Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014, p. 1499-1510, ANKARA-TURKEY
BİR SERVET-İ FÜNÛN MASALI: YENİ ZELANDA FİKRİ VE
ANADOLU’YA AVDET*
Hatem TÜRK
ÖZET
Sultan II. Abdülhamit devrinin edebî oluşumlarından biri olan
Servet-i Fünûn dönemi, pek çok özelliği ile Türk edebiyatında adından
sıklıkla söz ettirmiştir. Sanatın ön planda tutulduğu bu devrin bazı şair
ve yazarları, artan siyasi baskılar yüzünden memleket idaresinden
şikâyet etmişlerdir. Bunun sonucunda yaşamak için yeni bir ortam,
uzak ülke hayaline kapılmışlardır. Önce Yeni Zelanda daha sonra da
Manisa’nın Sarıçam ilçesi, bu hayalin mekânı olarak düşünülmüştür.
Sanatçılar, her iki yer ile ilgili planlamalar yapmışlar ve tasarlanan yeni
yaşamın pek çok özelliğini edebi eserlerle ortaya koymuşlardır. Edebi
eserlere etki etmiş olan bu tasarılarda yaşanacak yerin coğrafi
özelliklerinden meskenlere; uğraşı alanlarından edebî anlayışlara kadar
pek çok şeyi bulmak mümkündür. Değişik nedenlerle her iki hayal de
gerçekleşmemiş, bu durum bir ütopya halini almış ve hakkında sanat
eserleri oluşturulmuştur. Bu çalışmada dönem sanatçılarının kaçış fikri
ve bu düşünce dâhilinde oluşturdukları sanat eserleri üzerinde
durulmuş, oluşturulan ütopik mekanın özellikleri, sanat eserlerinden
hareketle değerlendirilmiştir. “Yeşil Yurt” ya da “Hayat-ı Muhayyel”
olarak bilinen bu eserlerin en önemlilerinden biri olan Hüseyin Câhit
Yalçın’ın “Hayât-ı Muhayyel” adlı öyküsü, Arap alfabesinden yeni
harflere aktarılmıştır. Dünya edebiyatlarında da zaman zaman
karşılaşılan uzak ülkelere kaçış, ütopya olgusunun Türk edebiyatındaki
önemli örneklerinden biri olarak kabul edilen bu hareketin değişik
açılardan incelenmeye değer olduğu görüşüne varılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Edebiyat, Servet-i Fünûn, Kaçış, Ütopya
A TALE OF SERVET-İ FÜNÛN: NEW ZEALAND INTELLECTUAL
AND THE RETURN TO ANATOLIA
ABSTRACT
One of the literal formations of the period of Sultan Abdulhamit II,
Servet-i Fünûn period have made its name rather frequently mentioned
in many aspects in Turkish literature. Some poets and writers of this
period when art came into prominence complained about the regime
*Bu
makale Crosscheck sistemi tarafından taranmış ve bu sistem sonuçlarına göre orijinal bir makale olduğu
tespit edilmiştir.
 Dr., Giresun Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Öğretim Üyesi. Elmek:[email protected]
1500
Hatem TÜRK
because of the increasing political pressure. As a result of this, they
dreamt about a new environment and far lands. Firstly, New Zealand
then Sarıçam,a district of Manisa, were thought as the scene of that
dream. The writers made plans about these two places and presented
many features of new life through literal works. In these plans which
affected the literal works, it is possible to find many things about from
geographical features of places which would be lived to dwellings; from
fields of occupation to literal perceptivities. Because of various reasons,
these two dreams did not come true, became a utopia and artworks
were constructed about it. In this study, escape thoughts of the period
writers and their works based on this thought were emphasized,
features of utopian dwelling were evaluated with reference to artworks.
Known as “Yeşil Yurt” or “Hayat-ı Muhayyel”, one of the most important
of these works Hüseyin Câhit Yalçın’s story “Hayât-ı Muhayyel” were
rewritten in Arabic alphabet. In also world literature, escaping far lands
was accepted as one of the important samples of utopia phenomenon
and it was deduced that that movement was worth to be examined from
different perspectives.
Key Words: Literature, Servet-i Fünûn, Escape, Utopia
Giriş
Tanzimat’ın ayağı yere basmaya çalışan edebiyat görüntüsünden sonra ondan daha güçlü
bir sesle ortaya çıkan ve edebî kıymeti ön planda tutmaya uğraşan Servet-i Fünûn devrinin ilgi
çekici özelliklerinden biri, önce Yeni Zelanda, olmayınca da Manisa’ya çevrilen, gerçekleşmemiş
bir kaçış öyküsüdür.1
Servet-i Fünûn edebiyatı sanatçıları, özellikle Sultan II. Abdülhamit’in saltanat yıllarında
büyük bir bunalım içine düşmüşler, yaşadıkları çevreden ve ülkeden şikâyet etmişler, bunun
sonucunda da kendilerine yeni bir dünya kurgulamaya girişmişlerdir. Bu kaçış fikrinden hareketle,
o zamanlarda İngiltere’nin sömürge ağını genişletmek adına yeni bir sömürgesi haline gelen Yeni
Zelanda’da koloni halinde yaşama fikrini hayata geçirmeyi düşünmüşlerdir. Bir tasarı olarak
düşünülen bu görüş, dönemin edebiyatçılarınca edebî metinlerle ifade edilmiş ve şekillenmiştir.
Tasarının temelinde yatan düşünce, dönem aydınlarının yaşadıkları ülkenin geleceğinden ümidi
kestikten sonra ömrünü geçirmek ve nesillerinin devamını görmek için yeni bir dünya planlamaktır.
Servet-i Fünûn sanatçıları, Sultan II. Abdülhamit’in “Devr-i İstibdad”ından kurtuluşun mümkün
olmadığına inanmaktadırlar. Ondan kurtuluşun tek yolu da Padişah’ın ve adamlarının olmadığı
başka bir ülkeye, daha açık bir ifadeyle uzak bir ülkeye gitmektir. Bu ülke dönem sanatçılarının
kendi ruhlarında idealize ettikleri bir ülke olmalıdır. Servet-i Fünûn sanatçıları, eserlerinde gitmek
Bu konu hakkında Mehmet Kaplan şunları söyler: “Bir ara Fikret arkadaşlarıyle beraber Yeni Zelanda adasına giderek
orada hayal ettiği saadet ülkesini gerçekleştirmek ümidine kapılır. Bu mümkün olmayınca, Hüseyin Kâzım’ın
Manisa’daki çiftliğine gitmeği düşünürler. Bu hayallerin yıkılışı üzerine Fikret, Bir Mersiye adlı şiirini yazar.” Bk.
(Kaplan, 2009: 112). 11 dörtlükten oluşan Bir Mersiye adlı bu şiirde Fikret, kendisini bunca heyecanlandırmış uzak ülke
hayalinin olumsuz sonuçlanması üzerine yazmıştır. Kararsızlıklarıyla, ürkekliğiyle geçen ömründe hep saf olanı,
kirletilmemiş olanı arayan Türk edebiyatının bu hassas yürekli şairi, sık yaşadığı hayal kırıklıklarından birine de mersiye
yazmıştır. “Âh sen, sen ki zîr-i bâlinde / bir yeşil köy hayâtı saklardın: / Şi’rimin nuhbe-i mealinde / Sen, bütün safvetinle
sen vardın.” Bk. (Tevfik Fikret, 2007: 201). Şair’in Rübab-ı Şikeste’deki Berîd-i Ümmîd adlı ve benzer duyarlılıkla hayal
kırıklığını anlattığı şiirinin de aynı nedenle yazıldığını Hüseyin Cahit Yalçın, hatıratında söylemektedir. Bunun dışında
Fikret “Ne İsterim”, “Bir Ân-ı Huzur” ve “Yeşil Yurt” adlı şiirlerini de aynı duyarlılıkla kaleme almıştır. Bu şiirlerinde
şair, “Mâi bir göl, yanında bir meşcer”, “Hâke revnak veren güzellikler”, böylesine bir doğada “Bir külbe-i mesud” içinde
“Bir köylü hayatı”nı “Bahara benzetilir bir yeşil saadet” olarak görmekte ve yaşamak istediği doğa içindeki köyü
anlatmaktadır.
1
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
Bir Servet-i Fünûn Masalı: Yeni Zelanda Fikri Ve Anadolu’ya Avdet
1501
istedikleri ve geleceğe önerecekleri ülkeyi sanat eserlerinde şekillendirmişlerdir. Sanatın, şiir,
roman, öykü ve resim dalında bu konunun işlendiği görülür. Bunun bir etkisi olarak şiir ve resmin
bu dönemde iç içe girdiği ve birbirini etkilediğine şahit olunur. Bu dönem sanatçıları,
edebiyatımızda tablo altı şiir yazma geleneğini kurmuşlardır. Bunlar, genellikle idealize edilmiş
dünyayı gösteren el değmemiş tabiat manzaraları, saflığı ifade eden çiçek ve çocuk resimleri,
güzelliği ifade eden güzel kadın tablolarıdır. Bu tabloların altına aynı duyarlıktan hareketle şiirler
de yazılmıştır.
Servet-i Fünûn ve Kaçış
Servet-i Fünûn’un en gözde eserlerini verdiği yılların, Sultan II. Abdülhamit’in padişahlığı
zamanına denk gelmesi, bu edebiyatı meyus ettiği kadar da yeni arayışlara itmiştir. Bu arayışların
en orijinallerinden biri, içinde şüphesiz ki yaşamak hatta koloni kurmak için uzak memleketler
arama fikridir. Bu fikri ortaya çıkaran nedenin istibdat baskısı olduğu da bilinmektedir. Hüseyin
Kâzım Kadri’nin aşağıdaki ifadeleri, yüzyıllardır Türk’ün hayallerini süsleyen, fetihlerin en
büyüğüyle yurt edilmiş Altın Boynuz’a, devrin aydınlarının genel bakışını sergilemektedir:
Vatanın âfâk-ı siyâsiyesi karardıkça bizim de gözlerimiz dönüyor ve
beynimizin içinde şiddetli fırtınalar esiyordu. Her şeyden nevmid idik.
Abdülhamit de günden güne mezalimini artırıyordu. Fakat biz teşebbüslerimizi
o nisbette tezyid edemiyorduk. Memlekette bir ihtilal hareketinin başına geçecek
bir kimse yoktu. Zâhiren muhalif görünenler de bu yüzden bir külah yapmak
emelinde idiler. Ortalık casuslarla dolmuş, bütün ümit kapıları kapanmış ve bu
elîm vaziyette yaşamak imkânı kalmamıştı. Bedrus Edendi’nin mütevekkilâne
sükûtu yerine Fikret’in ateşîn sözleri geçmişti. Yanıp tutuşuyorduk. Fakat ne
yapacağımızı da bilemiyorduk. Nihayet, yine Fikret bir çare buldu: bu
memleketten hicret etmek! (Kadri, 2000: 67).
Dönemin en önemli tanıklarından olan Halid Ziya Uşaklıgil de anılarında konuyu benzer
bir şekilde Fikret merkezli olarak ele alır: “Gözünde onu inciten, kudurtan ne varsa sanki bir
büyüyle silinmiş göründü; İstanbul ve onun içinde, arkasında, ötesinde ne kadar kötülükler ve
kirlilikler bulunuyorduysa bunlar hep bir unutma bulutunun altına saklanmış oldu. Artık onun
görüş ufkunda bir yaşama alanı, bir mutluluk köşesi vardı ve orada muradına göre bir dünya
yaratacaktı: Yeşil Yurt!..” (Uşaklıgil, 1987: 589). Hazırda bulunanların itiraz etmediği bu hülyanın
fikir babası Tevfik Fikret başta olmak üzere herkes, kurtuluşun ancak kaçmakta olduğu bu
şehirden: “Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet ey şehr / Örtün ve müebbet uyu, ey fâcire-i dehr!...”2
(Fikret, 2007: 299) diyerek, dünyada istibdatla kirletilmemiş yeşil bir belde aramaya koyulurlar3.
Firdevs Canbaz Yumuşak da konuyla ilgili yaptığı bir çalışmada “Yeşil Yurt girişimi temelde bir
Tevfik Fikret’in “Sis” adlı şiiri, devir aydınlarının pek çoğunun ortak duygusuyla İstanbul’a karşı ağır ithamları olan
bir metindir. Onun için İstanbul, “Köhne Bizans, koca bunaktır. Bin kocadan arta kalan dul bakiredir. Şiirin anlatıcısı
İstanbul’u ağır ithamlarla tahkir ederken onun güzelliğindeki taze büyüyü kaybetmediğini, ona bakanların hala üzerine
titrediğini, onun hala cana yakın göründüğünü de itiraf etmektedir. İstanbul munistir, cana yakındır ona göre ama bu
munislik düşkün kadınların cana yakınlığıdır. Zira o, içine dökülen gözyaşlarına kayıtsız kalmaktadır. Anlatıcı,
İstanbul’un kuruluşunda lanet olduğuna inanmaktadır. Bu yüzden şehrin bütün zerrelerinde kirli riyakârlıklar
bulunmaktadır. Temiz bir şey bulmak imkânsızdır bu şehirde. Şair, İstanbul’un şahsında bir cehennem tasviri yaparken
orada temiz insanların bulunamayacağını da iddia etmektedir. Sinir buhranına kapılan şair, ses tonunu yükselterek ona,
ey şehr, örtün ve sonsuza kadar uyu, ey dünyanın fahişesi, diye lanet okur. Ve buradan sonra da kızgınlığını seslendiği
şehrin sıfatlarını sıralayarak devam ettirir”. (Türk, 2008: 97).
3 Servet-i Fünûn şiirinin genel karakteristiğini etkileyen bu durumla ilgili Ramazan Korkmaz, şunları söyler: “Servet-i
Fünûn kuşağında ‘öte yer’ imgelemi ile beliren mekan, dünyanın tekdüze gerçekliğinden sıkılan ‘yorgun ruhlar’ için
ütopik bir sığınaktır; bu ütopik sığınak, yaşamak için değil, ama insani duyarlılıkları daha derin yaşamak için arzu edilir.
Bu nedenle öte duygusu ve başka yer özlemi, Servet-i Fünûn kuşağının ana imgelerini üreten iki temel güç olarak
karşımıza çıkar.” (Korkmaz, 2004: 129).
2
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
1502
Hatem TÜRK
çeşit gerçeklerden kaçıştır.” (Canbaz. 2012: 56) demektedir.4 Bu noktada yapılan tartışmalar
arasında Avrupa’da kimi yerler de söz konusu edilirse de Fikretçe, kabul görmez. Uzun sohbetlerin
ardından Yeni Zelanda adası5, hayalin en mücessem beldesi olarak kabul edilir6.
Konuyla ilgili Mehmet Rauf şunları söyler:
O zaman ben, Tarabya’da karakol gemisinde ikinci kaptandım. Geminin
vazifesi yazın o sulara gelen sefaret gemileriyle teşrifat münasebetinde
bulunmak olduğundan bu sayede Fransız, İngiliz, Alman, Rus, İtalyan
zabitleriyle hararetli bir dostluğum vardı. Bilhassa İngiliz sefâret gemisi
‘İmojen’ süvarisi Kaptan Bain gayet samimi dostumdu. Ara sıra idare aleyhinde
hissiyâtımı döktüğüm olmuştu. Bu tafsilâta vâkıf olan Fikret: -İmojen
süvarisiyle sen de bir görüş de ondan belki bir fikir alırsın, dedi. Kaptan Bain
bu teşebbüsümüzü alkışla karşıladı: -Azizim Rauf dedi, İngiltere’de muhâceret
için bu günlerde herkes bilhassa Yenizelanda’ya gidiyorlar. Orası gayet münbit
ve mahsuldâr, iklimi âb u havası pek latif bir yerdir. Eğer istersen sana
muhâceret heyetleri için neşrolunan rehberlerden getireyim. Okur, tedkik eder
ona göre karar verirsiniz. (Törenek, 1997: 67).
Mehmet Rauf’un tercümeleri, grubun beklentilerini karşılar niteliktedir.
Fikret, bunun üzerine içine düştüğü koyu kötümserlik ve can sıkıntısından biraz
sıyrılır” (Akyüz, 1947: 53). Bu heyecanın ardından sanatçılar, yeni dünyanın
planlarını yapmaya başlar. Para biriktirilir, bölgeyle ilgili kitaplar getirtilip
okunur. Esat Paşa, Ankara dolaylarında ailesinden kalan bir çiftliği satıp ana
parayı oluşturmaya söz verir. Hatta Fikret, birlikte yaşanacak hayatın
mukavvadan bir şeklini de yaparak mimari sistemini de ortaya koyar. Yine
Fikret’in koyduğu bir şart da oraya bekârların ancak evlendikten sonra
katılabilecekleridir. (Kadri, 2000:134).
Konuyla ilgili müzakereler günlerce sürer gider. Hüseyin Cahit Yalçın, “Hayât-ı
Muhayyel”ini yazar7. Daha çok Fikret’in Rumelihisarı’ndaki yalısında devam eden bu sohbetlerin
birinde hassas şair, arkadaşlarından birine küçük bir vesileyle kızıp “Yeşil Yurt” özleminden
kısmen vazgeçer.
İşte Yeşil Yurt, önce, dünyanın cenneti sayılan Seylan adasında kurulmak üzere
başlamışken adanın cennet ününe karşın yabancılara karşı pek acımasız olan
havası ve suyu, geçim biçimi, böcekleri ve türlü berbat sinekleri ve bunlardan
başka oraya kadar yapılacak yolculuğun ve orada yerleşmenin bizleri karşı
karşıya bırakacağı türlü türlü zorluklar bu düş dünyasının kurulacağı yeri
değiştirmek zorunluluğunu doğurdu. Bunun sonucunda Hüseyin Kâzım’ın
Manisa çiftliği düşünüldü. (Uşaklıgil, 1987: 590).
Öte yandan konuyla ilgili yazısında Metin Kayahan Özgül de bu kaçışın nedenini bireysel bir nedenle, aşkla açıklar.
(Özgül, 1988: 147).
5 Halid Ziya ise bu yerin Seylan adası olduğunu söylemektedir (Uşaklıgil, 1987: 590).
6 Hüseyin Cahit Yalçın hatıralarında konuyla ilgili şunları söylemektedir: “Yeni Zelanda adalarına göçmen göndermek
için Londra’da bir dernek varmış, herkesi yüreklendiren broşürler çıkarmış. Oraya gidenlere parasız toprak
veriliyormuş. Bu broşürlerde Yeni Zelanda’nın iklimi, güzelliği son derece övülüyormuş. Mehmet Rauf, bunlardan birini
ele geçirmişti. İngilizceden çevirerek bizlere anlatıyordu” (Yalçın, 1999: 134).
7 “Hikâyedeki: ‘Orada her şey, gökyüzü bile yeni idi’ gibisine cümle, İstanbul çevresinden doğallıkla hiç görmediğimiz
Güney Yarıküresi’nin gökyüzüne bir dokunumdu. Yeni Zelanda girişiminde yalnız bir noktada Tevfik Fikret’le aramda bir
anlaşmazlık çıkıyordu. Fikret, sonuna kadar adada yerleşmek ve hiç ülkemize dönmemek düşüncesindeydi. Ben: - Hayır,
diyordum, Abdülhamit ölür de ülkede meşrutiyet kurulursa Yeni Zelanda’da kalamam, ne olursa olsun buraya dönerim!”
(Kadri, 2000: 135).
4
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
Bir Servet-i Fünûn Masalı: Yeni Zelanda Fikri Ve Anadolu’ya Avdet
1503
Bundan sonra Fikret, rotayı Anadolu’ya çevirerek burada bir “Yeşil Yurt” aramaya
koyulur.8 Manisa’nın Sarıçam ilçesi, yeni hayal ülkesi haline gelir. Fikret, bu yeni heyecana kurşun
kalemle köşk tasarımı yaparak katkı sağlar. “Ortada ortak ve düzayak büyük bir salon. Burası hem
oturma hem yemek odası ödevini görecekti. İki kenarda iki katlı birer kanat yatak odaları olacaktı.
Fikret, salonumuzu nasıl döşeyeceğini bile kararlaştırmıştı” (Kadri, 2000: 136). Bunun için
Hüseyin Cahit Yalçın, buraya keşfe dahi gönderilir. Dönemin istibdat şartlarında zorla Sarıçam’a
giden Yalçın, bir hafta sonra bölgeye hayran bir durumda buraların fotoğraflarıyla döner: “Fikret,
bu köyün yanında çam ağaçlarıyla muhat bir tepecik olduğunu gördü ve bir an için ‘Yeşil Yurd’u
burada kurabileceğini düşündü. Üstada karşı müşkül bir mevkide idik: Onun hayâlâtına vücut
vermek ve buna taraftar görünmek kabil değildi; çünkü tahayyül ettiği tarz-ı hayata biz mani
olacaktık. Bir hayli günler düşündü ve neticede bu hülyadan da vaz geçti!” (Kadri, 2000: 69).
Servet-i Fünûn Ütopik Yaşantısının Özellikleri
Yeni Türk edebiyatında önemli bir hamle olarak ortaya çıkan bu ütopya 9 uzak ülke
hayalinin, Servet-i Fünûn sanatçılarının genel anlamda bir “kaçış fikr-i sabiti”nden kaynaklandığı
söylenebilir. Bununla birlikte onların gidilecek mekânın düzenlenmesine dair söyledikleri de ortaya
önemli veriler sunmaktadır. Bu verileri Hüseyin Câhit’in Hayât-ı Muhayyel’inden hareketle şu
şekilde özetlemek mümkündür: Bu mekânın her şeyden önce bir adada doğal ve yeşillikler içinde
bulunan köy olduğu anlaşılır10. Köy, “sahilin en şirin, en sevimli bir noktasında” ormanın
içindedir. Köyün önünde büyük bir ağacın altında akşamları toplanılıp oturulur ve bu yeri
geliştirmek için hayaller kurulur. Köy, tartışmalardan sonra imar edilir. Köşkler büyük ve süslü
değil; yetecek kadar küçük, kışın fırtınalarına dayanacak kadar kuvvetli, fakat zarif, sevimli ve
sadedir. Hepsinde birer büyük iş odası, birer küçük salon, çocuklar için birer küçük oda, birer yatak
odası vardır. Köyün ortasında ortak bir bina vardır. Burası, herkesi alacak kadar geniş bir yemek
salonundan, yine büyük bir salonla bir kütüphaneden oluşmaktadır. Sabah, akşam bütün aileler bu
sofranın etrafında birleşir, samimiyet içinde neşeli yemekler yenir. Hizmetçi bulunmaz, herkes
birbirine nöbetle hizmet eder. Yemekten sonra balkonda kahveler içilir, sohbete devam edilir, sonra
biraz piyano çalınır, biraz şiir okunur. Burada herkes iş bölümüne katılır. Bilinmeyen işler
öğrenilir. Çiftçilik, hayvancılık en sevilen işler olur. Para kazanma, ziynet ve gösteriş meraklılığı
Tanzimat’tan sonra Türk edebiyatında filizlenmeye başlayan bu anlayış, edebiyat için olduğu gibi siyasetin de pratiğe
en kolay döktüğü bir yol olacaktır. Mustafa Kemal’in Osmanlı’nın işgal edilmesinden sonra kurtuluş reçetesi olarak
hayata geçirdiği Anadolu’ya yöneliş, Mizancı Murad’ın Turfanda Yahut Turfasından sonra edebiyatta görülen aynı
hassasiyetten etkilenmiş olmalıdır. Edebiyatımızda önemsenmesi gereken bu olgunun önemli isimleri arasında
Paşabeyzade Ömer Âli Bey, Nabizade Nâzım, Mehmet Emin Yurdakul, Ebubekir Hâzım, Mehmet Râuf, Rıza Tevfik,
Faruk Nafiz, Yakup Kadri, Halide Edip, Refik Halit saylabilir. Özellikle Faruk Nafiz’in “Sanat”, ve “Han Duvarları”
şiiri, edebiyatımıza yeni bir yol olarak sunulmuştur, denilebilir. Ayrıca İkinci Meşrutiyet döneminde yazılan Ruhsan
Nevvare ve Tahsin Nâhit’in “Jöntürk” adlı tiyatro eseri de bu bağlamda değerlendirilebilir. Konuyla ilgili bir
değerlendirme yazısı için bk. (Delilbaşı, 1324: 143-152)
9 Dünya edebiyatlarında sıkça karşılaşılan uzak ülke hayali, Thomas More’un “Utopıa” adlı eseri ile genel olarak bu
isimle anılır olmuştur. Utopıa sözcüğü, Eski Yunancadaki “Ou ve Topos” sözcüklerinden türetilmiştir ve “hiçbir yer”
anlamına gelir. Ancak “iyi yer” anlamına gelen “eutopos” sözcüğü ile ilgili bir kelime oyunu da olabilir. More, zaman
zaman kendi kitabından Latince karşılığı ile söz etmiştir. Kullandığı “Nusquama” terimi, “Nusquam” yani “hiçbir yer”
anlamına gelir.”More, bu eserini “Bir Ulusun En İyi Yönetim Şekli ile Yeni Utopia Adasına Dair” alt başlığı ile gelecek
nesillere, kendince, daha yaşanılabilir bir dünya sunmak amacıyla kaleme almıştır (Thomas, 2004). Ayrıca,
“Gerçekleşmesi mümkün olmayan hayal ve tasarımlar. Ütopya bir hayal ürünüdür. Yeryüzünde bulunmayan kusursuz bir
hayat tarzını gaye edinir. Kişinin özlediği kusursuz bir dünyada yaşama isteği, ütopyaların tasarlanmasına sebep
olmuştur” (Karataş, 2004: 501). Dünya edebiyatları için yapılan bir incelemede sayının ucu açık bırakılmakla birlikte
bizim tespitlerimize göre 1300 adet hayâli yer tespit edilmiştir. Bu yerlerin arasında bizim edebiyatımızda adı geçen
Servet-i Fünûncuların “Yeşil Yurt”, Ahmet Haşim’in “O Belde”, Peyami Safa’nın “Simeranya”sı gibi herhangi bir
hayali ülke adına rastlamadık (Manguel ve Gıanni, 2013).
10 Tevfik Fikret’in ütopya anlayışı ile ilgili bk. (Kanter, 2011: 963-972).
8
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
1504
Hatem TÜRK
olmaz, çocuklar parayı bilmezler. Mecbur olunduğu kadar bir miktarda para bulundurulur, onu da
köyde bu işe memur kişi harcar. Bunun için insanlar, kendilerini harap edecek kadar çalışmaya
gerek duymazlar. Tarlada çift sürerken bile öküzler bir ağacın gölgesinde dinlendirerek otların
üzerine uzanır, felsefi bir tartışma, bir şiir mecmuası ya da bir roman okunur ya da bir çoban
hayvanlarını otlatırken yağlı boya resim yapar. Böyle bir yaşam sürdürülürken kendi dışlarındaki
hayatı da hepten ihmal etmezler, süreli yayınlarla dış dünyadaki haberleri takip ederler. Posta
geceleri bir tatil gecesidir. O gece piyano çalınmaz, türkü söylenmez, oyun oynanmaz, hep
kütüphane salonunda toplanılır. Kadınlar, iş sepetlerini yanlarına alarak çocukların çoraplarını,
fanilalarını ördükleri, çamaşırlarını diktikleri, çocuklar resimli kitapların başında gürültüsüz
oynaştıkları sırada kütüphaneyi dolduran o huzur içinde derin bir tartışma başlar; sessizlik ya
gazetelerin, yeni kitapların hışırtısıyla ya da bir sözcükle biter; sonra yine tartışma devam ederdi.
Haftada bir gün tatil kararlaştırılmıştı. Tatil zamanları genelde kır gezintilerine ayrılmıştı. Adanın
her noktası çok güzeldir. Buraların hepsine birer isim konulmuştur. Sırayla her hafta bir yere
gidilir, üç dört saat süren uzak mesire yerleri de vardı. O gün akşama kadar orada oyunlar oynanır,
sürekli yeşil duran çimenler üzerinde sohbetler edilir. Köy, gittikçe güzelleşir, arazide yollar
gittikçe açılır, her taraf düzeltilir. Köşklerin etrafında güzel birer çiçek bahçesi oluşturulur.
Çocuklara küçükken birer ağaç verilmiştir. Onlar, bu ağaçlarla büyür.
Bu sevdalı hayatın son ödülü de güneşli bir sonbahar günü sevgililerin beraberce, güzel
gençlik zamanlardaki gibi kucak kucağa ölümüdür. Sevgililer, yan yana aynı taşın altına genelde
birlikte oturdukları yalnız kestanenin dibine gömülürler. Etraflarına mor menekşeler dikilir.
Makber, köyün bütün âşıkları için uğurlu bir yerdir. Akşamları genç âşıklar bu mezarı ziyarete
gelirler buradaki menekşelerden birbirlerine demetler hediye ederler…
Hayât-ı Muhayyel11
- Mehmed Câvid’e Bu şimdiki âlemlerden pek uzaklara gitmiştik; mâzi ile aramızda ebedi fırtınalarla
cenkleşen büyük denizler vardı. Şimdi her şey yeniydi: Hattâ kalplerimiz, hattâ hislerimiz, hattâ ilk
günlerde kubbe-i saf ve laciverdîsi altında misafir olduğumuz sema-yı mükevkeb bile yeniydi.
Çimenlerini çiğnediğimiz topraklar, ufuk üzerinde teressüm ettiğini gördüğümüz ormanlar, rehgüzârımızı tatîr eden çiçekler bile yeni, bâkirdi. Ve bu saf ve mâsum tabiatın sîne-i müşfikinde
bizim için yeni başlayan bu hayat,- ah, bu hakikate iktirân etmeyecek hayat-ı muhayyel!- Bilhassa
bu hayat-ı mu’azzez hepsinden yeni, hepsinden saf ve tabii idi.
Köyümüzü sahilin en şirin, en sevimli bir noktasında intihâb etmiştik. Adamızı ihata eden
bahr-i hurûşânın heybetli dalgaları bizim sahilimize gelinceye kadar ilerideki kayalara çarparak
kırılırdı. Ve birer elmas gibi parlayan beyaz, temiz kumlarımızı hafif hışırtılarla tehziz ettiği zaman,
zannederdik ki bu ummân-ı bî-payan şu ıssız sahilin hep bir hiss-i uhuvvetle birleşen garîbü’ddiyar mihmanlarına bir terâne-i tebrik ve teşci' ihda ediyor.
Zaten bütün tabiat bize bu hüsnü kabulü göstermişti. Cesîm ormanların nesîm-i müferrihe
tevdi' ettikleri tûde-i revâyih, bir hiss-i iğtirab ile ihtilaç etmek isteyen sinelerimize kuvvet-bahş bir
deva-yı tesliyet getirir, ileride çağlayan sular bize cesaretler verir, kuşlar bize birer neşide-i metanet
okur, bütün tabiat-ı muhite pâk- i tâbi bir hayat ile zinde, faal görünen bu valide-i müşfike bizi
aguşuna alır, bağrına basar; bu derin, bu umumi hayat içinde kederlerimizi unutturur, etraftaki
ahenk-i hayata karışmak, yaşamak - ,oh, serbestçe, insanca yaşamak - arzularını bize verirdi.
11
Metin, yazarın Hayât-ı Muhayyel adlı hikâye kitabında bulunan ilk hikâyedir. Bk. (Yalçın. Tarihsiz: 2 - 17)
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
Bir Servet-i Fünûn Masalı: Yeni Zelanda Fikri Ve Anadolu’ya Avdet
1505
Köyümüzün önünde ufk-ı mevvâcın beyaz köpükleriyle hasbihal eder gibi hal-i aşina duran
rahîm ve sal-dîde, büyük bir ağacın altında ilk akşamlar toplandığımız zaman yanımızda oynaşan
parlak saçlı sevgili çocuklarımız, mütehayyir gözlerle baktıkları cesîm vadilerimize, daha cesîm
ormanlarımıza, semâmıza doğru kollarını bazen açarlar, bu na-mütenâhilikleri ruhlarını doldurmak
isterlerdi. Ve bu tavırlarıyla da bize vazifemizi tecessüm ettirirlerdi: evet, bu aziz çocuklar
büyütülecek, bu vadiler işlenecek çalışılacak, daima çalışılacak idi...
Biz bu çalışmaya iptida köyümüzü inşadan başlamıştık. Zaten planlar hazırdı; bunlar uzun
uzun münakaşât-ı samîmiye neticesinde hep karargir olmuştu. Köşklerimiz öyle büyük, müzeyyen
değildi. İhtiyâcâtımıza, ancak ihtiyâcâtımıza kifayet edecek kadar küçük, kışın fırtınalarına
dayanacak kadar metin, fakat zarif, sevimli, sade bilhassa sadeydi. Hepsinde birer büyük iş odası,
birer küçük salon, çocuklarımız için birer küçük oda, birer yatak odası vardı. İhtiyâcâtımızı da
mümkün olduğu kadar azaltmıştık; zaten süslü salonlardan, gayr-i tabii, mülevves hayatlardan
kaçıyorduk. Bizi sade, elzem, yalnız elzem olan eşyalar memnun edebilirdi. Biz bahtiyar olmak
için yaldızlı döşemelere, ipekli halılara, antika masnû'âta müftekır değildik. Hissi aile, bu refakat-i
muhibbâne, sa'y ve gayret bizi mesut ediyordu. Birbirimizin yanında yaşamaktan, zihinlerimizde
insaniyet için layık gördüğümüz bir hayat ile yaşamaktan, birbirlerimizi sevmekten, çalışmaktan,
çocuklarımızı büyütmekten, bu saf hayattan, bu sade hayattan , -ah bu hayat-ı muhayyel ü
muazzezden;- mesud idik.
Köyümüzün ortasında müşterek bir bina vardı. Burası, hepimizi istî’âb edecek kadar geniş
bir yemek salonundan, yine büyük bir salonla bir kütüphaneden terekküb ediyordu. Sabah, akşam
bütün aileler bu sofranın etrafında birleşirdik. Çocuklarımız yanlarımıza oturur, bir velvele-i
şetâret, bir hava-yı samimiyet içinde neşeli bir ta’âm başlardı. Hizmetçilerimiz yoktu. Hepimiz
birbirimizin hizmetçisi, esiri idik. Her akşam bir aile mütenâviben îfâ-yı hizmet ederdi. Ve böyle
sevdiklerimizin bir işini görmekte, onların tabaklarını kaldırmakta, yemeklerini vermekte ayrı bir
lezzet, derin bir meserret duyardık. Sonra balkonda kahveler içilir, latifeler temâdî ederdi. Salona
çekildiğimiz zaman şetâretli muhavereler arasında köyün hayatına müte’allik meseleler
hallediliverirdi, her şeyden bahs olunur, sonra biraz piyano çalınır, biraz şiir okunur, saatlerin
tayerânından bîhaber kalınırdı. Küçük meleklerin pâk nazarları mahmurlaşarak göz kapakları
düşmeye başladığı zaman artık anlardık ki vakt-i müfârekât gelmiştir; adeta derin tehassürlerle
veda eder ayrılırdık. Herkes çocuklarını elinden tutarak kendi yuvasına çift çift dönerdi.
Ve işte o vakit, sevgilim, biz de yapayalnız kalarak köyün en hücra kenarındaki
kulübemize kadar gitmek için el ele verir, mesut ziyaları ayaklarımıza kadar dökülen semâ-yı
nâmütenahinin kalplere bir hiss-i takarrüb veren büyüklükleri altında baygın kokulu çiçekler
arasından geçerek yürürdük. Havalar o kadar saf, ahterân-ı sema o kadar beşûş ve câzip idi ki
bunlardan ayrılmaya kıyamazdık. Bu serbest havaları bütün iştiyâkımızla teneffüs etmek için
birbirimizin âgûşunda, birçok dolaşırdık.
Lakırdıya, temîn-i muhabbete hiç lüzum yoktu. Bütün cihana basan bu samt-ı beliğ içinde
biz vücutlarımızın o sıcak temâs-ı gaşyâveriyle bu cihandan yükselerek gezerken ruhlarımız
birbirini anlar, sever, mesut olurdu. Avuçlarımdaki elinin bir aralık soğumaya başladığını hisseder:
―Üşüyorsun, derdim, dönelim.
Ve döndüğümüz vakit gecenin nim-şafak zulmetini yırtmaya çalışan beyaz dalgalı cesîm
deniz ikimizi birleştiren muhabbetin bir timsâl-i hurûşânı gibi nazarlarımıza çarpardı; birbirimize
daha ziyade sokulurduk: Yüzümde saçlarının nevâziş-i muhîbini duyardım; dudaklarım sıcak
gerdeninin bû-yı müskirini içerdi.
İşte hayatı böyle şiir ve latifeye mezc ediyor, en maddi mecburiyetleri bile bir eğlence, bir
zevk haline getiriyorduk.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
1506
Hatem TÜRK
İşte en büyük muvaffakiyetimiz burada tecelli ediyordu. Hepimiz bir işe yarıyorduk.
Taksim-i mesai adeta tabiatıyla, kendi kendiliğinden hâsıl oluyormuştu. Ufak birer eyyâm-ı
tecrübeden sonra çift sürmeğe, ibtida en güç zannettiğimiz bu mecburiyete alışmıştık. Halim
koyunlarımızı, afacan keçilerimizi sağmak, tavuklara bakmak, civciv çıkarmak… bu öyle
eğlencelerdi ki kadınlarımız paylaşamazlardı. Pek zahmetli, yorucu işlere tahammül edemeyenler
kuvvetleri derecesinde bir iş bulmuşlardı. Kimimiz inekleri otlatır, kimimiz balık tutmak için
denize çıkar; kimimiz ekmek pişirir; kimimiz yoğurt; peynir tereyağı yapmağa uğraşırdı.
Hepimiz bir kül teşkil edince köyün ihtiyacı ma’ziyade ifâ ediliyordu. Para kazanmağa,
ziynet ve debdebeye haris değildik. Çocuklarımız para bilmezlerdi. Harcdan tedarike mecbur
olduğumuz bazı şeylerin mübadelesi için lüzum görünecek kadar bir paramız vardı; bununla da
köyün muamelat hesabiyesine mamur olan kardeşimiz uğraşırdı; biz artık paranın; - arkada
bıraktığımız âlemlerce “şems-pâre âmâl” ad edilen o meş’ûm madenin yüzünü görmekten,
ihtiyacını duymaktan kurtulmuştuk. İşte bunun için; ifnâ-yı vücut edercesine çalışmağa mecbur
değildik. Tarlada çift sürerken bile öküzlerimizi bir ağacın gölgesinde dinlendirerek otların üzerine
uzanır, bir mecelle-i felsefiyeyi tetkike, bir mecmua-ı eş’ârı, bir romanı okumağa vakit bulurduk.
İneklerimiz vakur ve batını revişleriyle sulak çayırların yeşillikleri içine gömüldüğü zaman
bunların sığırtmacı müntehib bir mevkiye sehpasını yerleştirerek yağlı boya ile resimlerini yapar;
avcılarımız muzlim ormanlar içinde tüfenklerini bir ağaca asarak şiir söyleyebilirdi.
Hayât-ı cismaniye bize hiçbir vakit hayât-ı dimâgıyyeyi ihmâl etdiremezdi bizim için
çalışmakta intisâb-ı ilm ve kemâl etmekte en birinci mevk’î ihrâz ediyordu. Vâkıâ heycâ-yı
medeniyetten pek uzaklara kaçmıştık; oralardaki mücâdelât-ı harîsânenin tarraka-i infiâlâtı bize
kadar aks edemezdi; lakin medeniyetin ruhu besleyecek bütün lezâ’iz-i mâneviyesi keşfiyât-ı
müfîdesi bize posta ile daimâ gelirdi, diri diri bir mezâr-ı nisyâne gömülmemiştik.
Posta geceleri bir leyl-i tatil idi. O gece piyano çalınmaz, türkü söylenmez, oyun
oynanmazdı. Çay vaktinin geçtiğine de dikkat olunmazdı; hep kütüphane salonunda toplanırdık.
Kadınlarımız iş sepetlerini yanlarına alarak çocukların çoraplarını, fanilalarını ördükleri,
çamaşırlarını diktikleri, çocuklarımız resimli kitapların başında gürültüsüz oynaştıkları sırada
kütüphaneyi dolduran o hevay-ı halisiyyet içinde derin bir mütalaa başlar; bu sükût ya gazetelerin,
yeni kitapların hışırtısıyla yahut muhtasır bir lakırdı ile ihlal olunur; sonra yine o haris mütalaa
devam ederdi. Gözlerimizi bir gaşve-i hırs ve menfaat bürümediği için bütün bütün bi taraf
nazarlarla gördüğümüz bu şuûn-ı medniyye dudaklarımızda nasıl bir tebessüm-i muhakkar peyda
ederdi? İşte o vakit köyümüzün hayat-ı asudesi daha ziyade takdir ve tafdis eder, birbirimizi daha
ziyade sever, daha ziyade mesut olurduk.
Bu hayat-ı mesai için haftada bir gün tatil kararlaştırılmıştı. Tatil zamanları ekseriyetle
tenezzühe hasr olunurdu. Adamızın her noktası o kadar latif, o kadar şayeste-i ziyaret idi ki
ekseriya intihâbda güçlük çekerdik. Buraların hepsine birer isim konulmuştu. Hemen sırayla her
hafta bir yere gidilirdi. Üç dört saat süren uzak mesirelerimiz de vardı. Buralarını ekseriya
mehtapta tercih ederdik. ale’l-sihr küçük arabalarımızın tek atları yola düzülür; güzel manzaralı
noktalarda tevakkuf olunarak muhibbâne latifeler edilir; bu umumi şevk ve şetaret içinde sonra
yine kamçılar hafifçe şaklamağa başlar; arabalar tekrar yürürdü. Yolumuz bazen ormanların bir
kenarına tesadüf ederdi. O vakit şu civanmert tabiatın feyz-i ihsanıyla neşv ü nema bulan nebâsât-ı
cismâniyeye hayretlerle bakmaya doyamayarak bir taraftan kuşların ahenklerini dinlediğimiz sırada
ferah verici bir serinlik içinde yol alırdık. Alelacele acayip yapraklardan, o ana kadar hiç
görülmemiş çiçeklerden bir demet, iklîl yapılır, arabadan arabaya kahkahalarla beraber fırlatılırdı
nihayet istediğimiz bir çağlayana, geniş manzara, bir tepeye, bir koruya varılınca arabalardan
kemal-i tehâlükle atlanır, çocuklar cıvıldaşır, koşuşur, saf ve samimi, büyük bir aile hayatı bütün
lezzet-i muhalesetini hissettirirdi. O gün akşama kadar orada oyunlar oynanır, daimi surette yeşil
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
Bir Servet-i Fünûn Masalı: Yeni Zelanda Fikri Ve Anadolu’ya Avdet
1507
duran çimenler üzerinde sohbetler edilir, gurûb-ı şemsin fevvâre-i rengîninden bulutlara saçılan
şaşaa-i envâr içinde kamerin handân-ı çehresi parlamaya başladığı zaman avdet de başlardı. Oh,
böyle geceleyin, yüz binlerce mahlûkun hevâ-yı mevcudiyeti, hayatı ile meşbu’ olan bu sâkit, bu
haşyet-aver cesîm ormanlar içinde, nûr-ı kamerin donuk bir gâze-i şiir ve hayâl ile örttüğü bu eşcâr
ve ezhâr arasından kendi kalplerimizi, kendi hislerimizi dinleyerek sâkitâne geçmek başkaları için
ne anlaşılmaz bir saadetti bize nasîb ediyordu! Bu derin ihtisâslardan sonra bizdeki metânet, hep
mahâsin, safvet daha ziyâde artardı ve bir lahn-ı muhteriz ihtisasat-ı kalbiyesini ağır ağır tercümeye
başlar başlamaz, bu, umumi bir silsile-i nagamâtın ibtidâsına işaret olur, bir an evvelki sükûnet bir
gulgûle-i tarâba inkilab ederdi.
Bir gün bütün köyün içinde birden bire bir mevce-i sürur kabardı: Küçük cemiyetimiz bir
günü daha kazanıyordu, köyün bir çocuğu olacaktı. Artık bütün musahebeler bütün hulyalar bu
mini mini refik-i mübeccele tevcih etti. Herkes onu erkek istiyordu. Oh bu köyün çocuğunu daha
şimdiden herkes ne kadar seviyordu! Bütün kadınlar bir şefkat-i mâderane ile mini mininin
çamaşırlarını hazırlamağa başladılar. Artık meydanda hep küçücük yavrunun küçücük elbise
teferruatından başka bir şey görülmüyor. Köyün mebna-ı istikbaline ilk taşı vaz’ eden genç valide
umumun ihtimâmât-ı nazikeseni kendisine müteveccih buluyordu, bütün köy kendisi için titriyordu.
Bu beşeriyet-i cedidenin ilk mahsul-i ümidi “Âdem”den başka bir nam ile tesmiye edilemezdi. Bu
karar verilince küçük “Âdem” kemal-i sürûr ile alkışlandı. Artık kudvemine intizar ile vakit
geçiriliyordu. Nihayet bir gün bu tıfl-ı muazzez şu alicenab arzın gürbüz bir oğlu kainata hayat
veren güneşle beraber dünyaya geldi. Namı köyün defter-i vakâyına kayd olundu. O gün bizim için
bir yevm-i ıyd idi
Sonra “Âdem”ler, “Havva”lar, tevâli etmeye başladı. Köyün hayat-ı neş’edârı gittikçe
artıyordu. Bir yandan büyüyen çocuklar kütüphane salonunda muntazaman derslerini aldıktan
sonra babalarına yardıma gidiyorlar, kızlar vâlidelerinin işlerine iştirak ediyorlardı. Arazimizde
görülen kuvve-i namiyye Çocuklarda da hayırlı tesirini gösteriyordu. Hepsi birer arslan yavrusu
gibi iri, güzel, sâf idi. Bu küçük genç adamların birer bahadır gibi gezişlerine, melek gibi genç
kızların hırâm-ı nâzikine bakıp da imrenmemek, mesûd ve müftehir olmamak kâbil değildir.
Köyümüz de güzelleşiyor, arazide yollar gittikçe açılıyor, her taraf düzeltiliyordu. Artık
köşklerin etrafında güzel birer çiçek bahçesi vücûda gelmiş. Bütün köy serapa bir şükûfezârdan
ibaret kalmıştı. Civardaki bostanlarımızda da yemiş ağaçları, sahipleri olan yavrumuzla beraber
büyümüş idi. Çocuklara küçük iken birer ağaç verilmişti. Evvelce vâlidelerinin kucaklarında
gelerek bunların gölgesinde oynarlardı. Hâlbuki şimdi bu ağaçların meyvesini koparıyorlar,
vaktiyle beraber oynaştıkları kuzuların, oğlakların yetiştirdikleri yavruların yavrularını sağıyorlardı.
Salon ictima’ları, taâmlar gittikçe daha ruhlu, daha şetâretli oluyordu. Bizim mahsul-i
sâyimiz olan yeni şiirler yeni hikâyeler alenen okunduğu sırada bazen bunların arasında korularda
çağlayan sular gibi tabii ahenkli, berrak, sahravî, acemi şiirler de mahcubâne okunur. O ana kadar
birçoğumuzdan gizli tutularak ikmal edilmiş bir levha-ı mahcubâne teşhir edilir. Kemal-i şevk ve
teşvik ile alkışlanırdı: Bunlar çocuklarımızın evsaf ü pâk-i ruhlarının mir’at-ı ihtisâsâtıydı.
Bu ihtisâsât içinde yavaş yavaş mavi bir gözün nazar-ı hârı siyah bir saçın bûy-ı refiki
safiyyet-i kalbe delâlet edecek bir sâfiyet-i ifade ile bizi irşâda başladı. Kalplerinin bütün temayül-i
mâsûmânesiyle birbirlerini seven bu gençleri bahtiyar etmek köyün en tatlı meşgalesi olmuştu.
Köye yeni köşkler ilave olunuyor. Defter-i vekâyı yeni yeni hâtırât-ı saadet ile zenginleşiyordu.
Ve mesut u âsûde seneler kemâl-i sükûnetle tevâli ettikçe insan, hayvan, ağaç, çiçek bütün
şu mahsulât-ı tabiat birbirlerine daha sıkı bir rabıta-ı teâvün ile bağlanıyor. Bu afif ve faal tabiatın
sînesinde bütün âlâyiş-i medeniyetten âzâde guyûr bir beşeriyet yeni bir hayat-ı insaniyet
buluyordu.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
1508
Hatem TÜRK
Evet, handân-ı baharları müteakip müsmir sayflar; sonra soluk hazanlar, fırtınalı kışlar
gelip geçiyordu. Lakin biz seninle sevgilim kulübemizde yalnız bir mevsim biliyorduk: Ebedi bir
bahar-ı nilgün-i garam bizi daimi bir şebâb-ı aşk içinde yaşatıyordu. Dışarıda ağaçların kuru
yaprakları döküldüğü hırçın hadîd rüzgârlar ağaçları yerinden sökmek istediği zaman bizim
âsumân-ı muhabbetimizden aşiyan-ı saadetimize hep pembe çiçekler dökülürdü.
Geceleri kulübemizin önündeki kanepeye, çocuklarımızla beraber büyüyen çiçeklerin
arasına oturup da muhabbetimiz gibi daima genç duran ziya-ı nücûm altında el ele düşündüğümüz
zaman maziye teveccüh eden hayalimiz bize bu köye geleliden beri saadetten, muhabbetten gittikçe
artan bir saadet ve muhabbetten başka bir şey bulup gösteremezdi. Burada seninle bütün bütün
muhabbetimizin olarak sırf muhabbetimiz için yaşamıştık. O evvelki, ta evvelki hani şu korkunç
denizlerin, bir daha avdet edilmesi muhal olan mesafeleri arkasında bıraktığımız o mâzînin bütün o
kıskançlıkları, bütün o azapları, gözyaşları bitmişti. Buranın o sükûnetli gecelerinde bütün o tabiatı
ezen o sükût-ı hâb pençesinde asla doyamadığımız bir leyl-i muhabbet imrar ederken birbirimizi
der-aguş ettiğimiz zaman bizi hiçbir kuvvetin ayıramayacağına emindik; münhasıran birbirimizin,
ebediyen birbirimizin olduğumuzu bize bu derin sükûnetler içinde inleyen meshûf-ı garâm
emellerimiz temin ederdi. İşte bu emniyetten mesut olmuştuk, işte bu itimat ile yaşamıştık.
Fakat, eski maziden bizi tathîr eden bu hayât-ı muazzez şu ağarmış saçlarımızla, görmüyor
musun sevgilim, bize bu saadet-i hayatı artık sofraya sığışamayan genç ailelere terk etmek zamanı
geldiğini ihtar ediyor? Bu hayât-ı garâmın son bir mükâfatı olmak üzre güneşli bir sonbahar günü
ikimiz beraber, o güzel gençlik zamanlarımızdaki gibi kucak kucağa iken ölüyor idik. İkimizi yan
yana aynı taşın altına ekseriye birlikte oturduğumuz şu yalnız kestanenin dibine gömüyorlardı.
Etrafımıza tekmil mor menekşe dikmişlerdi. Makberimiz köyün bütün âşıkları için bir ziyâretgâh-ı
müteyyemmen idi; akşam vakitlerinin sakin, rûh-ı istinâs-ı tenhâyî-i hazîni arasında genç âşık ve
âşıkalar çift çift bizim mezarımıza kadar gelirlerdi. Menekşelerimizden birbirlerine demetler hediye
ettikleri sırada bizi göstererek:
Şunları görüyor musun, derlerdi, bunlar çocukluktan beri birbirlerini severek yaşadılar,
severek terk-i hayat ettiler, işte biz de bunlar gibi olalım.
Ve işte bizi mukaddes, ebedî bir muhabbet-i mütekâbilenin timsali gibi birbirlerine
göstererek ebedî bir sebâta, ebedî bir vefa ve muhabbete en büyük bir delil, en büyük bir ahd olmak
üzere, orada, kabrimizin beyaz taşı üzerinde, mormenekşelerimizin baygın nazarlarına karşı kemâli sâfiyetle uyuşarak bizim rûhumuza yemin ederlerdi…
16 Teşrîn-i Evvel 1314 / 28 Ekim 1898.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
Bir Servet-i Fünûn Masalı: Yeni Zelanda Fikri Ve Anadolu’ya Avdet
1509
Sonuç
Daha çok Servet-i Fünûn döneminin hassas şairi Tevfik Fikret’in şekillendirdiği ve
kendisine saygısı olan pek çok dönem arkadaşının da iştirak ettiği, yeni bir dünya kurma fikri, önce
güney yarım kürede ifadesini bulsa da sonrasında rotayı Anadolu’ya çevirir. Birtakım
olumsuzluklar sonrasında bu tasarı da düşünce aşamasından fiiliyata geçemez. Sonuçta bu hayal,
birtakım edebi eserin ortaya çıkmasına hizmet etmiştir.
Bunun yanında hayalin edebi eserlere yansıması, aslında insanoğlunun sıklıkla yaptığı
şeylerden biridir. Bu yönüyle sanatçılar, toplumlara ön ayak olmuşlar onların hayatlarını
kolaylaştırmışlardır. Sanatın hayatla ilişkisi bağlamında değerlendirildiğinde bu durum
önemsenmesi gereken veriler sunar. Sanatçının, hayalî olanları bir edebi metinde tecessüm
ettirmesi topluma bütünüyle olumlu sonuçlar sunmasa da ufuk açıcı niteliği yadsınmaz bir
gerçektir.
KAYNAKÇA
AKYÜZ, Kenan, (1947), Tevfik Fikret, Ankara: Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi
Yayımları.
[DELİLBAŞI], Ali Süha, “Temaşa Tenkidâtı - Jöntürk” Aşiyan, nr. 5(25 Ey.1324), s. 143-152.
KADRİ, Hüseyin Kâzım, (2000), Meşrutiyetten Cumhuriyete Hatıralarım, (2. Baskı), (Haz.
İsmail Kara), İstanbul: Dergâh Yayınları.
KANTER, Fatih, (2011) “Tevfik Fikret ve Ahmet Haşim’in Şiirlerinde Ütopya” Turkish Studies,
Volume 6 / 3 Summer Sayfa: 963 – 972.
KAPLAN, Mehmet, (2009), Tevfik Fikret, Devir, Şahsiyet, Eser, (12.Baskı), İstanbul: Dergâh
Yayınları.
KARATAŞ, Turan, (2004), Edebiyat Terimleri Sözlüğü, (2. Baskı), Ankara: Akçağ Yayınları.
KORKMAZ, Ramazan, (2004), Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Ankara: Grafiker Yayınları.
MANGUEL, Alberto ve GUADALUPİ, Gıanni, (2013), Hayali Yerler Sözlüğü, (3. Baskı),
(Çevirenler: S. Okyay, K. Kutlu), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
ÖZGÜL, M. Kayahan, (1988), “Bir Ütopya Taslağı: Hayat-ı Muhayyel” Türk Dünyası
Araştırmaları, nr. 53, s. 133-160.
TÖRENEK, Mehmet, (1997), “Yeşil Yurt Hikâyesi” Mehmet Rauf Edebi Hatıralar, İstanbul:
Kitapevi.
Tevfik Fikret, (2007), Rübâb-ı Şikeste, (2. baskı), (Hazırlayanlar: A. Uçman – H. Akay), İstanbul:
Çağrı Yayınları.
THOMAS More, (2004), Utopia, (Çev. T. Göbekçin), Ankara: Öteki Yayınevi.
TÜRK, Hatem, (2008), 10 Temmuz Meşrutiyet Bayramı, Erzurum: Salkımsöğüt Yayınları.
UŞAKLIGİL, Halid Ziya, (1987), Kırk Yıl, İstanbul: İnkılap Kitabevi.
[YALÇIN], Hüseyin, Cahid, (tarihsiz), Hayât-ı Muhayyel, Tâb ve Nâşiri Dersaadet (3. baskı),
İstanbul: İkdam Matbaası.
[YALÇIN], Hüseyin Cahit, (1999), Edebiyat Anıları, İstanbul: Türkiye İş Bankası.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
1510
Hatem TÜRK
YUMUŞAK, Firdevs Canbaz, (2012), “Ütopya-Karşı Ütopya ve Türk Edebiyatında Ütopya
Geleneği”, Bilig, S. 61 (Bahar 2012), s. 47-70.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/3 Winter 2014
Download

Bir Servet-i Fünûn Masalı: Yeni Zelanda Fikri Ve