ESKİ SİNEMALAR
Yıllar sonra eski mahallemize gittim. Sinemaya hevesli
çocukları arandım, yoktular, herkes bilgisayara düşmüş.
Onların gittiği filmler bizim can attıklarımız değil, dünya
değişmiş, artık sinema salonlarının pek önemi kalmamış,
onların sineması ekran olmuş. Mahalle arasında film çevirdikleri yerler kalmamış, varsa yoksa bilgisayar ve yalnız
oynamak…
Bizim film çevirip cam para karşılığı bu filmi seyrettirdiğimiz çocuklar da yoktu, oyun oynadığımız tarla da…
Oralara birkaç katlı evler yapılmıştı. Gerçi Fakı Amca’nın
evine bitişik, taş kulisli küçük sinema yeri duruyordu, ama
ne kadar küçükmüş, biz nereye sığarmışız bilmem. Ne sineması, birkaç metrekarelik toprak düzlük, küçücük bir
kaya, arkasında bizim kulis sandığımız ve buna inandığımız girinti. Biz büyüyünce anılar ve onların yaşandığı
yerler çekip ufalmış.
O küçük ev duruyor ama, hani eniştemizin bize dolap
kadar bir kuliste kılık değiştirip de gösteri yaptığı minnacık
ev. Onun da insanları kalmamış, kimsecikler yok, ev boş.
7
Mahallede sinema tutkumuza katılan üç kişi var, onlar
da olmasa ben hayal görmüşüm diyeceğim, neyse ki onlar var. Biri kokoreççi Rıza Amca, Jön Rıza, hâlâ dimdik;
yani tam dik denemez, beli bükülmüş, dizleri ağrıyor, el
arabasını elden çıkarmış. Arada bir, Kurban Bayramlarında yahut birkaç bağırsak getiren olursa temizleyip sarıyor,
kokoreç yapıyor, ama ateş yakıp pişirmiyor. İstersem bana
teflon tavada, biberli domatesli kekikli acılı yapacak, öyle
söyledi, kıyar mıyım hiç ona?
İfakat Teyze duruyor, o da kışlık sinemanın tuvalet bekçisiydi. Sinema salonunda çevrilen filmleri, gala için gelen aktristlerin tuvalete nasıl gittiğini falan hep o anlatırdı
bize, imzalı resim de alırdı. O zaman da yaşlıydı, şimdi
daha da yaşlı, ama saçı başı iyice ağarınca bir parlaklık,
hatta güzellik gelmiş yüzüne. Eskiden, mahalleli ‘çehre
fukarası İfakat’ derdi ona; ancak biz çocuklar, getirdiği
imzalı aktrist, aktör resimlerinden sonra onu pek güzel bulurduk, hatta bir oğlan, “Bu kadına çirkin falan demiyorlar
mı, sinirim tepeme zıplıyor, İfakat Teyze pembe esmer bir
kere ve çok iyi kalpli bir kadın!” demişti. Onun da sızıları,
romatizması var; çocukları uzakta, o da yalnız yaşıyor.
Bir de gardiyan Hüsnanım. Gençliğinde nasıl kara kuru,
incecik bir kadınsa hâlâ öyle, hiç et tutmamış. Biraz tombullaşmamış. Çocukları okumuş, biri eczacı çıkmış biri
öğretmen. Hüsna Teyze de kızının eczanesinde duruyormuş, nöbet günleri birlikte oluyorlarmış. Eczanenin nöbetçi olduğu zamanlar kokoreççi Jön Rıza, yani Kadir Savun
Rıza Amca, gardiyan Hüsna Teyze ve tuvalet bekçisi İfakat
Hanımteyze bir araya gelip eski günleri anıyorlarmış.
8
Kızları da bizim yaşıtımız Hülya, o da katılıyormuş yetişebildiği kadar bu muhabbete.
Benim gittiğim gece nöbetleri vardı. Hep birlikte film
çevirdik gene. Mahalle aynı mahalle, kişiler aynı kişiler,
biraz büyüyüp yaşlanmış olsalar da.
Hepsi birden, İstanbul’da çarşıda pazarda gezip tozduğum her yerde artist görüp görmediğimi sordu. Mutlu
olsunlar diye, “Evet,” dedim, “her yer oyuncu kaynıyor,
üstelik yalnız eskiler değil, dizi film oyuncuları da her
yerde.”
“Ne güzel, bak gördün mü Rıza, sen bıraktın oralara
gitmeyi, her yer artiz kaynıyormuş.”
“Yalan yalan, şimdi herkes olmuş bir oyuncu, sen onun
öyle söylediğine bakma.”
Aliki’yi, Belgin Doruk’la Suzan Avcı’yı, Hulusi
Kentmen’i sordular bir bir. Mahalleden Atina’ya göç eden
komşulardan hâlâ arada bir mektup gelir, onlar da sorarmış bunları. Hatta imzalı fotoğraf isterlermiş.
Ah o eski sinema tutkunu mahalle komşuları, ah o eski
sinemalar… Şu sinema iyi ki var, ne iyi etmişler de icat etmişler. Eczanenin nöbetinde hep birlikte sabahladık. Her
gelen müşteriyle bir filmi anımsadık, andık, anlattık.
Yaşasın eski dostlar, eski sinemalar! Elbet yenileri de
yaşasın!..
9
SİNEMAMIZ İFTİHARLA SUNAR
“Kasabaya bir film gelmiş, koşun, Yılmaz gelmiş!..”
Ne sayısı tek tük olan kocaman Amerikan arabalarıyla
dağıtılan sinema el ilanlarıydı ne at arabasına yüklenen
kartelacı… Bu, fısıltı gazetesinin gece baskısıydı:
“Koşun, film gelmiş, Yılmaz gelmiş!..”
Çocuktuk, hiç yokuz sanıyorlardı ama biz büyüklerin
göremeyeceği kadar aşağılarda yaşıyor, yukarılarda uçuyor, her şeyi hafızamıza kaydediyorduk, bir bilselerdi…
Sonra büyünüyordu işte. Bazılarımız hiç büyümüyor,
masallarla hikâyelerle çırak yazılıyordu. Bunu da fark etmiyordu büyükler.
Yılmaz, çirkin kralımızdı. Adana’lardan çıkıp gelmiş, önceleri hikâye yazıyormuş, sonra belaya yazılmış.
Adana’da sinemacılık yapmış. Sinema kurdelelerinin bobinlerini sırtında taşımış, tek filmi o sinema senin bu sinema benim koşturarak seyirciyle buluşturmuş.
Yılmaz önemli adam, hem de çirkin kral. Kral dediğin
yoksul ve çirkin olur mu? Dünyada olmaz. Ama olurmuş
işte. Bunu da o öğretti bize.
10
Tam anlamıyla alaydan yetişme sinema aşığıydı Yılmaz. Öyle ki gün geldi bobin taşımayı, makinistliği, yazarlığı falan bıraktı, kendisi oyuncu oldu. Hem yazdı hem
oynadı, bazen yazmadan oynadı, içinden geldiği gibi.
Yumruklarını konuşturdu, gözlerini konuşturdu, sevdi, sevildi. Sinemacı ve duyarlı insan olmanın bütün hallerini
yaşadı, bize de yaşattı.
İsmin beş hali var değil mi, Yılmaz’ın on beş hali oldu,
hepsini de başardı. İki eliyle sağlı sollu tabancasını çekip
de çaprazdan ateş açıp düşmanların hepsini yere seren
başka kim var şu Yeşilçam denen düş sokağında? Silahıyla şapkasını geriye iten? Ateş ettikten sonra tabancasının
ucunu afili afili üfleyen?..
Babası Adana garının önünde faytoncu. Değil aslında,
babası yok ama bir filmde öyleydi de, yakıştı da ona, biz
de öyle olduğunu varsaydık. Sevgilisi için koskoca treni
durdurdu o be! Belki atına atlayıp trenin yanında bir süre
koşmuştur dörtnala…
Kız trende, tıpkı filmlerdeki gibi, bu durduruyor, yok
atlıyor atından trene, çekiyor imdat frenini, tren iniltiyle
durmak zorunda kalıyor. Kızı arıyor bizimki, arıyor arıyor arıyor, her kompartımanın kapısını açıyor, bakıyor ki
kız yok fırtına gibi çıkıyor, sonunda buluyor kızı. Kızın
adı Nebahat, güzel Nebahat, o da çirkin krala sırılsıklam
âşık…
Aşk üç tür zaten; bir umutsuz aşk, bir yağmurlu aşk
(buna sırılsıklam âşık olmak deniyor) bir de kurak aşk.
Kız bunu gördü ya karşısında, hii diyor, ödü kopuyor,
hem de çok seviniyor. Öyle bir bakış fırlatıyor ki oğlana,
12
oğlan onu kaptığıyla indiriyor trenden, hop atının terkisine atıyor, dıgıdık dıgıdık doooğru İstanbul, köprüden giriyorlar, gişelerden at geçemez tabii, yok canım o vakit
köprü falan yok.
Sinemanın altın günleri o zamanlar. Galalar yapılıyor,
Ses dergisi çıkıyor, Perde dergisi... Sinemayı hem seyrediyoruz hem okuyoruz.
Yarışmalar var, sinema güzeli seçiliyor, yakışıklı aktörlerin adını, yapışkan sarmaşık yapraklarıyla önlüğümüze
yazıyoruz, yapıştırıyoruz yani.
Sinemanın beyaz perdesini örten ve iki yandan ipleri
çekilerek açılan ağır kadife perdeleri var sinema salonlarının yahut yukardan köpük köpük iniveren, hafif yığılma
perdesi. Yazlık sinemaların
örtüsü yıldızlı gökyüzü,
Samanyolu.
Arada ezan okununca
salondakiler kıpırdanıyor,
‘Yarabbicim kusura
bakma filmin en
heyecanlı yerindeyiz,
sonra geliriz namaza’
dercesine.
Ateşböcekleri
uçuşuyor, frigo buzcu
dolaşıyor, sevgililer
gizlice el ele tutuşuyor,
en güzeli açıkhava
sinemaları, yaşasın onlar!
Aşk kısmen yasak o zamanlar, beyaz perdede bile. Türkan Şoray’ın yasaları var, en dolaşık yerlerde en zor işleri
de yapsa hep aile kızıdır, âşık da olmaz, öpüşmez de…
Aşk dedikleri zaten gazoza atılmış uyutucu hapla gelir
gibi yapar, siz tutamadan kaçar gider; tıpkı Ayhan Işık’ın
otobüs şoförü diye onu küçümseyen esas kıza yaptığı
gibi.
En çok Ayhan Işık’a bayılırız, belediye otobüsüyle sevdiği kızı taa hangi tepedeki mahallesindeki evinin kapısına kadar getirip sonra da işinden atıldı diye…
Yağhaneler sinemasında galaya gittiğimiz gece Kadir
İnanır diye yeni ünlenen yakışıklı aktör diyor ki, “Ben sizleri özledim.”
Ön sıradan kızın biri, “Yalaaan!..” diyor.
“Bir avuç bıyığı olan adam yalan mı söylermiş?” diyor
çocuk, yıkılıyo sinema.
Biz bütün hafta mahalle sinemasında rol kesiyoruz, ninemizin rastığıyla bıyık çizip oğlanlara. “Bir avuç bıyığı
olan adam yalan söylemez!” diyor oğlanlar, biz ölüp bitiyoruz.
Büyüdükçe öğreniyoruz, bir avuç bıyığı olanların da,
pantolon giyip adam olduğunu sananların da, çoğu kez
kadınların da yalana başvurduğunu. O zaman hayatın
acemisiyiz daha ve bize kopya veren bir rejisör de yok
çevremizde…
Biz büyürken babamız mahallenin en yetişkin, en düzgün abisini birkaç kızın başına bekçi tutuyor, sinemaya
götürsün diye. Onun sinema ve çekirdek masrafı bizden,
ama sonradan onun da kendi sevgilisiyle buluşmak için
14
Download

ESKİ SİNEMALAR