ÇARŞAMBA KONFERANSLARI
Kamu yönetimi ve ilişkili alanlarda ortaya çıkan gelişmelerle ilgili "farkındalık"
oluşturmak amacıyla TİAV ile işbirliği içinde “Çarşamba Konferansları”
düzenlenmektedir. Konferanslar İçişleri Bakanlığı Konferans salonunda verilmektedir.
2013 yılında yapılan altı konferans:
1-Modern Dünyada İnsanın Mutluluk Arayışı
Prof. Dr. Kemal Sayar (27 Şubat 2013)
2-İletişim ve Şiddet
Prof. Dr. Orhan Gökçe (28 Mart 2013)
3-Yöneticilik ve Sanat
Prof. Dr. Nurullah Genç (24 Nisan 2013)
4- İstanbul‟un Fethi Bağlamında Türk Devlet Felsefesi
Dr. Mehmet Niyazi Özdemir (29 Mayıs 2013)
5- Türk Dış Politikası
Naci Koru (26 Haziran 2013)
6- Cumhuriyet Döneminin İlk Sekiz Yılında Siyasi Akımlar ve İdareye
Yansımaları
Prof. Dr. Mete Tuncay (30 Ekim 2013)
MODERN DÜNYADA İNSANIN MUTLULUK ARAYIŞI
Prof. Dr. Kemal SAYAR
Prof. Sayar, son zamanlarda psikoloji biliminin üzerinde çok durduğu bir
kavram olarak mutluluğun öne çıktığına dikkat çekmiştir. Modern dünyada mutsuzluk
istatistikleri giderek yükseldiği için, mutlulukla ilgili araştırmalarda çoğalma
görülmektedir. Konferansta dikkat çeken ifadelerden bazıları şöyledir:
Günümüz toplumunda çok önemli bir değişim var; o da insanlar giderek
yaşama sanatlarını kaybediyorlar. Hepimiz maddi değerlere ulaşmak için çok fazla
zaman harcıyoruz. Ancak bu maddi değerlere ulaşırken harcadığımız zamanı
sevdiklerimizden kendimizden esirgediğimiz için, mutluluk için çıktığımız yolda, yine
mutsuz olup geri dönüyoruz.
Ünlü bir sosyolog olan Zygmunt Bauman‟nın "Yaşam Sanatı" adlı kitabında
çok önemli bir tespiti vardır: “İnsana mutluluk veren değerler, satın alınamaz.”
Bir tanıma göre, "mutluluk bir kelebektir, siz onu kovalarsanız kaçar ama siz
kendi işinizi gücünüzü keyifle yapmaya başladığınızda umulur ki, bir gün gelir
omuzlarınıza konuverir."
Bir başkasına yardımcı olan, diğergâm olan, bir başkasının sızısını dindiren,
onun acısını, onun ıstırabını dindirmeye koşan insanların uzun vadeli mutluluk
hislerinin daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır.
İyimserlik; dünyayı bulduğumuzdan daha iyi bir noktaya getirebileceğimizin
inancına sahip olmaktır. Aslında tarihi değiştiren, tarihte köklü dönüşümlere yol açan
liderler, hep iyimser insanlardır. Bazen duyuyoruz, mesela bir kaymakam bir ilçeye
gidiyor. O ilçenin çehresi değişiyor. Bir vali bir ile gidiyor ve orada öyle büyük
hizmetler yapıyor ki, bütün gönülleri fethediyor ve orada iz bırakıyor, damga bırakıyor.
Kierkegaard diye ünlü bir Danimarkalı filozof, bu insanlara "İman Şövalyesi" diyor.
Çoğu zaman anı yaşamaktan, bugünü yaşamaktan uzak dururuz. Ya geçmiş
yakamızı bırakmaz, ya gelecek yakamızı bırakmaz. Ama bugün var. Şu anda ben
buradayım. Çinlilerin deyimiyle, "hayat uzun bir şimdiden ibarettir".
Mutluluk için 12 altın kural:
-Aşk/Sevgi
-Optimizm/İyimserlik
-Cesaret
-Özgürlük hissi
-Proaktivite
-Emniyet
-Sağlık
-Maneviyat
-Diğerkâmlık/Başkasını
düşünebilmek
-Bakış açısı
-Mizah
-Gaye
İLETİŞİM VE ŞİDDET
Prof. Dr. Orhan GÖKÇE
Günümüzün en çok konuşulan konular listesini yapsak, herhalde şiddet ilk
üç sırada kesin yerini alır. Toplumun şiddet algısına ilişkin en son araştırmalar
2007 yılına aittir. Bu araştırmalara göre halkın yüzde 91’i şiddetin arttığını, buna
karşılık sadece yüzde 9’u da artmadığını düşünüyor.
Algılar genelde görüntüler üzerinden oluşmaktadır. Şiddet olayları, günlük
aktüel haber kaynaklarının demirbaşı haline geldi. Dolayısıyla da bu türden bir
algının oluşması pek de sürpriz değil. Medyanın toplumdaki olayları görmezden
gelmesi de mümkün değil.
Burada rahatsızlık veren, toplumun bu türden olaylara bağışıklık kazanmış
gibi bir görüntü vermesidir. Dolayısıyla da ister istemez akıllara şu türden sorular
takılıyor. Topluma neler oluyor? Türk toplumu şiddet sever mi oldu? Toplum,
cinnet geçirme aşamasına mı erişti?
Şiddet olgusu biyoloji, psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, iletişim, din bilimleri,
siyaset bilimi gibi çok değişik disiplinler tarafından ele alınıp irdelenmektedir. Bu
da şiddet kavramının çok boyutlu ve karmaşık bir yapıya sahip olduğunun
göstergesidir.
Dil de, tarihsel ve kültürel bir olgudur. Toplumu ve kültürü şekillendirir ve
aynı zamanda onlardan etkilenir. Bu açıdan dil, hayat tarzımızı, düşüncemizi,
zihniyetimizi, insanlar ile ilişkimizi, kötü veya iyi belirler. Dolayısıyla dil,
bazılarının ifade ettiği gibi, sadece bir anlaşma aracı yani iletişim aracı değil,
bizzat iletişimi de çerçeveleyen olgudur.
Her insan, iki boyutlu bir bedene sahiptir. İnsanlar bir yandan fiziki bir canlı,
diğer yandan ise sosyal ve simgesel yapılandırılmış bir varlıktır. Hal böyle olunca
insanlar hem fiziki hem de moral açısından yaralanabilirler.
Peki İletişim nedir: İletişim de, tarihsel ve kültürel bir olgudur. Dolayısıyla
bir toplumun kendi yaşam tarzı, yani kültür ile iç içedir. Bu bağlamda iletişim,
bireylerin birbiri ile kültürel deneyimleri üzerinden bağlandıkları ve daima çift
yönlü bir süreçtir ve bu süreçte her zaman dinleyen ya da konuşmayan çok
önemlidir. Bu nedenle başarılı iletişim daima saygı ve sevgiyi aynı anda
içerir.
Günümüzde herkes kendi dil yeteneği doğrultusunda zihinlerinde bir dünya
veya bir gerçeklik kurgulamakta ve onun doğru olduğunu kabul etmektedir. Eğer
onun kendi kurguladığı ve çoğu zaman gerçeklikle hiç ilgisi olmayan dünyaya
zamanında müdahale edilip yeniden yapılandırılmaz ise, bunun ileride
saldırganlığa veya şiddete dönüşme ihtimali çok yüksek gözükmektedir. Çünkü
şiddet, sosyo-kültürel temellidir. Şu anda ülkemizde sosyo-kültürel ortam, yani
aile, okul, iletişim, medya ve siyaset çocuk ve gençlerimizin önemli bir bölümü
üzerinde şiddeti azaltıcı değil, daha çok artırıcı bir işlev görmektedir. Çünkü
bizim için konuşarak, tartışarak, uzlaşarak, anlaşarak bir arada olmak, birlikte
yaşamak henüz alışık olmadığımız, yani hayli uzak olduğumuz bir dünya.
Kendilerini ifade etmede, açıklamada ve anlatmada zorluk çeken kişiler, her
zaman şiddet eğilimi gösterirler. Zira konuşmayı beceremeyenler açısından
kendilerini ifade etmede şiddet her zaman önemli bir araçtır.
YÖNETİCİLİK VE SANAT
Prof. Dr. Nurullah GENÇ
"Bizim her alanda ve her yerde yeni bir metoda yeni bir yaklaşıma yeni bir
zihniyet dünyasının inşasına ihtiyacımız var. Düşünce üretmek fikir üretmek belki
de son 250 yıl 300 yıl içerisinde en zayıf kaldığımız alanlardan bir tanesidir. Bu
nedenle yaptığım çalışmalar çerçevesinde elde ettiğim birikimlere bağlı olarak bu
söylediğim problemi halledene kadar katkı sağlayabilirim bu anlamda davet
edildiğim hiçbir yere erinmeksizin hiçbir yere sıkıntı duymaksızın gitmeye
çalışıyorum."
Genç, meseleleri her yönüyle ele alıp, derinlemesine inceleme yaptıktan
sonra yaklaşımlar ortaya koymanın önemine işaret etti.
"İmam Gazali'nin 'cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyenler tamamını
kabuk zannederler' diye bir sözü vardır. Meselelerin derinliğine inmeden ontolojik
bir sorgulamanın içerisine girmeden meselelerin farklı boyutlarıyla ele almadan
ortaya koyacağımız her yaklaşım bizi kabukta bırakır."
"Aristo'da der ki, 'kendini idare eden dünyayı idare eder'. Yönetim bir
taraftan meselelerin özüne inmeyi gerektiren, kabuğu kırıp öze inmeyi gerektiren
bir faaliyetken, bir taraftan da bireye taalluk eden bir insanın kendisini başarıyla
yönetmesine başlayarak bütün dünyanın yönetimine kadar bizi götürebilen çok
önemli bir eylem bir iştir."
"Zerreden kainata kadar, biz bir sistemler manzumesi içerisinde yaşıyoruz.
Bu yaşamın, bu hakikatin dayandığı temel nokta, Yaradan'ın 'gizli bir
hazineyeydim, görünmek istedim ve evreni yarattım' sözüyle ön plana çıkıyor."
Genç, yönetimin, sanatların en eskisi, ilimlerin ise en yenisi olduğunu
vurguladı ve aslında yönetimin, Hz. Adem'den bu yana varolduğuna işaret etti.
"Yönetim sanatların en eskisi ilimlerin en yenisidir. Çünkü yönetim 1880'li
yıllardan sonra ilim dalı haline gelmiştir. Ama bir sanat olarak Hz. Ademden
bugüne kadar var olagelmiş bir hakikattir, bir eylemdir, bir faaliyettir.
"Yönetim hükmetmektir. Dört tane temel unsuru vardır: Bir tanesi
insandır. Birisi malzemedir, bu fiziki olandır. Birisi kavramsal olandır, yöntemdir.
Birisi de kendisidir. Yönetenin bu dört unsura hakim olduğu zaman, yollar
bulmakta hedefe varmakta, daha mahir hale gelir kişi. Bütün bunların üst
düzeyinde hakimler hakimi olan Allah'ın yönetimi vardır."
Moreno, "Allah kainatı yarattı, külli gücüyle yarattı ve insanı yarattı, ona da
kendi yeteneklerinin, sonsuz yeteneklerinin cüzi olanlarını verdi" diyor. Yoktan
var etme hariç, bütün külli yeteneklerinin, cüzi olarak bir karşılığı insanda vardır.
Biz deriz hani, insan Allah'ın yer yüzündeki halifesidir. Düşüncemizde,
inancımızda var olan bu ifadenin sebebi budur. İşte sanat kabiliyetini verirken,
yönetim sanatı kabiliyetini de ona vermiştir.
Genç, yönetim ortamında insanın, insan olduğu unutulmadan davranış ve
tavır sergilenmesi gerektiğini ifade etti. İyi işler yapan kişinin "takdir edilmeyi"
beklentisine dikkat çekti. Yönetimin başarılı personel ile başarısız personeli eşit
görmesi durumunda başarılı olanı başarısız olanın düzeyine indireceğini
vurguladı.
"Güçlü işler yaptığımızda, takdir edilmesi gereken sonuçlara ulaştığımızda,
yöneticilikte yapmış birisi olarak da çok rahatlıkla ifade edebilirim, 'takdir'
bekleriz. İsteriz ki yaptığımız şey alkışlansın, maddi ya da manevi takdir görsün.
Görsün ki biz yarın daha güzel şeyler yapalım, hem salla başı al maaşı durumuna
gelmeyelim, meşhur kronik hastalığımız olan başarılı ile başarısız eşit gördüğünüz
zaman bir süre sonra, başarılıyı başarısızın seviyesine indirirsiniz. İşte bu açıdan
ressamın, şairin, heykeltıraşın, müzisyenin eserini sergileme arzusu kadar, bir
yöneticinin yaptığı yöneticilik faaliyetlerini de, başkaları tarafından takdir görecek
şekilde, değerlendirmesi de gayet normaldir, tabiidir."
Genç, yönetimin hem meslek, hem bilim ve hem de sanat olma üzere üç
temel özelliğine dikkat çekti ve özellikle sanat yönünün ihmal edilmemesi
gerektiğini vurguladı.
"Biz yönetimi sanat olarak icra etmeyi düşünmüyor, onun için çaba
göstermiyor isek, bu bizim noksanlığımızdır."
"Yönetimin meslek, bilim, sanat olmak üzere üç özelliği vardır. Bunlar
arasından sanat ihmal ediliyor. Halbuki, yönetimin olmazsa olmaz özelliği
sanattır. Yönetimin sanat olarak yapılabilmesi için insanı anlamak, insanı
yönlendirebilmek gerekir."
Genç, yönetimde sanatın, yöneticilik ve liderlik ayrımındaki belirleyiciliğine
işaret etti.
"Lider olmayan, karizmatik özellikleri olmayan yönetim sanatına sahip
olmayan kişi, ilk olarak mevzuata müracaata eder. Bir problemle karşılaştığında
bak mevzuat böyle böyle der, ben seni attırırım der, ben şöyle yaparım, ben
böyle yaparım ilk cümlesi budur. Lider yöneticiyse, sanatkar yöneticiyse, en son
mevzuata müracaat eder."
İSTANBUL’UN FETHİ BAĞLAMINDA TÜRK DEVLET FELSEFESİ
Mehmed NİYAZİ
İstanbul'un Fethinin önemine işaret eden Mehmed Niyazi, tarihi bilgileri de
doğru biçimde öğrenmek gerektiğini vurguladı.
"İstanbul Dünya'nın incisidir. Peygamber Efendimizin Hadis-i Şerif'inden
sonra İstanbul Müslümanların hedefi olmuştu. II. Mehmet, Karaman
seferindeyken, Bizans'ın kabul edilemez istekleri üzerine İstanbul'un fethi
tetiklenmiştir."
"İstanbul'un Fethini sağlayan topları döken, Saruca Muslihiddin'dir. Aynı
Saruca Muslihiddin, Rumeli Hisarı'nı da yapan büyük bir insandır."
Mehmed Niyazi, İstanbul'un Fethini anlayabilmek için Türk toplumunda
"Devlet" anlayışının çok iyi tanınması gerektiğini vurguladı.
"İstanbul'un fethini çok iyi idrak edebilmemiz için devletimizi tanımamız
lazımdır. Biz enteresan bir milletiz. Bir kavimin millet olması için devlet kurması şart
değildir. Dünyada pek çok medeniyetlere katkıda bulunmuş milletler devlet
kurmamışlar, devlet kurma ihtiyacını da duymamışlardır. Bizim devletimizle milletimiz
bütünleşmiştir. Nerede devletimiz yıkılmışsa 100-150 sene sonra milletimizde oradan
silinmiştir. Biz devletsiz yaşayamayız."
"Bütün Avrupa dillerine bakınız Fatherland-baba vatan görürsünüz. Onlarda
evvela vatan gelir. Fakat bizde devlet baba, ana vatan. Babanın koruyuculuğunda
anavatan. Vatan bizde devlete bağlı olan bir şeydir. Neden? Çünkü kader bizi Çin
Denizinin dizi dibinde tarih sahnesine çıkarttı. Çinlilere göre bizim %7 civarında
nüfusumuz vardı. İmkan bulduk Çin'e saldırdık, zoru gördük bozkıra çekildik. Bu
hareketlilik bize, çok vatanımızı terk ettirdi. Ama biz varlığımızı, birliğimizi, dirliğimizi
devletimizin bünyesinde muhafaza ettiğimiz için devlet kavramı bizde vatanın üzerine
çıkmıştır. 751 Talas Meydan muhaberesinden sonra biz Müslüman olmaya
başlamışız. Çin'in de tazyikiyle beraber batıya doğru kaymaya başlamışız. Bu sırada
kalabalık Hıristiyan dünyasıyla karşı karşıya gelmişiz. Dolayısıyla o zamanda devlete
sahip çıkmak dinimizin bir gereği gibi bize görünmüştür."
Mehmed Niyazi, Türk toplumundaki günlük yaşamda yüzyıllardır kullanılagelen
belli ifadelerin aslında devlet anlayışını yansıttıklarına dikkat çekti.
"Değerli arkadaşlar benim ninem çok koyu Müslümandı. Odasına başında
kasketli bir insanın girmesini istemezdi. Ama bilirdi ki bu kasketi bu milletin başına bu
devlet koydu. Ama devlete düşman olmazdı. Her duasında Allah devlete millete zeval
vermesin diye dua ederdi. Çünkü varlığımızı devletimize borçluyduk. "
"Rahmetli annem oğlum şunu yapma ele güne karşı ayıp olur derdi. Biraz
devletle uğraşmaya başlayınca diyordum ele karşı ayıp olurda güne karşı nasıl ayıp
olur ben bir türlü bunu çözemiyordum. Ne zaman devlet felsefesiyle biraz meşgul
olunca annemin el dediği il devlet, gün dediği kül halk, devlete ve millete karşı ayıp
olur diyormuş annem ama ne annem bunun farkında ne de ben bunun farkındayım. "
Mehmed Niyazi, İslam'da bir devlet şekli, Kur'an-ı Kerim'de bir devlet sistemi
olmadığının altını çizdi. Bunun aslında bir üstünlük olduğunu vurguladı.
"Şunun altını çizerek söylüyorum İslam'da devlet şekli, Kur'an'da devlet sistemi
yoktur. Avrupalılar bunu asırlarca İslam'ın bir nakisası olarak görmüşlerdir. Ama
amme hukuku geliştikten sonra şuna vakıf olmuşlardır ki şekil kural, zaman ve
coğrafyaya dayanmaz. Çünkü Ekvator için koyduğun bir kural kutuplar için koyacağın
bir kurala ters gelebilir. Bugün mükemmel bulduğun bir kural 500 sene sonra milletin
sırtına yük olur. Dolayısıyla İslam vahiy olduğu için bütün beşeriyete hitap etmek
mantığında vardır. Bütün coğrafyalara hitap etmek mantığında vardır. Onun için bir
devlet şekli yoktur."
Mehmed Niyazi, toplumsal gelişme için aslolan unsurun bilgi üretmek ve
bilimsel gelişme olduğunu işaret etti.
"Biz, 1500 yılında bilim bakımından Avrupa'dan fersah fersah öndeydik. Ancak
şimdi çok geride kaldık. Bugünkü rakamı bilemiyorum ama 1989 rakamını veriyorum.
1989 senesinde Amerika Birleşik Devletleri pasaportunu taşıyanların ilmi makale
sayısı 202.681, Alman pasaportunu taşıyanların ilmi makale sayısı 72.159, şerefli
Türkiye Cumhuriyeti'nin pasaportunu taşıyanların ilmi makale sayısı sadece 684.
Şimdi aynı dünyada yaşıyoruz. Medeniyetler kavgası oluyor. Bu ilimle mi
medeniyetler kavgasındaki yerimizi alacağız? Bu ilimle mi biz İstanbul'un fethini
doğru düzgün öğreneceğiz? Bu ilimleri ilim yapmadığımız müddetçe Avrupalılar
yazar, onların istediği şekilde İstanbul'un fethini biz öğrenir, bizden sonraki nesillere
de anlatmaya devam ederiz."
Mehmed Niyazi son söz olarak, "kendini adam edemeyenler başkasının adamı
olmaya mahkûmdurlar," dedi.
TÜRK DIŞ POLİTİKASI
Naci KORU-Büyükelçi/Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı
1980'li yılların başlarında Orta Doğu Genel Müdürlüğünde görev yapıyordum. O
tarihlerde şimdi düşünüyorum, dış politikada ki gelişmeleri, dünyada ki
gelişmeleri inanın bugünle mukayese edilemeyecek kadar işlerimiz azdı. Fakat
günümüzde işlerimiz yoğunlaştı. Ülkemizden son 5 ay içerisinde 35 üst düzey
ziyaret olmuş yurtdışına, yani bu Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, işte bir de
Bakanımız düzeyinde. Ülkemize yapılan ziyarette 28 üst düzey ziyaret. Yani
neredeyse bakıyorsunuz sayın Cumhurbaşkanımız, sayın Başbakanımız bir
kapıdan böyle ziyaretçisini alıyor, öteki kapıdan gönderirken yine diğer kapıdan
yeni bir ziyaretçiyi kabul ediyor.
Bu sıkışık bir program içerisinde biz neler yapıyoruz? Birincisi mevcut stratejik
işbirliği ilişkilerimizi geliştirmeye çalışıyoruz ve güçlendirmeye çalışıyoruz. Bu
bizim için çok önemli. İkincisi, uluslararası örgüt ve platformlarda Türkiye olarak
etkin bir rol oynamak istiyoruz. Üçüncüsü belki de bu söylediklerimin en önemlisi
komşu ve çevre ülkelerle ilişkilerimizi daha da güçlendiriyoruz, daha da
geliştiriyoruz.
Enerjiden sorumlu AB Komiseri Günther Öttinger bir laf etti geçenlerde AB'nin çok
önemli yöneticilerinden bir tanesi bakın ne diyor "bahse girerim ki önümüzde ki
on yıl içerisinde bir Alman Başbakan beraberinde Fransız meslektaşıyla Ankara'ya
sürünerek gidecek ve Türklere ne olur bize katılın diye rica edecektir."
Türkiye Birleşmiş milletler Güvenlik Konseyine geçici üye adaylığını koymuştu. Biz
bakanlıkta tereddüt içerisindeydik, doğrusunu söylemek gerekirse, üst düzey
bürokratlar olarak. Acaba iyi mi ettik? Seçilebilir miyiz? Çünkü bütün Birleşmiş
Milletler üyeleri oy kullanıyorlar bununla ilgili olarak. Rekor bir oy aldık
arkadaşlar. 151 üyenin oyunu aldık 192 üye ülkeden. Ve adaylığımız resmileşti.
2009-2010 döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde temsil edildik
geçici üye olarak.
2002'den bugüne 69 vize muafiyet anlaşması imzalandı. Altmış beş ülkeyle umuma mahsus
pasaportlar için, elli dört ülkeyle, resmi pasaportlar için on ülkeyle de diplomatik pasaportlar
için vize muafiyet anlaşmaları imzaladık.
Yeni coğrafyalara açılım çerçevesinde 2008 yılında, bundan yaklaşık beş sene
önce İstanbul'da Türkiye-Afrika işbirliği zirvesine ev sahipliği yaptık. O günden bu
güne Afrika'yla ilişkilerimizi her yönden güçlendiriyoruz. Yine bu yılın ekim ayında
ikinci Türkiye- Afrika işbirliği zirvesini İstanbul'da tekrar düzenleyeceğiz. Ne oldu
bu Afrika açılımımız sayesinde? Ticaret hacmimiz 2012 yılında 23 milyar dolara
yükseldi bütün Afrika'yla. Ne kadardı? Bakın 4 milyar dolardı.
Genelde 2002 yılında bizim 93 büyükelçiliğimiz vardı, bugün 124 büyükelçiliğimiz
var. Bunlar sadece büyükelçilik sayısı, başkonsolosluklarımız ve daimi
temsilciliklerimiz var; toplam olarak 2002'de 162 temsilciliğimiz vardı,
yurtdışında. Şimdi 209 temsilciliğimiz var. Dün gece onaylanan kararnamemizle
bu sayı sanırım 217'ye çıkıyor büyükelçilik ve başkonsolosluk sayımız. Bakanlar
kurulu kararı çıkan temsilciliklerimizle beraber 233 tane temsilciliğimiz olacak
yurtdışında çok yakın bir zamanda. Bu neye karşılık geliyor onu da size
söyleyeyim. Şu andaki durum itibariyle yurtdışında temsilcilik sayısı olarak ilk on
sıralamada biz dokuzuncuyuz. Yani 200 ülke arasında Türkiye yurtdışındaki
temsiliyet açısından dokuzuncu sırada. Çok yakın bir zamanda beşinci sıraya
yükseliyoruz.
Cumhuriyet Döneminin İlk Sekiz Yılında Siyasi Akımlar ve İdareye Yansımaları
Prof. Dr. Mete TUNÇAY
Prof. Dr. Tunçay, bilimsel çalışmaların, yapılan eleştiriler ve ortaya çıkan yeni
gelişmeler karşısında yenilenmesinin gerekliliğine ve önemine işaret etti.
“33 yıl önce yayınlanmış, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin
Kurulması adlı kitabım birkaç basım geçirdi. Her basımda düzeltmeler yapıldı. En son
6. basımda ben yanlışlardan, hatalardan arındırmak amacıyla düzeltmeler yaptım”
dedi.
Prof. Dr. Tunçay, Cumhuriyet‟in ilanının sembolik olarak önemli olduğunu
ancak asıl dönüm noktası olan gelişmenin 1925 yılında çıkarılan Takriri Sükûn
Kanunu olduğuna dikkat çekti:
“Birinci TBMM 23 Nisan 1920‟de açılan meclis o vakitten beri Türkiye‟de
görülen belki en geniş tabanlı meclistir.”
“Birinci dönem sona erdirildi ve ikinci dönem toplandı. İkinci döneme de,
mümkün olduğu kadar birinci dönemdeki muhalifler sokulmadı.”
“Takriri Sükûn Kanunu‟nun önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü dün
90. sene-i devriyesini kutladığımız Cumhuriyet önemli, ama sembolik olarak
önemlidir.”
“Cumhuriyetin manası, „devlet reisinin ırsen gelmediği‟, yani seçildiği bile
demiyorum, çünkü bir darbe ile devlet başkanı olunca bir yerde, orda cumhuriyet
ortadan kalkmıyor, ama "devlet başkanı hanedan üyesi sıfatı ile devlet başkanlığını
almıyorsa orası cumhuriyettir".
“1925 yılında bu çıkartılan Takriri Sükûn Kanunu ile Türkiye‟nin, o zamana
kadar gidilen yönden farklı yöne girdiğini gördüm. O zamana kadar siyaset vardı, 1.
dönemde hatta 2. dönemde de. Unutmayın ki, İkinci Dönem 1924 Teşkilatı Esasiye
Kanunu‟nu yaptı. O kanunda, mesela Atatürk, o zaman henüz Mustafa Kemal Paşa,
ve onun sözcüleriyle bir hayli çekişildi. Şimdi onlar Reisicumhura birtakım imtiyazlar
tanımak istiyorlardı. Komisyon ve meclis çoğunluğu buna razı olmadı. Mesela “fesih”
konusu Cumhurbaşkanına bir hak olarak verilmedi. Kuvvetler ayrılığında dengeler ve
denetler sistemi vardır ya, yürütme organında yasama organına karşı fesh etme
yetkisi olursa, bu bir silahtır. Mesela bu yetki, talep edildiği halde Cumhurbaşkanına
verilmedi. Daha başka böyle şeyler de oldu. Hilafetin kaldırılması da bu dönemde
oldu. Çok üzerinde durmuyoruz ama bizim Cumhuriyetimizin ilk 4-5 ayı „Halifeli
Cumhuriyetti‟.”
“1923 yılında Cumhuriyet ilan edildikten sonra, 1925 yılındaki Takriri Sükûn
Kanunu‟na kadar bir süre geçiyor. Takriri Sükûn Kanunu‟ndan sonra Türkiye‟de artık
siyaset 1945 yılına kadar sona eriyor.”
Download

ÇARŞAMBA KONFERANSLARI