bir şekilde anlatıyor, Kur’an’ın bütün insanlara
gönderildiğini bildiriyor ve artık peygamberliğin bittiğini ilan ediyordu.
Serbest sözleşme sistemini getirmiş böylece topluluğu kendi yönetiminde
serbest bırakmıştı. Peygamber kendi zamanında Arabistan’da ulus devlet
oluşturmuştu. Kur’an dini devleti ortadan kaldırmıştır. Kur’ an’da iki türlü
hüküm getirilmiştir. Dini hükümlerde kişiler serbest bırakılmıştır. Resmi
dini yorumculuğu kaldırmıştır. Resmi dini görevliliği teşri etmemiştir. Hz.
İbrahim’in, Hz. Musa’nın, Hz. Davut’un ve Hz. İsa’nın yaptıklarını bir araya
getirerek uygulamıştır. Esasları da bir kitapta toplamıştır. Kur’an’da bütün
kitapların esasları vardır. İlk dört halife zamanında devlet yönetimi cumhuri
iken sonra tekrar saltanata dönmüştür. Bununla beraber, devlet ilmi, dini ve
mesleki faaliyetlere karışmamıştır. Hukuk ilmi ise tamamen serbest olarak
gelişmiştir. Değişik dinde olanlar bir devlet içinde yaşamaya devam etmiştir.
İnsanlık başlangıçta mistisizm içinde yaşıyordu. Hz. İbrahim müspet ilimle
rasyonalizm ve pozitivizmi getirmişti. Hz. Muhammet vahyin yerine içtihadı
yani ilmi ikame etmişti. Hakimler ilme göre hükmedeceklerdi. Tabii hukuk
esas alınmıştı. İslamiyet süratle gelişip Çin sınırlarına dayandı. Çin o zaman
süper devletlerden biri idi.
Talas’ta pozitivizmle mistisizm çarpışmış ve Müslümanların zafer
kazanması ile pozitivizm dünyaya hakim olmuştu. Bugünkü dünya o sayede
oluşmuştur. Müslümanlar, daha İslamiyet’in ilk asrında süper güç
olmuşlardı. Bir daha mistisizm İslamiyet’le savaşmadı. İslamiyet bundan
sonra Avrupa Hıristiyanlığı ile çatışmaya girdi. Avrupa Haçlı Ordularını
kurarak kaybettiği toprakları geri almak istemiştir. Oysa onlar da o
toprakları daha önce başkalarından almışlardı. Halkları zorla Hıristiyan
yapılmışlardı. Oysa Müslümanlar aldıkları yerlerdeki halkları kendi
dinlerinde serbest bırakıyorlardı. Avrupa içte kilise ile savaşa girişmiş,
İslamiyet’teki çoklu sistemi ateizm içinde gerçekleştirmek istemiştir.
Böylece Avrupa’da ateist bir laiklik doğmuştur. İslamiyet’in etkisi ile
gelişen müspet bilim Batı’da sanayiye uygulanmış icat ve keşiflerle maddi
güç elde edilmiştir. Bu güç ile müspet bilimde de büyük ilerlemeler
gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmeler ateizmin propagandasında kullanılmıştır.
18’inci asırdan başlayarak 19’uncu asırda ateizm doruk noktasına çıkmış,
insanlık Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını yaşamıştır. 20’nci yüzyılın
ikinci yarısında ateizm terk edilmiş ve yeniden laiklik içinde dine dönüş
başlamıştır. Ateizme dayanan Sosyalizm yıkılmıştır. Marks’ın sosyalizmi
55
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
terk edilmiştir. Dünya henüz yeni dünyada dinin yerini belirlemiş değildir.
Birçok ülke laikliği de terk etmeye başlamıştır. Çoğunluk demokrasisi ile
laiklik arasında çelişki vardır. Çoğunluk demokrasisinde ekseriyetin dediği
olacaktır. Oysa laiklik herkesin kendi inanışı içinde yaşaması demektir. Bu
çelişki nasıl giderilecektir? Dünya bunun çözümünü aramaktadır. Gidiş
şudur ki, bir devletin içinde değişik din ve mezhepler yaşayacaktır. Devlet
yönetiminde bunlar etkili olacaktır. Ancak bir din veya mezhep hakim
olmayacaktır. Bu da ancak çoğunluk sistemi yerine nispi sistemle
çözülebilir. Yeryüzünde bugün hakim olan birkaç din vardır. İslamiyet’te
Sünnilik ve Şiilik, Hıristiyanlıkta Katoliklik Protestanlık ve Ortodoksluk.
Doğuda Budizm ve Hinduizm. Bunların hepsi etkinliğini yitirmişlerdir.
medhal
56
G- DİNDE İLMİLEŞME
Başlangıçta her sosyal müessese dine dayanıyordu. Mistisizmle
oluşuyordu. Tanrı’dan aldıkları güçle veya yaratılışla üstün insan kabul
edilen kimselerin dediklerini yapıyor ve başarılı sonuçlar alıyordu. Böylece
ya dini cemaatler oluşuyor ve binlerce yıl sürüyor, veyahut siyasi topluluklar
oluşuyor ve yüzlerce yıl yaşıyorlardı. Hz. İbrahim ilmi, Hz. Musa hukuku,
Hz. Davut ekonomiyi dinden bağımsız hale getirmiş, Hz. İsa da laik din
anlayışını tedvin etmişti. Hz. Muhammet ise dindeki vahiy, Tanrı’dan haber
alma müessesesinin yerini içtihada bırakmış, toplulukların serbest
sözleşmelerde oluşacağı ilkesini koymuştu. Peygamberliğin ve vahyin sonra
erdiğini ilan etmişti. Avrupa’da ise ateist bir medeniyet oluşturulmaya
başlanmış ve sonunda dinsiz bir medeniyetin olamayacağı sabit olmuştur.
Önce İslam Medeniyeti hukuku mistisizmden çıkarmış ve ilmileştirmiştir.
Bu arada dil de müspet ilim usulü ile incelenmiştir. Batı müspet ilim
metotlarını önce ilimde sonra teknikte uygulamış ve çok büyük ilerlemeler
kaydetmiştir. İlmin baş döndürücü başarısı sonunda ateizm doğmuştur. Ne
var ki, Batı müspet ilmi sosyal ilimlerde yeteri kadar uygulamamıştır.
Bununla beraber her sahada ilmi usulü uygulamak için çaba sarf etmektedir.
Ekonomide ve yönetim de ilim esas olmaktadır. Henüz başarılı sonuç
alınmamıştır. Bu arada dinler ise ilme karşı kuruluşlar olarak takdim
edilmiştir. Ancak bugün artık bütün dinler kendi varlıklarını koruyabilmeleri
için dinin esaslarını ilmi bir şekilde açıklamaya başlamışlardır. Dinlerin
ilmileşmesi için yapılmakta olanlar, dini esasların ilim yolu ile izah ve
ispatıdır. Bütün dinlerde ortak olan hususlar vardır. Tanrı inancı, öldükten
Karagülle - Akdemir
sonra yaşama inancı, vecibeleri içeren ibadetler ve dini yasakları içeren
haramlar. Dinler bu dört ortak verinin ilim ile izah edilip doğruluğunu
gösterme çabasına girişmişlerdir. Bu verilerin doğruluğu ile ilmi verilere
uygunluğu ise bu verilere uyulduğunda elde edilen yararlar ortaya
konulmakla gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu faydacılık ilkesi ile birçok
doğu dinleri de Batı’da yayılmaya başlamıştır. Dinlerin ilmileşebilmesi için
dini verileri ilimle açıklamak yetmez, dini verileri ilme göre ve çağın
ihtiyaçlarına göre yorumlamak da gerekmektedir. Yani eski dini metinlerde
yanlış arama yerine, o metinlerin o zamana göre onlar için öyle anlaşılması,
şimdi ise bu bizim anladığımız gibi anlamamız bizim için doğrudur, şeklinde
bir anlayıştır. Böylece bu hem eskiden kopmayı önlüyor ve inançsızlığı
getirmiyor, hem de yeni anlayışla dinlerde dinamizm doğuyor. İşte
İslamiyet’in getirdiği içtihat ve icma sistemi ile bütün dinler
çağdaşlaşabilmektedir. Mustafa Kemal bu hususa Balıkesir Konuşması’nda
işaret ederek “İslamiyet en ileri dindir, çünkü içtihat müessesesini
getirmiştir.” diyor. İslamiyet bu hususta; Kitapta muhkem ve müteşabih
ifadeler olduğunu, muhkem ayetlere uyulacağını müteşabih ifadelerin ise
ilimle yorumlanacağını; ilimle de yorumlanamayanların kitapta
korunacağını, ama uygulama bakımından şimdilik terk edileceğini, ileride
anlaşıldığı zaman uygulanacağını çok açık bir usulle kabul etmiştir. Bu usul
ve kural Kur’an için zorunludur. Diğer dinler içinde kendi kitaplarında buna
aykırı bir husus bulunmamaktadır. Demek ki, gelecekte bu usulü kabul eden
dinler de ilmileşebilecektir. Gidiş bu yöndedir. İlim bulacak, din halka onları
inandıracaktır.
IV - SİYASİ AŞAMALAR
57
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
58
Karagülle - Akdemir
GİRİŞ:
Ekonomi kolektif fayda üretim müessesesidir. İlim, kainatın
haritasını ve planını insanın beynine kolektif olarak yerleştiren bir
müessesedir. Din ise insanların davranış kurallarını kolektif olarak ortaya
koyup halkı onlara inandıran bir müessesedir. Siyaset sözleşmelerle ortaya
çıkan kolektif kuralların dışına çıkmayı engelleyen bir örgütlenmedir.
İnsanlar on binlerce yıl örgütlenmeden yaşadılar. İlk sosyal müessese dindir.
Arkasından ekonomik müessese gelmiş, sonra ilmi müessese oluşmuştur. En
son siyasi müesseseler oluşmuştur. Buradan şunu anlıyoruz ki, siyasi
müesseseler en son aşamada oluşmuş bir müessese olması nedeniyle en
gelişmiş müessesedir. Ama yine en son oluştuğu için de diğer müesseselere
dayanmaktadır. Batı dini siyaset dışı bırakmakla dayandığı direklerden birini
yok etmiştir. Bu nedenle kendisi de yıkılmağa başlamıştır. Siyaset ilim, din
ve iktisadın üstünde olsa da onlara dayanmak zorundadır. Din ve ilim,
bağımsız olacak ve kişileri eğitecek; ekonomi ve siyaset kolektif olacak ve
topluluğun düzenini kuracaktır. Yani din dediğimizde içinde ilim de olacak;
siyaset dediğimizde içinde ekonomi de olacaktır. İlim neye inanılacağını
ortaya koyacak, din onları halka inandıracak, din neyin yapılacağını ortaya
koyacak ve ilim nasıl yapılacağını ortaya koyacaktır. Siyaset parayı
çıkaracak, makroda planlama yapacak, ekonomi ise kredi yoluyla kolektif
üretimi gerçekleştirecek, siyaset de bunları adil şekilde bölüştürecektir.
Demek ki, önce ilimle din arasında ve ekonomi ile siyaset arasında denge
kuruluyor, sonra da ilim-din çifti ile siyaset-ekonomi çifti arasında denge
kuruluyor. Biri eğitiyor, diğeri örgütlüyor. Biri sosyal malzeme yapar, diğeri
de sosyal inşaat yapar. Ekonomide fayda, ilimde doğruluk, dinde iyilik ve
siyasette korku esastır. Siyasetin temeli olan korku üyelerini korkutmak
değildir. Üyelerini korkutarak oluşan bir siyasi örgüt varlığını koruyamaz.
Siyaset korkutmak değil; aksine, fertlerinin korkusunu gideren bir örgüttür.
Yurttaşlarının değil yurttaşlarının düşmanlarını korkutan bir örgüttür. Yani
siyasi örgütün esası, kuvvettir. Dışa karşı korku salan örgüttür. Bu sayede
içte güvenlik sağlayan bir örgüttür. Tarihte bu ruhu yakalayan devletler
imparatorluk kurmuşlardır. Göçebe hayatını yaşayan insanlar, siyasi örgüt
kuramamışlardır. Kabileler halinde yerlerini değiştirip durmuşlar, fakat üst
örgütler kuramamışlardır. Kabile içinde ise hukuk düzeninden çok askeri
düzen mevcut idi. Hukuki örgüt ancak tarım dönemine geçildikten sonra
oluşmuş ve devletler kurulmuştur. Medeniyet önce Mezopotamya’da
doğmuş, 500 yıl sonra doruğa ulaşmış ve yaşlanmaya başlamıştır. Bu ara
Mısır’da Kuvvet Medeniyeti doğmuş ve o da 500 yıl sonra doruğa ulaşmış
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ve çökmeye başlamıştır. Arkasından Hak Medeniyet olarak İbrani
Medeniyeti, sonra Kuvvet Medeniyeti olarak Grek-Romen Medeniyeti,
sonra hak Medeniyeti olarak Hıristiyan Medeniyeti, sonra Kuvvet
Medeniyeti olarak Bizans Medeniyeti, sonra Hak Medeniyeti olarak İslam
Medeniyeti, arkasından Kuvvet Medeniyeti olarak Avrupa Medeniyeti
doğmuştur. Bunlar beş yüz yıllık gecikme ile peş peşe periyodik olarak
gelmişlerdir. Şimdi Batı Medeniyeti Doruk noktasındadır ve çökmeye
başlamıştır. Hak Medeniyeti doğmaktadır.
59
medhal
A- KABİLE YÖNETİMİ
İnsanlar bir anne babanın türemesi – nesli olarak oluşmuşlardır.
Çocuk anne ve babanın eğitimi içinde yetişir. Büyüdüğünde de başka
yaşama şansı olmadığından kayıtsız şartsız ebeveynine itaat etmek
zorundadır. Zaten çocuk, anne babasına bir Tanrı gibi inanmaktadır. Onu
sonsuz güçle mücehhez kabul eder. Olgunlaştıkça ağabeylerinin ve
amcalarının da klanın reisince anne babasının, ağabeylerinin, amcalarının
mutlak olarak kabile reisine itaat etmiş olmalarından dolayı o da reise itaat
etmektedir. Böylece kabile yönetilmektedir. Kabile reisleri ölümlü
olmalarından dolayı Tanrı olarak kabul edilmeleri topluluk içinde inandırıcı
olmayacaktır. Diğer taraftan başka kabilelerin varlığı ve çevrenin kabile
reislerini de hükmetmesi dolaysıyla kabile reislerini Tanrı değil de Tanrı ile
irtibat kuran bir varlık görerek denge sağlanmıştır. Gerçekten her insan
kendi başına Tanrısıyla irtibat halindedir. Bunları dört noktada
toplayabiliriz: Bunlardan biri sezilerdir. Herkesin içine bir şey doğar.
Zihnimize bunu doğuran güç Tanrı’dır. Herkes rüya görür ve gördüğü rüya
ile geleceği hakkında tahminlerde bulunur. Bu rüyayı gösterip gelecek
hakkında fikir veren güç o kişi için Tanrı’dır. İnsan sıkışınca Tanrısına dua
etmeye başlar ve birçok hallerde beklemediği bir yardım görür. Kişinin
dualarını kabul eden varlık Tanrı’dır. Kişinin içinde büyük bir şekilde
öldükten sonra yaşama arzusu vardır. Kişide vicdan vardır. Kötülüklerin
hesabını vereceğine inanır. Yalnız da olsa suç işlemekten kaçınır. Bu ondaki
Tanrı inancının sonucudur. Tabiatta yalan yoktur. Bu duygu da aldatmaca
olmamalıdır. İşte bu Tanrı inancı ve Tanrı inancının toplulukla eşleştirmesi
ile kabile düzenini doğmuş ve bu düzen içinde insanlık onlarca bin yıl
yaşamıştır. Kabilelerin özelliği başkanın tüm fertlerini ayrı ayrı tanıması ve
onların özel hayatları ile ilgilenebilmesidir. Kişiler ergenlik çağına gelince
evlenmekte ve anne babaların yönetiminden çıkmaktadırlar. Çünkü anne ve
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
babaların mal varlıkları yoktur. Bütün varlıklar kabile reislerine aittir.
Gençler tüm yardımı kabile reisinden almakta ve ona bağlı
bulunmaktadırlar. Kabile büyüdükçe kabile reisi kişileri tanıyamaz olur ve
onların özel ihtiyaçlarını takip edemez. Hiyerarşik bir örgütlenme de
olmadığı için kabile düzeni bozulmağa başlar. Kabile bölünür ve ayrı kabile
haline dönüşür. Bu arı kovanlarındaki bölünmeye benzer. Kabile başkanının
kardeşi ikinci kabileyi kurar. Genel olarak deneyimli olduğu için eski oba
yeni kabile reisine kalır. Eski kabile reisi yeni topluluğu oluşturur. Bu
arılarda da böyledir. Göçmen kabileler faaliyet sahalarında başka kabilelerle
karşılaşır, onlarla savaşmak durumunda kalabilirlerdi. Ancak bu geçici bir
çarpışma olup birbirinden ayrılıp uzaklaşırlardı. Belki de bunlar birbirileri
ile bir daha hiç karşılaşmazlardı. Bu göçebe siyasi oluşum devletten önce
devam etmiştir. Ancak Mısır, Mezopotamya, Hint ve Çin gibi delta
vadilerinde kurulan medeniyetlerden etkilenen kuzeydeki Moğollar,
Germenler ve Slavlar ve Türkler göçebe döneminde de yerinden yönetimli
hiyerarşik devletler kurmuştur. Bunlar kısa ömürlü ama çok geniş sahalara
yayılmış devletler oluşturdular. Yerleşik düzene sonra geçtiler.
medhal
60
B- MEZOPOTAMYA MEDENİYETİ
Çobanlık dönemine geçmeden önce de insanlar büyük nehirlerin
vadilerinde sulamayı öğrenmişler ve meyvecilik yapıyorlardı. Fakat, bunlar
daha hayvanları ehlileştiremedikleri için ot biçmeyi ve gübrelemeyi
bilmiyorlardı. İnsanlık nüfus artışı ve av hayvanlarının tükenmesi sonucu
çobanlık dönemine geçmişti. Deltalarda yaşayanlar ise eski hayatlarını
sürdürüyordu. Zamanla nüfus arttı, sürüler de arttı. İklim de kuraklık
başlamıştı. Orta Asya’daki kuzeyde çobanlıkla yaşayan kavimler zorunlu
olarak güneye inmeye başlamışlardır. Bunlardan Türkçe konuşan Sümerler
Mezopotamya’ya gelmiş ve yerli halka karışmışlardır. Yerli halkın ziraatı ile
gelenlerin hayvancılığı birleşmiş ve tarım dönemi başlamıştır. Halk
kendilerini kuzeyden gelen yeni saldırılardan koruyabilmek için yerleşik
köyler oluşturup savunma örgütleri kurmaya başladılar. İşte böylece ilk
siyasi örgüt doğmaya başladı. Siteler büyüdükçe korunmaları daha kolay
oluyor ve çapulcuların yağmacılığı daha kolay defediliyordu. Site demek,
yerleşik kabile demek idi. Aynı yerde yerleşen kabileler savunma işbirliği
içine girdiler ve üst kuruluşlar doğdu. Büyüyen sitelerin içinde de siyasi
örgütlenme ortaya çıktı. Artık birbirini tanımayanların da yönetilebildiği bir
Karagülle - Akdemir
hukuk düzeni oluşmaya başladı. Dini güç kurallar koyuyor, herkes ona göre
hareket ediyordu. Uymayanlar ise siyasi güç tarafından tedip ediliyordu.
Kurallar ve ekonomik kayıtların yapılması için yazıya icat ettiler. Toprağın
bol olduğu ve seramik sanatını çok iyi bildikleri için seramikten binlerce
toprak tabletler oluşturdular. Şimdi biz onları okuyarak onlar hakkında yazılı
bilgi alıyoruz. Böylece tarih dönemi başlamıştır. Daha önceki dönemlerde
ilgili bilgiler sadece kalıntılardan ve bugün benzeri hayat yaşayanlarla
analoji yaparak sonuçlar çıkarabildiğimiz halde Mezopotamya’yı kendi
yazılarından öğrenebiliyoruz. Mezopotamya Medeniyeti, kendi tarihini şöyle
özetlemektedir: Önce yer ve gök yoktur, Allah vardı. Allah önce kainatı
yarattı. Kainat ışık ve sudan oluşuyordu. Bu arada yer de oluşmuştu. Bu
birinci devirdi. Sonra yeryüzünde denizler, dağlar, ırmaklar ve ovalar
oluşturdu. Bu ikinci devirdi. Sonra yeryüzünde canlıları yarattı, bu üçüncü
devirdi. Canlılar geldi, omurgalı hayvanlar oluştu, bu dördüncü devirdi.
Sonra memelileri yarattı, bu beşinci devirdi. En sonunda da insanı yarattı, bu
da altıncı devirdi. Mezopotamya anlayışında tarih devam ediyor. İnsanlar
göçebe hayatı yaşarken yerleşik yaşama geçtiler. Yerleşik dönemin düzenine
intibak edemediler. Allah Hz. Nuh’u gönderdi. Gemi yaptırdı ve dünyayı
sulara boğdu. Bundan sonra yeni medeniyet kuruldu. Bu hikaye Tevrat’ta ve
Kur’an’da da aynen tekrar edilmektedir. M.Ö. 2000 yıllarında siteler
birleşerek devlet aşamasına ulaştılar. Medeniyetimizin temelini attılar. Sonra
bir taraftan güneyden diğer taraftan Helen saldırıları sonunda M.Ö.1500
yıllarında üstünlüğünü yitirmeye başladılar ve M.Ö. 1000 yıllarında hak
Medeniyeti olan İbrani Medeniyetine bıraktılar. M.Ö. 1500 yıllarında ise
Mısır Medeniyeti doğmuştur. Mısır Medeniyeti, Mezopotamya’daki hak
Medeniyeti’nin Kuvvet Medeniyetine dönüşmüş şeklidir.
C- MISIR MEDENİYETİ
İnsanlar önce din ve ilimde ilerleme yapmışlardır. Bu ilerleme
üzerine yeni ekonomi ve siyasi düzen doğmuş ve maddi ilerleme olmuştur.
Bir medeniyet kendi içinde değişip ileri medeniyeti kuramaz. Zaman
geçince kişilerde olduğu gibi yaşlılık alametleri belirir ve çöker. Ancak onun
karşısında yeni dini ve ilmi verilere dayanılarak başka yerde yeni bir
medeniyet oluşur. Ama komşu olduğu yerde oluşur. İşte Mezopotamya dini
ve ilmi gelişmeyi sağlayınca duraklama dönemine girdi. Mısır ise
Mezopotamya’ya komşu idi. Bu dini ve ilmi verileri aldı, kendisi kuvvete
dayalı yeni bir medeniyet kurdu. Mezopotamya’da ilmi yoldan tek
61
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
62
Karagülle - Akdemir
Tanrıcılığa ulaşılmıştı. Hz. İbrahim bunun akli delillerini ortaya koydu.
Mısır tek Tanrıcılığı esasta benimsedi ama bunu Firavunların atası olarak
kabul etti. Kainatı var eden Güneş’ti. Sonra bu Zeus olarak Yunan
Mitolojisine geçmiştir. Güneş başlangıçta Tanrı’nın adı olarak ortaya
konmuştu. Yani Mısırlılar güneşi Tanrı olarak kabul etmiyor, Tanrı’yı
güneşle temsil ediyorlardı. Türklerin Tan ile temsil etmesi de böyledir.
Firavun da onun oğulları kabul ediliyordu. Tek Tanrı anlayışından
yararlanıp merkezi devlet kuran Mısır, Mezopotamya ilminden yararlanarak
büyük bir medeniyet oluşturdu. Papirüs kağıdını bularak okuma yazmayı
yaygınlaştırdı. Ne var ki, bu kağıttaki yazılar çürüyüp gittiği için Mısır’ın
tarihini Mezopotamya kadar bilemiyoruz. Mısırlılar mabet yerine
Firavunlara mezarlar yaptılar. Yazıları tuğlalara değil de, taşlara yazdılar.
Şekil yazısını harf yazısına yaklaştırdılar. Bazı kelimelerin ilk harflerini o
harfin şekli kabul ettiler. Bilinmeyen kelimeleri onlarla seslendirdiler. Mısır
Medeniyeti’nde topraklar devlete aitti. Çünkü sınırların tespiti çok zordu.
Nil Nehri kabardığı zaman tarlaları kaplıyordu. Çekildiği zaman üzerine
milli toprak bırakıyordu. Her yılın başında toprak yeniden bölüşülüyordu.
Mahsulün saklanması için büyük silolara ihtiyaç vardı. Dışarıya buğday
satılıyor ve diğer mallar alınıyordu. Bunların tek elden yürütülmesi
gerekiyordu. Bu nedenle Mısır’da merkezi sosyalist devlet doğdu. Teknikte
büyük gelişmeler oldu. İlimde ise duraklama devrine girildi.
Mezopotamya’da cebir geliştiği halde Mısır’da geometri gelişti. Mısır kendi
toprakları dışındaki toprakları hakimiyeti altına alıp yönetmemiştir. Ancak
değişik dış toprakları işgal ederek onlardan haraç almıştır veya vergiye
bağlamıştır. Papirüs imal ettiği için her tarafa pazarlamıştır. Mezopotamya
Medeniyeti çökmüştü. Mısır’la yarışamaz olmuştu. Ancak bu arada
Anadolu’da Hitit Medeniyeti doğdu. Hitit’ler her iki medeniyetin sentezi
olan güçlü devlet kurdular. Ancak orijinal bir medeniyet oluşturamadılar.
Değişik yazıları kullandılar. Kadeş’te iki devlet savaştı ve birbirini
yenemedi. Uluslararası sözleşme metni ortaya çıktı. Mezopotamya’da devlet
sadece güvenlik amacını gütmüştü. Ekonomik faaliyet serbestti. Mısır’da
devlet her şey olmuştu. Her türlü faaliyet merkezden yönlendiriliyor, hatta
yönetiliyordu. Böylece Mısır Birinci kuvvet Medeniyeti olarak gelişti.
Medeniyet olarak ikinci idi. Bu oluşmadan sonra Doğu’da hep Hak, Batı’da
da Kuvvet medeniyetleri oluştu. Fırat ve Nil Medeniyetlerin Temsilcisi oldu.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
D- İBRANİ MEDENİYETİ
İbrani Medeniyeti İkinci Hak Medeniyeti’dir. Mezopotamya
Medeniyeti ile Mısır Medeniyeti’nin sentezidir. Mezopotamya’da olduğu
gibi halk kabilelere ayrılmış, siteler oluşturulmuş, yerinden yönetim kabul
edilmişti. Buna mukabil merkezde de tüm kabileleri bir arada tutan bir
yönetim vardı. Merkez hakim değil, hadimdi. Toplulukları artık kişiler değil
de sözleşmeler yönetecekti. İlk büyük sözleşme Tevrat idi. Bu kitap Musa
tarafından getirilmişti ve Allah’tan geldiğine inanılmıştı. Hala dünyanın üçte
ikisi inanıyor.
63
medhal
Bu kitabın ilahı olduğuna en açık delil içindeki birçok hükümlerin
hala yürürlükte olmasıdır. O kitabın arkasından gidenlerin durmak bilmeyen
ilerlemeler ve gelişmeler içinde olmasıdır. Bu kitabın başka özelliği de
Mezopotamya’daki İbrani Medeniyet’in devamı olması ve ondan sonra
gelen İncil ve Kur’an’ın da onun devamı ve bir sistem olarak oluşmuş ilk
kitap olmasıdır. Tevrat’ta özel hukuk düzenlenmiştir. Mısır hukukundan
farkı herkese kişilik verilmesidir. Kişilerin hak sahibi yapılıp kısas
hükümlerinin getirilmesidir. Kim olursa olsun, çocuk olsun, büyük olsun,
kadın olsun, hür olsun köle olsun herkesin kişiliği vardı. Mahkemelere
kendisi veya küçükse velisi başvurup dava açabilirdi, kendi aleyhine de dava
açılabilirdi. Oysa kabile hayatında ve Mısır’da davacı veya davalı mefhumu
yoktu. Başkanın takdirine göre kişiler cezalandırılır veya ödüllendirilirdi.
Mezopotamya’da da haklar site içinde düzenlenirdi. Mısır’da hapis cezaları
konmuştu. Bu cezayı da hükümdar verirdi. Oysa Tevrat’ta hapis cezası
yoktu. Cezanın esası kısasa dayanıyordu. Hata veya başka hafifletici
sebepler olunca cezalar diyete dönüştürülüyordu. Hapishane yerine sürgün
siteleri oluşturulmuştu. Suçlular oralara sürülüyordu. Bu hukuk düzeni,
Hıristiyanlıkta değiştirilmeden kabul edilmiştir. İslamiyet de bunları yeniden
düzenleyerek aynı sistemi benimsemiştir. Hatta diyebiliriz ki, Budizm de
aynı sistem içindedir. Yani yeryüzünde iki hukuk sistemi var. Biri hak
sistemdir. Bu sistemde hak sahibi kişidir. Topluluk halk için vardır.
Topluluk hakim değil, hadimdir. Diğeri merkezi kuvvet sistemidir. O
sistemde halk topluluk için vardır. Mevzuat kişilerin haklarını korumak için
değil, devletin güçlendirilmesi için vardır. İbrani Medeniyeti Mısır’dan
sosyalizmi aldı. Ancak onu ilmileştirerek devletçiliğe dönüştürdü. Devlet
halkın yapacağı işlere karışmayacak, onların ferdi teşebbüslerini
körleştirmeyecektir. Özel mülkiyet devam edecektir. Devlet halkın
yapamayacağı büyük işleri yapacaktır. Ulaşımı ve ağır sanayi kuracaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Devlet küçük sanayiyi de hizmet ederek destekleyecektir. İbrani Medeniyeti
böylece ekonomide de Mezopotamya Medeniyeti ile Mısır Medeniyeti’nin
bir sentezi olmuştur. İbrani Medeniyeti M.Ö. 1000 yıllarında zirveye çıkmış,
500 yıllarında çökmeye başlamıştır. Onun etkisi ile Batı’da Ege Adalarında
Yunan Medeniyeti doğmaya başlamıştır. Hz İsa’nın döneminde medeniyet
artık çökmüştü. Yeniden Hak Medeniyeti olarak Hıristiyanlık doğmaya
başlamıştır.
medhal
64
E- GREK-ROMEN MEDENİYETİ
İbraniler zamanında gemi ticareti çok gelişmişti. Fenikeliler
mallarını dünyanın her tarafına götürüp satıyorlardı. Bu arada Ege
sahillerine de gelip ticaret yapmaya başlamışlardı. Ege sahilleri
zenginleşiyordu. Ilıman bir iklimi ve ziraata elverişli toprakları vardı.
Önemli olarak engebeli bir araziye ve limanlara sahipti. Gemileri kolayca
barındırıyordu. Ege sahillerinde kıyı kolonileri oluşmaya başladı. Batı’dan
ve Doğu’dan gelen göçler buralara yerleşiyordu. Ayrıca deniz yoluyla da
değişik ülkelerden seyyahlar veya göçler gelmeye başladı. Medeniyetlerin
çekirdeği Kıbrıs, Girit gibi adalarda doğmağa başladı. Yunanlılar yazıyı
Fenikelilerden öğrendiler ve İbrani kitaplarını okuyup anlamaya başladılar.
Mısırlılarla da temasları vardı. Böylece değişik medeniyetlerden sentezlenen
bir medeniyet oluşturdular. Coğrafyaları da müsait olduğu için site devletleri
kurdular. Bu bakımdan Mezopotamya Medeniyeti’nin devamı oldular. Laik
düzeni alıp akılları ile sorunlarını çözmeye çalıştılar, bu bakımdan da usul
olarak Mısır’ı devam ettirdiler. Eski Yunan’da Tanrı’lar vardı, halk onlara
ibadet ediyordu. Ancak devlet yönetiminde ve savaşlarda din değil akıl ve
ilim hakim oluyordu. Yunanlılar fikir ve düşünceleri İbranilerden almışlardı.
Birçok düşünce ve ilimleri onlardan iktibas ettiler. Bunların yanında
kendileri Akdeniz ve Karadeniz’in her tarafına yayılarak Helen sitelerini
kurdular. Böylece medeniyetlerini dünyaya yaydılar. O tarihlerde süper
devlet Pers İmparatorluğu idi. Yunanlılar yaptıkları savaşlarda onlar
seviyesinde olduklarını gösterdiler. Sonunda Makedonyalı Philip’in oğlu ve
Aristo’nun talebesi İskender Pers İmparatorluğunu yenerek Büyük İskender
İmparatorluğu’nu kurdu. Dünyaya rasyonalizmi yaydı. Çin’e kadar gitti. Bu
arada Yunan Medeniyeti Roma’yı yakıp Roma’da Roma İmparatorluğu’na
dönüştü. Romalılar Akdeniz’i bir göl haline getirdi. Roma imparatorluğu
yönetmek için kendi hukuk sistemini geliştirmek zorunda kaldı. Yunan
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Medeniyeti’nin temeli oligarşiye dayanmaktadır. İnsanları farklı sosyal
sınıflara bölmek Ari ırkın bir özelliğidir. Bir halk vardır, yönetilir. Bir de
yönetici sınıf vardır, yönetir. Bu mekanizmanın temeli Mısır’da başlar. Kral
var, yönetir; halk var yönetilir. Yunan asilzadeleri ile Yunan halkı vardı.
Yönetim asilzadelerin elindeydi. Asilzadeler zayıflayıp tek başlarına hakim
olamayınca ekseriyet sistemini getirip anlaştılar ve varlıklarını korudular. Bu
sistem Roma’ya geçti ve o da bu yolla gücünü geliştirdi. Bu sınıflama
metodunu Ari ırkı, Hindistan’da da uyguladı ve hala devam etmektedir.
İlk imparatorluğu İskender kurmuştur. Onun sayesinde İpek Yolu
oluşmuştur. Birçok yerlerde siteler kurulmuştur. Ondan sonra Roma
İmparatorluğu imparatorluk yönetimini hukukileştirdi. Mevzuatını
oluşturdu. Oysa İskender, Moğol ve Türkler gibi kabile yönetimi usulü ile
imparatorluk kurmuştu. Görülüyor ki, İbrani Medeniyeti’nin yerine GrekoRomen Medeniyeti geçmiştir. İbranilerin hukuk düzeni, Romalıların
oluşmasını sağlamıştır. Bununla beraber Roma da Mısır gibi orijinal
medeniyet oluşturmuştur. Yararlanmış ama taklit etmemiştir.
65
medhal
F- HIRİSTİYANLIK
İbrani Medeniyeti çökmüş olmakla beraber, Tevrat ellerinde idi ve
kavim olarak varlıklarını hep sürdürmüşlerdir. Oradan buraya sürülüyor, esir
ediliyor ama üstün medeniyetleri dolayısıyla yok edilemiyordu. Birçok
ülkede dillerini unutmuş ve yerli dili kullanmaya başlamışlar fakat dinlerini
bırakmamışlardır. Yahudiliği kendilerine has bir din olarak kabul ettikleri
için de başka ırklarla karışmamışlardır. Roma İmparatorluğu’nun en güçlü
olduğu zamanlarda Yahudiler kendi cemaatlerini o devletin içinde
yaşatıyorlardı. İsrail oğulları içinde çıkan “yarıcıları” Yahudiler, Roma
yöneticilerine şikayet ediyor ve zulmettiriyorlardı. Peygamber Yahya bu
şekilde öldürülmüştür. Yusuf ile nişanlısı Meryem isminde bir bakire İsa
adlı bir oğul meydana getirmiştir. İsa’da daha çocuk iken o kadar önemli
üstünlükler ortaya çıkmış ki, annesinin iffetine nişanlısını ve çevresini
inandırmıştı. İşte bu çocuk delikanlılık çağına gelince kendisinin peygamber
olduğunu söylemiş ve İncil’i öğretmeğe başlamıştır. Hz. İsa on iki arkadaşı
ile vaazlarına devam etti. Hz. İsa yeni medeniyetin temellerini atıyordu.
Onun kitabını öğretiyordu. Bugün iki bin yıl geçti.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
66
Karagülle - Akdemir
Bu kitap insanlığı çok derinden etkilemektedir. Bu kitap daha
toplulukla ilgili hükümleri ihtiva etmiyor, onu Tevrat’a ve Roma hukukuna
bırakıyordu. Kendisi ise kişilerin ahlakı ile ilgileniyordu. Kurban gibi bazı
merasimlere önem vermiyordu. Bir inanışın laik bir düzen içinde nasıl yer
alacağını anlatıyordu. Hz. İsa’nın anlattıklarından Yahudiler çok rahatsız
oldular. Onu astırmak istediler. Roma yöneticileri buna alet oldular. Bu
zulüm, İsa’ya inananları çoğalttı ve gittikçe yayılmaya başladılar. Roma
yönetimi baskıyı arttırdı, baskı arttıkça Hıristiyanlığa inananlar artıyordu.
Hıristiyanlık ibadet ve muamele hükümlerini fazla içermediği için de din
olarak daha kolay bir şekilde herkes tarafından kabul görüyordu. Değişik
topluluklar kolayca kendi yaşayışlarını uydurabiliyordu. Gerek Hinduizm,
gerek Budizm, Yahudiliğin ve sonra da Hıristiyanlığın etkisinde kalarak
gelişmiştir. Hıristiyanlık mistisizme daha kolay intibak edebilmiştir.
Hıristiyanlık medeniyeti bir devlet medeniyeti değildir. Çünkü düzeni içeren
hükümleri ihtiva etmemiştir. Ama Hıristiyanlık laik düzenin halk arasında
yayılmasını sağlayan bir dindir. Yahudiliğin insanlığa açılan versiyonudur.
İsrail’in çocukları olmayanlar Yahudi olamamışlardır ama tüm insanlar
Hıristiyan olabilmektedir. Hz. İsa kendisinden sonra birisin geleceğini ve
barış düzenini onun kuracağını İncil’de bildirmiştir. Hıristiyanlık çok etkili
bir medeniyettir. İslamiyet’te de etkisini sürdürmüştür. Bir Müslüman’ın
dünya görüşü ile inanmış bir Hıristiyan’ın dünya görüşü farklı değildir.
Hıristiyanlık görüşü ile Avrupa görüşü çelişki içindedir. Avrupa’daki
Hıristiyanlık Bizansiyen bir anlayıştır. Din devlet tarafından istismar
edilmiştir. Avrupa bu nedenle kolayca Hıristiyanlığı terk edip ateist
olabilmiştir. Oysa ne Müslümanlar ne de Budistler bu derece ateist
olmamışlardır. Çünkü Hıristiyanlık Avrupa mantığına aykırıdır. Roma
mantığına aykırıdır. Hıristiyanlık barış dinidir, özveri dinidir. Oysa Avrupa
çıkarcı ve savaşçı bir zihniyete sahiptir.
G- BİZANS MEDENİYETİ
Bizans Medeniyeti Grek-Romen Medeniyeti’nin Hıristiyanlaşmış
şeklidir. Grek-Romen Medeniyeti din birliğine dayanan bir medeniyet
değildir. Hukuk düzenine dayanan bir medeniyettir. Yani güven içinde kendi
inanışlarına göre yaşamalarını Roma Senatosu’na ihale etmiş bir
medeniyettir. İsa’yı asmak istemeleri ile başlayan kavga Hıristiyanlığa
zulme dönüşmüş, zulüm edildikçe de Hıristiyanlık yayılmıştır. Sonunda
Karagülle - Akdemir
Roma İmparatorluğu Hıristiyan olmak zorunda kalmıştır. Bu zorlama
sonucu Bizans Medeniyeti doğmuştur. Hint’te doğan Budizm Çin’e
yayılmış, Hindistan’da ise Hindu Dini yeniden güçlenmekte idi. Batı’da ise
iki büyük medeniyet vardı. Pers İmparatorluğu ki, bu Mezopotamya
Medeniyeti’nin bir devamı gibi görülüyordu. Orijinal bir gelişmesi yoktu.
Devlet din devleti değildi. Resmi dini olsa bile halk değişik dinlerde
yaşıyordu. Greko-Romen Medeniyeti ise Mısır Medeniyeti’nin devamı idi.
Hıristiyanlık ise halk arasında yayılmıştı. Roma İmparatorluğu parçalandı.
Batı Roma İmparatorluğu Germenlerin ve Hunların saldırıları ile parçalandı.
Avrupa’nın birliğini koruyan kilise oldu. Dini lider papa, mutlak
hakimiyetini ele geçirdi. Ülkelerin kralları vardı. Ulus devlet oluşuyordu.
Ancak tümü Katolikliğin emrinde olmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu’nda
ise devlet dine hakim oldu. Dine bağlı devlet kuruldu. Gerek Doğu Roma
İmparatorluğu’nda gerek Batı Roma İmparatorluğu’nda halk zorla Hıristiyan
yapıldı. Hıristiyanlıktaki laik yönetim terk edilerek çok kuvvetli ruhban
sınıfı oluşturuldu. Dini metinlerin tanziminde devlet başkanları müdahale
edip kuvvetle birlik sağladılar. Eski Roma Hukuku birleştirilerek tek hukuk
sistemine geçildi. Böylece Roma hukuku Avrupa’nın siyasi yapısını
belirledi. Doğu’da ve Batı’da büyük kiliseler inşa edildi. Hıristiyanlık ileri
ve kolay bir din olduğu için tüm ülkelerde kabul görmüştür. Zorluk
Hıristiyanlık adına yine Hıristiyanlara yapılan zulüm olmuştur. Bizans
Medeniyeti gerek Tevrat’ı gerek İncil’i dini bir kitap olarak kabul etti. Diğer
taraftan da Greko-Romen Medeniyeti’ni de hukuku ile alıp modernize etti.
Tevrat’ın hükümlerine yaklaştırmaya çalıştı. Bizanslılar Hıristiyanlık inanışı
ile Yunan felsefesini birleştirdiler. Hıristiyanlığı Aristo, Sokrat ve
Eflatun’un düşünceleri ile izah etmek istemişlerdir. Bu usul sonra
İslamiyet’e de geçmiş olup bu kişiler insanların ilimde üstadı olmuşlardır.
Hz. İbrahim ile başlayıp İbraniler yoluyla Yunanistan’a geçen rasyonalizm
günümüze kadar bu yolla gelmiştir. Batı’da Katolik Kilisesi, Doğu’da
Ortodoks Kilisesi hakim olmakla beraber, gerek din kitaplarının
birleştirilmesi gerekse hukuk düzeninin kurulmasında Doğu Roma
İmparatorluğu etkili olmuştur. Bu Osmanlıları da etkilemiştir.
Osmanlılardaki halifelik ve bugünkü Diyanet İşleri, Bizans yönetiminin
kalıntısıdır. Bizans Medeniyeti bu sistem ile bin yıllık ömrünü tamamladı.
İstanbul’un Türkler tarafından fethi ile sona erdi. Bizanslılar Kuzey’den
gelen Türk, Cermen ve Slavlarla savaşmak zorunda kalmışlardır. Doğu’dan
da Perslerle savaşmışlardı.
67
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
68
Karagülle - Akdemir
H- İSLAM MEDENİYETİ
Medeniyetlerin ortalama ömürleri biner yıldır. Medeniyetlerin
periyodik başlangıcı İsa’nın doğumudur. M.Ö. 2000 yılında başlamıştır. Bu
periyodik sisteme göre de İslamiyet’in de 1000’inci yıl zuhur etmesi
gerekirdi. İbrani Medeniyeti de M.Ö. 1000 tarihlerinde doğmalı idi. Ancak
Hz. Musa daha önce ortaya çıkmakla İbrani Medeniyeti daha uzun
sürmüştür. Bunun gibi İslamiyet’te daha önce çıktığı için daha uzun ömürlü
olmuştur. Hıristiyanlık ise daha erken Kuvvet Medeniyeti’ne dönüşmüştür.
Hz. Muhammed ile başlayan İslam Medeniyeti önceden gelmeye devam
edegelen Hak Medeniyetlerin sonuncusudur. Musa’nın şeriatı ile İsa’nın
tarikatını birleştirmiş ve kamil bir medeniyetin temellerini kurmuştur. Veda
Haccı’nda İbrahim’in getirdiği İslam Dini’nin kemale erdiğini ilan etmiştir.
Önce 13 yıl Mekke’de eski peygamberlerin kıssalarını anlatarak İbrahim
Dinini tanıtmış, son on yılda da Medine Devleti’ni kurarak tüm Arabistan’ın
birliğini sağlayan bir devlet kurmuştur. Kur’an parça parça okunuyor ve
yazılıyordu. 23 senede Kur’an tamamlanmış, ayrıca Medine Devleti de
organize olmuştur. Medine Devleti’nin özelliği sosyal gruplar halinde
organize olmalarıdır. Tüm halk asker gibi örgütleniyordu. Peygamber günde
beş vakit namaz kıldırıyordu. Namaz kılmak zorunlu olmamakla beraber,
kadın erkek herkes kılınan namazlara katılıyorlardı. Çünkü Müslümanlık
böyle tanımlanıyordu. Sabah ezan okunuyor ve herkes kalkıp evinde iki
rekat namaz kılıyordu. Güneş doğmadan askeri içtima gibi toplanıyor iki
rekat namazı beraber kılıyor, dağılıp işlerine gidiyorlardı. Öğlen tekrar ezan
okunuyor, toplanıp dört rekat namaz kılıyor ve öğle tatili yapıyorlardı. İkindi
vakti ezan okunuyor herkes toplanıyordu. Dört rekat namaz kılıp işe
gidiyorlardı. Güneş battıktan sonra toplanıp üç rekat namaz kıldıktan sonra
evlerine gidiyorlardı. Sonra akşam sohbeti için mescide geliyor, gece
sohbetine katılıyorlardı. Yatarken de yatsı namazını kılıyorlardı. İşte zorunlu
olmamakla beraber bu askeri eğitim beşikten mezara kadar devam ediyordu.
Haftada bir defa da Cuma toplantısı yapılıyordu. Benzer eğitim Yahudilikte
ve Hıristiyanlıkta da vardı. Zenginlerden yılda kırkta bir, tarımdan onda bir,
madenlerden ve ganimetten beşte bir vergi alınıyor ve yoksul halka
bölüştürülüyordu. Bürokratı olmayan çok sade bir devlet yapısı vardı. Siyasi
sosyal gruplar da mensuplarının sayısına göre bütçeden pay alıyor, kendileri
ordular besliyor ve savaşa katılıyordu. Herkes ordusunu kendisi seçiyordu.
Peygamberden sonra ikinci, üçüncü asırda ilmi gruplar oluştu. Sonra
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
tarikatlar olarak mesleki gruplar oluştu. Zamanla Loncalar şeklinde mesleki
gruplar ortaya çıktı. İslam Medeniyeti çoklu hukuk düzeni getirmiştir. Özel
hukukta herkes bağlı bulunduğu ilmi ekolün hukukuna tabi idi. Kamu
hukuku yerinden yönetime dayanıyordu. Her kabile kendi ürettiği kamu
hukuku ile yönetiliyordu. Bölgelere ise merkezden valiler atanıyor, güvenlik
merkezi yönetim tarafından sağlanıyordu. İslam Medeniyeti tüm eski
dünyaya yayılmış ve o medeniyetlerin etkisi içinde gelişmiştir. İslam
Medeniyeti evrenseldir. Hint, Çin, Pers, Bizans ve Roma Medeniyetlerinden
etkilenmiş ve etkilemiştir.
69
medhal
İ- AVRUPA MEDENİYETİ
İslam Medeniyeti daha ilk asrında Doğu’da Pers İmparatorluğu’nu
yenip ve Talas’ta Çinlileri mağlup etmişti. Batı’da bütün Kuzey Afrika’yı
almış, Endülüs’ü fethetmişti. Bununla beraber Bizans daha ömrünü
tamamlamamıştı. Daha gelişme döneminde idi. Onu ilk asırlarda yok
edememişti. Ancak onu 1453’te sona erdirmiştir. Bizans İslamiyet’le temasa
geçmiş ve bininci yılında 1071’deki Malazgirt Savaşı ile çökmeye
başlamıştır. 1500 tarihlerinde Batı’da yepyeni bir medeniyet doğmaya
başlamıştır. Bunu Amerika’nın keşfi ile başlatabiliriz. Amerika
Müslümanların teknolojisi ile keşfedilmiştir. Batı İslamiyet’le karşılaşmıştı.
Batı medeniyetteki kökü olan Yunanı bulmuştu. İslamiyet’ten etkilendi ama
İslamiyet’i kabul etmedi. Eski Mısır’da da öyle olmuştu. Grek-Romen de
öyle olmuştu. Sadece Bizans’ta Batı Doğu’ya teslim oldu ve medeniyetini
öyle kurdu. Orada da orijinal bir medeniyet doğmadı. Şimdi de Avrupa
İslamiyet’ten etkileniyor ama ona teslim olmuyor ve onunla savaşıyordu.
Batı’nın İslamiyet’e teslim olmayışının ikinci nedeni de Hıristiyanlıktı.
Batı’da Hıristiyanlık o kadar yaygındı ki, İslamlaşması mümkün değildi.
Çünkü inanış bakımından İslamiyet’ten farkı yoktu. Ahlaki bakımından farkı
yoktu. İslamiyet’te dini örgüt yoktu. Hıristiyanlıkta ise böyle bir örgüt vardı.
İslamiyet bu dini örgütü sonradan Hıristiyanlıktan almaya çalışacaktı. Batı
Eski Yunan’a dönmek istiyordu. Ancak Eski Yunan paganistti. Putlara
tapıyordu. Onunla Hıristiyanlığı yenmesi mümkün olmazdı. Ateizm ile daha
ileri bir din anlayışını getirdiği iddiasına girişti. Kiliseye savaş açtı. Yani
Batı bir taraftan silahla İslamiyet ile savaşıyordu. Diğer taraftan içte de fikri
bakımdan Hıristiyanlıkla savaşıyordu. Kilise ile bir olan krallıkları bir bir
deviriyor ve cumhuriyetleri kuruyordu. Batı Medeniyeti Avrupa’da fikri
olarak Hıristiyanlıkla savaşmasına rağmen, dünyayı işgal ederken, oralara da
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
70
Karagülle - Akdemir
Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyordu. Böylece İbrahim Dini dünyanın her
tarafına yayılmış oldu. Dünya nüfusunun üçte ikisi İbrahim’in rasyonel
medeniyeti içine girmiş oldu. Bu arada müspet ilim gelişti ve Batı teknikte
devrim yaptı. Göklere kadar yükseldi. Batı bugün zirvededir. Ancak bu zirve
duraklamaya başlamıştır. Batı daha 500 yıl dünyada varlığını sürdürecek,
ondan sonra Avrupa’da yeni Kuvvet Medeniyeti doğacaktır. Batı
kapitalizme dayanmaktadır. Bu kapitalizm, firma veya devlet kapitalizmidir.
Her ikisinde de bir avuç insan yönetime hakimdir. Halk kapitalistlerin işçisi
olmuştur. Hakim olan zümrenin başında Yahudi sermayesi vardır. İcat
ettikleri karşılıksız para ile dünyayı savaşsız sömürmektedirler. Bugün Avro,
dolar, sterlin bütün dünyada geçerlidir. Serbest ekonomi vardır. O halde hiç
savaş yapmadan dünyayı satın alabilirler ve halkı işçi haline getirebilirler.
Zaten her ülke yalvarıyor. Aman gelin ülkemde fabrika kurun beni işçi
yapın, diyor. Bu güç şimdilik devam ediyor. Batı’nın karşısına maddi güçle
çıkmak imkansızdır. Bununla beraber, dünyanın her yerinde Batı’ya karşı
direnme başlamıştır. Savaşsız da Batı’yı kendi sahalarına çekmek
mümkündür. Bu her ülkenin kendi ülkesinde enflasyonu düşürmesi ve
uluslararası para olarak altının kullanılması ile olur. Bu yönden dünyada
gelişmeler başlamıştır.
J- ADİL DÜZEN
Tarihte biner yıllık hakka dayalı Mezopotamya, İbrani, Hıristiyanlık
ve İslamiyet ile yine beş yüzer yıl gecikmeli biner yıllık kuvvete dayalı
Mısır, Grek-Romen, Bizans ve Avrupa Medeniyetleri yaşamıştır. İnsanlık
hakka dayalı yeni bir medeniyetin doğuşu eşiğindedir. Kuvvete dayalı Batı
medeniyeti ise, zirvede olup çökmeye başlamıştır. Çevre kirliliği, İnsan
genetiğinin bozulmaya başlaması, dünyayı barut fıçısı haline getiren
silahlanma yarışı ve hukuk dışı yakalanmalar ve bastırmalar, batı
medeniyetinin yanında insanlığın ömrünü sona erdirmektedir. Hesaplar bu
gidişle yeryüzünün yaşanamaz hale geleceğini göstermektedir. İnsanlığı
yeniden doğmakta olan hakka dayalı beşinci medeniyetin kurtaracağını
kuvvetle tahmin edebiliriz. Bu yeni hakka dayalı medeniyetin adı Adil
Düzen Medeniyeti olacaktır. Mezopotamya Medeniyetini Hz. İbrahim,
İbrani Medeniyetini Hz. Musa, Hıristiyanlık Medeniyeti’ni Hz. İsa ve İslam
Medeniyeti’ni Hz. Muhammet getirmişti. Adil Düzen Medeniyetini
Peygamberler değil ilimi kendilerine rehber edinen bilim adamları
Karagülle - Akdemir
getirecektir. Bunu A. Comte birkaç asır önce söylemiştir. Marx da bilimsel
sosyalizm sloganı ile buna işaret etmiştir. Mustafa Kemal’in “Elimizde
tuttuğumuz meşale müspet ilimdir” derken bunu söylemişti. Kur’an da artık
peygamberliği sona erdirmiş ve yerine ilmi ve ilim adamlarını koymuştur.
Adil Düzen’in birinci ilkesi yerinden yönetimdir. İnsanlık ülkelere, ülkeler
illere, iller bucaklara, bucaklar ocaklara ayrılacak ve her insan bağımsız kişi
olacaktır. Yerinden yönetim modelinde merkezi kararlar taşrayı
bağlamayacaktır. İnsanlığın kararları ülkeleri, ülkelerin kararları illeri, illerin
kararları bucakları ve bucakların kararları da ocakları bağlamayacak ve iç
işlerinde taşra bağımsız olacaktır. Kişiler de hür olup ancak sözleşmeler ile
bağlanacaktır. Sözleşmelere uyma dışında hiç kimse herhangi bir şeyi
yapmaya zorlanmayacaktır. Toplu sözleşmeler yapılacak kişiler bucakta,
ilde, ülkede ve insanlıkta ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları
oluşturup haklarını bu dayanışma ortaklıkları içinde kullanacaklardır. Kişiler
yerlerini ve ortaklıklarını her zaman değiştirebilecektir. İnsanlık cehaletle
savaşıp kıta merkezlerinde araştırma merkezlerini kurup ülkelere hizmet
verecektir. Ülkeler dış savunmayı yapacak, bölgelerde ihtisas hizmet
merkezlerini kurup illere hizmet verecektir. İller iç güvenliği tesis edecek.
İlçelerde hizmet merkezleri kuracaktır. Bucaklar hukuk düzenlerini tesis
edip köylerde çalışma merkezlerini kuracaktır. Ocaklar ortak yaşama
gereklerini yerine getirip üretim ortaklılığı olan ailelere hizmet verecektir.
Hak sahibi kişi olup tüm örgüt kişi hakkını ve hürriyetini korumak için
olacaktır. Kamu ücretlileri yerine kamu ortaklığı sistemi getirilecek ve
hizmetler teminatlı olacak, halk hizmetlilerini kendisi seçecek, ücretler
kamu tarafından karşılanacaktır. Ekonomi adil kredi ve ortaklığa dayalı halk
ekonomisi ile düzenlenecektir. Herkesin hak ve hürriyetlerinin sınırı,
başkalarının hak ve hürriyetinin sınırdır ve bu sınırı tarafların seçtiği
hakemler tespit edecektir. Savaşlar dahil her türlü tasarruf tarafsız ve
bağımsız yargı denetiminde olacaktır. Adil Düzen tarafsız ve bağımsız
yargıdır.
V- HUKUKİ AŞAMALAR
Fizikte üç hal kanunu vardır. Bütün maddeler, üç halden birinde
bulunur. Bunlar; gaz, katı ve sıvı halleridir. Başlangıçta kainat gaz halinde
yaratıldı. Sonra soğuma devam ettikçe sıvı katı haline dönüştü. Sıvı haline
gelme mümkün değildi. Çünkü bir çekime tabi olmayan yerde sıvı
oluşamamaktadır. Sonra gaz ve katı cisimler bir araya geldi ve basınç altında
71
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
72
Karagülle - Akdemir
sıvı halleri oluştu. Gaz bütün moleküllerin serbestçe hareket etme halleridir.
Gazlarda hacimle basıncın çarpımı sabittir. Katı cisimlerde moleküller
birbirine bitişiktir ve konumlarını değiştiremez. Bunlarda uzama kuvvetle
orantılıdır. Sıvılarda ise, gaz ile katı arasında bir durum vardır. Moleküller
eşit mesafelerdedir ama konumları her an değişmektedir. Sıvılarda basınç
yükseklikle orantılıdır. Görülüyor ki, gaz, katı ve sıvılarda değişik fiziki
kanunlar vardır. İnsanlar tarihte üç aşama geçirdiler. Önce gaz haline benzer
şekilde göçebe yaşadılar ve kabileleri başkanları yönetti. Başkan hükmetti.
Diğer kabilelerle gaz molekülleri gibi çarpıştılar. Sonra yerleşik düzene
geçtiler. Topluluk büyüdü ve başkanların hükmetmesi yetmedi. Başkanlar
yönetmek için valiler atadı. Hükmetmek için de kadıları ve hakimleri atadı.
Böylece yargı ile yürütme birbirinden ayrıldı. Sonra kentler oluşmaya
başladı ve sanayi dönemi başladı. Sanayi dönemi sıvı dönemine benzer.
Artık birbirini tanımayan insanlar her gün karşı karşıyadır. Otobüse
bindiğiniz zaman şoförü tanımıyorsunuz. Sıvılarda olduğu gibi artık kişilere
çok yakınsınız ama onlara bağlı değilsiniz. Burada artık ne başkanlık ne de
hakimlik sistemi yeterlidir. Hakemlik sistemi gelecektir. İnsanlık bugün
bunun peşindedir. Ama henüz mekanizmasını üretememiştir. Tarafsız ve
bağımsız yargı istemektedir. Ancak bunu başaramamaktadır. Oysa bu çok
basit ve kolaydır. İnsanların bildiği bir sistemdir. Hakemlik sistemidir.
Bugün hakemlik sistemi bilinmekte ve fakat ihtiyari olarak
uygulanmaktadır. Zorunlu hale gelmesi için tarafların sözleşmelerde
hakemlik sistemini baştan kabul etmeleri gerekir. Yapılacak iş son derece
basittir. İhtiyari olan hakemlik sistemini zorunlu hale getirmektir.
Hakemlerin kararları kesin olmalıdır. Ancak geçiş döneminde hakem
kararları hakimin denetimine verilmelidir. Hakim hakem kararlarını
reddedebilmeli ama kendisi hiçbir zaman hükme bağlamamalıdır ve yeni
hakemler oluşturulmalıdır. İşte bundan sonra yepyeni bir dünya doğacaktır.
Bu da hakemlik dönemi olacaktır. Bir sistemden diğer sisteme geçme
sanıldığı kadar kolay değildir. Topluluk eski alışkanlıklarından vazgeçmek
istemez. Mağdur olanlar bildikleri mağduriyeti bilmedikleri maceralara
tercih etmezler ve yeniliklere karşı olurlar. Gadredenler de avantajlarını
kaybetmek istemezler. Yenilik yapacaklar ile savaşırlar. İnkılapçılar bu
tutucuları yenmek zorundadır. Tarım dönemine geçerken bu inkılap ancak
Nuh Tufanı ile olmuştur. Belki de şimdi bu inkılabı yapabilmemiz için bir
atom tufanına veya anarşi tufanına ihtiyaç olacaktır. Belki de yeniden bir
aile kadar insan kalacaktır. Adil Düzen projesi insanlığın bu felaketlere
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
uğramasını önleme projesidir. Hiç olmazsa böyle bir tufandan sonra insanlar
ne yapacaklarını bilsinler.
73
medhal
A- BAŞKANLIK AŞAMASI
Toplayıcılık, avcılık ve çobanlık dönemlerinde insanlar göçebe
halinde yaşıyordu. Kişilere özgü taşınmaz mülkiyetleri yoktu. Zaten
taşınması zor olduğu için eşyaları azdı. Eşyaların ortak kullanımı zorunlu
idi. Bu ister istemez kolektif mülkiyeti zorunlu kılıyordu. Kişi mülkiyeti
yerine kabile mülkiyeti vardı. Bunun etkileri günümüze kadar sürüp
gelmiştir. Yazın başka, kışın başka yerde yaşamak zorunda kalan birçok
topluluk hala kan bağı ile hayatlarını kolektif mülkiyet kuralları içinde
sürdürmektedirler. Roma da bu geleneğin devamı idi. Kolektif tüketimde
bölüşmeyi başkanlar yapar. Başkan bütün fertleri ayrı ayrı tanır ve bilir,
onların ihtiyaçlarını takdir ve tespit eder ve imkanları ona göre bölüştürür.
Bu bölüşmedeki duruma göre evlilik de başkanın kararlarına bağlıdır.
Büyüyen oğlan ve kızları evlendirir. Ancak bu evlendirme imkanlara tabi
tutulur. Böylece nüfus kontrolü düzenlenmiş olur. Birçok kız ve oğlan belki
de evlenmeden yaşlanırlar. İşte kimlerin evleneceğine kimle evleneceğine de
kabile reisi karar verir. Çok evlilik sistemi vardır. Güçlü kabileler, başka
kabilelerin kızlarını kaçırarak nüfuslarını çoğaltmakta, ekonomik olarak
fakir kabilelerin erkekleri bekar kalmaktadır. Başkanın emrinde üretim
artmakta, tüketim azalmaktadır. Böylece kabilelerin nüfusları arasında da
denge sağlanmaktadır. Kabile reisi sadece tüketimi değil, üretimi de
düzenlemektedir. Üretim araçlarını istediği kimselere kullandırmakta,
istediği kimseye vermektedir. Elde edilen ürün de üretenin değil, topluluğun
olmaktadır. Bugün de kabile halinde yaşayan topluluklarda durum böyledir.
SSCB’deki kolhoz bunun bir uygulaması olmuştur. Sovyetler başarılı bir
düzen kurmuştur. Liberalizme geçince kolhozlar hemen çökmüşlerse de,
kolhozlar ise varlıklarını sürdürmektedirler. Hatta kanunen dağıtılmak
istenmiş ama fiilen dağılmamışlardır. İsrail’de de kolhoz uygulaması başarılı
olmuştur. Başkanın üretimi düzenlemek ve bölüşümü yapmak yetkisi
yanında adaleti de tesis etmek yükümlülüğü vardır. Başkanın üretimi ve
tüketimi düzenlemesi hayvan topluluklarında da geçerlidir. Oysa adalet
mekanizması yalnız insanlarda vardır. Bu da iki kişi arasında çıkan
ihtilafların başkaları tarafından halledilmesidir. Bunun da iki yolu kabul
edilmiştir. Bunlardan biri kabile içi ihtilaflardır. Bunu başkan resen
çözmektedir. Kime ne verirse diğeri onu kabul etmektedir. Öldürme dahil
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kabile reisi her türlü cezayı vermektedir. Başlangıçtan beri kabileler
arasındaki anlaşmazlıklarda, üçüncü ve dördüncü kabile reislerine
başvurulur, onların hakemliği istenirdi. Bir defa hakemler karar verdi mi,
taraftar ona uymak zorunda kalırlardı. Çünkü karar verenlere arka çıkılırdı.
Böylece kabileler arası bir yaptırımlı bir hukuk sistemi ortaya çıkmıştı.
Bugün devletlerarası savaşlar da ancak böylece azaltılabilir. Nizalı olan
devletler komşularından veya süper devletlerden hakem seçerler.
Hakemlerin aldıkları karara uymayan tarafa karşı o süper devletler arka
çıkarlar, saldırganları yerine oturturlar. Bugün süper devletler
kendiliklerinden bu rolü oynamaktadırlar. Bu zamanla hukukileşecektir.
medhal
74
B- KADILIK AŞAMASI
Buna hakimlik aşaması da diyebiliriz. Tarım dönemine geçildiğinde
siteler birlik kurarak ortak güvenlik merkezlerini oluşturdular. Bunlara il
veya beylik denmiştir. Velayet veya valilik adları verilmiştir. Vilayetler de
birleşerek hanlığı veya mülkü oluşturdu. Bugün buna devlet diyoruz.
Hanlıklar hakanlığa imparatorluğa ve saltanata yükseldi. Sonra parçalandı ve
devletlere dönüştü. Başkanlık hiyerarşik oluşuma dönüştü. Türklerde hanlık,
beylik, ağalık gibi iç içe birimler oluşturuldu. Merkezden yöneticiler atandı.
Başkanın yerine onun emrinde ona bağlı vekilleri taşrada görev yapmaya
başladılar. Kabile başkanı hem yürütme hem yargı görevi görüyordu. Tarım
döneminde ise bunun yanında yasama hizmetleri oluştu. Hükümdar
başkanlık aşamasında keyfi olarak yönettiği halde tarım döneminde şeriata
göre yönetmeye başlamıştır. Şeriatı hak düzeninde dini kitaplar ve
sözleşmeler oluşturuyordu. Kuvvet düzeninde hükümdarların fermanları
veya halkın aldığı ekseriyet kararları oluşturuyordu. Demek ki, tarım
döneminde yazılı mevzuat vardı. Yöneticiler ve halk mevzuata göre hareket
ediyordu. Artık halk başkana gidip ne yapayım diye sormuyor, mevzuat,
yani şeriat ne emrediyorsa onu yapıyordu. Çünkü topluluk o kadar
büyümüştür ki, başkana gidip sorma imkanı kalmamıştır. İşte başkan yerine
mevzuata uyuluyorsa buna hukuk düzeni denmektedir. Hukuk düzeninde
hakim olan kişiler değildir, mevzuattır. Kişiler bakan veya amirlerine karşı
değil de mevzuata karşı sorumludurlar. Hukuk düzeninde geçmişte cereyan
eden olaylardan mağdur olanlar, mağduriyetlerini ve uğradıkları
haksızlıkları gidermek için hakime başvururlar. Hakim davalıyı ve davacıyı
dinler, delilleri değerlendirir ve kararını verir. Karara herkes uyar. Karara
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
uymayanları yöneticiler zorla uydururlar. Bu mekanizmanın çalışması için
dört müessese ortaya çıkmıştır.
a) Yasama: Mevzuatı üreten yasama organıdır. Bu kurum geleceğe ait
genel kurallar koyar. Yani bundan sonra kim ne yaparsa ne gibi
müeyyidelerle karşılaşır, bunu belirler.
b) Yürütme: Mevzuatın sınırları içinde uygulamalar yapan yürütme ve
halktır. Bunlar genel kural koyamazlar. Ancak bir konuda kendileri
karar verip uygulama yaparlar. Bunların kararları da gelecekle
ilgilidir. Geçmişteki haksızlıkları giderme bunlara ait değildir.
Denetleme: Uygulayıcıların mevzuata uyup uymadığını
denetleyenlerdir. Bunlara soruşturmacılar da diyebiliriz. Yani
geçmişteki olayları mevzuata göre tespit etmek ve karar verilmesini
sağlamaktır.
d) Yargı: Geçmişteki olayların üzerinde mevzuattan sapma varsa
mevzuattaki müeyyideleri hükme bağlamak da yargının işi
olmaktadır. Yargı geçmişteki olaylara göre karar verir. İkincisi
yargı bir olay üzerinde karar verir. Yargının kararları benzer
olaylara teşmil edilemez. Yargı davacı ve davalı olanlar arasında
mağduriyeti giderici karar verir, resen karar veremez. Kamu ile
ilgili hususlarda dava açmak hakkı da yargının dışındadır.
Soruşturmacılar tarafından açılır. Kuvvetler ayrılığı ilkesiyle
yasama, yürütme ve yargı dengede tutulmak istenmiştir. Yerel
yönetimler için kısmen bu sağlanmış ama merkezde
başarılamamıştır.
C- HAKEMLİK AŞAMASI
Tarım döneminde hakimlik sistemi ihtiyaçlara cevap vermiştir.
Çünkü dar çevrede oluşturulan yerel yönetimler ve oralara atanan hakimler
ve birbirini tanıyan yerli halkın şahadetiyle oluşturulan soruşturma büyük
ölçüde yeterli olmuştur. Çünkü sosyal baskı vardı ve merkezin de denetimi
etkili oluyordu. Sadece merkezlerde denetimler yeterince kurulamıyor, o da
saray entrikaları ile dengeleniyordu. Sanayi toplumuna geçildiğinde ilişki
kuran kişiler birbirini tanımıyorlardı. Yöneticiler halkı tanımıyor, halk da
yöneticilerin sadece adlarını biliyordu. Yönetici ve yönetilen sınıf ortaya
75
medhal
c)
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
76
Karagülle - Akdemir
çıktı, bürokrasi gelişti. Halktan kopuk yöneticiler halkın sorunlarını
çözemedikleri gibi halk arasında adil davranamaz oldular ve zulmetmeye
başladılar. Hakimler de halktan kopuktu. Halk hakimleri tanımıyor, hakimler
de halkı tanımıyordu. Tanıklar ise tanık oldukları olayların faillerini
tanımıyorlardı. Bu şartlar altında adaletin tesisi imkansız hale gelmiştir.
Avukatlar ise bu çıkmaz içinde çıkarlarını düşünmek zorunda kalmışlardır.
Gittikçe yargı mekanizması rüşvet mekanizmasına dönüşmeye başlamıştır.
Adaleti tesis etmekle görevli yargı adaletsizliğin kaynağı olmaya
başlamıştır. Burada avukatları veya savcıları suçlu saymak yanlıştır. Bütün
bunlar sosyal olaylardır. Eskimiş çağın ihtiyaçlarına cevap vermeyen
mekanizmalar, bu çıkmaza neden oluşturmuştur. Artık haksızlık da olsa
yargının kararlarına itaat etme halk için zorunlu hale gelmiştir. Bugünkü
yargı enflasyona tabi paraya benzer. Verilen kararların adil olmadığını
herkes bilmektedir. Ancak başka çare olmadığı için herkes itaat etmek
zorunda kalmaktadır. Ama bu adalet, caydırıcı olmaktan çıkmış yıldırıcı
olmaya başlamıştır. Anarşi ve terör bu nedenle yayılmaktadır. Hakimlik
sistemi yerine hakemlik sistemi gelecektir. Kıta merkezlerinde otorite
hakemler oluşup muhakeme usullerini üreteceklerdir. Bölgelerde uzman
hakemler olacak ve ilçe hakemlerine danışmanlık yapacaklardır. Yargılama
bucaklarda yapılacaktır. Hakemler ilçeden seçilecektir. Hakemleri taraflar
seçecektir. Başhakemi hakemler seçeceklerdir. Seçtikten sonra hakemlerin
azli caiz olmayacaktır. Hakemlerin ücretleri kamuca karşılanacaktır.
Hakemlerin kararları kesin olacaktır. Açıkça haksızlık yapan hakemler
aleyhine dava açılacak, mahkum oldukları takdirde dayanışma ortaklıkları
tazmin edeceklerdir. Bilgisizlikten doğan haksızlık ilmi dayanışma,
beceriksizlikten doğan haksızlık mesleki dayanışma, ihmalden doğan
haksızlıklar dini dayanışma ve kasten verilen haksızlıkları siyasi dayanışma
ortaklıkları tazmin edeceklerdir. Benzer şekilde kıta merkezlerinde otorite
soruşturmacılar olacaktır. Soruşturma şekillerini tespit edeceklerdir. Sözlü,
yazılı, tutuklu ve karakol soruşturmaları şeklinde dört kademeli soruşturma
sistemi olacaktır. Bölgelerde mütehassıs soruşturmacılar, ilçelerde
soruşturmacılar olacaktır. Bunlar olay yerine gelip soruşturma yapacaklar.
Hakemler bunların tanıklığı ile hükmedeceklerdir. Hakemler şahadeti
reddedebilecek ama kendileri soruşturma yapamayacaklardır. Böylece
bundan sonra belki on bin yıl sürecek yeni bir yargılama sistemi getirilecek
ve bu hakemlik sistemi belki de son aşama olacaktır. Ne kadar hassas bir
dönemde olduğumuz buradan açıkça anlaşılır. Başkanlık döneminden
hakimlik dönemine geçilmişti. Şimdi de hakimlik döneminden hakemlik
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
dönemine geçilmektedir. Adil Düzen hakemlik sisteminin düzenidir. Tüm
diğer hükümler buna dayanır. Demokrasi, laiklik, sosyallik ve liberallik
hakemlikle teyit edilirse manası vardır. Aksi takdirde bu ilkeleri dengede
tutmak mümkün değildir.
TÜRKİYE HALKLARI - TÜRK MİLLETİ
77
medhal
Aynı toprak üzerinde yaşayanlar kültür olarak etkileşir ve birbirine
benzer hale gelirlerken başkalarından da ayrılmış olurlar. Kültür insandaki
fikir, his, irade ve ünsiyet melekelerinin ifadesi olarak tanımlanabilir. Dil
fikirlerin, sanat hislerin, teknik iradenin ve örf ünsiyetin ifade aracıdır.
İnsanlar, bunlar aracılığı ile topluluk olur. Bunların farklılığı farklı
toplulukları meydana getirir. Bununla beraber, topluluğun sanatını, tekniğini
ve örfünü kesin çizgilerle ayırma imkanı çok azdır. Oysa dil kesin olarak
birbirinden ayrılabilmektedir. Ayrıca dil sanat, teknik ve örfün kısmen de
olsa ifade aracıdır. Bundan dolayıdır ki, toplulukları dillerine göre tasnif
etmek zorundayız. Ayrı kültüre sahip olanların dilleri zamanla farklılaşarak
ayrı diller haline geldiği gibi aynı kültüre sahip toplulukların dilleri zamanla
birleşerek tek dil haline gelir. Dolayısıyla insanları dillerine göre tasnif
etmek en gerçekçi tasniftir. Kültürlerin oluşmasında ırkların etkisi vardır.
Zira aynı ırktan olanlar bir arada yaşarlar ve dolayısıyla ayrı bir topluluk
oluştururlar. Bununla birlikte tarihte hiçbir zaman saf ırk olmamıştır ve
bundan sonra da olmayacaktır. Türkiye’de doğan bir kimsenin on nesil
öncesi ataları 1.000 kadardır. Yirmi nesil önceki ataları ise bir milyondur.
Otuz nesil önceki ataları bir milyardır. Aralarında evlilik olan toplulukların
otuz nesil önceki ataları bütün olarak o halkın tümüdür. “Ben Türküm.”
dediği zaman bunu kastetmiş olur. O zamanın Türk halkı çok değişik
ırklarından oluşmuş olabilir, ancak bugün artık tek ırk olmuştur. Bunun gibi
on nesil sonra benim torunlarım bin, yirmi nesil sonra bir milyon ve otuz
nesil sonra bir milyar olacaktır. Yani gelecek tüm Türkiye halklarının da
atasıyım. Tüm Türk halkı benim neslim olacaktır. Bu nedenle ulusçuluğu ırk
ile tanımlamak mümkün değildir. Böylece geçmişi ile Türk olmayan
geleceği ile Türk olacaktır. Yeter ki, Türk kültürünü kabul etsin ve Türklerle
evlensin. Göçler ve evlenmeler ırkları tanımlamayı imkansız hale
getirmiştir. Biz aynı dili konuşan kimseleri aynı kültüre sahip kabul ederek
onların bir ulus oluşturacaklarını esas alıyoruz. Burada şuna işaret etmemiz
gerekmektedir. Bundan önceki bin yıllık tarih içinde insanlar dine dayalı
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
78
Karagülle - Akdemir
olarak evlenmeler ve göçler yapmıştır. Bu nedenle de dine dayalı ırklar
oluşmuş; kültürler ve devletler meydana gelmiştir. Bundan sonra dine dayalı
evlilikler yapılmazsa gelecekteki kültürümüz din dışı, dolayısıyla ulus da din
dışı olur. Bu mümkün görünmemektedir; çünkü, bugünkü uluslar dine
dayalıdır. Tüm Selçuklu ve Osmanlı savaşları din savaşı olduğu gibi, İstiklal
Savaşı da dine dayalı bir savaştı. Hatta ondan sonraki tüm ulusçuluk
politikamızda din her zaman ön planda yer almıştır. Lozan’da azınlık hakları
Hıristiyan ve Yahudilere verilmiş ve göç ve mübadeleler buna gör
düzenlenmiştir. Türkiye’ye gelen göç de hep din temeline bağlı idi.
Türkiye’ye gelen her Müslüman Türk kabul ediliyordu. Gelecek dünyanın
dine dayalı olmaması gerektiği görüşü ayrı bir konudur ama bugünkü realite
budur. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti gelecek için laikliği kendisine ilke
yapıp evlenmeleri serbest bırakmış, ama halihazır durumu da aynen
benimsemiştir. Türkiye’de oluşan Türk ulusunun tarihine kısaca bakmayı
gerekli görüyoruz. Bunun için insanlık tarihine bakmamız gerekir. Kutsal
kitaplar ve ilmi buluşlar şunu kanıtlamıştır: İnsanlık bir anne-babadan
doğmuş ve çoğalarak yayılmıştır. Toplayıcılık, avcılık ve çobanlık
dönemlerinde birbirinden ayrı göçebe topluluklar halinde yaşamı ve farklı
dilleri ve kültürleri olmuştur. Ancak “neadentral tipi” topluluklardan yazılı
belgeler kalmamıştır. Dolayısıyla dilleri hakkında bilgimiz olmadığı gibi
bugünkü neslin o topluluklardan ayrı ayrı hatıraları yoktur. Çünkü tufan o
nesli tamamen ortadan kaldırmış ve ondan sonra “homosapiens nesli”
türemiştir. Nuh’un nesli olan bu topluluk, bugünkü insanlığı
oluşturmaktadır. Nuh’un üç oğlu vardır: Ham, Sam ve Yafes. Bunlardan
Sam yerinde yani Orta Doğu’da kalmış, Sami ırkını ve ondan ayrılan Afrika
ırkını oluşturmuştur. Ham batıya gidip Latin ırkını, onların kuzey kolu
Germen ırkını oluşturmuştur. Yafes ise doğuya gitmiş ve Çin ırkını
oluşturmuş ve onun kuzey kolu Moğollar kuzeyde Germenlerle karışmış ve
melez bir ırk olan İskitleri oluşturmuştur. İskitlerin doğu kolu Türkleri, batı
kolu ise Slavları oluşturmuştur. Türk ve Slav ırkları bin yıllarına kadar
karışık olarak yaşamışlardır. Slavlar daha çok Germenlerle, Türkler ise daha
çok Moğollarla karışıyordu. Bu karışma Türklerin İslamiyet’i kabul
etmelerine kadar devam etti. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra
Slavlarla da Çinlilerle de evlenme durdu. Birlikte yaşadılar ama ırk
karışması olmadı. İşte Türklerin Türklükleri de bu nedenle dine
dayanmaktadır. Türkler İslamiyet’ten önce Hun İmparatorluğu’nu kurdular.
Sonra Göktürkler ortaya çıktı. Göktürklerden ileri düzeyde bir yazı dili
geliştirdiler ve yazıtlar bıraktılar. Divan-ı Lugatü’t-Türk bu medeniyet
Karagülle - Akdemir
hakkında geniş bilgi vermektedir. Tek Tanrı’ya inandıkları, yerinden
yönetimli devletler oluşturdukları, büyük bir kültüre sahip oldukları
anlaşılmaktadır. Onların bu seviyeye ulaşmaları da ancak Hunlar sayesinde
olmuştur. Yazıları Germen yazılarına benzemektedir. Bu da İskitler
zamanından beri gelişen yazılı kültürleri olduğunu kanıtlıyor. Göktürklerden
sonra Uygurlar ortaya çıkar. Bunlar doğu mistisizminin kültürünü de
almışlar ve yaşamışlardır. Ancak bunlar din değiştirerek Karahanlılar
devletini kurmuşlardır. Bugün bizim sahip olduğumuz kültürün temeli bu
devlettir ve bizi İslam Medeniyeti içine sokan da bunlardır. Doğu mistisizmi
ve Hint Medeniyetinin birikimi ile İslam Medeniyetinin oluşmasını da
bunlar sağlamıştır. Abbasiler, Yunan ve Roma medeniyetlerinin etkisi ile
İslam Medeniyeti oluşturdular. Türkler ise Doğu medeniyetlerinin etkisi ile
İslam Medeniyetini ilerlettiler.
Karahanlıların batıda varisi önce
Selçuklular, sonra da Osmanlılar olmuştur ve be veraseti bugüne
taşımışlardır. Şunu anlıyoruz ki, bugünkü Türk ırkı değişik İskit, Hun ve
Göktürkler içinde tüm Asya kavimlerinin karışması ile Karahanlı, Selçuk ve
Osmanlı döneminde de tüm Asya Müslüman halklarının karışması ile Türk
dili ve kültürü oluşarak Türk ulusu oluşmuştur. Bu kültürün içinde bugün
batı da yer almıştır. Çünkü Anadolu’da birçok medeniyetlerin izleri vardır.
Türk ırkını daha iyi anlatabilmek için Türklerin diğer ırklara karşı
tutumlarını da bilmek gerekir. Türklerin İskitlerden beri değişmeyen
özellikleri Türk ulusunun oluşmasında etken olmuştur. Dünyada üç ana ırk
olduğunu daha önce belirtmiştik. Bunlardan Sami Irkı, diğer ırkları kendi
kültüründe asimile ederek karıştıkları ırkları yok etmeye çalışır. Daima
kendi ırkının özelliği hakim olmuştur. Bu nedenle bunların geniş
imparatorlukları bünyelerine katma şansları fazla yoktur. Mezopotamya
Medeniyetini Türk ırkından olan Sümerler kurmuştur. Mısır kapalı bir devlet
olma niteliğini korumuştur. Emeviler ancak bir asır dayanabilmiştir. Endülüs
medeniyetini Türk ırkından olan berberiler kurmuştur. Abbasiler de ancak
Türklere dayanarak genişleyebilmiştir. Hint-Avrupa ırkı ise hemen sınıflar
oluşturur, kendileri hakim diğerleri mahkum olarak medeniyetlerini kurarlar.
Karışıp asimile etmezler, senteze de gitmezler. Romalıları ise Türk
soyundan Etrüskler kurmuş ve oluşturmuştur. Türk ırkının özelliği ise;
nereye gitmişlerse oranın yerlileri ile kaynaşmış ve ortak bir kültür
oluşturmuştur. Üstün ırk anlayışına sahip olmadıkları gibi köklerine
bağlılıklarını da koruyamamıştır. Bu nedenle Hıristiyanlaşan Macar ve Fin
gibi uluslarla Türk ulusları arasında pek bir yakınlık da kalmamıştır.
79
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Koreliler ve Japonlarla olan akrabalık da böyle olmuştur. Çin’de yaşayan
Türkleri ise sadece İslam dini koruyabilmiştir. Müslüman olan Türkler İslam
dininin yayıcısı ve geliştiricisi haline geldikleri için Araplaşmamış; aksine,
kendi kültürleri içinde diğer kavimleri eritmişlerdir. Çünkü Araplar baskı
yapıp zorla Araplaştırmış, Hint-Avrupa ırkı ise sınıflar oluşturmuştur.
Türkler ise hiçbir zorlama veya halka üstün bakma hastalığına sahip
olmadığı için herkes Türk idaresini istemiştir. Türklerin İslam dinini
benimsemeleri ve birden kitleler halinde bu dine girmeleri ve yeni dinleri
içinde önder olmaları Türklerin eşitlik ilkesinde din ile uyuşmaları idi.
Bunun Çok önemi vardı. Bu nedenle Türklerde dinde zorlama da yoktur.
İslamiyet’in laiklik anlayışı, Türk halkının yapısında vardır. Bugün dahi
hiçbir Türk kendisini diğer insanlardan üstün görmez, ırki hasımlık yapmaz.
medhal
80
İSLAM MEDENİYETİ
İlk insanlar mistisizm içinde yaşıyordu. Peygamberlerin gösterdiği
yollarda yürüyüp hayatlarını sürdürüyorlardı. İlk defa Hz. İbrahim
rasyonalizmi getirdi. Artık müspet düşünme pozitivizmi içine girildi.
İbrahim’den sonra pozitivizmi ve rasyonalizmi; Hz. Musa, Hz. Davut ve Hz.
İsa insanlığa öğretti. Fakat bu girişmeler ya yerel kalıyor ya da hemen
mistisizme dönüşüyordu. Son olarak Hz. Muhammet gelerek rasyonalizmi
bütün kuralları ile insanlığa sundu. Bu içtihat ve icma idi, tümevarım
metodu idi. Bundan sonra peygamber gelmeyeceğini de ilan etti. Hz.
Muhammed ilk İslam devletini kurdu. Bu devlet ideal devletti. Çağın ve
toplumun gereği olarak çok ilkeldi. Çünkü insanlık hele Arabistan çok geri
idi. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Ebu Bekir, peygambersiz bir
düzeni kurdu. Halife Ömer bunu tamamladı ve dört halife devrinde İslam
devletinin şekli belirlendi. Daha Ebu Bekir zamanında bozulmaya da
başlamıştı. Ebu Bekir, halefini seçtirdi. Oysa peygamber böyle bir şey
yapmamıştı. Ömer kadılığı icat etti. Oysa İslamiyet’te hakimlik değil,
hakemlik vardı. Osman bürokrasiyi oluşturmaya başladı. Oysa İslamiyet’te
bürokrasi yoktu. Ali verasetle iktidar geleneğine talip oldu, oysa İslamiyet’te
bu da yoktu.
İlk Müslümanların yaptığı en büyük hata, değişik kavimleri bir
devletin içinde yönetmek istemeleridir. Bu hatalarından dolayı birbirine
girmişlerdir. Kanlı boğuşmalar olmuştur. Bunun sonucu olarak hilafet
saltanata dönüşmüş ve İslami devlet yönetiminden uzaklaşılmıştır. Bir asır
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
süren Emevi döneminden sonra bilime önem veren Abbasi dönemi başlamış,
Abbasi dönemi Arap olanlarla olmayanların barışını sağlamıştır. Öte yandan
İran’daki Sasani İmparatorluğu kolay yenilmiş, Orta Asya’da ilerlemeye
başlanmış, Afrika alınmış, Endülüs’e girilmiş ama Fransa’ya girilememiş ve
ilerleme durmuştur. Anadolu’ya da girilememişti. İlerleme Orta Asya’ya
doğru yapılıyordu. Bu arada tarihin iki medeniyeti karşı karşıya gelmişti.
Doğunun mistisizme dayanan Buda medeniyeti ile Batı’nın Hz. İbrahim’e
dayanan rasyonalizm medeniyeti. İki uygarlık M.S. 751’de Kırgızistan’daki
Talas’ta karşı karşıya gelmiş, iki süper güç savaşırken ya Arapların yönettiği
İslam ordusu galip gelecek ve Dünya İbrahim’in rasyonalizmi ile devam
edecek, insanlar göklere kadar çıkacaktı; ya da Buda’nın mistisizmi galip
gelecek ve insanlar ilk çağlara dönecekti. Çinlilerin orduları daha güçlü idi.
İkmalleri daha fazla idi. Savaştıkları yer ülkelerine daha yakındı. Oysa İslam
ordusunda ikmal yoktu. Din dışında bir birlik mevcut değildi. Ülkelerinden
çok uzakta idiler. Herhangi bir takviye ümitleri de yoktu. Fakat, savaşta
beklenmedik bir olay oldu. Türkler cephe değiştirdiler, Çinlilerden ayrılıp
Arapların yanında yer aldılar ve bu savaş böylece bitti. Bundan sonra çok
önemli olaylar oldu:
b) Çin’de Tabgaçların kurduğu Türk devleti vardı. Bunlar Budizm’i
kabul ederek Çinlileşmişler, dillerini de unutmuşlardı. Bunlar da
ülkelerinde Müslümanlığı kabul ederek varlıklarını bugüne kadar
korudular. Bugün Çin’de 280 milyon Çince konuşan Türk asıllı
Müslümanlar vardır. Bunlar kendilerine Dungan diyorlar.
c) Türklerin desteği ile Emevi Hanedanı yıkılmış, yerine Abbasi
Hanedanı gelmişti. Türkler Batı dünyasına, Doğu mistisizmini de
taşıdılar. Tasavvufa ilgi buradan gelmektedir.
d) Türklerle güçlenen İslamiyet Batıyı sıkıştırmaya başladı ve buna
karşı koymak için bugünkü Batı medeniyeti doğdu. Yani
Avrupa’ya pozitivizm ve rasyonalizm yayıldı.
Abbasilerden sonra Türkler İslam dünyasına hakim oldular ve Selçuklu
Medeniyetini oluşturdular. Selçukluların devamı olarak Osmanlı Devleti
81
medhal
a) 751’deki Talas Savaşından itibaren Türk ve Araplar arasında
dostluk kuruldu ve Türkler kitleler halinde Müslüman olmaya
başladılar. Çin artık kendini toparlayamadı ve bir daha süper devlet
olamadı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
82
Karagülle - Akdemir
ortaya çıktı. Selçuklu ve Osmanlıların özelliği İslamiyet’i Batıya taşımış
olmalarıdır. Ortaçağ Hıristiyanlık Medeniyetine son vererek bugünkü Batı
Medeniyetini oluşturdular. İslam Medeniyetinin Türk Varlığına etkisini daha
iyi anlamak için İslamiyet’teki kültür gelişmelerini de yakından izlemek
gerekir. Hz. Muhammet, 610 yılında insanlara Kur’an’ı okumaya başladı ve
dine davet etti. Kur’an’ı Allah’ın sözleri olarak savundu. Onu kabul edenler
her akşam toplanarak evlerinde Kur’an okumaya başladılar. Yedi yıl böyle
devam etti. Yedinci yılda Müslümanların sayısı kırka ulaştı. Kur’an’ı açık
olarak okumaya başladılar. Mekkeliler okutmamak için onlara baskılar
yaptı, onlar da sabırla dayandı. 622’de Medine’ye göç ettiler ve orada
anlaşarak ilk olarak Arabistan’da bir devlet kurdular. Mescitte hem Kur’an
okundu hem kamu hizmetleri görüldü hem de namaz kılındı. Son
Peygamber’in ölümünden sonra Kur’an’ın öğrenilmesi yanında
peygamberin yaptıklarını anlatmaya başladılar. Halifeler istişare ederek
kararlar aldılar. Bunlar da sorunları çözemeyince Kur’an’ın ve hadislerin
yanında İslam fıkıhçılarının içtihatları okunmaya başlandı. Böylece yeni bir
medeniyetin temeli atıldı. Özel hukuk tamamen devletin dışında tedvin
edildi. Bundan sonra dil, mantık, usul ve fıkıh ilimleri doğdu. Bu arada Batı
Medeniyeti ile Doğu Medeniyetinin iç içe girmesiyle yeni ilimler de tedris
edilmeye başlandı. Onluk sayı sistemi gelişti. Matematik, astronomi, fizik ve
kimya ilimlerinde tümevarım metotları denenmeye başlandı. On birinci
asırda bu ilimlerde Doğu zirvede idi. Bundan sonra duraklama başladı.
Selçuklular ve Osmanlılar medeniyete yeni katkılardan ziyade oluşmuş
sistemin uygulama alanını genişlettiler. O dönemlerde buna ihtiyaç vardı.
Sistemleri ve ilimleri ile Batılıları uyandırdılar. Artık ilerleme Batı
dünyasında olacaktı. Türkiye yaşlanmış bir medeniyetin ve yaşlanmış bir
imparatorluğun enkazı üzerinde kurulmuş bir devlettir. Medeniyetler ve
devletler de doğar, gelişir yaşlanır ve ölürler. Birinci İslam Medeniyeti çok
uzun yaşayarak çökmüş ve cenazesi kaldırılmıştır. (1400 yıl insan ömrünün
140 yaşına tekabül eder.) Osmanlı İmparatorluğu devlet olarak yaşlanmış ve
çökmüştür. (600 yıl) Bizim görevimiz ölüleri mezarlarından çıkarmak
değildir. Bizim görevimiz, onların mirasına varis olup daha ileri bir safhaya
getirip gelecek nesle devretmektir.
Karagülle - Akdemir
BATI MEDENİYETİ
Türkiye doğu ile batı, kuzey ile güney arasındadır. Dünya karalarının
merkezindedir. Medeniyetlerin doğduğu Orta Doğu’nun sınırları içindedir.
Mezopotamya Medeniyeti ile Mısır Medeniyetini sentez eden Anadolu’da
Hitit Medeniyeti doğmuştur. Yine Anadolu’da Yunan Medeniyeti ile İbrani
Medeniyetini sentez eden Lidya Medeniyeti doğmuştur. Türkiye’de ayrıca
Hıristiyanlık ile Roma Medeniyetini sentez eden Bizans Medeniyeti de
doğmuştur. Osmanlı devleti İslam Medeniyetinin Bizans Medeniyeti
içindeki uzantısıdır, yeni bir Medeniyet değildir. Şimdi İslam Medeniyeti ile
Batı Medeniyeti sentez olup gelecek bin yılın “İkinci İslam Medeniyeti”
doğacaktır. Yeri gelmişken Batı Medeniyeti’ne de değinmemiz gerekiyor.
İlk medeniyet Nuh, Salih, İbrahim ve Lut peygamberlerin memleketi olan
Mezopotamya’da doğmuştur. Bu medeniyet sonra Mısır’da Firavunların
medeniyetine dönüşmüştür. Ondan sonra Hz. Musa’nın İbrani Medeniyeti
oluşmuştur. Bu medeniyet de bir süre sonra kuvvet medeniyetine dönüşerek
Grek-Romen Medeniyeti doğmuştur. Hz. İsa’nın Hıristiyanlığı Orta Çağ
Avrupa Hıristiyanlığına dönüşmüştür. Bu da yerini İslam Medeniyeti’nin
etkisi ile Batı Medeniyeti’ne bırakmıştır. Batı İslamiyet’le ilk olarak
Endülüs’te tanışmıştır. Bu tanışıklık, savaş üstünlüğünden çok medeniyet
üstünlüğü olarak ortaya çıkmış; o da Batı’nın ancak azınlığına etki etmiştir.
Bu ara Batı Roma İmparatorluğu yıkıldığı için Avrupa’da ulusal devletler
oluşmaya başlamıştı. Ayrı bir gelişme de Hıristiyanlıkta oldu. Hıristiyanlık
kendi içinde parçalanmış yeni mezhepler ortaya çıkmıştı. Bunların en etkilisi
İslamiyet’in tesiri ile olan Protestanlıktır. Bu ara Osmanlılar doğudan
ilerlemeye başlamışlardır. Selçuklu ve Osmanlı saldırılarını durdurmak için
Haçlılar İslam orduları karşısında yenilmişler, ancak bu vesileyle buradaki
medeniyeti yakından görme imkanları olmuştur. Endülüs Medeniyeti ve Batı
Roma İmparatorluğu’nun yıkılması Batı’nın sosyal yapısını sarsmıştı. Haçlı
Seferleri ise Avrupa’da ekonomik yapıyı değiştirmiştir. Haçlı Seferlerine
katılan askerler ülkelerine hem servet götürdüler hem de Haçlı Seferleri
nedeniyle yapılan hazırlıklar halk üretimini arttırdı. Köylü sınıfının yanında
kentte esnaf sınıfı doğdu. Kilise ve şövalye sınıfının otoritesi sarsıldı.
Zenginleşen sermaye onlarla savaşmak zorunda kaldı. Bunu ateizmle
destekledi. Bu arada hor görülen Yahudiler sermayeye sahip oldular ve
tekelleştiler. Avrupa’da kendi güçlerini kabul ettirmek için ateizmi
desteklediler. Çünkü halkı Yahudi yapamıyorlardı. Böylece ilk defa
yeryüzünde ateist bir medeniyet doğdu. Son asırlarda Avrupalılar ve Ruslar
dünyaya hakim oldular. 20. yüzyılın sonlarında ise ateist imparatorluklar
83
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yıkılarak yerini ulusal devletlere bıraktı. Hanedanlık sistemi sona erdi ve
yerini diktatörlere bıraktı; onlar da yerini bir bir demokrasilere
bırakmaktadırlar. Osmanlıların Batı’nın ateist medeniyetine yenildiği bir
zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortaya çıktı. Türkiye İstiklalini
kazandı; fakat, ateizme karşı koyamadı. İçinde yaşadığımız şu dönemde
dünya ateizmi terk etmektedir. İşte Türkiye şimdi bu noktadadır. Türkiye
Devleti’nin nasıl her yönüyle bir sentez ülkesi olduğu bu alanda da açık bir
şekilde görülmektedir.
medhal
84
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU
M.S. 751 tarihinde Çinliler İslam ordularına karşı Türklerin yardımı ile
yenilince rasyonalizmin ve İbrahim Dini’nin karşısında bir rakip kalmamıştı.
Denge Hıristiyanlık ile Müslümanlık arasında kurulmuştu. Müslümanlar
rasyonalizmi, Batılılar mistisizmi temsil ettiler, aralarında kanlı savaşlar
oldu. Zamanla Müslümanlar mistisizme yöneldiler. Batı ise ateistleşerek
rasyonalizme yöneldi. Bu durumda İslam dünyası geriledi, Avrupa ise
ilerledi. İslamiyet’i Osmanlı İmparatorluğu temsil ediyordu. Osmanlıların
çökmesi ile Batı mutlak üstünlüğü ele geçirdi. Tarihte Yahudiler daima
ekonomiyi ellerinden tutmuşlardır. Osmanlılar İspanya Yahudilerini bu
sebeple Türkiye’ye getirdiler. O çağlarda devletlere sermayeden çok askeri
güçler hakimdi. Yahudiler o ülkeden bu ülkeye sürülüyordu. Yahudiler
Müslümanlarla Hıristiyanların savaşlarından yararlanıyor ve kendilerini
koruyorlardı. Savaşları önce ateşliyor, sonunda ise Müslümanların tarafında
yer alıyorlardı. Ancak Siyonistler 1897 kongrelerinde cephe değiştirmeye
karar verdiler ve sermayelerini buna göre yönlendirdiler. Osmanlı
İmparatorluğu ortadan kaldırılacak, milli devletler kurulacak ve bu milli
devletler dinsiz devletler olacaktır. Avusturya İmparatorluğu ortadan
kaldırılacak ve Avrupa’da milli devletler kurulacaktır. Rus Çarlığı yerine
sosyalizme dayalı bir devlet kurulacaktır. Bundan sonra denge MüslümanHıristiyan arasında değil; kapitalizm ve sosyalizm arasında oluşacaktı. İşe
yaramayan iç Avrasya toprakları sosyalistlere bırakılacak ve ütopik bir
düzen içinde insanlar ezilesiye yaşamaya mahkum edilecekti. Buna karşılık
Batı’da kapitalizm uygulanacak ve Siyonist sermaye dünyaya egemen
olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu yıkılacak, yerine ateist bir Türkiye Devleti
kurulacaktı. Asrın ortalarında Orta Doğu’da bir İsrail İmparatorluğu
kurulacak, Torosların kuzeyinde de Bizans İmparatorluğu ihya edilecekti.
Karagülle - Akdemir
Böylece Hıristiyanlarla Yahudiler işbirliği yaparak İslam dünyasını yok
edecek, bunun yerine ateist Sovyetlerle, Batı kapitalistleri arasında denge
sürdürülecekti. İmparatorlukları yıkmak için Birinci Cihan Savaşı
çıkarılacak, sonra İkinci Cihan Savaşı çıkarılıp Yahudiler İsrail’e göçe
zorlanacak, daha sonra İsrail İmparatorluğu kurulacaktı. Osmanlı
İmparatorluğu’nun yıkılması için takip edilecek siyaset şu noktalarda
toplanabilir: Osmanlıları batılılaştırma yolu ile yapısını bozma ama batıya da
entegre etmeme. İslam aleminden koparma, milliyetçilik fikirleri ortaya
koyma, ekonomik olarak çökertme. Bundan yararlanılarak Türkiye’de milli
devlet fikri işlenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu bu yollarla yıkılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine vaat edilen devlet kurulmamış, Sevr
Antlaşması dayatılmıştır. Bu gelişmelerin sonunda Türkiye İstiklal
Savaşı’na girişmiştir. Türk halkı Müslüman’dı ve din adamlarına bağlı idi.
Bunlar batıcı değildi. Halk harekatını başlattılar. Türk halkı silahlıydı ve iyi
silah kullanıyordu. Bu özelliklerine dayanarak çeteler halinde işgale karşı
direndi. Rum ve Ermenilerin katliamları bu direnişi hızlandırdı. Türk esnafı
kendi sermayesiyle çalışıyordu. Faiz olmadığından tekeller de yoktu. Devlet
yıkılmış ama Türk ekonomisi çökmemişti. Türk esnafı din adamlarının
tavsiyesine uyarak Türk çete teşkilatlarını destekledi. Tüm Anadolu direnişe
geçti. Biz bu Türk direnişi daha sonra Afganistan’da, Balkanlar’da ve
Afrika’nın değişik bölgelerinde de gördük. Ancak bu tür direniş ilk defa
Türkiye’de yapılmıştır. Türk Ordusu henüz dağıtılmamış; silahların önemli
bir kısmı henüz teslim edilmemişti. Osmanlı paşaları iyi asker idiler. Birlik
olmanın zaruretini biliyorlardı. İlk direnmeyi Doğu’da Kazım Karabekir
Paşa Başlattı. Halkı örgütleyerek direndi. İstanbul Hükümeti zahiren bu
hareketi bastırmak, gerçekte desteklemek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı
Anadolu’ya gönderdi. Kazım Karabekir M. Kemal Paşa’yı halk harekatının
başına geçirdi, destekledi ve emrine girdi. Böylece harekat başladı. İyi bir
erkanı harp mensubu (kurmay subay) olan İsmet İnönü M. Kemal’in
Ankara’daki harekatına katıldı. Fevzi Çakmak, İstanbul’dan subay ve
cephane sevk ederek direnişe destek verdi ve kendisi de Ankara’ya geldi:
Askeri birlikler ve cepheler oluşturuldu. Bir taraftan din adamları, diğer
taraftan silahlı halk çeteleri, Anadolu esnafı, birlikte hareket eden
komutanlarla kenetlenerek kısa zamanda devlet içinde devlet kurdular ve üç
sene gibi kısa bir zamanda Anadolu’yu cumhuriyetle kurtardılar. Büyük
devlet geleneği olan Türk Milleti yeni devletini kurarken kendisine has
üslubunu kullanmıştır. İstiklal Savaşı demokratik yolla kazanılmıştır.
Dünyada bir meclisin devlet kurduğunun başka bir örneği yoktur. Kendi
85
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hanedanını yıkarak değil; düşmanları kovarak demokratik devlet
kurulmuştur. Hanedanı uzaklaştırmış ama işkence yapmamıştır. Afganistan
bu yöntemi uygulamadığı için başarısız olmuştur.
medhal
86
İLKE VE İNKILAPLAR
Türkiye Cumhuriyeti başlangıçta üç ilkeye dayanıyordu: Milli
hakimiyet, milli kuvvet ve kuvvetler birliği. “Hakimiyet-i Milliye” yani milli
hakimiyet denince millet kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu da Anadolu’da
yaşayan ve dilleri Türkçe olan Müslümanlardı. Osmanlıların devamı oluşu
bu ilkeyi önemli kılıyordu. Osmanlı Devleti Bir Türk Devletiydi; ancak,
devlet Türkçülüğe değil, İslamcılığa dayanıyordu. Yeni millet anlayışı ise
bunun devamı olmakla beraber, değişen şartlara göre motive edilmişti. Din
devletten çıkarılmıştı. Bu nedenle, yeni devlet bir milli devlet olacaktı. Diğer
taraftan emperyalist devlet olmaktan çıkarılmıştı. O halde bir Anadolu
Devleti olacaktı. Bu nedenle bir daralma vardı. Ancak bu bir ırk devleti
olamazdı. Çünkü Anadolu’da değişik ırklar yaşıyordu. Anadolu’da yaşayan
Müslümanlar Türk’tü. Bunu dikkate alan yeni bir millet tanımı gerekiyordu.
Savaş Anadolu’da yaşayan Müslümanlarla gayri Müslimler arasında oldu.
Gerçi Yahudiler cephe almadılar ama desteklemediler de; ama Lozan’da
Hıristiyanların yanında yer aldılar. İstiklal Savaşı Türklerle Türk olmayanlar
arasında değil; Müslümanlarla gayrı Müslimler arasında yapıldı. Bu sonuna
kadar böyle devam etti ve Lozan’da da iki taraf vardı. Müslüman halkların
temsilcisi Türkiye ve azınlıkların temsilcisi Avrupa devletleri yer aldı.
Yahudiler de azınlıklar arasında yer aldı. Kürtler ve Aleviler ise azınlıklar
arasında yer almadılar. Türk-Kürt, Alevi-Sünni aynı ortak amaç için
mücadele ettiler. İşte hakimiyet-i milliye deyince baştan beri Anadolu’da
yaşayan Müslüman halkların hakimiyeti olarak düşünüldü. M. Kemal sonra
hakimiyet-i milliye prensibine dayanarak saltanatı kaldırmıştır. Mustafa
Kemal baştan beri bu görüşleri savunuyordu. Çünkü birçok beyanlarından
saltanat ve hilafete dayanılamayacağını; millete dayanılacağını belirtmiştir.
Hakimiyet-i milliye ilkesi iyi değerlendirilmelidir. Acaba Avrupa
Birliği’ne girildiğinde bu ilke ne olacaktır? Keza bu ilke ile evrensel bir
mesaj ve düzeni içeren İslamiyet nasıl bağdaştırılacaktır? Bir başka deyile
insanlık camiasına girmekle beraber milli hakimiyet ilkesi nasıl korunmuş
olacaktır? Bu hususu ele alma zorunluluğu vardır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı ikinci ilke ise “Kuvayı Milliye”dir:
Bu da Türklerin kendi istiklallerini herhangi başka bir devletin lütuf ve
ikramı ile değil; kendi gücüyle kazanması ilkesidir. Asker olan M. Kemal
“Bağımsız askeri güce dayanmayan bir devlet, devlet olamaz. Bu da
bağımsız ekonomi ile sağlanır.” görüşünü kararlı bir şekilde savunmuştur.
M. Kemal, İstiklal Savaşı’na dıştan almayı umduğu ne askeri ne de
ekonomik yardıma güvenerek girişti. Kendi halkından oluşturduğu milli
ordu ile başladı ve kendi ürettiği silahlarla ve çarıkla savaşları kazandı. Milli
Ordu ve Milli Ekonomi ilkesi M. Kemali’n değişmez ilkesidir. Üçüncü ilke
ise “Kuvvetler Birliği” idi. M. Kemal, T.B.M.M.’ni kurmuş ve yetkileri
mecliste toplamıştır. İstanbul Hükümeti’ni ve Padişahı bile işe
karıştırmamıştır. Tek meclis, tek parti ve meclis hükümeti. Anayasa
mahkemesi yoktur. Bağımsız yargı yoktur. Kuvvetler birliği ilkesi
ekonomide de uygulanmıştır. Tekel sermayeye hiçbir zaman yol
vermemiştir. Vahdet-i Kuvva ilkesi ile dinin devlet işlerine karışması
engellendi ama din meclis içinde temsil edildi.
İNKILAPLAR
Giriş:
Demokrasiye uygun bir şekilde oluşmuş Meclis ile düşmanları yenerek
bağımsız hale gelen Türkiye, yeni bir devleti kurmak zorundaydı. Bu
devletin demokratik usulle kurulması mümkün değildi. Çünkü halk gelenek
ve görenekleri zor terk eder. Çıkarları ve düzenleri bozulan kişi ve gruplarla
uğraşmak gerekir. Bu nedenle M. Kemal, demokratik seçimi tatil ederek
askeri metotlarla inkılaplar yapmayı tercih etti. Kendi hayatında
demokrasiye geçemedi. Ancak kendisinin en yakın üç arkadaşı sonra
demokrasiye geçtiler. Bunların üçü de askerdi. İnönü Cumhurbaşkanı, Fevzi
Çakmak Genel Kurmay Başkanı, Kazım Karabekir ise Meclis Başkanı idi.
Türkiye Devleti’nin bugünkü siyasetini belirlememiz için inkılapları
değerlendirmemiz gerekir. İnkılapları doğru veya yanlış bulabiliriz. Ancak
olan olmuştur. onu değerlendirmemiz gerekir. Tarih geri gelmez. Biz
olsaydık da başka bir şey yapacağımız veya yapabileceğimiz zannedilmesin.
87
medhal
İşte İstiklal Savaşı Türkiye’deki Müslümanlardan oluşan halkın adı
olarak kabul edilen “Türk Milleti’nin kayıtsız şartsız hakimiyeti, bu
hakimiyetin kendi kuvvetine dayanması ve kuvvetler birliği ilkesinden
ibarettir.”
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
a) Saltanat kaldırılmıştır:
Saltanatın kaldırılmasında iki temel sebep vardır. Altı yüz senelik
hanedan artık devleti yönetecek bir aktivite gösteremezdi, Türkiye’yi
yönetemezdi. Oysa Türk halkı onlara büyük bağlılık gösteriyordu. Millet
yanılıyordu. Milleti bu yanılgıdan kurtarmanın yolu, saltanata son verip
hanedanı yurt dışına çıkartmaktı. Saltanatın kaldırılmasının ikinci nedeni ise
artık hanedanlık sistemi sonra eriyor ve cumhuriyet rejimi geliyordu.
Eskimiş müesseseden millet bir an evvel kurtarılmalıydı. M. Kemal’in bu
görüşü isabetli çıkmıştır. Osmanlı Hanedanı yurt dışında herhangi bir varlık
gösterebilirlerdi. Hanedanlık sistemi artık yeryüzünden kalkmaktadır.
medhal
88
b) Hilafet kaldırılmıştır:
Osmanlılar son dönemlerde hilafeti kendi siyasetlerine araç yapmışlardı.
Sanıldığının aksine bu şekildeki bir hilafet anlayışının İslamiyet ile bir
alakası yoktu. Bunun da iki sebepten kalkması gerekirdi. Dünya
Müslümanları hep Halifeye güvenmiş ve esir olmuşlardı. Çünkü Osmanlı
İmparatorluğu onları koruyamıyordu, üstlendiği görevleri yapamıyordu.
Yeni Türkiye bu müesseseyi kaldırmalıydı. İsabet ettiği sonradan daha iyi
anlaşılmıştır. Kendi başlarının çarelerine bakmayı öğrenen İslam ülkeleri bir
bir bağımsızlıklarını kazanmışlardır. İkinci sebep ise Türk milletinin on iki
milyonluk küçük bir devlet haline gelmiş olmasıdır. Hilafet gibi büyük ve
ağır bir yükü yüklenemezdi, altında ezilirdi. Saltanat kalktığı gibi dini
kurumlar da devletin üstünde yer alamazlardı. Dünya değişiyordu. Burada
da isabetli kararlar alınmıştır. Çünkü dünyada halk dindarlaşıyor; devletler
ise laikleşiyor. Dolayısıyla hilafetin muhafızı olmanın anlamı zayıflıyordu.
c) Hukuk laikleştirilmiştir:
Eskiden hukuk dini fetvalara dayanıyordu. Bu batıda da doğuda da
böyleydi. Zamanla Tevrat’ın hükümleri uygulanamaz olunca Hıristiyanlık
dinle devleti birbirinden ayırdı. İslamiyet ise icma ve içtihat sistemini
getirdi. Fakat yaşlanan medeniyet yeni içtihatlar yapamadı. Avrupalılar bunu
kanun sistemi ile çözmeye çalıştılar. Hıristiyanlıkta mevcut olmayan hukuk
düzenini kralların emirnameleri veya meclislerin aldıkları kararlarla
doldurdular. Türkiye’de bu sistem daha Sultan Fatih zamanında Avrupa’dan
önce başladı ve Kanuni zamanında zirveye ulaştı. Batı’daki gelişmeler bu
sistemi yetersiz hale getirdi. Tanzimat ile Batı’dan kanun sistemini
aktarmaya başladılar. Hukuk ve Ceza Usulleri Muhakemat Kanunları,
Ticaret Kanunu, Belediyeler Kanunu, Ceza Kanunu gibi birçok mevzuat
Karagülle - Akdemir
Türkiye’ye Batı’dan aktarılarak kanun sistemine geçildi. Sadece Medeni
Kanun Mecelle Şeklinde oluşturuldu. Bunun iki mahzuru vardı. Biri bütün
kanunlarımız Batı sistemine göre düzenlenmişti, sadece Medeni Kanun
farklıydı ve uyumsuzluk vardı. Zaten Mecelle kanunlaşınca batılılaştırılmış
oluyordu. Çünkü İslamiyet’te kanun sistemi yoktu, içtihat ve icma sistemi
vardı. M. Kemal Medeni Kanunu da Batı’dan tercüme ettirerek kanun
sistemini tamamladı. M. Kemal Medeni Kanun’u tercüme etmekle siyasi bir
problemi hallediyordu. Avrupalılar Osmanlılara hep şeri hükümlerle
Türkiye’deki Yahudi ve Hıristiyanları eziyorsunuz diye müdahale
ediyorlardı. Lozan’da bu nedenle azınlıklar için ayrı mahkemeler istenmiş
ve kabul ettirmişlerdi. Oysa bu milli hakimiyete ve vahdet-i kuvvaya aykırı
idi. M. Kemal bu kanunları tercüme ederek azınlığa güven verdi ve bu
azınlıklar kendi istekleri ile Lozan’daki bu haklarından vazgeçtiler. Böylece
milli hakimiyet sağlandı ve kuvvetler birliği zedelenmedi. Bu inkılap da
yerinde olmuştur. Türkiye ne 1200 yıl önceki içtihatlarla ne de yabancı
hukukla idare edebilirdi. Yeni bir milli hukuk gerekiyordu. Bu da zamanla
olabilirdi. Geçici olarak batı hukuku alınmış ama Meclise her türlü kanunları
yapma yetkisi verilmiş ve yargı denetiminden uzak tutulmuştu. Yani milli
hukukun oluşması mekanizması getirilmiş ama ödünç olarak Batı hukuku
kullanılmıştır. Böylece Doğu hukukunu yaşamış Türkiye, Batı hukuku ile de
tanışmış oldu. Bu sonuç senteze giden Türkiye için değerlendirme imkanı
doğurmuştur. Descartes diyor ki; “Ben her şeyi sıfırladım, yeniden
düşünmeye başladım. Evini yıkıp yeni inşaat yapan kişi inşaat bitinceye
kadar başkasının evini kiralamak zorunda ise ben de yeni sistemimi
koymadan önce Hıristiyanlığı kabul ettim, onun hükümlerine göre
yaşayacağım.” Burada şu söylenebilir: Neden Batı hukukunu kiraladık da
İslam hukukunu kiralamadık? Bunun iki sebebi vardır: Biri İslam hukuku
çağın ihtiyaçlarına cevap vermiyordu. Zaten bizden öncekiler yıkmıştı. Bir
tek odası sağlamdı, kiradaydık. O odayı da boşaltıp kiracı olduğumuz evin
içinde bir oda kiraladık. Diğeri de halk bir türlü eskimiş İslam düzenini
yıkmıyordu, oradan taşınmıyordu. Bu sayede onları zorunlu olarak kiraya
taşıdık. Evleri kalmadığı için şimdi inşaata başladılar. Bu düşüncelerle
hukuk inkılabının son derece yerinde olduğunu görmekteyiz. Kurucu
Başkanın baskısı olmadan bu inkılaplar gerçekleşemezdi.
d)Yazı değiştirilmiştir:
Tarihte şekil yazısı ilk defa Mezopotamya’da bulundu. Mısır
değiştirerek geliştirdi. Sonra harf yazısı ilk defa Filistin’de kullanıldı.
89
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
90
Karagülle - Akdemir
Yunanlılar bunu değiştirerek aldılar ve soldan sağa yazdılar. İbraniler ise
sağdan sola yazmaya devam ettiler. Araplar İbranilerin yazısını değiştirerek
geliştirdiler. Hıristiyanlık ve İslam çatışmasında yazıların ayrılığı sürüp gitti.
Osmanlılar Arap yazısını kullandılar. Batı, Türkleri İslam dininden ve İslam
aleminden koparmak, Türk alemini parçalamak amacıyla Türkiye’ye Latin
harflerini kabul ettirmek istiyordu. Türkiye bir türlü Batı Medeniyetini
alamıyordu. Arap harfleri, Latince kelimeleri yazmaya yetmiyordu. M.
Kemal, harf inkılabını yaparak Türklerin çağdaş medeniyetin üstüne
çıkmaları için yol almak istemiştir. Harf inkılabı ile Batılıların istediği İslam
aleminden Türkleri koparmak; M. Kemal’in istediği ise Türkiye’yi çağın
medeniyetine entegre etmekti. Uygulama son derece başarılı olmuştur.
Türkler İslamiyet’ten kopmamış; tam tersine birçok Arapça eser Türkçeye
çevrilerek İslamiyet’i daha iyi şekilde yeniden anlama imkanına
kavuşmuştur. Batı Medeniyeti’nden de çağın ilimleri tercüme edildi.
Böylece Batı Medeniyeti’ne entegre oldular. Harf inkılabı sayesinde Türkiye
dünyanın en zengin diline sahip oldu. Batı dillerinde İslam kültürü yok,
İslam ülkelerinde de çağın ilimleri Türkiye kadar kültüre girmemiştir. Harf
inkılabı sayesinde Türkiye, ‘gelecek bin yıl’ın sentezini yapacak bir dile
sahip olabilmiştir. Böylece harf inkılabı da neticede Türk milleti için müspet
sonuç vermiştir.
e) Kıyafet inkılabı yapılmıştır:
Eskiden insanlar ayrı ayrı kavimler, hatta kabileler halinde yaşıyordu.
Oysa çağımızda insanlar artık bir araya gelmiş ve insanlık tek kıyafete doğru
gitmektedir. M. Kemal, Batılıların yanında rahatça yer alabilmemiz için,
halkı batı kıyafetini kabule zorlamıştır. Bunun başka bir nedeni de Türk
halkını mütecanis hale getirmekti. Her kabile ve yöre farklı kıyafet giyiyor
ve dolayısıyla mütecanis bir millet olamıyordu. Kıyafet inkılabı ile halk
mütecanis hale geldi. Bilhassa azınlıklar birbirlerini tanıyamaz hale geldiler
ve eridiler. Kıyafet inkılabında sosyolojik hatalar vardır. Bu nedenle Türk
milletinin tek direndiği, isyan ettiği inkılap şapka inkılabı olmuştur. Başörtü
hala devam eden bir çatışma konusudur. Bu inkılap ancak geçici olarak
tasvip edilmiştir. O zaman halk şapka giyemiyor, kadınlar başlarını
açamıyordu. Sosyal baskı vardı. Sosyal baskının kaldırılması için karşı baskı
kullanılmıştır. Bu doğru olabilir. Bugün sosyal baskı olmadığına göre
kıyafetin serbest bırakılması ve halkın kendi kıyafetini kendisinin
belirlemesi gerekir. Bu temel inkılapların dışında ölçülerle ilgili inkılaplar
vardır. Bunların başında saat ve tarihle ilgili inkılaplar söz konusudur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirilmiştir. Bunlara inkılap demek bile
doğru değildir. Evrimin bir sonucu olarak kabul etmek gerekir. Türk
sanayisinin gelişmesinden evvel metrik sistemin kabulü Türkiye için büyük
yarar sağlamıştır. Bunun dışında Kuvvetler Birliği İlkesi içinde birçok yeni
müesseseler oluşturulmuş, eskileri kaldırılmıştır:
a) Şer’iyye mahkemeleri kaldırılmış ve yargılama birliğine
geçilmiştir.
b) Tarikatlar lağvedilerek Diyanet İşleri Teşkilatı kurulmuştur.
c) Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuş, vakıflar lağvedilerek eski
müesseseleri (tekke ve medreseleri) destekleyen kaynaklar
kurutulmuştur.
d) Tevhidi Tedrisat Kanunu çıkarılarak medreseler kapatılmıştır.
e) Şeyhülislamlık lağvedilmiş, laik düzen getirilmiştir.
tasfiye
edilmiş,
devletçilik
ilkesi
g) Doğum ve göç teşvik edilmiş ve Türkiye nüfusunun artması için
çaba gösterilmiştir.
Bunların dışında çok önemli dış politikalar izlenmiştir:
a) Yabancı borçlar tasfiye edilmiştir.
b) Yabancı sermaye tasfiye edilmiştir.
c) Yurtta sulh cihanda sulh ilkesi benimsenmiş;
ca) Turancılıktan vazgeçilmiş.
cb) Toprak genişlemesi ilkesi terk edilmiş.
cc) Çağdaşlaşılacak ama kapitalist veya sosyalist bloklarından birinin
yanında yer alınmayacak.
Bütün bunlar Mustafa Kemal zamanında gerçekleşmiş ve İkinci Cihan
Savaşı’nda böyle bir devlet ortaya çıkmıştır.
91
medhal
f) Yabancı sermaye
benimsenmiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
92
Karagülle - Akdemir
TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME
Avrupa’da başlayan demokratikleşme hareketi Türkiye’ye de yansımış,
önce Tanzimat Fermanı ile devleti kayıt altına alan fermanlar çıkmış, sonra
II. Abdülhamit I. Meşrutiyeti kurmuş; fakat, ülke için tehlikeli gördüğünden
kapatmıştır. Bunu şöyle düşünmüş: Ülkemizde Hıristiyanlar yarıya yakın ve
kültürlü, Müslümanlar ise cahil. Bu nedenle önce çağdaşlaşmayı sonra
meşrutiyeti tercih etmiştir. Ülkede her sahada kültürel ve ekonomik hamleler
yapmıştır. 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve on senede Osmanlı
İmparatorluğu yıkılmıştır. Böylece II. Abdülhamit haklı çıkmıştır. İstiklal
Savaşı demokratik usulle yürütüldü ve başarıldı. Sonra inkılaplara geçildi ve
demokrasiye ara verildi. 1924’te ve 1930’da çok partili denemelere
girişilmişse de II. Abdülhamit’in haklılığı sonradan görüldüğü için tehlike
sezildiğinde bu girişimden vazgeçilmiştir. 1938’de M. Kemal öldü, yerini
İsmet İnönü adlı. 1939’da II. Cihan Savaşı başladı. İnönü, eski siyaseti
aynen sürdürdü ve II. Cihan Savaşı’na girmedi. Galip devletler adına Stalin,
Churcill ve Truman Yalta’da dünyayı bölüştüler, Türkiye Batı cephesinde
kaldı. Türkiye de bunu kabullenmiştir. Önce ateist olan Celal Bayar’a parti
kurdurularak ateizmin korunması teminatı içinde çok partili sisteme geçildi.
Halk, Halk Partisi’ni diskalifiye etmek istemişse de İnönü, iktidarı sonraki
seçimlerde devretmeyi uygun görmüştür. İsmet İnönü, başbakan olarak
Şemsettin Günaltay’ı atamış ve demokratik bir seçim kanunu
hazırlatılmasını istemiştir. Halk Partisi’nde bazı yöneticiler buna karşı
çıkmış ve laikliğin elden gideceğini ileri sürmüşlerdir. Şemsettin Günaltay
ısrar etti ve sonunda başardı. Laiklikle ilgili antidemokratik kanunlar
çıkarılmıştır. Şunu belirtmekte yarar var. Laiklik, Mustafa Kemal’in
inkılapları arasında en sonda yer alan bir ilkedir. Anayasa’ya 1937’de
girebilmiştir. M. Kemal’in devlet yönetiminde din adamlarına yer vermediği
gibi dini hürriyetleri de kısıtlamıştır. Dini devlet denetimine almıştır, bu din
de İslam’dır, hatta Hanefi Mezhebi’dir. Ateizm veya diğer dinler söz konusu
değildir. Açıkça İslam düşmanlığı yapılmamıştır. M. Kemal, kendisi ateist
değildir; fakat, aynı şeyi Celal Bayar için söyleyemeyiz. Demokratik yolla
iktidara gelen Demokrat Parti, sırf ateistliğin hatırı için “Kuvvetler
Birliği”ne dayanan tek parti sisteminin anayasasını değiştirmedi. CHP’nin
mallarını ellerinden aldı, Millet Partisi’ni kapattı ve Kırşehir’i ilçe yaptı.
Tüm demokratik hareketlere cephe aldı. Adnan Menderes, Celal Bayar’dan
ayrılamadı. Adnan Menderes, Türkiye’yi sanayi dönemine sokmuştur.
Batılılar bundan rahatsız oldular, 1960 ihtilalını tezgahladılar ve astılar.
Askerler yönetime el koydular; fakat, çok partili sisteme göre anayasa
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hazırlayarak kuvvetler birliğine son verdiler. Çift meclis, Anayasa
Mahkemesi, çok partili ve sendikalı sistem getirildi. Yargı denetimi
yasamaya kadar götürüldü. Bununla beraber Batı’nın da çözemediği
problemler vardı. Yerinden yönetim gelmedi, İnkılap Kanunları
kaldırılmadı. Tek din, tek üniversite ilkesi devam etti. Yani yeni anayasa
kendi içinde çelişkide idi. 1971’de askeri müdahale ile anayasa değiştirildi
ama denge yine sağlanamadı. 1982 Anayasası’nda müdahaleci bir denge
kuruldu. Sonunda 1997’de bir müdahale daha oldu. Türkiye’de neden askeri
müdahalelerin olduğunun tahlili önemlidir:
a) Türk Ordusu çok güçlüdür. Dünya sıralamasında ilk sıralarda yer
almaktadır.
b) Türkiye’yi yıkmak isteyen dış güçler, sivil yönetimi birbirine
düşürmekte, sonunda ülke tehlikeye girmekte ve ordu kışkırtılmaktadır.
d) Türk halkı Müslüman’dır, bununla beraber çağın gereği olarak
demokratik ve laik düzene geçilmesi gerekmektedir. Türkiye’de dini
tedris çok zayıf olduğu için Müslümanlar ile laikler arasında yeterli bir
uzlaşma yoktur. İki taraf da devlet gücü ile bir aradadır. Müslümanlar
laikleri, laikler de Müslümanları yok etmek istemektedirler. Bu da
askerin zaman zaman müdahalesi ile sonuçlanmıştır.
TÜRKİYE’NİN SORUNLARI
Siyasi Sorunlar
1. Türkiye’nin tarihten gelen sorunları vardır. Türkler tarihte
istilacı topluluk olmuşlar; Hunlar, Moğollar, Osmanlılar ve diğer
Türk kavimleri Avrupalıları istila etmişlerdir. Hem de
beklenmedik anda ortaya çıkmışlardır ve ortalığı silip
süpürmüşlerdir. Bu nedenle Batı için Türkiye daima tehlikedir.
Türklerin Anadolu’dan uzaklaştırılmaları onlar için bir numaralı
sorun olmuştur. Müslümanlık aniden Arabistan’da ortaya çıkmış,
93
medhal
c) Tevhid-i Tedrisat’ın baskısı altında üniversiteler varlık
gösterememişler, sadece Batı üniversitelerinin birer papağanı
olmuşlardır. İlmi yöntemle yeni hukuk düzeni kurulamadığı için ister
istemez askeri yoldan problemler çözülmektedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
94
Karagülle - Akdemir
tüm Arabistan’ı ve Kuzey Afrika’yı bir asır içinde fethetmiş,
sonra Bizans İmparatorluğu’nu yıkmış, Viyana’ya kadar
gitmiştir. Avrupa’nın yok olmasına az kalmıştı. Ayrıca Batı’nın
tek rakibi İslamiyet’tir. Çünkü Avrupa Medeniyeti, İslam
Medeniyeti’nin kuvvet medeniyetine dönüşmüş şeklidir. Batı
Medeniyeti yeni İslam Medeniyeti ile çökecektir. İslam aleminin
diğer ülkeleri uyumaktadır, onlarda bir tehlike görülmemektedir.
Oysa Türkiye uyanmış bir İslam devletidir. Tehlike buradan
gelmektedir. Batı Medeniyeti, Osmanlı Medeniyeti’ne alternatif
olarak doğmuştur. 1071’de Malazgirt Savaşı ile Bizansın
çökeceğini gören Katolik Kilisesi Haçlı Orduları kurmuştur.
Bununla bir taraftan Ortodoks Kilisesi yok edilecek diğer
taraftan İslamiyet’in Anadolu’ya gelmesi önlenecekti. Bunu
başaramayan Batı, Fatih’i İstanbul’da görmüştür. Bundan sonra
Batı uyanmaya başlamış ve Rönesans doğmuştur. Çağ
değişmiştir. Bütün bu gelişmelerde karşısında hep Osmanlılar
bulunmuştur. Yani Avrupa’nın karşısında ikinci kutup Osmanlı
olmuştur. Türkiye Osmanlıların devamıdır. Sevr projesi hala
bitmemiştir. Sadece Yahudilerin İsrail Devleti’ni kurmaları için
zamana ihtiyaçları vardı. Bunun için Türkiye’de ateist bir
devletin oluşmasına izin verildi. Türkiye ortadan kaldırılacak ve
yerine Bizans devleti kurulacaktı. Toros, Fırat ve Dicle havzaları
ise İsrail İmparatorluğunun olacaktı. Batı’ya Yahudi sermayesi
hakim olduğu için bu proje bütün teferruatı ile yürürlüktedir.
Türkiye dünyanın merkezindedir. Amerika ile Japonya’ya aynı
uzaklıktadır. Kuzey Buz denizi ile Afrika’nın güneyine aynı
uzaklıktadır. Karaların ve denizlerin kesiştiği yerdir.
Türkiye’deki devlet er geç süper devlet olacaktır. Eskiden
medeniyetler güney kuşakta oluşuyordu. Güç ise soğuk iklime
dayanıklı kuzeyde oluyordu. Orta kuşakta, iklimi yeterli
derecede elverişli olmadığı için medeniyet kurulamamış, buna
karşılık yeter derecede soğuk olmadığı için istilacı kavimler de
oluşmamıştır. Bugün ise gelişen teknik sebebiyle medeniyetler
orta kuşakta kuruluyor. İklim yeter derecede elverişlidir. Sıcak
olmadığı için de rehavet yoktur. Bundan önce hava ve kara
ulaşım araçları olmadığı için dünyaya İngiliz ve Japonlar hakim
olmuş ve Amerika son olarak üstünlüğünü kurmuştur. Yeni
teknoloji denizlerin yanında kara, deniz ve hava ulaşım
Karagülle - Akdemir
imkanları, haberleşme imkanları ortaya çıkmıştır. Türkiye aynı
zamanda denizlere de sahiptir. Dolayısıyla eski dünya varken
nasıl Bizans ve Osmanlılar süper güç olmuşlarsa gelecekte de
ekonomi ve medeniyette Türkiye süper devlet olacaktır. Bu
nedenle Türkiye’yi yok etme Batı’nın ilk projesidir. Tüm süper
güçler Türkiye’yi yok etmek istemektedirler. Çinliler, kendi
ülkelerinde yüz milyonları aşan Müslümanlar’ın Türkiye’den
ümitlenip baş kaldırmasını önlemek istemektedirler. Ruslar eski
Sovyetlerdeki yüz milyonu aşkın Müslüman’ın baş kaldırmasını
istememekte ve güney denizlere açılmak için Türkiye’yi engel
kabul etmektedir. Amerika, İsrail’in karşısında bir engel teşkil
etmemesi için Türkiye’yi denetim altında tutmak istemektedir.
Avrupa Birliği için ise Türkiye adeta bünyede bir çıban olarak
görülmekte, Avrupa Birliği’ne alsa içerden, almazsa dışarıdan
daima Avrupa için tehlike ve tehdit kabul etmektedir. Bu
nedenle Türkiye’yi yok etmek ve/veya pasif hale getirmek süper
devletlerin programında her zaman yer almaktadır. Dünya için
Türkiye bu kadar tehlike teşkil ettiği ve bu derece büyük güçleri
olduğu halde niçin ortadan kaldıramamaktadırlar? Bunun
sebepleri vardır: Birincisi Türkiye’yi ele geçiren devlet süper
devlet olacaktır. Öyleyse böyle bir yeri birbirlerine
bırakamamaktadırlar. İkincisi, Türk ordusu çok güçlüdür.
Savunmada hepsi birleşse bile Türk Ordusunu yenemezler. Körü
körüne ölmek istememektedirler. Üçüncüsü, Türk Devleti
yıkılırsa halkı diğer İslam ülkelerine göç eder ve daha güçlü
olarak dünyaya bela olabilirler. Dördüncüsü ise daha vakti
gelmemiş, hazırlıklar bitmemiştir. Türkiye’yi AB’ne alacağız,
diye oyalayıp yeterli güç elde edildikten sonra yok etmeyi
düşünmektedirler. Yalnız Türkiye Devleti’ni yıkmakla
kalmayacaklar, Türk halkını da imha edip meseleyi kökünden
çözeceklerdir. Endülüs’te böyle yapmışlardır. Anadolu’dan da
göçe imkan vermeden yok edeceklerdir. İşte dünya bu gerçekleri
bilmekte ve Türkiye’yi yok etmek için hazırlıklar yapmaktadır.
Bunun için önce Türkiye’de bir iç savaş çıkaracaklar ve Türk
halkını birbirine kırdıracaklar. Sonra küçük komşu devletlere
silah verip saldırtacaklar ve Anadolu halkını komşularına
kırdıracaklar. Daha sonra da kendileri buralarda nüfuz bölgeleri
kuracaklar. Türkiye’yi dörde bölecekler. Güney Amerika’nın,
95
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kuzey Sovyetlerin, batı Avrupalıların ve İç Anadolu da Çin’in
nüfuzu altına bırakılacak. Böylece Türkiye’nin süper güç olması
önlenecek. Bunun için hazırlık yapmaktadırlar. Kafkasya’da
Ermenistan ve Gürcistan devletleri oluşturuldu. Hedef
Türkiye’dir. Batı’da Bulgar ve Yunan devletleri oluşmuş, hedef
Türkiye’dir. Güney’ de ise önce Suriye ve Irak Türkiye ile
çatıştırılacak ve böylece ikisi de iyice yıpratıldıktan sonra İsrail,
Amerika’nın desteğiyle Türkiye’yi vuracak ve bu iki devleti
ortadan kaldırıp kendisi yerleşecektir. Sünni-Şii çatışması ile de
İran’ın Türkiye’yi desteklemesi önlenecektir. Dışarıda bu
hazırlık yapılırken de içeride de benzer hazırlıklar yapılmaktadır.
Kürt-Türk sorunu suni olarak icat edilip sürdürülmektedir.
Tamamen dıştan destekli PKK teşkilatı insan hakları adı altında
korunmaktadır. Hatalı uygulamaları ile de bu güç
genişletilmektedir. Bu hatalı uygulamayı dört noktada
toplayabiliriz:
medhal
96
a) Bölgeye farklı yönetim uygulaması yapılmaktadır. Olağanüstü hal ve
koruculuk Türkiye’yi böler. Çünkü bunlar fiilen bölmektir. Tüm ülkede
aynı haklar ve yükümlülükler verilmelidir.
b) Bölgeye farklı ekonomi sistemleri uygulanmakta, milli servet oraya
akıtılmakta, ancak bu halkın eline değil de, gelecek bir devletin zulüm
aracı olarak hazırlanmaktadır. Ekonomik bakımdan farklı uygulamalara
son verilmelidir.
c) PKK ile mücadelede ordu görevlendirilmiştir. Bu orduya
yapamayacağı bir görevi yüklemektir. Orduyu yıpratıyor ve ordunun
siyasete karışmasına neden oluyor. Ayrıca halk askeri yönetime karşı
isyana hazırlanıyor. Türk Ordusu İstiklal Savaşı yıllarında adeta yok
durumda iken üç yılda Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu, fakat, otuz yıla
yakındır PKK ile baş edemedi.
d) Merkezi yönetim uygulanıyor. Sanki oradaki halk Türk değilmiş gibi
kabul ediliyor. Yerinden yönetim güçlendirilmeli ve iç güvenlik onlara
verilmeli. Yoksa bu yanlışlıklar bir gün Kürtleri bizden koparmakla
kalmaz, tüm ülkeyi paramparça eder. İstenen de budur. Kürt-Türk
sorunu yanında bir de Alevi-Sünni ayırımı yapılmaktadır. Türkiye’de
halk olarak Kürt sorunu yoktur. Çünkü Kürtler Türklerle
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
evlenmektedirler. Kürtçe bile unutulmaktadır. Aynı ırktanız. Mezhep
çatışması istemiyorsak din hürriyetini sağlamak zorundayız. Bu sorunun
çözümü gerçek anlamda laikliktir.
Türkleri birbirine düşürecek başka bir ayrılık da laikliktir. Laiklik
Türkiye’de dinsizlik olarak anlaşılmıştır. Bu anlayış hem halka hem de
yöneticilere yerleşmiştir. Yöneticiler halkı dinsizleştirmeye çalışmış,
halk da laikliğe savaş açmıştır. Bu çatışma cumhuriyetin ilk yıllarında
başlamıştır.
a) Mustafa Kemal hem Batılıları susturmak hem de devletin
çağdaşlaşması için laikliği getirmiştir. Diğer taraftan dış kışkırtmalarla
halk isyan etmiştir. Bunun üzerine silah taşıma yasağı getirilmiştir. Din
adamları devlete olan desteklerini kısmen çekmişlerdir. Ekonomik
krizlere girilmiş, esnaf da gelecekte verebileceği destekten yoksun
bırakılmıştır. Böylece İstiklal Savaşı’nın dört damarından üçü
kesilmiştir. Tek güç olarak ordu kalmıştır.
d) 1950’lerde halka gayri meşru devlet imkanları verilerek halk zengin
edilip ahlaksızlığa ve dinsizliğe teşvik edilmiştir.
e) 1960’larda sokak hareketleri başlamış, halk ikiye ayrılmıştır.
f) 1970’lerde öğrenciler arasında ideolojik ve silahlı çatışma
çıkarılmıştır.
g) 1980’lerde bürokratlar bölünmüş ve birbirine karşı silah kullanmaya
başlamıştır.
h) 1990’larda ve 2000’lerde istenen ordunun bölünmesidir. Bunu laiklik
ilkesi ile başarmak istemektedirler.
Dördüncü olarak halk Kemalist ve anti Kemalist olarak bölünmek
isteniyor. Bir taraftan Türk İstiklal Savaşı Başkomutanı ve Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu M. Kemal Paşa, ateist, hain ve
düşman ilan edilirken; diğer taraftan, yegane yaratıcı gibi ona
taptırılmak istenmektedir. İşte dışarıdan yönetilen bu bölme hareketi
devlet yönetiminde kendisini göstermektedir.
97
medhal
b) 1930’larda Köy Enstitüleri kurularak ateizm halka indirilmek
istenmiş, imam-öğretmen çatışması başlatılmıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
a) NATO yoluyla ordu süper güçlerin denetimine verilmiştir.
b) Dış güvenlik bahanesiyle Emniyet ve MİT, CIA ve MOSSAD ile
adeta birleştirilmiştir.
c) AB’ne girme aşkı içinde Batı’nın talimatlarına harfiyen
uyulmaktadır.
Bu politikaların sonucu olarak Türkiye kansere yakalanmış bir hasta gibi
komaya girmek üzeredir. Yaşlı bir medeniyetin ve çökmüş bir devletin varisi
olan Türkiye, henüz yeni düzenini kuramamıştır. Bundan dış güçlerin
dolaylı dolaysız iç işlerimizi müdahale etmesinin büyük etkisi vardır.
Hastalıkların arızaları ortaya çıkmıştır.
1) Zaten düzenli olmayan merkezi yönetim, merkeziyetçiliği o kadar
ileri götürmüştür ki, devlet adeta felç olmuştur. Sorunlar ancak
rüşvetle çözülebilmektedir. Her şey merkeze sorulmakta ve her şey
merkezden beklenmektedir.
medhal
98
2) Günde otuz ile elli arasında davaya bakan hakimler karar veremez
duruma gelmişler, davalar yirmi otuz yıl sürer olmuştur. Avukatlara
para kazandırmaktan başka fonksiyonları kalmamıştır. Sokakta
yürüyen insanlar artık mahkemelere güvenmiyor, kendisini
koruyacak bir mafya teşkilatını bulma düşüncesi içindedir. Suç
işleyen de artık devletten korkmuyor ama mafyadan çekiniyor.
3) Halk işyeri ruhsatı almak için zorlanıyor. Kendisinden istenen o
kadar çok şey var ki, ruhsatsız iş yapmayı, gerektiğinde rüşvet
vermeyi tercih ediyor. Bunun sonucu olarak her taraf imara aykırı
yapılarla doluyor, vergi kaçırılıyor. İşler düzenli yürümüyor.
4) Bir taraftan karakollarda dayak yasak ediliyor diğer taraftan da
polisten faili meçhul suçların aydınlatılması isteniyor. Hukuk
yoluyla çözüm bulamayan polis, hukuk dışı hareket etmek zorunda
kalıyor. Böylece kanunu korumakla görevli, kanunu çiğniyor. Bu da
görevliye olan güveni sarsıyor.
5) Sivil yönetim, yönetimi gereği gibi yapamadığından bahisle
devletin yapısı tehlikeye sokularak Ordunun müdahale etmesi ortamı
hazırlanıyor. Bu da hukuk düzenini ortadan kaldırdığı gibi Ordu-
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sivil düşmanlığını körüklüyor. Ordu adeta işgal orduları durumuna
getiriliyor.
6) Yabancılara hoş ve şirin görülelim düşüncesiyle dışarıdaki
elçiliklerimiz milletimizi temsil etmiyor ve oradaki halkımızla
ilgilenmiyor. Dışarıdaki Türk ve İslam sempatizanlarına da
devletimiz yanlış tanıtılıyor. Yurt dışında da Kemalizm kisvesi
altında fetişizm aşılanıyor.
7) Avukatlık sistemi çıkar çatışması içinde hukuku geliştirmiyor.
Avukatlar nizaları kaldırsalar aç kalırlar. Nizaları körükleseler
gayelerine ihanet ederler. Böylece çelişkili bir hayat Türk adaletini
zedelemektedir.
8) Sağlık da avukatlık gibi. Doktorlar hastalığı önleseler aç kalırlar.
Önlemezlerse hizmetlerini yapmamış olurlar. Paralı hukuk ve paralı
sağlık olmaz. Bunu tamirciler ve güvenlik için de söyleyebiliriz. İyi
bekçilik, bekçiliğe ihtiyaç bırakmaz.
EKONOMİK SORUNLAR
1950’den beri Batı’nın sömürücü emperyalist ekonomisinin kıskacına
teslim olan Türkiye, ekonomide çöküş içindedir. Bunların sebepleri
şunlardır:
a) Dışarıdan yabancı paralarla borç almak faizsiz de olsa zararlıdır.
Borç kimin parası ile alınıyorsa onun mallarını almak zorundasınız.
Bu da malları iki misli pahalıya almak demektir. Sonra öderken ona
yarı fiyatla malları satarak onun parasını bulmak zorunda kalırsınız.
Böylece emeğin dörtte üçünü borç verene bırakırsınız. Borç faizli ise
emeğin sekizde yedisini ödemek zorunda kalırsınız. Alınan kredinin
israfı ve iç üretimi durdurması gibi etkiler de yapması devlete ayrı
bir zarar verir.
99
medhal
İşte bu nedenlerden dolayı kamu hizmetleri adeta kamu hizmeti
olmaktan çıkıp “kamu engeli”ne dönüşmüştür. Hastalık orduya da
bulaşmaya başlamıştır. İç tehlike kapıya dayanmış, dışarıdaki canavarlar
da pusuda beklemektedirler. Bir an önce yeni düzeni getirmek
zorundayız.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
b) Enflasyonist sistem ülkeyi çökertir. Bu yalnız dar gelirlileri
sıkıntıya sokmakla kalmaz. Fiyat ve emek anarşisini doğurur. Artık
arz ve talep dengesi kurulamaz. Millet ekonomik bakımdan çöker.
Enflasyon üzerinde alınan vergiler özel sektörü yok eder.
c) Tüccara verilen kredi üretim yerine spekülatif kazançları
hızlandırır. Bu da ekonomiyi çökertir. Kredi ekonominin suyu
gibidir. Ne fazla ne de az, dengeli olarak kıvamında verilmelidir.
d) Devlet vergileri artırarak halka ödeyemeyeceği vergi yükü
yüklemekle hem işletmeleri mefluç etmekte hem de rüşveti teşvik
etmektedir.
Türkiye bu dört ekonomik hastalıkla yok olmaya doğru bir gidiş
içindedir. Ekonominin ayakta durabilmesi Türkiye’nin ekonomik
gücünden ileri gelmektedir. Bu da bitmek üzeredir. Türkiye on bin yıllık
tarım döneminden sanayi dönemine geçerken büyük bir rant oluşmuştur.
Böylece krizler atlatılmıştır. Bu arada dikkate değer şu gelişmeler
olmuştur:
medhal
100
a) Türkiye emeğinin dörtte birini yurt dışına göndermiş ve döviz
ihtiyacının bir kısmını karşılayabilmiş, böylece yıkılıştan
kurtulmuştur.
b) Türkiye dövizi serbest bırakmış, böylece büyük ekonomik
potansiyelini devreye sokabilmiş ve ekonomik boğulmadan
kurtulmuştur.
c) KİT’ler ve vakıfların oluşturduğu tarihi potansiyel Türk
Devleti’nin potansiyeli olmuştur.
KİT’ler uygulanan kötü yönetimle zarar ettirilmiştir:
a) Özel bankalardan yüksek faizli krediler kullanılmış, kısa sürede ağır
zararlara uğratılmış ve çökertilmiştir.
b) Ağır vergi KİT’leri çökertmiştir. Özel firmalar vergi kaçakçılığı
yaparken KİT’ler bunu yapamamıştır.
c) Fiyat ve ücret müdahaleleri KİT’leri çökertmiştir. KİT’ler piyasa
rekabeti içinde tutulmamış ve çökertilmiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
d) Personel yığılmaları ile zarar ettirilmiştir.
e) Atama ile gelen bürokratlar baskı ile zarar ettirilmiştir.
Oysa KİT’lerin Türkiye ekonomisine çok büyük hizmetleri olmuştur.
Bundan sonra da olmalıdır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
a) KİT’ler, teknik eğitim veren okul olmaya devam etmelidirler.
b) KİT’ler köylüyü kentlere taşıyarak şehirleşmeyi sağlamıştır.
Gelecekte de nüfusun dengelenmesi KİT’lerle olmalıdır.
c) KİT’ler ülkeyi yabancı tekelinden korumuş ve serbest piyasa
ekonomisinin Türkiye’ye gelmesini sağlamıştır.
Türkiye ekonomik olarak nereye gidiyor?
Türkiye’de müzminleşmiş iki rakamlı enflasyon vardır. Son
zamanlarda enflasyon kısmen kontrol altına alınmışsa da, tek rakamda
tutulamamaktadır. İki rakamlı enflasyonu dengede tutmak çok zordur. Bir
rakamlı enflasyon dengede tutulabilir. Bunun % 5’ten azı kapitalist
sisteminde yararlıdır. İslam düzenindeki 1/40 (% 2,5) zekat yerine geçebilir.
Enflasyon % 10’u aşınca artık onu tutmanız zorlaşır ve zamanla süper
enflasyona gider. Türkiye’de yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı süper
enflasyona gitmemiş, iki rakamlı da kırk elli yıl tutulabilmiştir. Bunları
tekrar hatırlayalım:
-Türkiye tarım döneminde sanayi dönemine geçmiştir.
-Dışarıya emek ihraç etmiştir.
-Dövizi serbest hale getirmiştir.
101
medhal
KİT’lerin bu önemli hizmetlerini bilen Türkiye düşmanları, önce
uygulattıkları politikalarla bunları zarar eden müesseseler haline getirmiş,
sonra da özelleştirerek peşkeşe yönelmiştir. Burada Batı’nın hainliğini
belirtmek zorundayız. Batı Türkiye’yi en tehlikeli ülke olarak görüyor.
Almanya’da ve Japonya’da yatırım yapabiliyor. Çünkü onların güçlü
orduları yok ve bu ülkeleri yok etmek istemiyorlar. Oysa Türkiye’nin güçlü
ordusu var ve Türkiye’yi sömürmek değil, yok etmek istiyorlar.
Özelleştirme ile alacakları tesisleri çalıştırmayacaklar, kapatıp kendi
mallarını satacaklar. Türk halkı ziraat işçisi olacak, bunu istiyorlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
-Türkiye’de banka dışı para vardır.
-Halk kendi ekonomik dengesini kendisi kurmaktadır.
-Devletle boğuşma halindedir.
-Enflasyon ülkenin en büyük belası ve tehdidi olarak durmaktadır.
medhal
102
Enflasyon kısmen kontrol altına alınmışsa da tamamen çözülmüş
değildir. Enflasyon nedeniyle fiyat ve ücret anarşisi oluşmakta, kar ve zarar
hesabı yapılamamakta, sözleşmeler yerine getirilememekte ve krediler
gerçekleşmemektedir. % 50’lere varan faizlerle suda balık avlar gibi hayat
sürmektedir. Bu belirsizlik ve kaos, işsizliğe neden olmakta, emek dışarıya
akmakta ve ülke üretici değil de tüketici ülke haline gelmektedir. Ülkede
işsizlik problemi korkunç rakamlara ulaşmıştır. İş bulamayanlar gelirleri
olmadığından, olsa bile üretim az olduğundan aç kalmaktadırlar. Dengesiz
gelir dağılımı da buna eklenirse, bir taraftan aşırı israf ve lüks hayat, diğer
taraftan sefalet içinde yoksulluk ve fakirlik her tarafı sarmaktadır. Herkes
karnını nasıl doyuracağını düşünmektedir. İşsizlik ve açlık borçlanmayı
zorunlu kılmaktadır. Halk iç borçlanma ile karnını doyurmağa çalışmakta,
devlet de dışa karşı borçlanmaktadır. Gerek halkın devlete karşı borçları,
gerekse devletin dışa karşı borçları artmaktadır. Bir devletin eceli böylece
sona doğru gitmektedir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu da böyle yıkıldı.
Devlet borçlanmış ve ödeyememiş, “Genel Borçlar (Duyun-u Umumiye)”
diye Batılılar bir müessese kurarak milli gelirlere el koymuş sonunda
imparatorluğu devralmışlardır. Türkiye bu noktaya doğru gitmektedir.
Borcunu normal yoldan ödeyemez hale gelince borç da bulamamaktadır. Bu
durum açlıktan ölmemek için yolsuzluğu teşvik etmektedir. Önce kamu
malları yağmalanır, bir süre sonra bu da yetmez olur. Hileli mal üretmeye
başlanır, bu da yetmez olur. Hırsızlığa başlar, bu da yetmez, gasp ve
boğuşma yoluyla karnını doyurur. Bu noktada devlet de boğuşma içinde
taraf olur. Enflasyon işsizliği, işsizlik açlığı, açlık borcu, borç yolsuzluğu
doğurur. Yolsuzluk halk arasında yayılırken aynı sebeplerden dolayı
bürokratlar arasında da yayılmaya başlar ve rüşvet alabildiğine artar. Artık
devlet kalmaz, eşkıyalaşmış bir mafya teşkilatı devlet olur. Herkes rüşvet
vererek hayatını sürdürür, bürokrat da rüşvet alarak yaşamağa başlar.
Cezaların yerini rüşvet alır. Bu da devleti yok eder. Artık adalet yerine güç
hakim olmaya başlar. Gün gelir halk rüşvet de veremez hale gelir. Bunun
üzerine bürokratlar rüşvet alabilmek için baskıyı arttırmaya başlar. Zorla suç
Karagülle - Akdemir
işletirler yahut işlemiş gibi gösterirler. Böylece geçimlerini temin etme
imkanı bulurlar. Yani artık bürokratlarla eşkıya kol kola girer. Biri halka
baskı yapar, bürokrat da bu yoldan rüşvet temin etmeye başlar. Yani halk
resmen soyulur ve mafya ile bürokratlar arasında bölüşülür. Nihayet son
dönem gelir. Halk yaşamak için mafya halinde organize olmaya başlar ve
denge mafya grupları arasında oluşmaya başlar. Mafya arasında savaş
başlar, bürokratlar da bölünür, kimi o mafyayı kimi bu mafyayı tutar ve
devlet iç boğuşmaya girer. Komşular bunu fırsat bilerek ülkeye saldırır ve
Osmanlı İmparatorluğu gibi devlet tarih olur. İşte Bugünkü durumumuz
budur. Bir taraftan insanlığın tarihi eskimiş ve yeniden yapılanmayı zaruri
kılıyor. Diğer taraftan imparatorluğumuz çökmüş ve yeniden yapılanma
ihtiyacındayız. İnkılaplar henüz hedefe ulaşamamıştır. Çünkü muasır
medeniyetin fevkine çıkamamışız. Bunlar yetmiyormuş gibi dünyanın dört
süper gücü, bizi yok etme emelinden vazgeçmemiş. Komşularımız
Türkiye’yi yağmalamak için hazırlamıyor. İçte Kürt-Türk, Alevi-Sünni,
laik-anti laik ve Kemalist - antikemalist çekişmeler sürüp gidiyor. Ordu
bölünür hale getirilmiş ve içte devlet müesseseleri fonksiyonunu yitirmiş,
devleti yaşatacak yerde devlete yük, halka hizmet edeceği yerde halka eziyet
verir hale gelmiştir. Enflasyon işsizlik, açlık, borç yolsuzluk, rüşvet, baskı
ve anarşi birbirini doğuruyor. İşte bu şartlar altında ne yapmamız gerekiyor?
Zaten ölmüşüz diye teslim olacak değiliz. Tarihimize bakalım: Göktürk
Kitabeleri’nde Türk milletinin bu tür durumlara düştüğü ve kurtulduğu
anlatılmaktadır. Burada sadece Anadolu’daki bugünkü Türk Devleti’nin
geçirdiği felaket günlerini anlatılsa dahi yeterlidir. Selçuklular, Anadolu’yu
fetheden güçlü Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuş iken, İslam alemi
Moğol istilasına uğramış, Abbasi Hanedanı ortadan kaldırılmış ve Selçuklu
İmparatorluğu yıkılmıştı. Anadolu da istila edilmişti. Türkiye ölüm eşiğine
gelmişti. Bir de bakıyorsunuz ki, tam bu durumda Anadolu Beylikleri ortaya
çıkmış ve bunlardan en küçüğü Osmanlı İmparatorluğu haline gelmiştir.
Türkler yenilmişler ama yok olmamışlardır, daha güçlü olarak yeniden tarih
sahnesine girmişlerdir. Türkiye’ye ikinci felaket Timur’dan gelmiştir.
Ankara Savaşı’nda mağlup olan Osmanlı Devletinin yok olacağı sanılmıştır.
Oysa kısa süre içinde Çelebi Mehmet yeniden Osmanlı Devleti’ni kurmuş,
bu yeni güç İstanbul’u fethederek Viyana’ya kadar gitmiştir. Üçüncü felaket
ise I. Cihan Savaşı’nda ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu yenilmiş ve
Sevr Anlaşması imzalanma aşamasına gelinmiştir. Ancak, arkasından
Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. İstiklal Savaşı’nın başkomutanı, Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Nutku’nda İstiklal Savaşı’nı anlattıktan
103
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sonra nutkunu gençlik hitabesiyle bitiriyor. Ey Türk Milleti! Muhtaç
olduğun kuvvet damarlarındaki asil kanda mevcuttur. diyor. Bu cümleyi
değiştiriyoruz; çünkü, o günkü faşizm düşüncenin ve ateizmin etkileri
altında söylenmiş bir sözdür. Bize göre bu cümle “Muhtaç olduğun kudret,
kuvayı milleyende mevcuttur.” şeklinde olmalıdır. Bu onun düşünce ve
görüşlerine aykırı değildir. Tam tersine “Milleti yine milletin azmi ve kararı
kurtaracaktır.” sözündeki kuvvet dile getirilmektedir. İstiklal Savaşı’nı
besleyen kuvvet de milletin azmi ve kararlılığıdır. Biz bugün 1908’lerde
gibiyiz. Daha Balkan Savaşı başlamamıştır. Yakında böyle bir savaşla
karşılaşabiliriz. Belki ondan sonra da bir Cihan Savaşı olur. Sırf Türkiye’yi
yok etmek için bir savaş çıkarılabilir. Ama biz inanıyoruz ki, o zaman da
Sevr kabul edilmeyecek ve Türk Milleti İstiklal Savaşı’nı kazanıp daha
güçlü devlet kuracaktır. Bizim arzumuz, Türkiye’nin o badirelere girmeden
kendi varlığını korumasıdır. İşte bu önerilen “yeni anayasal düzen” bu
amaçla hazırlanmıştır ve milletimize sunulmuştur. Bu yalnız Türk halkına
hitap etmemekte, aynı zamanda bütün insanlığı ilgilendirmektedir.
medhal
104
İNSANLIĞA ÇAĞRIMIZ
Ey Avrupalılar!
Gelin bin yıllık din düşmanlığını bırakalım ve insanlığı sömürmek için değil,
hizmet etmek için birleşelim.
Ey Amerikalılar!
Gelin biz sizin eski dünyadaki çıkarlarınızı koruyalım, siz de bizim iç
işlerimize karışmayın. İsrail’in hamisi olmaktan vazgeçin. O gemi batacak
sizde onlarla batmayın. Her devlet kendi varlığını kendisi korusun.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Ey İsrail oğulları!
Siz insanlığa ilimde ve ticarette hizmet edebilirsiniz ama dinde hizmet
edemezsiniz. Çünkü Yahudilik insanlık dini değildir. Siyasette de insanlığa
hizmet edemezsiniz; çünkü, nüfusunuz çok az ve dağınıksınız. Gelin
haddinizi bilin ve siyasi fitne çıkarmaktan vazgeçin, ateizmi yaymaktan
vazgeçin, barış içinde yaşayalım. Birbirinin aynı olan Tevrat’ın ve Kur’an’ın
hükümlerini insanlık camiası içinde birlikte uygulayalım. İnsanlığa yararlı
olalım, kendimize de yararlı olalım. Devletinizin hudutlarını koruyalım.
Ey Slavlar!
Sizlerle halk olarak bin yıldır beraber yaşıyoruz. Hanedanlarımız ve
yöneticilerimiz arasında savaşlar oldu. Bugün demokrasi var, hanedanlık
yok. Artık aramızdaki savaş bitti. Bundan dolayı bir olup yeni medeniyeti
birlikte kuralım ki, gelecekte de bir ve beraber olalım. İnsanlığı barış içinde
yaşatalım.
Ey Çinliler!
HALKIMIZA ÇAĞRIMIZ
Barış yollarını ararken yurt içindeki gruplara da çağrılar yapıyoruz:
Ey Kürt Ayrımcıları!
Gelin Türk halklarından oluşan Türklük ifadesi içinde birleşelim. Yerinden
yönetim ilkesiyle iller ve bucaklar halinde özerk olalım. Her bucak kendi
kamu düzenini kendisi kursun. Vergiler toplandığı yerde harcansın. Sorunlar
yerinde tam yetki ile çözülsün. Her il kendi diliyle lise öğrenimini yapsın.
Üniversiteler ise Türkçe olsun ve herkes Türkçeyi bilsin. Bölgelere
105
medhal
İnsanlığın bir kutbusunuz. Ülkenizdeki Müslümanlara eşit haklar tanıyınız.
Onlar aramızda elçi topluluk olsunlar. Gelecek bin yıl savaş yılları olmasın
barış yılları olsun. Göçlere izin verelim ama sınırları değiştirmeyelim. İşte
biz Yeni Anayasal Düzen’le insanlığa barış ve huzur getirmek istiyoruz.
Yeni Düzen, Adil Düzen budur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bölünmeyelim, yoksa hepimiz yok oluruz. Bizleri birbirimizden ayırmak
istiyorlar. Hep beraber bu oyunları bozalım.
Ey Aleviler!
Sizler ile Sünniler arasında ne kültür ne de ırk ayrılığı vardır. Aynı dine
inanmaktasınız, sadece İslamiyet içindeki mezhebiniz farklıdır. Gerçek
laikliği getirelim ve sorunları dindar laiklik prensiplerine göre çözelim.
Aleviler de Sünnilere tanınan tüm haklara sahip olsunlar. Alevilerin
inançları Alevilerin; Sünnilerin inançları Sünnilerin olsun. Ama barış içinde
yaşansın.
medhal
106
Ey Laikçiler!
Laikliği din düşmanlığı şeklinde tanıtmaktan vazgeçin ki, herkes laikliği
samimi olarak benimsesin. Böylece her dine inanan, hatta ateistler de
varlığını güvenlik içinde sürdürsün. İsteyen ateist olsun. Bizim istediğimiz
sadece din düşmanlığı olmasın. Ermeniler ve Rumlar Osmanlının sonlarında
Müslüman düşmanlığı yaptılar, Müslümanları yok etmek istediler, fakat
sonunda hem onlara hem de bize zarar verdi. Biz Türkiye’de her dini
görüşün yaşamasını ve herkesin eşit dini haklara sahip olmasını istiyoruz.
Din konusunda kimsenin baskı görmesini onaylayamayız.
Ey Kemalistler!
Mustafa Kemal Paşa İstiklal Savaşımızın Başkomutanı ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusudur. Çok önemli görüşleri olan değerli bir
insandır. Türkiye’de insanlar yalnız Allah’a taparlar ve bilimin dışında
değişmez ilkeleri benimsemezler. Ölü insanın her yöne çekilebilen ilkeleri
diye bir şeyin dayatılması sadece rahatsızlık oluşturur. Aslında siz de bu
ilkeleri kabul etmiyorsunuz. Ne hakimiyet-i milliye, ne kuva-yı milliye ne
de vahdet-i kuvva sizin için önemlidir. Sizin için tek ilke, ateizm anlamında
benimsediğiniz ve uygulamaya çalıştığınız laikliktir. Biz Mustafa Kemal’in
ateist bir laiklik görüşünde olduğu kanısında değiliz. Olsa bile görüş kabul
edilemez. Kimse insanları inandığı gerçeklerden uzaklaştıramaz. Herkes
inandığı görüşü savunsun ve onu yaşasın. İsteyen Mustafa Kemal’e saygı
göstersin isteyen tapsın ama başkalarına baskı ve dayatma yapmasın. Bunda
başarılı olamazsınız. Yetmiş yıllık süper güç SSCB bunu başaramadı, siz hiç
başaramazsınız. Bu sadece ülkeyi bölmek için kullanılan bir araçtır. Sizi
kullanmaktadırlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
SONUÇ
Bize göre dünyada ve Türkiye’de tüm kötülüklerin ve pisliklerin
yoğunlaştığı maksimum seviyeye çıktığı bir zamanda yaşıyoruz. Bunlardan
kişiler sorumlu değildir. Eskimiş ve yaşlanmış sistem sorumludur, onu
değiştirmeliyiz. Eski bozuk düzen içinde işlenmiş fiiller suç teşkil etmez,
eskileri soruşturmaktan vazgeçmeliyiz. Bu teminatı herkese vermeliyiz.
Yeni düzeni uzlaşma ile getirmeliyiz. Dayatma ile gelecek yeni düzen
mevcut bozuk düzene, yeni bozuk bir varyant ekler, başka bir şey yapamaz.
Eski fiilleri suç saymamakla beraber yeni düzene fikirleriyle ve reyleriyle
katkıda bulunacakların bu tür yeniliğe karşı çıkıp engelleyenleri de ileride
yeni düzen getirdiğimizde şiddetle cezalandıracağımızı da açıkça ilan
edelim. Birlikte ilan edelim.
Bu girişten sonra Yeni Anayasal Düzen’in dayandığı madde metninde
yer alan her kelimeden ne anlaşılması gerektiğini İKİNCİ BÖLÜM içinde
açıklamak istiyoruz. Böylece “Değişmez Maddeler” ile ilgili
görüşlerimizin neler olduğu anlaşılmış olacaktır.
medhal
107
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İKİNCİ BÖLÜM
DEĞİŞMEZ HÜKÜMLER
Yapılan tarihi açıklamalar ve değerlendirmelerden sonra anayasanın
değişmez nitelikteki hükümlerine geçebiliriz. Bu hükümler bize göre irsi
nitelikte olup bu nedenle değiştirilmesi doğru değildir. Önce anayasa
metnini verelim ve daha sonra bu metin içinde yer almış olan her bir
kelimeyi açıklayalım.
“Resmi dili Türkçe, merkezi Ankara, bayrağı al zemin üzerinde beyaz
ay yıldız, Marşı Akif’in İstiklal şiiri olan, ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir
bütün olarak, Türk halklarının, Türkiye’de kurduğu Türkiye
Cumhuriyeti, İnsanlık içinde, yerinden yönetime saygılı, çoğulcu
demokratik, laik, liberal ve sosyal, hakemlerden oluşmuş bağımsız,
tarafsız, saygın ve etkin yargının denetiminde ve Milli orduların
güvencesinde çoklu bir hukuk devletidir. Bu hükümler meclisin ittifakı ile
değiştirilebilir.”
medhal
108
“RESMİ”
Diller ocak, bucak, il, ülke ve insanlık olmak üzere beş mertebede
oluşur. Bununla beraber aynı kuruluş içinde yaşayan halklar değişik diller
konuşabilirler. Böyle bir durum yasak değildir, olmamalıdır. Ne var ki, alt
kuruluşlarda diğer dillerle resmi muameleler yapılmaz. Örnek olarak, bir
dergi çıkarıyorsanız o derginin dağıtımını devlet yapar. Eğer kuruluş diliyle
basılmamışsa onun dağıtımını kuruluş yapmaz. Ülke dilinin taşıdığı mananın
anlaşılabilmesi için ülke içinde yer alması gereken diller ile ilgili
açıklamaları yapalım. Resmi kelimesinin açıklaması daha sonra yapılacaktır.
Ocak Dili
Ocak, sayıları 30 ile 100 arasında insanlardan oluşan birlikte
yaşayanlar topluluğudur. Kendilerinin konuşma dilleri vardır. O dil,
yaşadıkları bucağın dili olabilir. Ayrı dil de olabilir. Ocak dili somut dildir.
Ahmet dendiği zaman belli kişi akla gelir. Dere denildiğinde belli dere akla
gelir. Yerlerin özel ismine gerek kalmadan filanın tarlası denir. Yazı diliyle
bunlar ifade edilemez. Bir ocağın resmi dili bir tanedir. Temel eğitim bu
dille yapılır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bucak dili
Bucak Sayıları 3.000 ile 10.000 arasında olan topluluklardan oluşur.
Çalışmalarını birlikte yaparlar. Her gün birbirleriyle karşılaştıkları için
bunlara Arap dilinde mukabele anlamında kabile denmektedir. Birbirlerini
tanırlar. Ama yakından özelliklerini bilmezler. Utanma bunlar arasında olur.
Sosyal yapı bunlar arasında oluşur. Yazı dilleri vardır. Dilleri soyuttur. Dağ
dendiği zaman çok sayıda dağ vardır. Onların ortak ismidir. Pek çok Ahmet
veya Mehmet vardır. Bir bucağın resmi dili bir tanedir. Halk aralarında ocak
dillerini konuşur. İşyerlerinde yazılar bucak dili ile yapılır. İlköğretim bu
dille yapılır.
İl dili
İl sayıları, 300.000 ile 1.000.000 arasında olan topluluklardır.
Birbirlerini tanımazlar ama ortak tanıdıkları kimseler vardır. Ortak
tanıdıkları kimseler de onları tanır, onları buluşturabilir ve anlaştırabilir. İlde
ortak pazarlar kurulur. Aynı topraklarda yaşayanlar aynı sıkıntıları ve
sevinçleri paylaşırlar. Ortak sanat doğar. Türküleri, kıyafetleri, yapıları,
yemek yapma ve yeme kültürleri oluşur. Bunların merkez bucaklarında il
dili edebiyat dili halinde gelişir. Orta öğretim bu dille yapılır.
İnsanlık dili
İnsanlık dili ilim dilidir. Uygarlık bu dil üzerinde oluşur. İslam
uygarlığı Arapça, Batı uygarlığı Latince üzerinde kurulmuştur. Gelecek
uygarlığında bu iki dil üzerinde kurulması kuvvetle muhtemeldir. III. bin yıl
uygarlığı yeni doğmaktadır. Henüz uygarlık dili oluşmamıştır. Latince
Batıdaki etkisini kaybetmektedir. Önce İspanyolca, sonra Fransızca, sonra
Almanca, sonra İngilizce hakim dil olmuştur. Bunlar siyasi güçten dolayı
oluşmuştur. Akademik kariyerler, Arapça ve Latince üzerinden yapılmalıdır.
Bu iki dil ilim dilidir.
109
medhal
Ülke dili
Ülke, Sayıları 30.000.000 ile 100.000.000 arasında olan
topluluklardır. Aynı dili bilen halklardan oluşur. Merkez illerde ortak dil
konuşulur. Sözleşmeler bu dille yapılır. Bütün ülke halkı bu dili bilir.
Sözleşmeler ve mevzuat bu dille tedvin edilir. Her ülkenin ortak bir tek
temsil dili vardır. Yüksek okullarda tedrisat bu dille yapılır. İl dilleri ile veya
yabancı dillerle üniversiteler açılamaz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Dili kelimesine resmi kelimesi eklenmiştir. Bu suretle, diğer dillerin
yasak olmadığı belirtilmek amaçlanmıştır. Bir devletin iki resmi dili olmaz.
Çünkü hukuk bir dilde oluşur. İki resmi dil demek o ülkenin ikiye bölünmesi
demektir. Ama illerin resmi dilleri değişiktir. Kendi kültürlerini o dillerde
yaşatırlar. Kürtleri ele alalım. Esasen tam bir ortak dilleri yoktur. Zazaca ile
Kırmançca arasında büyük farklar mevcuttur. Bunlar, önerilen sistemde
dilerlerse, İstanbul’da da kendi illerini kurabilirler. Kendi beldelerinde kendi
dilleri ile lise tahsillerini yaparlar. Hatta her bucak kendi özel dilini yaşatır.
Dil bir hazinedir. İnsanlık gelecekte onlardan yaralanabilecektir.
''DİLİ''
Dil anlaşma aracıdır. Bütün hayvanlarda hatta bitkilerde bile
anlaşma aracı vardır. Saldıkları koku, madde, ses, ışık gibi araçlarla
anlaşırlar. İnsanların da işaretleşmeleri ile anlaşmaları mümkündür. Ancak
insanlardaki seslerle anlaşma biçimleri, bu şekliyle başka varlıklarda yoktur.
Diğer canlıların dilleri gelişmeye elverişli değildir. Değişik şeyleri ve
şartları ifade edemezler. Belli oluşlara belli şekiller konmuş olup onunla
anlaşmaktadırlar. İnsanlarda ise sosyal bakımdan gelişme ve evrim vardır.
Dilleri de bu sosyal evrime uygun gelişmektedir.
medhal
110
Her kelime hatta gramer kuralı çağlara göre değişmektedir. Uçmak
kelimesi bundan bin sene önce de vardı. Ama o zamanki uçmakla bu
zamanki uçmak aynı anlamları taşımaz. O zaman da Fransa kelimesi vardı,
ama o kelimenin manası başkaydı. Yani kelimeler ve kurallar zamanla
anlamlarını değiştirirler. Hatta kelimeler de topluluklar gibi, insanlar gibi
doğar, gelişir, olgunlaşır, yaşlanır ve ölürler. Bütün bunlar kelimelerin evrim
safhalarını gösterir.
Diğer taraftan aynı kelime değişik toplumlarda kullanılabilir. Ancak
o kelimenin değişik toplumlardaki manası birbirinden farklıdır. Bu özellikle
aynı dili konuşan halklar arasında olur. Kelimelerin manalarını nasıl açık
olarak değiştirdikleri toplulukları değiştirdikleri zaman görülür. Kırgızlar
''düşündüm'' sözünü ''anladım'' olarak kullanırlar. Türklerin ''düşündüm''
sözünü ''oyladım'' şeklinde ifade ederler. Kırgızlar ''düştüm'' sözü ile ''indim''
anlamını kastederler. Türklerdeki ''indim'' yerine Kırgızlar ''cıkıldım'' veya
''yıkıldım'' derler. Bu tür farklılıklar, Türkiye'deki yöre halklarında da
görülür.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Dillerde değişme yalnız anlamlarında olmaz, söyleyişlerinde de olur.
Türklerdeki Y harfi yerine Kırgızlar C harfini kullanırlar, Yakutlar ise S
harfini kullanırlar. İstanbullular ''gelelim'' derler. Doğulular ''gelek'' derler.
Böylece dil gerek zamana göre gerekse topluluklara göre değişir. Binlerce
yıl ayrı ayrı olunursa farklı diller haline gelirler. Bu ayrılma, bazen o kadar
fazla olur ki, aynı dilden olup olmadığı dahi zor tespit edilir.
Bugün değişik diller vardır. Günlük yaşayışlarında uluslar
birbirleriyle yeterli derecede temas halinde değillerdir. Bütün insanlar
doğrudan tek dili kullanmamakta, ancak çevirilerle tüm insanlık
anlaşabilmektedir. Sadece dil bilen seçkin kimseler çeviriler yapmak
suretiyle bu birliği sağlamaktadırlar. Bununla beraber Çinliler Budist
oldukları için, Avrupalılar Hıristiyan oldukları için, Müslümanlar da aynı
dine mensup oldukları için bunlar arasında ortak diller gelişmiştir. Halk
günlük görüşmeleri bu dillerle yapmaktadır.
Dillerin farklı olması devletlerin halklarını birbirinden ayırır, ayrı
kültürleri oluşur. Nasıl insanlarda deri varsa, vücudun içini dışından
ayırıyorsa, dil de bir topluluğu diğer topluluktan ayırıp ayrı devlet haline
getirir. Böylece insanlık içinde topluluklar oluşmaktadır. Çünkü, ortak yazı
diline sahip olması nedeniyle ayrı milletlerin oluşmadığı topluluklar yığın
halinde kalır ve gelişemezler. Örneğin, Çince halkları arasında birliği
sağlama aracı olmakla beraber, aynı zamanda halkları yığın halinde geri
bırakan bir unsurdur.
Devletin genel nüfus yapısı otuz milyon ile yüz milyon arasında
olur. Bundan fazla nüfusa sahip olanlar birliklerini koruyamazlar, bundan az
nüfusa sahip olanlar da yeterli güce sahip olamazlar. İdeal devletin nüfusu
50 milyondur. Bu rakamlar onlu sistemin gereği oluşmuştur. Dünya yaklaşık
yedi milyardır. On kıtaya ayrılmalıdır. On kıta da on devlete ayrılmalıdır.
Buna göre yeryüzünün vasat devlet sayısı yüz civarında olacaktır. Bugün
zaten iki yüz civarındadır. Kimyasal elementlerin sayısı da yüz civarındadır.
111
medhal
Bunun yanında diller aynı zamanda devlet dili olarak gelişmektedir.
Çünkü devlet ortak savunma kuruluşudur. Herkes askerlik yapmak
zorundadır. Orduda tek anlaşma dili olmazsa savaş yapılamaz. Uzun zaman,
arada kesilmiş olsa da bağımsızlığını koruyan toplulukların zamanla ayrı
dilleri oluşur. Buna devlet dili, hukuk dili diyoruz. Çünkü tüm bölüşme bu
dil üzerinde olmaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Dil yalnız düşünceleri ifade etmez. Dil aynı zamanda duyguları da
ifade eder. Bunlar şiir, masal, hikaye, roman gibi edebi veriler ve eserlerdir.
Her devletin içinde yöre müziği, edebiyatı, hikayeleri ve masalları farklıdır.
İşte bir dil de değişik edebi dillere ayrılır. Böylece iller oluşur. Yani,
lehçeler illeri birbirinden ayırıp ayrı varlık olarak ortaya çıkmaları için
gereklidir. Yerinden yönetime bunun için ihtiyaç vardır. Türk halkı yığın
halinde olmasın. Tam tersine canlılarda olduğu gibi dokular ve hücreler
oluştursun.
İllerde yaşayan halk sıkı komşuluk ilişkileri yaparak birbirleriyle
münasebette bulunur. Oysa bucaklarda halk günlük iş hayatlarında birbirleri
ile ilişkidedir ve günlük görüşmelerde kendilerine has dilleri doğar. O
çevrede üretilen mallar, o çevrede mevcut bitkiler ve hayvanlar, o çevredeki
ham maddeler özel isimlerle isimlendirilir. Bu toplulukta herkes herkesi
tanır. Oysa illerde ancak bucakları herkes bilir. İşte böylece her bucağın bir
yazılı dili vardır. Bu dilin özel manaları vardır. Örneğin, bir ilin sınırını
bilmez, bucakta halk köylerin sınırını bilir. Dil daha somut hale gelmiştir.
Bunlara da şive diyoruz.
medhal
112
Nihayet ocakta yaşayanlarda dil tamamen müşahede şeklindedir. Bir
apartmanda oturanlara ''cümle kapısı'', ''kapıcı'', ''merdiven'' dendiği zaman
artık belli varlıklar akla gelmektedir. Bu kır hayatında da böyledir. Cins
kelimelerden orada belli varlıklar kastedilir. Buna sözlü dil diyoruz. Böylece
diller de derece derece birbirinden ayrılmakta ve böyle topluluklar iç içe
oluşmaktadır.
Biz insanlığın iç içe oluşmasını onluk sistemi içinde yüzer yüzer
olarak yapıyoruz. On aile bir ocağı, yüz ocak bir bucağı, yüz bucak bir ili,
yüz il de bir devleti oluşturur, diyoruz. İnsanlık ise yüz devletten oluşur.
Tabii bunlar yaklaşık değerler olup elbette biraz fazla ve biraz eksik
olabilecektir.
Dil olarak da ocaklarda sözlü dili “somut dil”, bucaklarda yazılı dili
“şive”, illerde sanat dili “lehçe” ve devlette hukuk dili “bağımsızlık dili”
olarak tanımlıyoruz. Bunların hepsi konuşma dilidir. Halkın kullandığı
dildir. Bunun dışında insanlığın ortak ilmi dili ve mantık dili de olmalıdır.
İlim dili de çifttir. Gelecekte de bu iki dil ilim dili olarak varlığını
sürdürecektir. Bize göre sosyal bilim dili Arapça, Fen ve Matematik dili ise
Latince olacaktır. Bu ayırımdan sonra şöyle diyoruz. Çocuklar on yaşına
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kadar temel eğitim alsınlar ve bu eğitim ocaklarda verilsin. Ocaklardaki
anadillerini öğrensinler. Sonra beş yıllık ilk eğitim bucaklarda kendi şiveleri
ile alsınlar, illerde ise orta öğrenimlerini kendi lehçeleri ile yapsınlar.
Yüksek öğrenim ise devlet dili ile yapılsın. Akademik kariyerler ise ilim
dilleri ile yapılsın. Bununla birlikte Türkçe yedi yaşından itibaren
öğretilmeye başlansın ve devlet dilini herkes bilmek zorunda olsun. Ayrıca
yazı da tek tip yazıya dönüşsün.
Dört çeşit yazı vardır. Bunlardan biri sesli harfleri de ayrı harf kabul
eden yazıdır. Bu Latince harflerden oluşur. Diğer taraftan biri sesli harfleri
ayrı harf kabul etmez; onları üstün, esre olarak harekelerle gösterir. Bu da
Arapça yazıdır. Arapça yazının üstünlüğü harf yazısı ile şekil yazısının
birleşmesidir. Yani, her kelime harflerden oluşur ama özel şekil alır.
Burada anlatılmak istenen ocakların yazı dillerinin olmadığıdır.
Bunlar devlet yazı dili ile okuma yazma öğrenirler. Bucaklarda Latince,
illerde Arapça, devlette şekil yazısı da öğretilir. Böylece yüksek tahsil yapan
bir kimse dünyanın her yerine gidebilir, oralardaki levhaları okuyabilir ve
yazışarak anlaşabilir. Yabancı dil yerine bu şekil yazısı öğretilir. Devlet
yazısı da her ocakta daha baştan öğretilir. Hece yazısı şekil yazısının özeli
olmalıdır. Çocuk Latince ve Arapça yazısını daha önce öğrendiği için
doktora yaparken her iki dilden de yararlanmış olur.
Böyle herkese yabancı dil öğretebilmek için, yabancı devletlere
ülkemizde bucak kurmalarına izin verebiliriz. Bir yabancılar ili ortaya çıkar.
Burada her devletin temsilcileri bulunur. Onlar burada Türkçe öğrenirler.
Bizim de dünyanın her yerinde bucaklarımız olur, orada onların dillerini
113
medhal
Yazması Latincede, okunması Arapçada kolaydır. Dillerin kendi
özelliklerine göre Latince veya Arapça kullanabilirler. Bir de hece yazısı
vardır. Bu harflere değil hecelere işaret koyar. Çince böyledir. Bu şekil
diline daha yakındır. Ancak harf dili gibi de okunabilmektedir. Örneğin,
Alman yazacağınız zaman ''Al'' hecesini yazıyorsunuz, bu kırmızı demektir;
''man'' hecesini yazıyorsunuz kişi anlamında bir ektir. Okuyan onu Alman
olarak okur, tabii manalarıyla bir alakası yoktur. Nihayet şekil yazısıdır ki,
bu da bugünkü trafik işaretlerine benzer. Öyle yazı geliştirebiliriz ki, dili ne
olursa olsun insanlar onu anlayabilirler. Tarihte büyük medeniyetler şekil
yazıları içinde doğmuştur. Çince hece dili olduğundan kelimeler tek
hecelidir, Ancak Çincede heceler şekil yazısı ile ifade edilmektedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
öğreniriz. Böylece ülkeler arasında tam bir birlik oluşur. Çocuklarımızın
kafasını yabancı dillerle boğmayız. İlim dili olarak Arapça veya Latince’den
birini üniversite öğreniminde zorunlu kılabiliriz. Tabii seçmeli dersler her
ülkenin dili için konabilir.
Burada şunu belirtmek isteriz ki, devletin içinde illerin lehçeleri
başka dilden olabilir. Örneğin, Kürtlerin galip olduğu illerde il dili
Kürtçenin bir şivesi olabilir. Başka bir yerde de galip topluluk varsa onlar da
başka bir dilin lehçesini kendilerine edebiyat dili olarak yapabilirler.
Bucaklar da hem il dillerinden hem de devlet dilinden başka bir şive ile
kendi yazı dillerini geliştirebilirler. Ayrıca ocaklar kendi ocak dillerini
korurlar. Buna medeniyetlerin korunması için zorunluluk vardır. Her dil
içinde on bin yıllık tarih yatmaktadır. Değişik kültür birikimleri yatmaktadır.
Gelişmiş diller bunlardan yararlanarak daha ileri safhalara gidebilirler.
Bugün kültür eseridir diyerek çanak çömlekleri cezalarla koruyoruz. Oysa
bir ocakta konuşulan bir kelime belki bir kentin kalıntısından daha çok şeyi
bize bildirebilir ve öğretebilir.
medhal
114
İnsanlar en çok kendi evlerinde rahat ederler. Hatta evin içinde oda
değiştirmek, yatak değiştirmek bile onu uykusuz bırakabilir. Nasıl bir
yabancı geldiği zaman evde bir taraftan sevinç, bir taraftan huzursuzluk
başlarsa, insanlar da kendi dilleri ile yaşamak isterler. Bunu kademe kademe
gerçekleştirirler. Devletin illere, illerin bucaklara, bucakların ocaklara
girmesi, onların kendi özel dillerine müdahale etmesi birlik sağlamaz,
ayrılığa sebep olur. Devlet halkından neleri öğrenmesi gerektiğine
karışabilir, ama neyin öğrenilmemesi gerektiğine karışamaz. Hiçbir bilgi
zararlı değildir. İnsanlar kendi özellikleri içinde istediklerini yaşadıkça
devletlerine daha çok bağlı kalırlar.
Yeryüzünde yüz devlet, on bin il, bir milyon bucak, yüz milyon ocak
oluşacaktır. İnsanlar için bu kadar değişik yaşama seçenekleri ile karşı
karşıya bırakılacaklardır. Göçler serbest bırakılıp, insanların istedikleri
yerlere göç etme imkanı sağlanırsa insanlık huzura erişir. Asıl demokrasi
budur. Yoksa beş yılda bir yapılan seçimlerle oluşan azınlık hükümetlerinin
yönetimi demokrasi değildir.
Burada son olarak şunu belirtmemiz gerekir ki; devlet içinde
bölgeler, il içinde ilçeler, bucak içinde köyler ve kentte adalar merkezi
yönetimle yönetilirler. Örneğin doğudaki Kürtler birleştirilip tek yönetime
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
gidilmesine izin verilmez. İller ayrı ayrı özerkliğe sahip olur. Bölgeler ise
merkezden atanan yöneticiler tarafından yönetilirler. Her bölgede devletin
bir ordusu bulunur. Bu ordu bir taraftan ülkeye saldıracak yabancı güçlere
karşı koyar, diğer taraftan eğer bölgede bir bölünme ve ayrımcılık söz
konusu olursa ona mani olur.
Ordunun bu hizmeti yapabilmesi için ordunun askerleri o bölgeden
değil; ülkenin diğer bölgelerinden gelirler. Yani herkes askerliğini kendi
bölgesi dışında yapar. Erler ordularını kendileri seçerler. Böylece ordunun
oluşmasında da demokrasiye uyulmuş olunur. Halk kendi seçtikleri
komutanlara daha sadıkane bağlanır ve eğitimde daha dikkatli olur, diğer
taraftan savaşı da azimle yapar. Bu sistem ülkenin değişik halklarını da
birbiriyle tanıştırıp kaynaştırır. Ortak dilin gelişmesini sağlar.
Halk sempati duydukları komşuların karşısında değil de, hasmı
oldukları komşuların cephesinde yer alarak savaşır. Böylece kimse kendi
yakını ile savaşmaya zorlanmamış olur. Bu oluşum içinde illerin kendi
içlerinde bağımsız hale gelmelerinde hiçbir endişeye mahal kalmaz.
Bucaklarda koruma birlikleri oluşturulur; köy veya adalarda
yerleştirilir. Köy ve adalar merkezi yönetimle yönetilir. Ocakların
bağımsızlığı dağınıklığa sebep olmaz.
Biz dil deyince bu geniş perspektifi anlıyoruz, dili Türkçe'dir derken
sadece devlet dilinin Türkçe olduğunu söylüyoruz. Yoksa, il, bucak ve
insanlık dillerinin Türkçe olacağını söylemiyoruz. Devletin dili Türkçe'dir.
Halkın dili ise burada bir kayıt altına alınmış değildir.
''TÜRKÇE''
Dünyadaki bütün diller aynı mantığı kullanırlar. Seslerden oluşan
kelimeler vardır. Kelimeler birleştirilerek terkipler yapılır. Sonunda cümleler
115
medhal
İller dilleri ile orta öğrenimde bağımsızdırlar. İç güvenliği kendileri
sağlarlar. Kendi halklarından jandarma birlikleri oluşturup ilçelere
yerleştirirler. Bunlar da askeri eğitimi devlet içinde yaparlar. Askerliğin bir
kısmını illerde jandarma olarak geçirirler. Tabii ilçeler merkezden yönetilir
ve herkes jandarma hizmetlerini ilçesi dışında yapar. Böylece ilçe içinde de
bucaklara tanınan bağımsızlık ayırımcılığa sebep olmaz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
meydana gelir. Tekiller var, çoğullar var: konuşan var, muhatap var, gaip
var; isim var, sıfat var, fiil var. Bu birliktelik sadece insan mantığındaki
birliktelikten ileri gelmeyip, aynı zamanda bütün dünya dillerinin tek dilden
türemiş olması ile de doğrudan ilgilidir.
Dünyada iki dil mantığı gelişmiştir. Birinde önemli olanlar başta
söylenir, açıklamalar sonraya bakılır. Bu dil yapısında önce fiil söylenir,
sonra fail söylenir, sonra da mefuller gelir. Önce tamlanan sonra tamlayan
söylenir. Önce sıfatlanmış kelime, sonra sıfatlar gelir. Arapça böyle bir
dildir. Diğer dil grubunda ise önce açıklamalar yapılır, zihin sonuca
hazırlanır, en sonunda söylenecek söylenir. Türkçe de bir dildir. Bu dil
gruplarında kelimeler yerlerine göre değil, takılarla belirtilir. Oysa karma
mantığa sahip Batı dil grubunda kelimeler yerlerine göre mana yüklenirler.
medhal
116
Türkçe, bize göre, yarı hece dilidir. Kelimelerin kökleri ve ekleri tek
hecelidir. Ama bunlar kaynaşmış ve kelimeler çok heceli olmuştur. Bu
bakımdan da Avrupa dilleri ile Arapçadan ayrılmaktadır. Türkçe Çinceye
daha yakın bir dildir. Türk diline ait yazılı metinler, Göktürk kitabelerinden
gelmektedir. Karahanlılar’da çok gelişmiş olarak mevcuttur. Divan-ı Lugat-ı
Türk Türkçe’yi bütün saflığı ile korumaktadır. Selçuklular zamanında
Farsça, Osmanlılar zamanında Arapça kelimeler girmiştir. Yalnız bu
kelimeler tüm Müslüman Türkler arasında da kullanılmaktadır. Kazakça ve
Kırgızca’da hemen hemen Türkçe’de kullanılan tüm Arapça kelimeler yer
almaktadır. Farsça kelimeler de mevcuttur.
Tanzimat’tan sonra ise Türkçe’ye Latince kökenli kelimeler de
girmiştir. Esasen Farsça kelimelerin çoğu Batı kökenlidir. Bugün sadece
Türkçe değil; Arapça dışında tüm diller yabancı kelimelerle dolmuştur.
Fransızca, İngilizce ve Almanca artık kendi asıl dil özelliklerini
kaybetmişlerdir. Oysa Türkçe kendini bu değişimlerden korumuştur.
Türkçe’nin kendi varlığını koruyabilmesi kendi dilinde yabancı
kelimeleri kolayca konuk edebilmesinden kaynaklanmaktadır. Etmek,
olmak, kılmak, yapmak gibi yardımcı fiiller kolayca cümleler içinde
kullanılabilmektedir. Tüm çekimler ve türemeler yapılabilmektedir. Böyle
bir özellik dili bozulmaktan korumaktadır. Bin yıl Arapça'nın yoğun
etkisinde kalmış Türkçe, Cumhuriyet döneminde çok kolay saflaşabilmiştir.
Arapça ve Farsça kelimelerin terk edilmesi mümkün olmuştur. Oysa
İngilizce, Fransızca, Rusça, veya Farsça'da bu mümkün değildir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bu o kadar ileri bir duruma götürülmüştür ki, Türkçe'den tüm
yabancı kelimeler atıldığı halde, Türk dili dimdik ayakta kalabilmiştir.
Birçok bilgisizler Türkçenin İngilizce ve Fransızca kadar zengin olmadığını
ileri sürmüşlerdir. Bunlar İngilizlerin veya Fransızların Latince kelimeleri
dillerinden çıkardıklarından geriye ne kalacağını hiç düşünmemektedirler.
Türkçe ilmi dil olarak gelişememiştir. Nedeni ilmi terimlerin Arapça
olmasıdır. Cumhuriyet öncesi dönemde alimler Arapça’yı bildikleri için ilim
yapabilmişlerdir. Diğer taraftan Arapça Latince kelimeleri yazıp okumaya
müsait değildir. Batıdan kelimeler alınamamıştır. Harf İnkılabı Türkçeyi son
derece zenginleştirmiş, hem Batı’dan hem Doğu’dan tercümelere
başlanmıştır. Bugün dünyanın en zengin dillerinden birinin Türkçe olduğu
rahatlıkla söylenebilir. Hem Arapça kelimeler hem de Latince kelimeler
dilin yapısını bozmadan kullanılabilmektedir.
Türkçe’nin bozulmadan zenginliğini koruyarak devam edebilmesi
için yeni bir eğitim metodunu geliştirmemiz gerekir. Divan esas alınarak
sadece Türkçe kök ve eklerden, Türkçe dil yapısı kurallarından oluşan bir dil
öğrenimine gitmemiz gerekir. Bunun için bir kelimenin Türkçe olup
olmamasını tarihi gelişmesinden çok Türk dil kurallarına uyup uymaması
esas alınmalıdır. Mesela, ''geliyor''u terk edip ''geliyer''i kullanmalıyız. Bu
şekliyle Türk dili gittikçe gelişerek kendi mantığı sondan değerlilik ilkesi
uyumlu büyük dil haline gelir. Bu dil ile edebi eserler yazanları
ödüllendirmeliyiz.
Diğer taraftan Arapça dilinin gramerini de çocuklarımıza ayrıca
öğretmeliyiz. Onlardan alınan kelimeleri de kendi kuralları içinde
kavratmalıyız.
Türkçe'de
kullanma
şeklini
ve
değişmelerini
kurallaştırmalıyız. Bu bir taraftan ilmi dilin kültürünü Türkçe'ye getirir,
diğer taraftan dilimizi zenginleştirir ve dilin kolay öğrenimini sağlar. Aynı
kökten gelen bir kelimeyi biz elli çeşit olarak ayrı ayrı öğrenme sıkıntısına
düşmekten kurtulmuş oluruz.
117
medhal
Türkçenin bir özelliği de kolay öğrenilmesidir. Harfi tarifin ve
erkeklik-dişiliğin olmaması, çoğulun kurallı olması, seslerin sadeliği,
vurgunun son hecede olması gibi birçok özellik Türkçeyi kolay öğrenilir dil
haline getirmiştir. Bu özellikler Türkçenin dünyanın her tarafında konuşulur
olmasına ve unutulmamasına sebep olmaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Benzer şekilde Batı dillerinden Latince’nin de gramerini
çocuklarımıza öğretmeliyiz, kurallı olarak o dilin kelimeleri Türkçe’ye,
Türkçe’yi bozmadan aktarılmalıdır. Diğer dillerden kelime alıp
kullanmaktan sakınmalıyız. Yani kural olarak iki ilmi dilden kelimeler
almalıyız. Bunları Türk dil kuralları ile korumalıyız. Türkçenin gelişmesine
böyle bir yön vermeliyiz.
Biz Türkçe deyince, kendi dil yapısı kurallarını ek ve köklerini
koruyan, geliştiren ve Arapça ile Latince’den de kelimeler alıp kullanan bir
dil olarak anlıyoruz. Uluslararası dil olarak mutlaka klasik Arapça ve
Latince olmalıdır. Latince ve Arapça dünyanın diğer dillerinden kelime
alabilir ve zenginleşebilir. Tabii biz onları da kullanabiliriz.
medhal
118
Çeviriler, Arapça ve Latince’ye yapılmalı, diğer dillere onlardan
çevrilmelidir. Diğer dillerden Arapça ve Latinceye çevrilmeli ve Türkçe’ye
bu iki dilden çeviriler yapılmalıdır. Dünyadan çift merkezli bir medeniyet
oluşmaya başlar. Çünkü ilerde böyle olacaktır. Biz ne kadar erken bu yola
girersek, o kadar medeniyette ileri oluruz. Çağdaş medeniyetin üstüne
çıkmak sadece sözle olmaz. Onun için ulus olarak harekete geçmemiz ve
dünya uluslarını peşimizden sürüklememiz gerekir.
Türkçe’nin her dört çeşit yazı ile Latin alfabesi, Arapça elifbası, hece
ve şekil yazıları ile yazılmasına imkan vermeliyiz. Bilgisayarlar bu yazıları
hemen diğerlerine çevirebilmelidir. Yani kişi bir romanı istediği yazı ile
Türkçe olarak okuyabilmelidir. Bunun manası şekil yazısına bilgisayar
tarafından dönüşen bir yazı bütün dünya dillerinde okunabilecektir.
Tercümeler bilgisayarlarla yapılacaktır. Bu uygulama Türkçe dil gruplarını
da birbirine daha kolay yaklaştırır.
Türkiye'de il, bucak veya ocaklarda konuşulacak diller de Arapça ve
Latince ile ve şekil yazısı ile karşılaştırılarak dil üzerinden insanlığın
tarihine ve medeniyetine hizmet etmek ve böylece bütün dünya ile yakından
irtibat kurma imkanını geliştirmek gerekmektedir.
Belki dili Türkiye Türkçesi'dir, demek gerekirdi. Ancak biz buna
gerek görmedik. Çünkü ayrı devlet kaldıkça ister istemez zamanla her
devletin ayrı dili oluşur. Bugün Türkiye Türkçesi bin yıllık mazimizden
gelen bir dildir. Selçuklu ve Osmanlı yönetimi Anadolu'da birlik sağlamış ve
ortak dil oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nde de bu çok belirgin hale
gelmiştir. Bin yıl sonra Türkiye Türkçesi daha da tekleşecektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bir devletin tam bağımsız olarak gelişip kendi dilini oluşturması için
nüfusu otuz milyondan az olmamalıdır, yüz milyondan fazla da olmamalıdır.
Türkiye dışındaki Türklerin yapacakları ya birleşip ortak ve kendilerine has
bir Türkçe geliştirmek ya da Türkiye Türkçesine entegre olmaktır. Yani
üniversitelerinde ve hukuk dillerinde Türkiye Türkçesi kullanılmalıdır.
İllerde şiveler ile edebi diller de gelişmelidir.
Gelişmiş olan ve gelişmekte olan iletişim araçları ile dünyada yoğun
ilişkiler kurulacak, insanlar birbirlerini daha iyi anlayacak ve aralarında
büyük iş bölümünün doğmasına sebep olacaktır. Ancak bu onların birbirine
daha çok benzeyecekleri ve aynı dilleri kullanacakları anlamına gelmez.
Tam tersine insan vücudunda olduğu gibi daha çok farklılaşmaya ayrı ayrı
dilleri kullanmaya götürebilir. Bu gerçeği bilerek Türkçenin lehçe ve
şivelerinin oluşmasına ona göre imkan sağlanmalıdır. Farklılık birleşmeye
mani değil; tam tersine farklılık daha çok birleşme imkanını yaratmaktadır.
Zıtlar birbirini çekerler. Birbirine muhtaç olanlar birleşirler. Birbirine
benzeyenlerin birbirine ihtiyacı olmaz ve aralarında birleşme de olmaz.
İnsan kalbi toplar damarlardan kanı çeker ve atar damarlara
pompalar, görevi budur. Onun dışında hiçbir şeye karışmaz. Kanın nerelere
gittiğini, nerelerden neler aldığını, nerelere neler verdiğinden haberi olmaz,
bunlarla ilgilenmez. Kalbin bu durumu çok iyi kavramamız, merkezlerin ne
görevle yüklenmiş olduklarını çok iyi bilmemiz için son derecede gereklidir.
Merkezler yörelere yani illere hükmetmez, onlara karışmaz, sadece
onlara hizmet eder. Aldığı vergi ile onların hizmetini görür. Bu hizmet de
ilişki hizmetidir. Yani onlar arasında ulaşım ve nakliyenin sağlanması
119
medhal
''MERKEZİ''
Canlı hücrelerden oluşur ve hücrelerde en ilkel ilişki komşuluk
alışverişi ile başlar. İlk insanlar arasındaki ilişkinin böyle olduğu
düşünülmektedir. Buna karşılık zamanla hücreler aralarında yollar oluşur ve
ilişkileri ortak kanallara akıtırlar ve o kanallardan alarak ilişkilerini
sürdürürler. Damarlı bitkilerdeki ilişkiler böyledir. Daha da gelişmiş
canlılarda damarların birleştiği merkezler oluşur. Dolaşan sıvılar bu
merkezlere uğrar ve oradan dağılırlar. Unutmamak gerekir ki, bu
merkezlerin görevi, ne üretimi dengelemek ne de hücreleri yönetmektir.
Bunların görevi sadece sıvıların vücudun içinde dolaşmasını sağlamaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
dengenin korunması hizmetini görür. Onları tahakküm altına almak ve onları
sömürmek merkezin hakkı değildir. Tarihi gelişmelerde merkezler bu
amaçla doğmuştur.
Ocaklar, kişilerin iç işlerine karışmak, onlara hükmetmek için değil; onların
ortak hizmetlerini korumak için oluşmuştur. Halen apartman yönetimleri
böyledir. Zamanla merkezi ocaklar özel hizmet görmeye başlamıştır. Herkes
o merkeze emanet bırakmaya ve haberleşmeye onun aracılığı ile yapmaya
başlamışlardır. Merkezler böyle doğmuştur. Köylerdeki ağalık da böyle
doğmuştur. İyi hizmet eden büyük ağa olmuştur. Daha sonraları merkez
köyler oluşmuş ve hizmet güvene dönüşerek beylikler adını almıştır. Beyler
halk arasında çıkan nizaları halletmişler ve halkın gösterdiği saygı ile
sorunları çözmüşlerdir. Zamanla eşkıya türü kalelerin içinde oturarak eşkıya
ile mücadele etmişler, bunun sonucu kuvvet/güç ortaya çıkmıştır. Ancak bu
kuvvet kendi halkına değil, halkına karşı olanlara karşı kullanılmıştır. Bu
savunma şekli de yeterli olmayıp devletler oluşmuş, ordular kurulmuş ve dış
savunmalar birlikte yapılmıştır.
medhal
120
Bu gelişmeden sonra çok güçlenen merkezler ülkeye hakim olup
ülke halkını köleleştirmeye başlamışlardır. Bu gelişmeler karşısında bu defa
halk merkezlerin esiri haline gelmiştir.
Merkez kalp gibi birliği sağlama yerine taşrayı sömürmeye ve
hükmetmeye başlamış, devletler birleşmişler ve bütün bu gelişmeler sonucu
taşranın bağımsızlığı kaybolmuştur. Bu baskılı yönetime karşı, geçmişte
peygamberler halkı organize etmişlerdir. Merkezin zulmüne karşı
durmuşlardır. Ancak sonra din adamları da organize olup devletle bir olunca
merkezi yönetim güçlenerek varlığını korumuştur. Zamanla dinler devletleri
de emirleri altına almışlardır. Bu sefer dinsizlik direnmesi ile dinlerin baskısı
yok edilmiştir.
Merkez, hukuki bir biçimde tam olarak tanımlanmalıdır. Merkezin
taşralarla olan ilişkisi kesin olarak belirlenmeli ve açıkça belirtilmelidir.
Ancak bedenin içindeki diğer bir merkez de unutulmamalıdır. Bu da
beyindir. Kalp ve damarlar taşıma merkez sistemidir. Vücut içinde mallar
taşınmaktadır. Katılar parçalanmakta ve kana karışmakta, dıştan alınmış
olan sıvılar da kana karışarak kalbe ulaşmaktadır. Bütün bu dolaşım işinin
kalp yapmaktadır. Buna karşılık sinir sistemi ve beyin de haberleri
taşımaktadır. Bu da elektrikli sinyallerdir. Bu merkez ülkenin içinde
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
haberleşme hizmetleri dışında bir iş daha yapmaktadır. Beyinde
programlama ve hesaplama yaparak gerekli bilgileri yerlerine
ulaştırmaktadır.
Devlet, illerin iç işlerine sadece hizmet eder ve o yerlere emredici
olamaz, hükmedemez. İller kendi iç işlerinde tamamen bağımsızdırlar.
Merkezde yapılan kanunlar ve çıkarılan tüzük ve yönetmelikler illerin
içinde geçerli olmaz. Onlar kendi kanunlarını ve kendi tüzüklerini,
yönetmeliklerini kendileri hazırlarlar. Buna karşılık, iller arası ilişkilerde,
merkezi hizmetlerde ise devlet hakimdir ve emredicidir. Birlik ancak böyle
sağlanır. Ne var ki, merkeze ait mevzuatı taşranın temsilcileri hazırlar.
Yöneticileri taşranın temsilcileri seçerler. Oysa taşradakiler ise kendi
mevzuatlarını kendileri yaparlar ve yöneticilerini de kendileri seçerler.
Devlet için taşralar illerden oluşur. Bir de merkeze bağlı çevreler
vardır. Bunlar bölgelerdir. İllerin taşraları bucaklar, çevreleri ilçelerdir,
bucakların taşraları ocaklar, çevrelere kırda köyler, kentlerde adalardır.
İlkesel olarak en genel ifade ile ''merkezler çevrelere hakim, taşralara ise
121
medhal
Beyinde iki türlü haberleşme vardır: Birincisi, bilinçsiz
haberleşmedir. Yani, beyin müdahale etmemekte, sadece gelen sinyalleri
aynen veya değiştirerek gerekli yerlere ulaştırmaktadır. Bunlardan bir
kısmını bilince haber vermekte, bir kısmını ise bilincin haberi olmadan
yapmaktadır. Bu tür işlemleri ile beyin tamamen kalp gibi çalışmaktadır.
Merkezin görevi sadece aracılıktan ibarettir. Merkez taşraya müdahale
etmemektedir. İkincisi, beyin aynı zamanda karar alma mekanizmasıdır. Bu
daha çok dışarı ile olan ilişkilerle olmaktadır. Hücreler dışarı ile teker teker
ilişki kurmamakta ve kendilerini savunamamaktadır. Bu durumlarda beyin
bedenin değişiklik organlarına komuta ederek merkezden yönetmektedir. Bu
iki özellik gibi devlet merkezi de iki hizmet görmelidir. Birinde sadece aracı
olacak gelen haberleri ve malları gidecekleri yerlere götürmeli, üretim ve
tüketime karışmamalıdır. Bu yönüyle merkezler birer hizmetçi olmanın
dışında bir fonksiyona sahip değillerdir. Oysa ikincisinde ise merkez
yöneticidir, hükmedicidir, emredicidir. Devlet bu yönü ile de faaliyet
gösterecektir. Ancak hangi hallerde devlet sadece aracı ve hizmetçi olacak
ve hangi hallerde emredici ve hükmedici olacaktır? Bu sorunun net olarak
çözülmesi gerekmektedir. Bunu iki şekle ayırabiliriz. Devletin emredici
halleri ile devletin emredici olmayan halleri vardır. Anayasalar bu yer alış
hallerini belirleyen düzenlemelerdir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hadimdirler.'' Böylece hem birlik sağlanmış ve bağımsızlık korunmuş hem
de özerklik ve hür demokrasi gerçekleştirilmiş olur.
Çevreler bölgelerdir. Bölgenin merkezleri ile devlet merkezi
arasında sıkı haberleşme ve ulaşım birliği sağlanmalı ve şebeke ağları
oluşturulmalıdır. Hava, kara, deniz ve demir yolları ile bölgeler birbirlerine
ve devlet merkezine bağlanmalı, hizmetler bir yere toplanmalı, böylece
günümüzde olduğu gibi dağınık halde bulunmamalı, hasılı merkezler özel
olarak projelendirilmelidir.
medhal
122
Önce devlet ve bölge merkezleri yabancı bucakların veya adaların
ortasında yer almalı, yabancı devletlerin ülkemizde birer bucak kurmalarına
izin verilmelidir. Devlet merkezinde yüz dairelik bir adaları veya
apartmanları bulunmalı, bu merkeze bağlı her bölge merkezinde de birer yüz
dairelik ada veya apartmanları olmalıdır. Devlet veya merkez bölge
bucakları, bunların ortasında kurulmalıdır. Böyle bir teşkilatlanma dış
ülkelerle ilişkileri yakından sürdürmeye yarayacağı gibi aynı zamanda
saldırılara karşı da bir güvence teşkil etmelidir. Yabancılar buraları
bombalarsa tüm insanlığı bombalamış olacaklarından herkesi kendilerine
düşman ederler. Bundan kaçınmak için devlet merkezi bombalanmaz.
Devlet ve merkez bölgelerdeki tüm hizmetler aynı yerdeki binalarda
toplanmalıdır. Vatandaş işini görmesi için semt semt dolaşma zorunda
bırakılmamalıdır. Yaya yürüyerek tüm hizmetleri gördürebilmelidir.
Hizmetler zaten bölgelere bölüştürüldüğü ve iller iç işlerinde serbest olduğu
için merkezin büyüklüğü sınırlıdır.
Bunun yanında dışarıdan gelen uçak, tren ve otobüs doğrudan
merkeze gelip inebilmelidir. Kentin dışına merkezlenmiş olan araçlar hem
yolculara hem kentlere büyük sıkıntılar olmaktadır. Uçak havaalanları şehrin
dışında olsa bile, özel yollarla merkeze bağlantılar kurulmalıdır. Tren de
böyle gelip bir durak yapıp gitmelidir. Otoların da garajı dışarıda olmalı,
ancak her gelen oto önce merkeze uğramalı, sonra garaja gelmelidir. Yolcu
alırken de böyle yapılmalıdır. Deniz kıyısında olan gemiler için de bu
böyledir.
Bucak içinde yürüyen merdivenler gibi yürüyen yollar yapılmalı ve
merkez içinde araç çalıştırılmamalıdır. Devlet ve merkez bölgelerinde yolcu
araçları girip çıkmalıdır. Yük araçları için ise ayrı merkezler oluşturulmalı,
birbirine taşıma bantları ile bağlanmalıdır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Ülkenin içinde birliğin sağlanması için bölgeler arası yollar çok ileri
düzeyde bağlanması gerekmektedir. Kara, deniz, hava ve demir yolları
dışında elektrik, haberleşme, gaz ve su yolları ile de bölgeler şebeke ağıyla
birbirine bağlanmalıdır.
İller ise bölgelere tek yolla bağlanır. Gerektiğinde ekonomik baskı
kurabilmek için böyle yapılmalıdır. Yani merkezler taşralara yönetim
baskısını uygulayabilirler. Atamalarla merkez çevreye yönetim bakımından
hakimdir. Taşraya ise bölgeler alt yapı ile hakimdir. İsyan eden bir il olursa
tek yolunu kesersiniz. Böylece merkeze itaat ettirilme sağlanmalıdır.
İnsanlık hürriyete muhtaçtır. Bu hürriyet sözde hürriyet olmamalıdır.
Hürriyetler fiilen gerçekleşmelidir. İnsan seyahat edebiliyorsa seyahat
hürriyetine sahiptir. İnsan yazabiliyorsa ve okuyabiliyorsa basın hürriyetine
sahiptir. Bunun için sadece kişinin serbest olması yeterli değildir.
Hürriyetler imkan hürriyetlerine dönüştürülmelidir. Bu da ancak birlik
içinde olabilir. Merkezlerin görevi, insanların hürriyetlerini kısıtlamak değil,
tam tersine insanların hürriyetlerini kullanabilmeleri için imkanlar
hazırlamaktır.
Bu kuraldan şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Devlet başkanı ''merkez
bölge''nin yöneticisi, ''merkez il''in başkanı, ''merkez ilçe''nin yöneticisi,
''merkez bucak''ın başkanı, ''merkez ada''nın yöneticisi ve ''merkez ocak''ın
başkanıdır. Bölge yöneticilerinin durumu da böyledir. Bugün Ankara valisi
veya Ankara belediye başkanı, Cumhurbaşkanı'ndan ayrı değildir.
Cumhurbaşkanı bu görevleri de yüklenir. Böylece başkan merkez ve bölge
bucaklarına, merkez ilin ilçe bucaklarına hakim olduğu için ülkeye de
hakimdir.
Devlet bir taraftan yetkileri çok kısıtlanmış olacak ama aynı
zamanda çok güçlü olacaktır. İnsanlar hür oldukları için devletlerini daha
123
medhal
Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir husus vardır.
O da başkanların sadece kendi merkezlerinin başkanları olmalarıdır; bunlar
taşranın başkanı olmadığı gibi hakimi de değillerdir. Başkanlar merkez
bucağının yöneticisidirler. Merkez bucaklar kendi çevrelerinin hakimi, kendi
taşralarının da hadimidirler. İşte böylece kişisel hakimiyetlerin yerini
sistemlerin hakimiyeti ile mevzuatın hakimiyetinin alması sağlanmaktadır.
Merkez kentler, çevreleri yönetecek, merkez kentler taşralara hizmet
edecektir. Başkanlar sadece ve sadece kendi merkezlerini yöneteceklerdir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
çok bağlanacaklardır. Devlet güçlü olunca da kimse devlete karşı çıkmaz.
Yani hukuk düzeni önce isteyerek ve itaat ile doğmalı ama hukuk dışına
çıkan da zorla düzene getirilmelidir.
Kişilik bakımından yani davacı ve davalı olma bakımından bütün
kişilikler eşittir, asla dokunulmazlık yoktur. Sadece hakemlerin ehliyetleri
yükselecektir. Devlet ve bölge merkez bucaklarında muhakeme ''üstün
hakemlerce'', il ve ilçe merkez bucaklarında muhakeme ''yüksek hakemlerce''
ve diğer bucaklarda ise ''orta hakemlerce ''hüküm verilir. Kişi, ocak, bucak,
il ve merkez, eşit kişiliğe sahiptirler ve daima hakemlere gidebilirler.
Merkezle taşra arasındaki her türlü ihtilaflar hakemler aracılığı ile
çözülür. Uygulama çözümleri başkan ve yöneticiler tarafından yapılır.
Mağdur olanlar, hakemlere giderler ve mağduriyetlerini giderirler.
medhal
124
Ocak ve bucakların kurulması, bu ocak ve bucak merkezleri haline
getirilmesi için hukuki düzen içinde olması gerekir. Bu yönetim birimleri
nüfus sayısına göre kurulacaktır. Ocaklar 30 ile 100, bucaklar 3.000 ile
10.000, ilçeler 30.000 ile 100.000, İller 300.000 ile 1 milyon arasında, bölge
3 milyon ile 10 milyon arasında ve devlet 30 milyon ile 100 milyon
arasında, topluluklar 300 milyon ile 1 milyar arasında nüfusun merkezi
haline gelmelidir. Şimdiye kadar yönetimlerin yapısını hep savaşlar
belirledi. Gelecekte ise savaş yerine hukuk düzeni belirleyecektir.
Bu modelin savaşları yok edeceği sanılmasın. Savaşlar olmaya
devam edecektir; ancak, bu hukuk düzenine uyanlarla uymayanlar arasında
olacaktır. Hukuk düzeninde hakların sınırını anlaşmalarla oluşan mevzuat
belirleyecektir. Bunu belirlemek de hakemlere ait olacaktır.
Devletin hakim olduğu haller ise olağanüstü hallerdir. Bunlar afet,
sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halleridir. Bu durumda merkez, çevre ve
taşranın yönetimini ele alarak hükmetmeye başlar. İnsan da dövüşe
girdiğinde tüm bedenini düşmanına karşı kullanılır.
Afetler, yangın, hırsızlık, baskın, saldırı gibi sosyal afetler veya sel
ve deprem gibi tabii afetler olabilir. Bu takdirde merkezi yönetim el koyarak
hadim yerine, görev bitinceye kadar hakim duruma gelebilir. Kişilere
emredebileceği gibi mallarına da el koyabilir. Afet geçtikten sonra kişilerin
zararları tazmin edilir. Çalışanlara ücretleri ödenir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bir bucak, sınırları içinde güvenliği sağlayamazsa ilçe merkezinden
jandarma birliği isteyip yönetime onu teslim edebilir. Bu durumda merkez
hadim olmaktan çıkıp, hakim hale gelir. Bucak yönetimi askeri yönetime
son verebilir. Bunun kararı bucak yönetimine aittir. Benzer şekilde bir ilde
jandarma iç güvenliği sağlayamazsa il yönetimi bölgeden orduyu davet edip
sıkıyönetim ilan edebilir. Bu durumda da merkez hadim değil, hakim olur. İl
yönetimi istediği zaman bu sıkıyönetimi kaldırarak hukuk düzenine
dönebilir. Dış saldırı tehlikesi belirdiğinde merkez ülkenin tamamında ve bir
kısmında seferberlik ilan edip ülkeyi merkezden yönetebilir. Savaş
durumunda ise yönetim tamamen merkezidir.
Bu açıklamalara göre anayasada yer alan merkez kavramı daha da
önem kazanmaktadır ve değişmez maddeler içinde yer alması yerindedir.
Çünkü ülkenin yönetimi kişilere değil merkezlere aittir. Yönetimde merkezi
yönetim ile yerinden yönetim arasında denge kurulması esastır.
Türkiye Cumhuriyeti milli devlettir. İstanbul'un başkent kalmasının
birçok sakıncası vardır. Bir defa saltanatın bakiyesi bütün müesseseleri ile
orada idi, hala da oradadır. İstanbul başkent kalsaydı, saltanatın etkileri
devam ederdi. Hala İstanbul ticari merkez olmaya devam ettiği gibi basın ve
yayın merkezi olmaya da devam etmektedir. Bu cumhuriyetin kurulmasına
ve gelişmesine mani olurdu.
Başka bir sakıncası ise, İstanbul dünyanın merkezindeydi ama
Türkiye'nin merkezinde değildi. Bu ülkede dengesizliğe neden olacağı gibi
başkentin korunma sorunu sürekli gündemde olacaktı. Ayrıca ülkenin diğer
yerlerine hizmet dengesinin sağlanmasına İstanbul yer olarak elverişli
olmayacaktı.
125
medhal
''ANKARA''
Dünyada ulaşım ve haberleşme ilişkileri geliştikçe dünyanın
merkezleri de oluşmaktadır. Dünyanın merkezi Orta Doğu'dur. İlk insan
burada yaratıldı. Medeniyetler buradan doğup çevreye yayıldı. Orta Doğu'da
dini merkez Filistin ve Arabistan'dır. Mekke yeryüzündeki karaların ağırlık
merkezindedir. İstanbul ise karaların doğu-batı ekseninde ortasında ve iç
denizlerin geçit yerindedir. Yeryüzünün tabii merkezi İstanbul'dur. 1.500 yıl
da imparatorluk merkezi olmuştur. Gün geçtikçe önemi artmaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İstiklal Savaşı Anadolu'dan, Ankara'dan yönetildi ve İstanbul
savaşsız kurtarıldı. Savaşta karşı tarafta yer alan bir yerin savaş sonunda
merkez yapılması hem pratik değildi hem de savaşan Anadolu halkına
zulüm olabilirdi. Misak-ı Milli sınırları içinde ''merkez'' İç Anadolu'da
seçilmeli idi. Bu hem yönetim hem savunma bakımından zorunluydu. Böyle
de yapıldı. Ankara, Konya ve Kayseri olabilirdi. Mustafa Kemal Ankara'yı
seçti. İstiklal Savaşı'nı oradan başlattı ve oradan yönetti. Sonunda merkez
olarak kendiliğinden Ankara oldu. Bunun sebebi bu üç şehirden İstanbul'a en
yakın olmasıdır. Ayrıca savaş ikmaline en elverişli yerdi. Savaş buradan
takip edilecekti. Yunan ordularının Sakarya'ya kadar geldiklerini düşünecek
olursak, bu seçimin ne derece isabetli olduğunu görmüş oluruz.
Bugün Türkiye'nin iki merkezi vardır. Biri İstanbul diğeri
Ankara'dır. Ankara siyasi merkezdir. Kültürel ve ticari merkez ise
İstanbul'dur. Bunun bir mahzuru yoktur. İnsanda da iki merkez vardır, kalp
ve beyin. Bunlar bir arada değildir. Bu nedenle bunu normal karşılıyoruz.
Biz devlet merkezi olarak Ankara'yı görüyoruz.
medhal
126
Bununla beraber, ülkede birlik sağlanması, tüm ülkenin tek düzeyde
birlik içinde olabilmesi için bölgeler oluşturulacak ve bu bölgeler çok sıkı
ulaşım araçları ile birbirine bağlanacaktır. Bu bölge merkezleri aynı
zamanda orduların konuşlandığı yerler olacaktır. Trabzon Karadeniz'i,
İstanbul Trakya'yı, Bursa Marmara ve Boğazları, İzmir Ege'yi, Adana
Akdeniz'i, Diyarbakır Güneyi, Van Doğuyu ve Erzurum Kuzey Doğuyu
koruyacaktır. Eskişehir, Konya ve Kayseri ülkeyi havadan koruyacak.
Ankara merkez olacaktır.
Kentlerimiz plansız ve çarpık yapılaşmıştır. Hepsinin ciddi altyapı
sorunları vardır. Bundan sonra devlet yeniden imar edilecektir. Artık şehrin
içinde kalan askeri garnizonlar ve sivil konaklar değerleri ile satılıp bunlara
yakın yerlerde yeni anayasanın önerdiği merkezlerin yeniden yapılanmasına
imkan tanınacaktır. Her devlet bölgede bir bucakta standart çerçeve içinde
yabancı sefaretlerin yapılarını ihtiva edecek, orduların konuşlanmalarına
imkan verecek, ayrıca devlet hizmetlerini görecek, daireleri bir araya
getirecek ve her türlü ulaşım merkezlere kadar doğrudan götürülecektir.
Bölgeler arası kara ve demir yolları şeritleri çizilecek ve yer yer
uçakların inmesi için sahalar bırakılacaktır. Bu yolların yapılması ise yol
civarındaki arsaların satışından sağlanacaktır. Devlet bunları tarla bedelleri
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ile alacak, burada iş ve ticaret yerlerini yapacaklara arsa bedelleri ile
satacaktır. Buralardan gelen gelirlerle bu yollar yapılacaktır. Bu yollar
üzerinde vakıf binalar konacak, o vakıf binaların kira gelirleri ile yolların ve
meydanların işletilmesi sağlanacaktır. Tüm taşıma vergiden muaf olacaktır.
Devlet için hedef ekonomik kalkınma ve halktan alınan asgari vergi payı ile
azami hizmet verme olacaktır.
Bu yolların devlet ve merkez bölgelerin işletilmesi askeri birliklere verilecek
ve böylece barış zamanında ordu memlekete yük olmaktan çıkacaktır. Ordu
barışta askeri düzen içinden askeri eğitim yapacak, devamlı olarak
saldırılara karşı hazır olacaktır. Halk askerlik hizmetini yaparken aynı
zamanda meslek için de eğitilecektir. Ordu yolları ve merkez bucakları
hizmetli personeli ile işletecek ve buna karşı bütçeden pay alacaktır. Bunun
dışında tüm gümrük gelirleri ordunun olacaktır. Askerlik bedelleri ordunun
olacak ve ordu kendi ihtiyacı için kendi iç üretimini yapacaktır.
Ankara diğer bölge merkezlerine öyle bağlanmalıdır ki, bu on iki
merkez tek merkez gibi olmalıdır. Araba tren ve vapurları çalışmalı, tüm
yollar parasız olmalıdır. Petrol sübvanse edilerek yolculuk adeta bedava
olmalıdır. Yollarda bakım yerleri ve bakım hizmetleri sübvanse edilmelidir.
Bu konuda Osmanlı Devleti'nin uygulamaları örnek alınmalıdır. Ülkenin
1/10 vergi payları bölgedeki askeri birlik komutanlarına verilmelidir.
Eskiden ''Bu ilçenin öşrünü topla ama savaş olursa bir bölük askerle katıl''
denirdi. Devlet öşür ile ilçede bir bölük, ilde ise alay beslerdi. Bunlar için
başka harcamalar olmazdı. Yollarda kervansaraylar vardı. Onlara da o
civardaki öşürleri toplama yetkisi verilmiştir. Kervansaraylar da her gece
kapasitesi kadar kişiyi konuk ederdi. Bunların hepsi parasız yapılırdı. Savaş
zamanında da ordular haber gönderdiğinde askerler kervansaraylarda
konaklaya konaklaya karargaha ulaşırdı. Ordular bu yollarda bir taraftan
diğer tarafa nakledilirdi. Savaş olmadığı zaman ise bu kervansaraylar aynı
şartlar içinde sivil halkları konuk ederdi. Bu uygulama modernize edilerek
bugün de yürürlüğe sokulmalıdır.
127
medhal
Ordu barış zamanında ülkenin altyapı hizmetlerini görecektir. Savaş
zamanında her şey devletin emrine verilerek savaşta gereken kullanılacaktır.
Böylece askeri harcamalar devlete yük olmayacak; tam tersine devletin
kamu hizmetlerini karşılıksız yapmalarına imkan verecektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bütün bunları yeni anayasanın esas maddesinin ''...merkezi
Ankara'dır' 'sözü içinde düşünüyoruz. Çünkü bir yerin merkez olabilmesi
için her şeyden önce yollarla her tarafa bağlanması gerekir. Yoksa adı
başkent olur, kendisi olmaz. Kalbin bir damarı tıkandığında vücudun nasıl
helak olduğunu hepimiz biliyoruz. Merkeze giden ekonomik ve sosyal yollar
da tıkandığı zaman merkez, merkez olmaktan çıkar.
''...dili Türkçe...'' sözüyle sosyal birlik sağlanmaktadır, ''merkezi
Ankara'dır'' derken ekonomik birlik sağlanmaktadır. Dil tüm halkı
birleştirmekte, merkez de tüm ülkeyi tek ülke haline getirmektedir. Devlet
yolları yerine illerde il yolları olacak, bucaklarda da bucak yolları
yapılacaktır. Tıpkı vücuttaki kılcal damarlar gibi yollar olacaktır. Gidişdönüş yolları ayrı ayrı olacak, hareketler tek hızlar içinde sağlanacaktır.
Trafik kazaları da asgariye indirilecektir. Bütün bunlar vergi ile değil; oto
finansla sağlanacaktır. Bugünkü kentleşme hareketi bu geliri ortaya
çıkarmıştır.
medhal
128
Her bölgede yabancı elçilik temsilcileri olacak ve her bölge diğer
devletteki komşu bölgelerle mevzuat içinde doğrudan ilişkilerde
bulunacaktır. Yollar dışarı ile de bağlantı sağlayacak, dünyayı birbirine
bağlayan İpekyolu benzeri gibi yollar olacaktır. Bu Hac yolu olarak
belirlenecektir. Güney Amerika'dan kalkan Hac yolu, Bering Boğazı'ndan
geçerek Hazar Denizi'nin kuzeyinden Türkiye'ye gelecek ve Türkiye'den
Kudüs ve Mekke'ye gidecektir. Sina'da Afrika kolunu alacaktır. Anadolu'da
Avrupa yoluyla birleşecektir. Avustralya'dan gelen bir kol Hindistan'dan
geçerek Irak'ta birleşecek. Çin'den gelen kol Orta Asya koluna katılacaktır.
Ayrıca deniz bağlantıları da temin edilecektir. Türkiye dünya ile bu yollar
aracılığı ile irtibatını kuracaktır. Bu ana yol serbest bölge olup vakıf halinde
olacak ve her devletin bu yol üzerinde siteleri olacaktır. Savaşta buralar
korunmuş bölgeler olacaktır.
''BAYRAĞI''
Barışın temeli karşılıklı haklara riayet etmektir. Daha toplayıcılık
döneminde insanlar kabileler halinde meyvelik yerleri bölüşmeye
başlamışlardır. Hangi ağaçların kime veya hangi kabileye ait olduğunu
seçtikleri bir şekil ile belirtmişler, bu şekiller rumuz haline gelmiş ve ilk
şekil yazısı böyle doğmuştur, Sonraları çobanlık dönemine geçince her
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kabile kendi işaretini hayvanların üzerinde damga halinde kullanmıştır.
Çobanlık döneminde de dağların tepesine özel işaretler konmuş ve böylece
mer'aların kimlere ait olduğu belirlenmiştir. Sonraları buralarda çadır
kurulmaya başlanmış ve böylece her topluluğun bir işareti oluşmuştur.
Bayraklar, toplulukların şekil yazısı ile belirlenmiş isimleridir.
Yazılar, topluluklara göre değişmektedir. Oysa bayraklar bütün dünya
dillerinde aynı anlamını taşır. Gelecekte bütün insanlık için ortak bir şekil
yazısı gelişeceği ilkesi ışığı altında bayraklar bunun başlangıcı olmuştur.
İnsanlığın ilk şekil yazısından bugün ileri şekil yazısına yine bayraklar
kaynaklık edecektir.
İnsan dünyaya geldiğinde ona bir isim takarlar. İsim hayat boyunca
onu kovalar. Kişinin geçmişi ismi içinde saklanır. İsim değişikliği bile bu
eski isme bağlılığı sona erdirmez. Sık sık eski isimden bahsedilir. Devletler
kurulduklarında kendilerine isim olarak bir bayrak seçerler. Artık o devlete
mensup olanlar devlet adına her şeyi o bayrak altında yaparlar. Devletin
hükümran olduğu her yerde o bayrak asılır. Böylece o devletin varlığı orada
görülür.
Devlet garantisinde olan mallar üzerinde de bayrak resmedilir. Bu
malların kaynağını gösterir. Bayraklar tüzel kişiliği olan topluluklara aittir.
İnsanlığın, devletlerin, illerin, bucakların ve ocakların bayrağı olmalıdır.
İnsanlığın içinde yer alan devletler bayraklarında bunu göstermeliler. Bizce
bu bayraklar beyaz veya yeşil bir şerit ile etrafları çevrilmelidir. Birleşmiş
Milletler'e giren devletler bayraklarını bu çerçeve ile çevirmelidir.
Devletler, büyük ölçüde aynı ırktan gelmeseler bile aynı hanedanın
emrine girenlerin, zamanla kendilerini onların tebası ve çocukları sayarak
tek ırka dönüşmelerinden oluşmuşlardır. Zamanla dilleri tek dil haline
dönüşmüş ve ortak kültür oluşmuş, karşılıklı evlenmeler ile de tek ırk haline
gelmişlerdir.
129
medhal
İnsanın vücudunda ayıraç vardır. Yabancı madde geldiği zaman onu
görmese bile yabancı olduğunu anlar ve atar. Devletler de bayrakları ile
kendi mensuplarını anlarlar, halk da öyle anlar. Yabancı devletten hangisine
ait olduğunu bilir. Yeryüzünde topraklar bölüşülmüş ve buralara devletler
bayraklarını asmışlardır. Denizlerdeki gemilere karalardaki araçlara,
vagonlara, uçaklara devlet bayrakları asılmaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Kur'an'da da değişik topluluklardan bahsedilir. ''Ümmet'' kelimesi
başkanları olan her büyüklükteki topluluk; “nas” kelimesi ile başkanları
olsun olmasın bir araya gelen halk kastedilmiştir. Millet ise en büyük
topluluk olarak kullanılmıştır. Ancak asıl topluluk ''ulus'' (kavim) olarak
belirtilmiştir. Milleti gövde, illeri şube olarak adlandırmış, kabile ise her gün
birbirleri ile karşılaşabilen veya karşılaştıklarında şahsen tanıdıkları olarak
tanımlanmıştır. Tek dini devlet yerine kavim (ulus) devletini esas almıştır.
medhal
130
Gerçek olan şudur ki, devlet ile ulus birbirinden ayrılmaz birer
kavramdır. Devlet kurulur ve uzun zaman yaşarsa yeni ulus oluşur. Bir ulus
toprağa sahip olursa devlet olur. Gerçi ulus dışı devletler vardır ama kısa
ömürlü olmuş; fakat, uluslar kendilerini korumuşlardır. Belli bir oluşumun
olması için yeter büyüklüğe ihtiyaç vardır. Çok büyük olunca da bölünme
meydana gelir. Bunun tipik misalini hücrelerde görüyoruz. Hücreler
kendilerini çeviren zarlar aracılığı ile maddeler alıp verirler ve yaşarlar.
Hücre küçükse aldıkları maddeler verdiklerinden fazla olur ve büyür.
Büyümede hacim küple yüzey ise kare iledir. Belli büyüklüğe ulaşınca
alınanla verilen birbirine eşit olur ve hücre daha fazla büyüyemez. İşte bu
büyüklüğe denge büyüklüğü denmektedir. Bir topluluk böyle büyüyerek
yeter büyüklüğe ulaşınca artık büyüyemez olur ve denge kurulur. İşte bu
dengeye ulus denmektedir. Allah öyle bir düzen kurmuştur ki, yeryüzünde
yüze yakın devlet olsun. Başka bir deyişle yüze yakın ulus olsun. İnsanlığın
on milyar olabileceğini düşünürsek, bir devletin nüfusu yüz milyon
olmaktadır. Genel denge sayısı bir millet için en çok yüz milyon, en az da
otuz milyon olarak ortaya çıkar. Nitekim İstiklal Savaşı sonunda Türkiye on
iki milyon iken bugün yetmiş milyona yaklaşmıştır. Nüfus elli milyonu
geçtikten sonra çoğalması azalmaktadır. Daha önce nüfus artışımız binde üç
iken bugün bu binde ikinin altına inmiştir. Türk Milleti ya yüz milyona
varmadan çoğalmaktan alıkonacak ya da bölünmeyle karşı karşıya
kalabilecektir.
Bizim görüşümüz şudur; gelecekte Türkiye göç verecektir. Bugün
yeryüzünde Türkiye kadar geniş toprakları olan az devlet vardır. Toprağı
geniş olan bu devletlerin bir kısmını topraklarına göre nüfusu çok azdır. Bu
gibi ülkeler ve Türkiye, iyi nüfus politikası uygularlarsa bu ülkelerin
nüfusları ellişer milyona ulaşır. Beş yüz veya altı yüz milyon nüfuslu beş altı
sayıdaki Türk devletini gelecek asırlar beklemektedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İSLAM DÜNYASI
Burada kısaca İSLAM DÜNYASI ve Müslümanlarla ilgili bir
parantez açmak istiyoruz. Müslümanlar bugün birkaç grupta toplanmıştır: 1)
Arap Müslümanlar, bağımsız devletler halinde Arap Yarımadası'nda ve
Kuzey Afrika'da yaşıyorlar. Bugün Mısır, Arap Dünyası içinde Türkiye
kadar güçlü bir devlettir. 2) Siyah Müslümanlar, İç ve Güney Afrika'da
yaşıyorlar. Nijerya ve Sudan gibi devletleri var. Bir kısım siyah
Müslümanlar da Amerika'da yaşıyorlar. 3) Hint Müslümanları, Hindistan'da
yaşıyorlar. Bunların iki güçlü bağımsız devleti var. Pakistan ve Bangladeş.
Hindistan'da kalabalık Hint Müslümanları var. Bunların bir kısmı Türk
soyundan olmakla beraber onların hamileri vardır. 4) Güney Doğu
Müslümanları. Bunların Malezya ve Endonezya olmak üzere güçlü
devletleri vardır. 5) Türk Müslümanları. Bugün en güçlü Türk devleti
Türkiye'dir. Çin'de 300 milyon civarında Müslüman yaşıyor. Çince konuşan
Dunganların ataları Tabgaç Türkleridir. Müslüman olmadan Çin'de Budist
olarak devlet kurmuşlardır. Sonra Türkler Müslüman olunca onlar da toptan
Müslüman olmuşlardır. Dilleri ise hala Çincedir.
Biz İslam Alemini beş gruba ayırıyor ve beşinci gruptaki İç Asya ve
Avrupa Müslümanlarını Türk sayıyoruz. Bunların arasında Yakutlar ve
Gagavuz Türkleri Hıristiyan’dır. Bunlar da isterlerse kendilerini Türk
sayabilirler. Yunanistan Batı Trakya Türklerini Trakya'dan göç ettirip
Gagavuz Türklerini yerleştiriyor. Bunların toplamı bir milyonu bulmuyor.
Demek ki oran binde birler civarındadır. İstisna kaideyi bozmaz.
Bu arada şunu belirtmeliyiz ki, bunların hiçbiri saf bir ırka sahip
değildir. Yerlilerden bir kısmı Müslüman olmuş birbirlerine karışmışlardır.
Türkiye'deki Türk halkları da böyledir. Ayrıca Cumhuriyet döneminde
131
medhal
Yukarıdakilerin dışında ırk olarak Türk olmayan, Türkçe bilmeyen
Asya ve Avrupa'da da yayılmış pek çok Müslüman vardır. Bunlar Çeçenler,
İnguşlar, Arnavutlar, Boşnaklar gibi topluluklardır. İşte biz Türk deyince beş
grup halinde İslam aleminde bir olan toplulukları kastediyoruz. Yoksa
sadece Türk ırkını kastetmiyoruz. Bunun sebebi şudur: Tam bin yıldır bu
halklar birbirleri ile evlenerek karışmış ve birbirlerine serbestçe göç
vermişlerdir. Irk anlayışlarında fark yoktur. Örneğin Lezgi kendisini Kırgız
kadar hatta ondan daha çok Osmanlı hisseder. Oysa bunlar Osmanlı
yönetiminde kalmamışlardır. Bu his onların kendilerini Türk hissetmeleri
nedeniyledir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Anadolu'ya hemen hemen bu halkların hepsinden gruplar halinde gelmiş ve
yerleşmiştir. Böylece Anadolu bin yıldan beri Müslümanlaşmakta ve
Türkleşmektedir. Cumhuriyet döneminde bu son aşamaya gelmiştir.
medhal
132
Burada bir şeye tekrar işaret edelim ki, Türkiye'de çok az Rum,
Ermeni ve Musevi azınlığı vardır. Bunlar da Türk vatandaşı olmuşlardır.
Dini ibadetler dışında bir ayrıcalıkları kalmamıştır. Bizim bunlara tek
şartımız olabilir, bu da azınlık haklarına dayanarak kendilerini ikinci sınıf
vatandaş olmaktan vazgeçmeleridir. Türkçeyi öğrenecekler ve askerlik
yapacaklar; biz zorlamadan yapacaklar, çünkü bunlar da Türk’tür. Başka bir
ifade ile Türkiye'de yaşayıp ''Ben Türküm'' diyen herkes Türk’tür. Tekrar
vurgulayalım istisnalar kaideyi bozmaz. Zaten biz ''Müslüman halk'' derken
artık dini ibadetlerini yapan halk olarak nitelemiyoruz. Ataları Müslüman
olup devletleri bulunmayan halkları Türk sayıyoruz. Gelecekte dinler başka
bir şekilde düzenlenebilir. İbadet şekli herkesin kendisine aittir. İnanca
gelince, gelecekte tüm inançlar ilmileşecek, herkes ''Bir Allah''a ve ''bir
ahiret'' sorumluluğuna inanacaktır. Türkiye devleti böyle kurulmuştur.
Uluslararası anlaşmalarda bu böyle tescil edilmiştir. Lozan Antlaşması'nda
Türkiye'nin laik olduğu tescil edilmemiştir. Lozan Antlaşması'nda ''Türkiye
Batı hukuk sistemini benimseyecek''diye bir madde de yoktur. Türk
inkılapları Türklerin kendi ihtiyaçları sonucu yapılmıştır. Bundan sonraki
inkılaplar da kendi ihtiyacımız gereği yapılacaktır.
Türkiye'deki Türkler, ''Ben Türküm'' diyen herkesi Türk kabul
etmektedir. Fakat Türkiye'deki Türkler kahır ekseriyetiyle Müslüman
halkların çocuklarıdır. Türkiye yukarıda anlatılan beş İslam grubu içinde,
temsilcilik görevi yanında öncü ve yol gösterici olarak da yer almaktadır.
Türkiye ulus olarak geniş olmakla beraber, Türkiye'deki Türkler için din ve
ırk farkı gözetmemiş, gözetmez de, Türkiye devleti bu şekliyle tam bir ulus
devlet haline gelmiştir.
Türk kelimesi ile asla bir ırk veya din mensubu kastedilmemektedir.
Türkiye'de yaşayan ve ''Ben Türküm'' diyen herkes Türk kabul edilmektedir.
Bununla beraber, Türk vatandaşı olmak için Türk olma şartını da
koymuyoruz. Türk olmayanlar da askerlik bedelini vermek şartıyla tüm
vatandaşlık hukukundan yararlanırlar. Asker olup olmama ve savaşa katılıp
katılmamada ise serbesttirler. Ergin hale gelen herkes isterse Türklüğü seçip
askerliğe gider, isterse sadece vatandaşlığı seçip bedelli olur. Türkler bedelli
olamazlar, oysa herkes her zaman Türk olabilir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
TÜRKİYE'DE KİMLER YAŞAMAKTADIR
Türkiye'de yaşayanlar aşağıdaki şekilde tasnif edilebilir.
a) Türkiye'de yaşayan ve ''Ben Türküm'' deyip askerlik hizmetini
kabul eden herkes Türk’tür ve tüm siyasi haklara sahiptir. Türkiye'de
yaşayan herkes her zaman Türk olabilir.
b) Türkiye'de yaşayan ve ''Ben Türk vatandaşıyım'' diyen herkes
askerlik bedelini ödemek şartıyla Türk vatandaşıdır. Türk vatandaşları eşitlik
şartları içinde tüm medeni ve sosyal haklardan yararlanırlar.
c) Konuk vatandaşlar başka ülkenin vatandaşı olup kendisini
koruyan ve devleti bulunmayan her dindaş veya ırkdaşımız, Türk konuk
vatandaşıdır. Türkiye pasaport ve vize aranmaksızın gelenleri kabul eder. Bu
kişiler Türkiye'de iş yapabilir ve okuyabilir. Türkçe öğrenmek ve askerliği
yapmak şartıyla Türk vatandaşı da olabilirler.
Demek oluyor ki, Türkiye'de herkes yaşama hakkına sahiptir ve
herkes bu ülkenin imkanlarından yararlanabilir. Türkiye'yi yönetme hakkı
ise Türkiye'deki Türklerindir. Türkiye'de Türk olmak için Türkçe öğrenmek
ve askerlik hizmetini bedenen yapma şartı esas alınmalıdır.
Türk deyince iller ayrı, bucaklar ayrı, ocaklar ayrı topluluklar
halinden Türk halkları içinde yer alırlar. Türkiye'de çeşitli halklar vardır.
Bunlar kendi kültürlerini her zaman koruyabilir; ancak, bunların hepsi Türk
halkıdır. Kendilerini Türk kabul etmeyen halklar varsa bunların en çok bir
milyon nüfuslu il kurma hakkı vardır. Askerlik bedeli vererek iç işlerinde
bağımsız olarak yaşarlar. Aynı şekilde iller içinde Türk olmayı kabul
etmeyenler nüfusları en çok on bin olmak üzere bucaklarını kurarlar.
Böylece Türk olmayanların daha doğrusu Türklüğü kabul etmeyenlerin de
bu ülkede huzur içinde yaşamalarına imkan verilmelidir. Bu Osmanlılar
zamanında da böyle idi, bundan sonra da böyle olmalıdır.
133
medhal
d) Türkiye'ye gelip iş yapmak isteyen yabancıların da Türkiye'ye
girme ve çıkma hakları vardır. İnsan olarak bütün insanlık haklarından da
yararlanır. Türkiye'ye mal getirip satabilirler, Türkiye'den mal alıp
götürebilirler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Zorla güzellik olmaz. Zorla Türklük de olmaz. Zorla tehcir hem
ülkenin birliğini bozar hem de dağılmasına neden olur. Bu ara Türkiye'den
tehcir ettirilen Rum, Ermeni ve Museviler de Türkiye'ye gelip bucak
düzeyinde siteler kurabilirler, ocaklar oluşturabilirler. Kendi atalarının
yurtlarında yaşayıp gelişebilirler.
“MARŞI”
Akif’in Şiiri: İstiklal Marşı bestelenirken M. Akif ERSOY’un istiklal
üzerindeki ilk mısraları üzerinde kurulmuştur. Bize göre, istiklalimiz ile
yazılmış olan bu şiirin ilk mısraları verilmiş olan Kurtuluş Savaşımızı ifade
etme bakımından yeterli değildir. Bütün şiirin anayasa metninde ifade
edilmesi ve marş olarak bütünü ile birlikte alınabileceğini belirtmek için
şiirin adını zikretmiş olduk. Biz şiiri buraya alıyoruz.
İstiklal Marşı
medhal
134
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
135
medhal
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeliEbedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
136
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
medhal
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
''TÜRK''
Dünya uluslararasında bölüşülmüş, her ulus bir devleti
oluşturmuştur. Her canlının bir gıdası vardır, onu yiyerek yaşar. Ceylanlar
otları yer, ceylanları da kurtlar yer. Otlar azaldığı zaman ceylanlar koşamaz,
kurtlar onları kolayca yakalayıp semirir. Bu sefer ceylanlar azalır ve kurtlar
zayıf düşer. Kurtların düşmanları da onları yok eder. O ara otlar çoğalır,
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yeniden ceylanlar bol ot buldukları için güçlenir ve çoğalırlar... Tüm
canlılarda böyle gıda dengesi vardır. Bu seleksiyonu oluşturur, canlıların
evrimini sağlar.
İnsan o kadar güçlü bir varlıktır ki, onun çoğalmasını engelleyecek
başka bir canlı yoktur. Evrimde onu dengeleyecek yine kendisidir, insandır.
İşte insanlar arasında biyolojik ve sosyal dengenin kurulabilmesi için
insanlık tek ulus olarak değil de, uluslar olarak yaratılmıştır. Uluslar ordular
kurarak kendi bağımsızlıklarını korurlar. Birbirleri ile değişik biçimlerde
savaşarak doğarlar, gelişirler, yaşarlar ve ölürler. Yerlerine yeni devletler
kurulur.
Yeryüzü, evrim ilkesi içinde insanlık var oldukça ve insanlar da
ölümden kendilerini kurtaramadıkça savaş devam edecektir. Ulusu savaştan
soğutmak ve savaşa karşı eğitmek, gerçekçiliğe uymaz. Okullarda savaş
düşmanı yapıp sonra da zorla onları askere götürme hangi mantıkla izah
edilebilir. Savaş için bazı kurallar koymalıyız:
b) Savaş barış için yapılmalıdır. Yani biz barışı bozmamalıyız. Barışı
bozanları en ağır şekilde saldırarak yok etmeliyiz. Bu durumlarda insanlar
savaşmak zorundadırlar. Bu dünya böyle yaratılmıştır. Ancak iki cephe
vardır. Haklı taraf ve haksız taraf; biz haklı tarafın yanında yer almalıyız.
c) Hangi cephenin haklı veya haksız olduğuna tarafsız ve bağımsız
hakemler karar vermelidir. Biz hakemlerin kararlarına uymayanlara karşı
savaşmalıyız. Barış hakemlerin kararlarına uymakla olur, yargıyı güçlü
kılmakla olur. Yargının bağımsız ve tarafsız olması için de hakemleri
taraflar seçmeli ve onlar da bir başhakem seçmelidir. İşte bunların kararına
uymak hakka uymak demektir. Savaş hakemlerin kararlarını galip getirmek
için yapılmalıdır. İşte biz o zaman hak tarafında oluruz.
d) Tarafsız kalıp savaşmak istemeyenler zorla askere götürülüp
savaştırılmamalıdır. Onlardan askerlik bedeli alınarak barış içinde
yaşamalarına imkan verilmeli, ülkemizde yaşama imkanı sağlanmalıdır.
137
medhal
a) İnsanlık devamlı savaş içindedir. Savaştan kurtulmamız mümkün
değildir. Çünkü bizim kararımızla savaş bitmez. Karşı tarafın da savaşa son
vermesi gerekir. Şimdilik böyle bir dünyaya dönük bir çaba gösteren devlet
yoktur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Ancak savaşçı olmayı kabul ettikten sonra geri dönmek bozgunculuk
olacağından ve bedelden kaçınma olacağından vazgeçmeye izin
verilmemelidir. Ülke değiştirmekle bu da imkan dahiline girer. Bunun
dışında savaş ülkenin savunulması içindir. Hakemlerin kararı ile haklı olan
devlete yardım edilebilir, ancak savaşçılar sadece gönüllülerden
oluşturulmalıdır.
Savaş düzeni hukuk düzeninden faklıdır. Ancak ordular oluşurken
savaşçılar komutanlarını kendileri seçmelidirler. Bu da yine savaşı meşru
kılacak bir husustur. Fakat savaş zamanında ne cephe ne de ordu
değiştirilebilir.
Ulusların yani ülkelerin sayısının yüz civarında olduğunu daha önce
belirtmiştik. Demek ki, yeryüzü yüz civarında ülkeye bölünecektir. Türkiye
bu bölüşmede ortalardadır. Yani ülkesi ne büyük ne de küçüktür. Böyle
olunca Türkiye Devleti ne toprak almak ne de toprak vermek durumundadır,
bunun için savaşa da gerek yoktur. Türk ordusu saldırı ordusu değil,
savunma ordusu olmaya devam edecektir.
medhal
138
Türkiye'nin sınırları çizilmiştir. Gerçi bu toprakların dışında kalan
topraklar üzerinde bazı haklarımız mevcuttur. Musul, Nahcıvan, Batum, Batı
Trakya, Kıbrıs, On iki Adalar bizimdi; Hatay da bizimdir. İstiklal Savaşı
sonunda bu toprakları batılılar çözümsüz bıraktılar. Böylece komşularımızla
devamlı olarak bizi savaştırmayı planladılar. M. Kemal Paşa ve arkadaşları
Batı'nın planlarını çok iyi bildiği için bunların tamamından feragat edip
''Topraklarımız bize yeter'' denmiştir. İsmet İnönü, II. Dünya Savaşı'na
girmedi, On iki Adayı verdiler, fakat o almadı.
Bu nizalı yerlerden sadece Hatay alınmıştır. Bunun iki sebebi vardır:
Biri, İskenderun Limanı'nı güven altına almak zorunluluğu vardı. Diğeri,
halkı bizi istiyordu, Avrupalılar bunu kendileri istemiştir. Buna Suriye'nin
itirazı olmamıştır. Kıbrıs Türkiye'ye ilhak edilmemiştir. Bize göre, bazı
önemli kararlarla barış içinde Kıbrıs terk edilebilir. Kıbrıs halkının
Anadolu'ya gelip yerleşmesine yardımcı olunmalıdır. Yunanlılardan alınacak
bazı yakın adalarla veya Batı Trakya ile takas edilebilir. Başka çözüm
yolları da bulunabilir.
Kıbrıs şu sebepten dolayı terk edilebilir: Adanın bölünmüş kalması
doğru değildir. Tüm adanın Türkiye'ye ilhakı da Türkiye'ye ağır yük getirir.
Türkiye sahilleri koruma gücüne her zaman sahiptir. Ama deniz çıkarması
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ve deniz ötesi yerleri savunma ayrı bir deniz kuvveti gerektirir. Bu Türkiye
için çok ağır bir yüktür. Kıbrıs'ta Türkiye'nin hiçbir çıkarı yoktur. ''Yurtta
sulh, cihanda sulh'' ilkesine göre Kıbrıs'ı elimizde tutmamız yanlıştır. Dünya
da bu nedenle bize düşman olmuştur.
Bizim kabul ettiğimiz ilke şudur: Türkiye dışında bulunan ve sayıları
beş yüz milyonu bulan her Türk, Türkiye'ye göç ederse kabul etmeliyiz.
Bizim topraklarımız, beş yüz milyon insanı besler büyüklükte ve vasıftadır.
Ama bizim başka devletlerin iç işlerine karışmaya hakkımız yoktur. Kimse
de bize karışmasın. Yabancı devletlerin iç işlerine karışması o devletin iç
düzenini bozar. İşte bundan dolayı tüm dünyadaki Türklere çağrımız şudur:
DÜNYA TÜRKLERİNE ÇAĞRIMIZ
Türkiye'nin komşuları ile bazı sorunları vardır. Karadeniz, Ege
Denizi ve Akdeniz ortak denizdir. Karadeniz İşbirliği Teşkilatı bu bakımdan
çok önemlidir. Ortak Karadeniz Vakfı kurulmalı, bu vakıf Karadeniz'i
kirlenmeye karşı korumalıdır. Bu vakıf Karadeniz'e suları dökülen tüm
devletlerin katılması ile kurulmalıdır. Almanya ve Avusturya da bu vakfa
katılmalıdır.
Ayrıca Hazar Denizi Vakfı da kurulmalıdır. Biz bu vakfa da katılırız,
çünkü, Aras Nehri ülkemizde doğmaktadır.
Akdeniz Vakfı ve Basra Körfezi Vakfı da aynı sebeplerden dolayı
kurulmalıdır. Bu tür vakıflar arasında birlikler kurulabilir.
Bu vakıflar, bu suların ortak kullanılmasını sağladığı gibi aynı
zamanda su ve denizlerin kirlenmesini önler. Vakfın hisse senetleri satılır ve
139
medhal
Bulunduğunuz yerlerde devletlerinizin sadık vatandaşları olunuz.
Bizim oralardaki elçilerimiz olunuz. Ülkelerinizin yönetimine karşı
çıkmayınız. Ama o ülkelerde yaşayamayacaksanız ülkemize göç ediniz.
Bizden oralarda bir medet ummayınız. Bu ''Yurtta sulh, cihanda sulh''
ilkesine uygundur. Bu nedenle Marmara Bölgesi silahsız bölge iken sonra bu
hüküm kaldırılmıştır. Adalar silahsız bölge iken Yunanlıların buraları
silahlandırılmasına karışılmamıştır. Türkler beş yüz milyondur. Ama Türk
vatanı sadece bugünkü Türkiye'dir. Biz Türkiye diye bu toprakları anlıyoruz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
tüm halklar ortak edilir. Devletler de vergilerden yararlanır. Türkiye
komşuları ile olan önemli anlaşmazlıklarını bu oluşum ve yeniden
yapılanma içinde çözebilir. Halkların ortak çıkarları devletleri barışa
zorlayacaktır. Karşılıklı vize ve gümrükler kaldırılacaktır.
“HALKLARININ”
İstiklal Savaşını Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti yapmıştır.
Meclise Anadolu ve Trakya’nın Müslüman halkları katılmış ve Türkçe
konuşmuştur. Lozan’da Türkiye Türk ve Türk olmayanlar olarak değil
Müslim ve gayrimüslim olarak katılmışlardır. Yani, Müslümanlar vardır,
karşısında ise Hıristiyanlar ile Museviler bulunmuştur. Mustafa Kemal Türk
milletini aşağıdaki şekilde ilan etmişti: a) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı
olmak, b) Türkçe bilmek, c) Müslüman Olmak, d) Türküm demek.
medhal
140
Bir milletin oluşması şartı aynı din birliği içinde olma değildir. Ama
Türkiye Cumhuriyeti Devleti din birliği içinde oluşmuştur. İstiklal Savaşı
Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yapılmıştır. Türkiye’deki halkları
birleştiren din birliği olmuştur. Dolayısıyla Mustafa Kemal bu realiteyi
gördüğü için, Türklük için İslam’ı şart koşmuştur. 1924 Anayasasında
azınlıkların da vatandaşlık bakımından Türk oldukları düzenlenmiştir.
İslami olmayan bu anlayışın laiklik ilkesi içinde çözümlenmesi
gerektiğini düşünüyoruz. Diyoruz ki, azınlık haklarından vazgeçmeleri şartı
ile gayri müslimler de Türk’türler. Bugün yeryüzünde Türkiye’den başka
halkları Türk olan bir devlet yoktur. Dolayısıyla bizim Türk kelimesini ad
olarak kullanmamızda bir mahzur yoktur. İstiklal Savaşı Türklük üzerinden
yapılmıştır. Türkiye kelimesi zaten bu durumu ifade etmektedir.
Türkler bir ulustur. Arapça karşılığı Kavimdir. Uluslar boylara
ayrılır. Boy kelimesinin Arapça karşılığı şa’bdır. Ulus ülkede, boylar ise
illerde oturur. Boylar da obalara ayrılır. Arapça karşılığı kabiledir. Kabileler
bucaklarda otururlar.
Bundan önceki anayasalar da ulusun oluşması için boylara ve
obalara yer verilmemiştir. Oba dilleri ile neşriyat yapmak yasaklanmıştır. Bu
uygulama başlangıçta doğru kabul edilebilir, ulusun oluşması için şart
olabilir. Bugün artık ulus oluşmuştur. Herkes Türkçe bilmektedir. O halde
halkların kendi özgürlüklerine kavuşmaları milli birlik için gereklidir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Türk halkı boylardan, boyların halkları da obalardan oluşur.
Dolaysıyla Türkiye’de yalnız bir halk değil halklar vardır. Bu sebeple bu
kelime ilave edilmiştir. Bu halklar il halklarıdır. Kendi dilleri vardır, okulları
vardır ve yayınları vardır.
Türk Halkları yerine, Türkiye halklarını tercih edenler vardır. Bu
takdirde Türkiye Cumhuriyeti Devleti yalnız toprak birliği temeline
oturtulmuş olacaktır. Diğer dört unsur unutulmuş olacaktır. O zaman, yeni
bir cumhuriyet kuruyoruz demektir. Kanla kurulan kanla yok olur. Bir devlet
kendisini başka devletlere peşkeş çekemez. Yeni cumhuriyetin kurulması
için yeni bir istiklal savaşına gerek vardır. Bize göre, boyların üstünde bir
ulus vardır. Boyların birliği ile kavim-ulus oluşur. Türkiye ulusal bir
devlettir. Sadece toprağa dayalı bir devlet değildir.
Ulus devlet olacak, ulus dilleri olacaktır. Bu nedenle biz Türkiye
kelimesi yerine Türk kelimesini tercih ediyoruz. Türk olmak için Müslüman
olma şartını kaldırıyoruz. Buna karşı biz, din mensuplarının Kur’an’a ve
İslamiyet’e cephe almamalarını şart koşuyoruz. Aynı zamanda
Hıristiyanlığa, Museviliğe hatta Hinduizm ve Budizm gibi dinlere karşı da
cephe almamaları gerektiği görüşündeyiz.
Dinsiz olmak serbesttir. Ama din düşmanı olmak serbest değildir. Bu
da ulus olmamız için şarttır. Devlet olmamız için şarttır.
Bu kelimeler çok tartışılmalıdır. Kürtlerin bağımsızlık istemeleri
farklı, azınlık statüsünü istemeleri farklı, yukarıda anlatılan ve kurulmak
istenen bucak ve il düzeni istemeleri farklıdır. Türk kelimesini kullanmak
istememeleri halinde mecliste temsil olunamazlar, Türk ordusunda yer
alamazlar ve Türk üniversitelerine katılamazlar. Türk halkları kelimelerini
kabul etmeleri ve yukarıda anlatılmış olan düzen içinde yer almaları halinde
Türk Ulusu’nun varlığı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığı ve
bütünlüğü devam etmiş olacaktır.
141
medhal
Üçüncü bin yıl uygarlığı bize göre ulus devletlerden oluşacaktır.
Avrupa tek devlet olamaz, olmayacaktır. Sovyetler Birliği dağılmıştır. Çin
ile Hindistan benzer durumla karşılaşacaktır. ABD de eyaletler bağımsız
devletler olacaktır. Kanada ve Meksika’nın katılması ile ABD birliği
oluşacak ama bu birlik tek devlet olmayacaktır. Avrupa Birliği gibi devletler
topluluğu olacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
''YURT''
Bir toprağın ''yurt'' olabilmesi oranın imar edilmesi yani altyapısının
yapılması ile mümkündür. Bu altyapının da vakıflar yoluyla işletilmesi
gerekir. Türkiye Türkler tarafından imar edilmektedir, imar edilmesine de
devam edilecektir. İmar planlamaya dayanır. Türkiye için ileriye yönelik
planlamalar yapılacaktır. Planlamaya uyulacak ve ülke yazboz tahtasına
döndürülmeyecektir.
Medeniyetlerin ömürleri bin yıldır ve başlangıç yılı Miladi doğum
yılıdır. Demek ki, yaşadığımız çağ yeni medeniyet başlangıcıdır. Yeni
medeniyetin temeli Hac Yoluna yani İpek Yoluna dayanacaktır. Avrupa'dan
gelen Hac Yolu Asya'dan gelen Hac Yolu ile birleşip güneye gidecek,
Afrika'ya oradan kol gelecektir.
medhal
142
Türkiye'nin bundan sonraki bin yıllık bir planını yapmalıyız. Hac
Yolunu çizmeliyiz ve orasını ülkemizin sınırları dışına çıkarmalıyız. Bütün
insanlığın böyle yapmasını istemeliyiz. Bu yerlerin savunmasını Türkiye
yapacak ama iç yönetimi ve güvenliği oralarda kurulacak vakıflara
bırakılacaktır.
Ayrıca bir asırlık plan yapılacaktır. Bir asır değişmeyecek bölgeler arası
yollar çizilecektir.
On yıllık planlar yapılacak ve on yıl içinde değiştirilmeyecektir.
Türkiye önce planlı ülke olacak, sonra da Türk halkı bu planı uygulayarak
ülkeyi imar edecek ve ondan yararlanacaktır.
Gelecekte komşu devletler birleşerek topluluklar oluşturacaktır.
Güney Amerika, Kuzey Amerika, Avrupa, Çin, Hindistan, Avustralya ve
Afrika toplulukları haline gelecektir. İç Asya (Orta Asya)'da ayrı topluluk
olabilir. Türkiye Avrupa, Afrika, Hindistan veya Orta Doğu'yu içine alan ve
eski Sovyetlerin de yer aldığı bir topluluğa katılabilir. Türkiye bu
seçeneklerini şimdilik dengede tutup kendisi bir topluluk sözleşmesini
hazırlamalıdır. Ondan sonra Türkiye'nin dünyadaki yeri belirlenmelidir.
Türkiye ne Avrupa ne Asya ne de Afrika toprağıdır. Hangi topluluk gelecek
bin yılın gelişmesine önce ayak uydurursa Türkiye orada yer almalıdır.
Türkiye Avrupa Topluluğu'nda her zaman yer alabilir. Ancak Türkiye
Avrupa Birliği'nde yer alamaz. Gelecek bin yıl uluslar devleti olacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Emperyal yönetim geleceğin dünyasında olmayacak, merkezi yönetim tarih
olacaktır. Avrupa daha demokrasi nedir, yerinden yönetim nedir, bunlardan
habersizdir.
''KURDUĞU''
Devletler iki grupta toplanır: Ülkesinin düşmanları ile savaşan,
halkına hizmet eden devlet; buna ''Adil Devlet'' diyoruz, meşru devlet
diyoruz. Diğeri ise ülkesinin düşmanları ile bir olup halkını sömüren
devlettir, buna ''Zalim Devlet'' diyoruz.
Tartışılabilecek ikinci konu ise Türkiye'nin kurduğu devletler
Anadolu halkını sömürmüş müdür, yoksa Anadolu halkına hizmet mi
etmiştir? Bu soruyu kabul ettiğimiz varsayımlarla cevaplayacağız:
ADİL DEVLETİN KRİTERLERİ
Bir devletin adil devlet olup olmadığına karar vermek için bazı
ayıraçlar koyabiliriz.
-Birincisi, devletin ömrüdür. Zalim devletin ömrü uzun olmaz. Bunun
en açık örneklerine yirminci asırda rastlandı. Hitler, Mussollini, Stalin,
Çavuşesku gibi zalim hükümdarların devletleri ne kadar yaşadı?
-İkincisi, devletin içinde değişik halkların uzun zaman birlikte
yaşamalarıdır. Adil düzen varsa barış içinde değişik halklar uzun süre
birlikte yaşar ve birbirleriyle savaşmazlar, yoksa birbirlerini yerler.
143
medhal
Görülüyor ki, devletin tek ayıracı kuvvettir. İktidarsız devlet olmaz.
Türkler, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet hükümeti bin yıla yakın bir
zaman Türkiye'de hakimdir, çünkü, kuvvetlidir. Bin yıldır bu ülkede devleti
kuran Türklerdir. Bu hakimiyeti hemen hemen hiç kaybetmemişler.
Yabancılar Anadolu'yu üç defa işgal etmişlerdir. Moğol istilasında Selçuklu
Devleti yıkılmış, fakat, Moğollar bir yönetim kuramamışlardır. İkincisi
Timur istilasıdır. Bu istila Osmanlıları yıkacak derecede sarsmıştır ama
Anadolu'da devlet otoritesini kuramamıştır. Üçüncü ise I. Dünya Savaşı'dır.
Osmanlıları yıkmışlar, ancak onlar da Türkiye'de yeni bir otorite
oluşturamamışlardır. Anadolu hep Türklerin hakimiyetinde kalmıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
-Üçüncüsü, halklar arasında işbölümü doğması sayesinde değişik ırk,
din ve soyda olanların kendi görevlerini yapmış olmasıdır.
-Devletin adil olduğunu gösteren dördüncü kriter, halkın oluşturduğu
vakıf kuruluşlardır. Devlet yatırımları her toplulukta vardır. Özel
sektör yatırımları da kendi çıkarları için her toplulukta vardır. Vakıf
kuruluşlar ise ancak adil devlet içinde olabilir. Halk refah içindedir ki,
yatırımlar yapıyor. Halk devletine güveniyor, inanıyor ve seviyor ki
vakıflar kuruyor. Çünkü halk devlet ile kamuyu bir görür.
medhal
144
Selçuklu ve Osmanlıları bu kriterlerle ele aldığımızda kendilerini
eski devletin devamı kabul eden birkaç devletten biri Türkiye'dir. Bin yıl
kesintisiz hüküm sürmek sanıldığı kadar kolay değildir. Selçuklu ve
Osmanlılarla birlikte değişik kavimler Anadolu'ya gelmişlerdir. Ayrıca
Anadolu'da da değişik kavimler yaşıyordu. Türkler ne Anadolu halkını
asimile etmeye çalıştılar ne de sınıflara ayırıp kastlar yarattılar. Halkları
kendi hallerine serbest bıraktılar ve yerli halkı İslamlaşma konusunda da
zorlamadılar. Yerli halk ziraatı ve sanayiyi iyi biliyordu. Türkler ise
çobanlığı ve savaşı iyi biliyordu. Ülkenin imarını yerli halk, korumasını da
Türkler yapıyordu. Dağlarda Türk yörükleri hayvan otlatıyor, et üretimi
yapıyordu; yerli halk ise toprakları ekip biçiyor, kentlerde sanayi üretimi
yapıyordu. Kışın hayvanlar ovaya iniyor, kalkan ekin tarlalarında otluyor,
tarlaları ottan temizliyor ve ayrıca gübreleyip yazın yaylalara çekiliyordu.
Böylece işbölümü oluşmuş düzen kurulmuştu. Bin yıl böyle birlikte yaşandı.
Türkler Anadolu'ya gelirken, Anadolu yerlileri ve kilise Türklerle bir
oldu. Çünkü Bizans İmparatorluğu yaşlanmıştı, ülkede güvenliği ve adaleti
sağlayamıyordu. Bizans Devleti eşkıya olmuştu. Türkler buraya adil devleti
getirdiler.
Anadolu Selçuklular ve Osmanlıların vakıf müesseseleri ile
donatılmıştır. Kervansaraylar hala varlıklarını korumaktadırlar. O zaman
yapılan köprüler hala faal durumdadır. Türkler, gerçekten Anadolu'da adil
bir devlet kurmuşlardır. Elbette yaşlandığı zaman bu adalet bozulmuş,
yaşlanması nedeniyle medeniyetleri çökmüş ve Batı dünyasından geri
kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmak için önce milliyetçilik fikirleri
sokulmuş ve ateizm inancı yayılmaya çalışılmıştır. Sonunda kendi
ihanetlerinin korkusu ile ülkeyi terk edip gitmek zorunda kalmışlardır.
Onları kışkırtanlar o gün yanlarında olmamışlardır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bizim tek hedefimiz vardır. O hedef Türkiye'de ''Adil Düzen''in
kurulmasıdır. Adil Düzen'in ne olduğu bu esas maddede ortaya konacaktır.
Atalarımız, ikinci bin yıllarını adil devlet düzeni içinde geçirdiler. Adil
devlet kurarsak III. bin yıl da bizim olur.
Bahtiyarız, çünkü, Türk halkı ve yöneticileri Adil düzen anlayışı
içindedirler. Çatışma Adil Düzen'e karşı oldukları için değil; Adil Düzen'in
nasıl kurulacağı konusundadır. Hedef birdir. Farklı yollar önerilmektedir.
Hedef bir olunca eninde sonunda birleşme olacaktır.
Büyük bir ümit ve inançla ümit ediyoruz ki, gelecek dünyada Adil
Düzen'i en erken Türkiye kuracaktır. Bununla beraber biz bunları kaleme
alırken sadece Türkiye için almıyoruz. Dünyadaki her kavim bu
çalışmalardan yararlanabilir. Tercümelerin yapılarak yayınlanacağından ve
bu vesileyle de insanlığa yararlı olacağımızdan ümit varız.
Anadolu'da tek bir ulusun oluşması için bin yıllık bir geçmişe ihtiyaç
olmuştur. Bugün Türkiye'deki nüfusun kahir ekseriyeti Türk’tür. Bu bir ırk
birliği değildir; tarih, din, coğrafya ve töre birliğidir. Anadolu'nun fethinden
bugüne kadar güdülen hedef dindir. Din ideali Türk ulusunu oluşturmuştur.
Bu tarihi geri çevirmemiz mümkün değildir. Dünya bunun böyle olduğunu
kabul etmiştir. Birbirimizi kandırmamıza gerek yoktur. Kıbrıs'ta
soydaşlarımız vardır ve biz de onlar için savaştık. Bosna'da bizim
soydaşlarımız vardır. Neden onların hukukunu Ruslar korumadı da biz
koruduk? Oysa Bosnalılar Slav ırkındandır.
III. bin yıla kadar böyle gelinmiştir. Geçmişte her türlü siyasi
faaliyet dine dayanıyordu. Hindistan'daki savaş nedir? Niçin Pakistan ve
Hindistan birbirinden ayrılmıştır? Bugün SSCB’nin yıkılmasında
Moskova'daki kilise baş etken olmuştur. Sosyalizm tüm halkları eşit saymış
145
medhal
''ULUSUYLA''
Bir ulus toprak edinerek ve bir devlet kurarak varlığını sürdürür.
Türkiye Cumhuriyeti böyledir veya herhangi bir nedenle devlet kurulur ve
uzun zaman bir devlet içinde yaşanır. Bu devlette yaşayanlar zamanla
birbirleriyle evleniyorlarsa tek ulus haline gelirler. Anadolu'daki Türk ulusu
böyle oluşmuştur. Buna karşılık, SSCB ve ABD uygulamaları tek millet
oluşturamamıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ama Kafkasya'yı üç, Orta Asya'yı beş devlete ayırmıştır. İki milyona da bir
devlet, 200 milyona da bir devlet kurulmuştur. Niçin? Müslüman ile
Hıristiyan halklar arasında ayırım yapılmış ve böyle düşünülerek çifte
standart uygulanmıştır.
Denilebilir ki, bu yanlışlar zamanla yapılmış, biz yapmayalım ama
elimizde değil. Laik olduğumuzdan Müslüman değiliz diye İslam ülkeleri
uzun süre dışladılar; Hıristiyan değiliz diye Avrupalılar dışladılar. Biz
kurulduğundan beri tecrit edilmiş bir ülkeyiz.1950'den beri Avrupalıların
oyuncağı halindeyiz. Onların eşiğinde bekliyoruz ama bu hiçbir şey
değiştirmemektedir.
medhal
146
O halde ne yapmalıyız? Geçmişte İslamiyet ile bir millet haline
geldik. Bize önce; ''Dini bırakalım, ulus olalım; Müslüman değil,
Türkçüyüz'' dendi. Sonra milliyetçi olmaya başlayınca da; ''Bu nasıl olur,
Türkiye'de Kürt yok mu?'' dendi. Birçok sorun çıktı. Bu sorunlar
çözülemeyince şimdilerde Türkçülükten vazgeçilmeye karar verildi. ''Peki
ne olalım?'' denince ''Atatürkçü olun'' denilmeye başlandı. ''Ona da razıyız''
denilse, bu defa da ''Hakimiyet-i Milliye''ye ilkesi gereği Avrupa Birliği'ne
girilemeyecektir. ''Kuvva-yı Milliye''ye kabul edersek, NATO'dan çıkmamız
gerekecektir. ''Vahdet-i Kuvva''ya inandığımız takdirde, tüm yabancı
sermayeyi kovup devlet sermayesini yüceltmek zorunda kalacağız. O zaman
''laiklik'' deyip takiyye yapacağız, Hanefi Mezhebinde İslamcılık yapacağız.
Elbette bundan sonra da; ''Bu çağ dışı kalmış düşüncelerle olmaz''
diyecekler. Londra müzelerinde muhafaza edip istedikleri zaman piyasaya
sürdükleri Rıza Nur Hatıratı gibi silahlarla onu da yıkacaklar.
''Peki biz neyiz?'' diye bir soru yöneltsek; ''Hiçsiniz, yok olun!''
diyecekler. Hedef budur. Türkiye'de Kürtçü-Türkçü, Alevi-Sünni, Kemalist–
anti Kemalist ve laik–anti laik çatışmaları Türkiye'yi bölüp parçalamak
içindir. Bütün çaba bunu başarmak içindir. Biz bunun şuuruna ermiş kişiler
olarak, hiçbir kampa katılmıyoruz. İsteyen istediği kampta yer alsın. Biz her
kesimle diyaloga, birliğe ve dostluğa hazırız.
Geçmiş geçmiştir, biz onun varisiyiz ama suçlusu değiliz. Biz
gelecekten sorumluyuz. Bir çocuk, katil babanın çocuğu olabilir. Babasını
inkar etse de o katilin çocuğu olmaktan çıkamaz. Hiçbir çocuk babasının
yaptığı cinayetlerin cezasını çekmez. Çocuk kendi yaptıklarından
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sorumludur. Geçmişimiz ne ise onu ortaya koyuyor, atalarımızın mirasına
sahip çıkıyoruz ama varsa suçlarını ve hatalarını sürdürmüyoruz.
Ulus dediğimiz zaman devlet ve bölge merkez birlikleri bir olacak,
ortak para olacak, yüksek öğretim Türkçe yapılacaktır. Hukuk dilleri resmi
Türkçe ile olacaktır. Ordu birliği olacak ve her Türk askerlik yapacaktır. Her
bölgede bir ordu bulunacak ve herkes kendi bölgesi dışındaki bir bölgede
askerliğini yapacaktır. Böylece her ordu tüm ülkenin ortak ordusu olacaktır.
Dış savunma ve dış ilişkiler devlet çapında olacak, iller doğrudan doğruya
147
medhal
Bu açıklamalar gösteriyor ki, ''ulus'' deyince bu kavramın iki yönü
vardır. Biri geçmişidir, değiştirmemize imkan yoktur. İkincisi geleceğidir,
buna yön verebiliriz. Biz geleceğin tamamına değil de, ömrümüz kadar etki
edebiliriz. Bununla beraber uygun bir çözüm ortaya koyarsak, o asırlar boyu
sürer. İşte biz şunları söylüyoruz: Türk ulusunun mazisi İslam dinine
dayanmaktadır. Ona hizmete dayanmaktadır. Ama Türk ulusunun geleceği
dine dayanmayacaktır. Türk ulusunun geleceği Yeni Anayasal Düzen (Adil
Düzen) içinde ''Yurtta sulh, cihanda sulh'' ilkesine dayanacaktır. Herkes
istediği dinde yaşayacak ve istediği kadar değişik kültür etkinliği içinde
olacaktır. Yani hak ve hürriyetlerini koruyacaktır. İşte devletimiz bu hak ve
hürriyetlerimizi korumak için var olacaktır. Yasaklar sadece birlik ve
bütünlüğümüzü ve Adil Düzenimizi bozacak hareketlere karşı konacaktır.
İdealimizi kısaca tekrar vurgulamak gerekirse; ''Dili Türkçe, merkezi
Ankara, bayrağı al zemin üzerinde beyaz ayyıldız ve marşı İstiklal Marşı
olan Türklerin Türkiye'de kurduğu, ulusu ve ülkesiyle bölünmez bir bütün
olan Türkiye Cumhuriyeti, insanlık içinde yerinden yönetime saygılı,
çoğulculuğu esas alan demokratik, laik, liberal ve sosyal, hakemlerden
oluşan tarafsız ve bağımsız yargının güvencesinde bir hukuk devletidir.'' Bu
ideale inanmış halklardan oluşan topluluk ''Türk Ulusu''dur. Ben Türküm
diyen herkes Türk’tür. Ulus bunlardan oluşur. Bu Türkiye'deki Türk
ulusudur. Diğer ülkelerde yaşayanların kendi devletleri vardır. Zamanla ayrı
ulus olabilirler. Bununla beraber Türk vatandaşı olmak için Türk olmak
gerekmeyecektir. Türklük devlet için gereklidir. Türkiye'de yaşamak için
vatandaş olmak yeterlidir. Türkiye'de herkes Türkçe bilmek zorundadır.
Aksi takdirde Türkiye vatandaşı olamaz ama bu başka dil öğrenmeye mani
değildir. İller başka dil konuşabilir, ortaöğretimi bu dille yapabilirler.
Bucaklarda ayrı dil konuşabilir ve ilköğretimi kendi dilleri ile yapabilirler.
Yönetim yerinden yönetimdir, bu nedenle ortak savunmada görev almak
zorundadırlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
dış ilişkiler kurmayacaktır. İşte ulusun bütünlüğü budur, bölünmezliği de
budur.
''ÜLKESİYLE''
Bir insanın nasıl ruhu ve bedeni varsa devletin de halkı ve toprağı
vardır. Halk örgütlenince ulus; toprak imar edilince de yurt haline gelir ve
ülke olur. İmarın temel dayanağı yollardır, altyapıdır. Elektriği, suyu, yolu,
haberleşmesi gerçekleşmiş bir bedenin kan ve sinir damarları gibi ulaşım ve
haberleşme ağları kurulmuş olan toprak bölünmez bir bütün olur. Bunun gibi
halk da il, bucak ve ocaklar şeklinde yerleştikten sonra ilmi, dini, mesleki ve
siyasi dayanışma ortaklıkları ile örgütlenmiş ve ilmi, dini, mesleki ve siyasi
ehliyetlere dayalı olarak işbölümü yapmışlarsa bu da ulusun bölünmez
bütünlüğünü gösterir.
medhal
148
Aynı devlette yaşayan bir halk nasıl bin yıllık zaman içinde ulus haline
gelirse, bir devletin toprakları da zamanla imar edilerek ülke haline gelir.
Türkiye bin yıllık tarihi içinde imar edilmiş, böylece Türk ulusunun ülkesi
haline gelmiştir. İstiklal Savaşı ve Lozan Antlaşmaları ile son şeklini almış
ve bir bütünlük olmuştur.
İnsanlık tarım döneminde sanayi dönemine geçmiş; fakat, ülkemiz
bu gelişmelere uygun olarak ülkesini imar edememiştir. Bu eksiğin
giderilmesi için imar çalışmaları istenen hızda olmasa da sürdürülmektedir.
Ülke bir bütünlük içinde imar edilmelidir. Bu imarda takip edilmesi gereken
kural bizce şu olmalıdır:
Her bölgenin, gerektiğinde kendi kendine yaşayabilecek bağımsız
ekonomik bir düzeni olmalıdır. Bunun nedeni, bir gün ülke dış saldırılar
sonucu baskı altına alınırsa kendini uzun zaman savunabilsin. Bunun
yanında her bölge ulusun başka bölgesindeki çocukları tarafından
savunularak kesinlikle ülke bütünlüğünü korumak gerekir. Ülke bütünlüğü
devlet yollarının çok gelişmiş bir şekilde tesis edilmesi ve buralarda
seyahatin çok ucuz olması ile mümkündür.
Ülke bütünlüğünün başka bir uygulaması da tüm vatandaşların
bölgelerde kurulan işyerlerinin bütün Türk halkına açık olmasıdır. Herkes
dilediği bölgedeki fabrikalara gidip çalışabilir. Böylece bütünlük sağlanmış
olur. Burada belirtmemiz gereken başka bir husus ise işyerlerinin
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sınıflandırılmasıdır. Küçük işletmeler köylerde kurulmalıdır. Küçük
işletmelerde en çok on kişi çalışabilir. Küçük işletmeleri bucaklar
kredilendirmeli ve genel hizmetini yapmalıdır. Vergiyi de o köye hizmet
götüren bucak almalıdır. Bir bucağın tüm halkı kendi köylerinin tamamında
serbestçe çalışma hakkına sahip olmalıdır.
Orta ölçekli işletmeler ilçelerde kurulmalıdır. Bunlar en çok 100 kişi
çalıştırabilecek işletmeler olmalıdır. Kredi ve genel hizmetleri bağlı
oldukları illerden alırlar ve vergileri hizmet götüren illeri toplar, onların
geliri olur. İlde yaşayan herkes ilin dilediği ilçesinde iş yeri kurabilir ve
istediği işyerinde çalışabilir. Bu kural il bütünlüğünü sağlar.
Büyük işletmeler bölgelerde kurulmalıdır. Büyük işletmelerde en
çok bin kişi çalışabilir. Büyük işletmelere krediyi ve genel hizmeti devlet
verir, vergilerini devlet toplar. Ülkede yaşayan herkes ülkenin istediği
herhangi bir bölgesinde büyük işletme kurabilir veya işletmede çalışabilir.
Bu kural ülke bütünlüğünü sağlar.
''BÖLÜNMEZ''
Bölünmezlik örgütlenmeye ve mülkiyete mani değildir. Bölünmezlik
aynı ulaşım veya haberleşme kaynaklarından yararlandırmama veya
yararlanmama anlamındadır. Bir evin sahibi vardır. Kimse onun içine girip
mülkiyet iddia edemez. Ancak evin yolu, elektriği, suyu, kanalizasyonu,
ısıtması, havalandırması, telefonu ve gazı gibi birçok altyapı hizmetleri ise
müşterektir. Bundan hiçbir ev mahrum edilemez. Eğer mahrum edilirse
bölünmezliği ortadan kalkar. Ev ocak içinde, ocak bucak içinde, bucak il
içinde, il ülke içinde ve ülke insanlık içinde bölünmezdir. Yani bunlardan
her biri altyapı ve kamu hizmetlerinden yararlanır, demektir.
149
medhal
Nihayet kıta merkezlerindeki illerde her devletin bir ilçesi olmalıdır.
Buradaki işletmeler krediyi ve genel hizmeti insanlık organizasyonundan
almalıdır. Üstün işletmeler buralarda kurulur. Üstün işletmeler daha çok
insanlığın güvenliğini ilgilendiren konularda kurulan işletmelerdir. Bütün
insanlar buralara gelip istedikleri yerlerde işletme kurabilir veya bu
işletmelerde çalışabilirler. Bu yeryüzünün insanlık için bir bütünlük teşkil
ettiğini gösterir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Ocaklar bucak içinde köyler, bucaklar il içinde ilçeler, iller devlet
içinde bölgeler, devletler kıta merkezleri aracılığı ile birbirleriyle ilişkiler
kurarlar. Bölünmezlik, sosyal ve ekonomik haklardan ve ödevlerden hukuk
düzeni içinde yaralanmasının kesilemeyeceği ilkesine dayanır. Bölünmezlik,
çıkan ihtilafların hakemler yoluyla halledileceğine ve dayanışmanın içinde
infaz edileceğine delalet eder.
''BÜTÜN''
Bölünmez ile tavsif edilen ''bütün'', bölündüğü takdirde parçaların
fonksiyonlarını yerine getiremeyeceğini vurgulamak içindir. Bu bölünmez
bütünlük sadece hukuki değildir; aynı zamanda belli çokluğun ifadesidir. Bir
şey çok küçük veya az olursa, varlığını tamamlamamış olur. Çok büyük
olursa da kendisini koruyamaz ve parçalanır.
medhal
150
Buna fizikten bir örnek verebiliriz: Gökyüzünde milyarlarca yıldız
vardır. Güneş de bunlardan biridir. Yıldız veya güneş çok küçükse yeryüzü
gibi olur. Sıcaklığını koruyamaz, soğur, kabuk bağlar. Eğer çok büyükse
üretilen enerjiyi dışarı atamaz ve patlar. İşte yıldızın yıldız olarak
kalabilmesi için mutlaka belli sınırlar içinde büyüklüğünü koruması gerekir.
Başka örnek de canlılardan verilebilir: Hücre küçükse yeterli
fonksiyon gösteremez, büyümeye çalışır. Daha büyükse bu defa da kendisini
besleyemez, yaşlanıp çöker ve ölür. Hücre belli büyüklükte kendi varlığını
sürdürmek zorundadır.
Bu kritik büyüklük topluluklar için de geçerlidir. Çok küçükse
topluluk olmaz, çok büyükse bu defa varlığını koruyamaz. Acaba bu
büyüklük ne kadar olmalıdır?
Tabiata onlu sistem hakimdir. Parmaklarımızın sayısı ondur. Birçok
bitkinin taç ve çanak yaprakları beşerlidir. İncir yaprağı beş parçalıdır. DNA
zinciri on basamaklıdır.
Biz de topluluğu onlu sistem içinde düşünüyoruz. Ocak on aileden,
köy on ocaktan, bucak on köyden, ilçe on bucaktan, il on ilçeden, bölge on
ilden, devlet on bölgeden, kıta on devletten ve insanlık da on kıtadan oluşur.
Taban olarak seçeceğimiz sayı aile içinde tespit edilmektedir.
Normal bir aile karı-koca ve bir çocuktan oluşur. Büyük aile ise karı-koca,
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
çocuklar ve anne babalardır. Bunlar da çoğunlukla on sayısını geçmezler.
Demek ki, normal bir aile en az üç, en çok on kişiden oluşmaktadır.
Tabii bu sayıların altında veya üstünde de aile olabilir. Bunlar
normal ailenin dışındadır. Bir ailenin ortalama nüfusu ise beş kişidir. Annebaba ve üç çocuk ideal ailedir. O halde toplulukların ortalama nüfusları beş
sayısının onar katları olacak, asgari için üç sayısının katları alınacak, azami
nüfusları içinde onun katları alınacaktır. Bütünlükten kasıt bunların dışına
çıkmamadır.
Bir devletin nüfusu asgari 30 milyon, azami 100 milyondur. Bu normal
devlettir. Elbette bunların dışında da devletler vardır. Ancak onlar normal
büyüklükteki devletlerden büyük değildir. Türkiye ortalama nüfusa ve
ülkeye sahip bir devlettir. Bundan dolayı bölünmez bütündür.
Göçleri kabul edeceğiz, doğumları artıracak ve sağlığımızı
koruyacağız ama 100 milyonu aşmayacağız. Bunu ancak göç vermekle
yapabiliriz. Mensup olduğumuz Türk ve İslam aleminin toprakları çok
geniştir. Komşu ve yakın komşularımızın toprakları çok, nüfusları azdır.
Bugün dünyada sanayi devrimi öncesi yerleşme usulü devam ediyor.
Tarım döneminde ziraatın temeli su idi. Nereye yağmur yağıyorsa, nerede
sulama imkanı varsa, nerede iklim ılıman ise oraya iskan ediliyordu. Oysa
bugün bunların hiçbiri problem değildir. Problem güneş ve topraktır. Su ve
diğer hususlar ise teknoloji tarafından çok kolay çözülmektedir. Yeraltı
sularından, suni yağmurdan, kışın yağan yağmurları toplamak suretiyle
barajlardan ve sularının damıtılarak borularla taşıma yoluyla denizlerden
yararlanmak mümkündür. Hatta seralarda kendi suyunu arıtarak defalarca
kullanma imkanı vardır.
151
medhal
Peki, Türkiye'nin geleceği için ne söylenebilir? Yeni anayasamızın
değişmez hükmü gereği bu bölünmezliğe sadık kalmak zorundayız. Bunu
göç almamak ve nüfus çoğaltmamak şeklinde mi düşünmeliyiz? Böyle bir
politika devleti statik hale getirir ve çökertir. Biz göçleri kabul etmeliyiz ve
nüfusumuzu hızla arttırmalıyız. Ancak nüfusumuzu 100 milyondan yukarıya
da çıkarmamalıyız. Yeni anayasamız bir taraftan çağın üstüne çıkmak için
bizi zorluyor, diğer taraftan ''bölünmeyin'' diyor. Hukuk düzeni içinde
kalabilmemiz için bunu çözmemiz gerekir. Nasıl çözeceğiz?
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İşte bu problemleri çözen devletler gelecekte bol bol göç verme
imkanına sahiptir. Bu Batılılar için kolay değildir. Çünkü onların gidecekleri
yerlerde hoş karşılanacakları şüphelidir. Ama Türkler için böyle bir problem
yoktur. Bu dost ülkelerle anlaşarak oradaki toprakları ihya etmek karşılığı
yarısını bizim halkımıza verebilir, halkımız için siteler kurarız ve sonra bu
siteler o devletin birer bucak veya ili olur. Bu onların gelişmeleri için de
gereklidir. Bu yolla dünyada zulüm gören Türk veya Müslümanları
kurtarmış oluruz. Artık verimini kaybetmiş ve şimdilik çölleşmiş bulunan
eski yerleşim yerlerini de halka zulmedenlere bırakırız.
Bakalım boş topraklar onların ne işine yarayacak?
Bizim her önerimizi de şu kriter vardır: Problemler kredi ile
çözülmelidir: Devlet için kredi imkanı sonsuzdur. Bir tehlikesi vardır, o da
enflasyondur.
medhal
152
Krediyi öyle vermeliyiz ki, enflasyon olmasın, para değerini korusun. Bunun
için krediyi emeğe vermemiz yeterlidir. Çünkü kredi alanlar üretirler ve aynı
zamanda tüketici olurlar. Paraya ihtiyaç nüfusa göredir. Şartlar uygunsa
gelişme artan nüfusla orantılıdır.
Bizim görüşümüze göre, başlamakta olan yeni bin yıl, yeni teknoloji
ile yaşanacak, tarım insanlığın gıda ihtiyacını karşılayacaktır. Sonra
denizlerin planktonunda, mikro organizmasından gıdalanma teknolojisi
gelişecektir. İnsanlar denizlere göç edecek, daha ilerde güneş enerjisinden
doğrudan gıdalanma teknolojisi gelişecek ve insanlar güneş sistemine göç
edecektir. Daha sonrada hidrojen enerjisini doğrudan gıda olarak kullanma
teknolojisini bulup yıldızlar arasına göç vermeye başlayacaklardır. Bu
nedenle nüfusun artmasından korkmamalıyız. Sorunlarımızı dünyaya
gelecek olanlara mani olmak şeklinde değil, yeni imkanlar bularak
çözmeliyiz.
Sibirya, Kırgızistan, Arabistan, Libya gibi ülkeler, ülkelerini bölüp
bütünleştirmeli ve kendi ülkelerini buradan temin ettikleri zenginliklerle
imar etmelidirler. Türkiye bunlara önder ve yardımcı olmalıdır. Batı
dünyasının problemi ise Allah iledir. Allah'ın haram kıldığı aşağıda sayılan
haramları helal hale getirmişlerdir:
1. Aileyi yok edecek cinsi ilişkiyi serbest bırakmışlar, çok evliliği
yasaklamışlar, böylece fuhşun doğmasına sebep olmuşlardır. Bir
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
taraftan nüfus azalmakta ve dejenere olmakta, diğer taraftan cinsel
hastalıklar çoğalmaktadır.
2. Ekonomide faizi serbest bırakarak tekelleri oluşturmuşlar, böylece
halkı işçi ve işveren diye sınıflara ayırmışlar ve bütünlüğü
bozmuşlardır.
3. Mali ve siyasi kuvvetin üstünlüğünü esas almışlar, hak ve hukuk
anlayışını bertaraf etmişlerdir. Ekseriyet sistemi aldatmacası ile
insanlığı sömürmüşler, yerinden yönetimi tam anlamıyla bir türlü
kavrayamamışlar, merkezi yönetime saplanıp kalmışlardır.
4. Merkezi yönetimi koruyabilmek için manevi değerleri yok
saymışlar ve dinlerle ve ailelerle savaşa girmişlerdir.
İşte bu hastalıklarından dolayı Batı çökmektedir. Avrupa birliğini
kursa bile kendini kurtaramayacaktır. Bundan kurtulması için Batı
dünyasının şu kararları alması gerekir:
2) Gümrükleri ve giriş-çıkışları tek taraflı olarak kaldırmalı.
3) Faizsiz kredi sistemi ile kendi ülkelerinin refahı dışında bütün
dünya ile birlikte kalkınmayı ve refahı paylaşmayı kabul etmelidir.
4) Tam bir laiklik anlayışı ile yönetim dinlere karışmamalı ve bütün
dinler devlet yönetiminde eşit etkiye sahip olmalıdır. Ateizm olmamalı ama
ateistlerin de hakları korunmalıdır.
Görülüyor ki, Yeni Anayasal Düzen (Adil Düzen)in çözümleri
sadece Türkiye'ye ait değildir; bütün insanlık içindir. Adil Düzen bütün
insanların tek olan Tanrılarının düzenidir. Bütünlük tek Tanrı'ya inanmakla
sağlanır. İnsanlar bu Tanrı'yı zorla değil; laiklik ilkesi içinde kendi rızaları
ile kabul etmeli ve hiçbir baskı altında tutulmadan ibadet edebilmelidir.
Bunu yapabildikleri oranda bütünlük içinde olacaklardır.
Unutmayalım ki, bütünlük hiçbir zaman benzerlik demek değildir. Tam
tersine birbirine benzemeyen varlıklar işbölümü içinde birbirlerine muhtaç
153
medhal
1) Serbest ilişkiyi yasaklamalı, aileyi korumalı, yaygın olan çok ve
karışık hukuk dışı ilişkiler yerine çok evliliğin hukuki alt yapısını
kurmalıdır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hale gelirler ve kendi istekleri ile birlikte yaşamayı tercih ederler. Bütünlük
ile demokrasi ve laiklik arasında böylece denge kurulur.
Aslında demokrasi ve laiklik farklılaşmayı, liberallik ve sosyalizm
ise bütünleşmeyi ifade eder. Yeni Anayasal Düzen'in esas maddesindeki
devletin iki vasfı demokratiklik ve laiklik farklılaşmayı, liberallik ve
sosyallik bütünleşmeyi sağlayan mekanizmalar olarak yer alır.
Bir kanunun yorumu yapılırken kelimelere öyle manalar verilmelidir
ki, mana verilmiş olan kelimeler birbirlerini bütünleyebilsinler. İşte biz,
anayasada yer almış değişmez ilkelere böyle manalar vermeye çalışıyoruz.
Elbette başka şekilde manalar verilebilir. Yorumlar ve çözümler geldiğinde,
bizden daha iyi manalar verilmiş ise büyük bir memnuniyetle verilmiş olan
manaları elbette kabul eder ve savunmasını yaparız.
medhal
154
İşte Müslümanlık ve kafirlik! Hakkı gördüğü zaman kabul edene
müslim, etmeyene kafir denmektedir. Tanrı varsa ve varlığını biliyorsa
inanmayan kafirdir. Tanrı yoksa ve yokluğunu biliyorsa o zaman da Tanrı'ya
inanan kafirdir. Savcılarla, cezalarla, ordularla, hakimleri seferber ederek ne
Tanrı var olur, ne de yok olur. Bir gerçek vardır ki, tarihte hep Tanrı'ya
inananlar galip gelmişlerdir. Yirminci yüzyıl bunun en açık tanığıdır. Zorla
insanları dindar yapmak ne kadar bütünlüğü bozarsa, zorla insanları ateist
yapmak da aynı derece bütünlüğü bozar.
Din ve laiklik hem fikridir hem de fiilidir. Yaşama geçtiği zaman
önce hukuk onları cezalandırarak geri çeker. Bu fikir sahasında iken değil;
yaşama geçtikten sonra cezalandırmadır. Fikirler suç olmaz ve mahkum
edilemez. Yanlış fikirler olmadan doğru fikirler ortaya çıkmaz ve gelişemez.
Eğer bağımsız ve tarafsız yargının gücü yetmezse o zaman örfi idare ilan
edilir ve askeri yönetim fiili duruma son verir. Sivil yönetim gerektiği halde
sıkıyönetimi ilan etmiyorsa sorumluluk sivillerindir. Hakem halktır ve
seçimlerle sorumlulara gereken dersi verecek odur. Hiçbir zaman fikir
bazında iken kimse suçlanamaz ve parti kapatılamaz. Yargı tarafsız ve
bağımsız ise ve kararları uygulanıyorsa sıkıyönetim getirilemez.
Sıkıyönetim ilan edilmişse ordu başka şekilde müdahale ile hükümeti
düşürmez.
Ordu ne hükümete müdahale edebilir; ne de parlamentoya
dokunabilir. Parlamentoya dokunmak, milli iradeye dokunmak, demektir.
Ordu işgal orduları durumuna düşer.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Askerler MGK kanalıyla ancak tavsiyelerde bulunabilir. Bu tavsiye
içinde sıkıyönetimin ilanı da söz konusu olabilir. Hükümet başkan
tarafından düşürülmelidir; ancak, bu düşürme dışarıdan veya kapitalistlerden
gelen tezgahlarla olmaması için devletin bağımsız yargıya göre
yönetilmesinde zorunluluk vardır.
Ülkemizin toprakları, bir devletin vasat toprakları içindedir. Ancak
Yeni Anayasal Düzen (Adil Düzen) tüm insanlığa hitap ettiği için genel
çözümlerin getirilmesi gerekir. Bu geçiş anayasasında değil de, kesin
anayasada ele alınacaktır.
Geleceğin Türk ulusu, bugün Türkiye'de yaşayan ve ''Ben Türküm''
diyen bütün halkların karışımından oluşacaktır. Bunlar geçmiş bin yıl ile
Türk adını aldıklarına göre bu devletin daha bin yıl Anadolu'ya sahip
olacaklarını ve adlarını koruyacaklarını tahmin ediyoruz. Gelecek bin yıl
toprak mücadelesinden çok; halk göçleri dönemi olacaktır. Geniş topraklar
parçalanacak, yeni devletler kurulacak, nüfusları az olan devletler birleşip
tek devlet olacak, Türkiye ise ülke bütünlüğünü koruyacaktır.
Devletler de canlılar gibidirler. Göçleri kabul ederek kendi
bünyelerini dinamik hale getirirler, göç vererek de nüfuslarını dengelerler.
Böylece insanlık birbirinden ayrı, kendi kültürleri içinde gelişecek devletler
155
medhal
''TÜRKİYE'DE''
Türkiye kelimesi Türk kelimesine Arapça nispet takısı takılarak
üretilmiş bir kelimedir. Bu tür çoğaltma yer adı olarak Batı'da da
kullanılmaktadır. Arapça’dan geçmiş olabilir. Türkçede de kullanılmaya
başlanmıştır. Türk ülkesi anlamındadır. Böylece Türk Devleti'nin adı
coğrafya adı ile adlandırılmıştır. Bugünkü hudutların içinde bulunan Trakya
ve Anadolu topraklarına Türkiye denmektedir. Türkiye'deki topraklarda
değişik kavimler yaşadılar. M.Ö. 3500 yıllarından beri meskun olduğunu
bildiğimiz bu topraklarda önce Sümerlerin akrabaları yaşıyorlardı. Bunlar
Türk soyundandı. Sonraları ise Hititler yaşadı. Bunlar daha çok Hint-Avrupa
ırkıdır. Daha sonraları yine Türk ırkı gelip yerleşti. Traklar, Türklerle akraba
olabilirler. Akatlarla Etrüskler Kafkas ve Balkan ırklarıdır. O halde
Anadolu'ya herhangi bir ırkın adını vermek mümkün değildir. Şimdi kimin
elinde ise o ulusun adını vermek en doğru bir adlandırmadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ile çeşitlenecek, ayrıca karşılıklı ilişkiler ve göçlerle birbirini aşılayacak ve
canlılığın değişmez kanunu ile kendisini yenileyecektir.
Son beş yüzyıldır ateizme doğru giden yol, yirminci yüzyılda bu
gidişe son verememiştir. Şimdiye kadar Tanrı, bilimden çok, hislerle
anlaşılmaya ve anlatılmaya çalışılmıştır. Bundan sonra Tanrı bilimin konusu
olacaktır. Tanrı güneş kadar aşikardır, ama ruh kadar da görünmezdir. Ruh
da güneş de ilmin konusudur. Tanrı'yı ilmin konusu olmaktan çıkaracak bir
şey gösterilemez.
Bununla dinsizliğin biteceğini ve savaşların sona ereceğini
söylemiyoruz. Savaş da, küfür ve dinsizlik de dünyanın sonuna kadar devam
edecektir. Ancak insanlar daha aydınlık bir ortamda küfrü ve savaşları
seyredeceklerdir. Kafirlerin zalimler olduğunu bilim ortaya koyacaktır.
İmanın İslam ve barış olduğu bilim kitaplarında denenmiş olarak yer
alacaktır. Silahın beyinlere hükmedemeyeceğini insanlar tarihten
öğreneceklerdir. İstenen düzenin güven ile hürriyetin dengesi ile
kurulacağını çocuklarımız daha on yaşına geldiklerinde öğreneceklerdir.
medhal
156
Devletimizin adının bir taraftan bir coğrafya adı olması, diğer
taraftan bu coğrafyaya bir ulus adı verilmiş olması Türk Devleti'nin ana
yapısını oluşturacaktır. Türkiye Devleti ulusa dayalıdır. Ancak bu ulus, ırka
değil, dine de değil, coğrafyaya dayanmaktadır. Bunun pratik çözümü
Türkiye'de yaşayan ve ''Türküm!'' diyen herkes Türk’tür.
Türkiye'de yaşayan Türk halklarının kendi kültür ve dilleri içinde il
çapında bağımsız yaşamalarına imkan verileceği gibi, Türkiye'de Türk
olmayanların vatandaş veya konuk olarak yaşayabileceğini de ifade
etmektedir. Bazı şeyler vardır ki, Türkiye Devleti kurulurken tartışmasız
kabul edilmiştir. Kimse Türkiye sözüne ve Türk bayrağına itiraz etmemiştir.
Bunun iki sebebi var: Batılılar Osmanlıları parçalamak için ulusçuluk
yapmış ve bunu başarmışlardı. Dozaj fazla gelmiş olacak ki, bugün Osmanlı
topraklarının tamamında birçok bağımsız devlet kurulmuştur. Bu devletler
gittikçe güçleniyorlar. Batılılar bu nedenle bir asırdan fazladır empoze
ettikleri ulusçuluk kavramına birden bire fren yapamamış ve Türkiye
kelimesi kabul görmüştür.
Türkiye kelimesinin hoş karşılanmasının diğer bir sebebi de Osmanlı halkı
hanedana bağlı idi ve hanedan da Türk’tü. Halk ve devlet Osmanlılıkla
Türklüğü eşleştirmişti. Dolayısıyla Türkiye halkları bunu yadırgamadılar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İstiklal Savaşı'nda tüm Anadolu Müslüman halkı Anadolu Hükümeti'nin
yanında yer aldı ve Büyük Millet Meclisi'ne üye gönderdi. Tüm Anadolu
Müslüman halkı silahlanarak Anadolu Hükümeti'nin yanında savaşa katıldı.
Türk Anadolu Müslüman esnafı malları ile Kuvayı Milliye'yi destekledi. Din
adamları destekledi. Subaylar destekledi. Milli Mücadeleye karşı çıkan bir
ırkçı veya mezhepçiyi görmüyoruz. Çerkez Ethem de sadece İsmet Paşa ile
olan şahsi ihtilafından dolayı Rumların yanına geçti. Ama Anadolu'daki
Çerkezler onun yanında yer almadı. İstiklal Savaşı'ndan sonra da hiç kimse
tarafından Türkiye sözü yadırganmadı.
Türkler için cumhuriyet yabancı bir kavram değildir. Çünkü
İslamiyet'te ilk dört halife seçimle yönetime gelmişti. Müslümanlar onları
meşru halife kabul ederler ve diğerlerini mütegallibe görürler. Yani gayri
meşru iktidar sayarlar. Sünniler mütegallibe de olsa iktidarı ele geçirene ve
meşru hareket edene itaat edilmelidir, geliş ne şekilde olursa olsun meşru
davranan iktidar meşrudur, diyorlar. Şiiler ise mütegallibe meşru hareket
etse de itaat edilmez, görüşündedirler. Olsa olsa takiyye yapılır. Sünnilerde
takiyye yoktur, hicret vardır. Hicret için takiyye caizdir.
Batılı cumhuriyetler, demokrasi ile birlikte anlaşılmıştır. Yani bir
fazla oya sahip olmak, haklı olmak için yeterlidir. Batılara göre güçlü kim
ise kuvvetli odur. Güç de insan sayısı ile belirlenir. Kim çok oy alırsa o
iktidarın sahibidir. Batı'nın bu cumhuriyet anlayışı sonra terk edilerek yerini
sadece iktidarın hanedan dışından seçilmesine bırakmıştır. İngiltere krallık
olduğu halde demokratiktir diyerek cumhuriyet kelimesi ile demokrasiyi
birbirinden ayırmıştır. Türkiye'de ise cumhuriyet demokrasi olarak
157
medhal
''CUMHURİYET''
Cumhuriyet kelimesi Arapçadır. Açık anlamına gelen cehr sözünden
türemiştir. İslami literatürde kahır çoğunluk anlamındadır. Bir taraftan
sayılamayacak bir çokluk varken diğer taraftan belli birkaç kimsenin yer
aldığı durumlarda kahir ekseriyetin olduğu tarafa ''cumhur'' denir. Batı'da
özellikle Fransa'da krallık kaldırılmış ve yerine halk yığını devleti
yönetmeye başlamıştır. Halk tarafından seçilen başkanlarla yönetilen
devletlere cumhuriyet denmiştir. Babadan oğula geçme kuralı dışında devlet
başkanının belirlenmesi cumhuriyet yönetimi olarak belirtilir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
anlaşılmış ve demokrasi kelimesi 1946'lara kadar kullanılmamıştır. Çünkü
cumhuriyet halk yönetimi, kitle yönetimi şeklinde anlaşılmıştır.
Türkiye'de cumhuriyete Batı'daki gibi bir anlam yüklenmemiştir.
Kendi tarihinden gelen etimoloji ve anlayışı içinde kullanılmıştır. Batı'daki
respublikten iki temel farkı vardır. Bunlardan en önemlisi cumhuriyetin,
demokratik yönetimi de içermesidir. Sadece başkanların haneden dışı
usullerle getirilmiş olması yeterli görülmemiştir. Çünkü cumhuriyet
başkanla ilgili hüküm değil, halkla ilgili hükümler içermektedir. Kahir
çoğunlukla yönetmek anlamına gelmektedir. Bu nedenle Türkiye Devleti'nin
vasıfları içinde demokratiklik de anayasamızda sayılmıştır. Batı'da seçimler
kimin daha güçlü olduğunu tespit etmek için yapılır. Bu güç ya siyasi güç
olur, o zaman sosyalizm var demektir. Halkı korkutup % 99 oy alırsanız
devletiniz yönetim şekli onlara göre cumhuriyettir. Seçim kampanyasında
bol para harcar ve halkı açlık ile korkutursanız, gücünüzü göstermiş ve fazla
oy toplayarak yani halkı açlıkla fazla korkutarak iktidar olursunuz.
medhal
158
Cumhuriyeti kuranlar başlangıçta cumhuriyetin gereklerini yerine
getiremediklerinin farkındaydılar. Yani cumhuriyeti antidemokratik olarak
anlamışlar, sadece cumhuriyete birden geçilemeyeceği ilkesi içinde anti
cumhuri uygulamalar yapmışlardır. Bunu 1924 ve 1930 demokrasi
denemeleri göstermiştir. 1946'da çok partili sisteme bizzat askerler
tarafından geçilmiştir. İnönü, Çakmak ve Karabekir yönetiminde iken çok
partili düzen kabul edilmiştir.
Cumhuriyet kelimesinin Batı demokrasilerinden üstün tarafı, bir
fazlanın diğerlerini yönetmesini içermemesidir; kahir çoğunluğun yönetime
katılmasıdır. Bunun için Batı'da geliştirilmiş çoğunluk sistemi, Türkiye'nin
cumhuriyet sistemine uymaz. O halde başka usuller getirilmelidir.
Batı'da bunlar için teoriler geliştirilmiştir. Bu da çoğunluk sistemi
yerine nispi sistemdir. Bu yönetim şeklini meclislere kadar getirmişler;
ancak, daha iktidara taşıyamamışlardır. Fakat son zamanlarda Avrupa'da
koalisyon hükümetleri yürürlüktedir. Yani halk cumhura gitmeye
zorlanmaktadır. Cumhuriyet kelimesi ise herkesin parlamentoda temsil
edilmesini yeterli görmez, iktidarda da büyük çoğunluğu temsil etmesini
önerir. Batı nispi temsil sisteminin yanında yerinden yönetim ilkesini de
getirmiştir. Gün geçtikçe merkezi yetkiler yerel yönetimlere
devredilmektedir. Cumhuriyet kelimesi bunu da içermektedir. Merkez,
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
taşranın iç işlerine karışamaz. Herkes kendi işini kendisi görür. Merkez
sadece ortak işleri görür ve onu da nispi sisteme göre yapar. İşte
cumhuriyetin anlamı budur. Batı dünyasında Türkiye'nin cumhuriyetine
doğru bir gidiş vardır.
Dışarıdan borç alınmamalıdır. Kendi ekonomik gücümüzle
kalkınmalıyız. Uluslararası kredileşme yapılabilir. Biz onlara TL'yi borç
veririz, onlardan dolar veya avro borç alırız. Diğer taraftan onlar ülkemizde
yatırım yapabilirler, biz de onların ülkelerinde yatırım yapabiliriz. Devlet
borçlanmaz, hukuk dışı bir garanti veremez. ''Hakimiyeti Milliye''
anlayışımız bunu gerektirir. Özelleştirme yerine özerkleştirmeden yanayız,
cumhuriyet kelimesinden bunu anlıyoruz.
Cumhuriyetin diğer bir anlamı da tekellerin önlenmesidir. Çünkü
tekel yönetimin veya üretimin halk tarafından, yani cumhur tarafından değil
de, azınlık tekeller tarafından yapılmasıdır. Bu nedenle, tekele götürdüğü
için faiz cumhuriyet yönetimine aykırıdır. Bu nedenle gelir vergisi de tekele
götürdüğü için cumhuriyete aykırıdır. Bu tekelleşme yalnız ekonomi ile
ilgili değildir; dindeki, ilimdeki ve yönetimdeki tekelleşmeyi de içerir.
Cumhuriyet tekelleşmelerin tümüne karşıdır.
Cumhur kelimesi aynı zamanda demokrasiyi de içerir. Halkın kendi
kendine cumhura katılmasıdır. Arapça olan kelimenin etimolojisi şöyledir:
159
medhal
Bizim burada işaret edeceğimiz husus şudur: Türkiye'de cumhuriyet
yönetimi 1920'de başlamış,1923'de ise adı konmuştur. İnkılaplar yapıldıktan
sonra sağlıklı bir cumhuriyet anlayışına doğru gidilmiştir. Sonraları
Kemalizm’in ''Hakimiyet-i Milliye'' ilkesi terk edilerek Avrupa'nın
vesayetinde hareket edilmiştir. ''Kuvayı Milliye'' ilkesi bırakılarak
Avrupa'dan krediler alınmış ve ülke tekrar bağımlı hale getirilmiştir. Bunlar
yetmiyormuş gibi Batı'dan kopya edilen karmakarışık mevzuat ile kuvvetler
birliği kuvvetler ayrılığına dönüştürülmüştür ve ülke parçalanma tehlikesi ile
karşı karşıya bırakılmıştır. Oysa cumhuriyetin gereği yapılması gereken
kuvvetler ayrılığı değil, kuvvetler dengesi olmalıydı. Biz cumhuriyet
kelimesine uygun olarak insanlık içinde uluslararası işlerde uluslararası
anlaşmalara sadık kalmakla beraber iç işlerimizde tamamen bağımsız olma
ilkesini savunuyoruz. İsteyen ülkemizden göç edebilir. Ancak bu ülkede
kalıyorsa bizim anladığımız manada ve çerçevede insan haklarından
yararlanır. Milli hakimiyet budur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Çölde çobanlar develeri güder. Genel olarak çobanlar sürülerini birleştirir ve
aynı tarafa götürürler, böylece çobanlar hem arkadaşlık yapar hem de
sürülerin korunması daha kolay olur. Bununla beraber sürü kalabalıklaştığı
için otlaklarda ot yetmez olur. Bunun için kalabalıktan hoşlanmayan bazı
çobanlar, kendi sürülerini otu çok yerlerde otlatmak için sürüden ayrılır.
Bunların sayıları bellidir ve kim oldukları da bilinir. İşte bu birlikte sürüye
''cumhur'', diğerlerine ise ''tetra'' denmektedir. Burada görülüyor ki, baskı ile
bir araya getirilen ve muhalefete izin verilmeyen bir yönetim cumhuri
yönetim değildir. Kendi rızaları ile kahir çoğunluk oluşturmalıdırlar.
medhal
160
Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Sektör tekeli nasıl cumhuri yönetime
aykırı ise devlet tekeli de aynı şekilde cumhuri yönetime aykırıdır. Ancak
sermaye tekeline devlet tekeli tercih edilebilir. Bazı yerler vardır ki, tekel
olmak zorundadır. Yollar, elektrik nakil hatları böyledir. Kamu hizmetleri,
sağlık hizmetleri, yargı hizmetleri elbette özel sektöre bırakılamaz. Ancak
burada da tekel önlenmelidir. Bunun için teminatlı ehliyete sahip kamu
hizmetlileri halka hizmet verirler. Aynı hizmeti görenlerin sayısı on
civarında olmalı ki rekabet olsun. Halk kimi isterse onun hizmetini tercih
etsin. Hizmet eden ücretini halktan değil, kamudan alır. Böylece kamuda da
birlik bozulmadan tekel önlenmiş olur.
Cumhur kelimesi barajı içermektedir. Yönetim büyük çoğunluk
tarafından nispi temsil ve yerinden yönetim ilkesiyle sağlanacaktır. Büyük
çoğunluğun dışında kalan azınlık ise yönetime katılmayacaktır. Peki bunun
oranı ne olmalıdır? Topluluklarda baz sayı on sayıdır. Bizdeki onbaşı,
yüzbaşı, binbaşı sözleri bunlara delalet eder. On sayısı en küçük iki asal
sayısının toplamı ve çarpımıdır. 3+7=10'dur.2x5=10'dur. Kendisinden küçük
başka asal sayı da yoktur. Ellerimizin on parmak oluşu ile biliyoruz ki,
kainat onluk sisteme dayanır. Bizde sosyal sayımızı onlu sisteme
dayandırıyoruz. Bunu yerel bölümleri yaparken uyguluyoruz. Ayrıca sosyal
gruplarda da uyguluyoruz. Bölünmelerde ortalamasını beş alıp asgarisini üç,
azamisini on yapıyoruz. Sosyal gruplanmalarda ise ortalamasını on alıp
asgarisini beş, azamisini yirmi yapıyoruz. İki tarafa da baraj koyuyoruz. Bir
sosyal grup oluşturmak için en az % 5 oy almak gerekir. Bir sosyal grup %
20'den fazla oyu değerlendiremez, % 20'den fazla oyu için mecliste temsilci
bulundurmamalıdır. Kamu hizmeti yapmak için, örneğin doktorluk veya
hakemlik veya muhasiplik bir ilçede en az yirmide birinin hizmetini
yüklenmiş olması gerekir; en çok da beşte birinin hizmetini yüklenebilir. %
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
5'lik asgari, % 20'lik azami baraj kamu hizmet tekelinin önlenmesinde de
gözetilir.
Demek ki, biz cumhuriyeti kendi etimolojisi içinde ele alıyor ve ona
göre kurumlaştırıyoruz. ''Türkiye Cumhuriyeti'' özel addır. Türkiye'deki
Türk Devleti'nin adıdır. Dolayısıyla birlikte düşünmek gerekir. Anayasanın
birinci maddesinde ''Türkiye Devleti'nin idare şekli cumhuriyettir'', diyor. Bu
adı kullanmakla bunu da ifade etmiş oluyoruz. Biz cumhuriyet kelimesini
sadece ad olarak değil de, anlamı ile birlikte anlıyoruz.
Dinlere göre Allah var, melekler var, cin var, şeytan var, dolayısıyla
insan öncesi varlığın da manası vardır. Ancak yine dinlere göre görünür
kainatın hakimi insandır. Göklerde insan vardır. Bulundukları yerlerin
hakimidirler. Yeryüzünün hakimi ise Ademoğlu insandır. Yeryüzü insanlık
için yaratılmıştır. İnsanlık deyince ölmüş ve doğacak tüm insanları içine alır.
İnsanlar dediğimiz zaman da yaşayanları kastederiz. Bunun için
önereceğimiz anayasa maddesi şu şekilde olacaktır: “Yeryüzü tüm
insanlığındır. Yaşayanlar, atalarından miras alır ve yararlanarak
yaşarlar. Karşılığında imar ederek çocuklarına bırakırlar. İnsanların
yeryüzünü tahrip etmeye hakları yoktur.”
İşte burada önemli bir husus ortaya çıkıyor. İnsan hürdür ama bu
hürriyet başkalarının hürriyeti ile sınırlıdır. Bu da yetmez, ölmüş ataların da,
doğacak çocuklarının da hakları vardır. İşte insanlık hakları dediğimiz
zaman bunu anlıyoruz. Hiçbir kişi veya topluluk geçmiş ve gelecek
insanların haklarını tahrip etmeye hakları yoktur. Bu nedenle biz tek başına
ne insanlık haklarından bahsediyoruz, ne de Birleşmiş Milletler'den
bahsediyoruz.
161
medhal
''İNSANLIK İÇİNDE''
Kainat bundan on milyar yıl önce yaratıldı. Onun varlığını bugün
bilebiliyoruz. İnsan dünyaya yaklaşık elli bin yıl önce gelmiştir. Tüm
canlılar günlük yaşarlar. Hayvanların bilinçleri vardır ama hafızaları yoktur.
Hele muhakemeleri ile geri gidip kendilerinden önceki geçmişi bilemezler.
İleride olacakları da muhakeme ile bilemezler. Onlar acı duyarlar, o andaki
saldırılardan korkarlar ama gelecekte öleceklerini bilmezler. İnsan
olmasaydı on milyarlık tarih kimse tarafından bilinmeyecekti. Bir şey kendi
kendisini bilmezse, başkası da onu bilmezse o şeye var diyemeyiz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Birleşmiş Milletler derken, yaşayanların çoğunluğunu temsil eden
insanlar anlaşılır. Bu, insanların hürriyetini kısıtlar. İnsan hakları da
böyledir. Kim tespit edecek bu hakları? Biz ''...insanlık içinde...” tabirini
kullanıyoruz. Bu, kişinin veya devletin iç işlerine karışmak veya ulusal
egemenliği kısıtlamak anlamında değil, insanlık haklarına uymak
anlamındadır.
İNSANLIK HAKLARININ DAYANDIĞI KRİTERLER:
1) Herkesin ve her topluluğun hak sınırı başkalarının hak sınırıdır.
Kimse kimseye hükmedemez, hakim olmaz. Adalet, eşitlik ve kısas ilkesi de
bu ilke içindedir. Herkes kendisine yapılanı karşı tarafa yapma hakkına
sahiptir. Nefsi müdafaa da bu ilkeye dayanır. Savaşın meşruiyeti de buradan
doğar.
medhal
162
2) Hak ve hürriyetlerin sınırını hakemler çizer. Taraflar birer hakem
seçerler, başhakemi ise seçilen iki hakem ittifakla seçer. Böylece üç kişiden
oluşan mahkemenin kararına uyma zorunluluğu insan haklarının temelini
oluşturur. Hakemlik kişiler arasında geçerli olduğu gibi uluslararası hukuk
da buna dayanır. Hakem kararına uymayan insan haklarına saygısızdır.
İnsanlık onu korumaz. Bu nedenle eşkıyaların insan haklarında yeri yoktur.
3) Yeryüzü İnsanlığındır, onu bugün kullanmak ve işletmek hakkı
yaşayanlarındır. Nasıl çocuklar haklarını kullanamadıkları için velileri
kullanmakta ise benzer şekilde ölülerin ve doğacakların haklarını
kullanmaları mümkün olmadığı için onlara vekaleten yaşayanlar kullanırlar.
O halde kişilerin hak ve hürriyetlerini, sadece yaşayanların hak ve
hürriyetleri değil; ölülerin ve doğacakların hak ve hürriyetleri de sınırlar.
4) İnsanlık haklarının diğer temel kuralı şudur: Yeryüzü işgal ile
paylaşılır. Türkiye'de yaşıyoruz. Diğer ülkelerdeki haklarımızdan vazgeçtik.
Fransızların Fransa'yı, Türklerin de Türkiye'yi kullanma hakları vardır.
Birbirleri ile haklarını değiştirmişlerdir. Yoksa Türkiye yalnız Türklerin
değildir. Fransa da yalnız Fransızların değildir. Bu nedenle gümrükler
vizeler meşru değildir.
''İnsanlık içinde'' tabiri bizi birtakım yükümlülüklere götürmektedir.
Bunların başında anlaşmalara uymak yer almaktadır. Devletler anlaşmalara
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
uymak zorundadırlar. Bununla beraber bu anlaşma insanlık haklarına aykırı
olmamalıdır.
Bağımlılık anlaşması geçersizdir. Baskı yapılarak bir devletin iç
işlerine karışma anlamına gelebilen milli hakimiyet ilkesine aykırı
anlaşmalar yapılmış olabilir. İlk fırsatta o devlet bunları hükümsüz sayabilir.
İnsanlık bu davranışını tasvip eder. Bu nedenle Türkiye'yi bağımlılığa
götüren her türlü anlaşma batıl olup geçersizdir. Böyle bir anlaşma devleti
bağlamaz. Şüphesiz buna hakemler karar verir.
İnsanlık geliştikçe ve medenileştikçe tüm dünya devletleri arasında
daha sıkı ilişkiler doğacaktır. Ancak bu insanların bağımlılığı şeklinde değil;
tam bağımsızlık ve hürriyet için olacaktır. İnterpol teşkilatı tüm dünyayı
cehenneme çevirmiştir.
İnsanlık haklarını devletler birbirinin iç işlerine müdahale etmek için
kullanıyor. Bunlar bir devleti elbette bağlamaz. İnsan kendi yuvasına
döndüğü zaman ne kadar hürse topluluğa girdiği zaman o kadar kurallara
bağlıdır ve hürriyeti sınırlar. Bir devlet de kendi ülkesine döndüğü zaman ne
kadar bağımsız ve ne kadar hakim ise ülkesinin dışına çıktığı zaman da o
kadar bağımlı ve hakimiyeti kısıtlıdır, anlaşmalarının mahkumudur, hakem
kararlarının mahkumudur.
İnsanlık hakları uygulandığı zaman ülke içine girip çıkmak tamamen
serbest olacaktır. Eğer gümrükler ve vizeler konmuşsa seyahat veya göç
pasaportlara bağlanmış ise orada insan hakları diye bir şey yoktur, sadece
bazı kimseleri korumak ve bazı devletlerin iç işlerine karışmak için araç
olarak vardır.
Tek taraflı olarak gümrükler ve vizeler kalkmalı, sadece beyan
zorunluluğu getirilmelidir. Güvenlik beyanlara göre sağlanır; vergi kredi
karşılığı üretimden alınır; mallar vergiye göre sigortalanır, zorlama
yapılamaz.
163
medhal
Her bucak kendi içinde bulunan birini sürme veya çıkarma hakkına
sahiptir. Ancak onu yakalayıp teslim etme hakkına sahip değildir. Kişi
kendisi nereye giderse gitsin, onu takip etmek ve kovalamak insanlığa ait
değildir. Bugün ise merkezi kuvvet insanlığın hürriyetini kısmak için bir
baskı düzeni kurmuştur. Şimdi o baskı düzeni kendisi için adeta eşkıyalık
yapmaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Hukuk düzeninde ceza ancak fiil tamamlandıktan sonra verilir.
Sebeplere ceza verilmediği gibi fiil gerçekleşmemişse illetler de ceza konusu
olamaz. Silah taşımak ve üretmek serbesttir. Adam öldürmek suçtur. Esrarın
içilmesi suçtur, üretilip tüketilmesi suç değildir. Dolayısıyla suç işlenecek
diye tedbir alınamaz, kişilerin ve malların hareketi kısıtlanamaz, denetim
altına alınamaz. Hukuk düzeni suç işlenmesine sadece caydırıcılıkla mani
olur. Suçun işlenmemesi için müdahaleci tedbirler alamaz. Sokakta yürüyen
halka karşı polis kullanılamaz. Yürüyenleri tespit eder, suç işlemişlerse
cezalandırır. Zarar vermişlerse tazmin ettirir.
Devletin orduları vardır. Devletlerin bir araya gelerek ortak bir ordu
oluşturmaları yanlıştır. Eğer insanlık bir tek silahlı kuvvete sahip olsa denge
bozulur, cumhuri yönetim ortadan kalkar. Askeri birliğe hükmeden
tartışmasız bir güç olur ve denetlenemez.
medhal
164
İnsanlığın ortak bir organizasyonu olmalı; ancak, insanlık bunu
ilimde, ekonomide ve dinde yapmalı. Siyasette ise ancak paralı güvenlik
teşkilatı kurulabilir. Bir devletin içinde yaşayanlar, o devletin ordularına
katılıp savunma görevi almakla yükümlüdürler. Buna askeri yükümlülük
diyoruz. Askerlik yapmak istemeyenler de bedel ödeyerek savunmaya
katılmakla yükümlüdürler. Devlet böylece askeri güce dayanır. Oysa
insanlığın böyle bir ordusu yoktur. Kimse ne askerlik yapmakla yükümlüdür
ne de bedel öder.
Devlet nasıl bölgeler halinde organize olmuşsa insanlık da kıtalar
halinde organize olmalıdır. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Avrupa,
Afrika, Avustralya ile Çin, Hint ve belki de İç Avrasya birer kıta olarak
insanlığın faaliyet yeri olabilir. Hac yolları ile bu kıtalar birbirine
bağlanmalıdır.
Denizler de bu kıtalara bağlanarak bölüşülmeli. Denizlerin güvenliği kıta
merkezlerinden sağlanmalıdır. Bu görevi ise gönüllü-paralı askerler
yapmalıdır. Bunların gelirleri, buralarda seyreden gemilerden sağlanan
gelirlerden temin edilmelidir.
Devletin görevi dış saldırılara karşı ülkeyi savunarak aynı zamanda
ülke içi güvenliği de sağlamaktadır. Bunun için vergi alır, halkını askere alır.
Devletin asli görevi budur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İnsanlığın görevi ise cehaletle savaşmaktır. Çünkü insanların
karşısında duran en büyük düşman cehalettir. İnsanlık cehalet kalelerini
fethederek yücelmektedir. Bundan sonra böyle yücelecektir. Kıta
merkezlerinde ise araştırmalar yapılarak insanlığın emrine sunulur. İnsanlık
da bunları insanların hizmetine sunar.
İnsanlığın ortak bilim dili olmalıdır. Bu dil Arapça ve Latince
olabilir. Ortak bilimsel yayınlar bu dillerle kıta merkezlerinde yapılır.
Akademik kariyerler yani doktoralar buralarda verilmelidir. Bölgelerde
verilen hizmetlerin otoriteleri kıta merkezinde bulunur. Onların yaptıkları
teknik yönetmeliklerle hizmetler yapılır.
Devletin insanlık ile organik bağları olmalıdır. Her devlet insanlığın
bir hücresi gibi düşünülmelidir. Bu devletler iç işlerinde bağımsız olmalıdır.
İnsanlık adına hiçbir uluslararası organizasyon ülkenin iç yönetimine
karışamaz.
Aşağıdaki şartlar gözetilerek bağımsız bir devlet kurulabilmelidir:
a) Üst ehliyetli en az on kişilik başkanı seçilmiş bir kurucu grup
oluşturulmalıdır.
b) Kurulacak devletin merkezi belirlenmelidir.
c) Kurulacak devletin anayasası yapılmalı ve ilan edilmelidir.
d) Dünyadan kurulacak olan devlete göç edeceklerine dair taahhüt
alınmalıdır. Bu taahhütlerin yeterli olduğunda kıta merkezine başvurarak
165
medhal
İkinci bin yıldan önce insanlık toprakları savaşlar ile bölüşmüştür. İslamiyet
savaş hukukunu tedvin etmiştir. Uygulamalar fetvalarla yapılmıştır. Ancak
pratikte bunun tam başarılı olduğu söylenemez. Bundan sonra topraklar
hukuk düzeni içinde kalınarak da bölüşülecektir. Bunları şöyle
sıralayabiliriz: Nüfus yoğunluğu az olan ülkeler, nüfus yoğunluğu fazla olan
komşulardan göç kabul etmeli veya topraklarından onlara vermelidir. Bu
hususta tercih nüfus yoğunluğu az olan ülkenindir. Bunun dışında nüfusları
otuz milyondan az olan devletler, komşularıyla birleşmek zorundadır.
Nüfusları yüz milyondan yukarı olan devletler ayrılıp iki devlet haline
gelmek zorundadır. Şüphesiz bu kuralların uygulanması için hukuk
kaidelerine uyulacak, son karar daima hakemlerin olacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
devlet sınırının çizilmesini isterler. Devletin sınırlarını kendileri çizerler.
İnsanlık bu sınırlar içindeki halka tekrar sorarak plebisit yapar.
e) Aday ülkenin halkına yeni devleti kabul edip etmediği sorulur.
Kabul edenlerin sayısı ve göç edeceklerin sayısı otuz milyonu bulmuşsa
devlet kurulur. Otuz milyonu bulmamışsa o devlet kurulamaz, kurucular bir
daha böyle bir devletin kurulması talebinde bulunamazlar. Aynı sözleşme ile
de devlet kurulmaz. Yeni devletin kurulması bir başka devletin yıkılmasına
sebep olmamalıdır.
Göçlerin sadece serbest olması yeterli değildir. Her devlet
hakemlerin takdiri ile belirlenen fiyatla taşınmazı satın almak zorundadır.
Böylece göç fiilen gerçekleşir. Burada devletten alacaklı olur, istediği
devlette de borçlanır. Yani devlet devlete borçlandırılır. Takas sistemi
geçerlidir. Bunu toprakla ödeme hakkı da vardır.
medhal
166
Eğer bir kaba su konsa ve içine çay akıtılsa kabın tamamı sonunda
çaylı olur. Yeryüzü serbest bırakılırsa ideal bölüşme olur. Farz edelim ki,
tüm insanlar Türkiye'ye göçe başladılar. Bu Türkiye'deki aşırı nüfus hayat
seviyesini düşürür. Bu dışarıya göçe dönüşür. Böylece denge kendiliğinden
kurulur. Gümrük yok, herkes malı Türkiye'de satmak ister. Bunun
karşılığında da bir şey alır. Çünkü kimse bedava bir şey getirip bırakmaz. O
halde gümrüğe gerek yoktur.
Aslında ne gümrüğün ne de vizenin insanlığa ve ülkelere hiç bir
yararı yoktur. Sadece zararı vardır. Bu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. İki
örnekle bunu açıklayabiliriz: Türkiye'de üzüm üretiliyor. Bu üretimin
maliyeti ton başına elli yevmiye olsun. Ceviz de üretiliyor, ton başına
maliyeti yüz yevmiye olsun. Kırgızistan'da ise ters bir durum söz konusudur.
Ceviz için elli yevmiye yetmekte, üzüm ise yüz yevmiye ile üretilmektedir.
Gümrüklerin olduğu ülkelerde mübadele olmaz, dolayısıyla Türkiye'de ve
Kırgızistan'da iki yüzer yevmiye ile üçer ton, toplam altı ton üretim olur.
Oysa mübadele olsa dörder ton üretim yapılır ve sekiz ton elde edilir.
Böylece tüm insanlık refaha gider.
Türkiye'de üç tip insan vardır. Türkiye'nin iklimi ona uygun
gelmektedir. Ama bir kısım insan vardır ki, soğuk iklimden hoşlanıyor ama
izin vermediğimiz zaman gidemiyor. Bir kısım da sıcak iklimden hoşlanıyor
ama izin vermediğimiz için güneye gidemiyor. Bu insanlar sıkıntıdadırlar.
Göç serbest bırakılırsa, soğuk ülkede yaşamak isteyenler oraya göç ederler;
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
oradan ılıman iklime göç etmek isteyenler Türkiye'ye gelirler. Sıcak iklimde
yaşamak isteyenler güneye giderler ve orada ılıman iklimi isteyenler
Türkiye'ye gelirler. Böylece her ülkede oradan hoşlanan insanlar yaşamaya
başlar. Bu onları mutlu ettiği gibi üretim verimlerini de artıracağından
insanlığın yararınadır.
İnsanlık doğum kontrolleri ile insan neslini dejenere edeceğine
gümrükleri kaldırsın ve göçleri kolaylaştırsın. Böylece daha çok insanın
daha müreffeh şekilde yaşamasına imkan versin. Bunu yapamıyorlar, çünkü,
birkaç sömürücü tekelin gümrüklerden elde ettiği gelir bunu
engellemektedir.
Suriye'deki hurmayı Fransız firmasından alıyoruz. Bizim
koyunumuzu da Suriye et olarak Hollanda'dan alıyor. Devlet bu birkaç
sömürücünün hizmetçisi durumundan kurtarılmalıdır. Bunun için Güney
Doğu'da ordular besliyoruz, kaçakçı diye birçok insan öldürülüyor,
hapislerde çürütülüyor. Oysa koyunla hurmayı değiştirebiliriz. Suriye de biz
de zengin oluruz.
“İnsan haklarına saygılı” sözü yeterli değildir. İnsan haklarının
bekçisi olmak gerekir. İnsan haklarından kastın ne olduğu belirsizdir. İnsan
haklarını kim tespit edecek? Oysa “insanlık içinde” dendiği zaman
sözleşmelere saygılı, tabii hukuk anlayışı içinde hakemlerin kararlarına
saygılı, demektir. Görevleri de yerine getiren bir ifade elde edilmiştir. Bu
aynı zamanda bağımsızlığı da içerir. Çünkü, “insanlığa bağlı olarak” değil,
“içinde” ifadesi kullanılmıştır.
''YERİNDEN YÖNETİME''
Yeryüzünde hak sahibi ve yükümlü insandır, kişinin kendisidir.
Topluluk, devlet kişiler için vardır, onların ihtiyaçlarını gidermesi için
vardır. Bununla beraber, devlet yalnız yaşayanların varlığı için değil,
geçmişte yaşamış ve gelecekte yaşayacak olanlar için de vardır. Dolayısıyla
devlet bu yönüyle kişilerden öncedir. Yani topluluk ile kişi birlikte var
167
medhal
Mustafa Kemal, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” diyor. İşte bu
söylediklerimiz ilimdir. Onun ilkelerine yemin edenler, hani kulaklarınız
nerede? Heykellerinin önünde durmakla ve resimlerini öpmekle onun
ilkeleri benimsenmiş olmaz. İlkeler, resimlerde değil, cümlelerde yer alır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
olmanın iki yüzü gibidir, biri olmadan diğeri de olamaz. Bu nedenle hukuk,
kişi ile topluluk arasında denge oluşturur, biri diğerinin aleyhine
güçlenemez.
Savaş, kişinin kendi çıkarı ile topluluğun çıkarı birlikte tehlikeye
girdiğinde kişinin kendisini feda ederek topluluğu kurtarmasıdır. Bir hücre
bedenin dışına çıktığı zaman yaşayamaz. Hem beden ölür hem de kendisi.
Eğer hücre kendisini feda ederek topluluğu kurtarıyorsa zarar yarıya iner.
Burada bile çıkar paralelliği vardır. Asker savaştan kaçmak isterse komutanı
tarafından öldürülür, yaklaşımı konuyu açıklamaya yetmez. Bu yaklaşıma
göre, kişi burada kötü ölümden iyi ölümü tercih eder. Bu nedenle savaşa
devam etmek zorundadır. Ordular da kendisi öldürmezse karşı taraf onu
öldüreceğinden savaş bu mantık içinde sürüp gider.
medhal
168
Ancak bütün bu mantık savaş mantığıdır, askeri mantıktır. Hukuk ise
savaş mantığının bittiği yerde başlar. Savaşın olmadığı yerde hukuk vardır.
Savaş barış için vardır ve geçicidir. Hukuk düzeninde her kişi ayrı ayrı
topluluk kadar, devlet kadar önemli sayar ve hukuka riayet eder. Öyleyse
nasıl bir düzen isteyebiliriz? İki türlü mantık içinde hareket ederiz. Esas olan
topluluk ise topluluğun hukuku düşünülürken kişinin de hukuku düşünülür.
Kişinin hukukunu koruyan topluluk kendi hukukunu da korumuş olur.
Çünkü kişiler olmadan topluluk olmaz. Bu anlayış merkezi yönetimdir. Kişi
topluluğun kendisine verdiği haklar kadar hakka sahiptir. Kişinin hukuku
iğretidir. İstediği zaman onun hukukunu daraltır veya genişletir. Yani
gerçekte kişinin herhangi bir hakkı yoktur. Topluluğun kişiye verdiği atıfet
vardır. Kişi hürdür, ancak, mevzuatın müsaade ettiği oranda hürdür. Bu
hürriyet, topluluğun koyduğu mevzuata göredir. Mevzuatı da topluluk yapar.
Bu mevzuatın beş senede bir yapılan seçimle oluşmuş temsilciler tarafından
yapılmış olması, yöneticileri bunların seçmiş olması merkezi yönetim
sistemini değiştirmez. Sistemdeki görevli değişir sistem değişmez. Şimdi
yerinden yönetimi ele aldığımızda olaya tersinden bakacağız.
Önce kişi esastır, kendi varlığını düşünür. Ne var ki, kişi doğumdan
ölünceye kadar aile içinde yaşamak zorundadır. Küçükken, yaşlıyken,
hastayken yakınlarına muhtaçtır.
Aile karı-kocadan oluşur. Evlilik çocuk yetiştirme ortaklığıdır. İş
bölümü yapılmıştır. Kadın çocuk doğuracak, süt verip büyütecek; erkek ise
çalışıp evin nafakasını sağlayacak ve güvenliğini koruyacak. Bu işbölümü
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
erkeğin kadından daha eksik yaratılmış olmasından ileri gelmektedir. Çünkü
erkek çocuk doğuramıyor ve süt veremiyor.
Kadın kendine düşen hizmetleri tek başına veya çok yakınlarının
yardımı ile eksiksiz başarabildiği halde, erkek kendi başına nafaka temin
edememektedir. Çünkü insanlar üretimi kolektif yapmak zorundadırlar.
Artık tek başına üretim adeta imkansız hale gelmiştir. Ortak üretim ve
sonunda bölüşme için hukuk düzenine ihtiyaç vardır.
Hukuk düzenini oluşturmak için erkekler bucakları oluştururlar,
başkanları seçerler. Başkanlar anlaşmazlıklarda hakemlik yapar ve ortak
üretimin oluşmasını sağlarlar. Sonra bölüşme de hakemlerin kararları ile
olur. Böylece elde edilen ürün erkekler tarafından eve getirilerek tüketilir.
Bununla beraber kadın da erkek gibi üretim yapabildiği için kadınlar da
isterlerse kendi çıkarları için kolektif üretime katılabilirler. Yani erkekler
gibi bucak kuruluşunda etkin rol oynarlar.
Yeryüzünde insanlar serbesttir. Ancak anlaşanlar, bir araya gelir ve
bir ortaklık kurarlar, böylelikle kendi bucaklarını oluştururlar. İsteyenler
istedikleri bucakta yaşarlar. Bucak dışında kırlarda bile yaşayabilirler. Bu
şekilde yaşayan tam hürdür, onları bağlayan mevzuat da yoktur. Ancak ocak
içine girince, o ocağın sözleşmesine uymakla yükümlüdürler. Kişiler
ocaklarında istedikleri yaşamı kurabilirler.
Kolektif üretime katılmayan hiçbir mevzuata tabi değildir. Bucağın
mevzuatı ocakların içini, ocakların mevzuatı kişilerin kendi özel işlerini
sınırlayamaz ve tahdit edemez. Kişiler ancak diğer insanlarla ilgili
konularda, ocaklar da diğer ocaklarla olan ilişkilerde bucak mevzuatına
uymakla yükümlüdürler. İşte buna yerinden yönetim diyoruz.
Bucakların hukuk düzenini bozmak isteyen kişiler ortaya çıkabilir.
Bunu önlemek için il yönetimleri kurulur. İllerde jandarma birlikleri
oluşturulur ve iç güvenlik ihtiyaç halinde bununla sağlanır. İller de dış
saldırılara karşı kendilerini koruyabilecekleri önlemler alırlar. Bunun için il
169
medhal
Burada önemli olan; halk bucaklar için olmayıp bucağın halk için
olmasıdır. Bucakta mevzuatın sözleşme ile halk tarafından oluşturulmasına
imkan vermesi son derece önemlidir. Halk bucak yönetimine katılıp
katılmamakta serbesttir, kendi başına hayatı başarması halinde yönetime
katılmayabilir ve bucak içinde yer almayabilir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yönetimleri birleşip ordu oluşturmak zorundadırlar. Bu da devleti meydana
getirir. Devletler tek başlarına hareket ederek cehaletle savaşamazlar ve
ilerleyemezler. Bu nedenle “insanlığı” organize etmek gerekir. Burada
görülüyor ki, topluluk anlaşmalarla ve sözleşmelerle birlik oluşturur.
Bu sistem içinde merkezler, taşranın işlerine karışamıyor, sadece
taşranın kendilerine verdiği hizmetleri yapabiliyor. Merkez taşraya
emretmiyor; taşra merkezi istihdam ediyor. Buna yerinden yönetim diyoruz.
Merkezin yöneticilerini taşradaki temsilciler oluşturuyorsa
mutlakıyet diyoruz. O halde yönetimi dört şekilde sıralayabiliriz:
a) Mutlak Merkezi Yönetim: Merkez bir kuvvet oluşmakta, bu
kuvvet mevzuatı tedvin etmekte ve bu mevzuatla tüm halkı yönetmektedir.
Kişiler bu mevzuatın izin verdiği kadar hürdür. Bu yönetim sistemine göre,
esaret esastır ancak, mevzuatın izin verdiği sahalarda hürriyet vardır.
medhal
170
b) Demokratik Merkezi Yönetim: Mutlak merkezi yönetimin
aynısıdır. Mevzuatı merkez hazırlamakta, halk mevzuatın müsaadesi
oranında hür olmaktadır. Sadece merkezi kuvvet halkın beş senede bir
seçtiği temsilcilerden oluşur. Böylece merkezin mutlak hakimiyeti nispeten
hafifletilmektir. Yani mutlak merkezi yönetim ile demokratik merkezi
yönetim sistemi arasındaki farkı şöyle özetleyebiliriz: Demokratik merkezi
yönetim, 1500 gün mutlak merkezi yönetim gibidir, seçimin olduğu bir gün
ise yerinden yönetim gibidir.
c) Mutlak Yerinden Yönetim: Merkezi kuvvet merkezde oluşur,
merkezdeki mevzuatı merkez hazırlar. Ancak merkezin mevzuatı kişileri ve
alt kuruluşları ilzam etmez. Kişilerin merkezle olan ilişkilerinde ve alt
kuruluşların merkezle ve diğer kuruluşlarla ilişkilerinde merkezin
mevzuatına uyma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Gerek İslam geleneğinde
gerekse Roma geleneğinde yönetim tarzı bu idi. Türklerde ve Slavlarda
yönetim şekli bu idi. Yani merkez taşranın temsilcilerinden oluşmuyordu
ama merkez de taşranın iç işlerine ve iç yönetime katılmıyordu. Bu
devletlerin uzun zaman yaşamaları veya genişlemeleri bu sistemle mümkün
olmuştur.
d) Demokratik Yerinden Yönetim: Bu sisteme göre taşra kendi
işlerinde tamamen serbesttir. Kişiler ve yetkililer kendi işlerini kendi
içtihatlarıyla yaparlar. Merkez bunlara karışamaz. Ancak ortak merkezi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hizmet yerlerini serbest sözleşmelerle düzenlerler, merkeze temsilci
gönderirler, temsilciler merkezin mevzuatını hazırlarlar ve taşraya hizmet
ederler. Taşranın iç işlerine karışamazlar ve bağımsızlıklarını
kısıtlayamazlar. İşte demokratik yerinden yönetim sistemi budur.
Bu dört yönetim şeklinden hangisi tercih edilecektir? Bizim kabul
ettiğimiz sistemde, savaş halleri veya olağanüstü hallerde demokratik
merkezi yönetim sistemi uygulanacak, böylece devletin varlığı korunacaktır.
Barışta ise demokratik yerinden yönetim sistemi uygulanacaktır. Böylece
insan hakları korunacaktır.
Askeri mıntıkalarda ve askeri eğitim sahalarında demokratik merkezi
sistem uygulanacak, bunun dışındaki sahalarda ise olağan hallerde
demokratik yerinden yönetim sistemi uygulanacaktır.
Mutlakıyete dayalı yönetim sistemleri ise asla uygulanmayacaktır.
Zira yeni anayasamızın değişmez maddelerinden biri de “demokratiklik”tir.
''DEMOKRATİK''
''Demokrasi'' kelimesi, Batı kaynaklıdır. ''Demos'' halk; ''krasi''
varetme, yaratma, yönetme anlamlarına gelir. Türkçe tam tercümesi ve
karşılığı ''halk yönetimi'' demektir. Bu kelime Eski Yunan'da kullanılmıştır.
Daha önceki dönemlerde yönetim, peygamberlere veya soydan gelen
krallara aitti. Çarpışmada başarı gösterenin etrafında toplananlar, kendilerini
onun himayesinde güven altında bulurlar ve yönetimine girerlerdir.
Kendisinden sonra onun tavsiye ettiği kimselere itaat ederlerdi. Bu
vasiyetler genellikle varislere yapılırdı. Eski Yunan'da ise halk kendi işlerini
görüşerek karar almaya başlamıştır.
Esasen eskiden beri bu tür yönetim modeli vardı, bu yönetim şekli
uygulanmıştı. Devlet aşamasına gelmeden önceden halk bir araya gelir ve
konuları görüşürdü. Herkes kendisine göre sorunun çözümünü önerir, ittifak
sağlanmaya çalışılırdı. İtiraz eden olmayınca onun üzerinde karar kılınırdı.
Görüşmeler uzun sürünce bıkanlar dağılmaya başlar, sonunda kalanlar ittifak
medhal
171
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ederlerse o son karar olurdu; herkes de bu karara uyardı. Kararın alındığı
zaman mecliste bulunmamak mazeret teşkil etmezdi.
İlk topluluklardan beri insanlar uzlaşarak ittifakla karar alma usulünü
biliyorlardı. Bazen karar alamadıklarında birinin hakemliğini kabul
ederlerdi. Bu kabul ittifak olurdu. Sonra o konuda hakemin verdiği hüküm
geçerli hale gelirdi. Nizalarda ise birini bir, diğerini diğer taraf seçer ve
onlar sonunda bir sonuca varırlardı. Genellikle hakemler karara varmadan
dağılmazlardı, çünkü bu gelişme hakemlerin itibarını zedelerdi. İki kişinin
sözü bu bakımdan son derece etkin olurdu.
Bu bir kuraldır: Zamanla her toplulukta birkaç kişinin sözü dinlenir,
onların söylediklerine kimse karşı gelmez, böylece kolektif kararlar alınır.
Bu tür küçük topluluklarda herkes herkesi tanıdığı için gerek taraflar gerekse
karar verenler sosyal gözetim ve denetim altında olduğu için haksızlıklar son
derece az olur. Devlet aşamasına gelmeyen topluluklarda bu usul etkin
olmuştur.
medhal
172
Sonra Mezopotamya'da yerleşik hayat başlayınca savaşlar başlamış
ve başkanlar etkili olmaya başlamıştır. Mısır'da devlet aşamasına gelince
krallık dönemi başlamıştır. Orta Doğu'da İsrail Devleti kurulmuş ve Tevrat
hukuku gelişmeye başlamıştı. Tevrat'ın hükümleri de artık ihtiyaçlara cevap
veremez oldu. İşte bir taraftan Mezopotamya'da, diğer taraftan Mısır'da
eğitim gören İsrail oğulları güçlü İsrail İmparatorluğu'ndan sonra Batı
Anadolu'da Lidya devletlerini kurmuşlardır. Bundan etkilenen Egeliler yeni
bir düzen geliştirdiler. Bu düzen çoğunluk sistemidir. Aristokratlar
kararlarını ekseriyet sistemi ile yapmaya başladılar. Bunun sebebi
Yunanistan'da kölelerin yanında aristokratik sınıfta olmayan halkın
zenginleşmeye başlayıp aristokratik sınıfına kafa tutmaya başlamasıdır.
Aristokrat sınıf arasında çeşitli nedenlerle meydana gelen çatışmalar
halkı onlara karşı cesaretlendirmiştir. İşte aristokratlar yeni uzlaşma usulünü
aramışlar, sonunda “çoğunluk kararı” yönetimini benimsemişlerdir. Böylece
aralarındaki anlaşmazlıklara son verip zamanla yeni bir karar şeklini
geliştirdiler. Ne var ki, bu usul önce doğrudan temsili sistem idi. Yani herkes
herkesi yakından tanıyordu ve sosyal baskı denetimi hakimdi. Diğer taraftan
bütün halk katılmıyor, kararları ileri gelenler alıyordu. Alınan kararlar da iş
yapmaktan çok kendi sömürülerini sürdürmek için kullanılıyordu.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bu çoğunluk sistemi, Roma sitesinde uygulanmıştır. Roma
asilzadeleri (bunlar Roma vatandaşı idiler) tüm imparatorluğu idare ederken
çoğu kez çoğunluk sistemiyle yönetmişlerdir.
Çoğunluk sistemi Hıristiyanlığın etkisi ile Avrupa'da terk edildi.
İslamiyet’in Avrupa'yı batıdan ve doğudan kıskaca aldığı bir dönemde,
Avrupa'da halk yavaş yavaş zengin olmaya başlamıştı. Kilise ve şövalyelere
karşı halk yeni rejim arayışına girmiş ve çoğunluk sistemini yeniden
diriltmiştir. Fakat artık site devletleri yerini ulus devletlere bırakmaya
başlamıştı. Bu nedenle ferdi ve emredici vekalet sistemi yerine, umumi ve
siyasi vekalet sistemine dayalı temsili demokrasi sistemi geliştirildi.
Zamanla temsili demokrasi sisteminin birçok mahzurları ortaya çıktı.
a) Seçilenler, seçmenler tarafından tanınmıyor ve halk icraatları
denetleyemiyor. Yani sosyal baskı ve denetim yapılamıyor.
b) Seçimler dört beş yılda bir yapılıyor ve halkın ancak uzun zaman
içinde bir defa seçme hakkı ve yetkisi oluyor; milletvekilleri seçildikten
sonra azledilemiyorlar. Bu da halktan kopmalara sebep oluyor.
d) Monopol oluştuktan sonra seçimler artık göstermeliktir. Bunun
sonucu olarak devlet varlığını yitirmeye başlamış, rüşvet, anarşi, baskı,
yolsuzluk devletleri kemirmiştir.
Bunu gören düşünürler çareler aramaya başladı. Bunun için yeni
sistemler geliştirmeyi düşündüler. Meşrutiyetin daha dengeli yönetim
olacağı ileri sürüldü. Cumhuriyetten pişmanlık duyulmaya başlandı. Bundan
vazgeçildi, aristokratik yönetim özentisi ile senato, ayan meclisleri kuruldu,
olmadı. Başkanlık sistemi uygulanmak istendi, olmadı. Anayasa
mahkemeleri oluştu, olmadı. Barajlar kondu, olmadı. Nispi sistemler
oluşturuldu. Hasılı Batı'nın ekseriyet demokrasisi çıkmazlardan bir türlü
kurtulamadı.
173
medhal
c) Seçimi kazanan dört beş sene hakim olacağı için o gün seçimi
kazanma uğruna seçim baskıları uyguluyor. Ya silah zoru ile halk oy
veriyor, bunu sosyalistler ve faşistler uyguluyor; ya da çıkar zoru ile halka
oy verdiriliyor, Kapitalistler bunu her seçimde uyguluyorlar. Her iki
düzende de güçlü monopol oluşturularak halk ezilmektedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Hz. İbrahim, ilmin ve aklın yönetimde yer almasını insanlığa
öğretmeye başladı. Hz. Musa Tevrat'la hukuk düzenini kurdu. Hz.
Muhammet meşverete dayalı halk yönetiminin bütün usullerini öğretti. Dört
halife halk yönetimini uygulamaya devam etti. Bir süre sonra tekrar saltanat
dönemine dönüldü ve dayanışmalı demokrasi sona erdi. Bugün İslam
ülkeleri Batı demokrasinin çıkmaz sokaklarında sürünüyorlar.
Çoğunluğa dayalı demokrasinin sorunları çözemeyeceği açıktır:
a) Önce çoğunluk sisteminde çoğunluğun temini dahi kolay değildir,
hatta bir bakıma imkansızdır. Çünkü değişik görüşler olunca az bir
çoğunluk, en fazla oy alır ve azınlık çoğunluğu yönetir.
b) En çok oy bile birkaç kişinin yer değiştirmesi ile sık sık değişir ve
dengesiz bir yönetim oluşur.
c) Sık sık taraf değiştiren en zayıf ve çıkarcı kimseler ortaya çıkar ve
yönetimi en zayıf veya çıkarcı kimseler yürütmüş olur.
medhal
174
d) Nihayet çoğunluk temini çekişmesi içinde halk bıkar ve mutlak
yönetimi arzular olur.
e) Bunların hiçbiri olmazsa sonunda bir güç iktidarı ele geçirir ve
artık demokrasi biter.
İşte Adil Düzen dediğimiz zaman, bu tür mahzurları ortadan kaldıran
düzen olmalıdır. Biz demokrasiyi buna göre geliştirmek ve tanımlamak
istiyoruz. Burada yeri geldiği için tarafımızdan önerilen sistemi şöyle
özetleyebiliriz:
DEMORATİKLEŞME ÖNERİLERİMİZ:
A- Yerinden Yönetimler:
Gerçek demokrasi yerinden yönetim ile sağlanır. Bunun için iç içe
oluşmuş bir yapılaşmaya gerek vardır. Bu sistemde yerinden yönetilen
birimler iç işlerinde bağımsız olacaktır.
a) Ocak, birlikte yaşayan insanların ortak ihtiyaçlarını gideren
yönetim birimidir. Bu birimde bireylerin birbirleri ile kurdukları ikili
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ilişkiler çok güçlüdür. Bu durum katı cisimlerdeki moleküllerin birbirleri ile
olan ilişkilerine benzer.
b) Bucak yönetimleri, bucakta yaşayanların birbirlerini
tanıyabildikleri büyüklükteki topluluktur. Hukuk düzeni bu birimde kurulur.
Birlikte çalışıp yaşarlar. Bu yapı Mezopotamya ve Eski Yunan'daki sitelere
benzer. Halk kendi işlerini doğrudan yürütür. Bucaklarda “doğrudan
demokrasi” olacaktır. Ocaklar kendi iç işlerinde bağımsız olacaklardır. Halk
yaşamasını ocaklarda, çalışmasını ise bucaklarda yapacaktır. Halkın il,
devlet veya insanlık yönetimi ile ilgisi olmayacaktır.
c) İllerde merkez ve ilçe merkez bucakları oluşacaktır. İç güvenliği il
yönetimleri sağlayacak ve kamu hizmetleri verilecektir. İlin merkez
bucağının yönetimini il halkın temsilcileri oluşturacak, ancak bunlar sadece
il ve ilçe merkez bucaklarını yönetebileceklerdir. Diğer bucakların iç işlerine
karışamayacaklardır.
Bu sistemde temsili demokrasi yoktur. Bütün yönetim birimlerinde
doğrudan demokrasi uygulanacaktır. Yöneticiler temsilcilerden oluşacak
ancak bunlar yalnız kendi merkezlerini yöneteceği için doğrudan yönetim
olacaktır. Merkez bucaklar taşraların hizmetinde olacaklardır. Böylece
temsili demokrasinin mahzurları ortadan kalkacaktır.
Demokrasiyi halkı seçeneklerde serbest bırakmak ve seçenekler
üretmek şeklinde anlamalıyız. Herkes yeni ocak veya bucak kurabilir. Yeter
ki, şartlarını sağlasınlar. Kuramayanlar da kurulmuş bucaklardan
istediklerine göç edebiliyorlarsa o ülke demokrasi ile yönetiliyor demektir.
Yer değiştirmek için yeter kolaylık sağlanacaktır.
Devlet göç eden kimsenin taşınmazlarını rayiç değerle satın almalı
ve göç ettiği yerde vermeli veya parasını ödemelidir. Kişi istemediği ocak
veya bucakta oturmak zorunda kalmamalıdır. Başkanların da kendi ocak
veya bucaklarından çıkarma hakkı olmalıdır. Böylece anlaşanlar bir araya
gelerek ocaklarını ve bucaklarını kurabilmeliler. Yerinden yönetim ve
serbest hareket demokrasinin ana ayaklarından biridir.
175
medhal
d) Devlette ise başkentin merkez ve ilçelerinin bucakları oluşacaktır.
Dış savunma görevini üstlenecektir. Diğer illerin iç yönetimine
karışmayacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
B- Seçeneklere Yer Verilmesi (Çoğulculuk):
Demokrasi, seçeneklerin sunulmasıdır. Yeni seçenekler ortaya
çıkabiliyorsa, halk da seçeneklerden birini seçebiliyorsa bu demokrasidir.
Seçeneklerden biri ocak, bucak, il ve ülke seçeneklerin oluşabilmesi ve
seçebilme imkanının sağlanmasıdır.
Seçeneklerden bir diğeri de sözleşme serbestliğidir. İnsanlar
istedikleri kimselerle istedikleri anlaşmaları yapmakta serbest olmalı ve
oluşacak tip sözleşmelerden istediklerini seçebilmelidir. Bu sözleşmeler
insanların düşünme, inanma, yapma ve birlikte yaşama konularında
olmalıdır. Sözleşmeler serbestçe hazırlanacak ve bu sözleşmelere göre birlik
ve beraberlik sağlanacaktır.
Ortak sözleşmeye bağlananlara “dayanışma ortakları” diyoruz.
Bucakta, ilde, ülkede çoklu (en az 5, en fazla 20) ilmi, dini, mesleki ve siyasi
dayanışma ortaklıkları oluşacak ve kişiler bunlardan birine üye olacaklardır.
Böylece demokrasi içinde yaşama imkanı sağlanacaktır.
medhal
176
Kişilerin bilgisizlikten verdikleri zararları ilmi; beceriksizlikten
verdikleri zararları mesleki, ihmalden doğan zararları dini ve kasten verilen
zararlar ise siyasi dayanışma ortaklıkları tazmin edecektir. Ehliyetler
“teminatlı” olacak, bunları dayanışma ortakları verecektir.
Dayanışma ortaklık başkanları şûrası olacaktır. Bunlar ortaklarının
aynı zamanda temsilcileridir. Yasama yetkisini ilmi, yürütme yetkisini
mesleki, denetleme yetkisini dini ve yönetme yetkisini siyasi şûralar
kullanacak. Şura üyeleri meclislerden oluşur. İl ve ülke meclisleri vardır.
Bu dayanışma ortaklıkları bugünkü siyasi partiler ve mesleki
kuruluşlara tekabül eder. Eskiden medreseler, tekkeler, lonca teşkilatı ve
sipahiler vardı. Bunlar bugün siyasi partiler gibi tam olarak organize
olmalıdır. Böylece halk istediği sosyal gruba dahil olmakla demokratik
uygulamaya geçilebilir.
İlmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıklarının sayıları beşten
az olmamalı yoksa seçenekler azalır. Yirmiden fazla olmamalı, yoksa birlik
bozulur. Dayanışma ortaklıkları ortaklarının müşavirleri olacak, teminatlı
ehliyet verecek, temsilcileri olacak ve dayanışma ortaklığı içinde
bulunacaklardır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Her bucağın ayrı kamu hukuku olacaktır. Kişi bucağını seçerken
bunu dikkate alacak istediği kamu hukuku içinde yaşayacaktır. Dayanışma
gruplarını seçmekle de istediği özel hukuk içinde yaşayabilecektir. Böylece
demokrasi bir zümrenin diğer zümreye tahakkümü şeklinde değil; her
zümrenin istediği gibi yaşaması şekline dönüşecektir.
C- Kolektif Karar Şekilleri:
Çoğunluk kararı yerine kolektif karar şekilleri oluşacaktır:
1- Ma'şeri kararlar: Ma'şeri kararda herkes kendi istediği gibi karar
alıp uygular. Zamanla başarılı kararlar diğerleri tarafından da kabul edilerek
sonunda herkes aynı çözümü benimser. Buna ma'şeri karar denir ve zamanla
kendiliğinden oluşur.
Ma'şeri kararlardan biri dildir. Kelimeler değişik anlamlarda
kullanılmaya başlar ve sonunda anlamı berraklaşır veya bir konuda değişik
kelimeler kullanılmaya başlar, sonunda halk kendiliğinden bir kelimede
karar kılar, artık o kavram o kelimeyle ifade edilir.
Nihayet örf dediğimiz görüşme ve anlaşma kuralları doğar. Selam
vermek, evlenmek, toplantı yapmak gibi birçok kurallarda kolektif oluşur.
Kolektif kararlar kendiliğinden oluşur. Bununla beraber
haberleşmeler, taşımalar, birlikte bulunmalar, denemeler bu oluşmaları
hızlandırır. Reklamlar da bu oluşmalara yardımcı olur. Burada
antidemokratik olan taraf güçlülerin tekel oluşturup belli görüş ve anlayışları
empoze etmeleridir. Özellikle diktatörler veya müstevliler çokça bu
antidemokratik baskı usullerine başvurmaktadır. Demokratik düzende
bunların tekel oluşmalarını önleyip halkın serbestçe davranıp birbirini
etkilemelerine imkan sağlanacaktır. Bizim önerdiğimiz Yeni Anayasal
177
medhal
Dil gibi bedii sanatlar da böyledir. Herkes şiir yazar ama bazı şiirler
ağızdan ağıza dolaşarak topluluk tarafından benimsenir ve duygular o
mısralarla ifade edilmeğe başlanır. Diğer resim ve müzik gibi sanat oluşları
da bu tür ma'şeri kararlarla oluşur. Kişiler ürettikleri malları piyasaya
sürerler. Bu mallardan bir kısmı tutunur bir kısmı tutunmaz. Belli tip ve
özellikler kazanır. Fiyatları oluşur. Moda doğar. Bütün bunlar da ma'şeri
kararlar içindedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Düzen bu engelleri ortadan kaldıracaktır. Belli bir kuvvetin veya sermayenin
empozesi ve yönlenmiş etkileriyle kararların oluşması önlenecek, hukuki
mekanizmalar geliştirilecektir.
2- Kişisel kararlar: Herkes kendisi için kendisi karar alır ve onu
uygular. Yani kişi kendi hukukunu kendisi hazırlar. Bu hukuksuzluk
anlamında değildir. Böyle bir hukuku kendisi için koyan kimse önce kendisi
düzenli hayat yaşamaya başlar. Geçmişte yaptıklarını kolay hatırlar,
gelecekte yapacaklarına daha kolay karar verir. Böylece hayatında yaptıkları
üst üste eklenerek meyvesini verir. Başıboş hareket eden kimse ise geçmişini
unutur, geleceğini bilmez ve bir birikime sahip olmaz. Bunun dışında kişinin
hukuku belli olunca onunla ilişki kuranlar, ne ile karşılaşacaklarını baştan
bilirler ve ona göre davranırlar. Tabiatta tabii kanunları bilmeden nasıl
yaşamak mümkün değilse, ne yapacağı belli olmayan bir insanla yaşamak da
o derecede zordur.
Kişisel kararları dört noktada toplayabiliriz:
medhal
178
a) Bunlardan biri icap yapmaktır. Yani “Ben böyle bir iş yapmak
istiyorum”; bunlar almak, satmak, evlenmek, kiralamak gibi değişik şeyler
olabilir, çevreye duyurulur. Bu duyuru artık sizi bağlar.
b) Diğeri ise başkalarının yaptığı icabı kabul etmektir. Böylece icap
yapanlarla kabul edenler arasında akit ortaya çıkar ve bu aralarında
mevzuata dönüşür. Bunun dışında toplu sözleşmeler yapılır ve bu toplu
sözleşmeyi kabul edenler de bir akit yapmış olurlar. Toplu sözleşmeleri
kabul edenler, o toplu sözleşmenin mevzuatı içine katılmış olurlar. Burada
tam demokratiklik vardır. Çünkü isteyen istediği mevzuat içinde yaşama
imkanını bulur. Böyle mevzuatı yapıp ortaya koyma hakkı da mevcuttur.
Bundan başka, bir yer edinir ve mevzuatını düzenlerseniz isteyenler oraya
gelip katıldıklarında sizin mevzuatınıza uyma durumunda olurlar. Yani biri
sözleşme diğeri de mekan mevzuatı olur.
c) Mevzuatın hakimiyeti yanında seçilenlere itaat etmeli yani kişi
kendi seçtiğine itaat etmelidir. Böylece kişi icap yapmakta, kabul yapmakta,
bir sözleşmeyi benimsemekte veya bir yöneticiyi kabul etmektedir. İcap ve
kabul akdi doğurmakta, sonradan tek taraflı bozulma olmamaktadır. Buna
karşılık toplu sözleşmelerde kişi girip çıkmakla hakları iktisap eder veya
kaybeder. Kişisel kararların rıza ile yapılanları vardır, irade ile yapılanlar
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
vardır. Mali anlaşmalarda rıza şartı vardır. Rıza yoksa karar geçersizdir.
Bedeni yükümlülüklerde irade yeterli olup rıza şartı yoktur.
d) Hükmen kolektif kararlar da vardır. Bunlar istişare ile alınan
kararlardır. Bir konuda karar almak için kişiler toplanır ve istişare eder. O
konuda karar alınacağı hususunda ittifak etseler bile nasıl karar alınacağında
ittifakları yoksa bu hususta yetkili kişi karar alır. Yetkili başkan istişare eder.
Herkesin görüşlerini alır. Mesela trafiğin sağdan veya soldan gidilmesi
gerektiğinde ittifak var ama kimi sağdan kimi soldan gidilmesini öneriyorsa
bu konuda kararı istişareden sonra başkan alır. İstişarede herkes görüşünü
sıra ile beyan eder. Meclis dağılmadan ve başkan meclis dışında kimseye
danışmadan meclisin huzurunda bir karar alırsa, meclisin aldığı karar kabul
edilir.
3- İstişari Kararlar: İstişari kararların içinde sayılabilecek dört çeşit
karar daha vardır:
Meclisler bucaklarda tüm erginlerin katılması ile oluşur. İllerde
yüksek ehliyetlilerden seçilmiş yüze yakın üyeden oluşur. Devlet meclisleri
üstün ehliyetlilerden seçilmiş bine yakın üyeden oluşur. İnsanlıkta ülkelerin
ilmi dayanışma ortaklıklarının birer temsilcilerinden oluşan bine yakın
meclis üyesinden oluşur. Şûralar ise ona yakın ilmi, dini, mesleki ve siyasi
dayanışma ortaklıkları başkanlarından oluşur. Şûralarda ittifakla alınan
kararlar da o topluluk için karar mahiyetinde olup yine de bunların ittifakı
ile değişir. Dayanışma ortaklık başkanlarının oluşturduğu mevzuat da o
ortaklık içinde istişari kararlar mahiyetindedir.
4- Hesabi kararlar: Bu kararlar insanlığın icmaı ile sabit olan mantık
ve matematik kuralları ile alınan kararlardır ve kişisel kararlar türündedir.
Karar kesin kurallara dayandığı için kolektif kararlara benzer. Beş kilo
179
medhal
a) Bunlardan biri, ittifakla alınan karardır. Temsilcilerin
oluşturdukları ve meclis üyelerinin ayrı ayrı ittifakla aldıkları kararlardır.
Böyle ittifakla alınan kararların yine ittifakla alınması halinde
değiştirilebilir. Bununla beraber yeryüzündeki bütün üstün üniversitelerdeki
insanların ittifakları vardıkları kararın değişmesi ancak medeniyetlerin
değişmesi ile olur. Yani her medeniyetin ve her devletin oluşmasında kabul
edilen ilkeler vardır. Bu ilkeler o medeniyet çökmedikçe değişmez. O devlet
yıkılmadıkça değişmez. Bizim Kabul ettiğimiz bu madde de bu tür ittifakla
alınmış kararlardır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
patates 10 liradan 50 lira eder, bu hesabi bir karardır. Kişisel karardır ama
kesin olduğundan ve kesin varsayımlara dayandığından katidir. Yahut,
hayvanlar canlıdır; at da canlıdır; öyleyse at da hayvandır, önermesi de
böyledir.
Hesabi kararlara ithal edilecek dört çeşit karar daha vardır:
a) Orta değer: Karara katılanların kendi takdirleri veya ölçmeleri
alınır. Bunlar büyüklük sıralarına göre sıralanır. Orta yerde yer alan değer o
topluluğun aldığı karar kabul edilir. Çünkü herkesin, orta değerin bir aşağı
veya bir yukarı kaymada etkisi bulunmaktadır.
b) Sıralama: Mesela başkan seçiminde bu usule sık sık
başvurulabilir. Herkes kendine göre başkanlığa ehil olanları sıralar. Bu
sıralamada bir kişinin aldığı sıraların tersleri toplamı o kişinin derecesini
gösterir. Birinci gelen başkan olur. Yahut ilk on sırada yer alanlar şûra
üyeleri olur. Burada da her üyenin birinin sırasını yükseltmede etkisi olduğu
için karar ekseriyetle alınmamış olur. Bütçeler de bu usulle yapılır.
medhal
180
c) Bölüşme: Bölüşme önce sıralama yapılarak en çok ehliyetli olan
tespit edilir. O paylara ayırır. Bu payların eşit olması gerekmez. Toplam
değeri hesabı veya pay sahiplerinin orta değer usulü ile belirlenir. Pay
sahipleri ayrı ayrı nakit ile takdir ederek payları sahiplenirler. Toplam
değerden fazla gelen kendi değerleri oranında bölüştürülerek düşülür.
Farkları nakit olarak alıp verirler.
d) Ölçme ve hesaplama: Bir metre alınıp bir uzunluk ölçülse herkes
bir tolerans içinde aynı sonuçları bulur. Fiyatı ve ağırlığı bilinen bir malın
değerini kim hesaplarsa hesaplasın aynı miktarı bulur. Bu tür gerek ölçme
gerekse hesaplama ile bulunan sonuçlar kesinlik ifade eder. Bununla beraber
bunların da kesin sayılması için gene üzerinde icma veya ittifak
gerekmektedir.
5- Temsilcilerin kararları: Bu kararlar kişilerin kendilerine ait
kararlardır. Vekilin kararı aslın kararıdır. Kişi önce ne istediğine karar alır,
sonra onu nasıl yapacağına karar verir ve ne vakit yapacağını kararlaştırır.
Elde ettiği sonucu değerlendirir. Önce susar, suyu nerede bulacağına karar
verir, sonra ne zaman o işi yapacağına karar verir ve suyu içer. Sonunda
“doydum” der ve keser.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Topluluklarda da karar vermek için böyle dört aşama vardır:
- Biri, ne yapılması gerektiğine verilen karardır.
- Diğeri, nasıl yapılması gerektiğine verilen karardır.
- Sonra, kimin yapması gerektiğine verilecek karardır.
- Nihayet, elde edilen ürünü kimin tüketeceğine verilecek karardır.
İşte bunun için iş bölümü yapılır:
- Dini şuralar ne yapılmasına karar verirler.
- İlmi şuralar nasıl yapılacağına karar verirler.
- Mesleki şuralar kimin yapacağına karar verirler ve nihayet,
- Siyasi şuralar bölüşmeyi yaparlar.
Temsilcilerin kararlarına dört çeşit karar daha dahil edilir:
a) Bunların başında başkanların kararları yer alır. İşlerin yürümesi
için başkanlar karar alır. Herkes ona itirazsız itaat eder. Bu karışıklığın
olmaması işlerin aksamaması için zorunludur.
b) Mağdur olanlar hakemlere giderler. Yahut o topluluğu terk
ederler. Bir niza veya mağduriyet olunca taraflar birer ehliyetli hakem
seçerler, iki hakem de başhakemi seçer. Hakemlerin azli caiz değildir,
kararlarına da itiraz caiz değildir.
c) Bunun dışında irsi veliler vardır. Bunlar, anne baba veya anne
baba yerine geçen yakın akrabalardır. Bunların seçilmesi de kişinin
ihtiyarında değildir. Küçüklük veya aklen malullük hallerinde kişiye onlar
velayet eder. Aldıkları karar küçüğün veya malulün aldığı karar şeklindedir.
Bu kararları ondan sonra gelen veli iptal ettirebilir. Başka kimse bu velayet
hakkını kişinin elinden alamaz. Akıl hastanelerine onların izni olmadan
kimse yatıramaz. Sorumluluk da onlara aittir.
181
medhal
Bu bölüşmede başkanın takdir kararları yanında hakemlerin
yargılayıp hüküm verme kararları da vardır. Önce başkanların dediği yapılır.
Sonra mağdur olanlar hakemlere başvurup mağduriyetlerini giderirler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
d) Nihayet mesleki yetkililerin aldıkları kararlar vardır. Kişi kendisi
karar alma yetkisine sahip değildir. Ancak kararı alanı kendisi seçer.
Seçtiğini değiştirebilir; fakat, mutlaka ehliyetli birisine karar aldırmak
zorundadır. Doktorluk, mühendislik gibi tüm hizmetlerde bu karar şekilleri
geçerlidir.
Görülüyor ki, yukarıda sayılan demokratik karar alma şekilleri
içinde çoğunluk kararı yer almamaktadır. Kolektif karar oluşmasında kahır
çoğunluk söz konusu olabilir. Hukuki geçerliliği başkan veya hakemlerin
takdiri ile olur.
D- Yer Değiştirme-Göç Hakkı:
Demokrasinin temel kuralı değişik seçeneklerin halka sunulmasıdır.
Bu da göç veya sosyal grupları değiştirmekle mümkündür. Ancak bu
değiştirmeler son derece zor olmaktadır. Dört-beş senede bir yapılan
seçimler veya bugünkü göç zorlukları demokrasiyi işlemez hale getirmiştir.
Önce göçlerin son derece kolaylaştırılması gerekmektedir. Bunun için
aşağıda sayılanlar yapılmalıdır:
medhal
182
a) Gümrükler kaldırılmalıdır. Kişi kendi ülkesine ödeyeceği vergiyi
ödemişse bir daha vergi ödemesi söz konusu olmamalıdır. Vergi üretimden
alınıyorsa ihraç eden vergi alacağı için bir daha ondan ithalat vergisi
alınmamalıdır. Vergi tüketimden alınıyorsa ihraç eden ülke vergi almalıdır.
Genel kural olarak yarısı ihraç, yarısı ithalattan vergi alınır kabul edilir.
Genel vergi dilimi beşte birdir. Yani % 20'dir. % 10 gümrük vergisi
alınmalıdır. Bu vergi nakit değil mal olarak alınmalıdır. Zira nakit harekatı
takdirlere sebep olur ve ödenmesini zorlaştırır. Kişi beşte birini vermekle bu
hüküm ortadan kalkar. Bununla beraber devlet bir tarife yayınlar, isteyen
tarifeye göre nakit isteyen de mal olarak verir. Gümrükler yalnız, göç
kolaylığı için değil; ekonomik gelişme ve insanlık hakları gereği
sınırlandırılmalıdır. % 10'dan fazla gümrük vergisi alınmamalıdır.
b) Pasaport ve vizeler kaldırılmalıdır. Kişiye mensup olduğu bucağın
hüviyet cüzdanı verilmelidir. Bu cüzdan, bucağın numarası, doğum tarihi ve
kişinin numarasını ihtiva etmelidir. Bu hüviyet cüzdanının fotokopisi alınıp
bilgisayara kaydedilmeli, bunun dışında hiçbir beyan istenmemelidir. Sadece
bir bucağa girerken o bucaktan birisinin izni yeterli olmalıdır. Bir bucağa
izni o bucağa bağlı olduğu il ve devletin merkez, bölge ile merkez ve ilçe
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bucaklarında seyahat serbest olmalı. Bu seyahat hürriyeti ve kişinin istediği
bucağı rahatça seçebilmesi demokrasinin kendisidir.
c) Göçü - Hicreti zorlaştıran diğer bir husus da kişilerin taşınma
masraflarıdır. Bunu asgariye indirmek için kişiler taşınmazlarını rayiç
değerle satma imkanına sahip olmalıdırlar. Böylece yerini değiştiren
kimseler maddi zarara uğramamış olurlar. Gerçi alıştıkları yerleri terk
edecekler, ama anlaştıkları kimselerle bir araya gelecekleri için bunlar
mağdur edilmemelidirler.
d)
Kişiler
dayanışma
ortaklıklarını
istedikleri
zaman
değiştirebilmelidirler. Dört beş yılda yapılmakta olan seçimler yerine
kayıtların değiştirilmesi esas alınmalıdır. Bu değişimler için kişinin beyanda
bulunması yeterli olmalıdır. Bir tek beyanla dayanışma ortaklığı
değişebilmelidir.
Kişilerin bu hizmetlerini de şöyle sıralayabiliriz:
Bir kimsenin başkası ile sıkıntısı olursa ocak içinde ocak, bucak
içinde bucak başkanına başvurup geciktirmeden sorununu çözdürebilmelidir.
Böylece hareketlerde serbestlik temin edilir, kavgadan kurtulmuş olur.
Haksızlığa uğradığı kanısında olanlar hakemlere gidebileceklerdir.
Bu hususta dört hizmet yapılacaktır:
a) Bunlardan biri noter hizmetidir. Hür türlü anlaşmalar ücretsiz
noterlerce tanzim edilecek ve tasdik edilecektir. Bu sayede işler hızlanacak
ve hukuk korunacaktır.
b) Ayrıca kişiler istediği malları ehliyetli denetçilere-kontrolörlere
kontrol ettirip ambara verebilecek veya piyasaya arz edebilecektir. Bir
konunun tahkikatını, yaptırım durumunu tespit ettirebilecektir. Haksızlığa
uğradığında hakemlere gidip mağduriyetlerini giderebileceklerdir.
183
medhal
e) Kişilere genel hizmet götürülmelidir. Böylece kişinin bir taraftan
hukuku korunurken diğer taraftan hayatını sürdürmek için başka insanların
kölesi olması önlenmelidir. Bu hizmetliler ehliyetli olacak, ücretlerini kamu
bütçesinden alacaklar; ancak kişiler hizmetlilerini kendileri seçeceklerdir.
Böylece garantili hizmetler içinde seçenekler sunulacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
c) Kişiye gelen mektupları, yazmak, gelen mektupları dosyalamak,
onun hakkındaki şikayetleri dosyalamak, öğrenimle, askerlikle, hastalıkla,
adli sicille ilgili tüm kayıtlarını tutup gerektiğinde kendisinin bilgisinde
bulundurmak. Demokrasinin gereği olarak kimse hakkında kendisine gizli
sicil tutulamaz. Hakkında yapılan kayıtlardan kişi haberdar edilmelidir.
d) Bunun yanında kişinin basın hakkı vardır. Bu yazmak istediği
şeyleri yazıp yayınlatmak veya yayınları takip etmektir. Aynı şekilde kişinin
yayın hakkı vardır. Kişi sanat etkinliklerine katılır. Kişinin dolaşma hakkı
vardır, haberleşme hakkı vardır. Asgari olarak parasız bu haklardan
yararlanması sağlanır. Bu da kişinin demokratik hakkıdır.
medhal
184
e) Kişi taşınmazlara malik olabilir, bunların bakımı yapılır ve kiraya
verilebilir. Kiraya verilen taşınmazları komisyoncular kiralarlar. Sonra
komisyoncular kiracılara kiralarlar. Toplanan kira ile kiralanmış evlerin
bakımı yapılır. Kalan meblağ ise komisyoncu kiraya vermiş olsun olmasın
bölüştürülür. Devlet komisyonculara taşınmazları satın alması için kredi
verir, bununla alıp satarlar; karşılığında % 2 gibi bir komisyon alırlar.
Böylece vatandaşlar taşınmazları kolayca alma ve satma imkanlarına
ulaşırlar. Bu işlerin yürümesi için kişi istediği işin veya yapının planını
yaptırabilmelidir. Kişiler ev eşyalarının, araçlarının bakımlarını karşılıksız
olarak yaptırabilmelidirler. Sadece parça bedeli ödenir. Makinelerin işçilik
parası satılırken alınmalıdır. Sağlık işleri kamuca görülür. Güvenlik de
kamuca sağlanır. Kişi bir tehlikede kaldığı zaman ona yetişecek bir güvenlik
teşkilatı olmalıdır. Ancak bunlar da serbest meslek esasına göre olmalıdır ki,
kendi koruyucusunu kendisi seçebilsin.
f) Kişinin zimmet muhasebesinin tutulması gerekir. Bu muhasebede
kişinin borç ve alacakları yazılır. Böylece kendi iradesini kolayca
uygulamaya koyar. Bu da demokrasinin bir gereği haline gelir. Yalnız
zenginlere sağlanan siyasi imkanlar demokrasi değildir. Kişinin borçlu ve
alacaklı olması topluluğu oluşturmaktadır. Moleküller hep bu ilkelere göre
birbirine bağlanırlar; kristal yapılar, sıvılar böyle oluşmaktadır. Elektrikte
yük borçlanmaları vardır. Bu hizmetlerin içinde ahlaki eğitim ve ahlaki
dayanışma, tebliğ ve uyarı hizmetleri, bilgi edinme, istatistiklerden
yararlanma ve ilmi öğrenim ve dayanışma hizmetleri de yer alır. Kişi
bunların hepsinden karşılıksız yararlanır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
g) Envanter muhasebesi de kişi için önemlidir. Kendisinde neler
bulunduğu muhasebede yer almalı ve kamu tarafından korunmalıdır.
Çalınması halinde kamuca ödenmesi gerekir. Yani mallar sigortalıdır.
Ayrıca herkes kendi malını koruma hakkına sahiptir. Kişi canını, malını,
ırzını ve işini korur. Cinayet işlenirse bedeni ceza verilmesi, tazminata
dönüşür. Bu da ancak envanter defterleri ile bilinir.
“Demokrasi; halkın her türlü ihtiyacını karşılamak için, tekelleri
önleyerek halka seçenekler üretme imkanı ve ortamını oluşturan ve bu
seçeneklerden istediklerinden yararlanma imkanı gerçekleştiren dengeli
hukuk düzenidir.”
Sonuç
Özetlersek, demokrasi serbest sözleşme sistemi ile üretilen
seçeneklerle kurulmuş ve dayanışma içinde hakem kararları ile korunmuş bir
düzendir. Bu seçenekler,
a) Ocak, bucak, il ve devletini seçebilmesi ve değiştirme özgürlüğü
ve imkanı,
b) İlmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıklarını seçme ve
değiştirme özgürlüğü ve imkanı,
185
medhal
Bu hizmetlere mesleki eğitim ve mesleki teminat da dahildir. Kişi
ürettiği malları bankaya nakit mevduat gibi ambara mal mevduatında
bulunur ve sonra çeker, böylece ambar masraflarından kurtulur. Ayrıca kasa
hizmetlerini gördürür ve kredi istihkakları karşılanır. Herkesin devre başında
peşin sipariş kredisini almış ve böylece senelik ihtiyaçlarını yılbaşında
garantilemiş hale gelir. Herkesin çalışma kredisi vardır, kredisini istediği iş
verenin yanında kullanır. Herkesin askeri eğitim görmek ve teminatlı siyasi
ehliyete sahip olma hakkı vardır. Demokrasinin temel dayanaklarından en
önemlisi, kamu hizmetlerinin vakıflarca görülmesi prensibidir. Bu tekellerin
oluşmasını önler ve insanların kendi iradelerini kullanma fırsatı tanır. Bütün
bunlar demokrasi tanımı içine girer. Türkiye Cumhuriyeti demokratik
olduğundan, her konuda tekelleri önler ve halka değişik seçeneklerin
sunulmasına ortam hazırlar. Demokrasinin uygulanmadığı askerlikte bile
komutanını seçme imkanı ile seçenek imkanı sağlanmalıdır. Hasılı
demokrasi seçenekler düzenidir. Demokrasinin tanımı şöyle olmalıdır:
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
c) Kamu hizmetlerinin teminata bağlanarak, tüm kamu hizmetleri
görenleri seçme özgürlüğü ve onlardan bedelsiz yararlanma imkanı,
d) Savunmada hakemleri seçme özgürlüğü ile tarafsız ve bağımsız
yargıdan yararlanma hakkı ve imkanı,
e) Yeryüzünden kira payından yararlanarak, çalışmak zorunda
kalmadan da yaşama özgürlüğü ve imkanı,
f) Kredi hakkından yararlanarak istediği işte çalışma özgürlüğü ve
imkanı,
Şeklinde sıralanabilir ve özetlenebilir.
medhal
186
Hasılı, tüm ortak ve kamu işlerinde kişiler seçeneklerden
yararlanabilmeli ve seçenekleri istediği zaman değiştirebilmelidir.
Demokrasi budur. Yoksa temsili merkezi sistem içinde dört veya beş senede
yapılan çoğunluk sistemine dayalı seçim sistemi ile demokrasi
gerçekleşemez. Anayasa bu seçeneklerin üretilmesini ve kullanılmasını
düzenleyen bir yasadır. Bu mekanizmalar birden oluşturulamaz ve
uygulanamaz. Öyle bir mekanizma kurulmalı ki, zamanla topluluğu bu
düzene götürebilsin. Demokrasi, seçeneklerin üretilmesi olduğu için kamu
düzeninin temel ilkeleri arasında ve hatta başında yer alır.
''LAİKLİK''
Laik kelimesi Eski Yunan'da bugünkü anlamıyla kullanılmamıştır.
Eski Yunan'da ''halk'' anlamında ''laikus'' sözcüğü kullanılmıştır. Ancak
''domos'' ''halk'' demek olduğu gibi ''demografi'' gibi üretilmiş kelimeler de
mevcuttur. Laikten üretilmiş Yunanca bir kelime yoktur. Batı'da Fransız
inkılabından sonra laik kelimesi “dini olmayan”, Laik kişi “kilise mensubu”
olmayan kişi manasında kullanılmıştır. Laik hukuk “dini olmayan hukuk”
demektir. Laik düzen demek “din adamlarının yönetmediği düzen”
demektir. İslamiyet'te laiklik “La ikrahe fid-din/Dinde zorlama yoktur.”
kuralı ile belirlenmiştir. Türkiye’de' Laiklik “din dışı” anlamında da
kullanılmıştır. Bu anlamda kullanıldığı zaman dahi İslamiyet'e aykırı bir şey
yoktur. Şöyle ki; İslamiyet, dini yönetimi yani ruhbaniyeti kaldırdığı gibi,
hukuku da içtihada ve sözleşmelere bağlamış, böylece hukuku da din dışı
bırakmıştır. Bir toplulukta değişik din ve mezhebe mensup olan kimselerin
bir arada yaşamayı kabul ederek, yönetimi seçime, hukuku da sözleşmelere
bırakınca, din dışı bir yönetim ve düzen doğar. Batı bu düzene hala
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ulaşamamıştır. Çünkü Batı'da hukuk ve örgüt hala dinidir. Yani seçim yerine
atama, içtihat yerine ruhani açıklamalar önemini korumaktadır.
Çoğunluk sisteminde demokrasinin laik olması mümkün değildir.
Çünkü çoğunluk sisteminde en çok oy alanın görüşüne göre devlet
yönetilecektir. Çoğunluğa sahip olan sosyal grup herhangi bir dinin bir
mezhebi de olabilir. Örneğin Türkiye'de durum böyledir. Türkiye'de Hanefi
Mezhebi çoğunluktadır. Yani yarısından fazlası Hanefi Mezhebi kuralları
içinde hareket etmektedir. Sünni İslamiyet ise büyük çoğunluğa sahiptir.
Şimdi çoğunluk sistemi ile yönetilen ülkenin o mezhebe göre yönetileceği
matematiksel bir sonuçtur. Bu da çoğunluk sisteminin içinde laik
olunamayacağının çok açık bir kanıtıdır.
Gerçi buna çare olarak yönetimi din dışı tutma önerileri getirilmiştir.
Oysa bu pratikte mümkün değildir. Din, insanın canını bile vereceği bir
düzene bağlanmak demektir. Dinler cemaatlerinden bunu ister. Bu böyle
olunca nasıl olacak da halk laik davranacaktır?
Batı düşüncesinde kuvvetin üstünlüğüne inanıldığından Batılılar,
kim kuvvetli ise bilinç altında onun yanında yer almışlardır. Oysa Türkler ve
Müslümanlar hak sistemine inandıkları için daima mağdurları
desteklemişlerdir. Böylece Batı'da uygulanan baskı sistemi Türkiye'de
başarılı olmamıştır. Uzun yıllar Türkçe ezan okunmuş, ama baskı kalkar
kalkmaz Arapça ezan okunmaya başlanmıştır. Oysa kanun her iki ezanın
okunmasını meşru görüyordu. Cumhuriyet Halk Partisi 27 yıl baskı içinde
halkı eğitmiş ancak baskı kalkar kalkmaz birden Meclis'e bile zor girmiştir.
Bu DP'nin başarısından ziyade büyük ölçüde mağduriyetinden dolayıdır.
MSP'den seçilemeyen Turgut Özal'ı, halk tek başına iktidara
getirmiştir. Diğer taraftan aynı halk siyasilerin yasağını da kaldırmıştır. Türk
halkı tarihte bunu birçok kez yapmıştır. 751'de Çinlilerle Arap Müslümanları
arasında savaş devam ederken, Müslümanlar mağdur duruma doğru gidince
Türkler zayıf tarafa geçmiş ve savaş İslam'ın zaferi ile bitmiştir. Malazgirt'te
de aynen böyle olmuştur. Peçenekler, cephe değiştirmiş ve İslam Türk
187
medhal
Üst bilinçte böyle bir şey yapmaya çalışsa bile alt bilinci daima
inandığı dinin biçimi içinde düşünecektir. Bu nedenle din siyaset dışı
tutulmaya çalışılmaktadır. Açıkça bir dinin savunmasını yasaklasak bile
“gözlerime bak, ne demek istediğimi anlarsın.” diyen politikacı daima
meramını anlatmış ve konuşturulmadığı için mağdur duruma düşmüştür.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ordusu zafere ulaşmıştır. Viyana kuşatmasında da Kırım Hanlığı
Hıristiyanlar tarafında yer aldığı için muhasara başarısız olmuştur.
Görülüyor ki, her ulusun şuur altında oluşmuş “varsayımları” vardır.
Bunlar baskı ile değiştirilemez. Böyle olunca eğer ülkeyi çoğunluk
yönetecekse çoğunluğun dini yönetecektir. Bu da laikliğe aykırı olacaktır.
Bunu önlemek için demokrasiden uzaklaşmak mı gerekmektedir? Bunu çok
iyi bilen sosyalist ülkeler, ülkelerinde laikliği ve demokrasiyi yerleştirmek
için önce halkın ateist yapılmasına karar vermişler ve dinlere savaş
açmışlardır. İnsanlar dinsiz olurlarsa artık dini etkiler ortadan kalkar.
Şüphesiz ateizmi de bir din kabul ederseniz, bu yöntem laiklik anlayışı ile
çelişir.
medhal
188
Sosyalistler şöyle düşündüler: Geçici olarak baskı gereklidir. Bu süre
içinde geçici olarak demokrasi olmasın. Çünkü onlara göre din batıl
inanışlardan oluşmuştur. Tümü gerçek dışıdır. Bir virüs gibidir. İnsanlık
içine girmiştir. İnsanlık hastadır. Bu virüsten arındığımız zaman insanlık
sağlığına kavuşur. Bir daha kimse herhangi bir dine batıl inanışa inanmaz.
Bugün batıl inanışlara inanan yanlış bir nesil vardır. Bunlar zamanla
ölecektir. Genç nesli de dinden tecrit edelim ki virüs bulaşmasın; böylece
hedefimize ulaşmış oluruz. Ondan sonra artık laik bir düzen kurabiliriz.
Halk da zaten bunlara inanmaz.
Bu mantık başarılı olmamıştır. İkincil nesil üzerinde ateizm
propagandasının etkisi olmuşsa da üçüncü nesil ise tamamen dindarlaşmaya
başlamıştır. Sosyalizmin ve faşizmin çökmesi ile de bu proje büsbütün
havada kalmıştır. Bu böyle olunca ateizme dayalı laiklik teorisi hepten iflas
etmiştir.
Ateizme darbeyi sadece sosyal olaylar vurmamıştır. 19. yy'da
yapılan keşiflerle kainatı Tanrı değil, tabii kanunların yönettiği, dolayısıyla
Tanrı'ya gerek kalmadığı, artık ilmen Tanrı'nın olmadığının anlaşılmakta
olduğu sanılmış ve ümit 20. yy'ın ilmine bağlanmıştı. Aslında kainat tabii
kanunlar tarafından yönetilmiş olabilirdi. Ancak bu kanunların bu kadar
kendi kendine tamamlayacak şekilde oluşmasının mümkün olduğu
düşünülebilirdi. Bizzat insanın varlığı tabii kanunlarla izah edilemezdi.
Birçok ateist bunların izah edileceğini iddia etmiş ve çabalar göstermiştir.
Ne var ki, bu arada ilimlerin buluşları ile bu ümit büsbütün kaybolmuştur.
İşte ateizmi ilmin bu verileri çökertmiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Tanrı'nın varlığını ortaya koyan deliller kesindir:
a) Kainat statik değildir, büyüyor. Bundan 20 milyar yıl önce kainat
yoktu veya bir nokta halinde idi. Zaman ve mekan yoktu. Onu varlık
alemine getiren bir varlık olmalıdır.
b) Kainat ölüme doğru gidiyor. Entropi büyüyor. Faydalı enerji
azalıyor. Bu onu var edeni ispatlıyor.
c) Canlılarda dört çeşit harf kullanan, üç harfli ve yirmi heceli bir dil
vardır. Tüm canlıları yöneten bu dil, bundan beş milyar yıl önce yoktu.
Bugün ise var. O halde bu dil ile yazılmış canlı kütüphanelerinin elbette
müellifi vardır.
d) İnsan beyni 0 ve 1'den oluşan bilgisayar programları ihtiva eder.
Bizim konuştuklarımız ve düşündüklerimiz bu dilin eseridir. Tüm
hayvanlarda mevcut bilgisayarları icat eden, inşa eden programlarını yapan
ve çalıştıran elbette bir güç vardır. Bunların kendiliğinden oluştuğunu hiçbir
teori izah edemez.
f) Görünen beş boyuta eş, beş boyutun daha eşlik etmesi gerektiği
matematikle ispatlanmıştır. Görünür alemdeki varlıkların görünmez alemde
dalgaları olduğu, ışık hızının birleşenlerinden tespit edilmiştir. İnsan
ruhunun görünmez alemde, dalgalarının bu alemde var olduğu ortaya
çıkmıştır. Beynimiz bedenle ruh arasındaki ilişkiyi bu dalgalarla
sağlamaktadır. Bu dalgaların varlığı bugün ilmen tespit edilmiştir.
g) İnsanlar mademki varlar ve bu insanlar madem birbirleri ile
görüşüyorlar, var olup yok oluyorlar, onları var edip yok eden onlardan daha
üstün varlık da kaçınılmaz olarak vardır.
Allah'ın varlığı bugün ilimde kesin olarak sabit iken, onun inkarına
dayanan bir laiklik anlayışı elbette geçersiz olacaktır. Bununla beraber,
insanları zorla Tanrı'ya inandırmak da insanın hürriyetini kısıtlamaktır. İşte
laikliği bu serbestliği sağlama şeklinde tarif etme dışında bir çözüm
düşünülemez. Bugün laikliği ateizme dayandırmak hemen hemen hiçbir
hukuk düzeninde görülmemektedir. Bununla beraber yeryüzünde laikliği
189
medhal
e) Görünen üç boyutlu uzayın görmediğimiz dört ve beş boyutlu
uzay içinde olduğu, geçmişle geleceğimizin halen var olduğu ilmen sabittir.
Yok olmamız söz konusu değildir, yani ahiretin varlığı kesin ispatlanmıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ateizme dayandırma aşkı ile yanıp tutuşan ateistler vardır. Ne var ki,
bunların gelişme ve kazanma şansları yoktur. Böyle düşünen insanların var
olması da zararlı değildir. Çünkü gerçek laikliği savunanlar sürekli
mücadele ile dinamik kalırlar.
Barışçılar da savaşı önermektedirler. Çünkü savaş, tarafların sadece
iradeleri ile ortadan kalkmamaktadır. Yeryüzünde daima ateistler olacak ve
bunlar insanlığa saldırıp tüm medeniyeti imhaya çalışacaklardır. Bunlarla
savaş kıyamete kadar devam edecektir. Vücutta mikroplar her zaman var
olacaktır. Şeytan kıyamete kadar izinlidir. Savaş haklılarla zalimler arasında
sürüp gidecek, her zaman haklılar galip gelecektir.
Görülüyor ki, çoğunluk sisteminin olduğu yerde laiklik, ateizm
şeklinde de tarif edilse “dinsiz laiklik”in geçerli olması mümkün değildir.
Mutlak surette çoğunluğun bilinç altına işlediğinden din kuralları yönetime
hakim olacak ve merkezi yönetim sistemi ile zamanla tüm topluluk bir din
yönetimine girecektir.
medhal
190
Bu gerçeklerin karşısında Batı için laiklik sadece bir silah olarak
kullanılmaktadır. Yani kilisenin hakimiyetini kaldırmak için Batı laikliği
savunur olmuştur. Devlet çoğunluğun arzusuna göre yönetilecekti. O zaman
çoğunluk kiliseye karşı idi. Bu Batı'da bir süre işe yaramıştır. Sonra halk
kiliseye rağbet gösterir hal alınca, laiklikten de vazgeçmeye başlamıştır.
Türkiye'de ise laiklik Batılılarca tezgahlanmıştır.
Amaçları ise şu şekilde özetlenebilir:
a) Devlet yönetiminden inanmış insanları uzaklaştırarak devleti
yolsuzluk yapan ve ahlaksızlarla doldurup Türkiye'nin gelişmesini önlemek.
Rüşvet gibi her türlü yıkıcı alışkanlıkları devlet içinde meşru hale getirmek.
b) Devletle halk arasını açıp birbirleri ile çatıştırmak ve böylece
devleti zayıf düşürerek sonradan yok etmeyi sağlamak.
c) Laiklik bahanesi ile halkı tarihinden koparıp bilinçsiz, şuursuz ve
inançsız bir kitle haline getirip devleti sahipsiz bırakmak.
d) Laiklik çelişkileri içinde devlet yönetiminde hukukta çelişkili ve
anarşik bir durum ortaya çıkararak devletin akıbetini belirlemek.
Bunun yanında Türkiye'de de değişik laiklik tarifleri yapılmıştır:
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
a) Türk halkını ateist yapmak. İnancı vicdanların içine hapsetmek.
b) Dini devletin denetimi altına alarak devletin istediği şekilde
halkın inanması ve düşünmesini sağlamak.
c) Devletle din işlerini birbirinden ayırıp devletin yönetiminden
yalnız din adamlarını ve dini kuralları uzak tutmak.
d) Devleti dini inanışlardan arındırıp çağdaş düşünceye ulaştırmak.
İşte bu belirsiz tanımlar arasında bilhassa 1989'daki Anayasa Mahkemesi'nin
içtihatları ile laikliğe yeni bir tanım getirilmeye çalışılmıştır.
Ancak başarılı olduğu söylenemez:
b) Din insanları doğmalara bağlar ve müspet düşünmeyi önler. Bu
nedenle tüm dini doğmaların tedrisini ve talimini yasaklamak; insanları
belli doğma ve inançlara bağlamayıp müspet düşünür kılmak laikliktir. Bu
iddianın saçmalığı açıktır. Müspet düşünme fikrin konusudur. Dinin konusu
ise inanmadır ve hislerle ilgilidir. İnsanı hislerinden tecrit edemeyiz.
Örneğin, yemeği ağzımızın tadına göre yeriz. Bize faydalı ve zararlı
olduğunu tat ile biliriz. Tat alma duygusunu yok edelim ve her yiyeceğimizi
bir alete bağlayıp fayda ve zararlı olduğunu ona ölçtürelim dersek ne kadar
saçmalamış olursak, dini bırakalım da ilim hakim olsun derken de o kadar
saçmalamış oluruz. Nasıl insan tat alırken bazen yanılır ve faydalı zannettiği
halde zararlı çıkarsa dinlerde de bazı hatalar olabilir ama dinsiz bir şey
yapılmaz. Dinler ne yapılacağına karar verirler. Biri iyi ve kötüyü belirler
diğeri doğru ve yanlışı belirler.
191
medhal
a) Dini ayin yapmak veya dini kıyafet giyinmek insanlar arasında
ayırımcılık yaratacağından bölücülüktür. Devleti yıkar. Bu nedenle dini
inanış, ayin ve kıyafetler gizli olmalı, aleni ibadetler ve tebliğler
yasaklanmalıdır. Bu mantıkla hareket edildiği zaman her türlü farklı
davranış aynı sonuca götürür. Örneğin bir kimsenin pahalı ve lüks araba
kullanması halkı fakir ve zengin olarak sınıflara ayırır ve bu da bölücülüğe
sebep olur. Sınıflaşma Anayasa'ya aykırıdır. O halde lüks araba kullanmak,
lüks elbise giyinmek, lüks villa yapmak, hatta okuyup diploma almak, alim
olmak, çalışkan olmak hep yasaklanmalıdır. İşte insan mantığı ancak bu
kadar düşünebilir ve böyle zavallı durumlara düşer.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
c) Dinler çağdaşlaşmayı önler. Bu nedenle dinlerin topluluktan
uzak tutulması gerekir. Bu söylenenler iki bakımdan anlamsızdır.
Çağdaşlaşma deyince ne anlaşılıyor? Açık söyleyelim, çağdaşlaşmadan bir
kısım insanlar Avrupalılaşmayı anlıyor. Yani Türkiye Müslüman kalırsa
Avrupalı olamaz ve çağdaş olamaz. O halde dinsiz olalım ve Avrupalı
olalım, diyorlar. Oysa Avrupa dinsizleşmiyor, Hıristiyanlaşıyor. Biz de
Hıristiyan olalım, denebilir. Oysa Hıristiyanlık Müslümanlıktan daha ileri
bir din değildir. Su yukarıya akmaz, tarih geriye gitmez. Bunu biz istesek de
olmaz. Bu tanım da tutarsızdır.
medhal
192
d) Dinler gelişmeyi önler. Halkı dinsiz hale getirip çağdaşlaşmayı
sağlamamız gerekmektedir. Bu görüş doğru ise ülkede serbestlik yaparız ve
gelişenler, gelişmeyenleri ortadan kaldırır. Nitekim bu böyle olmuştur.
Rüşvet vermeyen Müslümanlar ekonomide başarısız olmuşlardır. Ama
inananlar rüşvetle zengin olmaya yoksulluğu tercih ediyorlar. Hallerine rıza
gösterip seslerini çıkarmıyorlar. Yolsuzluk yapanlar ise azıtıp inananlara
zulüm yapmaya devam ediyorlar. Tutarsız bir düşünce de çağdaşlaşma
anlayışıdır. Çağın peşine koşmak arkadan gitmek demektir. Daima tabi
topluluk olma, geri kalma, geri durma demektir. Yetişmek için uğraşanlar
yarışı kazanamazlar. Yarışı öne geçmeyi hedefleyenler kazanır. Bu nedenle
Mustafa Kemal, bütün konuşmalarında “Muasır medeniyetin fevkine
çıkacağız.” demiştir. “Elimizdeki meş'ale müspet ilimdir.” diyor. Oysa
bugün laikliği din haline getirenler laiklik adına ilmi ve hukuku yok
ediyorlar. Çelişki içindeler. Bu çelişkinin giderilmesi gerekir.
Gerçek laiklik:
Gerçek ve sorun çıkarmayan laiklik ancak çoğulculuğu esas edinmiş
bir hukuk sitemi içinde tanımlanabilir ve teminatlı hakemlik sistemi içinde
varlığını sürdürebilir. Laiklik bir topluluk içinde yaşayan değişik sosyal
grupların birbirlerine hakim olmaması ve herkesin dengeli olarak topluluk
içinde yaşamını sürdürmesi demektir. Laiklik demokrasinin dengesidir. Bu
ancak çoğunluk sisteminin olmadığı bir toplulukta manası olan bir
kavramdır. Demokrasiyi seçeneklerin üretilebildiği ve halkın seçeneklerden
istediğini seçebilmesi, değiştirebilmesi şeklinde tanımlıyoruz. Demokrasinin
kendi kendini yok etmemesi ve tekele dönüşmemesi ilkesine de laiklik
diyoruz. Öyle mekanizmalar geliştirmemiz gerekir ki, sonunda demokrasi
yok olmasın. Bu da demokrasiyi sınırlayan bir kavramdır. Nasıl bir arabada
gaz ve fren pedalı varsa, bunlardan biri diğerini dengeliyorsa toplulukta da
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
demokrasi ile laiklik birbirini dengeler. Demokrasi aksiyondur, tesirdir,
etkidir. Laiklik ise reaksiyondur, aksi tesirdir, tepkidir.
Kainatın temel kanunu vardır: Etki tepkiye eşit olursa denge olur.
Laiklik ile demokrasi eşit şartlarda ise denge vardır. Bunun için topluluk
içinde mekanizmalar geliştirilmelidir.
b) Merkezi güç dengesi de laikliğin şartıdır. Merkez taşraya hakim
olmamalı, onun için iç işlerine karışmamalıdır. Ancak buna karşılık merkez
de güçlü olmalı, zayıflayıp parçalanmamalıdır. Devletin bağımsız olması
gereği kadar insanlığın da güçlü olması gerekir. Yeryüzüne tek güç, tek
otorite hakim olmamalıdır. Bunun için yeryüzü yaklaşık olarak yüz
devletten oluşmalıdır. Bir devletin nüfusu otuz milyondan az olmamalıdır.
Yüz milyondan da fazla olmamalıdır. Bu hem kendi iç dengesi için
gereklidir hem de yeryüzünde monopol kuvvetin oluşmaması için gereklidir.
Bunun gibi bir devletin içinde yüze yakın il olmalıdır. Her ilde de yüze
yakın bucak olmalıdır. Her bucakta yüze yakın ocak olmalıdır. Ocak nüfusu
otuz ile yüz arasında olacaktır. Merkezin taşraları yönetmesi için bunları
gruplandırması gerekir. Ocaklar köylerde, bucaklar ilçelerde, iller de
bölgelerde ve devletler kıtalarda birleşmelidir. Bunlar merkezlerin
çevrelerini oluştururlar. Çevreler, merkezi yönetimle yönetilmelidir. Yani
bunların mevzuatı merkezin mevzuatı olmalıdır, yöneticiler de merkezden
193
medhal
LAİKLİĞİN YERLEŞMESİ İÇİN GEREKLİ MEKANİZMALAR:
a) Merkezi yönetim ile yerinden yönetim arasında bir denge varsa, o
ülkede laiklik vardır, demektir. Herkes, kendi inanış ve anlayışı içinde kendi
ocağına, bucağına, iline ve devletine çekilir, istediği gibi yaşar. Ancak kendi
evinden dışarı çıkacaksa ocağının; ocağı dışına çıkacaksa bucağının, bucağı
dışına çıkacaksa ilinin, ili dışına çıkacaksa devletinin ve devleti dışına
çıkacaksa insanlığın ortak kural ve kaidelerine uymalıdır. Kişiden devlete
kadar içte ne kadar bağımsız ise ortaklık içinde de o kadar bağımlıdır ve
kurallar içinde yaşar. Bu laikliğin ana kuralıdır. Mesken masuniyeti bu
ilkeye dayanır. Kimsenin evine izni olmadan hiçbir sebeple girilemez.
Ocağa başkanın daveti olmadan kolluk güçleri giremez. Bucağa başkanın
daveti olmadan güvenlik güçleri giremez. İle başkanın daveti olmadıkça
askeri güçler giremez. Devletin içine ruhsatsız kimse giremez. Kimsenin
üstü aranamaz. Tabii bu hukuk düzeninde söz konusudur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
atanmalıdırlar. Taşralar sosyal bakımdan bağımsız, ekonomik bakımdan
bağımlı; çevreler ise ekonomik bakımdan bağımsız, sosyal bakımdan
bağımlı olmalıdırlar. İşte bu sistem dengeyi oluşturur, tekeli önler ve laiklik
gerçekleşir.
medhal
194
c) Nöbetleşmede (askerlikte) denge kurulmalıdır. Bekleme ve
temizlik nöbetleri dışındaki nöbetler çevrelerde tutulur. Herkes kendi
istediği çevrede, istediği komutanın yanında nöbetini tutmalı, hizmetini
görmelidir. Bu demokrasinin gereğidir. Buna karşılık kimse kendi çevresi
içinde nöbet tutmamalıdır. Bu da laikliğin gereği olacaktır. Her bölge, o
bölgede iskan etmeyen halk tarafından savunulur. Askeri hizmetler oralarda
görülür. Böylece hem ulus arasında birlik sağlanır, hem de bölgenin isyanı
önlenmiş olur. Her ilin kendi jandarma birliği olacak ve kendi iç güvenliğini
bununla sağlayacaktır. Bölge merkezinde de o bölge dışındaki halktan
oluşmuş ordular bulunacaktır. Jandarma birliği ilin bağımsızlığını
koruyacak, ordular da ülkenin birliğini sağlayacaklardır. İl içinde de
ilçelerde jandarma birlikleri, bucaklarda ise koruma birlikleri olacak,
böylece denge kurulacaktır. Bucak içinde köylerde koruma birlikleri,
ocaklarda bekleme birlikleri olacaktır. Herkes silah bulundurma hakkına
sahip olacaktır. Böylece bağımsızlık ve bölünmezlik dengede tutulacaktır.
d) Savaşmak istemeyenleri zorla savaştırmak da laikliğe aykırıdır.
Bunun için halkı savaşçı olup olmamakta serbest bırakmak gerekir.
İsteyenler nöbetli olup savaşlara katılır, isteyen bedelli olup savaşa
katılamazlar. Bedellilerin nöbetli olması her zaman mümkün iken
nöbetlilerin bedelli olması durumu denge bozulacağından kabul edilemez.
Ancak herkesin göç etme hakkı olduğu için isteyen göç eder ve göç etmiş
olduğu yerde isterse bedelli olur. Savaş sırasında ise göç etmeye izin
verilmez. Çünkü artık hukuk düzeni yoktur.
e) Kurumlar arası denge laikliğin bir gereğidir. Demokrasinin gereği
olarak ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları kurulacaktır. Halk
bunlardan istediğini seçecektir. Böylece demokrasi oluşacaktır. Ancak bazen
bir sosyal grup halka kendisini sevdirip kahir çoğunluk sağlayabilir. O
zaman denge bozulur ve demokrasi ortadan kalkar. Bu nedenle sosyal
grupları oluşturmada denge korunmalıdır. Bunu sağlamak için de bir
topluluk içinde bir sosyal gurubun sayısı beşten az ve yirmiden fazla
olmamalıdır. Bundan fazla ortak bulanlar, başka ortaklıklara
devretmelidirler. % 5'ten aşağı ortak bulanlar da bunları istedikleri
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ortaklıklara katabilmelidirler. Böylece dayanışma ortaklığı azalıp tekelin
oluşması önlenir. Çoğalıp dağılmaları önlenir. Laikliğin temel ilkesi budur.
Herkes topluluğu içinde beşten fazla din veya mezhep seçip istediğine
katılabilir. Tabii ateizm de bir dindir. Onlar da ateistlerin mezhebini veya
dinin oluşturabilirler. Ocaklar kendi din veya mezheplerini kendileri
seçerler. Burada resmi din veya mezhep bir tanedir. Başka dinde olanlar
komşu ocaklara gidip ibadet yaparlar veya evlerinde ibadet ederler.
Bucaklarda değişik dini cemaatler oluşacaktır. Bunların sayısı beş ile yirmi
arasında olacaktır. İllerde de dini cemaatler oluşacak ve bunların da sayıları
sınırlı, devlet ve insanlık içinde organize olabileceklerdir. İşte laiklik bu
örgütlenmelere izin vermek ve halkın istediği cemaate katılmalarına imkan
sağlamaktır. Bu da demokrasinin tekelleşmesini ve dolayısıyla yok olmasını
önler. Benzer şekilde kişiler ilmi ve mesleki organizasyona girebileceklerdir.
195
medhal
f) Laikliğin başka bir gereği de şûralar arasında dengenin
korunmasıdır. Ocaklarda tüm erginler halk meclisini oluştururlar. Bunların
başkanları vardır ve burada laiklik söz konusu değildir. Bucaklarda ise halk
meclisi tüm ergen halktan oluşur, ayrıca bunların içinden çıkmış, ilmi, dini,
mesleki ve siyasi şuraları vardır. Bunlar ilmi, dini, mesleki ve siyasi
dayanışma ortaklıklarının sorumlularından oluşur. Bilgisizlikten doğan
zararlar ilmi, becerisizlikten doğan zararlar mesleki, ihmalden doğan zarar
dini ve kasten verilen zararlar siyasi dayanışma ortaklıklarınca tazmin edilir.
Bunun dışında yasama erkini ilmi, yürütme erkini mesleki, yönetme (yargıinfazı) yetkisini siyasi ve denetleme yetkisini dini şuralar kullanır. Böylece
kuvvetler dengesi sağlanır. İşte bu dengenin korunması da laikliktir. Yasama
yürütmeye, yürütme yasamaya, denetleme yönetmeye karışmamalıdır.
Mustafa Kemal kuvvetler birliğini benimsedi. Askerlikte sistem budur.
Savaş kuvvetler birliği ile yapılır. İnkılaplar kuvvetler birliği ile yapılır.
Sonra 1950'de fiilen 1960'da ise yasal olarak kuvvetler ayrılığına gidilmiştir.
Sonra tekrar geriye dönme zorunluluğu doğmuştur. Bugün kuvvetler birliği
ile kuvvetler ayrılığı çatışması vardır. Biz gerçek laikliğin oluşması için
ilimde, dinde, meslekte ve siyasette çoğulcu-çoklu sistemin şart olduğuna
inandığımız gibi yasama, yürütme yönetme ve denetleme kuvvetleri arasında
tam bir iş bölümü ve denge kurulmasına da inanıyoruz. Hukuk düzeninde
kuvvetler birliği söz konusu olmayacağı gibi kuvvetler ayrılığı da devleti
parçalar; kuvvetler dengesi olmalıdır. Bunu sağlamak için başkanlık
sisteminin önemi ortaya çıkmaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
196
Karagülle - Akdemir
g) Başkanlık sistemi de laikliğin temelidir. Bir toplulukta birlik
başkanın otoritesi ile sağlanır. Bunun içinde başkanın çok güçlü olması
gerekir. Başkana karşı gelenler topluluğun dışına itilmelidir. Bunun yanında
başkan da insanların hürriyetlerine karışmamalı, despotluk yapmamalıdır.
Bu dengenin sağlanması için başkanın sadece şûra üyeleri ile yönetim
görüşmeleri yapması ve şura üyeleri dışında hiç kimse ile bir iş yapmaması
gerekir. Böylece şûra üyelerinin ablukasında ama mutlak güce sahip bir
başkan göreve gelmiş olur. İşte laikliğin temeli budur. Şûralar arasında çıkan
ihtilaflarda başkan mutlak hakimdir ve dengeyi sağlayacaktır. Dayanışma
ortaklarında çıkan ihtilaflarında mutlak hakimdir ve dengeyi sağlayacaktır.
Yani bir din veya diğer sosyal gruplar arasında çıkacak ihtilafları bağımsız
ve yansız olarak çözecektir. Aynı zamanda şûra üyeleri olan dayanışma
ortaklık başkanları, halk tarafından seçilmiş olduklarından başkan onlara
hakim olamayacak ama çıkan ihtilafları da başkan çözeceği için birlik de
bozulmayacaktır. Başkanın şûra üyeleri arasında hakemlik yapma dışında bir
görevi olmayacağı ve şura üyelerinden başkalarına her hangi bir emir
veremeyeceğine göre başkanın despotluğu söz konusu olmayacaktır.
Böylece herkes kendi inanç ve anlayışı içinde bir baskıya uğramadan
yaşama imkanı bulacak ve tekelleşme önlenecektir. Laiklik ve demokrasi
arasında denge korunacaktır.
h) “Mülkün esası adalettir.” şeklinde İslam aleminde bir söz vardır.
Buradaki “mülk” “devlet” demektir. “Adalet” de “denge” demektir.
“Devletin temeli dengedir.” şeklinde tercüme edilebilir. Gerçekte devlet de
eşkıyalık da kuvvete dayanır. Tek fark, eşkıyalar hukuku emirleri altın
alırlar; devlet ise kuvveti hukukun emrine verir. Adaletin olmadığı bir devlet
kısa ömürlü olur ve zulüm hatırası ile kalır. Merkezden atanan hakimler
adaleti sağlayamazlar ve dengeyi koruyamazlar. Yargı bağımsız olmalıdır.
Yargı tarafsız olmalıdır. Hakimin yargılaması hiç bir zaman laik düzeni
koruyamaz. Bağımsız ve tarafsız yargı ancak, hakemlik sistemi ile olur.
Taraflar birer hakem seçeceklerdir. Hakemler taraflarca seçildikleri için
bağımsızlığı temsil edeceklerdir. Bu hakemlerde başhakemi seçeceklerdir.
Bu da tarafsız temsil edecektir. Bu şekilde oluşan mahkeme herkesin hakkını
koruyacaktır, belli düşünce, kanaat veya dinin topluluğa hakim olması
önlenecektir. Bir yandan demokrasi yani seçenekler olacaktır, diğer taraftan
bu seçeneklerin yok olmaması için mahkeme hizmeti sürdürecektir.
Mahkemelerin tamamen bağımsız hale gelip ülkeyi parçalamaması için de
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hakemlerin teminatlı ehliyetleri devletçe verilecektir. Böylece birlik
sağlanacaktır, diğer taraftan tarafsızlık ve bağımsızlık da korunacaktır.
j) Laikliği yaşatan başka bir müessesse de teminatlı ehliyettir.
Eskiden dar toplulukta, herkesin birbirini tanıdığı toplulukta iş yapılmakta
idi. Şimdi ise tanımadığımız, bilmediğimiz insanlarla çalışmak ve onlarla iş
yapmak zorundayız. Bunun için artık resmi ehliyete sahip kimselere ihtiyaç
vardır. Bu ehliyet eğer bir kurum tarafından verilirse denge ortadan kalkar,
çokluk yok olur, demokrasi elden gider. Bunun önlenmesi için ehliyet
dayanışma ortakları tarafından verilecektir. Ancak, teminatlı olarak
verilecektir. Yani mesleki faaliyetlerinde bir zarar verilirse ona ehliyet veren
dayanışma ortaklıkları zararları ödeyecektir. Dayanışma ortaklıklarına
bütçeden pay verilecektir. Bu pay verdikleri ve destekledikleri teminatlı
ehliyet sayısıyla orantılı olacaktır. Bütçeden fazla pay almaları için herkese
ehliyet vermek isteyecekler; buna karşılık bunların verdikleri zararları
kendileri tazmin edeceklerinden ehil olmayanlara ehliyet vermeyeceklerdir.
Dengeyi de bu sağlayacaktır. Halkın istediği kamu hizmetlisinden
yararlanma imkanı böylece korunmuş olacaktır.
197
medhal
ı) Ortak sınavlar laikliği koruyacaktır. Eğitim dayanışma
ortaklıklarınca yapılacaktır. İlmi dayanışma ortaklıkları ilmi, dini dayanışma
ortaklıkları ahlaki, mesleki dayanışma ortaklıkları mesleki ve siyasi
dayanışma ortaklıkları askeri eğitim yaparlar ve teminatlı ehliyet verirler.
Programları ve muhtevaları tamamen kendileri tespit edip serbestliği
sağlarlar. Yani çok seslilik gelir. Serbestlik içinde herkes hayırda yarışır.
Ancak bunun yanında çokluk ayrılığa dönüşebilir. Bunun için birliği
sağlayan bir güce ihtiyaç vardır, bir sisteme ihtiyaç vardır. Bu da ortak
sınavlardır. Dayanışma ortaklarınca hazırlanan ortak sorular tüm sınavlara
girenlere sorulur. Başarı ancak diğer dayanışma ortaklarının görüş ve
anlayışlarını bilmekle sağlanır. Böylece herkes yalnız kendi ekolünün,
mezhebinin, dinin, mesleğinin ve partisinin kurallarını öğrenmekle kalmaz,
diğer sosyal dayanışma gruplarının da eğitiminden yararlanır. Bu birliği
sağlar. Bunun bir başka yararı ise ehliyet ortak olunca dayanışma ortaklığını
değiştirmek de kolay olur. Demek ki, laikliğin başka bir şartı her türlü
eğitimi serbest bırakma sadece sınavları ortak yaparak ehliyeti birlikte tevcih
etmek şeklinde ifade edilir. Böylece ne demokrasi ne de birlik bozulur.
Çoklukla birlik bir arada yürür. Çoklukla birliği bir arada yürüten tek varlık
insandır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
198
Karagülle - Akdemir
k) Laikliği koruyan bir başka faktör kredilerdir. Devlet teminatlı
ehliyet dışında bir de kredi imkanı tanıyacaktır. Bu kredi halkın istihkakı
şeklinde olacaktır. Böylece herkes geçimini temin edecek ve iş
bulabilecektir. İşsizlik ve açlık korkusu içinde olmayacak ve böylece
sömürücü tekellerin kucağına düşmeyecektir. Yılbaşında bütün halka yıllık
gelirleri oranında sipariş kredisi verilmeli, halk bu kredi ile yıllık
ihtiyaçlarını mağazalara sipariş etmelidir. Siparişi alan mağazalar ise
tüccarlara sipariş vermeli, tüccarlarvda aldıkları siparişleri işyerlerine
vermelidirler. İş yerleri, yılbaşında aldıkları siparişlere uygun üretim
yapabilmek için ihtiyaçları olan ham maddeyi bunu temin edebilecek
tüccarlara sipariş ederler. Tüccarlar yurt içinde üretilmeyen mallara karşılık
satabileceği malları, yurt içi sipariş verip satıp ithal ederek aldıkları
siparişleri kapatacaklardır. Böylece üretim planlamasını halk yapmış
olacaktır. İthalat-İhracat dengesi kurulacak, fiyatlar yılbaşında belirlenip
peşin ödemeler yapılacağı için enflasyon olmayacak, halk tüm ihtiyaçlarını
yılbaşında garantili olarak sağlayacaktır. Bu sayede sermaye sömürüsü veya
bürokrat sömürüsü ortadan kalkacaktır. Ayrıca her çalışana çalışma kredisi
verilecektir. Kişi nerede çalışırsa krediyi orada kullanacaktır. İşyerleri,
sermaye bulma zorluğu çekmeyecektir. İşçi de bundan dolayı işsiz
kalmayacaktır ve emek sömürülemeyecektir. Böyle yapmaz da kapitalizmde
olduğu gibi kredi belli çevrelere verilirse halk onlara uşak yapılır ve
işverenlerin esiri olur. Devlet verirse bürokratların esiri olur. Demek ki, ne
kapitalizmde ne de sosyalizmde, demokrasi sağlanamayacağı gibi laiklik de
korunamaz. Bu nedenle kredi halka verilecektir. Tüketim kredisi ve çalışma
kredisi olarak verilecektir, bu da demokrasiyi ve laikliği koruyacaktır. Halka
tüketim kredisini veriyoruz, bunu ancak peşin ödemeli siparişlerde
kullanabiliyor. İşçilere çalışma kredisini veriyoruz ama bunu ancak çalıştığı
yerde kullanabiliyor. Böylece bir taraftan liberalizm korunuyor diğer
taraftan büyük işyerlerinin oluşmasına izin veriliyor. İşveren olmak için
sermayeye ihtiyaç olmayacağı için işverenler çoğalır. Başaranların kredileri
arttırılır, başaramayanların kredisi kesilir. Yani kredi halka verilerek tekel
önlenecektir. Ticaret serbest bırakılarak rekabet korunacaktır. Böylece denge
sağlanarak demokrasi ve laiklik bir arada yaşatılacaktır.
l) Hizmet karşılığı vergi laikliğin gereğidir. Devlet işletmelere genel
hizmet verecek ve karşılığında vergi alacaktır. Bu toprak kirası olarak
düşünülebilir. Çünkü yeryüzü bütün insanlarındır. Çalışmayanların kira
payları vardır. Devlet bu vergilerle sosyal güvenliği sağlayacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Liberalizmin yani demokrasinin gereği işverenle işçi arasına devlet
girmeyecek ücret, sosyal yardım, sigorta, iş saatleri, gibi baskılar
kalkacaktır. Yoksa bu müteşebbisleri yıldırıp tekel haline getirir ve
demokrasi de laiklik de yok olur. Liberalizmin olmadığı bir yerde demokrasi
ve laiklik göstermeliktir. Tekelde çokluk olmaz. Devlet vergiyi alarak kamu
hizmetleri görür, halk bunlardan karşılıksız yararlanır. Bu suretle halkın
sermaye sahiplerine esareti kalkar.
Kamu hizmetlerini tekrar hatırlamak gerekirse:
1- Yazışma ve kayıt işlemleri, zimmet muhasebesi, envanter
muhasebesi, demirbaş kayıtları.
2- İlmi, dini, mesleki ve siyasi eğitim, teminatlı ehliyet.
3- Basın, yayın, ulaştırma ve taşıma hizmetleri,
4- Planlama, sağlık, bakım ve güvenlik hizmetleri,
5- Ambar, kasa, arşiv ve tebliğ hizmetleri,
Bunlar kamu hizmetleri olup serbest meslek erbabı tarafından
yapılır. Hizmet edenler, işletmelere genel hizmet verirler, aldıkları payların
yarısını ortak bir fonda toplarlar. Bu ortak fonu aralarında hizmet verdikleri
kişiler sayısı ile bölüşürler. Böylece kişilerin kamu hizmetleri karşılıksız
yapılmış olur. Bu da kişilerin giderlerini son derece azaltır. Karşılıksız kamu
hizmetleri arasında, elektrik, su, ısıtma ve temizlik hizmetleri de vardır.
Telefon ve seyahat da karşılıksızdır. Bunun için mesela elektrik üzerinde bir
örnek verelim: Elektrik senedi çıkarırlar ve elektrik üreticilerine elektriğin
karşılığı olarak 2 kilovat saate,1 kilovat saatlik senet verilir. Halka veya
sübvanse edilecek küçük sanayiciye karşılıksız olarak elektrik üreticilerine
verilen senet kadar verilir. Banka senet borsasını kurar ve borsa, bu senetleri
arz talep fiyatları ile karsız alıp satar. Böylece arz ve talep dengesi elektrikte
de kurulmuş olur. Yani elektriği az kullanan bedava kullanır, çok kullanan
ise iki misli bedel ödeyerek kullanır.
Bunun dışında “sosyal haklar” vardır. Buna “sosyal yardım”
demiyoruz. Çünkü bunlar yardım değil, haktır. Topraktaki kira paylarıdır.
Bu müesseseler de on kadardır.
199
medhal
6- Tescil, tespit, tahkik ve tahkim hizmetleri.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
a) Servetleri vasat servetin altında olanlara, toplanan kamu payları
ile “servet payı” verilir.
b) Gelirleri vasat gelirin yarısından az olup servetleri de vasat
servetin altında olanlara “gelir payı” verilir.
c) Kamu hizmeti yapanlara hizmetleri oranında “hizmet payı” verilir.
d) Kamuya ilimleri, irşatları, müşavirlikleri, korumaları, sanatları,
yazarlıkları, teknik keşifleri ve sporları ile halka fahri hizmet verenlere
“birleştirme-kaynaştırma payları” verilir.
e) Yurtsuzların iskanı için “iskan payı” verilir.
f) İflas edenlerin itibarlarının iadesi için borçları ödenir.
g) Vakıfların cari harcamaları karşılanır.
h) Vakıfların hizmetlilerine “ücret payları” verilir.
ı) Yetimlerin sosyal güvenliği sağlanır.
medhal
200
j) Yaşlıların sosyal güvenliği sağlanır.
k) Seyyahların seyahat masrafları karşılanır.
Böylece herkes çalışmadan yaşamak imkanına sahip olur. Çalışanlar
ise daha çok çalışma ve başarma zevkini tadarlar. Demek ki, vergi sosyal
güvenliği sağlayıp halkın iş verenlere köle olmasını önlüyor. Buna karşılık
kredi ile de çalışanlara imkan ve kazanç sağlanıyor. İşverenle işçi dengeli
hale getiriliyor, birbirine esir etmeden muhtaç hale getiriyor. Devlet ise asla
müdahale etmiyor. Devlet vergi değil hizmet payını ve kredi payını alıyor.
Faiz yok, kredi payı var. Yani kredi ile hasılaya ortak oluyor.
DİNİN SOSYAL FONKSİYONU
Hz. Muhammed'den sonra yeni bir peygamber gelmeyecek ve
Kur'an'dan sonra da yeni kitap inmeyecektir. Bunu Kur'an haber vermiş ve
1400 yılı aşan tarih bunu kanıtlamıştır. Bununla kalınmamış, bugün artık
ilmin ulaştığı seviye ile tüm dini kitaplar toptan reddedilmeye başlanmıştır.
Kur'an'dan sonra dinlerin geleceği ne olacaktır?
Karagülle - Akdemir
“Dinlere gerek yok, dinleri terk edelim.” görüşü, bir ara Avrupa'yı
sarsmıştı. Bu yanlıştı. İlim insanda dört temel meleke olduğunu tespit
etmiştir: Fikir, his, irade ve ünsiyet. Psikologlar dördüncü melekeye sosyal
meleke demektedirler. Bunun Arapçası insanlık özelliğinden dolayı
“ünsiyet”tir. İnsan bir taraftan tek başına yaşayan ve kişiliği olan hür bir
varlıktır, diğer taraftan kendisinde mevcut özel bir meleke ile yani “ünsiyet”
ile de topluluğu oluşturmaktadır. Bu topluluğu oluşturmak melekesine
“ünsiyet” denmektedir. İnsanın dört melekesinin sosyalleşmiş müesseseleri
vardır. Kişideki fikir sosyalleşmiş ilim olmuş, his sosyalleşmiş din olmuş,
irade sosyalleşmiş ekonomi olmuş ve ünsiyet sosyalleşmiş yönetim
olmuştur. Fikir ve ilim doğruyu yanlıştan, his ve din iyiyi kötüden, irade ve
ekonomi faydalıyı zararlıdan, ünsiyet ve irade hakkı zulümden ayırır. Kişide
hisler neyin yapılacağına, fikirler nasıl yapılacağına, irade işin yapılmasına,
ünsiyet ise sonuçtan yaranılmasına hizmet eden melekelerdir. Buna karşılık
din neyin yapılması gerektiğine, ilim nasıl yapılabileceğine, ekonomi kimin
yapacağına, yönetim de, kimin yararlanacağına yani bölüşmeye karar verir.
Görülüyor ki, din sosyal bir oluşumdur. Peygamberlerin dediklerine
inananlar var olduğu sürece din müessese olarak var olmaya devam
edecektir. Dinin tanımını bu şekilde yaptığımızda ateizm, Kemalizm ve
sosyalizm de din haline gelir. Biz bunların yasaklanmasına karşı olduğumuz
gibi bunların dayatmasına da karşıyız. İnanışlar batıl da olsa insanlara zor
kullanılmamalı, herkes kendi düşünce ve görüşlerini açıkça
söyleyebilmelidir. Dinde zorlama olmamalıdır. Ne din devlet içinde diğer
ilmi, iktisadı ve siyasi kurumlara baskı yapmalı, ne de ilim, iktisat ve siyaset
dine baskı yapmalıdır. Devlet içinde din kendi görevini ve hizmetini
yapmalıdır. Halkın ihtiyaçlarını tespit edip devlete bildirmelidir. Yapıldıktan
sonra yapılıp yapılmadığından yine devlet haberdar edilmelidir. Bizim
denetlemeden kastımız budur. Bunu bir örnekle açıklayalım: Köyde ve
kentin bir sokağında yaşayan bir yoksul var ve ekmek bulamıyor, açlıktan
ölmek üzere. Bu yoksul ihtiyacını nasıl devlete duyuracak, kime
başvuracak? Hangi dine mensupsa ona başvuracaktır. Birçok halde kişi
kendisi başvuramaz, utanır ve çekinir. Bunu bilen komşular kişinin dini
danışmanına başvurup durumdan haberdar eder. Dini danışman ocak
başkanını haberdar eder. Bucak başkanı ilmi danışmanına sorar. O da
soruşturma yaptırıp yoksulluğun sebebini araştırır. Çözüm önerileri getirir.
Kişiye iş bulunacaksa kredi verilip bir iş yerinde istihdam edilir; sosyal
fondan pay verilecekse yönetime başvurup bankaca ödenmesi sağlanır. Bu
gün işi olan veya olmayan İş ve İşçi Bulma Kurumu'na başvurup iş
201
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
202
Karagülle - Akdemir
aramaktadır. Biz diyoruz ki, kişi İş ve İşçi Bulma Kurumu'na başvurmasın;
dini kuruluşuna başvursun. Biz dini kuruluşlara iş yerlerinde kontenjan
ayıralım, o yerleştirsin. Yani bugün yapılanları biz demokratik yöntemle
yapıyoruz. Bu hizmeti kişinin kendisinin seçtiği dini kuruluşa yaptırıyoruz.
Bu suretle halkın içinde meşgalesi olacağından din ile düzen arasındaki
çatışmayı da kaldırmış oluyoruz. Dinler içinde konan ikinci kayıtta dinlerin
çoklu olarak örgütlenmeleri ve birbirlerine karşı tahakküm etmemeleridir.
Bir din diğer dinden kamu düzeni karşısında üstün olmayacaktır. Dinler
bugün partilerde olduğu gibi paylarını müntesiplerine göre alacaklardır.
Hayırda yarışma devam edecektir. Dinler yeniden mi oluşacaktır? Eski
dinler ortadan mı kalkacaktır? Din yalnız sosyal bir olay değildir. Aynı
zamanda psikolojik bir olaydır. Dolayısıyla inançların yerleşmesi ve
değişmesi kolay olmadığı gibi mümkün de değildir. Mevcut dinler
varlıklarını sürdüreceklerdir ve mezheplere ayrılarak çeşitleneceklerdir.
Ancak gelişen dünyaya uyabilmek için ilmileşecektir. Dinlerde ilmileşme
nasıl olacaktır? İşte Kur'an bunu1400 yıl önce bütün dinler için hatta
mevzuat için bir kural getirerek açıklamıştır. Kur'an'a göre ifadelerin iki
türlü anlamı vardır. Bunlardan biri müteşabih, diğeri muhkemdir. Muhkem
manalar ilme uyan manalardır. Müteşabih manalar ise ilme aykırı
manalardır. Kur'an'ın ilme aykırı olduğu ileri sürülen manaları ilme göre
te'vil edilmesi gerekir. İlme göre tevil edilemiyorsa şimdilik bunu biz
anlamıyoruz deyip ihmal etmeliyiz. Bu kural tüm mevzuata da
uygulanmalıdır. Mevzuat ilme göre yorumlanmalıdır. Bütün dini metinler de
ilme göre yorumlanmalıdır.
Bunu Kur'an'dan bir örnekle açıklayalım: Kur'an'da “Güneş kendi
dengesi için hareket eder.” ifadesi çağın ilmine göre değişik şekilde
anlaşılmıştır.
a) Bedevi Araplar bunu güneş kendi dinlenmesi için gündüzleri
hareket eder, gece dinlenir diye anladılar.
b) Güneşin dünyanın etrafında döndüğüne inananlar güneş kendi
dengesi için dünyanın etrafında dönüyor diye anladılar.
c) Güneşin değil de dünyanın güneş etrafında döndüğünü anlayanlar,
bu ayete müteşabihtir, güneş hareket etmiyor, biz şimdi anlamıyoruz, deyip
mana vermekten kaçındılar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
d) Sonraları güneşin de kendi çevresinde döndüğünü görünce bu
ayete yeniden mana verdiler, güneş kendi çevresinde dönmektedir, dediler.
e) Asrımızda ise güneş sisteminin galaksi içinde büyük bir hızla
hareket ederek galaksi merkezindeki kara deliğe düşmemesini sağladığını
biliyoruz ve bu ayeti tam açık bir şekilde tevil etmeden anlıyoruz.
Kur'an bu tür ayetleri peygamberin açıklamasını yasaklamıştır.
Bunların açıklamasını ilme bırakmış ve metodunu da öğretmiştir. Dinler
ileride isteseler de istemeseler de kendi varlıklarını koruyabilmeleri için bu
ilmi yorum metodunu getireceklerdir. Böylece evrimleşerek çağın
gereklerine uyacaklardır. Çağın ilerisi için birbirleri ile yarışacaklardır.
203
medhal
Topluluklarda başlangıçta din bütün müesseselere hakimdi. Bundan
sonra ise dinlere, ekonomiye ve yönetime ilim hakim olacaktır. August
Comte bunu sezinlemiştir. Dinler yok olmayacak ama dinler
ilmileşeceklerdir. Nasıl bugün sanayi ilmileşmiş ise, ekonomi ilmileşmeye
gidiyorsa, ileride her sosyal müessese ilmileşecektir. Bu durum söz konusu
kurumların ilmin hakimiyetine gireceği anlamına gelmez. Bunlar ilimden
yaralanacaklardır, demektir. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünün
manası burada daha iyi anlaşılmaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak demokrasi seçenekleri üretip ondan yararlanabilme
imkanı ise, laiklik de tekeli önleyip seçeneklerin varlığını koruma
mekanizmasıdır. Laiklik yasaklarla değil dengeli mekanizmalarla gelir. Bu
da ancak çoğunluk sistemi yerine her alanda nispi sistemin uygulanması ile
sağlanır. Laiklik ancak nispi sistemdeki demokrasi ile gerçekleşebilir. Gerçi
bugün bu nispilik meclise kadar gelmiştir, ancak daha henüz yönetimde
benimsenmemiştir. Bu nispiliği yönetime kadar götürüyoruz. Bunlar karar
sistemleridir. Dil, sanat, teknik ve örfte olduğu gibi kişisel kararlar; meclis
ittifakı, şûra ittifakı, içtihat ve sözleşmelerde olduğu gibi istişari kararlarla;
orta değer, sıralama, bölüşme, hesaplama gibi ilmi kararlar; hakemin,
başkanın velinin veya vekilin kararı gibi temsili kararlarla nispi sistem
yönetimi Adil Düzen'i kurar. Bakanların yönetimini şûralar, sıralama veya
bölüşme yöntemi ile paylaşırlar veya katılırlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Demek ki, laiklik ceza kanunlarında yasaklar konmakla değil, mevzuat
oluşturulurken, yönetim oluştururken laikliğe göre mekanizmalar getirmek
ve mevzuatı laiklik ilkesine göre düzenlemekle gerçekleşebilir. Yani
seçenekleri yok ederek tekele götürecekleri önleyen mekanizmaları getirmek
laikliktir. Bu mekanizmaların, oradan veya buradan öğrenilmesi,
peygamberlerin veya filozofların söylemesi düşmanın veya dostun önermesi
söz konusu değildir. Bir akitte teklif yapan ile onu kabul eden aynı hakka
sahiptir. Tüm çözümler beşeridir, kimsenin patent hakkı yoktur. İşte “her
söze kulak verip en iyisine uymak” laikliktir. Söyleyene değil söylenene;
yapana değil yapılana bakılmalıdır.
medhal
204
''LİBERAL''
Liberal Latince kökenli bir kelime olup serbestlik demektir. Serbest
demek, Farsça'da başıboş demektir, Arapça hür karşılığı olup Türkçe özgür,
özgürlük anlamındadır. Liberal sözcüğü bizde ve özellikle Batı'da daha çok
ekonomi biliminde kullanılmaktadır. Bundan önce açıkladığımız demokrasi
ve laiklik, sosyal anlamda serbestliği ve dengeyi ifade etmektedir. Şimdi
açıklayacağımız liberallik ve daha sonra ele alacağımız sosyallik ise daha
çok ekonomik terimlerdir. Liberallik çalışma özgürlüğünü, sosyallik yaşama
özgürlüğünü ifade eder. Yürürlükteki anayasanın değişmez maddelerinde
liberallikten söz edilmemekte ise de tüm anayasanın her maddesinde
liberallik gözetlenerek düzenlenmiş bulunmaktadır.
Sosyal kavramının anayasada yer alması, fakat liberal kavramına yer
verilmemesi dengesizliğe neden olmaktadır. Liberal sözcüğü değişmez
maddeler arasında yer almadığı takdirde, devletin yapısı sosyalizme
kayabilir. Bu nedenle biz sosyallikten önce liberalliğe yer verilmesi
gerektiği kanaatini taşıyoruz. Liberalliği, sosyallikten önce ele alışımızın bir
nedeni de çalışmanın, yani üretimin iktisadı bakımdan yaşamadan yani
tüketimden daha fazla önem taşımasından dolayıdır. Bir başka deyişle,
üretim olmadan tüketim olmaz.
Liberal kelimesinin anlamını daha iyi kavrayabilmek için ekonomi
üzerinde biraz durmak gerekir. Ekonomi çalışıp yaşama düzenidir. Kolektif
olarak çalışılır ve birlikte üretilir, sonra bölüşerek ayrı ayrı tüketilir. İnsanlık
ekonomide aşamalar geçirerek olgunluk dönemine gelmiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İnsanlar, önce ağaç kovuklarında veya ağaç dallarıyla yaptıkları
çardaklarda yaşamışlar, meyve toplayıp tüketmişlerdir. Bu dönemde
işyerleri ile yaşama yerleri aynı olmuştur.
Avcılık dönemine girildiğinde, insanlar korunmak için mağaralara
sığınmışlar ve avlarını da ormanlarda, bozkırlarda, denizlerde, çöllerde
aramaya başlamışlardır. Bu dönemde iş yerleri ile yaşama yerleri birbirinden
ayrılmıştır. Ayrıca karı koca arasında işbölümü doğmuş ve topluluk
örgütlenme ihtiyacını hissetmiştir. Hürriyetler bu gelişmelere bağlı olarak
kısıtlanmaya başlamıştır. Kişisel üretim yerine kolektif üretim başlamıştır.
İnsanlık çobanlık dönemine geçince özel mülkiyet ortaya çıkmıştır.
Kişiler hayvanlara sahip olmaya başlamışlardır. Böylece yeniden serbestliğe
geçmişlerdir. Artık herkes kendi emeği ile üretmeye ve kendi ürettiğini
tüketmeye başlamıştır. Ekonomideki serbestlik toplumsal yaşama da
yansımıştır. Örgütlenme devam etmiştir. Çünkü sürüler birlikte otlatılıyor ve
meralar da kolektif kullanılıyordu; bunun yanında avcılık da bitmemiş,
kısmen devam ediyordu.
İnsanlar, tarım döneminden pazar dönemine geçtiklerinde kendi ürettiklerini
kendileri tüketme yerine, ürettiklerini satmaya ve ihtiyaç duyduklarını ise
almaya başlamışlardır. Bu gelişme iş bölümünü doğurmuş ve arttırmıştır.
Taşınır mallar piyasa malı olmuştur. Fiyat kavramı ortaya çıkmıştır. Mal
malla değiştirilmeye başlanmıştır. Tüccar mübadelesi döneminde
geçildiğinde para, kredi ve mevduat kavramları ortaya çıkmıştır. Böylece
ekonomi üç boyutlu ve altı kutuplu bir bütün haline gelmiştir.
Tüketmeye istihkak, üretmeye istihsal, yaşamaya iaşe, yapmaya
imar, değiştirmeye mübadele, kredileşmeye de tedavül adı verilmiştir.
İstihlaki ihtiyaç, istihsali fayda, iaşeyi ücret, imarı kira, mübadeleyi fiyat,
tedavülü vergi beslemeye başlamıştır. Bunlar arasında denge kurularak
“ekonominin özerk bir alan oluşturması-ekonomide laiklik” ortaya çıkmıştır:
205
medhal
İnsanlar, tarım dönemine geçtiklerinde toprakları bölüşmeye
başlamışlardır. Herkes taşınır malların yanında taşınmaz mallara da sahip
olmuştur. Evler yapılmış, tarlalar ihya edilmiş, emek depo edilmeye
başlanmıştır. Yani insanlar günlük ihtiyaçlarını karşılıyor, yaşıyor ve
çoğalıyorlardı; diğer taraftan da artan emeklerini yatırıma dönüştürüp ileride
çocuklarına daha kolay üretim yapma ve rahat yaşama imkanları
hazırlıyorlardı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Üretim tüketime, yaşama yapmaya, değiştirme kredileşmeye eşit olmalı,
diğer bir ifade ile para mala eşit çıkarılmalı idi. Sermaye emeğe eşit olmalı,
toprak nüfusu besleyebilmeli, nüfus da toprağı işleyebilmeli idi. Bu
dengelerin korunması için hukuki kavramlar geliştirilmiştir.
Komünizm kolektif mülkiyeti ifade eder. Yollar, meralar kolektif
kullanılır. Kapitalizm özel mülkiyeti ifade eder. Evler, tarlalar özel mülk
olarak kullanılır. Burada dengenin komünizm ile kapitalizm arasında
kurulması gerekmektedir.
Tarihte ifrat ve tefrite gidilmiş veya özel mülkiyet reddedilerek
komünist düzen veya kolektif mülkiyet reddedilerek kapitalist düzen
getirilmek istenmiştir. Oysa bize göre, bu iki anlayışla birlikte denge
oluşturulmalıdır.
medhal
206
Bu denge için, tüketimde kolektivizm ile üretimde özel mülkiyet
kabul edersek denge kurulmuş olur. Bunu biraz daha açıklayalım. Üretimin
iki girdisi vardır: Emek ve sermaye. Ürün de iki yöne yöneltilir. Bir kısmı
tüketime, diğer kısmı tekrar üretime gitmektedir. Sermaye tabiattır,
yeryüzüdür. Bunu insanlar kendileri var etmemiştir. Tanrı tarafından
kendilerine verilmiştir. Burada eşit olarak yararlanıp yaşama hakları vardır.
Oysa emek kişilerin kendilerinindir. Sonunda üretim Marx'ın söylediği gibi
emek sayesinde olmaktadır. Üretim emekle olacağına göre, sermaye payı
emeğe verilecek demektir. Böylece emek ile sermaye birbirinin içine girmiş
olur. Üretimde emek payı sermaye olarak özel mülkiyete verilmekte,
tüketimde emek payı olarak kolektif bölüşülmektedir. Bunun mekanizması
sosyalist sistem açıklanırken izah edilecektir.
Özel veya kamu mülkiyetine konu edilen eşyadır, malik olan da
insandır. Oysa insanın bir kısmı çalışmakta ve yaşamakta, bir kısmı sadece
yaşamakta, çalışmamaktadır. Yani bütün kişiler muhtaçtır, ücret ise yalnız
güçlü çalışanlara verilmektedir. İşte burada hukuk bakımından bir sorun
çıkmaktadır. İnsan emeğini kullanırken istediği gibi mi kullansın ve malı
üretsin, yoksa bir başkasının emrine mi girsin ve onun dediği işi mi yapsın?
İnsan yaşamada hür olması gibi, istediğini alıp yemesi gibi hür olup istediği
işi mi yapsın yoksa birisinin emrinde mi olsun?
Kişi istediğini yapmakta serbest ise buna insiyativizm veya
teşebbüsçülük denmektedir. Bunlara kısaca, “teşebbüsçü düzen” ve “planlı
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
düzen” diyebiliriz. Kişi ya kendi istediğini yapar veya mevcut mevzuata
uyar, plan içinde iş yapar. Böylece denge ortaya çıkar.
Bir kısım düşünürler, plan olmasın herkes istediğini ve kendi planını
kendisi yapsın, demektedirler. Bu düzeni ABD uygulamaktadır. Diğer
bazıları ise plan, proje olsun, herkes ona uysun, demektedirler; bunu da
SSCB uygulamıştır. Burada da bir denge getirilmelidir. Bu denge, tüketim
mallarında üretimde serbest teşebbüs, yatırımlarda planlı çalışma prensibi
üzerine kurulabilir. Zira tüketim günlük ihtiyaçların karşılanmasıdır, burada
arz ve talep kanunları işler; oysa yatırım ilerideki yıllar içindir, arz ve talep
kanunları işlemez. Bunun dışında makroda planlama, mikroda serbest
teşebbüs olsun. Örneğin, devlet bu yıl Türkiye'de on milyon ton buğday
üretilmesi için karar alabilir, ama bu buğdayı kimin ve nerede üretilmesine
devlet değil, halk karar verir. Bunu sağlayacak mekanizmalar
geliştirilmelidir. Mekanda planlama yapılmalı, ama zamanda planlama halka
bırakılmalıdır. Yolun, nereden ve nasıl geçeceği planlanmalı, ama öncelik
ise halka verilmeli, inşaatçılara verilmelidir. Böyle mekanizmalar
bulunmalıdır.
207
medhal
PLANLAMANIN KRİTERLERİ:
Planlamanın dört temel kriteri vardır:
1) Günlük ihtiyaçlar serbest teşebbüsle, yatırımlar planlama ile
yapılmalıdır.
2) Makroda
korunmalıdır.
planlama
yapılmalı, mikroda serbest
teşebbüs
3) Mekanda planlama yapılmalı, zamanda serbest bırakılmalıdır.
4) Yatırımlar “artık emek” ile yapılmalıdır. Yani önce halkın günlük
ihtiyaçları giderilmelidir. Elbette buna da halk karar vermelidir.
İşte bu dört kriter sağlanmakla denge korunur, yani ekonomide de
laiklik gerçekleşmiş olur. Bu dört denge baskı ile değil, ekonomik kurallarla
korunmalıdır. Bir başka deyişle, herkes kendi rızası ile hareket etmelidir.
Görevliler, kişilere “Sen şunu yap, sen bunu yap” dememelidir. Hukuk
düzeni bunu gerektirir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Başka bir konu da ürünün bölüşmesinde ortaya çıkmaktadır.
Hayvanlar ya kolektif üretip kolektif tüketirler, ya da bireysel üretip bireysel
tüketirler. İnsanlar ise kolektif üretip, bireysel yani özel tüketirler. Sorun
şudur: Ürün nasıl paylaşılmalıdır? Belli kurallar konup, bu senin şu onun mu
denilmeli, yoksa serbest anlaşmalar ile mi bölüşme sağlanmalıdır?
medhal
208
Eskiden emek mübadelesi yoktu, herkes kendi işyerinde kendi
emeğiyle malını üretiyor, piyasada istediği fiyatla satıyordu. Sorun
çözülüyordu. Oysa şimdi kimse kendi ürettiği mala sahip olamıyor. Herkes
emeğini satıyor. Üretilen mallar da fiyatlanıyor. Ücret karşılığı geri dönüyor.
Bu çözüm işçilik sisteminin çözümüdür. Bu sistem kendi içinde denge
kuramamıştır; ya sektör tekelleri doğmuş ve liberalizm kapitalizme
dönüşmüş ya da devlet tekeli oluşmuş ve sosyalizm meydana gelmiştir.
Marx bunu yüzyılın başında öngörerek şöyle açıklamıştır: İnsanlar, tarım
dönemine geçince herkes toprağa sahip oldu, serbest ekonomi vardı.
Zamanla toprağa toprak beyleri sahip olup toprak kapitalizmi doğdu. Sonra
kasabadaki esnaf ekonomiye hakim oldu, yeniden liberalizm ortaya çıktı. Bu
defa sermaye tekellerin elinde toplandı, tüccar kapitalizmi doğdu. Sermaye
birikimi meydana geldi, işyerleri halkın elinden alındı ve tüm işyerleri
sermaye sahiplerinin oldu, halk işçi olarak çalışmaya başladı. Marx, emek
kapitalizmi doğacak, ekonomi dengesini koruyamayacak, sosyalizm olacak,
diyordu. Gerçekten emek kapitalizmi çalışamaz olmuştu. Tüm para ve mülk
patronların eline geçti, halkta para kalmadı. Mağazalardan mal alamaz
oldular, mallar satılmayınca fabrikalar halkı çalıştıramadı, kriz meydana
geldi. Marx sosyalizmi önermişti. Sosyalizmi devlet monopolü olarak
düşünüyordu. Bunun da dengeli olamayacağını söylüyor ve sosyalizmin
gidip komünizmin geleceğini öngörüyordu.
Marx'ın dedikleri oldu ve dünya sosyalizme gitti. Bugün ABD bile
sosyalizme kaymıştır. Mademki doların basımı devletin elinde ve istediği
kadar basarak üretebiliyor ve herkesten her şeyi alabiliyor. O halde
sosyalizm vardır. Mademki her şey dolarla değerleniyor ve doları da devlet
istediği zaman istediği değere indirebiliyor veya çıkarabiliyor, sosyalizm
vardır, demektir. Sonra milli hasılanın yarısından fazlası eğer kamu payı ise,
o halde yine sosyalizm vardır, demektir. ABD'de de bu oran % 60'ların
üstündedir. Esasen artık uzay çalışmaları gibi birçok faaliyeti ABD devleti
finanse etmektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Marx feodalizmden sonra kapitalizm, kapitalizmden sonra
sosyalizm, sosyalizmden sonra komünizm gelecek, demişti. Marx
komünizmin mekanizmasını getiremedi. Buraya kadar tahminleri doğru
çıktı. İnsanlık ekonomik açıdan tıkanmıştır, yeni bir düzen beklemektedir.
Sosyalizm planlı, bir başka deyişle tarifeli iş yapmaktır. Yani
devletin fiyatlara müdahale etmesidir, faizlere müdahale etmesidir.
Dengenin sağlanması için fiyatların serbest bırakılması, faizlerin ise
tarifelendirilmesi gerekir. Kredi devlet teminatıdır. O halde faiz devletin
hakkıdır. Kişilerin faiz almaya hakkı yoktur. Bugün parayı devlet basmıyor
mu? O halde paradan bir faiz alınacaksa devlet almalı. Malları emekleri ile
halk üretiyorsa fiyatlar serbest olmalı. Böylece ekonomide denge
sağlanmalıdır.
Biz liberal derken, bu serbestlikleri anlıyoruz, yani üretimde özel
mülkiyeti, tüketim mallarında serbest teşebbüsü ve mübadelede serbest
fiyatlandırmayı kastediyoruz. Sosyal derken de tüketimde ortak mülkiyeti,
yatırımlarda planlamayı ve kredileşmede devletçiliği öneriyoruz.
LİBERAL İŞLETME MODELİ:
Canlı nasıl hücrelerden oluşursa, devlet ekonomisi de işletmelerden
oluşur. Bugün işletmeler tekelleşmektedir. Banka bir müteşebbise kredi
vermektedir. Kapitalizmde bu müteşebbis kendi gücü ile bunu almakta
sosyalizmde ise yöneticilerin takdiri ile verilmektedir. Müteşebbis veya
genel müdür aldığı bu kredi ile taşınmazları kiralamakta, hammaddeyi satın
almakta, işçiler çalıştırmakta, elde ettiği ürünü tekelde satmakta ve elde
ettiği karşılığı ile müteşebbis kendi payını alarak, kalanını bankaya faiziyle
birlikte iade etmektedir.
Bu mekanizma serbest rekabet sisteminde çalışmamaktadır. Çünkü
müteşebbis bazen kar etmekte bazen da zarar etmektedir. Kar ettiği zaman
209
medhal
Sonuç olarak, öyle bir mekanizma getirmeliyiz ki, üretimde özel
mülkiyet, tüketimde ortak mülkiyet, tüketim malları üretmede serbest
teşebbüs, yatırımlarda planlama, pazarda serbest fiyat ve bankada tarifeli
vergi olmalıdır. Yani devlet kredi vermeli, karşılığında vergi almalı, faiz
vergi olmalıdır. Ayrıca halkın birbirlerine faizli borç vermelerini devlet
hukukileştirmemelidir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
problem olmamakta ama zarar ettiği zaman zararı kimin ödeyeceği önemli
bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Müteşebbis kapital sahibi olmadığı için zararı ödeyememektedir.
Halk zarar etmektedir. Buna iki çare bulunmuştur; birincisi, işletmeleri
devlete ait hale getirip zararları devletin ödemesidir. Buna sosyalizm
denmektedir. Bu da işletme yöneticilerini tembelleştirmektedir. İkinci
çözüm ise, bankanın tekel oluşturmasıdır. Yani bir sektörde krediyi az
sayıdaki firmaya verip fiyatları kontrol altına alıp teşebbüslerin zarar
etmesini önlemektedir. Bu da banka sömürüsünü ortaya çıkarmıştır.
medhal
210
Bu mekanizmanın başka bir çıkmazı da bankalardaki kar paylarını
tekrar piyasaya zerk etmek için yeni iş sahaları ihtiyacını doğurmasıdır. Bu
da yeni ülkeleri ekonomi sömürüsüne sokmakla mümkündür. Dünya bitince
yeni yatırım yerleri bulunamıyor. O zaman kağıt paranın kıymeti kalmıyor.
İşte ister sosyalizm, ister kapitalizm olsun çözüm getiremiyor, geleceğin
önünü açamıyor. Bunun için Avrupa karma ekonomiyi denemektedir. Bu
çözüm olmadığı için Avrupa Ekonomik Topluluğu oluşturuldu, fakat, bu da
sonuç vermediğinden Avrupa Topluluğu'na dönüştü. Bu oluşumdan da
sonuç alınamayınca Avrupa Birliği'ne gidiliyor. Bunun sonucunu merak
etmiyoruz. Biliyoruz ki, bu girişimden de olumlu bir netice çıkmayacaktır.
Eğer büyüme sorunları çözseydi, Sovyet sosyalizmi çökmezdi, Çin
süper güç olurdu. Hindistan ikinci süper güç haline gelirdi. Oysa bunlar
bugün dünyayı Türkiye kadar meşgul etmiyor.
Batı karma ekonomi ile liberalleşemez. Çözüm liberalizm ile
sosyalizm arasında denge kurmakla olur. Bu da üretimde özel mülkiyetin,
tüketimde ortak mülkiyetin; tüketim malları üretiminde serbest teşebbüsün
ve yatırımlarda plancılığın ve mübadelede serbest fiyat ve kredileşmede ise
faizsizlik ilkelerinin kabulü ile gerçekleşebilir. Bunları gerçekleştiren
mekanizmalar getirmeliyiz. Müdahaleci olmadan sadece mevzuatla bunları
sağlamalıyız.
Devlet ekonomisinin hücreleri olan işletmeleri tekelin işletmeleri
durumundan çıkarıp halkın işletmeleri haline getirmeliyiz.
Bir işletmenin dört girdisi vardır: Tesis, emek, ilk madde, genel
hizmet. Tesis, taşınmazlardan ibarettir, üretime katıldığı gibi çıkar. Tesisin iş
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yapabilmesi için elektrik, su, kanalizasyon, telefon gibi altyapısı olmalıdır.
Altyapı kuruluşları birçok tesise ortak hizmet verir.
Bunlar belediye hizmetleridir. Artık kır kent ayırımı ortadan
kalkacağı için hepsi belediye hizmetlerinden sayılır. Tesislerin özel
mülkiyete konu olması son derece normaldir. Ancak bunlara bir kişinin
malik olması son derece mahzurludur. Çünkü bugün bir tesis binlerce kişiye
iş vermektedir. Bunun bir kimsenin keyfine bırakılması halinde, ekonomik
zorluklara girildiğinde, topluluğun zarar görmesi söz konusu olmaktadır.
Çalışanlar zarar görmekte, müşteriler zarar görmekte, hammadde verenler
zarar görmekte, piyasa zarar görmektedir. Kamu teşebbüsü halinde olması
da tesislerin iyi çalışmasına mani olmakta, devlete yük olmaktadır.
Tesisler işletmeye ortak konmalıdır. İşletme de çalışanlar da emek
ortağı olmalıdır. Yani işletme iş yaptığı zaman çalışanlar pay almalı, iş
yapmadığı zaman çalışanlar çalışmayacakları için bir şey almamalıdır. Bu
sistemin kurulabilmesi için “işsizlik sosyal güvenliği”nin kurulmuş olması
gerekir. Yani bir otomobil fabrikası otomobili satamadığı zaman fabrika
durmalı ve işçilere de ücret ödememelidir. İşçiler başka sahalarda
çalışmalıdır. Bunun için;
a) Herkesin iki mesleği olmalıdır. Biri tüketim malları üretiminde
herhangi bir meslektir. İhtiyaç olduğu zaman işçi o meslekte çalışır.
Herkesin bir resmi ücreti olmalıdır. Bu resmi ücretten fazlasını veren bir iş
211
medhal
Tesisler kredi ile yapılmakta ve uzun zaman geri dönmemektedir. Bu
da enflasyona sebep olmaktadır. Oysa tesislerin payları halka hisse senetleri
ile aktarılırsa yatırım için harcanan para hemen geri döneceği için enflasyon
olmaz, halk da tasarruflarını değerlendirme imkanı bulur. Bugün tesis
ortaklığı ile işletme sermayesi ortaklığı birbirine karıştırıldığı için,
işletmeciler zarar etmekte, bu da tesis sahiplerine intikal ettiği için hisse
senetlerin satışları olmamaktadır. Halkın hisse senetlerine rağbet edebilmesi
için tesis ortaklığı ile sermaye ortaklığı birbirinden ayrılmalıdır. Tesisler
çalışmadığı zaman hisse sahiplerine bir yük getirmemesi için altyapı
giderleri de üretim ortaklığına bağlanmalıdır. Tesis üretim yapmadığı zaman
altyapı giderlerine pay vermemelidir. Tesis üretim yaptığı zaman kira almalı,
üretim yapmadığı zaman ise kira almamalıdır. Yani sabit kira yerine
üretimden pay almalıdır. Tesis de üretimden pay almalıdır. Dengeli
ekonominin şartı budur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bulduğu zaman işçi tüketim mallarının üretiminde çalışır. Böylece yeterli
üretim gerçekleşir. Piyasa doyduğu zaman kişi işsiz kalır. Bu durumda ise
kişi resmi ücretle inşaatta çalışabilir. İnşaatta resmi ücretle iş her zaman
olacaktır. Herkese çalışma kredisi verilecek. Bu krediyi inşaatta kullananlara
ayrıca malzeme kredisi de verilecektir. Her zaman inşaat devam edecek.
İnşaat müteahhitleri resmi ücretle iş buldular mı plana göre inşaat
yapabilecekler. Yapılan inşaat hisse senetleri ile satılacağından hiçbir zaman
enflasyona sebep olmayacak, ülke imar edilmeye devam edilecektir.
Böylece tüketim mallarının üretiminde iş bulamayanları resmi ücretle her
zaman inşaatlarda iş bulabilecekler. Bu inşaatların planları daha önce
hazırlanır. Müteahhitler imarlı arsalarda resmi ücretle işçileri bulduğunda
inşaat yaparlar. Satılan inşaat karşılığında yeni işleri alırlar ve müteahhitlik
kredisi artırılır. Satılmadığı takdirde kredi limiti kısılır.
medhal
212
b) Bunun dışında bir de serbest iş yerleri bulundurulur. Buraya
gelenler istedikleri işleri yapabilirler. İsteyen zevk için çalışsın, sanat yapsın,
edebiyat yapsın, müzik icra etsin. Bunun için bir fon oluşturulur ve bu fon
bölüştürülür. Örneğin işçilerden % 1 ücretler kesilir ve buradakilere dağıtılır.
Eğer işsizler % 1’den fazla olursa ücretler altına düşer. Kişiler iş ararlar.
Eğer % 1'den daha az olursa buradaki ücret resmi ücretten yukarı olur.
Böylece denge kendiliğinden oluşur. Resmi ücretin katsayısı da bu şekilde
gerçekleşir. Fabrikada duran işçiler isterse buralara gelip çalışırlar.
c) Ayrıca iskan yerlerinin yanında herkese küçük bahçecikler verilir.
Her aileye 500 metrekarelik yer verilebilir. Burada meyvelik ve sebze türü
işler yapılır. Boş zamanlar daha verimli bir şekilde buralarda değerlendirilir.
Ayrıca bu ürünlerin pazarlandığı bir dükkan da yapılır. İş olmadığı zaman
evde yapılabilen üretim bu dükkanda pazarlanır. Devlet, buraya ham madde
satar ve mamul madde alır. Mamulleri stok yapar ve bu stok piyasaya arz
edilmiş olacağı için enflasyona sebep olmaz, tam tersine mal çoğalacağı için
fiyatlar düşmeye başlar.
d) Halk çalışmasa da yaşama hakkı vardır. Bu da servet payı ile gelir
payıdır. Vasat servetin altında serveti olanlara kamu bütçesinden servet payı,
gelirleri vasat gelirin yarısından daha az olan kimselere gelir payı verilir. Bu
kişinin yeryüzüne olan ortaklığı karşılığıdır. Bu suretle işsiz kalan kimseler
de geçinme imkanına sahip olurlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bu tedbirler alındığı için işçiler, işyerlerinde üretimden pay alarak
çalışabilirler. İşçilerin sipariş verme kredileri olduğu için çalışmada peşin
almaya gerek olmadan üründeki payları ile ödeme yaparlar. İşte bir fabrika
durduğu zaman kira ödemediği gibi işçilere de ücret ödemez. Bu sadece
fabrikanın tamamen durması halinde değil, üretim azalınca masraflar da
azalacak ürünün maliyeti ürün miktarı ile düşmemiş olacaktır. Yani büyük
kapital sahipleri çok kazanıp az kapital sahipleri piyasadan elenmeyecektir.
Küçük müteşebbislerle büyük müteşebbisler eşit şartlar içinde rekabet
edecekler. Bu da tekeli önler. Yani ekonomide laiklik tesis edilir.
Emek ortaklığı, ancak teminatlı ehliyet ile sağlanmaktadır. Binlerce
kişi bir işyerinde çalışmaktadır. Bunların bir kısmının ücret payları
yaptıkları işlerle ölçülebilmektedir. Oysa bir kısmı ise saatlik olarak çalışma
durumunda kalacaklardır. Herkesin resmi ücreti vardır. Eğer başka bir
anlaşma yapılmamışsa çalışanlar emek paylarını bu resmi ücretlerle
bölüşürler. Ayrıca bu işçilerin emekleri teminatlıdır, yani sigortalıdır.
Bilgisizlikten doğan zararları ilmi, becerisizlikten doğan zararları mesleki,
ihmalden doğan zararları dini, kasten iras edilen zararları siyasi dayanışma
ortaklıkları tazmin eder. Yani işler sigortalıdır.
Üretimde işçilerin payı bizzat kendi emekleri ile ortaya çıkmaktadır.
Bakım işçilerinin payı ise makinelerin ürettikleri miktar ile ortaya
çıkmaktadır. Üretim yoksa, genel olarak bu emeklere de ihtiyaç yoktur.
Ancak tesisin varlığını koruyabilmesi için üretimin olmadığı zamanlarda
213
medhal
Burada yine dengenin sağlanması için üretim işçiliği ile bakım
işçiliği de birbirinden ayrılmalıdır. Üretim işlerinde iyi iş yapma işçinin
lehinedir. Oysa bakım işçiliğinde bakımda iyi iş yapma işçi için zararlıdır.
Çünkü bir daha ona iş gelmez. Bu nedenle bakım işçileri yaptıkları işe göre
sorumluluğunu yüklendikleri makinelerin veya yapıların ürettiği mal ile
orantılı olarak ücret paylarını alacaklardır. İyi bakım yaparlarsa makineler
ve tesisler çok üretim yapacakları için çok gelire sahip olacaklar ve sık sık
bozuk olarak gelmeyeceği için de az emek harcayacaklardır. Bakımı iyi
yapmazlarsa o takdirde hem gelirleri azalacak hem de daha çok emek
harcamak zorunda kalacaklardır. Altyapı gibi tesislerin bakımı da ortak
bakım firmalarına verilecektir. Böylece küçük tesislerde bakımdan eşit
şartlar içinde yararlanma imkanını bulacaklardır. Çünkü gerek tesis gerek
bakım payları serbest olarak değil kamuca belirlenecektir. Burada haksız
rekabete imkan verilmeyecektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hizmete ihtiyaç olacaktır. Örneğin, bekçiler her zaman hizmet görecektir.
Bunlara genel üretimden pay verilecektir. Ancak üretim olmadığı zaman da
bunlara pay verme zorunluğu doğacaktır. Buna “kamu payı” diyoruz ve
“genel hizmet payı” olarak belirtilmektedir.
İşçilerin resmi ücretleri tahsil ve tecrübelerine göre belirlenecektir.
“Başlangıç ehliyetliler” yılda beş, “üstün ehliyetliler” yılda on derece
alacaklardır. Diğerleri de buna göre her yıl mesleki derecelerini artıracaktır.
Bunun dışında kişilerin kabiliyetlerine göre mesleki dayanışma ortaklıkları
derecelerini yükselteceklerdir. Bir de iş yerlerinin ağırlık ve sorumluluk
payları olacaktır. Kişinin resmi ücreti objektif olacaktır.
medhal
214
Tesis, ortaklığa konuldu, çalışanlar da ortaklık kurup ekip
oluşturdular ve emek de temin edildi. Şimdi işletmenin çalışması için
hammaddenin temin edilmesi gerekmektedir. Hammaddenin bazısı depo
edilebilir olanlarıdır. Diğerleri ise depolanamazlar. Su, elektrik, yakıt
böyledir. Bunlar üretime girip kaybolurlar. Oysa hammadde üretimde şekil
değiştirip çıkar ve depolanabilir. Bunların hükümleri de ayrı ayrıdır.
Hammadde akışının sağlanması için de yeni üretim şeklini geliştirmemiz
gerekmektedir.
Bir işletme, işletme senedini çıkarır. Bu ana hammadde karşılığı
tanımlanır. Ortak kasaya konur. Ayrıca mamul senedi çıkarılır, bu mamul
mallardan birisinin karşılığıdır. Baştan vadelidir. Kasada nakit, mamul
senedi ve işletme senedi konur. Bunların kasa stoklarına göre fiyatları
belirlenir. Başlangıçta senetlerin değerleri sabit tutulur. Bu senedin nakit
gibi kullanılmasına sebep olur. Hammaddeler bu işletme senediyle satın
alınır. Satıcılar senetleri gidip kasada önce mamul sonra da nakde çevirirler.
Her hammaddenin bir ambarı bulunur. Ambarın yarısı doluncaya
kadar fiyat yükseltilir. Yarısı dolduktan sonra düşürülerek ambar stoku sabit
tutulur. Ambarın yanında o malı kontrol eden laboratuar bulunur. Ambara
teslim alınırken kontrol edilir. Ambardan çıkarken de kontrol edilir.
İşletmede tezgahlar konur, ara ambarlar konur. Çalışanlar işletme senedi ile
ham maddeleri alır, tezgahlarda işler, yarı mamulü ambarlara satarlar. Yarı
mamul ambarlarındaki fiyatlar ambar stokunu yarıya dolduruncaya kadar
yükseltilir, sonra stoka göre fiyat dengede tutulur. Yarı mamul maddelerin
de fiyatları işletme senetleri ile belirlidir ve her kademedeki ambarın
yanında kontrol cihazları vardır. Bu akış mamul ambarına gelinceye kadar
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
devam eder. Mamul ambarına işletme senedi ile giren mal mamul ambarında
mamul senedi ile çıkar.
Hammadde ve emek işletme senedi ile alınmış olur. Mamul madde
ambarı ise mamul senedini verir işletme senedini alır. Ambara mamulü
işletme senedi ile sokar. Halk mamulü mamul senedi ile alır. Mamul
senedini nakit ile satın alır. Kasa kamu payı ile tesis payını mamul senedi ile
verir ve senet emisyonu yaparak mamul maddelerin fiyatları buna göre
oluşur. Böylece vergi ve kira payları masrafsız mamul senedi enflasyonu ile
tahsil etmiş olur. İşletme senetleri ile hammadde senetleri arasındaki değer
artık değeri verir.
İşletmelere elektrik, su gibi yardımcı maddeler para ile
satılmayacaktır. Üretimden pay ile belirlenecektir. Her işletme için sarf
edilecek elektrik su gibi yardımcı maddeler ölçülecek ve böylece üretimin
miktarı da kontrol edilecektir. Gelecek dönemlerde de buna göre, su ve
elektrik verilecektir. Yani bunlar da üretimden pay alıp nakitle
satılmayacaklardır. Bu sistem bilhassa su gibi sınırlı imkanların en verimli
yerlerde kullanılmasına da imkan sağlayacaktır.
Bir işletmenin üç girdisi, alt yapı ile birlikte tesis, bakım ile birlikte
işçilik, yardımcı maddelerle birlikte hammaddelerden ibarettir. Bunun
dışında işletmelerin çalışabilmesi için genel hizmetlere ihtiyaç vardır.
Şüphesiz bunların başında kredi gelmektedir. Devlet kredi temin etmekte ve
böylece üretimi sağlayıp vergi payını almaktadır.
Bugün bütün ekonomik faaliyetler, hatta sosyal faaliyetlerin çoğu
para ile düzenlenmektedir. Parayı devlet basmakta ve kredi olarak halka
215
medhal
Eğer mamul stoku erir ise mamul senedinin nakit cinsinden değeri
yükselmiş olur. Bu işletme senedinin de fiyatını yükseltir ve gerisin geriye
giderek imalat hızlanır. Mamul stokları artarsa fiyatları düşürür ve bu gerisin
geriye aksederek üretimi yavaşlatır. Çalışanlar, işletmedeki işleri bırakıp
başka işler yapmaya başlarlar. İşte bu da tüketim mallarının talebe göre
üretilmesini sağlar. Burada artık adeta herkes kendi tarlasında çalışmakta ve
malını da hemen satmaktadır. Böylece tekelden liberalliğe doğru
gidilmektedir. İşçi ambarlardaki fiyatlara bakacak, nerede en fazla fark varsa
o işi yapmaya karar verecek ve o işi yaparak en çok işletme senedini
kazanacaktır. Fiyatlar ise stoklara göre bilgisayarlardaki programlarca tespit
edilip her gün yayınlanacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
dağıtmaktadır. Bu sayede tüm ekonomiyi düzenlemektedir. Para kimde ise
düdüğü o çalmaktadır. Para sayesinde devlet mutlak hükümdar hale
gelmektedir. Daha önceleri, polis kuvveti ile yapılan işler bugün para ile
yapılmaktadır. Para o kadar güçlü bir hale gelmiştir ki, adeta paranın dışında
bir kuvvet kalmamıştır. Devlet için para elde etmek de son derece kolay
olmaktadır. Cüzi bir matbaa masrafı ile para tüm ülkeyi hakimiyeti altına
almaktadır. Kişiler devletin hücreleri ise para da kanıdır. Bankalar ise
kalptir. Böylece insanlar topluluğu bankalar sayesinde omurgalı hayvanlar
sınıfına yükselmiştir.
medhal
216
Eskiden devleti yönetmek zor idi. Çünkü para olarak altın veya
gümüş kullanılıyordu. Altın veya gümüş bulmak zordu. Ancak bugün para
bulmak devlet için çok kolaydır. Yeter ki, devlet bu paranın nasıl
kullanılması gerektiğini bilsin ve enflasyona sebebiyet vermesin. Yani
bugün devlet yönetme ilmin görevidir. Bilginiz varsa, devleti çok kolay
yönetebilirsiniz, yoksa artık devlet yönetme işi çok zorlaşmaktadır,
gelecekte imkansız hale gelmektedir. Krediyi tekele verirseniz, ülkeyi
merkezi yönetime bağlarsınız ve anti demokratik yönetimle yönetirsiniz.
Kredi verme şeklini nasıl tespit edersiniz devletin yönetimi de o şekilde
olacaktır. Kapitalistlerin de sosyalistlerin de devleti yönetme güçleri para
iledir.
Liberalistlerin de devleti yönetme şekli, kredi yoluyla sağlanır.
Liberalistler kredileri esnafa verir, esnaf tüccara sipariş verir, tüccar da
işyerlerine sipariş verir. Halk çalışır, aldığı ücretle mağazalara gider malları
satın alır. Burada halkın eline para geç geçtiği için mağazalarda mal
yığılması olur ve pazar sorunu ortaya çıkar. Sosyalistler kredilerini iş
yerlerine verirler, tüccar dengeli üretimi sağlar. Ne var ki, karı maksimize
etmesi için çok ucuza alır, çok pahalıya satar. Bu da üretimi düşürür.
Tekelleri oluşturur ve sosyal düzeni bozar. Liberallik ortadan kalkar.
Eğer demokrasi ve laiklik isteniyorsa kredilerin halka verilmesi
gerekir. Yani siz krediyi kime verirseniz ülkeyi ona teslim edersiniz. Halka
verirseniz demokrasi olur, tüccara verirseniz kapitalizm olur. Kredilerin
işleyiş şekilleri önem taşıdığından kısaca gözden geçirmek istiyoruz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
KREDİLER:
1) Önerilen halk ekonomisi ve adil ekonomik düzende, halka
yılbaşında ön ödemeli sipariş kredisi verilir ve halk mağazalara istediği
malları serbest piyasa ilkeleri içinde sipariş verir. Böylece üretim
planlanmasında söz halkın olmuş olur. Böylece, merkezi planlama yerine
halkın planlaması ortaya çıkar. İşyerleri halkın siparişleri ile faaliyete geçer,
ithalat halkın ihtiyaçlarına göre yapılır, halkın talebiyle tespit edilir.
2) Her çalışana çalışma kredisi verilir. Kredi limiti resmi ücretle
tespit edilir. İşçi hangi fabrikada çalışıyorsa, ancak o fabrika sipariş
alabiliyor. İşçi ile anlaşma yapmayan işyerleri, sipariş alamıyor. Böylece
işyerlerinde işçilerin yönetime katılmaları gerçekleşmiş olur. Görülüyor ki,
Marx işçileri yönetici yapmak istemiş, ama mekanizmasını getirememiştir.
O zaman bugünkü para sistemi mevcut olmadığı için söz konusu mekanizma
getirilememiştir. Ayrıca, eğer resmi ücretle işçi bulabiliyorsa müteahhit
inşaat yapabilmektedir. Burada da kararı yine halk vermektedir. İsterse
üretim yerlerine gidip çalışmakta ve refahını artırmakta, isterse inşaatlara
gidip çalışmakta, refahını kısıp imar yapmaktadır. Halkın tasarruf meyli
yatırım yüzdesini belirlemektedir.
4) Kredide getirilen dördüncü kriter ise karşılıklı kredileşme
kriteridir. Faiz yerine karşılıklı kredileşme ikame edilmiştir. Çünkü faiz
tekele götürür. Buna karşılık kredileşme vardır. Herkes mevduatı oranında
kredi istihkak eder. Böylece atıl sermaye hareket etmektedir. İşçilik
sisteminden ortaklık sitemine gidilmektedir. Ancak bu ortaklık sistemi
anlaşma ile yapılan ortaklık değildir. Her ortaklığı senetler tespit etmektedir.
Senet aynı fiyatla alınıp satılmakta, senet alan o işletmeye ortak olmakta
satan da ayrılmaktadır. Böylece kimsenin iradesini kısmadan tüm işletmelere
ortak olma ve ortaklıktan ayrılma imkanları sağlanmaktadır.
217
medhal
3) İşletmeler siparişlere göre kredi almakta ve iş yapmaktadırlar.
Yılbaşında aldıkları siparişlere göre sermaye ihtiyacı duymadan üretim
planlaması yapmaktadırlar. Müteahhitler de resmi ücretle buldukları işçilere
göre inşaat kredisini almaktadırlar. Yani halkın çalışma kredisi, işverenlerin
de iş verme kredileri vardır ve piyasaya girdikleri nispette, yani buldukları
pazar ile kredileri artıp eksilmektedir. Serbest rekabet tamamıyla
korunmaktadır. İşletmecilik sermayeye dayanmadığı için de tekeller
oluşamamaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Devlet parayı enflasyona sebebiyet vermemek şartı ile çıkarır. Bir
başka deyişle para, satılık mal kadar olmalıdır. Dört çeşit para çıkarılır.
Devlet toprakları alır ve satar buna toprak parası diyoruz. Bu para ancak yurt
içinde geçerlidir. Çünkü taşınmazların karşılığıdır. Devlet, inşaat
malzemesine karşılık da para çıkarır. İnşaat satış yerlerine giren malzeme
kadar para dışarı çıkar. Bu demir parasıdır. Bir de yılbaşında siparişler
verebilmek için verilen kredilerde kullanılan paralardır ki, bu da buğday
parasıdır. Bir de gerek dış paraların gerekse bu paraların ve genel olarak
işletme senetlerinin alınıp satıldığı para vardır ki, bu da altın paradır.
Ülkede kriz varsa toprak parasının değeri düşer, refah varsa yükselir.
Buğday parası ise, ülkede ve dışarıda kriz varsa kıymetlenir, refah varsa
düşer. Döviz ise dışarıda kriz ülkede refah varsa yükselir. Görülüyor ki, dört
paranın değeri ülkede veya dışarıda kriz olup olmamasına göre değişik
şekilde ayrı ayrı kıymet kazanır veya düşer. Bu dengenin sağlanması için de
dört çeşit para kullanılır.
medhal
218
Kredi tamamen faizsiz verilir, buna karşılık üretimden pay alınır.
Faizsiz bankanın çalışmasını burada kısaca açıklamak istiyoruz. Faizsiz
banka işletme senedini karsız alıp satar. Senedin fiyatını arz ve talebe göre
ayarlar. Alanlar çoğalırsa fiyatını yükseltir, satanlar çoğalırsa düşürür. Ama
aynı anda alış ve satış arasında fiyat farkı koymaz. Banka satın aldığı
senetlerden dolayı işletme karına katılmaz. Bunun faydası senetler bankaya
iade edildikçe kar daha az senetler arasında bölüşüleceğinden kar yüzdesi
artar, halk tekrar almaya doğru gider. Kar senet sahiplerine
bölüştürülmeyeceğinden, senedin nominal değeri artar. Bütün senetler
bankaya döndüğü zaman, tesislere ait senetlerin değeri, yarıya hatta bazı
durumlarda beşte bire indirilir. Bu durumda tesisler devlete kalmış olur. Yer
ve yapılar, yeni tesisleri kuracaklara beşte bir hisse senediyle verilir. Banka
senetleri senet ortaklığı adına alıp satar. Buna karşılık, banka işletmenin
cirosundan bir pay alır. Bu faiz değil masraflar karşılığıdır. Banka işletmeler
arasında kredileşmeyi faizsiz olarak sağlar. Bazı işletmelerin senetleri daha
fazla satılır ve banka bu senetlerin karşılığını kendisi kullanır. Bazıları da
daha az satılır, o zamanda banka işletmelere faizsiz olarak nakdi
kullandırmış olur. Kendisi bu hizmetinden dolayı günlük üretimden bir pay
alır.
Eskiden küçük işletmeler vardı. Halk kendi ürettiklerini götürüp
pazarda satıyordu. Sanayi devrimi ile birlikte, tesisler büyüdü. Binlerce kişi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bir arada çalıştı. Bu işletmelerin üretim dışı ortak hizmetlere ihtiyaçları çıktı.
Bu ihtiyacın yeterince karşılanamamasından dolayı, küçük ve orta boy
işletmeler ortadan kalktı ve tekeller oluştu. Kapitalizm ve sosyalizm dışında
bir ekonomi düzeni artık var olmayacak sanıldı. Oysa, tekeller ekonomi
bakımından büyük bir başarı elde etti. Buna karşılık, tekeller sosyal baskıya
neden oldu. Halk, serbest teşebbüs ve kişisel mülkiyet zevkini kaybedince
çalışma yük olmaya ve üretim düşmeye başladı. Bu sebeple zor
kullanılmaya başlandı. Kapitalistler işsizlik yaratarak açlık korkusu ile,
sosyalistler işkence ederek halkı zorla çalıştırdılar. İşte bütün bunlar halkın
direnmesine sebep oldu ve ayaklanmaları ortaya çıkardı. Hukuk düzeni alt
üst oldu. Gelecek dünyanın tekrar Liberalizme dönmesi, yani halkın
kendisinin müteşebbis hale getirilmesi ve kişisel mülkiyetin sağlanması
gerekmektedir. Ancak böyle olursa tekeller önlenir ve demokrasi ile laik
düzen kurulabilir. Tekellerin olduğu yerde demokrasi ve laiklik sözde kalır.
KAMU ORTAKLIĞI:
1) Kamu ortaklıklarında, işler, teminatlı ve resmi ehliyete sahip
serbest meslek erbabınca görülür. Bunların sayıları her ilçede her hizmet için
on civarındadır. Köylerde temsilcileri vardır. Bölgelerde mütehassıs
danışmanları bulunmaktadır. Kıta merkezlerinde ise her ihtisas için otoriteler
vardır. Her ihtisas kolunda sayıları on civarındadır. Halk bunlardan
istediğine hizmetini gördürür.
2) Kamu ortaklıklarında işler yönetmeliğe göre görülür; görevlilerin
takdirlerine iş bırakılmaz. Hizmet sırasında yapılan her türlü davranış yargı
denetimindedir. Vatandaş bir hakem seçer, görevli bir hakem seçer ve iki
hakem başhakem seçerler. Hakemlerin verdikleri kararlar kesin olarak
219
medhal
Tekrar liberalizme dönme sanayi devriminden gerisin geriye dönme
demek değildir. Tam tersine sanayi devrimini daha da ileriye götürmek
demektir. Yani işçilik sisteminden ortaklık sistemine gitmek demektir.
Marx'ın komünizmine biraz daha yaklaşma demektir. Başka bir ifade ile
sosyalizmden ve onun işkence düzeninden kurtulmak demektir. Büyük
tesislerin ortak hizmetlerinin kamu ortaklıkları içinde görülmesi demektir.
Kamu ortaklıkları ne demektir? Bunu burada tanımlayarak ortaya koymak
istiyoruz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
uygulanır. Görevli ile halk eşit seviyededir. Başkanlar da geçici kararlar
alabilirler.
3) Kamu ortaklarının emrinde vakıflar vardır. Vakıflarda da bütün
hareketler sözleşmelere göre yapılır. Her hizmeti yapan görevli, gücüne göre
vakıflardan halkı yararlandırır.
4) Kamu ortaklıklarında hizmet yapanlar, işleri halkın isteğine göre
görürler. Ancak ücretler kamu bütçesinden karşılanır. Halk bir şey ödemez.
Böylece halk genel hizmetlerden bedelsiz yararlanır. Bu küçük
müteşebbisleri büyük teşebbüslere karşı korur. Liberalizmin sağlanmasını
temin eder. Büyük işletmelerin de küçük işletmeler gibi halk teşebbüsü
olarak çalışmasını sağlar.
medhal
220
İşletmelerin kredi alabilmeleri için genel hizmetlerini kamu
ortaklıklarına yaptırmaları gerekir. Genel hizmetlerin kamu ortaklıkları
tarafından yapılmasıyla aynı zamanda kendiliğinden sıkı bir denetim
gerçekleşmiş olur. Genel hizmetlerin neler olduğunu hatırlarsak, bunların
kamu tarafından yapılması, liberalliğin tekrar hayata geçirilmesini sağlamış
olur.
GENEL HİZMETLER-KAMU HİZMETLERİ
1- Personel hizmetleri, her türlü yazışmalar,
2- Zimmet muhasebe, ortaklıklar,
3- Envanter muhasebesi, siparişler,
4- Demirbaşlar, bakım kayıtları,
5- Bilgi eğitimi, ilmi ehliyet,
6- Mesleki eğitim, mesleki ehliyet,
7- Ahlaki eğitim, güvence ehliyeti,
8- Korunma ehliyeti, sivil savunma,
9- Ambar hizmetleri, mal senetleri,
10- Kasa hizmetleri, krediler,
11- Tebliğ, uyarı hizmetleri,
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
12- Arşiv, istatistik,
13- Basın, tanıtma ve kütüphaneler,
14- Yayın, duyurma ve salonlar,
15- Ulaştırma, taşıma,
16- Haberleşme, spor,
17- Plan ve proje, talimatlar,
18- Sağlık, yemek,
19- Güvenlik, nöbet ve bekleme,
20- Bakım, tamirat,
21- Sözleşmeler,
22- Kontrol,
24- Hakemlik,
25- Başkanlık.
Kişiler, ürettikleri malları ambara götürürler ve kontrolden
geçirdikten sonra ambara teslim ederler. Bundan sonra mal bozuk çıkarsa,
artık üreten değil kontrol eden sorumlu olur. Dayanışma ortaklığı tazmin
eder. Ambardan üreticiye mal senedi verilir. Bu hamiline yazılmış senettir.
Üretici bunu istediği kimseye ve istediği fiyatla satar. Böylece kolektif
üretim liberal üretime dönüşür. Tekel piyasa yerine serbest piyasa doğar. Bu
liberalizmdir. Burada Türkiye devletinin sosyalizme gitmeden sosyal devlet
olmasını istiyorsak, sosyal niteliğinin yanında liberal niteliğinden de
bahsetmek zorundayız. Liberalliğe de değişmez madde olarak kabul ettikten
sonra, onun için mekanizmalar geliştirmemiz gerekir. Bu mekanizma, diğer,
demokratik, laik ve sosyal nitelikler ile uyuşmuş olmalıdır. Partiler bu
nitelikler üzerinde değil, bu nitelikleri sağlayan mekanizmalar üzerinde
birbirinden ayrılırlar. Kim daha iyi çözüm önerirse ve bu çözümü iç
bünyesinde uygulayarak gösterirse halk ona oy verir ve o görüş iktidar olur.
Daha doğrusu, o görüş, o nispette iktidara ortak olur. Yerinden yönetim ve
221
medhal
23- Soruşturma,
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
çoklu hukuk sistemi içinde nispi sistem uygulanacağından her sistem, halkın
nispetinde uygulama imkanını bulacaktır. İşte gerçek demokrasi ve laiklik
buradan geçmektedir.
Liberallik herkese iş imkanı sağlar ve zorlamadan herkesi azami
çalışmaya götürür. Böylece kişi başına üretim azamiye çıkar. Milli
hasıladaki artışı dolar cinsiden hesaplama bizi yanlış yerlere götürür.
Fiyatları iki misline çıkarırsanız milli hasıla azamiye çıkar. Öyleyse milli
hasılanın artışını nasıl ölçeceğiz? Biz her şeyi objektif birimler ile tespit
etmek zorundayız. Para karşılığıyla, hele enflasyonist bir para karşılığıyla
yapılan tanımlar, beraberinde büyük hata ve yanlışları taşır. Önerilen
sistemde, iş yapma imkanları sağlanarak, bireyler tamamen serbest
bırakılmıştır. İstenilen yapılsın, diyor ve buna da Liberalizm adını veriyoruz.
Ancak bu serbestliğin sonucu, kapitalizm ve sosyalizmde olduğu gibi ya
serbestlik gittikçe daralır ve sonunda ortadan kalkar veya öyle bir düzen
kurulur ki, gittikçe serbestlik artar. Yani serbestlik daha çok serbestliği
doğurmaya başlar. İşte bunun adı evrimdir. Evrim zamanla daha üstün
düzene girmedir. Liberal sistemde evrim liberalliğin artmasıyla tanımlanır.
medhal
222
Şimdi bu konuda kriterler getirelim ve objektif tanımlar yapalım.
Tarım döneminde bir topluluğun büyümesi gelişmesi toprak büyüklüğü ile
tanımlanıyordu. Oysa şimdi hele gelecekte toprak önemini kaybetmiş
olacaktır. Gümrüklerin ve vizelerin olmadığı bir dünyada, ki buraya doğru
gidilmektedir, toprağın önemi daha da azalmaktadır. Hammaddeyi alır işler
ve satarsınız, pekala çok küçük yerde çok güçlü bir devlet kurabilirsiniz.
Bugün Japonya bunun bir örneğidir. Nüfus çokluğu ise her zaman
gelişmenin ve büyümenin bir etkenidir. Bununla beraber, nüfusun eğitilmesi
ve örgütlenmesi gerekmektedir. Nüfus sayısının yanında örgütlenmiş
olmanın ve kişi hak ve hürriyetlerinin korunmuş bulunmasının büyüme ve
gelişme ile yakından ilgisi olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir.
İnsan, bilen varlık olarak tanımlanır. O halde gelişmişliği bilimsel
potansiyelle de değerlendirmek gerekir.
Demek ki, nüfus yoğunluğu ile yani kilometre kare başına düşen
nüfus miktarı ile nüfusun çarpımı olarak tanımlayacağımız bir birimle
topluluğun büyüklüğünü gösterebiliriz. Bir topluluğun büyüklüğü nüfusun
karesi ile artmakta ve toprağın büyüklüğü ile azalmaktadır. Liberalizmi
insan hürriyeti olarak düşündüğümüze göre ne kadar çok insan hürse, elbette
o kadar liberalizm gerçekleşmiş demektir. Gerçi toprağın büyüklüğü
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
insanların serbestliklerini artırır, ancak bu serbestlik, vizesiz ve gümrüksüz
bir dünyada zaten mevcut olup herkes bundan yararlanır. Buradan açıkça
anlaşılıyor ki, liberalizmin temeli gümrük ve vizelerin kaldırılması
nispetinde varlığını gösterir. Biz, tek taraflı olarak vize ve gümrükleri
kaldırmakla liberalizmi gerçekten getirmiş oluyoruz.
Yine liberalizmin bir başka kriteri ve objektif tanımı da, bir kimsenin
emek başına ürettiği buğday miktarı esas alınarak yapılabilir. Bu, ülkenin
imar bakımından gelişmişliğidir. Bir memleket ne kadar teknoloji ve ilim
bakımından ileri ise, o ülkede emek başına üretim o kadar fazladır. Diğer
üretim bir tarafa bırakılarak buğday üretimi esas alınmaktadır, çünkü buğday
temel gıda maddesidir. Kişinin ihtiyacı belirlidir. Burada toprağın
büyüklüğü önemli faktördür. Emek birimi başına maksimum verim elde
edilen toprak miktarı ne kadar azalırsa, o topluluk o kadar teknolojik
seviyesini ileri götürmüş demektir.
Sosyal gelişmeyi ise ortalama ömür ile tanımlayabiliriz. Yani bir
toplulukta ortalama ömür uzuyorsa, o ülkede sosyal gelişme de var
demektir. Çünkü ortalama ömür sağlıklı çalışma koşuluna bağlıdır. Ancak
ortalama ömrü istatistiklerle ve uzun yıllara dayalı sonraki hesaplarla değil,
ani hesaplarla hesaplamak gerekir. Bir toplulukta nüfus sayısı o topluluktaki
yıllık ölüm miktarına bölünürse, o ülkenin sosyalliği ortaya çıkar. İnsan
ömrünü uzatmanın yanında nüfusun da artırılması gerekir. Bir ülkede nüfus
artıyorsa, o ülkede sosyal yapı o kadar ileridir, demektir. Batıda refah
yüksek olduğu halde, nüfusun azalmakta olması, o ülkede sosyal hizmetlerin
dengeli olmadığını ifade eder. Bu konu üzerinde sosyallik ilkesi açıklanırken
yeniden durulacaktır. Sosyallik yıllık artan nüfusun yılda ölenlerin sayısına
bölünmesi ile ölçümlenir.
223
medhal
Liberallik insanı hür kılmak, istediği gibi hareket etmesine imkan
sağlamak için verilmiş olmakla beraber, Adam Smith'in dediği gibi en büyük
sosyal gelişmeyi de sağlamış olmak gerekir. Gerekli şartlar sağlanırsa
liberallik, aynı zamanda sosyalliğin de en ileri seviyeye ulaşmasını sağlar.
Eğer Liberalizm, üretimi artırır, emek tasarrufunu sağlayarak ülkenin
büyümesini sağlarsa elbette sosyallik de o kadar gelişmiş olur. Nasıl
monopol sistemde demokrasi ile laiklik çelişki içinde ise, aynı şekilde
monopol sistemde liberallikle sosyallik de çelişki halindedir. Oysa halk
sisteminde tıpkı demokrasi ile laikliğin bir oluşun iki yüzü olduğu gibi
liberallikle sosyallik birbirini destekler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bunun anlamı nüfusun devamlı artması mıdır? Evet, nüfus devamlı
olarak artar. Sonunda nüfus ihracı yapılır. Karalar bittiğinde, nüfus denizlere
doğru kayar. İnsanlar planktonlardan yararlanarak beslenmeye başlar.
Denizler bittiğinde güneş sisteminin diğer gezegenlerine gidilir. Buralarda
güneş enerjisinden yararlanarak gıda üretilebilir. O da bittiğinde uzaya
gidilir. Buralarda hidrojen enerjisinden yararlanarak gıda temin edilebilir.
Görülüyor ki, insan için imkanlar sonsuz denecek kadar çoktur. Yeter ki
gelişip cehaleti yenelim ve imkanlardan yararlanmayı öğrenelim. Liberallik
tekele gitmeyen bir yarışma düzenidir. İnsanları son güçleri ile zevkle
çalıştırır. Sonucunda insanlığın gücünü arttırmaya devam eder. Çünkü
bilginin sonuçlarından herkes yararlanır. Verenden bir şey eksilmez.
medhal
224
''SOSYAL''
Yeryüzü tüm insanlık için yaratılmıştır. Yaşayanlar, ondan
yararlanarak hayatlarını sürdürürler, karşılığında imar ederek gelecek nesle
devrederler. Bu temel ilke kabul edilince yaşayanların yeryüzünü bozmaya,
tahrip etmeye ve çevreyi kirletmeye hakları yoktur. İşte onların
serbestliklerini, hürriyetlerini kısan bir kural. Bu dünyayı ve kendimizi biz
yaratmadık. Bedenimiz dahil tüm yeryüzü, hatta gökyüzü bize emanettir.
Ona hizmet edip koruyacak ve ücretimizi alacağız. Böylece yaşama imkanı
bulacağız.
Mademki yeryüzü ortak malımızdır, o halde çalışmasak da ondan
yararlanma hakkımız vardır. İçimizde çalışamayanlar yeryüzünün kira
payından haklarını alır ve yaşarlar. Hatta çalışabildikleri halde çalışmak
istemeyenler de bu haktan yararlanabilirler. İşte asıl sosyallik burada başlar.
Kolektif üretimde emekleri dışında her insanın hakkı vardır. Bu hak
kendilerine verilmek suretiyle güvenlik sağlanmaktadır. Oysa bugün ancak
sosyal güvenlik primlerini artıran kimselerin hakkı olmaktadır. Bu bir
ticarettir; hatta kumardır. Paraları herkes ortaya koyuyor ve sonunda uzun
ömürlü olanlar bundan yararlanıyorlar. Batı'nın her türlü mekanizması böyle
karışıktır. Sosyal güvenlik adını takmış ama güvenlik yerine prim ilkesini
getirmiştir.
Her türlü düzenlemeyi dengeleyerek yapmak zorundayız. Eğer
çalışanla çalışmayanı bir kabul edecek olursak o zaman kimse çalışmaz.
Gelir azalır ve yok olur. Dolayısıyla hiçbir sosyallik kalmaz. Bundan dolayı,
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
anayasada sosyalliğin yanında liberallik yer almalıdır. Biz krediyi emeğe
vererek kişilere üretim yapma imkanını sağlıyoruz, sonun da kolektif
üretimin bir kısmını üretenlere emeklerinin karşılığı olarak veriyoruz. Bir
kısmını da devlete vererek çalışmayanlara veya çalışıp da üründen yeterli
oranında pay alamayanlara bölüştürüyoruz. Bize göre, ancak bu takdirde
“sosyal devlet”ten bahsedilebilir. Çalışıp üretenlere kredi veriyoruz,
çalışmayacaklara üretim kredisi vermiyoruz. Bu gibi kimseler aldıkları bu
sosyal paylar ile hayatlarını sürdüreceklerdir. Elbette bunların kredi almadan
da çalışma hakları vardır ve bu kendilerinindir. Ancak çalışabildikleri halde
çalışmak istemeyenler de olabilir. Bu gibi kimseler zorla veya kredi ile
çalıştırılamazlar; “sosyal haklar”ının karşılığı olan paylarını alarak
hayatlarını sürdürebilirler. Yani isteyen kredi alır iş yapar, kendi payını alır
ve topluluğun da payını verir. İsteyen kredi almaz, sosyal payı ile geçinir.
Böylece denge kurulur. Çalışmayanlar çoğalır, sosyal fonu azalırsa o
zaman kıt kanaat geçinmek istemeyenler kredi alarak çalışmayı tercih
ederler. Böylece sosyal payı daha az kişiler bölüşeceğinden sosyal gelir
artar. Bu defa bazıları çalışmamayı tercih eder.
Hastalanıp emekli olan sağlığına kavuştuğunda geri dönebilir.
Görülüyor ki, burada sosyal güvenliği dengelerken liberal kurallar içinde
hareket ediyoruz. Kişileri kendi iradeleriyle emekli ediyoruz. Partiler, işte bu
denge mekanizmaları içinde sorunları çözen kuruluşlardır.
Kişi kendini var etmez, onun varlığına anne babası sebep olur.
Kişinin varlığına sebep olanlar, ona bakıp büyütmek zorundadırlar. Kişi ana
rahmine düştüğü andan itibaren birtakım haklara sahip olur. Bu haklar kime
karşı doğar? Kapitalizm anlayışına göre bu görev anne babaya düşmektedir.
Anne baba bunlara bakıp büyütmekle görevlidir. Devletin burada bir
sorumluluğu ve görevi yoktur. Sosyalizmde ise doğduktan sonra çocuğun
tüm sorumluluğu devlete aittir. Anne babanın burada sadece devletin izin
verdiği ölçüde yetki ve görevleri vardır. Tabiidir ki, bu iki anlayışın saadet
getirmeyeceği açıktır. Peki halk düzeninde bu problem nasıl çözülecektir?
225
medhal
Bu mekanizma için şu esası getiriyoruz: Emeklilik yaşı yoktur.
İsteyen istediği zaman emekli olur; ancak, emekliler kredi alma hakkını ve
borçlanma ehliyetini kaybederler; isteyenler ise kredi alıp iş yaparlar.
İstediklerinde emekli statüsüne geçerler; istediği zaman da çalışanlar
statüsüne geçerler ve kredi almaya başlarlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Önce çocuğun doğmasına anne baba sebep olmuştur. Dolayısıyla çocuğun
hakları anne babasına karşı doğar. Anne baba da başka anne ve babalardan
doğmuştur. Doğan çocuğun yakınları vardır. Anne ve babası yoksa bu bakım
ve büyütme hizmeti, akrabalarına düşmektedir. Babasının veya annesinin
yerini en yakın ergin akrabalar alır. Bununla iş burada bitmemektedir.
Çocuk anne rahmine düştüğü andan itibaren yeryüzünün ortağı haline
gelmiştir. Dolayısıyla yeryüzünün kira payında onun da hakkı vardır. Ancak
bu hak kendisi tarafından değil, temsilcisi olan anne ve babası tarafından
kullanılacaktır. Yani, çocuğun hakları ne sosyalistlerde olduğu gibi sadece
devlete veya ne de kapitalistlerde olduğu gibi, sadece anne-babasına ait
olacaktır. Anne-baba çocuğa devlet adına hizmet edecektir. Anne-baba
çocuk üzerinde devletin temsilcisidir ve yetkilidir. Bunun manası annebabanın çocuk üzerindeki görevleri ve yaşadıkları zaman, onlar üzerindeki
hukuk düzeni içinde düzenlenmiş olup herkes ona göre görevli ve
sorumludur. Sorumluluk yöneticilere karşı değil, yargıya karşıdır.
medhal
226
Doğan çocuğun anne babasına karşı, onlar yoksa diğer akrabalarına
karşı hakları olduğunu belirtmiştik. Şimdi de anne babanın görevleri
üzerinde duralım. Hukuk düzeninde kolektif sorumluluk yoktur. Bunun
anlamı kolektif yetki de yoktur. Her görev yalnız bir sorumluya verilebilir; o
sorumlu kimse kendi yetkilerini kullanır, hizmeti görür. Merkezi yönetimler
de bundan pek farklı değildir. Bugün ise kişiler yetkilerini kullanmakta ama
sorumlu olmamak için yetkiler komisyonlara verilmektedir. Sonunda
sorumlu ortadan kaybolmaktadır. Kolektif yetki, liberalliği de zedeler. Bir
şeyin yetkilisi tek kişi olacak, o karar alacak ve hesabı da o verecektir.
Bu durumu paralel ve seri sistemleri karşılaştırarak anlatalım:
Elimize on tane boru alarak, bunların uçlarını iki depoya birleştirelim.
Borulara birer musluk koyalım. Şimdi musluklardan herhangi birini açalım.
Dolu depodan boş depoya su akacaktır. Hepsi de açık olabilir. Buna paralel
sistem denir. Oysa şimdi uzun bir boru alalım ve buna peş peşe musluklar
koyalım. Bir tanesi dahi kapalı olursa su akmaz. Buna da seri sistem denir.
Merkezi yönetimler seri sistemler ile çalışırlar. Peş peşe on yetkili olur, bir
iş yapılırken hepsinin rızası ve onayı gerekir. Halk sisteminde tersinedir.
Gene on yetkili vardır. Ama on yetkiliden birinin evet demesi ile iş yapılmış
olur. Merkezi sistemde yetki kısıtlanmakta, iş on kişinin ittifakı ile
gerçekleşmekte, buna karşılık sorumluluk ise belirsiz hale gelmektedir. Halk
sisteminde herkes kendi başına yetkili kılınmakta, yetkiyi kim kullanırsa
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sorumlu o olmaktadır. Böylece insan daha çok serbest hale gelmekte, iş
yaptıranlar da daha kolay iş yaptırmaktadırlar.
Burada şunu belirtmeliyiz ki, hürlük, serbestlik, liberallik,
sorumsuzluk anlamında değildir. Herkes istediğini yapmakta serbesttir, ama
sonuçlarına katlanmak zorundadır. Yani mevzuat, hangi fiillere ne hükümler
koymuşsa, kişi ona uymak durumundadır. Kişi adam öldürmekte bile
hürdür, serbesttir. Ancak sonra bu fiilinin karşılığına da katlanmak
zorundadır. İşte liberallik niteliğinin yanında, sosyalliğin gelmiş olması fiilin
karşılıksız kalmayacağı, herkesin yaptığının karşılığını göreceği
anlamındadır. Hürriyet kişiliğin oluşması, sosyallik ise topluluğun
korunmasıdır. Bu nedenle anayasada sosyalliğin yanında liberallik niteliği
alınmazsa, toplulukta bireyler kişiliklerini kaybedebilirler.
Toplulukta mevzuatı hakim kılmak demek, işbölümü yapmak ve
herkese kendi görevini bildirmek, görevi yapabilmesi için yetkili kılmak,
yetkileri içinde sorumluluk sağlamak ve buna göre de kişilere haklarını
vermek, demektir. Görev, yetki, sorumluluk ve hak zinciri hukuk düzenini
sağlar ve liberallikle, sosyalliği dengede tutar.
Bu işbölümü karı koca arasında veya anne baba arasında da sağlanır.
İnsan, aile içinde doğar ve aile içinde yaşayıp ölür. Burada eğer, işbölümü
tam sağlanmazsa görevler, yetkiler, sorumluklar ve haklar çok açık bir
şekilde belirtilmezse elbette ömür boyu devam edecek bir ortaklık kolay
kolay tesis edilemez.
Tekrar olarak belirtelim ki, birlik, hiçbir zaman aynı hak ve
görevlere sahip bir ortaklık demek, değildir. Birlik, işbölümüne dayanan bir
ortaklıktır. İki kişi ortak olsa bir araba satın alsalar, ikisi de hem şoför olsa
hem de tamirci olsa bunların ortaklığı da olur. Ama bunların ortaklığının
fazla yararı yoktur. Bunlar ilk fırsatta ayrılırlar. Ayrı ayrı arabaları olur.
227
medhal
Toplulukta bir taraftan kişinin hak ve hürriyetleri korunacaksa, diğer
taraftan topluluğun varlığı da korunacaksa hukuk düzenine kesin ihtiyaç
vardır. Hukuk düzeninde kimsenin kimseye müdahale etme hakkı yoktur.
Herkes kendi başına buyruktur ve bağımsızdır. Ancak bu hareketlerinde kişi
başkalarının hukukuna dokunmuşsa bağımsız ve tarafsız yargının huzurunda
hesap verir. Yani, kişi hakimiyeti kaldırılmakla liberallik sağlanmıştır,
Mevzuatın hakemliği konmakla da topluluğun varlığı, sosyallik
korunmaktadır. Denge böylece tesis edilmiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Ancak biri şoför ve diğeri bakımcı olursa bunlar birbirinden ayrılamazlar.
Ömür boyunca birlikte kalmak zorunda kalırlar.
medhal
228
Allah, kadın ve erkeği eşit yaratsaydı, o zaman evlenme ihtiyacını
duymaz, herkes kendisi çocuk doğurur ve büyütürdü. Ama Allah, kadın ve
erkeği eşit yaratmamıştır. Tek başlarına çocuk yapamamaktadırlar. Bu
sebeple ömür boyunca ortaklığa zorlanmıştır. Biyolojik ve genetik
sebeplerden dolayı eşleşmek suretiyle çoğalma zorunluğu vardır. Bu nedenle
aile adi bir ortaklık değil, sosyal bir birliktir. Kadın erkekle birleşecek,
hamile kalacak, sonra çocuk doğuracak ve bu çocuğa süt verip bakıp
büyütecektir. Bu Tanrı tarafından kadına verilmiş bir görevdir ve bu görevi
yapacak şekilde teçhiz edilmiştir, yani yetkili kılınmıştır. Bu nedenle çocuğu
doğurup büyütmekten kadın sorumludur. Çocuğun ihmal edilmesinden
herhangi bir zarar görülürse, bunun sorumlusu annedir ve annenin
dayanışma ortaklıkları bunları tazmin eder. Kadın çocuğu, kendi başına
doğurup büyütemez. Buna gücü yetmez. Kendisine hizmet edecek bir
yardımcısına ihtiyaç vardır. Bu da geçim için gerekli maddi imkanları
sağlamadır. Bir de aileyi düşmanlardan korumadır. Kişilerin yeme, giyinme,
barınma ve dolaşma ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların temini ancak kolektif
üretimle sağlanır. Bunu yapacak da koca ve babadır. Diğer taraftan canlılar
içinde amansız mücadele mevcuttur. İnsanlar arasında savaşlar vardır,
saldırılar vardır. Bu görev de erkeğe verilmiştir. Erkeğin yapısı bu görevleri
yapmaya kadından daha uygundur.
Allah kadına hem çocuk doğurup büyütme hem de kısmen de olsa
çalışma ve savunma gücü vermiştir. Erkeklere ise doğurup büyütme gücü
vermemiştir. Başka bir ayrılık da kadın kendi görevlerini yaparken, herhangi
bir topluluğu oluşturma ihtiyacı içinde değildir. Yakınlarının yardımı ile
görevlerini eksiksiz yerine getirebilmektedir. Oysa gerek çalışma gerekse
koruma hizmetlerini erkek tek başına yapamamaktadır. Zorunlu olarak birlik
veya ortaklık oluşturmak zorundadırlar.
Bundan dolayı erkekler bucak içinde birleşerek hukuk düzenini
kurarlar. Bir başkanları vardır ve başkanın geçici kararlarına uyarlar. Ayrıca,
ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıklarını kurup köylerde ortak
üretim ve savunma yaparlar. Bu organizasyonu yapmadıkları takdirde kendi
görevlerini yerine getiremezler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bucak içinde organize olmak yeterli değildir. Bucaklar birleşerek il
içinde kamu güvenliği sağlar ve işbölümü yapıp ilçelerde kamu hizmetleri
görürler. Bu da yeterli değildir. Devlet içinde organize olarak, dış saldırılara
karşı savunma yaparlar, bölgelerde ihtisas hizmetlerini görürler. Hatta bugün
tüm insanlık, örgütlenerek cehalete karşı savaş açarak topluluklar içinde
araştırmalar yapmaya doğru gitmektedir. Erkekler bu görevleri
yapabilmeleri için bucaklarda koruma, illerde iç güvenlik, ülkelerde dış
savunma nöbetlerini tutmaktadırlar. Yani, askerlik hizmetini yapmaktadırlar.
Merkezi yönetimlerde bütün bu nöbetler askeri hizmetler içinde
toplanmıştır.
Buradan anlaşılıyor ki, insan topluluklarında örgütlenme, erkeklerin
yükümlülüğündedir. Bu durum, erkeklere verilen görev gereğidir.
Sorumluluk kendilerine aittir ve tabiidir ki, buradan kaynaklanan haklar da
kendilerinindir. Bununla beraber bütün bu hizmetler ve örgütlenme aile
içindir, dolayısıyla kadına hizmet götürmek ve vermek içindir. İşte burada
dengenin sağlanması ve kadın haklarının korunması için iki önemli tedbir
alınmıştır. Bunlardan biri yerinden yönetimdir.
Görülüyor ki, burada kadın ve çocuk tepede üsttedir ve bütün gövde
dal ve kökler, bu yaprak ve çiçeklere, yani kadın ve çocuklara hizmet etmek
için vardır. İşte yerinden yönetim sistemi bu demektir. Şimdi işi ters
çevirelim ve kökler üstte, gövde yukarıda, yaprak ve çiçekler yerlerde
sürünüyor olsun. Böyle bir ağacın varlığı ne ise merkezi sistemde budur.
Yine Kur'an böyle ağacı tasvir ederek yermektedir.
Eğer siz devleti merkezi yönetimle yönetirseniz, o zaman kadın ve
çocuklar topraklar içinde ezilirler ve onları kurtarmak için kadın hakları ve
insan hakları diye bağırıp durulur. Ama eğer yerinden yönetim yaparsanız,
merkez taşraya hakim değil hadim olursa, en çok hizmet edilen yer aile
olacağı için onların haklarını savunma gibi problemimiz kalmaz. Tabiidir ki,
229
medhal
Yerinden yönetim ile merkezi yönetimi şöyle tanımlayabiliriz. Ağaç
kök ve gövdeye dayanmaktadır. Gövde üzerinde dallar vardır. Dalların
üzerinde yapraklar ve yaprakların ortasında çiçekler bulunmaktadır ki, o da
meyve olmaktadır. İnsanlık köklerdir. Gövde devlettir. Kur'an'da devlet
oluşturan topluluğa gövde anlamında kavim denmektedir. İller ve bucaklar
dallardır. Nitekim Kur'an bunlara şa'b demektedir. Yapraklar ise kadınlardır.
Çiçekler ise çocuklardır. İleride bunlar yetişmiş insan olacaklardır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hizmetçiliğe kimse talip olmaz, hakimliği herkes ister. Yerinden yönetim
sisteminde kadın yönetici olmaz, çünkü o hizmetçiliktir.
Bu böyle olmakla beraber, kadın kendi hizmet kaynaklarını yerinde
görmek ve katkıda bulunmak isterse buna yetkili kılınır. Yani, kadın askerlik
hizmetini yapmakla yükümlü değildir, ama istediği zaman da askeri eğitimi
alabilir ve savaşa katılabilir. Kadın kamu hizmetleri yapmakla yükümlü
olmayacak ama istediği zaman bu hizmetleri yapma ehliyetine sahip
olacaktır. Kadının yapamayacağı tek hizmet kabul edilecektir. O da yapma
ehliyetine sahip olduğu halde, yapmakla yükümlü olmayan kimse, yapma
yükümlülüğü olan kimseye emredemeyecektir. Bu da yerinden yönetimin bir
ilkesidir. Şöyle ki bir yetkili birine görevi tevcih eder veya görevi ondan
alabilir, ama görev verdikten sonra ona karışamaz, ve ona talimat veremez.
Eğer beğenmezse görevden alabilir. Görevli de onu görevlendirene karşı
değil, ancak mevzuata karşı, hukuka karşı sorumludur.
medhal
230
Bu nedenle erkeklerin bir hizmet örgütü olarak kurdukları
topluluklarda, kadın başkan olamaz. Çünkü istediği zaman ayrılıp gidince
sorumlu bulunamaz. Bunun dışında kadın her türlü örgütlenmede erkek gibi
görev alma hakkına sahiptir, ama yükümlü değildir.
Şimdi aile içinde sosyal hakların nasıl korunduğunu sıra ile ortaya
koyalım.
Kadın ve erkek birleşmelerini gizli yapmayacaklardır. Ancak bu
takdirde kadının ve çocuğun hakları korunur. Eğer gizli görüşmelere izin
verirsek, erkekler, yükümlülüklerinden kaçmak için gizli görüşmeyi tercih
ederler, sonra kadını kendi başına bırakırlar. Kendi başına bırakılan kadın
çocuk doğurursa büyük problemlerle karşılaşılır, doğurmasa da kendisine
düşen görevi yerine getirmemiş olur. Onu doğurup büyüten anne babasına
karşı görevini yapmamış olur.
Gizlilik ve yasaklık yalnız kadın ve çocuğun hukukunu korumak için
değildir. Tanrı insanlara şiddetli cinsel arzular vermiştir. Bu yalnız
insanlarda değil, hayvanlarda da vardır. Bu nedenle cinsel ilişkiler
kurulmakta ve canlılar varlıklarını sürdürmektedirler. Eğer gizli ilişkilere
imkan vermiş olursak o takdirde evlenmeler ortadan kalkar ve aile
müessesesi yıkılır. Nitekim Batı bu sebeple büyük sorunlarla karşı karşıyadır
ve çökmektedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Yakınların birbirleri ile cinsel ilişki kurmaları da yasaklanmıştır. Bu
durum dıştan evlenmeyi zorunlu kılıp, topluluğun soy birliği içinde olmasını
sağlamaktadır. Bir kimsenin on nesil sonra bin torunu, yirmi nesil sonra bir
milyon ve otuz nesil sonra bir milyar torunu olmaktadır. Bu ancak yakınlar
arasındaki evlilikleri yasaklamakla sağlanır.
Diğer taraftan genetik kanunlar nedeniyle yakın cinsel ilişkiler nesli
çok kısa zamanda dejenere etmektedir. Bunu yakın evliler arasında görülen
özürlü çocukların çokluğu nedeniyle herkes bilmektedir. Esasen bütün
canlılarda hayvan ve bitkilerde dıştan döllenme vardır. Bu nedenle
yakınlarla evlenme meşru değildir. Yakınlığı da usul füruu, kardeşler,
kardeşlerin çocukları ve usulün kardeşleri olarak belirleyebiliriz. Cinsel
ilişkileri yasaklananlar arasına, bir ev içinde birlikte bulunmak zorunda
olanları da ekleyebiliriz. Ayrıca eşlerin usul ve füruu ile ayrılmış olsalar bile
cinsel ilişki kurmaları, eşlerin yakınları ile de erkeklerin aynı zamanda cinsel
ilişki kurmalarını bu yasak kapsamına sokuyoruz. Diğer taraftan sütkardeşler
arasında hem bir arada bulunma hem de biyolojik yakınlık doğduğu için
evlenme kabul edilemez.
Kadın bir erkekle tatmin olduğu halde, erkek bir kadınla tatmin
olmamaktadır. Bunun yanında bir kadın birçok erkeği tatmin edebildiği
halde, erkek belli sayıdan sonra, tatmin edememektedir. Erkeklerin çok
kadınla birleşmesi herhangi bir sosyal problem oluşturmamaktadır. Buna
karşılık, bir kadının birden fazla erkekle ilişkide bulunması birçok mahzurlar
ortaya çıkarmaktadır:
a) Kadın birkaç erkeği birden tatmin edebildiği için, birkaç erkeğin
evlenmelerini önlemektedir. Bu da birkaç kadının kocasız kalmasına sebep
olmaktadır. Sonra onlar da birkaç erkeği tatmin edecek böylece zincirleme
231
medhal
Burada sosyallik bakımından önemli olan husus, evlilik dışı ilişkileri
yasaklayıp herkesi evlenmeye zorlamak ve bu suretle sosyal güvenliğin
temeli aileyi yaşatabilmektir. Sosyalliğin temel çözüm yeri ailedir. Bunu
korumak için evlenmelerin ve boşanmaların son derece kolay olması
gerekmektedir. Yani evlilik dışı ilişkiler ne kadar sakıncalı ise evlenmenin
de o kadar kolay olması gerekmektedir. Aynı şekilde, boşanma da o derece
kolay olmalıdır. Evlenmeleri ve boşanmaları zorlaştırırsak, o zaman kişiler
evlenmekten kaçınacak ve gizli evlilik dışı ilişkilere girecek, bu da aile
müessesini bozacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
büyüyerek aile müessesesi çözülecektir. Oysa serbest cinsi ilişkiler
yasaklanır, erkekler evlenmeye zorlanırsa ve bir erkek birden fazla kadınla
evlenebilirse, bu takdirde kocasız kadın kalmayacak ve erkekler de
evlenmek için yarışacaklardır. Bu yarışma sonucu olarak, gerek sosyal gerek
ekonomide başarılı erkekler evlenme imkanını bulacağı için tabii seleksiyon
meydana gelecek ve nesil güçlenecektir. Oysa tek eşlilikte kadınlar kocasız
kalacakları için kendilerine devamlı koca arayacak ve çok olacaklarından
değerleri düşecek ve erkekler arasında eş bulma yarışı ortadan kalkacaktır.
medhal
232
b) Kadın vücudunda birçok mikrop mevcuttur. Bunlar bastırılmış
şekildedir. Bir erkeğin hormonları ile beslenen kadın bu bastırma işinde
gücünü artırmaktadır. Tanrı bunu böyle düzenlemiştir. Oysa bir kadın birden
fazla erkekle ilişki de bulunur ve bu esnada değişik erkeklerden hormonlar
alırsa, bu mikropların bastırılması zor olur, hormonlar birbirini yok ederek
hastalığın ortaya çıkmasına sebep olurlar. İşte zührevi hastalıklar ve AIDS
gibi virüsler bu sebeple üremektedir. Bunlara ilaçlar bulunsa bile, bugün
bastırılmış bulunan virüs ve mikroplar, yarın tekrar ortaya çıkarlar. Serbest
cinsi ilişkiler nedeniyle bu virüslerin yayılması önlenemez olur. Tek çözüm
tek evliliğin korunmasıdır. Bir kadının birden fazla erkekle cinsel ilişki
kurmamasıdır. Bu takdirde kadınlardaki hormonlar bu virüs ve mikropları
bastırarak tedavi ederler. Kadındaki bu yasaklık üç ay bir zamana ihtiyaç
göstermektedir. Kadın üç ay içinde iki erkekle ilişki kurmamalıdır. Üç aydan
sonra erkeğin kadındaki hormonları temizleneceği için başka erkekle
evlenmesinde sakınca yoktur. Bu arada eğer kadın hamile ise çocuktan gelen
hormonlar babasından gelen hormonlar olduğu için yine de doğum olmadan
önce başka erkekle birleşmemesi gerekir. Bir de kocası ölen bir kadın da 128
gün yeni koca ile evlenmemelidir. Bu biyolojik sebeplerden ziyade
psikolojik sebeplerden dolayı böyledir. İnsan sevdiğinden ayrıldıktan sonra,
her gün biraz daha hasret artar. Bu 128 gün kadar devam eder. Günler
geometrik olarak artar (2,4,8,16,32,64,128). Hislerin geometrik olarak
etkilendiği, fizikte ispat edilmiştir. O zamana kadar yeni koca ile ünsiyet
kuramaz ve aile bozulabilir. Bu nedene 128 gün sonraya kadar evlenme
olmamalıdır. Ondan sonra artık unutmaya başlanacağı için evlenmesinde
herhangi bir sakınca yoktur. Erkeklerin çok kadınla evlenebilmesi, sanıldığı
gibi erkek hakkı değildir. Tersine kadın hakkı olarak düşünülmelidir.
Tavuklarda, sığırlarda ve hatta balıklarda tek erkeğin çok sayıda dişiyi
döllediği görülmektedir. Yani bu insanlara mahsus olmayıp, diğer canlılarda
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
da yaygın olarak gözüken biyolojik bir kanundur. Bilimin verilerini
modalara feda eden topluluklar helak olmaktan kurtulamazlar.
c) Cinsel ilişki, kadın erkek arasında bir olay ve birliktelik olmakla
kalmaz, doğacak çocuğun hukukunu da beraber getirir. Erkek kadınla
birleşince kadın erkeğin hormonları ile sulanmakta ve kadının vücudu o
erkekten gelen çocuğu büyütecek şekilde hazırlanmaktadır. Çocuk genetiği
de anneye etki yaparak kadın kocasına benzetmektedir. Başka erkekle ilişki
kurması halinde kadında hormon çatışması nedeniyle hastalık oluşabileceği
gibi çocuğun da bünyesini bozar. Bu nedenle çocuğun korunması ve neslinin
bilinmesi gerekir. Bu neslin bilinmesi kadının tek erkekle cinsi ilişki
kurması ile sağlanır. Erkekler için olan mahsur, böyle hastalıklı kadınlarla
cinsi ilişki kurup hastalık getirebileceğidir. Serbest cinsi ilişki erkek için de
yasaktır. Sadece meşru evlenme de çokluk vardır. Nesebin tespiti için ve
çocuğun sıhhatinin koruması için, doğduktan sonra çocuğun hukukunu
koruyabilmek için de kadınlar için tek erkekle evlenme zorunluluğu vardır.
Her kadına koca bulabilmemiz için de bir erkeğin çok kadınla evlenmesi
gerekmektedir.
Bugünkü düzen nesli dejenere etmektedir:
a) İnsanlarda nüfus dengesi savaşlarla sağlanmaktadır. Savaş
bozulmuş ve dejenere olmuş toplulukları ortadan kaldırır, yerine genç
dinamik neslin üretilmesine zemin hazırlar. Eğer biz savaşı kaldırır da
doğum kontrolü ile nüfusu denetlersek, topluluklarda dejenerasyon devam
eder, sonunda insan nesli yok olmaya mahkum olur. Bu bakımdan doğum
kontrolü yerine, çoğalan nesil iyi organize olarak yaşamak zorundadır.
Çıkacak savaşlarla seleksiyon meydana gelir. Bu canlılar için Tanrı'nın
koyduğu bir kuraldır. Bunu yapay olarak önleyemeyiz. Ancak yarışmayı,
233
medhal
d) Bir kadın birden fazla erkekle cinsi ilişki kurmakla toplumsal
anlamda bir yarar sağlanmamaktadır. Aksine, gerek kendisine gerekse nesle
zarar vermektedir. Ama bir erkek değişik kadınlarla cinsi ilişki kurması
halinde çocuk doğurup büyütme bakımından yüzde yüz verim alınmaktadır.
Yani iki erkeğin birer karısının olması ile, iki kadının bir kocasının olması
arasında üreme bakımından bir fark yoktur. Savaşlarda erkeklerin çoğu
ölmektedir. Kalan kadınlar bir erkekle çok olarak evlendirmezsek o topluluk
uzun zaman kendisine gelemez ve sosyal çöküntü önlenemez.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
cehaleti yenmeye yöneltip denizlere, güneş sistemine ve uzaya açılma
çabalarımız, nesilleri dejenere etmeden savaşı önleyebilir.
b) Doğum kontrolü yaparak az neslin dünyaya getirilmesi ve nesli
tedavi edici tıbbi müdahalelerle yaşatmağa çalışmak nesli dejenere eder.
Böylece hastalar yaşama şansını bulurlar, fakat diğer taraftan dinamik
kişilerin yeryüzüne gelmesi önlenmiş olur. Bunun yerine doğum kontrolü
değil, evlilik dışı ilişkiler yasaklanmalı, erkeklerin çok kadınla evlenmesine
izin verilmeli ve erkeklerin eş bulabilmeleri için gayret sarf ederek güçlü
erkeklerin neslinin ortaya çıkmasına imkan tanınmalıdır. Hayvanlarda dişi
koşar, erkekler arkasına takılır. Yarışı kazanan dişiyi döller. İnsanlar,
hastaları tedavi etmeli, sağlıklı insanların iş yaparak yeni nesiller üretmeleri
için gayret göstermelidirler. Kapitalizmin hastalığı olarak, bir taraftan
hastalığı üretmekte, diğer taraftan ise tedavi yerlerini oluşturmaktadır. Oysa
tıbbın ve sağlık hizmetlerinin amacı sağlıklı nesil yetiştirmektir.
medhal
234
c) Monopol işletmelerde işçi olarak çalışan insanların, zihni ve
bedeni serbestlikleri ortadan kalkmakta makine gibi iş yapmaktadırlar.
İnsanlar insan olmaktan çıkıp adeta cansız varlığa dönüşmektedirler. Bu da
zihni ve bedeni dejenerasyona götürmektedir. İşte liberalizme bunun için
ihtiyaç vardır. Kişiler kendilerine zihni melekelerini faaliyete geçirerek iş
bulmalıdırlar. Üretimde, buluşlarda yarış olmalıdır. Kadınlar bu yarışı
kazananlarla evlenmelidirler. Bu da çok evliliği ortaya koymak, nafaka
mükellefiyetini erkeklere yüklemekle olur. Liberalizmin olmadığı yerlerde
dejenerasyon vardır.
d) Kapitalist ve sosyalist ülkelerde kişileri ailelerinden koparıp
kendilerine hizmetçi kılmak için sosyal güvenlik kurumu icat edilmiştir.
Böylece erkek veya kadın evlenip çocuk yetiştirme yükümlülüğünden
kurtarılmıştır. Kadın ve erkek monopollerin işçisi haline getirilmiştir. Hayatı
işçilikle garantiye alınan kişi evlenip aile kahrını çekmemekte ve aile
saadetini bulamamaktadır. Bu nedenle sosyal güvenlik mutlak surette
aileden geçmelidir. Emeklilik aileye katkı şeklinde olup aile müessesesini
ortadan kaldırmamalıdır. Yoksa dejenere olmuş bir nesille karşılaşır ve
insanlığı çökertiriz.
Aile müessesesi o kadar önemli bir müessesedir ki, insanlar devlet
aşamasına gelmeden önce sosyal dayanışmayı gerçekleştirerek on binlerce
yıl yaşamışlardır. Devlet aşamasına gelindiğinde de devlet aile müessesesini
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
zayıflatmamış, tam tersine ona destek olmuştur. Bu Roma'da da İslamiyet’te
de böyledir. Aile müessesesinin dejenerasyonu kapitalizmin ve sosyalizmin
ortaya çıkması ile olmuştur. İşçi bulmak için günlük karı düşünen
kapitalistler, çocuk yapma yerine işyerinde çalışmayı teşvik etmişlerdir.
Kadın hakları dedikleri şey bunların kendilerine işçi bulma çabasından
ibarettir. Sovyetleri tetkik edenler, kadınların ne halde olduklarını
göreceklerdir.
Çocuk aile içinde doğacak ve ailesinin saadet nedeni olacaktır. Bir
bakıma anne babanın sigortası bu çocuklardır. Onlar büyüyüp yaşlanınca
çocukları onlara bakacaktır. Çocukları olmayan kimseler bir bakıma
sigortasız kimselerdir. Bu sebepledir ki, herkes evlenip çocuk yapmak
isteyecektir. Ancak bunu yapabilmesi için geliri fazla olmalıdır. Gelir elde
edemezse, o takdirde evlenmesi zorlaşacaktır. Çocuklar doğsa bile
yaşamaları zor olacaktır. Bu da dinamik bir neslin temelidir. İleride
kendisine menfaati olacağını bilen anne ve baba çocuğunu ona göre sevecek
ve ona bağlı olacaktır. Sevilen bir dünyada yetişen çocuk da dünyayı
sevecek, insanlığı sevecek, mutlu hayat sürecektir. Oysa yetim büyüyen
çocuklardaki ruhi depresyonu herkes bilmektedir.
Kadın çocuklara bakacak ve ev işleri yapacaktır. Baba ise çalışıp eve
nafaka getirecektir. Gerektiğinde askere gidip savaşacaktır. Çocukları annebaba büyütecek, sonra onlar da kendi çocuklarını büyüteceklerdir. Ergin
iken anne-babalarına bakacak ve yaşlanınca da çocukları kendilerine
bakacaktır. Böylece aile içinde sosyallik sağlanmış olacaktır. Bununla
beraber, topluluk bu görevleri ifa ederken aileleri kendi başlarına
bırakmayacak, onların hadimi olarak onları destekleyecektir. Devlet aileyi
kendisine işçi yetiştiren bir kaynak değil, kendisini aileye destek vermek için
235
medhal
Zengin olanlar çocuklarını sütannelerine vererek büyütürler. Bunlar
daha çok köylerde yaşayan yoksul ailedirler. Bu yolla zenginlerin çocukları
ile fakirlerin çocukları beraber büyüyerek, soydan gelecek üstünlük ortadan
kalkacaktır. Sütanneler aldıkları ücretle diğer çocuklarını da zenginler
seviyesinde büyüteceklerdir. Çocuk fakir ailede büyümekle israfa
alışmayacak hayat boyunca tutumlu yaşayacaktır. Sütanne ve kardeşler
arasında akrabalık teessüs edeceği için topluluklarda sınıflaşma önlenmiş
olacaktır. Görülüyor ki, adil düzen de her şey bir makinenin dişleri gibidir.
On binlerce yıl yapılan denemelerin sonunda ilmi olarak var olan
sonuçlardır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
var olan bir müessese olarak sayacaktır. Burada demokrasi ile sosyallik
dayanışmaktır. Demokrasi halkın yönetimidir. Sosyallik ise devletin halk
için çalışmasıdır.
Burada aile içi hukukla ilgili bir konuyu daha incelememiz
gerekmektedir. Bu da akrabalık ilişkisidir. Çocuklara karşı görev anne ve
babanındır. Anne ve babaya karşı görev ise çocuklara aittir. Anne ve
babanın olmaması hallerinde veya çocukların bulunmaması hallerinde
yakınlar arasında bu görevlerin yüklenilmesi gerekir. Bunun için şu esas
kabul edilmektedir.
Annenin görevini varsa anneannesi veya onun annesi yüklenecektir.
Yoksa kızı, kızının kızı yüklenecektir. Bunlar da yoksa anadan kız kardeşleri
yüklenecektir. Onlar da yoksa anadan kız kardeşlerinin kızları. Bunlar da
yoksa en yakın kadın akraba bu görevi yüklenecektir.
medhal
236
Babanın görevini ise babanın babası, yoksa onun babası yüklenecek,
yoksa oğlu, yoksa oğlunun oğlu yüklenecektir. Sonra babadan erkek
kardeşler, onlar da yoksa ataların babadan erkek kardeşleri, onlar da yoksa
babadan kardeşlerin oğulları, babalık görevini yapacaklardır. Onlar da yoksa
en yakın erkek akraba bu görevi yüklenmiş olacaktır. Böylece evlenen bir
kimse sadece kendi gücüyle değil, anne ve babasının akrabalarının garantisi
ile evlilik yapmaktadır, bu da sosyal güvenliğin kendisini oluşturmaktadır.
Her görev bir yetkiyi gerektirir. Öyleyse annenin çocuğu doğurup
büyütme görevi yanında birtakım yetkileri olması gerekir. Çocuk annesinin
yanında büyür, babasının çocuğu annesinin yanından ayırma yetkisi yoktur
ve çocuğu aile içinde eğitmek de annenin görevi ve yetkisindedir. Buna
karşılık çocuğu topluluk içinde temsil etmek ve çocuğa aile dışı eğitimi
yaptırmak da babaya aittir. Evin içinde anne aile reisidir, evin dışında baba
aile reisidir. Karşılıklı olarak istişare ile yükümlüdürler. Bütün yetkiler anne
baba yoksa onların yerine geçenlere aittir.
Yakınlar birbirinin sorumlusu olduklarına göre ölenin malları da
yakınlara kalmaktadır. Bu miras da aynı şekilde bölüşülmektedir. Miras iki
maksatla bölüşülür. Biri soyun devamı içindir. Yani çocuklara kalacaktır.
Diğeri ise yakınlık dolayısıyladır. Yarısı çocuklara bırakılır, diğer yarısı ise
yakın akrabalara aittir. Çocukların dışında yakın akraba olarak üç kişi kabul
edilmiştir. Anne, baba ve eş. Üçe bölünerek her birine altıda bir verilir.
Bunlardan daha önce ölenlerin payları ise ölenin çocuklarına kalır, daha
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
önce ölenlerin mirasçılarına kalmaz. Yakınlık mirasında erkekle kadının
payları arasında bir fark gözetilmez.
Çocukların mirasında ise, erkekler kuracakları ailenin mali
yükümlülüklerini yükleneceklerinden ve kadınların evlenmeleri halinde
ekonomik sorunları olmayacaklarından kızların iki mislini alırlar. Böylece
ailenin mali mükellefiyeti erkek akrabalara yüklenmiş olmaktadır. Bu
sebeplerle erkeklerin alacakları pay tüm payın üçte birinden az olmamalıdır.
Eğer bir kız varsa terekenin yarısını alır. Birden fazla kız varsa terekenin
üçte ikisini alırlar.
Ölenin çocukları yoksa çocuklarının yerine anne babası geçer ve bu
takdirde anneye üçte bir ve babaya üçte iki verilir. Şayet anne ve babaları
ölmüşse miras kardeşler arasında bölüşülür. Şöyle ki, ananın payını anadan
kardeşler, babanın payını, babadan kardeşler alırlar. Hem anne hem babadan
kardeşler iseler, her ikisine de katılırlar. Ancak annenin payı yakınlık payı
olduğu için kız ve erkek eşit olarak bölüşürler. Babanın payını ise bir vekili
olarak bölüşürler. Şayet anadan kardeş bir tane ise altıda bir alır.
Aile müessesesinin boşanmanın kolaylığı ile ayakta tutulması
gerektiğini baştan belirtmiştik. Ancak boşanma kolaylığının zinaya
dönüşmemesi gerekir. Herkes istediği zaman evlenip istediği zaman
ayrılabilse serbest cinsi ilişkiden farkı kalmaz. Boşanmalarda bazı
düzenlemelerin yapılması zorunludur. Bunları şöyle sıralayabiliriz.
a) Cinsi ilişki kuracak kimseler önce akit yapıp bunu yazılı hale
getirmeli ve en az iki nüsha tanzim ederek, birbirine vermelidirler.
237
medhal
Şimdi buradaki miras taksimatı bir çözüm önerisidir. Hiçbir zaman
bağlayıcı değildir. Her bucak kendi hukukunu kendisi düzenler ve orada
yaşayanların mirası onların hukukuna göre çözülür. Bizim önerdiğimiz bu
çözümün dayandığı iki ilke vardır; biri sosyal dayanışmanın aile ve yakınları
arasında çözülmesi ilkesi, diğeri de aile içi işbölümü ilkesidir. Kadının
doğurma ve büyütme görevi, erkeğin de nafaka ve savunma görevi. Bu
ilkeleri de her bucak kabul edecektir, anlamında değildir. Kendileri başka
türlü problemlerini çözmüş olabilirler. Biz problemlerin çözümünde hiç
olmazsa bir varyantını göstermek suretiyle, çözümsüzlüğün olmadığını
ortaya koyuyoruz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
b) Kadının bu akdi yapabilmesi için, eski eşinden ayrılmışsa üç ay,
eski eşi ölmüşse 128 gün geçmiş olması ve hamile olmaması gerekir.
c) Kadın için en az altı aylık ücret takdir edilmelidir ve bu ücret
resmi ücretten az olmamalıdır. Bu ücret kadının yemesi, giyinmesi,
barınması ve dolaşması masraflarını içermelidir.
d) Çocuğun doğması halinde çocuk babaya ait olup tüm bakım
yükümlülüğünü üstlenir. Bu akit devam ettiği müddetçe kadın başka bir
erkekle birleşemez. Erkek de dört eşten fazlasıyla birleşemez. Erkek
gecelerini eşit olarak bölüştürmekle yükümlüdür.
e) Gerek çocuk ile nesep, gerekse kadının yakınları ile nesep
akrabalığı doğar ve evlenme yasakları ortaya çıkar.
f) Çocuklar, babalarına varis olurlar ancak eşler birbirine varis
olmazlar. Bu tür evlilikler geçici olarak yapılır. Ancak kadın ayrıldıktan
sonra mutlaka iddetini beklemesi gerekir.
medhal
238
g) Bu evliliğe taraflardan biri her zaman son verebilir. Karşılıklı
olarak herhangi bir tazminat ödemezler. Ayrılıp tekrar birleşmeleri halinde
altı aylık ücret yeniden doğar. Böylece birleşmeler zinaya dönüşmemiş olur.
Dört eşten fazlası ile birleşememe yasağı kadının iddeti içinde de devam
eder. Burada yapılan serbest cinsi ilişkilerin düzenlenmesidir. Hukukunu
ortaya koymaktır. Bu ilişkiler asıl evlilik değildir. Asıl evlilik, yine nikah
akdi ile olur. Bu akitte önemli olan boşanma tazminatının konmasıdır.
Boşanma erkek ve kadın için serbest olmalıdır. Ancak boşanma erkekten
meydana gelmiş ve kadının kusuru yoksa boşanma tazminatının tamamını
ödemek zorundadır. Eğer, boşanma talebi kadın tarafından gelmiş ise,
kocada kusur yoksa, aldığı boşanma tazminatını kadın iade edecektir. Kadın
kendi mal varlığından boşanma tazminatı ödemez. Evliliği zorlaştırmamak
için boşanma tazminatının ertelenmesi mümkündür. Kadın isterse peşin
alabilir. Ertelenen bir boşanma tazminatını boşanma olmadan kadın ancak
miras taksimi esnasında icra ile alabilir. Varisleri de alır. Eşler arasında
kusur üzerinde ihtilaf olursa hakemlere gider ve hakemler gerekli kararı
alırlar. Boşanma tazminatı olmadan da nikah yapılabilir. Ancak sonradan
bunun hakemlerce takdir edilmesi gerekir. Şayet kadın boşanmadan önce
ölmüşse, artık verilen veya takdir edilen boşanma tazminatı geri alınmaz,
kadının mirası altıda birden sekizde bire düşer, erkeğin mirası ise altıda
birden dörtte bire yükselir. Yani karı koca arasında mirasta yarılanma vardır,
Karagülle - Akdemir
ancak bu kadın veya erkek olmasından dolayı değil, kadının boşanma
tazminatını iade etmemiş olmasından dolayıdır. İşte kadın lehine konan
boşanma tazminatı hem kadının mali durumunu garanti altına almakta hem
de erkeklerin istedikleri zaman kadınları boşamaları önlenmektedir.
Görülüyor ki, sosyallik bütünü ile aile ve yakınlar arasında çözülmektedir.
Ancak bunu yeterli olması için ailenin takviye edilmesi gerekmektedir.
Şüphesiz bu önce iş imkanlarının sağlanması ile mümkündür ki, bu da
çalışma kredisi ile sağlanmaktadır. Diğer taraftan çalışamayan veya
çalışmayanlara da hakları olan yeryüzünün birleşik kira paylarını bölüştürüp
vermekle mümkün olacaktır. Bunun için sosyal müesseseler oluşmuştur.
Sosyal hakların aile içinde düzenlendiği ve sosyal güvenliğin aile hukuku
içinde toplandığını daha önce anlatmıştık. Şimdi de devletin sosyal olması
üzerinde durmak istiyoruz. Devletin sosyal olmasında temel ilke kamu
hizmetlerinin kesinlikle ücretsiz olmasıdır. Devlet üretim yapan yerlerden
verdiği kredi ve hizmet karşılığı kamu payı alır. Bu aynı zamanda toprak
kirasıdır. Ondan sonra aldığı bu kamu payı karşılığı kamu hizmetlerini
karşılıksız yapar. İşte sosyalliğin temeli budur. Kamu hizmetlerinin neler
olduğunu daha önce belirtmiştik. Şimdi bunları sosyal yönüyle ele alacağız.
Sosyallik yalnız tüketimde değil, üretimde de söz konusudur. Herkes iş
yapabilmeli, insanlar işsiz olmamalıdır. Bu sosyal güvenliğin temelidir.
Çalışanlara iş temin eder, aile için de nafaka mükellefiyeti getirirsek sosyal
güvenlik temin edilmiş olur. Çalışamayanların veya gelirleri az olanların da
gelirleri takviye edilecek olursa sosyal güvenlik büyük ölçüde sağlanmış
olur. Kamu hizmetlerinin tanımını “ekonomik olmayan tüm hizmetler”
şeklinde yapabiliriz. Ekonomik işler depo edilebilen, malların üretilmesidir.
Mal denince ağırlığı olan şeylerdir. Bu tanımın içinde para, keşifler ve
hizmetler girmemektedir. Taşınmazların tasnifinde ise eğer taşınmaz üretim
yapıyorsa ekonomik faaliyettir. Bunların inşasında kamu payı alınmaktadır.
a) Toprak, inşaat veya ziraat yapacaklara satılır, elde edilen karşılıkla
altyapı yapılır. Toprak bedelinin yarısı site içi altyapısına harcanır. Diğer
yarısının beşte biri site dışı altyapıya, beşte biri bucak altyapısına, beşte biri
il altyapısına, beşte biri ülke altyapısına ve beşte biri de insanlık altyapısına
harcanır. Bunların bakım ve onarımları da bunlar için oluşturulan vakıflarla
sağlanır. Böylece tüm altyapı hizmetleri herkese tamamen karşılıksız yapılır.
Yol, tünel, demiryolu, rıhtım hava meydanları tüm araçlara ve yolculara
parasızdır. Gümrükler ve vizeler de olmayınca sosyallik sağlanmış olur. Su
elektrik, gaz, ısıtma, telefon, elektrik, kanalizasyon, atık su gibi tüm alt yapı
239
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
tesisleri kirasız olarak kullanılabilir. Bu tesislerden, hem halk yani
tüketiciler, hem iş yerleri karşılıksız yararlanır. Elektrik üreticileri şebekeye
elektriği verip istedikleri yerden alabilecekler. Kişiler eşyalarını ambara
verecek, istedikleri yerde alacaklar. Bütün bunlar, hizmetlerin tamamen
parasız olması ile gerçekleşecektir. Askerlik hizmetleri yapılırken buralar da
istihdam edilecek ve her çeşit mal taşıma ve ulaşım karşılıksız olacaktır. Bu
sayede ordu devamlı eğitimde ve savaş için hazırlık içinde bulunur.
b) Elektrik, su, gaz, ve ısıtma gibi yardımcı maddeler, üretim
yapanlara ürettikleri mal oranında bedelsiz verilir. Halka ise belli bir miktarı
parasız verilir, vasattan fazla harcayanlardan ücret alınır. Böylece kimse
yaşamak için haraca bağlanmamış olur.
c) Her bucakta oradaki ekonomik seviyeye göre asgari mesken inşa
edilecek, bu meskenlerde isteyenler kirasız oturacaklardır. Evi olmayanlar
mağdur olmayacaklardır.
medhal
240
d) Kentlerde imarethaneler, yollarda kervansaraylar açılacak ve
herkese imkanlar nispetinde bir çeşit yemek verilecek, gün gün yemek çeşidi
değişecek, buraya herkes gelip yiyebilecek, hasılı asgari hayata razı olan
herkese yaşama imkanı parasız sağlanacaktır. Kimse yoksulluk sebebiyle aç
ve evsiz bırakılmayacaktır. Bu hizmetleri ile Marx'ın komünizmi,
önerdiğimiz Adil Düzen ile sağlanmaktadır ve böylece tüm sosyal haklar
garanti altına alınmaktadır. İnsanlar buralarda yaşamayı hiçbir zaman arzu
etmeyecekleri için herkes çalışıp daha yüksek hayatı yaşama imkanına sahip
olacaktır. Bu liberalliğin ve kapitalist sistemin avantajlı yönleridir.
TEMEL SOSYAL VAKIFLAR
a) Fakirler: Bunlar bir bucakta veya ilde servetleri vasat servetin
altında olanlardır. Zenginler ise vasat servetin üstünde servete sahip
olanlardır. Her zengin likit sermayenin % 2,5'unu her yıl kamuya verir.
Kamu da bunları fakirlere bölüştürür. Bucak ayrı, il ayrı olarak bunları
bölüştüreceği için bazıları tam, bazıları yarım pay almış olurlar. Bu yolla
bucaklar arası dengesizlik de giderilir. İl içinde fakir olan bucaklar zengin
olanlardan daha fazla pay alır. Serveti herkes kendisi beyan eder. Buna göre
kredi alacağı için doğru beyanda bulunmak kendi lehine olur. Bakınız
burada verginin zorla alınmamış olmasından dolayı liberallik ama vergi
alındığından sosyallik sağlanmış olur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
b) Yoksullar: Bucak, il ve ülkede gelirleri vasat gelirin yarısından
az olanlardır. Böylece çalışmadan da gelir temin etme imkanına sahiptirler.
Her üç yerde yani bucak, il ve ülkede yoksul olanlar üç defa yoksulluk, iki
de fakirlikten beş kamu payı alırlar. Böylece halk fakirlik bakımından beş
sınıfa ayrılır. En çok alan en az alanın beş misli pay alır. Tabii bu iller arası
dengesizliği de giderecektir.
e) Sanatçılar ve müşavirler: Kamudan pay alacaklardır. İlim ve
sanat yapanların, ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları
sorumlularının giderleri kamu bütçesinden karşılanacak; tazminatlar ise
dayanışma ortakları arasında bölüşülecektir. Bunlar da payları bucak ve il
bütçelerinden ve ayrıca ülkede ve insanlıkta müşavir oldukları ilçede hizmet
verenlerden alacaklardır.
f) Yetimler: Ülkede ve ilde yetimlere pay verilecektir. Yetimlerin
malları yetimlere bakacak kimselere teslim edilecek, veli bu mallardan
yararlanabilecek ama aslına dokunmayacaktır. Yetimlerin geçimi ise kamu
payından karşılanacaktır. Doğuştan sakat olanlar da yetim hükmündedir,
aynı haklara sahiptir. Böylece özürlüler problemi de çözülecektir. Özürlü
çocuğa sahip olanlar devletten maaş alacaklardır.
g) Emekliler: Yaşlılar çalışamaz hale gelince kendilerini emekli
ederler ve kredi alamazlar. Kredisiz çalışmaya devam edebilirler. Borçlanma
241
medhal
c) Kamu hizmetlileri: Kamu hizmetleri karşılığı pay alacaklar.
Herkesin ehliyetine göre kamu hizmeti yapma hakkı vardır. Kamu hizmeti
yapanlar başka işleri de yapabilirler. Yani herkesin dört çeşit mesleği
olabilecek. Sanayi, zirai, inşai ve kamu hizmetleri yapabilecektir. Kamu
hizmetlileri kendilerine başvuru olursa hizmet yapacaklar, yoksa geçimleri
kamu hizmetinden olmayacaktır. Kamu hizmeti yapanlar karşılığını kamu
bütçesinden alacaklarından tüm kamu hizmetleri ücretsiz olacak. Tüm sağlık
hizmetleri, berberlik dahil karşılıksız yapılacak. Evlerin ve makinelerin
bakımları karşılıksız yapılacak. Bunlar kamu hizmetlerinden karşılanacaktır.
Kişi isterse mesaisinin ağırlığını kamu hizmetine kaydırabilecek, isterse özel
işi tercih edecek, yani sosyallikle liberallik birlikte yürütülecek. Gereksiz
yerde yasaklamalar olmayacak. Ehliyeti olan herkes kamu hizmeti
yapabilecek. Bunlar paylarını il ve bucak bütçelerinden alacaklar. Ülke ve
insanlıkta çalışanlar ise ilçelerde hizmet verenlerin müşavirleri
olduklarından paylarını ilçe hizmetlerinden alacaklardır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ehliyetlerini de kaybederler. Bunlar da paylarını il ve ülke bütçelerinden
alırlar. Bu kişiler bakıma muhtaç iseler malları tevkif edilerek velilere
verilir. Onlar işletir ve bakarlar. Maaşları da bakımını yapan kadın
akrabalarına verilir. Böylece yaşlı yakınlarına bakanlar ek gelir temin etmiş
olurlar. Bunu yapan karısı olabilir. Böylece sağlam yaşlı kadınlar bu tür
yaşlı erkeklerle evlenerek kendilerine gelir sağlayabilir. Sonradan hastalanıp
sakat kalanlar da yaşlılar sınıfına girer. Bu, bugünkü yaşlılık emekliliğine
tekabül etmektedir. Yaşlılık aidatı, resmi ücretlerle belirlenir.
h) Turistler: Herkesin seyahat hakkı vardır. Kişilere karşılıksız
seyahat etme kuponları verilir. İstedikleri araçlara binerek seyahat
yapabilirler. Kuponlar dışarıdan davet edilen misafirlere de kullandırılabilir.
Bütçenin bu faslı sanat ve ilmi ehliyete göre belirlenir. Görülüyor ki, bugün
turizm gelir kaynağı olarak düşünülüyor; Adil Düzen'de ise gelir kaynağı
değil, gider kaynağı olarak düzenlenecektir.
medhal
242
i) Ulaşım: Bucak ve illerde altyapı hizmetlerini görmek için
kamudan pay ayrılır ve taşımacılık karşılıksız yapılır. Yani kuponlarla
yapılır. Bu yalnız insan için değil; eşya için de böyledir. Üretici ürettiği malı
istediği yere bedelsiz gönderebilir. Böylece tüm ülke ve dünya tek beden
gibi olur. Bu iller için de geçerlidir. Ayrıca bunlar için vakıflar tesis edilerek
daha iyi hizmet verilmesi sağlanır.
j) Vakıflar: Kamu hizmetlerinin görülmesi için vakıflar kurulur.
Vakıfların hayriyeleri, yani hizmet yerleri olur; galliyeleri yani gelirlik
yerleri olur. Böylece tüm kamu hizmetleri karşılıksız yapılır. İşte sosyal
devletten kastımız budur. Kimsenin hayat seviyesi vasat seviyenin yarısının
altına düşmemelidir.
KAMU HİZMETLERİNDE SOSYALLİK
İnsan döllendiği andan itibaren başlayıp ölünceye kadar birçok
olayla karşılaşmakta ve bunlar kayda geçmektedir. Sağlık, eğitim, öğretim,
askerlik, adli sicilleri gibi birçok sicil tutulmaktadır. Aleyhine şikayetler
yapılmakta, kendisi şikayetlerde bulunmakta, davalı, davacı, tanık
olmaktadır. Kendisine mektuplar gelmekte, kendisi mektuplar yazmakta.
Evlenmeler yapmaktadır. Bütün bunlar tek sicil dosyasında toplanacaktır.
Bu kamu hizmeti olarak yapılacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
1) İlçelerde örneğin, ona yakın nüfus hizmetlisi bulunacak ve her
nüfus hizmetlisinin köylerde temsilcileri olacaktır. Kişi bütün kayıtları
köyündeki temsilcisine teslim edecek o da ilçedeki nüfus hizmetlisine
verecektir. Kişi kendi istediği nüfus hizmetlisine kayıt yaptıracaktır.
Kişilerin kendilerine ait tüm kayıtlar kendisine açık ama başkalarına kapalı
olacaktır. Kişiye gizli sicil tutulması yasaklanacaktır. Bu tür kayıtlar, kişinin
özel kayıtlarına dayanacaktır.
2) İnsan hayat boyunca borçlanır ve alacaklı olur. Borç ve alacak
kayıtları zimmet muhasebesinde tutulacaktır. Zimmet muhasebesi açık
olacak, isteyen herkes görebilecektir.
3) Envanter muhasebesi ise kişinin mülkiyetinde bulunan değerlerin
kaydedilmesidir. Kişinin mevcut para ve mallarının akışı bu muhasebede
görülür. Bu muhasebe de açık olacak. Bununla kişi malvarlığını tespit
etmektedir. Böylece kredileşme imkanına sahip olacak. Bu muhasebe de
açık olacaktır.
5) Kişi ilmi eğitimini alacak, danışman bulundurmakla “teminatlı
görüş” alacaktır. Ayrıca teminatlı ehliyeti olacaktır. Teminatlı görüşlerden
dolayı bir zarara uğrarsa bunu ilmi dayanışma ortaklığı ödeyecektir. İlmi
bilgiler edinmek için dershanelerden, laboratuarlardan, kütüphanelerden,
bilgisayardan ve video salonlarında yararlanılacak. Bunun için hiçbir ücret
ödenmeyecektir. Her yıl imtihanlar yapılacak, başarılı olanların başarı
derecesine göre mesleki derecesi yükseltilecektir. Kişiler ilmi çalışmalarını,
ömürlerinin sonuna kadar sürdürebileceklerdir. Böylece yararlanma
haklarını her zaman kullanabileceklerdir.
6) İstediği mabetlere katılarak dini ibadet yapabilecek ve ahlaki
eğitim görebilecektir. Ahlaki tezkiye yapılarak teminatlı ehliyet alacak. Bu
hizmetlerden dolayı kendisinden herhangi bir ücret alınmayacak. Böylece
dinler, sermayenin sömürüsünden kurtarılacaktır.
7) Kişi mesleki eğitime tabi tutulacak, çalıştırılarak mesleki ehliyet
verilecek. Bu da teminatlı olacak. Bu sayede kişi hem kolay iş bulabilecek
243
medhal
4) Toprakların, evlerin, araçların ve makinelerin de sicilleri
tutulacak, bakım ve arıza kayıtları ve yaptıkları işler, zilyetleri tespit
edilecektir. Böylece kişinin sağlığı gibi bunların tamir, bakımı ile ilgili tüm
kayıtları burada tutulacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hem de topluluk içinde üretimin kalitesinin yükselmesine katkıda bulunacak.
İşverenler, teminatlı eğitilmiş personel bulmakla kaygısız üretim
yapabilecek. Kişi eğitim ve teminat belgesi için herhangi bir ödeme
yapmayacaktır.
8) Kişi, siyasi bakımdan eğitilerek savaş hazırlanacaktır. Afetlere ve
olaylara karşı savunma öğretilecek ve askeri ehliyet verilecek. Kendisi suç
işlerse tazminat kısmını siyasi dayanışma ortaklığı ödeyecek. Mağdurların
hakkını da siyasi dayanışma ortaklığı koruyacak. Bunun için bir ücret
alınmayacaktır.
9) Herkesin okuma ve yazma hakkı vardır. Kişilere basın kuponları
verilecek, istediği basını alma ve izleme imkanı olacak. Herkesin bir yazıcısı
olacak ve yazmak istediği konuları ona yazdıracak. Ayrıca her yıl basın
yarışması olacak ve herkes yazıları ile bu yarışmalara katılabilecek ve
ödülden pay alacaktır.
medhal
244
10) Herkesin sanat etkinliğine katılma hakkı vardır. Verilen kuponla
resim ve bant alabilecek isterse tiyatroya veya sinemaya gidebilecek. Her yıl
sanat yarışmaları düzenlenecek, kişiler bu yarışmalara katılabilecektir.
11) Herkesin dolaşma hakkı olacak. Kendisine seyahat kuponu
verilecek, bununla istediği yerde seyahat yapabilecektir. Ayrıca üretilen
mallar da kamu tarafından taşınacak. Satın almak istediği malın senedi
borsadan alacak, mağazaya vererek malın teslimini isteyecektir. Bu nakliye
firmasından ambardan alınıp kişinin köy veya ocağına teslim edilecek.
12) Herkes haberleşme kuponu verilecek ve istediği yerle masrafsız
görüşme imkanı olacaktır. Ayrıca spor kuponları verilecek isteyen istediği
spor karşılaşmasını seyredebilecektir. Spor yarışlarına halk katılacak, başarı
nispetinde ödüller alabilecektir.
13) Herkes ürettiği malı, kamu ambarına teslim edecek karşılığında
hamiline yazılı belge alacak, bunu istediği yerde satabilecek. Böylece malı
koruma ve taşıma külfeti olmayacak. Son olarak o malı kullanmak isteyen
kimseye yerinde teslim edilecek.
14) Elinde bulunan nakit ve senetleri bankalara teslim edecek, bunun
için ücret ödeyecek, faiz de almayacak. Ancak buna karşılık kredi alma
hakkına sahip olacak. Tüm transferler de ücretsiz olacak. Para taşıma ve
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
koruma külfetinden kurtulacak, ayrıca kredi kullanma hakkı doğacak. Her
zaman senetlerini satıp alabilecek. Alış satış arasında fiyatlar olmayacak.
Aynı şekilde altın ve dövizler de karsız alınıp satılacak.
15) Bilgi toplama merkezleri kurulacak ve her türlü bilgiler burada
arşivlenecek. Halk bunlardan ücretsiz yararlanabilecek. Herkes kendi
araştırmacısına istediği konuda araştırma yaptırabilecek. Her yıl bilgi
yarışmaları açılacak ve herkes aldığı dereceye göre mükafat alacak.
16) Uyarı merkezleri olacak, sokakta sağda solda yapılan hatalar
hatırlatılacak ve hata yapanlar hatadan korunmaya çalışılacaktır. Ayrıca
birine bir şey tebliğ etmek isteyen tebliğcisi aracılığı ile duyurabilecektir. Bu
hizmetler yurttaşlara ücretsiz olacaktır. Hatalar üzerine yapılan ihtarlar,
kişilerin dosyalarında yer alacak. Kişi kendi dosyası ile savunma
yapabilecektir.
18) Halkın sağlığı ve beslenmesi kamu tarafından yapılacak, ilaç ve
tedavi bedava olacak. Herkesin bir doktoru olacak, o doktor gerekirse
hastanelere gönderecektir. Herkesin periyodik muayeneleri yapılacaktır.
Çevre kirliliği ile bu sağlık vakıfları ilgilenecek. İşyerlerine hizmet
götürecekler. Kirlilikle mücadele yükümlülüğü işyerlerinden kaldırılacaktır.
19) Herkesin araçları, evlerinin bakımı kamu tarafından yapılacaktır.
Sadece parça bedeli alınacaktır. Araç satılırken bakım bedeli toptan alınmış
olacaktır. Bakım teminatlı olacaktır. Aracın sebebiyet verdiği kazalar, bakım
dayanışma ortaklığı tarafından ödenecektir.
20) Güvenlik ve bekçilik kamuya ait olacak, bir şeyin gasp edilmesi
veya çalınması halinde kamu tarafından karşılanacak. Bunlar bucaklarda
koruma, illerde güvenlik ve ülkede ordu tarafından sağlanacaktır.
21) Çıkacak ihtilaflar, başkanlar tarafından çözülecektir. İş
aksamadan devam edecektir. Gerekli talimatları başkanlar çıkarabilecektir.
245
medhal
17) Yapıların, makinelerin, tesislerin, arazilerin her türlü plan ve
şemaları kamu tarafından yapılıp halka kağıt parası ile satılacak. Patent
hakkı veya plan telif hakkı söz konusu olmayacaktır. Plan ve buluşlar kamu
tarafından alınıp halkın parasız yararlanmasına imkan verilecektir. Haritalar
da böyle olacak, herkes bunlardan yararlanacaktır. Askeri yerlerin haritaları
müstesnadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Kişi acilen işini başkanla halledecektir. Başkanın verdiği karardan dolayı
mağdur olduğunu düşünen, hakemlere gidecektir. Başkanın kararları ile
doğan zararlar hakemlerce giderilecektir.
22) Her türlü sözleşmeler serbesttir. Mevzuat sözleşmelerden oluşur.
Sözleşmeleri tanzim kamu hizmetlerindendir ve ücretsizdir. Böylece usulüne
göre tanzim edilen sözleşmeler topluluğu yönetecektir.
23) Herkes ürettiği malları kontrol ettirir ve vakıf ambara teslim
eder. Bundan sonra artık o malın hiçbir şeyinden sorumlu değildir. Bozukluk
kontrol esnasında olmuşsa kontrolün dayanışma ortaklığı; ambarda olmuşsa
ambarcının dayanışma ortaklığı öder. Nakliye esnasında bozulursa
taşımacıların akilesi öder.
24) Soruşturma yaptırma da yine herkesin hakkıdır. Bir olayı tespit
ettirmek isteyen kimse siyasi dayanışma ortaklığı başkanına başvurur o da
soruşturmacılarını görevlendirir ve gerçekler tespit edilir. Sonra mahkeme
dahil, bunu kişi istediği yerde kullanır. Bu hizmetler de karşılıksızdır.
medhal
246
25) Herkes her zaman mağdur olduğunu iddia ederek hakemlere
gidebilir. Bu hususta hakemlerden birini haklılığına ikna edebilmelidir. İki
taraf hakemlerini seçer. Başhakemi de tarafların hakemleri seçer ve bu
heyetin verdiği karar kesindir. Sonra soruşturmacılar veya hakemler
aleyhine dava açabilir. Haksız bulunursa soruşturmacı veya hakemin
dayanışma ortaklığı bütün zararları öder.
İşte sosyallik primli sigorta ile değil, yukarıdan beri anlattığımız
sosyal müesseselerle olur. Bunların kaynağı nasıl bulunacak? Bunun cevabı
çok basittir. Genel hizmetler normal faaliyetin % kaçı ise, vergi o nispette
yüklenir. Bizim görüşümüz bunun beşte bir ile yeteceğidir. Pilot bölgelerde
denemeler yapılarak değiştirilebilir.
İşletmeler bu yirmi beş hizmeti, istedikleri kamu hizmetlilerine verir.
Bu hizmetlilere kamu payından pay dağıtılır. Bir o kadarı da merkezde
toplanır ve halka hizmet verenlere bölüştürülür. Böylece kamu hizmeti
dengeli bir şekilde yürütülür. Kamu hizmeti yapanlar serbest iş de yapabilir.
Bu nedenle kaynak her zaman yeterli olacaktır. Çünkü gelir kamu gelirleri,
kamu giderleri kadar olacak. Ortaklık sistemi budur. Tüm kamu görevlileri
aralarında ortak olduğu gibi üretim işletmelerine de kamu ortaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
''HAKEMLERDEN OLUŞAN''
İnsanlar, başlangıçta göçebe hayatı yaşıyorlardı. Üretim ve tüketim
kolektifti. Topluluk büyüdükçe bölünüp ayrıldı. Bu olayın benzeri arılarda
da görülmektedir.
Mallar ve kişiler ayrılır, ayrı göç topluluğu oluşurdu. Her topluluğun
bir başı vardı. Bu baş sağ iken “ata” olurdu. Ölünce yerine büyük kardeş
geçerdi. Hatta ölmeden önce de topluluk içinde yaşa dayalı bir hiyerarşi
vardı. Topluluk içinde büyüklerin sözü geçerdi. Genellikle işlerin
görüşülmesinde başlangıçta kadın-erkek katılır, son söz büyüğün olurdu.
Avcılık dönemine geçilince kadınlar evlerde kaldılar ve av işlerindeki
görüşmelere katılamadılar ve ev işleri yapmaya başladılar.
Yerleşik hayata geçildiğinde göçebe yaşam modeli büyük ölçüde
terk edildi. Göçebe halk köylere saldırarak yağmalamaya başladı. Bunlardan
korunmak için kolluk kuvvetleri oluşturuldu. Kentler, sonra da merkezi
kentler oluşmaya başladı. Nihayet devletler kuruldu. Bu gelişme sosyal
yapıda ve örgütlenmede değişiklik yaptı. Dışa karşı savunmak üzere
oluşturulan güçler halkı da disipline edip hakimiyeti altına aldı. Böylece
örgütlenmiş kamu düzeni ortaya çıktı.
Başlangıçta bir köyde anlaşmazlık olduğunda tarafların yakınları bir
araya gelir, köy odasında veya meydanında tartışmaya başlardı. Genellikle
herkes birbirinin yakını olduğu için tarafları barıştırmaya çalışırlardı.
Taraflar tartışır, tartışır sonunda topluluk “haklı kim” “haksız kim”
kanaatine varırdı. Bugün ABD'de uygulanan jüri sistemi bu geleneğin bir
devamıdır. Ancak bu kanaat oylamayla değil oybirliği ile olurdu.
247
medhal
Anlaşmazlıkları topluluğun büyükleri çözerdi. Büyüklerin ceza
verme hakları vardı. Kadın olsun, erkek olsun büyüklere el kalkmazdı.
Bugün hala bu gelenekle yaşanmaktadır. Doğu halklarında henüz büyük aile
geleneği sürmektedir. Büyüklere saygı önemli terbiye geleneğidir. Batı
sanayi toplumunda ise bu saygı işverene karşı oluşturulmuştur. Sosyalizmin
gelişmesi ile bu saygı da kalkmıştır. Çağımızda genellikle insanları çıkar ve
korku faktörleri bir araya getirmektedir ve topluluklar böyle oluşmaktadır.
Sopa veya açlık korkusu bugün Batı'nın sosyal yapısını oluşturmaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Tartışmalara taraflardan çok, tarafların yakınları katılır, onlar iddia
veya savunma yaparlardı. Son karar için iki kişi seçilirdi. Önerilen kişi,
tarafsız olamayacaksa davadan çekilirdi. Sonunda ikisinin de akrabası olan
veya ikisinin de akrabası olmayan iki kişi belirlenirdi. Bu iki kişi köyün aynı
zamanda en akıllı ve bilgili yahut etkili kişileri olurdu.
Köylerde genellikle otorite kuvvete dayanmazdı. Köy ileri
gelenlerinin ya ilmi veya sanatı gibi akıllı olduğunu gösteren bir mahareti
olur halk onları sayardı ya da zengin olurdu. Zenginlik ise halka verdiği
hizmetle olurdu. Bilhassa evine misafir etme, yemek yedirme zenginliğin
alameti sayılırdı. Bunlara “ağa” denirdi. Ağaların misafir odaları olur, gelen
misafirler orada konuk edilirdi. Kişilerin zenginlik dereceleri evlerindeki
misafir yatak sayısıyla ölçülürdü. Daha merkezi yerde olup daha fazla servet
sahibi olanlar ise devamlı yemek yenen odalara sahip olup her gün gelenlere
geçenlere yemek verilirdi. “Gelen geçen hanı oldu” tabiri buradan kalmadır.
Sonraları bu tür hizmetler gözden düştü.
medhal
248
Köydeki oda sahiplerine “ağa”, kentteki “han” sahiplerine “bey”
denmiştir. “Han” kelimesi “kon” kelimesinin değişmiş şeklidir. Konak
Farsçaya hane olarak geçmiştir. Han, saray anlamına geldiği gibi hükümdar
anlamına da gelir. Yani büyük konuk evi sahibi demektir. Türklerde ilk defa
bu usulü Hunlular uygulamıştır. Hun İmparatorluğu Han İmparatorluğu
demektir. Görülüyor ki, devlet hükmeden bir örgüt olarak ortaya
çıkmamıştır, hizmet eden bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır.
Göçebe halinde yaşayan topluluklar, su almak ve değişik ihtiyaçları
gidermek için su kenarlarına gelirlerdi. Su kenarlarında çadır kuran varlıklı
kimseler bunları konuk ederdi. İşte göçebe topluluklarda bu yerlere konak
denmiştir. Sonraları bunlar kervansaraylara dönüşmüştür. Konaklarda halka
hizmet veren kimselere Hakan veya Han denmeye başlandı.
Hanlar yalnız halka yemek ve barınmalarına hizmet etmekle kalmaz
aynı zamanda o çevredeki güvenliği de sağlarlardı. Kendilerinin belirlediği
çevreleri vardı. Oraların güvenliğini sağlarlardı. Oraya girenlere bir zarar
gelse kendilerine zarar gelmiş gibi savunurlardı. Hanların bu gücü elde
etmeleri çevredeki insanların onları desteklemesi ile olurdu. Konuklar aynı
zamanda hediyeler getirirlerdi. Para ile mübadele edilmez ama hediyeleşme
olurdu. Tabii hediye herkesin kendi takdir ve imkanına kalmış bir şeydi.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İskitlerden başlayıp Hunlarda oluşan bu sistemin başka bir özelliği
de hanların beyleri kendilerine zorla tabi kılmaları idi. Beyler hanlara ister
istemez bağlanırlardı. Hanlar bir vergi verirlerdi ve hanlar da onları korurdu.
Hanlar beylerin iç işlerine asla karışmazdı. Beyler kendi iç işlerinde
tamamen serbest idiler. Beyler de ağaların işlerine karışmazlardı. Bize göre
bugün iller ve bucaklar bu yerinden yönetim sistemine göre oluşturulmalıdır.
Demek ki toplulukta otorite halkın takdirini kazanmakla oluşur.
Sonra güç, suçluları ve ayrılanları cezalandırma şekline dönüştürülerek
kuvvetle varlığını korumaya başlar. Köylerde hakemlik yapacak kişiler
sosyal statülerini korumak için adaletle hükmetmek zorunda idiler.
Hakemler oluşmadan önce zaten topluluk tarafından kararlar alınmış ve
hükme bağlanmış olurdu. Tarafların seçtiği iki kişi bu oluşmuş kanaati ifade
ederdi. Sorun da çözülürdü. İki kişinin kararına uymayanlar ise topluluk
tarafından dışlanırdı.
Zamanla devlet büyüdükçe halkı sömüren bir yapıya dönüştü ve halk
merkezden yardım bile istemez oldu. Beylere hanlara başvurmak zül sayıldı,
halk başvuranları dışlar hale geldi. İşte bu dönemde devlet, “merkezi
yönetimi” tesis etti. Yani daha önce halk kendi ağalarını, beylerini kendileri
seçerken veya kendileri geleneğe göre atarken sonraları yöneticiler
merkezden atanmaya başladı. Bu sistemde yöneticiler halkı baskı altında
tutarak yönettiler.
Zamanla atanan yöneticiler halka çok zulüm yaptılar, halk da
zulmüne karşı isyan etti. Halk yöneticileri merkeze şikayete başladı.
Merkez, yöneticileri denetlemek için yörelere hakimler atadı. Hakimler
eskiden iki kişinin yaptığı işi yapmaya başladılar. Tarafları dinliyor ve
hüküm veriyorlardı. Hakimin verdiği hükümleri yöneticiler uyguluyordu.
Halkın arasında çıkan nizalar da aynı hakimlerce karara bağlanıyordu.
Yöneticiler hakimin kararlarına uymazlarsa merkez onları cezalandırıyordu.
Merkezi sistemde taşralar için denge kurulmuştu. Hem yöneticiler
vardı hem de hakimler vardı. Hakimin arkasında ayrıca merkezi yönetim
vardı. Hakimlerin kararlarını merkez silahlı gücü ile destekliyordu. Ancak
249
medhal
Zamanla topluluk bozulmaya başlar ve dışlanma olayı kalkar. İki kişi
adil karar vermez, verse de taraflar uymak istemez. İşte bu durumlarda halk
dışa karşı oluşmuş beylerden ve hanlardan yardım ister, onlar da bu yardımı
silah zoru ile sağlarlardı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
merkezi dengede tutacak bir sistem yoktu. Merkezin iktidarı mutlaktı. Ne
isterse yapardı onu denetleyen kimse bulunmazdı. Ne var ki, devletlerin
güçlü olması için halkının adalet içinde refahta olması gerekirdi. Bu nedenle
merkez adil olmaya itina gösterirdi. İşte asırlarca bir hanedanın yönetmesi
bu anlayıştan ileri geliyordu. Merkezi yönetim denetlemeye alan “hukuki
düzen” ilk defa Hz. Musa zamanında ortaya çıktı. Hz. Musa Tevrat'ı getirdi
ve halkına “Buna herkes itaat edecek, yöneticiler de itaat edecek.” dedi. Bir
gün Hz. Musa halkına zina edenin öldürüleceğini bildirdi. Halka bu çok ağır
gelmeli ki, halk Hz. Musa'ya şu soruyu yöneltir: “Sen de zina etsen
öldürülecek misin?” dedi. “Evet.” dedi “Ben de zina etsem öldürüleceğim.”
dedi. Böylece ilk defa hükümdarları da bağlayan anayasa esası getirilmiş
oluyordu. Şimdi sorun ortaya çıkıyor: Hükümdar da, yöneticiler de
muhakeme edilecek ve mahkum edilebilecekse bunu kim yapacaktır? Bu
noktada yine devlet aşamasından önceki duruma dönmüş oluyoruz. Devlet
öncesi dönemde sorunlar nasıl çözülüyordu? Onlar sorunları önce tartışıyor,
sonra seçilen iki kişi sonuçları tespit edip ilan ediyordu. Biz de benzerini
yapacağız. Ancak biz gelişmiş bir topluluk haline geldiğimiz için özel
örgütlenme yapmak zorundayız.
medhal
250
Yargının etkin olabilmesi için önce yargılanmanın herkesin birbirini
tanıdığı küçük topluluklar içinde olması gerekir. Olay o topluluk tarafından
bilinmeli ve tartışılmalıdır; yine, karar verenleri de topluluk tanımalı ve
bilmelidir. Bize göre nüfusları 3.000 ile 10.000 arası olan bucak büyüklüğü
yeterlidir. Her bucak bir “yargı merkezi” olmalıdır. Yani bucakların merkezi
olmalı ve duruşmalar bu merkezlerde yapılmalıdır.
Halk haftada bir merkezde toplanmalıdır. Genel olarak halkımız
haftada bir toplanarak pazar işlerini ve diğer ihtiyaçlarını gidermektedirler.
Bizim önerimiz bucak halkının haftada bir toplantı yapmasıdır. Bu
toplantılara kadınlar da katılabilmelidir. Ancak erkeklerin katılmaları
zorunlu olmalıdır. Sosyal problemler bu toplantılarda çözülmelidir. Dinlerin
haftalık ayinleri bu nedenlere dayanmaktadır. Çünkü toplu ibadetler sosyal
ihtiyaçların giderilmesi için düzenlenmiştir. Bugün ise bu fonksiyonları
kaybetmişler ve sosyal sorunlara neden olmaktadırlar. Sosyal yapı
oluşturulurken ibadetlerin bu yönlerinden yararlanılmalıdır.
Örneğin, her bucak merkezinde bucak halkının sığabileceği
mümkünse örtülü bir meydan yapılacaktır. Çevresinde değişik dinlerin
küçük mabetlerinin yer aldığı ve meydanın ise bütün dinler tarafından
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kullanılabildiği bir alan olacaktır. Günler ve saatler buna uygun şekilde
ayarlanacak ve her topluluk haftalık ibadetlerini rahatlıkla yapabileceklerdir.
Haftada bir günü de bucak meclisinin toplanma günü olacaktır. Toplanma
günü her bucak için ayrı olabilir. Bunun zararı değil yararı vardır. Çünkü
bucağa hizmet veren kamu hizmetlileri ilçelerde bulunmakta ve değişik
bucaklara hizmet vermektedirler. Böylece hizmet verdikleri bucakların
toplantılarını isterlerse izleme imkanı bulabileceklerdir.
İşte duruşmalar, bucak meclisi önünde aleni olarak yapılır. Bu da
kararların adilane alınmasını sağlar. Sosyal denetim orada oluşur.
Günümüzde de mahkemelerde duruşmalar bu nedenle alenidir. Böylece
“yargı yöresi”, bucaklar olacaktır. Olayın geçtiği yerde, herkesin olayla
ilgilendiği yerde muhakeme yapılmaktadır ve olaya en yakın zamanda
olmaktadır. Duruşmaların haftalık meclis günlerinde olması şartı yoktur,
açıklığa riayet edilmek şartı ile başka günlerde de yapılabilir.
Yargının iki yönü vardır. Biri olayları tespittir. Sonra da olaya uygun
hükümleri ortaya çıkarmadır. Birincisine “soruşturma”, ikincisine ise
“yargılama” diyoruz. Bugün kamu hukukunda soruşturma karakolda
başlıyor, önce savcı yönetiyor sonra mahkemeye gelerek hakim tekrar
baştan soruşturmayı duruşmalarda yapıyor. Bu hem hakimleri gereksiz
meşgul ediyor hem de soruşturma yerinde yapılmadığı için gerçeklere
uymuyor ve davalar uzuyor.
SORUŞTURMACILAR
İlçede resmi soruşturmacılar ilan edilir, soruşturma yaptırmak
isteyen kimse isterse ücretini kendisi vererek teminatlı resmi
soruşturmacılara kendisi yaptırır, isterse bir ilçe siyasi parti başkanını ikna
251
medhal
Hakemlik ihtisas isteyen bir iştir. Hakemlerin bucak halkından
olmaması da tarafsızlığı pekiştirir. Bu nedenle hakemler ilçede olacaklardır.
Teminatlı ehliyete sahip on civarındaki hakem ilçede oturacaklardır. Bir niza
olduğunda hakemlerden birini bir taraf ikincisini diğer taraf seçecek, iki
hakem de başhakemi seçeceklerdir. Bunlar duruşma günü bucağa gelerek
kararlarını açıklayacaklardır veya şahitlerin şehadetini dinleyeceklerdir.
Böylece hizmetin halkın ayağına götürülmesi ilkesine uyulmuş olacaktır.
Belki bölgeden yüksek hakemin gelmesi istenecek, dava ağır cezada
görülecektir. Bunlarda bucağa gelerek duruşmalara katılacaklardır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ederek ücretini ona ödettirir. Siyasi partilere kamu bütçesinden soruşturma
tahsisatı verilir. Parti başkanları bu tahsisatı bir yıl içinde o yıl soruşturma
yapanlara kendi takdiri ile bölüştürürler. Bir soruşturmacı değişik parti
başkanlarından pay alabilir. Bir parti başkanının ikna edilmesi veya
doğrudan soruşturmacının ikna edilmesi ile soruşturmacı kendi başına
soruşturmaya başlar.
Soruşturmacı başlangıçta soruşturmayı sözlü olarak yapar, kişileri
ziyaret ederek onlara olay hakkında soru sorup bilgi alır. Burada sanık veya
tanık kimse yoktur. Herkes bildiğini anlatır. Bu konuşmaları teyp veya video
gibi kaydedicilere alabilirler. Bu soruşturmaların tümü sorulan kimselerin
rızalarına göre yapılır. Herhangi bir zorlama yapılamaz. Ancak
soruşturmacı, cevap vermeyen veya analizine mani olan kimsenin bu
davranışını değerlendirir. Sözlü soruşturmayı bitirdikten sonra oturup kendi
kendine bir rapor yazar ve yazılı soruşturmanın gereğine karar verir. Siyasi
parti başkanlarından birinin muvafakati ile yazılı soruşturmaya geçilir.
medhal
252
Soruşturmacı soruları madde madde sıralayarak, gerekli gördüğü
kimselerden yazılı cevap ister. Adli tıp tespitleri de yazılı olarak alınır.
Gelen cevaplara dayanılarak sözlü soruşturmadan sonra yazdığı raporu
revize eder. Bir sonuca varamamış ise bazı kimselerin tutuklu olarak
soruşturmalarının yapılması için bucak başkanına başvurur. Bucak başkanı
uygun gördüğü kimseleri soruşturma yerlerine gelmelerini ister. Soruşturma
burada yine soruşturmacı tarafından yapılır, ancak bu soruşturma halka açık
yapılır. Soruşturmacılardan birinin soruları bittiğinde diğeri sorabilir. Bu
soruşturmada kişi bütün sorulara cevap verecek; cevaplar arasında çelişki ve
ilme aykırılığın olmamasına dikkat edilir.
Soruşturmacı yeter kanaat getirdikten sonra soruşturma biter ve
soruşturmacı dosyasını tamamlayarak son olarak bir cümle ile olayı
soruşturma yaptırana bildirir. Önemli soruşturmalarda bölgeden mütehassıs
soruşturmacılar getirilir ve onlar ihtisaslarına göre soruşturma yaparlar. İlçe
soruşturmacısına danışman olurlar.
Olağanüstü olaylar veya güvenlik mülahazalarıyla, önemli vakalarda
karakol soruşturması yapılabilir. Karakol soruşturması talebi ilçe siyasi parti
başkanlarından biri tarafından gelebilir. Bunun için hakemler oluşturulur.
Soruşturmacının dosyasını inceleyen kimsenin karakol soruşturmasına
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
alınmasına karar verebilirler. Hakimin de muvafakati ile karakol
soruşturmasına alınır.
Emniyet soruşturmasında kişide iz bırakmayacak baskılar yapılabilir.
Karakolda kalan kişiye ücretinin iki misli ücret verilir. Eğer hastanelik
olmuş ise bu ücret dört misline çıkar. Kalıcı bir iz kalmışsa ağır tazminat
ödenir. Kişi günde iki defa sabah ve akşam doktor muayenesinden geçirilir.
Yani eziyete dayanamayacak hal almışsa hastaneye alınır. Dayanacak
duruma gelince karakola gönderilir. Karakol soruşturması ilçe jandarma
merkezinde yapılır.
Karakol soruşturması hukuk düzeninde yapılamaz. Ancak hukuk
düzeninin tehlikeye girmesi hallerinde hukuk düzeni askıya alınarak askeri
düzenle hukuk düzeni korunur. Savaş bunun için meşrudur. Bugün ise
kanunlarda yasak olan işkence bütün yeryüzünün karakollarında
uygulanmaktadır. Biz bunu hukuk düzeninde asla kabul etmiyoruz.
Soruşturmacı soruşturmayı
kimseye sonucu bildirir.
bitirdiğinde
soruşturmayı
isteyen
Üç çeşit dava vardır:
a) Hasımsız Davalar:
Biri hasımsız davadır. Yani aksini iddia eden kimsenin bulunmadığı
davadır. Örneğin, babası veya annesi bilinmeyen bir kimse için “Bu benim
oğlumdur.” demesi buna bir örnektir. Miras davası da böyledir. Yani burada
253
medhal
Hukuk düzeninde karakol soruşturması şöyle dursun, gözaltına alma
ve tutuklama dahi söz konusu değildir. Kişi sadece bucak başkanının
davetine uyarak gelip ifade vermek zorundadır. Başkan en çok evden
çıkmamasını isteyebilir. Başkana bir de bucaktan sürme yetkisi tanınır.
Mahkeme kararlarına halk kendi rızaları ile uyar, ceza rızaları ile uygulanır.
Rıza göstermeyenler için hakem kararları ile askeri infaza havale edilir.
Askeri infazın usulünü komutan belirler, mevzuat belirlemez yahut mevzuat
komutana yardımcı olur. Hukuki düzen ile askeri düzen tamamen
birbirinden ayrılacak ve hukuk düzeninde mutlak hukuk kuralları
uygulanacaktır. Hukuk düzeni demek hakem kararlarına zorlanmadan
uymak demektir. Zor kullanılıyorsa artık o kişi hukuk düzeni korunmasında
değildir, demektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ihtilaflı kimse yoktur. Sadece hakların belirlenmesi istenmektedir. İşte bu tür
davalarda tek soruşturmacının soruşturması yetmektedir. Hakemlere başvuru
yapılır ve hakemler tek soruşturmacının tanıklığı ile iddiayı hükme
bağlarlar.
Bilirkişilik müessesesi de bir tür soruşturma müessesesidir. Eğer
bilirkişi soruşturmacı değilse kendisi hakemlerin huzuruna çıkıp tanıklık
yapamaz. Soruşturmacı kendisi bilirkişiyi atar ve onun raporunu dosyaya
alarak tanıklık yapar. Bu bilirkişi bir kişiden de oluşabilir, iki veya daha
fazla kişiden de oluşabilir. Bilirkişiyi soruşturmacı atamakta ve sorumlu da
soruşturmacı olmaktadır. Soruşturmacı gerekli konuda bilirkişi atamaktadır.
Değişik konular da değişik bilirkişileri atamaktadır. Onların ücretlerini
soruşturmacı kendi payından vermektedir.
b) Hukuk Davaları:
Davaların diğer kısmı ise hukuk davalarıdır. Bu davalar kişilere mali
külfet doğuran davalardır. Ceza davalarının bir kısmı bedeni cezaları, bir
kısmı ise sadece tazminatı gerektirir.
medhal
254
Kasten işlenmiş suçlardan dolayı bedeni cezalar, hataen işlenmiş
fiillere ise mali tazminat gerekir. Bu mali tazminat da dayanışma
ortaklıklarınca karşılanır. Örneğin bir doktorun hatalı tedavisi nedeniyle kişi
kör olabilir, hatta ölebilir de. Burada doktorun kastı olmadığı için
cezalandırılamaz. Ama mağdurun da korunması gerekir. Yine bir
soruşturmacı hata yapmış olabilir. Bu hatadan dolayı soruşturmacı
cezalandırılamaz ama mağdurun da korunması gerekir. Trafik kazaları da
aynı kurala tabidir. Batı ceza hukukunun çıkmazı buradadır. Batı'da
dayanışma ortaklıkları olmadığı için bu tür fiillere bedeni ceza
verilmektedir. Yani kişi elinde olmayan bir fiilden dolayı
cezalandırılmaktadır.
İşte bedeni ceza sonuçları doğurmayan, halkın birbirine karşı olan
borç ve alacaklarını içeren davaların ispatı için iki soruşturmacı yetmektedir.
Ayrı ayrı soruşturmacılar olayları tespit ederler. Dosyalarını hazırlar ve aynı
ifadelerle şehadet edeceklerini soruşturma isteyene bildirirler. Gerektiğinde
bunları bir araya getirerek tek ifadede birleşirler. Soruşturmacıların her biri
ayrı ayrı bilirkişililer atarlar. Herkes kendi atadığı soruşturmacının
raporlarını dosyasına koyar. Sonra ikisi ortak ifadelerini yazıp imzalarlar.
Bunlar, sadece sonuçları içerip dayandığı mesnetleri içermez. Duruşmaya
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
birlikte girer ve metni her biri peş peşe okur. Hakim tanıkların bu şehadetini
tescil eder. Tanıkların dosyaları gizlidir ve kendilerinde kalır, sadece bu
kısmı açıklanır.
Davaların bir kısmı cezai müeyyideleri gerektirir. Bu kasten işlenmiş
fiillerdir. Bunların cezası bedeni veya mali, olabilir. Mali cezalar
tazminattan ibarettir. Ancak normal bedeni cezaların iki katıdır. Cezada
dayanışma olmayacağı için bu mali cezalar, bizzat kişi tarafından ödenir,
mallar mirasçılarına ölmüş gibi taksim edilir. Kendisi açık cezaevine
benzeyen zorunlu çalışma sitesine alınır. Kişi çalışır, tazminatı
tamamladıktan sonra çalışma kampından çıkar. Çalışma kampına girme
çıkma herkes için serbesttir. Ancak mahkum çıkamaz, içeride kalır. İçerideki
tüm hayat şartları normal yaşam standardındadır. Ailesi ve çocukları, diğer
yakınları buraya gelip görüşebildikleri gibi, içeride de kalabilirler. Bunun
dışındaki cezalar; örneğin, öldürme ve uzuv kesme gibi cezalar ise
bucakların takdirlerine bırakılmıştır. Her bucağın kendine özgü
oluşturdukları ceza miktarı vardır. Ancak ceza sistemi her bucakta aynıdır.
Bu bedeni ceza kısas hükmüne tabidir. Yani, kasten göz çıkaranın
gözü çıkarılır, çıkarılmazsa bir kol omuzdan kesilmiş gibi olur.
İkinci çeşit cezalar da sopa cezalarıdır. Bu kişilerde eser bırakmayan
cezalardır. Yüz sopayı bir elin sağ kolundan kesilmesi şeklinde kabul
edebiliriz. İşte burada bir takdir söz konusudur. Bunu bucaklar takdir eder.
50 kamçı, 25 kamçı veya 5 kamçı veya bir kamçı gibi cezalar konabilir.
Bunun dışında cezalar para cezalarına çevrilebilir, insanın diyeti olarak ele
alınabilir. 33 yıllık vasat yevmiye hata diyetidir. Bunun iki katı ağır diyettir.
Vasat yevmiyeler de bucaktan bucağa değişir. Ondan sonraki nakit cezaları
hep buna göre ayarlanır. Kasten geçici hata edene ise iki misli yevmiye
takdir edilir. Para cezaları da ödenemezse zorunlu çalışma cezalarına yani
hapis cezalarına çevrilir. Ülkede ceza sistemi aynıdır. Yani yargı birliği
vardır. Ancak ceza miktarları ve türü bucaktan bucağa değişmektedir.
255
medhal
Cezanın en büyüğü insanı işkencesiz öldürmedir. Bunu yarısı sağ kol
ve sol ayak kesme cezası izler. Onun yarısı sağ kolu omuzdan kesmedir.
Onun yarısı sağ kolu bilekten kesmedir. Onun yarısı beş parmağı kesmedir.
Onun beşte biri bir parmağı kesmedir. Onun yarısı bir parmağı boğumdan
kesmedir, onun yarısı bir parmağı ikinci boğumdan kesme, onun yarısı da
bir tırnağı çıkmayacak şekilde koparmadır. Bir diş çıkarma da tırnak gibidir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Ceza davalarında dört soruşturmacı soruşturma yapar. Dört
soruşturmacı ayrı ayrı bilirkişiler atar ve dört soruşturmacı aynı sonuca
varırsa mağdur olana bildirir. Mağdur olan da siyasi dayanışma
ortaklıklarından birinin onayını alarak ceza davasını açar. Bir hakem atar.
Sanık tarafı da bir hakem atar. Hakemler birer başhakem seçerler. Hakemler
soruşturmacıların dosyalarını yeterli görürlerse hakimden duruşma saati
istenir. Dört şahit tek metin üzerinde anlaşırlar. Sadece sonuçlar ifade edilir
ve hakimin yanına birlikte girerek açık mecliste peş peşe dördü de metni
okurlar. Duruşma dosyasına tanık beyanları konur.
medhal
256
Hakemler dosyaları inceleyerek karar alırlar. Dosyalarına raporlarını
koyarlar. Yerinden yönetim sisteminde duruşmaları bucak başkanları yapar.
Ayrıca merkezden atanmış hakime gerek yoktur. Fakat bu sistem hemen
uygulanamaz. Çünkü hakemlik oluşmamış, halk henüz bunu sosyal
müessese haline getirmemiştir. Birden bire hakemlik sistemine geçilemez.
Onun için geçiş döneminde şimdilik hakimlik sistemi korunmaktadır.
Nüfusları 30.000 ile 100.000 arasında olan ilçeler veya “yargı çevreleri”ne
birer hakim atanmaktadır. Hakim değişik günlerde değişik bucaklara giderek
duruşmaları yönetmektedir. Tutuklu soruşturmalara izin vermektedir.
Karakol soruşturmalarını yakından takip etmektedir. Başka önemli görevi
ise tüm dava dosyalarını hakem kararlarından sonra inceleyip onaylamakta
veya reddetmektedir. Yani temyiz mahkemesinin yaptığı işi yapmaktadır.
Hakim re'sen karar veremediği gibi soruşturma da yapamamaktadır. Ancak
dosyadaki hakem kararları kabul etmekte veya reddetmektedir. Reddetmiş
ise bunu taraflara bildirmektedir. Taraflar yeniden hakemleri
oluşturmaktadırlar.
Hakemlerin hakemliklerinin düşmesi başka sebeplerle de olabilir.
Hakemler bir başhakemde anlaşamamışlarsa, kararlarını normal seyrinde
karara bağlamamışlarsa veya bir nedenle ehliyetleri düşmüşse hakemlikleri
sona erer. Taraflar yeni hakemler seçerler. Aynı davada eski hakemi
seçemezler. Burada hakime düşen diğer bir görev de, taraflardan birinin
hakemini seçmemesi halinde onun en yakınına hakemini seçtirmektir. Onlar
da seçmezse re'sen kendisi seçer.
Hakim tüm duruşmaları yürütür. Duruşmalarda geçenleri tescil eder.
Tebliğleri yapar. Sonunda kararları ilan eder. Hakimin ilan ettiği karar
yürürlüğe girer. Suçlu olanlar kendi istekleri ile cezanın infazını
gerçekleştirirler. Örneğin, kolunun kesilmesine karar verilmişse kendisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
halkın önünde kimi isterse ona kestirir. Sopa atılacaksa atılacak sopa kadar
kamçı bir tarafa geçer, halk sıraya girer. Kamçıyı vuran diğer tarafa koyar.
Kamçı bitince sopa da bitmiş olur. Eğer hapis cezası verilmişse kendisi
bölge içinde bulunan ceza evlerine gider ve istediği cezaevinde infaza girer.
Hukuki davalarda ise örneğin bir araba x şahsında iken hakim
arabanın y şahsına ait olduğuna karar verirse, artık arabayı y şahsı bizzat
kullanmaya başlar. Mal sahibi ile yabancı arasında bir kavga çıksa görülen
zararlar tazmin edilir. Ancak haklı olan yargısız infazdan dolayı bir hafif
diyet öder. Bu diyeti dayanışma ortaklığı öder, haksız taraf cezaya maruz
kalır. İşte aynı haklarda icra budur.
Ceza davalarında verilen cezaya rıza göstermeyenlere infaz,
hakemler tarafından askeri infaza havale edilerek yapılır. Askeri infaz ilçe
jandarma birliklerince yapılır. Askeri infazın hukuki prosedürü yoktur.
Öldürülebilir, öldürene ödül verilebilir. Askeri infaza gidilmemesi için
herkes kendi rızası ile hukukun gereklerine, yani hakem kararlarına uyar.
Hakemler sadece karar verirler ve zor kullanmazlar. Zor, hakem kararlarına
uymayanlara karşı kullanılır ve orada hukukilik de biter.
Davaların temyizi yoktur. Sadece hakemlerin kararları hakimler
tarafından tetkik edilir ve ret veya kabul edilir. Bir kimse bucaktan ayrılıp
başka bucağa gitse, bugünkü hukukta bir ülkeden ayrılıp başka ülkeye gitse
durum ne olacaktır? Suç nerede işlenmişse muhakeme o bucakta yapılır,
oranın hakemleri karar verir. Hukuk davalarında sözleşmelerde başka bir yer
belirlememişlerse davalının ikamet ettiği hakemlerin nezdinde muhakeme
edilir. İnfaz ise kişinin bulunduğu bucak hakemlerinin kararları ile askeri
257
medhal
Alacaklarda ise eğer borçlu borcunu ödemezse iflas etmiş olur ve
borçlanma ehliyetini kaybeder. Kendisine kredi verilmez. Kimse ona borç
veremez. Borç verilse bile, artık aleyhine dava açılamaz. Bir eşya alacaksa
önce parayı verir sonra malı alır. Bir şey satacaksa önce malı verir sonra
parayı alır. Birini çalıştıracaksa önce ücretini öder. Kendisi çalışacaksa önce
çalışır. Kirada da durum aynıdır. Kişinin taşınmazlarına alacaklı bedel biçer.
Satıp satmamakta borçlu serbesttir. Ancak satarsa borçluya kalır. Eksik
satması için kendisinin onu tamamlaması gerekir. Ölümünde bütün
mallarına el konur ve önce borçları tasfiye edilir. Hayatta iken müflisin
elinden zorla mal alınamaz. Taşınmazların satılmasına ve alınmasına engel
olunamaz. Borçları ödenince itibarı iade edilir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
infaza havale edilir. Bucak hakemleri dava dosyalarını inceleyerek askeri
hakemlere havale ederler. Etmezlerse o zaman ildeki yüksek hakemlere
gidilir. İşte temyiz böylece ortaya çıkar ve il hakemleri askeri infaza karar
verirlerse infaz edilir. İlde duruşma olur ve bölgedeki yüksek hakemlere
gidilir.
Askeri infaza havale edilen bir kimseyi bir bucak koruyorsa ve
jandarma makamlarına teslim etmiyorsa, bedeni cezalar da tazminata
dönüşür ve o bucak tediye eder. Ancak o kişi bir daha o ilin merkez
bucaklarının hiçbirine ve kendi bucağına gelemez. İlçelerde beşten az
olmamak ve yirmiden fazla olmamak üzere resmi hakemler ve
soruşturmacılar görev yapar. Duruşmalar bucaklarda olmakla beraber
soruşturmalar ve muhakemeler bunlar tarafından yapılır. İl merkez
bucaklarında İl hakemleri bulunur, bölge merkezlerinde ise yüksek hakemler
ve yüksek soruşturmacılar bulunur. Yüksek mahkemeler il merkez
bucaklarında kurulur. Devlet merkezinde üstün hakemler ve üstün
soruşturmacılar vardır. Üst mahkeme devlet merkezinde kurulur.
medhal
258
Hakemlik derecelenmiştir. İlçelerde orta hakem ve soruşturmacılar
vardır. Bunların her adada (köyde) birer yardımcıları vardır, soruşturma
veya muhakemede yardımcılık yaparlar, yazı yazarlar veya görüşeceği
kişileri bulup görüştürürler. Bölgelerde ise yüksek hakem ve soruşturmacılar
vardır. Bunlar ihtisas yapmış soruşturmacı ve hakemlerdir. Orta
soruşturmacılara danışmanlık yaparlar. Takıldıkları hususlarda onlardan
“teminatlı görüş” alırlar. Gerek gördüklerinde soruşturma ve yargılamanın
yapıldığı yere getirirler.
Burada en önemli husus dokunulmazlıklardır. Bugün yargı birliği
yoktur. Görevlilerin muhakeme edilmesi için idari kararın alınması
gerekmektedir. Askerler askeri görevlerinden dolayı sivil mahkemelerde
muhakeme edilmemektedirler. Yüksek bürokratlar, bakanlar, milletvekilleri
doğrudan doğruya muhakeme edilememektedir. Kamu davaları özel
mahkemelerde görülmektedir. Adil Düzen'de yargı tekliği vardır. Bununla
beraber dokunulmazlıklar, başka bir şekilde devam ettirilmektedir.
Orta ehliyetliler normal bucakların sakinleridir. Ancak yüksek
ehliyetliler il merkez bucağının sakinleridir. Dolayısıyla yüksek ehliyetliler
ancak yüksek hakemler nezdinde muhakeme edilirler. Üstün ehliyetliler de
devlet merkez bucağının sakinleri olduklarından onlar da ancak üstün
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hakemler tarafından muhakeme edilirler. Askeri infaz kararları ancak bu
mahkemeler tarafından verilebilir. Milletvekilleri de üstün ehliyetli
sayılırlar.
Askeri mıntıkada işlenen suçlar askeri mahkemelerde muhakeme
edilir. Hukuk düzeninde işlenen suçlar da hukuk düzeninde muhakeme
edilir. İnfazı istenen kişi orduya katılırsa ordu cezayı infaz edip etmediğine
bakılmaksızın iade etmezse tazmin eder. Bir asker bir sivile hakaret etse ve
bu hakareti bir sivil yapsa asker değil, sivil hakaret etmiş olur. Askeri sırları
açıklayan sivil suçlu olur, sivil mahkemelerde muhakeme edilir. Orduya
tazminat ödenir. Görülüyor ki, askerlerin askerler tarafından muhakeme
sistemine uyulmaktadır ancak askerlerin suçu askeri mıntıkalarda işlenmiş
olmaları gerekir.
Askerin sivile karşı işlemiş oldukları suç kolektif kabul edilir ve
suçlu aleyhine değil ordu aleyhine dava açılır ve ordu onu tazmin eder. Ordu
dediğimizde her bölgede bulunan ordu anlaşılmalıdır.
Bir hakemin mevzuat karşılığı sorumluluğu bir doktorun ilaca karşı
sorumluluğu gibidir. Bir doktor yanlış ilaç kullanmış olabilir. Hasta bu
sebepten ölebilir. Bu hususta hakemler karar verince doktorun dayanışma
ortaklığı onu tazmin eder. Hakem de yanlış karar verirse bu karar, başka
hakemlerce tespit edilirse yanlış karar veren hakemin dayanışma ortaklığı
bunu tazmin eder.
Burada doktor ile hakem arasında küçük fark görülebilir. Bu da
doktorların hakemler tarafından muhakeme edildiğidir. Oysa hakemler yine
başka yüksek hakemler tarafından muhakeme edilmektedir. Bu doğru
olmakla beraber her iki taraf da hakemlerini kendileri seçtiği için denge
bozulmamaktadır. Oysa atanmış hakimler için böyle bir denge yoktur.
Hakimler sözde mevzuata uymak zorundadırlar, ama uymazlarsa onları
dengeye getirecek bir müessese yoktur.
259
medhal
Bütün bu açıklamalarımızda hukuk devletinin temel ilkelerini
belirlemiş oluyoruz. Kişi kendi seçtiği hakemin verdiği karara uyacaktır.
Hukuk düzeni budur. Gerçi hukuk düzeni sözleşmelerin yorumundan
ibarettir. Ancak, sözleşme hakemler için bir yardımcıdır. Yoksa mevzuat
hiçbir zaman hakemleri bağlamaz. Doktorlar, ilacı kullanırlar ama tedaviyi
kendileri yaparlar. Tıp kitapları doktorlara yardımcıdır. Onları bağlamaz,
doktorları kendi içtihatları bağlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Yargı kararlarına herkes uymak zorundadır. Hukuk düzeninde bir de
mevzuata uymak zorunluluğu vardır.
Hüküm tek cümle ile ifade edilir. Duruşmada karar başhakem
tarafından açıklanır. Soruşturma dosyaları soruşturmacılarda, hakemlik
dosyaları da hakemlerde kalır. Bunlar çoğaltılmaz. Başka bir yere de
verilemez.
Hakemlik ilk çağlardan beri insanlığın vazgeçilmez bir sistemidir.
İnsanın kişiliği, insan hakları varsa ve bu haklar tabii ise insan yaradılıştan
beri buna sahipse elbette onun bir teminatı olmalıdır. Bu teminat devletten
önce olmalıdır. Çünkü devlet çok sonraları ortaya çıkan bir kurumdur. Tüm
insanlığı kaplayan devlet olmadığı halde insan hakları vardır.
İnsan haklarının dayanağı hakemlerdir. İnsan hakları hakemlere
dayanacaktır. Taraflar hakemleri seçecek, hakemlerin verdiği kararlara
kişiler kendi rızaları ile uyacaklardır. Uymayan olursa tüm halk birleşerek
ona boykot uygulanacaktır. Devlet bu boykotun örgütlenmesinden ibarettir.
medhal
260
Zamanla insan hakları unutuldu, devletin gayesi adeta hanedanın
hukukunu korumadan ibaret sanıldı. Binlerce yıl bu anlayışla buna karşı olan
halk hukuku savaşı oldu. Bu savaş hala da devam etmektedir. Halk
yönetiminin yani demokrasinin nihai zaferi kazanacağını yirminci yüzyıl
göstermiştir. Öyleyse hakimlik sistemi ile hakemlik sistemi birleştirilip,
insan haklarını devletin yeniden temel gayesi haline getirmek
gerekmektedir.
Türkiye'nin buna ihtiyacı vardır. Türkiye adli mekanizmanın bozuk
olduğu ülkelerden biridir. Diğer taraftan bunu düzeltecek en büyük imkana
Türkiye sahiptir. Çünkü Türkiye çağın en yüksek kültürüne erişmiştir. Doğu
ve Batı kültürünü sentez etmektedir. Bu inkılabı yapabilecek tek ülke
Türkiye'dir.
Firavun maksimum güce erişmişti. Mısır'daki İsrail oğullarını
eziyordu. Köle olarak kullanmak istemişti. Hz. Musa geldi ve İsrail
oğullarını Mısır'dan çıkardı. Firavun onu takip etti. İsrail oğullarını yok
etmek istiyordu; fakat, kendisi yok oldu.
Batı gücünün zirvesine ulaşmıştır. Anadolu'daki Müslüman halkları
imha etmek istedi. Anadolu Müslümanları savaştı. Kendilerini kurtarmakla
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kalmadı, onları imha etmek isteyenler Anadolu'nun haricinde Firavun gibi
boğulup gittiler. Mustafa Kemal, İnönü Zaferi'ni kazanan Albay İsmet Beye
“Siz yalnız Türk Milletinin değil İslam aleminin makus talihini yendiniz.”
demiştir. Ondan sonra mazlum İsrail oğulları gibi mazlum Müslüman
halklar da kurtulmaya başlamış ve bugün elliye yaklaşan bağımsız İslam
devleti meydana gelmiştir.
Bizim Firavun dediğimiz Batı'nın ateist despotizmidir. Biz ateizme
de düşman değiliz. Biz bize düşman olanlara düşmanız. Hele Hıristiyanlar,
Yahudiler ve Budistler bizim ortağımızdır. Cehaletle ve despotizmle
savaşmada ortağımızdırlar. Zulmü, baskıyı, inanç düşmanlığını el ele
vererek yeneceğiz.
Türkiye'nin ülkesini çağın üstünde ilmi düzene götürebilmesi için
çoklu sisteme ihtiyacımız vardır. İlimde, dinde, siyasette, ekonomide de on
civarında sosyal grup oluşacak ve bunların her biri, ilmi sistemler
üretecektir. Türkiye yüz ile, on bin bucağa ayrılacak ve her bucak, her il ilmi
düzeni üretecektir. Bu çokluk içinde, ülkesiyle ve ulusuyla bölünmez
bütünlüğü sağlama görevi, tarafsız ve bağımsız hakemlerden oluşan yargı ile
gerçekleşecektir. Hakemlerden oluşmuş tarafsız ve bağımsız yargı da
çoğulculuk esasına dayanacaktır. Hakimlerin denetiminde hakemler sistemi
geleceğin ilmi düzenini oluşturacaktır. Çoğulculuk ilkesi içinde sosyal
261
medhal
Hz. Musa'dan sonra Kur'an gelmiştir. Kur'an'la peygamberlik sonra
ermiştir. Artık bir Hz. Musa gelmeyecek, Sina'da Tur Dağı'na çıkıp on iki
levhayı almayacaktır. Yeni peygamberler alimlerdir. Yeni kitap da ilimdir.
Bu Kur'an tarafından açıkça beyan edilmiş ve Kur’an rahipliği ortadan
kaldırmıştır. Yani Tanrı'dan vahiy alan resmi din yorumlayıcıları ortadan
kaldırılmıştır. Rahiplerin yerini alimler almıştır. Hz. Muhammet “Alimler
peygamberlerin varisleridir.” “Benim ümmetimin alimleri İsrail oğullarının
peygamberleri gibidirler.” demiştir. Mustafa Kemal de “Hayatta en hakiki
mürşit ilimdir.” “Elimizde tutuğumuz meş'ale müspet ilimdir.” demiştir.
Halkımızın % 98'inin inandığı İslam dini “yol gösteren ilimdir” diyor. Yani
ulusça ve devletçe ilmin rehberliğinde ittifak ediyoruz. Bu Allah'ın
milletimize en büyük lütfüdür. Türkiye'yi güçlü devlet yapan da budur.
Türkiye'yi üç bin yıllarına taşıyacak olan da budur. İşte Türk ulusuna
Allah'ın bu rahmetini kıskananlar bize düşman oluyorlar. İsrail oğullarına
geçmişte saldırdıkları gibi bize de saldırıyorlar. Ancak Allah'ın takdiri
olacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
grupların üretilmesi ve hakemlerin sağlayacağı uzlaşma ile Türkiye'nin
gelecek anayasası hazırlanacaktır.
medhal
262
Partiler kendi çözümlerini üretirken elbette ideolojilerden,
inandıkları rejimlerden, dinlerden ve kitaplardan yararlanacaklardır. Ancak
uzlaşma masasına inançlarını değil düşüncelerini getirmelidirler. Kimse
ideolojisini, inancını ve kutsal kitabındaki beyanlarını karşısındakilere
dayatma hakkına sahip değildir. İsteyen Kur'an'dan, isteyen Marx'tan,
isteyen Büyük Nutuk'tan ilham alır, ancak masaya kendi düşüncesi imiş gibi
getirir ve savunur. Bu kural Allah'ın sözleri olarak inandığımız Kur'an için
de, Türkiye Devleti'nin temellerini oluşturan Mustafa Kemal'in sözleri için
de doğrudur. Bu bizim Kur'an'ı veya Kemalizm’i reddettiğimiz anlamına
gelmez. Çünkü artık ne Kur'an'ın ne de Büyük Nutuk'un resmi yorumlayıcısı
yoktur. Ne İslamiyet'te ne de Cumhuriyet'te papalık gibi bir kurum vardır.
Hakimler ise rahip değildirler. Onların yetkileri, mevzuatı geçmişteki
olaylara uygulamaktır. Gelecek olaylar için mevzuatı üretmek hakimlerin işi
değildir. Herkes inandığı kitabı veya dini kendisi için anlayacaktır. Kimse
başkasına anlayışını dayatamayacaktır. İşte İslamiyet budur. Yani barış
budur, demokrasi de budur. Türk milletinin bu ortak anlayışı ona olan en
büyük lütuftur. Gerçi kendilerini alim zanneden cahiller bunu bir türlü
anlamıyor. Bazı kişiler ateizm anlayışını, bazı kimseler ise kendi mezhep
anlayışlarını devlet yönetimine dayatmak istemişlerdir. Ancak kazanan hep
demokrasi ve barış olmuştur.
Bugün yargının çıkmazları vardır. Bunlar hakemler sistemi ile
çözülecektir.
1- Ömür boyu okunsa da bitmeyecek kadar yığınlar dolusu mevzuat
vardır. Bu mevzuatı ne halk okuyup uygulayabilir ne de hakimler ve
avukatlar okuyup doğru uygulayabilir; buna imkan yoktur. Oysa hakemlik
sisteminde ilçedeki hakemler kendilerine gelen hukuk konuları üzerinde
bilgi edinip hükmedecektir. İlçedeki hakemlerden her biri, bölgedeki ihtisas
hakemlerine danışacaktır. Böylece bütün mevzuat yerine konu ile ilgili
mevzuatı bilen insanlar bulunacaktır. Bazen yeni konular ortaya çıkacak ve
o hususta içtihat yapmak gerekecektir. Merkezde içtihat yapan hukukçular
olacak ve böylece yeni çözümler üretilmiş olacaktır. Böylece mevzuattaki
boşluk veya çelişki ortaya çıksa bile, yasama gücü bunu kolaylıkla
doldurabilecektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
2- Bugün hakim günde otuz davaya bakmakta ve otuz çeşit dava
birden takip etmektedir. Hakimin çıkan yeni kanunları ve içtihatları
araştırma imkanı yoktur. Hakim duruşmalardan, dosyalardan bunalmış bir
durumdadır. Mevzuat yerine gelenekler uydurmaktadırlar. Hadiselere
mevzuat uygulanacağı yerde olaylar mevzuata uydurularak ifade
edilmektedir. Dosyanın tamamı okunup değerlendirme yerine bir cümle
veya bir kelime yakalanıp ona göre karar verilmektedir. Oysa hakemlik
sisteminde hakemler bir davaya bakarken başka bir davaya
bakamayacaklardır. Hakemler başka işler de yapacaklar ve gelirlerini sadece
hakemlikten sağlamadıkları için çok hakem istihdam edilecektir. Çok daha
adil bir şekilde karara bağlanacaktır.
Avukatlık sisteminde avukatlar iyi çalışır da Adil Düzeni sağlarlarsa
halk arasında niza kalkacak ve avukatların geliri azalacaktır. Şuur altında
avukatlar adaletin muğlaklığına çalışacaklardır. Davaların on yıllarca
sürmesinin başlıca sebebi avukatlık müessesesidir. Oysa avukatlar birleşip
anlaşarak dosya hazırlasalar duruşmada birlikte hakimin önüne çözümleri
götürseler, davalar ne kadar çabuk biter. İşte hakemlik sistemi budur.
Başhakemin hakemliğinde hazırlanan dosya hakimin yanına gelecek, bir
celsede dava bitecektir.
4- Bugün soruşturma mahkemede olaydan yıllar sonra
yapılmaktadır. Oysa tahkim sisteminde soruşturma, hadisenin vuku bulduğu
zaman sıcağı sıcağına ve vakanın olduğu yerde yapılacaktır. O zaman
263
medhal
3- Bugün hakimler, karar veremedikleri ve avukatların da işine
geldiği için davalar uzayıp gitmekte ve kararlar on yıllarca sürmektedir. Bu
da ülkenin hukuk düzenini sağ olanlar için değil de gelecektekiler için
çalıştırmış olmaktadır. “Gecikmiş adalet, adalet değildir.” Bunu herkes
bilmektedir. Oysa hakemlik sisteminde avukatlıkla hakem birleşmiştir.
Hakem hem onu seçenin avukatıdır hem de onu azledemediği için adaletin
hakimidir. Hakemlerin ve avukatların ücretleri kamu bütçesinden
karşılanacağı için avukatların davaları uzatmakta çıkarları olmayacaktır.
Gereksiz davalar açarak adaleti çıkmaza sokmamaları sağlanacaktır.
Hakemler aynı zamanda halkın ve işletmelerin müşavirleri olacaktır. Hiç
dava olmasa da onların gelirleri aynı derecede olacaktır. Davalar az olunca
işleri az olacak ama gelirleri azalmayacaktır. Böylece avukatlarla hukuk
arasında paralellik sağlanmış olacaktır. Avukatlık mesleğinde adaletle çıkar
çatışması vardır. Hakemlikte ise adaletle çıkar paralelliği sağlanmıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
gerçekler çok daha iyi tespit edilecektir. Bu hem soruşturmanın sıhhatine
hem de süratine götürecektir. Yıllar sonra dinlenen şahitlerin tanımadıkları
kişiler hakkında yaptıkları görgü şahitlikleri ile olayı tespit edilemez. Bu
görgü tanıkları yerinde ve zamanında soruşturmacılar dinleyecek,
kendilerine yazılı sorulacak ve yazılı cevap alınacaktır. Tutukluluk
hallerinde kamera veya teyp ile tespit edilecektir. Yıllar sonra bu belgeler
kullanılabilir. Ama soruşturma en kısa zamanda yapılmalıdır.
medhal
264
5- Hakimler merkezden atanmaktadır. Halk hakimleri
tanımamaktadır. Arada avukatlar vardır. Avukatlar, yüksek mahkeme
masrafları yanında müşterilerinden hizmetleri için vekalet ücretleri
istemektedir. Bunların yanında bazı avukatlar gerekli yerlerde
kullanacağından bahisle ilave bir takım masraflar gerektiğini de
söylemektedirler. Bu ve benzeri durumlar halkın nezdinde hakimlerin rüşvet
aldığı şüphesini uyandırmaktadır. Hakimlerden biri bir kusur yaparsa adil
olmayan kararı bilerek veya bilmeyerek verse tüm hakimlerin o tür karar
verdikleri fikri tüm halkın içinde yayılmaktadır. Bu anlayış yalnız hakimlere
ve yargıya karşı güveni sarsmakla kalmayacak, aynı zamanda devlete karşı
da güveni sarsacaktır. Hakemlik sisteminde halk kendi tanıdığı hakemleri
seçmekte ve sadece o olay için seçmektedir. Haksızlığa uğrasa bile halkın
adalete yahut devlete karşı güveni sarsılmaz, kendi seçtiği hakemlere karşı
güveni sarsılır. Onu değiştirmekle geleceğe yine ümitle bakar. Demokrasi
her sahada tekeli ortadan kaldırıp halka seçenekler sunmaktadır. İşte
hakemlik sistemiyle halka yargıda seçenek sunuyoruz. Ancak yargı
birliğinin bozulmaması için geçici olarak hakemleri yargı denetimine
veriyoruz. Hukuk düzeni çalışmadığı zaman da sıkıyönetimle askeri düzeni
getirmeyi bugün olduğu gibi meşru görüyoruz.
6- Bugün mahkemeler temyizce denetlenmektedir. Davalar temyiz
edilmektedir. İsabetli kararlar alamayan hakimlerin terfileri geri bırakılarak
cezalandırılmaktadır. Hakimler mevzuata uyma yerine merkezdeki
hakimlerin içtihatlarına uyma çabası içinde olmaktadırlar. Bu da mevzuatın
hakim olması yerine hakimlerin hakim olması gibi tuhaf bir durum ortaya
çıkmaktadır. Hukuk düzeninde kişiler değil mevzuat hakimdir. Kuvvet değil
hak üstündür. Kuvvet düzeninde mevzuat değil, kişiler hakimdir. İkisinde de
çelişki yoktur. Gücü olan asker yönetmektedir. Oysa hakim düzeninde
kuvvetsiz olan kişi mevzuata uymadan yönetmektedir. Bu çelişkidir ve
yürümez. Türkiye'de yürümediği için askerler sık sık müdahale etmekte
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
veya bu düşünceye kapıldıklarından darbe teşebbüsü ile yargılanmak
zorunda kalırlar. Oysa hakemlik sisteminde kişiler değil, mevzuat hakimdir.
Mevzuatı tarafların seçtiği hakemler yorumlamaktadır. Hakemlerin üstünde
bir yargı yoktur. Hakemlerin istismarını önlemek için de yüksek hakemler
nezdinde hakemler de yargılanıyor.
8- Hakimler hatalı kararlar verdiklerinde bunun teminatı yoktur.
Hakimlik sistemi teminatsızdır. Oysa hakemlik sisteminde hakemler ilmi,
dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklarınca ehliyetleri teminat altına
alınmıştır. Hakim bilgisizlikten dolayı yanlış karar verirse ilmi, ihmalden
verirse dini, becerisizlikten verirse mesleki ve kasten iras ederse siyasi
dayanışma ortaklığınca ortaya çıkmış olan zarar tazmin edilecektir. Teminat
hakemleri denetleyen bir mekanizmadır. Halkın temsilcileri tarafından
yapılan bir denetimdir. Hakemler dayanışma ortaklıklarınca teminatlı
olduklarından, haksız karar vermeleri halinde hakemlikleri düşecektir. Bu
nedenle hakemler adil olarak hükmetmek zorundadırlar.
9- Hakimler hukuk fakültesini bitirdikten sonra stajlarını en az kırk
elli yıllık gelenekler içinde çalışan mahkemelerde yapmaktadırlar.
Okudukları da zaten elli sene önceki hukuk ve mevzuatla ilgilidir.
Dolayısıyla hukuk daima medeniyetin gerisinden gelmekte bir türlü çağın
gereklerine uyamamaktadır. Bu nedenle ne Osmanlılarda ne de Batı'da yargı
çağın ihtiyaçlarına cevap verebilmiştir. Yargı hukuk düzeni
kuramamaktadır. Sözde yargı müesseseleri vardır ama Batı'da olsun Doğu'da
265
medhal
7- Hakimlik sisteminde kesin kararları değiştirecek bir merci yoktur.
Mevzuata uymayan keyfi kararları frenleyen bir mekanizma yoktur.
Türkiye'de yargı meclisi denetlemeye başlamıştır. Yasaları o istediği gibi
yorumlamakta, yürürlükten kaldırmakta ve yasalar koymaktadır. Oysa
“İktidar tecezzi etmez.” Son söz yargının mıdır, Meclis'in midir? Yargı mı
Meclis'e hükmedecek, Meclis mi yargıya hükmedecektir? Yargı yasamanın
ve yürütmenin işlerine karışırsa sorun nasıl çözülecektir? Bir otokontrolün
bulunması gerekir. Yargının yasamayı ve yürütmeyi denetlemesi gerekir
ama yasama ve yürütmenin de yargıyı denetlemesi gerekir. Denge böyle
kurulur ve laiklik böyle oluşur. Bu da yargının hakemlerden oluşması
suretiyle gerçekleşir. Geçmiş olaylarda tarafların atadıkları hakemler yasama
ve yürütmeyi denetleyecek ama gelecek olaylarda artık o hakemler bir daha
görevlendirilmeyeceği için halk da, Meclis de, hükümet de otomatikman
yargıyı denetlemiş olacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
olsun hep hukuk dışı yollarla düzen korunmuştur. “Susurluk Olayı” bunun
açık kanıtıdır. Refah Partisinin kapatılması davası da bunun açık bir başka
ispatıdır. Hakemlik sisteminde ise hakemler halkın devamlı
denetimindedirler. Yeni mevzuatı kim biliyorsa, yeni sorunları adil olarak
kim çözüyorsa halk onu kendilerine hakem seçecek, başhakem seçilmiş olan
hakemlerce seçilecektir. Dolayısıyla hukuk çağın gereklerine uyarak
evrimleşebilecektir. Binlerce yıldır bir türlü çalışmayan hukuk düzeni
eksiksiz tüm ihtiyaçlara cevap verecek şekilde çalışacaktır.
10- Bugün adil yargı sistemi oluşmamıştır. Bugünkü yargı
ihtiyaçlara cevap vermiyor. Yerinden yönetimde olduğu gibi her dava bir
araştırma, deneme olacaktır. Sosyologlar ve hukukçularca on bin bucakta
her gün yapılan denemelerde elde edilen sonuçlar, yeni buluşlar ve var olan
sonuçlar ilmi olarak değerlendirilip diğer davalara ve bucaklara teşmil
edilecektir. Böylece muasır medeniyetin fevkinde bir medeniyete
varılacaktır. İşte ilericilik budur, işte inkılapçılık budur.
Hakemlik ve Soruşturma Müessesesinin Örgütlenmesi:
medhal
266
Hiçbir şey birden değişmez. Duran bir araba aniden kalkamadığı
gibi, yüz kilometre hız ile giden bir araba da aniden 30 kilometreye inemez.
Yahut hiçbir vasıta aniden dönüş yapamaz. Her şeyin yavaş yavaş zamanla
değişmesi gerekmektedir. On bin yıllık geleneklerin birden değişebileceğini
zannetmek yanlıştır. Değişme yavaş yavaş belli bir sürede olmalıdır. Bunu
da yöneticiler değil halk belirlemelidir. Sistem kendi kendine değişmeli,
sistem dinamik olmalıdır. Bu sistemin direksiyonu değişmez temel
maddelerdir. Hakemlik de bu değişmenin hızını belirleyen bir
mekanizmadır.
Yeni örgütlenmeye bir yerden başlamak gerekecektir. Bize göre
yapılacak ilk iş Türkiye'yi onlu sistem içinde bölgelere, bölgeleri illere, illeri
ilçelere, ilçeleri bucaklara, bucakları iş ve mesken adalarına ayırmaktır. Bu
ayırmalar nüfusa göre bir hafta içinde yapılır ve bir kitap haline getirilir.
Fiili oluşmalar, zaman alabilir.
Türkiye'de yapılacak ikinci yenilik, Türkiye'nin on iki bölge
merkezine halen mevcut olan orduları ve yeteri kadar kolorduları askeri
harekatla kaydırmaktır. Bu on iki bölgede yer alan kolorduları bağımsız ordu
haline getirmektir. Bunların ordu seviyesine yükselmeleri için yetki
verilmelidir. Askeri eğitimi iki yıla çıkarmak gerekir. Askere alınacakların
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kendi istedikleri bölgelerde askerlik yapmaları sağlanmalıdır. Hiçbir er veya
subayın kendi bölgelerinde askerlik yapmasına izin verilmemelidir.
Genelkurmay Başkanlığını doğrudan Cumhurbaşkanlığına verip sivil
yönetimle askeri yönetimi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Emekli
orgeneraller ile hizmette olan orgenerallere Milletvekiline benzer bir statü
tanınmalı ve onlardan askeri bir danışma meclisi oluşturulmalıdır.
İl jandarma komutanları kendi illerinden olan halktan atanacaktır.
Erlerin askerliklerinin son altı ayı, kendi bölgelerine bağlı ama kendi illeri
dışında bir ilde yapılmalıdır.
On sekiz aylık askeri eğitimin son iki ayını bölge merkezlerinde ordu
tarafından verilen jandarma eğitimi almalıdır. İl jandarma komutanları İl
valilerin emrinde olacaktır.
Polis teşkilatı soruşturma teşkilatı haline getirilerek kent-kır
ayrımına son verilmelidir.
Bundan sonra ilk yapılacak iş kamu soruşturma örgütü ile hakemlik
örgütünü kurmaktır. Soruşturma teşkilatında polis, hakemlik teşkilatında
hakim, savcı ve avukatlar istihdam edilecektir. Herkesin müktesep hakları
bundan sonraki terfileri dahi korunacak, avukatların ücretleri de devletçe
ödenecektir. Avukat savcı farkı ortadan kalkacak, ilçe siyasi parti
başkanlarının talebi üzerine her avukat ve savcı yetkileri ile dava açabilecek
ve yazılı soruşturma yapabilecektir. Tutuklu soruşturma ise bucak
başkanlarının iznine tabi olacaktır. Karakol soruşturması ancak hakemler
kararı ile yapılacaktır.
Her ilçede bir hakim olacak, davaları o yürütecek ve hakem
kararlarını o onaylayacak veya reddedecektir. Hakem ve soruşturmacılar, bu
hizmetlerinin dışında ortak olarak başka işler yapabileceklerdir. Kendilerine
bunun için enflasyondan korunmuş krediler verilecektir. Bu krediler hakim,
267
medhal
Zor kullanacağı zaman bunu jandarma birliklerine yaptırmak, polisi
bu tür işlerden uzak tutmak gerekir. Geçici olarak bazı polisler jandarma
teşkilatı emrine verilebilir, ancak onlara da askeri elbise giydirmek ve askeri
rütbeler vermek gerekir. Yani sanayileşen bir toplumda geçiş döneminde
köy kent ayrımına son verilmelidir. Artık her yer kent olmalıdır. Belediye ve
köy teşkilatlarını kaldırıp bunun yerine il, ilçe, bucak, ada ve ocak
teşkilatları kurulmalıdır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
polis veya avukat iken elde ettikleri gelir nispetinde olacaktır. Hakim olarak
atananlar dışındaki hakem, polis ve avukatlar diledikleri ilçe veya bölgede
hizmet verebileceklerdir. Böylece geçişin kimseyi mağdur etmemesi
sağlanacaktır.
Siyasi partiler aldıkları oylar ile orantılı olarak anayasada belirlenen
milletvekili bölüşme sistemine uygun olarak ve baraj sistemini uygulamadan
yirmi sayıda “üstün soruşturmacı” ve yirmi kadar “üstün hakem” atarlar.
Parti kapatılmış ise o partinin milletvekilleri hangi partide yer alıyorsa o
parti o kadar fazla oy almış kabul edilir. Milletvekili olmayan partiler de %
5'den fazla oy almışlarsa kendileri kullanırlar, almamışlarsa oylarını
istedikleri partiye kullandırırlar. Yirmi bağımsız milletvekili bir araya
gelerek bir üstün soruşturmacı veya hakem atayabilir.
Cumhurbaşkanı soruşturmacılar kuruluna ve hakemler kuruluna birer
kurul başkanı atar. Yüksek soruşturmacı veya hakemlerin değiştirilmesi
genel seçimlerin yapılmasından sonra ikinci yıl içinde yapılır.
medhal
268
Bundan sonra “kurul” dediğimizde hem soruşturma hem de
hakemlik kurulları ayrı ayrı anlaşılmalıdır. “Soruşturma” veya “hakemlik”
dersek yalnız o kuralları ilgilendiren hükümleri getirmiş olacağız.
“Yönetmelik” dediğimizde ise soruşturma ve hakemlik yönetmeliği ayrı ayrı
anlaşılmalıdır.
Kurul üyelerinden her biri, birer yönetmelik hazırlarlar veya
hazırlatırlar. Kurul başkanı tarafından bu yönetmelikler çoğaltılarak kurul
üyelerine dağıtılır. Kurul üyeleri okuyarak kendi yönetmelikleri dışındaki
yönetmelikleri sıraya koyarlar. Her yönetmeliğin aldığı sıraların tersleri
toplanarak aday yönetmeliğin derecesi bulunur. Bu derece aynı zamanda
üyenin telif derecesidir. Yönetmelikler derecelerine göre sıraya konur.
Üyelerin verdikleri sıra ile ortak sıra arasındaki farkların kareleri toplanır,
üye sayısı ile üye sayısının bir eksiğine bölünür ve kare kökü alınarak
üyenin takdir derecesi bulunur. Telif derecesinde birinci gelen ile takdir
derecesinde birinci gelen kendilerine üyeler arasından veya üyeler dışından
bir baş müellif seçerler. Üçü çalışarak ortak bir metin hazırlarlar. Bu metin
Bakanlar Kurulunda kabul edilerek yönetmelik yürürlüğe girer.
Yönetmelikten imtihan açılarak orta ve yüksek soruşturmacı veya
hakemlik ehliyetleri verilir. Bir kimsenin bölgede soruşturmacılık veya
hakemlik yapabilmesi için önce bunlardan üstün ehliyet alması, sonra da
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
siyasi partilerden birinin onu o bölgede hizmet yapması için garanti vermesi
gerekir. Bir kimsenin ilçelerde orta soruşturmacı veya hakemlik yapması
için önce onunla ilgili ehliyet alması ve ilçe siyasi partilerinden birinin
teminatını elde etmesi gerekir. Ayrıca bölgede bulunan yüksek soruşturmacı
ve hakemlerden de en az beş uzmanı kendisine danışman yapmalıdır.
Hakimler ve avukatlar yüksek ehliyetli sayılırlar. Polisler ise orta ehliyetli
sayılırlar. Hakemlerin sicilleri hakimler, soruşturmacıların sicillerini
kaymakamlar tutarlar.
Hakem ve soruşturmacılar adalarda kendilerine birer yardımcı
atarlar. İmtihanlarını kendileri yaparlar. Onları eğiterek yetiştirirler. Bir
kimse iki soruşturmacı veya hakemin yardımcısı olabilir.
Siyasi partilere bütçeden aldıkları oy oranında soruşturma ve
hakemlik tahsisatı verilecektir. İlçelerdeki siyasi parti başkanları bu
tahsisatları hakemler ve soruşturmacılara bölüştüreceklerdir. Bunlar hepsi
geçici uygulamalar olup ileride başka ücretlendirme sistemleri getirilecektir.
Yüce Divan da bir mahkeme olacaktır. Ancak Yüce Divan başkanı
ve üyeleri parlamento üyesi olma şart koşulacaktır. Böylece parlamentonun
üstünde bir güç kabul edilmeyecek ve kuvvetler birliği ilkesi korunacaktır.
Kamu davaları açma hakkı siyasi partilerle başkanlara ve valilere ait
olacaktır.
Bütün bunlar öneri olup elbette tartışılacak ve yönetmelik ona göre
geliştirilecektir. Yeni sistem karışıklık getirebilir. Bu nedenle hakemlik
sisteminin ülkeyi tehlikeye sokmaması için bazı askeri önlemlerin alınması
gerekmektedir. Bunları da şöyle özetleyebiliriz:
269
medhal
Kurallar yönetmeliklerdeki boşlukları doldurmak için sürekli olarak
yönetmeliği yenileyip geliştireceklerdir. Yüksek hakimlerin hepsi üstün
hakemdir. Ayrıca akademik kariyeri olan herkes üstün hakemdir. Hakemlik
yönetmeliği onları da bağlar. Bugün Anayasa'da da mevcut mahkemeler
gene var olacaklardır. Ancak bunlar tetkik hakimleri yerine hakemlerin
kararlarını onaylayacak veya reddedecektir. Kendileri soruşturma
yapmayacak, hükme bağlamayacak; sadece diğer mahkemeler gibi kararları
onaylayacak veya reddedecektir. Kurul üyeleri de üst soruşturmacı ve
hakemdirler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Her bölgenin merkezine ordu yerleştirilecektir. Normal zamanlarda
illerin iç işlerine karışılmayacaktır. İllerde güvenlik tehlikeye girerse
seçilmiş valiler re'sen, seçilmiş valileri yoksa valilerin önerisi ile Bakanlar
Kurulunca her vilayet için ayrı ayrı olmak üzere sıkıyönetim ilan
edilmelidir. Bölgelerdeki ordu birliklerinden bir tümen ile grup askeri
yönetimi tesis etmelidir. Sivil yönetim geri çekilmelidir. Vali yeterli
gördüğü zaman sıkı yönetimi kaldırmalıdır ve tümen çekilmelidir. Böylece
uygulamada anormal bir hareket doğarsa ülkeye yayılmadan önlenmiş
olacaktır. Yerinden yönetimin başka bir faydası da budur. Karışıklıklar
mevzii kalır.
Bucak başkanları seçimle getirilmelidir. Hukuk düzeni bucak
başkanlarınca tesis edilecektir. Halk kendi rızaları ile hakem kararlarına
uyacaklardır. Bununla beraber eğer bucak içinde güvenlik sağlanamazsa
bucak başkanı ilçedeki jandarma birliğinden bir manga çağırarak bucakta
askeri yönetim tesis edilecektir. Gerekli gördüğü zaman da geri
gönderecektir. İç güvenlik böyle sağlanacaktır.
medhal
270
Bucaklarda hukuk düzeni rızaya dayanacaktır. Bucakta halk kendi
kendilerine zor kullanmayacaktır. Hakemlerin kararlarına uymayanlar, cebri
icraya havale edileceklerdir. Sıkıyönetim ilan edilmeyen yerlerde kolluk
kuvvetleri sadece olayları uzaktan tespit edecek, filimler çekecektir. Sonra
soruşturmacılar soruşturarak faillerin cezalanmasına imkan vereceklerdir.
Sokakta halk yürürse ve yağmalama yaparsa bile kolluk kuvvetleri
karışmayacaktır.
Soruşturma yapılırken bucaklarda bucak, ilçe merkez bucaklarında
kaymakamlar, il merkez bucağında valiler oradaki kimselerin tutuklu
soruşturmaya gelmelerini isteyebilirler. Gelmeyenler veya hukuki infaza rıza
göstermeyip kaçanlar hakkında hakemler cebri infaz kararı alırlar. Cebri
infazda adı, soyadı ve resmi de konur. Ad ve soyadı bilinmiyorsa resmi
konur. Resmi de yoksa önce resmi tespit edilir. Kod adı verilerek davet
yapılır, ondan sonra cebri icra kararı verilir. Cebri icra kararı verilen kimse o
il içinde nerede görülürse görülsün, öldürülebilir. Hatta tehlike teşkil etmesi
halinde öldürene ödül verilebilir. Bir bucak başkanı bir kimseyi maddi zarar
vermemek şartıyla bucağından sürebilir. O ilçede on kişi cebri icraya tabidir.
Bunun dışında eşkıyaya karşı topluca saldırma yoktur. Ancak sıkıyönetimin
ilanından sonra artık bu tür hareketler meşruiyet kazanır. Ordu iç güvenlikte
ancak sıkıyönetimde istihdam edilir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
''BAĞIMSIZ''
Bağımsızlık, sorumsuzluk değildir. Herkes her yaptığından her
zaman sorumludur. İnsan demek bu demektir. Hukuk düzeni de bu demektir.
Hukuk düzeninde insan her şeyi yapmakta serbesttir. Ancak herkes her
yaptığının hesabını vermekle de yükümlüdür. Demek ki, bağımsızlık hiçbir
zaman sorumsuzluk değildir. Bağımsızlığın sorumsuzluk şeklinde
anlaşılması halinde güven ve hukuk düzeni ortadan kalkar.
Kişiye karşı sorumluluk:
Bağımsız sorumlulukta ise kişinin kendi seçtiği hakem ile hasmın
seçtiği hakemin sorguladığı bir mahkeme, bağımsızdır. Hakemler
kendilerine bir başhakem seçerler ve bunların verdiği kararlar, infaz edilir.
Bu sorumluluk bağımsız sorumluluktur. Çünkü hakemler, bağımsız olarak
atanır ve hakemlerin merkeze bağlıkları söz konusu değildir.
Günümüzde merkezi sistemin oluşturduğu bir sistem vardır.
Roma'daki merkezi yönetimden kaynaklanan bu sistem güçlüyü haklı
çıkarma sistemidir. Merkezden atanmış, merkezin denetiminde hakim
vardır. Bu hakim mevzuata göre hükmetmektedir. Ancak mevzuata göre
hükmetmediği zaman onu sorumlu tutacak hiç bir mekanizma yoktur. Ama
Yargıtay’ın arzularına göre hükmetmeyen hakimin kararları bozulmakta ve
kendisi de terfi edememektedir. Yargıtay’a gidip gelen dosyalar, zamanı
uzatmakta ve davalar bir türlü bitmemektedir. Yargıtay hakimleri ise
sorumsuzdur.
Anayasa bağımsız yargı demektir. Bunu kanunlar bağımsız Yargıtay
olarak anlamaktadır. Böylece yargıç devleti ortaya çıkmaktadır. Ancak gücü
271
medhal
Sorumluluk iki şekilde ortaya çıkar. Kişiye karşı sorumluluk; bu
askeri sorumluluktur. Kişinin yaptığından bir üst kuruluş sorumlu ise bu
bağımlı sorumluluktur. Bugünkü yargı, bağımlı sorumluluktur. Hakim,
merkez tarafından atanmakta, hakimin verdiği karar merkez tarafından
denetlenmektedir. Hakimin terfi ve nakilleri merkez tarafından
yapılmaktadır. Yargıtay’ın arzularına uymayan kararlardan dolayı yargıç
sorumlu tutulmakta, terfileri önlenmektedir. Adalet bakanının talebi ile
hakim yargılanmakta; adli müfettişler, yargıçları denetleyebilmektedir.
Böyle sorumluluk bağımlı sorumluluktur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
olmadığı için silahlı kuvvetlerden veya diğer baskılardan korktuğu için
dengeli kararlar vererek varlığını sürdürmektir. Bu da kuvvetlinin istediğini
yerine getiren bir hukuk düzenini doğurmaktadır.
Saltanat döneminden daha adil olmayan bu sistem, hakimleri de
halkı da zor durumda bırakmaktadır. Kuvvetliyi tahminde zorluk çeken
hakemler değişik kararlar verebilmektedir. Halk da hangi hukuk düzeni
içinde olduğunu tahminde zorluk çekerek hukuka karşı güvenlerini
yitirmektedir. Halkın, hakimin hükmüne güveni sarsılmıştır. Kararların
nasılsa temyizde bozulacağını bilen halk, hakim kararlarına inanmamaktadır.
Bu durum hakimleri rüşvetten korumaktadır. Hakime kimse rüşvet
vermiyor, ya da almıyor ama yetkisizliği de herkesçe bilinmektedir.
Rüşvetin Yargıtay’a kadar gittiğini söylemiyoruz. Ancak Yargıtay’ın adil
kararlar verdiği hususunda halk emin değildir. Bu hatadan veya baskıdan
gelmiş olabilir.
medhal
272
Avukatlık kurumu düzgün çalışmamaktadır. Çünkü çıkar çatışması
vardır. Avukatlar adalete hizmet etseler nizalar azalacak ve çekişmeler
bitecek. Bu da avukatları işsiz bırakacaktır. Bulunan çare davaların
uzatılmasıdır. Bir an önce davaları sonuçlandırıp adil kararların alınmasına
imkan verme yerine davaları uzatma ve çoğaltma yollarına yöneltmektedir.
Böylece mahkemelerde yığılan davalar sebebiyle bir hakim günde ortalama
otuz dosyaya bakmak zorunda kalmakta ve on yılların üstünde davalar
sürmektedir.
Oysa gecikmiş kararlar, hem insanları huzursuz etmekte hem de
ekonomik felce neden olmaktadır. Sonunda adil kararlar alınsa bile adalet
yerine gelmemektedir. Kaldı ki, dava uzadıkça adil karar alma da o kadar
zorlaşmaktadır. Dolayısıyla yargı çalışmamaktadır.
Avukatlar, müşterileri ile pazarlık yaparken “masraflarım var”
diyerek fazla hak istemekte, halk da bunu rüşvet vermesi gerekir, şeklinde
anlayarak rıza göstermektedir. Ama bu yolla yargıya karşı olan güven
sarsılmaktadır. Esasen parası olan güçlü avukat tutabilmekte ve haklı haksız
davayı kazanmaktadır. Parası olmayan ise savunmasız bir şekilde haklı da
olsa davayı kaybetmektedir.
Burada kişileri suçlamak mümkün değildir, ne hakimleri ne
avukatları ne de savcıları suçlayabiliriz. Sistem gereği herkes hayatını
sürdürmek için yapabileceğini yapmaktadır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Savcılık, hele savcılığın bağımsızlığını izah etmek mümkün değildir.
Önce savcı avukatla eşit statüde olmalıdır. Hakimin yanında oturup hasımlar
arası eşitsizliği bozmak, bağımlı yargının baş alametlerindendir.
Diğer bir çelişki de kamu hukuku, bir caniyi suçlarken aynı anda
iftiraya uğrayabileceğini düşünerek koruması da gerekir. İslam hukukçuları
zina suçuna 100 sopa vurulur, zina iftirasını yapana da seksen sopa vurulur,
demişlerdir. Yani kamu her türlü mağduriyeti önlemelidir, demişlerdir.
Savcı böylece hem sanığa hasım olmakta hem de onu korumak zorunda
kalmaktadır. Bu ise hasımların birleşmesi anlamına gelip hakime gerek
kalmaması demektir. Öyleyse kamu hem zanlıya sahip çıkacak, hem de
zanlıyı suçlayacak bir mekanizma oluşturmalıdır. Bu da avukatların savcılık
derecesine yükseltilmesi ve avukatların ücretlerinin de kamuca karşılanması
ile mümkündür.
Geçici olarak, hakimlerin hükme bağlanan dava dosyalarını tetkik
ederek tasdik etme veya reddetme görevi verilebilir. Geçiş döneminde, bu
şekilde yapma zorunluluğu vardır. Bunun sebebi henüz hakemlik müessesesi
ve bağımsız soruşturma müessesesi oturmuş değildir. Halkta buna tam
güvenemez. Hakimler de göz göre göre yanlış kararları onaylamazlar. İşte
bu nedenle şimdilik hakimlerin görevleri azaltılacak ama yetkileri
kaldırılmayacaktır. Tam tersine tüm hakimlerin Yargıtay hakimi gibi
kararları onaylama yetkisine sahip kılınmasıyla daha yetkili hale
getirilecektir.
Hakemlerin karar verdiği ve hakimlerin onayladığı bir dava artık
Yargıtay’a gitmeyecektir. Bu yerinden yönetimin zorunlu sonucudur.
Mevzuat merkezi olmayınca, merkezin taşraya hükmetmesi söz konusu
olmayacak ve Yargıtay’ın denetimi de söz konusu olmayacaktır. Bununla
beraber Yargıtay varlığını sürdürecektir.
273
medhal
Yargının bağımsız olması için bir mekanizma geliştirmemiz gerekir.
Birinci olarak hakimden soruşturma yapma ve karar verme yetkisi
alınmalıdır. Hakim davayı yürütecek, tüm kayıtları tebliğ ve tescilleri
yapacak. Hakemleri seçtirecek ve soruşturmacıların tanıklarını dinleyecek
ve duruşmaları yönetecektir. Soruşturmacılar, konuya girmeden sonuçları
söyleyecek; hüküm ise hakemler tarafından verilecek. Yani hakim yargıda
hükmeden değildir. Tespit, soruşturmacılar tarafından yapılmakta, hüküm de
hakemler tarafından verilmektedir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Soruşturmacıların ve hakemlerin bağımsızlığı yanında sorumluluğu
bulunduğunu daha önce belirtmiştik. Hakemlerin aldığı kararlar kesindir ve
infaz edilir. Ancak soruşturmacılar ve hakemler aleyhine ilde dava açılabilir.
Hakemlerden birini başhakem, diğerini ise karşı taraf bölgedeki yüksek
hakemlerden seçer. Bunların seçtiği yüksek başhakem tarafından hakemler
veya soruşturmacılar muhakeme edilerek mahkum edilebilirler. Bu takdirde
eski dava bozulmaz, tazminat ise hakemlerin veya soruşturmacıların
dayanışma ortaklıkları tarafından ödenir. Cezai sorumluluk bağımsızlığın
zedelemesi için olmayacak. Sorumluluk mali olacak. Bu da kendisine
teminat veren dayanışma ortaklığınca karşılanacaktır.
İldeki hakemler ve soruşturmacılar aleyhine merkezde dava
açılabilir. İşte Yargıtay ve Danıştay, yüksek mahkemeler burada devreye
girer. Benzer şekilde sorumluluk hükme bağlanır. Demek ki, bugünkü
yüksek hakimler (bunlara üst hakemler diyoruz) merkezde hakemlik
yapacak. Ayrıca merkezdeki mahkemelerin yürütülmesinden sorumlu
olacaklar. Dosya karara bağlandığında kabul veya ret yetkisi yüksek
hakimlere ait olacaktır.
medhal
274
Burada ülkemizde pek yaygın bulunan dokunulmazlık konularına da
değinmek gerekir. Danıştay, Yargıtay, Sayıştay gibi yargıda çokluk, yargıda
eşitlik ilkesine aykırıdır. Ancak mevcut statünün bozulmaması için gelen
davalara hakimlik ancak kendi ihtisaslarında yapılacak, hakemlik ise eşitlik
içinde gerçekleşecektir. Yani üstün hakemlik ehliyetine (yüksek hakimlik
ehliyetine) sahip olanlar, tüm davalarda hakem olabilecekler. Böylece
mevcut düzen aynen korunacak, mekanizması hakemliğe dönüştürülecektir.
Dokunulmazlığa gelince, orta ehliyetliler bucak mahkemelerinde,
ilçe hakemlerince muhakeme edilecekler. Yüksek ehliyetliler ise il
mahkemelerinde bölgedeki yüksek hakemlerce muhakeme edilecekler.
Üstün ehliyetliler ise merkezdeki üstün hakemlerce muhakeme edilebilecek.
Milletvekilleri, yüksek rütbeli bürokratlar da üstün ehliyetlilerce
yargılanacaklardır. Bunlar milletvekillerinden ayrılmış olsalar veya
bürokratlar emekli olsalar da yine üstün hakemlerce muhakeme edilecekler.
Emekli generaller de üstün hakemlerce muhakeme edilecektir.
Milletvekillerini muhakeme edecek başhakemin milletvekili olması
şartı getirilirse yasama dokunulmazlığı da kötüye kullanılmadan tesis
edilmiş olur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Adil Düzende her türlü sınıf ve imtiyazlar kaldırılmıştır. İlmi
seviyeler her zaman göz önünde tutulur. Herkese ilmi seviyesini yükseltme
imkanı sağlanacağından bu sınıflaşma anlamına gelmez. Bu her zaman her
toplulukta vardır. Bilenle bilmeyen bir değildir.
Polisler adli polis statüsünde bağımsız soruşturmacı olarak görev
yapacaklardır. Dosyayı tamamladıktan sonra hakemlere sunacaklar ve
hakemler, soruşturmayı yeterli görürlerse tanıklık yapmalarına izin
verecektir. Hakim soruşturmacıların dosyalarını incelemeden duruşma
yaptırır ve hakemlerin kararına sunar. Hakemler de dosya hazırlayarak
duruşmada kararlarını bildirirler. Hakim dosyaları bundan sonra ele alarak
onaylar veya reddeder. Reddederse yeni hakemleri seçtirir, dava yeniden
görülür. Hakim hiçbir zaman, kendisi soruşturma yapamaz ve karar
veremez.
Burada çözülmesi gereken önemli husus avukatlık kurumudur.
Avukatlar savcılık seviyesine çıkarılacak ve hakemlik yapacaklardır. Ayrıca
kamu davalarını da yüklenebileceklerdir. Kamu davasını açma yetkisi savcı
veya avukata bırakılmayacaktır. Merkezi yönetim sisteminde savcılar
merkezin emrinde dava açarlar. Yerinden yönetim sisteminde, demokratik
sistemde seçilenlerin dava açma yetkisi seçilenlere verilmesi gerekir.
Bağımsız bir savcılık müessesesinin hukuki anarşiyi doğurmanın dışında
hiçbir yararı yoktur.
Türkiye'de halkın büyük çoğunluğu Müslümandır. Çoğunluk sistemi
uygulanmaktadır. Böylece parlamento ve hükümet de ister istemez
İslamiyet’in etkisi altındadır. Bürokratlar ve hakimler ise ateizmin moda
olduğu devirde eğitilmişler ve imtiyazlı olarak atanmışlardır. İşte bu nedenle
bürokratlarla siyasiler arasında derinden bir çatışma vardır. Siyasilerin
gücünü kırmak ve bürokrasi üzerindeki hakimiyeti kaldırmak için bağımsız
yargı yanında bağımsız savcılık da icat edilmiştir. Böylece
cumhurbaşkanının, hükümetin, bakanların kamu haklarının savunma yetkisi
275
medhal
Bu sistemin birçok yararı vardır. Hakimlerin yükleri azalır. Dosyayı
rahatlıkla tetkik ederek onaylama veya reddetme yetkisi verilmektedir.
Hakimlerin sorumluluğu bugünkü mevzuata göre olacak. Bu bakımdan kısa
zamanda adil bir şekilde karara bağlanır. Yeni hakemler arasında eski
hakemler yer almaz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kısıtlanmıştır. Bu nedenle demokrasi henüz gelmemiştir. Hükümet kararları
alıyor, yargı bozuyor. Ülke yazboz tahtasına dönmüştür.
Ateistlerin bu direnmesi ne zamana kadar devam edecektir? Bu
çatışma ülkeyi nereye götürür?
Burada Adil Düzene ihtiyaç vardır. Çoğunluk sistemi ortadan
kalkacak ve herkes bağımsız ve tarafsız yargı önünde kendi hukukunu
savunacaktır. Bu suretle kendisini güvende hisseden ateist bürokratlar da
buna rıza gösterecektir. Yoksa yeni nesil dindar yetişiyor. Er geç dindar
kadro yönetime hakim olacak, bu sefer de onlar baskı yapmaya
başlayacaktır. Roma'da benzeri olmuş. Hıristiyanlığı şiddetli bir şekilde
cezalandıran Roma sonunda Hıristiyan olmuş; bu sefer de Hıristiyanlık
adına en büyük zulmü yapmıştır. Türkiye böyle bir akıbete gitmemek için
bir an önce bağımsız ve tarafsız bir yargıyı oluşturmak zorundadır.
Çoğunluğun azınlığa, güçlülerin zayıflara tahakküm edemeyeceği bir düzen
getirmek zorundayız. Bu darbelerle değil; hukuk düzeni ile olur.
medhal
276
Kamu davalarını açma yetkisini siyasi partilere vermeliyiz. Seçilmiş
bucak, il ve devlet başkanlarının da her türlü dava açma hakları olmalı.
Böylece sanığın avukatını, hakemini, bir parti mağdurun avukatını, hakemini
de diğer parti seçerek denge kurulur. Bu yetkilerini kötüye kullanan partiler
sandıkta hesabını verirler. Böylece denge sağlanır. Konu tarafın belirlenmesi
olduğundan burada fazla suiistimal de fiilen mümkün değildir. Böylece
siyasi partilerin gücü artar. Hakem ve soruşturmacılar da arkalarında parti
olduğu için güven içinde olurlar. Bugünkü hakimi, savcıyı hatta avukatı
koruyan bir müessese yoktur. Bundan dolayı zaman zaman baskı altında
mahkemeler karar vermek zorunda kalmaktadır. Medyanın baskısı bunun
açık delilidir. Oysa medya da bağımsız yargının denetiminde olacağı için bu
tür baskılar fiilen ortadan kalkar.
Avukatlar, hakemlik ve savcılık hizmetlerini yürüterek ücretlerini
kamudan alırlar. Ne var ki, bu dönüşüm, savcı ve hakimleri fazla tedirgin
etmeyecek. Ama normalin üstünde kazanç sağlayan avukatların bir kısmı
için onların statüleri alt üst olacağından, bundan dolayı direnebilirler.
Hakemlik sistemine en çok avukatlar karşı çıkabilir. Bunu önlemek için de
avukatların yeni sistemde elde edecekleri bazı imkanları sağlamamız
gerekir. Biz bunu şu şekilde telafi ediyoruz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Önce her avukat savcılık ve hakemlik yaparken serbest iş de
yapabilecek, böylece kendisine işten gelir temin edebilecek. Bunun için
avukatlara özel kredi tanımamız gerekir. Faizsiz olarak para değeri
korunmuş kredi vermeliyiz, böylece mağduriyet giderilecek. Kredi miktarı
ise avukatlıktan sağladığı yıllık kazançla orantılı olmalı. Yıllık gelirin yirmi
katı kredi verebiliriz.
Bağımsız yargının oluşması için elbette yapılacak daha pek çok şey
var. Önce hakemlik ehliyeti nasıl verilecek? Bunun için siyasi partiler, oy
güçlerine göre yirmi kadar üstün hakem seçecekler. Bunlar, ilim
adamlarından veya yüksek hakimlerden olacak. Bunlar bir hakemlik
mevzuatı hazırlayacak. Bakanlık hakem, yüksek hakem ve üstün hakem
sınavları açacak ve test usulü hakemlik mevzuatından sınav yapacak.
Hakemlik imtihanına girmek için orta, yüksek hakemlik sınavına girmek
için yüksek, üstün hakemlik sınavına girmek için doktora yapmış olmak
veya harp akademisinden mezun olmak şartı getirilir. Sınavda başarı
gösterenlere ehliyet verilecektir.
İleride ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları kurulacak
ve bunların hakemlik ve soruşturmacılık yapabilmeleri için bu dayanışma
ortaklıklarına girmeleri istenecektir. Bilgisizlikten doğan zararlar ilmi,
becerisizlikten doğan zararlar mesleki, ihmalden doğan zararlar dini ve
kasten verilen zararlar siyasi dayanışma ortaklıkları tarafından tazmin
edilecek. Şimdilik bu dayanışma ortaklıkları yok, kurulsa bile bu
fonksiyonları hemen ifa edecek durumda değildir. Bu nedenle geçici olarak
siyasi partilerle yetinmemiz gerekir.
Türkiye'de milleti temsil eden gerçek iki kuruluş vardır: Biri ordu,
diğeri ise siyasi partilerdir. Ordu katıksız milli ordudur. Tüm personel
Türklerden oluşmuştur. Subay ve astsubay okuluna sınavla alınmaktadır.
Soylular zaten asker olmak istemiyor. Bir subay, okuldan itibaren hep ordu
içinde Türk halkı ile birlikte haşır neşir olarak yetişmekte ve orgeneralliğe
kadar yükselmektedir. Bu ordu katıksız milli ordudur. Daima başarılı
277
medhal
Benzer şekilde soruşturmacılar da sınava girecektir. Yani siyasi
partiler oy güçlerine göre yirmi üstün soruşturmacıyı seçecekler, bunlar
soruşturma mevzuatını hazırlayacaklardır. İç İşleri Bakanlığı sınav yaparak,
soruşturmacı, yüksek soruşturmacı ve üstün soruşturmacı ehliyetleri
verilecektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
olmuştur. En üst seviyede bir ordudur. Ordunun savunmada milleti temsil
etmesi ve bağımsız olması gerekir. Sivil yönetimin orduyu rahat bırakması,
askeri yönetimin de hukuk düzenine karışmaması gerekir.
Sivil yönetimde ise siyasi partiler çok güçlüdür. İstiklal Savaşını
başarı ile sonuca götüren TBMM darbelere maruz kalmışsa da kısa süre
sonra meclis açılmıştır. Çok partili sistem ülkemizde kökleşmiştir. Ülkede
her türlü değişimler ve gelişmeler siyasi partilerin uzlaşmasıyla doğar.
Siyasi partiler uzlaşınca ordu da onları destekler.
Geçmişte askerler müdahale ettiler. Ancak bir siyasi partiye
dayanmadan devletin yönetilemeyeceğini gördüler. Kendilerine bağlı bir
siyasi partiyi de bulamadılar.1960'da CHP İnönü'nün kararları ile askeri
yönetimi destekledi.1983'de Evren bir partiyi destekledi; fakat o partiyi
iktidar yapamadı. Halkın iradesine boyun eğdi, parlamentoya saygı gösterdi.
Bu olaylarda siyasi partiler başarılı oldukları sınavlardan geçtiler.
medhal
278
Hakemlerin ve soruşturmacıların oluşmasında da partilere önemli
görevler düşecektir. Kurucu hakemlerin ve soruşturmacıların oluşmasında
etki ve yetkileri olduğu gibi siyasi partilerin il ve bucaklarda da mahalli
kuruluşların yetkileri olacak. Kendi ilçe ve bölgelerinde hizmet verecek
hakem soruşturmacıları siyasi partiler oyları oranında belirleyecekler. Siyasi
partilere oyları oranına göre bütçeden soruşturma ve hakemlik tahsisatı
verilecek, bunlar bu tahsisatları görevlendirdikleri hakemlere ve
soruşturmacılara verecekler. Böylece siyasi partiler mali yönden
güçlendirilecek ve bağımsız yargının oluşmasına hizmet edecektir.
Hakemleri ve soruşturmacıları mahalli siyasi partiler her olay için ayrı ayrı
görevlendirecekler. Ama hakemlik ve soruşturmacılık ehliyeti bir daha
kimsenin elinden alınamayacak. Hatta o çevrede faaliyet göstermesine de
mani olunamayacaktır.
Özel ve kamu soruşturmasının yapılmasını isteyen herkes, bir parti
başkanını ikna ettiğinde soruşturma yaptırabilecek. Kimsesizler için ise
bucak ve il başkanları, hatta devlet başkanı da soruşturma görevini
verebilecek, bütçeden ücret ödeyebilecektir. Benzer şekilde dava ikame eden
de hakemlere gitmek için siyasi partilerden birini ikna edecek yahut başkana
başvuracaktır.
Görüldüğü gibi, bu sistemde hep yerinden yönetim ve demokratik
denetim sistemi işlemektedir. Bütün bu hizmetler ücretsiz yapıldığı için de
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sosyallik ilkesine uyulmaktadır. Hakemler atandıktan sonra azledilmez. Bu
da yargı bağımsızlığının bir teminatıdır. Tarafların seçimi ile geldiği ve
ücretin kamuca ödenmiş olması nedeniyle yargı bağımsızlığı sağlanacaktır.
Bundan daha iyi çözüm varsa o kabul edilip uygulanır.
279
medhal
''TARAFSIZ''
Bir mahkemenin bağımsız olması, adil olması için yeterli değildir.
Bağımsız olduğu kadar tarafsız da olmalıdır. Tarafsızlık nasıl sağlanacaktır?
Hakimlerle tarafsızlık sağlanabilir mi? Tarihte insanlar, devlet aşamasına
gelmeden önce bile hakemlere başvurmuşlardır. En ilkel topluluklarda bile
hakemlik müessesesi oluşmuştur. Hakemlik sistemine göre hakemlerin
kararlarına uymayanlar toplumdan dışlanmışlardır. Birbirini tanıyan
topluluklarda kişiler itibarlarını kaybetmemeleri için tarafsız davranmak
zorundadırlar. Çünkü halk haklı ve haksızı zaten bilebilmektedir. Ancak
topluluklar gelişip büyük şehirler oluşunca, yöneticilerin veya hakimlerin
tarafsız davranması hayal olmuştur. Ne yönetici halkı, ne de halk yöneticiyi
tanımaktadır. Hele merkezi yönetim oluşunca hakimler tarafsızlık yerine,
merkezin tarafı olma durumunda ve zorunda kalmışlardır. Hakimler
merkezin arzularına göre karar vermek durumundadırlar. Çünkü sosyalist
veya kapitalist devlet anlayışı bunu zorunlu kılmaktadır. Devletin güçlü
olması gerekir. Hakimler tarafsız değil, devlet taraflısıdırlar. Mahkemeler,
halka adalet dağıtmak için değil, merkezin otoritesini korumak ve merkezin
ortaya koyduğu mevzuatı uygulatmak içindir. Merkezi yönetimin en büyük
mahzuru merkezin taşraya hakim olamamasıdır. Devleti istismar eden
gruplar oluşur ve merkezi yanıltarak halka zulmettirirler. Atanan hakimler
bile bu zulümden kurtulamazlar. Yolsuzluk şebekeleri, yetkililere ve
hakimlere suç işletirler; başaramazlarsa yakınlarına işletirler ve dosyayı
daima el altında tutarlar. Sonra görevlileri de buna inanmaya zorlarlar.
Yeraltı faaliyetleri organize olur, devlet gizli ellerle yönetilmeye başlanır.
Bunlar merkezi yönetimin doğurduğu hastalıklardır. Tarafsız yargının
sağlanması için yerinden yönetim şarttır. Yerinden yönetim sağlıklı yapı için
kesinlikle gereklidir. Merkezi yönetim er geç bozulur ve toplulukları yok
eder. Bu nedenle sultanlar ve krallar bile yerinden yönetimi tercih
etmişlerdir. İnsanın görüşleri var, inanışları var, çıkarları var. Bu nedenle her
konuda tarafsız bir insan bulmak mümkün değildir. Ancak herkesin tarafsız
olacağı konular vardır. Sporla ilgilenmeyen bir kimse spor kulüplerine karşı
tarafsızdır. Hakimin her konuda tarafsız olduğu kabul edilmektedir. Fakat,
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bu mümkün değildir. Oysa hakemlerden istenen sadece hakem oldukları
hususlarda tarafsız olmalarıdır. Taraflar hakemini seçerken o konuda
tarafsızlığına dikkat etme şansları vardır. Davanın tarafları iki yanın
hakemleri olacağından taraf olsalar bile karşılıklı uzlaşma ile tarafsız bir
karar ortaya çıkarabilirler. Başhakemi tarafların hakemleri seçeceğinden, o
konuda tarafsız olacak birinde uzlaşacakları ve anlaşacakları açıktır.
Başhakem de küçük topluluk içinde herkesin sosyal denetiminde karar
verecektir. Taraflı karar vermesi zorlaşmaktadır. Çünkü yerinden yönetimde
halkın baskısı, taraflı karar vermeyi engelleyebilecek durumdadır. Tarafsız
bir heyet oluşturmanın bundan başka bir yolu var mıdır? Düşünülebilir mi?
Daha iyi bir çözüm bulunamamaktadır. Yerinden yönetimin iyi bir tarafı
ihtilafın büyümeden küçük mahalde çözülmüş olması, hakemlerin taraflarca
seçilmesinin iyi tarafı, kendi irade ve rızalarıyla dava sürecine katılmış
olmaları ve ortaya çıkacak kötülüklerin nispi olarak azalmasıdır. İnsanlar
genellikle iyidirler. Eğer merkezi yönetimin belirsizliği sorunu ortadan
kalkacak olursa, ihtilaflı olaylarda verilecek kararlar büyük bir oranla
adaletli olarak çözülmüş olur.
medhal
280
Mahkeme çoğu zaman kendilerini haklı zanneden tarafların nizasını
çözer. Yani onlar karşı tarafın haklarını yemek için değil, hakları ne ise onu
almak için başvururlar. Bu durumda taraflar bile tarafsızdırlar. Bunların
seçecekleri hakemler tabidir ki, tarafsız olur. Hakem bir taraftan onu seçenin
vekili olması nedeniyle onun hukukunu korur, diğer taraftan azledilememesi
nedeniyle artık hakim durumundadır ve vekiline ancak hakkı olan bir şeyi
kazandırır. Başhakem ise artık taraf değildir. Sadece hakkı belirleme görevi
ile görevlidir. Bu bakımdan hakemler sistemi, tarafsızlığı sağlayan bir
müessesedir. Hakemler kamuyu değil tarafları ve hakkı temsil ederler.
Kamunun hukuku zayi oluyorsa o dava açar ve taraf olur. Yoksa mahkeme
kamuyu temsil etmez. Mahkeme kamunun da üstündedir. Kamu hakemlerin
emrindedir ve onun kararlarını uygulama ile yükümlüdür. Bu onları
tarafların seçmesi ile sağlanır. Hakemlik sistemi, tarafsızlık ve bağımsızlığı
birlikte toplamış bir sistemdir. Burada şunu belirtmeliyiz: Bir topluluğun
yaşaması ve fertlerini mutlu kılması için bir bedende olduğu gibi değişik
müesseselerin var olması ve bu müesseselerin işbölümü içinde dengede
görevlerini sürdürmesi gerekir. Denge demek, müesseselerin birbiri içine
girmemesi ve müdahale etmemesi demek olduğu gibi, müesseselerin
birbirinden kopup uzaklaşmaması da demektir. Önce ne yapılmasına karar
verilir. Bunun için topluluğun ihtiyaçları ile arzuları değerlendirilir. Dini
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
şûralar bu hizmeti görür. Yayın organlarının isteklerini ve halkın isteklerini
değerlendirerek ne yapılması gerektiğine karar verip ilmi şûraya bildirilir.
İlmi şûra araştırma yaptırarak imkanları saptar. Basın yoluyla halkın çözüm
önerilerini tespit eder ve çözüm planlarını mesleki şûralara bildirir. Mesleki
şûra bu planın kimler tarafından yapılacağına karar verir ve ona göre kredi
verir. İşyerleri imalat yapıp kontrollerini yaptırır ve ambarlara teslim eder.
Siyasi şûralar gerekli soruşturmaları yaptırır, hakemlerin kararlarıyla
herkesin hukukunu belirler ve dağıtır. Burada görülüyor ki, son söz daima
hakemlerindir. İşte bu nedenle hukuk düzeni adını almıştır.
“SAYGIN”
Toplulukta saygın kimseler vardır. Onların tenkit edilmesi yasaktır.
Bunların denetimi halkça yapılır. Bunlar dayanışma ortaklıkları sorumluları,
başkanları ile tarafsız ve bağımsız hakemlerdir. Taraflar, hakemlerini
seçerler, ondan sonra da onların kararlarına gönül rızası ile teslim olurlar.
Kendi düşen ağlamaz, kabilinden kendileri hakemlerini seçmişlerdir,
şikayete hakları yoktur. Bunun gibi ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma
ortaklıklarının sorumlularını kendileri seçmişlerdir, kendi tercihleri
olduğundan aleyhlerine konuşamazlar. Aşiret ve bucak başkanını da kendisi
seçmiştir. Bununla beraber bu kişiler, saygınlığını yitirecek davranışlarda
bulunmuşsa, onun aleyhine hakemlere gidilir. Hakemler, bu kişilerin
saygınlığını kaldırabildikleri gibi görevlerine de son verebilirler. Hakemlere
281
medhal
Hakemlerin bağımsız ve tarafsızlığı, topluluk açısından çok
önemlidir. Ancak bunun bir anlam taşıması için siyasi gücün hakem
kararlarının bekçiliğini yapması gerekir. Sokakta yürüyen adam “Ben
hürüm, çünkü bana kimse bir şey yapamaz. Yapacak olsa hakemlere gider,
hakkımı alırım. Hakemler gerekli tespiti yaptığı takdirde başkanın emrinde
olan güçlü siyasi güç hakkımı derhal bana verir.” diyebilmelidir. Sokakta
yürüyen adam “Kötülük yapsam kurtulmam mümkün değil.” diye
düşünmesi gerekir. “Çünkü bu ülkede hakemlerden oluşmuş, mahkeme var
ve bu ülkede başkanın emrinde siyasi dayanışma ortaklıkları vardır.
Kaçamam; mensup olduğum, sevip saydığım dayanışma ortaklığına ihanet
etmiş olurum.” der ve suç işlemekten kaçınır. İşte bağımsız ve tarafsız yargı
budur. Hakemler bu güvenceyi sağlar. Ne kadar adil olursa olsun bunu
sağlayamayan düzen “adil düzen” olmaz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
karşı da hakemlere gidilebilir ve hakem kararı ile hakemlerin saygınlığı
ortadan kaldırılabilir.
Hakemlerin kararları tartışılamaz. Yalnız hakemlere gidilebilir.
Hakemlerin kararları kesindir. Hakem seçerken hata yapmış olabilirsin.
Hakem de hata etmiş olabilir. Bütün bunlar takdirdir deyip, kabullenmek
gerekir. Doğal afetlere nasıl dayanılıyorsa sosyal afetlere de dayanmak
gerekir.
Hakem kararları topluluk kararlarıdır. Bizim onlara karşı gelmemiz
demek, topluluğa karşı gelmemiz demektir. Hakem kararlarına
korktuğumuzdan dolayı değil, ancak kararlara uymamız görev olduğu için
uyarız. Hakem kararlarına saygılı olan topluluklar ileri durumdaki
topluluklardır. Dünyaya hizmet edecek topluluklar bu topluluklardır. Ben
nasılsa öleceğim deyip topluluk için ölmeyi ve her türlü fedakarlığı göze
alan halklar üstün halklardır.
medhal
282
“ETKİN”
Hakemlere herkes inanmalıdır. Mağdur olanlar bilmelidir ki, benim
haklarımı onlar korurlar. Gadredenler bilmelidir ki, yaptıkları karşılıksız
kalmaz. Hakemler doğru kararlar verirler ve kararları uygulanır. Haklılar
hakemleri sevmeli, haksızlar da hakemlerden korkmalıdırlar. Hayat böyle
hep dengelerden ibarettir. Bunu sağlamak için,
a) Hakemler kararlarını olayın olduğu yerde vermelidirler. Tarafları
ayaklarına çağırmayacaklar, tarafların ayaklarına gideceklerdir. Böylece
hakeme saygı doğar ve onlardan korkulur. Nüfusları 3.000 ile 10.000
arasında olan topluluklar birbirlerini tanırlar. Her gün yüz yüze bakarlar.
Orada yalandan şahitlik zor yapılır, orada haksız kararlar zor alınır. Hatta
taraflar yalan bile söyleyemezler. Devlet aşaması öncesinde insanlar
kabileler halinde yaşıyordu ve varlıklarını sosyal baskı ile sürdürüyorlardı.
b) Hakem kararları olayı müteakip olmalı, olaylar halkın hafızasında
iken verilmelidir ki, halk verilmiş olan kararlardan ibret alsın, cezaların
caydırıcılığından söz açılabilsin. Seneler geçince olaylar unutulur,
yaşadıkları yerlerden uzak bir yerde kişi mahkum edildiğinde, verilmiş olan
kararlar Halka yeterince tesir icra edemez ve caydırıcı olamaz. Kişi bir hafta
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
gibi kısa süre içinde fiilin işlendiği yerde mahkum edilir ve cezası da orada
infaz edilirse, o zaman verilmiş olan kararlar caydırıcı olmuş olur.
c) Hakem kararları temyiz edilmemelidir. İnfaz edilmelidir. Hakem
kararlarına karşı hakemlere gidilebilir. Mağdur olanların mağduriyeti
giderilebilir. Ama gadredenlere rücu edilemez. Topluluk giderir. Yani
hakem kararları bozulmaz ve değiştirilmez. Affa dönüştürülebilir. Ama diyet
mutlaka ödenir. Dayak cezası verilir. Hapis cezası caydırıcı değildir.
d) Hakemler ve soruşturmacılar görevlerinden dolayı bir saldırıya
uğrarlarsa hem diyet verilir hem de kısas yapılır. Yahut diyet ağırlaştırılır.
Yani, onların güvenlikleri caydırıcılık yönünden artırılır.
Yargının önemli olan diğer hususiyeti, yargı gelecekle ilgili kararlar
almaz. Geçmişte cereyan eden olaylardan doğan hakları hükme bağlar. Yani
devletin tüm diğer müesseseleri gelecek için planlar hazırlayıp uygulamaya
geçtikleri halde yargı geçmişteki olayları değerlendirmektedir. Bu nedenle
başkanların kararları yargı kararı değildir. Başkanlar, işlerin sürüncemede
kalmaması ve kişilerin bizzat ihkakı hakka kalkışmamaları için tedbir
mahiyetinde gerekli kararları alır. Bu kararları alırken ve haklı veya haksız
olanları ayırt etmekten çok işin akışını düzenler. Oysa yargı başkanın
kararları dahil tüm görevlilerin, yetkililerin, ehliyetli olanların, ehliyetsiz
olanların haklarını tespit edip ortaya koyar. Yargının icrası dahi yargıdan
değildir. Çünkü icrayı yine idare yapar veya halkın kendisi yapar.
Hasılı yargı öyle bir güçtür ki, hiç yaptırım gücü olmadığı halde
herkes ona kayıtsız şartsız itaat eder. Bu itaat sosyal bir olaydır. Nasıl kötü
283
medhal
''YARGI''
Yasama, yürütme, yönetme ve denetleme tümü birden bir devletin
dört kurumunu oluşturur. Ancak, bütün bunların dengeli çalışması için
yargıya ihtiyaç vardır. Yargı ayrı bir kuvvet değildir. Tam tersine yasama,
yürütme, yönetme ve denetlemenin her yerinde çalışmaları dengede tutan bir
müessesedir. Diğer müesseselerle bu müessesenin en önemli farkı, diğer
müesseselerin hepsi bir merkeze bağlıdır ve merkez tarafından
yönetilmektedir. Oysa yargı bağımsızdır, merkezi bir yere bağlı değildir.
Her yerdeki aksaklık yerinde giderilir. Orada değişik müesseseler arasındaki
dengeyi sağlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bir para dahi piyasada revaç bulur ve halk yine de o parayı kullanmaya
devam ederse, yargı kararları da böyledir. Halk ne kadar kötü olursa olsun,
ne kadar zalim olursa olsun yargıya itaat eder. İşte, devletin varlığını
ekonomik bakımdan para ve sosyal bakımından ise yargı korur.
Önemli olan para ve yargının halkın denetiminde olmasıdır. Kötü
para ortaya çıkınca halk kötü parayı kullanmakla beraber paraları uygun bir
değere kote eder ve işlemlerini onunla yapmaya başlar. Nitekim Türkiye'de
ve SSCB'de, hatta Çin'de paralar dolara kote edildi. Halkın elinde para yoksa
kendisi senet üreterek, cari hesaplar işleterek eksiğini giderdi. Türkiye bu
mücadeleleri başarı ile sürdürmektedir. Yabancıların kötü tavsiyeleri
sonunda bir ara yüzde yüzler civarında seyretmiş olan enflasyon Türkiye
ekonomisini çökertememiştir.
medhal
284
Bunun gibi halk yargıdan ümit kesince kendi aralarında yargı
oluşturur. Her canlı kendisini korumak için gerekli mekanizmaları geliştirir.
Çek, senet mafyaları türer, kiralık katiller ortaya çıkar, kan gütmeler başlar
ve halk sosyal dengeyi devlet aşaması öncesindeki şekliyle kurar ve halk
arasında, devlete başvurmak, mahkemeye gitmek ayıp sayılır hale gelir. Bu
şekilde davrananlar, dışlanır kimse onunla ilgilenmez, kızını almaz, kız
vermez. Anadolu’da, Osmanlardan kalma bu gelenek, adeta örf haline
gelmiş, Cumhuriyet dönemi de bu zihniyeti ortadan kaldıramamıştır.
Halk arasında atasözü haline gelen “İt itin kuyruğunu ısırmaz”
atasözü kamu görevlilerinin birbirlerini tuttuklarını ve koruyacaklarını ifade
etmek için söylenir. Kamu görevlilerinin dayanışma içinde olmaları
anlayışla karşılanabilir. Çünkü kamu görevlilerinin gücünü zayıflatmak,
devleti zayıflatmak demektir. Ancak yargıyı, idarenin dışına çıkarmak ve
yükseltmek gerekir. Ne yazık ki, Türkiye'de böyle bir durum söz konusu
değildir. Güçlü devlet oluşturmak istiyorsak, gerçekten adil ve bağımsız bir
yargıyı oluşturmak zorundayız. Bütün saldırılara rağmen halk ordusuna ve
siyasi partilere olan güvencini kaybetmemiştir. Bu nedenle devletimiz güçlü
olarak varlığını sürdürmektedir.
Bizim şimdi önemli görevimiz, siyasi partilerin ve ordunun halka
verdikleri güvenleri, korumak ve yargıyı da o seviyelere hatta onların üst
seviyesine çıkarmaktadır. Türkiye'nin buna şiddetle ihtiyacı var. Merkezi ve
antidemokratik yönetimlerde halk, yargıçları güçsüz görür ve onları iktidarın
birer oyuncağı kabul eder. Demokratik düzenlerde ise yargının atama
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kararları ile oluşması kabul edilemez. Yargıda görev alacak tarafların seçtiği
hakemler yoluyla taraflar oluşur ve halk kendi seçtiği hakemlerin verdiği
kararlara herkesin uyduğunu görünce güçlü kabul ederek gurur duyar ve
güven içinde olur.
Hayatlarını, başarılarını ve iktidarlarını yolsuzluk ve haksızlık
üzerine kuranlar yargının güçlenmesini istemez ve karşı çıkar. Çok hukuklu
ve hakem sistemine, yerinden yönetime ve demokrasiye düşman olan bu
kimseler, yabancı kelimeler kullanarak onların arkasına gizlenirler.
Manalarını tahrif ederek kendi keyfi yorumlarını yaparlar. İşte bu şartlar
altında bağımsız ve tarafsız yargının imdada yetişmesi gerekir. Ancak, bu
takdirde devletimizin bekasını sağlayabiliriz.
Nereden geldiği belli olmayan, anlamları bilinmeyen kelimelerin
arkasına sığınarak aklına gelenin durumdan görev çıkardığı ve devleti yetkili
yetkisiz kişilerin korumaya başladığı bir ülke durumuna düşersek varlığımızı
bile koruyamayız. İşte bu yetkiyi belirleyecek tarafsız ve bağımsız kurum
yargıdır. Yerinden yönetimde tarafsız ve bağımsız yargı hukuk düzenini
oluşturacak; merkezi, askeri güç ve onun bağımsızlığı ise devleti
koruyacaktır. Biz devletin ne kadar güçlü olmasını istiyorsak o kadar da
hukuki olmasını istiyoruz.
“DENETİMİNDE”
Anayasanın yapılması önemli değildir. Burada oturur istediğimiz
anayasayı yaparız. Anayasaya göre kanunlar çıkarırız. Bakanlar kurulu o
tüzükleri yapar. Bakanlıklar genelgeler yayınlar ve görevliler uygularlar.
Bunların gerçekten uygulanıp uygulanmadığını denetleyen bir yerin olması
gerekir. Unutmamak gerekir ki, hukuk düzeninde hukukun başkaları
tarafından oluşturulması gerekmez. İnsan kendi hukukunu kendisi yapar.
Kararlar alır. Asıl mesele kararlara uymaktır. Kararları değiştirebilir ama
285
medhal
Türkiye'nin dışında herhangi bir yerde olsak, zulüm düzeninde de
hayatımızı sürdürebiliriz. İki bin yılına girerken İstanbul süper güçlerin
hedefi haline gelmiştir. Çünkü dünyanın merkezi olmaya aday bir merkez
haline gelmiştir. Çeşitli kavimler burasını almak için harekete geçmişlerdir.
Avrupa'nın son üç asırlık siyaseti İstanbul'un fethine dayanmaktadır. Böyle
bir ülkede yaşamamız için o ülkeye layık olmak gerekir. İşte bizim önerimiz
budur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
değişinceye kadar kararlara uyar. Türkiye Büyük Millet Meclisi de kendi
yaptığı kanunlara uymak zorundadır. Değiştirebilir ama değiştirinceye kadar
uymak zorundadır. Hangi kurum olursa olsun anayasalara uyarsa hukuk
devleti olur. Askerler savaş ve savaş eğitimlerinde uymazlar, ama onlar da
devletin yönetimine ve iç işlerine karışamazlar. Hukukun üstünlüğü ilkesi
budur.
Bugün yargı üstünlüğü kabul edilmiş, ne var ki, hakemler yerine
hakimler sistemi getirilmiştir. Kendi atadığı hakim hükmetmemektedir. Bu
çelişkidir. Yargı bağımsızlığı değil yargıç bağımsızlığı söz konusudur.
Yargının bağımsız olması için merkez tarafından atanmış yargıçlar yerine,
tarafların atadığı hakemlerden oluşması gerekir. Başhakemi de hakemler
seçmelidirler. İşte bu şekilde oluşmuş yargı, bağımsız ve tarafsız olursa
saygın ve etkin olur.
medhal
286
Mevzuat doğrudan uygulanamaz. Çünkü dil ile her şey ifade
edilemez. Bir konuda bir madde değil birçok madde birden uygulanır.
Dolayısıyla mevzuat ancak içtihatla yorumlanarak uygulanır. İçtihat yapma,
uygulama yetkisine herkesin görevidir. Bir başka deyişle her uygulayıcı
mevzuatı kendi içtihadı ile uygular.
Uygulayıcılar arasında yorum farkı çıkarsa o zaman hakemlere
gidilir. Hakemlerin verdikleri karar kesindir. Şu kadar var ki, hakemler
yorumlama kuralları getiremezler. Emsal kararlar almazlar. Emsal karar
demek yasama yetkisi kullanmak demektir. Kurallı yorumlama demek
uygulayıcılara müdahale demektir. Hakemler sadece kendilerinin önüne
gelmiş olan olaylara karar verirler. Kararları yalnız o olayı bağladığı gibi
yalnız davacıyı ve davalıyı bağlar. Olmamış olay hakkında karar
vermedikleri gibi geçmişte olmuş olsa bile benzer olaylar için bir muhakeme
kararı almazlar. Bu suretle yargıç uygulayıcı olmaz. Yargıç uygulamaya
karışamaz. Denetimin manası budur. Bir yeri denetlenmek demek, sadece
olayları tespit etmek demektir. Uygulamaya karışamazlar, böyle yapacaksın
diyemezler.
Denetçiler icracı değildirler. Hakemler sadece karar alırlar. İcraya
karışamazlar. Bugün kazai icra diye bir şey icat edilmiştir. Yanlıştır.
Savcılık da yanlıştır. İster kişi, ister kamu kuruluşları ve kademeleri olsun,
hepsi mevzuata uymak zorundadırlar. Dolayısıyla hukuk karşısında bir
vatandaş ile Başbakan arasında fark yoktur. Cumhurbaşkanı ile köy muhtarı
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
arasında da mevzuata uyma ve yargı önüne çıkma ve hesap verme
bakımından bir fark yoktur. Dolayısıyla yargıda kamuya ayrıcalık tanıma
demek, hukuk devleti olmama demektir. Yargı taraflara eşitlik içinde karar
verir. Kararı icra ise yargının işi ve görevi değildir.
Bir yasanın etkin olabilmesi için her şeyden önce topluluğun onu
bilmiş olması gerekir. Halkın bilmediği, görevlilerin bilmediği hakimlerin
bilmediği bir yasa nasıl uygulanacak? Oysa bir yasa eğer halk tarafından
biliniyorsa uygulayıcılar ve yargıçlar daha çok öğrenmek zorunda kalırlar,
halktan öğrenirler. Tabidir ki, bağımsız ve tarafsız yargı büyük rol oynar.
İşte bu nedenle yasa önce tartışılmalı. Halkın zamanı sadece spor veya
sinema seyretmekle değil; bu tür tartışmalara çekilmelidir. Bunun için
partilere ihtiyaç vardır. Bunun için muhalefete ihtiyaç var. Hatta bunun için
28 Şubat kararları gibi antidemokratik olaylara ihtiyaç vardır. Böylece
insanların dikkatleri önemli konulara bu tür olaylarla çekilir. Nasıl canlılara
aşı yaptığımız zaman uyarılırsa hukuk dışı davranışlar da toplulukları uyarır.
Yeter ki, bu uyarı hastalık haline dönüşüp devletin yıkılmasına sebep
olmasın. Halk bildiği bir mevzuatı, kendi seçtiği hakemler yoluyla
denetlerse işte orada güvence doğar, mutlu bir dünya oluşur.
“MİLLİ ORDULAR”
Ordu silahlı güçtür. Para ile de ordu oluşturabilirsiniz. Kölelerden de
ordu oluşturabilirsiniz. Milli ordu ise kendi halklarından oluşmuş ordudur.
Hem de gönüllülerden oluşmuş ordudur. İsteyen bedelli, isteyen nöbetli olur.
Böylece ordular milli olur. Yüzbaşı rütbesini kazanmak, komutan olmak için
yeterli değildir. O orduyu seçen halkların o kişiyi komutan kabul etmesi
gerekir. Yüzbaşı rütbesini üstler tevcih eder. Ama bölük komutanı olmak
için ordunun çavuş yaptığı kimselerden on çavuşun o yüzbaşıyı bölük
komutanı olarak kabul etmesi gerekir. Çavuşun da manga komutanı olması
için on kadar erin onun manga komutanlığını kabul etmesi gerekir. Böylece
oluşan ordu milli ordudur. Demokratik ordudur.
Meclis ilim adamlarından oluşur. Orgeneralleri korgenerallerden
meclis sıralama usulü ile seçer. Sonra devlet başkanı bunlardan 12 bölgeye
12 general atar. Halka kendi bölgeleri dışında istedikleri orgenerali
kendilerine komutanları seçin der. Halk ordu içinde de komutanları seçmiş
medhal
287
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
olur. Ordu böylece demokratiklik ilkesine uygun bir şekilde oluşur. Barış
zamanında gerek ordu gerekse üst değiştirilebilir.
Milli ordular denmiştir. Milli ordu denmemiştir. On iki ordu
doğrudan devlet başkanına bağlıdır. Kuvvet komutanlıkları yoktur. Kurmay
başkanlıkları vardır. Başkomutan sözde değil, gerçekte devlet başkanıdır.
Cumhurbaşkanını Meclis seçer ama orgeneraller arasından seçer. Samsun
ordusu Karadeniz’den gelen saldırıları, Tekirdağ ordusu, Kara
Avrupası’ndan gelen saldırılara, İzmir ordusu, Egeden gelen saldırılara,
Adana ordusu Akdeniz’den gelen, Diyarbakır ordusu, güneyden gelen kara
saldırılarına, Van ordusu doğudan gelen saldırılara, Erzurum ordusu
Kafkasya’dan gelecek saldırılara karşı hazırlanır ve görevi odur. Bursa
ordusu, Boğazları ve Marmara’yı korur. Konya, Kayseri ve Eskişehir’de
hava orduları bulunur. Bunlar kıyı orduları destekler ve komşu ülkeleri
vurabilir. Ankara’daki ordu tüm yeryüzünü vuracak şekilde hazırlanır.
Askerler 18 ay askerlik yaparak işlerini bitiremezler. Her sene bir
haftada olsa kıtalarına giderler, yeni eğitimleri alırlar. Hep aynı yere
giderler. O yerin savunmasını çok iyi öğrenmiş olurlar.
medhal
288
Her ordu kendi savunma planlarını kendisi yapar ve savunma
silahlarını kendisi edinir. Devlet sadece tahsisat verir, harcamasına karışmaz.
Tatbikatlarla gücü denenmiş olur. Orduların bağımsızlığı nedeniyle milli
ordular denmiştir.
“GÜVENCESİNDE”
Bir kısım insanlar için savaşmak da bir zevktir. Düşmanla
karşılaşmak, onu yenmek, zaferini kutlamak. Ölen de nasıl olsa ölecektir,
şehit olur. M. Kemal'in ''Ya İstiklal ya ölüm'' söylemi İstiklal Savaşını
zaferle sonuçlandırmıştır. M. Kemal, hayatında demokratik düzen getirdiğini
hiç söylememiş, laiklik de anayasaya 1937'de alınmıştır. Büyük Nutuk'ta
Türk halkına, milletine birinci vazife olarak ''Türk Cumhuriyetini ve
İstiklalini muhafaza ve müdafaa etmektir'' demiştir. İnsan her şeyini kendi
çıkarına yapar. Varlığı için yapar. Ama haysiyetli insanlar, istiklalleri için
ölürler. Bir devlet istiklal için canını seve seve veren halkı olmadıkça,
varlığını asla koruyamaz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
İşte Türkler askere gidip istiklal için seve seve canını verirler. Bunu
kendisinden sonraki neslin güvenliği için yaparlar. Eğer arkasında halkının
güven içinde olmadığını, güvenliği sağlamakla yükümlü görevlilerin
özellikle mahkemelerin bu güveni vermediğini düşünürse, asker ne için
savaşacaktır? Can korkusu için savaşacaktır. Haydi barışta can korkusuyla
ses çıkarmaz; savaşta her iki tarafta da ölüm var. Niçin bu tarafı tercih etsin?
Halkının güvenliği için, bu da yok olursa artık tercih yapamaz. İşte koskoca
SSCB ordusunun Afganlılara yenilmesi, koskoca Rus ordusunun Çeçenlere
taviz vermesi hep bu anlayıştandır. Bunu çok iyi bilen Batılılar, Türk
halkının kendi devletine, kendi ordusuna kendi hakimine olan güvenini
sarsmak ve bu ülkeyi sahipsiz bırakıp yağmalamak istemektedirler. Türk
milleti bunun bilincinde olarak yapılan hataları sabırla karşılamaktadır. Türk
halkının bu asil davranışı sayesinde varlığımızı sürdürmekteyiz. Ancak bu
durum nereye kadar gider, onu bilemeyiz. Bu bakımdan artık ordunun,
partilerin, idarenin, yargının kendisini toparlaması ve düşmanların aleti
olarak kendi halkını kendine düşman etmemesi gerekir.
Anayasa yapılıyor, hakemler tarafından denetleniyor. Yasaların
dışına çıkılıp çıkılmadığını tespit edenler hakemlerdir. Ama yasa dışına
çıkanları yasalara getirme işi ise silahlı güçlere aittir. Başkanların emrindeki
silahlı güçlere aittir. Bucaklarda, bucak başkanları koruma kuvvetlerine,
İllerde il kolluk kuvvetlerine, ülkede devlet başkanı milli ordulara yasalara
uymadığı hakemlerce tespit edilen hususlarda emir verip yerine getirtir.
Dış savunmalara ve iç işlerine karşı gelmelere karşı ordular bölge
merkez illerinde yer alırlar. Bu illerin yönetimi de ordu komutanına aittir.
Yani burada seçimle vali gelmez merkezden atanan ordu komutanı aynı
289
medhal
Şunu belirtmeliyiz ki, bugün yapılan hatalar, yapanların kötü niyetli
olmalarından ileri gelmemektedir. Kötü ve bozuk sistem onlara bu tür
hareketleri zorunlu hale getirmiştir. İstiklal Savaşında takrir-i sükun kanunu
getirilmiştir ve bu sonra da uygulanmışsa yöneticilerin kötü niyetlerinden
dolayı değil; sistemin zaruri sonucu olmuştur. Zorla yapılan inkılaplarla
sistem değiştirilmek istenmiş ise de, ancak bu kadar değişebilmiştir. Bütün
bu eksiklikler sadece askerlerin eksiklikleri değil, bir o kadar da sivillerin
dirayetsizlikleri ve eksiklikleridir. 1960, 1971, 1980 ve 1997 müdahaleleri
olmuşsa, bunun sorumluları en az askerler kadar aynı zamanda sivillerdir.
Çünkü, Türkiye'de siviller anayasa yapamamakta ve yeni düzen
getirememektedirler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
zamanda oranın valisidir. Askerleri başka bölgelerdendir. Halk her zaman bu
illere serbestçe girebilir. Çıkabilir. Burada iş yeri kurabilir. Ticaret yapabilir,
ev edinebilir. Ne var ki, burada askeri kurallar geçerlidir.
Taşrada iller tamamen bağımsızdır. Oradakilerin izni olmadan
askerler de oraya giremezler. Ancak oranın seçimle gelen başkanı
sıkıyönetim ilan eder. Bölge merkezlerindeki ilden askeri birlik isterse o
zaman askeri birlik o ile gider. Askeri yöntemle güvenliği sağlar. Yine il
başkanının emriyle oradan ayrılır. İl askeri birliğe zamanla orantılı uygun bir
karşılık verir.
Hasılı ordu demokratik yoldan oluşur. Başkanların emrindedirler.
Görevi yerine getirirken veya eğitimlerini yaparlarken bu yasanın
kurallarına uymak zorunda değildirler. Ordusu olmayan devlet olmaz. Yargı
denetiminde olan başkanın emrinde olmayan ordu da ordu değil eşkıyadır.
medhal
290
Türk ordusu zaman zaman iç hizmet kanunundan kendisine görev
çıkararak müdahalelerde bulunmuştur. Bunu doğru bulmayanlar vardır. Bu
müdahalelerin hiçbiri iç etkilerle olmamış, dış etkilerle olmuştur. Sivil
yönetim iç düzene hakim olamayınca dışarıdan hazırlanan ayaklanma
sonucu müdahale etmiştir. Türk ordusu bu müdahaleleri ile Türkiye’nin
varlığını korumayı amaçlamıştır. Bugün müdahale etmemektedir. Dışarısı da
bu müdahaleyi istememektedir.
Devlet başkanı da yargı denetiminde olmalıdır. Siyasi partiler devlet
başkanının azli hususunda yargıya gidebilmelidir. Ancak devlet başkanı
başkan kaldığı müddetçe kesin olarak ona itaat edilmelidir. Tük ordusu ona
işaret etmektedir. Bu da ancak on iki bağımsız ordu olursa sağlanır. Bir ordu
karşı çıksa bile diğer 11 ordu başkanı destekleyecektir. ABD de bu Kuvvet
komutanlıkları arasındaki denge ile sağlanmıştır. Bizce eksiktir.
''ÇOKLU''
Totaliter, merkezi despotik yönetimin savunucuları çoklu hukuk
sisteminden irkilirler. Türkiye'yi komünist bir yönetime götürmek isteyenler,
Türkiye'yi faşist bir yönetime götürmek isteyenler, Türkiye'yi fetişizmle
yönetmek isteyenler, fanatizmle yönetmek isteyenler çoklu sistemden
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
korkup nasıl olur, tek hukuk sistemi olmalıdır, derler. Tek hukuklu sistem
artık tarihe karışmıştır. Batı serbest sözleşme sistemini kabul etmekle
otomatikman çoklu hukuk sistemine geçmiştir. Şimdi ''çoklu hukuk
sistemi''nin ne olduğunu tahlil edelim:
Bir kişinin öyle hareketleri vardır ki, kendisine zararlıdır. Mesela
sigara içmek böyledir. Şimdi insanın bu davranışını kontrol edip onu
disipline etme hakkımız var mıdır, yok mudur?
İşte
kapitalistler,
sosyalistler,
tekelciler,
merkeziyetçiler,
komünistler, faşistler, fanatikler, fetişistler böyle bir hakkın var olduğunu
düşünmektedirler. Kendileri herkesten akıllı bilgili ve iyi insan
olduklarından, diğerleri kötü, aptal ve akılsız kimselerdir. Onların diğerlerini
yönetme hakları vardır. Oysa demokratlar, laikler bu görüşe karşıdırlar ve
herkes kendisinden sorumludur. Herkesin aklı kendisine yeter. Kimsenin
başkasına zorla bir şeyi kabul ettirmeye hakkı yoktur. Başkalarına doğrudan
zarar vermeyen hususlarda, kimse kimseye karışamaz. Bu eşit kişilik ve
hürriyet anlayışının gereğidir.
Her bucakta bir hukuk düzeni olacaktır. Hakem olarak bucak
başkanları yürütme kararları alacak, mağdur olanlar hakemlere başvurarak
291
medhal
Kişiler evlenip aile oluştururlar. Bu bir ortaklıktır. Gece gündüz
beraber yaşama ortaklığıdır. Bu ortaklıkların hükümlerini biz mi koyalım
yoksa kendileri mi, koysunlar. İşte soru budur: Kamuyu ilgilendiren hatta
çocukların hukukunu ilgilendiren hususlarda hukuku kamu tanzim etsin;
kamuyu ilgilendirmeyen konularda ise serbest bırakalım. Kişiler istedikleri
gibi sözleşme yapsınlar ve kamu da sözleşmeyi güvence altına alsın. Kişiler
işyerlerini kurarak kolektif üretim yaparlar, ürünü bölüşerek tüketirler.
Bunun için sözleşmelerin yapılması gerekir. Bu sözleşmeleri kendileri mi
yapsınlar? yoksa kamu mu hazırlasın? Cevabımız net, eğer kamuyu
ilgilendiren hususlar varsa kamu hazırlasın ama kamuyu ilgilendirmiyorsa
kendileri nasıl isterlerse öyle sözleşmeler yapsınlar, kamu karışmasın, fakat,
kamu halkın kendi arasında yaptığı serbest sözleşmeleri güvenceye alsın.
Ailede, ocaklarda ve köylerde birlikte yaşayan insanlar, sözleşmelerini
yapsınlar, bu sözleşmelerde serbest olsunlar; ancak, bu sözleşmelerden zarar
gören varsa müdahale edilsin. Yaptığı sözleşmeye uymayan varsa müdahale
edilsin. Böylece birlik bozulmasın ama insanların hürriyetleri de
kısıtlanmasın, diyoruz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sözleşmeler çevresinde mağduriyetlerini gidereceklerdir. İşte burada sorulan
soru şudur. Bunların başkanları atama ile mi göreve gelsinler yoksa halk mı
seçsin? Atanmış hakimler mi olsun, yoksa tarafların seçtiği hakemler mi?
Cevabımız net olmalıdır. Başkanlık yapacak kimselere kamu ehliyet versin,
halk da bunlar arasından birini başkan seçsin. Hakemlik ehliyetini kamu
versin, ama hakemleri taraflar seçsinler. Böylece hem birlik ve bütünlük
bozulmasın hem de hak ve hürriyetler korunsun. Bugün insanlığın ulaştığı
sosyal ve ekonomik seviyede artık herkes her işi yapmamakta ancak
uzmanlaşmış kimseler bu görevi yüklenmektedirler. Bu hizmetler ilçe
merkezlerinde yapılmaktadır. Bu hizmet edenleri kim atasın, ücretlerini kim
versin; halk mı yoksa kamu mu?
Cevabımız çok açık ve nettir. Kamu, kamu hizmeti yapacaklara
garantili ehliyet vermeli, ücretlerini kamu ödemeli ama halk kendisine
hizmet edecek kamu görevlilerini kendisi seçmelidir. Yine burada böylece
denge korunmuş, birlik ve bütünlük sağlanmış, hak ve hürriyetlere
dokunulmamış olur.
medhal
292
Bucaklarda hukuk düzenleri, ilçelerdeki hakemler yoluyla bağımsız
ve tarafsız yargı ile oluşmaktadır. Ne var ki, herkes yargının kararına
uymayabilir. O zaman kazai icraya gerek olacak. Peki bu kazai icrayı kim
yapsın? Merkezden atanmış kolluk kuvvetleri mi bu işi yapsınlar, yoksa halk
kolluk kuvvetleri oluşturarak bucaklardaki hakem kararlarını garantiye mi
alsın?
İşte biz diyoruz ki, jandarmaya komuta edecek kişileri kamu
eğitmeli, onlar da ilçe halkından jandarma birlikleri oluşturup iç güvenliği
sağlamalıdır. Böylece bir taraftan ulusun bölünmez bütünlüğü korunur diğer
taraftan bucakların iç işlerine merkez karışmamış olur.
Bugün mesleklere göre uzmanlıklar yetmemektedir. Doktor olmak,
mühendis olmak yetmiyor. Uzmanlık merkezlerine ihtiyaç vardır. Dahiliyeci
veya hariciyeci, elektrikçi ve makineci gibi uzmanlıklara ihtiyaç vardır.
Bunları merkez mi atamalı yoksa halk mı seçmelidir? Uzmanlara ehliyet ve
maaşlarını merkezi yönetim vermeli ama bunların hizmet verecekleri
kimseleri, ilçedeki hizmetliler kendileri için seçmelidir. Birlik ve hürriyet
böyle sağlanmalıdır. İç güvenliği illerde jandarma teşkilatı, dış saldırılara
karşı ise güvenliği milli ordular sağlar. Ordular, milli ordular olmalıdır. Milli
silah sanayi kurulmalıdır. Ancak ordu uluslararası hakemlerin verdiği karara
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
göre haksıza karşı savaşma hakkına sahip olmalıdırlar. Böylece güçlü
oldukları için haklarını koruyacaklar, hakemlerin kararlarına bağlı olarak
savaş açabileceğinden insanlığın birliğini ve huzurunu bozmayacak; bilakis
huzur için barış için savaşacaklardır.
Avrupa Topluluğu olsun mu, olmasın mı? Birleşmiş Milletler'in
kararlarına uyulsun mu uyulmasın mı? Ülke iç işlerinde tam bağımsızlık
olsun, AT veya BM iç işlere karışamasın. Ama uluslararası ilişkiler de
uluslararası hakemler ve diğer yetkililer bulunsunlar ve devletler bu hususta
onlara uysunlar. İşte bizim çok hukuklu sistem derken, her devletin, her ilin,
her bucağın ve her ocağın hatta her kişinin kendilerini ilgilendiren konularda
kendileri yetkili olsunlar, diyoruz. Esasen bugün her milletin kendisine ait
hukuku vardır. Her ilde meclisler var, kararlar alıyor ve bütçe yapıyorlar, her
belde ayrı kuruluştur, meclisleri var, kararlar alıyorlar. Bu noktada yerinden
yönetime ait hakların geliştirilmesi gerekir.
a) Baştan TBMM'ni kurup tek meclis, tek güç olarak belirlemiştir.
1924 Anayasasında “Hakimiyet, bila kaydu şart milletindir. Milletin yegane
mümessili Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milli irade, TBMM'nde tecelli
ve temerküz eder.” diyerek saltanatı kaldırıp meşruti yönetimi kabul
etmemiştir. Hilafeti kaldırıp milli irade dışında ve TBMM dışında milli
iradenin tecelli edeceği bir yer kabul etmemiştir. Baskı ile de olsa, tehditle
de olsa Meclis'in kararını almadan hiçbir iş yapmamıştır. İnkılapları meclisle
gerçekleştirmiştir.
b) Siyasi parti denemelerine kalkışmış; fakat, kısa süre sonra
durdurmuştur. Tek parti sistemini benimsemiş ve CHP dışında bir parti
kabul etmemiştir. Mecliste de gruplanmalara izin vermemiştir.
293
medhal
Çoklu hukuk sisteminin birinci dayanağı yerinden yönetimdir. İkinci
dayanağı ise sosyal gruplardır. Yani siyasi partiler, sendikalar, odalar, dini
gruplar, üniversiteler. Başka bir ifadeyle kişiler kendi haklarını dayanışma
ortaklıkları içinde organize olarak oralarda kullanmalıdırlar. Mustafa Kemal,
Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken imparatorluğun dağılmış ve parçalanmış
halkını birleştirip tek ulus haline getirmeyi hedeflemiştir. Bu nedenle
vahdet-i kuvva, kuvvetler birliğini seçmiştir. Her sahada kuvvetler birliğini
tercih etmiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
c) Merkezi Ankara ve resmi dili Türkçe kabul ederek, Türkçe dışında
yazı dili olarak başka mahalli dillerin konuşulmasını yasaklayarak milli
birliğe gidilmesini sağlamıştır. Harf inkılabını da bunun için kullanmıştır.
d) Ulusun oluşmasında din, temel baz alınmıştır. İstiklal Savaşı din
ayrımına dayanmıştı. Aleviler, Kürtler dahil herkes milli cephede yer alarak
gayrı müslimler ile savaşmışlardır. Museviler tarafsız kaldılar ancak,
Lozan'da onlar da karşımızda oldular. Onlar da azınlık haklarından
yararlanmak istediler.
Böylece Lozan'da Türkiye haklarının Müslümanlardan oluştuğu tüm
Müslümanların eşit olup azınlık sayılmadığı tescil edildi. Bu kadarla
kalmadı, Türkiye'ye gelen her Müslüman, göçmen olarak kabul edildi.
Gelenlerde dil ayrılığı aranmadı ama din ayrılığı arandı. Böyle olmakla
beraber Türkiye'de bulunan her Müslümana “Türk” dendi ve kütükte öyle
yazıldı. Bu yapılanlar homojen bir ulusun oluşmasını sağladı.
medhal
294
e) Tarikatlar kapatıldı ve çok din ve mezhep yerine yalnız Hanefi
Mezhebi resmi din olarak kabul edildi ve Diyanet İşleri Teşkilatı buna göre
kuruldu. Türk halkının tek mezhep üzerinde eğitilmesi istendi. Bazıları “M.
Kemal bunu ateizmi getirmek için yaptı. Önce Diyanet İşleri ile tek mezhep
haline getirecek sonra da o mezhebi ateizmle değiştirerek tüm halkı ateist
yapacaktı.” demektedirler. Bu yola doğru gittiğine dair bir izlenim varsa da
aşağıda sayılan ilmi değerlendirmeler bunun yanlış olduğunu ortaya
koymaktadır.
Önce Mustafa Kemal, gerçekten ateizmi istemiş olsaydı, Diyanet
İşleri Teşkilatı başına cahil, ipsiz sapsız kişileri getirirdi. Oysa M. Kemal
zamanında Diyanet İşleri'nin başına en muteber ve ihlaslı alimler
getirilmiştir. Sonra M. Kemal ateist olsaydı dini eserleri Türkçeye
çevirtmezdi, hutbeleri Türkçe okutmazdı. M. Akif Ersoy, M. Hamdi Yazır,
Naim Erdoğan, Kamil Miras gibi çok büyük alim ve mü'min kimselere
Kur'an ve hadis tercümeleri yaptırmazdı. Orduda da çok yüksek seviyede
İslami eğitim verdirmezdi. İslamiyet'i çökertmek isteseydi Diyanet İşleri
Teşkilatı'nı ortadan kaldırırdı. İslamiyet'e karşı olsaydı, Türkiye'ye gelen
halkı Müslim, gayri Müslim diye ayırmaz, Müslümanları Anadolu'da
toplamak, gayri müslimleri ise Türkiye'den çıkarma siyasetini gütmezdi.
Trakya'dan mübadele yoluyla batıdan değişik mülteciler gelmiş, buna
karşılık Türkçe bilen Rum ve Ermeniler gönderilmiştir. Türkçe bilmeyen
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Arnavut, Pomak getirilmiştir. Sonra Mustafa Kemal hiçbir yerde İslamiyet
aleyhine konuşmamıştır. Hiçbir yerde ateizm propagandası yapmamıştır.
Tarikatları din düşmanlığından değil, vahdet-i kuvva ilkesinden dolayı tek
tarikat halinde organize etmek için kapatmıştır. Laiklikle ise devleti
İslamiyet'ten değil; köhnemiş ve artık çağın ihtiyaçlarına cevap vermeyen
medreseden kurtarmak için getirmiştir. Bir de Batı'ya “takiyye” yapmıştır.
f) Mustafa Kemal tek ulus oluşturmak için başka bir şey daha
yapmıştır. O da Tevhid-i tedrisat kanununu getirmiştir. Medreseleri
kapatmış ve tek tip tedrisatı tercih etmiştir.
Gerçek olan şudur ki, tek tip tedrisat topluluğun bilincini yok eder,
çağın gerisinde bırakır. Nitekim bu Türkiye'de ve eski Sovyetler Birliğinde
görülmektedir. Ancak Mustafa Kemal bir ulusun oluşması için asker olarak
bunu uygun görmüştür. Geçici olarak bu uygulamaların yararsız olduğunu
söylemek de istemiyoruz.
Nitekim bugün bu tür dağınıklığın karşısına yargıçlar çıkmışlardır.
Yargıçlar kanunları milli irade dışında yorumlayıp uyguluyor ve Meclis'in
yasama yetkisini adeta yok ediyorlar. Yargı kendi görevini yapacağına
yasaların yorumu ile meşgul ve yargı yasama yerine geçmektedir. Bunun
böyle olacağı tabiidir. Yargı bağımsızlığı adı altında, TBMM'nin etkisini ve
fonksiyonunu yok etmek istiyorlar. Yargıyı baskı altına almak daha
kolaydır. Çünkü yargının millete dayanan gücü yoktur. Mustafa Kemal bunu
iyi anladığından TBMM'ni yargı denetimi dışında bırakmıştır.
Dokunulmazlık da bu ilkeden ileri gelmiştir.
h) Mustafa Kemal, kuvvetler birliği ilkesi içinde yerinden yönetimi
değil; merkezi yönetimi esas almıştır. Tüm görevlileri merkezden atamıştır.
Bütçeleri merkezden denetlemiştir.
i) Mustafa Kemal kuvvetler birliği ilkesinin esasını ekonomide
gerçekleştirmiştir. Sosyalizmde olduğu gibi halkın elinden malları mülkleri
almamış, onların ekonomik faaliyetlerine dokunmamıştır. Ancak tüm dış
borçları tasfiye etmiş ve yabancı sermayenin kurduğu tüm işletmeleri
devletleştirmiştir. Devlet Demir Yolları, su, elektrik işletmeleri, deniz yolları
295
medhal
g) Vahdet-i kuvva ilkesi nedeniyle, bağımsız yargıyı Meclis'in atifeti
olarak yapmış, Meclis'in üstünde kabul etmemiştir. Anayasa Mahkemesi
yoktu. Kanunları yorumlamak yine Meclis'e bırakılmıştı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bunun açık örnekleridir. Bunun yerine devletçiliği getirmiş ve merkezi
ekonomiyi oluşturmuştur.
Görülüyor ki, Mustafa Kemal hiçbir şeyi tesadüfen yapmamıştır. Her
şey askeri sistem içinde ilme dayandırılmıştır. Bunu yapmakla iyi edip
etmediği konusuna gelince; bir şey sonuç almışsa artık o iyidir. Elimizde
başka ölçü yoktur. Meşrutiyetçiler iyi mi yaptılar, kötü mü yaptılar?
Osmanlı Devletini, 600 yıllık koca imparatorluğu on yılda yok
ettiler. Doğru mu yaptılar? sorusuna “Evet!” diyemeyiz. Oysa Mustafa
Kemal'in hareketi yok olmuş imparatorluk üzerinde bugün yetmiş beş
milyona varan Türkiye'yi oluşturmuştur, hem de ulus olarak önemli bir
sorunu olmayan bir devlet haline gelmiştir. Bu başarının sonucu olarak
Mustafa Kemal doğru işler yapmış, demektir.
medhal
296
Avrupa'ya gidiniz, Asya’ya gidiniz o ülkeler ulus bilincine daha
varamamışlardır. Almanya'da bugün iki milyona yakın Türk var, Çoğu
Alman vatandaşlığını kazandığı halde hala “Almanım” demiyor, onlar da
Alman olduğunu kabul etmiyorlar. Eski Sovyet ülkelerinde her millet vardır.
Türkiye'de yaşayanların % 99'u Müslüman değil, bir kısmı ateisttir, ama
Türkiye'nin % 99'u Türk’tür. Çünkü “Ben Türküm.” diyorlar. Örneğin,
Amerika'ya, Avrupa'ya, Asya'ya gidince kimse “Ben Arnavut’um”,
“Gürcü’yüm”, “Kürdüm”, “Çerkez’im” demiyor. “Ben Türküm” diyor.
Hemşerisi ile karşılaşırsa ona “Aslım Çerkez’dir.” diyor. İşte bu “ulus
birliği” ancak ve ancak Mustafa Kemal'in “Kuvvetler Birliği” ilkesiyle
oluşmuştur. Bu askeri metottur ama askeri metot “ulus birliği”nin oluşması
için geçerlidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, devlet askeri metotlarla kurulur,
inkılaplar askeri metotlarla yapılır. Ancak askeri metotlarla devlet
yaşatılmaz, inkılaplar da yerleştirilemez. Devlet kurulduktan ve inkılaplar
yapıldıktan sonra bu kuvvetler birliği ilkesini kaldırıp kuvvetler dengesine
geçilmelidir. Halk bu konuları tartışmalı. Tartışmaya başladı mı, inkılaplar
yerleşir, milli bünyeye uygun şekil alır, devlet de güçlenir, gelişir ve yaşama
devam eder. Yani devletin ve rejimin korunması için kuvvetler dengesine ve
çoklu sisteme ihtiyaç vardır.
İşte bu nedenle bir taraftan tüm halkın asker olduğu ve kuvvetler
birliği ilkeleri içinde örgütlenmiş ordu olacak, diğer taraftan da kuvvetler
dengesi içinde çoklu hukuk kurallarına göre örgütlenmiş sivil yönetim
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
olacak. Sivil yönetim çoklu sistem içinde devleti güçlendirecek ve rejimi
geliştirecek, tehlike belirdiği zaman da sivil yönetim kenara çekilerek askeri
yönetim tehlikeyi yok edecektir. Esasen Türkiye'de yetmiş yıldan beri olan
da budur.
Mustafa Kemal öldü, yerine kendisinin en yakın üç arkadaşı
yönetimi ele aldı. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu, Fevzi Çakmak
Genelkurmay Başkanı olarak devam etti. Kazım Karabekir de Meclis
Başkanı yapıldı. İkinci Cihan Savaşı böyle bitti. Türkiye bu üç askerin
ittifakı ile batı bloğunda yer aldı ve demokrasiyi, sivil toplumu seçti.
Mustafa Kemal sağ olsaydı, bundan farklı bir şey yapmazdı,
yapamazdı da. İşte o tarihten beri kuvvetler birliğinden, kuvvetler dengesine
doğru itile kakıla gidiyoruz.
a) 1946'da çok partili sisteme geçildi ve bu geçiş tam yapıldı. Herkes
çok partili sistemi benimsedi. Askeri müdahaleler, siyasi partilerin devlete
hakim olamayıp problemleri çözmemelerinden ileri gelmiştir. Tehlike
zamanlarında askeri müdahale, tabii hukuk ilkelerine uygundur.
c) Henüz tarikatlar serbest bırakılmamıştır. Ancak halk çoklu sistem
içinde fiilen organize olmuştur. Devleti hukukileşmeleri için zorlamaktadır.
d) Bugün hala ticaret, mühendisler, tabipler odası gibi odalar
monopoldür. Bunlar maalesef fiilen de henüz çoklu sisteme gidememiştir.
TUSİAD, MÜSİAD ve diğerleri gibi kuruluşlar gelecek vaat etmektedirler.
Çoklu sendikalar mevzuatta varlar, ama pratikte tek sesli olmaktan öte
gidememektedirler.
f) Tevhid-i tedrisat kanunu da yürürlükte henüz, halk kendi
üniversitelerini kuramadı ama yavaş yavaş üniversite içinde gruplaşmalar
başlamıştır.
297
medhal
b) Basın ancak 1960'dan sonra serbest bırakıldı ve çok seslilik
oluşmaya başladı. Bugün çok sesli bir medya vardır. Gerçi bu medya gizli
bir el tarafından denetlenmektedir. Ancak hukuken ve halk tarafından
kısmen benimsenmiş çok sesli medya vardır. Gelecekte arkadaki gizli el de
kırılacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Görülüyor ki, Türkiye'de sivil toplum oluşmaya başlamıştır. Ancak
bunları hür kılacak ve düzenleyecek bir mevzuat ortada yoktur. Bugün
bunların mevzuatı içinde düzenlenmesi gerekmektedir.
Hukuk düzeninin temel kurallarından biri, kolektif sorumluluğun
olmayışıdır. Bunu çok açık bir şekilde ortaya koymak gerekir: İzmir'de
Alevi olan Uzundere Köyü vardır. İnanç ve geleneklerine göre yerleşmiş
tarihi varlığı olan bir köydür. Oraya gittiğiniz zaman kendinizi hemen özel
bir topluluk içinde hissedersiniz, adeta huzur duyarsınız. Çünkü alevi
olmalarına rağmen her şeyi ile sizinle aynı kaderi paylaşmışlardır. Sabık
belediye başkanı Osman Kibar'ın baskılı mantığı içinde askeri yönetim o
köyü ilga edip İzmir şehrine kattılar, bir mahalle oldu. Köy yok edildi. İşte
bu şekildeki baskı ile yok ediş hukuk düzeninde olamaz. Hukuk düzeninde
kimse bir topluluğu dağıtamaz. Topluluk içinde suç işleyen olursa kişiye
ceza verilir. Çünkü o ortaklarına, üyelerine haksızlık etmiştir. Üyelerinin
hakkını korumak için cezalandırılabilir.
medhal
298
Çoklu sistemin kuralı olarak ocak, bucak ve iller; ilmi, dini, mesleki
ve siyasi sosyal gruplar, vakıflar, şirketler, işletmeler kapatılamaz. Buralarda
suç işleyenler varsa ancak onlar cezalandırılabilirler. Olabilir ki, bunların
faaliyetleri o kadar kötüye gidebilir ve ülkenin varlığı tehlikeye düşebilir.
Gerçekten irtica, PKK'yı geçebilir. Devlet içinde bugün bazı tehlikeler
olmayabilir ama yarın olabilir. Ne yapılacaktır?
İşte o zaman sıkıyönetim ilan edilir, askeri yönetime geçilir. O artık
hukuk düzeni kurallarını değil; askeri düzen kurallarını kullanır. İstediği
topluluğu dağıtabilir, yurt dışına sürebilir, hatta elebaşları öldürebilir. Bunlar
suçlu da olmayabilir ama ülkenin kurtuluşu için buna gerek olabilir.
28 ŞUBAT'IN DEĞERLENDİRİLMESİ
Susurluk Kazası Türkiye'de hukuk yönetimi ile askeri yönetimin
birbirine karıştırılarak uygulandığını göstermiştir. Devlet askeri yöntemlerle
bazı tedbirler almıştır. Bunu askerler örfi idare zamanında yapmadıkları için
suçludurlar. Ama kendilerine verilen vazifeyi yaptıkları için bunu yapan,
asker veya sivil suçsuzdur. Ne var ki, Susurluk Olayı patlak vermiş ve pislik
kusmuştur. Sivil yönetim buna çare bulup basını yanına almalıydı; alamadı,
beceremedi. Ne gerekiyorsa yapılacak 28 Şubat öncesine gelinecekti.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Buraya kadar hepsi normal. Bundan sonra olanlar, Milli Güvenlik
Kurulu'nda cereyan etmiştir. Ciddi hatalar olmuştur.
a) Askerler bunu açık bir şekilde anlatmaları gerekirken, böyle
yapmamışlar, sivil yönetime güvenmedikleri için dolaylı anlatmışlardır.
b) Zeki bir sivil yönetim bunu anlayıp ''Önerilerinizi anladık, biz
gerekeni yapacağız'' deyip milli basını yanına alması ve gereğini yaptıktan
sonra da Susurluk Olayını çözmesi gerekirken ordu temsilcileri ile
tartışmaya girişmiştir.
c) Cumhurbaşkanı'nın olaya müdahale edip hükümeti toplayarak
sıkıyönetim ilan ederek, Susurluk, irtica ve PKK'nın çözülmesi için
kendilerine yetki vermesi gerekirken, Cumhurbaşkanı askerlerle bir olmuş,
hükümetin istifasını beklemiştir. Kurumlar arasında denge kurmak,
Cumhurbaşkanın görevi değil de; başbakanın görevi imiş gibi kendi
eksikliğini hükümete yıkmıştır.
RP kapanacak, Çiller yok edilecek, merkezi büyük parti oluşacak.
Sonra anayasa değiştirilip sermayenin rahat çalışması sağlanacak.
Türkiye'de bir kez daha sol veya dini görüşler yok edilmeye çalışılacak. Çok
acemice beceriksizce kurulan bu program şimdilik gitmektedir. Allah,
deşifre olsunlar, herkesin içi ortaya çıksın diye bu tür hainane
organizasyonlara izin verir. Ama sonunda öyle bir vurur ki, nerden geldiğini
kimse anlayamaz. Osmanlıları yıkmak için askeri destekleyen Batı, şamarın
kendi yetiştirdikleri askerlerden geleceğini nereden bilebilirdi. Milli
Mücadele tarihimiz bunun en güzel örneğidir.
Öyle olmalıdır ki, askeri müdahalelere ortam oluşturulmasın ve
gerek kalmasın, halkımız sivil örgütleri ile problemleri çözsün, hukuk
düzenini kursun. İşte bunun için bu çalışmaları yapıyoruz. Partiler anlaşsın
ve yeni çözümler gelsin. Bu istenmiyorsa, demek 60 isteniyor, 71 isteniyor,
80 isteniyor. Bundan da endişeli değiliz. Orduya her zaman güvendik, o her
zaman sağ gösterip sol vurdu. Gene öyle olacak. Başka bir şeye onun gücü
299
medhal
d) Çözüm, bir milli koalisyon hükümetinin kurulması iken, o,
sermayenin transfer ettiği ve husumet üzerine bir hükümet kurmuştur. RP
düşmanlığı, Çiller düşmanlığı üzerinde kurulan ve İslam düşmanlığı üzerine
oluşmuş, dışarıdan destekle ülkenin nereye gideceğini tahmin etmek için
kahin olmak gerekmez.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yetmez. Çünkü ordu da bu halktan oluşuyor. Halk ne düşünüyorsa ordu da
onu düşünür.
Orduda hiyerarşi var. Bugün yüksek komuta kademesinde olanlar
bundan kırk yıl önce orduya katılmışlardır. Halktaki değişiklikler orduya
biraz geç yansır ama ister istemez yansır. Çünkü ordu milli ordudur. Bazıları
Mustafa Kemal'in yaptıklarını, orduya şimdi de yaptıracaklarını sanıyorlar.
Ordu içinde böyle düşünenler olabilir.
Şu iyi bilinmelidir ki, Mustafa Kemal hiçbir inkılabı veya sivil
yönetimi ordu ile yapmamıştır. Devleti sivil olarak yönetmiştir. Mustafa
Kemal darbe yapmamıştır. Osmanlıları iktidardan düşürmemiştir. İktidardan
düşmanların düşürdüğü devletin ülkesini, askeri birliklerle değil, halkın
Meclis'ine dayanarak vatanı kurtarmış ve devleti kurmuştur. Mustafa Kemal
halka karşı orduyu kullanmamış, orduyu halktan oluşturmuştur. Sonradan
darbe yapanlar ise aksini yapmışlar, ömürleri bir iki yıl sürmüş, onlar da
hemen halkın iradesine itaat etmişlerdir.
medhal
300
Bugün localarda oturup planlar yapanlara, bunlara alet olanlara bazı
şeyleri hatırlatmakta yarar görüyoruz. Mustafa Kemal'in başarısı dört esasa
dayanıyordu.
a) Mustafa Kemal dünyada belki en meşru yoldan iktidara geldi ve
devleti kendisi kurdu. Kurucu başkan olarak elbette devleti yeniden
düzenleme hakkı vardı.
b) Mustafa Kemal'in kadrosu Batı'yı bildiği kadar İslamiyet'i de
biliyordu. Oysa onlara muhalefet eden İslamiyet temsilcileri ise İslamiyet'i
güya biliyorlardı ve Batı'dan da habersiz idiler. Şimdi bizler hem İslamiyet'i
hem de Batı'yı en az sizler kadar biliyoruz.
Refah-Yol Çekiç Gücü, Amerikalıları darıltmadan çözdü. Refah-Yol
petrol boru hattını açtırdı. Refah-Yol işçi, memur ve askerlere reel ücretin
üstünde maaş verdi. Refah-Yol enflasyonu geriletmeye başlamıştı, RefahYol cezaevlerindeki huzursuzluğu yok etmişti. Refah-Yol, sokağa dökülmüş
işçileri işyerlerine çevirmişti. Refah-Yol denk bütçe getirmişti. Refah-Yol,
bir türlü gerçekleşmeyen özelleştirmeleri yapmıştı. Türkiye Cumhuriyeti
tarihinde Refah-Yol kadar başarılı bir hükümet olmamıştı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Refah-Yolu Allah vurdu. Susurluk vurdu. Çünkü Refah-Yol bunları
Adil Düzen yerine, bozuk düzende yapmaya çalışıyordu. Batıl düzende
başarıya ulaşmak mümkün değildi.
c) Mustafa Kemal yenilikçi idi. Çökmüş düzene yenilik getiriyordu.
Denize düşen yılana sarılır kabilinden insanlık Marxizme sarılmıştı. Türkler
ise Kemalizm’e sarıldı. Oysa o gün İslamiyet’i temsil edenler tutucu idi.
Mustafa Kemal'i yenmeleri mümkün değildi. Oysa bugün İslam’ı temsil
edenler yenilikçidirler, yeni düzen getiriyorlar. Onları yenmeleri mümkün
değildir.
d) İstiklal Savaşını yeni kazanmış halk korkunç bir şoktan yeni
çıkmış ve bitkin halde idi. Yeniden hamle yapması hemen hemen
imkansızdı. Hele bunu o günkü korkunç durumdan çıkarmış bir devlet
başkanına karşı yapması düşünülmezdi bile. Bu nedenle inkılaplar
gerçekleşti. Ama halk hiçbir zaman teslim olmadı. İstemediği,
benimsemediği inkılapları bir gecede attı. Ezan serbest bırakıldığı zaman tek
kişi Türkçe ezan okumadı. Oysa her iki ezan serbest bırakılmıştı.
Türkiye'de bulunan bazı faşist ve komünist düşünürler, bizim çoklu
hukuk önerimizi iyi karşılamıyorlar. Ama artık yirminci yüzyılın sonunda ne
faşizm ne de komünizm kaldı. Bunların hepsi tarihe karıştı. Çoklu sistem ile
tüm sorunlarımızı çözeceğiz.
Her devlet bir ideale dayanır. İdeali olmayan devlet var olamaz veya
yaşayamaz. Türkiye devletinin ideali nedir? Batılılaşmak mı? Türkiye
bununla yaşayamaz. Çünkü buradaki ideal yok olma idealidir. Yok olmanın
peşinde koşan, varlığını nasıl sürdürebilir? İslamlaşmak mı? Bu ideali
Mustafa Kemal terk etti. Yerinde bir terk ediştir. Çünkü devleti bir buçuk
milyarlık İslam Alemi ideali içinde toplayamazdı. Çünkü devletin azami
nüfusu yüz milyondur. Bundan büyük olunca devleti tutmak çok zordur.
301
medhal
Kesinlikle söyleyebiliriz ki, ateistlerin Türkiye'deki Müslüman halkı
yenme şansı yoktur. Yapılacak iş, Türkiye'ye gerçekten demokrasi ve
laikliği getirmektir. Barış içinde yaşamanın yollarını aramalıyız.
Unutmamamız gerekir, tarihte başkalarına yaşama hakkı tanımayanlar
kendileri yok olmuşlardır. Bunun açık örneği İstiklal Savaşımızdır. Rum ve
Ermeniler Anadolu'da Türkleri yok etmek istediler ama sonunda kendileri
yok oldular. Komünizm dinleri yok etmek istedi, kendisi yok oldu.
Başkasının varlığını saygıyla karşılayanlar, kendi varlıklarını sürdürürler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Türkçülük ideali de olamaz. Çünkü bugün Türklerin nüfusu 500
milyon civarındadır ve çok dağınıklar. Bunların hiçbirisi devletimizin ideali
olamaz. Bunlardan birini kabul edersek sonunda iç savaş çıkar ve yok
oluruz. Öyleyse bizim idealimiz ne olmalıdır?
Türk devletinin ideali çoklu hukuk sistemidir. Herkes bu ülke için
savaşıp ölmelidir. Çünkü bu ülkede herkes istediği gibi yaşamaktadır. Yani
demokrasi var, laiklik var, sosyallik var, liberallik var. Merkezi yönetim
yok, baskı rejimi yok, monopol totaliter rejim yok. O halde bu imkanlardan
yararlanmak için bu devleti yaşatmak zorundayız. Yani biz devlete,
başkalarının istediği şekilde yaşamaya mecbur kaldığımız için bağlı
olamayız. İstediğimiz gibi yaşamamız için canımızı verebiliriz. Bunu
başarmak için de diğer vatandaşlarla işbirliği yapar, ortaklık kurabiliriz.
Demek ki, çoklu sistem bir devletin varlık şartıdır. Tarih boyunca büyük
imparatorluklar kuran Türk ulusu, her düşünceye ve hukuka serbestlik
verdiği için yaşamış ve varlığını sürdürmüştür. Hatta bu demokratik anlayışı
nedeniyle kendisine ait ortak hukuku tesis edememiştir.
medhal
302
Roma'da çoklu hukuk sistemi zamanla birleşerek maşeri olarak
dörtlü hukuk sistemine dönüştü. Bu dörtlü hukuk sistemi, her yerde yaygın
hale geldi ve diğer sistemler kaldırıldı. Sonra Justinyanus bunları birleştirip
düsturları oluşturdu. Bu hukuk sistemi o kadar güçlü idi ki, bugün Batı
hukukunun yarısını bu kodeksler, yarısını da İslam hukuku teşkil etmektedir.
Sonra, İslamiyet'te de çoklu hukuk sistemi varken zamanla dört mezhebe
inildi. Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri oluştu. Sonraları
şeyhülislamlıkla Osmanlılar bunları tekleştirdi. Bu hukuk da o kadar
yüksekti ki, bugün İslam ülkelerinin % 50'si bu hukuktan % 50 de Batı'dan
aktarma hukukla yaşıyorlar.
Buradan şu neticeyi çıkarabiliriz: Ne kadar ideal olursa olsun tekli
hukuk sistemine sahip olanlar çöker, ne kadar kötü olursa olsun, çoklu
hukuk sistemine sahip olan topluluklar ileriye gider. Amerika'da elli eyalet
var, elli çeşit hukuk var. İsviçre Türkiye'nin bir vilayeti kadar ama yirmi altı
kantonu vardır ve yirmi altı kamu hukuku vardır.
“BİR”
Şimdiye kadar bu maddede sayılan tüm özellikler bir şey içindi; o da
hukukilik özelliğidir. Baştan itibaren bu nitelikleri hatırlatmak amacıyla
Karagülle - Akdemir
tekrar saymaya başlayalım: “Dili Türkçe” deyiminde hukukilikle ilgili şu
gerçek yatmaktadır. Hukuk dil ile ifade edilir. Hukuk demek, kişilerin değil
de mevzuatın hakim olmasıdır. Bu da dil ile yazılır. Dildeki kelimeler ve o
kelimelerin taşıdığı özel manalar o ülkenin hukuk dilini oluşturur. Gerçi
illerin ayrı “sanat dili” ve bucakların ayrı “yazı dili” ve ocakların ayrı
“konuşma dilleri” olabilir. Ama bir ülkede tek “hukuk dili” olur. Bu nedenle
“dili Türkçe” dediğimiz zaman hukuk, devletinin hukuku Türkçe ile
oluşacaktır, demektir. “Merkezi Ankara” denmek suretiyle, hukuk dilinin
merkezde oluşacağı ve buradaki resmi yayın organlarında yayınlandıktan
sonra hukuk dilinin kesinleşeceği ifade edilmiştir. Her bucağın kendi
hukuku olacaksa da, bu hukuk merkezi Ankara olan bir meclisteki
temsilcilerin oluşturacağı dil ile yazılacak ve o dilin hukuki kavramları
içinde bucaklar kendi hukuklarını düzenleyeceklerdir. Bunun dışında
mevzuatın anayasanın değişmez esas hükümlerine uyup uymadığı hususu
son olarak merkezdeki üstün hakemlerin hakemliği ile kesinleşecektir.
Yargıda temyiz olmamakla beraber, üst hakemler nezdinde gerek
soruşturmacıların gerekse hakemlerin kararlarına karşı dava açılabilecek son
merci, merkezi Ankara'da olan üstün yargıda sonuçlanacaktır. Yerinden
yönetimin benimsendiği bir ülkede aslında bütün bucaklar eşittir. Ancak il
merkezleri ile devlet merkezlerinin özel konumları vardır. Bunun için bu
özel konum belirlenmedikçe hukukilik sistemi düzenlenmiş olmaz.
“...bayrağı kırmızı zemin üzerinde beyaz ay yıldız…” ifadesi de Türkçe
olarak kaleme alınan ve çoklu hukuk sistemi içinde yer alan hukukun
nerelerde geçerli olduğunu ifade etmek içindir. Tüm bucaklarda, elçiliklerde,
gemilerde, uçaklarda ve trenlerde asılan bayrak, hukuk düzeninin nerelerde
geçerli olduğunu belirtecektir. “...insanlık içinde...” deyimiyle hukukun
insanlık haklarına uygun olarak düzenleneceğini, ancak hukukta kişiler için
son başvurulacak yerin, ulusal yargı olacağı belirtilmiştir. Yani ulusal
yargının kararlarından sonra artık insanlık yargısına başvurulup hak
aranamaz. Ancak devletini değiştirenler devletlerarası hukuk kuralları içinde
insanlık, hakimlerin huzurunda haklarını arayabilirler. Bu nedenle “insanlık
içinde” denmiştir. Yani hukuk insan haklarına aykırı olmayacak, beşeri
icmaların dışına çıkmayacak ama insanlık yargısı bağımsızlık ilkesi
korunması için ülke içine sokulmayacaktır. “...yerinden yönetime saygılı...”
ifadesi ile hukukun dili ve denetimi her ne kadar merkezde olsa da devlet
hiçbir zaman illerin iç işlerine karışmayacak, iller de bucakların iç
hukuklarına karışmayacaktır. İller bucaklar arası, devlet de iller arası hukuku
düzenleyecektir. Devletler arası hukuku da insanlık düzenleyecektir. Bu
303
medhal
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
medhal
304
Karagülle - Akdemir
nedenle hukukun kapsamını belirlemek için “yerinden yönetime saygılı”
ifadesi geçmiştir. Bucaktaki yargıda alınan karar kesin olup infaz edilecektir.
Mahalli yargıda haklı çıkan artık bir daha haksız hale gelmeyecektir. Ancak
yargılayanlar aleyhine ildeki yüksek yargıda dava açabilecektir. Onların
kararları da kesin olacak, kazanan kazanmış olacaktır. İl hakemleri aleyhine
devlet merkezinde, Ankara'da dava açılabilecek ve kazanılması halinde
dayanışma ortaklığınca ödenecektir. “...marşı İstiklal Marşı olan...” tabiri ile
hukukun istiklale dayandığı yani milli olacağı, dış güçlerin etkisi altında
oluşturulmayacağı ve yabancıların iç hukukumuza karıştırılmayacağı ifade
edilmiştir. Türkiye insan haklarına uyacaktır. Kendi isteğiyle istediği zaman
da uymayabilecektir. Devletin üzerinde savaş dışında bir güç yoktur.
Uluslararası hukuka uymadığı takdirde müeyyidesi savaşın meşru hale
gelmesidir. Yoksa uluslararası bir güç oluşturup onunla ülkeler hukuk
düzeni içinde bırakılmaz. Başka bir ifadeyle, ülke içinde hukuk dışına
çıkıldığı zaman sıkıyönetim ilan edilerek düzen tekrar yerine getirilir. Oysa
uluslararası bir sıkıyönetim söz konusu değildir. İşte bu nedenle “...marşı
İstiklal Marşı olan...” deyiminin hukukilikle yakından ilişkisi vardır.
“...Türkiye'de Türklerin kurduğu...” tabiri ile; Türkiye'de hukuk sisteminin
geçerli olduğu ve bunun Türkiye dışındaki Türklerle ilgili olmadığı
demektir. Türkiye'de bulunan yabancıların kamu hukukuna uymaları
gerekir; özel hukuk alanında kendi hukuklarına tabidirler. Türkiye'de herkes
özel hukuk alanında Türk hukukuna tabi olmak zorunda değildir. Bunun
dışında il veya bucaklarda isterlerse üst yargının denetimini reddedebilirler.
Bunun için onların Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde temsilcilerinin
olmaması ve askerlik hizmeti yerine bedelli olmayı topluca kabul etmeleri
gerekir. Yani kişiler ayrı ayrı bedelli olabilecekleri gibi; bucaklarda, il içinde
veya devlet içinde topluca bedelli olabilir ve bunlar askerlik veya
jandarmalık hizmetlerini bedenle değil, bedelle yaparlar. Hatta bu sistemi
benimsemiş iller de olabilir. Bu takdirde yine bunlar kendi iç yargılarını il
veya devlet yargısı denetimi dışında tutabilirler. “Türkiye Cumhuriyeti”
tabiri ile Türkiye'nin sınırları çizilmiştir ve bu hukuk yalnız Türkiye'de
uygulanacaktır. Dışarıda ise ancak uluslararası hukuk geçerli olup, Türkler
de olsa, dışarıda Türk hukukunun uygulanması kanunlar ihtilafı hükümlerine
göre olacaktır. Görülüyor ki, anayasanın değişmez maddesi hukukun
oluşması için vardır. Cumhuriyet tabiri ile de hukukun soya dayalı
olmayacağı, doğuştan insanların imtiyaz sahibi de olamayacağı açıkça ifade
edilmiştir. Bu da hukuku kayıt altına alan bir ifadedir. ''Demokratik'' tabiri
ile hukukun serbest sözleşmelerle oluşacağı ifade edilmiştir. ''Laiklik''
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
deyimi ile hukuk özel mülkiyeti teminat altına almaktadır. ''Sosyal'' deyimi
ile hukuk düzenin tüm insanların yaşama haklarını teminat altına almış ve
doğuştan yeryüzünün kira haklarına sahip oldukları belirtilmiştir. ''Çoklu''
deyimi ile hukukun hürriyet ve serbestlik içinde oluşacağı ve halka
seçenekler sunulacağı belirtilmiştir.
Sonuç olarak, bütün bu ifadelerde hep hukuk düzeninin özellikleri
belirtilmiştir. Devlet hukuk düzeni ile vardır ve bu düzen de yukarıda
sayılan niteliklerle oluşur. Burada ''bir'' deyimi ile tüm bunların doğrudan
doğruya devletin niteliği, hukukun nitelikleri olduğu ve devletin bir tek
sıfatla sıfatlandığı ifade edilmektedir. O da hukuk devletidir. Buradaki ''bir''i
anlamayanlar mevcut Anayasa'da sayılan üç niteliği; yani demokratik, laik
ve sosyal niteliklerini devletin niteliği olarak görürler ve hukuk devletinin
dört niteliğini sayarlar. Oysa yürürlükteki Anayasamız nitelikleri hukuk için
saymıştır ve devlete bir tek nitelik yüklemiştir.
Bir kimsenin bir hakkı varsa, mutlaka başka birinin ona karşı bir
borcu vardır. Bunun en uygun benzeri elektrikte görülür. Bir yerde müspet
bir elektrik varsa mutlaka ona karşı başka yerde menfi elektrik vardır. Bu
nedenle hukuk ancak insanlar arasında ortaya çıkar. Çünkü borçlu veya
alacaklı insanlar olacaktır. Eşya üzerindeki mülkiyet hakkı da diğer
insanlara karşı doğar. Diğer insanlar ona müdahale ederse hakkını talep etme
hukuku doğar.
Hukuk düzeninin dayandığı temel ilke müeyyidenin olmasıdır. Eğer
bir kimse senin malını alır da kullanırsa bunun müeyyidesi nedir? Bunu
tespit edersek hukuk ortaya çıkar. Yani geçmişte yapılanları değerlendirerek
gelecekte ne sonuçlar doğacağını bilmektir.
305
medhal
''HUKUK''
Hukuk Arapça bir kelimedir. Develere yem verilen kovaların adıdır.
Araplar develerin yemlerini kova ile ölçerek verirlerdi. Bu kavram önce
hakların bölüşülmesinde kullanıldı. Sonra kişilerin birbirlerine olan borç ve
alacakları anlamında kullanılmaya başlandı. Bugün hak ve alacak anlamında
kullanılmaktadır. Alacak müspet haktır, borç menfi haktır. Hak menfi
borçtur, borç menfi alacaktır. Bundan dolayı Arapçada borç ve alacak için
''lehine hak'' ve ''aleyhine hak'' diye ifade edilir. Hukuk çoğul bir kelimedir,
borç ve alacağı karşılıklı olarak ve birlikte ifade eder.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Hukuk düzeni kurallardan oluşur. Nasıl ki, tabiat kanunları vardır ve
ne yapıldığında ne ile karşılaşılacağı baştan biliniyorsa; hukukun da kuralları
vardır ve ne yapıldığında ne ile karşılaşacağı baştan bilinir. İşte bu bilgi
insanların bir toplulukta nasıl davranacaklarını belirlediği için kişiler
istedikleri gibi yaşayabilmektedir. Oysa hukuk düzeni yoksa insanlar
bulundukları toplulukta ne ile karşılaşacaklarını bilemezler, sadece
yöneticilerin keyfi kararları ile karanlıkta yürürler. Bu da hem kişilerin
hayatını çekilmez kılar hem de toplulukta işler yürümez ve yapılamaz olur.
Topluluk büyüdükçe sık sık yöneticiler ve yetkililer değişeceği için
hukuk düzeni artık ortadan kalkar. Herkes yasalara uymak zorundadırlar.
Hakimler de yasalara uymak zorundadırlar. Ya hakimler uymazsa ne
olacaktır? İşte bugünkü düzende bunun yeterli diyebileceğimiz bir
müeyyidesi yoktur.
medhal
306
Bizim buna getirdiğimiz çözüm hakemlik sistemidir. Hakemler
taraflarca seçilecek, başhakem de hakemlerce seçileceğinden tarafsız ve
bağımsız olacaktır. Hakemler mevzuata uyacaklardır. Uymazlarsa, başka
hakemlere gitme hakkı mahfuz olacağından her zaman denetim devam
edecektir.
Bununla beraber yine de hukuki düzen oluşmaz; hukuki düzeninin
tam olarak gerçekleşmesi için dayanışma ortaklıklarının oluşması gerekir.
Kişi kendisinin seçtiği dayanışma ortaklığından ''görüş'' alacaktır. Bu
''görüş''te hata olursa dayanışma ortaklığı ödeyecektir. Böylece güvene ve
güvenceye dayalı hukuk düzeni oluşacaktır. Her türlü davranışta ilmi, dini,
mesleki ve siyasi dayanışma ortaklığından teminatlı ''görüş'' alacaktır. Ondan
sonra o işi yapacaktır. Bundan sonra bir zarar meydana gelirse bunu o
dayanışma ortaklığı ödeyecektir. Bu sistemle kişiler davranışlarının ne
sonuçlar doğurabileceğini bilecektir.
Dayanışma ortaklığı yanında, adil soruşturma sistemi ve adil
hakemlik sistemi hukuk düzenini oluşturacak ve adalet sağlanacaktır.
Bir dayanışma ortaklığından görüş alan bunu tescil ettirerek görüşe
göre iş yapar ve mal üretir. Mal kontrolörler tarafından denetlenir,
damgalanır ve ambara teslim edilir. Bu noktada üreticinin işi biter. İleride
bozuk çıkar diye herhangi bir endişeye gerek kalmaz. Tüketici malı alıp
tüketir. Malın niteliği senedinde yazılır. Malın bozuk olduğu
soruşturmacılara tespit ettirilir. Soruşturmacılar bu malın nerede
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
bozulduğunu tespit eder. Eğer üretici bozuk yapmışsa kontrolörlerin;
ambarda ambarcının; taşırken bozulmuşsa nakliyecinin dayanışma
ortaklıkları öder. Hakemler kararlarını soruşturmacıların tespitlerine göre
verirler. Sözleşmeler, tespitler, tahkikler ve hükümlere dayanan bu
mekanizma çalışıyorsa bu düzen hukuk düzenidir.
Hukuk düzeni kurallar düzeni demektir. Bu kuralların var olması
yeterli değildir. Tüm toplumun bu kuralları bilmesi gerekir. İşte bunu
sağlamak için yukarıda anlatılan mekanizmalara ihtiyaç vardır.
Hukuk kuralları insanların anlayışına göre değişik şekiller alır.
Bundan dolayı hukuk kuralları ancak küçük topluluklarda oluşur ve gelişir.
İşte bizim hukuk birimi olarak bucakları seçmemizin sebebi budur. Çünkü
burada herkes birbirini tanır ve birbirinin hukuk anlayışını da bilir. İlçedeki
hakemlerin hukuk anlayışını anlar ve kimin kime hakim olduğunu bilir. Bir
taraftan objektif kurallar ve teminatlı görüşler, diğer taraftan subjektif
kişilerden oluşan ve birbirlerini tanıyan küçük topluluklar hukuk düzeninin
oluşmasını ve yaşamasını sağlar.
Merkez bucaklar dahil her bucağın bir başkanı olur. Bu başkanı ve o
başkanın görevli kıldığı kimseleri halkın tamamı yakından tanıdığı gibi
bunlar da halkı yakından tanırlar. Herkesin yaptığı her iş herkes tarafından
bilinir. Sosyal bir denetim vardır. Zamanla kurallar rijit olarak oluşmakta ve
fertlerin birbirleriyle sıkıca bağlı oldukları dağılmaz topluluklar
oluşmaktadır. Devletler yıkılır, rejimler değişir, dinler değişir ama küçük
kentler varlıklarını korurlar; örf ve adetlerini de korurlar.
Temsilcilerden oluşan merkezi bucaklarda da böyle bir oluşumun
olabilmesi için temsilcilerin tedrici bir şekilde değişmesi gerekir. Yani
periyodik yapılan seçimlerle eski meclisi dağıtıp yeni meclis oluşturma,
307
medhal
Günümüzde bucak yönetiminde yaşamak yeterli olmadığından
dolayı iller, devletler ve insanlık oluşmaktadır. Ancak buradaki oluşma
bucak birimini yok etmeden olmalıdır. Yani il merkezi yine bucaktır. Farkı,
taşradakilerin temsilciler tarafından oluşturulmasıdır. Devlet merkezi de bir
bucaktır; farkı, taşradaki temsilcilerden yani milletvekillerinden oluşmasıdır.
Merkezi yönetim olduğu için il ve devlet merkez bucakları da sadece kendi
işlerini görmektedir. Taşradakilere hükmetmemekte; hizmet etmektedir. İşte
hukuk düzeninin temel dayanağı hakemler sistemi ile beraber yerinden
yönetimdir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
merkez bucakların oluşmasını önler. Merkeziyetçi rejimler temsilcilerin bir
şeyleri öğrenmeden gitmelerini ve merkez bucakların oluşmaması için
periyodik seçimler yaparak meclisi devamlı olarak acemilerden oluşturmaya
çalışırlar. Oysa Adil Düzen'de halk istediği zaman temsilcisini
değiştirebildiği için meclisteki yenilenme çok tedrici bir şekilde gerçekleşir,
örfler oluşur ve bu örfler bozulmadan devam eder.
Değişik hukuk ekolleri ve bucak kamu hukuk sistemleri pilot
uygulamalar gibidir. Her tarafta farklı şekillerde uygulanacak, başarılı
olanlar sonra diğerleri tarafından kendi istekleri ile kabul edilecektir. Bu
aynı zamanda evrimin şartıdır. Sistem yaşlanınca yeni bucaklar oluşmaya
başlar ve o bucaklar yeni sisteme göre oluşur. Orada elde edilen başarıları
diğer bucaklar da paylaşır ve devamlı evrim olur.
medhal
308
Başkan bucağa tamamen egemendir. Hukuk düzeninin işlememesi
halinde ilçeden jandarma birliğini isteyerek bucağı askeri yönetime
bırakarak sıkıyönetim ilan eder. Sonra yeniden tamamen yeni bir düzen
oluşturur. Yani hukuk düzenini koruyan askeri güçtür. Askeri güç de
seçilmiş başkanın emrindedir. Başkanlar hukuk düzenini korurlar; sivil
metotlarla koruyamazlarsa askeri yöntemlere başvururlar.
Yerinden yönetimde bir yer bozulduğunda diğer yerler onun
imdadına koşar ve tedavi eder. Merkezi yönetimde ise bir düzen bir defa
bozuldu mu onu düzeltecek başka bir mekanizma yoktur. Türkiye Devleti
yerinden yönetim ve çok hukuklu hakemler sistemine geçmekle kendisini
kurtarabilir. Yoksa çürümeye başlayan merkezi sistem her tarafını sararak
ölüme götürür. Biz milletimize bu gerçekleri duyurmak istiyoruz. Millet
kendi kendisini kurtaracaktır yoksa kimse onu kurtaramaz. ''Milleti yine
milletin azmi ve kararı kurtaracaktır''.
Dün dış düşmanla savaştık ve başardık; bugün de iç düşmanla
savaşıyoruz ve bizi yine “milletin azmi ve kararı kurtaracaktır''. Enflasyon,
işsizlik, açlık, borç, yolsuzluk, rüşvet, anarşi ve baskı ile savaşı yine bu
milletin azmi ve kararı kurtaracaktır. Hastalıkların tek tedavisi hukuk
düzenidir, yerinden yönetimli başkanlık sistemidir.
Hastalıklarımıza gelince:
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
a) Enflasyon: Neden enflasyon var? Çünkü hukuk düzeni yok;
idare, yargı denetimi dışındadır. Karşılıksız para çıkarılıyor, adeta hırsızlık
yapılıyor, halkın cebinden para çalınıyor, ''dur!'' diyen yok. Faizleri istediği
gibi yükseltiyor, ''dur!'' diyebilen yok. Enflasyondan vergi alınıyor, halkın
serveti açıkça gasp ediliyor, ''dur!'' diyen yok. Adil bir yargı denetimi,
bağımsız ve tarafsız bir yargı olsa ve anayasanın değişmez maddelerine
aykırı davranışları denetleyebilse; idare bu zulmü yapamayacak, enflasyon
olmayacak; halk da devlet de bu hastalıktan kurtulacaktır.
b) İşsizlik: İşsizliğin temeli enflasyondur. Enflasyon nedeni ile halk
üretim planlaması yapamıyor, fiyat ve ücretleri tespit edemiyor, anlaşmalar
yapamıyor ve işletmeler çalışamıyor. İstikrarlı piyasa oluşmayınca üretim
yapılamıyor, dolayısıyla insanlar iş bulamıyor ve işsizlik oluyor. Oysa
hukuk düzeni olsa enflasyon olmayacak, krediler mutlu azınlığa değil;
halktan sipariş alan ve halka iş veren müteşebbislere verilecek, böylece
işsizlik olmayacaktır. Çünkü kredi tarafsız ve bağımsız yargı denetiminde
olacaktır. Liberalliğe aykırı imtiyazlı kredi uygulaması yargı kararları ile
ortadan kalkacaktır.
d) Borçlar: Borçlar, işsizlikten doğar. Enflasyon olunca işsizlik
olur, işsizlik olunca da açlık başlar. Açlıktan ölmemek için halk önce
sömürücü zenginlere borçlanır. Sömürücüler de bankalardan kredi alarak
borçlanır. İç üretim olmadığı için mal bulunamaz olur. Bu sefer devlet
309
medhal
c) Açlık: Açlık, işsizliğin sonucudur. Halk iş bulamayınca üretim
olmuyor. Üretim olmayınca halk mal bulamıyor. Bulsa bile onu alacak
parası olmuyor, sonunda açlık ortaya çıkıyor. Oysa Türkiye hukuk devleti
olsa, bağımsız ve tarafsız yargı bulunsa, halka önce yaşaması için sipariş
kredisini verir. Bunların bir kısmı emeklilik payıdır ve yılbaşında halka
verilir. Bir kısmı ise çalışma kredisidir ve bunlara da yıl başında verilir.
Halk bu para ile mağazalara sipariş verir; mağazalar tüccarlara, tüccarlar da
iş yerlerine sipariş verir. İş yerleri yıl başında siparişlerini alır, ayrıca sipariş
aldığı kadar da peşin tahsilat yapar. Böylece sermaye sorunu ve pazar derdi
olmadan işletmeler faaliyete geçer, tam istihdamlı üretim olur ve halk ücret
veya emeklilik payı ile bu malları satın alır ve açlık ortadan kalkar. Devletin
vergi payı da artar ve güçlü refah devleti olur. Bu bağımsız ve tarafsız yargı
ile olur. Anayasanın değişmez ilkesi olan sosyalliğe aykırı bir durum
olduğunda kişiler açlık endişesine dayanarak dava açabilirler ve yıl başında
kredi alabilirler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
dışarıya borçlanarak mal getirip halkını beslemeye başlar. İşte Osmanlı
İmparatorluğu'nu tarihten silen bu akıbet, kanser gibi Türkiye'yi de aynı
sona götürmektedir. Batı dünyası üretim yapmayan bizim gibi ülkelere kaç
yıl daha borç verecektir? Vermek istese bile Batı ekonomisi buna nasıl
dayanabilecektir? Bu sorun ancak tarafsız ve bağımsız yargı ile düzelebilir.
Elbette enflasyonu ortadan kaldıran yargı, işsizliği ortadan kaldıran yargı,
açlığı ortadan kaldıran yargı, devlete dış borçlanma yasağını getirecektir.
Böylece dış kredi kaynakları kuruyunca halk çalışıp üretmek zorunda
kalacak ve bu ölüme götüren kanserden kurtulacaktır. Şimdi ise çalışmadan
hazır yemekte olduğu için partileri indirip çıkarmakla vaktini geçirmektedir.
medhal
310
e) Yolsuzluk: Yolsuzluk borçlanmanın sonucudur. Halk borçlanıp
borcunu ödeyemeyince ve çalışıp kazanma imkanını da bulamayınca
yolsuzluğa yönelir. Ülkenin her türlü imkanlarını yağmalar. Eti için bülbülü
keser yer. Bir defa ısınmak için koskoca ağacı devirir. Ölümün ötesinde köy
yoktur. Hukuk düzeni varsa, tarafsız bağımsız adil yargı varsa; işsizliği
kaldırır meşru kazanma yolunu açar. Yolsuzluğa gerek kalmaz, yapanlar
varsa da yargı tüm gücüyle yolsuzluk yapanlara yapışır ve ülkeyi bunlardan
temizler. Bugün etkin, tarafsız ve bağımsız yargı olmadığından halk
yolsuzluk yapabiliyor ve yaşıyor; yoksa adil devlet olsa halk açlıktan kırılıp
ölür. O halde devlet yasaklarla değil; hukuk düzeni ile hastalıklardan
kurtulur. Bağımsız ve tarafsız yargı bu ülkeyi düzlüğe çıkarır. Bağımsız
yargı demek, elbette Yargıtay bağımsızlığı demek değildir.
f) Rüşvet: Ülkede işsizlik ve açlık olunca devlet gelirleri azalır.
Verilen maaşlar da yetmez. Halk gibi kamu görevlileri de rüşvet almak
zorunda kalır. Böylece halk yolsuzluğu rüşvet ile yapar. Rüşvet sonunda
yargıçlara kadar ulaşmakta ve artık devlet meşru örgüt olmaktan çıkıp
eşkıya teşkilatına dönüşmektedir. Maalesef günümüzde Orta Asya devletleri
bu durumdadır. Türkiye'de rüşvet henüz yargıçlara kadar ulaşmadı, orduya
kadar bulaşmadı, üniversiteye kadar bulaşmadı. Ama bunun önü alınmazsa
bu kurumlara da bulaşır.
Rüşveti meşru gören bir devlet yaşayamaz. Hukuk düzeni enflasyon,
işsizlik, açlık ve yolsuzluğa son verdikten sonra, rüşvete de son verecektir.
Serbest soruşturmaya ve hakemlere dayanan bağımsız ve tarafsız yargı
rüşveti de ortadan kaldıracaktır. Buna tevessül edenleri devlet çarkından
ayıklayacaktır. Devlet, devleti başörtülülerden, sakallılardan, imam
hatiplerinden temizleyeceğine bunlardan temizlemekle meşgul olacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bunu sadece bağımsız hukuk düzeni yapabilir. Ordu laikliğin bekçisi
değildir, Mustafa Kemal orduya laikliği emanet etmedi. Mustafa Kemal,
Türk Gençliğine ve Türk Ordusuna Türkiye Cumhuriyeti'ni ve İstiklalini
emanet etti. Bunun yolu da bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan
yargıdan geçer. Ordu bizi buna zorlasın. Buna yardım etsin. Yoksa
düşmanları ile birlikte ahlaksızlarla ve rüşvetçilerle bir olursa, bu durum
devletin yıkılmasına sebep olur ve kendisinin de artık yeri kalmaz. Ordular
dağıtılır.
h) Baskı: Baskı, anarşinin var olması veya böyle bir tehlikenin
belirmesi sonucu ortaya çıkar. Devlet dağdaki eşkıyalarla baş edemeyince
köydeki ve kentteki halkı baskı altına alarak anarşistlerin baskısına karşı
baskı ile korumaya başlar. Yani iki güç, meşru güç ile gayri meşru güç
çatışmaya girip birbirini yenemeyince iki taraf da zayıf halka yönelir.
Tarihte Türk Ordusu dağılmış ve elinden silahı alınmış halde iken, yeniden
oluşarak dünyaya karşı İstiklal Savaşı'nı kazandı. Oysa 30 yıldır PKK'yla
baş edemedi. Buradaki hata, orduya bu görevin verilmesidir. Ordu
cephedeki düşman ile savaşır; eşkıya ile savaşamaz. ''Olağanüstü hal''
uygulaması bu kötü durumu ortaya çıkarır. Sıkıyönetim ilan edilmeliydi ve
askeri usullerin tam olarak uygulanmasına izin verilmeliydi. Bu yapılmış
olsaydı, ordu altı ay değil üç ay içinde sorunu çözerdi. Meseleyi, hukuk
düzeni içinde çözeceğiz diyenler, sorunu hala çözemediler. Peki, hukuk
311
medhal
g) Anarşi: Anarşinin sebebi rüşvettir. Rüşvet varsa devletten
korkmaya gerek yoktur. Gemisini yürüten kaptandır diyenler, devlet çarkını
rüşvete dayanarak çalıştırmaya başlarlar. Halk ceza olarak rüşvet verir. Bir
süre devlet çarkı böyle işler. Bugün Türkiye'de ve eski Sovyet ülkelerinde
durum budur. Yoksul vatandaş gecekondu yapmak için rüşvet vermek
zorundadır. Bu da herkesin gecekondu yapmasını önlemektedir. Ancak bir
zaman gelir, ekonomi felç olur, halk rüşvet veremez hale gelir; o zaman
rüşvet almak için suç tasarıları yapılır. Önce suç isnat edilir, sonra rüşvet
alınır ve dosya kapatılır. Artık rüşvet almak için iftiralar yapılır veya suç
işletmeye teşvik edilir, hatta zorlanır. Böylece şantaj yapılarak devamlı
rüşvet alınma yoluna gidilir. Türkiye bu yeni durumun başında sayılabilir.
Kaçakçılara yönelik olan bu hareketler zamanla her tarafa yayılmaya başlar.
Bu duruma gelindiğinde suçsuz insanlar da suç işlemeye başlar ve rüşvet
veremediği için silaha sarılır. İşte anarşi böyle başlar. Bağımsız ve tarafsız
hakemlerden oluşan yargı ve serbest etkili soruşturma teşkilatı kurulursa bu
oyunlar bozulur, halkı ve devleti anarşiden kurtarır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
düzeni ile sorun çözülecekse ordunun orada işi nedir? Ordu hukuka değil
silaha dayanır. Orduya bir görev verir, sonra da elini kolunu bağlarsan
eşkıyayı yenemez. Yenemeyince zavallı Müslümanları bulur ve ''irtica'' diye
onları rahatsız eder. Şimdi rahatsız ediyor. Sonra saldırabilir. Bunun tek
ilacı, Doğu'da sıkıyönetim ilan edip orduya askeri metotları uygulamasına
izin vermektir. Ordunun görevi adalet değil anarşiyi yok etmek olacaktır.
Yahut orduyu oradan çekersiniz, orada tarafsız ve bağımsız hakemlerden
oluşan yargı kurarsınız, yerinden yönetimi getirirsiniz, her il kendi iç
güvenliklerini kendi halkından oluşturduğu teşkilatla sağlar. Böylece
ordumuzu da milletimizi de kurtarmış oluruz.
Bize göre, hukuk düzeni kurulursa altı ay içinde PKK ortadan kalkar
ve sıkıyönetime gerek kalmadan hukuk düzeni içinde bu sorun çözülür.
Çünkü Doğu Anadolu halkı, dinine dokunmazsan tüm Türkler gibi bu
memlekete bağlıdır ve kendisine güvenilebilir. Ama siz olmayan irticayı icat
ederek dinine saldırırsanız o da sonunda isyan eder ve anarşi halka yayılır.
medhal
312
Görülüyor ki, bugün ülkemizdeki hastalığın temel sebebi
enflasyondur. Enflasyon işsizliği, işsizlik açlığı, açlık borçlanmayı,
borçlanma yolsuzluğu, yolsuzluk rüşveti, rüşvet anarşiyi ve anarşi de baskıyı
doğurmaktadır.
Enflasyonun sebebi nedir?
Enflasyonun tek sebebi vardır, o da faizdir. Faiz matematiksel bir
zorunluluk olarak enflasyona sebep olur. Bugün tüm ekonomi para
ekonomisidir. Artık kimse kendi ürettiğini kendisi tüketmiyor. O halde
herkes para ile yaşıyor. Yani kişi ya borçludur veya alacaklıdır. Yani para
devrededir.
Bugün Türkiye'de 5 katrilyon para halkın elinde olsun. Bunlar ya bu
parayı faize verirler veya daha karlı bir işe yatırırlar. Yıl sonunda herkes en
az faiz kadar kazanmaya çalışır. Eğer kriz ekonomisi yoksa ortalama herkes
faizin üstünde para kazanır. Yani gelecek sene % 100 faiz varsa enflasyonda
% 100 artacak, yani devlet 5 katrilyon para daha basacaktır ki, faizleri
ödeyebilsin. Bu da parayı % 100 kadar artıracağından enflasyon da % 100
artar. Böyle bir artış yetmez, çünkü o takdirde kimseye reel faiz verilmemiş
olur. O halde reel faizi verebilmek için 1 katrilyon daha basacaktır. Böylece
11 katrilyon olur. Bu da gelecek yıl enflasyonu % 110 artırır. Demek
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
enflasyon faizi, faiz de enflasyonu körükler ve enflasyon artarak devam
eder.
Buna itiraz edilerek ''Avrupa'da böyle olmuyor.'' deniyor. Bunun iki
nedeni vardır. Avrupa Ülkelerinde yıllık enflasyon ortalama % 5 civarında
olduğundan bu milli hasılattaki artışla dengede tutulabilmektedir. Eğer bir
ülke dışarıyı sömürüyorsa, faiz daha fazla olsa da denge sağlanabilir ama
Türkiye'de enflasyon % 10'lar seviyesindedir ve dışarıda bir ülkeyi
sömürmemiz de mümkün değildir. O halde ülkemizde faiz kesinlikle
enflasyonun gerçek sebebidir. Türkiye'de yaklaşık elli yıldır enflasyon vardır
ama hala Türkiye yaşamaktadır. Bunun sebebi nedir? Nasıl oluyor da
Türkiye uçuruma yuvarlanmaktan kendisini koruyabiliyor?
a) Türkiye elli yıl içinde kentleşmeye başlamıştır ve on bin yıllık
tarım döneminden sanayi dönemine geçmiştir. Bu akış büyük bir artı değer
doğurmuş ve şimdiye kadarki faizleri bunlar karşılamıştır.
c) Bu dönemde Türkiye kapalı ekonomi yaşıyordu. Dövizin resmi
kuru vardı. Türk ekonomisi dışa açılmış ve döviz serbest bırakılmıştır. Bu da
büyük bir rant doğurmuştur ve şimdiye kadarki faizleri finanse etmiştir.
d) Türkiye'de tüccar malı ve banka parası dışında halkın kendi
ürettiği para vardır. Bankadan geçmeyen bono, çek ve senetler, bakkal
defterleri, cari hesaplar halkın ürettiği paralardır. Halkın bir kısmı dini
sebeplerden dolayı enflasyonun üstündeki faizi almamaktadır ve kendisinin
ürettiği faizsiz sayılabilecek para ile de ekonomiye katkıda bulunmaktadır.
Böylece hiper enflasyon frenlenebilmektedir. Bu kaynaklar bitmek üzeredir.
Birkaç yıl sonra hiper enflasyonu durdurmak normal şartlarda imkansız hale
gelebilir.
İşte bunu bilen Batılı kapitalistler Türkiye'deki işbirlikçileri ile bir
olarak Müslümanların faizi haram gören inançlarını yok edip Türkiye'yi bir
an evvel batırmak ve ''irtica'' adı altında Türk milletine karşı savaş açarak
faizi meşrulaştırmak istiyorlar. Faizi ilericilik olarak takdim ediyorlar.
313
medhal
b) Türkiye yaklaşık olarak beşte bir emeği dışarıya göndermiş ve
orada elde edilen birikim Türkiye'ye transfer edilmiş; Türkiye'ye gelip
araziler alınmıştır. İşte bu değerler faizleri karşılamıştır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Enflasyondan kurtulmak için önce kamil bir sistemle eşelmobil
sistemi uygulanmalıdır. Her türlü ödemeler Türk Lirası ile yapılmalıdır.
Ancak tüm borçlanmalar altın değeri üzerinden olmalı. Devlet her gün resmi
altın değerini ilan etmeli, hazine Cumhuriyet altınını bu değer ile alıp
satmalı ve kar etmemelidir. Ondan sonra da devlet tüm borç ve alacaklarını
faizsiz ve altın değerinden almalı ve ödemelidir. Mahkemeler tüm borç ve
alacak davalarına altın değeri üzerinden hüküm vermelidir. Bu sistemin
yerleşmesi ve sonuçlarının alınması için bir yıl yeterlidir.
Bundan başka devre başında sipariş kredisi verilmelidir. Tüm
fiyatlandırmalar yıl başında gerçekleşeceği için ve tüm ödemeler yıl başında
yapılacağı için enflasyon yapmaz. Bir yıl sonra enflasyon kendiliğinden
sıfıra iner. Batı gerçekleri öğrenip de sömürüsüne son verilmesin diye din
düşmanlığı yapmaktadır. Çünkü İslamiyet tekele ve sömürüye karşıdır.
Bunu düşmanlıkla değil sosyal ve ekonomik mekanizmalarla
dengelemektedir. Tekeller bundan korktuğu için para kullanarak hukuk
düzeni mekanizmalarının tesisini önlemeye çalışmaktadır.
medhal
314
Oysa, tarafsız ve bağımsız hakemlerden oluşan bir yargı olsa, adalet
gereği borçlanmalarda enflasyonu dikkate alarak bir kanun veya mevzuata
gerek kalmaksızın Adil Düzen'e geçilir. Korku budur.
Bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan bir yargı olursa, bu şekilde
mağdur olan kimselerin mağduriyeti giderilir. Örneğin, özel faizsiz kredi
vererek iş yapmaları sağlanabilir ama hukuk düzeni yoksa onların durumu
sarsılır ve iç savaş çıkar.
HUKUK DÜZENİYLE ASKERİ DÜZEN ARASINDAKİ FARKLAR:
Hukuk düzeni ile askeri düzen arasında temelde dört fark vardır:
a) Askerlikte güçlü kim ise haklı odur. Hukuk düzeninde ise haklı
kim ise kuvvetli odur. Devlet haklıyı kuvvetli kılan bir müessesedir.
b) Askeri düzende emir komuta düzeni vardır. Amirin emrettiği veya
talimatı kanundur. Kişiler amire karşı sorumludurlar. Hukuk düzeninde ise
hukuku halk kendisi serbest sözleşmelerle oluşturur ve kuvvet bu sözleşmeyi
korur. Yani kuvvet mevzuatın emrindedir. Herkes mevzuata karşı
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
sorumludur. Mevzuatı da bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan yargı
belirler.
c) Askeri düzende kişiler sonuçtan sorumludurlar. Kullandığı araç ne
olursa olsun, takip ettiği sistem ne olursa olsun, birlikler sonuçtan
sorumludur. Hedefe ulaşmışlarsa onları kimse sorumlu tutamaz. Hedefe
ulaşmamışlarsa, ne kadar haklı olurlarsa olsunlar hiç kimse onları
kurtaramaz. Askerlikte hedefe ulaşmak için her yol meşrudur. Hukuk
düzeninde ise herkes davranışlardan sorumludur. Davranışları mevzuata
uygunsa, sonuç ne olursa olsun sonuçtan sorumlu değildir. Çünkü başarı
kişinin değil; mevzuatındır. Kişi için mevzuata uyup uymama sorunu vardır.
d) Askeri sistemde sorumluluk kolektiftir. Başarıya ulaşan birlik
içindeki hain olanlarla kahramanların akıbeti aynıdır. Birlikte
mükafatlandırılır veya cezalandırılırlar. Oysa, hukuk düzeninde herkes
şahsen sorumlu olup kimse başkasının yaptığından sorumlu tutulamaz. Bu
durum kardeş, anne, oğul gibi çok yakın akrabalar veya amir memur
ilişkisinde olanlar için de böyledir.
KUVVET DÜZENİ
İki yumurtayı tokuşturduğunuzda hangisi kuvvetli ise o sağlam kalır,
diğeri kırılır. İki yumurtanın birden kırıldığı pek vaki değildir. Varlıklar
arasında böyle bir çatışma vardır. Zayıf olanlar yok olur ve kuvvetliler
varlıklarını sürdürürler. Tüm canlılarda böylesine amansız bir savaş vardır
ve kuvvetli olan varlığını sürdürebilmektedir. Bu da evrime sebep
olmaktadır. Zayıflar elenmekte ve kuvvetliler hayatta kalmaktadır. Uluslar
için de durum böyledir, devamlı savaş halindedirler. Kuvvetliler zayıfları
yok eder ve kuvvetliler yarışında beşeriyet evrimleşir. Kişileri de böyle
düşünebiliriz.
Birbirleri ile kavga eden kişilerden de kuvvetli olanlar yaşar, zayıf
olanlar yok edilir. Bu kural doğru kabul edilirse, haklı-haksız diye bir şey
yoktur. Bu teoriye göre devlet ancak korku üzerine kurulabilir. İki kişi karşı
karşıya gelince kavgaya başlar ve birbirlerini yok etmeye çalışır. Öldürünce
güçlü taraf galip gelir ve diğeri yok olur. Başkası ile savaşmaya başlar. Tek
kişi kalıncaya kadar kavga eder. Düzenin kurulması için yenilen yenene
315
medhal
Şimdi bu farkları biraz daha derinden ele alalım.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
teslim olur, iki kişi olurlar. Sonra çevredekileri esir etmeye başlarlar.
Sonunda tüm halk yenildiği ve korktuğu için bir başkanın emrine girer.
Askeri düzen budur.
Bu bağlanmalar her zaman korku ile başlamaz. Aile içinde
çocukların eğitilmesi ile bir askeri disiplin kurulur. Ocak içinde halk büyüğe
saygı ve sevgiden dolayı itaat eder ve bir tim oluşur. Ondan sonra başka
ocaklarla girişilen savaşlar sonunda korkutularak büyür ve bir askeri
topluluk oluşur. Askeri topluluğun en önemli tarafı, hiyerarşik bir
teşkilatlanmaya sahip olmasıdır.
Üç kişi bir araya getirilerek bir tim kurulur. Askerliğin temeli
nöbettir. Üç kişiden biri dönüşümlü nöbet tutar. Gün yirmi dört saattir.
Herkes sekiz saat nöbet tutar. Böylece normal mesai içinde askeri disipline
uygun hayat sürer. Üç tim birleşir ve başına da bir onbaşı konur, manga olur.
Mangada bir tim ikmal yapar, iki tim ise sağ ve solda nöbet tutar. Böylece
bir manga devamlı olarak çift kişilik nöbeti bekler. İkmal birliği de
nöbetleşerek görev yapar.
medhal
316
Üç manga birleştirilerek bir takım oluşturulur. Üç takım
birleştirilerek bir bölük oluşturulur. Bunlar otuzar kişiden 90 kişi eder. Bir
de karargah mangası oluşturulur. Karargah mangasının başı bölük
komutanıdır. Takımlardan biri ikmal takımı olur, ikisi ise cephede sağ ve sol
kolları oluştururlar. Bunlar da nöbetleşe görev yaparlar. Bu bir bölüktür ve
yüz kişidir.
Üç bölük birleştirilerek bir tabur oluşturulur. Üç yüz kişinin başına
bir komutan atanır. Buna tabur komutanı denir. Üç tabur birleştirilerek bir
tümen yapılır. Bir tümenin sayısı dokuz yüz kişidir. Bir de karargah bölüğü
oluşturularak alay meydana gelir. Bunların başına alay komutanı geçirilir.
Üç alay birleştirilerek bir tugay kurulur. Bir tugay dokuz bin kişi
eder ve bir karargah alayı ile tümen oluşturulur, on bin kişi eder.
Üç tümen bir karargah oluşturur ve bir de karargah tümeni ile ordu
oluşur. Tümen on bin kişiden oluşur. Üç ordu birleştirilerek kuvvet
komutanlığı oluşturulur ve bir genel kurmay karargah ordusu ile Genel
Kurmay Başkanlığı oluşur. Bu üçe parçalanmış onlu sisteme göre ordu
düzenlemek Türklerin ve Müslümanların örgütlenme biçimidir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Böyle oluşmuş bir örgütlenmede komutanın üç yardımcısı vardır ve
kendisi on birliğe komuta eder. Böylece tüm ülke en aşağıya kadar
örgütlenir. Karargahlarda değişik planlar üretilir ve komutana arz edilir.
Bugün gizlilik temin etmek mümkün değildir. Ancak değişik varyantlara
göre projelerden birini komutan uygulama anında seçer ve bu seçişle zafer
elde edilir.
Mangada onbaşı tim başları ile mangaya hakimdir. Erler
birleşmeyeceği ve tek olduklarından onbaşıya karşı gelemezler. Böylece
isyan olmaz. İsteyerek veya istemeyerek herkes komutana itaat eder. Bu
teşkilatlanma modeli genelkurmay başkanlığı seviyesine kadar gider.
Görülüyor ki, ordu son derece sıkı bir disiplin içinde örgütlenmiş bir
topluluktur. Burada hürriyet ve serbestlik diye bir şey yoktur. Devletin
varlığı ve bekası için buna ihtiyaç vardır.
Ancak bir devlet böyle organize olursa o topluluk çöker. Öncelikle
ordu komutan korkusuna değil; düşman korkusuna dayanmalıdır. Bunu
sağlamak için de komutanları seçme hakkı astlara verilmelidir. Örneğin, bir
kimsenin Ordu Komutanı olabilmesi için önce başkan veya genelkurmay
başkanlığından ruhsat almalıdır. Sonra kendisine üç korgenerali ve on
tümgenerali bulmalıdır. Bu böyle devam edip ordu oluşmalıdır. Komutanları
kendileri seçtikleri için düşman korkusuna ve komutan sevgisine dayanan
bir ordu oluşur. Bunun dışında kolektif sorumluluk ve kolektif mükafat
kriteri birliktekileri de birbirine bağlar.
Astlar üstleri değiştirebilmelidir. Ast-üst ilişkisi daima sevgi ve
saygı içinde olmalıdır. Herkes komutanını kendi bölgesi dışında bir ordudan
seçmelidir. Böylece askerlik hem tüm ülkenin halklarını bir araya getirerek
ortak eğitime tabi tutar hem de onları tanıştırıp kaynaştırır. Bunun başka bir
317
medhal
Bu kuvvete dayalı sistemde herkes korktuğu için itaat eder. Bunda
tereddüt yoktur. Bu korkunun komutandan geldiği söylenebilir. Yani
komutanın korkusuna göre itaat sağlanır. Bu tür orduların başarı şansı azdır.
Oysa itaatin asıl sebebi düşman korkusudur. Biz komutanımıza itaat
etmezsek düşman bizi perişan eder, bizi yok eder. Birbirimize dayanırsak
düşmanı yener, varlığımızı sürdürürüz. İşte savaşlar bu sebeple olmaktadır.
Biz öldürmezsek düşman bizi öldürecek. Savaşların olması için diller de
ayrıdır. Yani aralarında anlaşma imkanı yoktur. Dolayısıyla birbirlerini
öldüreceklerdir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yararı da, ülkenin bölgelere ayrılıp parçalanmasının önlenmesidir. Böylece o
bölgenin savunmasını başka bölgelerdeki askerler yapar.
Orduda ceza üst tarafından verilir ve ast öldürülebilir. Üst bunlardan
sorumlu değildir. Ancak ister komutan ister başkası tarafından öldürülen
kişinin ailesine ağır tazminat ödenir ve bu tazminat ordu bütçesinden tenzil
edilerek yapılır.
HAK DÜZENİ
İki insan yan yana geldiği zaman iki yoldan birini tercih eder. Ya
kılıçlarını çeker birbirlerine saldırırlar ya da barış içinde birlikte yaşamaya
karar verirler. Saldırırlarsa, biri yenilip diğerine teslim olur ve böylece
birleşerek düzeni kurarlar. Buna kuvvet düzeni demiştik. Şimdi de hak
düzenini ele alalım.
medhal
318
Barış içinde yaşamaya karar veren kişiler aralarında bazı anlaşmalar
yaparlar. Önce herkesin ayrı ayrı varlığı olacak ve herkes kendi işinde kendi
hayatında istediği gibi yaşayacaktır. Biri diğerinin işine ve yaşayışına
karışmayacaktır. Birbirinden tamamen bağımsız olacaktır. Ancak birbirleri
ile devamlı ilişkilerde bulunacak, herkes kendi görüş ve düşüncesini
karşısındakine anlatacaktır. Birbirini dinleyecek ama birbirini asla
zorlamayacaklardır. Böylece zamanlarının çoğunu ayrı ayrı geçirebilecekler
ama zamanlarının bir kısmını da ortak toplantılara ayıracaklardır. Böylece
hem birbirlerini tanıyacak, birbirlerini zorlamadan etki yapacak, hem de
ortak işleri bu zamanlarda görüşebileceklerdir. Herkesin kendi iş yeri olacak,
kendi ürettiği kendisinin olacaktır. Ancak bir de ortak masrafların yapılması
için ortak sandıkları olacak ve sandıktan ortak harcamalar yapacaklardır.
Aralarında bir ihtilaf çıkarsa taraflar birer hakem seçerler, onlar da
başhakemi seçerler ve hakemlerin kararlarına uyarlar. Herkes kendi işinde
ve yaşayışında olur, kimse kimseye karışamaz, demiştik. Ancak ortak işlerde
ise son söz birisinin olmalıdır. Zira böyle bir anlaşma olmazsa ortak işler
yapılamaz.
Hak sisteminde hizmet kime verilmiş ise yetki de onundur. İşte
kuvvet sistemi ile hak sistemi arasında ayrılık burada başlar. Kuvvet
sisteminde hayatın tüm safhalarında ve malların tamamında zorla gelen
başkan hakimdir, söz yani son karar onundur. Oysa hak sisteminde malların
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ve vakitlerin çoğu kişinin kendisine aittir, istediği gibi kullanır. Hak
sisteminde ancak beşte bir kadar bir vakit topluluk içinde geçirilir ve
malların da beşte biri ortaklığa konur. Başkan sadece bu vakit ve zamanlara
başkanlık eder, diğer vakit ve zamanlara karışamaz.
Kuvvet sisteminde tüm yetki komutandadır. Oysa hak sisteminde
başkan istişare ederek ve ortakların fikirlerini alarak karar verir. Başkanın
verdiği haksız kararlar için her zaman hakemlere gidilebilir. Kuvvet
sisteminde ancak barış zamanında ayrılma mümkündür, savaş hallerinde ise
ayrılmak mümkün değildir.
Hak sisteminde on aile birleşerek bir ocak kurarlar. Kuvvet
sisteminde mangayı yalnız erkekler oluşturduğu halde, hak sisteminde ailece
ocağa katılınır ve ocağın nüfusu otuz ile yüz arasında olur. Ocak başkanları
ancak evlerin dışında ortak sahalarda söz sahibi olurlar, evin içine
giremezler ve orada herhangi bir yetkiye sahip değildirler.
Kuvvet sisteminde merkezden atanmış hakimler, kuvvetin talimatı
ile halkı kuvvetin istediği biçimde yaşatmaları ve çalıştırmaları için vardır.
Oysa hak sisteminde kuvvet hakemlerin kararlarını uygulamak için vardır.
Yani kuvvet sisteminde kuvvet hakimlere emreder; hak sisteminde ise
kuvvet hakemlere itaat eder ve onların emirlerini yerine getirir.
Bucaklardaki dayanışma ortaklıkları, hukuk düzenini kurmak yani
kendilerinin tabi olacağı mevzuatı oluşturmak ve gerekli zararları birlikte
tazmin etmek için oluşur. Rıza ile infazlarda bulunurlar. Fakat bu dayanışma
yeterli değildir. Hakemlerin verdiği kararlara uymayanları hukuk çizgisine
getirebilmek için bir güce ihtiyaç vardır. Bunun gerçekleşmesi ve ihtiyacın
karşılanması için yüz bucak birleşerek birer temsilcileri ile bir merkez bucak
oluştururlar. Bunların görevi, hakemlerin aldığı kararlara karşı gelenleri
askeri metotla tenkil etmektir ve iç güvenliği sağlamaktır. İl içinde erkekler
nöbetlere katılarak bu gücü oluştururlar.
319
medhal
Yüz ocak birleşerek bir merkez ocak kurarlar. Merkez ocak bu yüz
ocaktan oluşan bucak halkının temsilcilerinden oluşur. Tüm bucak halkı
ilmi, dini, siyasi ve mesleki dayanışma ortaklığını oluştururlar ve dayanışma
içine girerler. ''Birimize bir haksızlık olursa hepimiz birlikte karşı çıkalım.''
derler. Böylece hakkı kuvvetli hale getirirler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Hak düzeninde illerdeki jandarma teşkilatı, hak düzeninden
uzaklaşanları hak çizgisine getirmek için kurulur. Bu çizgiyi hakemler
belirler. Hak düzeni için bu da yeterli değildir. Yabancıların saldırılarına
karşı ülkeyi korumak gerekir. Bu da ordularla olur. Askerlik hizmeti ile olur.
Demek ki, ordunun görevi ülkeyi dış saldırılara karşı korumaktır. İşte hak
düzeninin varlığına hizmet etmek içindir. Eğer ordu bağımsız ve tarafsız
hakemlerden oluşan yargıya itaat ederse hak düzeni içinde olur. Yok bu
yargıyı emri altına alırsa o da kuvvet düzeni olur. Elbette ordunun bu itaati
yapabilmesi için bağımsız ve tarafsız bir yargı olması gerekir. Bağımlı ve
çok başlı olursa, tarafsız olamazsa, o zaman da ordu kuvvetli olduğuna göre
ona itaat etmez ve onu emrine alır. Türkiye'deki darbelerin gerçeği işte
budur.
medhal
320
Görülüyor ki, hak sisteminde topluluklar kendi istekleri ile
oluşuyorlar, kendi istekleri ile birleşerek nöbetler tutuyorlar. Hak sisteminde
kişileri savaşa ve nöbete zorlamamak için isteyenler nöbetli olma yerine
bedelli de olabilirler. Ancak bunların siyasi hakları yoktur. Türkiye'de
herkes zorla askere alınmaktadır. Bu uygulama Türkiye'de hak sistemi
yerine kuvvet sistemi olduğunu gösterir. Merkezi yönetim uygulanmaktadır.
Türkiye'de hakemler değil; merkezden atanmış olan hakimler yargılama
yapmaktadırlar. Bu durum hak sistemini değil de kuvvet sistemini gösterir.
Oysa orduda kuvvet sistemi; sivil yönetimde hak sisteminin olması gerekir.
Bunlar kesin çizgilerle ayrılıp dengede olmalıdır.
Bugünkü başka bir çelişki de kuvvetler dengesinin kurulamamış
olmasıdır. İfadelerde kuvvetler ayrılığı varsa da, bu sadece ifadededir.
Gerçekte ise son söz hükümette bitmektedir. Ancak hükümeti denetleyen
Meclis'in varlığına rağmen, aslında denetleme sözdedir ve iktidar
çoğunluğunun güdümündedir. Kimin kime hakim olduğu belli değildir.
Çünkü Meclis hükümetin hazırladığı önerileri kanunlaştırmakta ve Türk
mevzuatı yaz boz tahtasına dönmektedir. ''Bağımsız yargı var.'' deniyorsa da
fiilen hükümet hakimdir. Başkan mı yoksa hükümet mi hakimdir, o da belli
değildir.
Hukuk düzeninde kuvvetler dengesi kesin çizgilerle ayrılmalıdır.
Önce asker-sivil yönetimi ayırmalı ve ondan sonra da ilmi, iktisadi, dini ve
siyasi kurumlar dengede tutulmalıdır. Yasama yetkisi ilmi; denetleme yetkisi
dini; yürütme yetkisi mesleki; yönetme yetkisi siyasi dayanışma
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ortaklıklarından oluşmalıdır ve siyasi dayanışma ortaklıkları da orduları
oluşturmalıdır.
Bugünkü meclis ilmi meclis olmalıdır. Yani seçilenler alim
olmalıdırlar. Siyasi partiler yerine ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma
ortaklıkları başkanlarından oluşan şûralar olmalıdır. Devlet Başkanı asker
olmalı ve sivil-asker arasındaki dengeyi o sağlamalıdır.
Hukuk düzeninde bazen görevlendirme yapılır. Fakat görevlendiren
talimat veremez, görevli kendi içtihadı ile görevini yapar. Sorumlu emreden
değil, yapandır. Oysa askerlikteki durum bunun tersinedir. Sorumluluk emir
verene aittir; emir olunan sorumlu değildir. O komutanın emrini yerine
getirmemekten sorumludur.
EMİR SİSTEMİ
Askerliğin esası üste itaattir. Bir kütüğü halat ile çekerken halata hep
birden asılmak gerekir. Ayrı ayrı güçler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar
kütüğü kımıldatmaları mümkün değildir. Birlikte hareket edilirse kütük
istenilen yere götürülebilir. Savaş da böyledir. İki birlik karşı karşıya
321
medhal
EMİR-KOMUTA
Hukuk düzeninde sözleşmeler esastır. Halk ikili olarak aralarında
sözleşmeler yaptığı gibi; toplu sözleşmeler yapılarak ocaklar ve bucaklar
kurulur. Temsilciler merkez bucakları sözleşmelerle kurarlar. Böylece
değişik ocak ve bucaklarda değişik hukuklar uygulanır. Ayrıca sözleşmelerle
dayanışma ortaklıkları oluşturulur. İlmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma
ortaklıkları kurulur. Kıta merkezlerinde bulunanlar hizmet talimatları
yaparlar, bölgelerde bu talimatlara projeler hazırlarlar ve ilçelerde kamu
hizmetlileri hizmet verirler. Halk her konuda on civarında olan bu
hizmetlilerden istediği kimseleri seçer. Böylece hukuk düzeninde
sözleşmelerden oluşan mevzuat oluşur. Halk kişilere değil, mevzuata uyar.
Mevzuatın dışına çıkıldığından dolayı mağdur olanlar önce başkana
başvurup sorunu çözmesini isterler. Başkanların kararından mağdur olanlar
hakemlere giderler. Hakemler sözleşmelerden oluşan mevzuata uyulup
uyulmadığını tespit ederler ve buna göre hüküm verirler.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
geldiğinden hangi taraf tüm kuvvetleri bir araya getirir ve birden karşı tarafa
saldırırsa o galip gelir. Parça parça hareket eden karşı tarafa yenilir.
Bir çölde bulunanlar eğer birlikte hareket ederlerse yanlış istikamete
de doğru istikamete de gitseler birlikte gittikleri için birbirlerini korurlar.
Dağılıp ayrılırlarsa hiçbiri hedefe ulaşamaz.
Savaş ölüm-kalım durumudur. Ya yenip varlığını sürdürecek, ya da
yenilecek ve ölecek, kalanlar esir olacaktır. Bu nedenle savaşta hak ve
hukuk düşünülmez. Güç nasıl elde edilecekse o şekilde elde edilir. Bunun
için ordu bir başkomutanın emrindedir. Yanlış-doğru düşünülmeden ast üste
itaat eder.
İnsanlar bilinçli olarak her zaman itaat etmezler. Özel eğitimle
kazanılan reflekslerle itaat ederler. Askeri talimat bu reflekslerin
kazanılması için yapılır. Ordunun tüm örgütlenmesi bu ilkelere göre yapılır.
Sık sık değişen manasız emirlerle asker her türlü emre uymaya alıştırılır.
Mantıksız da olsa üste itaate alışmış bir ordu, bunu yapamayan orduyu her
zaman yener.
medhal
322
Orduda talimatlar ve düzen vardır; ancak, bunlar komutanın
yetkilerini sınırlayan bir talimat değildir. Sadece komutan olmadığı zaman
nasıl komuta edileceğini belirleyen kurallardır. Komutanın emri olunca bu
talimatların hiçbir kıymeti yoktur. Trafikte nasıl ışık sinyalleri varsa ama
polis olunca ışıklara değil de polise itaat edilirse, askerlikte de talimatlara
değil de emirlere uyulur.
Bununla beraber üstler astların işlerine karışmazlar, astlar gerekli
gördüklerinde yerinde gerekli kararları alır ve hedefe ulaşırlar. Bütün sorun
komutanı memnun etme noktasında düğümlenmektedir. Komutanın emrinde
beş-on kişiden fazlası olmayacağı için astlarla üstler çok sıkı psikolojik
bağlarla birbirlerine bağlıdırlar. Birbirlerini yakından tanırlar ve ne
istediklerini bilirler. Son kararları daima üstler verir. Ast zaten üstün ne
karar vereceğini bilir. Böylece birlik sağlanabilmektedir.
Askerlikte muhakemeden çok seziler ve refleksler önemlidir. Aniden
verilen kararlar ile karşı tarafa darbe yapıldığında karşı taraf çöker. Bu tür
seziler devamlı eğitimle kazanılır. Orduda bu eğitimi gerçekleştiren bir
disiplin zinciri mevcuttur. Tarihte insanlar bu disiplin sistemi ile on binlerce
yıl yaşadılar ve bu sayede kendilerini canavarlardan korudular, avlarını
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
avladılar, denizaşırı ülkelere ulaştılar. Ancak bu sistem insanın insan olma
özelliğini kısıtlamaktadır. İnsan daima kendi iradesi ile hareket etmek ister.
Çağımızda her ülke büyük ordular beslemektedir. Bu sistem varlığını
sürdürmektedir. Gelecekte de ordu içinde bu sistem devam edecektir.
MEVZUAT SİSTEMİ
İnsanlar emir komuta sisteminden mevzuat sistemine geçmek
isterler; asıl gelişme ve evrim bu şekilde gerçekleşmelidir. Mevzuat
sisteminde artık amir veya memur yoktur. Sözleşmeler yapılır, kurallar
konur, herkes kurallara uyarak hareket eder. Mevzuat sisteminde kişiler
yazılı kuralların emrindedir. Kurallar ne derse, herkes ona uymak
zorundadır. Sözleşme yapıp yapmamakta herkes serbesttir, hatta sözleşmeyi
sona erdirmekte de serbesttir. Ancak sözleşme sürdükçe ona uyulmalıdır.
Kamu hizmetlerinde sorumluluk ehliyetin tenzili ve mali tazminat
şeklinde olup bedeni ceza hükümleri uygulanmaz. Mali tazminat da
dayanışma ortaklığınca ödenir. Hukuk düzeninde görevli ile halk arasında
yargı açısından bir ayrıcalık yoktur. Taraflar hakemleri seçerler ve hüküm
hakemlerce verilir. Bu bağımsız ve tarafsız yargıdır. Ancak görevliye
uygulanacak ceza ''ehliyet tenzili''dir. Ceza tazminata dönüşür ve ceza
dayanışmaya ödetilir. Herkes hesabı hakemlere verir. Amirlerce
323
medhal
Bu sistemde halk tamamen eşit ve hürdür. Kimse kimsenin astı
değildir. Herkes mevzuatın emrindedir. Devlet başkanı, çoban, işçi, memur,
kapıcı, profesör, ümmi... Bunlar değişik yerlerde ve görevlerdedir. Yetkileri
farklıdır. Ancak herkes kendi yetkisini kullanır. Bu yetkileri kullanırken,
sorumluluk taşırlar. Örneğin, Devlet Başkanı orgeneral olmayan birini ordu
komutanı yapamaz. Yaparsa, bu tasarrufundan dolayı Devlet Başkanı
sorumlu tutulabilir. Atanan komutanın komutanlığı hakemler kararı ile iptal
edilir. Korgeneraller bu atamayı kabul etmeyip dinlemezlerse,
suçlanamazlar. Hatta bile bile dinlerlerse, bu durumdan ehliyetsiz ordu
komutanı değil, ehliyetli kolordu komutanı sorumlu olur. Ancak bir
orgenerali bir ordunun başına atadıktan sonra ona karışamaz ve ona talimat
veremez. Ordu komutanı bölge yöneticisi olması hasebiyle bir sivil
yöneticidir. Hukuk düzenine göre sorumluluğu vardır. İşte bundan sonra
yapılan yanlışlıklar atanmış olana ait olup atayanın sorumluluğu dışına
çıkar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
uygulanacak disiplin cezaları yoktur. Görevden alınma vardır. Bu maddi
zarara sebebiyet veremez.
Bir işyerinde hiyerarşi vardır. Görevleri üst yetkililer verir. Kişi
kendi anlayışına göre iş yapar ve sorumlu da kendisidir. Ancak üst sorumlu
görevden uzaklaştırabilir. Bu görevden uzaklaştırma işlemi sırasında ve iş
yaptığında elde edeceği haklardan mahrum edilemez. Yani o günün veya o
haftanın veya o ayın ücretini hak eder. Sonra mağdurlar gereksiz olarak işten
alan üstü hakemlere giderek, tazminata mahkum ettirebilirler. Bunu da
dayanışma ortaklığı tazmin eder.
Hukuk düzeninde kişiler kişilere değil, mevzuata tabidirler. Üst
yetkililerin talimatı yetkileri içinde ise mevzuat gibi olup, üstün asta talimat
verme emretme yetkisi yoktur. Yapılan işlerde tüm sorumluluk yapana aittir.
İşi yapan var iken, işin yapılmasına sebep olan kimseler sorumlu
tutulmazlar.
medhal
324
KOLLEKTİF SORUMLULUK
Askeri düzende birliğe bir görev verildiğine başlarında komutan
vardır ve tüm yetkiler onda toplanmıştır. Görev başında iken görevden
ayrılmak mümkün değildir. Komutan ayrılanı öldürebilir. Birliğe katılmadan
önce ayrılmak veya görevden istifa etmek mümkündür. Ancak barış
zamanında bir görevin başında iken istifa edilemez. Savaş hallerinde de
savaşa katılan herkes sonuna kadar savaşmak zorundadır. Ayrılmaya
kalkışan öldürülür. Savaş böyle kazanılmaktadır. Savaşa katılan herkes ya
öldürecek ya da ölecektir. Savaştan kaçmak demek, intihar etmek demektir.
Askeri sistemde fiilden doğan sonuçlar komutanla beraber tüm
birliğe aittir. Ordunun içinde çok sevilen, herkese saygılı, kurallara uyan,
amirlere itaat eden kimse ile; asi, tembel, hatta hain olan kimse aynı akıbetle
karşı karşıyadır. Başarı elde edilmişse herkes tarafından elde edilir.
Başarısızlıkta ise herkes aynı derecede suçludur. Görev sırasında komutanlar
değişik hareketleri
yaparlarken değişik muamele
yapabilirler;
cezalandırabilirler, mükafatlandırabilirler. Çünkü her şeyden komutan
sorumludur. Herkes de komutana karşı sorumludur.
Bu nedenle bir birlik içinde bir suç işlense birlik onu tazmin eder.
Sonra komutan istediği cezayı ona verir. Bu noktanın iyi anlaşılması gerekir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bir albay Başbakan'a hakaret etmişse Başbakan albaya dava açamaz. Çünkü
o hakareti albay değil, ordu yapmıştır. Orduda sorumluluk kolektiftir.
Başbakan tazminat davasını ordu komutanına karşı açar. Çünkü askeri
yönetimde ordu komutanlıktan itibaren başlar. Gerçi bugün kuvvet
komutanları ve genelkurmay başkanları vardır. Ancak bunlar başkanın
yardımcıları şeklinde olup askeri sistem içinde değildirler. Orduya ayrılmış
olan bütçeden kesilerek bu tazminat başbakanlığa ödenir. Ordular bağımsız
askeri birliklerdir. Kuvvetler ise bağımsız olmayıp başkanın yardımcılarıdır.
Genelkurmay Başkanı Devlet Başkanı'nın askeri danışmanıdır.
Savaş bittiği zaman eğer bir birlik tazminat ödemek zorunda kalırsa,
savaşa katılan herkes bölüşerek tazminatı öderler. Çünkü sorumluluk
kolektiftir. Elde edilen ganimet veya savaş tazminatı savaşa katılanlara eşit
olarak bölüştürülür. Çünkü savaşta sorumluluk kolektiftir. Burada şu itiraz
yapılabilir. Komutan madem son yetkilidir, neden istediği gibi bölüşemiyor?
Devleti ''hukuk devleti'' veya ''askeri devlet'' yapan bu ayırımdır. Hukuk
devletinde de askeri devlette de hem hukuk hem askeri düzen vardır. Başka
türlü devlet olmaz. Ancak hukuk devletinde askeri düzenle sivil düzen
arasındaki ilişki hukukla düzenlenir. Askeri düzende ise askeri kararlarla
düzenlenir.
KİŞİSEL SORUMLULUK
Hukuk düzeninde herkes şahsen sorumludur. Kimse kimsenin
yükünü yüklenmez. Ne karı kocadan, ne koca karıdan, ne anne-baba
çocuktan, ne çocuklar anne-babasının yaptıklarından sorumlu değildir. Amir
memurun yaptığından, memur amirin yaptığından sorumlu değildir. Aynı
325
medhal
Birliğin herhangi bir ferdi suç işlediği zaman tüm birlik sorumlu
olur. Komutan suç işleyeni tedip edip cezalandırabilir. Bu kolektif
sorumluluğu ortadan kaldıramaz. Ceza başkadır, tedip başkadır. Ceza
geçmişte yapılan bir işin karşılığında mevzuatta gösterilen karşılığı
vermektir. Faili eziyete sokmaktır. Bununla fiili yapan kişi ıslah edilmiş
olmaz. Bu cezalandırma o fiili yapacak olan başkalarını korkutmak ve sosyal
caydırıcılık ortaya çıkarmak içindir. Oysa askeri düzende faile verilen ceza,
onun bir daha ona benzer fiili yapmamasını sağlamak içindir. Fiilin cezası
tüm birliğe çektirilir. Örneğin, bölükte biri bir suç işlemişse tüm bölüğün o
haftaki izni iptal edilir. Bu askeri düzenin gereğidir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
partide olanlar, aynı dernekte olanlar, aynı yerde olanlar birbirinin
yaptığından sorumlu değildirler. Bu kişisel sorumluluk bazı kurallarla istisna
yapılmıştır. Daha doğrusu bu genel hüküm başka sebeplerle tearuz haline
geldiği için değişmektedir.
a) Komşular ortak giderlere katılmak zorundadırlar. Ortak yol
yapılacaksa başkasının da yürüyeceği yolu yapmak zorunda kalmaktadır. Bu
arada eğer bir yerde ortak güvenlik sağlanmışsa, o yerlerde işlenen
cinayetlerin failleri bulunamazsa, orada yaşayanlar öldürülenin diyetini veya
çalınan malın değerini orada oturan ve güvenliği sağlamakla yükümlü olan
kişiler bölüşerek öderler. Bu ödeme yeryüzünün bütün insanlara ait olması,
bir yeri işgal edip ondan yararlananların kira karşılığı oranın güvenliğini
sağlamakla yükümlü olmasından ileri gelmektedir. Yoksa başkalarının
cinayetlerinden ve bunların sorumlu olmasından ileri gelmemektedir. Kendi
görevlerini yapamamış olmasından dolayı bu yükümlülüğü taşımaktadırlar.
medhal
326
b) Bir kimsenin doğmasına sebep olan anne-babası, ona bakıp
büyütmekle ve besleyip korumakla yükümlüdürler. Bu yükümlülük
kendilerine yapılan benzer hizmetler karşılığıdır. Yani çocuklar borçlanarak
büyürler, sonra onlar bu borcu çocuklarına öderler. Diğer tarafta erginler
kendilerini büyüten anne-babalarına bakarak alacaklı olurlar. Yaşlanınca da
alacaklarını çocuklarından alırlar. Doğuştan sakat olanlar çocuk sayılırlar.
Sonradan hasta olanlar da yaşlı sayılırlar. Bunlar da karşılıklı borç-alacak
ilişkisidir. Bu borç ve alacak yaratılıştan doğan borç ve alacaktır. Bu kuralın
uygulanmasında çocukların veya akıl hastalarının işledikleri fiillerden annebabaları veya velileri sorumlu olurlar. Bu başkasının yaptıklarından sorumlu
olma değil, sadece kendilerine düşen görevleri yapamamış olmalarından
doğan sorumluluktur.
c) Komşuluk veya yakınlık sebebiyle doğan görevlerin yerine
getirilmemiş olmasından doğan sorumluluğun yanında bir de sözleşmelerden
doğan sorumluluklar vardır. Bu da dayanışma ortaklığıdır. Dayanışma
ortaklığı ortak sorumluluğu yüklenen bir sorumluluktur. İçimizden birimize
bir saldırı olursa hepimiz birlikte karşı koymalıyız. Böylece savunma
mekanizmasını geliştirmeliyiz. Bu savunma ortaklığına bedenen katılmakla
yükümlüyüz. Bedenen katılmak istemeyenler malen katılırlar. Bu
yükümlülük ortak sözleşmeden doğar. Bu savunma esnasında mağdur
olanların mağduriyetini ortaklaşa giderirler. Savaşta ölenlerin çocuklarını
yaşayanlar bakmakla mükelleftirler. Bunun gibi herhangi bir saldırıya
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
uğrayan kimsenin haklarını karşılama meselesi de yine dayanışma içinde
halledilir.
d) Nihayet dayanışma ortaklığı içinde yer alan ortaklardan biri, bir
suç işlerse, onu korumak amacı ile onun diyetini ödeyip kurtarmak,
verdikleri zararları birlikte gidermek de yine dayanışma sebebiyle doğan
yükümlülüktür. İlmi, mesleki, siyasi ve ahlaki dayanışma ortaklıkları bu
sebeple kolektif sorumlulukla yükümlüdür. Bilgisizlikten doğan zararları
ilmi; becerisizlikten doğan zararları mesleki; ihmalden doğan zararları
ahlaki ve kasten verilen zararları siyasi dayanışma ortaklıkları bölüşerek
öderler. Bu kolektif sorumluluk sözleşmeden doğan sorumluluk olup şahsi
sorumluluk ilkesini ortadan kaldırmaz. Çünkü ortak her zaman dayanışma
ortaklığını değiştirebilmektedir. Bunun gibi ocağını, bucağını, ilini ve
ülkesini de değiştirebilmektedir.
Hiç kimseye başkasının suçundan dolayı bedeni ceza uygulanamaz.
Bedeni ceza ancak, hukukta belirtilen suç ve cezalarla ve hakemlerin
kararları sonunda uygulanabilir. Bazı istisnalar vardır.
b) Karı-kocanın birbirlerine yaptıkları eziyetlerden dolayı davacı
olabilmeleri için birbirinden ayrılmak zorundadırlar. Boşanma tazminatı için
de durum budur.
c) Öğretmenlerin öğrencilere yaptıkları eziyetten dolayı da davacı
olunamaz. Ancak öğretmen değiştirildikten sonra davacı olunabilir. Bu usul
ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları başkanlarının hepsine
uygulanır.
d) Hastaları tedavi eden doktorlar gibi kamu hizmeti verenlerin,
verdikleri eziyetler ancak tedavi bittikten sonra ve hizmet akdini bozmak
şartı ile dava edilebilir.
Kişisel sorumluluk bu yollarla kayıt altına alınabilmektedir.
327
medhal
a) Anne-babanın çocuğa kalıcı sakatlık vermemek şartı ile yaptıkları
tedip eziyeti ceza sayılmaz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
SONUÇTAN SORUMLULUK
Askeri düzende hedefe varmak için her türlü araç meşrudur. Birlik
görevi yerine getirmek için ne yaparsa yapsın sorumlu olmaz. Hedefe
ulaşırken her türlü meşru ve gayri meşru araçlara başvurabilir. Karşı
taraftaki suçsuz olan insanları gerektiğinde öldürebilir. Bir yeri bombalarken
orada hukuken suçsuz kimseler düşünülmez. Hatta oralarda esir düşmüş
kendi adamları da olabilir. Bu esirler arasında en yüksek seviyedeki bir
komutan da bulunabilir. Bunlar ölmesin diye hedefe varmaktan vazgeçemez.
Bombalar ve hedefe ulaşır.
Başka bir örnek verelim: Diyelim ki bir tümende bir manga var.
İçlerinden biri sabotajcı bir casus olabilir. Yapabileceği bir sabotajla
tümenin imha edilmesine sebep olabilir. Fakat kimin sabotajcı olduğu
bilinmiyor. Komutan tümeni kurtarmak için bu manganın hepsini imha
edebilir. Bu sayede tümen kurtulmuş olur. On kişi de şehit muamelesi görür.
Hedefe ulaşmak için her çareye başvurabilir. Savaşta sözde durma diye bir
şey yoktur. Düşmanı her zaman yanıltıp kandırmak meşrudur. Adeta savaş
bunları daha çok başarabilmedir. Yalan söylemek ve kandırmak savaşın ana
araçlarındandır.
medhal
328
Suçlu olsun olmasın, savaşta işkence ve eziyet de meşrudur.
Düşmana dost görünmek için silah satılabilir ve yardımda bulunabilir.
Çeşitli hakaret hareketleri yapılabilir. Hasılı, askerlikte davranışlardan kimse
sorumlu değildir; hedefe ulaşmak asıldır. Cezalar kişilere istenen şeyi
yaptırmak için verilir, yoksa caydırıcılık için verilmez. Yani başkalarının
cayması ve bir daha böyle bir fiilin işlenmemesi için değildir. Sadece o anda
gerektiğinde birliğe korku salmak için yapılabilir.
Stalin önce muhaliflerini öldürtür sonra cenazelerini omuzunda taşır,
teşyi edermiş. Bu öldürülenin mutlaka düşman olduğu anlamına gelmez.
Rejim tehlikeye girince bazen en çok sevilen biri feda edilmek zorunda
kalınabilir. Padişahlar da birçok kez sevdikleri vezirleri ve sadrazamları
ölümle cezalandırmak zorunda kalmışlardır. Kardeşlerini ve çocuklarını
öldürmeyi meşru saymışlardır. Bütün bunlar merkezi yönetimin tabii
sonuçlarıdır.
Bir birlik zafer kazanmışsa haklıdır. Sonuç zaferin mükafatıdır. Bir
birlik savaşı kaybederse, davranışları ne olursa olsun suçludur. Bu nedenle
mağlup olan komutanları padişahlar idam ettirmişlerdir. Bu onların suçlu
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
olmalarından dolayı değil; mağlup olduklarındandır. Bu nedenle savaşı
kazanan birlikler mutlaka ödüllendirilmelidir. Ganimetin meşruluğu
bundandır.
Orduları savaşa sokup sonra masada oturanların barış yapıp ordunun
zaferini mağlubiyete çevirme usulü Avrupalıların yaptıkları bir hiledir. Masa
başında oturup insanları savaştıran sermaye sahipleri savaşın sonucunu da
basitleştirmektedir. Yenen ve yenilen aynı sonuca gelmiştir. İngiltere
yenmiş, Almanya yenilmiştir. Bugün Almanlar İngilizlerden daha
ileridedirler. Neden? Çünkü savaşın sonuçlarını savaşı kazanan komutanlar
tayin etmiyor. Türk Ordusu Kuzey Irak'a giriyor ve çıkıyor. Çünkü sonuçları
komutanlar değil, masada oturanlar belirliyor.
Savaşta savaşın, barışta da barışın kuralları uygulanmalıdır. Bu
kurallar birbirine karıştırılırsa zamanla insanlık helaka doğru gider. Bugün
insanlık ölüme gitmektedir. Çevre kirliliği, biyolojik kirlenme, silahlanma
ve anarşi gittikçe güçlenmektedir. Bu güçlenme ve artma bu şekilde ve bu
hızla devam ederse, iki yüz yıla varmaz insanlık yok olur.
İnsanlık tarım döneminden sanayi dönemine geçmiştir. Yeni hukuk
düzeni gelmezse bu tehlikeler sebebiyle insanlık helak olacaktır. Artık bu tür
helakları peygamberler haber vermiyor, ilim hesaplayarak bildiriyor.
DAVRANIŞLARDAN SORUMLULUK
Savaşta her yol meşru olmakla beraber savaşın kendisi ancak barış
için meşrudur. Hukuk düzeninin korunması için savaş yapılır. Yoksa savaş
kendi başına meşru sayılırsa o takdirde insanlık helak olur. Hukuk
düzeninde kişiler sonuçlardan değil, davranışlardan sorumludurlar. Hukuk
düzeninde her şey mevzuatla kurallara bağlanmıştır. Hatta kuralların
olmadığı yerde kişi kendisi kural koyarak o kurala göre hareket eder. Yani
329
medhal
Savaşın sonuçları caydırıcı olmalıdır. Irak'a giren ordu orasını
yağmalamalı, halkı esir almalı ve o toprakları terk etmemelidir. O zaman her
yer korkudan bu tür anarşistleri beslemez. Suriye de beslemez. Şimdi masa
başında oturanlar, satranç oynar gibi savaş yapıyorlar. Savaşı yönetenler
satrançtaki mağlubiyet kadar üzülmüyorlar. Saddam'ın durumu böyle değil
midir? İran ile savaştı. Arkasından Kuveyt'i işgal etti. Irak'ın yarısını
kaybetti. Morali asla bozulmuyor. Çünkü o cephede savaşmıyor, o ölmüyor.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
kuralsız hareket yoktur. Kuralı kendin koymuş olsan bile o kurala uymak
zorundasın. Kişiler kurala uyup uymamış olmalarından sorumludurlar.
Kurala uyulması şartıyla sonuç ne olursa olsun sorumluluk yoktur. İşte buna
hukuk düzeni diyoruz.
Kişi aleyhine hakemler nezdinde dava açabilmek için o kişinin
kurallar dışına çıkıp çıkmadığı sorgulanır. Sonuçlardan sorgulanmaz. Bir
kimse hata ile öldürse kişi bundan sorumlu tutulamaz. Ancak hatanın
ihmalden gelip gelmediğini tespit etmek zor olduğu için hata ile öldürenin
dayanışma
ortaklığına
tazminat
ödetilmektedir.
Böylece
kişi
cezalandırılmamakta ama dostlarını mali yükümlülük içine sokmaktadır. Bu
aynı zamanda toplulukta mağduriyeti giderme yoludur.
Hukuk düzeninde tüm sorumluluk davranışlara yüklenmiştir.
Bununla beraber birçok davranış sonuçlardan dolayı yasaklanmıştır. Bu
nedenle kişi kötü sonuçlar doğuracak hareketler yaptığı için ve sonunda kötü
sonuç doğduğu için cezalandırılır. Kötü bir sonuç doğmazsa kötü hareket
cezalandırılmaz. Kişiler davranışlardan sorumludur, ancak davranışların
hedefe ulaşması da şarttır.
medhal
330
Çalışan bir işçi iş yapmakla yükümlüdür. Ama iş yapıldığı halde
sonuç elde edilmezse ücreti istihkak etmesi işvereni mağdur eder. Bu
nedenle dayanışma ortaklıkları işçilere teminatlı ehliyet vermelidir. Bu tür
hareketlerde ücretler dayanışma ortaklıklarınca karşılanmalıdır. Bu nedenle
hukuk düzeni ancak dayanışma ortaklıkları içinde kurulabilir. Bugün
kredileşme ve icar gibi birçok iş vardır. Bir kamyon bir eşyayı yüklemiş
götürmekte. Kamyonun içinde kamyondan çok daha pahalı mal var ve
kamyon da şoförün değil. Kamyon devrilse ve mal harap olsa zararı kim
ödeyecek?
Bunu şoföre ödetemeyiz; çünkü, buna gücü yetmez. Bu nedenle
bugün birçok alanda sigorta sistemi geliştirilmiştir. Ne var ki, sigorta varlıklı
kişilerin yararlandığı bir müessesedir. Sonunda bu sigorta sisteminden ancak
büyük kapital sahipleri yararlanabilmektedir. Bu da tekeli doğurmaktadır.
Tekel ise insanlığı felakete götürmekte ve hukuk düzenini ortadan
kaldırmaktadır.
Tekelin varlığı hukuk düzenini ortadan kaldırır. Tekel yerinden
yönetimi ortadan kaldırır, merkezi yönetime götürür ve insanlığın yararına
olanı tekelin yararına çevirir. Ekonomide üretimi maksimize edeceğine karı
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
maksimize eder. Böylece üretim yarıya düşer, işsizlik ve açlık ortaya çıkar.
Nakıs istihdamda denge oluşmaya başlar ve ekonomik krizlere sebep olur.
Tekel sağlıklı bir dünyanın oluşması için değil, hastalıklı bir dünyayı var
edip ilaç satabilmesini sağlamayı hedefler. Tekel devamlı kavgalı bir
dünyayı ister ki kendisinden başka bir rakip piyasaya girmesin.
Tekeli önlemenin yolu dayanışma ortaklıklarıdır. Dayanışma
ortaklıkları primsiz sigortalama müessesesi demektir. Varlığı olsun olmasın
herkes teminatlı ehliyete sahiptir. Herkes mallarını ve işlerini kamu
giderlerinden sigortalar. Vergi verenin vergisini verdiği mal sigortalanır.
Dayanışma ortaklıkları ve teminata karşılık kamu payı sistemi kurulursa
hukuk düzeni oluşabilir. Devlet o zaman eşkıya teşkilatı olmaktan çıkıp
devlet olur. Devlet demek, hukuk düzeni demektir. Devletin temeli hukuk
düzenidir. Arapçada ''mülk'' devlet, ''adalet'' ise hukuk düzeni demektir. Bu
anlamda ''adil düzen'' demek ''hukuk düzeni'' demektir: Hukuk düzeninin
temeli dayanışma ortaklıklarıdır, teminatlı ehliyettir. Yenidünya böyle
kurulacaktır.
Tarihte insanlık göçebe döneminden tarım dönemine geçerken yeni
yaşam biçimine uyamadı ve bugün olduğu gibi tehlikeler belirdi. Nuh Nebi
geldi, uyarıları ile tufandan haberler vermesine rağmen insanlar yola
gelmedi ve tufan oldu. Böylece insanlık kurtuldu. Bugün Nuh Nebi'nin
yerini bilim almıştır. Bilim bize Tufan'dan haber veriyor ve insanlığın yok
olacağını bildiriyor. Bilim yeni tufanın dört çevreden geldiğini söylüyor.
Nuh Nebi gemi yaptı. Bizim gemimiz hukuk düzenidir. Hukuk düzenini
kurmayanlar tufanda boğulup gideceklerdir. Nuh'un oğlu da ''Dağlara
çıkarım ve kurtulurum'' dedi ama bir dalga gelip onu da yok etti. Bugün
hukuk düzeninin gelmesine karşı direnenlerin akıbeti de bu olacaktır.
Bunları biz değil, bilim söylüyor.
331
medhal
Resmi soruşturmacılar tarafından yapılacak soruşturmaların
soruşturma sonucunu değerlendiren bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan
yargı ile hükümler verilirse hukuk düzeni oluşabilir. Hukuk düzenini
kurabilen devletler varlıklarını sürdürecek, kuramayanlar ise helak olup
gideceklerdir. Hukuk düzeni gelmezse insanlık yaşayamaz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ÇEVRE KİRLİLİĞİ
Şimdi de bilimin haber verdiği tufanın neler olduğunu hatırlatalım:
a) İnsanlık çevreyi kirletmektedir. Bu kirletme devam ederse iki asır
geçmez yeryüzü yaşanmaz hal alır. Artık aldığımız hava ciğerlerimizi
temizlemez, sular içilemez, etler yenemez olur, sebzeler zehir olur. İnsan
artık bu çevrede yaşayamaz. Bilim diyor ki, sanayi atıkları ile hava
kirlenmektedir. Tekeller kendi çıkarları için çevremizi kirletiyor. Sanayi
atıkları ile sular kirlenmektedir. Artık yemeklerimizi pişiremeyecek,
hayvanlarımızı ve tarlalarımızı sulayamayacağız. Tekellerin karı maksimize
eden ihtirası yeryüzünün ırmaklarını ve denizlerini zehirliyor. Sanayi atıkları
ve israf ekonomisi toprağı zehirlemekte ve çoraklaştırmaktadır. Ormanlar
halktan korunmakta, ancak büyük sanayilere kütük yapılarak tabii bitki
örtüsü yok edilmektedir. Sanayi artıkları hava, su toprak aracılığı ile
canlıların bedenlerine girmekte, öldürücü mutasyonlar yapmakta, radyasyon
ile şarj edilmekte ve bu nesilden nesile geçerek tüm canlılar kirlenmektedir.
medhal
332
b) İnsanlık nesli kirlenmektedir. Nesil dejenere olmaktadır. İki asra
varmadan tarihte nesilleri yok olmuş birçok canlı gibi insan nesli de yok
olabilir. Bilim diyor ki, insanlık doğum kontrolü yaparak nesli dejenere
etmektedir. Darwin'in seleksiyon kanununun ateizm için kullananlar kendi
sağlıkları için görmemezlikten geliyorlar. Çok çocuk doğacak, sağlamlar
yaşayacak. Çok çocuk yapılacak, bir kısmı yaşayabilecek. Böylece tabii
ayıklama ile insan nesli dinçliğini koruyacaktır. Oysa sanayiciler, çocukların
doğmasına önce mani oluyorlar sonra onları yaşatmaya çalışıyorlar. Bu
nüfusun azalmasına sebebiyet verdiği gibi aynı zamanda nesli de dejenere
etmektedir.
c) İnsanlığın neslini dejenere eden diğer bir hastalık da bugünkü
tababettir. Tekelin elinde bulunan tababet sağlıklı nesil yetiştirme yerine
nesli dejenere edip ilaç sanayini ayakta tutmak istemektedir. Öyle bir tıp
geliştiriliyor ki, insanların sağlam olması yerine hasta insanların çok
yaşamasına çalışıyor. Yan tesirleri olan ilaçlarla insanların vücutlarını
uyuşturup acılarını dindirmekte ancak, ilaçlar vücudu hasta etmekte,
mutasyonlara sebep olmakta, hastalıklı nesil ortaya çıkmakta ve bu
hastalıklar nesilden nesile artmaktadır.
d) İnsanlığın neslini kirleten en önemli husus serbest cinsi ilişkidir.
Kadın bir erkek ile birleştiği zaman, kendi hormonları ile erkekten aldığı
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
hormonları birleştirmekte ve hastalıkları önleyen maddeler üretip vücudu
hastalıklardan korumaktadır. Eğer bir kadın değişik erkeklerden hormonlar
alırsa, bu vücutta dengeyi bozar ve sinmiş bulunan virüsleri ve mikropları
harekete geçirerek çok tehlikeli hastalıklara sebep olur. Hatta virüslerde
mutasyonlar yaparak yeni ve çok tehlikeli virüsler üretebilir. Belki de insan
genetiğinde mutasyonlara sebebiyet vermekte ve kansere de sebep
olabilmektedir. Çağımızda olduğu gibi bir hastalık çıkıyor, daha ona çare
bulunmadan başka hastalık ortaya çıkıyor. Bu da nesli kirletmektedir.
e) Nihayet eskiden kılıç savaşı vardı. Beden savaşı vardı. Savaşta
güçlü olanlar zayıf olanları yok ediyor ve güçlü nesil kalıyordu. Bu da nesli
canlı ve sağlam tutuyordu. Oysa bugün kitle imha silahları kullanılıyor ve
güçlülerle zayıflar birlikte imha ediliyor. Tabii ayıklanma kanunu çalışmıyor
ve nesil dejenere oluyor.
g) Biyolojik silahlar üretilmektedir. Mikroplar sporlar halinde
depolanmaktadır. Bir gün bu hastalık mikropları ile insanlara saldırılırsa,
insanlar bu hastalıklara karşı muafiyet içinde olmayacakları ve değişik
bulaşıcı hastalıklar birden bulaşacağı için belki de hiç kimse kurtulma
imkanı bulamayacaktır. Bulsa bile, ortak toplu üretime göre düzenlenmiş
insan hayatı gıda, su, araç bulamayacak ve ölecektir.
Kimyasal silahlar üretilip depolanmaktadır. Bir gün bunlar ortaya
salınınca tüm hava ve sular zehirlenmiş olacak, her tarafta yangınlar
başlayacak ve bu afetten kurtulmak zor olacaktır.
Her yıl değişik devletler tarafından denemeler yapılmaktadır.
Üretilmeye devam eden nükleer silahlar ve atom santralleri bir gün
patlamaya başlarsa yeryüzünün tamamı radyasyonla kirlenecek ve dejenere
olan nesil bir daha kendisini salaha erdiremeyecektir.
Atom bombası dışındaki tahrip edici silahlar her gün artmaktadır.
Yapay barış da korunduğu için patladığı zaman Birinci ve İkinci Dünya
333
medhal
f) Yeryüzü silah deposu haline gelmektedir. Bir gün bu depo patlarsa
Nuh tufanından daha büyük etki yapıp tüm insanlığı yok edebilir. Her yıl
artan silahlar bir gün kullanılmaya başlarsa herkes birden kullanacak,
yeryüzü tahrip edilecek ve insanlar birbirlerini öldürüp insanlığı yokluğa
götürecektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Savaşlarından çok daha etkin dünya savaşları ortaya çıkacak ve belki de
arkasında hayat veya hayat izi bile kalmayacaktır.
h) İnsanlığı tehdit eden en büyük tehlike yine insanın kendisinden
gelmektedir. Hukuk düzeninin olmadığı yerde bizzat ''ihkak-ı hak''
şebekeleri oluşmakta ve bu da kendisini besleyebilmesi için örgütlenmiş
şebekeler oluşmaktadır.
medhal
334
Rüşvet şebekeleri bunlardan biridir. Halkı rüşvet vermeye ve
görevlileri de rüşvet almaya zorlarlar. Artık halk ne kadar haklı olursa olsun
rüşvet vermeden yaşayamaz hal alır. Görevliler ise rüşvet almadan iş
yapamaz olurlar. Yolsuzluk yapmasalar bile rüşvet almak zorunda
bırakılırlar. Rüşvet şebekesi çalışsın diye uygulanamaz mevzuat üretilir,
çelişkili mevzuat üretilir, mevzuat bolluğu ortaya çıkarılır. Bunlardan dolayı
rüşvetle iş yaptırılır. Rüşvete mani olmayan iktidar yine rüşvetle düşürülür.
Böylece sömürücü bir yönetim ortaya çıkar. Bu hukuk düzenini yok eder ve
topluluk giderek çökmeye başlar. Enflasyonu vergiye tabi tutan mevzuat
bunu ya da rüşvet almadan yolsuzluk yapmak zorunda kalır. Rüşvet
almayanlar, komünist, şeriatçı, yobaz ithamları ile yok edilir. Savcılar ve
hakimler de korkularından onların lehinde hükmetmeye başlar.
İş mafyaları oluşur. Bir iş yapmak için bir mafyaya haraç vermek
zorunda kalırsınız. Taksiniz vardır ama mafyanın izni olmadan
çalıştıramazsınız. Malınız vardır ama onu bir mezbahaya götürüp kestiremez
ve satamazsınız. Bir yerde mağaza açamazsınız. Bir taksiyi istediğiniz yere
park edemezsiniz. Hasılı, yıllarca okuyup kendinizi yetiştirmiş olsanız da
doktorluk veya avukatlık bile yapamazsınız. Bu mafyalar gittikçe
çoğalmaktadır. Kendisini kabadayı gören herkes, şebeke oluşturuyor. Senet
mafyaları her iş adamını huzursuz eder. Bir doğrama yaptırırken bile senet
mafyası ile karşılaşıyorsunuz. İşsizlik mafyayı bir daha örgütlemektedir.
Sonunda bu durum insanlığı işsizlik krizine götürür ve insanlar birden
birbirini kırmaya başlar. İnsanlığın sonu olur.
Dağlara çekilen eşkıya gittikçe artmaktadır. Savaşlar durduruluyor
ama her ülkede eşkıyalar ve anarşistler artıyor. Hukuk düzeninde yaşama
imkanı bulamayanlar yaşamak için hukuk düzeni dışına çıkmakta, tüm halk
beyninde oralara katılmaya zorlanmaktadır. Hukuk düzeni ile devlet
güvenliği sağlanamayınca ister istemez askeri düzen uygulanmaktadır. Bu
da dağdaki eşkıyayı beslemektedir. Yani askeri metot kullanmazsanız devlet
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yıkılıyor, askeri metot kullanırsanız halk eşkıyalarla bütünleşiyor. İşte bütün
bu temel sorunların tek çözümü vardır. O da Adil Düzen'dir. Askeri düzenle
iç güvenlik sağlanamaz.
Diğer taraftan dağdaki eşkıyalarla baş edemeyen güvenlik örgütü
kendi içinde örgütlenerek yeraltında eşkıyalarla işbirliği yaparak halkın
üzerine yürümeğe başlar. Yani güvenliği korumakla görevli olanlar
güvenliği tehdit etmeye başlar. Bu önce iç güvenliği korumakla görevli
olanlara bulaşır. Sonra da orduya bulaşır. İşte bu noktaya varan insanlık ve
ordu düzeni gider, devlet düzeni ortadan kalkar ve tüm insanlık bir anarşi
kaosuna düşer.
Görülüyor ki, bilimin açıkça ortaya koyduğu üzere insanlığı
bekleyen dört çeşit, on altı tehlike vardır. Bunların her biri her yıl
artmaktadır. Bu artış istatistiklerle tespit edilerek insanlığın ne zaman helak
olacağı tahmin edilmektedir. Hangi yoldan hesap yapılırsa yapılsın, böyle
giderse insanlık ancak iki yüz yıl yaşayabilir. Bugün bunun böyle olacağını
Nuh Peygamber yerine bilim haber vermektedir.
HUKUK DEVLETİNİN TEMEL İLKELERİ
Önerdiğimiz ve gelecekteki hukuk devletinin dayanacağı ilkeleri
şöyle özetleyebiliriz:
a) İnsanlık kıtalara ayrılacak ve kıtalarda bağımsız devletler
oluşacaktır. Bağımsız devletlerin toprakları bölgelere ayrılacak ve bu
topraklarda bağımsız iller kurulacaktır. İllerin toprakları ilçelere ayrılacak ve
bunların topraklarında bağımsız bucaklar oluşturulacaktır. Bucaklar köy ve
adalara ayrılacak ve bunlarda bağımsız ocaklar oluşacaktır. Bağımsız
ocaklar ailelerden oluşacaktır. Aile içindeki her fert bağımsız kişiliğe sahip
335
medhal
Bugünkü hukuk düzeni Nuh Nebi'den kalmadır. İnsanlar ilk olarak
tarım dönemine geçince bu hukuku öğrendiler. Bugün büyük ölçüde kent
hayatına geçilmiştir. Sanayi devrimi yaşanmaktadır. Yeni bir düzene
ihtiyacımız vardır. Bunun hukukunu bilim ortaya koyacaktır. Tarım
döneminin yaşlanmış ve modası geçmiş hukuk düzeni artık işe
yaramamaktadır. Bundan dolayı bu alanda yapılacak olan çalışmalarla
hukuk devleti ortaya çıkacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
olacaktır. Yani yerinden yönetim olacak; merkezler hakim değil hadim
olacaklardır.
b) Halk bucakta, ilde, devlette ve insanlıkta dayanışma ortaklıklarını
kuracak, hak ve hürriyetlerini bu dayanışma ortaklıkları içinde kullanacaktır.
Bunlardan teminatlı ehliyet alarak sosyal ve ekonomik örgütlenmelere
girecektir.
c) Teminatlı ehliyetlere sahip bulunan kamu hizmetlileri serbest
meslek anlayışı içinde halka hizmet vereceklerdir. Bu hizmetlileri halk
kendileri seçecek, ancak ücretler kamu gelirlerinden harcanacaktır. Bu
hizmetliler vakıflardan yararlanacaklardır. Kamu hizmetleri karşılıksız
olacaktır.
d) Halk eğitimini istediği gibi yapacak, merkez karışmayacak, ancak
imtihanlar kolektif olarak yapılıp diplomalar resmi olarak verilecek ve
böylece hem hürriyet hem de birlik dengede tutulacaktır.
medhal
336
e) Üretim halk işletmeleri tarafından yapılacaktır. Kamu genel
hizmetleri yapacak ve kredi verecektir. Buna karşılık kamu payını alacaktır.
İşletmeler tesis, emek, sermaye ve kamunun katıldığı ortaklıklardan
oluşacaktır.
f) Krediler halka verilecek, halk bunlarla siparişler yapabilecek ve
çalışma kredisi ile kendisine iş bulabilecektir.
g) Anlaşmazlıklar bucak başkanları tarafından geçici olarak
çözülecek ve işlerin aksaması önlenecek, mağdur olanlar hakemlere giderek
mağduriyetlerini gidereceklerdir.
h) Kadınlar ocaklarda temizlik, erkekler bekleme nöbetlerini
tutacaklardır. Erkekler bucakta koruma, ilde güvenlik, ülkede savunma
nöbetleri tutacak ve eğitileceklerdir. Nöbete katılmak istemeyenler bedel
vereceklerdir. Bedelliler savaşa zorlanmayacak ama siyasi haklardan da
mahrum edileceklerdir.
i) İşlenen cinayetler dayanışma ortaklıklarınca tazmin edilecek ve
kimse mağdur edilmeyecektir. Cezada kısas esas alınacak ve af halinde
diyete dönüştürülecektir. Hapis cezaları mecburi çalıştırma cezalarına
dönüştürülecektir. Mahkumlar aileleri ile görüştürülecektir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
j) Özel hukuk, ilmi sosyal gruplara göre; kamu hukukları ise
bucaklara göre çoklu hukuk sistemine getirilecektir. Halka seçenekler
sunarak demokratik ve laik yaşama imkanı sağlanacaktır.
k) Yeryüzü tüm insanlığındır. Kira payları ile herkes çalışmasa da
yaşama imkanını bulacaktır. Primsiz sosyal güvenlik sağlanacaktır.
l) Her türlü göçler ve yer değiştirmeler serbest olacak, gümrük ve
vizeler kalkacaktır. Demokrasi çoğunluk kararlarına uyma yerine kolektif
kararlara uyma şeklinde oluşacak, kişi hürriyeti dolayısıyla demokrasi,
topluluğu değiştirmekle sağlanacaktır. Yeter sayıyı bulanlar ocak, bucak, il
veya devlet kurabilecek, isteyenler de dayanışma ortaklıkları
oluşturabileceklerdir.
m) Devlet kredi düzeni ile herkesin ürettiği malı karsız alıp
satacaktır. Gayri menkulleri karsız alıp satacaktır. Kiraya vermek
isteyenlerden kiralayacaktır. Devlet tüm arz ve talepleri yerine getirecektir.
Böylece işsiz insan kalmayacak, iş ve ev değiştirme kolaylaşacaktır. Hukuk
devleti böyle bir devlet olacaktır.
Bunları ayrı ayrı sıralamak istersek;
Devletin dili Türkçe'dir ve değiştirilemez.
Devletin Merkezi Ankara'dır ve değiştirilemez.
Devletin bayrağı al zemin üzerinde beyaz ay yıldızdır; bu da
değiştirilemez.
Devletin marşı İstiklal Marşı'dır, değiştirilemez.
Devlet ulusuyla ve ülkesiyle bölünmez bir bütündür; ulus olarak
bölünemez, ülke olarak bölünemez.
Devlet Türklerin Türkiye'de kurduğu bir devlettir. Devletin toprağı
Türkiye'dir. Devletin halkı Türk’tür; ırkı Türk’tür manasında değildir. Dili,
sanatı, tekniği ve örfü ile Türk halkları Türk’tür. Bunlar değiştirilemez.
337
medhal
''BU HÜKÜMLER''
''Bu hükümler'' ifadesi yukarıdaki maddede sayılan hükümlerdir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'dir. Türkiye'deki Türk
Devleti'nin adı Türkiye Cumhuriyeti'dir. Yönetim şekli Cumhuriyet'tir. Adı
ve yönetim şekli değiştirilemez.
Devlet, insanlık içindedir. İnsan haklarına, uluslararası sözleşmelere
ve anlaşmalara saygılıdır. Bu değiştirilemez.
Devlet yerinden yönetime saygılıdır. Yani uluslararası sözleşme ve
anlaşmalara uyar, giriş ve çıkışları serbest bırakır, ancak kendisi
bağımsızdır, ülkenin iç işlerine kimseyi karıştırmaz. Kendisi de illerin iç
işlerine karışmaz. Bunlar değiştirilemez.
Devlet demokratiktir, değiştirilemez.
Devlet laiktir, değiştirilemez.
Devlet liberaldir, değiştirilemez.
Devlet sosyaldir, değiştirilemez.
medhal
338
Devlet hakemlerden oluşan bağımsız ve tarafsız bir yargı
güvencesindedir. Bu değiştirilemez.
Yargı hakem kararlarına dayanır, değiştirilemez.
Yargı bağımsızdır, hakemler atandıktan sonra değiştirilemezler.
Yargı tarafsızdır. Hatalı kararlardan dolayı yargıya karşı kendileri
sorumludur, değiştirilemez.
Devlet hukuk devletidir. Tüm diğer özellikler, hukuk düzeninin
gereğidir. Devlette hukuk düzeni esastır. Askeri düzen hukuk düzeninin
korunması içindir. Askeri düzen ile hukuk düzeni arasındaki ilişkiler hukuk
düzeni ile düzenlenir.
Devlet hukuk devletidir. Yani bağımsızdır, hakimiyet ulusundur.
Bağımlı hale getirilemez.
Bu maddede devletin temel yapısı ve özellikleri belirtilmiştir. Bunlar
temel hükümler olduğu gibi değişmezdirler. Her sistemin çok az sayıda
temel hükümleri vardır. Bu temel hükümler sistemin müracaat eksenidirler.
Nasıl yeryüzünde bir yerin nerede olduğunu tespit etmek için arz ve tul
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
daireleri varsa, onları ölçmek suretiyle bulunduğumuz yeri belirlersek, aynı
şekilde her sistemin de temel maddesi olacaktır. Bulunduğumuz yeri oralara
göre belirleyeceğiz. Bir kanunu yaptığımız zaman kanunun bir yeri yaparken
diğer bir yeri bozmaması için devamlı olarak o temel hükümlerle
karşılaştırmamız gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzbinlerce sayfaları ihtiva eden mevzuatı
vardır. Bunları sadece okumak için bile ömrümüz yetmez. Ama kanunlar
arasında çelişki olmaması gerekir. Bunu sağlamak için Ek Anayasa
öneriyoruz ve diyoruz ki, ''Anayasa'ya aykırı mevzuat geçersizdir''. Ne var
ki, Anayasa'nın hükümleri içinde de çelişki olmaması gerekir. Bunu
sağlamak daha da zordur.
Bu nedenle Anayasa'nın içinde temel hükümler konulmaktadır. Bu
temel hükümlere göre diğer Anayasa hükümleri arasındaki çelişki
giderilecektir. Aynı zamanda diğer mevzuat da bu temel hükümlere göre
ayıklanacaktır.
Partiler bu kelimelerde anlaşacak ve sözleşmeler yapacaklardır.
Sonra tanımlar üzerinde çıkacak ihtilaflar hakemlerden oluşan tarafsız ve
bağımsız yargı tarafından giderilecektir. Ancak yargı kararları geleceği
bağlamaz. Onlar sadece problemleri çözer. Asıl tanımdaki netlik, zamanla
bütün partilerin ortak tanımları haline gelmeleri ile sağlanacaktır. Yani nasıl
bir tarlayı sürer, tohumları eker, onu sular, ilaçlar ve korursanız; buğday
nasıl kendi kendine büyümüyorsa; sosyal olaylar da böyledir. Siz ortam
hazırlarsınız, imkan hazırlarsınız; oluş ise kendi kendine halk tarafından
kolektif olarak meydana getirilir. Devlet olarak zorla oluşturulmaya
kalkışılırsa, o oluşmaz; bilakis, oluşmasını geciktirir. Esasen demokrasi
halkın kendi kendisini oluşturması ve geliştirmesi demektir.
Bugün kabul edilen ortak kelimeler yarın zamanla ortak anlayışlara
götürecektir. Tanımları şimdi biz değil, hakemlerden oluşan bağımsız ve
tarafsız yargının koruması altında halk sağlayacaktır. Yargının görevi,
339
medhal
Temel hükümler öyle hükümler olmalıdır ki, tüm ülke onu itirazsız
kabul etmelidir. Halkın bu temel hükümleri kabul edip anlaşabilmesi için
bunların halka anlatılması ve kabul ettirilmesi gerekir. Gerçi bunların
tarifleri farklı olunca bu kelimeler üzerinde anlaşsak bile ileride manasındaki
farklılıklar bizi birlikten uzaklaştırabilir. Buna rağmen bu kelimelerde
anlaşmak bile önemli bir aşama kabul edilmelidir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
düzeni korumaktır; kurmak değildir. Bu nedenle davacısı olmayan
muhakeme olmaz.
Yukarıda saydığımız temel hükümleri temel yapan nedir? Niçin
bunlar temel hükümlerdir? Bunun cevabı Anayasamızın değişmez maddeleri
arasında zikredilmiştir. Yani bu devlet diyor ki; burada yaşayan insanlar, bu
hükümlerin dışında bir düşünceye sahip olamazlar. Bu devleti bu anlayış
sağlayacaktır. Bu
hükümleri
benimseyenler
ülkemde
yaşasın,
benimsemeyenler çekip gitsin. Tüm Türkiye'de yaşayanların görevi bu
değişmez maddeleri benimsemektir. Türkiye'de yaşamak isteyen
Müslümanlar da bu iki şıktan birini tercih edeceklerdir. Ya bu temel
hükümleri kabul edecek ve Türkiye'de kalacak veya ülkeyi terk edip
gideceklerdir.
medhal
340
Biz bu kavramları İslamiyet'e aykırı bulmadığımız ve
Müslümanların bu ülkede kalmaları gerektiğine kani olduğumuzdandır ki,
kahir çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede onlarla uzlaşmak suretiyle
devletimizi yaşatabiliriz. Halkı ateist yapıp İslam'dan uzaklaştırma çabaları
Türkiye'de hiçbir sonuç vermemiştir. İslam düşmanları Türkiye'de bir başarı
sağlayamamışlardır. Bu yalnız Türkiye'de olan bir olay değildir, tüm
dünyada bu böyledir. Enternasyonalizm son bulduğu gibi ateizm de son
bulmuştur.
Anayasamızın temel hükümleri Kur'an'a dolayısıyla İslamiyet'e
uygun mudur, sorusuna ''uygundur!'' cevabını aramamız gerekir. Peki bu
nasıl uygun hale gelecektir?
Şimdi biz burada anayasamızın temel maddelerini tanım dışı
bırakarak sözlerini bağlayıcı kıldık. Yani biz Anayasamızın temel
maddelerini Kur'an'a uygun olarak yorumlamaya çalışacağız. Müslümanlar
da Kur'an'ın ifadelerini Anayasamıza uygun olarak yorumlamaya
çalışacaklar. İşte taraflar, bu çabayı gösterirlerse o zaman milli birliğimiz
korunmuş ve gelişmiş olur.
Bunun yanında biz siyasiler Anayasamızı % 98'i Müslüman olan
Türk halkının inançlarına aykırı bir şekilde anlamaya ve yorumlamaya
kalkışırsak, İslam Dini önderleri de Kur'an'ı bizim Anayasamızın temel
hükümlerine aykırı yorumlamaya kalkışırlarsa, kuvvet siyasilerde, halk ise
dini kuruluşlarda olduğu için gittikçe halkla devletin arası açılır, sonunda iç
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ve dış hastalıklar büyüyerek devleti ve dolayısıyla Türk ulusunu ve haklarını
yok eder.
Bu noktada hem siyasilerin hem de dini önderlerin başvuracakları
hakem, ilim olmalıdır. Eğer taraflar, ilmin hakemliğini kabul ederlerse,
siyasiler anayasayı, bilhassa değişmez hükümleri ilmin verileri ile
yorumlarlarsa Müslümanlar da Kur'an'ı ilmin verileri içinde yorumlarlarsa
bu çatışma sona erer, problemler çözülmeye başlar. Artık ülkede enflasyon,
işsizlik, açlık, borç, yolsuzluk, rüşvet, baskı ve anarşi ortadan kalkar,
çevremiz bize dost olur ve düşmanlarımız da saldırmaya cesaret edemez.
Yoksa halkıyla savaşta olan bir devlet içte çöktüğü gibi dışta da düşmanlara
yem olur.
Türkiye'nin de elbette değişmez birtakım irsi özellikleri vardır. O irsi
özelliklerini iyi tespit edip ona göre davranmamız gerekmektedir. İrsi
özelliklere dokunduğumuzda devleti yok ederiz. Bunun tek istisnası yapılan
değişikliğin ittifakla yapılmış olmasıdır. Bu ilkeler ancak devletin yıkılması
hallerinde değişebilir. O takdirde yeni devlet kurulmuş olur. Bununla
beraber insanın kendi kendisinin özgürlüğünü kısıtlaması nasıl mümkün
değilse, devletin de kendi kendisini yasa koymaktan kısıtlaması mümkün
değildir. Bu sebeple “değiştirilemez yerine, ittifakla değiştirilir” şeklinde
yazılmayı da aynı değerde kabul ediyoruz. En kötü şartlarda bile devletin
hukuk düzeni içinde kalması uygundur. Şimdi konumuz irsi özelliklerin
neler olduğunu tespit etmektir.
341
medhal
“DEĞİŞTİRİLEMEZ-İTTİFAKLA DEĞİŞTİRİLİR”
Her canlının doğuştan yüklendiği irsi özellikleri vardır. Tarlaya
buğday tohumunu ektiğiniz zaman, artık o tarladan arpayı mahsul olarak
alamazsınız. Devletler de böyledir. Kuruluşlarında hangi değerlere
dayanmışlarsa varlıklarını ancak ona dayanarak sürdürebilirler. Altı yüz yıl
Osmanlı İmparatorluğu başta ne idiyse sonda da o olmuştur. Değişerek
yaşamak istemiş ama yaşamamış ve dağıtılmıştır. Sovyetler de sosyalizme
dayanmıştı. Temelinde kan ve işkence vardı. Gorbaçov değiştirmek istedi,
değişemedi, çöktü. Çünkü irsi özellikler değiştirilemez.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
TÜRKİYE'NİN İRSİ ÖZELLİKLERİ
Devletimizin irsi özelliklerini Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu
Mustafa Kemal'in görüşlerinden yararlanarak tespit edebiliriz. Devletin
kuruluşunda mevcut olan irsi özellikleri, Mustafa Kemal kendisi icat
etmemiştir, millette mevcut olan bu özellikleri keşfetmiş ve bunlara
dayanmak suretiyle İstiklal Savaşı'nı kazanarak bu devleti kurmuştur. Biz
onun keşiflerini görmemezlikten gelemeyiz. Bunlar nelerdir?
1- ''Milli Hakimiyet'':
Daha Samsun'a çıktığı zaman ''Milleti yine milletin azmi ve kararı
kurtaracaktır'' demiştir. Bu ünlü sözüyle ulusçuluğu ortaya koymuştur;
sonraları ''Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir'' diyerek bu ilkeyi açık bir
şekilde ilan etmiştir. Bu ilkenin içinde iki ana unsur saklıdır.
medhal
342
a) Hakimiyet-i Milliye demek bağımsız bir devlet demektir. İstiklal
Savaşı bunun için yapılmıştır. ''Ya İstiklal ya ölüm'' demiştir. M. Kemal,
Büyük Nutkunda ''Birinci vazifen Türk istiklalini ve Cumhuriyet'ini
muhafaza ve müdafaa etmektir'' derken bağımsızlık ilkesini net bir şekilde
vurgulamıştır. Bugün siyasiler, Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmağa
çalışırken bu ilkeyi göz ardı etmektedirler. Müslümanlar da İslam Birliği'ni
hayal etmekle yine bu ilkeden ayrılmak istemektedirler. Oysa Milli İstiklal
bu devletin irsi özelliği olup değiştirmek mümkün değildir. Bunu
değiştirmeye uğraşanlar, devletimizi yıkarlar ama bu ilkeyi değiştiremezler.
b) Hakimiyet-i Milliye ayağı ise Cumhuriyet ve demokrasidir. Yani
bağımsızlığın yanında halkın saltanat ve hilafet gibi ve herhangi bir sınıf
veya zümre gibi güçler tarafından yönetilmeyeceği ve milletin kendi kendine
yöneteceği ilkesidir. Bugün siyasiler iç düzenlemede tekelci sermayenin
arzularını yerine getirmek için çaba gösterirlerken, Hakimiyet-i Milliye
ilkesine muhalefet etmektedirler. Müslümanlar da benimsedikleri, tarikat
veya mezhebin devlet yönetimine hakim olmasını istemekle bu milli
hakimiyetin Cumhuriyet ilkesine muhalefet etmektedirler. Oysa Cumhuriyet
özelliği bu devletin irsi özelliği olup bunları değiştirme çabası başarıya
ulaşmaz; sadece devleti yıkar.
Biz Milli Hakimiyet ilkesine karşı gelme şöyle dursun milli
hakimiyeti ileriye götürecek mekanizmaları ve çözümleri getirmek
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
zorundayız. Bunun da ancak Adil Düzen'le sağlanacağını zannediyor ve
tartışmaya açıyoruz.
2- Milli Kuvvet:
Devletimizin irsi özelliklerinden ikincisi de ''Kuvva-yı Milliye''dir.
''Millet kendisine kendi azmi ve kararı ile kurtaracaktır'', diyen Mustafa
Kemal, hemen Kuvva-yı Milliye Teşkilatı'nı organize etmeğe başlamıştır.
Milli kuvvetten Mustafa Kemal, yalnız ''Milli Ordu''yu anlamış değildir.
Hayatının sonuna kadar, milletin ekonomik bağımsızlığına da kavuşmasını
istemiştir.
''Milli Ordu'' dediğimiz zaman ne anlayacağız? İstiklal Savaşı'na
giriştiğimiz zaman Türkiye'deki halk ikiye ayrılmıştı. Bir tarafta Türkiye'yi
yıkmak isteyen gayr-i Müslimler, diğer tarafta Türkiye'yi bağımsız hale
getirmek isteyen Müslümanlar vardı. Müslümanların ırkı veya mezhebi
sorulmamıştı. Yani Müslümanlar Türküyle, Kürdüyle, Sünnisiyle, Alevisiyle
bir olmuştu. Türk milletinin bu irsi özelliği sonra da devam etmiş,
Türkiye'deki gayri Müslimler yurt dışına tehcir edilmiştir. Dışarıda bulunan
Müslümanlar, ırklarına, dillerine ve mezheplerine bakılmaksızın eşit haklara
sahip vatandaş olarak kabul edilmişlerdir.
Lozan'da iki taraf vardı: Bunlardan biri tüm Müslümanları temsil eden
Türkiye, diğeri tüm Batı'yı temsil eden gayri Müslim devletlerdi. Esasen bu
343
medhal
a) Milli Kuvvet'in temeli milli orduya dayanır. Milli ordu demek
askerlerin tüm Türk halkları tarafından oluşturulacağı anlamına gelir.
İkmalini kendisi yapacak ve silahını kendisi üretecektir. Emir ve komuta
zinciri bağımsız olarak Türklerin kendilerinde olacaktır. Ne yazıktır ki,
siyasiler bu milli ordu anlayışından sapmışlardır. Henüz paralı yabancı
askerler istihdam etmiyoruz. Kendi silahımızı kendimiz yapmadığımız gibi,
ikmalimizi kendi imkanımız içinde yapmıyoruz. Komuta kadememiz ise
NATO içinde sınırlanmış ve bağımsızlık zedelenmiştir. Müslümanların bu
hususta bir muhalefeti tespit edilmemişse de devlet İslam Devleti değildir.
''Bu devlet için ölmek dinen caiz değildir'' gibi yanlış anlayışlar içindedirler.
Oysa Müslümanlar, savaşları dinleri için değil, vatanları için yaparlar. Şimdi
vatandaşlarımız dinsiz olsalar da ileride dindar olmaları ihtimali vardır.
Oysa devlet ve millet yok olduktan sonra din nerede kalacak? Biz İstiklal
Savaşı'nı yapmasaydık. Bugünkü yetmiş milyon Müslüman halkını
bulamazdık.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
anlayış bugün kendiliğinden kesinleşmiştir. Türkiye'deki azınlıkların sayısı
% 1'ler civarına inmiştir. Türklerin ulus anlayışı, Türkiye'de yaşayan
Müslüman halklar anlayışından ibarettir. Türk ulusu içinde Kürtleri ayırıp
ayrı ulus kabul eden, Türkiye Devleti'nin irsi özellikleri içinde yer almaz.
Batılılar, ülkemizi parçalamak için ''insan hakları'' adı altında Kürtleri ayrı
ulus gibi görmek istemektedirler. Peki bunlar Lozan'da neredeydiler? Orada
niçin Kürtlerin haklarını savunmadılar? Diğer taraftan gayri Müslimlerle de
kaynaşarak bir ulus olmak, iyi bir ideal olabilir ama Türk Devleti'nin irsi
özellikleri buna müsait değildir.
b) Kuva-yı Milliye'nin dayandığı ayak ise ''Milli Ekonomi''dir.
Mustafa Kemal bunun için önce kapitülasyonları ortadan kaldırmıştır.
Borçların tasfiyesine girişmiş ve 1950'ye kadar tüm dış borçlar tasfiye
edilmiştir. Devletin bir kuruş borcu kalmamış, hazinede altın stokları
birikmeye başlamıştır. Yabancıların Türkiye'deki demiryolu, denizyolu,
elektrik, su gibi işletmeleri devleştirilerek tasfiye edilmiştir. Sümerbank,
Etibank gibi kamu işletmelerini kurarak, halkın yapamayacağı işlerde
devletin devreye girmesini sağlamış ve milli ekonomiyi kurmuştur.
medhal
344
Türkiye'deki devletçilik sosyalizm değildir. Sosyalizmde halk
teşebbüsü yoktur. Oysa devletçilikte halk teşebbüsü teşvik edilir, tekel
sermayesi önlenir. Tarihte Mezopotamya'da liberalizm vardı; Eski Mısır'da
ise sosyalizm vardı. İbranilerde Hz. Davut zamanında devletçilik yapılmıştır.
Türkiye ilk defa bu sistemi ülkede uygulayarak gerçekten Kemalizm
diye bir ekonomik rejim getirmiştir. Sonra bunu İtalya'da Mussolini ve
Almanya'da Hitler uygulayarak ülkelerini gelişmiş ülkeler haline
getirmişlerdir.
Türkiye'deki KİT'lerin neleri başardığını iyi bilmemiz gerekir.
Türkiye'deki KİT'ler teknoloji transferi yapmıştır; bu sayede Türkiye
gelişmiş ülkeler arasına girmek üzeredir. Bundan sonra da teknoloji
üretimini KİT'ler yapacaktır. Türkiye'de teknoloji üretecek büyüklükte özel
sermaye yoktur.
1) Türkiye'deki KİT'ler teknik personel yetiştirmiştir. On bin yıllık
tarım dönemi içindeki Türk halkı, KİT'ler sayesinde eğitilerek
sanayileşmede ve sanayi dünyasındaki yerini almıştır. Özel sektör ancak bu
elemanlara dayanarak Türkiye'de gelişebilmiştir. Bundan sonra da bu görevi
yapmaya devam edecektir. Çünkü Türkiye'de kendi işçilerini eğitebilecek
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
büyüklükte firmalar henüz yoktur. Olsa bile Türkiye halk teşebbüsüne
dayanmaktadır. Türkiye'de kapitalizm değil, liberalizm vardır. Türkiye'nin
irsi özelliği budur. Türkiye ne kapitalist ne de sosyalist yapılabilir.
2) KİT'lerin başka bir fonksiyonu da Türkiye'yi kentleştirmesidir.
Türk köylüsünü kentlere getirmiş, onlara iş vermiş kentte yerleşmelerine
imkan sağlamıştır. Bu kentleşmenin mayası olmuş, on bin yıllık tarım
döneminden sanayi dönemine böyle geçilmiştir.
3) KİT'ler bundan sonra başka görevler de yüklenecektir. KİT'ler
sayesinde kentleşme durdurulacak ve kırlara kent hizmetleri götürülecektir.
Bugün her türlü altyapı köylere ulaşmıştır. Artık kente göç etmelerine gerek
kalmamıştır. Ancak köylülerin orada kalabilmeleri için oradaki halka sanayi
sektöründe iş vermek gerekir. Tarım sektöründe mevsimlik işler vardır;
diğer zamanlar ise çoğunlukla boş geçmektedir. Hele tarım da
sanayileşmeye başlayınca bu gizli işsizlik daha da artacaktır. KİT'lerce
desteklenecek bir ev ekonomisi, bir taraftan gizli işsizliği kaldıracak, halkın
refahını artıracak, devletin gelirlerini artıracak; diğer taraftan köylerin
boşalmasını önleyerek köylerin imarını sağlayacaktır.
Burada KİT'lerin zarar ettiğini ve devlete yük olduğunu ileri sürerek,
haksız saldırılarla özelleştirme yoluyla bazı kesimlere peşkeş çekme
heveslileri vardır. Bir taraftan ''Yükselen Tarikat Sermayesi'' diye saldırıp
''halk sermayesini'' çökertirken, diğer taraftan ''özelleştirme'' adı altında
devletin teşebbüsleri özel sermayeye peşkeş çekilmektedir. Özel sermaye
olacak ama tekel olmayacaktır. Tekelleşme çabası Türkiye Devleti'ni yıkar.
345
medhal
4) KİT'lerin yaptığı bir başka hizmet de tekeli önlemektedir. Tekel
başlangıçta sermayenin birikimini sağladığı için insanlığa hizmet etmiş,
ekonomiyi ve sanayii geliştirmiştir. Ancak tekel birçok olumsuz etkilerle
sosyal patlamalara neden olmuştur. Karın maksimize edilmesi, nakıs
istihdamda denge, siyasette baskılı rejim ve hukuk düzenin bozulması
bunların başında gelmektedir. İnsanlık sosyalizmi bu tekelleri ortadan
kaldırmak için kurmak istedi. İşte KİT'ler, Türkiye'de tekelin oluşmasını
önleyip halk teşebbüsünü geliştirdi. Bu Türkiye'nin ırsi özelliği olup bunu
değiştirmek isteyenler, sadece devletin çökmesine sebep olurlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
KİT'LER NİÇİN ZARAR EDİYOR?
Türkiye'de haksız bir vergi sistemi vardır. Enflasyondan vergi
alınmaktadır. Eğer firmalar vergilerini tam olarak ödeseler tüm firmalar iflas
eder. Halk vergi kaçırarak ayakta durabiliyor. KİT'ler ise vergi kaçıramıyor
ve tam vergi ödüyor. İşte bu sebepten hata ediyor. Özelleştirirsek, vergiyi
nasılsa hiç alamayacağız. Gelin bütün KİT'leri vergiden muaf tutalım. O
zaman devlete yük olmazlar. Demek ki, savaş özel sektörle devlet sektörü
arasındaki yarıştan ileri geliyor. KİT'ler olmadan bu devlet yaşayamaz.
Özel sektörü de vergiden muaf tutalım. Nasılsa kaçırıyor, ödemiyor.
Onda birini ödüyor, onu da ödemesin. Peki devlet nasıl yaşasın?
İşte Adil Düzen bir devletin vergisiz yaşayacağını ortaya koyan
formüller bulmuştur. Bunlar nelerdir?
medhal
346
a) Devlet halka kredi verecek ve kredi verdiklerinden vergi alacaktır.
Özel sektöre ise kredi vermeyecek ve onlardan vergi de almayacaktır.
Onların sermayeleri var, kendi sermayeleri ile iş yaparlar. Ucuza mal
ettikleri için dış piyasalara hakim olurlar. İç piyasa ise KİT'lere kalır ve
KİT'ler kendi hizmetlerini görürler.
b) KİT'lere kredi verecek, onlara iş yaptıracak ve onların gerçek
karlarından vergi alınacaktır. Böylece, özel sektör sermayesini ihracata
yöneltecektir. KİT'ler ihracat ile meşgul olmayacaklardır.
c) Devlet dengeli enflasyon yaparak herkesin nakdinden vergi
alabilir. Bu enflasyon % 5'i geçmemelidir.
d) Devlet yapılan yatırımlardan % 20 pay alacak ve bunları satarak
altyapıyı yapacaktır.
Biz özel sektörü, KİT'leri kapatarak desteklemiyoruz; vergiden muaf
tutarak destekliyoruz. Sermayenin büyüyüp uluslararası sermayeye
ulaşmasını istiyoruz. Biz özel sektörden vergi almakla maliyetlerini
yükseltiyor ve dünya piyasasında rekabet edemez hale getiriyoruz.
e) KİT'lerin zarar etmesine diğer bir neden de, KİT'lerdeki gereksiz
personel yığılmasıdır. İşsizlere iş bulamayan hükümet KİT'lere doldurmakta
ve dolayısıyla KİT'ler zarar etmektedir. Peki bunları özelleştirirsek bu
işçileri nereye yerleştireceğiz?
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Biz çalışana kredi vermekle küçük ve orta boy teşebbüsleri
desteklemekteyiz. Bu da geniş bir istihdam alanı yaratmaktadır. Bu nedenle
biz kimseye iş bulma zorunda kalmayacağız. Hele sanayii köylere
götürürsek artık iş arayan kimse kalmayacaktır.
f) KİT'leri zarara sokan diğer bir neden ise devletin fiyatlara
müdahale etmesidir. Devlet serbest rekabet içinde yarıştırma yerine KİT'leri
fiyatları dengelemek için kullanmaktadır. Bunlar özelleştirilirse bu
müdahaleyi nasıl yapacaktır? Devlet özelleştirme ile bu gücünü kaybediyor.
O halde bu müdahaleden vazgeçmelidir. KİT'ler kendi fiyat ve ücret
dengelerini kendileri kurmalıdır.
h) KİT'lerin son yıllardaki hızlı çöküşü ise ekonominin hiçbir kuralı
ile açıklanamayacak faiz politikaları ile olmuştur. KİT'lerin nakitleri, çok
düşük oranlı faizlerle bankalara mevduat olarak yatırılmış; fakat, finans
ihtiyaçları ise özel bankalardan alınan yüksek oranlı faizli kredilerle
karşılanmıştır. Bu politikalar ile KİT'leri batıran iktidarlar, kısa süre sonra da
KİT'lerin devlete ve millete ağır zararlarla yük olduklarını ve en kısa
zamanda kar-zarar demeden özelleştirilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Bütün bunları, Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik irsi
özelliklerinden birinin ''devletçilik'' olduğunu, bunu değiştiremeyeceğimizi
anlatmak için dile getirdik. Türkiye'yi kapitalist veya sosyalist ülke haline
getirmek isteyenler, onun irsi özelliklerini bozacağı için devleti çökertir;
katiyen başarıya ulaşamazlar.
3- “Kuvvetler Birliği” (Vahdet-i Kuvva):
347
medhal
g) KİT'leri zarar ettiren başka bir husus da devletin yönetime
müdahalesidir. Hükümetler ehliyete göre değil de partizanca atamalar
yapmaktadır. Ayrıca kamu çıkarları ile kendi çıkarları paralel olduğu için
özel sektörden bunlar rüşvet alarak ve bilerek zarar ettirmektedirler. Oysa
kamu görevlileri başarılarına göre atansa, diğer kamu kuruluşları gibi
KİT'ler de bu duruma düşmezdi. KİT'leri zarar ettiren yöneticiler
cezalandırılmalı, KİT'ler değil. Eşyaların suçlu olmayacağını öğrenmemiz
gerekir. Yöneticiler hata eder dernekler kapanır; yöneticiler hata eder
şirketler kapanır; yöneticiler hata eder KİT'ler özelleştirilir. Nasıl bir mantık
bu!?
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Mustafa Kemal'in ortaya koyduğu ilkenin üçüncüsü ise, Kuvvetler
Birliği (Vahdet-i Kuvva) ilkesidir. Mustafa Kemal bir asker olması
hasebiyle ''kuvvetler ayrılığı''nı düşünmemiştir. Zaten inkılaplar kuvvetler
ayrılığı içinde yapılamazdı. Kuvvetler birliği ilkesini Mustafa Kemal halkta
ve yönetimde uygulamıştır.
medhal
348
a) Osmanlı İmparatorluğu değişik dinler ve ırkların birlikte yaşadığı
bir ülke idi. Mustafa Kemal, ''milli devlet'' kurmuş ve Türk Milletinin tarifini
''Anadolu'da yaşayan Müslüman halk'' olarak belirlemiştir. Bunun için önce
mübadele sistemine girmiş, Türk olmadıkları halde Müslüman olanları
Türkiye'deki gayri Müslimler ile mübadele etmiştir. Dünya, Türkiye'nin bu
dine dayalı anlayışını bugün bile terk etmemiştir. Bosna'daki halk Slav’dır.
Rusların Bosnalıları savunması gerekirken Türkler savunmuştur. Bu nedenle
Mustafa Kemal tek dil ve tek yazı sistemi ile milli birliği sağlamaya
çalışmıştır. Kıyafet birliğini de bunun için istemiştir. Herkesin nüfus
hüviyetine Türk yazılmış ve istatistiklerde başka beyanlar kabul
edilmemiştir. Böylece halk Türklük içinde kaynaşmaya zorlanmıştır. Türk
ulusu böyle oluşmuştur. Bu Türkiye Devleti'nin irsi özelliğidir. Anayasalara
bunun için ''bölünmez bütünlük'' ilkeleri konmuştur. Biz bunu
değiştiremeyiz. Yani Türkiye eyaletlere bölünüp yönetilemez.
Ancak ülkenin bölünmemesi için yerinden yönetim ilkesi
getirilecektir. Türkiye yüze yakın bağımsız ile ayrılacak ve illerde halk
kendi mahalli dillerinde orta eğitimlerini yapabileceklerdir. Böylece ulusal
birlik sağlanacaktır. Türk ulusu tek olacak, buna karşılık Türkler boylara
bölünmüş olarak Türk halklarını oluşturacaklar.
Mustafa Kemal ''Kuvvetler Birliği'' ilkesi içinde tek parti sistemini
korumuştur. Hayatında çok partili sisteme geçmek istenmiş, fakat bazı
nedenler ileri sürülerek bundan vazgeçilmiştir. Kendisinden sonra en yakın
arkadaşları çok partili sisteme geçmişlerdir.
Türk Milleti siyasi hayatı çok partili sistem içinde benimsemiştir.
İşte burada yine bir denge ile karşı karşıyayız. Türkiye'de çok partili sistem
olacak, ancak bu anayasanın değişmez temel maddelerine aykırı partinin
kurulması anlamına gelmeyecektir. Yani kuvvetler birliği ilkesi böylece
korunacaktır. Çok partili sistem değişmez temel maddeler ile bunlara aykırı
partilere yaşama imkanı vermemek şartıyla korunacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Burada şunu belirtmek istiyoruz: Bir partinin kapatılması son derece
yanlıştır. Eğer değişmez temel maddelere aykırı parti kurulmuşsa bu partinin
seçimlere girmesi önlenebilir ama hiçbir zaman kapanamaz. Sözleşmesini
değiştirirse o zaman seçimlere girme hakkını kazanır. Program ve
sözleşmelere aykırı hareket eden parti yöneticileri ise tecziye edilir.
Bu değişmez temel anayasa ilkelerine uymak şartıyla, değişik dini
grupların faaliyetlerine de izin verilmelidir. Esasen tarikatlar resmen
kapatılmış ama fiilen kapatılamamıştır. Diyanet İşleri Teşkilatı tarikatların
yerini alamamıştır. Çok partili sisteme geçildiği gibi çok dini gruplu sisteme
geçilmesi de zorunludur. Ancak bunların da anayasanın değişmez temel
ilkeleri içinde kalarak milli birliği bozmamaları, kuvvetler birliği ilkesine
ters düşmemeleri gerekir. Bu nedenle siyasiler Anayasa'yı kanunlara ters
düşmeyecek şekilde yorumlayacaklar. Dini önderler de Kur'an'ı Anayasa'nın
değişmez temel hükümlerine aykırı yorumlamamaya çalışacaklar. Kuvvetler
birliğini böyle yorumlayacağız ve bunların devletimizin irsi özelliklerinden
olduğunu bileceğiz.
b) ''Kuvvetler Birliği''nin ikinci uygulaması ise devlet yönetiminde
kendisini gösterecektir. Bu da milletin yegane mümessilinin Türkiye Büyük
Millet Meclisi olması ve milli iradenin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
tecelli ve temerküz etmesidir. Bu ilkelerden hareket edilerek tek meclis
sistemi benimsenmiştir. Senato Mustafa Kemal tarafından kabul
edilmemiştir. Mustafa Kemal TBMM'ni o kadar üstün görmüştür ki,
Meclis'in üstünde bir yasama erki kabul etmemiş ve yargıya yasamayı
denetleme yetkisini vermemiştir. Hatta Ordunun başkomutanlığını da
TBMM'ne
bırakmıştır.
Cumhurbaşkanı'nı
TBMM
seçmiştir.
Milletvekillerinin dokunulmazlığını kesin kurala bağlamıştır. İstisnalar bile
koymamıştır. Mustafa Kemal İstiklal Savaşı'nı bu Meclis'le kazanmıştır. Bir
gün bile bu Meclis'i tatil etmemiştir. Altmış ve seksenlerdeki müdahalelerde
Meclis tatil edilmiş; ancak en kısa zamanda tekrar seçime gidilerek ordu
Meclis'in yenilmez gücünü her zaman teslim etmiştir. Bunlar devletin ırsi
349
medhal
Bunun gibi, bir taraftan devletçiliği koruyarak kuvvetler birliğini
bozmayacak, diğer taraftan da gerek halk gerekse özel teşebbüse imkanlar
sağlayarak liberal bir ekonomi sistemini yaşatacağız. Odalar ve sendikalar
kurulacak, bunlar çoğalacak ama Anayasa'nın değişmez hükümleri içinde
faaliyet göstereceklerdir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
özelliklerinden olup meclis üzerinde oynayanlar, başarıya ulaşamazlar,
devleti çökertirler.
c)Mustafa Kemal'in Vahdet-i Kuvva ilkesi içinde getirdiği başka bir
ilke de ''Tevhid-i Tedrisat''tır. İlmin doğasına aykırı olan bu anlayış
Türkiye'yi geri bırakmaktadır. Ancak gelişigüzel serbest bırakılan bir eğitim
de başarıya ulaşamamaktadır. Adil Düzen bunu şu şekilde dengelemektedir:
Tedrisat tamamen serbest olacak, böylece hür bir eğitim sağlanacak,
sınavlar devletçe yapılarak ehliyetler devlet tarafından verilecektir. Böylece
Vahdet-i Kuvva ilkesi zedelenmeden tedrisat serbestliği getirilmiş olacaktır.
Atanmış savcı ve hakimleri hata etmez kabul edip milletvekillerini
potansiyel suçlu göstermek, milli hakimiyete saldırıdır.
medhal
350
Yargı hakemlerden oluşmalıdır. Tarafsız bağımsızlık ancak böyle
sağlanabilir. Kamu adına dava açma yetkileri siyasi partilere verilmelidir.
Böylece hem Meclis'in mutlak hakimiyeti sağlanmış hem de dokunulmazlık
zırhı ortadan kalkmamış olur. Hakemler de milletvekilleri arasından
seçilmelidir. Bunun aksine Anayasa Mahkemesi'nin varlığı kuvvetler
birliğine aykırıdır. Devletin değişmez irsi özelliklerine aykırıdır. Onu
yıkmadan özelliğini yok edemeyiz. İşte Adil Düzen burada kendi çözümünü
getirmiştir.
Belediye teşkilatı kaldırılıp yerine bucak yönetimi getirilmelidir.
Artık kır-kent ayrımı sona ermelidir. Günümüzün ulaşım ve haberleşme
araçları köylere kadar gittiğinden kent-köy ayrımı kalmamıştır. Bucakların
birleşmesi ile iller oluşmalıdır. İller de bağımsız olacaktır. Bucaklarda orta
ehliyetliler, illerde yüksek ehliyetliler ve ülkede de üstün ehliyetliler
seçilerek meclisleri oluşturacaklardır. Üstün ehliyetliler ancak üstün
hakemler, yüksek ehliyetlileri ancak yüksek hakemler muhakeme
edebilecektir. Bunu dışında bir dokunulmazlık müessesesine gerek yoktur.
Böylece hem kuvvetler birliği korunmuş hem de yargı bağımsız hale gelmiş
olur.
Milli Hakimiyet ile Milli Kuvvet ilkeleri üzerinde herhangi bir
değişikliğe gerek olmadığı halde Kuvvetler Birliği'nin yeniden
yorumlanmasına ihtiyaç vardır. Bu nedenle biz Kuvvetler Birliği veya
Kuvvet Ayrılığı yerine Kuvvetler Dengesi'nin gelmesi halinde devletin irsi
özelliklerinin korunacağı görüşündeyiz. Mustafa Kemal'in Kuvvetler Birliği
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yerine “Kuvvetler Dengesi”ne geçmeliyiz. Bu denge kuvvetler birliğini
ortadan kaldırmamakta, aksine dengede tutarak korumaktadır. Kuvvetin
tabiatında denge vardır.
Türk ordusu güçlü varlığını koruyacak ve bağımsız olacak ama sivil
yönetime karışmayacaktır. Cumhurbaşkanı'nı TBMM seçecek ama
cumhurbaşkanları orgeneraller arasından seçilecektir. Ordu ile sivil yönetim
arasındaki
dengeyi
Cumhurbaşkanı
koruyacaktır.
Bu
Türkiye
Cumhuriyeti'nin irisi özelliği gereğidir. Sivil bir Cumhurbaşkanı orduya
hakim olamaz.
Türkiye'nin her bölgesinde bir ordu oluşturulacak ve ordu
komutanları Cumhurbaşkanı tarafından resmen atanacaktır. Halk kendi
bölgesinde olmayan ordulardan istediği orduda askerlik görevini yapacak ve
savaşa katılacaktır. Bir ordu o bölgeden olmayan ve Türkiye'nin değişik
bölgelerinden gelen halklarca oluşturulacaktır. Böylece ülkede kuvvetler
birliği ilkesi korunacaktır. Her ordu Türk halkının tümünden oluşacaktır.
4- Müspet İlim:
Mustafa Kemal'in dayandığı dördüncü temel ilke de müspet ilim
ilkesidir. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Elimizde tuttuğumuz meşale
müspet ilimdir.” “Muasır medeniyetin fevkine çıkacağız.” vb. ifadelerle bir
dördüncü ilke ortaya koymuştur.
Genel olarak tüm ilimler dört temel varsayıma dayanır. Ta Eski
Yunandan beri gelen ve günümüzün Oklit geometrisi olarak adlandırılan
geometrinin dördüncü paralellik ilkesinde olduğu gibi, dördüncü ilkesi de
karışık olur ve zor anlaşılır. Milli Hakimiyet, Milli Kuvvet ve Kuvvetler
Dengesi kolay anlaşılır bir ilke olduğu halde Müspet İlim daha doğrusu
ilmilik ilkesi açıkça ifade edilmemiş ve anlatılmamıştır. “Altı ok” içinde bu,
laiklik ve inkılapçılık olarak yerleştirilmiştir. Liberallik halkçılıkla, sosyallik
devletçilikle ifade edilmiştir. Hakimiyet-i Milliye ile Kuvva-yı Milliye ise
cumhuriyetçilik ve milliyetçilik içinde yer aldı.
351
medhal
Kuvvetler Birliği, askerlik ve inkılaplar nedeniyle ortaya konmuş bir
ilkedir. Bunların Kuvvetler Dengesi şeklinde anlamak zorundayız. Böyle
anlamadığımız takdirde bundan sonra anlatacağımız Müspet İlim ilkesine
uyulmamış olur.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bizim, muasır medeniyetin fevkine çıkabilmemiz için ilmilik ilkesini
çok açık ve net olarak koymamız gerekmektedir.
a) İnkılapçılık ilkesini iki şekilde anlamamız mümkündür. Bunlardan
biri devamlı olarak inkılapçı kalmamız, gerektiğinde gerekli inkılapları
yapmamız anlamındadır ve bu evrimin şartıdır. İnsanlık, tarih içinde daima
evrimleşmiştir. Dün kabul edilen şeyler yarın terk edilir. Yenilik devamlı
olacaktır. Bu anlamda düşünüldüğünde Mustafa Kemal'in getirdiklerine
saplanmak değil, devamlı olarak daha ileriye, daha iyisine gitmek
inkılâpçılıktır.
b) İnkılapçılığın işaret ettiği diğer bir husus da inkılap yapılırken az
da olsa baskının uygulanabilmesidir. Baskının manasını anlayabilmek için
sosyal bir oluşu iyice bilmek gerekir.
medhal
352
On kişi bir araya gelelim ve sosyal yapıyı oluşturalım. Birbirimizin
ne düşündüğünü bilmeyelim. Hiçbirimizin inanmadığı bir şeyi de ilke olarak
kabul edelim. Örneğin; “İnek Tanrı`dır” önermesi ilkemiz olsun. On kişiden
her biri diğerinin ne düşündüğünü bilmediği için herkes, diğerlerinin ineğin
kutsallığına inandığını sanacaktır. Birimiz, eleştirel bir söz söylediğimizde
diğer dokuzumuz ona saldırırız. Bu saldırı ineğin tanrı olduğuna inandığımız
için değil, karşımızdakini çökertmek veya kendi inkarımızı gizlemek için
yaparız. Böylece teker teker inanmadığımız halde, hiçbirimiz inanmadığımız
halde toplu iken inanmış görünürüz, daha doğrusu toplu halde inanırız.
Sosyal değer, kişilerin ayrı değerlerinin birleşmesinden doğmaz.
Geçmişte oluşmuş değerlerin bugünkü topluluğa etkileri şeklinde ortaya
çıkar. İşte böyle eskimiş ve hatalı bir anlayış ancak karşı sosyal kuvvetle
kaldırılabilir. Bir baskı rejimi uygularsınız, halk da birden değişiverir, sonra
aksi baskı başlar. İslamiyet’te, putçuluk baskısı varken birden değişmiş, tek
Tanrıcılık baskısı başlamıştır. Avrupa’da Hıristiyanlık baskısı varken birden
değişmiş ve ateistlik baskısı başlamıştır. Cumhuriyet baskıya başlamıştır.
İnkılap yapacaklar, basit baskı uygulamaları yapabilirler. Yalnız
yapılacak inkılaplarıniyi seçilmeleri gerekir. Eğer toplulukta halk inkılaplara
hazır değilse yapılan baskı ters teper ve inkılap başarısızlığa uğrar. Ama
halk zaten hazırsa yapılan inkılap hemen halk tarafından benimsenir. Bunları
sıralayalım:
- Saltanat kaldırılmıştır. Hanedan bile itiraz etmek istememiştir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
- Hilafet kaldırılmıştır ve tüm İslam alemi hilafeti bir daha
diriltememiştir.
- Şer'iyye mahkemeleri kaldırılmıştır ve yargı birliğine gidilmiştir.
Bazıları bazen çoklu hukuk ile yargı çokluğunu birbirine karıştırarak
çoklu hukuka saldırıda bulunmaktadırlar.
Önce Osmanlılarda yargı çokluğu yoktu, yargı ikiliği vardı. Çoklu
sistemde en az beş ayrı seçenek olmalıdır ve bu yirmiden fazla da
olmamalıdır. İkili sistemde çok kısa zamanda biri diğerini ortadan kaldırır,
tekele dönüşür. Osmanlı yargı sisteminde böyle oldu. Nizamiye
Mahkemeleri, Şer'iyye Mahkemelerini ortadan kaldırmıştır. Yahut
Amerika'da veya İngiltere'de olduğu gibi iki parti uzlaşarak dengede kalmak
suretiyle yine monopol oluştururlar. Bizim savunduğumuz, çoklu sistemdir.
İşte hukukta bu inkılap yapılmıştır. Bu husus da halk tarafından
benimsenmiştir. Batı'dan tercüme edilen kanunlar ise ülkenin problemlerini
çözmediği için bugün bir yargı karışıklığı yaşanmaktadır. Otuz davaya
bakan bir hakimin otuz yıl içinde o da esastan değil, usulden sona erdirdiği
davalarla elbet yargıda adalet sağlanamaz.
Biz bununla mevcut mevzuatın Batı'dan aktarılmasına karşı değiliz.
Bunların Batı'dan aktarılması iki sebepten gerekli idi. Batı'nın bize baskısı
vardı. İç işlerimize karışıyorlardı. Onların kanunlarını alarak onları
güçleninceye kadar susturduk.
İkincisi ise Türk sosyal anlayışında fıkıh dışında hukuk olmayacağı
görüşü vardı. İçtihat kapısı kapatılarak fıkıh zaten terk edilmişti. Bin yıl
önceki içtihatlar savunuluyordu. Ama kimse uygulamıyordu. Çünkü onlar
tarih olmuştu. Bu düşünceyi yıkmak için Batı'dan kanunlar aktarıldı.
Böylece halkın kendi hukukunu kendisinin üretmesi yolu açıldı.
İşte şimdi biz diyoruz ki, ne Batı'nın on dokuzuncu asrın yabancı
hukuku bizi ileri götürür, ne de bundan bin yıl önceki içtihatlar bizi bugün
353
medhal
Yargının tekliği meclisin tekliğine ve seçim sisteminin tekliğine
benzer. Teminatlı soruşturmacılar, teminatlı hakemler ve muhakemeyi
yürüten merkezden atanmış hakimler, aynı muhakeme usulüne tabi olmaları,
yerel yargı kararlarına karşı merkez hakemleri nezdinde tazminat davaları
açılması, yargı birliğini sağlar.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yaşatabilir. Şimdi biz kendi hukukumuzu kendimiz üreteceğiz. Çağdaş
hukukun üstünde bir hukuk üreteceğiz. Bunu neye dayanarak yapacağız?
Batı ve Doğu hukuklarını inceleyerek ilme dayanarak çağdaş hukukun
üstünde hukuk üreteceğiz. Bin yıl önceki içtihatlarla bugünkü dünyamızı
yönetmek nasıl mümkün değilse, Batının bir-iki asır önce ürettiği bize
yabancı bir hukuk ile de Türkiye’mizi yönetemiyoruz ve bir türlü Batı'ya
yetişemiyoruz. Geçmek zaten mümkün değildir. Çünkü taklit edenlerin
geçmeleri düşünülemez.
Harf inkılabı hemen yerleşmiş ve bugün herkes Latin alfabesini
kullanmaktadır. Çağın ilerisine geçmemiz için daha ileri yazıları
düşünmemiz gerekir. Bunun için Arap yazısını da korumalıyız.
Evrimleştirmeliyiz, öğrenmeliyiz. Çincedeki hece yazısını da hiç olmazsa
seçmeli olarak çocuklarımıza öğretmeliyiz. Ayrıca trafik kurallarına benzer
bir biçimde bir uluslararası şekil yazısını geliştirmeliyiz.
Takvim ve ölçü ile ilgili inkılaplar da halk tarafından tartışmasız
olarak kabul edilmiştir.
medhal
354
İnkılaplarda direnmeler nerelerde olmuştur?
Tarikatlar kapatılmış ama kapanmamıştır. Medreseler yasaklanmış
ama halk Kur'an öğrenmeye devam etmiştir. Kıyafet inkılaplarına karşı
direnme olmuş ve bu direnme devam etmektedir. Dini metinler
Türkçeleştirilmek istenmiş, buna da büyük bir şevkle uyulmuştur. Ancak
ibadetlerin Türkçe yapılması, ezanın Türkçeleştirilmesi kabul görmemiştir.
Görülüyor ki, halkın benimsemediği inkılapları zorla yapmak
mümkün değildir. İnkılaplar halkın zaten istediği ancak sosyal baskı
nedeniyle yapamadıkları sahalarda yapmak mümkündür.
Nerelerde inkılapların yapılacağı hususuna askeri sezilerle değil de
ilmin verileri içinde devam etmemiz gerekir. Demokrasi anlayışı içinde bir
taraftan halk ilmin verilerine doğru inandırılmaya çalıştırılacak, diğer
taraftan sosyal baskı karşı baskı ile yine ilmi metotlarla uygulanacaktır. Yani
elimizde tuttuğumuz meşale ilim olacaktır. Mustafa Kemal bunu 1930'larda
ortaya koymuştur. Artık inkılapları askerler değil, siyasi partiler yapmalıdır.
Siyasi partilerin programlarının ilmileşmesi gerekir. Artık lider partilerinden
kadro partilerine doğru gidilecektir. Adil Düzen buna cevap arayan bir
sistemdir.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
a) Demek ki, inkılapçılığı ancak müspet ilmin verilerine doğru
gitmek şeklinde anlamak Kemalizm’in temel ilkesidir ve öyle de
anlamalıyız. İlim demek, varsayımlar koyarak projeler üretmek ve bu
projeleri uygulayarak varsayımların isabetliliğini kontrol etmek demektir.
Yapılan bir inkılabın yerinde olup olmadığı, halkın ona karşı verilen tepkisi
ile değerlendirilip baştan kabul edilen varsayımlar kontrol edilecektir. Türk
Milleti çağın medeniyetini öğrenme hususundaki inkılapları benimsemiştir.
Dinini terk etme veya dinini değiştirme şeklindeki denemeler sonuç
vermemiştir. Bu husustaki baskılar tepki görmüş ve tepkiler başarılı
olmuştur. Bu yalnız Türkiye'de değil dünyada böyle olmuş, ateizm çabaları
hiçbir yerde başarıya ulaşmamış ve yirminci asrın son yarısında bütün
dünyada bu tür inkılaplar terk edilmiştir.
Bununla beraber dinde zorlama, dinde baskı, halkı zorlama bir
inanca, bir dine götürme denemeleri de iflas etmiş, halk kendisi nasıl isterse
öyle yaşamaya bırakılmıştır. Devlet dinden elini çekmiş; bir din de devletin
hakimi olmak imtiyazını da her yerde kaybetmiştir. Dünyada ve Türkiye'de
bütün inkılaplar böyle sonuçlanmıştır.
İslamiyet bu tür taassuba ''Dinde zorlama yoktur'' ilkesiyle karşı
çıkmış ve bir devlet içinde ilk defa her türlü din, mezhep ve tarikatın
serbestçe yaşamalarına imkan vermiştir. Batı'da Hıristiyanlığa karşı laiklik
adı ile savaş açılmıştır. Bu ateizm ile yapılmış ama başarıya ulaşılamamıştır.
Sonunda kilise ile uzlaşarak, laiklik kilisenin yönetime, yönetimin kiliseye
karışmaması şeklinde anlaşılmıştır. Fakat bu ikili anlaşma Batı'da dengesini
kuramamıştır. Laikliğin artık başka bir şekilde anlaşılması gerekmektedir.
İşte biz buna yine çoklu sistemle cevap veriyoruz. Tarikatların
yasaklanması bir sonuç vermemiş, tam tersine tarikatların kökleşmesine ve
gelişmesine sebep olmuştur. Bugün Türkiye'deki güçlü dini gruplanmalar
355
medhal
b) İlmilik ilkesinin ikinci temeli laikliktir. Bir dinin donmuş
verilerine inananlar ve eskilere ilahi kutsiyet atfedenler bir türlü ilmin yeni
sonuçlarına uymak istemezler. Avrupa'da astronomi alimlerine bu nedenle
büyük işkenceler yapılmıştır. İslam dünyasında da saltanatın hakimiyetini
sarsan İslam fıkıhçıları da aynı şekilde zulüm görmüşlerdir. Ebu Hanife şehit
edilmiştir. Sokrat'ın zehir içirilerek öldürülmesi her halde ilim dünyasının
verdiği ilk şehit değildir. Hz. İbrahim de dini ilmi temellere dayandırdığı
için ateşe atılmıştı.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
dünyaya yayılmıştır. O halde baskılar sonuç vermemiştir. Mustafa Kemal'in
Diyanet İşleri Teşkilatı da istenilen istikamette başarıya ulaşamamıştır.
Dünya Türkiye'deki Diyanet İşleri Başkanlığı'nı değil de başka grupları
muhatap alıyor.
İşte biz buna çareyi yine çoklu sistemde buluyoruz. Laiklik dinsizlik
olarak anlaşılmamalıdır. Tam tersine laiklik değişik dinlerin ülkede serbest
olmaları şeklinde anlaşılmalıdır. Bunların içinde ateistler de bir dini tarikat
içinde organize olabilecekler, onlar da varlıklarını sürdüreceklerdir. Böylece
dinler arası yarış ve denge korunur. Beklenen tehlike ortadan kalkar.
Dinlerin serbest bırakılması yeterli değildir. Liberalizmde ekonomiyi
serbest bırakmak sorunu çözmez. Tekele karşı piyasayı korumak gerekir.
Dinleri de serbest bırakmak yeterli değildir, tekele karşı korumak gerekir.
Bunun için dini şûraları oluşturmak ve dini şûralara yönetimde görev
vermek gerekir. Biz bu görevi şu şekilde özetliyoruz:
Devlette önce halkın istekleri ortaya konmalıdır. Yani kim neyin
yapılmasını istiyor, ihtiyaçlar nelerdir? Bunlar ortaya konur.
medhal
356
Biz diyoruz ki, bunu dini kuruluşlar ortaya koysun. Dini dayanışma
ortaklıkları ortaya koysun. Bunların sayıları beşten az olmasın ki, halkın
elinde seçenekler bulunsun. En az beş dini cemaat veya tarikat faaliyette
olsun. Bunların sayıları yirmiden fazla olmasın ki seçenekler kolay ve doğru
değerlendirilebilsin.
Dinler bunu yaparken sanat kuruluşlarının dile getirdikleri istekleri
değerlendireceklerdir. Bunlar manevi ihtiyaçlardır. Diğer taraftan halkın
sağlığı ile ilgili hususlar da sağlık kuruluşlarından öğrenilecektir. Sosyal
güvenlik bunlara bağlı olacaktır. İşte bu ihtiyaçlar dinler tarafından ilmi
kuruluşlara arz edilir. Onlar da bu ihtiyaçların nasıl karşılanacağını ortaya
koyarlar, plan ve projeler yaparlar. Mesleki kuruluşlar bu projeleri kimlerin
yapacağına karar verirler ve kredi ile bunu düzenlerler. Siyasi organizasyon
ise kolektif üretimin adil bir şekilde bölüşülmesini gerçekleştirir. Böylece
kuvvetler dengesi sağlanır.
Demek ki, laikliği iş bölümü içinde anlamamız gerekir. İlmi, dini,
mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları, partiler arasında denge olmalıdır.
Biri diğerine hakim olmamalıdır. Yani din ilme, ilim siyasete, siyaset
ekonomiye, ekonomi dine karışmamalı ve baskı yapmamalıdır. Diğer
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
taraftan laikliği bir dinin tekel kurup diğerlerine tahakküm etmemesi
şeklinde anlamamız gerekir. Bu da ancak çoklu sistemle mümkündür.
Yerinde yönetim ve çoklu hukuk sistemi, geleceğin dünyasını Orta Çağın
karanlık dini baskısından kurtaracağı gibi, Yakın Çağın ateizm zulmünden
de kurtaracaktır. İşte Adil Düzen'den kastımız budur.
Bu çoklu sistemi yalnız dinde uygularsak laiklik gerçekleşmez.
Çoklu sistemi siyasette, mesleki kuruluşlarda ve ilimde de uygulamak
zorundayız. Böyle çoklu sistem olursa kuruluşlar arasında yarışlar olur ve
çağdaş medeniyetin üstüne çıkılabilir. Böyle yapılmazsa ilim adına ya
Batı'nın demode olmuş on dokuzuncu yüzyılın ateizmi ezberletilir yahut bin
yıl önceki içtihatlar bugün Allah'ın sözleri imiş gibi ezberletilir. İlim sadece
sözde elimizdeki meşale olur.
Mustafa Kemal, laiklik ilkesini getirirken, ilk çağlara ait dini
inanışların devletin yönetimine hakim olmaması hususunu da belirtmiştir.
Sonraları da yüksek yargı laikliği bu istikamette anlamaya çalışmıştır.
Ancak bu hiçbir zaman parti kapatmakla ve baskılarla sağlanamaz.
Her bölgenin merkezinde milli ordu bulunmalıdır. Ordu o bölgenin
dış savunmasını yapmalı, illerin içine karışmamalıdır. Siyasi parti başkanları
ordu
komutanları
olmalıdır.
Ancak
kendi
bölgesinden
üye
kaydedememelidir. Böylece sivil yönetimle askeri yönetim birbirinden uzak
tutulmuş olur. Siyasi partiler kendi bölgeleri dışındaki diğer bölgelerden üye
kaydederler ve askeri eğitimi onların yanında yaptırırlar.
Her kademede meclisler siyasi temsilcilerden değil, seçilmiş ilim
adamlarından oluşacaktır. Yasaları ilmi meclis yapacaktır. Orduda rütbeler
ilmi ehliyete göre verilecektir. Sivil öğrenimle elde edilen rütbeler esas
alınarak ek askeri eğitim yaptırılacak ve rütbeler ona göre verilecektir.
Başlangıç ehliyetliler er, temel ehliyetliler erbaş, ilk ehliyetliler astsubay,
orta öğretimi yapanlar subay, yüksek öğrenim yapanlar üstsubay (binbaşı,
357
medhal
Hiçbir siyasi partinin gücü beşte birden fazla olmamalıdır. Ülkede en
az beş parti bulunmalıdır. Sonra baraj % 5'e indirilmelidir. Sonra siyasi
partiler dinden, ilimden ve ekonomiden ellerini çekmelidirler. Siyasi
oluşumun esas görevi iç ve dış güvenliği sağlamak ve hakemlerden oluşmuş,
tarafsız ve bağımsız yargının kararlarını icra etmektir. Siyaset kendi
sahasına çekilmelidir. Diğer taraftan ordu siyasetin dışında tutulmalıdır.
Sivil yönetim ile askeri yönetim birbirinden net çizgilerle ayrılmalıdır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
albay) ve doktora yapanlar general olabilecektir. Bunun dışında ilmi, dini,
mesleki şuralar ise yine ilim meclis üyeleri arasından oluşacaktır. Yani
gelecekte yönetimin tamamı ilmi ehliyete dayanacaktır. Zaten bugün de bu
böyledir. Ancak askeri eğitim ile sivil eğitim farklıdır. Bu da asker ile sivil
arasını ayırmaktadır.
İşte bize göre, kuvvetler dengesi içinde hareket edilerek ilmi eğitimi
ilmi kuruluşlar verecek, askeri eğitim ise ordularda verilecektir. Böylece
hem birlik sağlanacak hem de ihtisas eğitimi yapılacaktır.
medhal
358
''Elimizde tuttuğumuz meşale müspet ilimdir'' sözünün uygulaması
böyle olacaktır. Bugünkü parlamentoyu ilmileştirmemiz gerekmektedir.
Bunun için bundan sonra ilk kademede bucak meclislerine orta ehliyetli
olanlar, il meclislerine yüksek ehliyetliler ve Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ne ancak doktora yapmış olanlar seçilecektir. Askeri akademileri
bitirenler de akademik kariyer yapmış kabul edilecektir. Bundan önce
milletvekili olanların milletvekili olma hakları korunacaktır. Bunun dışında
akademik kariyer yapma bugünkü statüsünün dışına çıkarılmalı ve kişinin
yazdığı Arapça veya Latince kitaplara dayanılarak, uluslararası jürilerce
verilmelidir. Akademik kariyer sıralama usulü ile kitaba verilmelidir. Şifahi
görüşme, kitabı kendisinin yazıp yazmadığı, alıntı yaptıklarını anlayıp
anlamadığı şeklinde olmalıdır.
Adil Düzen bir projedir. Her tarafı birbirine uyumlu olmak
zorundadır.
Adil Düzen bu irsi değişmez maddeleri aynen kabul etmektedir.
Ancak gerçekten bir devlet kurulurken dayandığı temel ilkeler olur. Bu
ilkeler ancak devletin yıkılması hallerinde değişebilir. O takdirde yeni devlet
kurulmuş olur. Bununla beraber insanın kendi kendisinin özgürlüğünü
kısıtlaması nasıl mümkün değilse, devletin de kendi kendisini yasa
koymaktan kısıtlaması mümkün değildir. Bu sebeple “değiştirilemez yerine,
ittifakla değiştirilir” şeklinde yazılmayı da aynı değerde kabul ediyoruz. En
kötü şartlarda bile devletin hukuk düzeni içinde kalması uygundur. İstiklal
savaşımızı bile biz hukuk düzeni içinde yaptık. Askeri müdahaleler bile iç
hizmet kanuna dayandırılmak istenmiştir. Meşru değiştirme yollarını
kapattığımız zaman gayri meşru delinmeler olur. Devletin varlığı tehlikeye
girdiği zaman bu anayasa askıya alınır. Bunda zaruret vardır. Bunu kim
askıya alsın? Meclis alsın demek almasın demek olur. Devlet başkanı, bu
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yetkiye sahip olmalıdır. Siyasi dayanışma ortaklık başkanları hakemlere
gidip durdurabilmelidir.
“BU HÜKÜMLERE AYKIRI MEVZUAT”
Değişmez irsi maddeler, aynı zamanda temel maddelerdir. Temel
madde olmaları diğer maddelerin bunlara dayandırılmış olması ile belirlenir.
Burada ilmi metodu tanımlamazsak herkes ilmi kendine göre anlar;
efsaneler, safsatalar ve ütopik ideolojiler ilim olur. Tarihte insanlığı iki
düşünce yönetmiştir. Bunlardan biri mistik düşüncedir. Mistik düşünceye
göre peygamberler gelir, mucizeler gösterir ve kendilerinin peygamber
olduğunu inandırır, halka ''şöyle şöyle yapmanızı Allah emrediyor'' der. Halk
da bu Allah'tan olduğundan dolayı onların dediklerini yapar ve sonunda ileri
bir topluluk doğardı. Böylece ondan sonra gelen halk daha çok onlara
inanmaya başlardı. Bu tarz yönetim, mistik yönetim idi.
Halen çağımız geçiş dönemindedir. Şahsi yönetimden ilmi yönetime
geçilmektedir. Artık insanlar ne peygamberlerin mucizelerine ne de
filozofların felsefelerine göre topluluğu yöneteceklerdir. Topluluk ilimle
yönetilecektir. Mustafa Kemal'in ''Elimizde tuttuğumuz meşale müspet
ilimdir'' ilkesi içinde ilmi değerlendirmemiz gerekir.
Acaba bu ilmi metot nedir?
İlimde önce varsayımlar kabul edilir. Bu varsayımların sayısı beş-on
civarında olur. Bu varsayımlara dayanılarak projeler üretilir ve pratikte
uygulanır. Bu çalışmalar sosyal olaylarda pilot bölgelerde uygulanır. Elde
edilen sonuçlar projede gösterilen hedefleri gösteriyorsa varsayımlarda
isabet belirlenmiş olur. Eğer hedefe ulaşılamamışsa varsayımların yanlış
olduğu düşünülebilir ve varsayımlarda ayarlama yapılır. Sonuç olarak
denemelerle sonuçlara varılır. İşte ondan sonra o varsayım teori haline
dönüşür.
359
medhal
Diğer yandan da felsefi düşüncelere dayanan yönetimler vardı.
Filozoflar ortaya çıkıyor, insanların akıllarına hitap ediyor, onları
düşündürüyordu. Bazı hükümdarlar ise filozofların görüşlerini benimsiyor
ve devleti onların görüşlerine göre yönetiyordu.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Fizikte bu denemeler, aynı yerde tekrar edilir. Sonuçlar orada
düzeltilir. Bu metot sosyal olaylarda başka şekilde denenir. Bunu her yerde
herkes istediğini dener. Yani denemeleri ilim adamları değil de, sosyal
uygulamacılar yaparlar. Elde edilen sonuçları tespit eden ilim adamları,
onları sonuçlara götürür. Yani hangi varsayımların doğru olduğunu sosyal
müşahedeyi yapan ilim adamları belirler. Çoklu hukuk sistemi ile yerinden
yönetim sistemi bu denemeleri kolaylaştırır, çok kısa zamanda topluluk
genel sosyal kanunları keşfetmiş olur.
Problemler çözüldüğü zaman insanlık evrimleşir ve yeni problemler
ortaya çıkar, böylece yeniden varsayımlar ve çözümler üretilir. Böylece
evrim devam edip durur. Yaşlanan topluluklar, problemlerin tamamını çözer
ve yeni problem ortaya çıkmaz. İşte bundan sonra duraklama devri başlar,
topluluklar çöküş sürecine girer. Türkiye Cumhuriyeti yaşlı Osmanlı
İmparatorluğu'nun kalıntıları üzerinde kurulmuştur. Hala onun bazı
parçalarını taşıyor, adeta kendisini yaşlı gösteriyor. Diğer taraftan
Cumhuriyet yeniden kurulmuştur. Müesseselerini yenilemek istemektedir.
Yenileyebilirse gelecekte birkaç asır, belki de bin yıl yaşayabilir.
medhal
360
Türkiye varsayımlarını yukarıda belirttiğimiz gibi daha kuruluşunda
koymuştur. Bunun temeli ''milli devlet'' olmalıdır. Milli devlet demek, artık
toprak işgal politikasından vazgeçmiş olması demektir. Kendi toprakları
içinde ''muasır medeniyetin fevkine çıkmak'' ilkesidir.
Aslında Türkiye Tanzimat'tan beri Batılılaşma, Batı'ya yetişme ilkesi
içinde Batı'nın arkasında koşmuştur.1930'lara kadar Türkiye Batılılaşma
çabasını göstermiş ve bunun Türkiye için yeterli olmadığını gördüğünden
hedefini değiştirmiştir. Çökmüş imparatorluğun Avrupa'nın arkasından
koşma stratejisini değiştirmiş onun yerine ''Muasır medeniyetin fevkine
çıkma''yı koymuştur.
Evet! Türkiye artık Batı'nın arkasından koşmayacaktır. Bundan
sonra, Türkiye Batı'yı arkasından koşturacaktır. Peki bunu nasıl yapacaktır?
İşte çözüm formülü de bulunmuştur. Elimizde tuttuğumuz meşale
müspet ilim olacaktır. Peki, Batı müspet ilmi, benimsememiş midir? Batı
fende, teknikte müspet ilmi benimsemiş ve üstün maddi güç elde etmiştir.
Ama Batı sosyal oluşmada yeterli ilme sahip değildir. Tabii hukuk
denemeleri netice vermemiş ve terk edilerek pozitif hukuk sistemi
benimsenmiştir. Batı hala üç dört bin yıllar öncesinin sosyal düzeni içinde
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
çırpınmaktadır. Mustafa Kemal ise ''Elimizde tuttuğumuz meşale müspet
ilimdir'' derken sosyal yapımızı da ilme dayandıracağımızı söylemektedir.
Böylece muasır medeniyetin üstüne çıkma imkanını bulmuş olacağız.
Varsayımları anayasamızda netleştiriyoruz ve maddemizi tekrar
ediyoruz:
''Dili Türkçe, merkezi Ankara bayrağı al zemin üzerinde ak ay yıldız
olan, ulusuyla ülkesiyle bölünmez bir bütün olarak Türkiye'de Türklerin
kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, insanlık içinde, yerinden yönetime saygılı,
laik, demokratik, liberal ve sosyal hakemlerden oluşan bağımsız ve tarafsız
yargı güvencesinde çoklu bir hukuk devletidir. Bu hükümler değiştirilemez.
Bu hükümlere müspet ilme aykırı tüm mevzuat mülgadır. Aykırılık her
kademede, yargı tarafından tespit edilir.''
Bu varsayımlar, irsi maddelerdir, değiştirilemez. Aynı zamanda tüm
mevzuatımızın varsayımlarıdır. Diğer mevzuat bunlara aykırı olmamalıdır.
Peki bunlara aykırılık nasıl tespit edilecektir?
Seçtiğimiz bu varsayımların olumlu sonuçlar vereceği kanaatindeyiz.
Tabii isabet ettiğimiz, ileride elde edeceğimiz sonuçlarla kanıtlanacaktır. Bir
gün gelir de bu varsayımlar başarılı olamazsa artık bu varsayımları hukuk
düzeni içinde değiştiremeyiz. O zaman sıkıyönetim ilan eder, devleti
yıkılmaktan kurtarırız. O zaman ne yapılacağına sıkıyönetim karar verir.
Sıkıyönetim komutanı siyasi partilerle istişare ederek yeni varsayımlar
koyar. Anayasamızda değişmez maddeler koymazsak bilimsel denemeler
yapamayız. Değişmez maddelerle yanlış sonuçlara varırsak, sonuç kötü
çıkarsa çöküp gideriz. Bunun sigortası ise sıkıyönetimdir, askeri yönetimdir.
361
medhal
Elbette bizim başvuracağımız tek hakem müspet bilim olacaktır.
Müspet bilim denemelere dayanır. Sosyal denemelerde yerinden yönetim ve
çoklu hukuk sistemidir. Böylece devamlı denemeler olacak ki, bilimsel
araştırma merkezleri sonuçları tespit edebilsin. Varılan bilimsel sonuçlara
göre hükümler oluşacaktır. Tarafların seçeceği teminatlı ehliyete sahip,
tarafsız ve bağımsız hakemler, bilime dayanarak hukuki problemleri
çözeceklerdir. Halk bilime dayanarak sözleşmeler yapacaktır. Sözleşmelerin
müspet bilime aykırı hükümleri hakemlerce iptal edilecektir. Değişmez
temel maddelerdeki kelimelerin tanımları da müspet bilime göre
yapılacaktır.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Devlet, bu varsayımlara dayanan mevzuat içinde örgütlenecek, buna
göre ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma ortalıkları kurularak ve her
konuda orta, yüksek ve üstün ehliyetler verilecektir. Devlet yönetimi bu
ehliyetlere dayanacak ve buna göre seçimler olacaktır. Eğer bu varsayımlara
dayanan hukuk düzeni sonuç vermezse tüm ülkeye şamil sıkıyönetim ilan
edilecektir. Bunun anlamı şudur: Tüm sivil örgüt sona ermiş kabul edilecek
ve ehliyetler sıfırlanacaktır. Her şeye baştan başlayıp yeniden ilmi, dini,
mesleki ve siyasi dayanışma ortaklıkları oluşacak ve yeniden kamu hizmet
ehliyetleri verilecektir. Bu oluşum hukuk düzeni içinde değil askeri düzen
içinde olacaktır. ''Devlet askeri düzenle kurulur, hukuk düzeni ile yaşar''dan
kastımız budur.
“Müspet ilim” nasıl tespit edilecektir?
Bunun anlaşılması için bilim adamlarının nasıl oluştuğunu bilmek
gerekir:
medhal
362
Bucaklarda ilmi ehliyet, bucakta yedi yaşını bitirenlerin ilmi
danışmanı ve dayanışma ortağı olarak seçtiği kimselerdir. Bucakta ilmi
dayanışma kurucusu olmak için en az % 5'in müşavirliğini kabul etmiş
olması şarttır. Bunlar “orta ehliyetliler”dir ve aynı zamanda bucak şûra
üyeleridir. Bir ilçe içindeki bucaklarda bulunan ilmi danışmanlardan on
tanesinin danışmanı olan kişiler, ilde danışman olurlar ve “yüksek ehliyet”
alırlar. Bunlar aynı zamanda il meclis üyesi olurlar. Ülkede on yüksek
danışmanı kendisine bağlayan kişiler “üstün danışman” olurlar. Böylece
bunlar aynı zamanda ülke meclis üyesidirler. Demek ki, bir ülkede yaklaşık
bin üstün ehliyetli meclis üyesi vardır ve bunlar aynı zamanda bilim
adamıdırlar. Dünyada yüze yakın devlet olduğuna göre dünyada seçilerek
gelen sorumlu yüz bin bilim adamı vardır. Bunların ittifak ettikleri hususlar
ilmi sonuçlar olacaktır. Bunların hepsi dünyanın yuvarlak olduğunu,
bunların hepsi Newton'un çekim kanunu kabul ediyorlarsa bu kesin bilim
sayılacaktır. Bunun dışında bilhassa sosyal konularda eğer bir ülkenin üstün
ehliyetli meclis üyeleri bir konuda ittifak ediyorlarsa bu müspet bilimin
verisi kabul edilecektir. Mevzuat bu bilimsel sonuçlara aykırı olamaz. Buna
aykırı mevzuatın yapılabilmesi için aksi bir ittifakın oluşması gerekir.
“Müspet ilme ve bu anayasanın değişmez hükümlerine aykırılık”
Türk Devleti'nin kuruluşunda ortaya konularak zamanla tüm Türk bilim
adamlarınca benimsenen veya bu devleti kuran silahlı gücün oturttuğu temel
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
ilkelerdir. Bunların bilimselliği varsayımlar olarak kabul edilecektir.
Bunların tanımı ile yenilik ilerilik sağlanacaktır.
“MULGADIR”
“Yürürlükte değildir” demektir. Meclisin maddeleri teker teker
inceleyip ortak irade ile bu mevzuatı ayıklaması mümkün değildir.
Hakemlerin de tüm mevzuatı okuyup inceleyip mukayese etmeleri pratikte
mümkün değildir. Her karar veren merci, müspet bilimin kesin sonuçlarına
ve değişmez temel maddelere aykırılığı inceleyecek ve eğer o hüküm
bunlara aykırı ise onu geçersiz sayacaktır. Elbette iptal edilmeyecektir. Yani
başka hakemler başka türlü karar almış olabilirler ancak bu şekilde alınan
kararlardan dolayı hakemler yüksek hakemlerin nezdinde muhakeme
edilebilecek ve dayanışma ortaklıklarınca ödenecek bir tazminata mahkum
edilecektir.
363
medhal
Önce her uygulayıcı, herhangi bir mevzuatın müspet bilime veya
anayasanın değişmez temel hükümlerine aykırılığına kendisi karar
verecektir. Uygulayıcılar bu hususta danışmanlarından “teminatlı görüş”
alabilecektir. Ancak son hüküm elbette yargının olacaktır. Mevzuatın
lağvedilmiş olması bu Anayasa'nın yürürlüğe girmesi tarihinde başlamış
olacaktır. Dolayısıyla hakemlerin kararları gerisin geriye de işlemiş
olacaktır. Hakemler Anayasa'ya aykırı mevzuatı lağvetmeyecek ama
lağvedilmiş olduğuna karar vereceklerdir. Mustafa Kemal'de böyle yapmıştı,
“ahkam-ı şer'iyye mülgadır” demişti. Böylece eskimiş, çağın ihtiyaçlarına
cevap vermeyen Osmanlı hukuku lağvedilmiştir. Ne var ki, bu ilgayı tespit
edecek mekanizma getirilmemiştir. Nizamiye mahkemeleri Batı mevzuatı
içinde boğulmuş kalmışlardır. Günde otuz ile elli arasında duruşma yapan ve
otuz ile elli arasında davaya bakan hakimler etkili adil bir yargı
sağlayamamışlardır. Biz bağımsız ve tarafsız hakemlerden oluşan yargı
sistemini getirirken hakimliği kaldırmıyoruz. Yargı birliğini sağlamak için
merkezden atanmış hakimlere de önemli görevler veriyoruz. Gerçi bu
yerinden yönetime aykırıdır. İleride insanlık bunu terk edecektir. Ancak
geçici dönemde böyle bir dengeye zaruret vardır. Davayı hakimler
yürüteceklerdir. Tüm kayıt ve tescilleri hakimler yapacaklardır. Duruşmaları
hakimler yönetecektir. Sadece soruşturmayı resmi soruşturmacılar
yapacaktır. Hükümleri de resmi hakemler verecektir. Hakimlere soruşturma
ve hakemlik dosyalarını tetkik ederek kararı onaylaması veya reddetmesi
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
yetkisini tanıyoruz. Yalnız davaya karışmayacaktır. Yeniden başka
hakemlerden hakem heyeti oluşturulacak ve yeniden muhakemeye
başlanacaktır. Bu suretle merkezi denetim şimdilik tamamen muhafaza
edilecektir. Bu sistem belki anti demokratiktir. Çünkü hakim bu yolda kararı
her zaman önlemiş olabilir. Ancak geçici olarak böyle yaparak ülkenin
düzenini tehlikeden korumalıyız.
“AYKIRILIK HER KADEMEDE”
Sulh hukuk, asliye hukuk, sulh ceza, asliye ceza, ağır ceza
mahkemeleri ile Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemelerinin
her biri kendi konuları ile ilgili davalara bakarken Anayasa'nın bu temel
değişmez maddelerine aykırı olup olmadığını değerlendirebileceklerdir.
Hakemler tartışıp başhakemin kararı ile hükme bağlayacaklar ve kararlarını
vereceklerdir. Bugün olduğu gibi mevzuatın iptali için Anayasa
Mahkemesi’ne bırakmayacaklardır. Ancak, her kademede mahkemelerin bu
kararları verirken ülkede yargı birliğinin sağlanması için önemli tedbirler
alınması gerekir:
medhal
364
a) Muhakeme hadisenin bulunduğu bucakta yapılmalıdır. Özel
hukukta davalının bulunduğu yerin bucağında açılmalıdır.
b) Hakemler, ilçedeki hakemlerden seçilmeli, ancak muhakeme ilgili
bucakta yapılmalıdır.
c) Yetkili hakim, davanın açıldığı bucağa gelip orada duruşmaları
yürütmelidir.
d) İlçedeki hakemler bölgede ihtisas yapmış hakemleri danışman
olarak bulundurmalıdır. Hakemler gerekli gördüklerinde onlarla istişare
etmelidirler. Hatta onları da hakemlik görüşmelerine katabilmelidirler.
e) Muhakeme bitip hakemler karar verdikten sonra, hakimler
dosyayı tetkik edip tasdik veya reddetmelidirler. Hakemler mevzuatı iptal
etmezler, fakat müspet bilime ve Anayasa'nın değişmez maddelerine aykırı
mevzuatı uygulamazlar. Bu şekilde uygulanmayan mevzuat, yasama
meclislerine götürülür ve yasama meclisleri tarafından değiştirilir. Bir siyasi
parti bir mevzuatın Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürerek üstün hakemler
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
nezdinde dava ikame edebilir. Davanın kabulü halinde kanun önerisi meclise
gider ve öncelikle görüşülerek hükme bağlanır.
“YARGI TARAFINDAN TESPİT EDİLİR”
Bir ülkenin bütün sorunlarının çözümünde tarafsız ve bağımsız
yargının tesis edilmesi en önemli yeri tutar. İptal davalarında
soruşturmacının yerini bilirkişiler alır. Bilirkişi raporları da demokratik
olmalıdır. Bilirkişilik yapabileceklere ehliyet verilir. Bunlar yüksek ve üstün
soruşturmacılardır. Bilirkişi raporlarını bölgelerdeki yüksek soruşturmacılar
hazırlar. Özetlersek, yargı mevzuatı iptal edemez, sadece baktığı davalarda
uygulamaz. Bunun dışında yargı bilirkişilerin incelemelerine de dayanarak
mevzuatın Anayasa'ya aykırı olduğunu tespit ettirebilir. Bu bir tespit
davasıdır. Bu tür kararlar Meclis'e gönderilir ve bununla ilgili değişiklik
önerileri Meclis'te ivedilikle görüşülür.
Hiçbir şey ani olarak değiştirilemez. Bir hasta bile birdenbire iyi
olmaz. Tedavi gören, ilaç alan hasta kendi kendisini zamanla tedavi eder.
Topluluklarda da durum aynıdır. Kurulacak mekanizmalar topluluktaki
eksikleri zamanla kendi kendine giderir. Burada önerilmiş olan hususların
bir kısmı ciddi tartışmaları beraberinde getirecek niteliktedir. Bir kısmı ise
bazı kimselerce kabul edilemez nitelikte görülebilir. Bütün öneriler tarihsel
gelişmelere uygun olduğu gibi, toplumsal yapıdaki birçok tartışmayı
bitirecek niteliktedir. Bizim önerimiz; bütün önerilerin bir araya getirilmesi,
öneriler arasındaki ortak payda niteliğindeki hususların belirlenmesi ve bu
belirlenenlerin toplumun oydaşması olarak kabul edilerek yeni düzene
geçilmesidir.
365
medhal
SONUÇ
Baştan belirttiğimiz gibi, eski mevzuat kaldırılıp yeni mevzuat
gelmeyecektir. İki mevzuat da birlikte devam edecektir. Halk kendiliğinden
eski mevzuatı bırakıp yeni mevzuata geçmiş olacaktır. İşte çoklu ve çoğulcu
hukuk sistemi, bu geçiş devresi için de gerekmektedir. Osmanlılar çoklu ve
çoğulcu hukuk sistemini uygulayarak hata yapmadılar. Osmanlıların hatası,
çift yargılı sistemi uygulamalarıdır. Bu yanlıştır ve biz bunun
uygulanamayacağını söylüyoruz.
Yeni Anayasaya Geçiş Önerisi
Karagülle - Akdemir
Bizler, bu önerileri yılların birikimi ile ileri sürüyor, Kutsal
Kitapların ve İslamiyet’in düzene ilişkin getirmiş olduğu hususlarla, Batı’nın
günümüzde varmış olduğu bilimsel gelişmeleri bir sentez içinde ortaya
koymaya çalışıyoruz. Bu önerilerin daha iyileri ileri sürülmediği sürece, bize
göre en doğru önerilerdir. Bu ekip, daha iyisinin ortaya çıkması için her
türlü zeminde ve herhangi bir zeminde karşılıklı veya toplu forumlarda
tartışmaya hazırdır.
Değişmez maddelere tüm mevzuatı uyarlanmanın ve uygun hale
getirmenin ülkemiz açısından geleceği yakalama bakımından birçok yararı
olacaktır:
a) Her şeyden önce, mevzuat içindeki çelişkiler zamanla ortadan
kalkacak ve uyumlu bir hukuk sistemi ortaya çıkacaktır.
b) Çelişkili mevzuat nedeniyle farklı uygulamalar ortadan kalkacak,
zamanla yargı birliğine gidilecektir.
c) Hakemlik sistemi ile yığılmış birçok dava dosyası çok kısa
zamanda hükme bağlanarak ülke, çatışan halkın ülkesi olmaktan çıkacaktır.
medhal
366
d) Tüm Türk halkı mevzuatı tartışmaya girecek, bu da hem halkın
hem de hukukun seviyesi yükselecektir. Türkiye mevzuat ithal eden ülke
konumundan çıkıp, hukuk sistemi ihraç eden bir ülke konumuna gelecektir.
e) Bu tartışmalar, on bin yıllık demode olmuş hukuk düzenini
kaldırıp, yerine gelecek yeni yüzyılın hukuk düzenini hazırlayacaktır.
Böylece Türkiye çağdaş uygarlığın üstüne fiilen çıkmış olacaktır.
Son olarak dikkat edilmesi gereken husus şudur: Herkes, bildiklerine
ve yaptıklarına kendisini entegre etmiş olduğundan, topluluk bilmediği
şeylere ve/veya yeni önerilere karşı başlangıçta direnme gösterir. Yeni
düzende kimin yerinin nerede olacağı bilinemediği için halk daima yeniliğe
karşı koyar. Oysa ihtiyaçlar ise tam aksine insanları ve toplulukları yeniliğe
zorlar. Adil Düzen bütün bu farklılıklar arasında denge kuran ve çözümü
getiren sistemin adıdır.
Download

Yeni-Anayasaya-Gecis-Onerisi