SÛFİ PERSPEKTİF / Kadir ÖZKÖSE*
Nefisle Mücâdelenin
Aşamaları
N
efsin ayıp ve kusurlarını bilmek, arz ve
semâyı keşiften daha hayırlıdır. “Kişi
noksanını bilmek gibi irfân olmaz.” sözü
bir hakikattir. Yer ve göklerin keşfi, seyr-i mahzdır. Kusurlarının farkında olmayan ve hakikatten uzak olan kişinin böylesi bir seyre koyulmasının bir faydası yoktur.1 Bu gerçeği ifade
sadedinde Ebu Bekr et-Tamestânî (ö. 340/951)
şöyle demektedir: “En büyük nimet nefisten çıkmak ve uzaklaşmaktır, nefis seninle Allah arasında bulunan perdelerin en büyüğüdür.”2 Nefis ve
ruh, insan denilen aynı bütünün iki ayrı parçası
ve iki farklı kutbudur. Benliğin müsbet kutbuna
ruh, menfî kutbuna nefis diyoruz. Ruh, insanın
Allah’tan kaynaklanan yönlerinin tamamı, nefis
ise beden menşeli vasıflarının bütünüdür. Ruh
ezelî ve ebedîdir, ama dünya planındaki seyrini
nefis olmadan sürdüremez. Tasavvufî sülûkta
nefsi öldürmek değil, ıslah esastır. Ruh nefsi,
nefis de ruhu esir edebilir.3
Nefsi ruhun hizmetine verebilmek için, öncelikle nefsin sıkı bir eğitime tabi tutulması gerekir. Bir doğan avcısının kuşunu evcilleştirmesi gibi, mürşid-i kâmiller de kendi hakikatinden
kaçan gâfilleri Hak ile ünsiyet peydâ ettirmeye
ve Hak sarayına yaraşır bir kıvama gelmelerine
çalışırlar. Zira padişahın avcısı doğan avlayınca,
önce onun gözünü, sonra ayaklarını bağlar. Doğanın nefsi körelsin, vahşiliği kalmasın ve avcıya alışsın diye gündüzleri aç ve susuz, geceleri
uyanık tutar. Avcıya alışıp evcilleşince, avcı ona
avlamayı öğretir. Avlamayı öğrenince, padişahın huzuruna götürür. Doğan padişahın yanına
gelip eline konar. Aslında avcının maksadı, doğanın gözünü ve ayaklarını bağlamak, onu aç,
susuz ve uykusuz bırakmak değildir. Avcının
tek gayesi doğana avlamayı öğretmektir. Gerçi
maksat sadece doğanın avlamayı öğrenmesi de
değildir. Avlamayı öğrenerek padişaha yaklaşmasını sağlamaktır.
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem
kötülüğü hem de ondan sakınmayı ilhâm edene
yemin olsun ki, nefsini tertemiz yapan kurtuluşa
12 AĞUSTOS 2014
ermiş, onu (cehâlet ve günahlar ile) mâsiyetlere
gömen de ziyân etmiştir.”4
Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular:
“Allah’ım, beni göz açıp kapayıncaya kadar,
hattâ ondan daha az bir zaman bile nefsimle baş
başa bırakma.”5
Anlatılır ki bir derviş, şiddetli riyâzetlerden
sonra nefsine, “Sen kimsin, ben kimim?” diye
sorar. Nefsi bu soruya “Sen sensin, ben de ben!”
diye cevap verir. Bunun üzerine derviş ikinci defa nefsini tezkiyeye koyulur. Öyle gayret
eder ki, bu uğurda yaya olarak defalarca hacca gider. Bütün bunlardan sonra nefsine aynı
soruyu yine sorar. Aldığı cevap birinci cevapla aynıdır. O zaman öncekilerden daha sıkı bir
riyâzete başlar ve çareyi yemeği azaltmada bulur. Sonuçta nefsinin kötü arzularını öldürmeyi
başarır ve ona aynı soruyu sorar. Aldığı cevap
şöyledir: “Sen sensin, ben yok oldum ve artık
varlığımdan hiçbir eser kalmadı!” Böylece Allahu Teâlâ’nın yardımıyla derviş huzura erer…”6
Dervişlerinin Nefsini Köreltmek
Aynı şekilde, mürşid-i kâmiller de önce dervişlerini avlarlar. Halvet hücresine alır, karanlık
bir odaya sokar, kalabalıklardan kurtulup kendi iç dünyasına nazar etmesini sağlar, bir iç
muhâsebesi gerçekleştirmesini ister, kendisi ile
yüzleşmesine zemin hazırlar, her türlü kayıtlardan uzaklaşıp Hakk’ı idrak etmesini hatırlatır ve
Hak’tan kaçan yabânî tabiatının giderilmesine
çalışır.
Dillerini bağlar, yani dervişi halvet ve uzlete
sokar, günlerce aç ve susuz bırakır, geceleri uyanık tutar, geceleri kâim, gündüzleri sâim olur,
kötü sözlerden dilini tutmasını, hayır söylemeyi öğrenmesini, dillerini Hakk’ın zikrine alıştırmasını, kalbinde Hakk’ı murâkabe ve tefekkür
etmesini öngörür. Böylece dervişlerinin nefsini
köreltir. Sonunda dervişin hayvânî/yabânî ve
şeytânî kuvvetleri azalır. Mürşid, daha sonra
ona avlamayı öğretir. Dervişin avı; ilim, marifet,
muhabbet, müşâhede ve miâyenedir.
somuncubaba 13
“Doğanın nefsi körelsin,
vahşiliği kalmasın ve avcıya
alışsın diye gündüzleri aç ve
susuz, geceleri uyanık tutar.
Avcıya alışıp evcilleşince,
avcı ona avlamayı öğretir.
Avlamayı öğrenince,
padişahın huzuruna götürür.
Doğan padişahın yanına
gelip eline konar.”
Avlamayı öğrenince padişahın huzuruna gelip ona yakın olur. Padişaha yakın olunca kurtulur ve kurtulanlar zümresine girer. Yegâne padişah ise Hazret-i Allah’tır. Dolayısıyla mürşid-i
kâmillerin gayesi dervişlerini kendilerine bende kılmak değil, Allah’a kul olabilmelerini sağlamaktır. Onlar sadece birer kılavuzdur. Tek
gayeleri; Hakk’a giden yolcuları harâmîlerin
saldırılarından korumak, menzil-i maksûda
selâmetle ulaşmalarını sağlamaktır.7
İnsanın içindeki nefis putunu, demir ve çakmak taşı metaforu ile izah eden Mevlânâ,8 “Sûrî
putları kıvılcıma; insanın içindeki nefsi çakmak
taşına benzetir. Kıvılcımlar su ile söndürülebilirken, çakmak taşındaki ateş alma hassasının
değme su ile söndürülemeyeceğinden, söner
gibi görünse de fırsat bulunca alevlenmeye başlayacaklarından bahseder. Yûsuf (a.s.) gibi bir
peygamberin bile, “Ben nefsimi temize çıkarmam;
çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim bağışlayandır,
merhamet edendir.”9 dediğine işarette bulunur.
Sözlerinin devamında, nefsinde çarpışmaya
14 AĞUSTOS 2014
âmâde taşlar ve demirler bulunan insan bu ikisinden emin olamaz, çakmak taşı ve demir, ateşi içlerinde tuttuğundan, onların ateşine su tesir etmez.” der. Ona göre, insanın benliğindeki
bu sorun halledilmeden, dışarıdaki kıvılcımları
söndürmeye çalışmak hiçbir zaman kötülükleri
gidermeye yetmeyecektir. Kendi içerisindeki nefis ile mücâdele edip onu dizginlemeyen kişiler
için dışarıdaki putlar, sadece bu ateş kaynağının
birer kıvılcımı mesâbesindedir. Fakat bu içteki
ateş kaynağının söndürülmesi de o kadar kolay
değildir. Zira dışarıdaki kıvılcımlar su ile söndürülebilirler. Yani dışarıda işlenen kötülükler; toplum baskısı ve hukuk normu gibi dış faktörlerle
önlenebilir, ama insan, nefsiyle baş başa kalınca,
bu tür toplumsal veya hukûkî bir normla karşı
karşıya kalmayınca, kötülük kaynağı yine harekete geçecektir. Kısaca Mevlânâ, diğer bütün
kötülükleri nefsin ve şehvetin birer dış tezâhürü
olarak kabul eder.
Nefis Putunu İzale Etmek
Takip eden beyitlerde putları bir kap içindeki suya, nefsi ise kesilmeyen bir su kayna-
ğına benzeten10 Mevlânâ, kaptaki suyun sonu
gelirken kaynak suyunun kesilmeyeceğinden
bahseder. Buna göre dışarıdaki putları kırmak
kolayken, nefis putunu izale etmek o kadar kolay değildir.
Dervişlik dedikleri
Bir diğer benzetmesinde nefsi, yedi kapılı
cehenneme benzeten Mevlânâ, hâviye, sakar,
se’îr, cahîm, lezâ ve hutame isimli cehennem
kapılarına muâdil olarak nefsin; dünya sevgisi,
gazap, şehvet, yalnız kendi nefsini düşünme,
kibir, haset ve riyâ11 isimli kapılarından bahsetmektedir. Gerek çakmak taşı ve demir metaforu, gerekse cehennem kapısı benzetmesiyle
Mevlânâ, nefsin özelliğinin ateş olduğuna vurgu yapmaktadır.
Derviş dolu nûr doğar
Mevlânâ’nın bahsettiği nefis metaforlarının
gelişim seyrine dikkat çeken Âşık Paşa ise nefis
mücâdelesi yapan alperenin şu dokuz haslete
ihtiyaç duyduğunu belirtir ve bu bunları şu şekilde sıralar:
Dervişler Hakk’ın dostu
Bir tükenmez kân olur
Hass u âmm kul u sultân
Bu kandan alan gelsin
Her lahza göğe ağar
Ben diyem doğru haber
Canına kıyan gelsin
Dervişin kolu uzun
Çıkarır münkir gözün
Şarktan garba düpdüzün
Sonmadık iren gelsin
Canları ezel mesti
Aşk şem’ini yaktılar
Pervâne olan gelsin
1. Velâyet sahibi olması
Bu Eşrefoğlu Rûmî
2. Riyâzet
Dervişliğe geleli
3. Kifâyet
Nefsindendir çektiği
4. Aşk
Nefsin öldüren gelsin
5. Tevekkül
6. Şeriat bilgisi
Dipnot
7. Himmet
* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE
8. İlim
9. Dostları.12
Dervişlik yoluna sıdk ile girmeye davet eden
Eşrefoğlu Rûmî, dervişin nefsini nasıl terbiye
etmesi gerektiğini şöyle terennüm eder:
Bu dervişlik yoluna
Sıdk ile gelen gelsin
Hak’tan özge ne ki var
Gönlünden silen gelsin
Dervişlik dedikleri
Nihâyetsiz denizdir
Bu payansız denizin
Mevcini duyan gelsin
1. M. Zahid Kotku, Tasavvufi Ahlak, Seha Neşriyat, İstanbul 1979, c. II, s. 14.
2. Ebü’l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyrî, er-Risâletü’lKuşeyriyye fi ilmi’t-tasavvuf, haz. Ma’rûf Zerrik & Ali
Abdülhamid Baltacı, Dârü’l-Hayr, Beyrut 1993, s. 423.
3. Y. Nuri Öztürk, Kur’an ve Sünnete Göre Tasavvuf, Yeni
Boyut, İstanbul 1989, s. 123-4.
4. 91/Şems, 7-10.
5. Ebû Dâvûd, Edeb, 110; Müsned, V, 42.
6. İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 5.cilt, Erkam Yay.
7. Azizüddin Nesefî, Tasavvufta İnsan Meselesi -İnsan-ı
Kâmil-, trc. Mehmet Kanar, Dergâh Yayınları, İstanbul
1990, s. 53.
8. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî, çev. Velede İzbudak, haz.Abdülbaki Gölpınarlı, MEB Yayınları, Ankara
1998, c. I, beyit no: 769-773.
9. 12/Yûsuf, 53.
10.Mevlânâ, Mesnevî, c. I, beyit no: 775-778.
11.Mevlânâ, a.g.e., c. I, beyit no: 778-779.
12.M. Ali Aynî, Türk Ahlâkçıları, İstanbul 1993, s.25.
somuncubaba 15
Download

Nefisle Mücâdelenin Aşamaları