SAKARYA ÜNİVERSİTESİ
FIKIH USULÜ
Hafta 12
Yrd. Doç. Dr. Soner DUMAN
Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Sakarya Üniversitesi’ne aittir. "Uzaktan Öğretim" tekniğine uygun olarak
hazırlanan bu ders içeriğinin bütün hakları saklıdır. İlgili kuruluştan izin almadan ders içeriğinin tümü ya da bölümleri
mekanik, elektronik, fotokopi, manyetik kayıt veya başka şekillerde çoğaltılamaz, basılamaz ve dağıtılamaz.
Her hakkı saklıdır © 2011 Sakarya Üniversitesi
12
ÜNİTE
Lafızlar II
İÇİNDEKİLER
12.1. MÂNÂYA DELÂLETİNİN AÇIKLIK VE KAPALILIĞI BAKIMINDAN
LAFIZLAR
12.1.1. Manaya Delâletinin Açıklığı Bakımından Lafızlar
12.1.1.1. Hanefîlere Göre Mânâya Delâletinin Açıklı Bakımından Lafızlar
12.1.1.1.1. Zâhir
12.1.1.1.2. Nass
12.1.1.1.3. Müfesser
12.1.1.1.4. Muhkem
12.1.1.2. Hanefîler Dışındakilere Göre Mânâya Delâletinin Açıklığı
Bakımından Lafızlar
12.1.1.2.1. Zâhir
12.1.1.2.2. Nass
Te’vîl
12.1.2. Manaya Delâletinin Kapalılığı Bakımından Lafızlar
12.1.2.1. Hanefîlere Göre Mânâya Delâletinin Kapalılığı Bakımından
Lafızlar
12.1.2.1.1. Hafî
12.1.2.1.2. Mücmel
12.1.2.1.3. Müşkil
12.1.2.1.4. Müteşâbih
12.1.2.2. Hanefîler Dışındakilere Göre Mânâya Delâletinin Kapalılığı
Bakımından Lafızlar
12.2. MÂNÂYA DELÂLETİNİN ŞEKLİ BAKIMINDAN LAFIZLAR
2
12.2.1. Hanefîlere Göre Mânâya Delâletinin Şekli Bakımından Lafızlar
12.2.1.1. İbârenin Delâleti
12.2.1.2. İşâretin Delâleti
12.2.1.3. Nassın Delâleti
12.2.1.4. İktizânın Delâleti
12.2.2. Hanefîlerin Dışındakilere Göre Mânâya Delâletinin Şekli
Bakımından Lafızlar
12.2.2.1. Delâletü’l-Mantûk
12.2.2.2. Delâletü’l-Mefhûm
12.2.2.2.1. Mefhûmu’l-Muvâfaka
12.2.2.2.2. Mefhûmu’l-Muhâlefe
12.3. Özet
12.4. Kaynaklar
HEDEFLER
Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
ü Manaya delaletinin açıklığı ve kapalılığı bakımından lafız türlerini
tanımlayabilecek,
ü Manaya delaletinin şekli bakımından lafız türlerini tanımlayabilecek,
ü Gerek açıklık ve kapalılık bakımından gerekse delâletin şekli bakımından
lafız türlerinin taksiminde Hanefîler ile onların dışındaki Cumhur arasındaki
farklılıkları ayırt edebilecek,
ü Lafız türlerinin hükümlere etkisini somut örnekler üzerinde tespit edebilecek,
ü Lafız türlerinin hiyerarşik sıralanması hakkında bilgi sahibi olabilecek,
ÖNERİLER
Bu üniteyi daha iyi kavrayabilmek için okumaya başlamadan önce;
• Türkçe yazılmış bir fıkıh usulü kitabından “manaya delaletinin açıklık ve
kapalılığı bakımından lafızların türleri” ve “manaya delaletinin şekli bakımından
lafız türleri” bölümlerini okuyunuz.
• Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nden “Delâlet”, “Mantûk”,
“Mefhûm” maddelerini okuyunuz.
3
Lafızlar II
12.1.
MÂNÂYA DELÂLETİNİN
BAKIMINDAN LAFIZLAR
AÇIKLIK
VE
KAPALILIĞI
Manaya delâletinin açıklık ve kapalılığı bakımından lafızlar iki gruba ayrılır:
Birinci grup: Manaya delaleti açık olan lafız: Bu gruba giren lafızlarda, kastedilen
anlamın anlaşılması için bir açıklamaya veya haricî bir karineye ihtiyaç yoktur.
İkinci grup: Manaya delaleti kapalı olan lafız: Bu gruba giren lafızlarda, kastedilen
anlamın anlaşılması için bir açıklamaya veya haricî karineye ihtiyaç duyulur.
Aşağıda bu iki grupta yer alan lâfızları Hanefîlere göre ve diğer usulcülere göre ele
alacağız.
12.1.1. Mânâya Delâletinin Açıklığı Bakımından Lafızlar
12.1.1.1 Hanefîlere Göre Mânâya Delâletinin Açıklığı Bakımından Lafızlar
Hanefîlere göre bu bakımdan lafızlar zâhir, nass, müfesser ve muhkem olmak üzere dört
türlüdür.
12.1.1.1.1. Zâhir
Manası açık olan, anlaşılmak için haricî bir karineye ihtiyaç duyurmayan, bununla
birlikte tevil (yorumlanma) ve tahsîs ihtimaline açık bulunan, sözün söylenme sebebi
olmayan sözcüktür.
Daha açık bir deyimle zâhir, “bir söz ilk duyulduğunda ondan herkesin anlayabileceği,
bununla birlikte sözü söyleyenin o sözü söyleme sebebi olmayan anlam” diye de
tanımlanabilir.
Buna şu âyetleri örnek verebiliriz:
‫ﻚ ِﺑ َﺄﻧﱠﮭُ ْﻢ ﻗَﺎﻟُﻮا ِإﻧﱠﻤَﺎ‬
َ ‫ﻦ ا ْﻟ َﻤﺲﱢ َذ ِﻟ‬
َ ‫ﺨﺒﱠﻄُﮫُ اﻟﺸﱠ ْﯿﻄَﺎنُ ِﻣ‬
َ ‫ن ِإﻟﱠﺎ َﻛﻤَﺎ َﯾﻘُﻮمُ اﻟﱠﺬِي َﯾ َﺘ‬
َ ‫ن اﻟﺮﱢﺑَﺎ ﻟَﺎ َﯾﻘُﻮﻣُﻮ‬
َ ‫ﻦ َﯾ ْﺄﻛُﻠُﻮ‬
َ ‫* اﻟﱠﺬِﯾ‬
‫ﻒ َوَأ ْﻣﺮُهُ ِإﻟَﻰ‬
َ ‫ﺳ َﻠ‬
َ ‫ﻦ َرﺑﱢ ِﮫ ﻓَﺎ ْﻧ َﺘﮭَﻰ َﻓ َﻠﮫُ ﻣَﺎ‬
ْ ‫ﻈ ٌﺔ ِﻣ‬
َ‫ﻋ‬
ِ ‫ﻦ ﺟَﺎ َءهُ َﻣ ْﻮ‬
ْ ‫ﺣﺮﱠ َم اﻟﺮﱢﺑَﺎ َﻓ َﻤ‬
َ ‫ﺣﻞﱠ اﻟﻠﱠﮫُ ا ْﻟ َﺒ ْﯿ َﻊ َو‬
َ ‫ا ْﻟ َﺒ ْﯿ ُﻊ ِﻣ ْﺜ ُﻞ اﻟﺮﱢ ﺑَﺎ َوَأ‬
‫ن‬
َ ‫ﺻﺤَﺎبُ اﻟﻨﱠﺎ ِر ھُ ْﻢ ﻓِﯿﮭَﺎ ﺧَﺎ ِﻟﺪُو‬
ْ ‫ﻚ َأ‬
َ ‫ﻦ ﻋَﺎ َد َﻓﺄُوَﻟ ِﺌ‬
ْ ‫اﻟﻠﱠ ِﮫ َو َﻣ‬
Fâiz yiyenler, tıpkı şeytan çarpmış kimselerin kalktığı gibi kabirlerinden kalkarlar. Bu,
onların “alışveriş de fâiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helâl, faizi
haram kılmıştır. [el-Bakara, 2/275]
Bu âyeti duyan herkes, başka bir delile ihtiyaç duymadan “alışverişin helâl, faizin
haram olduğu” sonucunu çıkarır. Bununla birlikte âyetin gönderilme sebebi bunu ifade
etmek değil, ikisini aynı gören müşriklerin iddialarını reddetmek ve ikisinin aynı
olmadığını ortaya koymaktır. Şu halde bu âyetin zâhirinden anlaşılan mânâ “alışverişin
helâl, fâizin haram olduğu” hükmüdür.
4
‫ﺧ ْﻔ ُﺘ ْﻢ‬
ِ ‫ن‬
ْ ‫ع َﻓ ِﺈ‬
َ ‫ث َورُﺑَﺎ‬
َ ‫ﻦ اﻟﻨﱢﺴَﺎ ِء َﻣ ْﺜﻨَﻰ َوﺛُﻠَﺎ‬
َ ‫ب َﻟﻜُ ْﻢ ِﻣ‬
َ ‫ﺴﻄُﻮا ﻓِﻲ ا ْﻟ َﯿﺘَﺎﻣَﻰ ﻓَﺎ ْﻧ ِﻜﺤُﻮا ﻣَﺎ ﻃَﺎ‬
ِ ‫ﺧ ْﻔﺘُ ْﻢ َأﻟﱠﺎ ﺗُ ْﻘ‬
ِ ‫ن‬
ْ ‫* َوِإ‬
‫ﻚ َأ ْدﻧَﻰ َأﻟﱠﺎ َﺗﻌُﻮﻟُﻮا‬
َ ‫ﺖ َأ ْﯾﻤَﺎﻧُﻜُ ْﻢ َذ ِﻟ‬
ْ ‫ﺣ َﺪ ًة َأ ْو ﻣَﺎ َﻣ َﻠ َﻜ‬
ِ ‫َأﻟﱠﺎ َﺗ ْﻌ ِﺪﻟُﻮا َﻓﻮَا‬
Yetimler hakkında adaleti yerine getirememekten korkarsanız, size helal olanlardan
ikişer, üçer, dörder kadınla evlenin. [en-Nisâ, 4/2]
Bu âyeti duyan herkes, başka bir delile ihtiyaç duymadan “evlenmenin câiz olduğu”
sonucunu çıkarır, ancak âyetin gönderilme amacı “eşler arasında adaletsiz davranma
endişesinin bulunmaması halinde en çok dört kadınla evlenme” sınırının getirilmesidir.
Bu konuya günlük hayattan bir örnek verecek olursak, bir kavga esnasında taraflardan
biri diğerine “benim anam da babam da belli!” diye bir söz söyleyecek olsa, bu sözü ilk
olarak duyan herkes bu sözden o kişinin anne ve babasının bilinmeyen şahıslar olmadığı
sonucunu çıkarır. Bununla birlikte bu sözün asıl söylenme sebebi karşı tarafın nesebine dil
uzatmaktır.1
Zâhirin hükmü şudur: Aksine bir delil bulunmadıkça lafızdan ilk olarak anlaşılan zâhir
anlama göre hareket etmek gerekir. Önümüzde genel nitelikli bir sözcük bulunduğunda
aksine bir delil bulunmadıkça bu sözü genel kapsamıyla esas alırız, sınırlandıramayız.
Önümüzde herhangi bir kayıt konulmamış bir ifade var ise aksine bir delil olmadıkça bu
ifadeyi bir kayıtla sınırlandıramayız.
Bir delil bulunursa zâhir, ilk anda anlaşılan anlamdan başka anlama çekilebilir.
12.1.1.1.2. Nass
Anlamı açık olan ve kendisinden çıkarılan hüküm sözün asıl sevk sebebini teşkil eden,
bununla birlikte tevil ve tahsis ihtimali de bulunan sözcüktür.
Yukarıdaki örneklerin ilkinde alışveriş ve fâizin birbirinden farklı olduğu, ikincisinde
ise evlilik sayısının dört kadınla sınırlandırıldığı yönündeki anlamlar âyetlerden açıkça
anlaşılan ve âyetin indirilmesine de sebep olan anlamlardır.
Nassın hükmü de zâhir gibidir. Nass da tevile açık olmakla birlikte, nassın tevil
edilebilme ihtimali zahire göre daha azdır.
12.1.1.1.3. Müfesser
Anlamı açık olan, farklı yorumlanma (tevil) ve tahsis ihtimaline de kapalı bulunan
sözcüktür. Bu sözcük, açıklık bakımından zâhir ve nasstan daha güçlüdür.
Örneğin ‫ﺟ ْﻠ َﺪ ٍة‬
َ ‫ﺣ ٍﺪ ِﻣ ْﻨﮭُﻤَﺎ ﻣِﺎ َﺋ َﺔ‬
ِ ‫ﺟ ِﻠﺪُوا ﻛُﻞﱠ وَا‬
ْ ‫“ اﻟﺰﱠا ِﻧ َﯿﺔُ وَاﻟﺰﱠاﻧِﻲ ﻓَﺎ‬Zina eden kadın ve erkeğe yüz
sopa vurun” [en-Nur, 24/2] âyeti, zina edenlere yüz sopa vurulması hükmüne, herhangi bir
yoruma ve sınırlandırmaya müsait olmayacak şekilde açık bir biçimde delalet etmektedir.
Çünkü “yüz” bir sayıdır ve sayı eksiklik ve fazlalık ihtimaline kapalıdır.
1
Aynı örnek, daha sonra delâletler konusunda gelecek olan “ibarenin delâleti” ve “işaretin delâleti”
konularına da uygun düşmektedir.
5
Salât (=namaz), savm (=oruç), zekât vb. bazı kelimeler sözlükte çeşitli anlamlarda
kullanılmakla birlikte Şâri tarafından özel bir anlamı ifade etmek üzere kullanıldığında bu
kelimelerin anlamları da müfesser olur.
Müfesserin hükmü şudur: Sözcüğün kesin olarak gösterdiği anlama uygun hareket
etmek gerekir. Bu sözcük başka türlü yorumlanmaya elverişli değildir. Nesih ihtimali ise
Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemi için geçerlidir. Onun vefatından sonra ise Kur’an ve
sünnetteki bütün nasslar muhkem hükmündedir.
12.1.1.1.4. Muhkem
Muhkem, hükme açık olarak delalet eden, farklı yorumlanma, tahsis ve neshe ihtimali
olmayan sözcüktür.
Dini ayakta tutan imânî konular, ahlak ve fazilet prensipleri ve süreklilik ve devamlılık
ifade eden nasslar böyledir.
Şu âyeti buna örnek gösterebiliriz:
‫ﻋﻈِﯿﻤًﺎ‬
َ ‫ﻋ ْﻨ َﺪ اﻟﻠﱠ ِﮫ‬
ِ ‫ن‬
َ ‫ﻦ َﺑ ْﻌ ِﺪ ِه َأ َﺑﺪًا ِإنﱠ َذ ِﻟﻜُ ْﻢ ﻛَﺎ‬
ْ ‫ﺟﮫُ ِﻣ‬
َ ‫ن َﺗ ْﻨ ِﻜﺤُﻮا َأ ْزوَا‬
ْ ‫ن ﺗُ ْﺆذُوا َرﺳُﻮ َل اﻟﻠﱠ ِﮫ َوﻟَﺎ َأ‬
ْ ‫ن َﻟﻜُ ْﻢ َأ‬
َ ‫َوﻣَﺎ ﻛَﺎ‬
Allah’ın Rasulünü üzmeniz ve kendisinden sonra hanımları ile evlenmeniz asla câiz
değildir. [el-Ahzâb, 33/53]
Şu hadis de buna örnektir:
،ٍ‫ﻋ ْﺪلُ ﻋَﺎ ِدل‬
َ ‫ َو َﻟﺎ‬،ٍ‫ﺟ ْﻮرُ ﺟَﺎ ِﺋﺮ‬
َ ُ‫ﻄﻠُﮫ‬
ِ ‫ﺧﺮُ أُﻣﱠﺘِﻲ اﻟﺪﱠﺟﱠﺎ َل ﻟَﺎ ﯾُ ْﺒ‬
ِ ‫ن ﯾُﻘَﺎ ِﺗ َﻞ آ‬
ْ ‫ض ﻣُ ْﻨﺬُ َﺑ َﻌ َﺜﻨِﻲ اﻟﻠﱠﮫُ ِإﻟَﻰ َأ‬
ٍ ‫ﺠﮭَﺎدُ ﻣَﺎ‬
ِ ‫ا ْﻟ‬
·
Cihad, Allah’ın beni yolladığı zamandan ümmetimin son neslinin Deccal ile
savaşacağı vakte kadar geçerlidir. Hiçbir zalimin zulmü ve hiçbir adalet sahibinin
adaleti cihad hükmünü geçersiz kılamaz.
Muhkemin hükmü, anlamına uygun hareket etmenin zorunlu olmasıdır. Bu sözcükten
anlaşılan anlamın başka bir manaya çekilme, yürürlükten kaldırılma ve iptal ihtimali
yoktur.
***
Delaleti Açık Olan Sözcük Türlerinin Hükümlerinin Birbiriyle Çelişmesi
Yukarıdaki sözcükler içinden müfesser ve muhkemin kat’î olması demek, “asla başka
ihtimal söz konusu değildir” demektir. Zâhir ve nassın kat’îliği ise “bir delile dayalı olarak
başka bir anlama yorulma ihtimaline açık” demektir.
Bu dört sözcük türü, açıklık ve dalalet gücü bakımından en güçlüden en zayıfa şu
şekilde sıralanabilir: Muhkem, müfesser, nass, zâhir.
Bu farklılığın etkisi bu sözcüklerin anlamları birbiriyle çeliştiğinde görülür. Çelişkilere
ilişkin kuralları şu şekilde ifade edebiliriz:
1. Kural: Zâhir ile nass çeliştiğinde nassın hükmü esas alınır.
Örneğin evlenilmesi haram olan kadınları belirten âyetlerden sonra gelen âyette:
6
‫ﺣﻞﱠ َﻟﻜُ ْﻢ ﻣَﺎ َورَا َء َذ ِﻟﻜُ ْﻢ‬
ِ ُ‫“ َوأ‬bunun dışındaki kadınlar size helâl kılındı” [en-Nisâ, 4/24]
denilmektedir. Bu âyetin zâhirinden önceki âyetlerde sayılanlar dışındaki tüm kadınlarla
evlenmenin helâl olduğu gibi bir sonuç çıkmaktadır. Oysa Nisâ suresinin ikinci âyeti ise
evlenilebilecek kadınların sayısını dörtle sınırlandırma konusunda nasstır. Böyle bir çelişki
durumunda nassın hükmü esas alınarak aynı anda dörtten fazla kadınla evlenmenin haram
olduğu sonucu esas alınır.
2. Kural: Nass ile müfesser çeliştiğinde müfesserin hükmü esas alınır.
Bir hadiste, müstehâza olan kadının abdesti ile ilgili olarak kendisine ( ‫)ﺗﻮﺿﺌﻲ ﻟﻜﻞ ﺻﻼة‬
“her namaz için abdest al” denilmiş, diğer bir hadiste ise (‫“ )ﺗﻮﺿﺌﻲ ﻟﻮﻗﺖ ﻛﻞ ﺻﻼة‬her
namaz vakti için abdest al” denilmiştir. Birinci hadis nasstır, yoruma açıktır. Nitekim
oradaki “her namaz için” ifadesi de bir tür yorumla “her namaz vakti için” şeklinde
anlaşılabilir. İkinci rivayet ise müfesserdir, yoruma kapalıdır. Bu sebeple Hanefîlere göre
müstehaza kadın her farz namaz vakti için abdest alır ve bu abdestle vakit içinde dilediği
kadar farz ve nafile namaz kılar.
3. Kural: Muhkem ile nass çeliştiğinde muhkemin hükmü esas alınır.
‫ﺣﻞﱠ َﻟﻜُ ْﻢ ﻣَﺎ َورَا َء َذ ِﻟﻜُ ْﻢ‬
ِ ُ‫“ َوأ‬Bunun dışındaki kadınlarla evlenmeniz size helâl kılındı” âyeti,
daha önceki âyetlerde zikredilen kadınlar dışındakilerle evlenmenin helâl olduğunu ifade
ettiği halde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hanımlarıyla evlenmeyi yasaklayan âyet onları
evlenmenin helâl olduğu kadınlar kapsamından çıkarmaktadır.
***
12.1.1.2. Hanefîler Dışındakilere Göre Mânâya Delâletinin Açıklığı Bakımından
Lafızlar
Hanefîlerin dışındakilere göre açıklık bakımından lafız zâhir ve nass şeklinde iki kıysa
ayrılır.
12.1.1.2.1. Zâhir
Manasına zannî olarak delalet eden sözcüktür. Daha açık söyleyecek olursak bir
sözcüğün birden fazla anlam içinden belirli bir anlama yorulması tercihe şayan ise o
anlama zâhir denir. Bir delile dayalı olarak bu zâhir anlamdan çıkarılıp daha zayıf anlama
yorulan sözcüğe ise müevvel denir.
12.1.1.2.2. Nass
Manasına kat’î olarak delalet eden ve başka bir ihtimale açık olmayan sözcüktür. Özel
isimler, sayı isimleri böyledir.
7
Hanefîlerin dışındakilere göre nass, Hanefîlerin terminolojisindeki müfesser gibidir.
Hanefîlerin terminolojisindeki müfesser ise diğer usulcüler nezdinde yaygın bir kullanıma
sahip değildir. Muhkeme gelince, Hanefîlerin dışındakilere göre muhkem ister zannî ister
kat’î olarak manasına açık bir şekilde delalet eden sözcük demektir. Bu, Hanefîlerin
terminolojisindeki zâhir ve nassı kapsar.
Görüldüğü üzere bu konulardaki görüş ayrılığı, ciddî olmayıp yalnızca bir terim
ayrılığıdır, pratik açıdan herhangi bir sonucu yoktur.
***
Tevil
Hanefîlere göre zâhir ve nass, diğerlerine göre zâhir, tevile açıktır.
Tevil, sözcüğü zâhir anlamından alıp bir delile dayanarak başka bir anlama çekmektir.
Genel nitelikli bir sözcüğün bu anlamından alınıp bazı fertleri ile sınırlandırılması buna
örnektir.
Tevilin sahih olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:
1. Tevil edilen sözcük tevile müsait olmalıdır. Hanefîlere göre zahir ve nass, diğerlerine
göre zâhir tevile müsaittir.
2. Tevil sonucu sözcüğe verilen anlam, o sözlüğe verilmesi muhtemel anlamlardan
olmalıdır.
3. Tevil, şer’î bir delile dayanmalıdır. Bu delil bir nass, icmâ veya kıyas olabileceği gibi
bir genel prensip de olabilir.
Tevilin yakın ve uzak olmak üzere iki türü vardır.
Yakın tevil akla kolayca gelen tevildir. Bu tevilin doğruluğunu ispat için herhangi bir
delil yeterlidir. Örneğin âyette ‫ھﻜُ ْﻢ‬
َ ‫ﺴﻠُﻮا وُﺟُﻮ‬
ِ‫ﻏ‬
ْ ‫ﻦ آ َﻣﻨُﻮا ِإذَا ﻗُ ْﻤﺘُ ْﻢ ِإﻟَﻰ اﻟﺼﱠﻠَﺎ ِة ﻓَﺎ‬
َ ‫“ ﯾَﺎ َأﯾﱡﮭَﺎ اﻟﱠﺬِﯾ‬namaza
kalktığınızda yüzlerinizi yıkayın…” [el-Mâide, 5/6] buyrulmaktadır. Buradaki “kalkmak”
ifadesi “namaz kılmayı istediğinizde” şeklinde yorumlanmıştır.
Uzak tevil akla kolayca gelmeyen tevildir. Bu tevilin doğruluğunu ispat için güçlü bir
delilin bulunması gerekir.
Örneğin aynı anda iki kız kardeşle evli olan Fîruz isminde birisi Müslüman olduğunda
Hz. Peygamber (s.a.v.) ona “onlardan dilediğini tut, diğerinden ayrıl” buyurdu. Hadisten
ilk anda anlaşılan anlam bu kişinin o iki kadından dilediğini nikahında tutup diğerinden
ayrılabileceği şeklindedir. Hanefîler ise bunu şöyle tevil etmişlerdir: “Aynı akitle
evlendiysen onlardan ayrılıp içlerinden dilediğin ile yeniden evlen. Farklı akitlerle
evlendiysen ilk olarak akit yaptığın kadını nikahında tut”. Bu tevil uzak bir tevildir. Çünkü
bir yandan söz konusu kişi yeni Müslüman olduğundan böyle bir anlamı çıkarma ihtimali
zayıf tır, ikincisi de “dilediğini” ifadesi karşı tarafa bir seçim hakkı tanımaktadır.
Buna dair diğer bazı örnekler ise şöyledir:
8
* Hz. Peygamber (s.a.v.) (‫“ )ﻓﻲ أرﺑﻌﯿﻦ ﺷﺎة ﺷﺎة‬kırk koyunda bir koyun zekât vardır”
buyurmuştur. Hanefîler “bir koyun” ifadesini tevil ederek bir koyunun değeri şeklinde
yorumlamışlardır. Bu yorumu yaparken de zekâtın hikmet ve amacından hareket
etmişlerdir. Bilindiği gibi zekâtın amacı fakirin ihtiyacını gidermektir. Fakirin ihtiyacı
koyunun kendisiyle giderilebildiği gibi koyunun değeri ödenerek de giderilebilir.
* Zıhar ile ilgili âyette ‫ﺴﻜِﯿﻨًﺎ‬
ْ ‫ﻦ ِﻣ‬
َ ‫ﺳﺘﱢﯿ‬
ِ ُ‫ﻃﻌَﺎم‬
ْ ‫“ َﻓ ِﺈ‬gücü yetmeyen kimse altmış fakiri
doyursun” [el-Mücâdele, 58/4] denilmektedir. Hanefîler bunu “altmış fakirin yiyeceği
yemeği yedirmek” şeklinde yorumlayarak altmış kişi olmasa bile çeşitli fakirlere altmış
fakirin yiyeceğinin yedirilmesiyle bu hükmün yerine geleceğini söylemişlerdir.
* Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «‫ﻦ َذﻛَﺎةُ أُﻣﱢ ِﮫ‬
ِ ‫ﺠﻨِﯿ‬
َ ‫“ » َذﻛَﺎةُ ا ْﻟ‬Cenînin
boğazlanması, anasının boğazlanmasıdır.”
Ebû Hanife bu hadisi tevil ederek hadiste yer alan hükmü bir benzetme şeklinde anlamış
ve şöyle demiştir: “Bu hadise göre bir hayvan kesiminde hayvanın yavrusu karnından canlı
olarak çıkarsa annenin kesildiği gibi kesilir. Cenin ölü olarak çıkarsa yenilmesi helâl
olmaz. Annenin boğazlanmış olması, ceninin boğazlanması yerine geçmez.”
Şâfiîler bu yorumu uzak bir tevil olarak kabul ederler. Çünkü hadiste “gibi” vb. bir
benzetme edatı bulunmadığı halde Ebû Hanife bunu bir benzetme olarak kabul etmiştir.
Ayrıca hadisin söylendiği bağlama baktığımızda da durum Ebû Hanife’nin yorumunu
desteklememektedir. Zira bir topluluk Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hayvan kestiklerinde bazen
karnından ölü cenin çıktığını, bunu ne yapmaları gerektiğini sormuşlar, bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a.v.) yukarıdaki sözü söylemiştir. Yine hadisin başka rivayetlerinde “ceninin
boğazlanması, annenin boğazlanmasıyla olur” şeklinde rivayetler de bulunmaktadır. Bütün
bunlar, Hanefîlerin yaptığı yorumun uzak bir tevil olduğunu göstermektedir.
12.1.2. Mânâya Delâletinin Kapalılığı Bakımından Lafızlar
12.1.2.1. Hanefîlere Göre Mânâya Delâletinin Kapalılığı Bakımından Lafızlar
Hanefîlere göre bu bakımdan lafızlar hafî, müşkil, mücmel ve müteşâbih olmak üzere
dört türlüdür.
12.1.2.1.1. Hafî
Anlamı aslında yapısal olarak açık olmakla birlikte kapsamında birçok fert bulunan ve
bu fertlerin bir kısmına delaleti açık olmadığı için bir inceleme ve araştırmaya ihtiyaç
gösteren sözcüktür.
Buna şu âyeti örnek gösterebiliriz:
ٌ ِ َ ٌ ِ َ ُ ‫َ َ ً ِ َ ا ِ َ وا‬
َََ
َ ِ ‫َ َ ًاء‬
َ ُ َ ِ ْ َ‫رِ َ ُ َ ْ َ ُ ا أ‬
‫رِ ُق وَ ا‬
‫وَ ا‬
“Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini yaptıklarına bir karşılık olmak üzere
Allah’tan bir ceza olarak kesin. Allah azîz ve hakîmdir. [el-Mâide, 5/38]
Bu âyette hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerinin kesilmesi emredilmiştir. Âyette
geçen sârık (=hırsız) sözcüğünün anlamı açıktır. Bununla birlikte bu sözcük örneğin
9
yankesici (=tarrâr) ve kefen soyucu (=nebbâş) gibi kimseleri de kapsamakta mıdır? Burada
bir kapalılık söz konusudur. Kapalılığın sebebi bu kimseleri ifade etmek üzere hırsız
sözcüğü dışında özel bir takım kelimelerin kullanılmasıdır.
Müctehidler yankesicinin hırsız sayılmasında ittifak etmişlerdir. Ebu Hanife ve İmam
Muhammed’e göre kefen soyucu hırsız sayılamaz. Ebû Yusuf ve diğer üç imama göre ise
kefen soyucu da hırsız sayılır, hırsıza uygulanan cezanın kefen soyucuya da uygulanması
gerekir.
Hafî bir sözcük, kapalı olduğu konuda iyice incelenip araştırma yapıldıktan sonra
uygulanabilir. Müctehid sözcüğün kapsamına delaletinde kapalılık bulunan fertlerin
girdiğine karar verirse o sözcüğün hükmünü o fertlere de uygular. Müctehid araştırmayı
yaparken o konudaki nasslara ve hükmün konuluş amacına bakar.
12.1.2.1.2. Müşkil
Müşkil, kendisiyle kastedilen anlam ancak kendisini kuşatan karîne ve emareler
üzerinde incelemede bulunma ve düşünme yoluyla anlaşılabilen sözcüktür.
Müşkillik müşterek sözcüklerde bulunur. Bunlar eşsesli / sesteş sözcükler olup birden
fazla anlama gelen veya tek anlam için konulmuş olsa bile mecazen başka anlamlarda da
kullanılıp mecaz anlamın gerçek anlam gibi yaygın olması sebebiyle karışıklık doğuran
sözcüklerdir.
Örneğin âyette ُْ ْ ِ
َ‫َ ْ ُ ا َ ْ َ ُْ أ‬
ُْ َ ‫َ ْ ٌث‬
ُْ ُ‫“ ِ َ ؤ‬kadınlarınız sizin için tarladır. O
halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın” [el-Bakara, 2/223] buyrulmuştur. Bu âyetteki
(‫ )أﻧﱠﻰ‬sözcüğü “nasıl” ve “nereden” anlamlarına gelmektedir. İkinci anlam kabul
edildiğinde âyet, kocanın karısıyla dilediği yerden ilişkide bulunmasının câiz olduğunu
göstermiş olur. Birinci anlam kabul edildiğinde ise üreme organından olmak kaydıyla nasıl
olursa olsun ilişkinin câiz olduğunu göstermiş olur. Âyet iyi incelendiğinde buradaki
“ennâ” kelimesinin “nasıl” anlamında kullanıldığı anlaşılır; çünkü âyetteki “tarla” ifadesi
üreme organını göstermektedir.
Bir başka âyette ‫وء‬
ٍ ُُ َ َ َ َ
ِ ِ ُ ْ َ ِ َ ْ َ َ َ ‫“ َوا ْ ُ َ َ ُت‬boşanmış kadınlar, üç kur’ süresi
beklerler” [el-Bakara, 2/212] âyetinde yer alan kur’ sözcüğü hem âdet hem de iki âdet
arasındaki temizlik anlamına gelmektedir. Bazı fıkıhçılar bundan amacın temizlik olduğu,
diğer bazıları ise âdet dönemi olduğu sonucuna ulaşmışlardır.
Müşkilin hükmü şudur: Sözcüğün gelebileceği anlamlar ele alınıp sözcükle ilgili
karineler aracılığıyla bu anlamlardan hangisinin kastedildiğini belirlemek için ictihad
edilir.
12.1.2.1.3. Mücmel
10
Sözün sahibi tarafından bir açıklama yapılmadan ne kastedildiği anlaşılmayan
sözcüktür.
Mücmelin üç türü vardır:
1. Birbirine eşit birden fazla anlamı bulunan ve hangisinin kastedildiğine dair karine
bulunmadığından mücmel olan lafız.
Manalarından birini tercih imkanı bulunmayan müşterek lafız böyledir.
2. Sözlükteki anlamdan, Şâriin kastettiği özel bir anlama nakledilmiş olması sebebiyle
mücmel olan lafız.
Salât, zekât, hac gibi ifadeler böyledir. Araplar İslam öncesinde bu kelimelere bir takım
anlamlar veriyorlardı. İslam gelince Şâri bu sözcükleri ancak kendisinin açıklaması ile
bilinebilecek bazı anlamlarda kullandı. Sünnet, bu sözcüklerden ne kastedildiğini
açıklamıştır.
3. Lafzın, alışık olunmayan bir anlamda kullanılması sebebiyle mücmel olan lafız.
Örneğin
ً َُ
َِ ُ
َ‫“ إن ا ْ ِ ْ َ ن‬Doğrusu insan pek hırslı yaratılmıştır” [el-Meâric,
70/19] âyetinde geçen “helûa” ifadesi böyledir. Sözcüğün “pek hırslı” anlamında
kullanılması pek alışık olan bir durum değildir. Bu sebeple Allah bunun anlamını âyetin
devamında şu şekilde açıklamıştır: ً ُ َ
ُ ْ َ ْ ‫َو ِإذَا َ ُ ا‬
ً‫َ ُو‬
‫ِإذَا َ ُ ا‬
“Kendisine
kötülük dokunduğunda sızlanır, iyilikle karşılaştığında ise cimrileşir” [el-Meâric, 70/2021]
Mücmelin hükmü, kendisiyle neyin kastedildiğine dair açıklama gelmedikçe onunla
amel etmemin câiz olmayışıdır. Şâri tarafından yapılan açıklamada iki ihtimal söz
konusudur.
a. Açıklamanın tam olması. Bu durumda mücmel müfessere dönüşür. Salat, savm ve
zekât gibi kelimeleri sünnet bu şekilde açıklamıştır.
b. Açıklamanın tam olmaması. Bu durumda mücmel müşkile dönüşür. Örneğin âyette
geçen ribâ sözcüğü böyledir. Bunun sözlük anlamı fazlalıktır. Şâri ise bu kelimeyi özel bir
anlamda kullanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu açıklamak üzere altın, gümüş, buğday,
arpa, hurma ve tuzun kendi cinsi ile eşit ve peşin satılması gerektiğini, fazlalık alan ve
verenin riba yapmış olacağını belirtmiştir. Ancak bu açıklama tam değildir; çünkü ribâ
bunların dışındaki mallarda da söz konu olabilir. Böylece âyette mücmel olan ribâ ifadesi
hadis tarafından yapılan açıklama sonucunda müşkile dönüşmüştür. Bundan sonra
müctehid kendi ictihadı ile bunun anlamını belirleyebilir.
12.1.2.1.4. Müteşâbih
11
Müteşabih, kendisiyle kastedilen anlamın hiç kimse tarafından bilinemeyeceği veya
ancak ilimde üstün mertebeye sahip kimselerce bilinebileceği ölçüde kapalı olan sözcüktür.
Şer’î-amelî hükümleri beyan eden âyet ve hadislerde bu anlamda müteşabih sözcükler
yoktur. Dolasıyıla müteşabih ifadeler ahkâm ayetleri dışında bulunmaktadır.
Bazı surelerin başında bulunan huruf-ı mukataa, Allah’a nispet edilen ve dış görünüşü
itibarıyla teşbih ifade eden “el”, “yüz” vb. kelimeler müteşabihe örnektir.
12.1.2.2. Hanefîlerin
Bakımından Lafızlar
Dışındakilere
Göre
Mânâya
Delâletinin
Kapalılığı
Hanefîlerin dışındakilere göre kapalılık bakımından mücmel ve müteşabih olmak üzere
lafzın iki türü vardır.
Onlara göre mücmel, manaya açık olmayan bir biçimde delalet eden sözcüktür.
Müteşabih ise ister sözcükle ilgili isterse başka bir sebepten dolayı kendisinden ne
kastedildiği kapalı kalan lafızdır.
Buna göre mücmel ile müteşabih arasında bir fark yoktur. Şu halde Hanefîlerin
dışındakilere göre anlamının açık olup olmaması bakımından lafzın yalnızca iki türü
bulunmaktadır: Mücmel ve müteşabih. Bu, Hanefîlerdeki dört türü da kapsamaktadır.
12.2. MÂNÂYA DELÂLETİNİN ŞEKLİ BAKIMINDAN LAFIZLAR
Fıkhî hükümlerin ana kaynaklarını teskil eden Kur'ân ve Sünnetteki ifadelerin yanı sıra
fıkhı sonuçların belirlenmesinde etkili olan irade beyanlarının yorumunda lafız unsurunun
önemli bir yeri bulunduğundan fıkıh usulünde lafız değişik açılardan ayırıma tâbi tutularak
zengin bir terminoloji geliştirilmiştir. Bu ayırımlardan biri lafzın mânaya delâlet tarzı ve
keyfiyetiyle ilgili olup bunlara "delâlet yolları" da denir. Hanefî usul âlimleri lafzın
kullanıldığı mânaya nasıl delâlet ettiğini, yani mânanın doğrudan mı yoksa dolaylı mı ifade
edildiğini belirlemek üzere delâlet yollarını ibarenin, işaretin, nassın ve iktizânın delâleti
seklinde dört kısma ayırırken Şâfiîler'in önderliğini yaptığı mütekellimîn metodunu
benimseyen usulcüler bu konuyu genellikle "mantûk" ve "mefhum" ana baslıkları altında
incelemişlerdir.
12.2.1. Hanefîlere Göre Mânâya Delâletinin Şekli Bakmıından Lafızlar
Hanefîlere göre manaya delâletinin şekli bakımından lafızlar dört türlüdür:
12.2.1.1. İbârenin Delâleti
Bir nassın ibâresinin nasstan derhal anlaşılan anlamı göstermesidir. Bu, nassın
gelişindeki aslî maksat veya ona tabi olarak kastedilen hükümdür. İbarenin delâletine
“nassın harfî (=literal) anlamı” da denir.
Örneğin –daha önce zâhir ve nass konularında da geçtiği üzere- “Allah alışverişi helâl,
fâizi haram kıldı” [el-Bakara, 2/275] âyetinin ibaresinden derhal anlaşılan iki anlam
12
bulunmaktadır: 1) Alımsatımın helâl, fâizin haram olduğu, 2) Alımsatım ve fâizin farklı
şeyler olduğu. Bu iki anlamın birincisi tâbi anlam, ikincisi de aslî maksattır.
“Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin” [en-Nisâ, 4/3] âyetinden
derhal şu iki anlam anlaşılmaktadır: 1) Evlenmek mubah bir fiildir, 2) Erkeğin
evlenebileceği kadınların sayısı dörtle sınırlandırılmıştır. Âyet bunlardan ikincisini
belirtmek üzere gönderilmiştir. Şu halde aslî anlam odur, evlenmenin mubah olması ise
tâbi anlamdır.
12.2.1.2. İşâretin Delâleti
Nassın ibâresinin dışında delalet ettiği anlamdır. Bir başka deyişle nassın, o nassın
gönderilmesinin aslî ve tâbi anlamı dışında olmakla birlikte aslî anlamın gerektirdiği bir
başka anlama delalet etmesidir.
Bu delâlet bazen çok az düşünmekle anlaşılabilecek kadar açık olur, bazen ise derince
düşünmeyi gerektirecek şekilde kapalı olur. Bu yüzden nassın işaretinin neyi gösterdiği
konusunda müctehidler arasında ihtilaf söz konusu olabilir.
a. Açık Delâlet
Açık delâlete şunu örnek gösterebiliriz:
Süt emzirmeyle ilgili âyette şöyle buyrulmaktadır:
‫ﻋﻠَﻰ ا ْﻟ َﻤ ْﻮﻟُﻮ ِد ﻟَﮫُ ِرزْ ُﻗﮭُﻦﱠ‬
َ ‫ﻋ َﺔ َو‬
َ ‫ن ﯾُ ِﺘﻢﱠ اﻟﺮﱠﺿَﺎ‬
ْ ‫ﻦ َأرَا َد َأ‬
ْ ‫ﻦ ِﻟ َﻤ‬
ِ ‫ﻦ ﻛَﺎ ِﻣ َﻠ ْﯿ‬
ِ ‫ﺣ ْﻮ َﻟ ْﯿ‬
َ ‫ﻦ َأ ْوﻟَﺎ َدھُﻦﱠ‬
َ ‫ﺿ ْﻌ‬
ِ ‫وَا ْﻟﻮَا ِﻟﺪَاتُ ﯾُ ْﺮ‬
‫ف‬
ِ ‫ﺴ َﻮﺗُﮭُﻦﱠ ﺑِﺎ ْﻟ َﻤ ْﻌﺮُو‬
ْ ‫َو ِﻛ‬
“Süm emzirmeyi tamamlatmak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler.
Onların yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak çocuk kimin için doğurulmuşsa ona aittir.” [elBakara, 2/233]
Bu âyetin gönderiliş amacı iki şeyi açıklamaktır: Emziren kadınların nafakalarını ve
giyim masraflarının karşılanmasının babaya ait olduğunu belirtmek (ki bu âyetin aslî
anlamıdır), çocuğun nesebinin babaya ait olduğunu belirtmek (bu da âyetin tâbi anlamıdır).
Bu ikinci hükmün gerektirdiği başka bir takım hükümler vardır ki bunlar şöyledir: 1)
Çocuğun nafakasını temin yalnızca babanın borcudur. 2) Babası Kureyşli olan çocuk
annesi ne olursa olsun Kureyş kabilesindendir. 3) Baba muhtaç durumda olduunda
karşılıksız olarak çocuğun malını temellük edebilir. Bu üç anlam, âyetin gönderiliş amacı
içinde yer almamakla birlikte âyette tâbi anlam olarak belirtilen “çocuğun nesebinin
babaya ait olması” hükmünden çıkmaktadır.
b. Kapalı Delâlet
Bir âyette şöyle buyrulmaktadır:
‫ﺷ ْﮭﺮًا‬
َ ‫ن‬
َ ‫ﺣ ْﻤﻠُﮫُ َو ِﻓﺼَﺎﻟُﮫُ َﺛﻠَﺎﺛُﻮ‬
َ ‫ﺿ َﻌ ْﺘﮫُ ﻛُ ْﺮھًﺎ َو‬
َ ‫ﺣ َﻤ َﻠ ْﺘﮫُ أُﻣﱡﮫُ ﻛُ ْﺮھًﺎ َو َو‬
َ ‫ﺣﺴَﺎﻧًﺎ‬
ْ ‫ن ِﺑﻮَا ِﻟ َﺪ ْﯾ ِﮫ ِإ‬
َ ‫َو َوﺻﱠ ْﯿﻨَﺎ ا ْﻟِﺈ ْﻧﺴَﺎ‬
13
“Biz, insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve
zahmetle doğurdu. Çocuğun ana karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır.” [elAhkaf, 46/15]
Diğer bir âyette ise şöyle buyrulmaktadır:
ِ َْ َ
ِ ُ َ ِ ‫َو َو ْ َ ا ْ ِ ْ َ نَ ِ َ ا ِ َ ْ ِ َ َ َ ْ ُ أُ ُ َو ْ ً َ َ َو ْ ٍ َو‬
“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Anası onu türlü türlü zayıflıklara
katlanarak taşıdı. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur.” [el-Lokman, 31/14]
Bu iki âyetin gönderiliş amacı da insanların ana-babalarına iyi davranmalarını
emretmek ve annenin bu konuda üstünlüğünü belirtmektir. Bu âyetten işaret yoluyla
hamilelik süresinin en azının altı ay olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü birinci âyette hamilelik
ve sütten kesilmenin otuz ay olduğunu, ikinci âyet ise sütten kesilmenin iki yıl olduğunu
belirtmektedir. Bu ikisini birlikte değerlendirdiğimizde hamileliğin en alt sınırının altı ay
olduğu anlaşılmaktadır.
12.2.1.3. Nassın Delâleti
Nassın, o nassta yer alan hükmün inceleme ve ictihada gerek duyurmaksızın sırf dil
unsuruna dayanarak anlaşılabilecek olan illetteki ortaklık sebebiyle nassta belirtilmeyen
durum hakkında da geçerli olduğuna delalet etmesidir.
Bunu açıklayacak olursak, nass bazen bir hükme delalet eder. Bu hükmün gerekçesi
dikkatli bir incelemeyi gerektirmez, lafızları ve anlamlarını bilen herkes bunu anlar. Nassın
dışında bulunan bir durum vardır ki Şâri bunun hükmünü açıklamamıştır, fakat bu durum,
illet bakımından nassta yer alanla aynı kapsamda sayılır. Bu durumda nassta yer alan
hüküm, nassta yer almayan durum hakkında nassın delaletiyle sabit olur.
Örneğin âyette şöyle buyrulmuştur:
‫ﺣﺪُھُﻤَﺎ َأ ْو ِﻛﻠَﺎھُﻤَﺎ َﻓﻠَﺎ َﺗﻘُ ْﻞ‬
َ ‫ك ا ْﻟ ِﻜ َﺒ َﺮ َأ‬
َ ‫ﻋ ْﻨ َﺪ‬
ِ ‫ﺣ ﺴَﺎﻧًﺎ ِإﻣﱠﺎ َﯾ ْﺒﻠُ َﻐﻦﱠ‬
ْ ‫ﻦ ِإ‬
ِ ‫ﻚ َأﻟﱠﺎ َﺗ ْﻌﺒُﺪُوا ِإﻟﱠﺎ ِإﯾﱠﺎهُ َوﺑِﺎ ْﻟﻮَا ِﻟ َﺪ ْﯾ‬
َ ‫َو َﻗﻀَﻰ َرﺑﱡ‬
‫َﻟﮭُﻤَﺎ أُفﱟ َوﻟَﺎ َﺗ ْﻨ َﮭ ْﺮھُﻤَﺎ َوﻗُ ْﻞ َﻟﮭُﻤَﺎ َﻗ ْﻮﻟًﺎ َﻛﺮِﯾﻤًﺎ‬
Rabbin kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve ana-babaya iyilik etmenizi
buyurdu. Onların her ikisi veya biri senin yanında yaşlılık dönemine erişirlerse onlara öf
bile deme, onları azarlama ve onlara yumuşak söz söyle. [el-İsrâ, 17/23]
Dili bilen herkes bunu duyduğunda hükmün gerekçesinin “ana-babayı üzmek ve eziyet
vermek” olduğunu anlar. Bu gerekçe öf demekten daha fazla olarak dövmek, kovmak,
ihtiyaçlarını karşılamamak gibi durumlarda da bulunmaktadır. Öyleyse öf demenin haram
olduğunu belirten nass, delaletiyle diğer durumların da haram olduğunu göstermektedir.
Bir diğer âyette şöyle buyrulmaktadır:
‫ُ ُ ِ ِ ْ َ ًرا وَ َ َ ْ َ ْ نَ َ ِ ً ا‬
ِ َ‫َ ْ ُ ُ ن‬
14
َ ‫ُ ْ ً ِإ‬
َ َ َ ْ ‫إِن ا ِ َ َ ْ ُ ُ نَ أَ ْ َ َال ا‬
“Haksız yere yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar.”
[en-Nisâ, 4/10] Bu âyeti duyan herkes, yetimlerin mallarını telef etmenin, onlardan izinsiz
başkasına bağışlamanın vb. durumların da âyetle yasaklandığını bilir.
Bazı âlimler bu delalete fahvâ’l-hitâb (sözün maksadı ve gâyesi) demişlerdir. Şâfiîler ise
buna mefhumü’l-muvâfaka adını verirler. Çünkü bu delalet ile nassta yer almayan
meselenin hükmü nassta yer alana uygun düşmektedir.
Bazıları bu delaleti kıyas olarak kabul edip buna “kıyas-ı celî” demişlerdir. Nitekim
Şâfiî’nin er-Risâle’deki ifadelerinden de bu anlaşılmaktadır. Âlimlerin çoğunluğuna göre
ise nassın delâleti ve kıyas farklıdır. Çünkü nassın delâletinde illet dil vasıtasıyla tespit
edilmekte, kıyastaki illeti tespit yöntemlerine gerek duyulmamaktadır. Kıyastaki illeti
tespit etmek için ise yalnızca dili bilmek yeterli olmayıp illeti tespit yöntemlerine
başvurulması gerekir. Nassın delâleti kıyastan daha güçlüdür.
12.2.1.4. İktizânın Delâleti
Nassın anlamının doğru veya şer’î yönden sağlıklı anlaşılabilmesi için sözde zikri
geçmeyen bir şeyin var olduğu kabul edildiğinde nass o şeye iktizâ (gerektirme) yoluyla
delâlet eder.
Örneğin bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
َ ْ َ ‫أُ ِ ا َ َ ُ و ا ِ ْ َ ُن وَ َ ا ْ ُ ْ ِ ُ ا‬
َ َ ُ‫ر‬
Ümmetimden hata, unutma ve tehdit altında yaptıkları şeyler kaldırılmıştır.
Biz dış dünyada bu ümmetten olan Müslümanların hata ettiğini, unuttuğunu ve tehdit
altında bazı şeyler yaptıklarına şahit oluyoruz. Şu halde bu sözün dış dünyada doğru olarak
anlaşılabilmesi için sözde yer almayan başka bir kaydın var kabul edilmesi gerekir ki bu
durumda söz şu şekilde anlaşılmalıdır: “Ümmetimden hata, unutma ve tehdit altında
yaptıkları şeylerin günahı/sorumluluğu kaldırılmıştır.”
Cenab-ı Hakk, fey, yani düşmandan savaşmaksızın alınan mallarda payı bulunan kişileri
açıklayan âyette şöyle buyurmuştur:
‫ن‬
َ ‫ﺿﻮَاﻧًﺎ َو َﯾ ْﻨﺼُﺮُو‬
ْ ‫ﻦ اﻟﻠﱠ ِﮫ َو ِر‬
َ ‫ﻀﻠًﺎ ِﻣ‬
ْ ‫ن َﻓ‬
َ ‫ﻦ ِدﯾَﺎ ِر ِھ ْﻢ َوَأ ْﻣﻮَا ِﻟ ِﮭ ْﻢ َﯾ ْﺒ َﺘﻐُﻮ‬
ْ ‫ﺧ ِﺮﺟُﻮا ِﻣ‬
ْ ُ‫ﻦ أ‬
َ ‫ﻦ اﻟﱠﺬِﯾ‬
َ ‫ﺟﺮِﯾ‬
ِ ‫ِﻟ ْﻠﻔُ َﻘﺮَا ِء ا ْﻟﻤُﮭَﺎ‬
‫ن‬
َ ‫ﻚ ھُﻢُ اﻟﺼﱠﺎ ِدﻗُﻮ‬
َ ‫اﻟﻠﱠ َﮫ َو َرﺳُﻮ َﻟﮫُ أُو َﻟ ِﺌ‬
(O mallar), Allah’ın lütuf ve rızasını aramak, Allah ve rasûlüne yardım etmek için
yurtlarından ve mallarından çıkarılmış olan fakir muhacirlere aittir. Doğru olanlar işte
onlardır. [el-Haşr, 59/12]
Bu âyette Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlar için “fukara” ifadesi
kullanılmıştır. Fakir, malı mülkü olmayan kimseye denir. Mekke’den Medine’ye hicret
eden Müslümanların bir kısmının ise Mekke’de malı mülkü vardı. Şu halde bu âyetin
doğru olarak anlaşılabilmesi için hicret eden Müslümanların Mekke’deki malları üzerinde
mülkiyetlerinin kalmadığını kabul etmek gerekecektir. “Fukara” sözcüğünün bu hükme
15
delâleti, iktizânın delâletidir. Bu âyetin işaretinden de şu şekilde bir anlam çıkar:
“Darulharpten İslam ülkesine bir kimse hicret ederek gelse ve geride mallar bıraksa, daha
sonra Müslümanlar o ülkeye hâkim olarak oradaki malları ganimet olarak ele geçirseler,
hicret ederek gelen kişi, daha önceden sahip olduğu mallar üzerinde hak iddia edemez;
çünkü o mallar üzerindeki mülkiyeti hicretle birlikte sona ermiştir.”
Bir kimse, bir başka şahsa “arabanı benim adıma falanca kişiye hibe et” dediğinde bu
sözün doğru olarak anlaşılabilmesi için şöyle takdir edilmesi gerekir: “Malını önce bana
sat, mal benim mülkiyetime girdikten sonra benim vekilim olarak malımı falanca kişiye
hibe et”. Bu söz bu şekilde anlaşılmadığı takdirde doğru olmaz; çünkü bir kimsenin başka
bir şahsın arabasını kendi adına hibe etmesini istemesi doğru değildir.
***
Delâletlerin Hükümleri ile İlgili Kurallar
1. Tahsîs veya tevil gibi kat’îlikten zannîliğe çeviren bir delil bulunmadıkça bu
delâletlerle hüküm kat’î olarak sabit olur.
2. İbârenin delâleti işaretin delâletinden daha güçlüdür. Çünkü ibârenin delâleti nassın
geliş maksadı olan hükmü gösterirken işaretin delâleti nassın geliş amacı olmayan hükmü
göstermektedir.
3. İşaretin delâleti nassın delâletinden daha güçlüdür. Çünkü işaretin delâleti hükme
sözleriyle delâlet ettiği halde nassın delâleti hükme sözlerden anlaşılan illetle delâlet
etmektedir.
4. Nassın delâleti iktizânın delâletinden daha güçlüdür. Çünkü nassın lafzı, iktizânın
delâletiyle sabit olan hükme ibaresiyle ya da illetiyle değil genel anlamıyla delâlet
etmektedir.
Delâletler arasındaki kuvvet farklılığının etkisi delâletler arasında bir çatışma olduğunda
ortaya çıkar. Buna ilişkin kuralları da şu şekilde belirtebiliriz:
1. İbârenin delaletiyle sabit olan bir hüküm işaretin delâletiyle sabit olan bir hükümle
çatışırsa, ibârenin delâletiyle sabit olan hüküm tercih edilir.
َ ْ َ ْ ‫َ َ ْ ُ ا ْ ِ َ ُص ِ ا‬
َ ِ ُ ‫َ أَ َ ا ِ َ آ َ ُ ا‬
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı” âyetinin ibaresi,
kasten adam öldürme fiiline karşılık kısas uygulanması gerektiğini göstermektedir. [elBakara, 2/179]
ً ِ َ ‫َُ َ َ ًا‬
َ َ‫َ ِ ً ا ِ َ وَ َ ِ َ ا ُ َ ْ َ ِ َو َ َ َ ُ َوأ‬
ُ َ َ ‫َو َ ْ َ ْ ُ ْ ُ ْ ِ ً ُ َ َ ّ ِ ً ا َ َ َ اؤُ ُ ه‬
“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir.
Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” [en-Nisâ,
4/93] âyeti işaretiyle, kasten adam öldürme durumunda kısasın gerekli olmadığını
16
göstermektedir. Çünkü bu âyette kasten adam öldürmenin cezası olarak ebedî cehennem
azabının bulunduğu belirtilmiş bunun dışında bir açıklama yapılmamıştır. Açıklama
yapılması gereken yerde yalnızca bununla yetinilmesi, kasdî adam öldürmenin bundan
başka bir cezasının olmadığına işaret etmektedir. Bu sonuç, yukarıdaki âyetin ibaresinden
anlaşılan hükümle çatışmaktadır. Bu durumda ibarenin delaletiyle sabit olan hüküm tercih
edilerek, kasdî adam öldürme fiillerinde kısas cezasının uygulanması gerektiğine
hükmedilir.
2. İşaretin delâletiyle sabit olan hüküm ile nassın delâletiyle sabit bir hüküm çatıştığında
işaretin delâletiyle sabit olan hüküm tercih edilir.
ِ ِ ْ ‫َ َ ً َو َ ْ َ َ َ ُ ْ ِ ً َ َ ً َ َ ْ ِ ُ رَ َ ٍ ُ ْ ِ َ ٍ َودِ َ ٌ ُ َ َ ٌ ِإ َ َأ‬
‫َ نَ ِ ُ ْ ِ ٍ أ َْن َ ْ ُ َ ُ ْ ِ ً ِإ‬
َ ‫َو‬
Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin bir köle azat etmesi ve öldürdüğü kimsenin
yakınlarına da diyet ödemesi gerekir” [en-Nisâ, 4/92] âyetinin ibâresi yanlışlıkla adam
öldürme fiilinde kefaret ve diyetin gerekli olduğunu göstermektedir. Şâfiî’ye göre bu
âyetten nassın delâleti yoluyla kasten adam öldürme durumunda kefaret ve diyetin haydi
haydi gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Hata kasıtsız yapılan fiildir, kasten öldürme ise
isteyerek yapılan bir fiildir. Kasıtsız yapılan fiili önlemek için kefaret gerektiğine göre
kasıtlı fiil hakkında bu haydi haydi gerekir.
ً ِ َ ‫َُ َ َ ًا‬
َ َ‫َ ِ ً ا ِ َ وَ َ ِ َ ا ُ َ ْ َ ِ َو َ َ َ ُ َوأ‬
ُ َ َ ‫َو َ ْ َ ْ ُ ْ ُ ْ ِ ً ُ َ َ ّ ِ ً ا َ َ َ اؤُ ُ ه‬
“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir.
Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” [en-Nisâ,
4/93] âyeti ise işaretiyle, kasten adam öldürme fiilinde kefaretin vâcip olmadığına delalet
etmektedir; çünkü âyet, ceza olarak sadece cehennemde ebediyen kalmayı zikretmiştir.
Açıklama yapılması gereken yerde yalnızca bununla yetinilmesi kasten adam öldürme fiili
için başka bir cezanın gerekli olmadığına işaret etmektedir. Dolayısıyla Hanefîlere göre
kasten adam öldürme fiilinde kefaret gerekmez.
İktizanın delâletiyle sabit olan bir hükmün diğer delâletlerle çatışmasına dair bir örnek
bulunmamaktadır.
***
12.2.2. Hanefîlerin Dışındakilere Göre Mânâya Delâletinin Şekli Bakmıından
Lafızlar
Mütekellimîn metoduna bağlı usulcüler, İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve
Sünnet’i yorumlama faaliyetleri sırasında, söz konusu nasslarda iki tür anlam (delâlet)
bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Bunlardan birincisi nassların açıkça ifade ettiği anlamlar
(mantûk), ikincisi nasslarda açıkça belirtilmemekle birlikte onlardan anlaşılan manalardır
(mefhûm).
17
Usulcülerin çoğunluğunca benimsenen bu yaklaşıma göre lafzın sözde zikri geçenin
(mantûk bih) hükmünü göstermesine "delâletü'l-mantûk" veya kısaca mantûk, sözde zikri
geçmeyenin (meskût anh) hükmünü göstermesine de "delâletü'l-mefhûm" veya kısaca
mefhum adı verilir. Cumhurun genel bir isimlendirmeyle mantûk adını verdigi durumlar
Hanefîler'in ibare, isaret ve iktizâ dedikleri delâlet sekillerini kapsamaktadır. Mefhum da
cumhura ait usul terminolojisinin bir parçası olup bazı çesitleri Hanefîler'ce başka bir
isimle karşılanmakta, bazı çeşitleri hakkında ise esasa ilişkin görüş ayrılıkları
bulunmaktadır.
Hanefîler dışındaki çoğunluğa (Mâlikî, Şâfiî ve diğer usulcüler) göre delâletler iki
türlüdür: Mantûkun delâleti ve mefhûmun delâleti.
Aşağıda bunları ele alacağız.
12.2.2.1. Mantûk’un Delâleti
İslam hukuk usulünün genel sistematiği içinde mantûk, lafzın kullanıldığı kalıp ve
cümleden açıkça ve doğrudan doğruya anlaşılan bir anlam olması itibarıyla yorum
merdiveninin birinci basamağını teşkil eder. Bu sebeple anlamların en açık ve kuvvetlisi
olup mana konusunda asıl niteliğindedir ve mefhumdan önce gelir.
Mantûkun delâleti, nasstaki lafızların, sözde zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin
hükmünü göstermesidir. Bir başka deyişle bu delâlet, sözün söylendiği alandaki delâletidir.
Sözü edilen manaya konuşma yoluyla ulaşıldığı için buna konuşma (nutk) kökünden gelen
mantûk ismi verilmiştir. Bu delâlet, Hanefîlerdeki ibârenin delâletini, işaretin delâletini ve
iktizânın delâletini kapsamaktadır.
12.2.2.2. Mefhûmun Delâleti
Mütekellimîn metoduna bağlı usulcüler menfûmu tanımlarken; “lafızdan sözün konusu
dışında anlaşılan mâna", "lafzın sözün konusu dışındakini göstermesi" gibi tanımlar
verirler. Buna göre mefhumun, doğrudan lafzın kapsamında olmayıp onun işaret ettiği
veya ona dayanılarak elde edilen mânaları belirten bir terim olduğu ve bu anlamlara sırf dil
unsuruna dayalı bir zihinsel işlemle, yani zihnin bir mânadan diğer bir mânaya geçmesiyle
ulaşıldığı söylenebilir.
Daha açık ve kısa bir tanımla mefhûmun delâleti, lafzın, sözde zikri geçmeyen ve ifade
edilmeyen bir şeyin hükmüne delâlet etmesidir.
Mefhûmun iki türü vardır: Mefhumu’l-muvâfaka, Mefhûmu’l-muhâlefe
12.2.2.2.1. Mefhûmu’l-Muvâfaka
Mefhûmu’l-muvâfaka, Hanefîler'in terminolojisinde "nassın delâleti" adı verilen ve
sözün, inceleme ve içtihada ihtiyaç duyulmaksızın ve sırf dil unsuruna dayanarak
anlaşılabilen illetteki müştereklik sebebiyle nasta belirtilen duruma ait hükmün
nastabelirtilmeyen durum hakkında da sabit oldugunu göstermesi" diye tanımlanan delâlet
şekline karşılık gelir.
18
İmam Şâfiî’nin kıyas kapsamında gördüğü ve bazı usulcüler tarafından “celî kıyas” adı
verilen bu delâlet türünü âlimlerin genel çoğu kıyas kapsamında görmezler.
Usul kitaplarında bu delâlet türü “fahva’l-hıtâb”, “lahnu’l-hıtâb”, “kıyas-ı celî” gibi
isimlerle anılır.
12.2.2.2.2. Mefhûmu’l-Muhâlefe
Mefhumun diğer türü olan ve bazı usulcüler tarafından "delîlü'l-hitâb" ve "el-mahsûs
bi'z-zikr" diye de anılan mefhûmü'l-muhâlefe, "lafzın sükût ettiği konudaki mânasının
sözün konusu olan anlamına aykırı olması" biçiminde tarif edilir.
Diğer bir tanımla; sözün, mantûkun hükmünün, hükümde dikkate alınan kayıtlardan
birini taşımaması sebebiyle sözde yer almayan konuda geçerli olmadığına delalet
etmesidir.
Sözün taşıdığı kayda göre çeşitli isimler alan mefhum-i muhalifin başlıca çeşitleri
şunlardır:
a. Mefhumu’s-sıfat
Hükmü bir vasıf ile kayıtlanmış nassın, bu vasfı taşımayan durumlar hakkında o
hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir.
Örneğin Hz. Peygamber (s.a.v.) “senenin çoğunu otlaklarda beslenerek geçiren
koyunlarda zekât vardır” buyurmuştur. Bu hadis, mefhum-i muhalifi ile “senenin
çoğunluğunu yemlenerek geçiren besi koyunlarında zekâtın farz olmadığını”
göstermektedir. Çünkü hadisin mantukunda yer alan hükmün kayıtlandığı nitelik besi
koyunlarında yoktur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “ödeme gücüne sahip olan bir kimsenin, alacaklısını oyalaması
zulümdür. Bu durum, onun dava edilmesi ve cezalandırılmasını helâl kılar.” Buyurmuştur.
Bu hadis, sözden anlaşılan anlamıyla (yani mantûkun delâletiyle) ödeme gücüne sahip olan
bir kimsenin borcunu ödemeyi geciktirmesinin bir haksızlık olup kendisine dava açmayı
helâl hale getireceğini gösterdiği gibi mefhum-i muhalifi ile de ödeme gücüne sahip
olmayan bir kimsenin borcunu ödemesinin zulüm sayılamayacağını, bu durumdaki bir
kimseye dava açmanın ve cezalandırmanın helâl olmayacağını göstermektedir.
b. Mefhumu’ş-şart
Hükmü şart edatlarından biri ile belirli bir şarta bağlanmış nassın, bu şartın bulunmadığı
durumlarda o hükmün geçerli olmadığına delalet etmesidir.
Âyette boşanmış kadınlardan bahsederken “şayet hamile iseler, doğum yapıncaya kadar
nafakalarını karşılayın” [et-Talak, 65/6] buyrulmuştur. Bu nass, mantûku ile, bâin talakla
boşanmış kadınların hamile olmaları halinde nafakalarının verilmesini emretmektedir.
Mefhum-i muhalifi ile ise hamile olmayan kadınlar için böyle bir nafaka yükümlülüğünün
bulunmadığını göstermektedir.
19
Hz. Peygamber (s.a.v.) “bir bağışta bulunan kişi, karşılık almamış ise, bağışladığı şey
üzerinde [onu geri alma konusunda] daha fazla hak sahibidir” buyurmuştur. Bu hadis
mantûku ile bir şey bağışlayan kişinin, şayet buna karşılık olarak bir şey almamış ise
bağışladığı malı geri alma konusunda herkesten fazla hak sahibi olduğunu göstermektedir.
Görüldüğü üzere hadiste “karşılık almamak” şart koşulmuştur. Bu şartı taşımayan
durumlar için bu hüküm geçerli değildir; yani hadisin mefhum-ı muhalifiyle bir bağışta
bulunan kişinin buna karşılık olarak bir şey almışsa yaptığı bağıştan geri dönemeyeceğine
delâlet etmektedir.
c. Mefhumu’l-gâye
Hükmü belirli bir sınır ile kayıtlanmış nassın, bu sınırdan sonra o hükmün geçerli
olmadığına delâlet etmesidir.
Meselâ âyette “sabahın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin, için.
Sonra gece oluncaya kadar orucu tamamlayın” [el-Bakara, 2/187] buyrulmuştur. Bu âyet,
mantûku ile Ramazan ayında fecir vaktine kadar yiyip içmenin mübah olduğunu
göstermektedir. Mefhum-i muhalifi ile ise bu vakitten sonra yiyip içmenin yasak olduğunu
göstermektedir.
c. Mefhumu’l-aded
Hükmü belirli bir sayı ile kayıtlanmış nassın, bu sayının dışında o hükmün yerine
gelmeyeceğine delâlet etmesidir.
Örneğin zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun” [en-Nur, 24/2]
buyrulmuştur. Bu âyette sayı sınırı olarak “yüz” kelimesi geçmektedir. Bunun mefhum-ı
muhalifinden bu miktarı aşmanın câiz olmadığı anlaşılmaktadır.
Yemin keffareti ile ilgili âyette on fakirin doyurulması veya giydirilmesi
emredilmektedir. Bunun mefhum-i muhalifinden bu sayıdan daha azının yapılması halinde
kefaretin yerine gelmiş olmayacağı anlaşılmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “kırk koyunda bir koyun zekât vardır” buyurmuştur. Bu hadiste
bir koyunun verilmesinin gerekmesi için kişinin kırk koyuna sahip olması gerektiği
anlaşılmaktadır. Bu hadisin mefhum-i muhalifinden kırk koyundan azına sahip olma
durumunda zekâtın farz olmayacağı anlaşılmaktadır.
***
Mefhum-i Muhalif ile Amel Etmenin Şartları
Mefhum-i muhalifi delil kabul edenlere göre bununla amel edilebilmesi için bir çok şart
gerekir. Bu şartların hepsinin buluştuğu ortak nokta şudur: Mantûkun hükmüne konan
kaydın, kayıt kalktığında hükmün de sona ereceğini gösterme dışında bir amacı
olmamalıdır. Böyle bir amacın bulunması halinde mefhum-i muhalif dikkate alınmaz ve
ona dayanarak hüküm verilmez.
Aşağıdaki durumlarda mantuka konulan kayıtların başka bir takım amaçları
bulunduğundan mefhum-i muhalife göre hüküm verilmez:
20
Bir âyette “O [Allah], denizi de emrinize verdi ki ondan taze et yiyesiniz” [en-Nahl,
16/14] buyrulmuştur. Burada “et” sözcüğünün “taze” diye bir sıfatla nitelenmesinin amacı
Allah’ın kullarına olan nimet ve lütuflarını hatırlatmaktır. Bu sebeple bu âyetin mefhum-i
muhalifinden denizden çıkan ürünlerin taze olmayanlarının yenmeyeceği sonucu
çıkarılamaz.
Evlenilmesi haram olan kadınlardan bahsedilirken şöyle buyrulmuştur: “Karılarınızdan
olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız” [en-Nisâ, 4/23]. Bu âyette “evlerinizde bulunan”
kaydı, insanlar arasında genellikle yaygın olan durumu göstermektedir. Bu âyetin mefhumi muhalifinden “kişinin, evinde ve kendi bakımında olmayan üvey kızıyla evlenmesinin
câiz olduğu” sonucu çıkarılamaz. Aksine bir kimse bir kadınla evlilik akdi yapmış ve zifafa
girmiş ise o kadının kızı [yani erkeğin üvey kızı] her durumda o erkeğe haram olur.
Faizle ilgili âyette şu ifade yer almaktadır: “Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak
fâiz yemeyin” [Al-i İmrân, 3/130] Bu âyette fâizin “kat kat artırılmış olarak” diye
nitelenmesi cahiliye dönemindeki insanlar arasındaki yaygın durumu göstermek içindir.
Bunun mefhum-i muhalifinden “kat kat artırılmış olmadığında faizin yenilebileceği”
sonucu çıkarılamaz. Nitekim “ana paralarınız size aittir” [el-Bakara, 2/279] âyeti ana para
dışındaki her türlü fazlalığın ribâ kapsamında yer alacağını göstermektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir
kadının, bir ölünün ardından üç günden fazla yas tutması helâl değildir. Ancak koca için
tutulacak yas, dört ay on gündür.” Bu hadiste yer alan “Allah’a ve âhiret gününe inanan”
ifadesi, hükme uyulmasını teşvik için söylenmiştir. Bu ifadenin mefhum-i muhalifinden bu
şekilde davranmayan kadının Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı sonucu çıkarılamaz.
Bir âyette, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hitaben münafıklarla ilgili olarak şöyle
buyrulmuştur: “Onlar için yetmiş defa da af dilesen Allah onları asla affetmeyecektir.” [etTevbe, 9/120] Bu âyetteki “yetmiş” ifadesi, çokluk ve mübalağayı belirtmek için
söylenmiştir. Buna göre münafıklar için ne kadar çok istiğfar edilirse edilsin Allah onları
affetmeyecektir.
***
Mefhum-i Muhalifin Hucciyeti
İnsanların sözlerini yorumlarken, mefhum-i muhalifin huccet sayılacağı ve buna göre
amel edileceği konusu usulcüler tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Buna göre bir kimse
bir söz söylerken söylediği sözde herhangi bir kayıt yer alıyorsa, sözde ifade edilen durum
o kaydı taşımayan meselelerde geçerli olmayacaktır. Çünkü konulan kaydın bir anlamı
olmalıdır. Şayet konan kaydın, mefhum-i muhalif dışında bir amacının olduğu anlaşılıyorsa
mefhum-i muhalif ile amel edilmez, böyle bir şey anlaşılmadığı sürece bir kimsenin
sözünü yorumlarken mefhum-i muhalif ile amel edilir.
Kur’an ve sünnet nasslarının yorumlanmasında mefhum-i muhalifin huccet olup
olmadığı konusu ise ihtilaflıdır. Âlimlerin çoğunluğu (Şâfiîler ve diğerleri) nasslarda da
21
mefhum-i muhalifin huccet olduğu ve buna göre amel edilmesi gerektiği görüşündedir.
Hanefîlere göre ise mefhum-i muhalefet huccet değildir ve ona göre amel edilemez.
Bu konuda cumhurun delili şudur: Nasslarda yer alan kayıtlar mutlaka bir maksada
binaen konulmuştur. Müctehid herhangi bir nasstaki kaydın hangi maksatla konulduğunu
araştırdıktan sonra, hükmün, kaydın bulunduğu durumlara tahsis edilmesi ve kaydın
bulunmadığı durumlarda hükmün yok sayılması dışında bir amacın olmadığını anlarsa,
nassı bu kayda göre yorumlaması gerekir. Aksi takdirde kaydın zikredilmesinin bir anlamı
ve amacı kalmamış olur. Aklı başında insanların bile amaçsız söz söylemediği bilindiğine
göre hikmet sahibi Allah’ın ve elçisinin amaçsız ve anlamsız söz söyleyemeyeceği
evleviyetle sabittir.
Hanefîlerin delili ise şudur: Bir sözde yer alan kaydın konmasının çok farklı sebepleri
bulunabilir. Bir nassta yer alan kayıtlardan herhangi birinin belirli bir amaç için konduğu
ortaya çıkmadığında mefhum-i muhalife göre hareket etmenin câiz olduğun söyleyemeyiz.
Çünkü beşer sözünden farklı olarak biz Allah ve rasûlünün sözündeki bütün amaçları
kuşatamayız. İnsanların amaçlarını kuşatmak ise mümkündür. Bu yüzden mefhum-i
muhalif insan sözlerinde huccet, Allah ve rasûlünün sözlerinde ise huccet değildir.
22
ÖZET
I
Manaya delaletinin açıklık ve kapalılığı bakımından lafızlar; manaya delâleti açık olan
ve kapalı olan şeklinde ikiye ayrılır.
Hanefîlere göre Mânaya delâleti açık olan lafızlar, daha düşükten daha kuvvetliye
doğru şu şekilde sıralanır: 1) Zâhir, 2) Nass, 3) Müfesser, 4) Muhkem.
Zâhir, anlamı açık olup anlaşılmak için haricî bir karîneye ihtiyaç duyurmayan, fakat
tevil ve tahsis ihtimaline açık olan lafızdır. Zâhir, sözün sevk sebebini teşkil etmez. Aksine
bir delil olmadıkça lafızdan çıkan zâhir anlama göre amel etmek gerekir.
Nass, anlamı açık olup anlaşılmak için haricî bir karîneye ihtiyaç duyurmayan, sözün
sevk edilme sebebini teşkil eden, tevil ve tahsis ihtimaline açık olan lafızdır. Aksine bir
delil olmadıkça nassın anlamına göre hareket edilir.
Müfesser hükme açık bir şekilde delâlet eden, tevil ve tahsis ihtimaline kapalı olmakla
birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemi için nesih ihtimali bulunan lafızdır. Müfesserin
gösterdiği anlama göre hareket etmek gerekir, bunu başka şekilde yorumlamak câiz
değildir.
Muhkem, hükme açık bir şekilde delâlet eden, tevil tahsis ve nesih ihtimaline kapalı
bulunan lafızdır. Bunun gösterdiği anlama göre hareket etmek zorunludur. Başka bir
manaya yorumlanması veya neshi mümkün değildir.
Zahir nass ile tearuz ederse nass tercih edilir. Nass, müfesser ile teâruz ederse müfesser
tercih edilir. Muhkem, nass ile tearuz ederse muhkem tercih edilir.
Hanefîler dışındakilere göre lafız açıklık bakımından zâhir ve nass olarak ikiye ayrılır.
Zâhir, manasına zannî olarak delâlet eden lafızdır. Nass manasına kat’î olarak delâlet
eden ve başka ihtimale açık olmayan lafızdır.
Tevil, lafzın zâhir olan manasından alınıp bir delile dayalı olarak zâhir olmayan başka
bir anlama çekilmesidir. Tevilin sahih olabilmesi için; lafız tevili kabul eden bir lafız
olmalı, lafzın tevil edildiği mana o lafza uygun olmalı, uygun şer’î bir delil bulunmalıdır.
Tevilin hatıra kolayca gelen (yakın) ve hatıra kolayca gelmeyen (baîd) şeklinde iki türü
bulunmaktadır.
Hanefîlere göre kapalılık bakımından lafız dört türlüdür. Bunlar kapalılık bakımından
daha azdan daha kapalı olana doğru şu şekilde sıralanır: 1) Hafî, 2) Müşkil, 3) Mücmel, 4)
Müteşâbih.
Hafî, kapsamında birçok fert bulunup da kalıbı dışındaki bir engelden dolayı bu
fertlerden bir kısmına açık olarak delâlet etmeyen, bu ferdin lafzın kapsamına dâhil
olduğunun belirlenebilmesi için inceleme ve ictihada ihtiyaç vardır.
Müşkil, kendisiyle kastedilen mana ancak onu kuşatan karîne ve emâreler üzerinde
incelemede bulunma ve derinlemesine düşünme yoluyla anlaşılabildiği lafızdır. Lafzın
muhtemel bulunduğu manalar ele alınıp lafzı çevreleyen karîneler vasıtasıyla bu
manalardan hangisinin kastedildiğini belirlemek için ictihad edilir.
Mücmel, sözün sahibi tarafından bir açıklama yapılmadan kendisiyle kastedilen mana
anlaşılmayan lafızdır. Mücmel bir lafızdan ne kastedildiğine dair bir açıklama gelmediği
sürece onunla amel etmek câiz değildir. Bu açıklama tam olabileceği gibi eksik de olabilir.
Tam olursa lafız müfessere, eksik olursa müşkile dönüşür.
23
Müteşâbih, kendisiyle kastedilen anlamın, dünyada hiç kimse tarafından bilinemeyeceği
veya ancak ilimde üstün mertebeye sahip kimselerce bilinebileceği şekilde kapalı olan
lafızdır. Fıkhî konularla ilgili âyet ve hadislerde müteşâbih bir lafız bulunmadığı
konusunda âlimler ittifak etmişlerdir.
Hanefîler dışındakilere göre kapalı lafızlar mücmel ve müteşabih olmak üzere iki
türlüdür. Mücmel, manaya açık olmayan bir biçimde delâlet eden, müteşâbih ise ister
kalıbındaki bir sebeple isterse bunun dışındaki bir engelden ötürü kendisiyle kastedilen
anlamın kapalı kaldığı lafızdır.
II
Manaya delâletinin şekli bakımından lafızlar Hanefîlere göre dörde ayrılır: Manaya
ibaresiyle delâlet eden, işaretiyle delâlet eden, delâletiyle delâlet eden ve iktizâsıyla delâlet
eden lafızlar.
İbârenin delâleti, lafzın, nassın gelişindeki aslî maksat olan veya ona tâbi olarak
kastedilen hükme delâlet etmesidir.
İşâretin delâleti, lafzın, nassın gelişinde aslî veya tâbî olarak kastedilmeyen fakat asıl
maksat olan mananın gerekli kıldığı hükme delâlet etmesidir. İşaretin delâleti açık
olabileceği gibi kapalı da olabilir.
Nassın delâleti (delâletin delâleti), sözün, nassta inceleme ve ictihadda bulunmaya
ihtiyaç duyulmaksızın ve sırf dil unsuruna dayanarak anlaşılabilen illetteki müştereklik
sebebiyle, nassta belirtilmeyen durum hakkında da sabit olduğunu göstermesidir. Nassın
delâletine başta Şâfiî olmak üzere bazı âlimler kıyas-ı celî adını vermişlerdir.
İktizânın delâleti, Sözün, doğru veya şer’î yönden sağlıklı anlaşılması kendisine bağlı
olan, ibârede yer almayan bir şeye delâlet etmesidir.
İbârenin delâleti işaretin delâletinden kuvvetlidir, işaretin delâleti nassın delâletinden
kuvvetlidir, nassın delâleti iktizânın delâletinden kuvvetlidir.
Hanefîler dışındakilere göre delâlet türleri ikidir: Mantuk’un delâleti, Mefhum’un
delâleti.
Mantûkun delâleti (Delâletü’l-mantûk), lafzın, sözde zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin
hükmüne delâlet etmesidir. Bu, Hanefîlerdeki ibârenin delâletini, işaretin delâletini ve
iktizânın delâletini kapsar.
Mefhûmun delâleti (Delâletü’l-mefhûm), lafzın, sözde zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen
bir şeyin hükmüne delâlet etmesi demektir. Bu da cumhura göre iki kısımdır:
Mefhumu’l-muvâfaka, lafzın, incelemek ve ictihada gerek duyulmaksızın sırf dil
unsuruna dayanarak anlaşılan illetteki müştereklik sebebiyle, sözde geçen durumun
hükmünün sözde zikri geçmeyen durum için de sabit olduğuna delâlet etmesidir. Bu,
Hanefîlerdeki “nassın delâleti”ne karşılık gelir.
Mefhumu’l-muhâlefe, sözün, mantûkun hükmünün, hükümde dikkate alınan kayıtlardan
birini taşımaması sebebiyle meskût anh hakkında geçerli olmadığına delâlet etmesidir.
Mefhûmu’l-muhâlefetin başlıca türleri şunlardır: 1) Mefhumu’s-sıfa, 2) Mefhumu’şşart, 3) Mefhumu’l-gâye, 4) Mefhumu’l-aded.
Mefhumu’l-muhalefe ile amel edebilmek için, mantûkun hükmüne konan kaydın, kayıt
kalktığında hükmün de sona ereceğini gösterme dışında bir amacının olmaması gerekir.
24
İnsan sözlerinde mefhumu’l-muhalefetin huccet olduğu ittifakla kabul edilmektedir.
Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre mefhumu’l-muhalefet nasslarda da huccettir,
Hanefîlere göre ise huccet değildir.
12.3. DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Aşağıdakilerden Hanefîlere göre “manaya delâleti açık olan lafızlar” grubunda yer
alır?
a) Müşkil
b) Hafî
c) Müteşâbih
d) Müfesser
e) Mücmel
2. Kendisiyle kastedilen anlam ancak kendisini kuşatan karîne ve emareler üzerinde
incelemede bulunma ve düşünme yoluyla anlaşılabilen sözcük hangisidir?
a) Nass
b) Muhkem
c) Müşkil
d) Zâhir
e) Müteşâbih
3. Nassın, o nassta yer alan hükmün inceleme ve ictihada gerek duyurmaksızın sırf dil
unsuruna dayanarak anlaşılabilecek olan illetteki ortaklık sebebiyle nassta belirtilmeyen
durum hakkında da geçerli olduğuna delalet etmesine ne denir?
a) Nassın delâleti
d) İşâretin delâleti
b) İbârenin Delâleti
e) Mefhûm-i muhâlefet
c) İktizânın delâleti
4. Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) İbârenin delâleti işâretin delâletinden güçlüdür.
b) Hanefîlerin “iktizânın delâleti” adını verdikleri delâlet türüne bazı usulcüler
“kıyas-ı celî / celî kıyas” adını verirler.
c) Müfesser lafız, tevil ve tahsis ihtimaline açık değildir.
d) Tevilin sahih olması için lafız tevile elverişli olmalıdır.
e) Zâhir lafız, sözün sevk sebebi değildir.
5. Hükmü bir vasıf ile kayıtlanmış nassın, bu vasfı taşımayan durumlar hakkında o
hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesi hangi mefhum türüdür?
25
a)Mefhumu’l-aded
b) Mefhumu’l-muvâfaka
d) Mefhumu’l-gâye
e) Mefhumu’s-sıfa
c) Mefhumu’ş-şart
Cevap Anahtarı: 1) d 2) c 3) a 4) b 5) e
12.4. KAYNAKLAR
Atar, Fahrettin, Fıkıh Usûlü, İstanbul: İFAV Yayınları, 2005.
Bardakoğlu, Ali, “Delâlet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, IX.
Hallâf, Abdülvehhâb, İlmu usûli’l-fıkıh, y.y. Mektebetü’d-da’veti’l-İslâmiyye, t.y.
Koca, Ferhat, “İstidlâl”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XXIII.
Koca, Ferhat, “Mantûk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XXVIII.
Koca, Ferhat, “Mefhûm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XXVIII.
Şaban, Zekiyyüddin, Usûlü’l-fıkıh (İslam Hukuk İlminin Esasları), çev. İbrahim Kafi
Dönmez, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000.
Zeydan, Abdülkerim, el-Vecîz fî usûli’l-fıkh, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1987.
Zuhaylî, Vehbe, el-Vecîz fî usûli’l-fıkh,Dımaşk: Dâru’l-fikr, 1999.
26
Download

Lafızlar II - sauPORT - Sakarya Üniversitesi