AYAZ iSHAKî
İDİL-URAL
DEVLETİ
Tercüme eden ve yayına hazırlayan
Prof.Dr. Bayram KODAMAN
Paris 1933
İÇİNDEKİLER
1-Tarihi Bakış
1
2-Çarlık Dönemindeki Durum
9
3-Milli ve Dini Uyanış
12
4-Devrimden Önce Hukuki Durum
21
5-1917 Devrimi Zamanında Durum
24
6-Bolşevik Rejimi Döneminde Durum
28
7-Sosyal Yapı ve Ekonomik Durum
34
8-Edebiyat
37
9-Tiyatro
38
10-Gazetecilik
39
11-Siyasi Partiler
39
12-Askeri Teşkilat
43
13-İdil-Ural Devletinin Coğrafi, Ekonomik ve Siyasi
Görünüşü
46
SUNUŞ
Ayaz İshaki, 23 Şubat 1878’de Tataristan’da doğmuş ve 22
Temmuz 1954 tarihinde Ankara’da vefat etmiştir.Mezarı,
İstanbul Edirnekapı mezarlığındadır. Ömrünü, sadece Tatar
Türklerinin istiklali ve İdil-Ural Devletinin kuruluşu için değil,
aynı zamanda, Kazak, Kırgız, Özbek, Azeri, Sibirya Türklerinin
kısacası Rus hakimiyeti altında bulunan bütün Türklerin
bağımsızlığına, birliğine dayanışmasına adamış, bu uğurda
hayatının yarısını sürgünde geçirmiş meşhur Türkçülerdendir.
Her şeyden önce Türklük, Türk milleti ve Türk Birliği diyebilen
idealist bir Pantürkistir. Bu ideali için, dışta yabancı
emperyalist güçlere özellikle sömürgeci Çarlık Rusya’ya ve
Sovyetler Birliğine karşı mücadele vermiş büyük bir Türk
milliyetçisi ve hürriyetçisidir.
Dahilde ise, milletin en büyük düşmanının yine milleti ön
yargıya sevk eden cehalet, uyuşukluğa sevk eden fakirlik ve
taassuba sevk eden kadercilik olduğuna inanan ve bunları yok
etmek için kalemiyle mücadele eden büyük bir ceditçi
(yenilikçi) ve reformcudur. Rus sömürgeciliğinin gelişine ve
yerleşmesine yol açan, ses çıkarmayan, halkın yanında yer
almayan, istiklal için hayatı pahasına mücadele veren aydınları
desteklemeyen tutucu kadimcileri, Tatar zenginlerini,
mollaları, medreseleri sorumlu tutan ve onlarla mücadele
eden bir ilericidir. Bu yüzden, Tatarları hatta bütün Türkleri
istiklale, modernleşmeye ve kalkınmaya götürecek yegane
vasıtanın ise, çağdaş eğitim sistemi olduğuna inanan büyük
bir vatanperver yazardır.
İşte, maksadımız, bu büyük insanın fikirlerini ve verdiği
mücadeleleri, 1918 yılında Tatar, Başkurt, Çuvaş Türk
halklarının birlikte kurdukları ve 1919’da Çarlığın misyonunu
devam ettiren Bolşevik Ruslar tarafından yıkılan İdil-Ural
Devletini bilmeyenlere tanıtmak, unutanlara bir daha
hatırlatmaktır. Bunun için Ayaz İsaki’nin 1933’de Fransızca
yazdığı ve Paris’te bastırdığı “İdil-Ural” (İdel-Oural) adlı
kitapçığını Türkçeye çevirmeyi uygun bulduk.
Prof.Dr. Bayram KODAMAN
Kırgızistan-Bişkek 2013
1
TARİHİ BAKIŞ
Sovyetler Birliğinde, İslam dinine mensup 30 milyon
Müslüman nüfusun içinde büyük çoğunluğu Türk-Tatar kökenli
olan İdil (Volga) ve Ural bölgesi Tatarları sadece en kalabalık
değil, aynı zamanda milli kültürlerinin gelişmişliği açısından da
en saygın halkı teşkil ediyorlar. Gerçekte de yedi milyondan
fazla Tatar bulunmaktadır.
İdil-Ural Tatarları veya Kuzey Türkleri, diğer Türk-Tatar
halkları gibi hepsi Turan ırkına dahildir. Turan ırkı, eskiden
bugün Rusya adıyla bilinen büyük ülkede yaşıyordu.
Bu ülkede aynı zamanda, başka bir ırka mensup yani HintAvrupa kökenli halkların oturmasına rağmen, tarihin ilk
zamanlarından beri nüfusun büyük çoğunluğunu kesin olarak
Türk-Tatar ırkı oluşturuyordu.
Tarih öncesine ilişkin araştırmalar ve bazı eski (antik) çağ
yazarları
tarafından
verilen
bilgiler
bu
hipotezi
doğrulamaktadır. Diğer taraftan, bu geniş ülkenin çok büyük
kısmı, modern çağın şafağına kadar Türk-Tatar halklarına aitti.
Ayrıca, bu memleketin, eskiden Türk-Tatar kökenli halkların
siyasi (politik) hâkimiyeti altıda olduğu tarih tarafından
tamamen kanıtlanmıştır.
Bu halklar farklı çağlarda farklı isimler taşımışlardır. Eskiçağ
Rus tarihçileri tarafından Polovtsys ve Peçenekler diye
2
adlandırılan halklar ve Batılı yazarlarca Kumanlar (Komans) ve
Alanlar (Allains) adıyla bilinen bu halklar,esasen, XI.yüzyıl Arap
kaynaklarında Bulgarlar ve Hazarlar olarak geçen aynı TürkTatar kavimleridir. Bulgarlar orta Volga (İdil) ve Kama
havzasında yaşarlarken, Hazarlar aşağı Volga ovalarında, Hazar
Denizi civarlarında ve Kırım’da yaşıyorlardı. Miladi XI.- XII. yüz
yıllarda Bulgarlar medeniyetin ve refahın en yüksek seviyesine
erişmişlerdi. Onların sadece Müslüman Doğu ile değil, fakat
aynı zamanda İskandinavya ülkeleriyle de ticari münasebetleri
vardı. Günümüzde bile Kazan Tatar çiftçileri, hala yıkıntıları
mevcut olan Bulgarların eski Başşehrinin yakınlarında Arap ve
İskandinav paraları buluyorlar.
Hazarlar kısmen Museviliği kabul ederken, Bulgarlar X.
yüzyıl başlarından (922) itibaren Müslüman olmuştu. XII. ve
XIII. yüzyıllara ait eski Bulgarca (Türk-Tatar) yazılmış eserler
mevcuttur. Bulgarların Türkçesi1 modern Tatarca’dan pek
farklı değildir ve Tatar âlimleri Bulgarca yazılmış kitapları
kolayca anlıyorlardı.
Rus Vakanüvisleri, Kiev Prensinin, yaklaşık on asır önce
paganizmi (putperestliği) önlemek ve ilahi vahye dayalı bir dini
benimsetmek maksadıyla Bizanslılarla, Hıristiyanlarla,
Müslüman Bulgarlarla ve Musevi Hazarlarla münasebet
kurduğunu bildirmektedirler. Başka bir ifade ile bu Prens, sözü
1-Volga (İdil) Bulgarlarını Tuna ve Balkan Bulgarlarıyla karıştırmamak
gerekir. Tuna ve Balkan Bulgarları, Balkan Slavlarının ve Tuna
boylarına göç eden Volga Bulgarlarının karışımıdır.
3
edilen kavimlerle temasa geçerek üstün medeniyet seviyesine
ulaşmak istiyordu.
En büyük Rus tarihçilerinden biri olan Solovieff, Kazan’ın
fethinden bahsederken Bulgarlar hakkında şunu söylüyor:
”Çok eski zamanlardan beri Müslüman Asya, ortalıkta dolaşan
göçebeler için değil kendi medeniyeti için Asya’da bir yurt
(ocak) yaratmıştı. Eskiden beri tüccar ve sanayici olan Bulgar
halkı oraya yerleşmişti; Oka boylarında Ruslar henüz kilise
inşaatına başlamadan önce, Volga ve Kama kıyılarında Kur’an
ayetlerinin okunduğu duyuluyordu”.
Tuna Bulgarlarının eski kardeşleri olan İdil Bulgarları Volga
havzasında ortaya çıkan Müslüman Türk-Tatar medeniyetinin
ilk kurucularıdır. Meşhur Arap seyyahı İbn-i Fadlan’a göre, X.
Yüzyılda islamı kabul eden Bulgarlar Müslüman dünya ile
Kuzey Avrupa kavimleri, özellikle İskandinavya ve Germenler
arasında aracılık yapıyorlardı. Bulgar denilen bu büyük ülke
(cite), Müslüman ülkeler ile Avrupa ve Sibirya arasında mamul
ürünler için büyük ve önemli bir alış veriş merkezi idi.
XIII. yüzyılın başında imparator Cengiz Han’ın küçük oğlu
Batu Han kumandasında Tatar-Mogollar, Hazarların ve
Bulgarların ülkesini feth ettiler ve 1224’de Altın Ordu Devletini
kurdular. Hepsi Türk kökenli olan ve Batu Han ile gelen bu üç
halk, gerçek anlamıyla Hazarlar-Bulgarlar-Tatarlar sonunda
bir birleriyle karıştılar ve günümüzde Kuzey Türk-Tatarlarının
diyalekti yani aynı dili konuşan mütecanis (homojen) bir TürkTatar kitlesini oluşturdular.
4
Altın Ordu Cengiz Han’ın geniş imparatorluğunun
eyaletlerinden (uluslarından) birini oluşturuyordu.
Cengiz Han’ın ortaya çıktığı çağda Uzakdoğu’ya kadar tüm
Asya’nın ve Ural’ların kuzeyinin tamamı Türk ırkından olan
farklı kabileler tarafından işgal edilmişti. Onları sarı ırkla
karıştırmamak lazımdır. Türk ırkının sarı ırkla sadece uzak
benzerlikleri var. Cengiz Han’nın ordusu gibi, tebaasının da
%90 saf Türk’tü. Gerçek Moğollar küçük bir azınlıktı. Bu
sebeptendir ki, başlangıcından itibaren Cengiz Han’ın kendisi
Moğol olsa da, ordu dili ve resmi dil Türkçe idi. Bu nedenle
Cengiz’in halefleri Türk ülkelerini Rus ve Pers ülkelerine göre,
daha kolay bir şekilde feth ettiler. Hatta bu Irk ve dil akrabalığı
sebebiyle Bulgarlar ve Hazarlar kısa bir zamanda Tatarlarla
karıştılar.
XV. yüzyılda Altın Ordu Devleti yıkıldıktan sonra, toprakları
pek büyük ve eşit öneme sahip olmayan hanlıklara bölündü.
1-Karadenizin ve Azak denizinin kıyılarında ve Kırım’da
Kırım Hanlığı kuruldu.
2-Volga, Don ve Kafkasya arasında Astragan Hanlığı.
3-Orta Volga (İdil) ve Ural Astragan Hanlığının kuzeyinde
bağımsız Nogay prenslikleri kuruldu.
4-Nogay Presliklerinin kuzeyinde, Volga üzerinde Kama
ağzına 60 kilometre uzaklıkta bulunan Kazan başşehir olmak
üzere Kazan Hanlığı oluştu.
.
Kazan şehri, Altın Ordu zamanında, XIII. yüzyıldan itibaren
tarihi rolünü oynamaya başladı. Altın Ordu’nun çöküşünden ve
5
Kazan Hanlığının kuruluşundan sonra, bu şehir yeni Hanlığın
başşehri oldu.
Böylece bu günün Rusya’sı, Ortaçağın sonuna doğru büyük
ve geniş bir Türk-Tatar imparatorluğu idi. Rus toplulukları
(communautés russes) milliyetlerini ve dinlerini Tatar
hükümdarlarının
müsamahası
(tolerans)
sayesinde
koruyabildiler. Cemaat önderi olan Kinezler (prensler) Altın
Ordu Hanı’nın hizmetinde sadece vergi memuru gibiydiler.
Han, onların hükümdarıdır, onları tayin eder ve kendi takdirine
göre bir fermanla (Yarluk) görevden alırdı. Böylece Cengiz’in
torunları bu geniş ülkede yaklaşık iki yüz yıl saltanat sürdüler.
Fakat sonunda Hanların güvenini kazanmış ve ustaca hizmet
vererek onların lütfunu elde etmiş olan Moskova Kinezleri,
sahip oldukları otorite sayesinde Rusya’nın bir kısmını
topladılar ve efendilerine karşı isyan ettiler.
Hanların egemenliği döneminde, askeri ve siyasi
kurumlarla, aynı şekilde Türk-Tatarların sivil yönetimiyle de içli
dışlı olan Ruslar uzun zaman Hanları model aldılar. Şüphesiz
bu dönemde Türk-Tatarların politik, askeri ve idari
müesseseleri Ruslarınkilerden son derece üstündü. Ruslar,
ancak Altın Ordu Tatarları ile Kırım Tatarları arasındaki
hanedan kavgalarından yararlanarak bağımsızlıklarını kazana
bildiler. Kırım Hanlığı bu çağa doğru, Karadeniz’in kuzeyinde
Türk Tatarlarının bir kolu tarafından kuruldu. Ruslar
bağımsızlıklarını takip eden yıllarda bile, Türk-İslam
medeniyeti seviyesine ulaşamadılar.
6
Ruslar, uzun zaman Altın Ordu Hanlarının hakimiyeti
altında kaldıktan sonra, XIV. yüzyılda önce Tatarlara bağımlı
olmaktan kurtuldular ve bu defa Altın Ordu devletinden çıkan
Hanlıkları ard arda feth ettiler.
Nogay Hanlıkları, 1481’den itibaren III. İvan tarafından Rus
nüfuzu altına alındılar. Sonra sıra Kazan Hanlığına geldi. Zaten
Moskova Grandükü Vasili-Dimitrievitch, 1497 yılında Kazan
üzerine yürümüş ve şehri tamamen yakıp yıkmıştı. Fakat Kazan
Tatarları,ticareti ve endüstrisiyle gelişen yeni bir şehir inşa
ettiler. Bu ülke, XVI. yüzyıl ortasında Moskova Çarlarının
iştahını çekmeye başladı ve Korkunç İvan (IV.İvan), 1552’de
Kazan Hanları ile halk arasında hüküm süren çekişmelerden
istifade ederek güçlü bir ordu kurdu ve Kazan’ı kuşatmaya
geldi. Çok uzun ve kahramanca direnişten sonra şehir teslim
oldu. Kazan’ın düşmesinden iki sene sonra, IV. İvan Astragan
Hanlığını feth etti ve ayrıca XVI. yüzyıl sonunda Sibirya Hanlığı
da aynı şekilde ilhak edildi.
İdil Türkleri ile Moskova Çar’ı arasında süren savaşlarda
Rusların daha barbar olduğu görüldü. Korkunç İvan Kazan
kalesinin kuşatılması esnasında Türklerden aldığı harp
esirlerini Kazan surları (duvarları) önünde idam ettirdi ve kamu
kurumlarının ve binalarının hiç birini ayakta bırakmadı. O
sadece bütün nüfusu yok etmedi , fakat aynı zamanda aynı
öfke ve şiddetle camileri, okulları, kütüphaneleri yıktı. Bunlar
sadece şehrin sakinleri tarafından değil, fakat aynı zamanda
bizzat Rus tarihçileri tarafından da anlatılan olaylardır.
7
Bu tarihi açıklamanın ortaya koyduğu gibi, Türk-Tatarları
Altın Ordu Devletinin yıkılışından sonra Kıpçak’da (İdil-Ural)
oluşan Tatar Hanlıklarının soyundan gelmekte olup, milli bir
birlik oluşturmuşlardır.
Din açısından ise, onların tamamı X. yüzyıldan beri
müslümandır.
Dil açısından ise, hepsi aynı diyalekti yani çok gelişmiş
diyalekt olan Tatar Türkçesini konuşuyorlar.
Nihayet tarihi açıdan bu Tatarlar yüzyıllar boyunca, aynı
şartlar altında yaşadılar: Onlar önce Hanların sonra Moskova
Çarlarının teb’ası oldular. Onların çok büyük bir kısmı halen
Ortaçağda
Kıpçak
olarak
adlandırılan
ülkelerinde
yaşamaktadır. Aynı tahıl ürünlerini aynı iklim altında
yetiştiriyorlar ve tek kelime ile her bakımdan aynı şartlarda
yaşıyorlar.
Bu nedenledir ki, Kıpçak ülkesi Tatarları daima ayrı bir
millet oluşturma şuuruna sahip oldular ve o şuuru muhafaza
ettiler.
Bu halkın veya bu insanların gerçek adı nedir? Ruslar
onlara genel olarak “Tatar” diyor. Bazı bölgelerin Tatarları
kendilerini bazen Başkırt (Başkurt) olarak adlandırıyorlar.
Diğer bölgelerinkilere ise, “Mişerler” (Micheres), “Tipterler”
(Tipteres) vs. deniliyor. Fakat bizzat Tatarlar kendilerine daima
Tatar Türkleri (Turco-Tartares ) diyorlar. Gerçek şudur ki,
Kıpçak ülkesindeki farklı Türk kabileleri öyle karıştılar ki,
onlara bu karışımı meydana getiren kabilelerden birinin adını
8
vermek haksızlık olur. Bu sebeple, Etnograflar onlara Tatar
Türkleri veya Kuzey Türkleri adını vermişlerdir.
Avrupa ve Sibirya Rusyası, Müslümanlarının Milli Meclisi,
1918’de milletin resmi adı olarak, tüm kabileleri tatmin eden
Tatar Türkleri terimini kabul etti. Meclis, organize olmuş bu
milletin “Türk-Tatar Milleti” olarak adlandırılmasını
kararlaştırdı.
Meclis, aynı zamanda bir İdil-Ural Devleti’nin teşkiline
karar verdi. Bu gayenin gerçekleşmesi için Meclis, İdil-Ural
topraklarında yaşayan bütün halkların temsilcilerinden
müteşekkil
Kurucu
Meclisi
toplantıya
çağırmakla
görevlendirilmiş olan bir komisyon oluşturdu.
9
ÇARLIK DÖNEMİNDEKİ DURUM
Kazan Tatarlarının uzun direnişi Korkunç İvan’ı aşırı
derecede öfkelendirmiş olduğundan, mağlup Tatarlara karşı
davranışı gerçekten vahşice oldu. Kazan fethinden sonra, Çar
lehine memleketlerine ihanet etmiş olan iki Tatar hariç bütün
Tatar liderleri öldürülmüştü. Bazıları, Ortodoksluğu kabul
ederek, hayatlarını kurtarmıştı. Nüfusun (Sakinlerin) geri
kalanı şehirden kovuldu ve ormanlara sığındı. Tatarlara
Kazan’da hatta şehrin en az 30 km (verstes) yakınında
oturmaları yasak edildi
Daha sonra zorla din değiştirme (Ortodoks mezhebi geçme)
dönemi geldi. Çeşitli bahanelerle bütün köylerin ahalisi
Ortadoks mezhebine kaydedildi. Ekseriya bir itaatsizlik olayı
meydana geldiğinde köyler resmen Ortodoks sayılıyordu. Bu
durum bir yandan camilerin yıkılmasına (1724’de 418 cami
yıkıldı) öbür yandan bir kilisenin inşasına, ölülerin Ortadoks
Papaz yardımı ile gömülmesine ve mecburi vaftize neden
oluyordu.
Bununla beraber, dört yüz yıllık Rus hakimiyeti, onu
karakterize eden bütün kötülükleriyle, Türk-Tatar milli ferdi
kimliğini silemedi, yok edemedi. Islama bağlılık o kadar
kuvvetli idi ki, bütün baskılardan sonra, eski dinlerine dönüş
imkanı bulduklarında zorla Hıristiyanlaştırılan Tatarların büyük
bir kısmı derhal Islama geri dönüyordu(1905). Bu durum,
10
Tatarların milli ve dini şahsiyetlerini korumada ne
sağlam iradeye sahip olduklarını gösteriyor.
kadar
Fakat, Tatarlar bu sonucu elde etmek için pek çok bedel
ödemek durumunda kaldılar. Hükümet itaat altına almış
olduğu Müslümanlara, Ortodoks tebaasına tanıdığı hakları asla
vermek istemedi. Tatarları yurttaşlıktan çıkarmak (milli
yapısını bozmak) için milli eğitimin ve milli terbiyenin okul ve
kitap vasıtasıyla yayılmasını kısıtlamaya yönelik bir seri
tedbirler aldı. Tatarların ekonomik alanda gerçekleştirdiği
ilerlemelerden endişelenen ve paniğe kapılan Ruslar onların
bazı bölgelerde (Türkistan ve Kırgızya) toprak almalarını ve
hatta ticaret yapmalarını yasakladı. Rus hükümeti kültürel,
sosyal, endüstriyel, ilmi derneklerin, vakıfların ve hayır
kurumlarının kurulmasına binlerce engel çıkarıyordu. Kabul
edilebilir mantıki hiç bir sebep yok iken halkın zaten kısıtlı olan
belediye ve yasama seçimlerine katılma hakkı da aynı şekilde
engelleniyordu. Rusya, Hıristiyanlığı kabul etmek istemeyen
Tatar asillerine (eşrafına) ait toprakları da 1713 Deli Petro
kararlarıyla müsadere ediyordu.
Kazanın ilhakından sonra, Moskova Çar’ı Kazan Hanı
unvanını aldı; bu unvanı Polonya Kralı, Finlandiya Grand Dükü
unvanlarıyla birlikte Rusya İmparatorluğu sonuna kadar
muhafaza etti. Bu unvanlar, resmi vesikalarda (dokümanlarda)
“Bütün Rusya’nın İmparatoru” unvanına ilave ediliyordu.
Fakat, bu detaydan başka, Kazan Hanlığının tarihini ve hakkını
hatırlatacak hiç bir şeyin varlığını sürdürmesine müsaade
edilmedi.
11
Suyun-Bike Kulesi
Ruslar tarafından yıkılmayan tek tarihi anıt
12
MİLLİ VE DİNİ UYANIŞ
Bununla birlikte yüzyıllar boyunca uygulanmaya devam
eden bütün bu baskılara rağmen, Türk-Tatarlar azimlerini
kaybetmediler ve hatta önemli ilerlemeler gerçekleştirdiler.
Onlar sadece dillerini, dinlerini, camilerini, okullarını ve
kültürlerini muhafaza etmediler, aynı zamanda, XIX. yüzyılın
ikinci yarısında dikkat çekici parlak bir entelektüel hareket
başlattılar. Medreselere ve dini (theologique) çevrelere
rağmen bu hareket, hareketi başlatanlara hızlı bir şekilde
Batı’nın fikirlerinden yararlanmalarını (öğrenmelerini) sağladı.
Bu hareketi destekleyenler henüz ve daima Orta sınıflar ve
Müslüman din adamları idi.
Tatarların ilk okulları (Sıbyan Mektepleri) ve Medreseleri
(Yüksek Din Okulları) İslam dünyasının diğer ülkelerindeki
okullardan farklı idiler. Şehirlerde ve köylerde her camiin
yanında bir ilk okul bulunuyordu. İmamların hanımları aynı
zamanda kızların eğitimi ile meşgul oluyorlardı. Okullarda
Arapça kuran okuması, biraz İlmihal, ana dilde okuma ve
yazma ve biraz da matematik öğretiliyordu. Medreselerde
teorik olarak aritmetik, mantık (logique), kelam (teoloji), fıkıh
(İslam Hukuku) ve biraz Farsça öğreniliyordu. Fakat, ana dil
ayrı bir ders olarak öğretilmiyordu.. Bu metot, XIX. yüzyılın son
otuz yılına kadar devam etti. Metot, akla ve modern pedagojik
13
icaplara uygun olmasa da kültürlü kimselerin yetişmesine
(formasyonuna) katkıda buluyordu. Kuran’ı okumayı
öğrenmenin dini mecburiyeti bu güzel sonucu ortaya çıkardı.
Müslüman köylüler arasında okumayı yazmayı bilen kişilerin
sayısı, aynı sosyal şartlara sahip Ruslar arasındaki okuryazardan daha çoktu.
Şehabeddin Mercani (1815-1889, Büyük dini ıslahatçı
14
XIX.yüzyıl ortalarında, giderek gelişen entelektüel bir
hareket ortaya çıktı.
Unutulmamalıdır ki, iki akım tek bir gayeye doğru
yöneliyordu: Bu gaye, Türk-Tatar halkının milli ve kültürel
şahsiyetini-kimliğini muhafazası idi. Fakat ilericiler
(Ceditçiler), modern-çağdaş medeniyetin fikirlerini ve
araçlarını kabul etmeksizin, Tatar halkının büyük ve güçlü
Rus kitlesinin (nüfusunun) boyunduruğundan asla
kurtulamayacakları görüşünde idiler.
Çarlık hükümetinin, Tatarları zorla Ortodoks
mezhebine döndürme politikasını kullanarak sürdürdüğü
Ruslaştırma gayretlerine karşı İslam dini, Türk-Tatar
milliyetini-kimliğini muhafaza edebilen önemli bir unsur
teşkil ettiğinden dolayı milli uyanışa paralel olarak dini
uyanış da güçlenerek devam ediyordu.
Bazı dini hürriyetlerin verildiği, 1905 Devrimi esnasında,
15.000’den fazla “zoraki” Tatar Müslümanları resmi din olarak
kabul ettikleri İslam dininin tanınmasını talep etti.
Atalarının dinine dönüş prosedürü karmaşık formaliteler
gerektirdiğinden, bu kısa hürriyet döneminde (bu dönem bir
yıl sürdü) Tatarların sadece 1/3 kendilerini Müslüman olarak
kabul ettirmeyi başardı.
Fakat 1917 Devrimi sayesinde Tatarlar her yerde
kendilerini resmen Müslüman olarak tanıtmayı ve
pasaportlarının ve nüfus cüzdanlarının üzerine müslüman
isimlerini yazdırmayı başardılar.
15
Kazan Hanlığının fethinden sonra olduğu gibi, her tarafta
bütün Tatar dini müesseseleri ve okulları yıkılmış
bulunduğundan, Tatarlar uzun zaman hiç bir dini merkeze, hiç
bir dini lidere hiç bir yüksek okula sahip olamadılar. Fakat,
zulüm-baskı ortamında İslam dinini kendi insanlarına
öğretmeye devam eden Mollaların gayreti sayesinde
Müslüman gelenekleri nesilden nesile muhafaza edilmişti.
Tatarlar, geleneksel Müslüman müesseselerinin onarımını
veya yeniden inşasını talep etmekten asla vazgeçmediler:
Kadı, Müftü (Kadılık ve Müftülük müesseseleri) ve Şeriat
Mahkemeleri vs.
II.Katarina’nın tahta çıkışıyla, Tatarlar için dini hürriyet
dönemi açıldı. Çariçe, Tatarların dini meclisini (l’Assemblée
Religieuse) bizzat kendilerinin seçtikleri Müftü ve Kadılarla
yeniden teşkil etti. İbadethaneler (paroisses) resmen tanındı.
Bu kurumlar dini meclis ve Müftü yönetimi altıda idi. Ayrıca
Mollalar Müftü tarafından atanıyordu. Müftü Rus Devleti
tarafından Dini Meclisin Başkanı ve Müslümanların ruhani
lideri olarak tanındı.
Böylece, Avrupa Rusya’sı Tatarları, II.Katarina’nın saltanatı
zamanında dini muhtariyeti (otonomi) elde ettiler. Bu durum,
politik mülahazalarla, özellikle Kırım Hanlığının fethini
kolaylaştırmak için kabul edilmiştir. II.Katarina Tatarlara
Kazan’da oturmalarına, hatta orada camiler inşa etmelerine
müsaade etti. Kabristanları hala Evliyalarının mezarlarıyla dolu
olan ve Atalarının Başşehrinde oturabileceklerinden memnun
olan zengin Müslümanlar Kazan’a yerleşmekte hızlı
davrandılar. Neredeyse eş zamanlı olarak iki büyük cami inşa
edildi (bugün Kazan’da 20 kadar cami vardır). Fakat II.Katarina
resmen Müslüman olarak tanınan Tatarlara bütün hürriyetleri
16
bahş ederken, zorla Hıristiyanlaştırılmış Müslümanlara vicdan
(inanç) hürriyetini vermeye cesaret edemedi. II.Katarina’nın
halefleri zamanında Kırım alındıktan sonra Tatarların dini
hürriyetleri ve otonomileri ard arda geri alındı.
Eskiden Tatarlar tarafından seçilenlerden, önce Müftü ve
sonra Kadılar Tatarlara danışılmadan Rus hükümetince
atanmaya başlandı. XIX.yüzyılın ikinci yarısında ve XX.yüzyılda
müftülük makamı Tatarların arzularına rağmen hiç bir dini
otoriteye ve yeteneğe sahip olmayan Müslüman Rus
memurları tarafından işgal ediliyordu.
Bu yüzden, Ufa Dini Meclisi eski itibarına (prestijine) sahip
değildi.Bu Meclisin rolü, hemen hemen tamamen Molla
adaylarının imtihanından, medeni hallerin kayd altına
alınacağı defterlerin ibadethane Mollalarına dağıtımından
ibaretti. Müftü daha çok Tatarların ruhani liderinden ziyade,
onları takip etmekle görevli bir Rus memuru idi.
Fakat, Tatarlar Dini Meclisin yetkisinin tekrar tanınmasını,
Müftünün ve Kadıların bizzat kendileri tarafından seçilmesini
istemekten asla vazgeçmediler.
Rusya’da, 1905 Devrimi’nden bu yana belli bir toplantı ve
düşünce hürriyeti vardı, Tatarlar basında ve kongrelerinde
(Şuralarında) açıkça kültürel olduğu kadar dini alanda da son
derecede mutlak bir otonomi talep ediyorlardı. Başta
belirttiğimiz gibi, Tatarlar arasında yenilikçi rüzgarın öncüleri
(Cedidciler) ilahiyatçı (Teolog) idi. Onları daha çok İslam’ın
modern hayatla ilişkileri meselesi meşgul ediyordu. Beşiği
Kazan olan yeni edebiyat, yüzyılın sonuna doğru hızlı bir
gelişme gösterdi. Bu yeni edebiyat, Osmanlı Türkleriyle ve
Ruslarla temas ettiğinden Avrupa’nın etkisinde kaldı ve Batı
17
edebi türlerine teslim oldu: Roman, tiyatro, tenkit (critique);
fakat aynı zamanda Tatar kalmaya özen gösterdi.
Alimcan Barudi, 1917’de Tatar halkı tarafından seçilen ilk Müftü
18
Gazetecilik, 1905 Rus Devriminden sonra uygun bir ortam
bulur bulmaz şaşırtıcı bir şekilde gelişti. Unutulmamalıdır ki,
şimdiye kadar en verimli edebiyat eğitim (pedagoji) edebiyatı
oldu.Tatar halkının milli ve dini karakterini yok etmek isteyen
Rus hükümeti okullara,medreselere, edebiyat ve basına karşı
kısıtlayıcı tedbirler aldı.Bu önlemler, okul kitaplarından bazı
ayetlerin çıkarılmasıyla Kuran’a kadar vardırıldı. Okullara ve
Tatar eserlerine uygulanan baskı, tabiri caizse entellektüel
ilerlemeyle ve uyanışla orantılı olarak artıyordu. Dini olmayan
konuların ana dilde eğitimini yasaklayan bir kanun çıkarıldı.
Aritmetik, tarih vs. gibi bütün diğer konuların Rusça verilmesi
gerekiyordu. Hükümet tarafından din dışı olarak kabl edilen
bütün konuların eğitimi geliştirildi. Nihayet bir kanun projesi
hazırlandı. Buna göre, ana dil İlk Okullarda Rusçayı öğrenmek
için basit bir vasıta oluyordu.
Ayrıca, hükümet bir gazeteden fazla gazete almayı yıllarca
yasaklayan bir sansür getirmiş ve bütün Tatar yayınlarına
suiistimale açık bir kontrol sistemi getirdi. Sansüre tabi tutulan
el yazmaların oranı yüksekti. Dikkatinden kaçanın oranı ancak
%10 idi. Rus olmayan basın üzerinde sansürün gücü sınırsızdı.
Allahtan, Rusya’da yaşayan tüm halklar için, 1905 Devrimi
oldu, bu devrim sayesinde de Çar orduları Rus-Japon
savaşında mağlup oldu. Bir müddet için ülke biraz nefes aldı.
Bu nedenle Tartarlar ilerici ve liberal hareketlere katıldılar ve
kayda değer önemli faaliyetlerde bulundular. Basın birden
büyük bir gelişme gösterdi; Kazan’da bir yıl içinde beş veya altı
matbaa açıldı. 1905-1906 yıllarında gazetelerin ve dergilerin
19
sayısı otuzlara yükseldi. Rus hükümetinin zorla ortadan
kaldırmaya çalıştığı milli şuur açıkça ortaya çıktı.
Rus hükümeti, özellikle siyasi alanda Tatarların 19051906’da gösterdikleri zihni olgunluğu pek beklemiyordu.
Tatarlar, “Rusya Müslümanları Birliği” adında ve programı
genel hatlarıyla Anayasacı Rus Demokrat (“ConstitutionelsDemokrates”) partisininkine benzeyen siyasi bir parti
kurdular. Parti özellikle bütün Tatar Türklerinin ihtiyaçlarını
karşılamayı amaçlıyordu. Birlik, üç kongre sonunda kuruldu.
Rusya’daki tüm Türk-Tatar Müslüman halklarının beş yüze
yakın delegesinin hazır bulunduğu Nijni Novgorad’da toplanan
üçüncü kongrede partinin programı büyük bir ekseriyetle
onaylandı. Bilhassa genç yazarlardan ve gazetecilerden
müteşekkil çok aktif bir grup, bu programı fazla ılımlı bularak
karşı çıktı. Bu grubun ileri gelenleri radikal milliyetçi eğilimlere
sahip idiler.
Birlik Partisi ikinci Duma’ya otuz dokuz milletvekili seçtirdi.
Türk-Tatarlar, Ruslardan çok daha şevkle ve disiplinli bir
şekilde seçimlere katıldılar. Müslüman millet vekilleri
arasında, Rus hükümetini şaşırtacak derecede modern yüksek
eğitimli ve hatta Avrupa üniversitelerinden mezun şahıslar
bulunuyordu. Birinci ve ikinci Duma’da Müslüman milletvekilleri görevleri açısından lüzumlu olan hakları ve
hürriyetleri elde etmek için bütün liberal ve radikallerle
birlikte hareket ettiler. Hatta bazıları, birinci Duma’nın zorla
dağıtılmasını protesto etmek için Vyborg’a gitti.
Stolypin tarafından yapılan, 3 Haziran 1907 hükümet
darbesi genellikle köylülerden ve orta sınıflardan ziyade Rus
olmayan halklara karşı yöneltilmişti. Yasa dışı bir düzenleme
20
ile Orta Asya’nın ve etraftaki bozkırların sakinleri İmparatorluk
Parlamentosundaki temsil haklarından mahrum edildiler.
Kafkasya Türk-Tatar milletvekillerinin sayısı bir tek kişiye
indirildi. İdil-Ural (Volga) havzası ve Kırım hükümetlerine
Müslümanların seçimleri daha çok zorlaştırıldı. İkinci Duma’da
45 milletvekili varken üçüncü Duma’da sadece on (10)
milletvekili vardı. İster Parti programı, kongrelerin tutanakları,
milletvekillerinin konuşmaları gibi resmi dokümanlarda olsun,
isterse düşünceyi ve halkların özlemlerini ve isteklerini
yansıtan kitaplar ve gazetelerde olsun, şimdiye kadar
Rusya’daki Müslüman Türk Tatarlar tarafından amaçlanan
hedefin dini, milli ve kültürel kimliklerinin muhafazası olduğu
görülür.
Ayrıca, bu Türk-Tatarları, geçmiş yüzyılların bütün
ayaklanmaları sırasında olağan üstü bir canlılık ve bir enerji
göstermişledir. Uzak-Doğudan Avrupa’ya ilk medeniyet
ocağını kuran ve uzun bir geçmişin (Tarihin) inişli çıkışlı
sarsıntılarına rağmen bu ocağı koruyan onlardır. Komşu
halkların organizasyonuna ve manevi terakkilerine katkıda
bulunmuşlardır. Moskof hakimiyet asırları, milliyetlerinin
şuurunda olan Tatarların kendilerine has karakterini ve
orijinalliğini bozamadı. Onlar Ruslaştırılamadı, fakat ve
modern Avrupa medeniyetine fevkalade bir şekilde uyum
sağladılar.
Tatarların bu çağdaki talepleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1- Ruslarla, medeni ve siyasi haklarda eşitlik,
2- Kültürel hürriyet ve otonomi yani dil, eğitim ve din
hürriyeti ve muhtariyeti.
21
DEVRİMDEN ÖNCE HUKUKİ DURUM
1917 Devriminin arifesinde Tatarların hukuki durumu ve
gerçek durumu ne idi?
Zorla Hıristiyanlaştırılmış olanlar hariç, Tatarlar kendi
dinlerini açıkça uygulamakta serbestiler. Mollalar mahalle
sakinleri tarafından seçiliyordu. Fakat Kadılar ve Müftü
hükümet tarafından tayin ediliyordu (son Müftü Arap
harfleriyle yazılmış yazıları güç bela okuyabilen bir ilçe
yöneticisiydi).
Mevcut camiler serbestçe faaliyette bulunuyordu. Fakat
yeni cami inşası engelleniyordu. Sivil otoritelerin (yetkili
makamların) izninden başka, Ortodoks bölge Piskoposunun
onayı gerekiyordu. Ortodoksların olmadığı yerleşim
bölgelerinde izin almak çok kolaydı. Karma yerleşim yerlerinde
Piskopos, camii Ortodokslar için cazip veya çekici (séduction)
gördüğü her an cami inşaatına karşı çıkma hakkına sahipti.
Petrograd’da ihtişamlı büyük bir camii inşası için Çar’ın şahsi
izni gerekli idi.
Ufa ve Kazan hükümetlerinde (valiliklerinde), piskoposun
muvafakatinden başka Hıristiyan Saint Gouri Tarikatı’nın özel
misyonerler Kurumunun olumlu görüşü gerekiyordu.
Hanlıkların fethinden sonra, gelirleri camilerin ve dini
mekteplerin bakımına tahsis edilen bütün mülkler ve topraklar
müsadere edilmiştir. Bu Vakıfların mülkleri yüz milyonlarca
22
ruble olarak değerlendiriliyordu. Müslüman müesseselerin
kayıplarını telafi etmek için, onların bakım ve onarım
masrafları karşılanmak üzere devlet bütçesine toplam 14.000
ruble ödenek konuldu.
Kamu eğitimiyle ilgili olarak, Tatarlar bilhassa okullar ve
milli dilde eğitim alanında çok mağdur durumda idiler ve pek
çok engellerle karşılaşıyorlardı. Milli dil ve bilim dalları
(aritmetik, coğrafya, tarih, tabii bilimler vs.) öğretilmedikçe,
dini mektepler (Medreseler) hoş görülüyordu. Diğer yandan
milli mekteplerde dilin ve ilimlerin öğretilmesi yasaklanmıştı.
Bilim öğrenmek istenildiğinde Rus okuluna gitmek gerekirdi ki,
bu okullar da zaten civarda bulunmazdı. Tatar mekteplerinde
ilim tahsil edilmezdi. Eski rejim hükümetlerinin eğitim
politikası böyle idi. Tatarların “fen-kovucu” dedikleri okul
müfettişleri Müslüman mekteplerini ziyaret ediyorlardı. Bu
ziyaret çocukların ilerlemesini izlemek ve ilmi kavramlara
susamış Tatarlar arasında ilimlerin yayılmasına katkıda
bulunmak için değil, fakat yasaklanmış bir şeymiş gibi bilimi
kovmak içindi. Bu “bilim kovucu” rolü, bizzat müfettişlerin
çoğuna öylesine iğrenç geliyordu ki, aralarında çok kültürlü
olanlar Bakanlığın emirlerine uyamıyor, bilim ve dil
öğrenimine göz yumuyordu. 1917 Devrimi’nden önce
Tatarların hayatının yirmi beş yıllık dönemi, milli mekteplerin
kuruluşu için mücadele dönemi olmuştur. İlimlerin ve milli
dilin öğretildiği mekteplere, usul-ü cedit (yeni metod)
mektepleri deniyordu. Usul-ü cedit mekteplerine karşı yapılan
zulüm ve baskılar, bu mekteplerin kurucularını,
öğretmenlerini, yasaklanmış bir eğitim-öğretimi yapmaktan
23
suçluymuş gibi mahkemeye verilmelerine kadar vardırılıyordu.
Büyük zorluklara ve acımasız zulümlere rağmen Volga Tatarları
(ilk ve orta eğitim olmak üzere) milli bir mektep kurmayı
başardılar.
Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle beraber, 70’den fazla
günlük gazete ve on kadar da dergi çıkmaya başladı.
Tatarlar bu gayretleri sayesinde inanılmaz ve görülmedik
zorluklara rağmen dünyanın en medeni Müslüman
halklarından biri haline gelmiştir.
Medeniyet ve milli kültür merkezleri Kazan, Ufa, ve
Orenburg idi. Ayrıca Tatarlar arasında Rus Yüksek Okullarında
ve Üniversitelerinde eğitim görmüş oldukça çok sayıda talebe
(avukat, doktor, mühendis vb.) vardı; büyük tüccarlar ve
sanayiciler de buluyordu.
24
1917 DEVRİMİ ZAMANINDA DURUM
İlk Mart 1917 Devrimi’nden2 sonra, Lvoff-Kerenksky
hükümeti döneminde Rusya müslümanları Moskova’da büyük
bir kongre topladılar. Bu kongrede, Hive ve Buhara Hanlıkları
dahil bütün Rusya Müslüman bölgelerinin temsilcileri vardı.
Kongre programında yer alan meseleler arasında şu vardı:
Müslümanlar açısından Rusya’nın geleceği için arzu edilen
hükümet şekli ne olacaktı? Bu soru çok canlı bir münakaşaya
(discution) yol açtı. Bütün delegeler gelecek Rus devletinin
federal cumhuriyet olmasının ateşli destekçileri idiler.
Tatarlar, milli taleplerini formüle etmek için daha sonra
Kazan’da özel bir kongrede toplandılar.
Tatarların milli talepleri, kongre tarafından büyük bir
hassasiyetle netleştirildi ve açıklıkla formüle edildi. Bunun
dışında, kongre milli geleneklere ve tecrübe sonuçlarına uygun
olarak milli müesseselerin organizasyon planını da hazırladı.
Talepleri ve organize edilecek milli müesseselerinin planı
neden ibaretti? Bütün din,okul ve kültür işleri, Rus devletinin
hiç müdahalesi olmaksızın sadece ve bizzat Müslümanlar
tarafından idare edilmelidir.
2
Miladi takvime göre 8 Mart 1917, Julien takvimine göre 23 Şubat
1917
25
Milli işlerin yönetimi için,üç bölümlü merkezi milli bir
yönetim kurulması gerekiyordu.
1-Din Bölümü,
2-Eğitim ve Kültür Bölümü,
3-Vakıflar Bölümü (milli mülkler ve fonlar).
Milli işlerin idaresi için ayrıntılı kurallar bölge konseylerinin
üyeleri arasından seçilmiş Milli Meclis tarafından
hazırlanacaktı. Milli Meclisin, Merkezi Milli Yönetim Konseyi
tarafından işlerin yönetimi için yasal düzenlemeleri yapmak ve
kontrol etmek üzere en az yılda bir defa toplanması
gerekiyordu. Ayrıca köy sakinleri,mahalle ve şehir sakinleri
tarafından seçilmiş Bölgesel Milli Konseyler(Heyetler) üç
bölüme sahip olması gerekiyordu: Din İşleri Bölümü, Kültür
Bölümü ve milli mülkler Bölümü.
Laik eğitimin organizasyonu için zaruri imkanları, her yıl
Tatarların nüfusuyla orantılı bir bütçeyi (ödeneği) Milli
Konsey’e sunan Rus hükümeti tarafından sağlanacaktı
Din işleri için ve dinî mekteplerin bakımı ve kültürel
kurumlarını oluşturulması ve bizzat Tatarların, periyodik
olarak gereken paranın toplanmasını için periyodik olarak milli
vergi mecburiyeti koymaları gerekiyordu.
Tüm milli organizasyon programı, Kongre tarafından
hemen kabul edildi. Kongre ayrıca bu programın Rus Kurucu
Meclisi tarafından onaylanma zamanı beklenmeksizin 22
Temmuz 1918’de dini ve kültürel yapılanma programını
derhal yürürlüğe koyacak olan geçici bir Milli Konsey seçti.
26
Geçici Konsey, mahalli konseyleri organize eder etmez, her
bölgeden 50.000 Tatarı temsilen birer üyenin katılacağı Milli
Meclisi (l’Assemblée Nationale) toplantıya çağırmakla
görevlendirilmişti. Bu organizasyon işine tahsis edilmek için
lazım gelen meblağ büyük ölçüde vatansever zengin Tatarlar
tarafından karşılanmıştır.
Milli Meclis üyelerinin seçileceği Bölgesel Konseylerin
organizasyonu aylar aldı. Milli Meclis Ufa’da ancak 20 Kasım
1917’de açılabildi. Meclisin açılış günü “bayram günü” olarak
kararlaştırıldı. Bu bayram günü, milli fonların oluşturulması
için büyük milli arayışa ve para toplanmasına vesile olacaktı.
Bu para toplama işi, beş milyon ruble ile bütün öngörüleri
aşan bir netice verdi.
Milli Meclis, 15 Ocak 1918’e kadar 55 gün çalıştı; milli
talepleri formüle etti, milli müesseselerin kesin kurallarını
hazırladı ve milli konseyin üyelerini, dinî Meclisin üyelerini ve
Başkanını, müftüyü ve kadıları seçti. Dinî meclis, genel milli
yönetimin bir bölümü haline geliyordu.
Milli Meclis,“İdil-Ural” adı altında muhtar (otonom) bir
devlet kurma kararı aldı ve bu kararın gerçekleştirilmesi için
özel bir Komite seçildi.
Milli kültürel, özerk organizasyon planı, Kerensky
hükümetine, iktidardan düşmeden kısa bir müddet önce
takdim edildi. Hükümet bu planı bazı değişiklerle kanun
olarak, resmi gazetede yayınlamak istiyordu.
Tatar Milli Meclisi tarafından düzenlenen milli ve kültürel
özerkliğin ilkeleri, Samara’daki Rus Kurucu Meclis hükümeti
27
tarafından aynen tanınmış ve antibolşevik unsurlar tarafından
teşkil edilen Kurucu Meclis üyelerinin resmi hükümet
bülteninde yayınlanmıştı. (Eylül 1918)
28
BOLŞEVİK REJİMİ DÖNEMİNDE DURUM
Ufa’da Milli Meclisin açılışından bir kaç hafta önce, bütün
Rusya için olduğu gibi maalesef Tatarlar için de Moskova ve
Petrograd’da (Petersburg) Ekim 1917’de ikinci bir devrim
patlak vermişti. Tatarlar, Bolşevik Devriminin kapsamı, manası,
eğilimleri ve amaçları hakkında yanılmadılar. Bu yeni devrime
ve Bolşeviklere karşı nasıl bir tavır takınmaları gerekecekti?
Milli Meclis, milli ve hürriyetçi karakterleriyle, İslam’ın dini
emirleriyle, onların ruh haliyle ve psikolojisiyle hiç bir ortak
tarafı bulunmayan Bolşevikliği kabul edemiyordu. Üç gün
süren kapalı müzakerelerden sonra Milli Meclis, Bolşevikliğin
Tatar bölgelerine yayılmasını önlemek için tedbirler almaya,
bütün Tatar Alaylarının, ülkelerinin korunması yönünde Tatar
milletinin hizmetinde olduğunu ilan etmeye, yeni birlikler
oluşturmaya, ayrıca İdil-Ural hükümetinin şekli hakkında
fikrini söylemesi gereken Volga-Kama havzası halklarının
Kurucu Meclisini kısa zamanda toplantıya çağırmaya karar
verdi.
Tatarlar, bütün kavimlerin olumsuz tutumundan emindiler.
Bu dönemde Bolşevikler sadece Moskova ve Petrograd’da
kuvvetli idiler. Tatar Alaylarının himayesi altında, Volga-Kama
havzası halklarının bir meclisi kolayca toplanabilir ve bölgede
Bolşevikliğin yayılmasını önlemek için tedbirler alabilirdi.Fakat,
maalesef teşkilatcı Tatar halkınınbu isteği, Bolşevizm’le
29
korkutulmuş ve kurtulmak için mucize bekleyen ve felakete
hiç direnme arzusu göstermeyen, Tatar Alaylarına hayran
kalmakla yetinen Rus halkının anlaşılmaz kayıtsızlığıyla ve
muhalefetiyle karşılaştı.
Halklar Meclisi toplanmadı. Bolşevik dalgası giderek
yükseliyordu. Bolşevik olmayan Ruslar hiç bir şey yapmıyordu,
Bolşevikler ise uyumuyordu. 3 Mart1918 Brest-Litovsk barışı
yapılır yapılmaz, ordu terhis edildi ve Bolşevikler de bölgede
Kızıl Muhafız Alaylarını kurmaya başladılar. Terhis olanlar,
fakirler, zekice yapılan bir propaganda ile beyni yıkanmışlar,
yüksek maaşlarla kandırılmışlar kalabalık gruplar halinde,
sonra Kızıl Ordu adını alan Kızıl Muhafızlara girdiler.
Fakat,Kızıl Muhafızların teşkiline rağmen İdil-Ural’daki
rejim, 1918 Nisanına kadar Bolşevik değildi. Kızıl Muhafız
Alaylarıyla, bölgede barış içinde bir arada yaşayan Tatar
Alayları, ülkeye Bolşevikliğin tamamen yerleşmesini
engelliyordu. Bolşevikler, sivil ve askeri kurumlarımıza karşı
henüz saygılı idiler. Bankalar, cephanelikler, askeri fabrikalar
ve depolar Tatar askerleri tarafından korunuyordu.
Bolşevikler, bölgede tek antibolşevik güç olan ve bu bölgenin
mutlak sahibi (efendisi) olmalarını engelleyen Tatar
Alaylarından korkuyorlardı. Bolşevikler Mart başlarına doğru,
İdil-Ural’ın bütün komşu ülkelerinde durumun mutlak efendisi
oldular. Tatar Alayları ve kuruluşları bir gün, iyi silahlandırılmış
Kızıl Alaylara sahip muzaffer Bolşevizm tarafından kendilerini
bütün yönlerden kuşatılmış buldular. Tatar Alaylarının vaziyeti
zamanla kritik hale geldi. Kazan’da İdil-Ural Cumhuriyeti’ni
30
ilan etmek için bütün hazırlıkların (düzenlemelerin)
tamamlandığı gün, güçlerinin farkında olan Bolşevikler, Nisan
1918’de Tatar Alaylarına kendilerini feshetmeleri için çağrıda
bulundular ve aynı zamanda asker ve sivil Tatar liderlerini
tutukladılar.
Kısa bir savaştan sonra, Tatar Alayları üstün güce boyun
eğmek durumunda kaldılar ve lağv edildiler.
Ordunun ortadan kaldırılmasından yani dağıtılmasından
sonra sıra sivil kuruluşlarımıza geldi. 13 Nisan 1918
kararnamesi Milli Merkez Konseyi’nin, bölge konseylerinin
dağılmasını ve milli fonlara el konulmasını (müsaderesini)
öngörüyordu.
1917 Devrimi’nden sonra İdil-Ural Tatarları, Tatarlardan ve
Başkurtlardan müteşekkil silahlı güçlerini yaptıkları gibi
kültürel ve milli özerkliklerini de organize ettiler. Aynı
zamanda, federal bir İdil-Ural devletinin temellerini atma
amacıyla Kurucu Meclisin toplanması için hazırlıklar
yapıyorlardı. Bu işi başarıp sonuçlandırmak için iki proje
öngörülmüştü: Birinci projet, İdil-Ural Tatar Türklerinin
yaşadığı tüm bölgenin, özellikle Volga ırmağı ile Ural ırmağı
arasında bulunan ve Nijni-Novograd eyaletinde Sura
ırmağından Astragan şehrine kadar uzanan Hazar Denizi
üstündeki toprakların birliğini öngörüyordu. Buna karşılık
diğer proje, Samara, Saratova ve Astragan eyaletlerini
istikbaldeki devletin sınırları dışında tutuyordu. Bu projelerden
ilki tarihi olaylara dayanıyordu ve yeni devleti bir taraftan
Türkistan ile (Kazakları-Kırgızlarla) öbür taraftan Kafkasya ile
31
yakınlaştırmak eğiliminde idi. İkinci proje kesinlikle mevcut
duruma dayanıyordu. Perm ve Viatka eyaletlerinin bazı
kısımlarında olduğu gibi, Kazan, Ufa, Orenburg eyalet sınırları
dahilinde tartışmasız bir Tatar çoğunluğu sağlama karşılığında
tarihi bölgelerin (toprakların) bir kısmını terk ediyordu.
Aynı yılın Ekim ayında Bolşeviklerin iktidara gelişinden
sonra, milliyetçi fikirlerle hareket eden Tatarlar komünist
doktrinleri hiç kabul etmediler ve silahlı kuvvetlere dayanarak
yağmaya karşı şehirleri savundular. Bolşevikler Tatar milletinin
gücünü kırmak için Çarlığın metotlarına başvurdular ve “bölyönet” (divide et impera) prensibini uyguladılar. 1918’de
ahlakı şüpheli aşırı unsurlar arasından, ayrı ayrı Tatar ve
Başkurt komünist komitelerini ve kızıl askeri birliklerini
oluşturdular. Aynı zamanda, 20 Mart 1919’da Başkurdistan
adıyla bir cumhuriyet ve 1920’de Tataristan adıyla bir diğer
cumhuriyet ilan ettiler. Bu iki cumhuriyeti coğrafya
bakımından ayırmak için onların arasına Ufa Eyaletini
(vilayetini) yerleştirdiler ve Tatar nüfusunun en az yarısını
onların sınırları dışında bırakmak amacıyla bu cumhuriyetlerin
topraklarından parçalar koparılıyordu. (Sovyet istatistik
verilerine göre Tataristan’da, İdil-Ural Tatarlarının %36’sı
Tatarlar teşkil etmektedir). Günümüzde, Ufa başşehir olmak
üzere, 2.690.000 Başkurt nüfusu ile bir Sovyet Cumhuriyeti
mevcuttur. Bu nüfus içinde 645.000 Başkurt, 624.000 Tatar,
85.000 Çuvaş ve 1.020.000 Rus vardır. Sonra Başşehir Kazan
olmak üzere, 2.812.000 nüfusuyla Tataristan Sovyet
Cumhuriyeti bulunmaktadır. Bu nüfusun %51 Tatar, %40 Rus
ve % 8 Çuvaş ve Fin idi. Nihayet, Başşehir Çeboksar olmak
32
üzere, 761.000 Çuvaş nüfusuyla Çuvaş özerk (otonom) bölgesi
vardır. Bolşevik rejimi döneminde Tatar Türkleri, bilhassa
bağımsız İdil-Ural Devleti’nin Anayasasını göz önünde tutarak,
genellikle milli hareketlerini kuvvetlendirme açısından çok
büyük ilerlemeler yaptılar. Gerçekten, 1918 Mayıs ayında
Moskova’da
toplanan
İlk
Komünist
Müslümanlar
Konferansı’nda, Tatar-Türk bölgelerinin “Balkanizasyonuna”
ve Volga üzerinde bir Tatar-Başkurt Sovyet cumhuriyeti
teşkiline karşı çıkılmasına karar verildi. Bu vesile ile,yeni
cumhuriyet için İdil-Ural adı hariç, milli parlamento tezlerinin
hepsi ele alındı..
Taşkent’te, 1919’da Komünist Müslümanlar Konferansında
komünist Tatar Türkleri, Tatar Türklerinin tek bir millet olarak
tanınmasını yeniden talep ettiler ve Türkistan’ı, Kazak-Kırgız
ülkesini ve İdil-Ural’ı içine alan bir Türk-Tatar Sovyet
Cumhuriyeti kurulmasına karar verdiler. Bununla birlikte bu
dönemde Milli İşler Komiseri (Milliyetler Komiseri) olan Stalin
bu tasarıya şiddetli bir şekilde karşı çıktı ve pek çok Sovyet
Cumhuriyetinin kuruluşunu
temin etti: Tataristan,
Başkurdistan, Kazakistan, Özbekistan gibi yerlerde, Rus
olmayan halkları (populationes allogenes) kolayca idare
edebilmek için, Bolşeviklerin geleneksel politikalarını
geçekleştirmek yani halkları birbirinden ayırma (“böl-yönetayır-buyur) politikası uygulandı.
Bir defa Rus komünistlerinin gerçek niyetlerini öğrenen
Genç Tatar Komünistleri, bağımsız tek bir Türk
cumhuriyetinin kurulması için ve eski Çarlık rejiminde olduğu
33
gibi Ruslar tarafından uygulanan ayırımcı, sömürgeci
(kolonizasyon) ve Ruslaştırma politikasına karşı, şiddete dayalı
(komplacı) bir mücadele başlattılar. Bu hedefe ulaşmak için,
Komünist Partisi’nin Kırım, Türkistan, Kazak-Kırgız ve İdil-Ural
kökenli liderlerinden müteşekkil gizli bir örgüt kurdular.
Hatta, III.İnternasyonel içinde Ukraynalılar, Rutenler,
Kafkasyalılar, Tatar-Türkleri gibi, mazlum (ezilen) halkların
temsilcilerini kapsayan gizli bir fraksiyon teşkil edilmesi bile
önerildi.
1928’den beri Panturanizm adı altında sürüp gelen büyük
siyasi davalar millici komünistleri hedef alıyor ve bu ayrılıkçı
hareketi sonlandırıyordu.
Tatar-Türk siyasi göçmenleri aynı evrimi sürdürmüşlerdir.
1920 ve 1921’de gelecek demokratik Rus Cumhuriyeti içinde
özerk (otonom) Türk-Tatar Eyaleti teşkil etme imkanını tekrar
düşündüler. Ancak,bu görüşten hemen vazgeçtiler ve yurt
dışında bulunan politik Rus örgütlerine olan güvenlerini
tamamen kayıp ettiler. Bilhassa, Rus Kurucu Meclis üyelerinin
Paris ’deki 1921 Konferansı, genel olarak, Rus olmayan halklar
(les peuples allogenes) için geniş tabanlı bir özerklik üzerinde
Ruslarla uzlaşmanın imkansızlığını gösterdi.
Yurt dışındaki İdil-Ural, Kırım ve Tataristan örgütleri,
başlangıçta ayrı ayrı çalıştılar. Fakat zamanla anlaşmanın zaruri
olduğunu tecrübe göstermiş olduğundan, ortak hedefin
gerçekleşmesi için özellikle Afganistan ile Volga arasında
uzanan tek bir cumhuriyetin kuruluşu ve kurtuluşu için yurt
dışında olduğu kadar vatanlarında da birlikte çalışma
konusunda kesin olarak birleştiler.
34
SOSYAL YAPI VE EKONOMİK DURUM
Tatarlar arasında bütün sosyal sınıflar dengesiz bir şekilde
temsil ediliyorlardı. Ülkede hakim olan bilhassa sanayi ve ticari
burjuvazisidir. Başkurtlar ve Mişerler arasında, Rus hükümeti
tarafından asalet unvanlarının özgünlüğü (otantikliği)
onaylanmış asil aileler bulunuyordu. Onların arasından bazıları
büyük toprakları tasarruf etmeye devam ediyorlardı. Diğerleri
ticaretle ve sanayi ile meşgul oluyordu. Bu sınıflara, görevi
halkın manevi ihtiyaçlarını sağlamak ve fikirlerine istikamet
vermek olan bütün sınıfların üyelerinden müteşekkil bir grup
katılıyordu. Bunlar imamlar, papazlar, öğretmenler, doktorlar,
avukatlar, yazarlar, gazeteciler ve politikacılardır. Fakat
nüfusun %89 gibi çok büyük bir kısmını köylü sınıfı
oluşturuyordu.
Bütün bunlardan anlaşılan Tatar halkının ekonomik olarak
üçe ayrılabileceğidir:
1-Tarım ve hayvancılıkla uğraşan köylüler,
2-Öncelikle ticaret ve sanayi ile iştigal eden şehirliler,
3-Nihayet, az sayıda toprak sahipleri,
Bu sınıfların üyeleri, özellikle burjuvazi, çok önemli
merkezleri Simbirsk, Saratof, Kazan, Orenburg, Ufa,
L’ekaterinbourg’da bulunan büyük sanayi ile meşgul oluyordu.
Simbirsk ve Saratof vilayetlerinde, 25.000 işci çalıştıran
tamamen modern on kadar kumaş fabrikası vardı. Kazan’da
35
tabakhaneler, ayakkabıcılar, sabun fabrikaları bulunuyordu. Su
değirmenlerine gelince,onlara hemen hemen her tarafta
rastlanılıyordu. Ural’da bazı altın ve platin madeni Tatarlara
aitti.
Bununla beraber, Tatarlar, sanayiden ziyade tarım,
hayvancılık ve ticaretle uğraşıyorlardı.
Orta Asya halklarının ticareti, Rusya veya Avrupa’nın sanayi
merkezlerine gönderdikleri, bilhassa hammadde, tarım ve
diğer ürünlerin alınıp satılmasından ve Rusya ile Avrupa’nın
mamul ürünlerinin ithalatından ibaretti. Tatarlar Avrupa
Rusya’sı ile Asya arasındaki ticarette aracı idiler. Bu bir
gelenektir. XVII. ve XVIII.yüzyıllarda, Rusya ve Orta Asya
ticaretini ellerinde tutanlar Kazan’ın büyük tüccarları idi. Kırgız
ve Türkmen ülkelerinden büyük miktarda yün-deri-kıl (Atın
yelesi-kuyruk kılı) ve Sibirya kürkleri alıp satıyorlardı. Ayrıca
Orta Asya steplerinin koyunlarını Orenburg, Kargalı ve yeni
Kazan mezbahalarına (kesimhane) getiren, yağ ve bağırsakları
sadece Rusya’nın her tarafına değil, fakat Türkiye ve
Avrupa’ya götürenler de onlardı.
Kazan, Rusya’daki dindaşlarının şapka, baş örtüsü ve
ayakkabı sanayini ve ticaretini adeta tekeline almıştı. Son
zamanlarda Kazan ticaretine yeni ve çok önemli bir faktör
kazandırılmıştır: Kitap Sanayi. Kazan, Rusya’nın hatta Çin’in
Türk-Tatar kökenli bütün halklarının gerçekten baskı (matbaa)
ve kitap sanayinin merkezi durumunda idi.
Kazan Tatarları sayıca hızla çoğalıyordu. Bu sebepten Kazan
her yıl genç insanlarının bir kısmını para kazanmaları (servet
edinmeleri) için Rusya’nın her köşesine gönderiyordu. Ayrıca
Saint-Petersburg ve Moskova dahil Avrupa Rusya’sındaki ve
36
Sibirya’daki şehirlerinin
oluşturuyordu.
çoğunda
Tatar
Büyük Türk Şairi Abdullah Tukay (1886-1913)
toplulukları
37
EDEBİYAT
Tatarlar arasında, Avrupaî anlamda bir Edebiyat sadece
XIX. yüzyıl sonuna doğru gelişti. Bu edebiyatın öncüsü, en
tanınmış yazar Abdul-Kayum Nassiri idi. Bu vakte kadar bütün
edebî eserler eski Çağatay lehçesinde yazılmış idi. Zira, halk
dili (langue populaire) çok sıradan kabul ediliyor ve edebiyata
yakışmıyordu. Folklor ve Tatar dilinin sözlükleriyle ilgili farklı
eserlerini yazmak (kompoze etmek) için halk dilini ilk kullanan
Nassiri oldu. Onun tarzını Musa Akyigit, Zuhur Bey,
Abdurrahman İlyas ve diğerleri gibi romancılar benimsediler.
Bununla birlikte edebiyatın gelişmesi uzun zaman Rus
sansürü tarafından engellendi. XIX.yüzyıl sonuna doğru, Fatih
Kerimi, Ayas İshaki, Aliaskar Kemal gibi genç yazarlar ortaya
çıktı. Ancak onların edebi faaliyetleri, Tatar edebiyatının çok
büyük ilerlemeler yaptığı çağda yani 1905 Devrimi’nden sonra
gelişti ve yazar sayısı gittikçe çoğaldı. Bilhassa onların arasında
Abdullah Tokay sivrildi ve büyük milli şair oldu. Onun tarzını,
Sacit Remey ve Derdemend sürdürdü: Böylece, büyük
temsilcileri nesirde (düz yazı) Ayas İshaki, Fatih Emirhan’n,
şiirde ise daha önce zikr edilen üç yazarın olduğu, klasik bir
edebiyat gelişti. Tatar edebiyatı, 1917 Devrimi’nden önce
Rusya’daki diğer Türk halklarının edebiyatları arasında zaten
ilk sırayı işgal ediyordu.
38
TİYATRO
1905 Devrimi, Tatar tiyatrosunun kuruluşunu sağladı. Bu
dönemden itibaren Tatar dilinde yazılmış piyeslerin sahnede
oynanmasına engel olunmuyordu. Hatta, Abdullah Kari
başkanlığında Tatar aktör ve aktrisleri topluluğu teşekkül etti.
Çözülecek en zor problem Tatar kadınlarının aktrist rolünde
oynatılması idi. Zira, ne Türkiye’de ne Mısırda, hiç bir
Müslüman ülkede henüz Müslüman kadınların tiyatro
sahnesine çıkmasına müsaade edilmiyordu. Bu rahatsızlığa
çare bulmak ve sıkıntıyı gidermek için Abdullah Kari’nin
aktörler ile aktrisler arasında yalancıktan (fictif) bir evlilik
yaptırmak gibi dahiyane bir fikri vardı. Tatar tiyatrosunun
oyunları (repertuarı) sadece milli konulardan meydan
geliyordu. Bu oyunların büyük bir kısmı, yaklaşık yirmi (20)
eser Ayas İshaki’ye ait olmak üzere, Aliaskar Kemal, Fatih
Emirhan ve Yarullah Veli tarafından yazılıyordu. Birinci Dünya
Savaşı başlarında, Tatar tiyatrolarının çoğu zaten Kazan’da,
Astragan’da, Ufa’da ve Orenburg’da bulunuyordu. Bolşevizmin
gelişine kadar Tatar tiyatrosu devamlı olarak öyle gelişti ki,
1917’de ilk Tatar operası bestelendi. Tatar Tiyatrosu genellikle
repertuar konusunda, hatta milli tiplerin yaratılması
konusunda Türk tiyatrosunun önünde idi. Tatar tiyatrosunun
en tanınmış yaratıcıları ve öncüleri Abdullah Kari, Tarkan,
Kerim Tençuri ve diğerleri olduğu gibi aktrisler Gülsüm
Bulgarska, Guizatulline, Suney ve diğerleri ön planda idiler.
39
GAZETECİLİK
Zaten, XVIII. yüzyılda Kazan’da Tatar matbaası (Tipografi),
mevcut olmasına rağmen, Volga hakkındaki süreli yayınlara
uzun zaman izin verilmedi. Böylece İlk Tatar gazetesi sadece
1883’de çıktı. Kırım’da, İsmail Gaspıralı tarafından
“Tercüman” adı altında çıkarılan, Rusça ve Tatarca olmak
üzere iki dilde yazılan bu gazete bilhassa Volga tatarları
tarafından okunuyordu. Bu gazete 1905 Devrimi’ne kadar tek
Tatar yayını olarak kaldı. İsmail Gaspıralı haklı olarak Tatar
gazeteciliğinin öncüsü sayıldı.
SİYASİ PARTİLER
Tatarlarda Avrupaî anlamda siyasi partiler, XIX.yüzyılın
sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Bu döneme kadar, bütün
politik ve sosyal akımlar, eskiden doğulu ülkelerde olduğu
gibi, toplumda genellikle büyük bir otoriteye sahip istisna
(özel) şahsiyetler etrafında yoğunlaşmıştır. Dini reformlar
zamanında Mercani etrafında bir yenilikçiler veya cedidiler
(Reformateurs) grubu toplanmıştır. Okulların çağdaşlaştırılması (Europénisation) döneminde bir diğer gruplaşma ise, İsmail
Gaspıralı etrafında oluşmuştur. İlk politik Parti, 1901’de,
“Şakirtlik” adıyla Kazan’da gizlice kurulmuştur. Bununla
birlikte parti daha ziyade Türk karakterine sahipti, hatta
üyeleri Kırım ve Türkistan sakinleri arasından seçiliyordu. Parti
kendine has yayın organı “Terakki” (İlerleme) Gazetesi’ni de
40
çıkarttı. Hükümetin, Müftülük makamına Sultanoff’un ataması
üzerine, yayınladığı protesto beyannamesinden sonra, Parti
Rus otoriteleri tarafından baskıya maruz kalmıştır. Bu tarihten
itibaren adı geçen Parti, tekrar gizli bir hayatı sürdürmeye
mecbur bırakıldı. 1904’de ”Hürriyet” (Liberté) adı altıda
tamamen politik bir örgüt karakterini aldı. Aynı unvan altında
kendi yayın organını yayınladı ve 1905’de Birinci İslam
Konferansı’nın toplanmasında da aktif olarak rol aldı.
Bununla beraber, aynı yıl patlak veren devrimin etkisi
altında, Parti dağıldı. Müslüman Birliği (İttifak) üyelerinin
çoğu Anayasalı-Demokrat programa sahip ve aynı ismi taşıyan
Rus Partisine katıldı. Buna karşılık gençlik, yayın hayatı
boyunca Volga ve Kırım Tatarlarının sosyal ve politik hayatında
önemli bir rol oynayan “Tancı” (Tantchi) ismiyle sosyalist bir
parti kurdu. Parti, kendisine ait legal ve illegal basın
organlarını yayınladı ve ikinci Devlet Duma’sındaki
(Gosoudarstwennaia Douma) Müslüman milletvekilleri
vasıtasıyla “Çalışma veya İş” adıyla bir fraksiyon (section)
kurdu.
Tatar Sosyal Demokratlarına gelince, zamanla milli
karakterlerini kayıp ettiler ve sadece işçi partisi haline geldiler.
Bütün partiler, özellikle 1907 tepkisi (réaction) esnasında
Rus otoritelerinin sert baskılarına maruz kaldılar ve dağıldılar.
Dağılmış ve kapanmış partilerin kalıntıları 1913’te sadece Milli
Birlik adıyla “Türkçü” partiyi (Turktchi) oluşturdular.
41
Gaspıralı İsmail Bey (1853-1914)
İlk tatar Gazetesinin Kurucusu ve sahibi
42
Bu parti, 1917 Devrimi esnasında ve Birinci Dünya Savaşı
sırasında milli kurtuluşun şampiyonu oldu. Aynı Birlik
Bolşeviklerle de savaştı, aynı zamanda Milli Meclis de
çoğunluğu elde etti ve milli idareyi düzenledi. Birlik, antirus ve
antibolşevik milliyetçi faaliyetleri yüzünden Bolşeviklerin
baskısına maruz kaldı. Hali hazırda vatanda Bolşeviklere karşı
mücadeleyi yöneten odur. Bu örgütün(Birlik) üyeleri, 1926’ya
kadar ülkelerinin bağımsızlığı fikrini açıkça ifade
etmemişlerdir. Fakat bu tarihten sonra Rus partilerinin
çalışmalarından (faaliyetlerinden) kaynaklanan memnuniyetsizlik sebebiyle, Rusya’dan tamamen ayrılma ve kopma
arzularını ülke dâhilinde olduğu kadar yurt dışında da ilan
etmeye başladılar. Hatta bağımsızlık (istiklal) taraftarlarının
yıkıcı örgütleri kuruldu. Nihayet, 1928’de İdil-Ural Bağımsızlık
Komitesinde bir araya gelindi. Yalnız ülkede değil, yurt dışında
da taraftarları bulunan bu Komite Konfederasyon temelinde
Türkistan ile beraber İdil-Ural birliği arzu ediyordu.
43
ASKERÎ T EŞ K İ L A T
Çarlık zamanında, Rusya Müslümanları arasında KazaklarKırgızlar,Türkistanlılar ve Kafkas Müslümanları mecburi
askeri hizmetinden tamamen muaf iken, Rus ordusunda
mecburi askerlik hizmeti yapanlar sadece Volga ve Kırım
Tatarları idi. Volga Tatarları arasında Birinci Dünya Savaşı hiç
de iyi karşılanmamıştı. Pek çok aydın (entellektüeller) savaşı
boykot ediyordu. Volga Tatarları askerlik hizmetinden kaçmak
için mümkün olan her çareye baş vuruyorlar ve harp karşıtı
propaganda sürdürüyorlardı. Bununla birlikte, 960.000 Tatar
insanı seferber edilmiş ve Rus birliklerinde askeri hizmetlerini
yapıyordu. Bazı birliklerde, Tatar sayısı %70-80’ne kadar
çıkmakta ise de, ayrıca müstakil bir Tatar ordusu yoktu.
1917 Devriminden sonra, tamamen Tatarlardan oluşan
müstakil askeri birlikler (Alaylar) kurma zarureti fikri hızlı bir
şekilde yaygınlaştı ve şartların uygun olduğu ve müsaade ettiği
her yerde Tatar askeri birlikleri kuruldu. Zaten aynı yılın
Mayıs ayında Moskova’da toplanan askeri birlik delegelerinin
toplantısında (konferansında), merkezi Kazan‘da bulunan
Müslüman Askeri Şurası adı altında bir yönetim birimi teşkil
edildi. Böylece, bütün Volga şehirlerinde Tatar Alayları
oluşturuldu. Hatta, Kazan, Ufa, Orenburg, Samara, Simbirk ve
Astragan gibi merkezlerin her birinde pek çok Alay kuruldu.
44
Türkiye’nin I.Dünya Savaşına katılması sebebiyle Tatar
kökenli askerlerin yollanmadığı Kafkas cephesi istisna edilirse,
diğer cephelerde Tatar kökenli askerlerden ayrıca pek çok
Tatar birliği teşkil edildi. Hatta, Romanya cephesinde General
Sulkievitch komutasında 55.000 kişilik bir Tatar Kolordusu
kuruldu. Bununla beraber başlangıçta subay eksikliği
çekiliyordu. Bu durum, millî askeri güçlerin başarısı için ciddi
bir engel idi ve daha sonra her şeyi felakete sürükledi.
Bilhassa, Moskova ile Kazan arasında tam savaş patlak verdiği
sırada firar eden Rus subaylarının işbirliğini kabul etmeye
mecbur kaldıkları görüldü. Bu yüzden Kazan, Nisan 1918’e Kızıl
Moskova’ya teslim olmak zorunda kaldı.
Anti-Bolşevik Çek askeri güçleri Volga üzerinde
Moskova’ya karşı savaşa girdiği zaman, Tatarlar pek çok Tatar
Alayı teşkil ederek, bu savaşta aktif bir rol aldılar. Tatar askeri
şeflerinin, ilk önce Kazan’nın savunulması için ayrıca büyük
askeri birliklerin kurulduğunu görmeyi arzu etmelerine ve
istemelerine rağmen, Anti-Bolşevik Rus-Çek Genel Kurmay’ı
bu isteği kabul etmeyi reddetti ve bu ret Tataristan
Başşehrinin Kızıl Ordu tarafından işgalinin temel sebebi oldu.
Amiral Kolçak’ın hükümet darbesinden sonra, Ufa şehrini
ve çoğunlukla Tatarların-Başkurtların yaşadığı Ufa vilayetini
(gouvernement) büyük bir başarı ile savunan Tatar Alayları
hala cephede idi. Bununla beraber, Tatar askeri teşkilatı, Tatar
milli yönetimine (administration) zulm eden şövenist Kolçak’ın
politikası tarafından dağıtıldı (imha edildi). Tatar milli
yönetiminin üst yönetim
merkezi Ufa şehrinden
45
Petropavlovsk’a taşınmaya mecbur bırakıldı. Hatta, Amiral
Kolçak Tatar Milli Şura üyelerinin tutuklanmasını emr etti.
Sonuçta, Tatar kökenli subayların yönetimindeki Tatar Alayları
cepheyi terk ettiler ve terhis edildiler.
İç harbin başlarında, milli Tatar askeri birliklerinin varlığına
müsamaha (tolerans) gösteren Bolşevikler daha sonra
tutumlarını değiştirdiler ve Tatar askerlerini Rus birliklerine
kattılar.
46
İDİL-URAL CUMHURİYETİ’NİN COĞRAFİK, EKONOMİK
VE POLİTİK GÖRÜNÜŞÜ
İdil-Ural Cumhuriyeti, bir yandan Volga ile Türkistan, öbür
yandan Sura Nehri ile Hazar Denizi arasında kalan bölgeyi
kapsar. Bu ülke, Simbirsk, Samara, Saratof, Astragan, Ufa ve
Orenburg vilayetlerinin tümünü kapsadığı gibi, özellikle eski
Nijni-Novgorod (Sura Nehri) vilayetinin bir kısmını, Kazan
vilayetinin tamamını, ayrıca kısmen Perm ve Viatka
vilayetlerini içine almakta idi. Bundan dolayı, İdil-Ural
Cumhuriyeti doğuda Kazak-Kırgız, Kuzey-doğuda Sibirya
Tatarlarının topraklarına komşu ve nihayet güneyde Hazar
Denizi vasıtasıyla Türkistan ve Kafkasya’yla bağlantılı idi.
İdil-Ural Cumhuriyetinin büyük nehirlerine gelince:
Özellikle, İdil (Volga), Kama, Ak-İdil, ve Yayık (Ural) nehirleri,
mevcut sistemleriyle ülkenin en uzak yerlerini bir birine
bağlamaktadır. Mesela Astragan Ufa ile nehir ulaşımına
sahiptir. Bu nehirler, eskiden İran’ı (Pers), Hindistan’ı ve
Türkistan’ı İdil-Ural ve Sibirya ile birleştiren tek yol olarak
büyük bir öneme sahipti. Hali hazırda diğer ulaşım
vasıtalarının mevcudiyetine rağmen nakliyat için büyük bir
önem arz etmektedirler. Su yolu (Navigasyon) tekniğinin
gelişmesi sayesinde, Sovyet rejimi altında dahi bu nehirler
vasıtasıyla akıntı yönünde ve akıntıya karşı, yılda bir kaç
milyon ton ham madde, mamul ve yarı-mamul ürün
taşınıyordu. Sovyetler Birliği’nde demir yollarının kötü
47
durumda olduğu için, milli ekonominin tamamen çökmesini
engelleyen seyr-i sefere uygun bu nehirlerdir. Rasyonel bir
şekilde işletilen bu nehirler iç ticaret için olduğu kadar dış
ticaret için de çok avantajlı ulaşım-taşıma yollarını
oluşturuyorlar. Yukarıda sözü edilen büyük nehirlerin,
merkezden etrafa dal budak salan ve İdil-Ural’ın en uzak
bölgelerine ulaşan kolları şunlardır: Zuya (Zoya), Çeremşan,
Mayna, Surgut, İlyat, Kaşa, Vetluga, Viatka, İk, Dim, Kara-İdil
(Ufimka), Sakmora ve diğerleri. Nehirlerin çokluğu
sayesindedir ki, İdil-Ural daha Ortaçağ’da Avrupa’yı Asya’ya
bağlayan en önemli ticaret yolu olarak kabul edilmiştir. Sanayi
açısından ülkenin en zengin bölgesi olan Ural bir demir yolu
ile tarım bölgesine (Ufa, Samara vs) bağlanmıştır. Zaten çok
rasyonel bir şekilde gelişmekte olan demir yolları,
Cumhuriyet’in başşehri Kazan şehri ile tarım bölgesi arasında
olduğu gibi sanayi bölgesiyle de ulaşımı temin etmektedir. Bu
demir yolları, aynı zamanda Transsibirya ana hattı ile Rusya
ve Ukrayna’ya giden hatlarla doğrudan irtibat sağlıyor. İdilUral’ın iklim şartlar ve kuzey bölgelerinde toprağın verimliliği
çok bol buğday, çavdar, yulaf, arpa, karabuğday, bezelye,
keten, kenevir vs. üretimini kolaylaştırıyor. Demek ki, ülke
tarımının gelişmesi ve kalkınması için ideal bir toprak (zemin)
durumundadır. Güneydoğu kısmında bulunan bozkırlar ile
birlikte nehir vadileri hayvancılığa elverişli meralar (otlaklar)
sunuyor ve birinci kalite ot-saman imkanı veriyor. Asırlık
ormanlarla kaplı kuzey ve kuzeydoğu bölgeleri meşe, çam,
kayın, akçaağaç gibi bol miktarda iyi kalite inşaat kerestesine
sahiptir.
48
Hazar Denizi yakınında bulunan ülkenin güney kesimi,
uzun zamandan beri bahçıvancılığın ve meyve bahçeciliğinin
merkezi olarak bilinir. Burada çok lezzetli üzüm, armut, elma,
erik, karpuz ve kabakların her türlüsü yetişir. Ural (Yayık) ve
Volga (İdil) ovaları, başşehri (merkezi) Astragan olan bu
vilayeti, balık sanayinin zengin bölgesine dönüştürdü. En çok
aranan ürünler arasında, havyardan bahsetmeden mersin
balığını belirtmek gerekir.
Maden zenginliklerine gelince, 2.400 kilometre
uzunluğundaki Ural Dağları silsilesi çok önemli demir, altın,
platin, manganez, nikel, kömür madenleri ve değerli taşları
içinde bulundurmaktadır. Sonra, alanı 70.000 kilometre
kareye kadar varan Dossor ve Makat bölgeleriyle Ural-Emba
havzası, Bakü petrollerinden bile fazla, son derece zengin
petrol yataklarına sahiptir.
Doğal zenginlikleri sayesinde, İdil-Ural, VIII., IX.,
X.yüzyıllarda önce Hazara Krallığı (Devleti) adı altında, sonra
X.,XI., XII. Yüzyıllarda Bulgar Krallığı adı altında, nihayet Altın
Ordu Hanlığı’nın merkezi olmak bakımından sadece siyaseten
bağımsız bir bölge olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve
ticari bakımdan da çok büyük önem taşıyan bir bölge olarak
ortaya çıktı. Modern çağlarda teknik gelişmeler sayesinde, İdilUral’ın doğal zenginlikleri rasyonel şekilde işletilebiliyordu. Bu
durum ülkeye, ekonomik ve politik açıdan bağımsız olma
imkanı veriyordu.
İdil-Ural Cumhuriyeti, nüfus miktarı açısından oldukça
önemli pek çok kalabalık şehire sahipti: 1926’da ülkenin
49
Başşehri Kazan’ın nüfusu
240.000, Ufa’nın 98.530,
Simbirsk’in 65.000 Sterlitamak 60.000 Orenburg 123.000,
Astragan’ın 120.000 idi.
İdil-Ural Cumhuriyetinin nüfus istatistikleriyle ilgili veriler
hala eksiktir. Hem imparatorluk zamanında hem çağımızda,
Rus kaynaklarının değerlendirmeleri, etnik Rus unsurların
yararına mümkün olduğu kadar Rus olmayanların sayısını net
bir şekilde az gösterme eğilimine sahiptir.
Bolşevik istatistiklerine göre, İdil-Ural Cumhuriyetinin
nüfusu 13.546.000’’dır.
Ruslar
4.290.000 %31
Tatar Türkleri
6.042.000 %45
Diğerleri (Mari, Mordva, Votiak ve Alman) 3.214.000 %24
Buna göre,Rus olmayan unsurların oranı Ruslara kıyasla
%69’dur.
Müslüman yönetimi tarafından toplanan verilere göre, İdilUral istatistikleri aşağıdaki gibidir:
Tatar Türkleri
7.848.000
%51
Ruslar
4.290.000
%28
Fin-Moğol kökenlilerin nüfusu 3.213.000
%21
15.351.000 olan toplam nüfusun %72’sini Rus olmayanlar
temsil ediyor. Bu, Sovyetler Birliğinde Rus unsurunun
yüzdesini aşan bir orandır. Çeklerin Çekoslovakya’da,
Romanyalıların Romanya’da oluşturdukları yüzdeden daha
fazladır.
50
Tatar-Türk kökenli yerli halkın kültür seviyesine gelince, bu
seviye henüz Avrupalı milletlerin seviyesinde değil. Fakat,
doğulu diğer milletlerle mesela İranlılarla, Araplarla
kıyaslandığında, Tatarların kültür düzeyi çok üstündü. Tatarlar,
milli kalkınmalarını, Avrupalı milletler tarafından ortaya
konulan modellere göre sürdürmektedirler.
Nisbeten kısa
süren (yaklaşık 50 yıl) milli diriliş
dönemlerinden itibaren Tatarlar, Bolşevik Devrimi’nden önce,
Rus hükümetinin yardımı olmaksızın, hatta onun niyetlerine
rağmen mecburi eğitimi getirmeyi başardılar. Uzun zamandan
beri kadınlara hak eşitliğini (kadın haklarını) sağladılar. Avrupa
tiyatrosuna hemen hemen hiç uymayan milli tiyatro nasıl
ise,öyle soylu ve zengin bir edebiyat yarattılar. Oldukça kısa
zaman süresinde, yeterli derecede çok kültürlü bir Tatar
sınıfının gelişememesi tamamen doğaldı. Fakat ortalama
eğitim almış insan sayısı Ruslar arasında daha da azdı. Ruslar
arasında cahillerin yüzdesi, Tatarların arasındakinden çok daha
yüksek olması dikkat çekicidir.
Ülkeyi idare etmek için gerekli teknik hazırlığa gelince, bu
hazırlık Ruslar zamanında yetersizdi. Rus hükümeti, TatarTürklerinin Volga ülkesinde kamu yönetimlerine girmelerine
izin vermiyordu. Belediyelerde ve Belediye Meclislerinde
yerlilerin sayısı bütün üyelerin 1/5 geçemiyordu. Bu tür
şartlarda, idari personel yeni görevlere hazırlanamıyordu.
Bununla birlikte, bu sorun dahi Bolşevik rejimi zamanında
çözüldü. Başkurdistan’da olduğu gibi Tataristan’da milliyetçiler
ve biraz mili eğilimli bazı komünistler bürokrasiyi (idari
51
yönetimi) Tatarlaştırmaya çalışıyorlardı. Bütün millet onlara
yardım ediyor ve işlerinde cesaretlendiriyorlardı. Onlar büyük
bir enerji ile hedeflerini takip ediyorlardı. Tataristan’la ilgili
Sovyet resmi istatistiklerine göre, Tatar milliyetli memurların
sayısı aşağıdaki gibi idi:
Köyler ve Belediye Konseylerinde:
%53
İlçe Konseylerinde:
%37.8
Bölge Konseylerinde:
%55
Tatarlar sayısı, sadece merkezi hükümet bürolarında
nüfuslarıyla orantılı değildi. Bu durum, Moskova’nın bu alanda
oynadığı kesin rol ile açıklanabilir. Genel olarak,Tatarlar idari
mesleklerde koltukların %30’nu işgal etmektedirler. Bu durum
Başkurdistan’da daha kötüdür. Çünkü merkezi müesseselerde
(kurumlarda)Başkurt milliyetine sahip memurların oranı %7,
Tatarların ki, ise toplam sayının %17’si idi. Belediye
Meclislerinde Tatar milliyetli Başkurt memurların sayısı
%50’ye varıyordu. Ayrıca,Tatar milliyetli memurların büyük
çoğunluğu Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kırım gibi
federe cumhuriyetlerde mevki ve makam sahibi idi. Bu
yüzden, onlara ihtiyaç olduğu zaman eğitimli Tatarların ve
nitelikli memurların sayısı yeterli olacaktır. Mühendislerin,
doktorların ve öğretmenlerin hazırlandığı gibi, memurların
mesleki ve yüksek eğitimi iyi bir yola girmişti. 1932-33’de
Tataristan Yüksek Okullarında öğrencilerin(talebelerin) sayısı
3.398 idi. Aynı şekilde askeri eğitim iyi düzenlenmişti:
Kazan’daki tek Tatar-Başkurt askeri okulu her yıl birkaç yüz
kızıl şef (chefs rouges) mezun ediyordu. Sonuç olarak,
52
savaştan evvel sadece bir kaç yüz olan Tatar ve Başkurt asıllı
subay sayısı hali hazırda bir kaç bine yaklaşmıştır. Bütün
bunlar, ülkelerini yönetecek Tatarların teknik ve entellektüel
hazırlığının tamamen normal bir şekilde geliştiğini ispat
etmektedir.
Halkın karakterine gelince, halk psikolojik açıdan kendi
devletini oluşturacak olgunluğa erişmiş ve Ruslarda
bulunmayan gerçeklik duygusu ile donatılmıştır. Bu halk
çalışkandır, tutumludur, müspettir ve ticari kapasitesinden
şüphe edilemez. İnisiyatif sahibidir, müteşebbistir ve
Avrupalılarla pazarlar için etkili biçimde rekabet etmeye ve bu
mücadeleden galip çıkmaya imkan sağlayan yüzyıllık bir
tecrübeyse sahiptir.
Uzun yıllar süren Rus despotizmine rağmen, bu halk
geçmişteki büyüklüğünün ve diriliş zamanının yakın
olduğuna ve ülkesinde düzeni ve adaleti sağlayabilmek için
ilk uygun fırsatta iktidarı ele geçirme zamanının geldiğine
olan umudunu asla kaybetmedi. Yeter ki, ezilmiş diğer
toplumlar ile birlikte Moskova boyunduruğundan
kurtulabilsin ve Avrupa milletleri ile beraber ilerleme ve
hürriyet yolunu takip edebilsin.
Download

İDİL-URAL DEVLETİ - Prof.Dr. Bayram Kodaman