Ali Budak
Edebiyat ve Hayat
BigBang Yayınları: 14
2. Baskı: Eylül 2014
1. Baskı: Şubat 2005 (Kitabevi Yayınları)
ISBN 13: 978-605-4665-14-3
Genel Yayın Yönetmeni: Ali Kürşad Çifçi
Yayına Hazırlayan: Selçuk Durgut
Kapak Tasarımı: Muhsin Doğan
Sayfa Tasarımı: BigBang Yayınları
ALI BUDAK
1 Temmuz 1959’da Kütahya’nın Gediz ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Gediz’de, orta ve lise öğrenimini Uşak’ta tamamladı, 1981 yılında İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olduktan sonra uzun bir süre gazetecilik yaptı. Tercüman gazetesinde
köşe yazarlığı ve Yazı İşleri Müdürlüğü, Show TV’de Haber Müdürlüğü, Star
TV’de Yurt Haberleri Müdürlüğü ve NTV’de Yurt Haberleri Editörlüğü görevlerinde bulundu.
Batılılaşma Sürecinde Çok Yönlü Bir Osmanlı Aydını: Münif Paşa adlı çalışmasıyla 2002 yılında doktor, Batılılaşma ve Türk Edebiyatı–Lale
Devri’nden Tanzimat’a Yenileşme adlı incelemesiyle 2010 yılında doçent
oldu. Bu kitabıyla ayrıca, Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) 2009 Yılı
Üniversite Ders Kitapları Kayda Değer Telif Eser ödülünü ve Edebiyat Sanat Kültür Araştırmaları Derneği’nin (ESKADER) 2008 Yılı İnceleme ödülünü
kazandı.
Batıdan İlk Çeviri: Muhaverât-ı Hikemiyye, Osmanlı’nın İlk Bilim Dergisi:
Mecmûa-i Fünûn, İlk Sefiller Tercümesi: Mağdûrîn Hikâyesi, Ziya Paşa’nın
İroni ve Parodi Şaheseri Zafernâme adlı kitaplarıyla XIX. yüzyıl Osmanlı kültür ve edebiyatına yönelik araştırma ve incelemelerini sürdürdü.
Baskı: Tarcan Matbaası
Akademik makalelerini Osmanlı Modernleşmesi Gazetecilik ve Edebiyat
adıyla kitaplaştıran Budak’ın üç de şiir kitabı yayımlandı:
Adres: Zübeyde Hanım Mah. Samyeli Sok. No: 15, İskitler, Ankara
Telefon: (312) 384 34 35-36 | Faks: (312) 384 34 37 | Sertifika No: 25744
Ömrümüz İki Geceli Yürüyüş (1991), Büyürken Boşlukta Zaman (1999),
Rüyâ-Kâr (2011)
Edebiyat ve Hayat, Budak’ın Tercüman gazetesinde ve çeşitli dergilerde
yayımlanmış kültür ve sanat üzerine yazılarıyla denemeleri ve akademik
makalelerinden oluşuyor.
BigBang
yayınları
Adres: Ziya Gökalp Cad. Metro İş Hanı No:24/82, Kızılay, Ankara Telefon/Faks: (312) 434 44 64
E-Mail: [email protected] Web: www.bigbangyayinlari.com Sertifika No: 25787
Ali Budak, akademik hayatını hâlen Yeditepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı unvanıyla devam ettirmektedir.
İÇINDEKILER
ÖNSÖZ
13
İKINCI BASKI İÇIN ÖNSÖZ
15
BIRINCI BÖLÜM
ŞIIR
Kırk Odalı Konağın Eşiğinde. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 17
XVI. Yüzyıldan Sıradışı Bir Şair Portresi: Gedizli Hasbî. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 21
Şeyh Galib ve Türkçenin Işıklı Yolu. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 37
Edebiyatımızın En Büyük Âşığı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 41
Karanlıkta Yıldız Gibi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 44
Mehmed Akif’e Dair . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 47
Yahya Kemal ve “Yeni Doğu” Ülküsü . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 54
Yahya Kemal’in Şiirimize Getirdiği Yenilik. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 57
Tanpınar Üzerine . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 61
Boşluğu Ense Kökünde Gezdiren Adam . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 64
Yeniliğin Gücü. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 68
Gölgede Kalanlar. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 72
Şairlerin En Garibini Anarken . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 75
Şiirimizin Mağrur Köylüsü. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 79
Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 83
Aç mısın Kardeşim, Gel Olanı Bölüşelim. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 86
Yaşamak Bir Vazife Olmasaydı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 90
Hisar’ın Uzun Vuran Gölgesi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 95
Estetik, Mantığın Küçük Kız Kardeşi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 235
Gençosmanoğlu’nun Ardından. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 99
Duyular mı Önemli Duygular mı?. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 238
Güzelliğin Büyüsü, Dilaver Cebeci ve Şiir -I-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 103
Eleştirisiz Edebiyat, Sağır Toplum. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 241
Güzelliğin Büyüsü, Dilaver Cebeci ve Şiir -II-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 107
Dil İnsanın Evidir. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 245
Sefa Kaplan’la Karanfil Yolculuğu. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 115
Ufukları Aşmak. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 248
Şairler Kışı Sevmezler mi?... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 124
İçimizdeki Sonsuzluk Özlemi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 251
Şiir ve Bilgi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 128
Ezelden Ebede Bir An: Zaman. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 254
Şiiri de Öldürürsek Geriye Neyimiz Kalır? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 132
Çok Zaman Hüzün Pınarıdır Akşamlar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 257
Mutluluk Yanı Başımızda. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 260
İKINCI BÖLÜM
ROMAN
Türk Toplumuna
Roman Okumayı Öğreten Adam!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 137
Yaprakla Gelen. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 263
Rüyalar İkinci Bir Hayat mı?. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 266
Zaman, Marcel Proust ve Hatıralar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 269
Modern Roman ve Peyami Safa. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 145
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
İSTANBUL
Yaşar Kemal ve Türkçenin Evrenselliği Üzerine . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 149
Şairlerin İstanbul’u -I-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 275
Tarık Buğra. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 153
Şairlerin İstanbul’u -II-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 279
Ömer Seyfettin ve Halka Ulaşmak . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 141
Üç Aliler Divanı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 157
Her Roman Bir Dünyadır . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 161
Türk Romanı ve Aydınımız Üzerine. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 164
Gülcemal’den Tuhaf Bir Yol Hikâyesi
Yahut Bir Huzursuzun Seyr Ü Sülûku: Al-Qalandar. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 168
Şairlerin İstanbul’u -III-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 283
Şairlerin İstanbul’u -IV-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 287
Bir Galata Köprüsü Vardı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 292
Bu Şehr-i Sıtanbul ki, Sahipsizdir. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 297
Dolmabahçe’nin Sırtındaki Kambur . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 300
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SANAT VE İNSAN
İnsan Sanatsız Olabilir mi?. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 223
Sanat ve Orijinalite. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 226
İstanbul’u Sevmek Azaptır Şimdi... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 304
BEŞINCI BÖLÜM
YANKILAR, ÇAĞRIŞIMLAR
Sanat Güzeli Arar… Peki, Güzel Kim İçin?. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 229
Millî Devlete Giden Yolda Türk Ocakları. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 309
Objektiflik: Bakar Körlük. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 232
Gökalp ve Türkçülüğün Üçüncü Safhası. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 313
Durum - Yorum - Hareket. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 317
Batı’ya Aydın Göçü Yahut Kültür Erozyonu. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 410
II. Meşrutiyet’ten II. Cumhuriyet’e. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 321
Değişen Dünya ve Türkiye -I-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 414
Gazeteciler Bayramı ve Bir Sansür Hikâyesi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 325
Değişen Dünya ve Türkiye -II-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 417
Münif Paşa ve Kütüphaneciliğimiz. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 329
Türk Dünyası Yazarlar Birliği . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 420
Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 334
XXI. Yüzyıla İnsan Yetiştirmek . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 424
Ahmet Yesevî’nin Yaktığı Ateş . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 338
Türkçeyi Kim Kurtaracak?. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 428
Türk Dil Birliği ve Ali Şîr Nevâî Örneği. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 342
Ramazan Kültürü . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 432
Genceli Nizamî Yılı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 346
Dilde, Fikirde, İşte Birlik. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 435
Mayıs 44’ten Mayıs 92’ye. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 349
Atsız’ı Anarken. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 353
Kaybolan Şehir’de. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 357
Mehmet Kaplan’ın Ardından… . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 360
Mehmet Çavuşoğlu’nun Ardından... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 364
Günler Gelip Geçmekteler Kuşlar Gibi Uçmaktalar. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 367
ALTINCI BÖLÜM
ZAMANA TANIKLIKLAR
Sömürge miyiz Allah Aşkına!.. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 371
Günübirlik Hayat ve Geri Kalmışlık . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 374
Avrupalı Bizi Anlamıyor, Öyleyse.... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 377
Gelin, Atalım Şu Kompleksi Üstümüzden. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 380
Şiir ve Ekran . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 383
Barış Manço ve Yeni Aydın Tipi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 386
Yeni Bir Çağın Eşiğinde Gazeteler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 390
Bilgi Toplumu ve Türkiye Gerçeği . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 394
Değişim ve Kültür . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 398
Komünizmin Çöküşü ve Sanatın Evrenselliği. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 402
Büyük Rüyaların Eşiğinde. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 406
DIZIN
439
ÖNSÖZ
E
debiyat ve Hayat, büyük ölçüde, 1991-93 yıllarında Tercüman gazetesinde “Gündem Dışı” başlığıyla
haftada bir yayımlanmış köşe yazılarından oluşuyor.
Kitap, yazıların nitelikleri dikkate alınarak altı bölüm
hâlinde düzenlendi.
Birinci bölümde “şiir ve şair”, ikinci bölümde “roman ve
romancı”, üçüncü bölümde genel olarak “sanat” eksenli yazılar bir araya getirildi.
Dördüncü bölüm İstanbul’la ilgili yazılardan meydana
geliyor.
Dünü bugüne bağlayan kültür köprülerimize dair yazılar, “Yankılar-Çağrışımlar” adı altında beşinci bölümde toplandı.
Hâlihazırı yorumlarken, geleceğe yönelik projeksiyonları da içeren değerlendirmeler ise, altıncı bölümü oluşturdu.
Toplumsal hayatın zaman içinde evrilmesinde on
beş-yirmi, hatta elli-yüz senenin fazla bir önemi bulunmamaktadır. Özellikle köklü değişim ve dönüşümler söz
konusu olduğunda. Türkiye, kökleri XVIII. yüzyıl başlarına
kadar uzanan böyle çetin bir süreci yaşamaktadır: Batılılaşmayı... Hemen her alanda bir harmanlanmayı da zorunlu
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 13
14 | BUDAK | EDEBIYAT VE HAYAT
kılan bu süreç, tabiidir ki son derece sancılı ve meşakkatli
seyretmekte ve herkesi, her kesimi etkilemektedir.
İKINCI BASKI İÇIN ÖNSÖZ
Bu açıdan bakıldığında, Edebiyat ve Hayat’taki yazıların,
toplumumuzun XX. yüzyıl sonlarındaki ruh hâlini yansıttıkları söylenebilir. Esasen tek tek toplanarak yayımlanışlarının gerekçesi bu düşüncedir.
“Gündem Dışı” köşe yazıları, yıllar önce yayımlandıkları
şekilde kitaba taşınmıştır. Haliyle birer gazete yazısı metodu ve üslubundadırlar. Onlara bu gözle, bazı samimi duygu
ve düşüncelerin kültür-sanat okuyucularıyla paylaşılmaları
olarak bakmanın, bir hoşgörüyü de beraberinde getireceğini umuyorum.
Sanat insanlar için, yaşantıları güzelleştirmek ve zenginleştirmek içindir. Ömürler sanatla yeni anlamlar kazanır, taçlanırlar. Bu durumda sanatla gündelik hayat arasında sıkı ve karşılıklı bir ilişki kurulması kaçınılmazdır. Edebiyat da sanatın en derin, en özel ve en yaygın dallarından
biri olarak hayatın aynasıdır.
Başka bir söyleyişle edebiyat, hayattır.
Yazıların toplanması, düzenlenmesi ve derlenmesinde
eşim Emel Budak’la oğullarım Emre ve Alperen’in; kitaplaşmasında ise, kardeşim Mesut Budak’ın, Kitabevi’nin
sahibi Mehmet Varış’ın büyük destek ve yardımları oldu.
Hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum.
1 Temmuz 2004
Yeditepe Üniversitesi / İstanbul
E
debiyat ve Hayat, ikinci baskısında, birincisinden
biraz daha zengin bir içerikle elinize ulaşıyor. İlave
edilen yazılar, yine, hem dünden bugüne hem de bugünden yarına köprüler kurmaya çalışıyorlar. Bir yandan
da dönemlerine tanıklık ediyorlar. Bunlardan üçü hayli
kapsamlı akademik nitelikli makaleler... Dolayısıyla diğerlerinden biraz farklılaşıyorlar. Bu makalelerin birinde XVI.
yüzyılda sıra dışı bir şair portresi çizen Gedizli Hasbî ve şiiri üzerinde duruluyor, ikincisinde Gülcemal’in son romanı
“al-qalandar” değişik boyutlarıyla ayrıntılı biçimde inceleniyor, üçüncüsünde Münif Paşa’nın kütüphaneciliğimize
katkıları anlatılıyor.
Edebiyat ve Hayat’ın yeni baskıya hazırlanmasında Naci
Akıncı’nın, kitaplaşmasında Prof. Dr. Hüsamettin İnaç ile
Prof. Dr. Oğuz Cebeci’nin büyük katkıları oldu. Üçüne de
ayrı ayrı teşekkürler ediyorum. Her zaman olduğu gibi,
eşim Emel Budak ile çocuklarımız Emre, Alperen ve Ayşegül, gönülden destekleriyle yine yanı başımdaydılar. Ben
de onlara en kalbi sevgilerimi sunuyorum.
Mart 2014
Yeditepe Üniversitesi / İstanbul
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 15
KIRK ODALI KONAĞIN EŞIĞINDE
Birinci Bölüm
“Eski şiirin tadı gittikçe beni daha fazla
sarıyor. O kadar ki divanlardan ayrı
geçirdiğim zamana acıyacağım geliyor.”
Şiir
T
anpınar’ın bu cümleleri bize ilk anda mübalağalı gelebilir. Çünkü bugün çok farklı bir yerdeyiz.
Çoğumuz eski şiir bir yana, yeni şiirin bile farkında değiliz. Türkiye’de şiir adına ortaya konulanların “şarkı
sözlerinden ibaret olduğu”nu zannedenlerin sayısı, sanırım ekseriyeti teşkil eder.
Bu kadar sahnenin dışındayız. İçeride ne olup bittiğini
bilmemize imkân var mı? Yüzeysel olarak dahi şiiri tanımazken belli bir birikim isteyen, dikkat, sabır, hatta olgunluk gerektiren Divan şiirini nasıl anlayıp tat alacağız?
Eski şiirimiz, kırk odalı masal konağı gibidir. Her odaya
girmek için ayrı bir anahtara ihtiyacınız vardır. Dışarıdan
baktığınızda yıpranmış bir yapıdan başka bir şey olmayan
konak, içeri girip oda kapılarını açmaya başladığınızda büyülü ve eşsiz güzellikler sunar size. Yeter ki içeri girebilin.
Elinizde sihirli kapıları açacak anahtarları bulundurabilin.
Bunu yapmadan eski şiirden tat almanın ve onu anlayıp
değerlendirmenin imkânı yoktur. Kaldı ki günümüz şiiri
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 17
18 | Birinci Bölüm: Şiir
için de bu böyledir. Şiir, kelimelerin özel bir biçimde kullanılmasıdır çünkü. Günlük hayatta kullandığımız alelade
kelimelerle yepyeni ve bambaşka dünyalar kurmaktır. Kelimelerin kanat takıp uçmalarıdır. Özel anlamlar kazanmaları, şair ile okuyucu arasında kurulan duygu bağının özel
şifreleri hâline gelmeleridir.
Dilerseniz -her ne kadar bütün anahtarlarına sahip
değilsek de- bu büyülü konağa girmeye ve bazı odalarını
açmaya çalışalım. Önceliği de, söyleyişleri bugüne oldukça
yakın olan şairlerin bulunduğu odalara verelim.
XIV. yüzyılda yaşamış ve şiirlerindeki bazı fikirleri yüzünden idam edilmiş şairimiz Nesîmî, sevgilisine (elde
edilmesi gereken anahtarlardan biri budur. Sevgili, bugünkü anlamıyla sınırlı değildir. Özlenen ve istenendir. Bu bazen Allah’tır, bazen peygamber, bazen yâr…) şöyle seslenir:
Gel gel berû ki savm u salâtın kazâsı var
Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok
Nesîmî den bir yüzyıl sonra yaşamış Ahmed Paşa;
Eyâ peri nicesin hoş musun safâca mısın
Gele beri nicesin hoş musun safâca mısın
diye hatırını sorduğu yârine, bir başka beytinde şöyle sitem ediyor:
Ey fitnesi çok kavli yalan yandım elinden
Bir nâz ile bin gönlüm alan yandım elinden
Yine XV. yüzyılda yaşamış şairlerimizden Necâtî de bu
konuda epeyce dertlidir. O da güzellerden az çekmemiştir.
Bir beytinde kendisini şöyle teselli etmektedir:
Kırk Odalı Konağın Eşiğinde | 19
Ey Necâtî yürü sabreyle elinden ne gelir
Hûblar cevr ü cefâyı kime öğretmediler
Bütün zamanların en büyüğü, şiirimizin altın tacı Fuzûlî
de elbette gönlü yanıklardandır ve belki ilk sıradadır. Acı,
başka hiçbir şairimizde ondaki kadar derin değildir. Istırabı, onun kadar kuvvetli bir şekilde duymamış ve duyuramamışlardır. Fuzûlî taşıdığı dert yükünün ağırlığı altında
Allah’a kimsenin kendisi gibi olmaması için yalvarıyor:
Benim tek hîç kim zâr ü perişan olmasın ya Râb
Esîr-i derd-i aşk u dâğ-ı hicran olmasın ya Râb
Büyük çile adamı, göğsünde delice çarpan yüreğinin sesini duymayan, üstüne üstlük acı çektirmeye devam eden
sevgilisinden de şöyle yakınıyor:
Beni cândan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan muradım şem’i yanmaz mı
Peki bu âleme, insanlara ne olmaktadır? Hadi sevgili
vefasız, onların kayıtsızlığının sebebi nedir? Terk edilmişliğin böylesi görülmüş müdür?
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı
O Fuzûlî ki, sevdiği için kendisini heba etmiştir:
Can ver gönül ol gamzeye kim bunca zamandır
Cân içre seni sakladığım ânın içindir
Ve o büyük yalnızlığının ve derin hüznünün her an farkında olmuştur. Ama bundan kurtuluşun yolunu bulamamıştır.
Çevresini olumsuz etkilediğini de hep bilip durmuştur:
20 | Birinci Bölüm: Şiir
Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp
Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza
XVI. YÜZYILDAN SIRADIŞI BIR ŞAIR PORTRESI:
GEDIZLI HASBÎ*
Nihayet, Fuzûlî de güzellerin vefasızlığı konusunda
kendinden önceki ve sonraki âşıklarla aynı fikirdedir. Aksini söyleyen kendisi de olsa inanılmamasını istemiştir:
Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var
Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır
Çağdaşı Yahya Bey ise Fuzûlî’ye hiç benzememektedir.
İlahî aşk ateşiyle tutuşan, ıstıraplar içinde kavrulan Fuzûlî,
Allah’a kimseyi kendisi gibi yakmaması için yalvarırken,
Yahya Bey “Ben yandım, herkes yansın” düşüncesindedir:
Dâr-ı cihân deli gönlüm gibi vîrân olsa
Ne cihân olsa ne cân olsa ne hicrân olsa
Bâki orta bir yol tutturmuştur. Mütemadiyen dönen
çarkın düzenini anlayamamıştır. Ne doğru, ne yanlış kolay değildir öyle bir nefeste söyleyebilmek. Herkes bir yana
doğru çekmektedir ki, sırrını anlayabilene aşk olsun:
Cân lâl’in eyler arzu yâr içmek ister kânımı
Ya Râb ne vâdîdir bu kim cân teşne cânân teşnedir
Şairimiz zamanla bir tek şeyin bilincine varır; hayat güzeldir, hoştur ama o kadar rağbete de değmez. Dünyadan
da vazgeçilebilir:
Bâkî gider endîşe-i dünyayı gönülden
Değmez bu kadar rağbete bu menzil-i fânî
Tercüman, 18 Kasım 1992
ÖZET
K
ütahya, Anadolu Türklüğünün önemli kültür
merkezlerinden biri olagelmiştir. XIV. yüzyılda Ahmedî, XV. yüzyılda Şeyhî buradan yetişmiştir. Adları
Divan Edebiyatı’nın kurucuları arasında yer alan bu büyük
şairlerin açtığı yolu, zaman içerisinde daha da genişletmiş
isimlerden birisi de Gedizli Hasbî’dir. Ne var ki, XVI. yüzyılın
hayli renkli bir şairi olan Hasbî, ışıltısını uzun süre devam
ettirememiştir. Zira Gediz’den İstanbul’a uzanan ve çalkantılı bir seyir izleyen özel hayatı, şiirinin üzerine bir gölge gibi
düşmüş ve karşımıza sıra dışı bir şair portresi çıkarmıştır.
GIRIŞ
XVI. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün zirvesine
ulaştığı çağdır. Hemen her yönde gerçekleşen yeni fetihlerle sınırlar alabildiğine genişlemiş, siyasal nüfuz ve tesir de
aynı oranda derinleşmiştir. Osmanlı Devleti artık Avrupa
genel siyasetinin en önemli belirleyicilerinden biridir.
*
Ali Budak, “xvı. Yüzyıldan Sıradışı Bir Şair Portresi: Gedizli Hasbî”, Turkish Studies,
Volume 4/2 Winter 2009.
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 21
22 | Birinci Bölüm: Şiir
Ülkenin refah seviyesi yükselir, toplum hızla değişir ve
dönüşürken, kültürel alanda da parıltılı bir dönem başlamıştır. Özellikle edebiyat hiç olmadığı kadar geniş bir yaygınlık kazanmıştır. Anadolu ve Rumeli’nde birçok kültür
merkezleri oluşmuş; başarılı şairler, müellifler, mütercimler elinde Türkçe, İmparatorluğun büyüklüğüne yakışır bir
bilim ve sanat dili hüviyetini kazanmıştır. Edebiyatta İran
ve Arap etkisi önemli ölçüde kırılmış; Zâtî’ler, Hayâlî’ler,
Fuzûlî’ler, Yahya Bey’ler, Bâkî’ler, Nev’î’lerle Türk şiiri kendi gerçek sesini ve rengini bulmuştur.
BIR KÜLTÜR OCAĞI OLARAK KÜTAHYA SANCAĞI
Edebî hayat özellikle devletin, Bağdat, Diyarbakır, Konya,
Kastamonu, Bursa, Edirne, Vardar Yenicesi, Üsküp gibi eski
kültür merkezlerinde, Manisa, Kütahya, Karaman, Amasya,
Trabzon gibi sancaklarında büyük bir açılım ve gelişim göstermiştir. Şehzadeler olsun, valiler olsun çevrelerinde şairlerden ve sanatkârlardan canlı haleler oluşturmuşlardır.
Kütahya, gerek beylikler ve gerekse Osmanlılar zamanında hep idari merkez konumundadır. Özellikle, 1451
yılından itibaren Anadolu Beylerbeyliği’nin (Eyaletinin)
merkezi olarak, İmparatorluğun önde gelen bilim, sanat
ve kültür ocaklarından birisi durumuna gelmiştir. XIV.
yüzyılda Ahmedî, XV. yüzyılda Şeyhî ve Ahmed-i Dâî gibi
büyük şairler ve daha niceleri, Germiyan beyleriyle sancakta valilik yapan, aralarında geleceğin sadrazamlarının
da bulunduğu tanınmış devlet adamlarının himayelerinde,
buradan yetişmişlerdir.* Kütahya’da ilk tahsil ve terbiyele*
Kütahya tarihi ve kültürü hakkında ayrıntılı bilgi için bkz; M. Çetin Varlık,
Germiyanoğulları Tarihi, Ankara 1974. Ayrıca, münhasıran Kütahyalı şairler için
Gedizli Hasbî | 23
rini aldıktan sonra payitahta uzanmış iki kıymetli hekim
olan Ahmedî ve Şeyhî ki, Anadolu’da Divan Edebiyatı’nın
kurucuları arasında sayılmaktadırlar.
Elbette İstanbul, nihayetinde bütün gözlerin üzerine
çevrildiği şehirdir. İmparatorluğun merkezi, ilginin, bilginin, görgünün değer gördüğü, marifetin hak ettiği iltifatı
bulduğu yerdir. Sarayın yanı sıra vezirlerin ve büyük devlet adamlarının konakları, şairlerin buluşma alanlarıdır.
Ayrıca, Zatî, Karamanlı Subûtî, Rahikî gibi küçük ticaretle
veya remilcilikle meşgul şairlerin dükkânları, Bahşî’nin Beşiktaş’taki bahçesi, Galata’nın meşhur meyhaneleri, Sütlüce’de Caferâbâd tekkesi gibi mekânlar, Karabalizâde gibi
bazı zengin ve nüfuzlu kişilerin, Katibî, Nigârî, Zeyrekî gibi
zengin şairlerin konakları ve evleri de ilk akla gelen toplanma yerleridir. Kahvenin yayılması ve kahvehanelerin
çoğalmasıyla Tahtakale de devrin başlıca edebiyat çevreleri
arasına girmiştir.
Memleketin her tarafından gelen şairlerle her türden
sanat erbabı buralarda buluşmaktadırlar. Aralarında kimler yoktur ki; ilmiye mesleğine mensup olanlar, devlet memurları, tımar sahipleri, gemi kaptanları, zenginler, küçük
ticaretle uğraşanlar, işsizler, serseriler, serseri dervişler...
Kimisi vezirlere, emirlere, zenginlere kasideler veya tarih
manzumeleri sunarak caize almaya, kimisi mevki makam
sahibi olmaya, kimisi de gerçekten kendini, ilmini, sanatını
göstermeye çalışmaktadırlar.*
bkz; İrfan Aybay, “Kütahyalı Divan Şairleri”, Yedi İklim, Aylık Sanat-Kültür -Edebiyat
dergisi, Cilt: 10, Sayı: 68, Kasım 1995, s. 89-92.
* xvı. yüzyıl edebiyatına genel bir bakış için bkz; M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı
Tarihi, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1981, s. 377-400.
TÜRK TOPLUMUNA
ROMAN OKUMAYI ÖĞRETEN ADAM!
İkinci Bölüm
Roman
O
kuyucunun bulunmadığı bir toplumda, yüksek
seviyeli sanat eserleri meydana getirmek mi, yoksa önce bir taban oluşturulmalı düşüncesiyle, gayet sade ve basit bir şeyler karalamak mı?
Ahmet Mithat Efendi 1870’li yıllarda ikinci şıkkı tercih
etmişti. Tanzimat Fermanı’nın Gülhane Parkı’nda okunduğu tarihin üzerinden yaklaşık 30 yıl geçmiş, İmparatorluk
hızlı bir kabuk yenileme dönemine girmişti. Rüzgârlar artık
Batı’dan esiyor ve bir büyücü soluğu gibi dokunduğu her şeyi
değiştiriyordu. Geleneksel değerler yerlerini bir bir Avrupai
özentilere bırakıyorlardı. Halk bilinçli-bilinçsiz eskiyi rafa
kaldırırken, farklı bir yaşama biçiminin de sahibi oluyordu.
Bu değişim elbette büyük bocalamalara sebep oluyordu.
Alışkanlıklardan vazgeçmek; giyim kuşamdan, yenilip içilene kadar pek çok alanda Batılı tavırlar takınmak hiç de
kolay değildi. Uçmayı isterken yürümeyi unutma tehlikesi
vardı ki, bu tehlike, özellikle yüksek tabakadakiler olmak
üzere ahalinin önemli bir bölümünün başına gelmişti. Beri
tarafta bir büyük kesim de değişim rüzgârlarına karşı yelken açmış, ısrarla direnmeye çalışıyordu.
Ahmet Mithat Efendi, iki cami arasında kalmış bî-na-
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 137
138 | İkinci Bölüm: Roman
Türk Toplumuna Roman Okumayı Öğreten Adam! | 139
maz örneği bu toplumun öğretmenliğine soyunmuştu.
Kendisi de halktan biriydi. Küçük yaşta babasını kaybetmiş, Mısır Çarşısı’nda bir aktarın yanında çırak olarak hayata atılmıştı. Sonra ağabeyinin yardımıyla iyi-kötü tahsilini tamamlamış ve memuriyete geçebilmişti. Gazeteciliğe
başlayışı ve yazarlığı da, bir ara himayesine girdiği Midhat
Paşa sayesinde olmuştu.
söylemek mümkün değildir. Sanat değeri taşımıyor olmalarının da -gerçi bu da ciddi bir şekilde tartışılabilir- hiçbir
önemi yoktur. Çünkü seviyesi düşük olan halkı bilgilendirmek için, hemen hemen aynı seviyedeki bir yazar tarafından kaleme alınmışlardır. Yazar, bir zamanlar aktar çıraklığı
yaptığı Mısır Çarşısı esnafıyla bir kahvede sohbet eder gibi
yazmıştır ve asla ne sanat ne de üslup endişesi taşımamıştır.
Ama, o bütün imkânsızlıklara rağmen, hayat yolunu
aydınlık tutmayı bilmişti. Müthiş bir öğrenme açlığı içerisindeydi, her şeyi merak ediyor, her şeye ilgi duyuyordu.
Fransızcayı da ilk memuriyeti sırasında kendi çabasıyla
öğrenmişti. Bilahare Tahtakale’de tuttuğu bir evde küçük
bir matbaa kurması ve kendi kitaplarını basması, gazeteler
çıkarması, bu arada çeşitli periyodiklerde yazılar yazması,
onun çalışkan ve üretkenlikten başka bir özelliğinin daha
olduğunu ortaya koyuyordu: Öğretmek... Evet o, Tanpınar’ın dediği gibi, öğrenmek ve öğrendiklerini başkalarına
öğretmek için doğanlardandı.
Gerçekten, bir “Hâce-i Evvel”, yani ilkokul öğretmeni
havasında olan Ahmet Mithat Efendi’nin romanları, zaman zaman bir ansiklopediden farksızdır. Diyelim ki, roman kahramanı yeri gelmiş bir dolabın kapısını açmış, bu
sırada gözüne bir peynir parçası ilişmiştir. Bundan sonra
peynir çeşitleri üzerine bir sohbet başlayabilir, bunu peynirleriyle meşhur Edirne’de geçen bir olayın hikâyesi ve
bu münasebetle Rumeli’nin iklimi hakkında geniş bir etüt
izleyebilir. Sonra Şarköy üzümleri ve şaraplarının nefaseti, Marmara’da yetişen balıklar, denizcilik ve problemleri,
değişen hayat şekilleri üzerine görüşler, yığınla fıkrayla
zenginleştirilerek anlatılabilir. Ve romanın hikâyesiyle hiç
ilgisi olmayan bütün bu malumatlar 30-40 sayfa sürebilir.
Ahmet Mithat, bütün tür ve konularda telif, tercüme
200 civarında eser yazmış, basın hayatımızın köşe taşlarından Tercüman-ı Hakikat gazetesini uzun yıllar çıkarmıştır.
Mithat Efendiye göre aydının ilk yapması gereken şey
halkı bilgilendirmekti. O, birtakım siyasi düşüncelere sahip
olmasına rağmen, mesela “Genç Osmanlılar” gibi sıkıntıların tek çaresinin rejimi değiştirmek olduğuna inanmıyordu. Eğitim ve kültür açısından belli bir seviyeye gelmemiş
toplumlarda rejim meselesinin ön plana çıkarılmasının zararlı olacağını düşünüyordu. Önce eğitilmeliydi halk, Batılı
değerlerle uzlaştırılmalıydı.
Amaç bu olunca, Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerine söz
Bugün bize ne kadar tuhaf görünürse görünsün, o gün
büyük bir boşluğu doldurmuştur bu eserler. Bütün eksik ve
kusurlarına karşılık edebiyatımızda roman türünün sağlam bir yer edinmesini sağlamışlardır. Ve Ahmet Mithat
Efendi, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ne, “Türk cemiyetine
roman okumayı öğreten”, “ilk matbaasını açmakla Babıali’yi kuran ve halkın malı yapan adam” olarak geçmiştir:
“Onun kitaplarıyla çalışan insanın hayatına dinlenme saati
girdi. Okumaya ayrılan saat. İşte cemiyetimize getirdiği şey.
Ve onunla küçük insanların hayatı değişti. Küçük ahşap
evlerde lamba başındaki saatler başka bir mana ve hüviyet
140 | İkinci Bölüm: Roman
kazandılar. Bütün bir aile okuma bilenin etrafında toplandı
ve okunanı münakaşaya başladı. Ahmet Mithat Efendi
roman, gazete makalesi, hikâye, halka indirilmiş eserleriyle
daima bir nevi ailesi saydığı okuyucu kitlesini bir dev gibi
besledi.”*
Ölümünün 80. yıl dönümünde bu üretken, çalışkan ve
öğretici kalemimizi saygı ve rahmetle anıyoruz. Ona gerçekten çok şey borçluyuz.
Tercüman, 30 Aralık 1992
ÖMER SEYFETTIN VE HALKA ULAŞMAK
T
ürk hikâyeciliğinin önder ismi Ömer Seyfettin’in bugün hâlâ zevkle okuduğumuz onca eseri,
topu topu üç-dört senede yazmış olduğunu düşününce erken ölümüne yanmamak, edebiyatımız adına
üzüntü duymamak elde mi?
Henüz 36 yaşında, en verimli döneminde değil de daha
sonra, diyelim ki 66 yaşında ecele yenilmiş olsaydı, kim bilir başka neler bırakacaktı geriye?
Ve hiç şüphesiz, biz onları da çok büyük hazlarla okuyacaktık. Çünkü ölümsüzlüğün sırrını bulmuştu Ömer
Seyfettin: Halkın diliyle, halka seslenen eserler vermek...
Arı, süssüz, dolambaçsız. Askerlikten birden bire edebiyata
geçişi, bu önemli keşfin coşkusu ve zorlamasıyla gerçekleşmiş olmalıydı. Ne söyleyeceğini ve nasıl karşılık alacağını
apaçık sezmişti mutlaka.
Rumeli’nde Yakorit Hudut Bölüğünde genç bir piyade
teğmenidir. Azgın Bulgar çetelerini yola getirmekle görevlendirilmiştir. Dağlarda eşkıya kovalarken her an kuvvetle
hissettiği, Balkan topraklarında İmparatorluğun artık can
çekişmekte olduğudur. Başta Bulgarlar olmak üzere diğer
etnik gruplar kendi millî kimliklerini kazanmak kavgasındadırlar. Ve asırlarca gölgelerinde yaşadıkları Türklere
*
Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 4. baskı, İst 1976, s. 459-460.
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 141
142 | İkinci Bölüm: Roman
amansızca düşmandırlar. Sanki bir öfke nöbeti geçirmektedirler, hırstan ve kinden öyle gözleri dönmüştür.
Osmanlılık şemsiyesinin böylece yırtılmak istenmesi,
eski sadık unsurların nankörlüğü ve için için kaynayan hâlleri genç teğmende yankısını çabuk bulur. Mademki büyü
bozulmuştur, Türkler şimdiye kadar sürdürdükleri alttan
alma, sarıp sarmalama alışkanlıklarından vazgeçip kendi
başlarının çaresine bakmalıdırlar. Bu aşamada Türkçülük
kaçınılmaz bir görevdir.
Dağlarda haydut peşinde koşarken bunları kurar, millete de anlatmanın yollarını düşünür. Selanik’teki dostu Ali
Cânib’e sık sık mektuplar yazmaktadır. Bunlardan birinde
edebî bir dergi çıkarmayı ve halka çarşıda pazarda konuşulan sade dille hitap etmeyi teklif eder. Genç Kalemler bu
mektuplaşmalardan doğar. 1910 yılı sonlarında “Genç Teğmen” üniformasından sıyrılmış, dilde devrimi savunan bir
ülkücü olarak yazı hayatına atılmıştır:
“Şimdi yeni bir hayata, bir intibak devresine giren Türklere
yeni ve tabii bir lisan, kendi lisanları lazımdır. İşkodra’dan
Bağdat’a kadar bu kıt’ayı, bu Osmanlı memleketini işgal
eden Turânî ailesi Türkler ancak kuvvetli ve ciddi bir terakki
ile hâkimiyetlerini, varlıklarını koruyabilirler. Terakki ise
ilmin, fennin, edebiyatın, bütün halka yayılmasına bağlıdır.
Ve bunları yaymak için önce lazım olan millî ve umumî bir
lisandır. Millî ve tabii bir lisan olmazsa ilim, fen ve edebiyat
yine bugünkü gibi bilmece hâlinde kalacaktır.”
Ali Cânib’le çıktıkları bu “Yeni Lisan”, “Millî Devlet” yoluna kısa süre sonra Ziya Gökalp de katılır.
Bu sırada Ömer Seyfettin’in korktuğu başına gelmiş,
Balkanlar ayaklanmıştır. Tekrar orduya çağrılır ve Yanya
Ömer Seyfettin ve Halka Ulaşmak | 143
Kuşatması sırasında Yunanlılara esir düşer. Bir yıl sonra
serbest kalınca da İstanbul’a yerleşir ve Kabataş Lisesi’nde
edebiyat öğretmenliğine başlar. Hayatında yeni bir sayfa
açılmış, tadı damağında kalan yazarlığa tekrar dönmüştür.
İmparatorluk da artık yolun sonuna gelmiştir. Balkan
Savaşı’nın hemen ardından Birinci Dünya Savaşı’na girilmiş; Ömer Seyfettin, Ali Cânib ve Ziya Gökalp’in Genç
Kalemler dergisi ile Selanik’ten estirdikleri milliyetçilik
rüzgârı İstanbul’da fırtınaya dönüşmüştür. Son gelişmeler Osmanlıcılık’ı savunanların da İslamcılık ve Batıcılık’ı
teklif edenlerin de seslerini kısmıştır. Artık milliyetçilik
ve millî edebiyat modadır. İstediği ortama kavuşan Ömer
Seyfettin güzelim hikâyelerini 1917 yılından itibaren yayımlamağa başlar. Hikâyelerinde dilin sade ve yalın olması
kadar konuların seçilişi ve işlenişi de dikkati çeker. Zira o
edebiyatımızın, Servet-i Fünûncuların getirdiği; “kuş, kelebek ve ağlayış” dolu marazi havadan kurtarılması gerektiği
düşüncesindedir. Öyle bir edebiyat yapılmalıdır ki, Türk
milleti asırlık uykusundan uyansın, yeni işler başaracak
güce ve canlılığa kavuşsun. Bunun için yalnız dilin sadeleştirilmesi elbette yeterli değildir. Konulara ve üsluba da
önem verilmelidir.
Bu yaklaşımı doğrultusunda hikâyelerinde tasvir ve
tahlilden çok olaya yer vermiştir. Bu şekilde kolayca okunmak, toplumun belli bir kesimine değil, bütününe seslenmek istemiştir. Ve daima bir amaç gözetmiştir. İster konularını tarihten aldıklarında, isterse halk fıkra, menkıbe
ve efsanelerinden ya da çocukluk ve askerlik anılarından
aldıklarında olsun hep bir tez işlemiştir.
Ölümünün üzerinden geçen 73 yıla rağmen kitapları-
İNSAN SANATSIZ OLABILIR MI?
Üçüncü Bölüm
Sanat ve İnsan
G
ünümüz insanı garip bir kaderi yaşıyor, kazanırken kaybetmenin paradoksunda ölesiye bunalıyor. Bilim ve teknoloji insan hayatını renklendirir,
akıl almaz derecede kolaylaştırırken kişiliğini eziyor, belirsizleştiriyor. Bir yanda eşya büyüyor, zenginleşiyor öte
yanda onu yapan insan küçülüyor, yoksullaşıyor.
Gerçek bir trajedi bu.
Çünkü dengeyi sağlayarak insanı mekanikleşmekten
kurtaracak olan “sanat” boyutu sürekli ihmal ediliyor, körleştiriliyor. Dışarısı alabildiğine güçlendirilirken, içeride
muhkem bir mana cephesinin oluşmasına bilinçsizce engel
olunuyor.
Sanatın toplumdaki yeri ne olmalıdır? Sanata lüzumsuz
bir meşgale, bir aydın fantezisi olarak bakabilir miyiz? Başlangıçtan beri var olduğunu ve kendisinden hiçbir dönemde vazgeçilmediğini bildiğimiz bu köklü duyguyu yok sayabilir miyiz? Eflatun’un düşlediği gibi sanatçısız bir devlet
kurabilir miyiz?
Modern insanın hâlihazırdaki durumuna bakıp bu sorulara tereddütsüz hayır cevabı vermek gerekmektedir.
Çünkü üretirken tükenen, kendi icatlarının mahkûmu olan
insanı mutlu kılmanın ve tatmin etmenin başlıca yolunun
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 223
224 | Üçüncü Bölüm: Sanat ve İnsan
sanat duygusunu geliştirmek olduğu yaşanarak öğrenilmiştir. Evet, insanın karanlığına ışık tutacak en aydınlık
pencere sanattır ve sanatçılık duygusu, insanın yaratanından aldığı bir kutlu özelliğidir.
İnsan, yapısı ve yaratılışı gereği, hem “gerçeği ve doğruyu”, hem “yararlı ve kullanışlı”yı, hem de “özgünü ve güzeli” aramaktadır. Bunlardan “gerçek ve doğru”yu araştırdığı
dalın adı “bilim”; “yararlı ve kullanışlı”yı araştırdığı dalın
adı “teknik”; “özgün ve güzel”i araştırdığı dalın adı da “sanat”tır.
“Sanat, duygu ve düşünce, tasarım ve izlenimleri, belli
durum, olgu ve olayları, belirli bir amaç ve yöntemle bir
güzellik anlayışına göre, işleyip anlatan özgün ve estetik bir
bütündür.”*
Yani insanın kendisini anlatma ve tanımlama çabasıdır.
Varlığına anlam kazandırma arzusudur. Ve sanatla arasında öyle içten ve köklü bir bağ vardır ki, nerede bir sanat
eseriyle karşılaşılsa orada insanla, nerede bir insanla karşılaşılsa orada bir sanat eseriyle yüz yüze gelinir. Sanatsız
insan, sanatsız toplum olamaz, düşünülemez.
Şu hâlde günümüz eğitim sisteminde bilim ve tekniğin
yanısıra sanat eğitimine de ağırlık verilmelidir.
Peki, sanat eğitimi nedir ve nasıl olmalıdır? Uzmanlar
sanat eğitimini kısaca, “kişiye estetik davranış kazandırma ya da kişide estetik değişikliği oluşturma işi” diye tarif
ediyorlar. Amacını da, “sağlıklı, dengeli ve mutlu bir hayat
için ortak genel sanat kültürü kazandırmak” olarak özetliyorlar.
*
Prof. Dr. Ali Uçan, Sanat Eğitiminin Niteliği, Üç Ana Türü ve Bazı Temel Sorunları.
İnsan Sanatsız Olabilir mi? | 225
Anlaşılıyor ki sanat eğitimi sayesinde kişi, içinde yaşadığı topluma karşı daha duyarlı olacak, çevresiyle çok yönlü, yararlı ve kapsamlı ilişkiler kurabilecektir. Sanat eğitimi
estetik haz duyma ihtiyacını karşılarken, kişinin içinde var
olan yaratma içgüdüsünü de harekete geçirecektir. Durup
dururken düşünemez, üretemez insan. Uyandırıcı, ufuk
açıcı etkenler lazımdır. Bir sanat eserini görmek ve tanımak, onun özelliğinin ve güzelliğinin farkına varmak insanın yaratıcı gücünü açığa vurabilecektir. Onu yönlendirecek, motive edebilecektir. Böylece sanat eğitimi, artistik
yaratma, yorumlama isteklerini de tatmin etmiş olacaktır.
Kısacası, sanat eğitimiyle insan kendini ifade etmeyi,
etrafındaki güzellikleri görmeyi ve değerlendirmeyi, dünyaya ve kainata bakmayı öğrenecektir. Hayatını önemli ve
anlamlı hâle getirecektir.
Özetlersek, modern insan yaşantısını, “bilim-teknik-sanat” üçgenine oturtmak zorundadır. Bunlardan birinin eksikliği dengesizlik, mutsuzluk, umutsuzluktur.
Sanat boyutu olmayan bir dünya çirkin ve tatsız; sanat
derinliği olmayan bir insan kaba ve vahşidir.
Sanat insanın ta kendisidir.
Tercüman, 19 Mayıs 1993
Sanat ve Orijinalite | 227
SANAT VE ORIJINALITE
S
anat eserini meydana getiren unsurlar sıralanırken, estetik bir değer taşıma, birlik ve bütünlük
sergileme, karmaşık ve yoğun, fakat tutarlı olma
gibi özellikler ilk başlarda sayılır. Tabii bunlara bir de sanat eserinin mutlaka orijinal olması gerektiği şartı eklenir.
Öyle ya, sanat eseri yukarıdaki bütün nitelikleri taşıyıp
taklit de olabilir. Taklit de ne kadar başarılı olursa olsun,
aslın yerini tutamaz.
Toplumlar sanat zevklerini binlerce yıl içerisinde oluşturup zenginleştirmişlerdir. Ayrı iklimlerde, farklı şartlarda meydana gelen eserlerden de zamanla bütün insanları kuşatan süzme, evrensel bir sanat anlayışı doğmuştur.
Özellikle ulaşım ve iletişim imkânlarının baş döndürücü
bir gelişme gösterdiği son çağda, insanların ve kültürlerinin birbirlerinden saklıları gizlileri kalmamıştır. Bugün
Süleymaniye Camii veya Ayasofya, bizim için olduğu kadar
dünya için de değerlidir ve yüksek bir sanatın ifadesidir.
Aynı şekilde biz de piramitleri görünce heyecanlanmakta,
Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sını seyrederken hayranlık duymakta, Hugo’yu, Dostoyevski’yi, Goethe’yi ya da Dickens’i okurken büyülenmekteyiz.
Sanatın insanı en çok etkileyen saran estetik bir haz
uyandırması yani güzel olmasıdır ki, sanatçıyı durmadan
226 | EDEBİYAT VE HAYAT | ALİ BUDAK
yeni yeni özellikler peşinde koşturmaktadır. Çünkü güzellik ne olduğu tanımlanan ya da tanımlanamayan muğlak
bir kavramdır. Sanatçı güzeli ararken yenilikçi olmaya, yaratıcı olmaya zorlanmaktadır. Sanatı böyle dinamik, renkli
ve zengin kılan da, güzellik gibi diğer unsurlarının da belirsiz ve yorumlanabilir oluşu olmalıdır. Fakat sanat, binlerce yıl içerisinde oluşmuş evrensel bir zenginlik olarak,
yeniliğe ve değişime pek fazla da açık değildir. Sanatın ne
kadar muhafazakâr olduğunu, tarihî eserlere bakarken kolayca anlayabiliriz. Aradan geçen yüzyıllar Efes’teki yapıların güzelliğini silememiştir. Karşılarında bugün de zevkten donup kalıyoruz. Aynı şekilde klasik edebiyat eserleri
de üzerimizde bir güneş gibi parlamaktadırlar. Kendimizi
ele alalım. Osmanlı mimarisini aşabildiğimiz, Divan şiirini
geçebildiğimiz rahatça söylenebilir mi? Bugünkü şiirimiz
de güzeldir; fakat geniş planda bakıldığında dünkü şiirimizden çok mu farklıdır? Daha doğrusu tamamen kopuk,
apayrı bir şey midir?
Dünyaya dönersek, Shakespeare’in tiyatrolarıyla günümüz oyunları arasında uçurumlar mı vardır? Romancılar;
Tolstoy, Balzac, Hugo ya da Dostoyevski’yi ne kadar geride bırakabilmişlerdir? Demek istediğimiz, sanatta değişim çok sınırlıdır, yenilikler eskiyi tamamlar, zenginleştirir mahiyettedir. XX. yüzyıl büyük iddialarla yola çıkmış,
devrimci akımlara öncülük etmiş pek çok suni sanatçının,
kısa sürede nefeslerinin kesilip düşmesinin tanıklıklarıyla
doludur. Sanatın, kuralsızlık ve anarşistlik olduğunu ispatlamaya çalışan inkârcı “Dadaistler” nerededir şimdi? Ya
sanatı aklın, mantığın, gelenek ve göreneklerin dışına çıkmak diye anlayan “Sürrealistler”?.. Kelimelerle ve şekillerle
oynamayı marifet sayan “Popülistler”i kim anıyor?
228 | Üçüncü Bölüm: Sanat ve İnsan
Orijinal olunacak, esere damga vurulacak ama önce sanatçı olunacak. Asırlar içinde oluşan ve sanata can veren
büyünün kimyası çözüldükten sonra yeni olmak kolay...
SANAT GÜZELI ARAR… PEKI, GÜZEL KIM İÇIN?
Tercüman, 9 Ekim 1991
S
anat adına ortaya konulan bazı tuhaflıkları
görünce ister istemez düşünüyorsunuz:
Sanat nedir, sanatçı kimdir, sanat eserinin fonksiyonu ne olmalıdır?
Ancak, bu sorulara cevap bulmaya giriştiğiniz anda nasıl bir çıkmaz sokağa girdiğinizi anlıyor, çırpınmaya başlıyorsunuz. Çünkü sanatın ne olduğu ve fonksiyonunun ne
olması gerektiği asırlardır tartışılmış, yine de bir sonuca
bağlanamamış bir konu. Daha uzun bir süre de tartışılacağa benziyor.
Bu durum, sanatın her zaman gelişmeye ve değişmeye
müsait, açık dokulu bir kavram oluşundan kaynaklanıyor.
İnsanın güzellik arayışının en özenli göstergesi olarak sanat, insan ve zamanla birlikte değişiyor, zenginleşiyor ve
yeni boyutlar kazanıyor. Bu yaklaşımla “insanın arzuları
sınırlanamayacağına göre, sanatın sınırları da belirlenemeyecektir” denilebilir.
Bütün türleriyle sanatın sürekli genişleyen bu kavramını, bir otomobili örnek alarak açıklamaya çalışalım.
Bugün otomobili karada yürüyen bir taşıt olarak tarif
ediyoruz. Ancak zaman zaman suda yüzen otomobiller
de yapılıyor, belki yarın uçanları da üretilecek. Peki, bu
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 229
ŞAIRLERIN İSTANBUL’U -I-
Dördüncü Bölüm
Her semtiyle bir sihir; sanki sırdır İstanbul
Bir tılsımlı Türk şehri, beş asırdır İstanbul
Hadis-i Şerif üzre fethi tebşir olunan
Bir mukaddes emânet, bir hatırdır İstanbul.
İstanbul
Yılmaz Karakoyunlu
İ
stanbul, Hazreti Muhammed’in o kutlu fetih müjdesiyle Müslüman gönüllerine sımsıcak düşerken, yeryüzünde belki başka hiçbir şehre nasip olmayacak bir
ilginin ve itibarın da sahibi olmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu’nun dillere destan payitahtı, güzelliğin, ihtişamın
ve çılgın yaşantıların bu büyülü şehri, bir anda manaca derinleşmiş ve mukaddes ülküsü hâlini almıştır genç ve dinç
yüreklerin... Artık, için için büyüyen bir hasret yumağı, her
şeyi kendisine doğru çeken dayanılmaz bir cazibe odağıdır
İstanbul.
Ve yıllar, yüzyıllar geçmiş, Peygamber buyruğu yerine
getirilmiştir. Övgüye mazhar şanlı komutan; Sultan II.
Mehmed, şanlı asker de Türk ordusudur. Asırların rüyasını
gerçekleştiren komutan henüz 21 yaşında bir genç adamdır ve hiç şüphe yok ki, beyaz atı üstünde surlardan içeri girerken, bir çağı kapatıp yeni bir çağı açmaktan çok, milleti
ve dini için yaptıklarıyla gururlanmaktadır. Fatih, Doğu’ya
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 275
276 | Dördüncü Bölüm: İstanbul
Batı’nın kapılarını açmış, Türk’ü dünyanın orta yerine
oturtmuştur. Elbette bu mucizevi zaferle övünecektir. Ve
gayet tabii ki, bu kutlu günü, bir tarih beytiyle, geçmişin ve
geleceğin nabzına kazımak en çok ona yakışacaktır. Avnî,
büyük zaferi, şöyle mütevazı kaydedecektir divanına:
Feth-i İstanbul’a fırsat bulmadılar evvelûn
Fethedip Sultan Mehemmed, dedi tarih; “âhirûn”
Daha sonraları çok şarkılar, türküler söylenecek, divanlar dolusu şiirler yazılacaktır İstanbul için. Bunlardan bazılarını da edebiyatımızın zirvedeki şairlerinden Bâki kaleme
alacaktır. Sahip olduğu güzelliklerin farkında, ince, hassas,
yaşamayı seven, zevk ve eğlenceye düşkün bir insandır
Bâki. Kışın boza sohbetlerini ve içki meclislerini, yazın da
bahçelerde düzenlenen eğlence âlemlerini hiç kaçırmadığı
söylenir. Bu yüzden olmalı, Kanunî Sultan Süleyman’ın bir
ara İstanbul’da içki içilmesini yasaklayarak, şarap gemilerini Galata ve İstanbul arasında yaktırmasını fevkalade büyük bir üzüntüyle karşılar. Şöyle yakınır Bâki:
Reh-i meyhâneyi kat’etti tîg-i kahrı sultânın
Su gibi arasın kesti Sıtanbul u Galata’nın
İstanbul’un mevsimlerini;
Döşedi mihr-i felek yolları dibâlar ile
Etti teşrif çemen mülkünü sultân-ı bahar
mısralarıyla anlatan Bâki, meşhur mehtaplarını da şöyle
şiirleştirir:
Gör visâlin gîcesi şevk-ı derûnun âşıkın
Seyr-i deryâ hûb olur cânâ şeb-i mehtâbda
Şairlerin İstanbul’u -I- | 277
Mevsimler, mehtap âlemleri tamam da bunlar güzelsiz
neye yarar ki? Bâki, bu duygusunu da şöyle dile getirir:
Dil-rübâlarla aceb kesreti var her yolun
Geçemez hûblarından gönül İstanbul’un
Bâki gibi Taşlıcalı Yahya da Galata gecelerinin müdavimlerinden olmalıdır ki, daha mazbut bir yaşantı içinde
bulunanlara şu çağrıyı yapar:
Şarâbı terk edip sûfî başını verme kavgaya
Güzellerle ayak seyrânın eyle gel Galata’ya
Şeyhülislâm Yahya’nın aşağıdaki harika söyleyişinde
sözü edilen sahiller ve bahçeler de hiç şüphesiz Boğaziçi’ndedir:
Nesîm-i lütfunadır intizârı fülk-i dilin
Çok oldu sahil-i mihnette rûzigâre bakar
Seni gelir işitip bağa yâsemen cânâ
Çıkıp o şevk ile divâre reh-güzâre bakar.
Şeyhülislâm Yahya’nın şiirinde yoğun bir hasret, dolayısıyla hüzün vardır, ama Boğaz daha çok zevk ve safa yeridir.
Nailî bunun için gerekli olanları bir beyitte şöyle sıralar:
Geldik Hisâr’a elde mey-i gam-güsil gerek
Dil germ ü yâr nerm ü hevâ mutedil gerek
Şimdilerde güzelliğinden çok, nüfusu ve arapsaçı trafiğiyle gündemde olan İstanbul’a, biz şairlerin renkli penceresinden bakmaya çalıştık. Bunu yarın da sürdüreceğiz.
***
Şiirlerde geçen kelime ve tamlamaların anlamları: Reh-i meyhane:
278 | Dördüncü Bölüm: İstanbul
Meyhane yolu. Tig-i kahr: Kahır kılıcı. Mihr: Güneş. Diba: Lüks ipek
kumaş. Visal: Kavuşma. Şevk-ı derun: Gönül sevinci. Hub: Güzel.
Şeb: Gece. Dil-rübâ: Gönül alan. Kesret: Çokluk Nesim-i lutf: Lütuf
rüzgârı. İntizâr: Bekleme. Fülk-i dil: Gönül gemisi. Reh-güzâr: Geçecek yol. Mey-i gam-güsil: Gam ve kederi defeden içki. Germ: Sıcak.
Nerm: Yumuşak.
ŞAIRLERIN İSTANBUL’U -II-
Tercüman, 19 Şubat 1992
İ
stanbul, Türklerin elinde en renkli ve mutantan
günlerini herhâlde Lale Devri’nde yaşamıştır. Hiç değilse edebiyatımıza öyle yansımıştır. Çünkü Nedim
gibi gerçekten usta, kıvrak ve coşkulu bir şairi vardır bu
dönemin. Sefaletin, hiddetin, çirkinliğin değil; saadetin,
sevincin, güzelliğin şiirini yazan Nedim, İstanbul’dan öyle
güzel semt tabloları çizmiştir ki, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, bugün hâlâ oralara onun gözleriyle bakmaktan
kendimizi alamıyoruz. Diyebiliriz ki, kalemiyle bir kere de
Nedim fethetmiştir İstanbul’u:
Bu şehr-i Sıtanbul ki bî-misl ü behâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır
diye övdüğü İstanbul’u yere göğe sığdıramayan Nedim
özellikle Sadâbâd’a deli divanedir:
Bak Sıtanbul’un şu Sa’dâbâd-ı nev-bünyânına
Ademin canlar katar âb u hevâsı cânına
Nedim’e göre burası gibi güzel başka bir yer âlemde yoktur. Öyleyse niçin meydan okunmamalıdır:
Ey felek insâf ey mihr-i cihan-ârâ aman
Bir nazirî var ise söylen konulsun yânına
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 279
MILLÎ DEVLETE GIDEN YOLDA TÜRK OCAKLARI
Beşinci Bölüm
Yankılar, Çağrışımlar
XIX.
yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu fitili ateşlenmiş patlamaya
hazır bir bomba gibiydi.
Devletin Hristiyan unsurları bağımsızlık hummasına
kapılmış, ayrılma hesapları yapıyorlardı. Müslüman unsurlardan Araplar ve Arnavutlar da onlardan geri kalmıyorlardı. Milliyetçi duygularla kurulan dernekler çalışmalarını
alabildiğine yoğunlaştırmışlardı. Ne olursa olsun artık
kendi devletlerini kurmak istiyorlardı.
İmparatorluğun asıl unsuru Türkler ise bu dalgalanmaları sessiz ve tepkisiz seyrediyorlardı. Devleti koruma
içgüdüsüyle hoşgörülü davranmaya çalışıyor, kendi kimliklerini ortaya koymaktan titizlikle kaçınıyorlardı. Böylelikle
birlik ve bütünlüğü koruyabileceklerini, ayrılık rüzgârlarını dindirebileceklerini sanıyorlardı. Aslî unsur olmanın
sorumluluğunu öylesine benimsemişlerdi ki, “Türk” olduklarını bile söyleyemiyorlardı. Gerçekten, “Türk” kelimesini
kimse üzerine almıyordu. İstanbullular kendilerine “şehrî”,
yani şehirli sıfatını yakıştırıyor, taşralılar da Türk’ü “kaba
ve köylü” anlamında kullanıyorlardı. Doğu Anadolu’da sadece bazı Alevî gruplara “Türk” deniliyordu.
Hiç şüphesiz acıklı bir durumdu. Arnavut, Arap, Rum,
Sırp, Bulgar, herkes kendi milliyetiyle övünüyor, devleti
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 309
310 | Beşinci Bölüm: Yankılar, Çağrışımlar
Millî Devlete Giden Yolda Türk Ocakları | 311
kuran ve bütün bu topluluklara hükmeden Türkler ise kendi ırk adlarından utanıyorlardı.
ki bütün çalışmalarımız ve inkişaflarımız bu karara dayanır” diyor.
Bu tuhaf hâlin uzun süre devam etmeyeceği muhakkaktı. Önünde sonunda gerçekler görülecek, gereken tavır
takınılacaktı. Öyle de oldu. Aralarında Şemseddin Sami
gibi ünlülerin de bulunduğu şuurlu Türk aydınları seslerini yükseltmeye “Biz de varız,” demeye başladılar. Mehmet
Emin Yurdakul “Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur”
mısraıyla başlayan meşhur şiiriyle kitleleri uyandırdı, ateşli duygularına tercüman oldu. Fakat Türkçülüğün iyice gelişip serpilmesi için daha biraz zaman geçmesi, XX. yüzyılın
ilk 10-12 yılının görülmesi gerekiyordu.
Türkçülerin bu atağı tabii büyük reaksiyonlar doğuruyordu. Hâlâ Osmanlıcılık idealine bağlı olanlar da akıma
karşı çıkanların başını çekiyorlardı. Başlarını kumdan çıkarmamakta kararlı gibiydiler. “Başkalarının millî cereyanlara
kapılmasından parçalanan bir vatanın sahibi ve banisi olan
millet nasıl bizzat milliyet cereyanına kapılabilir” diyorlardı.
Çünkü, gerek II. Meşrutiyet’e kadarki siyasi çalkantılarla dolu dönem, gerekse sonrasında peş peşe meydana gelen
olaylar İmparatorluğu iyice uçurumun kenarına getirmişti.
Bosna-Hersek ve Doğu Rumeli vatan topraklarına veda etmiş, 31 Mart faciası yaşanmış, Trablusgarp Savaşı kaybedilmiş... Balkan Savaşı patladı patlayacak.
İşte bu buhranlı günlerde Türk Ocağı kuruluyordu. Askerî Tıbbiye’den ve Darülfünun’dan gençlerin teşebbüsünü, devrin önde gelen fikir adamlarının destekleyip sahip
çıkmalarıyla 1912 yılında Türkçülerin teşkilatlanması doğrultusunda çok önemli bir adım atılıyordu.
Ocağın uzun yıllar başkanlığını yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver, böyle bir fikrin nerden çıktığını anlatırken,
1911 yılında bir grup Tıbbiye talebesinin Karacaahmet
Mezarlığı’nda bir araya gelip ay ışığında, vatanı kurtarmak
için harekete geçme andı içtiklerinden söz ediyor. Tanrıöver, “Türk Ocağı’nın kuruluşu bu vatansever gençlerin bir
gece saatinde almış oldukları kararla başlar. Ondan sonra-
Bazı medreseliler de şiddetle hücum ediyorlardı Türkçülere. Böyle bir hareketin suç, hatta küfür olduğunu iddia ediyorlardı. Bir avuç Türk yerine 30 milyon Osmanlı
üzerinde hükümran olmayı tercih eden, ancak bunun artık
mümkün olmadığını göremeyen Saray da ocağa ve ocak
mensuplarına sıcak bakmıyordu. Bu arada lakayt ve ukalalar diye isimlendirilebilecek bir kesim, Abdülhak Şinasi Hisar’ın ifadeleriyle, “Canım efendim! Buna sanki ne lüzum
var? Türk olduğumuzu güya bilmiyor muyuz? Acem ocağı
açacak değiliz ya, elbette Türk’üz işte! Malumu ilana ne hacet” gibi sözler ediyordu.
Ne ki bütün bu karşı çıkışlar kısa sürede önemli ölçüde
ortadan kalkıyordu. Çünkü olaylar Türkçülerin öngördüğü
biçimde gelişiyordu. Balkan Savaşları kaybediliyor, onun
derin acısı unutulmadan I. Dünya Savaşı belası kapıyı çalıyordu. Devletten kopan her unsur iki kuvvetli ideolojiyi,
Osmanlıcılığı ve İslamcılığı söndürüyordu. Türkçülük hâkim ideoloji hâlini alıyordu, çünkü neredeyse Türk’ten başka unsur kalmamıştı İmparatorlukta.
Yine de, Türk Ocağı’nın da baştan beri savunageldiği
üzere Ziya Gökalp Türkçülüğü, bütün İmparatorluk unsurlarını aynı şemsiye altında toplayacak şekilde sistemleş-
312 | Beşinci Bölüm: Yankılar, Çağrışımlar
tiriyordu. Türkçülük hiçbir zaman, kati bir ırkçılık olarak
düşünülmüyordu. Gökalp milleti, “dilce, dince, zevkçe ve
ahlakça bir olan, yani aynı şartlar altında yetişmiş fertlerden mürekkep bir topluluk” olarak tanımlıyordu.
GÖKALP
VE TÜRKÇÜLÜĞÜN ÜÇÜNCÜ SAFHASI
Böylece Osmanlıcılar da İslamcılar da Türklük çatısı altında birleştiriliyorlardı. Gökalp, hedefi de “Türkleşmek,
İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde sloganlaştırıyordu.
Gökalp’in millet tarifi, Türkiye Cumhuriyeti’nin de temel harcı oluyordu. Atatürk, koca bir İmparatorluktan arta
kalanların saf bir ırk oluşturamayacağının şuuru içinde
“Ne mutlu Türk’üm diyene” diyordu. Kendisini Türk hisseden herkesin Türk olduğu ve bu vatanda yeri bulunduğu
anlamına geliyordu bu.
Evet, İmparatorluktan millî devlete giden yolda önemli
bir kilometre taşı olan Türk Ocakları, Türk Yurdu ve Yeni
Mecmua gibi dergilerle Türk fikir hayatına ışık tutmuş,
önemli bir misyonu yerine getirmişlerdir. Millî Mücadele’yi yapan ve yeni devletin kuruluşunda rol oynayan kadrolar bu dergiler çevresinde yetişmiştir. 80’inci yaşını kutlayan ocağa ve ocaklara sahip çıkmak ve yeni ufuklar için
yönlendirmek vazifemiz olmalıdır.
Tercüman, 25 Kasım 1992
Z
iya Gökalp, Cumhuriyetin ilan edildiği günlerde yayımlanan ünlü eseri Türkçülüğün Esasları’nda
gelecek için üç ana hedef belirlemişti. Bunlar sırasıyla, “Türkiyecilik”, “Oğuzculuk”, “Turancılık”tı.
Osmanlı çökmüş, İmparatorluğun asli unsurunu teşkil
eden Türkler onun yıkıntıları üzerinde yeni bir devlet kurmayı başarmışlardı. Hem de millî bir devlet. Gökalp’e göre,
önce bu yeni devletin güçlendirilmesi ve kendi ayakları üzerinde durması sağlanacaktı. Çünkü Türkiye, dünya üzerindeki Türklerin sahip oldukları tek hür devletti. Umutların
yeşerip gelişeceği topraklı sistemin olmazsa olmaz şartıydı.
Türkçülüğün bundan sonraki safhası “Oğuzculuk” yahut “Türkmencilik”i Gökalp, “yakın mefkûre” olarak isimlendiriyordu. Kültürleri arasında fazla farklılık bulunmayan Oğuzların birleşmelerinin oldukça kolay olacağını düşünüyordu. Bir kere, Oğuz uyruğunun mensupları olarak
Türkiye Türkleri, Azerbaycan, İran ve Irak Türkleri hemen
hemen aynı dili konuşuyor, aynı kaynaktan besleniyorlardı. Şöyle diyordu Gökalp:
“Oğuz Türkleri, umumiyetle Oğuz Han’ın torunlarıdır. Oğuz
Türkleri birkaç asır önceye kadar mütesanit bir aile hâlinde
yaşarlardı. Mesela Fuzûlî bütün Oğuz şubeleri içinde
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 313
314 | Beşinci Bölüm: Yankılar, Çağrışımlar
okunan bir Oğuz şairidir. Korkut Ata kitabı, Oğuzların ismi
Oğuznâmesi olduğu gibi, Şah İsmail, Âşık Kerem, Köroğlu
kitabı gibi halk eserleri de bütün Oğuzistan’a yayılmıştır.”
Fakat Gökalp birleşmeyi hiçbir zaman siyasi anlamda
almıyor, bunun özellikle altını çiziyordu: “Bugünkü mefkûremiz, Oğuzların yalnız harsça birleşmesidir.”
Türkçülüğün üçüncü safhası Turancılık ise uzak mefkûreydi. Gökalp, Turan’ın bazılarının sandığı gibi, Türklerden
başka Moğolları, Tongüzları, Finlileri, Macarları da içine
alan bir kavimler karmaşası olmadığını belirttikten sonra
şu tanımı yapıyordu:
“Turan kelimesini bütün Türk şubelerini içine alan Büyük
Türkistan’a hasretmemiz lazım gelir.”
Bunun şairane ifadesi ise şöyleydi:
Vatan, ne Türkiye’dir Türkler’e, ne Türkistan.
Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir Turan.
Gökalp yine siyasi bir birliktelikten söz etmiyordu. Bu
konu açılınca ileri sürülegeldiği gibi “Sınırlar kaldırılsın
Türkler büyük bir devlet olsun” demiyordu. Duygusal ve
kültürel bir bütünleşmeydi kastettiği:
“Türkçülerin uzak mefkûresi; Turan namı altında birleşen
Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri Yakutları lisanda,
edebiyatta, harsta birleştirmektir. Bu mefkûrenin gerçek
olması mümkün mü, değil mi? Yakın mefkûreler için bu
cihet aranırsa da uzak mefkûreler için aranmaz. Çünkü
uzak mefkûre, ruhlardaki vecdi, sonsuz bir dereceye
yükseltmek için amaç edinilen çok cazibeli bir hayaldir.”
Büyük fikir adamımızın, bir ülkü olarak yüreğinde yaşat-
Gökalp ve Türkçülüğün Üçüncü Safhası | 315
masına rağmen “hayal” demekten kendini alamadığı Turan,
bugün ellerimizle tutabileceğimiz kadar yakınlaşmıştır bize.
Denilebilir ki ruhsal bir yakınlaşma anlamında gerçekleşmeye bile yüz tutmuştur. Sovyet İmparatorluğunun beklenmedik bir şekilde çökmesiyle; Gökalp’in hem yakın, hem uzak
mefkûresi aynı anda hakikat olma aşamasına gelivermiştir...
Nedir şimdi olabilecekler? Akşamdan sabaha, bütün
Türklerin aynı çizgide buluşması elbette düşünülmeyecektir. Öncelikle Gökalp’in ifade ettiği gibi dilde, edebiyatta,
harsta birlik için çalışmalar yapılacaktır. Ekonomik alanda
işbirliği geliştirilecek, maddi dayanışma içine girilecektir.
Birtakım teşekküller vasıtasıyla dünya siyasetine ağırlık
konulacaktır. Beş-altı Türk cumhuriyetinin fikir ve gönül
birliği zamanla çok etkili olacak, suları tersine akıtacak,
olmazları olur yapacaktır. Bunda ürkütecek, çekinilecek
bir durum da yoktur. Böylesi bir gönül beraberliğinin, ne
onu meydana getiren topluluklara ne de diğer ülkelere bir
zararı dokunacaktır. Yüzyıllarca birbiriyle savaşan Avrupa
ülkeleri, şemsiyesi altına girdikleri siyasi birliği daha da
geliştirip sınırları ortadan kaldırıyorken, bizler soydaşlarımızla maddi-manevi yakınlıklar kurmaktan çekinmemeliyiz. Türk cumhuriyetlerinin kurulmasından sonra
Türkiye’nin hızla yükselmeye başlayan grafiği ve dünyada
kazandığı önem, Türklerin birlikte hareketle nasıl bir güç
merkezi olacaklarının göstergesidir. XXI. yüzyılın Türklerin olacağı düşüncesi, meseleye bu açıdan yaklaşılınca hiç
de boş ve mantıksız görünmemektedir.
Bize bugünlerin müjdesini ilk veren değerli mefkûre
adamı Ziya Gökalp’i aramızdan ayrılışının (24 Ekim 1924)
68. yıldönümünde saygı ve rahmetle anıyoruz.
SÖMÜRGE MIYIZ ALLAH AŞKINA!..
Altıncı Bölüm
Zamana Tanıklıklar
O
rta Öğretimde “edebiyat”, yeni uygulamaya konulan “Kredili Ders Geçme” sistemiyle “seçmeli”
dersler arasına alınarak önemsizleştirilirken, yükseköğretim kurumlarında da Türk dili, son günlerde yapılan yönetmelik değişiklikleriyle iyice etkisiz hâle getiriliyor. Yani, üniversitelerde zaten “göstermelik” olan Türkçe
dersi, şimdi sınıf geçme ve başarı hesaplamasındaki payı
da sıfırlanmak suretiyle, temelli rafa kaldırılıyor.
Bu köşede daha önce edebiyatın vazgeçilmezliği ile dilin insan ve toplum hayatındaki önemi konuları üzerinde
ayrı ayrı durmuştuk. O yüzden bu konulara tekrar dönmeyeceğiz. Ancak, öğretim kurumlarımızda, kendi dilimiz
ve edebiyatımıza karşı böyle anlaşılmaz ve affedilmez bir
tavır takınılırken, yabancı dil eğitimine olağanüstü önem
verilmesi çelişkisine dikkat çekeceğiz.
Bugün, okullarda yabancı dil eğitimine kimse karşı çıkmaz. Herkesin bir, hatta birkaç yabancı dil bilmesinin gerekliliği tartışılmaz bile. Dünya, ulaşım ve iletişim alanlarında
atılan dev adımlarla öyle küçülmüş, milletler arası ilişkiler
her yönde öyle dallanıp budaklanmıştır ki, isteseniz de, sizi
bu oluşumun dışında tutacak yollar izleyemezsiniz.
Fakat bu gerçekte, ciddiyetle üzerinde durulması gereken bir ayrıntı gizlidir. O da, devletlerin ekonomik alanda
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 371
372 | Altıncı Bölüm: Zamana Tanıklıklar
iş birliğini -Avrupa’da söz konusu olduğu gibi- sınırları bile
kaldıracak ölçüde geliştirmeyi arzu ederken, politik alanda tam tersine, eskisinden daha milliyetçi ve muhafazakâr
tavırlar sergilemeleridir. Irkçılık, Almanya ve Fransa’da
hortlamakta, bütün dünyada, özellikle de Sovyetler Birliği’ni meydana getiren milletler arasında esen bağımsızlık
rüzgârları kasırgaya dönüşmektedir. Balkanlar, aynı ateşli
duygunun tesiriyle yanıp yıkılmaktadır.
Yüzyılın sonunda görülen, milletlerin yine kültürel
kimliklerini muhafazaya büyük değer verdikleri ve benliklerini diğer milletlere kabul ettirme mücadelesi içinde olduklarıdır.
Millî kimliği muhafaza etmenin en başta gelen şartı ise
dile sahip çıkmak ve yaygınlaşmasını sağlamaktır. Çünkü
toplulukları “millet” yapan unsurların en başında dil gelir.
Dil birliği ortadan kalkarsa, toplumda bölünme tehlikesi
gündeme gelir. Son günlerde, yaklaşık bin yıldır “bir ve bütün” olarak yaşadığımız Anadolu topraklarında “federasyon”dan bahsedilebiliyorsa, bu dil gerçeğine gereken önemi vermememiz sebebiyledir.
İngilizler, -bu açıdan bakıldığında- imrenilecek bir kültür hegemonyası kurarak bütün dünyaya kendi dillerini
konuşturmayı başarmışlar, Fransızlar ve Almanlar dillerini
yaygınlaştırmak için her yıl büyük miktarlarda paralar harcamış kısmen de olsa amaçlarına ulaşmışlar, ama biz, bırakın başka ülkelerde Türkçe tedrisatlı kolejler, yüksekokullar
açmayı, kendi insanımıza kendi dilimizi öğretememişiz. Ağlanacak bir durumdur bu ve biz hâlâ farkında bile değiliz.
Acaba kimseler dikkat etmiyor mu? Lise mezunu gençlerimizin yüzde doksanı yanlışsız cümle kuramıyor. Üni-
Sömürge miyiz Allah Aşkına!.. | 373
versite öğrencilerimiz çok zaman dilekçe yazmayı bile
öğrenmeden mezun oluyorlar. Korkunç bir kimlik krizi yaşıyoruz. Cilt cilt kitaplar devirmekten, felsefeyle, sosyolojiyle kafa yorup sosyal çözümler üretmekten geçtik, gazete
bile okumuyoruz.
Tamam, yabancı dil eğitimimiz mükemmel olsun, her
öğrencimiz, bir değil, iki yabancı dil öğrensin. Bunun için
hiçbir masraf ve fedakârlıktan kaçınılmasın, modern her
türlü imkân kullanılsın. Ama bu arada lütfen kendi dil ve
edebiyatımız da öğretilsin. Türk olarak Türkçe konuşabilmekle övünelim. Ekonomik olarak giremediğimiz ülkelere
edebiyatımızla, kültürümüzle girelim. Ve düşünelim; gelişmiş ülkeler dillerini, kültürlerini yaygınlaştırmak için
bunca para ve çaba harcarken akılsızlık mı yapmaktadırlar
yoksa biz mi deliyiz? Üniversitelerinde öğretim dili, yabancı bir dil olan köklü bir ülke, dünyanın neresinde vardır
acaba, bizden başka?
Biz sömürge miyiz Allah aşkına?..
Tercüman, 20 Kasım 1991
Günübirlik Hayat ve Geri Kalmışlık | 375
GÜNÜBIRLIK HAYAT VE GERI KALMIŞLIK
İ
çinde böyle alt alta, üst üste çalkalanıp durduğumuz hayatın, günübirlik, özentisiz ve son derece tesadüfi olduğunu görmek ne kadar acı... İhtirasla, kıyısından köşesinden çekiştirip duruyoruz, ama nafile... Bir
türlü gerçek güzelliğiyle sahip olamıyoruz ona. Tutuyoruz
elimizde kalıyor; dokunuyoruz, parçalanıyor.
Yaşantılarımıza hükmedemeyişimizde, toplum olarak belirli bir bilgi düzeyine erişememiş olmamız ve bir
kültürel yoksulluk çekiyor bulunmamız elbette büyük rol
oynuyor. Fakat izah edilemez bir kayıtsızlık hastalığının;
çok zaman, birçok olumsuzluğu da normal görüp anlayışla
karşılamak şeklinde tezahür eden yanlış bir doğulu tevekkülünün de bunda pay sahibi olduğu muhakkak. Asırlardır
bedenimize, sanki ikinci bir deri gibi yapışmış, bu eski ve
kirli elbiseyi çıkarıp atamıyoruz üstümüzden.
Çevremize baktığımızda, iyiliklerin ve güzelliklerin
yanında, o kadar kötü, çirkin, eksik ve yanlış şey de görüyoruz ki; ister istemez, “Nasıl oluyor da bu kadar çelişkiyi
bir arada yaşayabiliyoruz” diye şaşırıyoruz. Mesela, günübirlik yaşayışımızın her günkü yüzlerce örneğinden birini,
trafiği ele alalım. Araç sayımız bir hayli düşük olmasına
rağmen, kaza ve ölüm oranı itibarıyla dünyanın önde gelen ülkelerinden biriyiz. Hâl böyle iken, çok sıkı tedbirler
374 | EDEBİYAT VE HAYAT | ALİ BUDAK
almalı, bunları da ciddiyetle uygulamalı değil miyiz? Hayır,
öyle yapmıyoruz. Garip bir kadercilikle boynumuzu büküp,
her şeyin kendiliğinden düzelmesini bekliyoruz. Aldığımız
tedbirleri, yayalar ve sürücüler olarak uygulamıyor yöneticiler ve denetleyiciler olarak uygulatamıyoruz.
Büyük şehirlerimizde, özellikle de İstanbul’da yıllardır,
hayatı cehenneme çeviren bir trafik yoğunluğu yaşanıyor,
şimdi bü konunun içinden “araba sayısı çoğaldıkça, yollardaki sıkışma da artacak tabii” diyerek sıyrılabilir miyiz?
Sormazlar mı insana, “araba sayısı arttıkça yollar niye artmıyor, yeni imkânlar niçin araştırılmıyor?” diye.
Tuhaf ama, kimse böyle sorular sormuyor, işin sorumluları da yıllardır böyle çocukça mantık yürütmelerle sıkıntıların üstüne oturuyorlar. Daha yeni yeni ciddiyetle ele
alınır olan metro yapımlarına İstanbul ve Ankara’da en az
50 yıl önce başlanmalıydı. Hemen her alanda taklit ettiğimiz Batı’yı asıl böyle icraatlarda taklit etmeli, Paris, Londra, Berlin, Moskova metrolarını hemen kendimize örnek
almalıydık. Tabii vakit hâlâ geç değil, hiç değilse çocuklarımız için...
Mesele sanıldığı gibi ekonomik kaynaklı değil. Tamamen kültür seviyemizle, kafa yapımızla, insana bakışımızla
ilgili. Kendimizi sevmiyoruz, hiçbir şeye layık görmüyoruz. Ne özenimiz var, ne de lüksümüz. Sanki Galib Dede,
o muhteşem beytini, bizim topraklarımızda, bizim insanımıza söylememiş:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan ademsin sen.*
*
Hoşça bak kendine ki, âlemin özüsün sen. Kâinatın gözbebeği olan İnsansın sen.
376 | Altıncı Bölüm: Zamana Tanıklıklar
Eğer ekonomik olsaydı, bu günübirlik karmakarışık
yaşantının bize çok daha pahalıya mâl olduğunu hesap
eder, yine acil tedbirler alırdık. Yapılar araştırmalar
gösteriyor ki, trafik yoğunluğunun yol açtığı gecikmeler
yüzünden her gün korkunç boyutlarda iş gücü kayıpları
meydana gelmekte, milyonlarca litre yakıt boşa
yanmaktadır.
Pençesinde kıvrandığımız hastalığı Mümtaz Turhan
Hoca yıllar önce isabetle teşhis etmiştir:
“Geri kalmış toplumlar meselelerini önem sırasına göre ele
alamayan toplumlardır.”
Bu açıdan hayatımızı bir gözden geçirelim bakalım neler göreceğiz. Tuvaletsiz ama televizyonlu, müzik setli evler mi, yolsuz sokaksız gecekondu semtlerinde son model
lüks otomobiller mi, önü masmavi deniz, arkası çöplük yalılar mı?
Bu tür yüzlerce çelişkiyi hiç zorlanmadan sıralarken, bir
yandan da düşünelim, Mümtaz Hoca haksız mı?
Tercüman, 15 Eylül-1991
AVRUPALI BIZI ANLAMIYOR, ÖYLEYSE...
A
vrupa’yla ilişkilerimizi şimdiye kadar “bizi beğenmiyorlar ve sevmiyorlar” diye peşin bir duygusallıkla değil de “belki de bizi anlamıyorlar” diye
ihtiyatlı bir akılcılıkla değerlendirseydik varacağımız nokta
herhâlde bugünkünden çok daha ileride olurdu.
“Batılılaşma” neredeyse iki yüz yıldır gündemimizin değişmez maddesi. Kaderin bir cilvesi dünyada bizim güneşimiz sönerken, Avrupa’nınki doğmuş, sonra bizi de etkisi
altına almış. O kadar ki zamanla kendimizin olan her şeyi
inkâra yönelmiş, bir yerde onların dairesine girmişiz. Bizi
içlerine kabul etsinler, yabancı görmesinler dileğiyle ne lazımsa yapmışız. Rejimlerini, sanatlarını, kanunlarını almışız; modalarını, alışkanlıklarını, örf ve âdetlerini baş tacı
etmişiz. Ne var ki bütün bunlar bir işe yaramamış. Avrupalı
gösterdiğin ilginin binde birini bile bize göstermemiş, dahası somurtarak yüzünü çevirmiştir. Hâlâ da bize karşı katı
ve duyarsız...
Bu olumsuz karşılanışın sebepleri nelerdir? Bir çırpıda
pek çok şey söylemek mümkün. Neler neler sayılabilir. Tutulan yolun başından beri yanlış olduğu, artık bu sevdadan
vazgeçmek gerektiği de ileri sürülebilir. Biz bu tartışmaya
girmeyeceğiz. Sadece bunda yıllardır izlediğimiz hatalı politikanın daha doğrusu politikasızlığın büyük rolü olduğunu
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 377
DIZIN
#
XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi 63,
139, 140
68 kuşağı 108
A
Abdullah Cevdet 322
Abdülhak Hâmid 72
Abdülhakim Arvâsî 65
Abdülhak Şinasi Hisar 311
II. Abdülhamit 95, 321, 326, 328,
332
“Açık Deniz” 251
“Adaya Davet” 294
III. Ahmed 410
Ahmedî 21, 22, 23
Ahmed-i Dâî 22
Ahmed Paşa 18
Ahmet Cevdet Paşa 321, 381
Ahmet Hâşim 75, 76, 77, 78, 253,
258, 259
Ahmet Mithat 73, 137, 138, 139, 140,
145, 146, 166
Ahmet Yesevî 338, 339, 340, 341
Akdeniz 151, 286
Akdeniz Üniversitesi 150
Akümülatörlü Radyo 154
Alacakaranlık 97
Alain (Émile-auguste Chartier) 129,
130, 162, 362
Albay Rasim 159
Ali Cânib 142, 143, 323
Ali Nuri (Dilmeç) 332
Ali Paşa 321, 330
Ali Şîr Nevâî 342, 343, 344, 345,
348
Almanya 249, 372
“Almanya Mektubu” 117
Alp-Erenler Destanı 101
al-qalandar 15, 168, 169, 170, 172,
173, 175, 184, 185, 186, 188,
193, 194, 196, 197, 199, 200,
201, 202, 205, 207, 208,
210, 211, 214, 216, 217, 218,
219, 220
Amerika Birleşik Devletleri (ABD)
392, 395, 410, 414
Ankara 22, 24, 25, 27, 30, 36, 49,
50, 52, 79, 96, 115, 159, 175,
185, 195, 221, 350, 375, 407,
420, 437
“Anlatamıyorum” 70
Antalya 318, 426, 437
Antep 318
Arapça 35, 38, 39, 42, 44, 45, 245,
246, 335, 344
Aslan Başlı Ressam 179, 183
Asya, Arif Nihat 90, 91, 92, 93, 120
Âşık Çelebi 25, 28, 30, 31, 32, 36
Âşık Kerem 314
Atatürk, Mustafa Kemal 24, 25, 27,
36, 100, 155, 158, 159, 160,
312, 317, 318, 319, 320, 323
Atay, Falih Rıfkı 350
ALİ BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT | 439
440 | BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT
At Meydanı 30, 31
Atsız, Nihal 112, 349, 350, 351, 352,
353, 354, 355, 356
“Atsız Yabgu Katında Dokuzlama”
112
Avnî 276
Ayakta Durmak İstiyorum 154
Ayasofya 226
Aydınlı Visalî 33, 39
Azerbaycan 313, 338, 346, 354,
420, 422
Aziziye Camii 412
B
Babıali 139, 146
Bachelard, Gaston 268
Bahşî 23
Bahtiyar Vahapzâde 422
Bâki 20, 276, 277
Balıkesir 48, 49
Balzac, Honoré de 227
Basîrî 30
Basitnâme 33
Baudelaire, Charles 86
Bele, Refet 159
Berlin 237, 298, 330, 375
Beyazıt 117, 330, 333
Beyazıt Umumi Kütüphanesi 333
“Beyaz Lale” 144
Bibliothèque Nationale 330
Bilge Kağan 248, 354
Bilgi Toplumu 394, 395, 396
“Bir Gün İcadiye’de” 289
“Bir Günün Sonunda Arzu” 77
“Bir Ömr-i Muhayyal” 252
Bir Tereddüdün Romanı 146
“Bir Yıldız Böceği ile Bir Yolcu” 327
Boğaç Han Destanı 101
Boğaziçi 171, 277, 280, 283, 288,
294
Boğaziçi Dergisi 131
“Bomba” 144
Bozkurtların Ölümü 354, 355
DIZIN | 441
Brecht, Bertolt 145
British Museum 330
Brüksel 237, 302
Budin 30, 31
Buğra Han 334
Bulgar 141, 309, 381
Burdur 52
“Buyruk” 112, 113
Büyük Ansiklopedi 95
C-Ç
Cafer Tayyar 159
Camus, Albert 238, 242
“Canım İstanbul” 289
Cavit Bey 159
Cebeci 15, 104, 105, 106, 107, 108,
109, 111, 112, 113, 114
Cebeci, Dilaver 103, 104, 105, 107,
108, 111, 113
Cebesoy, Ali Fuat 159
Celalettin 173, 177, 204, 217
Cenâb Şehâbeddin 125
Cezayir 238
Cihangir 170, 178, 186, 301
Congress Library 330
Cumhuriyet 44, 61, 64, 79, 96, 155,
158, 159, 160, 249, 250, 312,
313, 320, 323, 353, 369,
380, 429, 436
II. Cumhuriyet 321, 324
Cumhuriyet 150
Çağatay 342, 343, 344
“Çah-ı Babil” 104
Çakmak, Fevzi 320
Çamlıbel, Faruk Nafiz 125
Çanakkale Destanı 49
Çanakkale Zaferi 48
Çavuşoğlu, Mehmet 364, 365, 366
“Çeğen Tepesi” 111
Çelebi, Asaf Halet 74
Çelebi, Hasan 25, 26, 30, 32, 36
Çemberlitaş 331
Çetinkaya, Ali (Kel Ali) 159
Çınarlı, Mehmet 126
“Çile” 66
Çin 27, 48, 343, 354
Çopur Hilmi 159
Çukurova 150
D
Dağlarca, Fazıl Hüsnü 363
Dalkavuklar 355
Damat Ferit 49, 318
Darülfünun 60, 310, 331
da Vinci, Leonardo 226
Dede Korkut 100, 387
Deli Kurt 355
Dergâh 96
Devlet Tiyatroları 385
Dıranas, Ahmet Muhip 86, 87, 88,
89, 290, 291, 295
“Dilaver Cebeci’de Geçmiş Özlemi”
108
Divan 17, 21, 23, 33, 35, 36, 37, 38,
58, 69, 79, 83, 227, 246,
334, 344, 347, 364, 365
Divanyolu 30
Diyarbekir 51
Doğrul, Ömer Rıza 49
Doğu Anadolu 309
Doğu Bloku 402
Doğu Türkistan 343
Doktor Nazım 159
Dolmabahçe Sarayı 300, 301, 302,
306
Dostoyevski, Fyodor Mihayloviç
226, 227
“Dönemeç” 67
Dura, Cihan 396
Dünya Savaşı
I. Dünya Savaşı 48, 249, 311, 321
II. Dünya Savaşı 86, 402
“Düşman” 113
E
Eco, Umberto 391
Edebiyât-ı Cedîde 54
Edirne 22, 139
Edirneli Nazmi 33
Efes 208, 227
“Elhân-ı Şitâ” 125
“Elif” 87
Eliot, T. S. 195, 246
Emevî 182
Eminönü 292, 304
Esen, Nüket 243
Eskişehir 368
Evliya Çelebi 173, 183, 185, 189, 191,
193, 200, 207, 212
“Evreni Sevmek ki...” 88
Eyüboğlu, Bedri Rahmi 239, 289
Eyüp 26, 306
Eyüp Sultan 297
F
“Fahriye Abla” 86
Farsça 24, 25, 30, 31, 35, 38, 39,
42, 203, 246, 335, 344, 347
Fatih 92, 275
Fecr-i Âti 97
Ferhad ü Şirin 343
“Fetih Marşı” 92
Fındıklı 301, 306
Figânî 30, 31, 36
Foucault’nun Sarkacı 391
Fransa 95, 330, 372, 388
Fransız İhtilali 44
Freud, Sigmund 268
Fuad Paşa 321
Fuzûlî 19, 20, 22, 253, 313, 343,
348, 365
G
Galata 23, 276, 277, 288
“Galata Köprüsü” 293
Galata Köprüsü 292, 293, 294
442 | BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT
Galatasaray Lisesi 332, 388
Galib Dede 39, 375
Garip 70, 75, 375
Garipçiler 74
Gaspıralı İsmail 435
“Gecekondu” 116
“Geçmiş Yaz” 286
Geçmiş Zaman Peşinde 271
Gedikpaşa 45
Gediz 21, 24, 32, 35
Gedizli Hasbî 15, 21, 24
Gelibolulu Âlî 25, 27, 29, 32, 36
Genceli Nizamî 346, 347, 348
Genç Adam 173, 175, 176, 177, 179,
180, 181, 182, 183, 184, 187,
192, 198, 202, 208, 209,
217, 219, 220, 221
Genç Kalemler 95, 142, 143, 323
Gençosmanoğlu, Niyazi Yıldırım 99,
100, 101
Gide, André 238
Giritli Şevki 159
Goethe, Johann Wolfgang von 226,
246, 379
Gökalp, Ziya 48, 96, 142, 143, 298,
311, 312, 313, 314, 315, 323
Göktürk Kitabeleri 340, 341
Gökyay, Orhan Saik 352
Gülcemal 15, 168, 169, 172, 182, 185,
188, 189, 196, 199, 208, 210,
211, 212, 213, 216, 218, 219,
220, 221
Gülhane Parkı 137, 306
Gülün Adı 391
Güngör, Erol 364
Güntekin, Reşat Nuri 74
Gürcü Yusuf 159
Güz Sancısı 158
H
Hâce-i Evvel 139
Hacıbektaş 173, 213
Hacı Bektaş-ı Velî 213, 340
DIZIN | 443
Haluk’un Defteri 322
Hamdullah Suphi 53, 310
Hasköy Bahriye Kahvesi 290
“Hasret” 112
Hâtıralar 272
Hayâlî 22, 25
Hazer 338
Hazine-i Evrak 95
Heft Peyker 347
Heidegger, Martin 247
Hersi Dede 173
Hikâye Tahlilleri 107, 369
Hisar 95, 96, 97, 311
Homeros 100
Horasan 338, 343, 354
Hristiyan 165, 231, 309, 382
Hugo, Victor 226, 227
Hulefâ-i Râşidîn 182
Hun Aşkı 104, 108, 109, 110, 111,
112, 113
Hurşit 159, 173, 177, 205, 217, 220
Huzur 62, 272, 337, 369, 401
“Hürriyet Kasidesi” 46
Hüsn ü Aşk 37, 201
I-İ
Irak 171, 182, 313, 343, 354
İbnü’l-Arabî 174, 175, 221
İbrahim Paşa 28, 30, 31, 280
İctihad 322
İLESAM 420, 423
İlhan, Attilâ 124, 126, 290
İnce Memed 150
İnönü, İsmet 159, 351
İntibah 164
İran 22, 171, 173, 177, 182, 196, 313,
339, 343, 344, 347
İsa 231
İskendernâme 347
İslamcılık 48, 143, 321, 322, 323
İstanbul 13, 14, 15, 21, 23, 24, 28, 31,
33, 34, 35, 36, 48, 50, 52,
54, 58, 69, 70, 73, 79, 92,
143, 150, 151, 158, 159, 169,
170, 171, 172, 173, 174, 175,
176, 182, 185, 195, 202, 206,
210, 218, 221, 222, 236, 237,
275, 276, 277, 279, 280,
281, 282, 283, 284, 285,
287, 288, 289, 290, 292,
294, 295, 297, 298, 299,
300, 302, 304, 318, 319,
329, 330, 331, 332, 333,
342, 360, 364, 365, 375,
401, 421, 425, 426, 433
“İstanbul Dedim de Seni Hatırladım”
294
“İstanbul’u Dinliyorum” 70, 288
İstiklal Caddesi 170, 197
İstiklâl Mahkemeleri 158
İstiklâl Mahkemesi 159
İstiklâl Marşı 47, 52
İsveç 332
İsveç Krallık Kütüphanesi 332
İzmir 48, 158, 159, 318, 426
J
James, Henry 146, 195, 221
Jung, Carl Gustav 268
K
Kabaklı, Ahmet 49, 97
Kabataş 143, 172, 306
Kadıköy 170, 305
Kaldırımlar 65
Kalender 175
Kandî 25, 30
Kaplan, Mehmet 61, 80, 81, 107, 166,
240, 245, 317, 360, 364,
367, 368, 369
Kaplan, Sefa 115, 117, 118, 119, 120,
122, 123, 257
Karabekir, Kâzım 50, 159, 320
Karadeniz 151, 170, 189
Kara Kemal 159
Kara Kitap 243
Karakoyunlu, Yılmaz 158, 159, 160,
275
Karaköy 292, 306
“Karanfil” 78
“Karanfil Yolcusu” 115
Karay, Refik Halit 74
“Kar Musikileri” 125
Kars 50
Kastamonu 22, 49, 50, 51, 293
Kaşgar 334, 343
Kaşgarlı Mahmud 334, 344
“Kaybolan Şehir” 357
Kendini Arayan İnsan 233
Keşfî 24, 25, 26, 27, 30, 31, 33, 36
Ketayun Sarayı 30
Kıdvay, Hüseyin 49
Kılıç Ali 159
Kısakürek, Necip Fazıl 64, 65, 66,
67, 96, 289, 290
“Kış Yorumu” 126
Kızkulesi 306
“ki” 124
“Kiraz Bibi” 111
“Kitâbe-i Seng-i Mezar” 70
KKTC 420
Klemming, Gustaf 332, 333
“Koca Mustâpaşa” 259
Konya 22, 50, 172, 173, 202, 203,
206, 213, 221, 318
Kopuzdan Ezgiler 101
Kopuz 352
“Korku” 98
Koska Kıraathanesi 115
“Köprü” 293
Köprülü, Fuad 23, 31, 33, 34, 360
Köroğlu 314
Kurtuluş Savaşı 51, 79, 154, 159,
317, 323
Kutadgu Bilig 334, 335, 337
Kutluk Şad 355
“Kutlu Ölüm” 120
Küçük Ağa 154
444 | BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT
Külebi, Cahit 80, 82, 126
Küllük 117
Kültegin 354
Kürşat İhtilali Destanı 101
Kütahya 21, 22, 24
L
Laz İsmail 159
Leyla vü Mecnun 347
Lisanü’l-Tayr 343
Londra 237, 298, 301, 302, 375,
410, 411, 412, 417
M
Maarif Vekâleti 52
“Madeleine” 269, 270
Madonna 231
Mahmut Nedim Paşa 326
Mahremî 25, 33, 35
Mahzenü’l-Esrâr 347
Malazgirt Destanı 101
“Malazgirt Marşı” 101
Malazgirt Zaferi 101
Malumat 95
Manço, Barış 386, 387, 388, 389
Maraş 318
Marksist 96, 403, 404
Marmara 139
Marx, Karl 394
Matmazel Noraliya’nın Koltuğu 146
Maveraünnehir 338
Mecâlisü’n-Nefâis 344
Mecmûa-i Fünûn 95, 326
Mehmed Akif (Ersoy) 47, 48, 49, 50,
51, 52, 322
II. Mehmed (Fatih) 275
Mektep 95, 191, 357
Memleket Hikâyeleri 74
“Merdiven” 77
Mersinli Cemal 159
Meşrutiyet
II. Meşrutiyet 47, 310, 321, 322
DIZIN | 445
I. Meşrutiyet 95
Mevlana 90, 173
Mevlevi 38, 92
Mezopotamya 51
Mısır Çarşısı 138, 139
Midhat Cemal 52
Milli Mücadele 47, 48, 49, 52
Millî Mücadele 74, 96, 312
Mimar Sinan 302, 306
Misâk-ı Millî 48
Mithat Cemal 51, 53
Mizânü’l-Evzân 344
Molla Sabâyî 24
Mona Lisa 226
Muallim Naci 72, 73, 365
Muhâkemetü’l-Lugateyn 344
(Hz.) Muhammed 275
“Muhteşem Ağrı” 89
Münâcât 68
Münif Paşa 15, 95, 321, 326, 327,
329, 330, 331, 332, 333
“Münif Paşa Lâyihası” 330
Müslüman 42, 47, 275, 286, 309,
332, 339, 382
Mylassiad 168, 169, 210, 221
N
Namık Kemal 44, 45, 46, 68, 69,
164, 369
Nasreddin Hoca 168, 173, 206, 207,
219, 387
Nasrullah Camii 50, 51
Necatigil, Behçet 83, 118, 126, 258
Necip Ali 159
Nedim 39, 59, 279, 280, 281, 287,
288, 299, 326
Nesîmî 18
Nev’i 365
New York 417
Nigârî 23
Nihat Paşa 51
Noring, Gustaf 332, 333
Nutuk 317, 318, 320, 323
O-Ö
Odman Baba 205, 206, 211, 220,
221
Oğuzcan, Ümit Yaşar 294
“Olvido” 87
Orhan Veli (Kanık) 68, 70, 74, 96,
239, 287, 288, 289, 293,
294
Orhun 349, 355
Orta Asya 151, 338, 342, 343, 354,
355, 421
Ortaköy Camii 302
Osmanlı 21, 24, 33, 69, 73, 95, 142,
151, 175, 195, 221, 227, 237,
309, 311, 313, 318, 319, 321,
327, 329, 330, 331, 332,
355, 381, 382
Oxford 418
Ömer Seyfettin 95, 141, 142, 143,
144, 323
Özal, Turgut 400
P
Pamuk, Orhan 243
Panislamizm 48
Paris 54, 55, 58, 237, 298, 301,
302, 375, 410
Park Otel 301
Pearl Harbour 158
Perroy, Edouard 382
Piyale 75
Prens Sabahaddin 47
Proust, Marcel 268, 269, 270, 271,
272
Prusya Kütüphanesi 330
R
Ramazan 290, 329, 432, 433, 434
Recaizade Mahmud Ekrem 72
Reşid Paşa 321
Rıza Tevfik 73, 74
Roma 237, 275, 302
Ruh Adam 355
Rumeli 22, 54, 139, 141, 310, 381,
426
Rüşdi, Salman 231
S-Ş
Saatleri Ayarlama Enstitüsü 63
Sabahattin Ali 350, 351
Sadrazam Âli Paşa 331
Safa, Peyami 145, 146, 147, 148
Said Paşa 333
Sait Faik (Abasıyanık) 239, 240,
247, 293, 294
“Sakarya Türküsü” 66
Salıpazarı 306
Sâmânoğlu, Gültekin 97, 98
Samsun 317, 319, 352
Saraçoğlu, Şükrü 350
“Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” 387
Sarı Efe Edip 159
Satur Kazan Destanı 101
Sebilürreşâd 48, 49, 50, 51, 322
Sedd-i İskenderî 343
Sehî Bey 24
Selanik 95, 142, 143, 323
Selimname 59
Sensualisme 238
Server Bedi. Bkz Safa, Peyami
Servet-i Fünûn 69, 95, 97, 283
Sevr 50, 51, 73
Shakespeare, William 227, 379
Sırât-ı Müstakîm 322
“Sis” 283
Sovyetler Birliği 151, 372, 406
Sözen, Nurettin 301
Sultan Murad Camii 357
(Kanûnî Sultan) Süleyman 28, 30
Süleyman Efendi 70, 239
Süleymaniye Camii 226, 306
Sülûk 174, 221
Sürgün Sevdaları 115, 116, 118, 121,
123
446 | BUDAK | EDEBİYAT VE HAYAT
Şafağa Çekilenler 104, 109, 110, 111,
113, 114
Şahin, Haluk 391
Şah İsmail 314
Şemsettin Sami 164
Şemsipaşa Camii 302, 306
Şeyh Galib 37, 38, 39, 201, 240,
253
Şeyhî 21, 22, 23
Şeytan Ayetleri 231
“Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”
75
“Şiirler” 89
“Şimdi” 118
Şinasi 68, 69, 311, 325
T
Taceddin Dergâhı 52
Taceddin Şeyhi 52
Tahtakale 23, 138
Taksim Meydanı 170
Takvim-i Vekayi 325
Tan 351
Tanpınar, Ahmet Hamdi 17, 60, 61,
62, 63, 138, 140, 254, 267,
272, 285, 289, 322, 348,
360, 364, 369, 401
Tanzimat 58, 72, 79, 95, 321, 369,
378, 411
Tanzimat Fermanı 137
Tarancı, Cahit Sıtkı 97, 272, 294
Tarık Buğra 153, 154, 155, 156
Tarlan, Ali Nihad 364
Tasavvuf 182, 221, 253
Tasvir-i Efkâr 325
Tatavlalı Mahremî 33
Tebriz 172, 343
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası
159
Tercümân-ı Hakîkat 73
Tercüman 13, 20, 24, 40, 43, 46,
56, 60, 63, 67, 71, 74, 78,
82, 85, 89, 94, 98, 102, 106,
DIZIN | 447
127, 135, 138, 140, 144, 148,
152, 156, 160, 163, 167, 225,
228, 231, 234, 237, 240,
244, 247, 250, 253, 256,
259, 262, 268, 278, 282,
286, 291, 296, 299, 303,
306, 312, 316, 320, 324,
325, 328, 337, 341, 345,
348, 352, 356, 359, 366,
369, 373, 376, 379, 382,
385, 389, 393, 397, 401,
405, 409, 413, 416, 419, 423,
427, 431, 434, 435, 437
Tevfik Fikret 54, 73, 252, 283, 285,
322, 369
Timurtaş, Faruk Kadri 364
Togan, Zeki Velidi 352
Tokat 80, 82
Tolstoy, Lev 227
Tonyukuk 354
Topkapı Sarayı 306
Trablusgarp 249, 310, 321, 322
TRT 97, 341, 407
Tunalı, İsmail 236
Turan 48, 314, 315, 352
Turancılık 313, 314, 351, 352, 356
Turgut, Halis 159
Turhan, Mümtaz 376
TÜRESCO 423
Türkçe 22, 25, 33, 39, 44, 54, 55,
58, 69, 152, 232, 245, 298,
334, 335, 339, 344, 351,
358, 371, 372, 373, 407,
408, 421, 428, 429, 430, 431
Türkçe Şiirler 69
Türkçülüğün Esasları 313
Türkçülük 48, 142, 311, 312, 322,
323
Türk Edebiyatı 116
Türkeş, Alparslan 352
Türkî 33, 39, 388
Türkî-i Basit 33, 39
Türkistan 314, 338, 339, 343, 435
Türkiye 13, 17, 33, 35, 44, 51, 81, 89,
96, 132, 133, 150, 154, 164,
166, 241, 250, 272, 302,
312, 313, 314, 315, 321, 323,
324, 332, 340, 341, 342,
349, 350, 386, 387, 388,
394, 395, 396, 397, 400,
401, 406, 407, 408, 410, 412,
414, 415, 416, 417, 418, 420,
421, 422, 425, 426, 427,
429, 430, 435, 436
Türk Ocağı 95, 310, 311
Türk Öğrencileri Yardımlaşma
Derneği 411
Türk Yurdu 96, 312
U-Ü
UNESCO 343, 346, 348, 423
Uran, Hilmi 351
Urfa 318
“Uzun Vuran Gölge” 98
Üç Aliler Divanı 157, 158, 159
Üsküdar 30, 119, 171, 189, 285, 293,
300, 302, 304, 305, 306,
358
Üsküp 22, 357, 358, 359
V
Vardar Nehri 358
Varlık Vergisi 158
Varna 73
Verlaine, Paul 86
“Ve Siperlenirim Geceye” 105
Y
Yabancı 238, 242
Yahya Bey 20, 22
Yahya Kemal 38, 45, 54, 55, 56,
57, 58, 59, 60, 99, 125, 129,
251, 259, 284, 285, 286,
287, 289, 357, 358, 360,
388, 434
Yalnızız 146
“Yalnızlığa Övgü” 106, 114
Yaşar Kemal 149, 150, 151, 152
Yavuz, Hilmi 257
Yavuz Sultan Selim 59
Yeditepe 96
Yeditepe Üniversitesi 14, 15, 53
Yeni Camii 306
Yeni Doğu 54, 55
Yeni İletişim Ortamı, Demokrasi ve
Basın Özgürlüğü 391
Yeni Mecmua 96, 312
Yeni Osmanlıcılık 47
Yıldırım Beyazıd 357, 359
Yıldız Sarayı 327
Yolların Sonu 355, 356
Yunus Emre 41, 42, 43, 80, 168, 173,
206, 207, 219, 253, 340,
348, 379
Yurdakul, Mehmet Emin 68, 69,
73, 310
Yusuf Has Hacib 334, 335, 336,
337
Yuşa Tepesi 172
Yücel, Hasan Âli 350
Yücel, Tahsin 243
Yüzellilikler 73, 74
Z
Zâtî 22, 30
Zeybek, Namık Kemal 340, 421
Zeyrekî 23
Zile 80
Ziya Hurşit 159
Ziya Mürşit 159
Z Vitamini 355
Download

Örnek Dosyayı İndirmek İçin Tıklayınız