BASIN
ÖZETİ
■ ■
■
fi,K FAF; l r
A K PARTİ GRUP BAŞKANLIĞI
AKŞAM
Ankara ile Washington arasındaki anlaşma
gereğince Fethullah Gülenin Türkiye’ye
iadesi kuvvetle muhtemel...
Yapılması gereken tek şey dosyanın hazırlanıp
talebin diplomatik yollarla gerekli makamlara
iletilmesi. ABD, karar çıkana kadar Gülen'i
tutuklayabilir.
Kart vatandaşlık sayılmadığı için bu istisnadan
yararlanması mümkün değil. Adalet Bakanlığı ve
Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanacak iade
talebine ilişkin dosyada, yakalama kararının yanı
sıra suç maddesi, suçun kanıtları ve maddi
unsurları konusunda açıklama, suçun ABD ceza
mevzuatındaki karşılığı, suçun zaman aşımına
uğramadığına ilişkin bilgilendirme de yer alacak.
İade talebi kabul edildirse Gülen, direkt uçuşla
Türkiye'ye teslim edilecek.
ABD Dışişleri yorumdan kaçındı
İstanbul 1'inci Sulh Hâkimliği'nin, ABD'de yaşayan
Fethullah Gülen hakkında 'silahlı terör örgütü
liderliği' suçlamasıyla verdiği 'yakalama' kararının
ardından sıra iade talebinde... Türkiye ile ABD
arasında imzalanan 'Suçluların İadesi ve Ceza
İşlerinde Karşılıklı Yardım Anlaşması' gereğince
Gülen'in iadesinin önünde hiçbir engel yok. Bunun
için Ankara'nın sadece anlaşmada yer alan şartları
yerine getirerek dosya hazırlaması ve diplomatik
yolla iade talebinde bulunması gerekiyor.
Prosedürün tamamlanmasının ardından Gülen,
anlaşmanın 9'uncu maddesi uyarınca
Washington'dan karar çıkana dek kaçma ihtimaline
karşı tutuklanacak. Gülen hakkındaki muhtemel
tutuklama kararı, mahkemenin takdiriyle 'ev hapsi'
olarak uygulanabilecek.
GEÇİCİ TUTUKLAMA İSTENEBİLİR
1980 tarihli anlaşmada iade dosyasının hazırlık
sürecinin uzaması ve iadesi istenen kişinin bu arada
kaçmasını engelleyecek madde de bulunuyor.
Türkiye, Gülen'in kaçmaması için 'geçici tutuklama'
da talep edebilecek. Anlaşmanın 10'uncu maddesiyle
ABD Adalet Bakanlığı'na gönderilmesiyle
gerçekleşebilecek.
ANLAŞMA TÜM SUÇLARI KAPSIYOR
Anlaşma hükümlerine göre; 'geçici tutuklama' 60
gün uygulanabiliyor. Ankara'nın bu süre içinde iade
dosyasını tamamlayıp diplomatik yolla ABD'ye
göndermesi gerekiyor. 60 günlük süre, dosyanın
hazırlanması için yeterli olmazsa iade isteyen ülke
yeniden 'geçici tutuklama' da talep edilebiliyor.
'Suçluların İadesi Anlaşması'na göre; Gülen'in iadesi
kuvvetle muhtemel... Çünkü anlaşma, 'siyasi ve
askeri' suçlar dışındaki tüm suçları kapsıyor. Gülen
hakkındaki yakalama kararı, 'silahlı terör örgütü
liderliği' suçu kapsamında verildiği için ABD'nin bu
talebi yerine getirmesi gerekiyor.
YEŞİL KART KURTARMAZ
Taraflar kendi ülke vatandaşlarını iade etmeme
hakkına da sahip. Fakat Gülen'in sahip olduğu Yeşil
Washington, Gülen'in iadesi mevzuunda sessiz
kalmayı tercih etti. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen
Psaki, basın toplantısında "Türkiye Gülen'i ABD'den
istedi mi? ABD, Fethullah Gülen'i iade eder" mi
sorularına şöyle yanıt verdi: "Haberleri gördük.
Politikamız gereği; Dışişleri Bakanlığı, iade
taleplerine ilişkin yorum yapmaz. İade talebi
yapıldığını onaylamaz ya da iade talebi yapılmış
olduğunu inkâr etmez."
Suç siyasi mi değil mi ona bakılacak
Fethullah Gülen hakkındaki yakalama kararı
kapsamında, İnterpol'ün 'kırmızı bülten' çıkarması
için suçun siyasi olup olmadığına bakılacağı,
kırmızı bülten çıkarılması halinde de ilgili ülkenin
bunu değerlendireceği belirtiliyor.
Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan eski
Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, "Kırmızı bülten
çıkarılsa da kararın uygulanıp uygulanmaması
konusu siyasi bir tavır. Gerek ABD, gerek Batı
ülkeleri, yakalama kararı verilen suçun siyasi
nitelikte olup olmadığına bakıyor. Örgüt eylemleri
bu kapsamda değil ama düşünce, fikir özgürlüğü,
siyasi muhalif olmasından dolayı yapılan bir işlem
olup olmadığı tetkik ediliyor" dedi.
İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Durmuş Tezcan ise şu
açıklamada bulundu: "Kırmızı bülten çıkarılan kişi
ile ilgili ilk yapılacak değerlendirme suçun siyasi
veya siyasi suça bağlı adi suç olup olmadığına
yöneliktir. Böyle bir durum olduğunda iade söz
konusu olmaz. Suçun siyasi olup olmadığına ilgili
hükümet karar verecektir.
A K PARTİ
AKŞAM*
Sarıgül‘ün kozu ‘Ş iş i
CHP'den milletvekili olmak isteyen Sarıgül, aday
gösterilmemesi halinde Şişli'ye yüklenecek.
Şişli’de sular duruldu gibi gözükse de işin aslı hiç de
öyle değil. CHP kulislerinde milletvekilliği
seçimlerinde Mustafa Sarıgül’ün Şişli’yi koz olarak
kullanacağı konuşuluyor. İsminin açıklanmasını
istemeyen bir CHP’li, Sarıgül’ün hedeflerini
AKŞAM’a açıkladı.
YALNIZ DEĞİL
"Sarıgül'ün iki hedefi var. Biri CHP’den milletvekili
olmak, ikincisi de seçimlerden sonra yapılacak CHP
kurultayında genel başkan olmak. Sarıgül ile birlikte
hareket eden 29 meclis üyesinin yapacakları Şişli’nin
geleceğİni tayin edecek."
OYUN YENİ BAŞLIYOR
"Sarıgül ilk olarak Milletvekili olmak isteyecek. Daha
sonra da CHP Genel Başkanı olmak isteyecek.
Sarıgül partideki geleceğini Şişli’den dizayn edecek.
İşler olumsuz giderse meclis üyeleri istifa ederek
TDH’ye geçecekler.”
Afşin-Elbistan, Karapınar-Ayrancı, Afyon-Dinar,
Eskişehir-Alpu ve diğer sahalarda 18.500 MW yeni
yerli santral kapasitesi ortaya çıkarıldı. Bu
kapsamda 30 milyar dolarlık yatırım planlanıyor.
Enerji yönetimi maden üretimindeki kazancını da 20
milyar dolara çıkarmayı hedefliyor.
YAKLAŞIK 30 YIL YETER
Afşin-Elbistan havzasında yeni termik santraller
yapılması için düğmeye basıldı. 12 milyar dolarlık
yatırımla bu havzada 5 bin MW kurulu güce sahip
termik santral inşa edilecek. Maden Tetkik ve Arama
Kurumu, Karapınar’da 1.8 milyar tonluk linyit
rezervi keşfetti. 5 bin MW gücündeki termik santrale
yaklaşık 30 yıl yetebilecek rezerve sahip sahada
Atatürk Barajı’nın iki katı kadar elektrik üretilmesi
hedefleniyor. Havzada 6 milyar dolarlık yatırım ile 3
bin MW gücünde termik santral kurulması
planlanıyor. Dinar’daki 1 milyar tonluk kömür
rezervinin elektrik üretiminde kullanılması
hedefleniyor. Havzada 5 milyar dolar yatırımla 3.500
MW’lık termik santral yapılması öngörülüyor.
Alpu’da keşfedilen 1.5 milyar ton linyit rezervi 8
milyar dolar yatırımla 6 bin MW termik santralle
değerlenecek. Yapılacak termik santralle yıllık 2.5
milyar dolarlık doğalgaz ithalatının önüne geçilecek.
İnönü'nün danışmanı Yakar'a darp
Şişli Belediyesi’nde skandalların ardı arkası
kesilmiyor. Geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşen ve
yeni ortaya çıkan görüntülerde Başkan Hayri
İnönü’nün danışmanı Boysan Yakar belediye
binasında bir grup tarafından darp ediliyor. Video
görüntülerinde Yakar, koridorda bir kişi ile
görüşüyor. O sırada arkasından 6-7 kişilik bir grup
yaklaşarak tekme ve tokatlarla saldırıyor. Yere düşen
ve bir süre darp edilen Yakar, güvenlik görevlileri ve
çevrede bulunanlar tarafından kurtarılıyor.
Türkiye yerli kömürle para basacak
Türkiye, yerli enerji kaynaklarına yönelik yatırımlarını
artırıyor.
Gülen örgütünün kuruluşu: Tahşiyeciler
operasyonu
14 Aralık Operasyonunu yürüten İstanbul
Başsavcılığı Gülen örgütünün kuruluş tarihini ve ilk
silahlı eylemini, 16 ilde Tahşiye Grubu'na yönelik
yapılan operasyonun tarihi olan, 22 Ocak 2010
olarak belirledi
İstanbul Başsavcılığı'nın yürüttüğü 14 Aralık
operasyonu, bugüne kadar "cemaat" ve "hizmet"
adlarıyla anılan Fethullah Gülen yapılanmasının,
terör örgütüne dönüşme tarihini de ortaya koyması
açısından tarihi bir öneme sahip. Savcılık, örgütün
oluşumunu 22 Ocak 2010 olarak belirledi. Bu tarihin
belirlenmesinde, Tahşiye Grubu'na yönelik
operasyon belirleyici etken oldu. 14 Aralık
soruşturmasını yürüten Savcı Hasan Yılmaz'ın,
İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği'ne gönderdiği
"yakalama kararı talebi"nde 2 tarih dikkat çekti.
Savcılık, örgütün silahlı hale dönüşmesinin tarihi
A K PARTİ
olarak 22 Ocak 2010'u gösterdiği tespitlerini,
yakalama talep yazısına da yansıttı ve böylelikle
Gülen'in, "Silahlı terör örgütü kurma veya yönetme"
suçunun tarihi de belirtilmiş oldu. Bu tarih Gülen
hakkında 2008'de dönemin Ankara Başsavcı
Vekilliği'nin yürüttüğü Gülen örgütü soruşturması
açısından da önem taşıyor. Yargıtay, 2010 yılı
öncesinde Ankara Başsavcılığı'nın yaptığı bu
soruşturma sonunda verilen beraat kararını
onamıştı. Bu nedenle İstanbul Başsavcılığı'nın 14
Aralık soruşturmasında suç tarihini 2010 öncesine
çekmesi halinde hukuki bir çelişki ortaya çıkacaktı.
Fethullah Gülen hakkındaki yakalama kararında, 22
Ocak 2010 tarihi, örgütün ilk silahlı eylemi olarak da
yer aldı. İstanbul Başsavcılığı, Tahşiye Grubu'na 22
Ocak 2010'da 16 ilde yapılan operasyonu, örgütün ilk
eylemi olarak kabul etti.
DÖNÜM NOKTASI RÖPORTAJ
İstanbul Başsavcılığı'nın yakalama talep yazısında
dikkat çeken bir başka tarih ise 21 Ocak 2014 oldu.
Başsavcılık Gülen'in bu tarihte, "İftira sonucu
mağdurun hapis cezası dışında adli veya idari bir
yaptırıma uğramasına neden olma" suçunu işlediğini
belirledi. Başsavcılığın işaret ettiği 21 Ocak 2014
tarihinde Gülen, 17 ve 25 Aralık darbe
girişimlerinden sonra ilk kez kamuoyunun karşısına
çıkmıştı. Gülen ABD'de Wall Street Journal'a o
tarihte verdiği röportajda, demokratik uygulamaların
tersine döndüğünü ileri sürmüştü.
BAKAN: KARAR BİZE ULAŞMADI
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Gülen için yakalama
kararının bakanlığa ulaşmadığını, geldikten sonra da
yasal çerçevede yapılması gerekenlerin yapılacağını
belirtti. "Kimsenin suç işlemek, tuzak kurmak hakkı
yoktur" diyen Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel
Eroğlu ise Twitter'da paylaşım yapan "Fuat Avni"nin
kim olduğunun araştırıldığını ancak henüz
bulunamadığını belirtti.
Sözünde durup istifa edecek mi?
Kılıçdaroğlu'nun SSK Genel Müdürlüğü döneminde
18 akrabasını işe aldığı ortaya çıktı. Listede kimler
yok ki? Gözler "İspat edilsin görevimi bırakırım"
diyen CHP liderinde.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun,
"SGK'ya usulsüz atama yaptığımı ispat etsinler
istifa ederim" sözleri sonrası 'torpil listesi' ortaya
çıktı. Kılıçdaroğlu'nun, 'SSK Genel Müdürlüğü'
döneminde 18 akrabasını, kuruma bağlı çeşitli
yerlerde işe başlattığı iddia edildi. Kılıçdaroğlu'nun
işe aldığı belirtilen isimler arasında kardeşinin oğlu
da var, dayı oğlu da, amca kızı da... Kılıçdaroğlu'nun
Genel Müdürlüğü döneminde göreve başlayanlar
içinde 'Kılıçdaroğlu' soyadını taşıyan iki isim dikkat
çekerken, CHP liderinin 'Karabulut' olan eski
soyadını taşıyan çok sayıda ismin de SSK'da iş başı
yaptığı belirlendi.
HEM ANNE HEM DE BABA TARAFI
Kemal Kılıçdaroğlu SSK Genel Müdürü'yken Tunceli
Devlet Hastanesi'nde göreve başlayan Süphan
Kılıçdaroğlu, amcasının torunu. Kocaeli Sosyal
Güvenlik İl Müdürlüğü'nde çalışmaya başlayan Ali
Naki Kılıçdaroğlu ise CHP liderinin kardeşinin oğlu.
Kılıçdaroğlu'nun Emekli Sandığı ve SSK'da iş başı
yapan akrabaları arasında hem anne hem baba
tarafından yakınları var. Amcasının oğlu Ali
Karabulut, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Baştabipliği'nde, diğer amcasının oğlu Metin
Karabulut da İstanbul Halk Sağlığı Müdürlüğü'nde
göreve başlamış. Amcaoğlu Burhan Uğur
Karabulut, Antalya Atatürk Devlet Hastanesi'nde
çalışırken; kızı Fethiye Karabulut Özdoğan, SGK
Antalya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü'nde
görevlendirilmiş. (ANKARA)
İŞTE TORPİL LİSTESİ
- Evren Evrim Özdemir, Kocaeli Sosyal Güvenlik İl
Müdürlüğü'ne alındı. Teyzesi Fatma Özdoğan'ın
torunu.
- Umut Rıza Gündüz, Antalya Devlet Hastanesi'nde
iş başı yaptı. Dayısı Şükrü Gündüz'ün oğlu.
A K PARTİ
- Ali Karabulut, İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma
Hastanesi Baştabipliği'nde işe başladı. Amcası Musa
Karabulut'un oğlu.
- Burhan Uğur Karabulut, Antalya Atatürk Devlet
Hastanesi'nde iş başı yaptı. Amcası Arslan
Karabulut'un oğlu.
- Metin Karabulut, İstanbul Halk Sağlığı
Müdürlüğü'nde görev yaptı. Amcası Mehmet
Karabulut'un oğlu.
- Bilsen Özdoğan, İstanbul Sosyal Güvenlik İl
Müdürlüğü'nde göreve başlatıldı. Halası Güllü
Özdoğan'ın oğlu Atilla Özdoğan'ın eşi.
- Süphan Kılıçdaroğlu, Tunceli Devlet Hastanesi'nde
işe alındı. Amcası Hüseyin Karabulut'un torunu.
- Ali Naki Kılıçdaroğlu, Kocaeli Sosyal Güvenlik İl
Müdürlüğü'nde işe alındı. Kardeşi Ali Kamer
Kılıçdaroğlu'nun oğlu.
- Sebahat Karabulut, İstanbul Sosyal Güvenlik İl
Müdürlüğü'nde işe başladı. Halası Kıymet
Karabulut'un oğlu Düzgün Karabulut'un eşi.
- Düzgün Karabulut, İzmir'de SSK Göztepe
Hastanesi'nde iş başı yaptı. Halası Kıymet
Karabulut'un oğlu.
- Murat Sağlam, İstanbul-Beyoğlu Bölgesi Kamu
Hastane Birlikleri Genel Sekreterliği'nde görev aldı.
Halası Kıymet Karabulut'un torunu.
- Fethiye Karabulut Özdoğan, Antalya Sosyal
Güvenlik İl Müdürlüğü'nde işe başlatıldı. Amcası
Arslan Karabulut'un kızı.
- Kemal Özdoğan, İstanbul Okmeydanı Eğitim ve
Araştırma Hastanesi Baştabipliği'nde iş başı yaptı.
Halası Güllü Özdoğan'ın oğlu.
- Beşer Özdağ, Kocaeli Derince Eğitim ve Araştırma
Hastanesi'nde göreve başlatıldı. Halası Fatma
Özdoğan'ın oğlu, Endercan Özdoğan'ın eşi.
- Endercan Özdağ, Kocaeli-Derince Eğitim ve
Araştırma Hastanesi'nde işe başlatıldı. Halası Fatma
Özdoğan'ın oğlu.
- Belgüzar Gündüz, Kırklareli Sosyal Güvenlik İl
Müdürlüğü'nde çalışmaya başladı. Dayısı Hıdır
Gündüz'ün eşi.
- Suna Karabulut Taşkın, Tunceli Devlet
Hastanesi'nde işe alındı. Amcası Hüseyin
Karabulut'la aynı adı taşıyan oğlu Hüseyin
Karabulut'un kızı.
- Şeyda Gündüz, Antalya Devlet Hastanesi'nde
çalıştı. Dayısı Umut Gündüz'ün oğlu Umut Rıza
Gündüz'ün eşi (Dayısının gelini)
MHP’yi sarsan kaset skandalı STV
dizisinde işlenmiş
Paralel örgütün yayın organı STV’de dizi ile ön
operasyonun sadece Tahşiyecilere yapılmadığı,
MHP’yi sarsan kaset skandalının da yine aynı
kanaldaki dizide işlendiği ortaya çıktı.
Paralel Yapı’ya yönelik 14 Aralık’ta gerçekleştirilen
“Tahşiye” operasyonunun ana gövdesini, STV dizisi
Tek Türkiye’nin senaryosu oluşturdu. Cemaat
medyası da STV Ceo’su Hidayet Karaca’nın
tutuklanmasıyla son bulan Tahşiye operasyonunu
itibarsızlaştırmak için “Senaryo operasyonu” adını
taktı.
Önce Tahşiye operasyonu
Oysaki “Tahşiye” operasyonu STV dizilerinin ilk
müneccimliği değildi. 12 Haziran 2011 Genel
Seçimleri öncesinde MHP yönetiminde 10 istifaya
neden olan seks kaseti skandalından hemen önce
de STV’nin Ergenekon olaylarını anlatan dizisi
“Kollama”da kasetler uzun uzun anlatıldı. Ardından
da MHP’yi ve Türkiye’yi sarsan kaset skandalı
yaşandı. 14 Aralık Paralel Yapı Tahşiye
Operasyonu’nun ana gövdesini, STV dizisi Tek
Türkiye’nin “Tahşiye” senaryosu oluşturdu. Her şey
Fethullah Gülen’in 6 Nisan 2009’daki Herkül.org
sitesindeki Tahşiyeciler grubunu hedef alan
sözleriyle başladı. Gülen’in bu konuşmasından
sadece 3 gün sonra 9 Nisan 2009’da Tahşiyeciler
terörist olarak gösterildi. 2010 yılında da tıpkı Tek
Türkiye dizisinin, Tahşiye operasyonunda senarist,
yönetmen ve Hidayet Karaca’nın ret ederek ortada
kaldığı senaryosundaki gibi Tahşiye Grubu terör
operasyonu gerçekleştirildi.
A K PARTİ
Gazeteport fark etti
Fakat bu STV dizilerinin ilk operasyon faaliyeti
değildi. 25 Mayıs 2011 tarihinde Gazeteport adlı
internet haber sitesi, “Müneccim gibi dizi” başlıklı bir
haber yayınladı. Aynı haberi Milliyet.com.tr gibi yayın
kuruluşları da kullandı. Habere göre; “MHP’yi
sarsan kaset depremi konusunun bir ay önce
Samanyolu TV’de yayınlanan "Kollama’’ dizisinin 18
Mart’ta yayınlanan 120. bölümünde "Kaset olayları’’
konu ediliyor.
HABERTÜRK
Kılıçdaroğlu'ndan Fethullah Gülen yanıtı
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 14 Aralık
soruşturması kapsamında Fethullah Gülen hakkında
yakalama kararı çıkarılmasına ilişkin soruyu yanıtladı
Kılıçdaroğlu, Tunceli Eğitim Gönüllüleri ve Eğitimi
Destekleme Derneği (TEGED) ile İzmir Tunceliler
Platformu'nun, maddi imkandan yoksun öğrencilere
burs sağlama amacıyla İzmir Arena'da düzenlediği
etkinlikten ayrılışı sırasında, gazetecilerin sorularını
yanıtladı.
ABD o soruyu yanıtlamadı
İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 14 Aralık
soruşturması kapsamında Fethullah Gülen hakkında
yakalama kararı çıkarılmasına ilişkin soru üzerine
açıklamalarda bulunanKılıçdaroğlu, şunları kaydetti:
"Hiçbir zaman suçlu potansiyel suçlu veya olası
suçluyu savunmak ya da yermek gibi bir düşünce
içine girmedik. Bizim tek dediğimiz şudur; eğer bir
yerde hukukun üstünlüğü varsa hukuk çerçevesinde
sorgulama yapılırsa buna hiç kimsenin itiraz
edeceğini sanmıyorum, biz de itiraz etmeyiz ama sırf
intikam almak, öç almak duygusuyla eğer bir şeyler
yapılıyorsa bu doğru değildir."
DÖRT ESKİ BAKANLA İLGİLİ SORUŞTURMA
KOMİSYONU
Kılıçdaroğlu, "TBMM'de çalışmaları rapor
aşamasına gelen Dört Eski Bakan ile İlgili
Soruşturma Komisyonu'nun söz konusu bakanların
yüce divana sevki yönünde görüş belirtmemesi
halinde partisinin tutumunun ne olacağı" yönündeki
soruya da şu karşılığı verdi:
"Orada kamuoyu kararını vermiş durumda. Kimlerin
suçlu olup olmadığını, kamuoyu biliyor.
Parlamentonun orada yapacağı sadece usulen bir
çalışmadır. Olması gereken şudur; dört bakanın da
'bizi yüce divana gönderin, biz aklanmak istiyoruz'
diye bir düşünce ifade etmeleri gerekir. Olması
gereken de budur. Geçmişte parlamentoda buna
benzer olayları yaşadık."
Kılıçdaroğlu, Tunceli Eğitim Gönüllüleri ve Eğitimi
Destekleme Derneği (TEGED) ile İzmir Tunceliler
Platformu'nun, maddi imkandan yoksun öğrencilere
burs sağlama amacıyla İzmir Arena'da düzenlediği
etkinlikten ayrılışı sırasında, gazetecilerin sorularını
yanıtladı.
ABD o soruyu yanıtlamadı
İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 14 Aralık
soruşturması kapsamında Fethullah Gülen
hakkında yakalama kararı çıkarılmasına ilişkin soru
üzerine açıklamalarda bulunanKılıçdaroğlu, şunları
kaydetti:
"Hiçbir zaman suçlu potansiyel suçlu veya olası
suçluyu savunmak ya da yermek gibi bir düşünce
içine girmedik. Bizim tek dediğimiz şudur; eğer bir
yerde hukukun üstünlüğü varsa hukuk
çerçevesinde sorgulama yapılırsa buna hiç
kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum, biz de itiraz
etmeyiz ama sırf intikam almak, öç almak
duygusuyla eğer bir şeyler yapılıyorsa bu doğru
değildir."
DÖRT ESKİ BAKANLA İLGİLİ SORUŞTURMA
KOMİSYONU
Kılıçdaroğlu, "TBMM'de çalışmaları rapor
aşamasına gelen Dört Eski Bakan ile İlgili
Soruşturma Komisyonu'nun söz konusu bakanların
yüce divana sevki yönünde görüş belirtmemesi
halinde partisinin tutumunun ne olacağı" yönündeki
soruya da şu karşılığı verdi:
A K PARTİ
"Orada kamuoyu kararını vermiş durumda. Kimlerin
suçlu olup olmadığını, kamuoyu biliyor.
Parlamentonun orada yapacağı sadece usulen bir
çalışmadır. Olması gereken şudur; dört bakanın da
'bizi yüce divana gönderin, biz aklanmak istiyoruz'
diye bir düşünce ifade etmeleri gerekir. Olması
gereken de budur. Geçmişte parlamentoda buna
benzer olayları yaşadık."
HABERTÜRK
Askere MİT formülü
Genelkurmay Başkanlığı’nın yasalaşmasını istediği
‘Asker paketi’ TBMM’ye gönderildi. TCK ve CMK’da
yapılan değişiklikleri askeri yargı yasalarına taşıyan
paketle oluşturulacak Askeri Hâkimler Kurulu (AHK)
yeni atamalarla ‘askeri yargıyı’ yeniden dizayn
edecek.
TSK, MİT’te olduğu gibi sivil mahkemelerde
yargılanma taleplerinin özel izne bağlanmasını
sağlayacak. Askeri yargıda görevli hâkimlerin sicil
ve aranma açısından dokunulmazlıkları olacak.
Askeri Hâkimler Kanunu ile Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın
içerdi ğ i değ işiklikler özetle şöyle:
SİVİLDE YARGILAMA İZNİ
Askerlerin görevlerini yerine getirirken, görevin
niteliğinden doğan veya görevle ilgili olmak şartıyla,
görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan
suçlardan dolayı adli yargının görevine giren
konularda haklarında soruşturma yapılması,
Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları için
Başbakan’ın, Jandarma Genel Komutanı ve Sahil
Güvenlik Komutanlığı için İçişleri Bakanı’nın, diğer
personel için Milli Savunma Bakanı’nın iznine tabi
olacak.
AHK ATAYACAK
Askeri Hâkimler Kurulu, Milli Savunma Bakanı ile
bakanın teklifi ve Başbakan’ın onayı ile 1’inci sınıf
askeri hâkimler arasından seçilen 4 üyeden
oluşacak. HSYK’ya Adalet Bakanı’nın başkanlık
etmesi gibi, Askeri Hâkimler Kurulu’nu yönetmek ve
temsil etmek üzere Milli Savunma Bakanı Kurul’a
başkanlık yapacak. Askeri hâkimlerle ilgili, mesleğe
kabul etme, atama ve nakletme, yıllık ve mazeret
izinleri dışındaki her türlü izinleri verme, 1’inci
sınıfa ayırma ve 1’inci sınıf olma, disiplin cezası
verme ve disiplin cezalarını sicilden silme,
görevden uzaklaştırma işlemleri bu kurulun görevi
olacak.
ERBAŞLAR SİVİL CEZAEVİNE
Askeri şahıslar hakkında askeri ve adli yargı
mahkemeleri tarafından hükmolunan hapis cezaları,
askeri cezaevlerinde infaz edilecek. Ancak yükümlü
erbaş ve erler hakkında, asker edilmeden önce
işledikleri suçlardan verilen hapis cezaları, asker
edildikten sonra işledikleri suçlardan verilen 1 yıl
veya daha fazla süreli hapis cezaları, Adalet
Bakanlığı ceza infaz kurumlarında çektirilecek. İnfaz
sırasında tutuklu ve hükümlülerin üzerilerinde
askerlik kıyafeti ve işaretleri bulunmayacak.
SEFERBERLİK VE SAVAŞTA CEZA
Türk Ceza Kanunu’nun hapis cezasının
ertelenmesine ilişkin hükümleri, askeri suçlar
hakkında da uygulanacak. Ancak “sırf askeri
suçlardan dolayı yapılan yargılama sonunda
hükmolunan netice cezanın 3 ay veya daha fazla
süreli hapis cezası olması, fiilin disiplini ağır şekilde
ihlal etmesi veya birliğin güvenliğini tehlikeye
düşürmesi veya birliğin muharebe hazırlığını veya
etkinliğini zafiyete uğratması veya büyük bir zarar
meydana getirmesi, fiilin savaş veya seferberlikte
iş lenmesi, daha önce sırf askeri bir suçtan dolayı
mahkûm olunması” hallerinde hapis cezaları
ertelenmeyecek. Buna göre verilecek ceza, suç
seferberlik halinde işlendiği takdirde yarı oranında,
savaş halinde ise bir kat artırılacak.
ÖLÜM CEZASI AYIKLANDI
Kıta, karargâh veya kurumlarda ya da görev
esnasında veya görev yerlerinde uyuşturucu veya
uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma,
kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın
almak, kabul etmek veya bulundurmak suçlarını
işleyen askeri şahıslar hakkında, TCK’nın bu
suçlara ilişkin hükümleri uygulanacak. Askeri Ceza
Kanunu’nda yer alan ‘ölüm’ cezaları, ‘ağırlaştırılmış
müebbet hapis’ cezasına dönüştürüldü.
SİVİLLER SADECE SAVAŞTA
Askeri mahkemeler, asker kişiler tarafından işlenen
askeri suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya
A K PARTİ
askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili işledikleri
suçlara ait davalara bakacak. Bu kapsamda olsa dahi
devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin
işleyişine karşı suçlara ait davalar adliye
mahkemelerinde görülecek. Savaş hali haricinde,
asker olmayan kişiler askeri mahkemelerde
yargılanamayacak.
İHANET SUÇLARI
Genelkurmay Başkanlığı’nın bulunduğu yerde
kurulan askeri mahkemenin özel yetkisi,
kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla
general ve amiral rütbesindeki asker kişinin askeri
yargıya tabi suçlarını, ayrıca Askeri Ceza
Kanunu’nun “harp hıyaneti”, “milli müdafaaya
hıyanet”, “milli mukavemeti kırmak” gibi suçlar,
Genelkurmay Başkanlığı’nın bulunduğu yerde
kurulan askeri mahkemede görülecek.
ÖNLEME ARAMASI
Tehlikenin veya suç işlenmesinin önlenmesi
amacıyla usulüne göre verilmiş askeri ceza
mahkemesi kararı veya bu sebeplere bağlı olarak
gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, komutanın
yazılı emri üzerine, askeri mahallerde askeri hâkimler
hariç kişilerin üstü, araçları, özel kağıtları ve eşyası
aranacak, alınması gereken tedbirler alınacak, suç
delilleri koruma altına alınarak kanun hükümlerine
göre gerekli işlemler yapılacak.
ARANAMAYACAKLAR
Milletvekilleri, hâkimler, Cumhuriyet savcıları, askeri
hâkimler, avukatlar, mülki idare amirleri ve Sayıştay
meslek mensupları ile uluslararası sözleşmelerle
yetkileri tanınmış kişi ve kuruluşların temsilcilerinin
üstleri ve eşyaları, ağır ceza mahkemelerinin
görevine giren suçüstü halleri dışında elle
aranamayacak. Aracının, dışarıdan bakıldığında
içerisi görünmeyen bölümlerinin açılması
istenemeyecek.
M İLLİYET
Maraş katliamının yıldönümünde yoğun
güvenlik önlemleri
KAHRAMANMARAŞ’ta, ’Maraş Olayları’nın 36’ncı
yıldönümü nedeniyle olası eylem ve gerginliğe karşı
güvenlik güçleri tarafından yoğun önlemleri aldı.
Kentte 1978 yılında 19-26 Aralık tarihleri arasında
çıkan ve resmi kayıtlara göre 103 kişinin öldüğü
’Maraş Olayları’nın 36’ncı yıldönümünde yapılacak
her türlü basın açıklaması, eylem ve yürüyüş valilik
tarafından yasaklandı. Olası izinsiz gösteri ve
gerginlik görülmemesi için kentte güvenlik
önlemleri artırıldı. Anma etkinliğinin yapılması
planlanan ancak valilik tarafından yasaklanan TCDD
Gar alanı ile Erenler Derneği çevresinde polis
tarafından yoğun güvenlik önlemi alındı.
Kentin Osmaniye, Gaziantep ve Kayseri
karayollarında da polis ve jandarmalar tarafından
geniş güvenlik önlemi aldı. Kahramanmaraş’a çevre
illerden gelecek gruplara yönelik kentin giriş
noktalarında zırhlı araçlarla birçok uygulama
noktası oluşturuldu. Denetim noktasına gelen
yabancı plakalı ve toplu taşıma araçlarını durduran
güvenlik güçleri, aradığı araçlarda bulunanları
kimlik kontrolünden geçirdikten sonra yola devam
etmelerine izin verdi.
SABAH
"Tayyip Erdoğan’ı öldüreceklerdi"
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Demir: Tayyip
Erdoğan'ı seçimle yenemeyeceğini anlayanlar için 2
seçenek vardı: Ya suikast ya da darbe. 17 Aralık işte
o darbe girişimiydi
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Demir, yapının
mağdur ettiği isimlerden Tahşiye Yayınevi'nin eski
sahibi Mehmet Nuri Turan ve Bünyamin Ateş,
aHaber'de önceki akşam yayımlanan Deşifre
programında Paralel Yapı'yı masaya yatırdı. İşte
programda anlatılanlardan satır başları:
Mehmet Demir: 17 Aralık bir darbe girişimiydi. Dış
mihraklar, Erdoğan'ı seçim yoluyla
indiremeyeceklerini, değiştiremeyeceklerini çok net
olarak gördüler. Tayyip Erdoğan'ı seçimle
indiremeyeceklerini anlayanlar için geriye 2
seçenek kalmıştı. Ya Erdoğan'ı vurup öldüreceklerdi
ya da darbe ile düşüreceklerdi. Bütün plan,
Erdoğan'a ve onun şahsında Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'ne diz çöktürmekti. .
Mehmet Nuri Turan: Polis memuru bana "Sen
Fethullah Gülen'i kızdıracak ne halt ettin?" dedi.
Paralel Yapı'nın düzenlediği operasyon sonrasında
ben de tutuklandım. Şeker hastası olduğumu
A K PARTİ
söyledim ve parasını vererek bir şeyler istedim
ancak hiçbir şey verilmedi ve baygınlık geçirdim.
Operasyon yapan paralel polisler bizi adam yerine
koymadı.
STAR
Bünyamin Ateş: Paralel örgüt El-Kaide ile
bağlantımızı bulamayınca adımızı değiştirdi. Biz
Tahşiyeci değiliz, Müslümanız. Asla şiddet yanlısı
değiliz. Biz "Allah katında İslam'dan başka din yok"
dedik. Gülen rahatsız oldu. Bazı akrabalarımız bile
bize inanmaz oldu.
Gülen’i eleştirince, El Kaide ve IŞİD lideri
suçlamasıyla üç kez operasyona maruz kalan,
aralıklarla 4 yıl hapis yatan Halis Bayancuk, “Terör
örgütü liderliği ile suçladılar. Ama iddialardan çok
Gülen’i sevip sevmediğim soruldu. Tek suç delili
bulamadılar. Hakkımı helal etmiyorum” dedi.
SABAH
Halis Bayancuk; Türkiye bu ismi ‘El Kaide Türkiye
lideri’ iddia ve ifadesiyle duydu.. Önce 2008’de,
sonra 2011’de ardından da 2014’te olmak üzere üç
kez hapse konuldu. Suçlama ağırdı; ilk ikisinde ‘El
Kaide Türkiye liderliği’.. son operasyonda ise ‘IŞİD
Türkiye liderliği..’ İlkinde 13 ay, ikincisinde 2 yıl,
üçüncü operasyonda ise 10 ay olmak üzere 4 yıl
hapiste kaldı. Hakkındaki davalar sürüyor.. Bir kısmı
Yargıtay’da.. Halis Bayancuk oldukça genç,
yargılandığı günlerde bir savcının, ‘Bu yaşta nasıl El
Kaide lideri oldun’ sorusunu unutabilmiş değil..
Kendisi ise suçlamaları reddediyor, ‘Ne biz El
Kaide’yi, ne El Kaide bizi kabul eder’ diyor..
Kendisini ‘İslam Davetçisi’ olarak tanımlıyor ve
cezaevinden çıktıktan sonra ilk kez bir gazeteye
demeç veriyor. Halis Bayancuk yaşadığı üç
operasyonda da 17 Aralık sonrası deşifre olan
Paralel yapının kumpas kurduğunu ifade ediyor.
Bayancuk, herşeyin Gülen’i eleştiren
konuşmasından sonra başladığına vurgu yapıyor ve
polis sorgularında en çok Gülen’i duyduğunu
anlatıyor.
ABD: Gülen için aynı prosedür uygulanır
ABD'li kaynaklar, Fethullah Gülen için yakalama
kararı çıkarılması konusunu SABAH'a değerlendirdi.
Türkiye'den başvuru yapılması durumunda Adalet
Bakanlığı prosedürlerinin uygulanacağını belirten
yetkililer, ancak bu sürecin 'uzun bir süreç' olduğunu
ifade etti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, cuma
günü Fethullah Gülen hakkında, "Silahlı terör örgütü
kurmak ve yönetmek, iftira ve tehdit" iddiasıyla
yakalama kararı çıkarttı. Kararda, suçlamalara ilişkin
'yeterli delil elde edildiği' belirtildi. ABD'li diplomatik
kaynaklar da, 1999'dan beri ABD'nin Pensilvanya
eyaletinde yaşayan Gülen hakkında 14 Aralık
soruşturması kapsamında yakalama kararı çıkmasını
SABAH'a değerlendirdi. Varsayımsal konularda
yorum yapmayı tercih etmediklerini belirten
kaynaklar, "Tüm suçluların iadesi taleplerinde Adalet
Bakanlığı prosedürleri uygulanır. Bu genel bir
uygulamadır. Tüm fiili başvurular aynı hukuki
denetim sürecinden geçirilir. Standartlar her
hükümet için aynıdır" ifadelerini kullandı.
'STANDARTLAR BELLİ'
ABD Büyükelçiliği yetkilileri ise konuya ilişkin
açıklama yapmayı tercih etmediklerini belirterek
şunları söyledi: "Eskiden beri süregelen politikamız
doğrultusunda, Amerika suçluların iadesi
konusunda yorum yapmıyor. Ayrıca iade başvurusu
yapılıp yapılmadığına ilişkin onaylamada veya
yalanlamada da bulunmuyor" dedi.
Halis Bayancuk: ‘Terör lideri’ yaptılar,
‘Gülen’ ile sorguladılar
Mısır'daki eğitimden sonra 2006’nın sonunda
Türkiye’ye dönen Halis Bayancuk, 2007’de
Fethullah Gülen’i eleştirdikten sonra uğradığı 3
kumpasın hikayesini şöyle anlatıyor: “İlk operasyon
2008’de yapıldı, 13 ay cezaevinde kaldık sonra
çıktık. Dosyada tek bir delil yoktu. Tape’ler
üzerinden suçladılar. Mesela bana, ‘İnsanlar
telefonda sana niye hoca diyor, bu örgüt lideri
olduğunu göstermez mi?’ diyor. En ufak bir şey
bulamamalarına rağmen, 600 kg. patlayıcı
yakalandı, silah bulundu falan dediler. O zaman da
emin olun yine eşimin ders notları ve kitap
almışlardı. Hatta, savcının ‘Sanıkların suç işleme
potansiyeli vardır’ gibi ifadesi de vardı. Türkiye’de
sadece biz değil, Gülen cemaatine muhalif ya da
farklı olan gruplara operasyon yapılıyor ve onlara El
A K PARTİ
Kaideci deniyor. Fakat bütün dosyaları
inceleyebilirsiniz. Ceza verilen insanlara yönelik El
Kaide ile ilgili tek bir delil yok. Bu çok ağır bir iddia..
Şunu çok tekrar edeceğim, bir ülkenin Başbakanına,
cumhurbaşkanına bile çelme takmaya cesaret eden
bir savcının, normal insanlara yapamayacağı bir şey
yoktur.”
El Kaide Türkiye lideri (!)
“Evim basıldığında siz buradaydınız ve şahittiniz,
kitaptan, kalemden, defterden başka ne gördünüz
burada. Ama biliyorsun haber olarak ne dendi;
patlayıcı, bomba, dokuman falan.. Bir önceki
operasyonda kapı komşum şahittir yine, 500 kilo
patlayıcı çıktığını söylediler, adam da biraz yerel
mahalli bir adam, ağzı da bozuk, ‘Yahu ne 500 kilo
patlayıcısı 500 kilo kitap çıktı evden’ diye tepkide
bulundu. Bu insanlar nasıl bu kadar pervasızca
insanlara iftira edebiliyorlar, siz o olayda şahitsiniz,
burayı görmeseydiniz o haberlere inanacaktınız. Peki
bu şekilde acaba kaç gruba, kaç kişiye zulmedildi..
Ki bu adamlar beni El Kaide Türkiye Sorumlusu
olarak yansıtıyorlar basına, bir de diğer insanları
düşünün. Girişi çok ciddi yapıyorlar sonrasında geri
adım atamıyorlar, ‘bari bir ceza verelim’ diyorlar,
‘verelim’ dedikleri de en az 5 sene.. Tam 5 sene 8 ay
ceza aldım. Birinci mahkumiyette bir yıl yattım
çıktım, Yargıta’ya gitti, Yargıtay dosya eksikliğinden
iade etti.. ”
El Kaideci olmadığınızı biliyoruz
“Polis sorgusunda, biri bana şunu söylemişti; ‘Biz
senin El Kaideci olmadığını biliyoruz, hatta El
Kaidecilerin seni sevmediğini de biliyoruz.’ Ben de
Allah’tan korkmuyor musunuz demiştim. O da
‘yapacak bir şey yok’ demişti. 2011’in Nisan ayında
ikinci operasyon oldu. El Kaide lideri ve silahlı terör
örgütü kurmak suçundan yargılandım. Birinci
operasyonda polisler, bana ‘10 -15 yıl hapistesin. En
az 5 yıl hapistesin senden kurtuluyoruz’ demişlerdi.
Hatta ‘İstersen sana kolaylık sağlayalım Afganistan’a
git’ demişlerdi. Wikileaks belgelerinde yer alıyor:
ABD’lilere bir brifingde, polis diyor ki; ‘Bunlar El
Kaideci değil, ama biz yaptığımız operasyonları bu
isim adı altında yapıyoruz.”
Seyyid Kutub’un kitabı da suç
“İkinci operasyonda el konulan kitaplar arasında,
Seyyid Kutub’un ‘Yoldaki İşaretler’i vardı, Abdullah
Azzam’ın kitaplarını, benim yazdığım kitapları suç
saydılar. Bandrollü çıkardığım kitaplarımı, yasal
dergimizi suç unsuru gördüler. Gözaltına alınan bir
arkadaşımız emniyete götürülürken, polis arabada
Gülen’in dersini anlatıyor.. Arkadaşımız, ‘Sizi de
dinliyor olabilirler’ dediğinde polis, ‘Korkma,
dinleyen de bizden’ diyor. Emniyette genelde,
Gülen’le ilgili sorular sorulurdu. Bir keresinde polis,
‘Sen Hocaefendi’nin Buhari’yi ezbere bildiğini
biliyor musun, onu dinledin mi, görüşleri için ne
diyorsun?’ gibi sorular sormuştu.. Anladığım
kadarıyla, bunlara bir ihale verilmiş bu da Ilımlı
İslam.. 2011 operasyonunda 2 yıl cezaevinde
kaldıktan sonra mahkeme başkanı değişti ve
serbest kaldık. Hakim bana ‘Bu defa gizliliğe riayet
etmişsiniz’ dedi. Ben de kendisine, ‘Hakim bey, ‘Eve
gelirken çay al’ı TNT al’ diye, ‘baba’ ifadesine farklı
anlam yüklerseniz ne yapabiliriz. Ben de artık
telefon kullanmayı bıraktım’ dedim.”
Yatak odası ile tehdit ediyorlar
“Polis bana, evleri dinlerken, evler tek odadan
ibaret değil demişti. Mahrem hayatla ilgili bir çok
arkadaşıma tehditte bulunmuşlar. İnsanları mahrem
konuşmalarıyla bile tehdit ediyorlar.”
24 YAŞINDA LİDER
1984 doğumluyum, aslen Bingöllüyüz. Diyarbakır’da
doğdum. İmam hatip lisesini Diyarbakır’da tahsil
ettik. Katsayı problemi vardı. Mısır’da 4 yıldan fazla
kaldım. 2008 ve 2011’deki operasyonlarda ‘El Kaide
lideri’ iddiasıyla, 2014’teki operasyonda ise IŞİD ve
El Kaide lideri suçlamalarıyla yargılandım. Tek bir
delil bulanabilmiş değil.
ELEŞTİRİNCE DÜĞMEYE BASTILAR
Gülen’in şahsından çok zihniyetine itirazımız vardı.
2007’de ‘Dinler arası diyalog’la, ilgili bir ders
yapmıştım. Dinlerarası Diyalogun insanın itikadını
bozacağını, bunun bir Vatikan projesi olduğunu
söylemiştim. İkincisi; İslam dünyası kan ve işgal
altında iken ‘Onun İsrailli çocuklara ağladım’
sözlerini eleştirmiştim. Üçüncüsü; din istismarcılığı
yaptığını, İslam ümmetinin yanında neden
görmediğimizi sormuştum. Çok geçmedi ilk
operasyon yapıldı. Bunlar tabi kendileri gibi
düşünmeyenleri potansiyel suçlu görüyorlar.
Mesela Tahşiyecilerin lideri denilen Mehmed Doğan
Hoca, o da Nurcu, ama onlar gibi düşünmediği için
A K PARTİ
kumpasa uğradı. Mesela Van’da savcı; ‘Senin
Fethullah Gülen’le alıp veremediğin nedir?’ diye
sormuştu.. Hanefi Avcı’nın bir sözü var ya;
“Emniyette hukuksuzluk yapılırsa savcılıkta
çözersiniz, orada yanlış olursa mahkemede, olmadı,
Yargıtay’da.. Ancak baştan sona paralel ise,
hakkınızı arayamıyorsunuz.”
EN SON İHALE BANA KALDI
Benden önce yazar Mustafa Kaplan’ı El Kaide lideri
yapmışlardı. Tam bir komedi, Türkiye’de kaç El
Kaide lideri var ve niye birbirlerini tanımazlar..
Bildiğim 6-7 kişi lider suçlamasıyla hapse girdi. En
son ihale bana kaldı. Yaklaşık 4 yıl hapiste kaldım..
Somut bir delil ortaya konulmadı.. Yargılandığım
iddialara ilişkin tek bir delil ortaya konulsun bu
cezaları hak ettim diyeceğim. Allah’ın kaderine
razıyım ama zulme razı değilim. Hakkımı helal
etmiyorum. Cezaevlerinde 24 saat bu yapıya yönelik
sürekli beddua yükseliyor. Onlara fikri, itikadi olarak
muhalif olduğum için cezaevinde yattım. Ama
hukukta bunun tanımı olmadığı için bize örgüt
yaftası vurdular. Dergimiz var, yayınevimiz var,
haber sitemiz var. inandığımızı insanlara bu yolla
anlatıyoruz. Yazarak, anlatarak davetimizi yapıyoruz.
TÜM DOSYALAR RAFTAN İNMELİ
2003 yılından itibaren açılmış tüm dosyaların
yeniden görülmesi lazım.. Bir kurul kurulup yeniden
ele alınırsa bir çok dosya bozulacaktır. Bütün
dosyalar raftan indirilirse çok şeyin ortaya çıkacağını
düşünüyorum. Araştırmalar Fırat’ın doğusuna
geçerse, faili meçhullere yönelik paralel parmak
bulunacak, pis işlere bulaştıkları da görülecektir.
2003 öncesi 90’lı yılların çirkinliklerinde de bunların
parmağı var. Asıl orada eğitim alıp örgütlendiler.
STAR
Almanya'da ajan iddiasıyla tutuklanan 3 Türk
görevliyle ilgili de önemli bilgilere ulaşıldı.
TAKVİM'in edindiği bilgilere göre Paralel Yapı ile
ilgili başlatılan çalışmalar yurt dışına da taşındı.
Örgütün yurt dışındaki mali kaynakları da
incelemeye alındı. Yurt dışında 20'yi aşkın ülkede
faaliyet gösteren ve Almanya'da da temsilciliği
bulunan TİKA'da Paralel yapının kadrolaştığı, ayrıca
vakıf ve dernekler üzerinden de mali destek
sağladığı iddiasını araştırmak üzere 3 kişi
görevlendirildi. 3 ay önce M.T.G., A.D.Y. ve G.G. adlı
görevliler, Almanya'da Türklerin yoğun olarak
yaşadığı ve Paralel yapının aktif olduğu bölgelerde
araştırma başlattı. TİKA ile vakıf ve derneklerdeki
kadrolar mercek altına alındı. Aktif olan isimler ve
para trafiğinin yürütüldüğü 700 nokta tespit edildi.
Paralel yapının mali kaynaklarının araştırıldığını
öğrenen paralel köstebekler harekete geçti.
Köstebekler, Paralel yapının "mali kaynak"
araştırmasını kamufle ederek Alman İstihbaratı
BND'ye "Türk ajanlar ülkenizde faaliyet gösteriyor"
diye bilgi uçurdu.
KOBANİ'NİN İNTİKAMIYMIŞ!
Bunun üzerine 7 - 8 Ekim'deki Kobani eylemlerinde
Diyarbakır'daki çocuklara lastik yaktırıp haber
yaptıran 5 Alman'ın ajanlık suçlamasıyla
yakalanmasının rövanşını isteyen BND, Federal
Mahkeme'ye 3 Türk görevli hakkında istihbarat
servisi için çalıştıkları iddiasıyla yakalama kararı
aldırdı. Darbe girişiminin yıl dönümü olan 17
Aralık'ta ise M.T.G. (58), A.D.Y. (58) ve G.G. (33)
gözaltına alındı ve Federal Mahkemece tutuklandı.
Böylelikle bir çok yurtdışı istihbarat örgütüne
maşalık yaptığı iddia edilen Gülen örgütünün
Almanya için de çalıştığı ortaya çıktı.
STAR
F-35 için 2 sipariş verildi
3 Türk’ü Alman makamlara paralel köstebek
şikayet etti
Almanya'da 3 Türk'ün ajanlık iddiasıyla
tutuklanmasının arkasından paralel yapı çıktı.
Örgütün Almanya'daki para akışını takip için
görevlendirilen üç kişi, paralel köstebek tarafından
ajan diye Alman makamlara şikayet edildi.
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, F-35 uçaklarının
Müşterek Taarruz Uçağı Programı kapsamında
geliştirme ve test faaliyetlerine devam edildiğini,
millî mühimmatların da entegre edileceği F-35 savaş
uçağının 2020’li yıllarda Türk Hava Kuvvetlerinin
önemli bir muharip unsuru olmasının
öngörüldüğünü, hâlihazırda ilk 2 uçağın siparişinin
verildiğini söyledi.
A K PARTİ
013-2023 vizyonu çerçevesinde Türkiye’nin dünya
savunma sanayi alanında en gelişmiş 10 ülke
arasına girmesi için çalıştıklarını söyleyen Yılmaz,
Savunma Sanayi Müsteşarlığında halen yürütülen
savunma projelerine ilişkin bazı bilgiler de paylaytı.
FBI önceki dün, Sony'ye yönelik siber saldırılardan
Kuzey Kore'nin sorumlu olduğu sonucuna varacak
yeterli bilgiye sahip olduklarını açıklamıştı.
Yılmaz, Altay tankından üretilen 2 prototipin
denemelerinin devam ettiğini söyledi. Askerlerin
mayın tehdidine karşı korunmasını sağlayan Kirpi
Projesi kapsamında 614 araçtan 508 adedinin
kabulünün gerçekleştiğini açıklayan Yılmaz, ATAK
Projesi kapsamında 6 adet helikopterin teslimatının
gerçekleştirildiğini 59 adet helikopterin de
Türkiye’de üretileceğini anlattı.
Putin: ’Yüzlerce Batılı ajan yakalandı’
STAR
ABD, Kuzey Kore’nin Sony teklifini reddetti
ABD, Sony’ye yapılan siber saldırının ortak
soruşturulması için Kuzey Kore'nin yaptığı öneriyi
reddederek, iddiasının arkasında durdu.
ABD, Sony’ye yapılan siber saldırının ortak
soruşturulması için Kuzey Kore'nin yaptığı öneriyi
reddederek, iddiasının arkasında durdu.
Kuzey Kore yönetimi, Sony'ye yapılan siber
saldırının arkasında kendilerinin bulunduğu
iddialarını yalanlayarak, suçsuzluklarını kanıtlamak
için, ABD'ye saldırı hakkında ortak soruşturma
teklifinde bulunmuştu.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi sözcülerinden
Mark Stroh ise "ABD Soruşturma Bürosu’nun (FBI)
açıklık getirdiği gibi, bu yıkıcı saldırıdan Kuzey
Kore’nin sorumlu olduğuna yönelik güvenimiz tam.
Kararın arkasında duruyoruz" diye konuştu.
T Ü R K İY E
Putin, "Rusya'yı kimsenin korkutamayacağı, izole
edemeyeceği ve baskı altına alamayacağı gayet
açık. Bunu kimse yapamadı ve yapamayacak" dedi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kremlin
Sarayı'nda düzenlenen Federal Güvenlik Servisi
(FSB) yıllık değerlendirme toplantısında konuştu.
Ukrayna'dan tek taraflı bağımsızlığını ilan eden
Kırım'ın Rusya'ya bağlanmasının ardında "bedel
ödemeleri gerektiği" yönündeki açıklamaları sıklıkla
duyduklarını belirten Putin, "Rusya'yı kimsenin
korkutamayacağı, izole edemeyeceği ve baskı altına
alamayacağı gayet açık. Bunu kimse yapamadı ve
yapamayacak" dedi.
Putin, bu tür girişimlerin yüzyıllar boyunca
denendiğini anımsatarak, "Ancak hiçbir sonuç
alınamadı ve şimdi de alınamayacak. Bununla
birlikte biz bazı zorluklara ve toplumumuzun
istikrarı, egemenliği ve birliğine gelecek her türlü
tehditlere gereken cevabı vermeye hazır olmalıyız"
ifadelerini kullandı.
Yabancı servislerin Rusya'daki etkinliğinin arttığına
vurgu yapan Putin, bu yıl 230'dan fazla yabancı
servis çalışanı ve ajanı ortaya çıkarttıklarını söyledi.
Putin ayrıca, 2014'te 8 terör eylemini önlediklerini
ifade etti.
Putin iş adamlarıyla bir araya geldi
Kuzey Kore yönetiminin zarar verici ve kışkırtıcı
eylemlerinin sorumluluğunu inkar etme noktasında
uzun bir tarihe sahip olduğunu belirten Stroh, "Eğer
Kuzey Kore hükümeti yardım etmek istiyorsa,
suçlarını kabul ederler ve yarattıkları hasarı Sony’ye
tazmin ederler" dedi.
Sony firmasının, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un'a
suikast kurgusunu konu alan komedi filmi
"Röportaj" nedeniyle "Barış Muhafızları (Guardians
of Peace-GOP)" adındaki bilgisayar korsanlarının
siber saldırılarına ve tehditlerine maruz kaldığı
belirtilmişti. Şirket, siber saldırı üzerine filmin
Noel'de planlanan gösterimini iptal etmişti.
Öte yandan Putin, dün akşam Rusya'nın önde gelen
iş adamlarıyla Kremlin Sarayı'nda düzenlenen yıllık
değerlendirme toplantısında bir araya geldi.
Putin, iş adamlarına ekonomik olarak zor durumdan
geçtikleri bu dönemde işbirliği çağrısında bulundu.
AKŞAM
ETYEN MAHÇUPYAN
Düşünmek isteyenlere
Kasım sonunda yapılan Eğitim Kongresi’nin alt sloganı
‘bireyden insana’ idi. Yani bir anlamda ‘kötüden iyiye’.
Birey bize empoze edilen değerdi, insan ise bizim kendi
öz değerimiz. Gazetecilerin katıldığı panel ise ‘yeni
yüzyılda evrensel ve yerel olmak arasında’ başlığını
taşımaktaydı. Kongre’nin alt sloganı ile birlikte
düşünüldüğünde evrenselin nispeten ‘kötü’, yerelin ise
nispeten ‘iyi’ kategorisine karşılık geldiğini söylemek
mümkündü. Bu bakışın günümüzde İslami kesimin ruh
halini yansıttığını söyleyebiliriz. Özellikle genç kuşak
uzun zaman başkalarının normuna ve yönlendirmesine
göre yaşadığımızı, artık ‘kendimiz’ olmak istediğimiz
mesajını veriyor. Muhtemelen geçmişle ilgili tespitleri
doğru olduğu için gelecekle ilgili beklentilerinin de
sağlıklı olduğunu düşünüyorlar. Ama öyle olmayabilir...
Çünkü Türkiye’nin sorunu hiçbir zaman içinde olduğu
kültürün ne derece ‘yabancı’ ya da ‘bizden’ olduğu
değildi. Kendimizden, durumumuzdan hoşlanmadığımız
ölçüde suçu ‘yabancıya’ atmayı tercih ettik. Ama aslında
sorun normların yerli olmaması değil, bizim onları son
derece yüzeysel şekilde benimsememizdi. Eğer daha
derinlikli olabilseydik, söz konusu yabancı kültürü kendi
kültürümüzle otantik ve özgün bir biçimde sentezleme
fırsatını da yaratabilirdik. Ne yazık ki biz kendi
kültürümüze de aynı yüzeysellik içerisinden baktık ve
sonuçta ne Batıcılarımız ne de Gelenekçilerimiz kendi
yerliliğimizi evrensel plana taşıyacak kanalları açamadı.
Bugün verimliliğin değil yaratıcılığın, ezberciliğin değil
özgünlüğün prim yaptığı bir dünyada yaşıyoruz. Bunun
geri dönüşü o lm a yaca k. Oysa bizler hala verimlilik ve
ezbercilik dünyasının klişelerinden kurtulabilmiş değiliz.
Batının etkisi altında yoğrulup durmaktan, kişiliğimizi
yıpratmaktan şikayetçiyiz. Ancak kurtuluşu hamasette
arayan ataerkil bakıştan sıyrılmaktan da korkuyoruz.
Geçmişte bir yerde bizi bekleyen bir kurtuluş formülü
olduğuna inanıyor ve ona bir ana rahmine geri
dönercesine sığınmak istiyoruz. Oysa bu istek büyüme
korkusundan başka bir şey değil. Sebepler ne olursa
olsun, artık bir toplum olarak çocuk kaldığımızı idrak
etmenin ama bu gerçeğin altında ezilmeyip, üstesinden
gelmenin zamanı. ‘Büyümek’ özeleştiriden beslenen bir
özgüvene muhtaç ve son on iki yıllık dönem bu yolda
ilerleyebilmenin psikolojik zeminini oluşturmuş durumda.
Geleneği evrensel düzleme çekebilmek, o geleneğe
yaklaşırken gelenekçilikten kurtulmayı gerektiriyor.
Kendimize beğenmek üzere değil, anlamak üzere
yaklaşmamızı ima ediyor.
Bu ise bu topraklarda epeyce uzun bir zamandan bu
yana unutulmuş olan bir başka olumlu geleneğin
canlandırılması demek. Yani düşünce geleneğinin.
Bizler düşünmeyi bilmiyoruz ve eğitim sistemimizde de
öğretmiyoruz. Üretilmiş fikirlerin art arda dizilmesini
‘düşünmek’ sanıyoruz ve bu nedenle her düşünme
süreci sonuçta basmakalıp şablonların tekrarından
ötesini üretemiyor. Oysa eğer sonunda varacağınız
noktayı biliyorsanız ona ‘düşünme’ denemez. Zaten
eğer varılacak nokta belli ise düşünmeye ne gerek var?
Düşünme bir bilmeme ve bilmediğini baştan kabullenme
h a lid ir. Düşünme, düşüncelerin peşinden korkusuzca
ilerlemek ve belirsizliğe razı olmak demektir.
Düşüncenin düşüneni sürüklediği bir sisli yola kendini
bırakma ce saretid ir.
Bu yol ancak özgürseniz yürünebilir. Değilseniz kenara
çöker dağarcığınızdaki fikirleri sabitleştirme kaygısına
düşersiniz.
Söz
konusu
özgürlük
‘düşünce
özgürlüğünden’
farklıdır.
Düşünce
özgürlüğü
düşüncenin serbestçe ifadesidir. Ama serbestçe ifade
edilmesi bir düşüncenin özgür olduğunu göstermez.
Bunun
için
zihnimizdeki
kalıplardan
sıyrılmak,
kendimize mesafe alarak bakmak ve zihniyetimizi, bize
doğal gelen ön kabullerimizi eleştirel süzgeçten
geçirebilmemiz lazım.
Eğer ‘okul’ diye bir kurum olacaksa, çocuklara bunu
gerçekleştirecekleri
ortamı
sağlamakla
yükümlü
olmalıdır.
Yanlış
yapacak
cesareti
aşılayacak,
özgünlüğü ve yaratıcılığı teşvik edecek bir kültür
oluşturma misyonunu taşımalıdır. Böylesine özgür bir
düşünme süreci ‘milli’ olabilir mi? B ilm iyoruz. Ama
bilmemeye razı olmamız gerek. Bu topluma geleceğin
‘milli’ niteliğini özgürce belirleme şansını vermekten
korkmamamız
gerek.
Demokratlaşarak
kendi
yerliliğimize bir şans yaratmamız gerek. Aksi halde o
yerlilik bir yaratıcı kültürel ortam olarak işlevselleşemez.
Unutmayalım, düşünmeye hazır değilsek ne anlamlı bir
hikayemiz olur, ne de bu hikayeyi dinlemek isteyen
ç ık a r .
Not: Hasan Cemal bana çok kızmış. Unutmak istediğini
hatırlattığım için. Dert e tm e s in . Nasılsa yine unutur.
AKŞAM
Kurtuluş Tayiz
The end of the Cemaat
Ekrem Dumanlı’nın serbest bırakılmasının ardından
eline mikrofon alarak bir gruba seslendiği o trajik anı
“Merkez sağda yeni bir lider yükseliyor” biçiminde
okuyanlar oldu.
Oysa
algılayamadıkları
şuydu;
Fethullah
Gülen
hakkında
yakalama
kararının
A K PARTİ
çıkarılmasıyla birlikte Cemaat için de oyun bitmiş, perde
kapanmış, izleyiciler ise salonu çoktan boşaltmıştı.
Burada asıl trajik olan Ahmet Hakan Coşkun ve bir
grubun arka sıralarda Cemaat’i ısrarla bir bis yapması
için sahneye çağırması. Belki biraz zaman alacak ama
çok geçmeden onlar da anlayacak; dün itibarıyla,
Cemaat’in Türk siyasal hayatı üzerindeki ağırlığı sona
erdi; Gülen’in son 10 yılda devlet içinde elde ettiği güç,
elinden alındı. Gülen’in kendisi resmen “terör örgütü
yöneticisi”, yönettiği grup ise “terör örgütü” konumuna
düştü.
AKŞAM
Kuşkusuz bu gerçeği görmeyenlerin eski günlere tekrar
dönüleceğini umut etmesi anlaşılmaz değil; zira Gülen’e
büyük umut bağlamışlardı. Demokratik yöntemlerle elde
edemedikleri gücü Gülen’in “sihirli kasetleri”yle elde
edeceklerini sanıyorlardı. Sandıkta deviremedikleri
hükümeti, Cemaatçi polis ve savcıların kumpaslarıyla
devireceklerini düşünüyorlardı.
Ama olmadı; 17-25 Aralık’ta darbeye kalkan Cemaat, bir
yıl bile geçmeden yenildi. Devlet içine sızan paralel yapı
mensupları, işledikleri suçlar ve düzenledikleri kumpaslar
tek tek açığa çıkarılarak, devletten temizlenmeye
başlandı. Örgütün lideri konumundaki Fethullah Gülen
içinse dava açılarak hakkında yakalama kararı çıkarıldı.
Seçilmiş hükümete karşı darbeye girişen bu yapıya hala
umut bağlayanların anlamadığı, Gülen’in aktör olmaktan
çoktan çıktığı gerçeğidir; bu körlük yüzünden de Ahmet
Hakan Coşkun gibi isimler, her gün yeni bir kumpası
açığa çıkan, kriminalize olan bu yapıdan “Merkez sağa
yeni bir lider” çıkabileceğini düşünüyor.
Ancak Batılılar bizim vesayetçi takımı kadar hayalperest
değil; oldukça gerçekçiler. Onlar Gülen’in aktör olmaktan
çıktığını çoktan fark ettiler. Bunun yol açacağı hasarı
azaltmaya, yeniden organize olmaya çalışıyorlar.
Bundan sonra yola Gülen ile devam edecek halleri yok.
ABD, Almanya ve İsrail yeni bir değerlendirme yaparak
Türkiye ile ilişkilerini yeniden yapılandıracaklardır.
Fethullah Gülen’e yapılacak en sağlıklı öneri Cemaat’i
kurtarmak için yönettiği istihbarat çetesini, paralel yapıyı
dağıtıp Türkiye’ye dönmesi olabilir. Yargı karşısına çıkıp
yeni bir başlangıç yapabilir. Hiçbir şey için geç değil;
ama bunun kolay olmadığı da bir gerçek. 17-25
Aralık’tan sonra Cemaat’in tutumu “Ya hero, ya mero”
oldu. Bir defa darbeye kalkınca geri dönüşü zor olur.
Bunu bildiklerinden sonuna kadar gitmeyi ve sonuna
kadar suça batmayı tercih ettiler. Ve sanırım hala tüm
umutlarını,
hükümetin
devrilmesine
bağlamış
durumdalar; hükümet devrilirse kendileri için yeni bir
dönemin başlayabileceğini sanıyorlar. Bunun çaresizce
kapıldıkları bir umut olduğundan kuşku yok; bu yüzden
de, öyle kolay kolay bu umudu terk etmeyeceklerdir;
ama kendilerinin sonunu getirenin de bu ruh hali
olduğunu belirtmek gerekiyor.
“Ülkem” diyordu. Bu ülkeye sıkıntı vermesinin
düşünülmesinin bile mümkün olmadığını tekrarlayıp
duruyordu.
Yeminler e t t i.
“Dinim ve namusum üzerine söz veriyorum” dedi:
-Huzursuzluk
yaratmak
istemiyorum.
Gerekirse
ömrümün geri kalan kısmını bir mağarada geçirebilirim.
Öylesine inandırıcı konuşuyordu ki, “yazık” dedik,
mazlum olduğunu düşündük; açıkçası üzüldük.
Herkesin kaçtığı ve kimsenin yanına yaklaşamadığı bir
dönemde, gazetede kendisine sayfalarca yer verdik.
S o n ra .
Güçlendi, palazlandı, medyaya da kollarını uzattı.
Parayı basıp çevresindekilere gazeteler, televizyonlar
satın aldırdı. İlk icraatı ise, kötü gününde kendisine el
uzatan bizleri kovdurup işsiz bırakmak oldu. Hem de
“kul hakkını” ayaklar altına alarak.
Biz gittik, yerimize kurduğu paralel yapıya sorgusuz
sualsiz biat eden insanlar geldi.
O gün “huzursuzluk istemeyen” o adam, ülkeyi mikser
gibi karıştırdı. Nasıl bir hırs ve ihtiras içinde olduğunu
hep birlikte yaşadık ve gördük.
Sözün k ıs a s ı.
“Dini ve namusu üzerine verdiği sözlerin” tamamı uçup
gitti!
Emin Pazarcı
Hadi gel teslim ol
1998 yılıydı. AKŞAM Gazetesi yazarları ile kendisini
İstanbul’da ziyaret etmiştik. Sıkıntılıydı, çok zor günler
yaşıyordu. Bir şeyler anlatabilmek ve mesaj vermek için
kıvranıp duruyordu.
Şimdi, kendi halime gülüyorum; ama gerçekten çok
inandırıcıydı. Söylediklerinden hepimiz olağanüstü
etkilenm iştik.
Olmazdı, öyle bir insana bunlar yapılamazdı!
Kendisini destekleyenlere o gün bizim aracılığımızla
bakın ne diyordu:
-Sakın ola kavga etmeyin. Bu ülkede kavga olmamalı.
Ben kavgasız bir Türkiye istiyorum.
Bu kadarla da kalmıyor, devam ediyordu:
-Eğer bir gün beni vururlarsa, sakın kargaşaya
sebebiyet vermeyin. “Hocamız öldü” deyin, götürüp
gömersiniz bir yere.
Zaman içinde çıtayı daha da yükseltti. Sözcükleri iyice
süsleyip daha inandırıcı kılmak için çabaladı. Öyle
ifadeler kullandı ki, o dönemde hakkında kötü bir
düşünceye girecek kişi kendisinden utanırdı:
-Cesedimin sürüklenerek dolaştırıldığını görseniz bile
kesinlikle sokaklara inmeyeceksiniz.
Oysa, artık sokaktalar. Emniyet’e ve adliyeye baskı için
çevresini kuşattılar. Günlerdir bağırdılar, çağırdılar,
A K PARTİ
feryatlar ettiler. Demek ki, o gün söylediklerinin tamamı
bir aldatmaca, bir oyunmuş!
İtiraf etmeliyim ki, şimdi geçmişe dönüp baktığımda, hep
aynı şeyleri düşünüyorum:
-Gerçekten çok safmışız!
1998’deki sohbetimizde dönüp dolaşıp aynı ifadeleri
kullanıyordu. Hiç unutmuyorum, “komplocular” diyor,
başka bir şey söylemiyordu.
Demek ki, bu “komplo” sözcüğü iç dünyasında iyice
yerleşmiş! Bugün kendisi hakkında yakalama kararı
verilme sebepleri arasında “masum insanlara komplo
kurma” suçlaması da var.
Nereden nereye?
Bugün bir kanun kaçağı O. Hakkında yakalama kararı
var.
Oysa
bir dönem
sorgulanamaz
bir
put
durumundaydı.
İlginç bir grafik izledi hayatı. İnsanlar önce acıdılar
kendisine, üzüldüler söylediklerini dinleyince. Sonra, pek
çok insanın korktuğu, ürktüğü bir kimliğe büründü.
İmparator görüntüsü vermeye başladı. Ve nihayetinde,
kendisi ile birlikte pek çok insanı da büyük sıkıntıya
sokan bir “kanun kaçağı” haline geldi.
Artık o kadar iyi tanıdık ki O’n u .
“Hadi gel teslim ol” demek son derece anlamsız!
Biliyoruz ki, sonuna kadar direnecek. Hem de kendisine
halen inanan insanları kullanıp sırtlarına basarak
direnecek. O bitti bitmesine de, daha pek çok insanın
hayatını bitirecek!
HABERTÜRK
Nihal Bengisu Karaca
Cemaat tabanı nasıl ikna edildi?
17 Aralık’ın sene-i devriyesini birkaç gün önce idrak
ettik. Bu günü “hırsızlar günü” haftayı da “hırsızlar
haftası” olarak “kutlamayı(!)” planlayan ilginç insanlar
vardı. Ama Fuat Avni hesabının bildirdiği operasyon
haberleri şenlik ateşini bir parça örseledi. Ekrem
Dumanlı ve Hidayet Karaca etrafında inanılmaz bir
dayanışma örneği sergilendi. Derken ilanlı imza
kampanyaları, AB’li medya özgürlüğü kınamaları
eşliğinde ne kadar Türkiye aleyhtarı, ne kadar Erdoğan
ve AK Parti fobik çevre varsa hepsiyle kol kola giren bir
Cemaat tabanı gördük. Tek bir Türkçe dövizin bile
taşınmadığı, İngilizce sloganlarla dolup taşan fotoğraf
kareleri, Türkçe’ye gönül verdiğini ileri süren bir
hareketin son durumuna hüzünlü bir not düşüyordu.
Hoş
yazdıkları
her
twit’te
“White
House”u
mention’layarak Türkiye’yi “teröre destek veren ülkeler”
statüsüne aldırmaya çalışanlar, Freedom House’lara
analiz sipariş edenler da Cemaat’in kurmay kadroları
değil miydi?
Kim derdi ki, “milliyetçi-muhafazakâr” olarak tanımlanan
bir kadro, kendi kendisine bu kadar zulmedecek?
Paralel yapı, yani Cemaat’in yönetici kadroları, kurmay
aklı, dar kadrosu her zaman her küfeye olabildiğince
çok yumurta koymaktan yana oldu. Bu yüzden sürekli
sırtımızda yumurta küfeleri var denirdi. Bunun
kazanımları korumak için sistemle yapılan mecburi bir
uzlaşma değil, Cemaat’i büyütme tarzı olduğu sonradan
anlaşıldı. Cemaat’in kurmay aklı, Cemaat’i büyütürken
her meşrebe uygun şerbet vermeyi şiar edindi. Liberal
ve demokratlara “AB” normları, polis için “Yusuf Gezgin”
lakaplı manipülatörün “Sabatayistlere, kripto Ermeni ve
Yahudilere” düşmanlık aşılayan yazıları, Aleviler için
Abant’ta yapılan ve Diyanet’i tartışıp gerekliliğini
sorgulayan etkinlikler, gayrimüslimlere dinlerarası
diyalog çalışmaları diyeyim, siz anlayın.
Ama bir de gözaltına alınırken “Vatan sağolsun” diye
bağıran Ekrem Dumanlı gibi eski ülkücüler var. Milli
duygulardan yoksun olduğu iddia edilemeyecek olan bir
Cemaat tabanı olduğu gibi. Yüksel volümlü dinlerarası
diyalog girişimlerinin taban nezdinde meşrulaştırılması
için bir zamanların Vatikan İstanbul temsilcisi olan
George
Marovich’in “Cevşen taşıması” efsanesi
muhtemeldir ki böyle bir taban-meşrulaştırma ilişkisi için
gerekli görülmüştü.
“Batıcı muhafazakâr” yetiştirme nosyonu, milli duyguları
da olan mümin bir tabanla nasıl uyumlu hale getirildi
dersiniz?
“Türkiye’nin ancak Batı normlarından şaşmadan
büyüyebileceği, gerçek vatanseverliğin yolunun Batı ile
uyumlu olmaktan geçtiği” fikrinin aşılanmasıyla.
“One Minute” ya da “Mavi Marmara” gemisiyle ilgili
Cemaat içi anti propaganda mekanizması, İsrail ile
ilişkilerin Türkiye’ye, vatana millete zarar verdiği
argümanı üzerinden pazarlandı. Tıpkı, Türkiye’nin
Ortadoğu açılımının ve İran ile ilişkilerinin Türkiye’ye
çok ama çok zarar vereceği lansmanı gibi. Devamında
iş “Büyük Türkiye fikri vatana millete zararlı” noktasına
kadar geldi, malum. Aynı mantıkla 17-25 Aralık da
“vatan” için elzem faaliyetler olarak tercüme edildi
tabana.
Yani karşımızda, yıllarca “Siz siyasetle ilgilenmeyin,
büyüklerimiz ilgilenir” şiarıyla politize olmanın eşiğinde
bırakılmış, “milli görüş” hariç her siyasi görüşe eğilip
bükülebilir konumda olan bir kitle var.
Kurmayların talimat ve manipülasyonları dışında
sadece iki yasa var: Direkt ABD denilemediği için “AB
normları-Batı ile uyumlu olma” şeklinde telaffuz edilen o
hayati ilke ve “Pers nefreti”.
Cemaat tarafından kabul edilebilir olmak için Müslüman
olmak bile gerekmez iken, Cemaat’e karşı olmak,
A K PABTf
eleştirel tavır almak, çıkarlarını tehdit etmek Müslüman
kabul edilmemeyi bile getirebilir. Zira bütün kavramları
yer değiştirmiş durumdadır. Yerli otoriteyi küçümseyen
global güç merkezleri esas kabul edilerek, millilik,
vatanseverlik, ülke menfaatleri de; iyilik ve kötülük gibi
ahlaki normlar da bu “güç merkezlerine” bağlılığı
zorunlu kılacak şekilde tanımlanmıştır. Osmanlıca
kelime ve Kurani ıstılahlarla ya da İngilizce söylenmesi
fark etmez ama her yol Roma’ya çıkar, çıkmalıdır.
“Devlet, ‘Ben nasıl örgütlendiysem, siyasi partiler de
aynı şekilde örgütlensin’ anlayışıyla hareket etmiş.
Örneğin bölge örgütlenmesi yok. Siyasi partilere,
‘Sende
de
olamaz’
diyor.
Dikine
hiyerarşik
yapılanmasını partilere de dayatıyor.”
Mısır’daki darbeye ses çıkarmayan, Rabia Meydanı’nda
yüzlerce kişinin kurşuna dizilmesi karşısında susan
Avrupa’nın, Cemaat’in sıkıntılarına sahip çıkması
şaşırtıcı mıdır? Hayır. Asıl şaşırtıcı olan ABD’nin,
Hocaefendi’yi iade etmesi olur.
“ 1864’ten bu yana kullandığı il özel idaresi, köy idaresi
yapısını 30 ilde kaldırdı. Yatırım İzleme Koordinasyon
Başkanlığı aracılığıyla da vali her şeyi kontrol ediyor.”
HABERTÜR
“Yönetimde ve kararlarında esnek olmalı. Örneğin,
eğitim programını genel merkezden ayrı kendi yapmalı.
Örgütlerdeki görev değişimleri, görevden almalarda da
il yönetimi öne çıkmalı.”
Muharrem Sarıkaya
İstanbul’a yeni düzen
Nasıl bir örgütlenme yapısı düşündüğünü sorduğumda
ise yanıtı şöyle oldu:
PROJEDE PROBLEM
İSKİ skandalından bu yana CHP, İstanbul’da bir düzen
tutturamadı.
Sadece, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Büyükşehir Belediye
Başkan adaylığı döneminde voltranı oluşturdu.
O da fazla uzun sürmedi, seçimin sonuçlanmasıyla
birlikte kargaşa yeniden hortladı.
CHP Lideri Kılıçdaroğlu da kargaşayı sonlandırması
için, milletvekili olabilmek için önseçim çalışması
yapmakta olan Murat Karayalçın’ı İstanbul’a il başkanı
olarak görevlendirdi.
Göreve başladığı gün de “Hoş geldin seremonisiyle
(Welcome cerenemy)” karşılandı; Şişli olayı patladı.
Ayrıca “Projede Problem Odaklarında Örgütlenme
Modeli” diye adlandırdığı yeni propaganda modelinden
de söz etti.
Açıklamasını da şöyle yaptı:
“Düşüncelerimizi projelerle anlatmalıyız. Proje birtakım
girdilerle değer yaratmak demektir, özünde sosyal
demokrattır. Biz söylemlerden, soyuttan çıkmalıyız,
projelerimizi ortaya koyarak halka gitmeliyiz.”
İç çekişme içinde projelerini nasıl anlatacağını sordum.
Partinin hukukunun yanında, disiplin uygulamalarının
olduğunu da anımsattı.
NEDEN GİTTİ?
İsmi Ankara’yla bütünleşen Karayalçın’la dün sohbet
ederken, “Neden İstanbul?” diye sordum, “Benim
tercihim değil, Genel Başkan’ın kararı” yanıtını verdi.
İstanbul’da nasıl karşılandığını sordum, gülerek “Hayret
ve memnuniyetle. Zaten ‘Dakika bir gol bir’ oldu, Şişli
olayı patlak verdi” dedi.
İstanbul üzerinde bazı projeleri olduğunu da açıkladı.
“Devlet
dikine
hiyerarşik
örgütlenmesini
siyasi
partilerden de bekliyor” deyip devam etti:
“İstanbul ile Hakkâri veya Artvin’in arasındaki fark
sadece yönetim kurulu üye sayısında. Seçmen sayısı
10
milyon
olan
İstanbul’u
aynı
anlayışla
yönetemezsiniz, yeni yapı olmalı.”
ESNEK YÖNETİM
Tartışılmasını istediği yeni örgütlenmeyi
yönetim” olarak adlandırıp ekledi:
Son çıkan “Bütün Şehir Yasası”nın bir nebze yeni
örgütlenme yapısının yolunu açabileceğini de söyleyen
Karayalçın, devamını şöyle getirdi:
“esnek
“Şişli’de bir çözüm sürecine girildiğini görüyorum” dedi,
bu aşamada Şişli Belediye Başkanı’nın Nişantaşı’nda
yılbaşı süslemesine karşı duran sözlerine de
katılmadığını belirtti.
“Esnaf katılımlı olarak süslenecekse niye olmasın? Ben
olmamasını doğru bulmam” dedi.
Karayalçın, şimdi “esnek yönetim” yapısına geçip, bazı
yetkileri elinde toplayacak yeni yönetim yapısı için
Genel Merkez’den izin bekliyor.
Bakalım İstanbul karmaşasının içinden bir Ankaralı
olarak nasıl çıkacak.
A K PABTf
SABAH
Mehmet Barlas
Yanlış bilgilere dayalı olarak fikir
sahibi olmak...
Siyaset ve düşünce hayatını klişeleşmiş sloganlara
dayalı olarak sürdürmek ne kadar sağlıklıdır acaba?
Örneğin "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz"
şeklindeki klişeleşmiş söylemi hatırlayın... Ve "Ya bilgi
sandığımız şeylerin büyük bölümü, ezberletilmiş yanlış
bilgilerden oluşuyorsa" ihtimalini bir düşünün.
Örneğin Baltacı Mehmet Paşa ile Çariçe Katerina
arasındaki ilişkinin özü seks değil de, rüşvet ise... Veya
laikliğin içeriğindeki "İnanç ve ibadet özgürlüğü" bizim
sloganlaştırdığımız "Din ile devlet işlerinin ayrılması"
kadar ağırlıklı ise?
Bunun gibi "Lozan değiştirilemez ve tartışılmaz" klişesini
defalarca duymadık mı? Ama gerçek bilgiye
ulaştığımızda görüyoruz ki, Lozan imzalandığında
İtalya'nın olan 12 Adalar şimdi Yunanistan'ın... Lozan'da
Kıbrıs İngilizlerindi, şimdi değil. Hatay Türkiye'nin değildi,
şimdi Türkiye'nin... Boğazlar Rejimi Montrö'de
değiştirildi. Batı Trakya'da Türkler duruyor ama
İstanbul'da Rum kalmamış...
Devletçilik sloganı
Bir de "İslam'da şiddet yoktur" klişesini sık sık duyarken,
El Kaide'yi, IŞİD'i, Taliban'ı "Siyasal İslam"dan nasıl
soyutlayabileceğinizi düşünmüyor musunuz?
Güncel siyasi sorunlarımızdan bir tanesi de "CHP'nin
iktidar alternatifi olamayışı" değil mi? Bu sorunun bir
öğesinin de CHP'nin değiştirilmez "6 Ok"undan, mesela
"Devletçilik"ten kaynaklandığını düşünmüyor musunuz?
1960 sonrasında "Devlet Planlama Teşkilatı" kurulurken
o dönemde Başbakan olan İsmet İnönü, Atilla
Karaosmanoğlu'na "Türkiye'de kaç tane KİT var" diye
soruyor... Mevcut İktisadi Devlet Teşekkülleri'nin ve
iştiraklerinin sayısı söylenince şaşırıp "Neden bu kadar
fazla" diyor. Bunun nedeni olarak, KİT üst düzey
yöneticilerine ek gelir sağlanması için iştiraklerin yönetim
kurullarına atamalar yapıldığı anlatılıyor...
İnönü de bunun üzerine şu yorumu seslendiriyor:
- Desenize bizim devletçilik dediğimiz şey dolapçılık
haline gelmiş'
Temel'in fikri...
Mesela bu diyaloğu bilebilmek için Atilla
Karaosmanoğlu'nun otobiyografisini ( İzmir
Karşıyaka'dan Dünyaya, İş Bankası Yayınları, 2005)
okumuş olmanız gerekiyor. Kısacası fikir sahibi olmanızı
mümkün kılacak doğru ve gerçek bilgilere ulaşmak kolay
değil. Bu yüzden çoğunluk içeriklerine fazla bakmadan
klişeleşmiş sloganlara sarılmaz mı?
Şimdi sosyal medyada dolaşan cümlelere takılıp,
gerçek bilgiye ulaştıklarını düşünenler yok mu? Opera
binasının kapısındaki afişe takılan Temel'in fıkrasını
hatırlayın...
Temel opera binasının müdürüne gitmiş ve "Ben burada
oğlumun sünnet düğününü yapacağım, salonun kirası
ne kadar" diye sormuş.
Opera'nın müdürü gülmüş, "Mümkün değil efendim. Bu
binada düğün, sünnet gibi etkinlikler yapılmıyor" diye
cevap vermiş. Bu cevap Temel'i sinirlendirmiş, "Öyleyse
kapıdaki afişte neden 'Bu gece Figaro'nun Düğünü var'
diye yazıyor" diye bağırarak azarlamış operanın
müdürünü.
SABAH
Sevilay Yükselir
Doâru mu bu anlatılanlar?
"Hala her yerdeler ve hala dipdiriler!" dediğim zaman
bazıları; "Abartıyorsun... Artık o kadar değiller!" deyip
zıplıyor. O kişiler zıplamaya devam etsinler, ben de
yazmaya... Çünkü bu örgüt öyle sinsi ve öyle tehlikeli
bir yapılanma oluşturmuş ki 40 yıldır bu topraklar
üzerinde... İki operasyonla, bir iki dokunuşla bitmez! Bu
örgütü bitirmek için daha çoookkk uzun bir yol var
önümüzde. Bu sözlerimden verilen mücadeleyi
küçümsediğim anlamı çıkmasın. Ben bazıları gibi "dağ
fare doğurdu" demiyorum ama çok net bir biçimde "biz
daha yolun başındayız" diyorum. Emniyet teşkilatında
kritik noktalarda söz sahibi değiller belki ama binlerce
müritleri hala bu teşkilatın içerisindeler. Aynı durum
yargı camiası için de geçerli. HSYK ellerinden gitti.
Yargıtay'daki yeni düzenlemeyle güçleri bitti ama kabul
edelim ki hala savcı ve yargıç kimliği altında görev
yapan binlerce maklubeci var. Ha keza üniversiteler,
bakanlıklar, bankalar ya da bürokraside.
Gün geçmiyor buralardan bu kirli yapıyı anlatan bir bilgi
gelmesin! İşte onlardan biri! Çok önemli bulduğum için
bu mektubu paylaşmak istedim. Çünkü bu örgüt
gücünün büyük bir bölümünü de ülke ekonomisinde
otorite kabul edilen kurum ve kuruluşlarda çevirdikleri
film ve fırıldaklar sayesinde elde ediyor. Mektup
BDDK'da görevli bir memurdan. Adı bende saklı.
Aynen paylaşıyorum ve anlatılan olayların
muhataplarından da cevap bekliyorum!
"BDDK'ya idealist bir kişi olarak girdim. Yaklaşık 6 sene
oldu her geçen gün ümidim azalıyor. Denetim mesleğini
severek yapıyorum fakat denetimin içi boşaltılıyor.
Denetimden sorumlu başkan yardımcılığını ve aynı
zamanda da denetimden sorumlu kurum başkan
yardımcılığı görevini sürdüren kişinin denetim ve risk
yönetim daireleri ile yaptığı toplantıda söyledikleri beni
şoka soktu! Açık açık aynen şunları söyledi:
"Bankalarda denetim yapmayın! İyi reyting notları verin
ve böylece kendinize zaman ayırır yorulmazsınız! Kredi
A K PABTf
incelemesi yapmayın. Bana kredi incelemesi ile
gelmeyin!"
Şaşırdım kaldım duyduklarım karşısında. Sanırım bunu
böyle söylemesinin nedeni Bank Asya kredilerinin detaylı
incelemesinin istenmemesi. Genel bir konuşma yaptı
ama bu arada toplantıdaki herkese de Bank Asya ekibini
de içerecek şekilde talimat vermiş oldu. Ama bu arada
da bir bankanın adını sürekli zikrederek (adını
yazmıyorum o bankanın); "Çok riskli!" deyip durdu.
Neden o bankaya takıldı kaldı anlamadım. Bank
Asya'nın bağlı olduğu denetim daire başkan vekili de;"
Malum bankayı ne yapacağız bu sene? Bu bankayı
denetleyip tekrar reyting vermeye gerek var mı?"
türünden abuk bir soru sordu. Yani anlayacağınız
BDDK'da bu yapı hala var ve korkusuzca, kendilerini
siper ederek can hıraç Bank Asya'yı kurtarmak için
çalışıyorlar!
Bir de cemaatten olduğu aşikar olan kişilerden oluşan
Ar-Ge ekibi denilen bir ekip oluşturdular. Yıllardır bu
ekipteki kişilerin sayısını artırıyorlar ve bu ekip denetim
anlayışı diye projeler üzerinde çalışıyorlar. Ancak her
sene denetim anlayışını değiştiriyorlar. Yeni denetim
dönemi başladı dediğimiz zamanda bütün anlayış değişti
bir anda. Hepimiz şaşkınız. Anlayacağınız... BDDK
Kurulu alenen devletle savaşan Paralel Örgüt'ün
yanında saf tutan bu insanları görevde tutuyor."
NOT: Yarın akşam '%100 Siyaset' programında gündem
yaratacak bir dosyayı aralayacağız. Dönemin Başbakanı
Erdoğan'ın Başbakanlık'taki çalışma ofisi ile
Keçiören'deki özel ofisine konulan böceklerin kaynağını
görüntülerle ekrana getireceğiz. Sakın kaçırmayın.
SABAH
Mahmut Övür
Cemaatin ikinci adamını bilen var mı?
Demokrasinin kurumsallaşmasını, basın özgürlüğünü,
adil yargılamayı ve sivil siyaseti savunanların şu soruya
samimiyetle cevap vermeleri gerekiyor: "Siyaset mi
cemaat mi?"
Son dönemde yaşadığımız iktidar- cemaat kavgasının
bamteli burası... Bu şu nedenle önemli; karşımızda
hesap veren bir yapı yok. Siyaset veya herhangi bir
kurum, bugün yanlış yapsa eninde sonunda hesap
vermekten kaçamaz. Ama cemaatin böyle bir derdi yok.
Emniyetten yargıya, TSK'dan TÜBİTAK'a bürokrasinin
kılcal damarlarına kadar giren, iş dünyasından medyaya
her alanda örgütlenen bir cemaat yapılanmasından söz
ediyoruz.
MİT'i ele geçirmek istiyor, partileri dizayn ediyor ve yeri
geldiğinde başta siyaset olmak üzere herkese müdahale
ediyorlar ama hesap vermiyorlar.
Açık toplumlarda böyle bir yapı olabilir mi?
İster devletin idari yapısına, ister legal veya illegal bir
partiye bakın hepsinde birinci, ikinci adamlar da
sonuncu adamlar da bilinir.
Cumhurbaşkanını da muhtarı da toplum tanıyor.
AK Parti veya CHP'nin yöneticilerini de, kimin neden
sorumlu olduğunu da toplum biliyor.
Bırakın yasal partileri, PKK gibi illegal bir örgütün bile
eş başkanları, eyalet sorumluları ortada.
Şimdi gelin aynı soruyu cemaate soralım.
Gülen Cemaati'nin ikinci, üçüncü adamını bilen var mı?
Ya da böyle bir hiyerarşi olduğuna dair bir bilgisi olan
var mı? Kimse bilinmiyor.
İllerde, ilçelerde kimlerin görevli olduğunu da bilinen
yok. Devlet kadroları çok daha vahim... Basında çıktı,
"Emniyet imamı, TSK imamı, yargı imamı" deniliyor
ama hiçbiri tanınmadığı gibi yasal bir pozisyonları da
yok. Toplum, Gülen cemaatinin veya hareketinin
temsilcilerinin kim olduğunu bilmiyor.
Oysa siyasetin mahalle temsilcileri bile biliniyor.
Karşımızda bırakın ikinci adamını birinci adamını bile
tam bilmediğimiz bir yapı var.
Ama ortak hareket ediyorlar, hatta bir ilin emniyet genel
müdürü, cemaat imamı ziraat teknisyeninden izin
almadan şehir dışına bile çıkamıyor.
Bu kadar bilinmezi olan bir yapı, nasıl açık toplumun bir
parçası olacak? Nasıl demokrasi, nasıl basın özgürlüğü
üretecek? Dahası geçmişinde sahte belgeler üreterek
haksız tutuklamalar yapan, kendi kadrolarına alan
açmak için iftiralar atan bir yapı nasıl özgürlükçü
olabilir?
Bu yüzden başta cemaat mensupları olmak üzere
herkesin "siyaset mi cemaat mi?" sorusuna cevap
vermesi gerekiyor.
Siyasetin ilk kez vesayet yapısından kurtulduğu bir
dönemden geçiyoruz. Siyasetin alanının vesayetçi
kurumlarca belirlendiği bu dönemi geride bırakırken,
aynı şeyi hesap veremeyen bir yapının yapmasına en
azından siyasetçiler izin vermemeli...
Hukuk önünde hesap vermek bir yana, ya en azından 4
yılda bir halka hesap vermek için siyaset yapacaksınız
ya da dini gerekleri yerine getirmek için cemaatçilik...
Bu ikilemde asıl sınıfta kalanlar ise cemaat
mensuplarından çok demokrat olmadıkları için sivil
siyaset düşmanlığı yapan aydınlar ve siyasetçiler.
SABAH
Engin Ardıç
Başbakan Sabri Bey
Sevgili ağabeyim Aydemir Akbaş'ın canlandırdığı o
unutulmaz kumarcı "Kolpaçino Sabri", o filmde şöyle
"Bana imkan verilsin, İstanbul'u Las Vegas yaparım!"
Bazı siyasi partiler de Türkiye'yi Monte Carlo yapmak
için kumara kuvvet vermiş görünüyorlar. Eskiden
politikacılarımızın kumar sevdası Anadolu Kulübü gibi
fiyakalı yerlerde briç oynamak düzeyinde kalırdı. Artık
kitlelere malolmuş, lümpenlere yönelmiş! Kumar
A K PABTf
oynatan ve büfeciye de yetmiş lira "tost parası" takan bir
parti vardı... Milliyetçi irade Yükseliş Partisi diye bir parti
daha varmış, MİYP, ilk defa duyduk, bu yüzden dört kere
baskın yemiş, sonunda polis kapıyı kırıp bir daha basmış
ve kumar oynayan 126 kişiyi yakalamış, oynatan 16
kişiyi de içeri almış. (Bunlar için ne zaman imza
toplayacaksınız?) Aslına bakarsanız, Tuzluk Partisi
başta olmak üzere Emine Ülker Hanım'in partisi de dahil,
birçok küçük parti bir tür "nafile kumar" peşinde... Siyasi
kumarı daha büyük çapta oynayan da var: HDP. Bunlar
eskiden adaylıklarını bağımsız koyup meclise tek tek
girerler, sonra toplaşırlardı. Şimdi Selahattin Demirtaş
çok kararlı: 2015 seçimlerine parti halinde gireceklermiş.
Demirtaş çok havalandı, cumhurbaşkanlığı seçiminde
aldığı yüzde 9.76 oranında oya ve "solcu Türklerin de
kendilerini desteklemesine" güveniyor. Bu seçmen
kitlesinin kıyıcığında "Kürt bağımsızlığı isteyen marjinal
liberallerimiz" de var ama esamileri okunmuyor. Evet, bir
kumar oynuyorlar. Giremezlerse, bu kayıp AKP'ye
fazladan 35-40 koltuk daha yazacak ve AKP yeni bir
anayasa yapmak için gerekli 330'u bulacak! Çünkü
AKP'nin şimdiden yüzde 48 oyu da garanti. Bazı
utanmaz sosyologlar Hocaefendi'yi mutlu etmek
amacıyla sanal cik cik ortamlarında "yüzde 37'ye düştü"
diye bir yerlerinden sallasalar bile... Birçok gözlemci,
Demirtaş'm cumhurbaşkanlığı seçiminde topladığı oyun
son derece yanıltıcı olduğunu ve genel seçimde HDP'nin
"geleneksel" yüzde 5-6 düzeyinde kalacağını söylüyor...
Haşim Bey'in keyfine göre barajın aşağı çekileceğini de
hiç sanmayın tabii. HDP meclise girerse ne yapacak?
Çözüm süreci için AKP'ye yardımcı mı olacak, yoksa
solcu olduğunu sandığı CHP ile anlaşıp yeni anayasayı
ve başkanlık sistemini engellemeye mi çalışacak?
Herhalde ikincisi. Buna da politika diyorlar. Giremezse,
Kürt bebelerini sokağa döküp gene hır mı çıkaracak?
Önümüzdeki seçimin en ilginç yanı budur. Başka da bir
sürpriz yoktur ve olamaz. Dikkat ederseniz, en azılı CHP
amigolan bile umutsuz, "biz artık 2019'a bakıyoruz"
şeklinde konuşuyorlar. MHP de ne uzuyor ne kısalıyor.
Bakalım seçmen de kumar oynar, tercihini Kolpaçino
Sabriler'den yana mı kullanır? Hiç sanmam. Kürt
meselesinin çözümü, HDP istese de istemese de
bulunacaktır
STAR
Ahmet Taşgetiren
Camianın dönüşümü
Yargı sürecine ilişkin bir şey yazmayacağım, delil
değerlendirmesi yapmayacağım. Peşin mahkumiyet
veya aklama benim işim değil. Camia ile Hükümet
arasındaki savaş sürecinin buralara gelmesi
kaçınılmazdı. Camia adına gelinen nokta nedir? Bugün
biraz buraya bakmak istiyorum. Önce Zaman gazetesi,
sonra Çağlayan Adliyesi önündeki görüntüler
Kamuoyunun tanık olduğu yeni Ekrem Dumanlı ve
Camia profili. Bunlar "yeni" evet. En barız özelliği
"savaşçılık." Böyle mi idi Camia 40 yıllık yürüyüşünde,
yoksa yaşanan süreçte bu alana sürüklendi mi?
Sürüklendi mı, yanı, iradı olarak seçmedi, sevk edildi o
alana. Bu soru, en sıcak savaşın başladığı 1725
Aralıktan çok önceleri için de sorulabilir, mesela MİT
Başkanına karşı operasyona karar verilmesi olayı için...
Aslında Balyoz - Ergenekon davaları başlarken ve
sürerken de Camia savaşçı özelliği ile arzı endam etti.
O dönem Camia medyasına bakın, tam bir "misyon
eylemi" içindedir. Aynı şekilde o dönem Emniyet ve
Yargı boyutu da Camia'nın savaşçılık tercihi ile hareket
etmiştir. Hatta daha önce de yazdım: GYV Başkanı
Mustafa Yeşile "Camianın bu kadar gözü kara savcı ve
yargıç yetiştirdiğini bilmiyordum" dedim, onun cevabı da
"Ya öyle mi?" olmuştu. O dönem, Hükümet de, genelde
askeri vesayet karşıtı tüm çevreler de, şaşırsalar da bu
savaşçı duruşun yanında yer aldılar. Zaman zaman
yaşanan hukuksuzlukların da "askeri vesayetten
kurtulma adına" tolere edilebileceğine, hukuksuzluklara
itirazın yakası ele geçen askeri vesayetin yemden
bedenlenmesine yol açacağına hükmettiler. Ama o
davalarda deyim yerindeyse staj yapan Emniyet ve
Yargı bünyesindeki yapı, Camia'nın karar
merkezlerinde nasıl bir tehdit değerlendirmesi yapıldı
ise, bu defa halk oyu ile seçilmiş Hükümeti silkelemeye
yöneldi. Tayyip Erdoğan'ın 30 Mart'a çıkamayacağı gibi
bir gelecek öngörüsü içindeydiler. Ölecekti, delırecektı,
bir şeyler olacaktı ama siyaset alanında varlığı
silinecekti. Ancak bu "kader okuması" doğru çıkmadı.
Tayyip Erdoğan için kader planı, silinmek yerme
savaşmak olarak tecelli etti. Camianın Emniyet - Yargı
yapılanması, Balyoz - Ergenekon operasyonunu sırtını
Hükümete dayayarak yapmıştı. Bu defa, Hükümetle
savaşacaktı ve Türkiye'de pek çok toplum kesiminin
ahım almıştı. Ahi almanlar içinde bizatihi "islami
kesim"in birçok oluşumu vardı. Kaldı ki savaşa
soyunulan Ak Partinin kendisi de, önemli ölçüde dindar
toplum tabanına dayanmaktaydı. Camia adına içme
girilen savaş gerçekten taşınabilir bir savaş mıydı?
Camianın beyin takımı oturup, "Tamam bu savaşı göze
almalıyız, bunu sürdürebilecek güçlerimiz vardır, içerde
dışarıda müttefiklerimiz vardır" gibi bir değerlendirme
yapmışlar mıydı? Böyle bir savaşta dindar toplum
kesimlerine dayanan bir siyasi yapıyı çökertmenin
kendilerine ne kazandıracağını düşünmüşlerdi,
"müttefik" olarak gördükleri iç - dış çevreler Ak Parti
Hükümeti ile hangi niyetle savaşacaklardı ve bu
Hükümeti çökertmenin onlar için anlamı neydi? Bir soru
da şöyle sorulabilir: Acaba Camia bu savaşa farkında
olmadan sürüklendi mı? Hükümet, Camia'nın bir takım
çevrelerle işbirliği içine girdiğim gördü, onların oyununu
bozmak için Camia'nın en hassas olduğu, mesela
dersanelere karşı hamle yaparak onları açık alana
çekti, sonra meydanlarda ağır suçlama ile, ardından
tasfiye operasyonları ile ve nihayet Camianın sembol
A K PABTf
isimlerine yönelik soruşturmalarla savaşı tırmandırarak,
Camianın en keskin görüntülerle ortaya çıkmasını
sağladı. Çağlayan'daki Ekrem Dumanlı ve Camianın
kitle görüntülerine gelinme süreci böyle mi oldu? Camia
bugüne kadar "gövde"smı göstermiyordu. Çağlayan'da
"gövde gösterisi" yaptı. Bundan soma Camia asla
sessiz - sadasız hizmet yürüten bir hareket haline
dönüşemez. Bütün alanlar, şüphe bulutlarının altında
kalmıştır. Bugün herkes Ekrem Dumanlı'mn Çağlayan
görüntülerim muhalif bir siyasi figür bağlamında görmek
durumundadır. Yanında Ak Parti'den ayrılan İdris Naim
Şahin, İdris Bal, Hakan Şükür ün, Oktay Ekşi'nin,
beyanatlarıyla Kılıçdaroğlu'nun ve diğer bazı CHP
aktörlerinin yer aldığı bir siyasi figür. Camia son
görüntüleri ile aslında 30 Mart ve 10 Ağustos
seçimlerinde örtülü olarak gerçekleştirdiği siyası
işbirliğini faş etmiştir. Bunu da bilerek mi yapmıştır
yoksa içme sürüklendiği savaşı kontrolden aciz kaldığı
için mi, bunu da değerlendirmesi gerekiyor.
Amerika'daki, Avrupa'daki bazı odaklarla işbirliği nasıl
bir tercihtir? Ve Camia bu savaş sürecinde daha
nerelere kadar savrulacaktır? Bana göre Camia büyük
bir dramı yaşıyor. ??
Eğitim sektörü, eğitim klasik bir kamu hizmeti olmasa
bile, bunun en iyi örneğidir.
Eğitimin devlet tekeli olduğu ülkelere en iyi örnek de
muhtemelen Türkiye’dir.
Anayasanın değişmezlik kalkanı, Anayasaya aykırılığı
iddia edilmezliği ile korunan Tevhid-i tedrisat kanunu da
bu tekelin yasal çerçevesini oluşturmaktadır.
Tevhid-i tedrisat kanunun kaldırılması ya da önemli bir
ölçüde değiştirilmesi Türkiye eğitim sisteminin kanımca
temel önceliğidir.
Ancak, bir dizi nedenden, büyük ölçüde de siyasi
kadroların siyasi risk almayı sevmemeleri nedeniyle,
Tevhid-i tedrisat kanunu yürürlüktedir ve bir süre daha
yürürlükte kalacaktır.
Bu anayasal çerçevede, eğitimde devlet tekeli de bir
süre daha başımızın derdi olmayı sürdürecek demektir.
Yasalar her birimi sıkıca bağlarken özel okulları devlet
tekeline karşı bir argüman olarak göstermek komiktir.
STAR
Eğitim tekeline karşı rekabet yasaları da etkin değildir.
Eser Karakaş
Öyleyse, yapılması gereken, bilmem böyle bir zarafet
beklemek gerçekçi midir, eğitim tekelini yönetenlerin
tüketicilerine yani vatandaşlarına karşı daha özgürce bir
çerçeve içinde davranmalarıdır.
Eğitim tekelini zarif kullanmak
Tekeller kötüdür, her türlü tekel kötüdür.
Başka bir ifade ile de, eğitimde tekel konumlarını kötüye
kullanmamalarıdır.
Tekeller toplumsal refahı düşürürler.
Tam da bu refah azaltıcı etkileri nedeniyle özel mal ve
hizmet üreten özel kesim ve kamu tekellerine karşı iki
asırdır çok kapsamlı rekabet yasaları çıkarılmıştır, yargı
bu konuda çok önemli kararlar üretmiştir.
Bu alanda temel mesele “hakim durumun kötüye
kullanılmasının” =abuse of dominant position=
engellenmesidir.
Dikkat edilebileceği gibi, rekabet hukuku hakim durumu
değil, hakim durumun kötüye kullanımını engellemek,
cezalandırmak istemektedir.
Temel amaç da tüketiciyi, yurttaşı tekellerin kötü
etkilerinden kurtarmaktır.
Tekel olgusu, gerçeği ise sadece özel mal ve hizmet
üretimi alanları ile sınırlı değildir.
Kamu hizmeti olarak kabul edilen alanlarda da çok
kapsamlı devlet tekeli vardır.
Siyasi kadrolardan, her dönem için aynı şey, böyle bir
özgürlükçü çerçeve beklemek hakkımız değil midir?
Madem ki, kısa ve orta vadede eğitimde devlet bir tekel
gücü kullanıyor ve bir süre daha kullanacak, bu gücün
kötüye kullanımını engellemek için, mesela, “zorunlu”
ibaresi ile başlayan dayatmalardan sıyrılmak
düşünülemez mi?
Kimse yanlış anlamasın, mesele sadece zorunlu “din
kültürü ve ahlak bilgisi” dersi ile sınırlı bir konu değildir.
Müfredat anlayışındaki tekel kaldırılamaz mı, okul
müdürlerini, öğretmenleri sıradan bir memur olarak
gören bakış değişip, okullara, evrensel hukuk ilkeleri
dışına çıkmadan, kitap, müfredat, sınıf süsleme tercihi
serbestisi tanınamaz mı?
Şu temel gerçeği iyi görelim: Her tekel toplumsal refahı
azaltır, eğitimde tekelin toplumsal refah maliyetleri ise
buzdolabı, araba tekellerinin ürettiği refah azaltıcı
etkilerden çok daha fazladır.
%
A K PABTf
Madem bu berbat tekele mahkumuz, yöneticilerimiz bu
tekeli lütfen biraz daha zarif kullansınlar, dayatmalardan
mümkün olduğu ölçüde kaçınsınlar.
STAR
Mensur AKGÜN
A B ’nin hiç mi suçu yok?
Türkiye'nin AB'den duygusal ve siyasal olarak
uzaklaştığı
doğru,
Eurobarometer
verileri
de,
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamaları da aradaki
mesafenin kanıtı niteliğinde. Belli ki Türkiye yönetenleri
ve yönetilenleriyle artık AB'yi, AB liderlerinin ne dediğini
pek dikkate almıyor, Volkan Bozkır her ne kadar aksini
iddia etse de AB ile Türkiye'nin arası açılıyor, Umarız
onun Milliyet Gazetesine verdiği röportajda belirttiği gibi
bu açık Başbakan ve Cumhurbaşkanı 'mn ziyaretleri
vesilesiyle
kapanır,
Ancak açığın kapanmama,
Türkiye'nin her açıdan AB'den daha da uzaklaşma
potansiyeli yüksek, ... Gerek Türkiye'nin kendi içinde
yaşadığı hukukun üstünlüğü ilkesini sorgulatan, ifade
özgürlüğü konusunda endişeler doğuran sorunlar,
gerekse bu sorunları suiistimal etmek isteyecek Türkiye
karşıtı ülke, siyasi parti ve grupların mevcudiyeti,
doğuracağı sinerjiyle Türkiye'yi AB'den daha da çok
uzaklaştıracağa benzer. Oysa bundan dört yıl önce
TESEV bünyesinde gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada
Türkiye'nin yüzde 69ü AB'ye üye olmak istemekteydi,
Bu oran Doğu Anadolu'da yüzde 87'ye, Güneydoğu
Anadolu'da yüzde 91'e çıkmaktaydı. Şimdi ise benzeri
bir soruya verilen cevapta destek yüzde 28'e düşmüş
görünüyor, Artık İlerleme Raporları, zirve bildirgeleri,
Genel İşler Konseyi açıklamaları gazete sayfalarında,
televizyon ekranlarında fazla yer bulmuyor. AB
bürokrasisinin önde gelenlerinin eleştirileri zaman
zaman ön plana çıkartılsa da, toplumsal ve siyasal
ağırlığının olduğunu söylemek imkansız, AB, ne yazık ki
bir kurum ve olgu olarak Türkiye üstündeki etkisini,
referans noktası olma özelliğim kaybetti. Çünkü
adaylığının 50'nci yılını hüzünle anan Türkiye üyelik
umudunu yitirdi, "Kopenhag Siyasi Kriterleri" Türkiye
için müzelik bir kavram haline dönüştü. AB itici,
değiştirici, teşvik edici niteliğini uyguladığı sığ
politikalarla bitirdi, Kıbrıs sorununun arkasına saklanan
üye devletler Türkiye'yi uzakta tutmaya çalıştılar, Ama
hep aynı mesafeyi koruyabileceklerini zannettiler,
Yumuşak güçlerini, çekim cazibelerini kullanarak
Türkiye'yi şekillendirebileceklerini, her şart altında
etkileyebileceklerini sandılar, Ancak hayat ve siyaset
bekledikleri
gibi
akmadı.
Türkiye
kendilerinden
uzaklaştı, en önemli sorunlarının çözümünde dahi AB'yi
dikkate alır bir tutum takınmadı, Şimdi de restleşme
başladı, En yakın ortağımız olması gereken Almanya
Türkiye'yi hasım gibi görüyor, dinliyor, dinletiyor,
istihbarat elemanlarını tutukluyor, Halbuki Almanya'nın
Türkiye'ye, Türkiye'nin de Almanya'ya ihtiyacı var,
Ayrıca, Türkiye'nin demokratikleşmesini, insan hakları
sorunlarını aşmasını isteyenler başta olmak üzere
istikrarı, refahı önemseyen herkesin ve her kesimin AB
çıpasma gereksinimi büyük, ... Avrupalı dostlarımız
belki farkında değiller ama Türkiye istikrarsızlaşırsa AB
de istikrarsızlasın Benzeri bizim için de geçerli, AB ile
ilişkiler gerilirse, Türkiye her alanda zorlanır. İki tarafın
da gelinen kritik eşiğin bir an önce idrakine varması
gerek, Bizim siyaset erbabının gerilimi tırmandırmaktan
kaçınması, AB'nin de Türkiye'yi cezalandırmak yerine
cesaretlendirmek yolunda adım atması şart. İlk
yapılması gereken de Kıbrıs sorununun çözülmesi ve
çok geç olmadan, Türkiye'nin ekseni bu sefer gerçekten
kaymadan, yeni müzakere başlıklarının açılması,
böylece her ıkı kanatta da üyelik fikrinin canlanması,
AB'nin de Türkiye'nin de sorunlarının olduğu doğru.
Fakat müzakere için bu sorunların çözülmesini
bekleyecek olursak, sorunlarımıza yeni sorunlar
katabiliriz,
STAR
Orhan Miroğlu
Memleketin Kürt partileri ve liderleri
HEP'in kuruluşunu bir milat olarak kabul edersek eğer,
o tarihten bugüne kadar kurulan ve kapatılan partilerin
sayısı bir hayli fazla, HEP'in geleneği bugün HDP ve
DBP'yle (Demokratik Bölgeler Partisi) temsil ediliyor, En
etkili en güçlü parti hareketi budur. PKK'nin yarattığı
siyasi miras üzerine inşa edilen bu hareket, bugün
çözüm sürecinin de muhatabı durumundadır, Bunun
dışında Kürt siyasi hareketinde 70'li yıllarda başlayan
ayrışma döneminde kurulan TKSP'nin (Türkiye
Kürdistanı Sosyalist Partisi) eski kadrolarının
yönetiminde siyasi çalışmalarını yürüten HAK-PAR
(Hak ve Özgürlükler Partisi) var, Liderliğim yurt
dışından dönüşünden sonra Kemal Burkayin yaptığı
partinin genel başkanlığını bugün Fehmi Demir
yürütüyor. Bir dönem aynı görevi Bayram Bozyel
yürüttü, Kürt siyasetinde Sosyalist geleneği temsil eden
bu hareket çözüm için federasyonu öneriyor, ama
demokratik süreci de destekliyor, Egemen Kürt
hareketinden ayrıldığı en önemli husus ise silahlı
mücadele ve şiddet konusudur, HAKPAR silahlı
mücadeleye ve şiddete karşı çıkıyor, Kürtlerarası
münasebetlerin çoğalmasını ve bütün Kürt partilerinin
çoğulculuğa önem vermesi gerektiğini düşünüyor, . ..
KADER rahmetli Şerefattin Elçi tarafından kuruldu,
Liberal, demokrat bir çizgiyi savundu, KDP'ye yakın
olmaya gayret gösterdi ama IrakKDP nin siyasi
desteğini alamadı, Şerefattin Elçi'nin vefatından sonra
A K PABTf
partinin başkanlığına Lütfü Baksi getirildi, Federal
çözümü savunan partinin, durağan bir dönemden
geçtiği söylenebilir, En azından HAK-Par ve diğer yeni
kurulan iki Kürt partisinde gördüğümüz hareketlilik, bu
partide görülmüyor diyebiliriz, PAK (Kürdistan Azadı
Partisi) adıyla kurulan bir diğer Kürt partisi isminde
'Kürdistan' kelimesi geçiyor diye hukuki bir sorun yaşadı
gibi, ama bu partiye de kuruluş belgesi verildi ve sorun
aşıldı, DDKD (Devrimci demokratik Kültür Derneği)
adıyla bilinen gelenekten gelen aydın ve siyasetçilerin
öncülüğünde kurulan parti, federasyon ve bağımsızlık
seçeneklerini gündemde tutacak bir siyasi tutumu
benimsemiş görünüyor, Partinin kurucu genel
başkanlığıKABEP 2006 nı Mustafa Özçelik yürütüyor,
PAK' ve TKDP'nin kuruluşu, demokrasimiz adına, Kürt
çoğulculuğu adına çok sevindiricidir, Her iki parti'nin
adında Kürdistan' kelimesi geçiyor ve her iki parti de,
demokratik reformları, çözüm sürecini desteklemekle
beraber, Kürtlere statü talep ediyor ve nihai olarak
bağımsız bir devlet için mücadele veriyor, . .. Ocak
ayında kuruluşu tamamlanan ve adında 'Kürdistan'
kelimesi geçen bir diğer parti de Türkiye Kürdistan
Demokrat Partisi'dir. Genel başkalığını Mehmet Emin
Kardaş m yürüttüğü parti, bağımsızlığı savunuyor ama
diğer Kürt partileri gibi, demokratik reformlara da
mesafeli değil, TKDP'nin, Mesut Barzani'nin
liderliğindeki KDP'yle bir ilişkisinin olmadığını da
söyleyelim, İslami referanslara sahip, ama birçok
bakımdan 'Kürdi' olan bir diğer parti de HÜDA-PAR'dır.
HÜDAPAR 'da Kürtlerin devlet kurma hakkını
savunmakla beraber, demokratik süreci de destekleyen,
reformlara önem veren bir siyasi anlayışa sahip,
uğradığı saldırılar ve seçimlere gösterdiği katılımla sık
sık gündeme gelen ve tartışılan partinin genel
başkalığını Avukat Zekeriya Yapıcıoğlu yürütüyor,
HÜDA-PARin farklı kılan bir diğer husus da sadece
Doğuda örgütlenmek ve siyasi çalışma yürütmek
istemesi, Ekim olaylarında büyük bir mağduriyet
yaşayan parti, Kürt İslami geleneğinden gelen grup ve
akımları etkileme ve desteklerini alma gücüne erişmeye
çalışıyor Kürt siyaseti üzerine yürütülen tartışmalarda
akla gelen ilk parti kuşkusuz HDP'dir, Ama HDP'nin
dışında da faaliyet gösteren ve yenileri kurulan Kürt
partileri, gelecekte Kürtlerin önünde farklı siyasi
seçeneklerin ortaya çıkacağını ve eğilimin çoğulcu bir
siyasi ortamdan yana güçleneceğini gösteriyor, Kürt
Partileri, ya da sivil toplumu ve Kürt aydınları çözüm
sürecinde, seslerini yeteri kadar duyuramadılar, Çözüm
sürecinde mufıataplık konusu çok tartışıldı, Ama
muhataplığm 'dar ve sınırlı' bir noktada tutulduğuna dair
kanaatler ve görüşler pek dikkate alınmadı, 6-8 Ekim
olayları, bir bakıma bu politikanın çok da doğru
olmadığını, çözüm sürecinde çoksesliliğe ve demokratik
temsil ve katılıma, ihtiyaç duyulduğunu doğrulayan
gelişmelere yol açtı, . .. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç
m HAK-PAR ve HÜDA-PAR'a yaptığı ziyaret bu
bakımdan önemlidir. Ne yazık ki, ziyaretler, haftayı
gözaltılarla geçiren Türkiye'de hak ettiği ilgiyi görmedi,
6-8 Ekim olayları çözüm sürecinin muhataplarını yeni
bir muhasebe yapmaya zorladı, Hükümet uzun
zamandır eleştirilen bir konuda nihayet farklı bir tutuma
yöneleceğim bu ziyaretlerle ortaya koymuş oluyor.
Bölgeye gittiğinizde sık sık duyduğunuz en önemli
eleştirilerden biri, hükümetin sadece HDP/PKK'yı
muhatap aldığı bunun dışındaki Kürt siyasi aktörlerini
ve sivil toplumu görmezlikten geldiği yönündeydi.
Ortalama kamuoyu kanaati şu şekilde ifade ediliyordu:
Hükümet Kürt halkının haklarını ne Öcalan'la ne de
başkasıyla görüşemez, Bu hakların muhatabı bizzat
halkın kendisidir, Ama PKK'le ilgili sorunlar,
silahsızlanma ve sonrasında da demokratik katılımın
önünü açma, elbette ki, PKK ve HDP muhatap alınarak
konuşulacak meselelerdir.' . .. Geçen hafta sonunda
Mardin'de katıldığım bir panelde, dinleyicilerden biri
şunları söylüyordu: 'Kimse benim temel haklarımı, bana
sormadan müzakere konusu yapamaz, HDP de
yapamaz, hükümet de yapamaz! Bu yaklaşımın genel
kabul gördüğü çok açık, Sadece HDP/PKK üzerinden
bir muhataplık ve müzakere sürecinde ısrar etmenin
pek yürümediği bugün daha iyi görülüyor, Star'da ve bu
köşede yazdığım yazılarda bu konuyu sık sık gündeme
getirdiğimi hatırlıyorum, HDP/PKK, çözüm sürecinde
neredeyse tek muhatap olarak görülmenin değerim
doğrusu pek bilemedi, Tersine çözüm sürecinin
istismarı üzerinden bir siyaset tarzı ortaya koydu, kendi
dışındaki Kürt Partilerini ve muhalefeti, Türk sol
hareketlerindeki küçücük grupları önemsediği kadar
dahi önemsemedi, Öte yandan hükümet görülebildiği
kadarıyla yeni ve doğru bir muhasebe yapıyor ve Kürt
toplumuyla siyası manada ilişkilenmenin ve
normalleşme sağlamanın, sadece HDP/PKK üzerinden
olamayacağını sanki anlamış gibi görünüyor.. Umarım
arkası gelir, ve HAK-PAR'm dışında, başka Kürt
Partilerle de bir diyalog sürecine girilir, Bunun çözüm
sürecine büyük fayda sağlayacağını ve çözüm
sürecindeki siyasi tekeli kıracağını düşünüyorum, Ama
yanlış anlaşılmasın, ben yukarıda kısaca sözünü ettiğim
Kürt partilerini sadece çözüm süreci bakımında değil,
Kürt toplumunun çoğulcu siyasi geleceği bakımından da
önemsememiz gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca:
Türkiye demokrasisi gele gele, Kürdistanin
bağımsızlığının dahi savunulduğu ve bunun için
partilerin kurulduğu bir aşamaya gelmişse, herkesin
buna sevinmesi gerekir,
A K PABTf
STAR
Halime Kökçe
Yakup’un suçu ne?
Şubat darbesi hepimizin gözü önünde olmuşken, failleri
' hayatta iken 28 Şubat davası neredeyse darbeyi
aklama işine dönüştü. Failleri, "yine olsa yine yaparız"
şeklinde küstahça ve meydan okuyarak verdikleri
ifadelerinin ardından bir bir serbest bırakıldı. Paralel
yapının müdafisi medya Ergenekon, Balyoz, Oda TV
gibi içini kendi kadrolaşma amaçlan doğrultusunda
failler üretecek şekilde suç isnaüanyla doldurdukları
davalarda gösterdikleri cevvaliyeti 28 Şubat davasında
göstermedi. "28 Şubat bin yıl sürecek" diyen dönemin
Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu başta olmak
üzere Çevik Bir, Erol Özkasnak, Güven Erkaya gibi
darbenin bütün sembol isimleri hakkında takipsizlik
kararı verildi. Dava adeta yürürken zaman aşımıza terk
edildi Daha da garibi, failleri serbest bırakılırken
mağdurları bir türlü 28 Şubat kabusundan uyanamadı.
14 yaşında üzerinde Mickey Mouse'lu tişörtttyle
gözaltına alınarak tanıştığı devletin ceberut yüzü bir
türlü Yakup Köse'nin yüzüne gülmedi. İdamla
yargılandı, yaşı küçük olduğundan 16 yıl 8 aya sonra da
9 yıla mahkum edildi. Yakup o günü şöyle anlatıyor:
"Manisalı çocuklarla biz aynı mahkemede yargılandık.
Son davam da aynı güne denk geldi. Cezam
açıklanınca 'Hakim amca benim Türkan ablam (Türkan
Saylan) yok, Mükremin Abim (Yılmaz Erdoğan) yok
ama yine de beraatımı istiyorum' dedim. Hakim ayağa
kalktı 'Dışarıdaki insanların bizi yanıltacağını mı
düşünüyorsun' diye çıkıştı.. Aynı gün bana idam onlara
beraat verdiler." Onun hikayesi yargının bir intikam
mekanizması olarak da işletilebildiğini görmek için
biçilmiş bir kaftan. . .. Hayatından çalman 9 yılın
hesabını
sormaya
kalktığında
ise
Bandırma
Cezaevinde yattığı sırada gerçekleşen Noel Baba
operasyonunda askere karşı isyan çıkarma suçundan
12 yıldır yargılandığını öğrendi. Operasyon sırasında
cezaevinde değil hastanede olduğunu belgelediği
halde... 25 Aralık operasyonunun akim kalmasını
takiben ilginç kararlarıyla tanıdığımız Yargıtay 9. Dairesi
bekleyen sayısız dosyanın arasından Yakup'unkini
bulup ivedilikle onadı. Köse de AYM'ye başvurdu. Hani
olağan
hukuk yolları
tükenmediği
halde
"fikir
özgürlüğüne mani olmanın telafisi imkansız zararlara
yol açacağı gerekçesiyle" diye twitter'a erişim engelinin
kaldırılmasına karar veren AYM'ye... Yakup Köse'nin,
hapiste geçecek yıllarmın telafisi mümkün olduğundan
ya da "siyasi mesaj" değeri olmadığından, başvurusu
hala AYM'nin tozlu raflarında bekletiliyor. Bu arada
Yakup Köse 14 Aralık operasyonunun hemen ardından
tutuklanarak Metris Cezaevine götürüldü. 25 Aralık
operasyonu akamete uğrayınca da ilk akla gelen Yakup
Köse davası olmuştu. Yakup adeta "paralel emniyetin
ve yargının" intikam aracı haline getirildi. Herkesler
Erken Dumanlı'nm şovuna odaklanmışken Yakup
Köse'nin bitmeyen çilesinden kime ne, öyle değil mi?
'Nabi Hoca'ile bir 'Zarif akşam Bu ağır siyasi-adli
gündemde önceki akşam ıçmde şiir olan müzik olan,
söyleşi olan bir üç saat geçirdik. Başakşehir Mehmet
Emin Saraç Kültür Merkezi'nde MrUı Eğitim Bakanımız
Nabi Avcı dostu, 'ağabeyi' Cahit Zarıfoğlu'nu anlattı.
Üstad şair Cahit Koytak, Cahit Carifoğlu için yazdığı
şiirlerini okudu, Asaf Ekin ve grubu ise Zarifoğlu'nun
şiirlerinden besteledikleri eserleri icra etti. 7 Güzel
Adam dizisi ile popülerleşen mütefekkir şairlerimizden
biri Cahit Zarifoğlu. Bilen biliyordu onu ama artık lise,
ortaokul öğrencileri de tanış oldu Zarifoğlu ve on
yıllardır sol liberal kesimin hegemonyası altındaki
edebiyat kamusu tarafından dışlanan, Milli Eğitim
müfredatına sokulmayan sadece 7 değil nice güzel şair
ve yazarla... Erdem Beyazıt'a, M. Akif İnan'a, Alaeddin
Özdenören'e, Necip Fazü'a sağlığında kapatılan kapılar
ancak yem yeni açılabilmeye başlandı. O kapıları, hala
üretebılıyorken Sezai Karakoçlara, Nuri Pakdil'e, İsmet
Özel'e, Rasim Özdenören'e ve onların ağabeylik ettiği,
onların kaleminden, dimağından beslenen genç
edebiyatçılara da sonuna kadar açmalıyız. Onlar icabet
etmekte gönülsüz davransalar bile genç nesillerin onları
tanıması için ne gerekiyorsa yapmalıyız. Cahit Zarifoğlu
ile anıları olan bir Milli Eğitim Bakanımız olduğu,
olabildiği için çok şanslıyız. Çocukları alnından öpen,
binalardan, sınavlardan çok çocukların dünyasını nasıl
zengınleştırebılırızi dert eden bir Milli Eğitim Bakanımız
var. Ne mutlu!
TÜRKİYE
Çağrı Erhan
ABD ve Küba barışıyor
Geçtiğimiz çarşamba günü ABD Başkanı Barack
Obama ve Küba Başkanı Raul Castro eş zamanlı
olarak yaptıkları açıklamalarla, iki ülke arasında yeni bir
dönemin başladığını dünyaya ilan ettiler. Kanada ve
Vatikan’ın arabuluculuğuyla 18 aya yakın sürdürülen
gizli
temaslar
neticesinde,?1959’daki
Küba
Devrimi’nden?bu?yana?süren?gerilimin sonlandırılması
konusunda mutabakata varıldı.?Yarım yüzyılı aşan
anlaşmazlığın sebeplerini hatırlayalım.
ABD’den sadece 200 km uzaktaki Küba adası,
Washington yönetimlerinin her zaman ilgisini çekti.
Daha ABD’nin kuruluş yıllarında “kurucu babalar”dan
Thomas Jefferson, Küba’nın mutlaka ABD’ye katılması
gerektiğini söylemişti. 19. Yüzyıl boyunca hemen her
ABD Başkanı benzeri görüşleri dile getirdiler. Bu isteğin
A K PABTf
üç temel gerekçesi vardı. İlk olarak, Küba ABD’nin
güvenliği için jeostratejik bir konumda bulunmaktaydı.
ABD’ye saldırmak isteyen bir güç -ki o tarihlerde
İspanya- Küba’yı bir sıçrama tahtası olarak kullanabilirdi.
Diğer yandan, Karaibler bölgesini denetleyebilmek için
de ABD’nin Küba’yı bir üs olarak elinde bulundurması
gerekliydi. İkinci olarak, Küba şeker kamışı ve tütün
üretimi açısından Amerikalı yatırımcıların dikkatini
çekmekteydi. Son olarak, ABD’deki kiliseler de, Küba
halkının
İspanyolların
zulmü
altından
mutlaka
kurtarılmaları gerektiği yönünde Beyaz Saray’a ve
Kongre’ye telkinlerde bulunuyorlardı.
Bugüne kadar ispatlanamamış olsa da, 1898’de Havana
limanına demirlemiş Maine isimli bir savaş gemisinin
“İspanyol casuslarca havaya uçurulmasını” bahane eden
ABD İspanya’ya savaş açtı. ABD’nin deniz aşırı bir
“imparatorluğa” dönüşmesini sağlayacak bu savaş
neticesinde, Filipinler, Porto Rico, Guam ve Küba
İspanya’dan ABD’ye geçti.
Kuzey Amerika’daki koloniler evvelce İngiltere’nin
sömürge yönetiminden kurtulmak için bir mücadele
yürüttüklerinden, ABD Küba’da bir “sömürge” yönetimi
kurmadı.
Ama
bizim
“manda
idaresi”
olarak
isimlendirdiğimiz “protektora” tesis etmekten de geri
durmadı. Aslında bu “protektora” basbayağı bir sömürge
yönetimiydi. Küba’da para eden ne varsa Amerikalı
yatırımcıların eline geçti. Küba’nın Anayasası ABD
tarafından yazıldı. 1930’larda F.D. Roosevelt döneminde
Küba üzerindeki
baskıları
hafifletmiş
olsa da,
Guantanomo bölgesinde toprağı doğrudan kendisine ait
bir askeri üs bulundurma hakkından vazgeçmeyen ABD,
Ada’daki Amerikan yatırımlarının da koruyucusu olmaya
devam etti.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ile SSCB
liderliğindeki bloklar arasında Soğuk Savaş başlarken,
ABD Latin Amerika ülkelerini önce Rio Anlaşması
ardından da Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) çatısı
altında “komünist sızmalardan uzak tutma” politikası
takip etmeye başladı. Küba da bu sistemin bir
parçasıydı. Taa ki, ABD yanlısı Küba lideri Batista
1959’da Fidel Castro liderliğindeki komünist gerillalar
tarafından devrilene kadar.
Yeni yönetimin Küba’daki özel mülkiyeti millileştirmesine
ve ABD yatırımcılarını ülkeden çıkmaya zorlamasına
Washington tepki gösterdi. CIA Castro’ya defalarca
suikastlar tertip etti. 1961’de CIA tarafından eğitilipdonatılan mülteci Kübalılardan oluşan bir “ordu”,
Domuzlar Körfezi çıkartmasını yaptı. Castro bunları geri
püskürttü. 1962’de meydana gelen bir gelişme ise
sadece ABD-Küba ilişkileri açısından değil, dünya tarihi
açısından bir dönüm noktasıydı. ABD’nin Türkiye’ye
yerleştirdiği nükleer füzelere misilleme olarak SSCB de
Küba’ya füze yerleştirmeye çalışınca dünya bir nükleer
savaşın eşiğine geldi. Kennedy ve Hruşçov Üçüncü
Dünya Savaşı çıkmadan birbirleriyle anlaştılar. Taraflar
arasında “yumuşama” dediğimiz bir dönem başladı. Ama
SSCB ile kontrollü bir yakınlaşma süreci içine giren
ABD Küba ile asla barışmadı.
SSCB ve Varşova Paktı yok olduktan, iki kutuplu dünya
düzeni ortadan kalktıktan sonra bile ABD Küba’ya
uyguladığı yaptırımları sürdürdü; vatandaşlarının bu
ülkeye
seyahatini,
orada
harcama
yapmasını
sınırlandırdı. Cumhuriyetçi ve Demokrat başkanlar
Küba’yı “teröre destek veren ülkeler” listesinde tutmaya
devam ettiler.
Artık Obama Küba’yla “yeni bir sayfa” açmaktan söz
ediyor. 2015 içinde karşılıklı olarak diplomatik
temsilcilikler
açılacak.
Seyahat
kısıtlamaları
kaldırılacak. İki ülke de, casusluk yaptıkları gerekçesiyle
tutukladıkları ABD ve Küba vatandaşlarını serbest
bırakmaya başladılar bile.
Kongre’de
çoğunluğu
ellerinde
bulunduran
Cumhuriyetçiler Obama’nın bu açılımına tepkili.
Anlaşılan 2016 başkanlık seçiminde aleyhine bir koz
olarak kullanmak istiyorlar. Yine de uzun soluklu bu kan
davasının nihayet son buluyor olması Latin Amerika’da
memnuniyetle
karşılandı.
Darısı
20.
Yüzyıldan
bugünlere miras kalan diğer anlaşmazlıklara.
YENİ ŞAFAK
Serdar Arseven
Nereden bileceksiniz!..
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dedi ki; "Faizle
mücadele başarısız olduğum konulardan biri oldu!"
Sayın Erdoğan'ın "başarısızlık" dediği tabloya bak; Faiz
lobisinin cebine gidecekken, Recep Tayyip Erdoğan
hükümetleri tarafından ülkemizde kalması sağlanan
para eski hesapla tam 1 kentilyon lira. Yeni para hesabı
1 trilyon lira!.. Sayın Erdoğan'ın Başbakanlığı
döneminde faiz lobisi yok edilemedi ama faiz
oranlarının geriye çekilmesinden dolayı hayli kayba
uğratıldığı da ortada. Neyin başarı, neyin başarısızlık
olduğunu
tespit
ederken,
"geçmişle
bugünü"
kıyaslamanın
da göz
ardı edi|memesi
lazım.
GENÇLERLE BİRLİKTE! "Sohbet programında hitap
ettiğimiz dostlara "Türkiye'nin hal ve gidişi hakkında ne­
ler düşündüklerini" "" r a " sorduk. beraar Orta yaş ve
üze- ATS6V6I1 landılar. Gençler ise çoğunlukla
karamsar, hallerinden memnun değil, şikâyetçi... Bu
niçin böyle?.. Sohbet, sohbet... Bir kez daha gördük ki,
gençlerimizin çok büyük bir bölümü yakın geçmişle
bugün arasında mukayese yapabilecek durumda değil.
Aileleri
yeterince anlatmamış,
öğretmenleri
hiç
anlatmamış ve demek oluyor ki bizler de görevimizi
layıkıyla yapmamışız. Buralara gelen gençler bile yakın
geçmişi bilmiyorsa, vay diğer gençlerin haline!.. Birileri
"basın özgürlüğü" olmadığından filan bahsediyor... Ey
gençler; bu ağabeyiniz yazısında ünlem işaretine yer
verdiği için yargılanmıştır. "İnandık Paşam" lafının
A K PABTf
ardına "Ünlem" işareti taktın mı yandın!.. Şimdi... Ne
ünlemi, sülale boyu küfür ediyor herifler, bu milletin
gönlünde taht kurmuş bir "üder"e suç olduğunu bile bile
hakaret ediyor. O sütü bozuk 28 Şubat sürecinde
bunların binde birini üç pırpırlı çavuş için yazdığımızda
alıp götürürlerdi. Biz o hallere hiç düşmedik şükür,
bedelini ödemek pahasına hep dik durduk da. bir kısım
"medya"daki kimi meslektaşlarımıza "it" muamelesi
yaparlardı... Onlardan biri, "dönemin" Başbakan
Yardımcısı'ndan yediği fırçalardan iyice bunaldığında
"Efendim, hırsınızı alamadınızsa boks eldivenlerini
getireyim de biraz dövün bari!" demişti. Gençler! Biz
sizin gibiyken, her güne yeni bir zam haberiyle
uyanırdık. Sırtımızda "büyük tüpler"... Islık çala çala
çıkardık Münif Paşa Yokuşu'nu!.. Geceleyin kuyruklarda
yer kapar, battaniyelere sarınmış halde tüp kamyonunu
bekler, dereceye girip de tüpü kapmayı başardığımızda,
o koca demir yığınını "kuş tüyü" gibi uçururduk. Mahalle
bakkalı kralımızdı, tezgâh altından bir "margarin" versin
diye az mı yalvarırdık rahmetli Tahsin Amcaya.. Siz
bizim neler çektiğimizi nereden bileceksiniz; kaç
yakınımızı SSK Hastanesi denilen batakhanelerde
kaybettiğimizi nereden bileceksiniz!.. Siz bizim yüzde
5000'lik faiz oranlarına "gülüp geçtiğimizi" nereden
bileceksiniz!.. Başörtüsüyle "pazara çıkmanın" bile
yasaklandığını, kimi okul idarecilerinin (Mesela Aytaç
KılınçÖğretmenin)
çarşıda-pazardabaşörtüsüyle
dolaştığı
için
görevinden
alındığını
nereden
bileceksiniz!.. Başörtülü nineleri tedavi etmezlerdi;
(Mesela rahmetli Medine Nine'ye yaptıkları gibi)
"Başörtülüysen öl, sana ameliyat filan yok!" derlerdi. Siz
sevgili gençler... Okulların, üniversitelerin kışlaya
çevrildiği
günleri...
Çocukların.
Milli
Güvenlikçi
komutuyla hazır ola geçirildiği günleri nereden
bileceksiniz... Sizler yok iken medya patronları bu
ülkenin Başbakanlarını pijamayla karşılarlardı. Medya
genel yönetmenleri bu ülkenin devlet bakanlarına anaavrat küfrederlerdi. İşlerini görmeyen devlet bakanlarını,
koskoca adamları "yeniden askere" aldırdıkları bile
olmuştu. Girin bakın "Bahattin Şeker" kimmiş, başına
ne için, neler gelmiş!.. Gençler; Siz bizim neler
çektiğimizi nereden bileceksiniz?.. Anlatmadılar ki...
Anlatmıyorlar ki... TÜRKİYE KAÇINCI?.. Bunu da
bilmezsiniz... Ekonomi profesörü Unsal Ban hocamız
söylemese, bizim de gözümüzden kaçmış olacaktı.
Bundan on iki yıl önce, "tarımsal üretim" alanında
"batmış" bir ülkeydik... Bugün... Prof.Dr. Unsal Ban'ın
önümüze uzattığı tabloya göre (Gıda, Tarım ve
Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker'in hamleleri sayesinde)
dünyada yedinci, Avrupa'da ise birinci sıradayız... Öyle
dudak bükmeyin sevgili gençler; Siz, bizim bir litre
ayçiçek yağı alabilmek için yedi saat boyunca "yağ
kamyonu"nun yolunu gözlediğimiz günleri nereden
bileceksiniz...
Yedi
saatlik
bekleyişin
ardından
alabildiğimiz o bir şişe yağın da kullanılamayacak kadar
"bozuk" olduğunu gördükten sonra... O "insafsız
kamyoncunun" gelmişine, geçmişine ne övgüler
düzdüğümüzü nereden bileceksiniz!
YENİ ŞAFAK
Hilal Kaplan
Yakuo daha 14vasındavdı.
Ailesiyle yemek sofrasında oldukları bir akşam evlerine
baskın yapıldı. Ellerini arkadan kelepçeleyip, başına
siyah bir çuval geçirerek karakola götürdüler. "Gidince
görürsün aslanım nereye gittiğini!" açıklamasını
yapmayı da ihmal etmediler. Yakup daha 14
yaşındaydı. Çırılçıplak soyup öldüresiye dövdüler.
işkence dayanılmaz hale gelince de «Babanın da
haberi var, «imzalasın, eve gelsin» dedi» yalanı
eşliğinde «suç kağıdı»nı imzalattılar. Karakolda
geçirdiği o gece, cebinde bir hafta sonra gitmek için
para biriktirerek aldığı Sezen Aksu konserinin bileti
vardı. Bir de geleceğe dair hayalleri ve ümitleri... Yakup
daha 14yaşındaydı. Devlet Güvenlik Mahkemesi"nde
yargılandı, isnat edilen suç İBDA-C terör örgütü
mensubu olmak ve anayasal düzeni silah zoruyla
değiştirmek. Delil, Çeçenistan"la dayanışmak için
katıldığı bir gösteri ve evinde bulunan bir dergi nüshası.
Önemi yoktu, askerden brifing alan yargı mensupları
emirleri yerine getiriyordu. Karar duruşmasından önce,
küçücük oğlunun idamla yargılandığına inanamayan
annesi Yakup"a Mickey fare baskılı bir tişört verdi. "Giy"
dedi; belki seni böyle görünce çocuk olduğunu
hatırlarlar... Hatırlamadılar. Hakim, hayatını kararttığı
Yakup"un yüzüne bile bakmamış, "kalemini kırmıştı".
Ne kadar desem az; Yakup daha 14yaşındaydı. idam
cezası önce müebbete, sonra da 19 yıl hapis cezasına
çevrildi. Dokuz sene hapis yattıktan sonra, AB"ye uyum
yasaları çerçevesinde "erken" çıktı. Çocukken girdiği
cezaevinden, 2005 yılında, 23 yaşlarında bir delikanlı
olarakçıktı. Peki, kâbus bitti mi? Hayır. Devlet,
yakasından düşmek bilmedi. Bu sefer de "Hayata
Dönüş Operasyonunun
Bandırma Cezaevi"ndeki
versiyonu olan "Noel Baba Operasyonu" sırasında
"cezaevinde silahlı isyan" çıkartmaktan, 18 yıl hapisle
yargılandı. Üstelik cezaevi duvarında «bulunduğu»
iddia edilen yanıcı ve kesici maddeler yüzünden
suçlandıkları dönemde, Yakup ve suçlanan diğer
arkadaşı, ağır yaralı olarak Eskişehir Cezaevi'nde
bulunmasına rağmen... Yargıtay'da cezası onanırsa,
hayatının en güzel yıllarını alan ceberrut devlet ve onun
yargısı, bu sefer de karısı ve iki kızından ayırarak onu
zindana sokacak. 28 Şubaf'ın failleri yargılanırken, 28
Şubaf'ın mağdurları birer birer cezalandırılmaya devam
ediliyor. . .. Tam bir yıl önce yazdığım bu satırlarda ki
öngörü maalesef gerçekleşti. Pınar Selek'in, üçüncü
kez beraat etmesine rağmen, hakkındaki kararı bozup
tekrar yargılanmasına karar veren Yargıtay 9. Ceza
Dairesi, nazire yapar gibi tam da 25 Aralık2013 günü
Yakup'un
cezasını
onamıştı.
Aynı
zamanlarda
milletvekili Sebahat Tuncel hakkındaki mahkumiyet
Köşe Y a zıla rı - 2 1 /1 2 /2 0 1 4
kararını da onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin,
başkanı hariç bütün üyelerinin 2010 referandumu
sonrasında atanmış olması da bir tesadüf değil elbette.
Yakup, geçtiğimiz hafta, yine hiç de tesadüf olmayan
biçimde, Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca'nın
gözaltına alınmasının ertesi günü, otobüsle eve
giderken sivil polislerce tutuklanarak cezaevi ne kondu.
Tvvitter'da önceki gün "O Fetullah Gülen buraya
gelecek" diye yazmış olması ve altına Yakup
tutuklandıktan sonra Gülencilerin 'oh olsun' minvalinde
mesajlar döşenmesi meselenin kavranması açısından
bir dipnottan çok daha fazlası... Rövanşizm, muhalifleri
sindirme, basın özgürlüğü (Yakup, Milat Gazetesi
yazarı) diye bağırıp çağıran güruh Yakup'u bile isteye
görmezden gelmeye devam etse de 28 Şubat
yargısının sembol mazlumlarından olan Yakup'a sahip
çıkmaya devam edeceğiz. Biraz daha dayan Yakup,
yıkılma sakın!
A K PABTf
Download

STAR - Ak Parti