NABATÎLER
Petra’da Nabatîler dönemine ait bir insan heykelinin baþ
kýsmý
landýklarý dil ve kültürleriyle Araplar’a daha yakýndýrlar. Kral ve kraliçelerinin Hâris,
Mâlik, Zeyd, Ubâde, Þükayle ve Cemîle gibi
Araplar’la ortak adlar kullandýklarý görülmektedir. Bugünkü Arap yazýsý da Nabatî yazýsýnýn geliþtirilmiþ þeklidir (bk. ARAP
[Yazý]).
207, 291-292, 560, 611; Kurtubî, el-Câmi £, VIII,
115, 223; M. Þemseddin [Günaltay], Ýslâm Tarihi,
Ýstanbul 1338-41, s. 95 vd.; Ronart, CEAC, s. 408409; Cevâd Ali, el-Mufa½½al, III, 5 vd.; C. Zeydân,
el-£Arab šable’l-Ýslâm, Beyrut, ts. (Dâru mektebeti’l-hayât), s. 91 vd.; Ancient Near Eastern Texts
(ed. J. B. Pritchard), New Jersey 1969, s. 298,
299, 300; Josephus Complete Works (trc. W.
Whiston), Michigan 1970, s. 94, 290, 293-294; A.
R. Millard, “Nabataeans”, NBD, s. 858-859; M.
Beyyûmî Mehrân, Dirâsât fî târîÅi’l-£Arabi’l-šadîm, Riyad 1400/1980, s. 493 vd.; Hitti, Ýslâm Tarihi, I, 28, 72, 75, 105 vd.; Þinasi Gündüz, “Cahiliye Dönemi Arap Politeizmine Nebatîlerin Etkileri”, Dinler Tarihi Araþtýrmalarý-I, Ankara 1998,
s. 355 vd.; S. Cohen, “Nabateans”, IDB, III, 491493; E. Honigmann, “Nabatîler”, ÝA, IX, 1-3; G. A.
Cooke, “Nabatæans”, ERE, IX, 121-122; Tâlib Yâzîcî, “Arap (Sanat)”, a.e., III, 310; D. F. Graf – T.
Fahd, “Nabat”, EI 2 (Ýng.), VII, 834 vd.
ÿAhmet Aðýrakça
–
—
NÂBÎ
( )
(ö. 1124/1712)
Hikemî þiirin divan edebiyatýndaki
en önemli temsilcisi, þair.
Nabatîler Duþara (Zü’þ-Þara “Petra’nýn
doðusundaki daðlýk bölgenin sahibi”) adýn-
˜
da üstün tanrýya ve onun yaný sýra ikinci
derecede birçok tanrýya inanýyorlardý. Bunlarýn en önemlileri Câhiliye Araplarý’nýn da
tapýndýklarý Lât, Menât, Hübel ve Uzzâ idi.
“Ýlâh” anlamýnda Allah kelimesini de kullanan Nabatîler’in Grek panteonundan etkilendikleri ve bazý hükümdarlarýný tanrýlaþtýrdýklarý görülmektedir.
1052’de (1642) Ruha’da (Þanlýurfa) doðdu. Asýl adý Yûsuf olmakla beraber Nâbî
mahlasýyla tanýndý. Gaffarzâde veya Karakapýcýlar ailesine mensup olduðu hakkýnda
söylentiler vardýr. Kardeþi Seyyid Ahmed’in
el yazmasý bir el-Fütû¼âtü’l-Mekkiyye’nin iç kapaðýna yazdýðý kayýttan anlaþýldýðýna göre babasýnýn adý Seyyid Mustafa,
dedesi Seyyid Mahmud, dedesinin babasý
Seyyid Muhammed Bâkýr ve onun babasý
Þeyh Ahmed-i Nakþibendî’dir. Ayrýca baþka erkek ve kýz kardeþlerinin bulunduðu bilinmektedir (Diriöz, Eserlerine Göre Nâbî, s. 32). Nâbî de Hayriyye’sinin baþ tarafýnda oðluna, atalarýnýn ilim sayesinde
yüksek mertebelere ulaþtýklarýný ve nesebinin ünlü olduðunu hatýrlatmaktadýr. Çocukluðunu ve ilk gençlik yýllarýný Urfa’da
geçiren Nâbî’nin burada iyi bir eðitim aldýðý, Arapça ve Farsça öðrendiði anlaþýlmaktadýr. Bir rivayete göre, erginlik yaþlarýnda iken Yâkub Halife adýnda bir þeyhe
intisap ederek tasavvufa yönelmiþ, bir
süre çobanlýðýný yaptýðý bu þeyh onu Ýstanbul’a gitmesi için teþvik etmiþ, bir
baþka rivayete göre ise Urfa’da arzuhalcilikle meþgulken mutasarrýfýn dikkatini çekerek onun telkiniyle 1076’da (1666) Ýstanbul’a gitmiþtir.
Hz. Peygamber döneminde bir kýsým
Nabatîler kervanlarla Medine’ye mal getirir, bazan selem akdiyle alýþveriþ yaparlardý (Buhârî, “Selem”, 7; “Megazî”, 80; Müslim, “Tevbe”, 53). Ýbn Abbas, Kureyþ’in aslýnda Kûsî yani Nabatî bir kabile olduðunu
söylerdi (Ýbnü’l-Esîr, el-Nihâye, IV, 207208; V, 8). Bununla birlikte Nabatîler Araplar’ca hor görülür, Nabtî (Nabatî) sözü hakaret anlamý ifade ederdi. Ancak bu biraz
da onlarýn deðiþen hayat tarzlarýyla ilgili
olmalýdýr. Nitekim Hz. Ömer fetih için yola
çýkan askerlere, “Þehirlerde Nabatlaþmayýn” (Nabatîler’in yaptýðý gibi þehirlere yerleþerek mala mülke deðer verip fütuhat hevesinizi kaybetmeyin) derdi (a.g.e., V, 9).
BÝBLÝYOGRAFYA :
Ýbnü’l-Esîr, en-Nihâye, IV, 207-208; V, 8, 9; Lisânü’l-£Arab, “nbt” md.; v. Soden, AHW, II, 697;
Buhârî, “Selem”, 7, “Megazî”, 80; Müslim, “Birr”,
118-119, “Tevbe”, 53; Ýbn Hiþâm, es-Sîre, I, 3-5,
38-39, 194; II, 8; Ýbn Sa‘d, e¹-ªabašåt, I, 51; Belâzürî, Fütûh (Fayda), s. 228, 230, 375, ayrýca
bk. Ýndeks; Ebû Ya‘lâ el-Mevsýlî, Müsned (nþr. Hüseyin Selîm Esed), Dýmaþk - Beyrut 1404/1984, II,
505; Taberî, TârîÅ (Ebü’l-Fazl), I, 197-198, 206,
258
™
Bir þiirinden, önceleri Ýstanbul’da aradýðýný bulamamaktan dolayý hayal kýrýklýðýna uðradýðý, fakat çok geçmeden Sultan
IV. Mehmed’in musâhibi Damad Mustafa
Paþa ile tanýþtýðý ve onun ölümüne kadar
(1098/1687) süren bu dostluk sayesinde
oldukça rahat bir hayata kavuþtuðu öðrenilmektedir. Bir ara ikinci vezirlik pâyesine
de ulaþan paþanýn onu kendisine divan kâtibi seçmesinden sonra Nâilî gibi çaðýnýn
büyük þairleri tarafýndan tanýnmaya ve þiirleri takdir edilmeye baþlandý. IV. Mehmed’in yakýn çevresine girdiði bu dönemde Musâhib Mustafa Paþa’nýn maiyetinde
Lehistan seferine katýldý ve Kamaniçe’nin
fethi üzerine iki tarih düþürdü. Bunlardan
biri kale kapýsýna da iþlenmiþtir. Padiþahýn
Edirne’de bulunduðu 1086 (1675) yýlýnda
þehzadeler için düzenlenen ihtiþamlý sünnet düðününe katýlan Nâbî on beþ gün
devam eden bu þenlikleri Sûrnâme’sinde
âdeta bir belge niteliðinde anlatýr (Levend,
s. 5).
1089’da (1678-79) Nâbî hac farîzasýný eda
etmek için padiþahtan izin alýnca Mýsýr Valisi Abdurrahman Abdi Paþa’ya bu konuda bir de ferman yazýlmýþtýr. Himaye ettiklerinden biri olup sonradan sadrazamlýða kadar yükselen Râmi Mehmed’i de yanýna alarak Urfa yoluyla Medîne-i Münevvere’ye varan Nâbî’nin, “Sakýn terk-i edebden kûy-ý mahbûb-ý Hudâ’dýr bu” mýsraýyla baþlayan ünlü na‘t-gazelini bu sýrada kaleme aldýðý kabul edilmektedir. Hac dönüþünde Mustafa Paþa’nýn kethüdâlýðýna yükselen þairin Tuhfetü’l-Haremeyn adlý eseri bu seyahatin mahsulüdür. Kendi arzusuyla paþanýn kethüdâlýðýndan ayrýlýnca
çevresinin vefasýzlýðý yüzünden sitemlerle
dolu “Kasîde-i Azliyye”sini yazan Nâbî, Mustafa Paþa kaptan-ý deryâlýkla saraydan
uzaklaþtýrýldýðý zaman (1094/1683) maiyetinde giderek onun 1098 (1687) yýlýnda ölümüne kadar Boðazhisar’da (Seddülbahir)
kaldý. Ardýndan Halep’e yerleþen þair burada evlenip devletin kendisine saðladýðý
maaþla tahsis edilen mâlikânede rahat bir
hayat sürdü. Oðullarý Ebülhayr Mehmed
Çelebi ve Mehmed Emin burada dünyaya
geldi. Nâbî, II. Süleyman’ýn ve II. Ahmed’in
tahta çýkýþýna sessiz kalmasýna raðmen
1106’da (1695) padiþah olan II. Mustafa’ya ve 1114’te (1703) tahta oturan III. Ahmed’e birer cülûs kasidesi yolladý (Nâbî,
Divan [haz. Ali Fuat Bilkan], I, 39-55). Halep’te Hacý Ali Paþa, Amcazâde Hüseyin
Paþa, Daltaban Mustafa Paþa gibi yüksek
mevkilere tayin edilen dostlarýna kasideler
yazdýðý bu dönemde ünlü eseri Hayriyye’yi tamamladý. III. Ahmed de eskiden
beri tanýyýp sevdiði Nâbî’ye armaðanlar
gönderdi. Ancak Çorlulu Ali Paþa sadârete getirilince (1117/1706) mâlikânesi elinden alýnmýþ ve aylýðý kesilmiþse de bu du-
NÂBÎ
rum çok sürmemiþtir. “Bâð-ý dehrin hem
hazânýn hem bahârýn görmüþüz” mýsraý ile
baþlayan gazelini bu günlerde yazdýðý söylenir.
Halep valisi iken 1121’de (1710) ikinci
defa sadrazamlýða getirilen Baltacý Mehmed Paþa, Ýstanbul’a giderken Nâbî’yi de
beraberinde götürdü. Bu vesile ile þairin
yazdýðý methiye Ýstanbul hasretini baþarýlý bir þekilde dile getirmektedir. Nâbî, bu
son Ýstanbul devresinde özellikle þiir ve kültür çevrelerince zamanýn þeyhü’þ-þuarâsý
olarak kabul edilmiþ, büyük bir takdir ve
hayranlýk görmüþtür. Nitekim Sâbit ve Seyyid Vehbî gibi çaðýn önemli þairleri Nâbî’nin Ýstanbul’a geliþini memnuniyetle karþýladýlar. Bu devrede Darphâne eminliðiyle
görevlendirilen, bir süre sonra da baþmukabelecilik ve mukabele-i süvârî mansýplýðýna getirilen Nâbî, derlediði Münþeât’ýný
gözden geçirerek ona bir mukaddime yazmýþtýr. Ayrýca Seyyid Vehbî, Nedîm ve Mustafa Sâmi Bey gibi þairlerle müþâareleri
de bu devreye rastlar.
1712 baharýnda aðýr þekilde hastalanan
Nâbî Farsça bir tarih kýtasý yazdý. Ölümüne iþaret eden bu kýta bazýlarýnca onun ermiþliðine yorumlanmýþtýr (Diriöz, Eserlerine Göre Nâbî, s. 120). Nâbî 6 Rebîülevvel
1124 (13 Nisan 1712) tarihinde vefat etti ve
Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlýðý’nda
Nâbî’nin Karacaahmet Mezarlýðý’ndaki kabri
Miskinler Tekkesi sofasýna defnedildi. “Zelîhâ-yý cihandan çekti dâmen Yûsuf-ý Nâbî”
ve, “Gitti Nâbî Efendi cennete dek” mýsralarý onun ölümüne düþürülmüþ tarihlerdendir.
Kaynaklarýn belirttiðine göre Nâbî hoþsohbet, kültürlü, zeki, çok güzel konuþan,
þiire kazandýrdýðý hikemî tarz dolayýsýyla
kendisinden sýkça söz edilen bir sanatkârdýr. Türkçe divanýnýn mukaddimesinde bazý manzumelerinin tamamlanmadýðýný, beyitler üzerinde sýk sýk düþünüp çalýþtýðýný
ve düzeltmeler yaptýðýný, bu yüzden bazý
þiirlerinin diðerlerinden daha güzel olduðunu vurgulayan Nâbî, anlamý ön planda
tuttuðu manzumelerinde hem düþünen
hem düþünmeye sevkeden ifadelere sahip
bulunduðundan Türk þiirindeki hikemî tarzýn temsilcisi olarak görülmüþtür. Nitekim
sosyal meselelere iþaret edip onlarý eleþtirirken çözüm yollarý da önerir. Ayrýca mûsikiye ilgisi olan þairin kendi gazellerinden
birini rehavî makamýnda bestelediði kaydedilmektedir. Nâbî’nin didaktik nitelikli
þiirlerinde mevcut dünya ve hayat görüþü,
ondan sonra bu tarzda þiir yazanlarýn çoðalmasýna ve Nâbî okulu diye adlandýrýlabilecek hikemî bir þiir okulunun doðmasýna yardýmcý olmuþtur. Bu çerçevede þiir
yazanlar arasýnda Râmi Mehmed Paþa,
Nedim, Mustafa Sâmi Bey, Seyyid Vehbî,
Hâmî-i Âmidî, Münif Paþa ve Koca Râgýb
Paþa kaydedilebilir. Þeyh Galib dýþýnda Þinâsi’ye kadar gelen belli baþlý klasik þairlerde Nâbî okulunun tesir ve nüfuzu açýktýr. Ayrýca sebk-i Hindî’nin en baþarýlý mümessillerinden biri olarak kiþiliðini ve sanat kudretini koruyabilen þairlerin de
önemlilerindendir. Kendisinden öncekilerde ancak izleri hissedilen mahallîleþme cereyaný onun manzumelerinde daha açýk
þekilde görülür. Hemen bütün eserlerinde
vuzuh göze çarpan sanatçý divan edebiyatýnýn tefekkür þairi olarak kabul edilebilir.
Eserleri. A) Manzum Eserleri. 1. Divan.
Birçok nüshasý bulunan, Kahire’de (Bulak
1257) ve Ýstanbul’da (1292) basýlan divanýn
en eski nüshasý 1107 (1696) tarihli olup Ýstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde kayýtlýdýr (TY, nr. 5575). Þiir sayýsý ve nitelik
bakýmýndan en mükemmeli ise Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki (nr. 1118) 1117
(1706) istinsah tarihli nüshadýr. Bu nüshada yirmi dokuz kaside, sekiz yüz seksen
sekiz gazel, bir terkibibend, beþ tahmis,
yüz elli altý tarih, on mesnevi, yüz on dört
kýta, iki yüz on sekiz rubâî, altmýþ bir matla‘, yetmiþ dört müfred, yüz seksen altý
muamma ve otuz lugaz bulunmaktadýr.
Nâbî’nin en baþarýlý olduðu nazým þekli gazeldir. Onun þiir gücünü, kiþiliðini, tefekkür
ufkunun geniþliðini, engin kültürünü, üslûp mükemmelliðini ve ifade rahatlýðýný en
iyi gazelleri göstermektedir. Nâbî’nin fikir
ve felsefesini daha açýk biçimde ortaya koyan þiirleri divanýn sonlarýnda yer alan kýtalarýdýr. Bunlarda çaðýnýn bazý olaylarýyla
ilgili zarif ve imalý eleþtirilerini, tevekkül
ve feragatin kazandýrdýðý huzuru, bozuk
düzenin sebep olduðu tedirginlik gibi birçok hususun kusursuz ifadesini bulmak
mümkündür. Faiza Fouadel - Shofie Nâbî’nin gazelleri üzerine bir doktora tezi (1969,
Edinburgh Üniversitesi), Lokman Baðçeci divandaki küçük mesneviler üzerine
bir yüksek lisans tezi (2002, Çukurova
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü)
hazýrlamýþtýr. Ali Fuat Bilkan da Gazi Üniversitesi’nde Nâbî’nin Kasideleri ve Kasideciliði adýyla bir yüksek lisans (1987),
Nabi’nin Türkçe Divaný (Karþýlaþtýrmalý
Metin) adýyla da bir doktora çalýþmasý
yapmýþ (1993) ve Divan’ý ayrýca yayýmlamýþtýr (Ýstanbul 1997). 2. Dîvânçe. Türkçe divanýn sonunda “Dîvançe-i Gazeliyyât-ý
Fârisî” baþlýðý ile yer alýr (Ýstanbul 1292).
Divançede otuz üç gazel, biri divanýn toplanma yýlýna iþaret eden (1122/1710) iki
tarih, aralarýnda Hâfýz-ý Þîrâzî, Molla Câmî, Feyzî-i Hindî’nin de bulunduðu Ýran
þairlerine yazýlmýþ yirmi tahmis bulunmaktadýr. 3. Hayriyye*. Asýl adý Hayrînâme olup Nâbî’nin geniþ okuyucu zümresince beðenilen ve þöhreti günümüze
kadar gelen en önemli eseridir (Bulak
1257, 1276; Ýstanbul 1307; Paris 1857; Ýstanbul 1989). Didaktik karakteri, dine ve
dinî vecîbeleri yerine getirmeye yaptýðý
vurgu dolayýsýyla klasik Türk edebiyatýnda önemli kabul edilen bu mesnevi üzerinde Mahmut Kaplan’ýn hazýrladýðý doktora çalýþmasý yayýmlanmýþtýr (Ankara
1990). 4. Tercüme-i Hadîs-i Erbaîn. Abdurrahman-ý Câmî’nin ayný adlý eserinden
yaptýðý manzum çeviridir. Hadisler birer kýta halinde oldukça sade bir dille serbest
olarak tercüme edilmiþ, Necip Âsým (Yazýksýz) eseri Millî Tetebbular Mecmuasý’nda neþretmiþtir (Bilkan, s. 28). 5. Hayrâbâd*. Ferîdüddin Attâr’ýn Ýlâhînâme’sindeki bir hikâyenin geniþletilmesinden
ibaret bu mesnevi üzerinde Sibel Ülger bir
yüksek lisans tezi hazýrlamýþtýr (1996, Yüzüncü Yýl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü). 6. Surnâme. Tek nüshasý Ýstanbul
Üniversitesi Kütüphanesi’nde kayýtlý olan
eser (TY, nr. 1774), IV. Mehmed’in emri
üzerine þehzadeleri Mustafa ve Ahmed’in
sünnetleri münasebetiyle 1086 (1675) yýlýnda mesnevi tarzýnda yazýlmýþtýr. 587 be259
NÂBÎ
Nâbî’nin
Hayriyye
adlý eserinin
ilk iki sayfasý
(Süleymaniye Ktp.,
Hüsrev Paþa,
nr. 512)
yit olup Agâh Sýrrý Levend tarafýndan neþredilmiþtir (Ýstanbul 1944).
B) Mensur Eserleri. 1. Tuhfetü’l-Haremeyn. Nâbî’nin 1089’da (1678-79) hacca
gidiþinden beþ yýl sonra yazdýðý eser XVII.
yüzyýlýn süslü nesrine örnek teþkil eder (Ýstanbul 1265). Þairin hac yolculuðunu ayrýntýlý biçimde anlattýðý kitapta Türkçe, Farsça ve Arapça þiirler de yer alýr. Eseri Mahmut Karakaþ (Tuhfetü’l Haremeyn: Hac
Hatýralarý, Þanlýurfa 1989) ve üzerinde doktora tezi hazýrlayan Menderes Coþkun
(Manzum ve Mensur Osmanlý Hac Seya-
hatnâmesi ve Nâbî’nin Tuhfetü’l-Haremeyn’i, Ankara 2002) yayýmlamýþtýr. Sey-
fettin Ünlü’nün Hicaz Seyahatnâmesi
adýný taþýyan sadeleþtirmesi (Ýstanbul 1996)
güvenilemeyecek kadar yetersizdir. M.
Muhsin Kalkýþým eseri dil yönünden incelemiþtir (yüksek lisans tezi, 1988, Atatürk
Üniversitesi). 2. Münþeât. Þairin mektuplarýný ihtiva etmekte olup Þehid Ali Paþa’nýn tezkirecisi Abdürrahim Çelebi tarafýndan Ali Paþa’nýn emriyle toplanmýþtýr. Nâbî, eserin baþ tarafýnda bir konuyu on beþ
deðiþik þekilde anlatmak suretiyle süslü
nesrin bir örneðini ortaya koymuþtur. Eserde müellifin Râmi Paþa, Silâhdar Ýbrâhim
Paþa ve Amcazâde Hüseyin Paþa gibi þahsiyetlere yazdýðý mektuplar bulunmaktadýr. Türkiye kütüphanelerinde altmýþa ya260
kýn nüshasý bulunan eserin Süleymaniye
Kütüphanesi’ndeki (Esad Efendi, nr. 3324)
yazmasý müellif hattý olarak kayýtlýdýr. 3.
Fetihnâme-i Kamaniçe. IV. Mehmed’in
Lehistan’a yaptýðý sefer esnasýnda manzum ve mensur olarak yazýlmýþtýr. 1083’te (1672) fethedilen kaleye Nâbî, IV. Mehmed’le birlikte gitmiþ ve Musâhib Mustafa Paþa’nýn isteðiyle eserini kaleme almýþtýr. Kitap Târîh-i Kamaniçe adýyla neþredilmiþtir (Ýstanbul 1281). Hüseyin Yüksel
eser üzerinde bir yüksek lisans çalýþmasý
yapmýþtýr (1997, Dokuz Eylül Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü). 4. Zeyl-i Siyer-i Veysî. Veysî’nin yarým býraktýðý eseri tamamlamak üzere kaleme alýnmýþtýr.
Nâbî, Veysî’nin Dürretü’t-tâc* adlý siyerine iki zeyil yazmýþtýr. Ýlki Bedir Gazvesi’nden Benî Kaynuka‘ Vak‘asý’na, ikincisi Kaynuka‘dan Mekke’nin fethine (8/630) kadar
cereyan eden olaylardan bahseder. Ýlk zeyil Siyer-i Veysî ile birlikte iki defa basýlmýþ (Bulak 1248, 1284), yirmi yýl sonra kaleme alýnan ikinci zeyil ise henüz yayýmlanmamýþtýr.
BÝBLÝYOGRAFYA :
Nâbî, Divan (haz. Ali Fuat Bilkan), Ýstanbul
1997, I-II; a.mlf., Münþeât, Süleymaniye Ktp., nr.
1264; a.mlf., Hayrâbâd, Süleymaniye Ktp., TY,
nr. 5176; a.mlf., Surnâme, ÝÜ Ktp., TY, nr. 1774;
a.mlf., Târîh-i Kamaniçe (Fetihnâme-i Kamaniçe), Ýstanbul 1281; a.mlf., Zeyl-i Siyer-i Veysî,
Bulak 1248; a.mlf., Hayriyye (haz. Ýskender Pala), Ýstanbul 1989, hazýrlayanýn önsözü, s. 9-16;
a.e. (haz. Mahmut Kaplan), Ankara 1990, hazýrlayanýn önsözü, s. 13-14; Mehmed Âsým, Zeyl-i
Zübdetü’l-eþ‘âr, ÝÜ Ktp., TY, nr. 2401, vr. 31b; Hadîkatü’l-vüzerâ, s. 128; Safâî, Tezkire, ÝÜ Ktp.,
TY, nr. 6189, s. 115-119; Þeyhî, Vekåyiu’l-fuzalâ,
ÝÜ Ktp., TY, nr. 3216, s. 435; Sâlim, Tezkire, Ýstanbul 1315, II, 628; Mehmed Tevfik [Mesnevihan],
Mecmûa-i Terâcim, ÝÜ Ktp., TY, nr. 192, vr. 70a;
P. de Courteille, Conseils de Nabi Efendi, Paris
1857, s. 3-6; Ziya Paþa, Harâbât, Ýstanbul 1291,
Mukaddime, I, 9; Sicill-i Osmânî, IV, 530 vd.; Osmanlý Müellifleri, II, 448 vd.; Gibb, HOP, III, 326;
Agâh Sýrrý Levend, Nabi’nin Surnâmesi, Ýstanbul
1944, s. 5, 10; Abdülkadir Karahan, Nâbî: Hayatý,
Sanatý, Þiirleri, Ýstanbul 1953; a.mlf., Ýslâm - Türk
Edebiyatýnda Kýrk Hadis, Ýstanbul 1954, s. 230232; a.mlf., “Nâbî’nin El Yazýsý, Ýmzasý, Mührü
ve Surnâmesi’ne Dair”, TDED, II/1-2 (1948), s.
133-140; a.mlf., “Nâbî”, ÝA, IX, 3-7; a.mlf., “Nâbî”, TA, XXV, 58-59; Nihad Sâmi Banarlý, Resimli Türk Edebiyâtý Târihi, Ýstanbul 1976, II, 669674; Mine Mengi, Divan Þiirinde Hikemî Tarzýn
Büyük Temsilcisi: Nâbî, Ankara 1987; Meserret
Diriöz, Eserlerine Göre Nâbî, Ýstanbul 1994, s.
32, 120, ayrýca bk. tür.yer.; a.mlf., “Nabi’nin Ailesine Dair Yeni Bilgiler”, TK, XIV/167 (1976), s.
28-33; Hüseyin Yorulmaz, Divan Edebiyatý’nda
Nâbî Ekolü: Eski Þiirde Hikemiyat, Ýstanbul
1996; Ali Fuat Bilkan, Nâbî: Hayatý, Sanatý, Eserleri, Ankara 1999; Necip Âsým, “Hadîs-i Erbaîn
Tercümeleri”, MTM, II/4 (1331), s. 155-160;
Asým Sönmez, “Þair Nabi’nin Bestekarlýðý”, Ýleri
Musiki Mecmuasý, XXI/250, Ankara 1969, s. 1214; Ýskender Pala, “Erzurumlu Ýbrahim Hakký’da
Nabi Tesiri”, Osm.Ar., X (1990), s. 195-209.
ÿAbdülkadir Karahan
–
—
NÂBÝGA el-CA‘DÎ
( ‫) א
א‬
Ebû Leylâ Kays b. Abdillâh b. Udes
b. Rebîa en-Nâbiga el-Ca‘dî el-Âmirî
(ö. 65/685 [?] )
˜
Muhadram þairlerden, sahâbî.
™
Ýsminin Abdullah, Hibbân veya Hassân
olduðuna dair rivayetler de vardýr. Necid’in
güneyindeki Felec’de doðdu ve ömrünün
önemli bir kýsmýný Ýslâm’dan önce yaþadý.
Âmir b. Sa‘saa kabilesinin Benî Ca‘de koluna mensuptur. Muhârib adýnda bir oðlunun bulunmasý ve Leylâ diye bir kýzýnýn olmamasýna raðmen Ebû Leylâ künyesini niçin aldýðý bilinmemektedir. Benî Mecnûn’dan bir kadýnla evlendi, ancak geçimsizlik
yüzünden boþandý ve onu yergisine konu
edindi (Cumahî, I, 129). Uzunca bir süre
ara verdikten sonra Ýslâm döneminde yeniden þiire baþlamasýyla dikkat çektiðinden kendisine “Nâbiga” (birden parlayan)
lakabý verildi (Ebü’l-Ferec el-Ýsfahânî, V,
4-5).
Download

– — ˜ ™