Paratifoid Salmonella Serotiplerinin Kanatlı
Bağırsaklarına Kolonizasyonu
Sepiyolitin Kanatlı
Beslemede Kullanımı
Yumurtacı ve Broilerlerde
Karaciğer Yağlanması
Türk Kanatlı Eti Sektör’ü
İhracatta Dünyada
İlk 3’e Oynuyor
Koli Enfeksiyonlarında
Patogenez
facebook.com/tavder • twitter.com/tavder
Yüksek Kazanım
Optimum Mikoplazma Kontrolü
ile Daha Sağlıklı Tavuklar
Yapılan Yatırımın
Geri Dönüşü
Tylan® is a trademark for Elanco’s brand of tylosin. Elanco® and the diagonal color bars are trademarks of Eli Lilly and Company.
© May 2002/February 2009 Elanco Animal Health. © Image chicken: Fotolia/Marty Kropp. (PO0903)
Tylan Premix ile
Rahat Solunum,
Yüksek Performans
Granül
Şimdi Arınma
Süresi gün!
0
Elanco Hayvan Sağlığı
Lilly İlaç Ticaret Ltd. Şirketi
Kuşbakışı Caddesi No.4
Rainbow Plaza Kat.3
Altunizade 34662 Istanbul
0216 554 00 00
Daha fazla bilgi için lütfen Elanco
temsilcinizle görüşünüz.
www.elanco.com
BİLEŞİMİ: Tylan G 250 Veteriner İlaçlı Premiks açık kahverenkli, akışkan, granüler bir üründür. Her kg’da 250 g tilosin aktivitesine eşdeğer tilosin fosfat bulunur. Taşıyıcı olarak soya unu içerir. FARMAKOLOJİK ÖZELLİKLERİ: Tilosin,
fermentasyon yoluyla Streptomyces fradiae kültüründen elde edilen makrolit grubu bir antibiyotiktir. Bakterilerde 50-S ribosomal alt birime bağlanarak bakteri gelişimini durdurur. Antibakteriyel spektrumunda Mikoplazma spp., gram pozitif
ve bazı gram negatif mikroorganizmalar bulunur. Ağız yoluyla verildikten sonra emilen tilosin BOS hariç, tüm vücut kesimlerine etkili yoğunlukta geçer. Vücutta pek değişime uğramadan başlıca safra ve kısmen de idrarla atılır. KULLANIM
SAHASI / ENDİKASYONLARI: Tylan G 250 Veteriner İlaçlı Premiks, tavuklarda duyarlı bakteriler tarafından meydana getirilen solunum yolu enfeksiyonları ile nekrotik enteritten korunma ve tedavi amacıyla kullanılır. UYGULAMA ŞEKLİ VE
DOZU: Veteriner hekim tarafından başka şekilde tavsiye edilmediği takdirde, şu şekilde kullanılır: Kronik Solunum Yolu Hastalığı: Tylan G 250 Veteriner İlaçlı Premiks, tavuklarda 800 ppm (3.2 kg Tylan G 250/ton yem) dozunda ve 5 gün süreyle
yem içerisinde kullanılır. Uygulama, 4 hafta sonra 2 gün süreyle tekrarlanır. Nekrotik Enterit: Nekrotik enterit’e karşı, 50-150 ppm (0.2-0.6 kg Tylan G 250/ton yem) dozunda 7 gün süreyle uygulanır. Yemin tamamına katılmadan önce, Tylan
G 250 Veteriner İlaçlı Premiks’in 20-50 kg yemle ön karışıma tabi tutulması önerilir. İSTENMEYEN ETKİLER: Tilosin güvenli bir madde olup, belirtilen dozlarda kullanılması durumunda herhangi bir yan etki görülmez. İLAÇ ETKİLEŞİMLERİ:
Tylan G 250 Veteriner İlaçlı Premiks fenikoller, linkozamidler ve diğer makrolit grubu antibakteriyellerle eş zamanlı olarak uygulanmamalıdır. GIDALARDA İLAÇ KALINTI UYARILARI: İlaç kalıntı arınma süresi (i.k.a.s.): Kalıntı arınma süresi et ve
yumurta için “0” (sıfır) gündür. KONTRAENDİKASYONLARI: Tylan G 250 Veteriner İlaçlı Premiks, tek tırnaklı hayvanların yemlerine karıştırılmamalı ya da bu hayvanlara direkt olarak verilmemelidir. GENEL UYARILAR: Kullanmadan önce ve
beklenmeyen bir etki görüldüğünde veteriner hekime danışınız. Çocukların ulaşamayacağı yerlerde bulundurunuz. Gıda maddelerinden uzakta bulundurunuz. Ambalajı hasarlı olan ürünleri satın almayınız ve kullanmayınız. UYGULAYICININ
ALMASI GEREKEN ÖNLEMLER VE HEKİMLER İÇİN UYARILAR: Tylan G 250 Veteriner İlaçlı Premiks’in deri ile teması irritasyona yol açabilir. Ürünün kullanımı sırasında maske, koruyucu eldiven ve elbise giyilmelidir. Uygulama sonrasında
eller yıkanmalıdır. Deri ile temas durumunda, ilgili yerler yıkanmalıdır. Tylan G 250 Veteriner İlaçlı Premiks yeme karıştırılmak üzere formüle edildiğinden, direkt olarak hayvanlara verilmemelidir. MUHAFAZA ŞARTLARI VE RAF ÖMRÜ: Raf
ömrü, imal tarihinden itibaren 24 aydır. Açılmış ambalajdaki ve yem içindeki raf ömrü 3 aydır. Işıktan koruyunuz. +25 ˚C altında muhafaza edilmelidir. TİCARİ TAKDİM ŞEKLİ: 25 kg’lık kraft kağıt torbalarda. PERAKENDE SATIŞ YERİ: Veteriner
hekim reçetesiyle eczanelerde ve veteriner muayenehanelerinde satılır (VHR). PROSPEKTÜSÜN ONAY TARİHİ: 04.11.2008 TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI RUHSAT TARİH-NO: 08.04.2004 – 9/843 RUHSAT SAHİBİNİN ADI VE
ADRESİ: Lilly İlaç Ticaret Ltd. Şti. Kuşbakışı Cad. No:4, 34662 Altunizade / İstanbul İMAL YERİNİN ADI VE ADRESİ: Eli Lilly & Company Ltd., Speke Operations Fleming Road Liverpool L24 9LN, İngiltere. Seri No.(Batch No), Üretim Tarihi
(Date of Manufacturing) ve Son Kullanma Tarihi (Expiry Date) için torbanın ön yüzünün alt kısmına bakınız. ® Tylan G 250, Eli Lilly and Company’nin tescilli ticari markasıdır.
Başyazı
Başyazı
Sevgili Dostlar
Dünyada ve Türkiye de yaşanan zorluklar doğal olarak tavukçuluk sektörünü de etkilemiştir. Bununla
birlikte krizleri aşma konusunda çok yetenekli ve
tecrübeli olan tavukçuluk sektörü bunların üstünden
felerek 2014 yılını büyüme ile tamamlayacak bir gelişme içerisindedir. Irak pazarında düşüşler olmasına
rağmen Rusya pazarı giderek büyümektedir. Rusya ya
ihracatın bütün piliç yanında parça ve özellikle de
MDM olması konuyu daha cazip bir konuma getirmektedir. Konu MDM olduğunda bunun Türkiye sınırları
içerisinde tüketiminin yasak olması son derece ilginç
olmaktadır. Dünyada sosis üretiminde bu ürünü kullanılmaktadır ve doğrusu da budur. Beyaz sektöründe üretimin % 85 sektörün büyük ortakları tarafından
ve son derece modern makineler kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Bu entegreler ürünlerinde kemik
olmadığını da taahhüt etmektedirler. Hal böyleyken
doğrudan tüketilen etlerin çok ince MDM düzeyinde
kıyılıp sosis yapımında kullanılması son derece gereksiz ve lüks bir uygulama olmaktadır.
Hızla büyüyen tavukçuluk sektörünün önündeki bir
diğer problem de kanatlı mezbaha yan ürünlerinin
kanatlı karma yemlerinde kullanımına getirilecek
yasaktır. AB ülkelerinde aynı türden olmayan mezbaha yan ürünleri unlarının tekrar karma yemlere
katılması ve bu değerli ürünlerin heder edilmemesi
konusunu sıklıkla tekrar gündeme getirilmektedir.
Böyle dönemde Türkiye de kanatlı rendering ürünlerine getirilmeye çalışılan bu yasaklamanın tekrar
gözden geçirilerek ötelenmesinde yarar vardır.
Kanatlı sektörünün en önemli sorunlarından biri de
salmonella konusudur. Salmonella yalnız Türkiye nin
değil tüm dünyanın üzerinde hassasiyetle durduğu bir
gıda kirliliği bir halk sağlığı açmazıdır. Bu konuda ilk
aşamanın kanatlı eti ürünlerinde salmonellanın sıfır
seviyelerine çekmek olamayacağı çok açıktır. Önceliğin mevcut durumun belirlenmesi ve daha sonra salmonella azaltma programlarının devreye sokulması
şeklinde bir sıralamayla sürdürülmesi daha akıllıca
olacaktır. Şimdilerde uygulanmakta olan örnek alma
ve salmonella saptanmasında sonuç bellidir ve üreticiler sürekli ceza ödemektedirler. Cezanın çözüm
getirmediği de çok açıktır. Anlamlı bir çözüm olması
için AB ülkelerinde uygulanan salmonella önleme ve
azaltılma programların ülkemizde de Gıda Tarım ve
Hayvancılık Bakanlığı, üniversiteler ve özel sektör
işbirliğinin sağlanmasıyla yürütülmelidir.
Beyaz et tüketimine ilişkin eksik ve yanlış bilgiler
medyada yerbulmayı sürdürmektedir. Kendi konularında maalesef başarılı olamayan kimi “uzmanlar”lar,
bilimsel verilere dayanmayan açıklamalarla kamu
oyunu meşgul etmekte, yanlış yönlendirmektedirler. Bu açıklamaların daha çok “tahsilli kesim” de
tereddüt yaratması da son derece ilginçtir. Konunun
resmi otorite tarafından elealınarak kamu spotları
hazırlanması ve bu spotların tv kanallarının prime
time süreçlerinde yayınlanması sektöre moral vermektedir. Yine bu çerçevede Gıda Tarım ve Hayncılık
Bakanlığının üst düzey yöneticilerinin başta Sayın
Bakan Dr. M. Mehdi Eker olmak üzere yaptıkları açıklamalar tüketiciye güven vermektedir.
Veteriner hekimlere ihtisas yolunun önündeki engellerin kaldırılması da son derece olumlu bir gelişmedir. Resmi ve özel sektörünü ihtiyaç duyduğu uzman
veteriner hekimleri sahada önemli görevler beklemektedir. Bu çerçevede veteriner fakültelerinin de
gelişen dünya konjonktürüne uygun olarak lisansüstü
müfredat programının yeniden gözden geçirmelerinde yarar olduğunu önemle vurgulamamız gerekir.
Değerli dostlar unutulmamalıdır ki hızla büyüyen gerek dünya ve gerekse Türkiye nüfusunun hayvansal
protein ihtiyacını karşılayacak tek bir evcil hayvanımız vardır, o da broiler piliçlerdir. Kısa sürede,
en az yemi tüketerek, en hızlı büyümeyi sürdürecek,
bunu yaparken de çevreye, hayvan haklarına ve halk
sağlığına en uygun üretimin yapılabileceği tek hayvan soyu vardır o da broiler piliçlerdir. Bu nedenle
broiler piliçlerle kavga etmek, üretimi baltalamak
yerine, gerçek bilgileri doğru kaynaklardan öğrenmenin, daha fazla piliç üretmenin ve daha fazla beyaz et tüketmenin önünü açmalı, engelleri kaldırmalıyız.
Prof. Dr. Ahmet ERGÜN
Başkan
Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4 MEKTUP ANKARA 1
Yerel Süreli Yayın
Veteriner Tavukçuluk Derneği’nin yayın organıdır.
Yılda 4 kez 3 ayda bir yayımlanır.
Veteriner Tavukçuluk Derneği
Adına Sahibi
Prof. Dr. Ahmet ERGÜN
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Prof. Dr. U. Tansel ŞİRELİ
Yayın Kurulu
Prof. Dr. Mehmet AKAN
Prof. Dr. Erol ŞENGÖR
Dr. Serdar ERTAŞ
Uzman Vet. Hek. Mücteba BİNİCİ
Vet. Hek. Ekrem T. YÜCESAN
İdare Yazışma Adresi
İrfan Baştuğ Caddesi No: 26/3 Dışkapı / ANKARA
Tel: 0312 517 25 65 • Faks: 0312 517 25 65
Banka Hesapları
REKLAM GELİRLERİ
Türkiye İş Bankası
Dışkapı Şubesi 4206 932790
IBAN No: TR 1500064 00000 142060932790
ÜYE AİDATLARI
Türkiye İş Bankası
Dışkapı Şubesi 4206 917468
IBAN No: TR 0400064 00000 142060917468
Dergide yayımlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Alıntı Yapılamaz.
Grafik Tasarım ve Baskı
Elma Teknik Basım Matbaacılık Ltd. Şti.
Çatal Sok. 11/A Maltepe/ Ankara
Tel: 229 92 65 • Fax: 229 92 65
www.elmateknikbasim.com
[email protected]
Basım Tarihi: 30.11.2014
2
MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
Pa r a ti fo i d S a l mo ne l l a S e ro ti pl e ri ni n K a na tl ı Ba ğı rsa kl a rı na Kolon izas yon u
PARATİFOİD SALMONELLA SEROTİPLERİNİN
KANATLI BAĞIRSAKLARINA KOLONİZASYONU
Arş. Gör. Nurdan KARACAN*
*Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Ankara
E-Mail: [email protected]
1. GİRİŞ
2.1. Konağa Giriş
Salmonella cinsinin S. enterica ve bongori olmak
üzere iki türü vardır. S. enterica yaklaşık 2600 farklı
serotipe sahiptir. S. enterica subsp. enterica’ya ait
serotipler; insan ve sıcak kanlı hayvanlarda, gıda
kaynaklı infeksiyonlara (sistemik infeksiyonlar ve enterite) sebep olan Salmonella infeksiyonlarının yaklaşık % 99’unu oluşturmaktadır (29). S. Typhimurium
ve S. Enteritidis ile kontamine yumurta ve kanatlı
etlerinin tüketilmesi, insanlarda infeksiyona neden
olmakta ve bu yönüyle zoonotik önemi de bulunmaktadır (4).
İnsan ve hayvanlarda genellikle kontamine yiyecekler vasıtasıyla ağız yoluyla alınan Salmonella serotipleri; kanatlı sindirim sisteminden geçmek ve
midenin asit ortamında canlı kalmak zorundadır.
Salmonella serotipleri; asit toleransı olarak adlandırılan, asit ortama karşı yanıt oluşturan kompleks
bir adaptif sisteme sahiptir. Düşük pH ortamında hayatta kalan Salmonella serotipleri ince bağırsak ve
sekuma ulaştıktan sonra bağırsağın epitel ve immun
sistem hücre hattını geçer, enterosit ya da M hücreleriyle kontakt kurarak kolonizasyon için bağırsak
mikroflorasıyla yarışır (7).
Salmonella serotipleri, kanatlılarda; sistemik ve
gastrointestinal infeksiyon olmak üzere iki tip infeksiyona sebep olmaktadır. S. Gallinarum ve S.
Pullorum gibi konak spesifik serotipler, kanatlılarda
önemli mortaliteyle seyreden sistemik infeksiyonlar
oluşturmaktadırlar (26). S. Typhimurium ve S. Enteritidis başta olmak üzere diğer parataifoid serotipler, geniş konak spektrumuna sahiptir ve kanatlılarda çoğunlukla enterite sebep olmaktadırlar (4).
2.2. Konak Hücreye Adezyon ve İnvazyon
Salmonella serotiplerinin gastrointestinal sisteme
kolonize olması için, enterosit ya da M hücrelerine
Cobb 500 Infovet ad 21/01/2013 09:06 Page 2
2. PATOGENEZ
Tavukların sindirim sistemi, memeli hayvanlardan
oldukça farklıdır. Bu farklılık bazı Salmonella serotiplerinin, kanatlı sindirim sistemine kolonize olması
ve uzun süre sindirim sisteminde kalmasına neden
olur. Ağız yoluyla alınan besin maddeleri ve su, yemek borusundan geçerek kursağa gelir ve burada geçici olarak depolanır. Kursağın devamında, ön mide
(bezsel mide) ve kaslı mide (taşlık) olmak üzere iki
bölümden oluşan mide bulunmaktadır. Mideden sonra; duodenum, jejenum ve ileumdan oluşan ince bağırsak ve devamında sekum (kör bağırsak, iki adet)
ve kolondan oluşan kalın bağırsak gelir ve kloaka
ile sonlanır (12). Kanatlı bağırsağının anatomik yapısı histolojik/fizyolojik özellikleri, bazı Salmonella
serotiplerinin kolonizasyonunu veya adaptasyonunu
kolaylaştırmaktadır.
cobb-vantress.com
Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4 MEKTUP ANKARA 3
P ar atif o id S alm on e l l a Se r o ti p l e r i n i n K a n a tl ı Ba ğı rsa kl a rı na Ko l o ni z a sy o nu
adeze olması gerekir (7). Fimbrial adezinlerin; invazyonun başlangıç basamağı olan, konak hücreye
tutunma aşamasına katkı sağladıkları bilinmektedir
(9). Adezinlerin yanı sıra T3SS-1 (Tip 3 Sekresyon
Sistemi-1) de konak hücreye tutunmada aracılık etmektedir (16). Bağırsak epiteline tutunan Salmonella serotipleri, T3SS-1’i eksprese eder. Salmonella
serotiplerinin konak hücreyle kontak kurmasıyla aktive olan T3SS-1, bakteri stoplazması ile konak hücre membranı arasında moleküler bir kanal gibi işlev
görür. Bu kanal ile bakteri toksinleri, SipA/B/C/D,
SopA/B/D/E/E2 gibi efektör proteinler ve 20’den
fazla yapısal ve regülatör protein transfer edilir. Bu
proteinler, konak hücre sinyallerini değiştirip hücre
yapısında değişikliklere sebep olarak bakterinin hücre içine alınmasına ve konak hücrede gen ekspresyonunun değişmesine sebep olurlar (7).
İnvazyon, ayrıca epidermal üreme faktör reseptörü
aracılığıyla araşidonik asit metabolizmasını aktive
eder. 5-lipoxygenase enzimi lökotrienlerde araşidonik aside dönüşür. Bu da membran permeabilitesini
arttırarak diyareyle sonuçlanan sıvı birikimine sebep
olur. Lökotrienler, Ca2+ kanallarını da kontrol ederler ve hücre içi Ca2+ birikimine sebep olurlar. Bu da
aktin polimerizasyonunu uyararak, bakterinin internalizasyonuna ve Salmonella içeren vakuollerin
(SCV) oluşmasına sebep olur (3). Olgunlaşan SCV’ler
bağırsak lümen hattından bazal membrana göç ederek fagolizozomal yıkımdan kaçarlar. Böylece sistemik infeksiyon ve intraselüler patogenezden sorumlu
olurlar (7).
2.3. İmmun Yanıt
Salmonella serotiplerinin hücre duvarında bulunan
lipit A; toll benzeri reseptör (TLR)-4’ü, flagellin ise
TLR-5’i stimüle ederek sitokinler aracılığıyla konak
immun sisteminin uyarılmasını sağlarlar (1). SPA1’den kodlanan SipA ve SopA bağırsaklarda transepiteliyal nötrofil göçünün başlamasında rol oynamaktadır. Bu proteinler sayesinde kemotaktik maddelerin
ekspresyonu artar ve lamina propriaya göç eden nötrofil ve makrofajlar Salmonella serotiplerini fagosite
ederler. Salmonella serotipleri, SipB efektör protein
ve caspase-1 aktivasyonu ile makrofaj hücre ölümünü başlatır. Sonrasında IL-1b salgılanmasıyla yangısal
reaksiyon artar, böylece nötrofiller yangısal hücre
kümeleriyle beraber epitel yüzeye göç ederler ve
intestinal lümene çıkarlar. Bu da bazal membrandan
epitelin ayrılması, intestinal lümene sıvı sekresyonu
ve diyareyle sonuçlanır (21).
2.4. Dendiritik Hücre ve Makrofajlarda Yaşama
Az sayıda olguda Salmonella serotipleri konak hücre-
4
MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
de çoğalır, immun yanıttan kaçar, invaziv ve sistemik
bir infeksiyon yapabilir. Bu durum; Salmonella serotipleri, makrofaj ya da dendiritik hücrelere (gezici
fagosit) invaze olursa gerçekleşir (7). Bakteri makrofajlar tarafından fagosite edilmelerine karşın öldürülemezler, hatta hücre içinde ürer ve vücuda bu
hücreler vasıtasıyla yayılırlar. Hücre içindeki sayıları
artınca makrofaj parçalanır, serbest kalan bakteri
başka bir hücreyi infekte eder (5). Dendiritik hücreler lenfoid ve lenfoid olmayan dokularda yaygın
şekilde bulunduğundan, Salmonella serotiplerinin
konak vücuduna hızlı şekilde yayılmasına olanak sağlar (7).
3. VİRÜLENS FAKTÖRLERİ
Genel olarak Salmonella serotiplerinin hayvan ve insanlarda infeksiyon yapabilmesi; konak savunmasını
nötralize eden ve konak savunmasından kaçabilmeyi sağlayan virulens genlerinin kodlama ve eksprese
edilmesine bağlıdır. Bunlar da patojenite adaları,
virulens plazmidleri, toksinler, flagella, adezin gibi
virülens faktörleri ile ilişkilidir (7).
3.1. Salmonella Patojenite Adaları
Bakteriyel patojenlerin genetik yapılarının analizi;
patojenite adaları olarak tanımlanan, çoğunlukla
kromozomlar üzerinde yer alan virülens gen kümelerini ortaya çıkarmıştır (19). Salmonella serotiplerinin konağa adaptasyonu, hücre içinde çoğalması,
hücrede yaşaması ve ekstraintestinal yayılımında rol
oynayan genler aynı zamanda bakterinin virülens düzeyini de belirlemektedir ve Salmonella serotipleri
genomu üzerinde bulunan patojenite adacıklarına
‘Salmonella Patojenite Adaları’ denmektedir (25).
3.1.1. Salmonella Patojenite Adası - 1: Yapısal,
efektör ve regülatör proteinleri transloke eden
T3SS-1’i kodlayan 40-kb’lık bir DNA bölgesinden oluşur. S. Enterica ve S. Bongori’nin tüm serotiplerinde
bulunmaktadır. İntestinal salmonelloziste kademeli
inflamatuvar yanıtın ve epitel hücrelere invazyonun
başlangıç basamağında önemli role sahip olduğu ortaya konmuştur (27).
3.1.1.1. Tip III Sekresyon Sistemi - 1 (T3SS-1): Konak hücre sitoplazmasına bakteriyel virülens proteinlerinin direk aktarılmasını sağlayan, konak hücre
fonksiyonunu modifiye etmek için geliştirilmiş, özelleşmiş bir virülens aracıdır (19).
T3SS-1; konak hücreye invazyona ek olarak, inflamatuvar yanıt ve intestinal salgının başlatılmasında büyük rol oynar (31). SopB ve SopE1/E2; Rho GTPase,
CDC42 (cell division control protein) ve Rac1’i aktive
Pa r ati fo i d S a l mo ne l l a S e ro ti pl e ri ni n K a na tl ı Ba ğı rsa kl a rı na Kolon izas yon u
ederek, hücre aktininin düzenlenmesi, makropinositozis ve bakteriyel internalizasyonu sağlar. SipA, polimerizasyon için gerekli olan aktin monomerlerinin
konsantrasyonunu düşürerek, konak hücreye invazyonu kolaylaştırır. Diğer iki efektör protein olan SopA
ve SopD’nin polarize epitel hücrelere invazyon için
yaptığı katkının mekanizması anlaşılamamıştır. SipB,
bu efektör proteinler için bir aktarıcı olarak işlev
görmenin yanı sıra; makrofaj hücre ölümüne sebep
olan efektör olarak da görev yapar (17).
3.1.2. Salmonella Patojenite Adası - 2: spiC gen
ürünleri, Salmonella serotipleri içeren fagozomların
fagolizozomal yapıya dönüşmesini önlemektedir. Bu
genin eksprese edilmesi sistemik infeksiyonun oluşması ve bakterinin makrofaj içerisinde çoğalmasında
önemlidir (25).
3.1.2.1. Tip III Sekresyon Sistemi – 2 (T3SS-2):
Makrofajlardaki Salmonella serotiplerinin hücre
içinde yaşamasını sağlayarak sistemik infeksiyonun
oluşmasından sorumludur. T3SS-2 ile aktarılan efektör proteinler; SCV’lerle endositik yolun birleşmesini, NADPH oksidaz yerleşimini ve fagozomal membranda oksiradikal formasyonu engeller (32).
3.1.3. Salmonella Patojenite Adası - 3: Bu adadan
kodlanan temel virülens faktörü, Salmonella serotiplerinin hem hücre içinde hem de makrofajlarda
canlı kalabilmesini sağlayan yüksek affiniteli Mg2+
alım sistemidir (MgtCB) (25).
3.1.4. Salmonella Patojenite Adası - 4: SPA-4’ün
taşıdığı 6 adet gen, siiA/B/C/D/E/F proteinlerini
kodlar (15). SPA-4 sitokin sekresyonunda rol oynar,
hücrede apoptozise neden olur ve etkenin makrofajlarda canlı kalmasını sağlayan proteinleri kodlayan
genleri içerir (25).
3.1.5. Salmonella Patojenite Adası - 5: SPA-1 ve
SPA-2 tarafından kodlanan T3SS için gerekli efektör
proteinlerin üretiminden sorumlu olduğu düşünülmektedir (23).
3.1.6. Salmonella Patojenite Adası - 6: Bu adaya
Salmonella kromozomal adacığı (SCI) da denmektedir. S. Typhimurium suşlarında SCI lokusu yok edildiğinde, etkenin yaptığı sistemik infeksiyonda bir
değişiklik olmazken, hücre kültüründe invazyonun
gerçekleşmediği görülmüştür (10).
3.1.7. Salmonella Patojenite Adası - 7: En büyük
patojenite adası olarak da bilinmektedir. SPA-7, sadece S. Typhi, S. Dublin ve S. Paratyphi C’de bulunur.
Bu adacık tarafından kodlanan Vi antijeni; tifo sırasında ateşin yükselmesine neden olmaktadır (24).
3.1.8. Salmonella Patojenite Adası - 8: Bu adacığın
S. Typhi, S. Cholerasuis ve S. Paratyphi A’da bulunduğu bildirilmiştir (25). SPA-8’de yer alan virülens
faktörleri, bakteriyosin genlerinin sentezlediği bakteriyosinlerdir (10).
3.1.9. Salmonella Patojenite Adası – 9: T1SS ve RTX
(repeats-in-toxin) benzeri toksini kodlayan genleri
içermektedir (25).
3.1.10. Salmonella Patojenite Adası - 10: Virülens
faktörü olarak Sef fimbriya proteinlerini kodlar, ayrıca kriptik bakteriyofajı da barındırmaktadır (10).
3.1.11. Salmonella Genomik Adası - 1: Çoklu antibiyotik direncinin yayılması, integronları içeren
mobil elementler yoluyla olur. 4 integron sınıfından;
Salmonella serotipleri arasında en yaygın olarak görülen tip, sınıf 1 integronlardır. Sınıf 1 integronlar,
Salmonella genomik adası-1 üzerinde bulunmaktadır
(14).
3.1.12. Yüksek Patojenite Adası: Yüksek patojenite adası, demir alımı için gerekli olan siderofor biyosentezi için 12 adet geni içerir ve S.enterica’da
bulunmaktadır (18).
3.2. Alternatif Sigma Faktör Σs (Rpos) Regülatörü
Salmonella serotiplerinin infeksiyon yapabilmeleri
için; safra tuzu, oksijen azlığı, antimikrobiyal peptidlerin varlığı, bağırsak mikroflorası, lizozomal enzimler, hidrojen peroksit, reaktif oksijen radikalleri
ve immun sisteminin diğer elemanları gibi birçok
olumsuz durumla başa çıkmaları gerekmektedir (25).
Durma fazının başlangıcında; RpoS regülatörünün indüklenmesiyle, çok sayıdaki RpoS’ya bağlı düzenleyiciler aktive olarak olumsuz koşullarda bakterinin
hayatta kalmasında önemli rol oynamaktadır (11).
3.3. Adaptif Aside Tolerans
Normalde bakteri, orta düzeyde asidik ortama (pH:5)
maruz kaldığında yanıt olarak 50’den fazla gen eksprese eder. Bu genlerin ürünleri sayesinde bakteri
daha asidik ortama (pH:3) adapte olur ve canlılığını
sürdürür (2). RpoS, PhoP/Q, ve Fur gibi genel regülatör proteinler bu olaylar sırasında önemli rol
oynarlar. Aside toleranslı türlerin daha yüksek patojeniteye sahip olması nedeniyle aside tolerans yanıtı
önemli virülens faktörlerinden biri olarak kabul edilmektedir (22,23).
3.4. Plazmidler
Plazmidler, ekstrakromozomal DNA molekülleridir ve
adaptasyon, antibiyotik direnci ve virülens faktörleri
gibi çok sayıda fonksiyon için gerekli genleri kodlarlar (8). Virülens plazmidleri; sistemik infeksiyonun
Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4 MEKTUP ANKARA 5
P ar atif o id S alm on e l l a Se r o ti p l e r i n i n K a n a tl ı Ba ğı rsa kl a rı na Ko l o ni z a sy o nu
başlatılması için gereklidir, infeksiyonun bağırsak fazında rolü net olarak bilinmemektedir. Spv (Salmonella virülens plazmidi), retiküloendoteliyal sistemde bakteriyel üreme için gerekmektedir. Fimbrial
operon (pef), konjugal transfer geni (traT) ve rck ile
rsk gibi diğer plazmid lokusları; fimbria biyosentezi
ve serum direnci gibi, infeksiyon sürecinin diğer aşamalarında rol oynayabilir (20).
3.5. Toksinler
Salmonella serotiplerinin patojenitesine endotoksin ve ekzotoksinler de katkıda bulunur (7). Ekzotoksinler, sitotoksin ve enterotoksin olmak üzere iki
alt gruba ayrılırlar. Sitotoksinler (verotoksin) memeli
hücrelerini öldürme yeteneğine sahiptirler. Salmonella serotiplerinin dış membranı olan LPS’in lipit
A parçası; endotoksin özelliğindedir ve hem in vivo
hem vitro ortamlarda çeşitli yanıtlar oluşturur (28).
Ayrıca LPS’in intestinal adezyon ve kolonizasyondaki
rolü; hücre membran stabilitesine karışması, safra
tuzlarına direnç ve hücre yüzey hidrofobluğu ile de
ilişkilendirilmektedir (1).
S. Cholerasuis, Enteritidis ve Typhi’ nin ısı labil tripsin-duyarlı bir toksin; S. Enteritidis, S. Kapemba ve
S. Thompson’ ın da Shigella dysenteriae-1 benzeri
bir sitotoksin sentezlediği bildirilmiştir (28). Bir diğer ekzotoksin olan ve slyA geni tarafından kodlanan
salmolizin ile stn geninin kodladığı enterotoksin de;
S. Typhi, Typhimurium ve Enteritidis’te identifiye
edilmiştir (7).
3.6. Flagella
Salmonella serotiplerinin çoğunda onlara hareket
yeteneği kazandıran flagella organeli bulunmaktadır. Flagellaya sahip olmayan, hareketsiz serotipler
S. Gallinarum ve S. Pullorum’ dur. Her iki biyotipin
genomları üzerinde, faz 1 flagellin proteinini kodlayan fliC geni gösterilmiş olmasına rağmen; faz 2
flagellin proteinini eksprese eden fliB geni saptanamamıştır (28).
Flagellin (flagellar flamentleri oluşturan temel yapısal protein) kuvvetli bir antijenik yapıdır ve konak
immun yanıtını uyarır (6). Flagellalı Salmonella serotiplerinin çoğunda görülen flagellin varyasyonu, konak savunma sisteminden kaçmayla ilgilidir (28). S.
Typhimurium’un faz 2 flagellini, faz 1 flagellin kadar
kuvvetli değildir. Bu da flagellar faz variyasyonunun,
konak inflamasyonunu baskılayabilecek bir mekanizma olabileceğini düşündürmektedir (6).
3.7. Adezinler
Adezin; bakterinin hücreye tutunmasını sağlayan,
bakteri yüzeyinde bulunan yapılardır. Adeziv yapılar, fimbrial ve non-fimbrial adezinler olmak üzere
6
MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
iki ana gruba ayrılır. Salmonella adezinlerinin büyük
kısmını fimbrial adezinler grubu oluşturmaktadır.
Fimbrial adezinlerin fonksiyonu öncelikle, konak
hücredeki spesifik reseptörlere bağlanarak tutunmayı sağlamaktır. Non-fimbrial adezinler ise; T1SS’den
sekrete edilen adezinler ve T5SS olarak da adlandırılan adezinlerdir (30).
Her bir Salmonella serotipi tek bir fimbrial operon
kombinasyonunu barındırır (13). Her bir fimbrial
operon çoklu genler içerir (8-11) ve bu genler fimbrin (fimbria proteini) kodlarlar (7).
4. SONUÇ
Salmonella serotiplerinin patogenezini ve konak
spektrumunu etkileyen faktörler oldukça karmaşıktır. Bu durum; konağın bağışıklık durumu, spesifik
patojen yanıtı ve intestinal mikroflora ile etkileşim,
bakteri genetiği ve gen ekspresyonu gibi değişkenlerle ilişkilidir. S. Enteritidis, güçlü bir inflamatuvar
yanıt oluşturarak sistemik yayılım gösteremezken;
daha zayıf bir başlangıç immun yanıtı oluşturan S.
Gallinarum ise, sistemik tavuk tifosuna sebep olmaktadır (7). Salmonella serotiplerinin patogenezinin
daha iyi anlaşılması; insan ve hayvanlarda salmonellozisin önlenmesi, sağaltımı, yeni ilaç ve aşı geliştirilmesi açısından önemlidir.
KAYNAKLAR: Yazarından temin edilebilir.
Daha fazlasını alın.
Kârlı bir hayvansal üretim için iyi öğelerden fazla
sayıda olması gibisi yoktur. Biolys®, AMINOProx®
ve AMINOFootprint® büyüyerek sınırları aşan ürün
ve servis portföyüne katılıyor.
Siz neyi seçeceğinizi bilirsiniz.
Daha fazla bilgi
için yandaki kodu
telefonunuzun
QR okuyucusu ile
taratınız.
www.evonik.com/feed-additives
[email protected]
S ep iy o lit in K anat lı B e s l e me d e K u l l a n ı m ı
SEPİYOLİTİN KANATLI BESLEMEDE KULLANIMI
Kübra UZUNOĞLU1
Sakine YALÇIN2
1: Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Ankara
2: Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Besleme ve Beslenme Hastalıkları Anabilim Dalı, Ankara.
E-Mail: [email protected], [email protected]
Kil minerallerden olan sepiyolit, lifli yapısı ve iç kristal kanalları ile karakterize edilmiş sulu bir magnezyum silikattır (Si12Mg8O30(OH2)4(OH)4.8H2O). Ülkemizde sepiyolit başlığı altındaki ticari killer lületaşı ve
sepiyolitik kil olmak üzere iki ayrı grupta değerlendirilmektedir (Can, 1992).
Dış görünüşü deniz köpüğünü andırdığı için Meerschaum olarak bilinen lületaşı α-sepiyolit olarak da
adlandırılmıştır (Fersman, 1913). Lületaşı ülkemizde
özellikle Eskişehir yöresinde ve Konya-Yunak civarında bulunmakta olup, genellikle süs eşyası, biblo veya
pipo yapımında kullanılmaktadır.
Sepiyolitik kil ise küçük, yassı ve yuvarlak partiküller
veya amorf agregalar halinde oluşan tabakalı sepiyolit tipi olup ß-sepiyolit olarak da bilinir (Sarıiz ve
ark., 1992). ß -sepiyolit, oluşumu, bileşimi, özellikleri ve kullanım alanı ile α-sepiyolitten farklıdır. Bu
tip sepiyolit ‘sanayi sepiyoliti’ veya ‘tabakalı sepiyolit’ ya da ‘sedimanter sepiyolit’ olarak da tanınmaktadır (Sabah ve ark., 1998). Daha çok Eskişehir-Sivrihisar ve Mihalıççık-Yunus Emre yörelerinde
rastlanmaktadır, ayrıca Çanakkale, Bursa, Kütahya
ve Isparta’da bulunmaktadır (Can, 1992; DPT, 2001).
Türkiye’de farklı maden kaynaklarından çıkarılan
çeşitli sepiyolit numunelerinin kimyasal bileşimi
Tablo 1’de gösterilmektedir (Ece ve Çoban, 1994, Çınar ve ark., 2009, Galan ve Singer, 2011). Sepiyolitte
başlıca esansiyel oksitler SiO2 ve MgO’dir. Dünyadaki
sepiyolitler içerisinde Eskişehir madenlerinden elde
edilen sepiyolitin saflık düzeyinin yüksek olduğu, kalitesinin yüksek olduğu bildirilmiştir (Galan ve Singer, 2011). Düşük düzeyde MgO içeren sepiyolitler
ise Al2O3 ve Fe2O3 bakımından zengindir.
Sepiyolitin Kullanım Alanları
Sepiyolit minerali özelliklerine göre Tablo 2’de gösterildiği şekilde farklı endüstriyel alanlarda kullanılmaktadır (Galan, 1996).
Tablo 2. Sepiyolitin mineral özelliklerine kullanımı
A. Sorptif özelliğine dayalı sorptif amaçlı kullanım:
Hayvan altlığı: düşük ağırlıkta olması, yüksek düzeyde sıvı ve
koku emiciliği
Tarım ve böcek ilaçları taşıyıcısı
İlaç sanayinde
Atık su arıtma sistemlerinde,
Karbonsuz kopya kağıtları ve sigara filtrelerinde,
Deterjan ve temizlik maddelerinde
B. Katalitik özelliğine dayalı katalitik amaçlı kullanım:
Katalizör taşıyıcı
C. Reolojik özelliğine dayalı reolojik amaçlı kullanım:
Toprak düzenleyici
Tohum kaplama maddesi
Gübre süspansiyonlarında
Hayvan beslemede
İlave katkı taşıyıcı
Gres kalınlaştırıcı
Kozmetiklerde
Asfalt kaplamalarında
Sondaj çamuru
Kauçuk sanayi
D. Diğer Uygulamalar:
Seramik üretiminde
Lif takviyeli çimento üretiminde
Otomotiv sanayinde (boyalarda)
Tablo 1. Türkiye’de çeşitli maden kaynaklarına ait sepiyolit numunelerinin ortalama kimyasal bileşimi, %
Sepiyolit numuneleri
1
2
3
4
5
6
8
MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
SiO2
60.23
57.03
55.32
59.01
51.29
56.95
Al2O3
0.72
0.31
2.15
0.88
1.37
1.05
Fe2O3
2.05
0.15
1.33
0.50
0.58
0.93
MgO
24.16
24.75
21.81
24.24
22.57
23.35
CaO
0.15
0.54
0.59
0.13
0.26
2.45
Na2O
0.04
0.14
0.41
0.13
0.09
0.11
K2O
0.06
0.15
0.29
0.04
0.21
0.41
TiO2
0.05
0.06
0.12
0.01
0.08
0.15
ÇAGDAS YÖNTEMLER
PİLİÇ ÜRÜNLERİ
İLERİ İŞLENMİŞ ÜRÜNLER
ŞARKÜTERİ ÜRÜNLERİ
YUMURTA
S ep iy o lit in K anat lı B e s l e me d e K u l l a n ı m ı
Sepiyolitin Yem Katkı Maddesi Olarak Kullanımı
Sepiyolit (E562) Avrupa Birliğinde tüm hayvan türleri
için bağlayıcı, topaklanmayı önleyici ajan ve pıhtılaşma sağlayıcı olarak onaylandırılmıştır (EFSA, 2013).
Katkı maddesi olarak sepiyolit hayvan besleme alanında teknolojik ve besleyici olarak kullanıldığı gibi
çevreyi ve hayvan refahını olumlu yönde etkilemesi
amacıyla da kullanılabilmektedir. Sepiyolit peletlemede enerji maliyetini azalttığı, pelet dayanıklılığını artırdığı, karma yem üretim ve taşınması süresince tozluluğu azalttığı için ve ayrıca iyi bir premiks
taşıyıcısı, kekleşmeyi önleyici ve preservatif olması
nedeniyle iyi bir teknolojik katkı maddesidir. Ayrıca
absorpsiyon/adsorpsiyon özelliklerine sahiptir, diare
enfeksiyonlarını önlerler ve toksik değillerdir, besin
madde sindirim ve emilimini artırarak performansı
olumlu yönde etkilerler (Galan, 1996; Onorato ve
ark., 2013).
Sepiyolitin Pelet Yem Üretiminde Kullanımı
Sepiyolit yem içerisindeki diğer maddeleri bağladığından yüksek dayanıklılık ve sertlikte pelet oluşturmakta, pelet soğudukça ve nem kaybettikçe de
dayanıklılık ve sertlikde artış daha fazla olmaktadır.
Sepiyolitin yüksek yağlı karma yemlerde kullanılmasının bir yararı da pelet kalitesinin bozulmadan
10 MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
karma yemlere yüksek düzeyde yağ ilavesine olanak
sağlamasıdır. Bu durum yem üretimi, taşınması ve
yemliklere dağıtılması süresince tozumanın azalmasına yol açtığından hayvan performansında da artış
sağlanmaktadır. Ayrıca pelet diskinde üretimi artırmakta, peletleme için enerji maliyetini azaltmaktadır (Angulo ve ark., 1995; Castaing, 1989; Castaing,
1994; Onorato ve ark., 2013). Sepiyolit besin maddelerinin taşınmasını kolaylaştırır, yağ bakımından zengin pelet yemlerin kalitesini artırmaktadır (Angulo
ve ark., 1995).
Bir yem fabrikasında etlik piliç yemine miksere % 1
sepiyoliti (Exal T, Tolsa Turkey, Türkiye) ilave ederek
yaptığımız bir denemede pelet üretiminde saatte
%13 düzeyinde artış, pelet dayanıklılığında (PDI değerinde) %3.4 artış sağlanmıştır, pelet yemde tutulan
nem miktarında ise %1 artış görülmüştür (Tablo 2).
Tablo 2. Pelet etlik piliç yemi üretiminde karıştırıcıya sepiyolit ilavesinin pelet dayanıklılığı, pelet yemde
nem tutulumu ve pelet üretim kapasitesi üzerine etkisi
PDI
(%)
Pelet yemde nem
tutulumu (%)
Üretim
(ton/saat)
Kontrol
89.41
-
17.5
Sepiyolit katkılı
92.41
1.01
19.8
S ep iy o lit in K anat lı B e s l e me d e K u l l a n ı m ı
Sepiyolitin Kekleşmeyi Önleyici Etkisi
Karma yemlere ilave edilen vitaminler, mineraller
ve antibiyotikler gibi katkı maddeleri için sepiyolit ideal bir taşıyıcıdır. Yem unsurlarının ayrılmasını
önlediğinden homojenizasyonu sağlayıcı bir özelliğe
sahiptir. Sepiyolitin katyon değişim kapasitesinin
düşük olmasından dolayı iyi bir premiks taşıyıcısıdır. Kimyasal olarak inert bir madde olması yüksek
kimyasal stabiliteye sahip olduğundan yemdeki aktif
maddelerle interaksiyonunu önlemektedir (Onorato
ve ark., 2013).
Sepiyolitin Preservatif Etkisi
Sepiyolit, yem hammaddelerinin depolanması süresince istenmeyen mikrobiyolojik olayların gelişimini
önlemektedir (Pontes Pontes ve ark., 1995: Bocuzzi
ve ark., 2011).
Broyler Rasyonlarında Sepiyolit Kullanımının Performans Üzerine Etkisi
Broyler karma yemlerinde sepiyolit kullanımının performans üzerine etkisi Tablo 3’de görülmektedir.
Karma yemlerde %1.5 düzeyinde sepiyolit kullanımının broylerlerde içeriğin sindirim kanalından geçiş süresini uzattığı bildirilmiştir (Tortuero ve ark.,
1992). Bununla birlikte sepiyolit kullanımının mide,
karaciğer, dalak, kalp ve pankreas ağırlığı veya bağırsak uzunluğu üzerine bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir (Tortuero ve ark., 1992). Kanatlı rasyonlarına
sepiyolit ilavesinin, büyüme performansı ve karkas
kalitesini artırdığı da kaydedilmiştir (Parisini, 1993).
Ouhida ve ark. (2000c) mısır-arpa-buğdaya dayalı karma yemlerle beslenen broylerlerde enzim
(β-glukanaz ve arabinoksilanaz) ilavesinin jejunum
ve ileum viskositesini azalttığı, sepiyolit (%2 Exal,
Tolsa-İspanya) ilavesinin ise jejunum viskositesini
azalttığı bildirilmiştir. Her iki katkı maddesinin de
besin madde sindirilebilirliğinde özellikle yağ sindirilebilirliği ve azot dengesinde artış sağladığı gözlenmiştir. Sepiyolit ilavesinin, içeriğin ince barsakta
kalış süresini 8 dakika artırırken, sepiyolitin enzim
ile birlikte ilavesinin 20 dakika artırdığı kaydedilmiştir (Ouhida ve ark., 2000b). Ayrıca sepiyolit (%2
Exal) ilavesinin yem tüketimi ve yemden yararlanma
oranını etkilemediğini, dışkıda pürin baz (adenin ve
12 MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
guanin) indeksi kullanılarak belirlenen mikrobiyel
konsantrasyonun daha düşük olduğu bildirilmiştir
(Ouhida ve ark., 2000a).
Eser ve ark. (2011) rasyonlara %0, 0.5 ve 1 düzeylerinde sepiyolit ilavesinin karkas özellikleri, performans ve bazı kan parametreleri üzerine etkilerini
araştırdıkları bir çalışmada 204 adet günlük civciv ile
üç grup oluşturmuşlardır. Sepiyolit katkısının kontrol grubuna göre daha yüksek canlı ağırlığı sağladığı,
yem tüketimi, yemden yararlanma, karkas randımanı ile taşlık, karaciğer, kalp, dalak ve bursa Fabricus
relatif ağırlıklarında herhangi bir farklılık oluşturmadığını kaydetmişlerdir. Sepiyoliti %1 düzeyinde
içeren karma yemle beslenen grupta abdominal yağ
miktarının, serum kolesterol ve trigliserit düzeylerinin diğer gruptakilere göre daha düşük olduğu belirtilmiştir.
Yalçın ve ark (2013a) karma yemlere % 0, 1 ve 2
düzeyinde sepiyolit (Exal T, Tolsa Turkey-Türkiye)
ilavesinin broylerlerde büyüme performansı ve bağırsak histomorfolojisi üzerine etkilerini belirlemek
için 6 haftalık bir deneme yapmışlardır. Sepiyoliti %1
düzeyinde kapsayan karma yemi tüketen grupta deneme sonu canlı ağırlık ve altı haftalık canlı ağırlık
Krallara layık!
Bluefarm®, içme suyu ve sprey yolu ile yapılan aşı uygulamalarındaki aşı
solüsyonu için ölümcül etkisi olan ağır metalleri bağlar, her seviyedeki
kloru nötralize eder. Bluefarm® orijinal formülü sayesinde kanatlı aşı
uygulamalarında dünya profesyonellerinin krallara layık tercihidir.*
* Bluefarm 85 farklı ülkede güvenle kullanılmaktadır.
ISO 9001:2000
bluefarm.com.tr
<<
An A
S ep iy o lit in K anat lı B e s l e me d e K u l l a n ı m ı
artışı kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Yem dönüşüm oranı %1 sepiyolit katkısıyla olumlu yönde etkilenmiştir. Bir kg canlı ağırlık artışı için
tüketilen yem miktarı %1 ve %2 sepiyolitli gruplarda
kontrol grubuna kıyasla %4.7 ve %1.8 daha az bulunmuştur. Karma yemlere sepiyolit katkısı duodenum
villus yüksekliğini artırmıştır. Yalçın ve ark (2013b)
ise aynı denemede karma yemlere %2’ye kadar sepiyolit ilavesinin karkas randımanı, karkas özellikleri
ve göğüs eti kalitesini olumsuz etkilemeden abdominal yağı önemli ölçüde azalttığını kaydetmişlerdir
Ayed ve ark. (2011) broyler karma yemlerine %0, 0.5,
1 ve 2 düzeylerinde sepiyolit ilavesi yapıldığında sepiyolit düzeyi arttıkça performansta artış olduğunu
gözlemişlerdir. Denemede karma yemlere %2 sepiyolit ilavesi ile canlı ağırlık ve canlı ağırlık kazancında
%11’lik artış sağlanırken toplam yem tüketimi %6 ve
bir kg canlı ağırlık artışı için tüketilen yem miktarı
ise %15 düzeyinde azalmıştır. Karma yeme sepiyolit
ilavesinin mortalite oranı ve karkas randımanı üzerine etkisi görülmemiştir.
nin 22 hafta süreyle yem tüketimi, yumurta verimi,
yumurta ağırlığı ve yemden yararlanmayı etkilemediğini gözlemişlerdir. Rasyonlarda %1 düzeyinde sepiyolit kullanılmasıyla yumurta kırılma mukavemeti
(P<0.01) ve yumurta kabuk kalınlığı (P<0.05) artmış,
yumurta kolesterol düzeyi (P<0.05) azalmıştır. Rasyonda %0.5 ve 1 düzeyinde sepiyolit bulunmasının
yumurta şekil indeksi, ak yüksekliği, ak indeksi, sarı
indeksi ve Haugh birimini önemli derecede etkilememiştir. Sepiyolitin %1 düzeyinde bulunması ise
serum kolesterol ve trigliserit düzeylerini azatmış
(P<0.05), toplam protein düzeyini (P<0.01) artırmıştır. Yalçın ve ark. (2013a) çalışma sonucunda rasyona
%1 düzeyinde sepiyolit ilavesinin yumurta kolesterol düzeyini azaltması ve yumurta kabuk kalitesini
iyileştirmesi bakımından yumurta tavuğu beslemede
etkili bir yem katkı maddesi olabileceğini bildirmişlerdir.
Yumurta tavuğu karma yemlerinde sepiyolit kullanımının performans üzerine etkisi Tablo 3’de görülmektedir.
Yapılan bir diğer çalışmada Mızrak ve ark. (2014) düşük kalsiyum içeren yemlere sepiyolit (%1, %2) ilavesinin kuluçkalık yumurta oranını önemli düzeyde
artırdığını (P<0.01) bildirmişlerdir. Ayrıca çalışmada
(Mızrak ve ark., 2013) düşük kalsiyum içeren yeme
sepiyolit ilavesinin dışkı kuru madde oranını önemli
düzeyde artırdığı, %2 düzeyinde sepiyolit ilavesinin
ise daha kıvamlı bir dışkı elde edilmesini sağladığı
belirtilmiştir.
Yalçın ve ark. (2014) yaptıkları bir çalışmada yumurta tavuğu rasyonlarına %0.5 ve %1 sepiyolit ilavesi-
Aflatoksin içeren yemlere sepiyolit ve mannanoligosakkarit ilavesinin etkilerinin araştırıldığı bir ça-
Sepiyolitin Yumurta Verimi ve Yumurta Kalitesi
Üzerine Etkileri
Tablo 3. Kanatlı rasyonlarında sepiyolit kullanımının performans ve ürün kalitesi üzerine etkisi
Deneme Hayvanı
Sepiyolit%
Sepiyolit Etkisi
Referans
Broyler
%1.5
İç organ ağırlıkları ↑, Bağırsak uzunluğu↔
Sindirim kanalından geçiş süresi ↑
Tortuero ve
ark., 1992
Broyler
%0.5,1, 2
%2; CA↑, Yem Tüketimi↓,
Besin madde sindirilebilirliği ve emilimi ↑
Ayed ve ark.,
2011
Broyler
%1
CA↑, Relatif abdominal yağ ağırlığı↓,
Serum kolesterol↓, Trigliserit↓
Eser ve ark.,
2011
Broyler
%1, 2
%1; CA↑, CAA↑, Yem Tüketimi↓
Duodenum villus yüksekliği↑
Yalçın ve ark.,
2013a
Broyler
%1, 2
%2 Abdominal yağ↓
Yalçın ve ark.,
2013b
Yumurta tavuğu
%0.5,1
%1 Yumurta kolesterol↓ Yumurta kabuk kalitesi↑
Yalçın ve ark.,
2014
Yumurta tavuğu
%1,2
Kuluçkalık yumurta oranı ↑
Mızrak ve
ark., 2014
↑: artış, ↓: azalma ↔: değişiklik yok
14 MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
DÜN
PFIZER
HAYVAN
SAĞLIĞI
BUGÜN
ZOETİS
HAYVANLAR İÇİN
SAĞLIK İÇİN
SİZİN İÇİN
S ep iy o lit in K anat lı B e s l e me d e K u l l a n ı m ı
lışmada Mızrak ve ark.(2014) aflatoksin kapsayan
yemlere %1.5 ve %3 düzeylerinde sepiyolit ilavesinin
yumurta tavuklarında performans üzerinde yararlı
etkileri olabileceğini kaydetmişlerdir.
Sepiyolitin Besin Maddelerinin Sindirimine Etkileri
Sepiyolit yem maddelerinin sindirim kanalında kalma süresini artırıp, endojen enzimlerin yağların,
karbonhidratların ve proteinlerin sindiriminde daha
etkili olmasını sağlayarak, bu besin maddelerinin
emilimini artırmaktadır (Tortuero ve ark., 1992; Ouhida ve ark., 2000a; Ayed ve ark., 2011).
Sepiyolitin Kanatlı Refahı Üzerine Etkileri
Dışkı yüksek düzeyde amonyak emisyonuna bağlı
ayak dermatitisine ve solunum patolojisine yol açtığından hayvan sağlığını ve refahını tehlikeye sokmaktadır. Ayrıca atmosferi, yüzey suyunu ve yer altı
suyunu kontamine ettiğinden ekosisteme zarar vermektedir.
Sepiyolitin azot atılımını azaltmasından dolayı dışkıdaki amonyak miktarını azalttığı altlık kalitesini iyileştirdiği, kümesteki kokuyu azalttığı kaydedilmiştir
(Onorato ve ark., 2013).
16 MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
Sonuç
Yüksek poroziteye ve yüzey alanına, kuvvetli absorpsiyon kapasitesine sahip, yapısı oldukça stabil olup
kimyasal olarak inert bir madde olan sepiyolitin kanatlı rasyonlarına ilavesi karma yemlerde toz kaybını
azaltmakta, pelet dayanıklılığını ve kalitesini, besin
madde sindirimini ve dışkı kıvamını artırmaktadır.
Bu nedenlerden dolayı sepiyolit kanatlı performansı
ve refahını olumlu yönde etkileyebilmektedir. Ayrıca
Türkiye’nin sepiyolit rezervleri bakımından zengin
olması, sepiyolit kalitesinin yüksek olması ve çok
farklı kullanım alanlarına da sahip olması önem taşımaktadır. Gastrointestinal sistem hastalıklarına bağlı
kayıpların önlenmesi veya en az seviyeye indirilmesi,
bu hastalıklara bağlı performans kaybının önlenmesi ve yüksek karkas randımanı elde edilmesi kanatlı
yetiştiriciliğinin temel amaçlarındadır. Sepiyolitin
kanatlılarda etkilerini ve etki mekanizmalarını tam
olarak belirleyebilmek için kanatlı yetiştiriciliğinde
kullanımına yönelik olarak daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Kaynaklar yazarlarından temin edilebilir.
Y umurta c ı v e Bro i l e rl e rde K a ra c i ğe r Yağlan m as ı
YUMURTACI VE BROİLERLERDE
KARACİĞER YAĞLANMASI
*Arş. Gör. Oğuz Berk GÜNTÜRKÜN
*Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Besleme ve Beslenme Hastalıkları AD
E-Mail: [email protected]
Kanatlılarda Lipit Metabolizması
lılarda çok düşük yoğunluktaki lipoproteinler (VLDL)
memelilere göre daha fazla önem ihtiva etmektedir.
VLDL’lerin önemi özellikle yumurtlama döneminde
ön plana çıkmaktadır. Bu yapılar yumurtaya lipitlerin
taşınmasında önemli göreve sahiptirler. Yumurta sarısına dahil olmayan ya da karaciğerde değerlendirilmeyen trigliseritler ise kalp, kas gibi diğer dokularda
kullanılmakta veya adipoz dokuda depolanmaktadır
(Escribano, 1991).
Lipitler, kanatlılarda ince bağırsaklara kadar yapılarında fazla bir değişiklik olmadan taşınmaktadırlar.
Tüketilen yem maddelerinin doudenuma ulaşması
ile kolesistokinin hormonu salınımı olmaktadır. Bu
hormon safra kesesinin kasılarak pankreatik salgının
bağırsaklara ulaşmasını sağlar. Trigliseritler pankreatik lipazın etkisi ile hidrolize uğrayarak monogliserit,
digliserit ve serbest yağ asitilerini şekillendirmektedirler. Monogliseritler ve uzun zincirli doymamış yağ
asitleri konjuge safra tuzları ile birleşmeleri sonucu miselleri oluşturmaktadırlar. Miseller düşük polariteye sahip yağ asitlerinin ve yağda çözünebilen
vitaminlerin sindirim için çözünmesini mümkün kılmaktadırlar. Doymuş yağ asitleri ise düşük polariteye
sahip olmalarından dolayı daha az misel oluşturma
kapasitesine sahiptirler. Uzun zincirli doymamış yağ
asitlerinin misel oluşturma kapasitesi daha yüksek
olduğu için doymuş yağ asitleri ile karıştırıldıklarında bu yağ asitlerinin emilmesinde sinerjistik bir etki
ortaya çıkmaktadır (Ferreira, 1999). Bazı bitkisel
yağların farklı yaştaki kanatlılarda sindirilebilirlikleri Tablo 1’de verilmiştir.
Tüketilen yemde bulunan lipitlerin absorpsiyonu ya
da taşınması esnasında yağ asiti kompozisyonu açısından bir değişiklik oluşmamaktadır. Bu nedenle
kanatlılara rasyon ile sağlanan yağ asitlerinin kompozisyonu ile vücutta depolanan yağ asitlerinin kompozisyonu benzerlik göstermektedir. Trigliseritler,
karbonhidratların sindirimi sonucu elde edilen glikozdan da sentezlenebilmektedir. Bu yol ile sentezlenen yağlar ise genellikle yüksek oranda palmitik
asit, stearik asit ve oleik asit içermektedirler. Rasyonda yağ bulunması karaciğerde karbonhidratlardan yağ sentezlenmesi olayını sınırlandırmaya yardımcı olmaktadır.
Karaciğerde Lipoprotein Sentezi ve
Sekresyonu
Monogliseritler ve serbest yağ asitleri enterositlere
alınmalarından sonra tekrar esterefiye edilmekte
ve serbest veya esterefiye kolestrol, lipoprotein ve
fosfolipidler ile kombine edilmektedirler. Bu işlem
sonunda lipoproteinler, şilomikronlar veya portomikronlar oluşmaktadır. Kanatlılarda bağırsak lenfatik
sistemi çok gelişmemiş olduğundan lipoproteinler direkt olarak portal dolaşıma dahil olmaktadır. Kanat-
Memelilerde olduğu gibi kanatlılarda da yağ asitlerinin de novo sentezi rasyonda bulunan karbonhidratlardan asetil-CoA’nın tedarik edilmesine bağımlı bir
olaydır. Memelilerde lipogenezisin şekillendiği ana
nokta adipoz dokular iken kanatlılarda yağ sentezi
ana olarak karaciğerde şekillenmektedir (Pearce,
Tablo 1. Kanatlılarda Yaşa Göre Bazı Bitkisel Yağların Sindirilebilirlikleri
Yağ
3. - 4. Hafta Yaş
8 Haftadan Büyük
Asit Yağ (Soya)
88
93
Asit Yağ (Mısır)
90
92
Mısır Yağı
84
95
Soya Yağı
96
96
Kaynak: Leeson ve Summers, 2001.
Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4 MEKTUP ANKARA 17
Y umu rt acı v e B roile r l e r d e K a r a c i ğ e r Ya ğ l a n m a s ı
1997). Lipogenezis olayında insülin hormonu yağ asiti
sentezinden sorumlu olan malat dehidrogenaz (MD)
ve fatty acid synthase (FAS) enzimlerinin aktivitesini
uyarmaktadır. Yumurtacı tavuklarda yumurta oluşumu için gerekli olan lipit üretiminin sağlanabilmesi
adına östrojen tarafından karaciğer önemli ölçüde
uyarılmaktadır. Karaciğerde gerçekleşen de novo yağ
sentezinin ana ürünü trigliseritlerdir. Trigliseritlerin
yanı sıra kolestrol ve fosfolipitler de karaciğerde
sentezlenmektedir.
Çok düşük yoğunluktaki lipoprotein (VLDL) ve yüksek
yoğunluktaki lipoprotein (HDL) karaciğerde sentezlenip buradan çevre dokulara salgılanmaktadır. Bu
lipoproteinlerin ihtiva ettiği özel proteinler (apolipoproteinler) de yine karaciğer tarafından sentezlenmektedir. Yapılan çalışmalar insülinin hem de
novo lipogenezisi hem de VLDL sentezini arttırdığını
bildirmiştir. Tiroksin ve glukagon ise ters yönde etki
göstermektedir.
Karaciğerde Steatozis
Kanatlılarda lipogenezisin, lipoproteinlerin sentez
ve sekresyon kapasitesini aşması halinde gözlenen
durumdur. Bu durum özellikle yumurtacı tavuklarda
östrojen tarafından lipogenezisin artması ve VLDL
sekresyonundaki yetersizlik ile şekillenmektedir.
viyesinin rasyonun protein ve yağ içeriği gibi farklı
değişkenlere bağlı olduğu öne sürülmektedir. Rasyonlarda uygun protein ve yağ oranının sağlanması
durumunda hastalığın önlenmesi için gerekli biyotin
seviyesi hayvanın gelişimi için ihtiyaç duyulan seviye ile karşılanabilmektedir. Ancak rasyonda bulunan
protein ve yağ seviyesinde gözlenebilecek düşüşlerin
sendromun engellenebilmesi için ihtiyaç duyulan biyotin miktarında artışa neden olabileceği ileri sürülmüştür. Biyotin, glikoneogeziste önemli rol oynayan
pirüvat karboksilaz enziminin görevini yerine getirmesi için gereklidir. Bununla birlikte lipogenezisten
sorumlu olan acetyl-CoA karboksilaz enziminin etkinliği için de biyotine ihtiyaç duyulmaktadır. Rasyonda
yağ seviyesinin azalmasına bağlı olarak daha fazla
lipogenezise ihtiyaç duyulmakta ve acetyl-CoA karboksilaz enzim aktivitesi artmaktadır. Bu durumda
aktiviteleri için biyotine ihtiyaç duyan bu enzimler
arasında biyotin için yarış oluşabileceği bildirilmiştir.
Rasyonda bulunan yağ ve protein seviyesinin dengesizliğine bağlı olarak sendromun şekillenmesini engelleyebilecek biyotin seviyesi bu şekilde farklılık
göstermektedir. Sendromdan etkilenmiş hayvanlardan elde edilen böbrek ve karaciğer ile sağlıklı bir
hayvandan elde edilen böbrek ve karaciğer yapıları
Resim 1’de gösterilmektedir.
Kanatlılarda karaciğerde yağ depolanmasındaki artışa bağlı olarak gözlenen ve ticari olarak da önem
ihtiva eden iki farklı sendrom bulunmaktadır. Bunlar
yağlı karaciğer ve böbrek sendromu ile yağlı karaciğer hemorajik sendromudur.
Yağlı Karaciğer ve Böbrek Sendromu
Sendrom genel olarak broilerlerde gözlenmektedir.
Gözlenme sıklığı 3-5 hafta yaşta artmaktadır. Sendromun şekillendiği hayvanlarda nekropside büyümüş
ve solgun karaciğer gözlenmektedir. Histopatolojik
incelemede karaciğer, böbrek ve kalpte yüksek düzeyde yağ infiltrasyonuna rastlanmaktadır. Herhangi
bir dokuda yangısal ya da dejenaratif bir değişiklik
tespit edilememiştir. Hastalığın oluşumunda beslemenin yanı sıra yemleme yönetiminde oluşan aksaklıklar, kümes sıcaklığı gibi birden çok yönetimsel
faktörün de etkisinden bahsedilmiştir. Bu yazıda beslenme ile ilgili kısımlar ele alınacaktır.
Yapılan çalışmalarda rasyonun biyotin ile desteklenmesinin hastalık bulgularını kısmi olarak hafifletilebileceği bildirilmiştir. Hastalığın oluşumunu önlemek
amacı ile rasyonda bulunması gereken biyotin se-
18 MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
Resim 1: Yağlı karaciğer ve böbrek sendromundan etkilenmiş bir hayvanda sendromdan etkilenmiş böbrek ve
karaciğer sol tarafta gözükmektedir.
Kaynak: Photographic Encylopedia of Australian Poultry Diseases
Yağlı Karaciğer Hemorajik Sendromu
Daha çok yumurtacı tavuklarda gözlenen hastalık ilk
olarak Couch tarafından 1956 yılında tanımlanmıştır. Bundan itibaren ABD (Ringer ve Sheppard, 1963;
Nesheim ve ark., 1969; Wolford ve ark., 1971; Harms
ve ark., 1972), Birleşik Krallık (Anon, 1965), Almanya (Greuel ve Hartfiel, 1968), Kanada (Bragg ve ark.,
Y umurta c ı v e Bro i l e rl e rde K a ra c i ğe r Yağlan m as ı
1973), Fransa (Brugere-Picoux ve Brugere, 1974) gibi
ülkelerde hastalık ‘yağ distrofisi’, ‘yağlı dejenerasyon’ ve ‘karaciğer hemorajik sendromu’ gibi farklı
isimlerle tespit edilmiştir.
Sendrom genel olarak verimin yüksek olduğu dönemlerde, yüksek verimli hayvanlarda gözlenmekte ve
verimde hızlı düşüş ve bunu takiben ani ölümlerle
seyretmektedir. Nekropside karaciğer genişlemiş
ve solgun-sararmış bir görünüme sahiptir. Ölümler
karaciğer kapsülünün yırtılması ile oluşan kanamanın vücut boşluğuna akması ile şekillenir. Genellikle hastalık ilerlemeden önce de karaciğerde küçük
hemorajik odaklar belirlenmektedir. Sendromdan
etkilenmiş bir hayvadan elde edilmiş ve çok odaklı
hemorajilerin gözlendiği karaciğer Resim 2 de görülmektedir. Hastalığın oluşum mekanizmasında beslenme, çevresel faktörler ve genetiğin rol oynadığı
bildirilmektedir. Bu yazıda beslenmeye bağlı faktörlerden bahsedilecektir.
Resim 2: Kanatlı karaciğerinde yağ birikimi ve multifokal hemorajiler
Kaynak: Richard M. Jakowski, Tufts University
Yağlı Karaciğer Sendromunun Oluşum Mekanizması
Yumurta oluşumu için yüksek düzeyde lipide ihtiyaç
duyulmaktadır ve bu lipitler genellikle ovülasyondan
birkaç gün önce sentezlenmektedir (Klasing, 1998).
Yumurtlayan bir tavuk günde yem tüketimi ile yaklaşık olarak 3 g yağ tüketmesine rağmen ortalama bir
yumurta sarısı yaklaşık olarak 6 g yağ içermektedir
(Griminger, 1986). Lipit ihtiyacının karşılanması için
yumurtacı tavukların karaciğerlerinde yağ sentezinin gerçekleşmesi oldukça önemlidir.
Kanatlılarda ihtiyaç halinde lipitler 3 farklı kaynaktan tedarik edilmektedir. Bu kaynaklar rasyonda
bulunan karbonhidratlardan yağ asiti sentezlenmesi
ile elde edilenler, yağ dokularda bulunan yağlar ve
rasyon ile alınan yağlardır. Ovulasyonun başlangıcında östrojen etkisi altında karaciğerde yumurta sarısı
lipitleri sentezlenmektedir ve oluşan bu lipitler dolaşım yoluyla ovidukta gönderilmektedirler (Speake
ve ark., 1998). Çok düşük yoğunluktaki lipoproteinler (VLDL) lipitleri tavuğun karaciğerinden oosite
taşıyan ana lipoproteinlerdir ve kurutulmuş yumurta
sarısının %60’nı oluşturmaktadırlar (Speake ve ark.,
1998). Vitallogenin de karaciğerde sentezlenen lipitleri karaciğerden oositlere taşıyan bir diğer lipoproteindir. Vitallogenin ise kurutulmuş yumurta sarısının yaklaşık olarak %24’nü oluşturmaktadır. VLDL
formundaki triaçilgliserol sekresyonu stearoyl-CoA
desaturaz olarak isimlendirilen, doymuş yağ asitlerini tekli doymamış yağ asitlerine çeviren enzim aktivitesine bağımlıdır. Bu enzim aktivitesi ile plazma
VLDL seviyesi arasında korelasyon tespit edilmiştir
(Legrand ve Harmier, 1992). Yağ asitleri içerisinde
oleik asitin C18:1 (n-9), lipoprotein formunda triaçilgliserollerin salgılanmasını sağlayan en etkin yağ
asiti olduğu da bildirilmektedir (Davis ve Boogaerts,
1982). İn-vitro ortamdaki karaciğer hücrelerinde
oleik asit VLDL sentezini stimüle etmiştir (Moberly
ve ark., 1990).
Lipoproteinler yağ dokuya ulaştıklarında lipitlerin
adipositlere transferi lipoprotein lipaz enzimi etkisinde gerçekleşmektedir. Eğer bu enzimin fonksiyonu inhibe edilirse hiperlipidemi gözlenmektedir ve
sonuç olarak yağlı karaciğer şekillenir. Sterese bağlı
olarak şekillenen ACTH ve glukagon salınımı lipoprotein lipaz aktivitesini düşürmektedir. Yağlı karaciğer
hemorajik sendromunun gelişiminde beslenmenin
yanı sıra farklı yönetimsel sorunların da rolü olduğu
bildirilmiştir. Bu yazıda sendrom besleme yönü ile
ele alınacaktır.
Besleme ve Yağlı Karaciğer Hemorajik Sendromu
Yağlı hemorajik karaciğer sendromunun besleme
açısından tek yönlü bir nedeni tespit edilememiştir.
Yapılan çalışmalar sendromun beslemeye bağlı olarak çok faktörlü değişkenler ile şekillenebileceğini
bildirmiştir. Günümüzde sendromun ortaya çıkışında besleme ile ilişkili olarak ön plana çıkan çeşitli
faktörlerin başında rasyonun enerji seviyesi ve bu
yemi tüketen hayvanlardaki enerji dengesi ön plana
çıkmaktadır. Ayrıca kullanılan rasyonun enerjisinin
hangi besin maddeleri tarafından oluşturulduğunun
da önemli olduğunu belirten çalışmalar vardır. Beslemede kullanılan yemlerin mikotoksinler ile bu-
Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4 MEKTUP ANKARA 19
Y umu rt acı v e B roile r l e r d e K a r a c i ğ e r Ya ğ l a n m a s ı
laşık olması da beslemeye bağlı olarak sendromun
gözlenmesine neden olabilecek önemli etkenlerden
biri olarak belirtilmektedir. Rasyonda bulunan besin
maddelerinin bazılarının eksik olmasının da sendromun ortaya çıkmasına neden olabileceği tespit edilmiştir.
(Garlich, 1971; Merkley ve ark., 1987, Siloto ve ark.,
2013). Araştırmacılar yemlerin aflatoksin ile bulaşık
olmasının karaciğer lipit sentezi ve bu lipidlerin çevre dokulara taşınmasını inhibe ettiğini bildirmiştir
(Smith, 1963; Huff ve ark., 1975; Aravind ve ark.,
2003).
Rasyon Enerji Seviyesi ve Yağlı Karaciğer Hemorajik Sendromu
Besin Maddesi Eksiklikleri
Yapılan çalışmalarda yüksek karbonhidrat ve enerji
içeriğine sahip rasyonları tüketen hayvanlarda karaciğer yağ miktarının arttığı bildirilmiştir (Barton,
1967; Wolford ve Polin, 1974). Ayrıca hepatik lipogenezisin yağ tüketimi ile azaldığı ve rasyonlara yağ ilavesi ile yağ asidi sentezinin baskılandığı bildirilmiştir
(Weiss ve ark., 1967; Pearce, 1968; Leveille ve ark.,
1975). Hepatik lipogenezisin rasyonun esansiyel yağ
asitlerince (linoleic ve araşidonik) fakir olması sebebi ile de artabileceği bildirilmiştir (Edwards, 1967;
Hopkins ve Nesheim, 1967). Enerji seviyesi ve farklı
enerji kaynaklarının karaciğer yağlanmasına olan etkisinin araştırıldığı bir çalışma (Zhang ve ark., 2008)
rasyonun enerji seviyesindeki artışın karaciğer yağ
oranını arttırdığı bildirilmiştir. Aynı çalışmada rasyon
içerisindeki enerjinin farklı kaynaklardan sağlanmasının karaciğer yağlanması üzerine nasıl bir etki yarattığı gözlenmiştir. Buna göre aynı enerji seviyesine
sahip iki farklı rasyondan biri ana enerji kaynağı olarak mısır nişastasını kullanmaktadır, diğer rasyonda
ise enerjinin bir kısmı yağ katkısı ile tedarik edilmiştir. Yağ oranı arttırılmış olan rasyon ile beslenen
gruptaki hayvanlarda yüksek oranda nişasta ile beslenen grupta bulunan hayvanlara göre karaciğer yağ
oranı daha düşük seviyede belirlenmiştir.
Rasyonda kullanılan yağın kökeninin de karaciğer
yağlanması ile ilişkisi bulunmaktadır. Yüksek oranlarda (%8) kullanılan don yağı ve kolza yağının karaciğer
yağlanmasına önemli ölçüde neden olabileceği bildirilmektedir (Bragg ve ark., 1972). Aynı çalışmada
rasyona eklenen soya yağı ve ayçiçeği yağının yüksek
dozlarda bile karaciğerde yağ birikimini önlediği bildirilmektedir.
Mikotoksinler ve Yağlı Karaciğer Hemorajik
Sendromu
Lipitler fizyolojik bozukluklar ya da toksik etkenler
sebebi ile karaciğerde birikebilmektedir. Yapılan çalışmalarda aflatoksin ile bulaşık yem tüketen kanatlılarda karaciğerde yağ tutulumunun arttığı ve karaciğerin renginde sararmalar gözlendiği bildirilmiştir
20 MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
Genel olarak yağlı karaciğer hemorajik sendromu
oluşumunda ilk olarak anılan besin maddeleri lipotrofik özelliğe sahip olanlardır. Kolinin haricinde yine
kolin sentezinde etkinliği bilinen metiyonin, folik
asit ve vitamin B12 gibi besin maddelerinin de sendromun oluşumunda rol oynayabileceği düşünülmektedir. Rasyonda bulunan aminoasitler apolipoprotein
sentezi için gerekli olan seviyenin altında ise karaciğerde yağ depolanması şekillenebilmektedir (Marion
ve Edwards, 1962; Flores ve ark., 1970). Bahsedilen
bu besin maddelerinin yağlı karaciğer sendromunun
önlenmesi ya da tedavisi amacı ile kullanımı üzerine
yapılan çalışmalarda farklı sonuçlar alınmıştır (Griffith ve ark., 1969; Jensen ve ark., 1974; Wolford ve
Polin, 1975).
Kanatlıları sürü bazında etkileyebilen ve nedeni birden fazla faktöre bağlı olan yağlı karaciğer sendromu ticari olarak üreticileri büyük zarara uğratmaktadır. Özellikle yüksek verimli hayvanlarda ani verim
düşüşlerine ve ölümlere neden olması sendromun
önemini daha da arttırmaktadır. Sendromun oluşumunda besleme göz önünde bulundurulduğunda kanatlılarda enerji dengesinin iyi kurulmasının önemi
fark edilmektedir. Gereğinden daha yüksek enerji
içeren yemlerle beslenen hayvanlarda hastalık oluşumu daha sık görülmektedir. Eşit enerjiye sahip rasyonlar ile yapılan çalışmalarda ise enerji içeriğinin
bir kısmının yağlardan sağlandığı yemler ile yapılan
besleme uygulamalarında karaciğerde yağ birikimi
daha az şekillenmektedir. Bu bağlamda yemlerde
bulunan enerjinin bir kısmının yağ ilavesi ile sağlanması karaciğerde yağ birikimini önleme açısından
olumlu etki yaratmaktadır. Yemlerin mikotoksinler
ile bulaşık olması veya spesifik bazı besin maddelerinin eksik olması da sendromun beslemeye bağlı
olarak oluşmasına neden olan faktörler arasında sıralanmaktadır. Besleme açısından sendromun oluşmasını engellemek için besleme stratejisinin uzun
vadeli olarak dikkatli bir şekilde yürütülmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.
Bas ın Bü lten i
Kanatlı Eti Sektörü’nün 2025 ihracat hedefi 2,6 milyar dolar
TÜRK KANATLI ETİ SEKTÖR’Ü İHRACATTA
DÜNYADA İLK 3’E OYNUYOR
Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği (BESD-BİR), TÜİK verilerine göre 2014 yılının
8 aylık döneminde kanatlı sektörü üretiminin geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5,8 oranında
artarak 1.275.000 tona ulaştığını açıkladı. Temmuz ayında Rusya’ya başlayan piliç eti satışının
katkısıyla yükselen ihracat 2014 yılının ilk 10 ayında 357.545 ton olarak gerçekleşti. Türk ekonomisi için önemli sektörlerden biri olan Kanatlı Eti
Sektörü’nün hedefi piliç eti üretimini 2025 yılında
3,35 milyon tona çıkarmak. Küresel oyuncu olma
potansiyeline sahip olan sektörün 2025 yılı
ihracat hedefi ise 2,6 milyar dolar.
Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği (BESD-BİR) geçtiğimiz günlerde yayınladığı Piliç
Eti Sektör Raporu 2014’ün sonuçlarını kamuoyu ile
paylaşmak üzere 06 Kasım Perşembe günü Wyndham
Grand Otel’de bir toplantı düzenledi. Toplantıda
konuşan BESD-BİR Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Sait
KOCA ve BESD-BİR Yönetim Kurulu Üyesi Nezih GENCER; Türkiye piliç eti sektörünün değerlendirmesini
yaparak sektörün dünyadaki ve Türkiye’deki mevcut
durumunu paylaştı, gelecek dönem hedeflerini açıkladı.
2013 yılında piliç eti üretimi 1990 yılına göre
11 kat, 2000 yılına göre 2,7 kat arttı
1970’li
yıllarda
aile
işletmeciliği
şeklinde
gerçekleştirilen tavuk eti üretiminin 1990’lı yıllarda
yapılan yatırımlarla gelişmeye başladığını belirten
Dr. Sait KOCA; “Bu gelişmeye paralel olarak üretim
de artış gösterdi ve 1990 yılında 162.569 ton olan
piliç eti üretim miktarı 2000 yılında 662.096 tonla
4,1 katına, 2013 yılında 1.791.000 ton ile 11 katına
ulaştı. 2013 yılının piliç eti üretimi 2000 yılına göre
2,7 katına ulaşmış oldu. 2014 yılında da büyümesini sürdüren kanatlı eti üretimi, TÜİK verilerine
göre 2014 yılının ilk 8 ayında geçen senenin aynı
dönemine göre yüzde 5,8 oranında artış göstererek
1.275.000 ton olarak gerçekleşti. Ülkemizdeki piliç
eti üretiminin yüzde 95’i entegrasyona sahip firma-
lar tarafından gerçekleştiriliyor. Ülkemiz nüfusunun
sağlıklı beslenebilmesi için büyük önem taşıyan piliç
eti üretiminin 2025 yılında 3,35 milyon tona ulaşmasını ve daha çok kişinin güvenilir bir protein kaynağı olan tavuğa ulaşmasını hedefliyoruz.” dedi.
Türkiye’de kişi başı piliç eti tüketimini 2 katına çıkarmak mümkün; bunun için devlet desteği önemli
Türkiye’de üretime paralel olarak tüketimin de arttığını belirten Dr. KOCA sözlerine şöyle devam etti:
“Toplam piliç eti tüketiminde Türkiye’nin çok gerilerde olduğunu görüyoruz. 2012 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde 43,2 kg, Brezilya’da 42,7 kg olan
kişi başına piliç eti tüketimi Türkiye’de sadece 19,4
kg. Alışkanlıklardan dolayı ülkemizde hindi eti tüketimi belirli bir düzeyin üzerine çıkamıyor. Domuz
eti tüketimimiz yok. Sektör olarak, toplumumuzun
beyaz et tüketimini artırmayı ve önemli bir protein
kaynağı olan tavuk etinin daha çok kişi tarafından
daha çok miktarda tüketilmesini hedefliyoruz. Sektörümüzün hedefi Türkiye piliç eti tüketimini 2025
yılında 25,6 kg’a çıkarmak. Devletten alacağımız
teşvik ve desteklerle bu miktarın 40 kg’ları bulması
mümkün. Sektör olarak bu kapasiteye sahibiz, ülkemiz de bu potansiyeli taşıyor. Bu doğrultuda, Gıda,
Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın “Kırsal Kalkınma
Yatırımları Hibe Programı’’ kapsamında kümes yapımına destek vermesini olumlu bir gelişme olarak
karşılıyoruz. Ancak tüketimin artırılması konusunda
da Devletimize bir dizi görevler düştüğüne inanıyoruz.’’
2014 yılında ihracatta parlayan yıldız Rusya
Türkiye’nin kanatlı eti ihracatı 2008 yılında kazandığı ivme ile son 6 yıldır düzenli olarak artış gösteriyor.
Irak, Türk Cumhuriyetleri, Suriye, Libya, Suudi Arabistan, İran, Çin ve son aylarda satış yapılmaya başlanan Rusya’nın ihracat açısından önem taşıyan ülkeler olduğunu belirten Dr. Sait KOCA: “2014 yılının 10
aylık döneminde toplam 357.545 tonluk ihracat gerçekleştirdik. 2014 yılı sonunda 450 bin ton ihracat ve
Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4 MEKTUP ANKARA 21
B asın B ült e n i
725 milyon Amerikan Doları döviz girdisi bekliyoruz.
Burada en büyük payı Irak alıyor. Kısa bir süre önce
satış yapmaya başladığımız Rusya ise hem potansiyeli hem de lojistik açıdan oldukça önemli bir pazar.
Rusya’nın batılı ülkelerin ekonomik ve ticari yaptırımlarına cevap olarak AB, ABD, Kanada, Avustralya
ve Norveç’ten gıda ithalatını 1 yıllığına durdurması
lojistik bakımdan büyük avantajı olan Türkiye’nin
lehine oldu ve Rusya piliç eti dahil olmak üzere diğer gıda ürünlerinin ithalatı için yönünü Türkiye’ye
çevirdi. Rusya’ya beyaz et satışı için gerekli izinler
bulunmasına rağmen ambargo kararından önce senenin ilk 6 ayında 52 ila 185 ton arasında değişen
miktarlarda gerçekleşen ihracatımız, Temmuz ayında 550 tona, Ağustos ayında 2.300 tona, Eylül ayında
5.900 tona ulaştı. Ekim ayında ise 5.700 tonluk ihracat gerçekleştirildi. Sektör olarak Rusya’dan 2015
yılı için 150 bin tonluk kota talep ettik. Sektörümüz
kapasite, altyapı ve teknik birikim ile bu üretimi
rahatlıkla karşılayabilecek seviyede. Hedefimiz ambargo kalksa dahi Rusya pazarında kalıcı olmak. Bunun için önümüzde iyi bir fırsat var ve bunu kısa
zamanda doğru bir strateji ile değerlendirmek için
çalışmalar yapıyoruz.” dedi
Türk Kanatlı Eti Sektörü’nün 2025 ihracat hedefi 2,6 milyar dolar
Sektörde AB mevzuatlarına eşdeğer, hatta AB ülkeleri standartlarının üstünde üretim yapıldığını belirten
Dr. KOCA, potansiyel ihracat pazarlarının önemli bir
kısmına yakın olmanın sektöre büyük avantaj sağladığını, ürünlerin lezzet ve kalitesi ile de ihracatta
fark yaratıldığını belirtti. Dünya pazar durumunu da
dikkate alarak koydukları hedef doğrultusunda, 2025
yılında sektörün ihracatının yaklaşık 1,37 milyon ton
karşılığında 2,6 milyar dolar olarak gerçekleşmesini
beklediklerini ve Türk Kanatlı Eti Sektörü’nün ihracatta dünyada ilk 3’te yer alabilecek potansiyeli
olduğunu belirten Dr. KOCA en büyük ihracat hedeflerinin Avrupa Birliği ve Japonya olduğunu vurguladı.
Önemli pazarlardan biri konumunda olan Çin’e yapılan ihracatla ilgili de bilgi veren Dr. KOCA: “İhracatta diğer önemli bir gündemimiz de Çin. Çin’e yasal
onay süreci gerçekleşmediğinden, dolaylı yoldan
yani aracılarla ihracat yapıyoruz. Bu da sektörün,
dolayısıyla ülkenin yıllık 22 milyon USD kaybetmesi
anlamına geliyor.” dedi.
Piliç Eti Sektörü’nün büyümesi sektörün etrafındaki ekosistemin de büyümesi demek
Toplantıda konuşan BESD-BİR Yönetim Kurulu Üyesi
22 MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
Nezih GENCER de Piliç Eti Sektörü’ndeki büyümenin
Türk ekonomisi için büyük önem taşıdığını belirtti.
Gencer: “Türkiye Piliç Eti Sektörü sürekli büyüyen,
ihracatını hızlı bir şekilde artıran, yoğun istihdam
sağlayan ve tarımı destekleyen yapısıyla Türk ekonomisine önemli ölçüde katma değer sağlayan sektörlerden biri. Kanatlı sektöründe, hammadde üreticisi
çiftçi, sektörle ilgili esnaf, yem, ilaç-aşı, yan sanayi,
nakliye, pazarlama dalları dahil yaklaşık 600 bin kişi
çalışıyor. Bu kişilerin ortalama 4 kişilik bir aileye
sahip oldukları varsayılırsa sektörden geçimini sağlayan kişi sayısının yaklaşık 2,4 milyona ulaştığını
söyleyebiliriz. 76 milyon nüfusa sahip ülkemizde
2,4 milyon kişinin bir sektörden geçimini sağlaması
çok önemli bir gösterge. Sektörümüzün büyümesiyle
birlikte sektöre destek veren diğer sektörler yani
ekosistem de büyüyor. Emek yoğun bir sektör olması nedeniyle üretimin artması, istihdamın artması
ve köyden kente göçün azalması anlamına geliyor.
Sektörümüz, aile çiftçiliği gibi yaratılacak yeni iş
imkânları ile kırsal kalkınmaya da önemli bir katkı
sağlayacaktır. Bugün sektörde üretim yapan 14.000
adetin üzerinde kayıtlı etlik piliç kümesi bulunuyor. Bu kümes sahipleri, sektörde uygulanan başarılı
“sözleşmeli yetiştiricilik” modeli ile sürekli üretim
yapabiliyor, sürekli gelir elde edebiliyor.“ şeklinde
konuştu.
Dünya kanatlı eti sektöründe küresel oyuncu
olacak kapasitemiz var
2025 yılında toplam kanatlı eti üretiminin yaklaşık
3,6 milyon tona ulaşmasını ve bunun 2,3 milyon tonunun iç pazarda tüketileceğini öngördüklerini belirten Dr. Sait Koca sektörün gelecek hedeflerini de
paylaştı. Dr. Sait KOCA: “Sektörümüz her geçen gün
büyüyor. Dünya pazar durumunu da dikkate alarak
hem ihracatta hem de iç tüketimde hedefler koyduk. AB, Japonya, Mısır, Pakistan gibi girilmedik pazarlara girmek konusunda çalışmalarımızı yoğun bir
şekilde sürdüreceğiz. Çoğunluğu Müslümanlardan
oluşan bir ülke olmamız diğer Müslüman ülkelere
satış konusunda büyük avantaj sağlıyor, bu avantajı
fırsata çevireceğiz. Özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne yaptığımız ihracatı belirgin
bir biçimde artıracağız. Devletimizin sağlayacağı
teşvik ve desteklerle sektörümüzün hedefimizin
üzerinde büyümesi ve dünya kanatlı eti sektöründe
küresel oyuncu olması mümkün. O zaman sektörle
birlikte tüm ekosistemin büyüyeceği bir ortam sağlanmış olacak. Sektör bu potansiyeli taşıyor.” dedi.
Ko l i Enfe ksi y o nl a rı nda P atogen ez
KOLİ ENFEKSİYONLARINDA
PATOGENEZ
E.coli, başta sindirim sisteminin alt kısmı ve sekumlar olmak üzere, kanatlının sindirim sisteminde devamlı olarak bulunan bir bakteridir. Bununla birlikte,
koliseptisemiyle en yaygın biçimde ilişkili olan E.coli
suşları gırtlağın arka kısmındaki farinkste ve trakeanın üst kısmında kontamine tozun solunmasıyla bulunur.
E.coli hayvanın vücudunu üst solunum yolundan başlayarak istila eder ve bu durum bölgedeki savunma
mekanizmalarını bozan etkenlerle kolay hale getirilir. Bu faktörlere trakeayı içten saran mikroskopik
tüy ya da siliumların görev yapmasını engelleyen siliostatik viruslar (örneğin enfeksiyöz bronşitis ve kanatlı pneumovirusu) örnek verilebilir. Benzer bir etki
amonyak gazının makrofajları - hayvanın savunma
sisteminin bir parçası olan büyük hücreler- baskılayıcı etkisi kadar siliumlara etkisiyle de oluşur. Bu makrofajlar, istila eden mikroorganizmalar gibi yabancı
maddeleri içine çekip yok eder. E.coli invazyonu aynı
zamanda yüksek düzeyde toz, yüksek sıcaklıklar ve
hipovitaminoz A gibi diğer stres faktörleri karşısında
hayvanın direnci azaldığında görülür.
Koenfeksiyon ajanları klinik tabloyu etkiler. Örneğin
enfeksiyöz bronşitis virusu ya da Mycoplasma gallisepticum dahil olduğunda solunum belirtileri daha
belirgin olabilir ve ikinci durumda, ve hindilerin ka-
E.coli solunum yolu mukozasını geçtikten sonra
hayvanın vücudunda kan akımı vasıtasıyla yayılır ve
farklı iç organlarda lezyonlara yol açar. Akut vakalar
haricinde bu lezyonlar benzer şekilde fibrin oluşumuyla ilişkilidir, bu yüzden fibrinli perikarditis, fibrinli perihepatitis gibi durumlarla karşılaşırız.
KLİNİK TABLO
Koliseptisemi broiler ve hindilerde her yaşta görülebilir, ancak damızlık hayvanlarda yumurtlama öncesi
daha yaygındır.
Etkilenen broiler sürüsü tipik şekilde durgunlaşır ve
iştah kaybından sonra hayvanlar durgun, ilgisiz ve
karışık tüylü bir hal alır. Solunum stresi yaygın olarak
görülür. Morbidite değişken olup mortalite genelde
%5’ten daha azdır fakat bazı durumlarda kayda değer ölçüde yüksek olabilir.
Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4 MEKTUP ANKARA 23
Koli En f e k s iyon ların d a Pa to g e n e z
natlı pneumovirus’unda (hindi rhinotracheitis virusu), şişmiş infraorbital sinuslar görülür.
Bir sürüde koliseptisemiyi takiben, vücut büyüklüğünün birörnekliği kaybolmuştur, çünkü hayvanlar
ölmez ancak kardiyak fonksiyonu ve bu yüzden de
büyümeyi etkileyen kronik restriktif fibrinöz perikarditis gibi hastalık sonuçları (sekel) kalır. Böyle
hayvanlar işleme tesisinde dışarıda bırakılır ya da
reddedilir.
Bazı durumlarda eklem enfeksiyonunun (artritis) sonucu olarak kronik topallık ortaya çıkar.
POST MORTEM BULGULAR
Karkaslarda tipik olarak yüksek vücut ısısı vardır,
öyle ki septisemiye bağlı olarak dehidre ve renksizdirler. İç kısımda vücudun ana organları büyümüş ve
tıkanmıştır, bu yüzden hepatomegali (büyümüş karaciğer), splenomegali (büyümüş dalak) ve tıkalı akciğer ve böbreklere rastlarız.
Tipik olarak bazı organlarda beyaz fibrinli bir tabaka
görürüz ve bu fibrinli perikarditis, fibrinli peritonitis
ve fibrinli hava kesesi yangısı olarak görülür, ki buna
akciğerlerin yüzeyindeki fibrinli plörezi eşlik eder.
E.coli karaciğer, dalak, akciğerler, kalpteki kan ve
kemik iliğinden izole edilebilir. Kalpteki kandan
alındığında üreme o kadar saf ve diffuzdur ki agar
üzerine yayıldığında primer kültürde antibiyogram
gerçekleştirilebilir, bu sayede E.coli etkeninin hangi
antibiyotiğe duyarlı olduğu gibi önemli bilgileri elde
etmede zaman kazanılmış olur.
TEDAVİ VE KONTROL
Birçok durumda bu vaka antibiyotik tedavisine yanıt verecektir fakat birçok ülkede broilerleri giderek azalan yaşta kesime göndermek ve kanatlı üretiminde antibiyotik kullanımını en aza indirme isteği
bunun eskiden olduğundan daha az cazip bir teklif
olduğu anlamına gelmektedir. Buna ek olarak, furazolidon, furaltadon ve enrofloksasin birçok ülkede
mevcut değildir ya da kullanımları sıkı bir şekilde
denetlenmektedir.
Koliseptisemiyi tedavi ederken zaman önem taşımaktadır bu yüzden antibiyotik seçimi genelde çiftliğin geçmişine bağlıdır ve yapılan seçimi onaylamak
için antibiyogram birkaç gün sonra tekrar edilir. Te-
24 MEKTUP ANKARA Yıl: 2014 Cilt: 12 Sayı: 4
davi ertelendikçe işleme tesisinde reddedilme ve/
veya dışarıda bırakılmanın görülme olasılığı artar. Bu
bağlamda hastalığı çiftlikte erken teşhis edip tedaviyi mümkün olduğunca erken başlatmak konusunda
çiftlik çalışanlarını eğitmek gerekir.
Bu da kontrol stratejisinin belkemiğinin, önleme olduğu anlamında gelir. Bu, hastalıksız hayvanları iyi
kaynaklardan almak ve temiz barınaklara yerleştirmek ve daha sonra oluşan sürünün strese maruz
kalmadığından emin olmakla gerçekleşir. Bu da havalandırma gibi iyi çevre idaresiyle mümkün olur.
E.coli nedenli enfeksiyonlarının oluşturduğu kayıpları azaltmak için solunum sistemi enfeksiyonlarının
çıktığı günlerden önce havalandırmanın arttırılması,
tedavide yararlı sonuçlar verebilir.
Koliseptisemi enfeksiyonunu tetikleyebilecek viral
solunum yolu enfeksiyonlarını aşıyla kontrol altına
almanın önleme stratejisinin önemli bir parçası olduğu ortadadır. Dünyanın bazı yerlerinde E.coli aşıları sorun tekrarladığında başarıyla kullanılmaktadır.
Download

Mektup-Ankara-Kasim-2014 - Veteriner Tavukçuluk Derneği