ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
İÇİNDEKİLER
Rıza Yetim
Prof. Dr. Kemal Kocabaş
Prof. Dr. Ayhan Çıkın
Rahim Gür
Mehmet Genç
Prof. Dr. Kemal Arı
M. Cevat Turan
Etem Oruç
Faik Ay
Ahmet Cengiz
Prof. Dr. Osman Gökçe
Av. Hüseyin Özbek
Emin Ugunlu
Bekir Özgen
Av. Sabri Kuşkonmaz
Suat Karova
Eyüp Yılmaz
Ahmet M. Egemen
Dr. Salim Çelebi
Ali Yavuz
Azmi Ermiş
Zekeriya Yavuz
Salih Gözek
Yeliz Sert
Bahtiyar Takkalı
Mehmet Karabacaklar
Tahsin Şimşek
Şadiye Dönümcü
Muammer Özler
Turgut Dereli
Cuma Esentürk
Nabide Kılınç
Ali Kaya
Mevlüt Kaplan
Erdal Deniz
Müjgan Tutan Katlan
Mehmet Ali Tıraş
Esat Ersöz
Ayla Tarhan Kavrukkoca
Haberler
Özvarlık Saygısı, Ulusal Bilinç..................................................................................3
Aramızdan Ayrılışının 15. yılında Fakir Baykurt’u Yeniden Anlamak........................4
Şiir ve Şiirin Özellikleri ............................................................................................6
İnanç İnsanı, Rauf İnan............................................................................................8
Nasılsa arkası gelir ..................................................................................................9
Atatürk Arap Harflerini Niçin Kaldırdı ?.................................................................10
Atatürkçülük nedir, Ne değildir ? ...........................................................................11
Ahlat Ağacı ...........................................................................................................12
Cumhuriyet Nedir ? ..............................................................................................13
Salkım Sögüt ve Su ...............................................................................................14
Gün Batımı Efanesi ...............................................................................................15
Beyaz Perdeden Sıkılan Taşnak Kurşunu ...............................................................18
Anla .......................................................................................................................19
Fötr Şapkalı Adam .................................................................................................20
Belgeselciler Ne Yapar ? .......................................................................................21
Mutlu Yaşamı Elde Etmenin Temel Direkleri II ......................................................23
Halk Türkülerinde Çocuk Gelinler, Çocuk Damatlar .............................................25
Kral Çıplak .............................................................................................................28
Verdiğin İkrar ........................................................................................................29
Mahmut Makal’la Tanışma ....................................................................................30
Hakkı Hak Peşinde ................................................................................................31
Leş Kargaları .........................................................................................................34
Yaşamak Yük ..........................................................................................................36
Kadın Erkek Eşitliği................................................................................................37
Yeter Be..................................................................................................................38
Yokluğuna Dayanamam .........................................................................................38
Balkan Gezimizden Bir Öğle Sonrası......................................................................39
Uçun Kuşlar uçun Cavur İzmir’e Doğru ..................................................................44
Adabelen Anımsaması............................................................................................45
İzmir’e Yolculuklarım ............................................................................................46
Bir Yerde Yanlışlık Var, Ama Nerede ......................................................................47
Anadolu Ateşini Yakanlar Köy Enstitülüler Denizli’deydi........................................48
Babam, Ben ve Çiviler ............................................................................................49
Ben Büyüyünce .....................................................................................................51
Doğanın Öğretmenliği ...........................................................................................52
Şans Dile ...............................................................................................................53
Gençlik Aşkları ......................................................................................................57
84. Yılında Menemen Olayı ...................................................................................58
Adabelen ...............................................................................................................59
..............................................................................................................................60
-1-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
2015'e başlamışken:
Öncelikle yeni yılınızı kutluyoruz. Ülkemiz ve dünya insanlığına barış ve mutluluk gelsin,
diyoruz.
Hiçbir toplum ve kültür birbirine üstün değildir. Hatta kültürler insanlığın ortak değerleridir.
Ancak takdir edersiniz ki her bilginin de doğru olması gerekir. Bu bağlamda aşağıdaki bilgileri
sizlerle paylaşıyoruz.-Adabelen
Yeni yıl kutlamaları ve çam ağacı
süsleme bir Türk geleneği mi?
Yılbaşında çam ağacı süsleme ve Noel
ile ilgili iddiaların ardı arkası kesilmiyor.
gelişlerinden sonra yayılmaya başlıyor.
Hıristiyanlıkla birlikte Nargudan
törenini İsa'nın doğumuyla ilişkilendirip
Noel adıyla kutlamaya başlıyorlar.
Aslında tamamen Hun Türklerinden
alıntı yapıyorlar. Nargudan güneşin
doğuşunu simgeleyen bir bayram.”
Tutucular tarafından Gâvur icadı ve
uygulaması olarak görülen çam ağacı
süsleme ve Noel kutlamasının bir “Türk”
geleneği olduğunu biliyor muydunuz?
Gelelim Çam süsleme ve Noel
kutlamalarına. Noel'i kutlayanların kendi
arasında bile bir birliktelik yok. Kimi
kutlayıcılara göre, kutlama tarihi (İsa'nın
doğum tarihi) 25 Aralık, kimine göre 5
Ocak, kimine göre de 10 Ocak. Bazıları ise
Mart ayını işaret ediyor!
“İmparator Konstantin zamanında
324-337'te İznik'te toplanan konsülde, 22
Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan
'bayram' İsa'nın doğumu olarak 24
Aralık'a alınıyor ve buna da 'Noel
Bayramı' deniyor. Batı kilisesi ise 25
Aralık'ta kutluyor Noel'i. Çam
süslemeleri ise ilk olarak 1605'te
Almanya'da görülüyor ve oradan diğer
Hristiyan ülkelere geçiyor. Batı dünyası en büyük
bayramını göçebe ve ilkel olarak tanımladığı
Türklerden yürütüyor aslında.”
Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ise
Müslüman Türkler arasında yıllardır
kutlansın mı , kutlanmasın mı tartışmalarının
yaşandığı Noel Bayramı'nın çok eski Türklerde
“Yeniden Doğuş-Çam Bayramı” olarak kutlandığını
ve yılbaşının Türk geleneği olduğunu söylüyor. 98
yaşındaki ünlü Sümerolog, Noel'in geçmişteki adının
'Nargudan' olduğunu belirtiyor ve: “Türklerin tek
tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,
yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir
'Akçam Ağacı' bulunuyor. Bu ağacın tepesi de
gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen'in sarayına kadar
uzuyor ve buna 'hayat ağacı' deniyor. Ülgen,
insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş
olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü,
güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli!
İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin
uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece, gündüzle
savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi
yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden
doğuşu; bir 'yeni doğum' olarak algılanıyor. Türkler
bu bayrama 'Nardugan' diyorlar. Nar; güneş, tugan
ise 'doğan' anlamına geliyor. Türkler, güneşin
zaferini ve yeniden doğuşunu, büyük şenliklerle
'AkçamAğacı' altında kutluyorlar.” diyor.
Bilim insanı ve Araştırmacı Prof. Dr. Haluk Tarcan
da: “İslam öncesinde Türkler,
en uzun gece olan 21 Aralık'ta
çam ağacı altında toplu
yemek yiyor ve merasim
sonunda çam ağacını
yakıyorlardı. Altay Dağları
eteklerinde yaşayan küçük
gruplar ve Türk köylerinde
bu gelenekler devam ediyor.
Avrupalılar, son yıllarda
kendilerine özgü bir kült
kökü yaratmak için Asya'da
araştırmalar yapıyorlar.
Noel kutlamaları
Anadolu'da Hıristiyanlığı yaymak isteyen Aziz Saint
Poul tarafından M.S 60 senelerinde bizim
coğrafyamıza taşınıyor. Noel, Avrupalılar tarafından
uydurulmuş ve Türklerden alınmıştır.” diyor.
Batıda Noel, ülkemizde ise 'yılbaşı' olarak
kutlanan ve eski Türklerde Nargudan olarak bilinen bu
bayramın, Hun akınıyla Avrupa'ya taşındığını belirten
Çığ, Nargudan'da yapılan ritüelleri şöyle anlatıyor:
“ Nargudan Bayramı, Hunlar'ın Avrupa'ya
Anlaşılıyor ki çam ağacı süslemenin eski bir Türk
geleneği olduğu gerçeği var. Bu nedenle de yeni yılınızı
içtenlikle kutluyoruz.
(İnternetten)
-2-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
ÖZVARLIK SAYGISI,
ULUSAL BİLİNÇ
Rıza YETİM
[email protected]
Önce bir. Çünkü bir olmadan çok olmaz. Tıpkı birey
olmadan ulus olamayacağı gibi. Toplumu oluşturan en
küçük birimdir birey. Birey nice gelişkin, nice bilinçliyse,
toplum da onca sağlıklı, sağlam, gönenmiş ve uygar olur.
Bireyde özvarlık saygısı ve kendine güven olacak
önce. Özünü aşağı görmeyip sayacak sevecek ki, özgeyi de
aşağı görmeyip sayıp seve. Özgür düşünceli olacak, usu
bağımsız, yüreği sevgiye açık olarak yaşayacak ki, bilimin,
barışın, kardeşçe yaşamanın tadını çıkara. Değişimden
gelişimden yana olacak ki, karanlığın, bilim düşmanlığının
ne demek olduğunu algılaya, aydınlıktan karanlığa geri
dönmeye, bin yıl geçmişte yaşamak istemeye, kendini
söylencelerin salıncağına bırakmaya. Onurunu önde
tutacak ki, onurun fasulyeden, nohuttan, sabundan
şekerden, on torba kömürden çok daha önemli olduğunun
bilincine vara. Yaşamı değiştirip güzelleştiren sanata
“ucube “ diyenlere karşı dura, tüküre. Sanatı seve, sanatı
seve seve güzelleşe. Çocuklarını sevecek ve çocuklarına
sahip çıkacak ki, onlar, karanlık ellerin, karanlık emellerin
ellerinde yitip gitmesin. Onlar, hep ışıklar içinde olsun,
onlar Atatürk'ün aydın izinden hiç sapmasın. Geleceği
sağlam kursunlar, ezilen, sömürülen ülke çocuklarına
örnek olsunlar. Sen diline, özekinine sahip çık ki, birey,
benliğini yitirmeye, saldırganların, sömürgenlerin, gözü
doymaz anamalcıların etkisinde yitip gitmeye, anadilimiz
Türkçenin değerini bile, onu kötüleyenlere, onu hor
görenlere karşı koruya. Kim olduğunu, nereden gelip
nereye gittiğini bil ki, ulusal bilince ermiş insanlarımız,
ulusunu yurdunu saygın uluslardan bile öne çıkara,
Kurtuluş Savaşı'nı ve Atatürk'ü anlamadan kimliği kişiliği,
saygınlığı olmadan uygar bir ulusun bireyi olamayacağını
kavramış ola, Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerine neden
bağlandığını bile. Hep “ yapacağım, yaratacağım,
üreteceğim, bana teslim edilenleri hem koruyup hem de
daha ileri götüreceğim! “ diye övüne, kendine güvene.
Nerede öyle birey? Hiç yok mu? Var elbette ama
yeterli değil, azınlıkta. Hem, nerden nereye geldik biz?
Bizim bugünümüzün temelinde Çanakkale Savaşları,
Kurtuluş Savaşı, İnönü, Sakarya, Dumlupınar,
Başkomutanlık utkuları, 9 Eylül aydınlığı yok muydu? 19
Mayıs 1919'u,30 Ağustos'u, 23 Nisan'ı, 29 Ekim'i nasıl
unutabiliriz? Laik Türkiye Cumhuriyeti tüm dünyada
saygıyla anılmadı mı? İnsanlarımız, kulluktan kurtulup
özgür ve saygın birer yurttaş olduklarını ne çabuk
unuttular. Bizi insan yapan devrimleri, özellikle de Harf ve
Eğitim devrimlerinin ne kötülüğünü gördüler de silip
atmaya başladılar. Fabrikalar icat edip ülkeyi bir baştan bir
başa demir ağlarla döşemedik mi? Yeraltı yerüstü
varlıklarımızı düşmanların elinden alıp kendimizin
yapmadık mı? Bugün satılmadık
neremiz ve neyimiz kaldı?
Bilgütaylar (üniversiteler) kurduk bilgilenecektik, olmadı,
bilgütaylarımız medrese oldu. Ülkemiz ve ulusumuzla bir
bütündük, parça parça olduk, insanlarımız birbirlerine
düşman. Kadınlarımız kızlarımız, bin dört yüz önceki
karanlık günlerde yaşatılmak isteniyor, onları insan olmayan,
onları alınır satılır mal olarak gören düşüncenin peşinden
gider olduk, bize ne oldu? Çalıp çırpan, insanların inançlarını
çıkar aracı olarak kullanan suyun başındakileri, hiçbir şey
olmamış, ya da “ Adam inançlı, namaz kılıp oruç tutuyor, “
diye etkisiz ve tepkisizce, tıpkı büyükbaş hayvan gibi izler
olduk, utanma duygumuz nerelere yitip gitti? O çocuklar
bizim değil mi, çocuklarımız gidiyor elden, ne zaman
uyanacağız, devineceğiz? Çekinmeden sakınmadan açık
söyleyin, bugün okul kaldı mı okul ülkemizde? Okumak
dersen zaten yok. Çocuklarınız nerede, ne koşullar altında
okuyor haberiniz var mı? Ülkede kime güvenir yurttaşlar,
adalete yargıya değil mi? Hani nerede adalet, hani nerede
yargı? Sayabilir misiniz, kaç tane yargıç, kaç tane savcı var
inanıp güvenebileceğiniz koskoca Türkiye'de? Hiç oturup da
kendi kendinize, “ Bize ne oldu? “ diye soruyor musunuz) “
Soruyorum! “ diye bile haykırsanız, inandırıcı olamazsınız.
Öyle olsa şimdi böyle olmazdık. 0nun için ÖZVARLIK
SAYGISI OLAN, KENDİNE İNANIP GÜVENEN,
ÖZGÜRLÜK VE MUTLULUĞU BİLİMİN
AYDINLIĞINDA ARAYAN ONURLU BİREYLER
OLSAYDIK, şimdi ülkemiz hiç de hak etmediği bu karanlık
çarkın dişlileri arasında olmazdı. Kendimizi sevmiyorsak,
ülkemizi ve ulusumuzu da sevmiyoruz demektir. Çünkü
insan, sevdiği için yaşar, Neyi seviyorsa onu korur, onun için
savaşım verir. Özvarlık saygısıyla ulusal bilinç birbirlerini
bütünleyen çok önemli iki kavramdır. Bu iki kavrama sahip
olanlarsa, böyle günlerde olup bitenlere, yitip gidenlere
ilgisiz kalamaz. Bir savaşım yolu ve yöntemi bulup karanlığı
aydınlığa çevirmek için ortaya atılır.
Bugünler, inanmış yiğitlerin günüdür! Özvarlığına
saygısı olmayanlar geriye, özvarlığına saygısı olanlar
ileriye!..
Bunlardan daha önemlisi, özgür müsünüz?
Duygularınızı, düşüncelerinizi, karşı görüşlerinizi özgürce
söyleyip yazarak dile getirebiliyor musunuz? Gazetelerde
köşe yazarlarının ne durumlara düşürüldüklerini dünya
şaşkınlık içinde izliyor.
Emeğe saygı kaldı mı? İnsan yaşamı asgari ücretle
ölçülür duruma geldi. Sanki ölen, yaralanan, sakat kalan
işçiler bizden değil.
-3-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
ARAMIZDAN AYRILIŞININ
15. YILINDA FAKİR BAYKURT'U
YENİDEN ANLAMAK
Prof. Dr. Kemal KOCABAŞ
[email protected]
“Yoruldum yurda uzaklardan bakmaktan
/Ama yorulmadım hiç bir zaman/O yoksul sevgili
gibi dağ başlarında/Karda kalmış, darda kalmış
yolcular için yazmaktan”
yıkayıp halay çekilen alana koşarsın. Ortaya bir
akordeon, on-on beş mandolin çıkar. Öğrenciler, kız
erkek üçerli dizilerek geniş bir halka oluşturur.
Oyunbaşı 'Haydi efeleer!' diye bağırır. 'Kollaar!'
Dedi mi bütün kollar kalkar… Gün böyle
görülmemiş, duyulmamış bir şenlikle başlar. Her
enstitü kendi yöresinin türküsünü söyler, oyununu
oynar, öteki yörelerin türkülerini, oyunlarını
öğrenir” şeklinde anlatır.
Yukarıdaki dizelerin yazarı 15 Haziran 1929
tarihinde Burdur Akçaköy'de yaşama merhaba diyen ve
11 Ekim 1999 tarihinde aramızdan ayrılan Türkiye
ilerici hareketinin önemli ismi Fakir Baykurt'a ait.
Baykurt, Gönen Köy Enstitüsü, Gazi Eğitim Enstitüsü
çıkışlı, öğretmen, edebiyatçı, yazar, TÖS Başkanı bir
aydın. Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği (YKKED),
20 Aralık 2014 tarihinde İzmir'de “Aramızdan
Ayrılışının 15. Yılında Fakir Baykurt'u Yeniden
Anlamak” başlıklı iki oturumluk bir çalıştay
düzenleyerek Baykurt'un 70 yıllık onurlu yaşamını,
mücadelesini, emeğini,
ürettiklerini saygı ile selamladı ve
dostlarıyla beraber onu yeniden
anlamaya çalıştı.
Gönen Köy Enstitüsü arı kovanı gibi çalışırken
Fakir Baykurt şiir yazmaya başlar, kütüphane görevlisi
olur, tercüme bürosunun çevirdiği klasiklerle yüreği
dünyaya açılır. Köy Enstitülerinin kuramcısı,
uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç Baykurt'taki gelişim
dinamiğine destek için ona 1944 yılında bir Almanca
sözlük armağan eder ve kapağına
da “Köy şiirlerini başarıyla
y a z a n Ta h i r B a y k u r t ' a
Almanca'yı ilerletmesi için çok
sevgiyle” diyerek imzalar. 1946
Fakir Baykurt bir halk
s o n u Y ü c e l v e To n g u ç
çocuğudur. 1943'yılında Gönen
görevlerinden ayrılır. Enstitü
Köy Enstitüsüne öğrenci olur.
karşıtları enstitülere atanır. Fakir
Yaşamında artık “Gönen Işığı”
Baykurt o zor dönemleri “Dünya
vardır ve ilk yılın sonunda
inişli yokuşlu denir. Üçten
defterinde “…Değişik
dörde geçtik. Ankara'nın
b a m b a ş k a b i r ö ğ re t m e n
rüzgârları döndü. Yücel'i,
olacağım, içimdeki aslanlar
F. Baykurt ve M. Kahvecioğlu Gönen Öğretmen Okulu'nda
To n g u ç ' u g ö r e v l e r i n d e n
bana güç verecek. Gideceğim
uzaklaştırdılar. Savaş bitti, bir
köydeki geriliği, yoksulluğu
başka savaş başladı sanki:
yere sereceğim. Kahvede
Enstitülerde
solculuk
yapılıyormuş da, zararlı
oturup oyuna dalmayacağım. Köy çocuklarını kızkitaplar okunuyormuş da, kız-erkek bir arada
erkek ayırmadan okutacağım. Halkı
okumak Türk töresine aykırıymış da; A! Aaa!.
aydınlatacağım.” ifadeleri yer almaya başlar. Değişim
Kızlar önce ayrı sınıflara, sonra ayrı enstitülere.
ve dönüşüm başlamıştır. Gönen'deki hayatın gerçek
Anlaşılmaz sıkılıklar başladı. Müdürümüz değişti,
problemlerine dayalı iş içinde eğitim ilkeleriyle tanışır
öğretmenler ayıklandı. Sık sık dolaplar aranıyor,
ve notları arasına bu kez “Ben bileşik kapları Tınaz
kitaplarımız alınıyor. Enstitüleri kuranlar
dağından enstitüye su aldığımızda öğrendim.”
kötüleniyor. Her derste komünizmin zararları
diyerek iş içinde ve hayatın gerçek problemlerine
anlatılıyor… Dergilerde şiirlerim, yazılarım çıktığı
dayalı enstitü eğitiminin özgünlüğünü bize aktarır.
için en çok ben denetleniyorum. Ama ne yapıp
Gönen'i anlattığı Köy Enstitülü Delikanlı kitabında bir
yaptım, diplomayı canavarın ağzından kaptım.
Gönen sabahını ve eğitimin işlevselliğini “Enstitü bir
Anam saçını kınaladı, Akçaköy'ün içinde adak
arılık gibi. Sabah kampana çaldı mı fırlıyoruz.
diyerek anlatır. 1946-1950 arası
üleştirdik…”
Yüksekteki kalasa asılmış bir ray parçası bu. Eline
Türkiye'nin
gericiliğe
teslim olduğu bir dönemin adıdır.
bir demir alıp vurdun mu çıkan ses her yerden
Devrimci
Cumhuriyet
yara almaya başlamıştır.
duyulur. Yatağını yorganını düzeltip, elini yüzünü
-4-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
olacak, diye sevindim. Gerçekten bu iyi bir fırsattı.
Hem işimize baktık, hem söyleştik sık sık. O birinci
bölgenin başında, ben ikinci bölgenin başında. Benim
varıp işe başladığımda o Datça'dan İzmir'e
gelmemişti. Telefonda sesi bir acayip uğultuluydu.
Seçim bürosu açılışları, ilçelerde, beldelerde
konuşmalar oluyor. Kiminde onu da temsil ediyorum.
Hasta diye adı çıktı ya, bulunmayışı sorun
yaratmıyor. Gerçekte yenmişti hastalığı. İlk
karşılaşmamızda atıldık birbirimizin kucağına.
“Yahu Can, şiirin gücüne bak, yendin hastalığı!” diye
bağırdım. Bir süre birbirimize sarılı kaldık.
Çözülünce dilini ağzında yuvarlayarak, “Şiirin gücü
değil Fakir, şeftalilerin gücü!” dedi. Kahkahaları
sanki o kanser olmamış da, ben olmuşum gibi atıyor.”
diye anlatır. O süreçte bir gün İstanbul'a gitmek için iki
arkadaş İzmir Havaalanı'nda buluşurlar. Can Yücel;
uçakta içinde peynir olan küçük ekmeği Fakir Baykurt'a
verir. Can Yücel ise bu arada takma dişlerini çıkardığı
için çikolatalı pastayı çaya banıp atıştırmaktadır.
Baykurt; “Taktır rahat edersin!” der. Can Yücel'in
yanıtı hazırdır: “Fakir boşa uğraşma taktırmam! Bir
antiemperyalist olarak vücuduma yabancı madde
sokmuyorum! İşte bu kadar.” diyerek yaşamlarını hep
güzel ve güneşli günlere adadılar. Son söz Fakir
Baykurt'un “…Cumhuriyet beni götürdü, açtığı Köy
Enstitüsünde eğitti, öğretmen yaptı, elime kalem
verdi, yurdun yazarları arasına kattı. Şimdi
düşünüyorum, yokluktan geliyorum. Cumhuriyete
elbette teşekkür ediyorum, ama onun için
ölmüyorum. Yazarın görevi şakşakçılık değildir. O
devlet on yıl sonra gericileri sevindirmek için
okuduğum Köy Enstitülerini kapattı. Nasıl yapalım
da bu devlet gene o devlet olsun, başka yoksul köy
çocukları da kanatlansın…” değerlendirmesinde.
Dergi Sorumlumuz İ. Tuna ve Yazarımız A. Ermiş
Yeşilova'da büstünün açılışındaydılar.
Mahmut Makal'ın “Bizim Köy” kitabı ve yankıları
sürerken Fakir Baykurt “Yılanların Öcü” nü yayımlar.
DP dönemi despotizmine karşı enstitülü yazarlar
halkın, köylünün sorunlarını dile getirerek toplumsal
bir görev yaptılar. O dönemde, köşe yazıları yazan ve
yaşanılan süreçlere dargın olan Hasan-Ali Yücel
Yılanların Öcü kitabının yayınlanması sonrası
sevincini 1958 yılında Demet dergisinde “…Işığa
susamış köylü çocuğunu devlet eli ile insan
kaynağına kavuşturan Köy Enstitüleri, artık aydın
yetişkinlerini toplum hayatımızın ön saflarına
itmektedir. Mahmut Makal oradan. Fakir Baykurt
da ilk feyzini bu ata ocağından aldı… Gazetede
Fakir'in Yunus Nadi Roman mükâfatını
kazandığını görünce onlara her bakımdan güvenli
ruhumla o kadar duygulanıp sevindim ki, kendisi o
kadar kıvançlanmamıştır. Başta ben fakir olmak
üzere, ciğergahımıza sokulan ve yüreğimize sokan
yılanlardan öc alan bir evlat çıkar da baba
bahtiyarlık duymaz mı? Ah, demek gözümüz açık
gitmeyeceğiz” şeklinde ifade eder.
Türkiye'de demokratik öğretmen hareketinin ve
1968 kuşağının dinamiğinde Köy Enstitüleri gerçeği
vardır. Enstitüler, önce Köy Öğretmen Derneklerini
kurarlar, sonra federasyonlaşmışlar (TÖDMF) ve 8
Temmuz 1965 tarihinde de Türkiye Öğretmenler
Sendikası (TÖS) ü kurarlar. İlk toplantıda kurucular
Fakir Baykurt'u başkan seçerler. 92 üye ile kurulan TÖS
hızla yaygınlaşır. 20 Eylül 1971´de kapatıldığında şube
sayısı 535, üye sayısı ise 72 bin kadardı. TÖS, büyük
öğretmen boykotu, yürüyüşü ve Devrimci Eğitim
Şurası ile eğitim tarihinde onurla yer aldı.
Fakir Baykurt Gönen sonrası öğrencisi olduğu
Gazi Eğitim Enstitüsünü “Yoksullar Üniversitesi”
olarak adlandırır. 12 Mart'ta tutuklanır ve 12 Eylül
sürecinde de Almanya'ya gider. Uzun yıllar orada kalır
ve edebiyatçı kimliği ile üretmeye devam eder. 1999
seçimlerinde Fakir Baykurt ve Can Yücel İzmir'den
ÖDP milletvekili adayı olurlar. Her ikisi de çok
heyecanlı bir şekilde seçimlerde omuz omuza çalışırlar.
O süreci Fakir Baykurt “Can ile neşe dolu günlerimiz
i. Tuna ve iki yazarımız F. Baykurt'un köyünde, yıkılmış evinin yerinde,
Ülkenin bir parti devletine doğru çok hızla yol aldığı
bir dönemde, Haziran 2015 seçimlerine giderken “Nasıl
yapalım da bu devlet gene o devlet olsun, başka yoksul
köy çocukları da kanatlansın…” sorusunun yanıtını
aramak güncel bir görevdir. Fakir Baykurt'un anısına
saygıyla…
-5-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
ŞİİR VE BİLİMİN YOL ARKADAŞLIĞI: 3
ŞİİR VE ŞİİRİN
ÖZELLİKLERİ
T. Ayhan ÇIKIN*
[email protected]
getirilmiştir. Öyleyse şiir için şu sorular sorulmalı
mıdır?
- Şiir bir sanat mıdır?
- Şiir bir bilgilenme ve eylem aracı mıdır?
- Şiir bir dil midir? Bir “ruh şarkısı” mıdır?
ŞİİR BİR SANAT MIDIR?
Şair Horace'dan beri, şiir genellikle, doğayı hoş
bir şekilde temsil eden bir tablo gibi kabul edilmiştir
En güzel şiir, yüksek kaliteli renklerle çalışılmış,
g e r ç e k b i r r e s i m t ü r ü e s e r o l a c a k t ı r.
Edebiyat tarihi, şiirin incelikleri, zengin ve güçlü
parçaları ile doludur.
Şiir, iyi söz söyleme, bir düşünceyi süsleme
sanatı olduğuna göre, 17. ve 18 . yüzyıllarda şiir
kavramında büyük bir dalgalanma görüldü.
Felsefe koleksiyonlarını, tarihi eserleri, hatta
matematik el kitaplarını bile manzumeler şeklinde
yazanlar ortaya çıktı.
Voltaire gibi bir şairin şiirlerinin uzun yıllar
kütüphanelerin tozlu raflarında beklediğini söylemek
gerekir.
Vigny'nin “La bouteille à la mer” (Denizdeki
Şişe)'i okunduysa, Bilim ve Düşünce'nin gelecekteki
zaferinde, şairin rolünde parlayan inancını
okuyucusuyla paylaşmasını bilmesindendir
Bu “dalgalar ve rüzgâr” içinde şiirin güvenli bir
limana ulaşmasında düşünceyi yer vermesiyle
mümkün olabilecektir.
Şiir, sırça bir mücevher kutusu içinde, elmasın
saflığı ve sertliği düşüncesini veren herhangi bir
kimyacının büyük çalışması, dönüşümü olarak,
edebiyatta istisna bir yere sahip olmuştur.
Duyguların ve tutkuların müziği, ruhun bir çeşit
şarkısı olarak şiir, yürekteki duyguların ifadesi
olduğundan, yürekteki duyguları üreten bir çeşit
soybilimi(généalogie)'dir, denebilir .
ŞİİR BİR BİLGİLENME VE EYLEM
ARACI MIDIR?
Bazı şairler ve düşünürler, şiiri bir eylem aracı
olarak da bakabilmişlerdir: Onlar, çağdaşlarının
Bilim, doğada var olan her şeyle ilgilenir. Hele
insanı ilgilendiren, insanın ilgilendiği konularla daha
yakından ilgilenir. Pek çok dost, “Şiirle bilimin ne
ilişkisi olabilir?” dese de, şiir, insanı ilgilendirdiğine
göre, bilim de onun “ nasıl ve niçin ”ini
sorgulamalıdır. Tabii, böyle bir sorgulama bu yazının
amacı değildir. Şiirle bilim arasındaki ilişkiyi, bir
literatür taraması üzerinden kurmaya çalıştım. Çünkü
bu satırların yazarı, profesyonel bir “şiir araştırıcısı”
değildir.
Özellikle çalışma süreci içinde şiir olgusunu “ele
avuca sığdıramadım”… O kadar farklı şiir anlayışı
var ki? Onu tanımlamak neredeyse mümkün değil…
“Şiir, özellikle koşuk olarak, seslerin, ritimlerin,
armonilerin yoğun bileşimiyle en canlı heyecanları,
izlenimleri, duyguları algılama ve çağrıştırma
sanatıdır.”
Başlıca şiir türleri: lirik, epik, kahramanlık
şiirleri; dramatik şiir, pastoral şiir, vb.
Şairlerden şiirin on tanım
- Şiirin ne olduğu bilinmez, ama karşılaşınca
tanırız onu.(Jean L'Anselme)
- Şiir, bir insanda kilitlenmiş bir dünyadır (Victor
Hugo)
- Şiir, hayali olan, düşler kuran, arzu eden ve
ekseriya başa gelen şeydir.(Jacques Prévert)
- Şiir, kulaklar ile görmeyi hizmet eder. (Jean-Pierre
Depétris)
- Şiir, yağmur yağdığı zaman havanın güzel
olduğunu ve hava güzel olduğunda yağmur yağdığını
söylemeyi bilmektir. (Raymond Queneau)
- Şiir, dil içinde dildir. (Paul Valéry)
- Şiir, her insanın kendi içinde taşıdığı müziktir.
(William Shakespeare)
- Şiir, insanın ancak beraber tasarımlayabileceği
iki sözcüğün karşılaşmasıdır. (Federico Garcia
Lorca)
- Şiir, sessizliğin konuştuğu zamandır. (Georges
Duhamel)
Şiirin bir faydası olup olmadığı, şairin niçin ve
nasıl şiir ürettiği pek çok şiir ustası tarafından dile
-6-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
güzelliğin, zevkin estetik değerlerini araştırır.
Şiir böylece irrasyonelliği çağırır; o büyük ölçüde
sezgileri, duyarlılığı, bir şeyleri hayalde
canlandırmayı konu edinir.
Bu, faydacı amaçlarda kültürleşmenin her hangi
bir arzusu dışında, dünyayı yeniden görmenin de
başka bir yoludur.
Prévert'de, komik sözcüklerin birbirleriyle
beklenmeyen ittifaklarını yaklaştıran veya ayrıştıran,
rutinleşmiş kavramlardan uzaklaştıran, daha sonra
yeni bir bakışı yeniden kurmak için gerçeği parçalara
ayırırlar. Buna benzer örnekleri Türk şiirinde de
görmek mümkündür. Örneğin Coşkun Karbulut'un
şiirlerinde, farklı sözcükler arasında kurulan
ittifaklardan rutinleşmiş kalıplardan uzaklaşmış yeni
kavramlar/düşünceler çıkar. Örneğin:
“yaşam bir yumurta gibi
ya kuş olup uçacağız
ya omlet yapacaklar bizi
cılkımız çıkmazsa o da”,
Henri Lemaître'in dediği gibi şiir, şairin dünyası
ile duyarlılığı arasındaki anlaşmadır :
“ Şiirin özü (…), ister farklı anlamlar, biçimler,
renkler, sesler ve kokularımızın objeleri arasında
olsun, isterse fiziksel evrenin ve moral dünyanın
fenomenleri arasında veya doğal görünümler ve
beşeri fonksiyonlar arasında olsun, gizli
haberleşmelerin sürekli duygusu olabilir “
Valéry şöyle diyor : “şiirin özünün ne olduğunu,
düşüncelerin farklı özelliklerine veya bizzat Tanrı'yla
özdeşleştirilen sonsuz önemine veya hiç değerinin
olmadığını dikkate akarak değerlendiriyorum. Şiir
ona atfedilen amaca göre tanımlanamaz, o her tanıma
meydan okuyor.”
Kuşkusuz burada şiir için bir tanım verme
önerisinde bulunulmayacaktır. Şiir, bir imalat ürünü
değildir, bir ilham /emek çabası sonucu ortaya çıkar.
Her durumda şiirleşen ilham, bilgiyle desteklenirse ,
sağladığı haz daha da boyutluk kazanabilir. Bilgi
üretme konusu ise bilimin konusudur.
Özetle şiir; bir duygu yumağı, bir duygu
karmaşasıdır.
SESSİZLİK
gözlerim gözlerine değse
tüm kana boyanacak evren
bir çiçek mi yaşam ölüm bahçesinde?
gün ortasında sessizliğe gömülen!..
hayranlığını veya öfkesini poetik bir biçimde
yansıtmalarını istemişlerdir.
Örneğin Louis Aragon un “cennete inananlar ve
inanmayanlar” arasında düşmana karşı birlikte kalk
borusu çalan “Rose et réséda”(Gül ve
Muhebbetçiçeği)'sı Resistance'dan doğmuş olan ve
Napolyon'u eleştiren Victor Hugo'nun “Napoléon le
Petit”deki 'Châtiments' (Cezalar) şiirleri bu konuda
tipik örneklerdir(7).
Edebiyat gibi, büyük duygular üzerinden
oynanan oyunlar ve polemikler, Baudelaire'in “Art
romantique” (Romantik Sanat)'inde kınanmaktadır
“Başka bir sapkınlık var… Tutku, gerçek ve
moral sapkınlıkları kaçınılmaz doğallıklar
içerdiğinden, öğretim sapkınlıklarından söz etmek
isterim. Bir grup insanlar, şiirin amacının, herhangi
bir eğitim olduğunu, mevcut bilinci güçlendirdiğini,
görgüleri mükemmelleştirdiğini , nihayet faydalı bir
şeyler göstermesi gerektiğini savunuyorlar... Şiir
(…)kendisi dışında da başka bir amaca sahiptir.”
Giono'nun şu sözlerini anımsamakta yarar var :
“Şair deneyimli bir öğretmen olmak zorundadır. Salt
bu koşulda o, çalışan insanların yanında yer alır ve
ekmek ve şarap hakkına sahip olur (9).”
Şair, kendi mistik coşkunluğu içinde nihai gizi
bozduğu için biraz kargışıktır (lanetlidir).
Şair genellikle , kendi okurlarını kesen anlaşılmaz,
hermetik bir dil kullanır.
Deneyim, kişisel ve benzersiz olduğu için , en
azından okuruyla iletişim kurma gerektiğinin
farkında olmalıdır.
Söyleyecek büyük şeyi olmayan şairin büyük
ölçüde gizemin ardına sığındığını da söyleyenler
vardır.
ŞİİR BİR DİLMİDİR?
Bir amaç olarak şiiri tanımlamak zordur, zira o
her yolun üzerinde bulunabilir.
Claude şöyle diyor : “kullandığım sözcükler, her
günkü sözcüklerdir ve bunlar ayni şeyler değildir.”
Bilhassa Ferdinand de Saussure ile başlayan ve
19. yüzyılın ikinci yarısından beri süren dil üzerindeki
çalışmalar, bize dilin iki temel fonksiyonun olduğunu
gösteriyor
Birincisi, dilin faydacı fonksiyonudur: dil
başkaları ile iletişim kurmaya hizmet eder.
Dilin ikinci fonksiyonu, sanatsaldır: dilin objesi daha
çok dışsal ve duygusal realitedir, yani bizzat
kendisidir.
Genelde sanat, özelde şiir obje olarak bizzat dilin
kendisini kullanır, seslerle ve anlamlarla oynar,
T. Ayhan ÇIKIN
-7-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Unutulmasınlar:
İNANÇ İNSANI,
RAUF İNAN
Rahim GÜR
[email protected]
Günümüzde giderek azalsa da erdemden,
insancıl değerlerden, aydınlıktan, akılcılıktan söz
açabiliyorsak, var olanda tutunmaya çalışıyorsak,
yenilgiyi, teslimiyeti benimseyip köşelerimize
çekilmiyorsak, bunun kökenlerindeki tutarlılığı nasıl
kazanmış olduğumuzun izini sürdüğümde belirli
köşe taşlarına götürüyor belleğim beni.
Aldığınız eğitimin aşamalarında
öğretmenlerimiz, okuduğumuz kitaplar, yaşadığımız
olaylar, ailemiz etkilidir kuşkusuz. Bunlar içerisinde
gözümüzün önünden hiç gitmeyen model aldığımız
öğretmenlerimiz ve bize uzaktan da olsa yön veren
öğretmenler, aydınlar, inançlı kişileri unutmamız
olanaksızdır. İşte Rauf İnan, örnek
aldığım kişilerden birisidir.
Mahmut Makal'ın Politika
Gazetesi'nde yazdığı, bir yandan da
“ Karanlığı Zorlayanlar ” ve “
Zulüm Makinesi ” kitaplarını
yazmaya başladığı, Milliyetçi Cephe
hükümetlerinin yıkıldığı günlerdeydi.
Onunla görüşmüş, söz konusu
kitapları için bilgi ve belge dosyaları
vermiştik. Politika Gazetesi'nde
gördüğüm duyuru da ilgimi çekmişti
Köy Öğretmenleri ile
Yardımlaşma ve Haberleşme Derneği
“Harf Devriminin 50. Yılında Kırsal
Yörelerde İlköğretimin Durumu ve
Sorunları” konulu bir yarışma
açıyordu. Değerlendirme kurulunda Prof. Dr. Semra
Özarslan, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, Ümit
Kaftancıoğlu adlarını da görünce içimde bastırdığım
yazma tutkusu dayanılmaz olmuştu. Bir yıl önce de
aynı derneğin “Kırsal Kesimde Köy Kadınlarının
Üretime Katkıları” konulu yarışmasında mansiyon
ödülü almanın verdiği güvenle çalışmaya başladım.
Kendi tasarımın eksikliğinden mi, kaynak
yokluğundan ve bilgi yoksunluğundan mı
bilemiyorum, Köy Enstitüleri'ne, Halk Evlerine,
Okuma Yazma Kursları'nı derinliğine işleyememe
karşın ikinci olmuştum. Derneğin çalışmalarımızı
kitaplaştıramaması üzerine de sıkıntılanmıştım.
TÖB: DER kapatıldıktan sonra işlevini
gerçekleştirmeyi amaçlayan “Öğretmen Dünyası
Dergisi'ni 2. sayısında buldum. Kurucularından Ali
GÜR, Ankara Erkek İlköğretmen Okulu'ndan
Öğretmenimdi. Sürgünümüz üzerine bir yazıyı “Ey 17
Yaşındaki Gençlerden Korkan Yöneticiler” başlığıyla
Cumhuriyet Gazetesi'ne yazmıştı. Öğretmen Dünyası
ile bağlantılarım sonrasında yarışmada ödül alan
yazım, Öğretmen Dünyası Dergisi'nde parça parça
yayımlandıktan(1) sonra M. Rauf İnan'dan
beklemediğim bir mektup aldım. Saklamayı
başaramadığım mektubunda:
“Sayın Rahim Gür,
Öğretmen Dünyası Dergisi'nde
yayımlanan çalışmanızı ilgiyle ve
dikkatle okudum. Çok önemli
konulara değinmiş olmanızı takdirle
karşıladım. Ayrıca çalışmalarınızda
doğudan, batıdan, değişik köylerden
yaptığınız sayılamalarla (İstatistik)
derin ve anlamlı bilgiler vermeniz
yazınıza derinlik kazandırmıştır.
İleride yapacağınız yeni çalışmalarda
daha başarılı olacağınıza
inanıyorum. Başarılarınızın devamını
dilerim.
Not: Aksaray'da öğretmenlik
yaptığım yıllarda Atalar Manifatura
ile iyi dostluğumuz vardı. Bulur,
selamımı iletirseniz memnun
olurum.”
Daha önce aynı konuda Mahmut Makal
Öğretmenim de kutlamıştı, yüreklenmiştim. M. Rauf
İnan'ın bu mektubu da bana ayrı bir heyecan vermişti.
Aksaray Mithat Gürsoy İlkokulu öğrencilerinin
çoğunluğunun annesi babası Avrupa'da işçiydi. Başka
okullara göre farklı sorunları, zor çözümleri vardı.
Yaklaşık bir yıllık gözlem, inceleme ve araştırma
sonucu “Gurbetçi Çocukları” incelememi yazdım ve
öğretmen Dünyası Dergisi'nde yayımlandı. Yaz
sonlarına doğru bir tatil beldesinden gönderilmiş posta
kartını aldım.
-8-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
“ Sayın Gür kardeşim,
Bu çalışmalarınızda ilkinden daha bilinçli
çalıştığınızı görmekten mutlu oldum. Yazınızı
UNESCO Eğitim Komisyonu'na gönderdim.
Görüşmek dileğiyle gözlerinizden öperim.
M. Rauf İnan”
12 Eylül karmaşasında görüşemedik,
Ankara çevresinden uzaklaşmam da görüşme
olanağını güçleştirdi. M. Rauf İnan'dan
kişiliğimde kalması gerekenler kalmıştı. İzleyen
yıllarda yazdığım eğitim öğretim konulu yüzü
aşkın çalışmada, başta M. Rauf İnan, Mahmut
Makal, Recep Gürel, Ali Demircioğlu ve
yüzlerce Köy Enstitülü öğretmenin beğenisini
almayı düşündüm, gözlerini üzerimde
duyumsadım.
Köy Enstitülerinde yönetici ve öğretmen
olarak görev alan değerli eğitimciler o
dönemlerde yazdıklarıyla da yolumuza ışık
t u t m a y ı s ü r d ü r d ü l e r. B i z i m k u ş a k
yararlanabildiğince yararlandı onlardan.
Kuşağımın omurgalı öğretmenlerini o dönemden
etkilenip etkilenmemekle belirleme alışkanlığı
edindim. Tanımadığı bir öğretmenin çalışmasını
beğendiğini bildirmekten geri kalmayan değerli
insanlar, bize yazma ve okuma alanlarında da
önder olmaktan hiç geri kalmamışlardı.
Yazma tutkumu Mahmut Makal ve M. Rauf
İnan'dan alırken, okuma alışkanlığım da Mahmut
Makal ve Recep Gürel ile pekişmiştir. Bilimsel
bir kitabın nasıl okunacağını da Recep Gürel'den
öğrenmiştim.
İlk ve ortaokullarda öğretmenlerimizin
çoğunluğu Köy Enstitüsü çıkışlıydı. Köy
Enstitülerinin öğretmen ve yöneticileriyle kısa
süre öğretmen okullarında buluşabildik, ama
alacağımız temelleri, alt yapımızın ve
dokularımızın uygunluğu derecesinde aldık
sanırım.
Artık Eğitim öğretim tarihinin gizli
köşelerinde saklanmaya zorlanan o günlerden
küçük bir anı da olsa kurtarmanın önemi
büyüktür bence, bir genç okur belki…
Adlarını sevgi ve saygıyla andığımız
insanların onurları yüce olsun.
-------------------------
Nasılsa
arkası
gelir
Mehmet GENÇ
[email protected]
Namaz yerine aklını şiir kılınca
Nokta atışlarını sözle yapasın gelir
Silinince aşk adına tüm günahların
“Nokta nokta” der demez
Boşluk dolusunu simgeler
Simgenin aslı mı?
Nasılsa arkası gelir
Yazar dediğin, yazar
Öyle betimlemeli ki etrafını
Örneğin, aşka giden yolları
Duran ağaçları iki tarafında
Kırık kanadını yuvadaki kuşun
Geceni bölen çığlık mı?
Nasılsa arkası gelir…
Şair dediğin, şair
Öyle sözcük seçmeli ki
“Votka” der demez Edip Cansever'in
Tahta masası küt diye düşmeli şairin başına
Hasret… her zaman Nazım Hikmet'se
Taa uzaktan ses verir Ahmet Arif
Nasılsa arkası leylim ley…
Ressam dediğin, ressam
Öylesine betimlemeli ki kadını
Şeyler nesneye dönüşmeli birden
Yokluğuna iki çatık kaş çizmeli
Sonra iki kapalı göz
Öpüşler mi?
Nasılsa arkası gelir
*(1)Öğretmen Dünyası Dergisi. Sayı:6.10.13.15,
16.221.24.vd.
-9-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
ATATÜRK ARAP HARFLERİNİ
NİÇİN KALDIRDI ?
Prof. Dr. Kemal ARI
Son örnek:
Kef ve Lam yan yana konulsun
Hem günümüzdeki gibi değil, tersine tabiî ki… Bunu
unutmayalım.
Yineliyorum; kef ve Lam... yan yana ama şimdiki yazı
gibi soldan sağa değil, sağdan sola:
Lam ve Kef Kısacası LK
Bu nasıl okunur biliyor musunuz? Üç türlü:
“Gül” okuyabilirsiniz; bu biirrr...
“Gel” okuyabilirsiniz, bu ikiii...
“Kel” okuyabilirsiniz, bu üççç...
"Kül" okuyabilirsiniz bu döörtt
Neymiş?
Demek ki Osmanlıca yazıyı okurken, sözcükleri
büyük ölçüde tahmin ederek gitmek
zorundaymışsınız...
Kef ve Lam harfi, bunlardan hangisini anlatmak
için kullanmıştır, bunu anlamanız olanaksızdır.
Bunlardan birisi, ancak hangisi?
Bir yazıyı tahmin ederek okumak, ne denli günün
gereksinimlerine yanıt verebilir? Çoğu Arap
harflerinden oluşan Osmanlıca Alfabe ile, Türkçe ünlü
ses ağırlıklı bir dil olduğu için, okumak kolay değildir.
Dikkat edin:
“Çoğu Arap harflerinden oluşan” dedim..
Niçin? Çünkü, Osmanlıca bütünüyle Arap harflerinden
oluşmuyor. Çünkü Arap harfleri, Türkçe yazmaya
yetmiyor. Örneğin, "cim" var da Arapça'da, "çim" var
mı?
Kısacası, Osmanlı bakmış ki Arapça harfler
yetmiyor kendine, yeni harfler türetmiş...
Bu yazıyla okumak çok zor, okuyanlar da yanlış
yapmadan okuyamadıkları için, Anadolu'da ta II.
Mahmut zamanından beri ibtidai, yani ilkokul zorunlu
olduğu halde, okuma yazma oranları, %5'in üzerine
çıkamamış. Kızlarda ise bu oran, %2'lerin bile
altında...
Pekala, gelelim latin harfleriyle oluşan Türk
“a,b,c” sine!
Beyim!
Okuyup yazmanızda bir sorun var mı?
Yazdığınızı okuyamamak gibi bir sorun çıkıyor mu?
İmla yanlışlarınız varsa, o sizin bu konuda kendinizi
yeterince yetiştirememenizden.
Var mı, Latin alfabesi ile okuma yazma sıkıntısı
(-Gül, Gel, Kel, Kül)...
Alfabe devrimini içlerine sindiremeyenler, insan
aklına zarar gerekçeler üretiyorlar.
İşin teknik boyutuna, Arap harflerinden ve ona
eklenen birkaç Farsça sesten oluşan Osmanlıca
denilen karma alfabenin Türkçe'yi yazı olarak
anlatmaya yetmediğine bir türlü değinmiyorlar...
Konuyu daha iyi anlatmak için, kafaları biraz
karıştıralım.
Buyurun okuyun:
“mkml” Ne bu? Anlaşılmadı değil mi?
Bir de tersine çevirelim harfleri:
“Lmkm” Şimdi anlaşıldı mı? Yok, hayır!
Şimdi de Arap harflerini bilenler için sırasıyla
yazalım:
Lam, mim, kef ve mim..”
İşte en son yazdığımın Arap harfleriyle açılımı...
Yani eski yazıda yazı sağdan sola yazılır ve m, k,
m ve m harfleri, onu mükemmel olarak yazıp
okumanız için yeterlidir...
Lam, “la” okutur; mim “m” okutur, kef “g, k, n”
okutur; mim, malum yukarıda dedik.
Buyurun okuyun; Harf devrimi yaptığı için
Atatürk'e hakkını helal etmeyenler! Sizin onda bir
hakkınız olduğu tartışılabilir de onun sizin üzerinizde
hakkı olduğu kesin!
Ne bu şimdi?
Tekrar yineliyorum, buyurun okuyun!..
Okuyamadınız...
Söyleyelim: “Mükemmel” sözcüğü,
Osmanlıca'da hiçbir ünlü konulmadan araya m, k, m
ve l harfleri yan yana konulup birleştirilir ve buyurun
size mükemmel bir “mükemmel”…
İkinci örnek:
Benim adım Kemal...
Kef, kefin yanına m, sonra elif, ardından lam
harfini koyun...
Kural:
Kemal, Arapça bir sözcük olduğu için, araya hiç
bir ünlü konulamaz. Daha doğrusu, Osmanlıca
denilen Alfabe'de, bizim bildiğimiz ünlüler
kullanılamaz.
Buyrun bir şey çıkarabildiniz mi?
-10-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
olan?
Yookkk…
Pekâlâ, bu harflerin hepsi Latin alfabesinden mi
alınmış?
Hayır!
ö,ü,ç gibi harfler; oluşturulan bir komisyon
tarafından alfabeye eklenmiş, denemeleri yapılmış...
Bir öneri, şunu yapın:
Arap harflerini biliyorsanız, bir Osmanlıca
hatırat alın elinize, okuyun bakalım; başarabilecek
misiniz?
Bunu söylüyorsunuz ya; neden Arap harfleri
kaldırıldı, neden Latin harflerine geçildi?
Lütfen beyler, lütfen!
İşi bilenler açısından söylüyorum; “gülünç
duruma düşüyorsunuz!”
Ha yazı devrimini eleştirenlere de son sözüm şu
olsun:
Kendi konuştuğunuz Türkçe'nin içinde,
Cumhuriyet döneminde türetilmiş sözcüklerin ne
oranda olduğunu bir araştırın! Sonra da çok
heveslisiniz ya; 1930'dan önce yazılmış kitaplardaki
Arapça ve Farsça sözcüklerin oranı nedir; onunla bir
karşılaştırın; ardından da o eski metinleri, anlayıp
anlayamadığınızı bir tartın!
Şunu göreceksiniz:
Ne kadar karşı olsanız da dil ve yazı devrimi, sizi
de içinizden sarmış; isteseniz de vazgeçemezsiniz...
ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR,
NE DEĞİLDİR?
Cevat TURAN
[email protected]
Atatürkçülük kesilmiş bir gonca gülü yakaya
takmak değildir. Atatürkçülük, 1938 yılında derin
dondurucuya konmuş; görüntü güzelliğini
sürdürmesi için suyuna hormon katılan vazodaki gül
de değildir. Eğer gül ise Atatürkçülük, köküyletoprağıyla, açmış çiçeği, açacak goncası ile ama canlı,
yaşayan ve gelişen ocağı ile güldür…
Atatürkçülük emperyalizme kafa tutmaktır.
Onun tetikçiliğini yapmak değil… Mazlum uluslara
örnek olmaktır. Onlara savaş açmak değil. Kurtuluş
Savaşı'nda savaşan askerlerimizi yabancı devletlerin
subayları mı eğitti? Bir askerî pakta mı üye idik?
Şimdi Nato görüntüsü altında; Libya'da,
Afganistan'da ezilen halklarla savaşıyoruz. Mazlum
Irak halkını katleden güçleri “Allah analarına
bağışlasın.” diye dualar etmek, camilerde Iraklı
kadınların ırzlarına geçen güçlere basın önünde başarı
dileyenleri alkışlamak mıdırAtatürkçülük?
TAM BAĞIMSIZLIK DENİLDİĞİ ZAMAN,
DOĞAL OLARAK, ÖZGÜR İRADE-TAM
DEMOKRASİ, PARA POLİTİKALARININ
BAŞKA ULUSLARIN ÇIKARLARINDAN UZAK,
YATIRIMLARIN ÜRETİME DAYALI, BAĞIMSIZ
VE TARAFSIZ YARGI, BAŞKA ÜLKELERİN
EMRİNDEN UZAK, ÜLKE ÇIKARLARI
DOĞRULTUSUNDA ASKERİ POLİTİKALAR, DİL
VE KÜLTÜRÜMÜZ BAŞKA KÜLTÜRLERİN
ETKİSİNDEN UZAK VE HER KONUDA TAM
BAĞIMSIZLIK ANLAŞILMALIDIR. BU
SAYDIKLARIMIN HER HANGİ BİRİNDEN
BAĞIMSIZLIKTAN YOKSUN OLMAK, GERÇEK
ANLAMIYLA BÜTÜN BAĞIMSIZLIKTAN
YOKSUN OLMAK DEMEKTİR.(ATATÜRK)
Ülke yönetimi, para konusu, yatırım kararları,
yargı sistemi, askerimizin haber alması-araç gerecihareket kararları, yabancı müzik ve eğitimine özenç ve
kendi kültürünü küçümsemede yarışarak Atatürkçü
olunmaz. Bu konularda tam bağımsız olarak Atatürkçü
olunur.
Komşu ülkelerde ki sorunlarla ilgilenmek başka,
Amerika'nın BOP haritasını tamamlamak için
Suriye'ye girmeye hazırlanmak başka. Atatürkçülük;
hakları elinden alınan ve alınmak istenen ülkelerin
yanında ve sömürücü devletlere karşı olmaktır.
Atatürkçülük; İsrail ile kavga ediyormuş gibi yapıp,
onu İran'dan korumak için kendi insanını tehlikeye
atarak, Malatya'da radar üssü kurmak değildir. Ve tüm
bu yapılanlara alkış tutmak veya sessiz kalmak hiç
değildir.
-11-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
AHLAT AĞACI
Etem ORUÇ
[email protected]
Ben, Anadolu bozkırında bir ahlât ağacı, bu
günleri yaşamak ne kadar acı. Neymiş efendim
dikenlerim varmış, gelene gidene batarmış. Batarsa
batsın, o da bana tanrının bir tacı, şikâyetçi de
olmadım hiçbir zaman. Bir dileğim de olmadı,
soysuzlardan…
Kendimi bildim bileli burada yaşarım ben,
mersini, kekiği, koyunu, keçisi, sarı sıcağı,
çakırdikeni… Dallarıma yuva yapar, serçesi,
saksağanı, çalıkuşu, üveyiği… Gölgemde oturur
Çoban Mustafa'sı, Yörük kızı Yeter'i. Çocukların
salıncak kurduğu da oldu dallarıma. Ahladım
olduğunda taşladılar, meyvemi düşürmek için, sırıkla
çırparken de dallarımı kırdılar. “O yokluk günlerinde
kuşa, kurda, insana besin oldum” diye sevindim. Hiç
yüksünmedim…
Dereağzı'na, Çamdibi'ne, Dağdibi'ne,
Karapınar'a, Yazırlı'ya yerleşti Türkmen obaları.
Ektiler, diktiler toprağı. İmece günlerinde,
bağbozumunda şölen düzenlediler. Allı pullu,
ebemkuşağı giysileriyle horon teptiler. Efeler,
dağların özgür insanları, kır çiçeği işlemeli fesi,
cepkeni, körüklü çizmesiyle, diz vurdular toprağa,
yay gibi gerilmiş elleriyle düşmana korku saldılar.
Oluk oluk kanın aktığı, çoluğun çocuğun
çığlığının dağlarda yankılandığı günleri de gördüm.
Yalınayak Anadolu anaları, kucağında bebesi, çarıklı,
kalpaklı yiğitlerine, gece gündüz, mermi, yiyecek,
giyecek taşıdıkları günleri de bilirim ben.
Bir yaz günüydü, hava sıcak mı sıcak, altında
rüzgârdan hızlı bir al at, elde yalın kılıç, Mustafa
Kemal'i düşmanı koştururken görecektiniz siz… Eğer
görseydiniz, bu topraklara secde ederdiniz.
Derler ki, “Kuş beyinli, balık akıllı” hayır, hayır
onlar çok daha iyi biliyor geçmişini, insan geçinenler
kendilerine bakmalı. Ülkesine, acununa, evrenine
insanlar kadar kimse kötülük yapmadı. Bilgiç
geçinenler; “Geçmişini iyi bilip özümsemeyenler,
geleceğini göremez,” derler. Güzel sözler söylerler de
güzel işleri beceremezler.
Düşünebiliyor musunuz, dilini, kültürünü yitiren
bir ulus ne olur? Ağacın kökünü, dalını budağını
kesmek değil midir bu? Sonra da ağıt yakmalarının
anlamı var mı? Ben bu insanları anlayamadım
doğrusu. Köyünde, kentinde,
sahilinde, kendi dilinden bir ad
kalmamış, kültürünü, ulusal değerlerini ha babam
yalayıp yutmuş. Hâlâ acabalarla, beklilerle geçiyor
günler…
Geçenlerde çanak yalayıcılar geldi yanıma. Önce
etrafımda dolaştılar. “ Olmaz böyle, her yeri dikenli!”
dediler. Ellerinde motorlu bir testere vardı,
çalıştırdılar. Yeri göğü yıkıyor zırıltısı. Dallarımı
kestiler. Dallarım yere düşerken dikenlerim oralarına
buralarına batmış. Avaz avaz bağırdılar. Dedim ki
kendi kendime: “ Sizi kırmızı mumlu mektupla mı
çağırdılar?”
Eski özgür günlerim canlandı gözlerimde.
Kuşlara yuva olup yuvadan yavruların boynunu
uzattığı günler. Koca ağızlı yavrucaklar bir gün çok
bağırmışlardı da anneleri geç kalınca, ahlâtımdan bir
tane atmıştım yuvalarına, nasıl da sevinmişlerdi,
“cıyak cıyak!”.
Soysuzlar kesilen dallarımı ırağa attılar. Sonra
kesilen üç dalımı yardılar. Kakma aşı yapacaklarmış,
bir dalıma Bursa armudu kalemi yerleştirdiler,
diğerine Ankara Armudu. Özenle tuttukları iki armut
kalemi daha vardı ellerinde. Yurt dışından gelmiş AB
mayhoşu, bunu da ayılar pek severmiş. Onu da
yerleştirip bir güzel sardılar. Onlara sorarsan
“ehlileştiriyormuş” beni bunlar…
Ağacın da ağzını bozacak bunlar, be hey edepsiz!
Çanak yalayıcı, kimliksiz kişiliksiz insan, kelin ilacı
olsa önce kendi başına sürer. Sen ki şehit kanlarıyla
sulanmış toprağını, dilini, kültürünü satıyorsun
utanmadan. Beni ehlileştirmek sana mı kaldı?
Soysuzları anladık da soylulara ne oldu? Yurt
inlerken inim inim, onlar yatıyor mu yan gelip
utanmadan?.. Biz biliriz dostu da, düşmanı da.
Baltanın sapı bizden olmasa, nah dokunurlar
kılımıza…
Soyumuzu, dilimizi, kültürümüzü yozlaştırmaya
çalışan onun bunun çocuğu… Ben, Anadolu
bozkırında bir çöğür ağacı, içimi acıtıyor soysuzun
ilacı. Yıldıracaklarını sanıyorlarsa aldanıyorlar,
Anadolu var olalı beri burada yaşayan bu anıt
ağacı…
-12-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
CUMHURİYET NEDİR ?
Faik AY
Cumhuriyet halktır.
Cumhuriyet özgürlüktür.
Cumhuriyet erdemdir.
Cumhuriyet demokrasidir.
Cumhuriyet laiktir.
Cumhuriyet hukuktur.
CumhuriyetAtatürk'tür.
Atatürk Cumhuriyettir.
T.C. den ve Cumhuriyet yönetiminden özellikle
Atatürk ilke ve devrimlerinden rahatsız olup
valiliklerden, bankalardan, belediyelerden kaldıranlar
en çok hakaret edenler, Cumhuriyete ve onun kurucusu
Atatürk'e yatıp kalkıp dua edecekler. Çünkü, birisi
Kayseri de tornacının oğlu iken, bir diğeri de İstanbul
Belediyesinde Eshot biletçisi iken Cumhurbaşkanı
oldular.
Bu makamlar, Cumhuriyet
öncesi analarının milliyeti belli
olmayan Osmanlı soyuna aitti.
Onlar ancak padişahın kulu
olurlardı. Cumhuriyetin erdemi
sayesinde kul iken vatandaş
oldular.
Sinan Meydan'ın Akl-ı
Kemal adlı 5 ciltlik bir kitabı var.
O kitapta(1. Cilt) Cumhuriyet
yönetiminin Osmanlıdan
devraldığı miras var. Rakamlara
boğmayacağım. Bugün
Afganistan, Somali veya
Afrika'nın kabile devletleri ne ise Türkiye oydu.
Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından birisi
tartışmasız Köy Enstitüleriydi. Çünkü bu okullardan
önce köylerde, kırsal kesimde, devletin temsilcileri,
Cumhuriyetin koruyucuları yoktu. Devlet yoktu.
Vatandaş devleti ayda bir gelen jandarma veya tahsildar
olarak görüyordu.
Cumhuriyet kendisini en ücra köşelerde temsil
edecek eleman yetiştirmek zorundaydı ve yetiştirdi de.
Birileri bundan rahatsız oldu ve ipini çektiler.
Cumhuriyet bütün aksaklıklarına rağmen en iyi
yönetim biçimidir. Gazete ve TV haberlerinden
izlediğimiz kadarıyla muhalefet partilerinin liderleri,
cumhurbaşkanının resepsiyonuna katılmayacaklarmış.
Bu onların kendi tercihleridir. Denecek ki bunun
cumhuriyetle ne ilgisi var. Çok var çünkü cumhuriyet
öncesi sultanın ve sadrazamın
davetine uymasalardı kelleleri
giderdi ve hesabı da sorulmazdı.
Çünkü onlar kuldu, padişahın kuluydu. Cumhuriyet
onları kulluktan özgür birey durumuna getirdi.
T.C. Gazi Mustafa Kemal'in kısaltmasıdır. Türkiye
Cumhuriyetinde her yurtsever T.C.'nin Atatürk'ün eseri
olduğunu bilir. T.C.'yi silmekle Atatürk'ü silmeye
çalışıyorlar güya. Kimler silindi o kaldı.
Yakın zamanda bir Cumhuriyet öğretmeninin
kitabını okudum çok önemsediğim için. Herkesin
özellikle de hanımların, genç kızların okumasını şiddetle
öneriyorum. Lütfen not ediniz. Kitabın adı ''Şeriat
ülkesinde kadın olmak.'' Yazarı Türkçe öğretmeni
Zekiye Yüksel. 5 yıl Suudi Arabistan'daki Türk
Kolejinde öğretmenlik yapmış. İstanbul'da uçağa
bindikten sonra geri dönüşüne kadar günlük tutmuş.
Kendi yorumu yok. Okuyun
çarpılacaksınız.
Hele kendilerini tesettür
cenderesine hapsedenler kitabı
okuduktan sonra Cumhuriyet
yönetiminin kendilerine sağladığı
özgürlüklerin farkına varacaklar,
devrim yaratıcılarına özellikle
Atatürk'e yatıp kalkıp dua
edecekler.
Kitapta kadınların olmayan
haklarından bahsediyor.
En önemlisi kimliği yoktur.
(Nüfus sayımında sayılmazlar)
Araç kullanamazlar.
Güzel sesli müezzini dinleyemezler (ses zinası)
Yalnız başına sokağa çıkamazlar.(duvarların
arkasındadır)
Oy kullanamazlar.
Günlük, aylık muta nikâhı vardır.
İş kuramazlar.
Çok eşliliğe mecburdur.
Tecavüze uğrarlar, hak arayamazlar. Vs…
Lütfen okuyun, okutun. Türkiye'nin kıymetini
anlasınlar.
Bana göre Cumhuriyet devriminin en önemli
halkası kadın haklarıdır. Toplum hayatımızda kadın
yoksa toplumda yoktur. Afganistan, Pakistan, Somali,
-13-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
kursaklarında var diye cumhuriyete karşı çıktılar.
Beynini yarım metrelik beze mahkum edenler ve
soylu Türk kadınını kapatmağa çalışanlar için yine
Oktay Akbal'ın bir sözü vardı. ''Miladi doğumlu, Hicri
kafalı''
Bunlar Cumhuriyet'in devrimlerin bütün
nimetlerinden yararlanırlar ama inkar ederler. Çünkü
nankördürler.
İnancım şu. Türk insanı cumhuriyet
kazanımlarından geri adım atmayacaktır. Büyük bedeller
ödendi. Yeni bedeller ödenmemesi dileğiyle.
Bayramımız kutlu olsun.
----------------------------Not: Bu yazı Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Can
radyoda yapılması düşünülen program için
hazırlanmıştır.
----------------------------------------------------
Suudi Arabistan, İran vs…
Kadın varsa İngiltere,
Fransa, Almanya, Japonya, ABD, İskandinav ülkeleri
vs…
Cumhuriyetin kazanımları birilerini rahatsız etti.
Biz bu işi nasıl bozarız. Düşündüler taşındılar. BÖLPARÇALA-YUT yöntemine başvurdular. BİZANS
POLİTİKASI uyguladılar.
Önce temel eğitimi böldüler. 4+4+4 ucubesini
getirdiler. Sonra 9 yaşındaki çocuğa takke taktırdılar.
Başını kapattılar. Çocuk gelinler yarattılar. Bu yetmedi.
Dediler ki bunları ayrı ayrı köylerde okutmayalım.
Taşıyalım. Beyinlerini toplu olarak yıkayalım. Taşıdılar
da. Ve oldu.
40 bin köyün 36 bininde bayrak çekilmiyor. Haftada
2 kez de olsa İstiklal Marşı söylenmiyor. Öğretmen ve
öğrenciyi köyden, kasaba ve kente taşıdılar ama imamı,
mollayı yerinde bıraktılar. Köyü aydınlatacak
cumhuriyet meşalesinden mahrum bıraktılar.
Cumhuriyet öğretmenlerinin devrime inanmışların
çabaları ve bayındırlık faaliyetleri ile çıkarları
zedelenenler Doğu ve Güneydoğuda ''din elden gidiyor''
kışkırtmaları ile isyanlar çıkarmadı mı?
Kubilay olayı da aynı amaçla çıkarılmadı mı?
Günümüzde cumhuriyet değerlerini aşındıranlar
cahiller değil, okumuşlardır. Milletvekiline, bakana,
valiye kaymakama cahil diyebilir miyiz? Devrim
yasalarını alt üst edenler herhalde kırsal kesimdeki köylü
vatandaş değil.
Ömrü uzun ve sağlıklı olsun. Sayın Oktay Akbal
bunlar gibi olanlar için yıllar önce şöyle demişti. ''
Osmanlı aydını cumhuriyeti kurdu, cumhuriyet aydını
cumhuriyeti yıkıyor.''
Cumhuriyet felsefesini en iyi yansıtan Onuncu Yıl
Marşıdır. Ne diyor
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.
Yani cumhuriyet bize kırmızı kurdelalı altın tepsi
içinde sunulmadı. Bunun bedelini kanla, malla, canla
ödedik.
İç ve dış düşmanla savaştık.
Cehaletle savaştık.
Toprakla savaştık.
Büyük Atatürk Bursa'da nutkunda çok veciz bir
şekilde ifade eder. ''Efendiler asıl savaş şimdi başlıyor ''
(öğretmenlerle yaptığı bir toplantıda. )
Cumhuriyetin ilanı da Atatürk'ün cumhurbaşkanı
seçilmesi de öyle kolay olmadı. Hiç kimse canımız
sıkıldı Osmanlıdan ve Vahdettin'den. Biraz da
Cumhuriyet olsun, başkaları da cumhurbaşkanı (sultan
yerine) olsun demedi.
Mecliste pek çok padişahçı, halifeci, irticacı
milletvekili vardı. (210) pek çok milletvekili meclise
gelmedi. Atatürk'ün en yakınları padişahın ekmeği
salkım söğüt
ve su
Ahmet CENGİZ
[email protected]
bilge bir ağaçtır salkımsöğüt
durup suyun önünde
saygıyla düşünür
hiçten hiç çıktığını
düşünür salkımsöğüt
bir gelin gibi süzülüşünü suyun
bir boynun suda öpülüşünü
hayranlıkla gösterir aynasında su
ferah gerdanını açarak
saçlarının suyu okşayışını
salkım söğüdün
ne suyu ne salkım söğüdü
ne de sevdalıları düşünür
tanrılar
gal-ü beladan beri
tüm tanrıların işidir savaşlar
-14-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
GÜNBATIMI EFSANESİ
Prof. Dr. Osman GÖKÇE
[email protected]
www.osmangokce.com
vardı ki ikide bir kapılarına gelir sözüm ona bir isteğiniz,
bir eksiğiniz var mı diye yardımsever görünmeye, Elif'in
saçlarını sevmeye ve yakınlık kurmaya çalışırdı. Ama Elif
asla saçını o adama elletmezdi.
Bu namussuz herif bir sabah herkes işe güce
giderken sanki Eliflerin evinden çıkmış gibi bir görüntü
vermeye çalışmıştı. Gece Eliflerin evinde yatmış da şimdi
kimseye görünmeden oradan sıvışıyor gibi yapmıştı.
Aslında herkese görünmek istiyordu. Elif'in anası ile
birlikte olduğunu başkalarına da göstermek ve onları
inandırmak istemişti. Kendince adi bir numara ile onu
kendisi ile birlikte olmaya zorlamıştı. O gün ana kız avuç
içi kadar odalarına çekilmişler ve göyüne göyüne
ağlamışlardı. Neyse ki bu pis numaraya kimsecikler
inanmamıştı.
Eliflerin iki-üç dönüm tarlaları, 5-10 adet keçileri,
bir o kadar da koyunları vardı. Elif koyun ve keçileri
karışık güderdi. Bir de bir kara eşekle bir sarı inekleri
vardı, ama onlar evlerinin çevresinde otlarlar, uzağa
götürülmezlerdi. Onlara oğlak ve kuzularla birlikte anası
göz kulak olurdu.
Bir gün Elif hayvanlarını doğuya Küçük Mağara'nın
önüne doğru otlatmaya götürdü. Dereleri, tepeleri geçti ve
karşı yamaçta bir küçük sürü gördü. Kendi kendine kızdı,
bu havyvanlar neden bizim otlaklarımıza geliyorlar diye.
Elif bu kızgınlıkla o sürüye doğru ilerleyince
karşılaşmışlardı Havcı ile. Elif Havcı' ya çıkışmıştı.
Sürüsünü bu tarafa, kendi hayvanlarının yayıldığı
otlaklara getirmemesini söylemişti. Havcı yumuşak bir
çocuktu, kızmadı, konuştu, otlakları paylaştılar, sonra da
arkadaş oldular. Küçük Mağara'nın doğu yüzü Havcı'ya
batı yüzü de Elif'e düştü. Barış sağlandı.
Berit Dağı'nın kuzeydoğusuna yani Binboğa'ya
bakan yamacında iki mağara vardır. Batısındakine Büyük
Mağara derler. Gövdesi dağın içine gömülü, başı yamaca
çıkmış küçük bir tepe büyüklüğünde kocaman bir kaya
baştır. Daha doğudakine de Küçük Mağara denir, bir
zamanlar böyle denirdi. Aslında bu da çok büyüktür.
Ancak birincisine göre küçük sayılır. Bunun da gövdesi
dağa gömülü, başı dağdan dışarı çıkmış ve ağzını sonuna
kadar açmış kocaman bir dev anası başı gibidir. Bu
mağaraların kilometrelerce uzun olduğu, dağın altından
geçtiği, öbür tarafından yani Maraş'ın arkasından çıktığı,
dağın orta yerinde büyük ve derin birer göl olduğu gibi
söylentiler vardır. İçlerinde yarasalar uçar pır pır,
önlerinden Esendere akar gürül gürül.
Elif her sabah küçük sürüsünü önüne katar,
Havcı gerinip gerinip taş atıyordu yörep aşağı,
dereye doğru ya da yukarıya dağın doruğuna doğru.
“Haydi bakalım sen de at, yetiştir.” diyordu. Elif hiç
aşağı kalır mı yarışta. “Tamam, yarışalım.” dedi. Ama
Elif bu, yenileceği yarışa girer mi? “Bak kayaya.”
tırmanıyorum, haydi bakalım, sen de gel arkamdan
mağaranın tepesine kadar tırmanalım” diye ekledi
gamzeli yanağında tatlı ve hınaza (kurnazca) bir
gülücükle. Sonra eteklerini topladı basma könçeğinin
(şalvarının) içine koydu. Elleri sülük gibi, bağrı sülük
gibi sıykıl (kaygan) kayaya yapışarak tırmanmaya
başladı.
Havcı bakakaldı arkasından hayranlıkla. Elif
kayanın yarı beline kadar çıkınca döndü, baktı aşağıya
galip bir komutan gibi ve “Ne oldu, yüreğin yetmedi mi”
diye seslendi. Elif, kayanın yüzüne dünyaca ünlü
ressamlar tarafından işlenmiş bir cennet kızı gibi
gözüküyordu aşağıdan Havcı'nın gözüne. Gibisi fazla,
Elif öylesine güzeldi zaten.
Havcı ve Elif bu iki çoban çocuk o gün de üzüldüler
akşamın olduğuna ve arkalarına bakarak biri Havcılar'a
diğeri Haytalar'a yöneldiler önlerinde hayvanlarıyla.
Mağaranın önü ıpıssız kaldı. Güzel sesli Havcı'nın
türküsü gitti, su sesi gibi çağlayan Elif'in sesi sustu. İkisi
de durgunlaştılar. “Yarın sabah gene buradayız. “ dediler
karşılıklı, kaval sesi derinliğinde bir sesle.
Havcı'nın koyunları vardı 30-40 kadar. Koyunlar
uslu hayvanlar, güdücüsünü yormazlar. Tam da Havcı'ya
göre. O etine dolgun ve biraz ağır bir çocuktu.
Hareketleri ağırdı, konuşurken de ağır ağır konuşurdu.
Havcılar Obası'na adını veren, o güne ve o ortama göre
varlıklıca sayılan hatırlı bir ailenin en gencinin oğlu idi.
Genç babası ilk oğlu Havcı'yı her işe yüreklendirirdi,
girişken ve becerikli olması için elinden geleni yapardı.
Bazen bir çocuğun yapamayacağı işlere bile koşar ve
onu denerdi. Havcı da babası ne derse onu yapmaya
çalışır ve babasının isteklerini yerine getirmek onu
mutlu eder ve gururlandırırdı.
Elif'se bir dul avrat çocuğu idi. Haytalar Obası'nda
Esendere'nin kenarında iki gözlü bir evde yaşarlardı, bir
anası bir de kendisi. Babası ölmüştü. Çığ düşmüştü
üzerine yıllar önce. Bir daha evlenmedi anası. “Kızımı
üvey babaya hizmetçi etmem.” dediği anlatılırdı. Zaten
talip olanlar da kuma olarak isteyenlerdi. Elif'in anası bu
üç beş evlik dar bir çevrede ikinci kez evlenemedi.
Aslında çok sıkıntı çekti ve de çekiyordu. Kocasızlığın,
yokluğun yanında bir de bir sürü yılışık sataşmalara
dayanmak zorunda kalıyordu. Hele bir domuz herif
-15-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
yastıkları saklardı sırlarını. Her gece düşlerinde
buluşurlardı Küçük Mağara'nın önünde. Düşleri
aydınlıktı.
Kış uzadıkça hayvanların yem-yiyeceği de bitti. Bir
gün babası hayvanlara yedirmek için ormana dal
toplamaya, ökse otu getirmeye gönderdi Havcı'yı.
Havcı'nın yönü yine Küçük Mağara'ya doğruydu.
Mağaranın önünden geçti, sol arkasındaki Hürmüz
Yaylası'na çıktı. Yukarıda sarp yamaçta kocaman bir
mezdağa ağacını gözüne kestirdi. Gövdesi silme ökse otu
doluydu. Dal kızağını mezdağanın dibine çekti, onu
rüzgârda ya da herhangi bir sarsıntıda aşağıya kaymasın
diye ağacın gövdesine bağladı. Tırmandı ağaca, aklında
Elif. Onun kayaya tırmandığı gibi tırmandı ağaca. Dipten
doruğa doğru ökse otlarını koparıp aşağıya ata ata ağacın
ucuna kadar çıktı. Oradan Elifin tırmandığı kayaya baktı
mutlulukla.
Işıl ışıl bir güneş vardı. Berit Dağı'nın karları
milyonlarca, milyarlarca gümüş pullar gibi parlıyordu.
Gözünü kamaştırıyordu
insanın. Havcı'nın yüreği
kabardı. Elif'in arkasından
mağaranın kayasına
tırmanamadığı günü
anımsadı ve hafif bir
yerinme ile hafiften
gülümsedi. Sonra yanıp
tutuşan yüreği ile mağaranın
önünde taş atarken gerindiği
gibi gerine gerine “Seni
seviyorum Elif!” diye
bağırmak geldi içinden.
Çevrede kimsecikler de
yoktu. İçinden geldiği gibi
yaptı. Bütün gücü ile “Eliiiif
seni seviyorum!” diye
bağırdı...
Bir şey oldu birden, bir kütürdü koptu dağdan. Havcı
olanı anlamıştı, çığ kopmuştu. Korktu, koca ağacın
gövdesine sıkıca sarıldı. Çığın ağacı sökemeyeceğini ve
deviremeyeceğini düşündü. Düşündüğü gibi olmadı. Çığ,
ağacı altına aldı, çoğalarak aşağıdaki derin dereyi
doldurdu. Dere baştan aşağı dümdüz oldu. En dipte,
kökünden sökülmüş mezdağa ve ona sarılmış olan Havcı
minare boyu karın altında kaldılar.
Çığın gürültüsü Havcılar'dan da Haytalar'dan da
duyulmuştu. Konu komşu, emmi dayı gıv ettiler (koştular)
sesin geldiği yöne doğru, Hürmüz Yaylası'na doğru.
Vardılar ve gördüler ki Küçük Mağara'nın yanındaki derin
dere dipten doruğa, ağzına kadar karla dolmuş. Neresini
deşeceksin, Havcı'yı nerede bulacaksın? Karanlık bastı,
Havcı bulunamadı. Havcı'nın babası, üç gün sonra
Ericek'ten gelen yardımlarla Havcı karlar altından
çıkarılıncaya kadar geceli gündüzlü oradan ayrılmadı.
Bundan çok kısa bir süre sonra da çığ uçmuş derede
buldular ölüsünü.
Esendere'yi geçer; Büyük Mağara'nın yamaçlarında,
evden çok uzaklaşmadan derelerde, tepelerde
hayvanlarını otlatır; akşam eve dönerdi. Ama Havcı ile
tanıştıktan sonra sürüsünü ne yana sürse yönü Küçük
Mağara'ya dönüyordu. Havcı'nın da öyle. Hayvanlar
ağıldan çıkar çıkmaz sanki kendiliklerinden Küçük
Mağara'ya doğru yönlenirlerdi. İki arkadaş orta yerde
buluşurlar, sürülerini otlatırlar, oyun oynarlar, akşamları
evlerine dönerlerdi. Her gün değişmeden aynı yiyecek
olan azıklarını birleştirirler, birlikte yerlerdi. Elif'in bir
küçük kara colisi vardı, Havcı'nın kangalı. Onlar da
arkadaş olmuşlardı. Coli çok sak bir köpekti. En küçük
çıtırtıyı duyardı. Kangal ise asil, ağır ve güçlüydü.
Sürülere gelebilecek her tehlikeyi önleyebilirdi. Laaff,
diye bir havlayınca sesi Senemin Güne'de patlar,
Kandil'den, Kapıkayası'ndan, Livlik'ten gelirdi.
Elif'le Havcı'nın önceleri çocuk oyunu gibi
başlayan bu arkadaşlığı gittikçe ısındı ve erken gelen bir
bahar gibi erken bir aşka dönüştü. Gönüller dalgalandı,
bulandı, birbirlerine karıştı. Duyguları Kamalak
Ya y l a s ı ' n d a n , H ü r m ü z
Yaylası'ndan kaynayan
pınarlarla kaynadı,
çağıldadı. Ağzına kadar mor
menekşe dolu derelere aktı,
dereleri doldurdu.
Ama alıcı kuşlar gibi
güzel günlerin de ömrü kısa
olur. Göz açıp kapayıncaya
k a d a r g e ç e r. E l i f ' l e
Havcı'nın güzel günleri de
böyle oldu. Önce ayrılık
günlerinin habercisi olan
hüzünlü güz, sonra kış geldi.
Hayvan otlatma işi bitti.
Nasıl bitecek diye
kaygılandıkları uzun bir kış
başlıyordu. Hayvanlar artık evlerde hazır yiyeceklerle
beslenecekti. Bir hüzünlü ayrılıştı son ayrılışları. Hafif
ve inceden bir yağmur çiliyor, kara dönüyordu. İkisinin
de yanakları kızarmıştı soğuktan. Dağın yarı belinden
yukarısı görünmüyordu sisten, borandan. Fırtına
enginlere doğru, üzerlerine doğru hızla yayılıyordu.
“Kaçalım” dediler. Kaçtılar, evlerine düştüler.
O kış her kıştan daha çok kar yağdı. Ayrılık
uzadıkça uzadı. Elif ve Havcı'nın gözleri her gün Berit
Dağı'ndaydı, Küçük Mağara'daydı. Sabah kalktıklarında
ilk olarak dağlara bakarlardı. Hayvanları kar üstünde
kuru ot ve dallarla yemlerken, onları derede sulamaya
götürüp getirirken, akşam ağıllarına koyarken ve
kendileri uzun bir kış gecesi için damlarına girerken,
gözlerini birlikte hayvan güttükleri yamaçlardan,
derelerden, tepelerden ayıramazlardı. Karlara bakarlardı
ne zaman eriyecek diye. Yattıklarında karların erimesine
dua ederler, dilek tutarlardı. Sırdaşları, yoldaşları
yastıklarıydı. Yastıklarına anlatırlardı hayallerini,
-16-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Çığ düştüğü gün kara haberi Haytalar'a Elif'in
anasına sarkıntılık yapan o domuz adam getirdi sahte bir
üzüntü edasıyla. Bir od düştü Elif'in yüreğine, Küçük
Mağara'ya doğru koştu.
Karlara belendi, üstünü başını yırttı. Sesi çıktığı
kadar “Havcıııı” diye bağırdı. Eşi değil, nişanlısı değil
bir el oğlu için bekâr bir kızın böylesine kendini el içinde
harap etmesini ar etmedi. Geleneği, göreneği aklına bile
getirmedi. Ağlayarak akşam karanlıkta döndü eve.
Kocası benzer bir çığ düşmesinde ölen anası ile
birbirlerine sarıldılar, birlikte ağladılar sabaha kadar.
Bütün kış bütün karlar Elif'in üstüne yağdı,
Esendere Elif'in gözyaşları ile aktı. Bahar gelip karlar
eriyince Elif Havcı'nın dal topladığı mezdağa ağacına
gitti. Hürmüz'ün altındaki derin derede upuzun
yatıyordu koca ağacın gövdesi. Elif mezdağanın kırık
dallarına, kollarına sarıldı. “Bir şerçe de bir çalıya
sığınsa, çalı bile korur serçeyi can alıcı yırtıcı kuşlardan.
Sen kocaman Berit Dağı'nın kocaman mezdağa ağacısın.
Bir çalı bile olamadın mı? Neden koruyamadın
Havcı'mı?” diye inledi, ağıtlar yaktı, gözyaşları döktü.
Elif o yıl da bütün bahar, bütün yaz her gün
hayvanlarıyla Küçük Mağara'nın önüne gitti, Hürmüzün
Dere'ye indi, yerde yatan mezdağa ağacının gövdesine
sarıldı, gözyaşlarıyla doldurdu dereyi. Böyle bir aşka
kimsenin aklı ermiyordu. “Bu aşk Aslı'nın aşkından da,
Leyla'nın, Züleyha'nın, Telli Senem'in ve daha ne kadar
varsa bütün ünlü aşıkların cümlesinin aşklarından da
ileri bir aşktır. Bu bir aşk değil, aşıklık değil bu aşkın
delirmesi, delirtmesidir.” diyorlardı. Bu yüzden artık
Elif'e Deli Elif, Küçük Mağara da Deli Elif'in Mağarası
adını vermişlerdi. Böylece, Havcı da gittikten sonra
dünyada bir dul anacığından başka hiç bir şeyciği
olmayan yetim Elif'in bir mağarası olmuştu!!!
Sonra güz geldi, güneşin rengi değişti, sarardı,
soldu. Elif de sarardı, soldu. Bir akşamüstü güneş
batarken Çavdarın Gedik'ten ağrı,
Elif Küçük
Mağara'nın önünde sırtını bir kayaya dayayarak oturdu.
Yüzüne güz güneşinin akşam kızıllığı vurdu. Dağlar,
taşlar, kurtlar, kuşlar imrendiler güzelliğine. Elif
gözlerini kapadı, kış gelince Havcı'nın ayak bastığı
topraklara bile gelemeyeceğini düşündü, daldı... Yılışık
bir sesle açtı gözünü. Karşısında o domuz adam vardı.
O akşam Elif'in sürüsünü Coli getirdi eve. Elif
gelmedi. Elif'in anasının avazı yamaçlarda yankılandı.
Haytalar Obası karıştı, Esendere çığlık çığlık aktı,
Berit'in başını duman bürüdü.
Aradan günler geçti, aylar geçti Elif gelmedi. Ölüsü
de dirisi de bulunamadı. Herkes kendine göre bir öykü
uydurdu bu sırlı olaya. Gerçeğin tümünü hiç kimse
bilmiyordu.Ama bir kısmını iki kişi biliyordu.
O iki kişiden birisi yani Elif'in anası yavrusunun
başına geleni biliyordu. Kocasının çığ altında
kalmasından sonra kaç kez kendi de yaşamıştı bunu.
Ama o zaman dayanmıştı Elif var diye. Elif
dayanamamıştı işte. “Havcı'dan sonra bu da mı başıma
gelecekti” demiş ve mağaranın içine kaçmıştı.
Kıvrımlardan, yarıklardan geçerek gide gide bir göle
ulaşmıştı. Kendisini göle atmış, yüze yüze karşıya geçmiş
ve kilometrelerce düşe kalka, kaya yarıklarına sürtüne
sürtüne dağın öte yüzünde gün ışığına çıkmıştı. Bir
pınarın başına oturmuş, eğilmiş su içmiş, suda kendi
yüzünü ve Havcı'nın yüzünü görmüştü yanyana. Başını
dönüp baktığında geriye, Havcı arkasında ona
gülümsüyordu.
Onlar muradına ermişlerdi. Her akşam güneş
batarken Çavdarın Gediği'nden ağrı Elif Kapıkayası'nda
yüzüne vuran akşam güneşi ile parlıyordu. Gülüyor ve
anasına sesleniyordu, “Ana ben iyiyim.” diyordu.
Elif'in anası böyle biliyor, böyle inanıyordu kızının
öyküsüne. Yalnız Elif'in anası değil Haytalar, Havcılar,
Yoncalı, Müdürler obalarının, Ericek Köyü'nün yani
bütün Berit Dağı halkının ortak inanışı da böyleydi.
Elif'in anası her günbatımında kızı ile buluşuyordu.
Elif Kapıkayası'nda anası da iki göz evinin önünde
duruyorlar, birbirlerine bakıyorlar, gülümsüyorlardı.
Güneşin kızıl ışıkları Berit Dağı'nın başını, sivri kayaların
tepelerin terk ederken ve Elif'in görüntüsü kaybolurken
yücelerden anası içeri giriyor, mitiline sarılıyor ve her gün
bir kere daha söz veriyordu kendi kendine.
Bir akşam sözünü tuttu. Elif'în olayının yarısını bilen
diğer kişi oradan geçerken kocasından kalan av
tüfeğininin tetiğine bastı. Arkasından Kapıkayası'na
doğru koştu, “Eliiiif bekle beni!” diyerek yamaçlara
tırmandı ve o da Berit Dağı'nın bağrındaki iki kardeş
mağaradan büyüğünün yani Büyük Mağara'nın içine
daldı, kayboldu. Bir daha hiç kimse ne Elif'ten ne de
Elif'in anasından haber alamadı.
O günden sonra Deli Elif'in bir mağarasının yanında
bir de efsanesi oldu: Günbatımı Efsanesi. Berit Dağı halkı,
Elif'in görüntüsünün her günbatımında Kapıkayası'nın
başında parlayarak göründüğüne, gün batınca
kaybolduğuna ve fakat bu görüntüyü ancak gerçek
aşıkların görebildiğine inanırlar. Bu gün de o yörelerde
aşık olan, yüreği yanan pek çok sevdalılar sevdalarını
sınarlar, Elif'in Kapıkayası'na yansıyan günbatımı
görüntüsünü görmeye çalışarak.
-17-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
BEYAZ PERDEDEN SIKILAN
TAŞNAK KURŞUNU
Av. Hüseyin ÖZBEK*
[email protected]
Taşnak Kurşununun beyaz perdeden sıkılanı
diyebileceğimiz Kesik (The Cut) 5 Aralıkta gösterime
girdi.
Fatih Akın'ın masum Ermenilerin cani
Türklerce kesilmesi tezli filminin zamanlaması
üzerine düşünülmelidir. Kesik, Ermeni Diasporasının
ve Ermenistan'ın tüm hazırlıklarını yaptığı 2015
kampanyasına bir Türk yönetmence beyaz perdeden
verilen 100. Yıl desteği olarak okunmalıdır.
Fatih Akın'ın Kesik'inin yurt içinde Ermeni
tezlerinin kabulüne yönelik algı oluşturmaya, yurt
dışında ise sinemacılık kariyerinin zirvesine
tırmanmaya yönelik bir hesabın ürünü olduğu
anlaşılmaktadır. Almanya doğumlu, Germen kültür
ikliminin ürünü Akın'ın hedefi
sinemanın Orhan Pamuk'u olmaktır.
Gece Yarısı Ekspresi' nin yerlisini
çeken Türk yönetmen kimliğinin
yabancıların damak zevkine uygun
düşeceğini hesaplamıştır.
Göçmen çocuğu Fatih'e 100. Yıl
filmi çektiren, Diaspora tribününden
ülkesini ve halkını aşağılayan film
yapmaya sevk eden etkenler üzerine
kuşkusuz ki çok şey söylenebilir. Biz
Kesik'in figürasyon kalacağı asıl
filmi anlayabilmek için 21. Yüz yılı
bırakıp kısa bir an için geçen yüzyılın
başına dönelim.
20. yüzyılın başlarındaki Taşnak
kurşunlarının hedefi sivil halkla
birlikte Osmanlı yöneticileriydi.
Taşnaksütyun' un hedefinde Batı
destekli kalkışmayla kazanılacak
bağımsızlık vardı. Taşnak için terör siyasi sonuca
ulaşmak için tercih edilecek en iyi yöntemdi. Ayrılıkçı
Ermeni hareketinin politik örgütü Taşnak Partisi' nin
kanlı terör kampanyalarının Osmanlıya maliyeti çok
ağır oldu. I. Dünya Savaşı' nı fırsat bilen Taşnak
kalkışmasında 100 bini aşkın sivil hayatını kaybetti.
Aynı terör dalgasında İkisi başbakan olmak üzere (
Talat Paşa – Sait Halim Paşa ) çok sayıda sivil ve
asker yönetici katledildi.
Kalkışmanın bastırılması, sevk ve iskan, savaş
sonucu Osmanlının tasfiyesi, Cumhuriyet'e geçiş
kuşkusuz ki ayrı bir yazının konusudur. Biz yakın
tarihte yaşanan ikinci dalgaya gelelim. Geçen yüzyılın
son çeyreğinde başlayıp 10 yıl süren ikinci terör
dalgasının tetikçileri de aynı gelenekten
besleniyorlardı. Asala, Ermeni Soykırımının Adalet
Komandoları gibi farklı adlar taşısalar da Taşnak'ın
kanlı geçmişinin mirasçılarıydılar. 1974 – 1984 yılları
arasında yurt dışında çok sayıda Türk diplomatının
katledilmesi
ikinci dalganın sonucudur. Ankara
Esenboğa, İstanbul Kapalıçarşı baskınları ise Asala'
nın yurt içindeki kanlı eylemlerinden ilk akla
gelenlerdir.
Her iki terör dalgasında eli kanlı tetikçilerden
yargı önünde hesap sormak yerine Türk halkının toptan
mahkumiyetine gidildi.
Fatura
katledene değil katledilene çıkarıldı.
Her katliam sonrası Türklerin
soykırımcılığı üzerinden yürütülen
kampanyalarla tetikçiler aklanıp
kutsandı. Soykırımcı Türklerin
öldürülmeyi bin kez hak etmiş
barbarlar olduğuna ilişkin 100 yıllık
algı bu şekilde oluşturuldu.
Ya ş a n ı l a n s ü r e ç ü ç ü n c ü
dalgadır. Yüzyılın ilk ve son
çeyreğindeki kanlı kampanyalar yurt
içinde istenilen sonucu vermedi.
Aksine Türk halkının milli
duyarlılığının yükselmesine, kolektif
direncinin artmasına yol açtı. Yeni
yüz yılla birlikte düğmesine basılan
üçüncü dalganın uygulamalarına
baktığımızda Taşnak ve Asala
yöntemlerinin terk edildiği
görülmektedir. Terörle ulaşılamayan hedefler için
farklı bir strateji oluşturulduğu anlaşılmaktadır.
Üçüncü dalgada diplomatik hedeflere yönelik
bombalı, kurşunlu saldırıların yerini Türk ulusunun
kolektif hafızasını, direnç kararlığını çökertmeye
yönelik kampanyalar almıştır. Geçmişten geleceğe
sürüp giden tarihsel yolculuğun derin bilinçaltındaki
izleri, çekilen acıların, kazanılan zaferlerin ortak
bellekteki tortularının silinmesiyle
kimliksizleştirilmesi programlanmıştır.
Gurur
duyulacak geçmişin yerini, utanç mazisinin alması
amaçlanmıştır. Bu stratejinin gerçekleştirilmesi için
öncelikle Diaspora tezlerinin Türkiye içinden
-18-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
dillendirileceği akademik, entelektüel bir ortamın
inşası hedeflenmiştir. Ermeni tezlerinin içeriden
savunulması, medyadan, sanat dünyasından,
akademik kesimden vicdan sahibi (!) Türkiyelilerden
oluşturulacak köprübaşları oluşturulmasına öncelik
verilmiştir.
2005 yılı 24-25 Eylülünde Bilgi Üniversitesi
yerleşkesinde düzenlenen, açılışını Bilgi Üniversitesi,
Boğaziçi Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi
Rektörlerinin yaptığı “ İmparatorluğun Son
Döneminde Osmanlı Ermenileri Bilimsel
Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları “ konferansı
akademik ayağın miladı olarak anılmalıdır.
Tekelci sermaye, cemaat ve yandaş medya
üçlüsünün Diaspora tezlerinin içselleştirilmesine
yönelik – halen sürdürülen- yayınları yüksek lisans ve
doktora tezleri için ilk başvuru kaynağı olacak
zenginliktedir. Entelektüel dünyamızın parlatılan
yıldızlarının, edebiyat dünyamızın yükselen
değerlerinin halen süren algı operasyonundaki
çabaları aynı merkezlerin siparişine uygun ürün
verme olarak değerlendirilmelidir.
Üçüncü dalganın şimdilik son ürünü Kesik'in 5
Aralık 2014' te gösterime girmesinden aylar önce
başlatılan övgü kampanyaları kamuoyunun olası
tepkilerini asgari düzeyde tutma çabası olarak not
edilmelidir. Hamburg' lu Fatih' in ödüller almış genç
kuşaktan sinema dehası olarak takdimindeki Türk
vurgusu post modern Taşnak kurşununa yönelik
tepkilerin doğmadan yok edilmesi olarak
görülmelidir.
Fatih Akın'ın Kesik'te rol verdiği bazı oyuncuları
yakın geçmişte benzer filmlerde oynamış artistlerden
seçtiği görülüyor. Diyarbakır doğumlu İngiliz
vatandaşı Kevork Malikyan ABD'li yönetmen Alan
Parker'in Gece Yarısı Ekspresi'nde Türk Savcıyı
oynamış. 71 yaşından sonra askerlik çağrısına icabet
etmemesi nedeniyle çıkarıldığı Türk vatandaşlığını
yeniden kabul edilen Malikyan The Cut' ta Türk cellat
rolünü üstlenmiş. Ermeni asıllı Kanadalı yönetmen
Atom Egoyan'ın soykırım tezli 2002 tarihli “Ararat”
filminin oyuncusu Arsin Hancıyan'ı
Kesik'te
oynatması Fatih Akın'ın tecrübeye verdiği önemi
gösteriyor.
Fatih Akın, batının kültürel damak zevkini,
ortalama algısını iyi biliyor. Kesik'in uluslararası
serbest dolaşımının, sinemasal vize muafiyetinin Türk
imajına vereceği tahribatla doğru orantılı olacağını
çok iyi biliyor. Filmin senaryosundan kurgusuna,
görselliğinden diline kadar bu talebe uygun
hazırlandığı dikkatlerden kaçmıyor.
İlk kuşaktan gurbetçiler Alman sanayisinin kol
gücüne, sıradan emeğe duyduğu ihtiyacı karşılıyordu.
Almanya'nın, rüyalarını Türkçe gören, acı vatandan
ana vatana dönüş özlemiyle ömür tüketen İlk kuşağın
çocuklarından daha farklı isteklerinin olduğu
anlaşılıyor. Rüyalarını Almanca görmeye başlayan
yitik kuşaktan, babalarının ülkesine Diaspora
mevzisinden yaylım ateşi açmaları isteniyor.
Kesik, Taşnak şehitlerini, Asala kurbanlarını
mezarlarında kahırlarından bir kez daha öldürecek
kurşun olarak Türk halkının temaşasına sunuluyor!
8Aralık 2014
-------------------------------------------------*İstanbul Barosu Genel Sekreteri
ANLA
Emin UGUNLU
[email protected]
Başlamamış sevdalarına ağlayanları
Anla
Kendiliğinden yangınına varmadı ya bu gece
Ağaçların sonbaharına içinin ortasından bak
Tut saçlarının kahrından
Zamanı
Anla
Dağılmışlığım aslında saçlarının savrulmuşluğudur
Anla
Ölmüş çocukların ölmüşlüğünün bile
Annelik kokusunu aradığını
Yapraklarının baharında
Anla
Işıklar sönünce aydınlıkları düşlerde yanar
Anla
Düşler ölünce çiçeklerin dibine düşerler
Her çiçeğin dibi ölmüş düşler mezarlığıdır
Anla
Tam gün batımında
Kırmızı şarabın renginin kahrına düşer
Güneş
Saçlarının ışığında
Sarhoş gider
Ufkun ardındaki kara sevdasına
Anla
-19 -
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Öykü
FÖTR ŞAPKALI ADAM
Bekir ÖZGEN
[email protected]
Alnı açık, başı örtük bir adamdı babam. Ben beni
bildim bileli, dışarılık takım giysisi üstünde ve lacivert fötr
şapkası başında gezerdi. O şapkayı da boyun eğdiklerine
değil, selamı hak edenlere çıkarırdı..
Her akşam eve dönüşünde, mahallenin çocukları onu
cebinde şeker eksik etmeyen şeker amcalarını beklerlerdi.
İçlerinden bir tek ülkü, tatlı ve renkli armağanını alınca,
ötekiler gibi onun yanından ayrılmaz; kendisini kucağa
alması için her türlü şaklabanlığı yapardı. Dileği yerine
gelince de Şeker Amca'sının fetr şapkasını çıkarır, kendi
başına geçirir; ardın da gülerek:
“Ben Cumhuriyet oldum!” diye böbürlenirdi.
Bir gün kasabaya Cumhurbaşkanı'nın geldiğini
öğrenince durakladı babam. Devletin en tepesindeki kişiyi
karşılamaya başı açık mı, yoksa şapkalı mı gitmeliydi?
Eğer o da fötr şapkasıyla gelmişse, kasaba yerinde iki
fötrlü birden nasıl olacaktı?
Düşündü taşındı.
Aldı eline emektar fötr şapkasını, “Rast gele!” deyip
çıktı dışarı. Emin adımlarla sokağı geçip çarşıya yöneldi.
Onun bu garip görünüşüne herkes gibi
kasabamızın delisi Veli de şaşırdı. Yanında
oynamakta olan çocuklara döndü:
“Ufaklıklar, şu hale bakın hele! Şeker
Amca'nızın şapkası başında değil bugün.
Cumhuriyetin aslı fötrüyle gelince, vekiline
gerek kalmamış demek ki,” deyiverdi.
Veli'den beklenmeyen bu sözcüklerle
çarpılmışa dönen babam, afallayıp kaldı. O
gün nereye gitse, usunda bir cum huriyet, bir
onun seçilmiş başkanı, bir kendi, bir de delilikle velilik
arasında gidip gelen o laf vardı.
Emekli olduğunun ikinci yılıydı babamın. Bir sabah,
öğretmenlik yaptığım okula geldi. Uzun gür kaşlarının
altında Erciyes göklerini anımsatan kocaman mavi
gözleriyle gülümsedi. Şapkası başında, hareketlerinde bir
tuhaflık vardı. Bir köşeye çekip “Oğlum!” dedi bana,
yerde. “Anneni yanıma alıp hacca gitmek istiyorum.
Fikrini sorup helalliğini almaya geldim.”
Şaşırmıştım. Bir evladın, baba üzerinde ne hakkı
olabilirdi ki! Yüzümün kızarıklığını saklayarak:
“Babacığım,” diye girdim söze. “Bugüne kadar, senin
kişiliğin ve yaptıklarınla gurur duydum. Herkesin inancı
kendine. Sizin kararlarınıza da saygı duyarım.Ancak değil
mi ki benim düşüncemi soruyorsunuz, söyleyeyim. Bu
kutsal gezi için ayırdığınız parayla iki üç yoksul öğrenci
çocuğu okutsanız. Daha iyi olmaz mı? Hem paramız
ülkemizde kalır, hem de…” deyip sustum.
Babam, düşünceli ve tedirgin bir sessizliğe gömüldü.
Ağzından iki çift söz olsun
çlkmadı. Bütün güzellikler
sizlerin, kendi doğrularım benim olsun dercesine arkasına
bakmadan geldiği gibi yanımdan uzaklaştı.
Bu konuşmanın üzerinden ancak iki ay geçmişti.
Annem ve babamı kasabanın hacı adaylarıyla uzunca bir
araba konvoyu eşliğinde, kırk elli kilometre uzaklara
kadar tüm kasabalılar gibi biz yakınlarına düştü.
Dönüşlerinde de aynı yerde karşıladık onları. Kâbe
yolcuları, düz sade kasabalılar olarak uğurlanmışlar;
yüzleri nurlanmış, gözleri ışıldamış; itibarları zirveye
çıkmış hacılar olarak karşılanmışlardı.
O günün akşamında, kasabamızın ileri gelenlerinden
biri, bir punduna getirip, “Babanız, bugüne dek yoksulları
kolladı, on, on beş yıldır, en az üç dört yoksul öğrenciyi
okuttu da ne oldu? Arkasından yürüyen, önünden
karşılayan mı çıktı? Ama hacı olunca, durum birdenbire
nasıl da değişiverdi. Sanırsınız ki kasabalıların sevgisine
zam yağdı, saygınlıklarına bereket indi.”
Oracıkta mıhlanıp kaldım. İçim burkulmuş, yorum
yapamaz olmuştum. Neydi gerçekten onları
böylesine el üstünde tutturan güç? Kendi
kendime, “Öğretmenim!” dedim.
“Öğrendiğin bu gerçekler, ne yazık ki bugüne
kadar okuduğun kitaplarda yok.”
Bu düşünceler, kafamı kurcalayıp
dururken, babamın hac yolculuğuna katılan
arkadaşlarından biri yanıma yaklaştı. “Kara
yeğenim,” dedi. “Babanız, fötr şapkasını
sınıra varıncaya kadar başında taşıdı.
Arabistan topraklarında takkesiyle hacı oldu. Ama
yurduna döner dönmez de fötr şapkasını tekrar başına
geçirdi.”
Yıllar sonra, babamı kaybettiğimiz gün kasabamızın
gazetesi “Halkın Sesi”, şunları yazdı:
“Yitiriyoruz, neyimiz varsa güzelden yana.” derken
Atatürk'ün cumhuriyet sevdalısı fötr şapkalı güzel adam
da bizlere el salladı. Acı çekmeyenlere acıyormuşçasına
sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Kasabamızın ileri
gelenleri olsun, geride kalanları olsun; çoluğu çocuğuyla
herkes, dik duruşlu, alçak gönüllü, cumhuriyet sevdalısı
adamın ardından gözyaşı döktü. İnsanlar sel olup
arkasından aktı. Onca sevenlerinin gözü önünde onu
yudular yıkadılar, çarşı camisine götürüp arkasından dua
ettiler. Kasaba gömütlüğüne varıncaya kadar lacivert fötr
şapkasını tabutunun yanında taşıdılar. En sonunda da o
yarı solgun şapkayı başucundaki mezar taşının üstüne
diktiler. Hacılığı, bilgeliği, erdemleri, yaptıkları
yapamadıkları nesi varsa hepsi toprağın altında, bir tek o
simge şapka toprağın üstünde kaldı.”
-20-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
BELGESELCİLER
NE YAPAR?
Av. Sabri KUŞKONMAZ
[email protected]
Belgesel Sinemacılar Meslek Birliği (BSB) 8-9
Aralık'ta bir etkinlik gerçekleştirdi; “Dağıtmadan
dağılmaz.” Belgesel çekmek koca bir derttir. Filmi
bitirdikten sonra dağıtıma sokabilmekse derdin
katmerlisidir. BSB yetkilileri, yabancı dağıtımcı
kuruluş yetkilileriyle belgeselcileri bir araya getirdi;
tartışıldı, konuşuldu.
Bu tür etkinliğe “Pitching” deniyor; pişirme
demek. Birileri gelir, tartışılır, şöyle, şöyle yapın
derler. Sonra yine herkes bildiğini yapar. Çünkü
dışarıdan, “modernitenin modern dünyasından”
gelenlerin bağlamı ile biz “yerlilerin” bağlamı
uyuşmaz.
BSB Başkanı Nazlı Sakızlı ve koordinatör Peri
Johnson ile diğer görevliler yoğun bir emek
harcamışlar. Onlar bu etkinliğe
harcadıkları zaman ve enerji ile az
buçuk bir belgesel çekebilirlerdi.
Etkinliğe dışarıdan gelenler:
“Gezi dahil, niye geçmişe bu kadar
bağlısınız, niye geçmişle ilgili
filmler çekiyorsunuz?” diyorlar.
Onlar, işin Batı rasyonelliği
boyutundan bakıyor ve böyle
sorular soruyorlar. Konularında
uzmanlar ama bu ülkedeki
belgeselcinin dilini, derdini
çözemiyorlar. Çünkü onların
geçmişi derlenmiş, toplanmış, arşivlere dizilmiş.
Yani belgelenmiş. Belge demek bilgi, birikim,
kültür, tarih, her şey demek… Bu noktada Osmanlıca
tartışmasına bakınca, bilgi ve belge eksikliği ile
sözde “akademya” mensuplarının martavallarına
tanık oluyoruz.
Bir tartışmada ele alınan model/bağlam
birbirinden farklıysa, tartışmadan nesnel sonuç
çıkmaz. Modernite eleştirisinde ve bir modernite
deneyimi olan Latin harfi meselesinde de böyle bir
yanlışlık var. Sunulan tekçi önerme, aslında birden
çıkar karşımıza, çıkan faşizan bir yöntemdir; elma ile
armudun yanlış toplamıdır. Oysa elma ile armudu
toplamak yerine “Beş elma, beş armut on meyve
eder” tarzında kavramsal ve analitik düşünce
kapasitemiz olması gerekir. Bunun için de bilgiye ve
belgeye sahip olmak…
Hep aynı yöntemle gündeme yeni sorunsallar
sürülüyor: Önce sorunsalı kendi kafana göre tasarla.
Sonra kendi tasarladığın üzerinden eleştir ve
yanlışlığını ortaya ser! Gerçek ve gerçeklik ilişkisini
kır böyle. Latin harf konusunda da aynı yalan hap
yapılıp yutturulmak isteniyor. Sanki her şey bir
günde, bir gecede yapılmış gibi. Tarihsel, kültürel
bağlamından da soyularak... Ve “Türk kültürü”
sadece “İslam” ile var olmuş gibi. Arap alfabesine
geçişten önceki dönemlerle gerçekleşmiş olan
tarihsel kültürel kopukluğu, diğer kültürleri ve
ulusları ne yapacağız? Ama dert sadece “Türkİslam” hatta sadece “İslam” olunca bize kurgusal
iktidar hapları gerçek diye yutturulmak isteniyor. Bir
sinemacı olan Herzog; “Hali
hazırda gerçeklik algımız çok
ciddi bir saldırı altında. Buna karşı
ortaçağ şövalyeleri gibi
savaşmalıyız” diyor. (D. Saunders,
çev. Ali Necat Kanıyaş, Kolektif
Y.)
H. Şirin User, Latin alfabesi
tartışmasının tarihinin 1860'larda
başladığını yazmış. Yazardan
öğrendiğimize göre II.
Abdülhamit Latin alfabesi
kullanılmasından yanadır. “Abdülhamit'in
'Halkımızın okuma yazma bilmemesinde şaşılacak
bir şey yoktur. Çünkü bizim yazımızın sırlarına
alışmak kolay değildir. Latin alfabesini almakla
belki halkımızın işini kolaylaştırabiliriz' şeklindeki
sözleri bazı araştırmacılar tarafından padişahın
Arnavut hafiyelerinden esinlenmesine” bağlanmış
(Türk Yazı Sistemleri, Hatice Şirin User, Akçağ Y.).
Yeniyi yerli yerine oturtabilmek için eskileri
bulmaya devam. Eskiye dair yalanlarla şövalyece
savaşmak için. Belgeseller bizde hâlâ ceza olarak
gösterim şansı bulsa da. Yalana karşı belge gerek!
Alıp raftan koymak için yalancının önüne…
Haftaya dize; “bıraktığın ırmakların sularında
boğuldum” (Kirkor Yeteroğlu, kırık çan, Kıyı Y.)
-21-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Suat Karova’nın Anısına
MUTLU YAŞAMI ELDE ETMENİN
TEMEL DİREKLERİ(II)
Suat KAROVA
Hepinizin çok iyi bildiğini, fakat herkesin tam
olarak uygulamaya koyamadığını bildiğim bu ana
hususları kısaca açıklamak istiyorum:
1. Sağlığınız,
2. Sevdiğiniz işiniz olması,
3. Sevecenliğiniz,
SAĞLIĞINIZ: Sağlığınızı iki unsura ayırabiliriz
: 1. Bedensel (fiziksel) sağlık; 2. Ruhsal sağlık. Cortis
der ki “mutluluk her şeyden önce vücut sağlığındadır.”
Öyleyse bedenimizin özümüzü taşıyan bir araç
olduğunu bilip, onu her zaman en iyi şekilde
korumalıyız. Çünkü sağlıklı olanın umudu, umudu
olanın her şeyi vardır. Ayrıca ancak sağlıklı insan,
sağlıklı düşünebilir ve mutlu yaşamı yaratır.
4. Sevdiğiniz ve sevildiğiniz eşiniz olması,
5. Zararsız ve faydalı olmanız.
Bunlara sahip olmanız “kaderinizin oyuncusu
değil yazıcısı olursunuz.” Ayrıca bunlara sahip
olduğunuzda, yaşamınızın olumsuz yönlerini
olumluya dönüştürebilirsiniz. “En değerli şey hayat
değil, güzel yaşamaktır” der Eflatun. Güzel ve
mutlu yaşamak istiyorsak yukarıdaki temel direkleri
mutlaka dikmeliyiz. Çünkü insanların mutlu bir yaşam
sürmelerine sahip olduğu şeyler sağlar. İnsan için
istenileni elde etmek; elde edilenin zevkini çıkarmak,
onun mutlu bir yaşam sürmesini sağlar.
Bir insanın mutlu olması için; her zaman “ruhu ile
bedeni, aklı ile gönlü barışık olmalıdır.” Bunun da
kaynağı beden ve ruh sağlığıdır. Sağlıklı bir insanın en
önemli özelliklerinden biri “ sevmek ve çalışmaktır”.
Bu özellikler de kişileri mutlu kılar.
SEVECENLİĞİNİZ: Hayat sevgiyle güzelleşir
ve anlam kazanır. Sevgi; her şeyi pozitif doğuran bir
anadır. O nedenle sevgi her yönüyle yaşamın ta
kendisidir. “Dünyanın bütün bilgi ve becerileri sizde
olsa bile, sevgi olmaksızın tam başarılı olamazsınız.”
Sevecen olmanız sizi zararsız kılar, saygınlık, mutluluk
kazandırır. Emmet Fox der ki “Sadece yeteri kadar
sevebilirseniz dünyanın en güçlü insanı olabilirsiniz.”
Kuşkusuz bu da insanlara mutlu bir yaşam sunar.
Sevgiden yoksun kalırsanız, mutlu yaşamdan da
yoksun kalacağınızı aklınızdan çıkarmayın. Sevgiye
zaman ayırın ve onu başkaları ile paylaşın. Çünkü,
yaşam sevgi demektir. Eğer bir kişi yüreğinde Allah,
kul, hayvan, doğa sevgisi taşıyor ve paylaşabiliyorsa,
mutlu yaşamı hak etmiş demektir. Hayatı sadece
gözlerinizle değil beyninizle, kalbinizle de görün.
Thomas Babington Maculay' da der ki
“mutluluk, aranılacak bir şey değildir, onu yaratmak
gerekir.” İnsanlar genellikle mutluluğun, onlar hiç
çaba harcamadan ayaklarına gelmesini isterler.
Horatius der ki “Hayat ölümlülere zahmetsiz bir şey
vermez.”
Öyleyse kendi mutluluğumuzdan
başkalarının değil, bizim sorumlu olduğumuzdur.
Tamamen sorumsuz olmak, halledilebilecek sorunlara
sahip olmaktan kötüdür. Bu nedenle, temel
direklerimizi, baş mimar olarak zamanında dikmek
zorundayız.
“Yaşama zamanını geciktirenler; nehrin öbür
yakasına geçmek için suların akıntısının bitmesini
bekleyenlere benzerler” der Horace Mann.
Mutsuzluğunuza lanet okumaktansa sizi mutlu
yaşama ulaştıracak olan temel direkleri, zamanında
diken baş mimar olun. Yaşlandığınızda, pişmanlık
duymak ve hayatınızı keşke'lerle doldurmak
istemiyorsanız; gençlik yıllarınızın başında veya
şimdi, mutlu yaşamın temel direklerinin baş mimarı
olmaya bakın.
Kendinizi sevin. Bu, hiçbir zaman bencillik
sayılmaz. Kendini sevmeyen bir insan, başkalarını da
sevemez. Siz kendinizi severseniz, sizi sevecek birisi de
bulunur. Çünkü; mutluluk insanın önce kendisi ile
barışık olmasına bağlıdır. Yapmış olduğunuz hatalardan
dolayı asla kendinizi ömür boyu suçlayıp sevmezlik
yapmayın. D. Cüceoğlu der ki: “Hata yapmamız insan
olmamızın bir sonucudur.” “Dünyada iki kusursuz
insan vardır; biri ölmüştür, öteki doğmamıştır.” der bir
Çin atasözü.
Bazı nedenlerden dolayı, bu direklerin herhangi
birini veya
birkaçını dikememiş olabilirsiniz.
Örneğin; sevdiğiniz işiniz olmayabilir, tam sağlıklı
olmayabilirsiniz; bu durumda asla karamsarlığa
kapılmayın. Her ne şart altında olursanız olun
yaşamak güzel şeydir.
-22-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
adil kullanın. Görevinizi tam yapın.
SEVDİĞİNİZ İŞİNİZİN OLMASI: C.
Şahabettin der ki “Gündüz kandilini hazırlamayan,
gece karanlığa razı demektir.” A. Lincoln'da der ki “
Hayatta mutlu olmak için ya isteklerini azaltacaksın
ya da imkanlarını çoğaltacaksın.” İmkanlarımızı
çoğaltmak için de; “çalışmak gerekir. Servet ve onun
doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnız ve ancak
çalışkanların hakkıdır” der, Atatürk.
Sadece zararsız olmak, insanı kusursuz yapmaz.
Faydalı olmak da gerekir. Sevecen değilseniz,
paylaşamıyorsanız, ketum iseniz, faydalı
olamazsınız. İnsanlar sahip olduğu şeyleri
verebilirler. Bu nedenle, faydalı bir insan olabilmeniz
için yaşamınızın belirli dönemlerinde tüm gücünüzle
kendinizi yetiştirerek bazı değerlere sahip olun.
Faydalı olurken, her şeyi karşılık beklemeden yapın.
Bu sizi daha da çok mutlu eder.
Mutluluğu yakalamanın bir yolu da öğrencilik
yıllarından başlamak üzere disiplinli çalışmaktan
geçer. Sevdiğiniz bir işlinizin olması ve çalışmanız
sonucu özgürlüğünüzü güçlü bir şekilde elde
edersiniz. Ekonomik gücümüz, bize hayattan
beklentilerimizi elde etmemizde çok büyük kolaylık
sağlar. Ayrıca asalak yaşamaktan ve onun getireceği
olumsuzluklardan kurtulmuş oluruz.
Genel olarak; bedensel gücümüzle, ekonomik
gücümüzle, zihinsel gücümüzle, tatlı dilimizle faydalı
olabiliriz. Faydalı olduğunuz insanların gözlerindeki
mutluluk parıltılarını görmeniz, size de mutlu bir
yaşam sunar. Ayrıca, zararsız ve faydalı olmanız size
çevrenizde saygınlık ve güvenirlik kazandırır. Bunun
sonucu olarak da siz mutlu bir yaşam sürersiniz.
“Bir insana itibar sağlayan; çalışmakla sağlam
karakterdir” diyor A. Camus. İşsizlik ayrıca
insanları kötü alışkanlıkların kucağına atarak, mutlu
yaşamlarını engeller. “Yoksulun kitabında, sevincin
ömrü kısadır” diyor M. Mungan.
Bu konuda, bugüne kadar Adabelenliler
Derneği'inde, yönetimde bulunan çok mümtaz
meslektaşlarım, en güzel örneğini vermişlerdir; daha
da vereceklerine inancım tam ve sonsuzdur. Onları
başarılarından dolayı kutluyor, Allah'tan sağlık,
mutluluk ve başarılarının daimi olmasını diliyorum.
SEVDİĞİNİZ VE SEVİLDİĞİNİZ
EŞİNİZİN OLMASI: Sevdiği ve sevildiği kişi ile
kurulan yuvalarda; ömür boyu eşler ve çocuklar
arasında karşılıklı sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü,
yardımlaşma, paylaşma, sabır, değer verme, güven
duygusu, vb.… vardır. Buda mutlu yaşam getirir.
MUTSUZ YAŞAMDAN KURTULMANIN
YOLLARI: Önce sözlerime düşünürlerden
alıntılarla başlamak istiyorum. “Yaşamınızın büyük
üzünçleri için cesarete, küçükleri için sabır ve
dayanıklığa sahip olun” (V. Hugo). “Düşüncelerini
değiştirmeyenler yalnız deliler ve ölülerdir”
(T.Lowell). “Çaresiz kaldığınız zaman bilin ki çare
sizsiniz” “(Anonim). “Dünyanın düzeninden çok,
kendi arzularınızı değiştirmek bilgeliktir”. “Başarı
azim gerektirir, azim ise irade… Bazı hedefler
başarısız olmaya da değer. Gerçek başarı, başarısız
olma korkusunu yenebilmektir.” (Sweeney). “Nelere
sahip olmadığınızı düşünerek vakit kaybetmeyin,
sahip olduklarınızla neler yapabileceğinizi düşünün”
(Ernest). “ Bir mutluluk kapısının kapandığında,
öteki açılır. Oysa çoğu kez dikkatimiz öylesine
kapanan kapıya odaklanmıştır ki, bizim için açılan
yeni kapıyı fark etmeyiz bile” ( Helen Keller).
Bir şarkı sözü; “neyleyeyim sarayı, neyleyeyim
köşkü / içinde salınan yarim olmayınca” der. Karun
kadar zengin ve en iyi mevki sahibi olsanız bile eğer
sevdiğiniz eşiniz yoksa, mutlu yaşam süremezsiniz.
Bu nedenle; insanların yaşamları içinde verdikleri en
önemli karar, evlilik için verdikleri karardır.
ZARARSIZ VE FAYDALI OLMANIZ:
Genellikle bu husus iç unsurlarımızın olumlu
olmasına bağlıdır. Sokrates der ki “insanların
ruhlarından bilgisizliği, hatayı gidermeyi
başarabilirsek, insanların hareketlerindeki
kötülükleri, kararsızlıkları da ortadan kaldırmış
oluruz.”
İnsanlarla olan ilişkilerimizde her zaman;
peygamberimizin ve H. Bektaş Veli'nin sözlerini
uygulamaya koymalıyız: “kendiniz için
istemediğinizi, başkalarına yapmayın.” (Hz.
Muhammet) “Eline, beline, diline sahip ol” ;
“incinsen de incitme”. (H. Bektaş Veli) Herkesin
yaşama hakkına saygılı olursak; hem kendimiz mutlu
bir yaşam sürer, hem de çevremize mutluluk veririz.
Her zaman; kendinize karşı, tüm insanlara karşı,
doğaya karşı, hayvanlara karşı, vatanına-milletine
karşı, zararsız olun. Ayrıca yetkili iseniz; yetkilerinizi
Seçtiğiniz hayatın sorumluluklarını taşımak
zorunda olduğunuzu bilmelisiniz. Mutsuzluğunuza
lanet okumaktansa, sizi mutlu yaşama ulaştıracak
olan şeylere sahip olmaya çalışın. Sizi mutsuz eden
düşüncelerden, kişilerden, olaylardan ve ortamlardan
mümkün olduğunca uzaklaşın.
Şu anda mutsuz bir yaşam sürüyor ideniz; bunu
bir anda değiştirebileceğinizi beklemeyin Nasıl ki
doğadaki tüm biyolojik gelişmelerde olduğu gibi,
psikolojik alanlardaki gelişimlerde yavaş adımlarla
ileler. Sabırsızlık ve baskı normal gelişim sürecini
-23-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
3. Her zaman ve her koşulda olumlu düşünün.
Ömrünüzde kötü geçen günleri unutun. Yeni doğan
her gününüzü en güzel günmüş gibi güvenle
selamlayın. Geçmişteki hatalardan dolayı kendinizi
yargılamayın.
4. Sahip olduklarınızın değerini bilin.
Erişemeyeceğiniz şeyleri istemeyin. Hep başkalarına
özenip, kendi yaşamınızı onunkine benzetmeye
çalışmayın.
5. Kendinizi sürekli değişim olgusuna
uyarlayın. “ Hekimlik bedenin hastalıklarını
iyileştirir, bilgelik ruhun hastalıklarını”
(Demokritos).
6. Güçsüzlüklerinizle barış yapın. Yaşamın
akışı içinde, sorunu olmayan, korku ve önyargıyı
tanımayan insan yoktur. Önemli olan, onlardan
kurtulabilmektir. Sizde bunu yapın. Hiç kimsenin
yaşamı, hiçbir zaman, düz bir çizginin üzerinde sürüp
gitmez. Hayat, bu çizginin bazen üstüne çıkar, bazen
altına iner. Nasıl derseniz; üzülüyorsunuz ardından
seviniyorsunuz, yoruluyorsunuz ardından
dinleniyorsunuz, korkuyorsunuz sonra
yürekleniyorsunuz,vb.. Biraz da kendinizi olayların
alışına bırakın, ama dizginler elinizde olsun. Öyleyse
sonsuz bir mutluluğun olmadığını bilmelisiniz.
7. Kötü alışkanlıklar kazanmayın. “İnsanlar,
çocukken dürtülerinin kölesi olur, yetişkinlikte ise
alışkanlıklarının.” Bu nedenle, sahip olduğumuz
mutlu yaşamı kaybetmemek için, iyi alışkanlıklar
kazanmalıyız.
8. sahip olduğunuz olumlu iç unsurlarınızı,
daima koruyun, arttırın
9. Çevrenizdeki insanlarla olan olumlu
ilişkilerinizi, beklenti içinde olmadan, daima
sürdürün (sevin, sevilin, güvenin, paylaşın, vb…)
10. Sözlerime Hz. Mevlana'nın sözü ile son
vermek istiyorum. “Şefkat ve merhametle güneş gibi
ol. Hoşgörülükte deniz gibi ol. Hiddet ve asabiyette
ölü gibi ol. Cömertlikte ve yardım etmede akar su gibi
ol. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.”
bozar.
İnsanlar genel olarak kendi realitelerini yaşarlar.
Bu da kişinin özbenliği ile ilgilidir. Önce, kendinizi
iyi tanıyınız. Bu, size mutsuzluğunuzu mutluluğa
dönüştürmede, çok büyük fayda sağlayacaktır.
Mutluluğun dışarıda değil, içinizde olduğunu ve onu
yaşatacak, ortaya çıkaracak tek insanın siz
olduğunuza inanın. Yani mutsuzluğunuzu ortadan
kaldırmaya önce kendinizden başlayın. Mutlu
yaşama kararlılığınız yeteri kadar güçlü olursa,
mutsuzluk hiçbir zaman yakanıza yapışmaz. Mutsuz
yaşamın bir kaynağının da; bu konudaki bilgi
noksanlığınız olduğunu iyi bilin. Mutsuz yaşam
erişemeyeceğimiz şeyleri istemekle başlar. Bu
nedenle kanaatkâr olmanız; sizi mutsuzluktan
kurtarır.
Hayatta bize karşı duran güçlüklere,
mutsuzluklara boyun eğmeyerek mücadele etmeliyiz.
Bu konuda şikâyetçi olmak çözüm değildir. Önemli
olan bizi mutsuz eden etmenleri ortadan kaldırmaktır.
Kısaca neler yapmalıyız?
1.Önce seni mutsuz eden unsurları gerçek olarak
ortaya koy. Genelinde bunlar iç unsurlardır; dış
unsurlar da olabilir. a) her zaman sağlığınızı koruyun;
b) her zaman kendinizi sevin ve güvenin; c) kendi
kendinizi yargılamayın; d) geçmişteki hatalarınızdan
sadece ders çıkarın, hiç dert edinmeyin; e) aşırı hırs
sahibi olmayın; f)
sevecen olun, paylaşın,
yardımsever olun, hoşgörülü olun, kıskanç ve kindar
olmayın; g) çok şüpheci olmayın.
2.İnsanlarla daima olumlu ilişkiler kurun.
Başkalarını değiştirmeye kalkmayın.
3.Sebatın, güçlükleri yenen silahların en büyüğü
ve kuvvetlisi olduğunu, sabrın da, şiddet ve öfkeden
daha çok iş başaracağını bilin.
4.Bir anın ve bir yerin adamı olmayın.
Peygamberimiz der ki “zaman sana uymuyorsa, sen
zamana uy.” Yeniliklere karşı her zaman açık olun.
Tutucu olmayın.
5. Hep kendinizi dinlemeyin. Okuyun,
çevrenizdeki sosyal etkinliklere mutlaka aktif olarak
katılın.
M U T L U YA Ş A M I K O R U M A N I N
YOLLARI:
1. Mutlu yaşamın temel direklerini, baş mimar
olarak dikin ve yıkılmalarına izin vermeyin.
Yıkılanları da onarın.
2. Kendinizi iyi tanıyın ve sevin. Yaptığınız
hatalardan dolayı kendinizi sevmemezlik yapmayın.
Tennyson der ki “hiç hata yapmamış insan en büyük
hatayı yapmış demektir.”
Sonuç olarak derim ki:
Belirli riskler göze almadan, güzel şeylerin
kazanılamayacağını, elde edilen kazanımların da
kaybedilmemesi için bir bedel ödemek gerektiğini
çok iyi bilmeliyiz. Unutmayınız ki ödenilen bu bedel
karşılığında kurtardığınız şey kendi varlığınız,
hayatınızdır.
Tüm insanlara mutlu bir yaşam dilerim.
----------------------*1958 Mezunu
-24-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
HALK TÜRKÜLERİNDE
ÇOCUK GELİNLER,
ÇOCUK DAMATLAR
Eyüp YILMAZ
Adabelen 1960 Mezunu
Konuya girmeden önce, “çocuk” kavramını
tanımlamak gerektiğine inanıyorum. TDK'nın Türkçe
Sözlük'üne göre çocuk “Bebeklik ile ergenlik
arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan ya da
kız,”dır.Biyologlara ya da doğa bilimcilere göre
“çocuk”; ”Her canlı, doğar, büyür, gelişir, kendine
benzer bir canlı meydana getirir ve yok olur.” genel
kuralından çıkarsama ile kendine benzer bir canlı yani
çocuk oluşturabilecek biyolojik olgunluğa ulaşan
insanoğlu da çocukluktan çıkmıştır.Yani yumurta ve
sperm üretip bunları birleştirdiğinde yeni bir yavru
üretebilen insan artık “çocuk” değildir, olgundur.
Çocuk yapabilecek çağa gelmeden önceki dönemin
adıdır.
Psikolojide çocuk, insanın
doğumdan ergenliğin sonuna kadar
geçirdiği süreye denir.
Sosyolojide belli bir çocuk tanımı
yoktur. Aile tanımının içinde yer alır.
Çocuk, okula gitmeye başlayınca Eğitim
Sosyolojisindeki yerini alır.
Pedagojide çocuk; pedagoji Türkçe
“çocuk eğitimi” demektir.
Hukukta çocuk, insanoğlunun anne
karnına düştükten sonra 18.yaş sonuna
gelene kadar geçirdiği süreçtir. Bu arada
“ergenlik” kavramını da tanımlamamız
gerekmektedir. Ergenlik, doğan bir
çocuğun dış görünüş ve yapısının derece
derece, yıl yıl yetişkin bir insana benzemesine
ergenlik denir. Ergenlik kızlarda dokuz, erkeklerde on
iki yaş civarında başlar, her ikisinde de on beş yaşında
biter. Bütün bunlar bireysel, ırksal, iklimsel ayrılıklar
gösterdiğinden bu denli kesin sayılarla
sınırlandırılamaz. Sayılar ortalamadır.
Türk Medeni Kanunu'na göre; erginlik
(olgunluk) 18 yaşın doldurulması ile başlar. Evlilik,
kişiyi ergin (olgun) kılar. Ergin olmayan kişi, anne ve
babasının ikisinin birden isteği ve mahkeme kararı ile
ergin kılınabilir. Bilindiği gibi Türk Medeni Kanunu
(Uygar Yurttaşlar Yasası) 17Şubat 1926'da kabul
edilmiş bir “Cumhuriyet kazanımı”dır. Bu tarihten
önce Mecelle yasası yürürlükteydi. ”Mecelle,19.yy'ın
ikinci yarısında dini esaslara göre hazırlanmış
“Osmanlı Medeni Kanunu”dur.99 hukuk ilkesini
içeren 1851 maddesi vardır. 986.maddesi, kızların 9
yaşında”buluğ”a erdiğini kabul eder. Yani Mecelle'ye
göre, aileler, kız çocuklarını 9 yaşında evlendirebilirler.
(Rahmi Turan,Sözcü,29 Eylül2014)
“11Ekim Dünya Kız Çocukları Günü'nde “Çocuk
Gelinlere Hayır Platformu”nun açıklamasına göre,
dünyada 18 yaşından önce evlenen kız çocuk sayısı 700
milyondur. Bu duruma göre her 4 kız çocuktan biri
“çocuk gelin”dir. (Aydınlık, 11.10.2014) Birleşmiş
Milletler raporlarında 0-18 yaş arasındaki insanlar
“çocuk” kabul edilirler.
Dünyada durum böyle iken bizde
daha mı farklıdır? Hayır. Diyarbakır
Dicle Üniversitesi'nden Prof. Dr. Remzi
Oto'nun araştırmasına göre, yörede ve
Türkiye'de her 3 evlilikten biri “çocuk
evlilik”tir. Yine bu araştırmada çıkan
sonuca göre “Çocuk yaşta evlendirilen
çocuklar gelin olarak gittikleri evde,
gelin olmaktan çok, mevsimlik işçi
olarak çalıştırılmakta, cinsel, ekonomik
anlamda hizmet eden bireylere
dönüştürülmektedir.” İşin bir başka
ilginç yanı 18 yaşından küçük
evlendirilen kızların %82'si okur-yazar
değil, her 10 çocuk gelinden dördü
ikinci eş yani kumadır. Kumaların kocaları da
çoğunlukla yaşlı erkeklerdir. Bir başka acı yön de
İçişleri Bakanlığı sayılarına göre “kadın sığınma
evleri”ndeki barınmacıların üçte biri “çocuk
gelinler”dir. Çocuk evliliklerinde Avrupa birincisi,
Kongo, Afganistan, Uganda ve Nijer'den sonra dünya
5.siyiz.(Hürriyet,08.11.2014,Yılmaz Özdil)
Türkiye toplumunun gelenek, görenek, din ile
pekiştirilmiş ataerkil değer yargıları içinde başlık
parası ile alınıp satılan, berdel ile takas edilen insan
cinsi “çocuk gelinler”/kızlardır.Bu ayıp yetmiyor gibi
ayrıca “düğün” denen, adet a kutsallaştırılmış
törenlerle kutlanıyor,taçlandırılıyor. (Sözcü,18 Ocak
2014) TV'deki bir evlendirme programına katılan ve o
-25-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
an yaşı 20 olan, 2 çocuklu bir bayan aday özentisini
aynen şöyle anlatıyor:” İlk evliliğimi l6 yaşımda
yaptım. Kendi evim,kocam, çocuklarım olsun,
istiyordum. Herkes benim yaşıma gelince
evleniyordu. Ablalarım,akrabalarım,komşu kızları
16,hatta daha küçük yaşlarda evleniyorlardı.Çok
özeniyordum.”
Tarihte çocuk gelinlere bir göz atacak olursak,
bilinen ilk çocuk gelin olarak Mısır kraliçesi
Kleopatra'yı görüyoruz. Daha sonra Hz.
Muhammet'in eşi ilk halife Ebubekir'in kızı Ayşe'yi;
Hz Ali'nin eşi, Hz Muhammet'in kızı Fatma'yı
görüyoruz. Hz Ayşe gelin olduğunda 9, Hz Fatma ise
10 yaşındaydı. Kanuni'nin annesi Hafsa Hatun ve
Muhteşem Yüzyıl dizisinde de izlediğimiz ve
Meryem Uzel'in canlandırdığı Kanuni'nin eşi Hürrem
Sultan da (Rutenyalı Köle Aleksandra La Rossa)
tarihte yerini almış ünlü çocuk gelinlerdir.
Asıl konumuza “Halk Türkülerimizde Çocuk
Gelinler, Damatlara” gelince:
Türküler, bilindiği gibi Halk Edebiyatının en
zengin alanıdır. Anadolu Halkı, bütün acılarını,
sevinçlerini türkülerle dile getirmiştir. Ünlü Halk
Bilimci Cahit Öztelli türküler için “Halkın iç
dünyasını yansıtan, beşikten mezara kadar tüm
yaşantısını anlatan halk şiirleridir.” diyor. Türkülerin
konusu genellikle sevi(aşk) doğa, özlem, acı,
güzellik, yiğitlik, ayrılık, çoğu yaşanmış olaylar, bir
başka deyişle yaşamın kendisidir.”diyor.
Anadolu'nun dört bir yanında yakılan türkülerde
“çocuk gelinleri ve damatları” görüyoruz.
Örneklemeye ünlü bir Şarköy (Tekirdağ) türküsüyle
başlayalım:
*Bağa girdim, bağ budanmış/Bağa bülbül
dadanmış/On beş yaşında da Nazife Hanım, Kimlere
aldanmış?
*Çıktım Şarköy'ün yoluna/Sıra sıra
zeytinler/On beş yaşında da Nazife de Hanım'a/
Yazık
Ettiler.
*O tepeden bu tepeye oyun olur mu?/On beş
yaşında da Nazife de hanıma/Doyum olur mu?
İkinci örneğimiz Kayseri-Bünyan türküsü. Bu
Orta Anadolu türküsünde de yakınma “çocuk
damat”tan:
*Kadifeli yastık, kadifeli yorgan,yer
yumuşak./Emmim oğlu yanıma geldi,bir
uşak./Öpmesi yok, sevmesi yok, konuşak.
*Ana beni niye verdin uşağa?/Oynar oynar, taş
doldurur kucağa…
*Sabah olur, pabucunu giyemez./Akşam olur,
yemeğini yiyemez./Karanlıkta yatağını bulamaz.
*Ana beni niye verdin uşağa?/Oynar oynar, taş
doldurur kucağa…
*Sabah olur, çocuk gider oyuna./Oynar oynar
kum doldurur koynuna./Beni verenlerin vebal
boynuna.(Kızcağız, açık açık sonuçta kendinin değil,
onu bu çocuğa verenlerin günaha gireceğini söylüyor.
E.Y)
*Ana beni niye verdin uşağa?/Oynar oynar, taş
doldurur kucağa…
Bir başka türkü yurdumuzun doğu ucundan,
Ardahan'dan:
*Ardahan'ın yollarında/Güller açıp
bağlarında/Eyle bir yar sevmişem ki/On üç on dört
çağlarında…
*Eyvah Dimme, Dimme/Nazlı yar Dimme/Men
özüm serhoş/Sen şarap verme!
BatıAnadolu'dan Manisa'dan:
*Söğüdün yaprağı narindir, narin./İçerim
yanıyor, dışarım serin./Sana yar bulunur, ben Allah
kerim.
*Kınalı topuklar yavrum suya mı
deydi?/Çeşmenin başında aklımı çeldi.
*Rastık kaşında kaşında/On dört yaşında,
yaşında/Aklı başında başında.
*Menengüç dalinden odun olur mu?/Türkmen
mayasından kadın olur mu?/ Bir kere sevmenin tadı
olur mu?
Kınalı topuklar yavrum suya mı
değdi?/Çeşmenin başında aklımı çeldi.(Bu dörtlükte
Türkmenlere dokundurma varsa da, bu türküyü
yakanın ayıbı. Bizim konumuz türküdeki kızın
yaşı…E.Y)
Çocukla evlendirilen gelinin ağıdı da şöyle:
*Sabah olur, oğlan gider oyuna/ Yumru yumru taş
doldurur koynuna/Ana; şunun, bakmadın mı boyuna?/
*Ana, beni niye verdin çocuğa/Akşamcıktan
yuvarlanır bucuğa/ *Biz gelirken bu ekinler
yoğidi./Açıldı mı yaylaların söğüdü/ Kalmadı mı
Eynegül'ün yiğidi?/ *Ana beni niye verdin
çocuğa?/Oynar oynar kum, doldurur kucağa/ *Ana
beni niye verdin ellere/Genç yaşımda dayanamam
dillere/Atam bari kendimi sellere/*Ana beni niye
verdin çocuğa/Akşamcıktan yuvarlanır bucuğa.
Erzurum türküsünde:
*Al mendilim kaldı kaya başında/Bir yar sevdim
on üç, on dört yaşında/Kalem oynar kirpiğinde
kaşında/*Asker girdi İstanbul'dan içeri/Hanımlar
-26-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
oturmuş iki geçeli/Benim yarim ortadaki peçeli.
Antalya türküsünde delikanlı çocukluktan
çıktığını evlenebileceğini söylüyor:
*Derenin başındayım/ Kızların peşindeyim./
Varacaksan var bana/ On sekiz yaşındayım.
Aynı delikanlı mıdır bilinmez ama yine Antalyalı
delikanlı ”Çek Gemici Gemileri” adlı türküde :
*Geminin başındayım da/On sekiz
yaşındayım./On sekiz yaştan beri de/Şu kızın
peşindeyim.” diyor. Erzurum/Şenkayalı delikanlı
öyle düşünmüyor.*Seherde bir bülbül öter yarin
bağında./O kaş, o göz, o dil, o diş, gül açmış
yanağında./Gümüşten kemeri incecik bellerinde/O
kaş, o göz, o dil, o diş, kına var ellerinde/*Yanarım
ağlarım, on üç, on dört çağında/O kaş, o göz, o dil, o
diş, ballar var dudağında” diyor. Çankırılı delikanlı
da öyle diyor:”Evlerinin önü yaldız piyade/Yaşın
küçük ama cilven ziyade/Annen baban sevmez
benden ziyade./ Çankırılı kız karşılık veriyor:*Şu
dağın başındayım/Aman, aman, aman/Hadi güzel
oğlan, oğlan/Yanıyorum eylen eylen /On iki
yaşındayım/Aman, aman, aman/Hadi güzel
oğlan, oğlan/Yanıyorum eylen, eylen.
Giresunlu kendi şivesi ile “*Kemunun
içineyum/Deryalar üstüneyum/ On iki yaştan beri/
Kız senun peşineyum.*Ayağuna mesi var/Başında
fesi var./Sorarım Emine'ye/Benden başka nesi var?
diyor. Antalyalı on beşlik kız kına gecesinde bile
çevresine “Pişman olursunuz.” diyor, ama dinleyen
olur mu?*Antalya'dan aldım yaprak kınayı/
Bezirgândan aldım ballı hurmayı/ Yakma yengem
yakma, sen bu kınayı. Yaktığın kınaya pişman
olursun.*Gözümün sürmesin kömür etmeyin./Elimin
kınasın çamur etmeyin/On beşlik kızım, gelin
etmeyin/Yaktığın kınaya pişman olursun.Rumelili kız
da yengesine değil,sevdiğine sesleniyor:*Ben
armudu dişledim./Sapını gümüşledim./Sevgilimin
ismini/Mendilime işledim./*Mendilimi
pulladım./Nazlı yare yolladım./Ta küçüküm be
yarim/Niçin dünür yolladın? Rumeli-İştipli kız
kendinden büyük delikanlıya: (Aga, diye seslendiğine
göre) *Muradiye uzandı uzun ovada/ Şefki, vurdu
kamayı şınlar(parlar) havada/Aman Şefki aga ne
yaptım sana/On beş yaşında bir kıza gösterdin kama,
diyor.
Rumeli'ye uzanıp da Kerkük'e uzanmamak
olmaz, diyelim:*Gözellerin meskeni bu
çaydadır./İçmişem bade, bilmirem sevdam
hardadır?/*Mavi yazma yar bağlamış
başına,/Saçakları düşmüş hilal kaşına./Yeni girmiş on
üç,on beş yaşına.* Gözellerin meskeni bu
bağdadır./İçmişem bade,bilmirem sevdam hardadır?
Buraya kadar ortak yaratılışlı(anonim) türkülere
baktık. Ancak gönül, Erzurumlu Emrah, Ali Ulvi
Baradan'ın çok yaygın türkülerinden birer örneğe de
bakmadan edemiyor:
*Sabahtan uğradım ben bir fidana./Dedim,
mahmur musun? Söyledi yok, yok./Ak elleri, boğum
boğum kınalı./Dedim yar bayram mıdır?Söyledi
yok,yok.*Dedim, inci nedir?Dedi dişimdir./Dedim
kalem nedir?Dedi kaşımdır./Dedim on beş nedir?Dedi
yaşımdır./Dedim daha var mı? Söyledi yok,
yok./*Dedim Erzurum nedir?Dedi ilimdir./Dedim
gider misin?Dedi yolumdur./Dedim Emrah
nendir?Dedi kulumdur./Dedim satar mısın?Söyledi
yok yok.
Ali Ulvi Baradan türküsünde:
*Yemeni bağlamış telli başına/Zülüfleri düşmüş
hilal kaşına/Yeni girmiş on üç, on dört yaşına/Edalı
işveli köylü güzeli/ *Sabah olmuş, öter bahçede
bülbül/Durmayıp devşirir, demet demet gül,/ Takınmış
göğsüne kokulu sümbül./Gözleri sürmeli köylü
güzeli.*Gel seni, köylü kız,alıp kaçayım./Telli
duvağına,altın saçayım./Seni,bu diyardan alıp
kaçayım./Edalı,işveli köylü güzeli.
Sadece halk türkülerinde değil, yine halkın ortak
yaratıcısı olduğu “mani”lerde de “çocuk sevgili”
vardır:
*”Allı yazma başında/Kalem oynar
kaşında/Benim sevdiğim dilber/ On üç, on dört
yaşında.” türküsü vardır, ama “çocuk sevgili” ye
“kınama” da vardır:
* Avlu dibi mum yanar,/Oğlanın burnu
kanar,/Girmiş otuz yaşına,/On beşinde kız arar. Bu
maniden sonra “çocuk gelinler ve çocuk damatlar”
konusunda söylenecek bir söz kalmıyor bana göre.
____________________
Metin içindeki (*) işaretleri kıta başlarını gösterir.
-27-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Yaşama dair:
“KRAL ÇIPLAK !..”
Ahmet M. EGEMEN
[email protected]
Yıllar ne tez geçti. 2015'e de geldik sonunda.
Günler su gibi akıp gitti. Şu anda en çok, Bimen
Şen'in (1873-1943) “ Yıllar ne çabuk geçti, o
günler arasından” adlı Hicaz makamındaki Türk
Sanat Müziği şarkısını mırıldanıyorum.
Keşke'leriyle yüzleşirler. Hatalarından arınmak için
kendilerini haklı çıkaran gerekçeler oluştururlar.
Pişmanlıklarından kurtulmaya çabalarlar.
Bazıları, yeniden hata yapmamak için olayları
daha nesnel değerlendirir. Sorunların çözümünde
daha uzlaşmacı olmaya özen gösterir. Yaşamları
boyunca yaptıkları hataları, güncel yaşantılarına
taşıyarak ve başkalarıyla paylaşarak vicdanlarını
rahatlatırlar.
“Yıllar ne çabuk geçti, o günler arasından,
Bir tel saç onun kaldı, bütün hatırasından,
Hala duyarım bin sızı ben, her yarasından,
Bir tel saç onun kaldı, bütün hatırasından.”
sözlerini dilime doladım son günlerde.
Bazıları ise çok huysuz ve çekilmez olur.
Yaşlanmayı ya da “her şeyi bırakıp gitmeyi” içine
sindiremez. Geride kalanları da kıskanır. Yaşamları
boyunca bin bir güçlükle edindikleri kazanımlardan
ayrılmak istemezler. İşte tüm hırçınlıkları
bundandır. Her şeye uydurma bir neden bulur. Hiç
bir şeyi beğenmez. Her şeyin en iyisini ve en
doğrusunu onlar bilirler(!). Söylemlerine: “ Ah,
beni gençliğimde bir görmeliydiniz.” diyerek
başladılar mı, o anda tüm sorunları çözerler(!) ve
“Benim zamanımda olacaktı ki…” diye de devam
ederler.
*
Öğretmenliğe başladığımda, 2000'li yıllar
bana o kadar çok uzak geliyordu ki ulaşabilmem
olanaksız gibiydi. Hayalini bile kuramıyordum.
Ama 60'lı yılların sonunda, Uzay Yolu TV dizisi,
23.yy.daki olayları konu edinebiliyordu.
1980'lerin başında gösterime giren yine aynı
yöndeki “Uzay 1999” dizisi de 21. yüzyılda
geçiyordu.
O günler daha dün gibi geliyor insana. Oysa
yaşam saatinin düzeneği ne kadar da hızlı
dönüyor? 2016' da, Ortaklar Öğretmen
Okulu'ndan hüzün ve sevinçle karışık duygular
içinde ayrılışımın 50. yılı olacak. Demek ki bir yıl
sonra, öğretmenlikte yarım yüzyıla ulaşacağım.
Bunun onur ve gururu her şeye bedel.
Dünyanın odağı kendileridir. Özsever ( narsist
) bir yapıyla “BENMERKEZCİ ”dirler. Olayları
yaşandığı zamanın ve yerin özelliklerine bakmadan
değerlendirir, geçmişi günümüzün koşullarına göre
yorumlarlar.
Fakat hangi anlayışta olursa olsunlar, gerçek
amaç, geçmişteki başarıları öne çıkararak ruhsal
yönden güçlenmektir. Bu durum bedenlerini de
zinde tutar. Ayrıca topluma “Yine de varım“ iletisi
verilir. Bu süreçte çocukluk, gençlik, askerlik,
mahalle, okul ve çalışma arkadaşları yeniden
aranır; bulunur. Onlarla buluşulur. Eski günler
anılır. Geçmiş severlik yaşanır. Sanki o günlere
yeniden dönülür. Anılar dökülür dillerden birerbirer. O günlere ilişkin birlikte çekilmiş soluk
fotoğraflar dolaşır ellerde. Kahkahalar ortalığı
çınlatır buluşulan yerlerde. O ortam artık bir okulun
Acı-tatlı geçen o yıllar, şimdi çok gerilerde
kaldı. Artık “ Yıllar ne çabuk geçti, o günler
arasından…” şarkısını söylemenin tam zamanı,
şimdilerdeki insanlık hallerini anlatmak için…
İnsanlar genelde; her geçen gün
yaşlandıklarını, yaşamlarının sonuna geldiklerini
anladıklarında, nedense geçmişlerine dönerler ve
“ GENÇLİK HAYALLER İLE YAŞLILIK
ANILARLA YAŞANIR.” sözünü doğrularcasına
çocukluk ve gençlik yıllarını sorgularlar.
-28-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
bahçesi ya da dersliğidir. Belki de bir kışladaki
talim sahası ya da aynı mahalledeki evlerinin
kapı önüdür. Orası çekirdek çıtlatarak üç film
birden izledikleri sinema salonudur. Bir çalışma
yeridir orası ya da öğretmenler odasıdır…
VERDİĞİN
İKRAR
Altmış-yetmiş yaş aralığındaki bu gençlerin
(!) gönülleri cıvıl cıvıldır. Yürekleri taş gibi.
Bedensel olarak yaşlanmış görünürler. Ancak bu
bir-iki saatlik buluşma, her birini yeniden hayata
bağlamıştır; motive etmiştir. Romatizma,
tansiyon, kalp ve şeker hastalıklarını
unutturmuştur onlara. Gittikleri pastane ya da
lokantada görevliye verdikleri siparişlerde bile
diyetlerine uymamışlardır. Nitelikli olarak
yaşamlarını sürdürebilmeleri için yemeleri ve
içmeleri sakıncalı olanları tercih etmişlerdir.
Hatta “Yiğidin ölümü arpadan olsun !..
Dr. Salim Çelebi
[email protected]
Sermayen sevgidir, silahın bilim
Niçin var edildin ey insanoğlu?
İnkâr etme beni, lâl olur dilin
Kazınmış künyeme Ehlibeyt Yolu.
Evrenden insana akan şiirdir
Süzüle süzüle yayılan ışık;
Hak, Muhammed, Ali üçü de birdir
Sevgide cömert ol, sözde barışık.
Gelse de başına bin türlü bela
Nedeni sensindir, ara özünde,
Zalime isyandır kanlı Kerbela
Mazlum anlam bulur yüce tözünde.
Acı patlıcanı kırağı çalmaz.!..” diyerek de
caka (!) satmışlardır birbirlerine kıs-kıs gülerek.
Gerçekler her yerde bir çığlık atar
Ve duyulmak ister gönüldeki ses,
Yaşama yön verir, anlamlar katar
Ahmet Yesevi'yle tümleşen nefes.
Ancak, karşılıklı sevgiye dayalı, saygıda
kusur etmeyen bu dostluk ve arkadaşlık
birlikteliği saman alevi gibi parlamış ve
sönmüştür. Kuyruklu yıldız örneği, zaman hızla
akıp geçmiştir. Eve dönüş yolunda o acı gerçek,
yüzlere yansımıştır. Gülümsemeler kaybolmuş,
kaşlar çatılmış, yanaklardaki gamzeler kapanmış,
gözlerdeki ışık sönmüştür ne yazık ki. Vee… İşte
o kaçınılmaz gerçek gün ışığına çıkmıştır :
“KRAL ÇIPLAK” tır.
İsyan etme her dem, barış kendinle
İrfan al, aydınlan Hacıbektaş'tan,
Dostluk kuramazsan her ötekinle
Boşa medet umma Kâbe ve Haçtan.
Hak yolunu korkularla kuşatma
Bil ki korku zulüm saçan kılıçtır,
Gül at düşmanına, sakın taş atma
Ölmeden öldüren öfke ve hınçtır.
Bir sonraki birliktelikte kaç kişi bir arada
olacaktır? Kimler, bundan sonraki kararlaştırılan
yerde buluşmaya gelemeyecek, diğerlerine
“gençlik cakası” satamayacaktır? Eski ve soluk
resimde bulunanlardan hangisi, en son çekilecek
fotoğraf karesinde yer alabilecektir?
Bilinemez…
Bal eyle acını, kinini sakla
Söyleyen sendendir, senin bir parçan,
Arpa boyu yol alınmaz yasakla
“Vazgeçemem Şah'ımdan” der Pir Sultan.
Haram yoksulun da helal seninse
Paylaşımda bir haksızlık var demek,
Kölesi olduğun salt bedeninse
Yalan dünya yine bize “dâr” demek.
Oysa “DÜN, BUGÜNÜN ANAHTARIDIR
.”. Önemli olan dünün anılarıyla bugünü güzel
yaşamaktır. O an mutluluğu yakalamaktır.
Filozofun dediği gibi: “HAYAT BİR AYNADIR.
GÜLEREK BAKARSANIZ O DA SİZE
GÜLER.” Gerçek sorun; “DERYANIN İÇİNDE
İKEN ONUN DEĞERİNİ BİLMEK”, geleceğe
umutla bakabilmektir.
Varlıkta birliktir, birlikte varlık
Yol gösteren beden değil akıldır;
Karanlığa ışık tutan her kılık
Beden ve aklıyla zaten Hakkındır.
Hayat bir gemidir, dümeni sende
Umman gizem dolu yönler davetkâr,
Renk ararsan eğer saçta ve tende
Yapışır yakana verdiğin ikrar.
-29-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Anı
ÖNCE YAPITLARI ve YILLAR SONRA
MAHMUT MAKAL'LA TANIŞMA
Ali YAVUZ
[email protected]
1960 Yılı ortaları meslek dersleri
öğretmenimizle ders işliyoruz. Ben de ders dinlerken
Makal'ın Bizim Köy adlı kitabını sıramın üzerine
koydum. Bakalım görüp bir tavır alacak mı, diye
bakıyorum. Ders sonuna doğru kitabı gördü ve
okumak istediğini belirterek: “Alabilir miyim?” dedi.
Doğal olarak itiraz edilemez, ayrıca benim istediğim
de bu zaten. Ders bitti, kitabı alıp gitti. 2 veya 3 gün
sonraki derste getirip verdi. Kitabı ve anlattıklarını
nasıl bulduğunu sordum: “Bunlar kötü niyetli,
memleketini sevmeyen, yabancılara kötü gösteren
insanlar. Ben bu adamı Gazi Terbiye'den tanırım.
Pejmürde giyimli çorabının yırtığı topuğundan
görünen bir adamdı.” dedi ve devam etti: “Nerede var
onun bahsettiği köyler. Hepsi
uydurma.'' deyip kesti. O yıllarda
bizim bunlara itiraz etme şansımız da
yoktu. Çok utandım. Sözleri, kafama
tokmak vuruluyormuş gibi geldi.
Kıpkırmızı olup sırama iyice
gömüldüm.
Bugün fikirlerine saygı
duyduğum, öykülerini, şiirlerini
severek okuduğum, siyasi
görüşlerine uzak olmadığım,
kendisini çok sevdiğim, sık sık
telefonla ya da yüz yüze görüştüğüm
arkadaşımla da aynı sınıfta
okuyoruz. O yıllardaki anlayışa göre
bizler, yani CHP'yi sevenler, babaları
CHP'li olanlar ilerici, onun gibi
babaları Demokrat Partili olanlar da
gerici görülüyordu.1955-56 öğretim
yılından beri yukarda sözünü ettiğim arkadaşımla
tartışıyoruz. Bazen restleşiyoruz. Birbirimizden
hoşlanmıyoruz.
Meslek dersleri öğretmenimiz, Makal'a sayıp
dökerken o arkadaşım iki elini yumruk yaparak
başparmak tırnaklarıyla “Oh olsun” der gibi tempo
tutuyordu. Ders bitti, öğretmen gitti. Teneffüste biz de
kendimize göre meşhur sert tartışmamızı yaptık.
“Kırılmak var, küsmek yok” ilkesinden ayrılmadan.
1961 yılında okulu bitirdik ve öğretmen olarak
çeşitli illere atandık. O yaz Aydın'da Eğitim Enstitüsü
sınavlarına girmek üzere sözleşip ana-baba
ocaklarımıza döndük. Bazılarımız kazandı.
Kazanamayanlar da atandığı
köylerinde çalışmaya
başladılar. 27 Mayıs'ın sert esen rüzgârıyla askere
alınıp er olarak askerlik yaptılar. O güne kadar bugün
Endüstri Meslek Lisesi dediğimiz sanat okulları dahil
tüm ortaöğretim kurumlarından mezun olanlar da
yedek subay olarak askerlik yapıyordu. O arkadaşıma
da jandarmalar, asker kaçağı işlemi yaparak kelepçe
takıp öğrencilerinin önünden alıp gitmişler…
Gelelim Makal'la tanışmama. Devlet ve özel
kurumlarda geçen 39 yıllık çalışmadan sonra 1999
yılında temelli emekli oldum. Çiğli belediye
başkanıyla da görüşüyoruz. İlçede EĞİT DER i kurma
çabamız var. Bize yer verip veremeyeceğini sorduk.
Olur, yanıtını alınca ben Ankara'ya
genel merkeze gittim. Yöneticilerle
görüşüp gerekli belgeleri ve
önerilerini aldıktan sonra salona
geçip oturdum. Büyük masanın öbür
ucunda, şık ve sade giyimli bana göre
daha yaşlı iki kişi oturuyordu. Ben
kendimi tanıtıp geliş amacımı
söyleyince ilgileri arttı. Birincisi:
“Ben Osman Bolulu, arkadaşım da
Mahmut Makal” deyince
sevincimden uçacak gibi oldum.
Osman Bolulu'yu Eğitim Enstitüsü
yıllarından arkadaşım olan Abdullah
Bolulu'nun amcası olduğu ve ozan
olduğu için gıyaben tanıyorum.
Makal ise idolümüz. Meslek dersleri
öğretmenimizin de söyledikleri
içime bir bıçak gibi saplanmıştı.
Aradan geçen kırk yıla karşın unutamamıştım.
“Mahmut hocam izniniz olursa bir şey sormak
istiyorum.” dedim. Ve yukarda anlattığım olayı aynen
aktardım. Şöyle bir gülümsedi ve Osman Bolulu'ya
dönerek: “Osman, sen söyle ben nasıldım?” dedi.
Bolulu Hocam da: “Ali Kardeş, Mahmut her zaman
şık ve güzel giyinir, ben hiç paspallığını ve
düzensizliğini görmedim. Senin öğretmenin çamur
atmış. Tutmasa bile izi kalır, diye düşünmüş. O
kafadakilerin hünerleri budur.” dedi. İç sıkıntım 40 yıl
sonra böylece mutlu bir sonla dağılıp gitti.
Nice yıllar daha yaşamaları dileğimle ellerinden
öperim. (28.10.2014- ÇİĞLİ)
-30
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Yaşanmıştır!...
HAKKI HAK PEŞİNDE
Azmi ERMİŞ
[email protected]
-Yapamam dedim ya abi.
Eski köye yeni adet mi
getiricen?
-İşine geldi mi ayakta bir sürü insan alıyorsun.
İşine gelmeyince indirim yok.
-Adını bağışla abi. Tıslarmış gibi söyledi şöför.
-Hakkı.
-Hakkı Abi ben biraz deliyim. Benle uğraşma.
-Ben de deliyim…
Ayaktaki birisi:
-“Bakalım hangi deli kazanacak?” demez mi?..
-Hem tam para veren hem de ayakta giden zır
deliler konuşmasın, dedi Hakkı.
Şöför tam aldı bilet parasını. Hakkı kızgındı,
hakkını arayacaktı. Belediye zabıtasına telefon etti.
Dinlediler, dinlediler; cep telefonu numarasını aldılar.
Haber veririz, dediler. Aradan bir hafta geçti ses yok.
On gün oldu ses yine yok. Hakkı zabıtayı aradı:
-Biz şikâyetinizi otogara bildirdik.
-Aman ne güzel çözülüyor işler.
Verdikleri telefondan otogarı aradı. Yetkiliye dil
döktü yarım saat. Bir daha yaparlarsa yazı
yazacakmış. Öfkelendi Hakkı:
-Adam yasayı çiğnemiş kardeşim.
-Biz esnek davranırız. Tekrarlarsa yazarım
yazıyı o zaman arayın bizi.
-Yani aynı dolmuşu bulucam adam yine bildiğini
okuyacak belki de dövecek. O zaman sen yazı
yazacaksın öyle mi, Maşallah.
- B a n a i ş i m i ö ğ re t m e . İ z a h e d i y o r u z
anlamıyorsun. Bir daha yaparsa dedik ya.
-Kafama kurşun sıksa bir daha mı bekliyeyim.
Bir daha yapmasını beklicez.
-Bana hakaret etme, aptal değilim anlıyorum.
Hakkının öfkeden titredi eli ayağı. Büyükşehir
belediyesini aradı, anlattı. Daire başkanı yerinde yok.
-Öbürsüne bağlıyalım.
-Ben değilim şu numarayı arayın. Gülten
Hanımın işi. Ayten Hanım bakıyor.
-Ahmet beye bağlatın.
Ağzı kulaklarındaydı. Neden, demeyin. Tatile
gidiyordu. Denize ulaşacaktı öğleden sonra. Islık
atmak geldi içinden. Oldum olası beceremezdi ıslık
atmasını. Trenle Söke'ye sonra da ver elini Akbük.
Doğa cıvıl cıvıl… Çiçeğe bürümüş her yer. Çiçeğe,
diyorum öyle olmalı. Beyaz, pembe, sarı ve kırmızı…
Tren hızla akmakta… Cama burnunu dayadı. Baktı
boş boş. Güzellikleri düşledi. Biraz dersine çalıştı.
Biraz da öykü dinledi kulaklığıyla gelen lirik sesten.
İşte Söke. Dikkatlice indi trenden. Ağırca olan pazar
sepetini aldı eline. Eşinin koluna girdi. Dolmuş aşağı
yukarı üç yüz metre ileride. Bir solukta vardılar oraya,
denize bir an önce kavuşmak için. Değnekçinin cırlak
sesi: “Agbükkk, Agbük abi, hemen kalkıyor. Hemen
kalkmaları, bilirdi. Dolmuşun oturağına pazar
sepetini koydular. Söke'nin her zaman esen tatlı
rüzgârına bıraktı kendisini. Yolcular gelmeye
başlamıştı birer birer. Dolmuş yarım saat sonra kalktı.
Oturaklar tamamen dolu. Üç dakika gittiler, bir yolcu.
Üç yüz metre sonra bir yolcu daha. Söke'den
çıkmadan yükünü almıştı iyice. “Bunu da alıverelim
arkadaşlaa yolda galmasın..”. Ayaktakilerden
homurtular... Az sonra bir yolcu daha. “Allah rızası
için alıcam… günahtır; yolda galmasın. Az daha
sıkışıverin.” Bir kişi de soluna aldı. “Sevaptır
arkadaşlar yolda galmasın, bunu da alıverelim.”
Yolculardan biri:
-Tabi Allah rızası için değil mi şoför bey?.. Başka
bir yolcu:
-Hayır işliyor adamcaz. Belki para bile almaz.
-Olur mu be abi yolda mı kalsın adamlar. Çok
değil içeride yirmi beş kişi var.
-Güverteye oturak yaptırsanız fena olmaz hani..
Hakkı parayı uzattı şoföre doğru:
-Bir tam bilet, bir de engelli…
-Bizde engelli geçmez abi.
-Nasıl yani?
-Bizim öğle âdetimiz yok.
-Şoför bey, burası kara yolu!
-Evet, biliyom.
-Yasa var. Yönetmelik var!.. Yüzde otuz indirim
yapmanız gerekir.
-31-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
-Hasan beye sorun.
Yarım saat telefon trafiği. En sonunda ulaştırma
dairesinden birisini yakaladı. Olanları anlattı birer
birer.Adamın cevabı:
-“Size parasız olmalı.”
-Biz o işe karışmayız. Aile ve Sosyal Politikalar İl
Müdürlüğüne sorun. Size indirim varsa da
bilmiyorum.
Hakkı yasa numarasını verdi. Kendisi sordu
kendisi cevapladı.
-Dolmuşlara ruhsatı kim verir? Siz. Dolmuşlar
nerede yolcu taşır? Karayollarında. Ücretleri kim
belirler? Siz… Aynı anda “biz” dedi memur.
-Beş liralık yola on lira alırsa. Burnundan
getiririm.
-O zaman bu şöförün burnundan getir, benden
fazla para aldı.
-O başka, buna yetkim yok. Gene de telefon
numaranızı alayım, sizi bilgilendiririm.
On beş gün, bir ay geçti. Oradan da ses yok. Bu
kez Hakkı kaymakamlığı aradı. Tüketici haklarına
bağladılar. Yetkili aradılar. En sonunda buldular, yazı
işleriymiş. Yeni baştan onlara da anlattı durumu:
-Gelip dilekçe vereceksiniz.
-Ben burada yabancıyım. Üstelik görmüyorum.
Oraya gelirsem pire için yorgan yakana döneceğim.
Yani üç kuruş için beş on katı harcama. Görevliye eposta göndersem… dedi.
-Olmaz bizzat elden.
Burnundan soludu Hakkı.
-Ben söylesem siz yazsanız?..
-Beyefendi gereksiz yere meşgul etmeyin.
Konuşmamız kayıt altına alınıyor, işleme koyun deme.
-Konuşma kayıt sayılmaz.
İyi ki ağzımdan kötü bir söz çıkmadı, diye
düşündü Hakkı.
-Memure hanım çözüm ne? dedi Hakkı.
-Çözüm dilekçe. Çare yok.
Görürken birlikte çalıştığı bir arkadaşı
oturuyordu o ilçede. Telefonda ona yazdırayım,
kaymakamlığa veriversin, diye düşündü.
-Memure hanım ilçeye gelen biriyle göndersem
olur mu?
Kadın konuşmanın uzamasından sıkkın
başımdan gitsin bu adam, dercesine;
-Olur olurrr… diyerek boğuk bir ses tonuyla
Mustafa Özmen - Mustafa Balbay - Azmi Ermiş
cevap verdi.
Hakkı arkadaşını aradı, tane tane olanları anlattı
ona. Telefonla dilekçeyi yazdırdı.
“İmzayı da sen atıver.” dedi. Dilekçe
kaymakamlıkta. Hakkı telefonla kaymakamlığı bir ay
sonra aradı.
-Evrakı bulamadık. Yetkilisi yok, az sonra
arasanız. İsterseniz yarın arayın.
Ertesi gün aradı. Görevli;
-Kayıt numarasını versene be kardeşim, dedi
azarlarcasına.
-Vermediniz ki.
-Tamam tamam, dilekçeniz işlemde. Aile ve
Sosyal Politikalar İl Müdürlüğüne yazı yazmışız.
Sözünü ettiğiniz yasayla ilgili ayrıntılı cevap
iştemişiz.
Ya sabır çekti Hakkı:
-Yasanın tarihi belli, sayısı belli, maddesi belli…
Allah aşkına!...
-Olsun olsun, biz bilgiyi alalım, öğrenelim, size
sonucu yazarız.
Hakkı telefonu kapatırken yorgun düştüğünün
farkına vardı ve:
-Hakkı, hakkının peşini bırakmaz. Beklicem
yanıtınızı.
*
Bekledim… Ve beklediğim yazılı cevabı da
aldım:
“ Şoför tarafımızdan uyarılmıştır. Tekrarı
halinde gereken cezai işlem uygulanacaktır.”
Yani, diyorlar ki; “Kulağını çektik, bir daha
yaparsa, kulağını çok fena çekeriz..”
Şeytan diyor ki; “Git yine aynı dolmuşa bin!..”
-32-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Bir Görüş :
“Cemiyete Üye Değiliz”
hissedarları. Politikacıları unutun onlar önemsiz.
Politikacılar size seçim hakkı tanındığı fikrini
sürdürmek için varlar. Hakkınız Yok. Seçim
hakkınız yok. Sahipleriniz var. Size sahipler. Her
şeye sahipler. Bütün önemli topraklara sahipler.
Kolektif şirketleri denetliyorlar ve sahipleriler.
Uzun zamandır senato, meclis, hükümet binaları,
belediyeleri sahipleriler. Hâkimler arka ceplerinde.
Bütün büyük medya ve haber şirketlerinin de
sahipleriler. Duyduğunuz bütün haber ve bilgileri
denetliyorlar. Her sene milyarlarca doları
lobileşmek için kullanıyorlar. İstediklerini elde
etmek için lobileşiyorlar. Ne istediklerini biliyoruz.
Başkalarına daha az ve kendilerine daha çok
istiyorlar. Ne istemediklerini size söyleyeyim.
Eleştirel ve düşünen vatandaşlar istemiyorlar. İyi
derece bilgilendirilmiş ve eğitim görmüş insanlar
istemiyorlar. Bu ilgilerini çekmiyor. Bu onların
işine gelmiyor. Bu çıkarlarına aykırı. Ne istiyorlar
biliyor musunuz? Uslu çalışanlar istiyorlar.
Makinaları çalıştırıp, belgeleri yazabilecek kadar
zeki ve pasifce git gide boktanlaşan işlerde, daha az
maaşla, daha uzun sürelerde, daha az haklarla, fazla
mesainin olmadığı, almaya geldiğinde yok olan
emekliliklerle çalışacak kadar aptal insanlar.
Şimdide emeklilik maaşınızın peşindeler.
Emeklilik paranızı istiyorlar. Geri istiyorlar ki
sabıkalı arkadaşlarına verebilsinler. Ve biliyor
musunuz? Alırlar. Sizden hepsini öyle ya da böyle
alırlar. Çünkü buraya sahipler, bu büyük bir
cemiyet. Siz üye değilsiniz. Siz ve ben büyük
cemiyete üye değiliz.
Hizmetkârlar, her zaman koşulmuş hayvanlar
olarak kalırlar, altın koşumlarıyla ışıl ışıl
parıldasalar bile. (Nietzsche)
Amerikan devletinin bize emrettiği ve
öğrettiği gibi hissetmiyorum. Bakın söylüyorum.
Benim aklım öyle çalışmıyor. Bir moron gibi
yaptığım bir şey var. Adı " Düşünmek". Kendi
görüşlerimi de oluşturmayı sevdiğim için pek iyi
birAmerikalı değilim. Bana söylendiği anda yerde
yuvarlanmıyorum. Ne yazık ki çoğu Amerikalı
emir verildiği anda yerde yuvarlanır. Ben öyle
değilim. Hayatımda uyduğum kesin kurallarım
var. 1.Kuralım: Devletin bana söylediği hiç bir
şeye inanmamaktır. Hiç bir şeye... Onları
dinlemem. Sunu da söylemeliyim. Sarı kurdeleler
ve Amerikan bayrakları beni pek ağlatmaz. İşleri
dengelemek için biraz bizi birleştiren şeylerden
bahsetmek istiyorum. Farklarımızdan ziyade
benzer yönlerimizi vurgulayan şeyler. Çünkü bu
ülkede hep farklarımızdan bahsedilir. Medya ve
siyasetçiler hep bizi bölen şeylerden bahseder. Bizi
birbirimizden farklı yapan şeyler. Bütün
toplumlardaki yönetici sınıflar hep böyle çalışır.
Geri kalan insanları bölmeye çalışırlar. Zenginler
parayı alıp kaçmak için alt ve orta sınıfları birbirine
kırdırırlar. Oldukça basit bir şey ve hep işe yarar.
Farklı olan herhangi bir şey hakkında konuşurlar.
Irk, din, etnik ve milli geçmiş, iş, gelir, eğitim,
sosyal statü, cinsiyet. Birbirimizle kavga etmemiz
ve onların bankaya gidebilmesi için herhangi bir
şey. Bu ülkedeki ekonomik ve sınıfları nasıl
tanımlarım biliyor musunuz? Üst sınıf bütün parayı
elinde tutar ve hiç vergi ödemez. Orta sınıf bütün
vergileri öder ve bütün işleri yerine getirir.
Fakirlerde orta sınıfı ürkütmek için vardır. Çünkü
"işlerine" gitmeleri gerekmektedir. Ancak bir
sebebi var. Bir sebebi var. Bunun bir sebebi var.
Eğitimin rezil oluşunun bir sebebi var. Asla
düzelmemesi ile aynı sebep. Asla düzelmeyecek,
boşuna beklemeyin. Elde ettiğinizle mutlu olun.
Çünkü bu ülkenin sahipleri bunu istemezler.
Gerçek sahiplerinden bahsediyorum. Büyük ve
zengin... Gerçek sahipleri; Her şeyi denetleyen ve
her şeye karar veren büyük ve zengin... İş
(George Carlin)
.Öneri: Facebook Türkçe Nietzsche Sayfası
Facebook'un en kaliteli ve en güncel "Türkçe
Nietzsche" sayfası, sizlerin de aktif katılımını ve
felsefeye katacağı değeri/rengi bekliyor.. Gelin sizinle birlikte- felsefeyi "tehlikeli" hale
getirelim..
Friedrich Nietzsche-Facebook sayfasından
alindı.
http://www.facebook.com/turkce.nietzsche
-33-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Öykü
LEŞ KARGALARI
Zekeriya YAVUZ
[email protected]
Beşkardeşin üçüncüsüydü Suna. Orta boylu,
kıvırcık saçlı, yuvarlak yüzlü, oldukça kilolu bir
kızdı. Fiziksel gelişimini çok erken tamamlamıştı.
Köydeki yaşıtları arasında en büyük görünen oydu.
Bunun yanında oldukça da zekiydi. İlkokul öğrenimi
süresince, sınıfının en başarılı öğrencisi olmuştu.
Köyde yaşayan kızların büyük çoğunluğu gibi, o da
ilkokuldan sonra öğrenimine devam etme şansı
yakalayamamıştı. Evde yapılacak o kadar çok iş
vardı ki… Eve sutaşıma, ev temizliği, bulaşık
yıkama, çamaşır yıkama hep onun görevi olmuştu,
küçük yaştan beri. Haftanın iki günü çamaşır
yıkarlardı anasıyla birlikte. Kaynar su, kül ve tokaç
kullanırlardı. Okula gidemezdi. İşlenen konuları ve
ödevleri arkadaşlarından alır, evde çalışır, öğrenirdi.
Devamsızlığının başarısına olumsuz etki etmesini
önlemeye çalışırdı.
Kendisinden iki yaş büyük Peyami ağabeyi ile
aynı sınıfta öğrenim görürlerdi. Ağabeyi üç yıl
birinci sınıfa devam etmişti. Çok başarısız bir
öğrenciydi. Kız kardeşinin başarısını da hiç
hazmedemez, çok kıskanırdı. Her fırsatta onu
azarlar, döverdi. Yaşamı boyunca hiç kimseden
çekmemişti, bu ağabeyinden çektiği kadar…
On dört yaşındayken kente taşınmıştı ailesi.
Baskı, sıkıntı ve mutsuzluk dolu genç kızlık
yaşamında, sinema en büyük tutkusu olmuştu.
Gündüzleri kadın matinelerinin müdavimiydi. Aşk
ve gözyaşı dolu Türk filmleri; ona gerçek yaşamını,
mutsuzluklarını, acılarını unutturuyordu. Bambaşka
bir dünyada, hayal âleminde yaşıyor, elinde mendili,
bol bol gözyaşı döküyordu. Yerli sinemanın jönlerini
taparcasına seviyor, kartpostallarını biriktiriyordu.
Aradan yıllar geçmiş, yirmili yaşlara gelmişti.
Yoksul bir fabrika işçisi istetmişti onu. Evdeki baskı
ortamından kurtuluş umudu doğmuştu. Kabul etmiş,
nişanlanmıştı Saffet'le. Güzel bir ilkbahar günüydü.
Hafta sonuydu. Nişanlısı gelecekti o gün. Erkenden
kalktı, börekler, kekler hazırladı özenle. Birkaç çeşit
yemek pişirmek için de hazırlıklara girişti.
Çok pisboğaz olan, doymak bilmeyen Peyami
ağabeyi yatağından kalkar kalkmaz mutfakta aldı
soluğu. Böreklere, keklere aç kurt gibi saldırdı,
çiğnemeden yutuyordu ardı ardına. Yüreği sevgi
dolu, anlayışlı annesi: “Yanlış
anlama oğlum, boğazına bu
kadar düşkün olmak iyi değil. İnsan yaşamak için
yemeli, yemek için yaşamamalı!” diyerek uyarmaya
yeltendi oğlunu. Ama anlayan kim? Yaşamda pek
çok insana rastlarsınız; yoksuldur ama asil ruhludur,
görgülüdür, mütevazıdır, açken bile toktur. Oysa
gözlerini hırs bürümüş, aç gözlü insanlar vardır ki
çatlayıncaya değin yeseler yine de doymazlar… Bir
süre sessiz kalan Suna dayanamadı: “Yeter artık!
Nişanlım gelecek, biraz da ona kalsın!” diyerek
uyardı ağabeyini.
Börek ve keklerin büyük kısmını midesine
indiren ağabeyi; bu uyarıya iyice sinirlendi. Tepsileri
kaptı, kalan tüm börek ve kekleri lavabonun içine
boşalttı, üzerlerine de tükürdü. Suna'ya birkaç tokat
patlatıp küfürlerle, tehditlerle de çekip gitti evden.
İki gözü iki çeşme ağladı durdu Suna. Ne
çocukluğunu ne de genç kızlığını huzur içinde
yaşayabilmişti. Zehretmişti tüm yaşamını ağabeyi.
“Sen de huzur ve mutluluk bulma yaşam boyu,
inşallah!” der, ilenirdi ağabeyine sıklıkla…
Bir yıl içinde de evlenmişti Saffet'le.
Kiraladıkları küçücük evlerinde, baskıdan uzak,
özgür ve mutlu bir yaşama başlamıştı. Çok uyumlu,
sakin biriydi Saffet. Evin yönetimini kısa sürede
eline almıştı Suna. Zekâsıyla, becerisiyle
üstünlüğünü kabul ettirmişti kocasına. Bütün
kazancını evine getirip, onun ellerine teslim ediyordu
Saffet. Tüm harcamaları o yapıyor, her şey ondan
soruluyordu. Rahata ve huzura ermiş görünüyordu.
Bu aşırı rahatlama ve çok aşırı beslenme, hareketsiz
bir ortamda çok kilo almasına neden olmuştu. Yüz
kiloyu geçmişti çoktan. Şişko lakabını almıştı artık.
Aradan yıllar geçmiş, çocukları olmamıştı bir
türlü. Hastaneleri, hekimleri dolaşmışlardı. Sonuç
olumsuzdu. Umut yoktu. Anne, baba
olamayacaklardı. Çok üzgündüler. Ama günler
geçtikçe kabullenmişlerdi durumu, çaresiz…
Memur olan büyük ağabeyi Zihni'nin oğlunu, öz
oğlu gibi sevmişti, şefkatini, sevgisini, tüm
imkânlarını ona akıtmış, onunla avunur olmuştu.
İleriki yıllarda evlenen kız kardeşinin çocukları
dünyaya geldiğinde de onlara vermişti tüm sevgisini,
-34-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
evinde hapis gibi bir yaşama mahkûm edildi. Ziyaretçi
yasaktı, evden dışarı çıkmak, pencerede, balkonda
görünmek yasaktı. Pek çok gıda maddesini yemek de
yasaktı. Hoca uyguladığı tedavinin kesinlikle iyi sonuç
vereceğini, Suna'nın iyileşeceğini söyleyip duruyor,
sürekli olarak para talep ediyordu.
Günler geçtikçe ağrıları, sancıları artıyordu.
Nefesi kesiliyordu. Durumu hocaya telefonla
ilettiklerinde, hemen okuyup dua edeceğini, hastanın
rahatlayacağını, tedavinin sonuna yaklaştıklarını,
biraz daha sabır etmelerini söylüyordu. Fatma da uzun
süren sancıları bir ara kesildiğinde, Hoca'nın
okumasının iyi geldiğini, rahatladığını sanıyordu.
İyileşeceğine dair umudunu koruyor, Hoca'ya
güveniyor, inanıyordu.
Aradan beş aya yakın bir süre geçti. Hastanın
durumu gittikçe kötüleşti. Solunum güçlüğü had
safhadaydı. Sancılar, ağrılar çekilmez, katlanılmaz
boyutlardaydı. Hoca oksijen tüpünün eve getirilmesine
izin verdi sadece. Hastaneye gider, başka insanlara
görünürse, bunca okuduklarının ve uyguladığı
tedavilerin boşa gideceğini, ondan sonra olacaklar için
sorumluluk alamayacağını söyledi. Biraz daha
sabrederse, tamamen iyileşeceği umudunu vererek,
tedavi ücretlerini almaya devam etti.
Aylardır, günden güne eriyen, tükenen, çektiği
ağrılarla inleyen, feryat eden, Suna'nın hep yanında
kalan, onun bakımını tek başına yüklenen kız
kardeşinin de sağlığı bozuldu. Hekimler, derhal
bulunduğu ortamdan ayrılması ve dinlenmesi gerektiği
konusunda uyardılar onu!
Memur Zihni ağabeyi, eşiyle birlikte gelmiş, hem
Suna'nın hem de gözleri hiç görmeyen, çok yaşlı
annelerinin bakımını üstlenmişti. Çağ dışı, batıl
inançlara ve uygulamalara kökten karşı olan biriydi
Zihni. Onun soğuk davranışlarından rahatsız olmuştu
Hoca. Zaten, bu bakıcı değişikliğine onay verirken de
oldukça nazlanmıştı. Saffet'e: “ Bu Zihni'nin hiçbir
şeye inancı yok galiba!” demişti.
Bir hafta daha geçti, Suna'nın sağlığı iyice
bozuldu. Artık ağrıları hiç dinmiyor, soluk alamıyor,
yatamıyor, uyuyamıyordu. Hoca'nın uyguladığı
tedavinin, kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını
sonunda anlamıştı. “Ben çok büyük bir hata yaptım!
Siz hiç biriniz bunu yapmayın! Tıbbi tedavinin ve
doktor denetiminin dışında, hiçbir şeye asla izin
vermeyin, inanmayın!” diye konuştu ve kendisini
hastaneye kaldırmalarını istedi Zihni'den.
Çocukluğunu ve genç kızlığını zehreden,
yaşamını karartan Peyami ağabeyi ise ağır hasta
her şeyini…
Ailenin üçüncü çocuğu olmasına karşın, en
büyükmüş gibi liderlik, toparlayıcılık görevini
üstlenmişti yıllar boyunca. Çocuğunun olmaması
nedeniyle, gittikçe yaşlanmakta olan anne ve
babasının bakım ve sorumluluğunu üzerine almıştı
gönüllü olarak. Bayramlarda ve her önemli olayda
onun evinde toplanır olmuştu bütün kardeşleri,
yeğenleri, yakınları.
Memur Zihni, ağabeyinin ve kız kardeşinin
memur olan eşinin otoriter, iş bilir, planlı ve sorumlu
tutumlarını, davranışlarını gördükçe; kocası Saffet'in
çocuksu, bilinçsiz ve sorumsuz davranışları iyice
gözüne batmaya başlamıştı. Aralarında hep tartışan,
birbirlerine sevgi ve saygılarını yitirmiş, sorunlu bir
çift olup çıkmışlardı sonunda. İlk zamanlar,
sorunlarını açığa vurmamak için özen göstermişlerdi.
Ama ya sonraki yıllarda?
Aradan uzun yıllar geçmişti. Elli yaşlarında bir
kadındı artık. Yüz otuz kiloluk ağır bedenini, ayakları
güçlükle taşır olmuştu. Zayıflamak için diyete ve
yürüyüşlere başlamıştı. Son zamanlarda her
yürüyüşten sonra büyük bir halsizlik, güçsüzlük
duyumsuyordu. Devamlı yatmak arzusu taşıyor, canı
kımıldamak dahi istemiyordu.
Kız kardeşinin ısrarları sonucu hastaneye gitmiş,
birçok testlerden geçmişti. Sonuçlar çok kötüydü.
Tüm iç organlarına yayılan sayısız kanserli hücreler
saptanmıştı. Sadece akciğerinde onlarca tümör
görülmüştü. Çok geç kalınmıştı. Hekimler en küçük
bir umut vermemişlerdi. Kız kardeşi, durumunun
korkunçluğunu, umutsuzluğunu gizlemişti Suna'dan.
Yeğeni ve eşi sağlık görevlisiydiler. Dini
inançları da tamdı. Bazı umutsuz hastaların, bitkisel
ilaçlarla ve okumayla, duayla iyileşebileceklerine
inanmaktaydılar. Tanıdıkları bir hocanın, birçok
umutsuz kanserli hastayı iyileştirdiğini söylediler.
Oldum olası hastanelerden, ameliyatlardan korkan ve
çok uzak duran Suna, kararını vermekte gecikmedi.
Evinde yatacak, önerilen hocanın tedavi yöntemlerini
uygulayacaktı.
Hoca; birçok gıda maddesinin tüketilmesine
yasak getirdi. Öğütlediği ve kendisinin getirdiği otları
ilaç olarak içiriyor, Suna'nın da hiç kimseyle
görüşmesine izin vermiyordu. Devamlı okuyor,
üflüyordu. Bu işi Allah rızası için yaptığını
söylemesine karşın, ilaç parası yol parası adı altında,
yüklü bir para talebinde bulunmaktan da geri
kalmıyordu.
Yalnızca eşi, kız kardeşi ve yeğeniyle birlikte,
-35-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
hemen. Çocukluk ve genç kızlık yaşamını Suna'ya
zehreden, ölümünden önceki beş aylık hastalığı
süresince telefonla dahi bir kez aramayan o Peyami
ağabeyi aç kurt gibi üşüştü. Ölüm hak, miras helal
denirdi ya! Eşiyle tatile gelip, eve yerleşti. Evli olan
oğlunu ve kızını eşleriyle, çocuklarıyla birlikte
ağırlamaktan da çekinmedi. Evin içindeki ve
bodrumundaki pek çok eşyayı da kendi malıymış gibi,
sağa sola dağıttı. Evdeki halıları, televizyonu ve pek
çok eşyayı arabasına yükleyip götürdü. Evi soydu,
soğana çevirdi adeta...
Tüm bu yaşananlar karşısında memur Zihni yine
de umutla söylendi: “Tüm insanların en büyük özlemi;
leş kargalarını, umut tacirlerini, üfürükçüleri içinde
barındırmayan bir toplumda yaşamaktır kuşkusuz.
Onları yok etmek için sürdürülen mücadele eninde
sonunda başarıya ulaşacak, insanlara verdikleri
zararlar, yaşattıkları acılar son bulacaktır...”
olduğunu bildiği halde, beş ay süresince bir kez olsun,
telefonla dahi aramadı, merak edip sağlık durumunu
sormadı.
Memur ağabeyinin haber vermesiyle, küçük
erkek kardeşi ve oğullarının temin ettikleri
ambulansla, Suna'yı hastaneye götürdüler. Üç gün
sonra, hekimler hiç umut kalmadığını, hastanın son
demlerini yaşadığını, evine götürebileceklerini
söylediler.
Ambulansla, oksijen tüpleri ve serumlarla
köydeki babadan kalma evine götürdüler Suna'yı.
Kardeşleri, yeğenleri, yakınları, sevenleri toplandılar
çevresine. Akşamüzeri sayıklamaya, bilincini
yitirmeye başladı. Başı omzuna yıkıldı. Vücudunun
hiçbir azası kıpırdamadan, sabaha kadar kısa kısa,
hırıltılı nefes alışları duyuldu yalnızca. Sabah ezanı
okunduğu sırada iyice zayıflayan nefes alışları da
kesildi…
Aylardır çektiği dayanılmaz ağrılar, acılar
dinmişti sonunda. Sonsuza değin sürecek bir
sessizliğe ve huzura adım atmıştı. Bazen acılarla,
mutsuzluklarla bazen mutluluklarla, sağlıkla sonunda
da hastalıkla, büyük acılarla geçen elli iki yıllık
yaşam solup gitmişti işte… Yaşamı boyunca ailesini,
kardeşlerini, yeğenlerini, tüm yakınlarını konuk
eden, bir araya getiren, birleştirici, toparlayıcı olan,
yediren, içiren, yaşlı baba ve annesinin bakımını da
üstlenen Suna, çekip gitmişti bilinmeyene…
Üfürükçü Hoca da sırra kadem basmıştı. Aç gözlü bir
örümcek gibi sömüreceği yeni bir avın; ağına
düşmesini beklemeye koyulmuştu. İnsanların en
umutsuz, en zayıf, en acınacak, en yardıma muhtaç
anlarında ortaya çıkarlardı. Umut tacirliği yapıp,
ölümün eşiğindeki bu zavallı hastaları sömürürler,
ceplerini doldururlardı vicdansızca, acımasızca. Leş
kargalarından da beterdiler kimileri.
Rahmetli Suna'yı toprağa verdiklerinin yedinci
günü, kız kardeşi bozulan sağlığı nedeniyle kendisini
toparlayabilmek ve bir nebze dinlenebilmek için bir
aylığına gitmiş, uzaklaşmıştı. Acımasız Peyami
ağabeyi ise hemen ortadan yok olmuştu. İki gözü
görmez, yaşlı annelerini ve eşini yitirip yalnız kalan
acılı Saffet'i bakmak görevi de yine ağabeyi me
Yaşamda tek başına kalan Saffet, bakımsızlığa,
yalnızlığa ancak üç yıl dayanabildi. Elli sekizinde, o
da veda etti yaşama. Eşi Suna'nın yanı başında
toprağa verdiler onu da. Deniz kıyısındaki dayalı
döşeli köy evi sahipsizdi. Önce Suna, ardından da
Saffet hakkın rahmetine kavuşunca, çocukları
olmadığı için, tam sekiz mirasçıya kalmıştı ev.
Bir leş kargası bir kez daha ortaya çıkıverdi
YAŞAMAK
YÜK
Salih GÖZEK
[email protected]
sevmekten korkuyorum
ne kadar uzak!?..
kim bilir
hem! o zaman bitti
göç, zaten kuşlara
hiç bir şey sonunu eklemiyor
mutlu bakışlara
vakitsiz geçen günlere
sevsem, sevgim acır
yalnızlığı arttırmaktan başka
nedir ki....
hep sürer yangın
tetik yaşanan boşluk acıtır...
ama sevmesem
yaşamak yük!..
-36-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Emekçi Yeliz Kadın
Avustralya'dan yazıyor:
KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ
Yeliz SERT
[email protected]
Yüzyıllardır, dünyanın pek çok yerinde;
geleneklerin, sosyal rollerin ve toplumsal yaşamın
gözle görülmeyen kurallarının işlerliği sonucunda
erkeklere büyük rollerin yanı sıra, sorumluluk ve
yetkiler verilmiştir. Kadınlarsa dünyanın hemen her
yerinde ikinci plana itilmiştir.
her toplumda uygulanması gereken bir bütün olduğu
düşünülmelidir.
Feminizm bunun için vardır, ancak amacından
saptırılmış ve zamanla sadece kadınlara özgürlük
tanıyan, başka bir işlevi olmayan, cinsel kimlik
ayırıcısı, erkek düşmanı ve bölücü bir akım olarak
algılanmış ya da böyle algılanmasını isteyenlerin
yüzünden bu hale getirilmeye çalışılmıştır...
Bu duruma her kadın, hayatının belli bir
döneminde muhakkak itiraz edip ses çıkarmak
istemiştir. Ancak büyük bir bölümü susmaktan,
haddini aşmaktan, kendisine ne işler verildiyse, o
işleri yapmayı borç bilmekten başka hiçbir şey
yapmamıştır, yapamaya da zaten gücü yetmemiştir.
Kadın ve erkeğin eşit olması demek, dünyanın
her köşesinde bir kadının söylediği söze ön yargıyla,
“Sen ne bilirsin?” sorularıyla yaklaşmadan, bir
erkeğin ağzından çıkmış gibi saygıyla ve öngörüsüz
yaklaşmak…
Bu ve benzeri nedenlerle hiç bir şeye itiraz
etmemiştir. Önlerine getirilen seçenekleri yarı
bilinçle hep kabul etmiş ya da ettirilmiş, etmek
zorunda bırakılmıştır. Vaz geçtik seçilme
hakkından, seçme hakkı bile olmamıştır kadının.
Kocası hangi partiyi tutmuşsa, kuzu kuzu gidip aynı
partiye oy vermiştir.
İş hayatında başarılı bir kadının eksiklerini
aramak yerine, onu takdir etmek, gelişmesine engel
olmamak, yaptığı başarılı işlerin arkasında durmak,
devamını dört gözle beklemek, anneye de baba kadar
saygı, sevgi göstermek, kadın üzerinde bir otorite
kurmamak…
Olayın bu dramatik yönünden farklı olarak,
özellikle 20. yüzyılda yaygınlaşan ve bir felsefi
temel üzerine oturtulmaya çalışılan feminizm
düşüncesi; bir moda, bir akım değildir. Feminizm,
kadınların üstün bir varlık olduğunu savunmaz.
Böyle bir amacı da yoktur zaten...
Bir iş yerinde patron kadınsa şayet; onun
söylediklerini haksız yere yargılamak, objektif
olmak, dini kurallar ya da gelenekler nedeniyle
kadınların sosyal hayatını, özgürlüklerini kısıtlamak,
onları belli yerlere kapatmak anlamına gelir.
Kadın erkek eşitliğini erkekler ister mi peki?
Evet, birçoğu ister. Eğitimli, bilinçli her erkek,
kadınların da hayatta kendileri kadar söz sahibi
olmasını, üretime katkı koymalarını, kadınların da
toplum içinde önemli bir yeri olduğunu bilmeleri
gerekir. Onların kendilerine bir yoldaş, hayatı
paylaşacak candan bir arkadaş, yaşamda iki ortak
oldukları bilinmeli ve öyle kabul edilmelidir. İkinci
planda kalmaktan çok, her konuda birlikte söz
söyleme haklarına sahip oldukları bilinmelidir.
Feminizmin amacı, sadece haklarını
koruyamayacak durumda olan -bazen eğitimsizlik,
bazen fiziksel güç yetersizliği, bazen yasalar, bazen
de gelenek ve görenekler yüzünden, toplum
kuralları nedeniyle-kadınların haklarını ve
özgürlüklerini kazanmak için mücadele etmesini, bu
uğurda çalışmasını, kendini geliştirmesini ve
savunmasını ister.
Erkeklerin kadınlarla eşit olduğunu ve sosyal,
siyasal, hukuksal alanlarda, toplum yaşamında ve iş
hayatında kadın erkek demeden, cinsel ayrımcılık
yapmadan, insanları birer seks objesi olarak da
görmeden değerlendirmenin doğru olduğu
bilinmelidir. Bunun; ilerlemek ve gelişmek
amacıyla belli yerlerde değil, dünyanın her yerinde,
Bir kısmı da geleneklerin, dogmaların olumsuz
etkisi altında değişen ve bilinçsizleşen bir düşünceyle
yetiştirilme biçimleriyle ilgili olarak ya da tamamen
kişisel çıkar gözettiklerinden, bu düşüncenin bir
cümlede yan yana geçen kelimeler halinde hayat
-37-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
bulmasına da karşıdırlar... Ancak unutulmamalı ki
onlara bu düşünceyi veren de yine bir kadındır.
bunları elde etmek için gösterilmesi gereken
çabaların önce düşünülmesi, sonra da bu uğurda çaba
gösterilmesi gerekir düşüncesindeyim. Toplumu
oluşturan bireylerin bir araya gelip bir şeyler
yapmaya çalışması, hemcinslerine sosyal yaşamda
destek vermesi gerekmez mi sizce de...
Kadınların birçoğu özgürlük ya da eşitlik
istemektedir. Ancak bunu elde etmek için hiç bir
gayret göstermemekte, çaba harcamamaktadır.
Oysaki kadınlar, baştan kendilerine sunulanları
kabul etmek yerine, hak ettiklerini isteseler,
istediklerini hak etmeye çalışsalar ne iyi olurdu…
Ön yargılardan kurtulunması ve sessiz birer
robota dönüşmek yerine, beynin en temel
fonksiyonlarından biri olan düşünmenin gerçekten de
verimli ve sağlıklı anlamda yapılması gerekmektedir.
Birbirinin kuyusunu kazmak yerine,
birbirlerine destek olsalar, bu eşitlik denilen kavram,
“bir hayal” den ibaret kalmazdı.
-----------------------------------------------
Sonuç olarak; kadın erkek eşitliğinin gerçek
anlamda vücut bulamamasından sadece erkekleri
suçlamak haksızlık olur. Hele hele bir bölümüne
yapılan suçlama gerçekten haksızlıktır.
*Avustralya'da yaşayan yazarımız Yeliz Sert babasını
kaybetmiştir. Yeliz Sert'e ve ailesine bu acı kayıplarından dolayı
Adabelen Dergisi olarak başsağlığı ve sabırlar diliyoruz.
Not: İki sayı önce yayımladığımız bir yazısında babasıyla
annesinin yaşamını
”BİR EVLİLİK VE SALÇA” adlı
yazısında anlatmıştı.
Kadın olarak da yapılanların ve
yapılamayanların, elde edilmek istenenlerin ve
Yokluğuna
Dayanamam
YETER BE!...
Bahtiyar TAKKALI
[email protected]
Mehmet KARABACAKLAR
Öfkeyle kin ile atar tutarsın
Yeter aramızdan yeter çekil be
Bazen çamur bazen göle yatarsın
Yeter aramızdan yeter çekil be
Bırakıp gidince beni
Yanacaktım biliyorum
Böyle büyük bir yangını
Ancak nerden bilecektim
Din iman yorganın küfür yastığın
İnsan haktır nedir hakka küstüğün
Yeter aramızda ahkâm kestiğin
Yeter aramızdan yeter çekil be
Sensizliğin zindanında
Zerre zerre tükenirken
Yokluğunun acısını
Yudum yudum içecektim
Yağlı lokmaları aşırıyorsun
Kardeşi kardeşe düşürüyorsun
Gayrı sabrımızı taşırıyorsun
Yeter aramızdan yeter çekil be
Benimkisi bir aşk değil
Aşktan öte bir sevgi bu
Yokluğuna dayanamam
Cennetine çağır beni
Şahlandı atımız vurulmuyor gem
Durmaz BAHTİYAR'ım kabardı öfkem
Barajlar patlarsa ne olur bilmem
Yeter, aramızdan, yeter çekil be
Acıların en büyüğü
Seni kaybetmekmiş meğer
Gündüzlerim gece oldu
Gecelerim zehir gibi
16.12.2012. Dikili
-38-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
BALKAN GEZİMİZDEN
BİR ÖĞLE SONRASI
(MANASTIR, RESNE, STRUGA)
Tahsin ŞİMŞEK
[email protected]
Adabelenli dostlarla Balkanlar'dayız. Eski
Yugoslavya topraklarında. Gezi grubunda, dönem
arkadaşlarım Birsen-YavuzAnaç çiftinin, kalem dostum
Birol Temekkuran'ın, bilimin Adabelenli yüz akı Ömür
Gülmez'in, hemşehrim Meral Elmas'ın ve başkanımız
Mustafa Özmen'in olduğunu görmek, daha İzmir –
Adnan Menderes'te keyfimi yerine getirmişti. Gezideki
diğer dostları baştan tanıyamasam da Adabelenlilerle
birlikte olacağımı bilmem, bana yetmez miydi? Değil mi
Serpil-Hüseyin Tankuş öğretmenlerim, sevgili gezi
dostlarım…
“Gezmek, aynı zamanda yaşamaktır.” dedim;
istekle, sevinçle düştüm yollara.
Evet, gezmek, görmek değildir yalnızca. Bu yüzden
elimden defterim ve kalemim eksik olmaz hiçbir
gezimde.
Görmek bir yana, salt bakmakla yetinenlere her
zaman aynı şeyi söylerim: “Haydi
AVM'lere; marka için aş ermeye.” Ama ben istifimi
hiç bozmam. Zaten okuyarak çıkarım her geziye.
Edebiyatını ve şiirini de okurum. İnsanını tanımadan,
hiçbir coğrafyanın ruhuna giremezsiniz.
Tuttuğum notlar, yazıya döküldüğünde, sanırım
otuz kırk sayfayı bulacak. Bu yazıda,6
Kasım 2014'ün altı yedi saatlik bir bölümünü
sunmakla yetineceğim. Benim için bu gezinin en can
alıcı bölümünü, Manastır ve Resne'yi. Struga'da bir
akşamüstünü…
***
Kalkandelen'den (Tetova) Manastır'a doğru
indikçe, yolculuk sanki Ege'yeymiş izlenimi bırakıyor
bende. Bitki örtüsü maki.
Harita bilgime göre, şu karşı dağlar, Necati
Cumalı'nın “Viran Dağlar”ı olmalı. Viran Dağlar'ı
okumadan, Zülfikar Bey'le selamlaşmadan, ben roman
okumayı severim, Türk edebiyatını bilirim demek, neyin
nesidir bilemem.
Adını, ünlü Kırgız destanı Manas'ın kahramanından
alan Manastır'ın adı, artık Bitola. Rehberimiz Ali
Göktürkler, Manastır'ın bir Kırgız şehri olduğunu
söylüyor.
Bilgisunarın (internet) ünlü bilgi deposu
“Vikipedi”, başka bir açıklama getiriyor. Grekçe
Monastíri adından geliştiği düşünülmekte(ymiş)!
Söylenceli dünyada herkes kendine yontar.
Bitola, “bizim aile” anlamına geliyor. Şimdi bizim
aileden mi bilemem; ama bizim geçmişimiz. Atatürk'ün
“Askeri İdadi”yi okuduğu, kimliğinin oluştuğu kent.
Barbaros Hayrettin Manastırlıdır. İlker Başbuğ'un
ailesi de…
Atatürk'ün düşün öncüleri, Resneli Niyazi ile
Strugalı İbrahim Temo bu bölgenin çocukları. Atatürk'ün
yakın çalışma arkadaşlarının birçoğu da bu coğrafyadan.
Ohrid'den Selanik'e “hürriyet coğrafyası”ndan. Örneğin,
Ohridli Niyazi, Atatürk'ün çevirmenidir; çok dil bilen ve
zeki biri.
Dil öğrenmek bu coğrafya insanının tutkusu.
Rehberimiz Ali Göktürkler de Türkçe, Makedonca,
Sırpça, Rusça, İngilizce biliyor. Yurtseverliğin
“felsefe”siyle yoğrulduğu belli.
Mustafa Kemal, “misak-ı milli” sınırlarını, Selanik Beyaz Kule'de Rauf Orbay'la rakı içerken çizmiştir. Tarihi
okumak, dediğimiz işte budur. Tarih sonradan okunmaz
yalnızca; değerli olanı, Mustafa Kemal gibi
okuyabilmektir.
Manastır'da ilk işimiz, elbette Askeri İdadi'yi gezmek
-39-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
oluyor. Üst kat iki bölüm. Bir bölümü Makedonya'nın
tarih ve etnografya müzesi. Dolaştım, birkaç fotoğraf
çektim. Hiç de yabancısı olmadığımız bir kültür. Giyim
kuşamıyla, yaşam biçimiyle…
Üst katın II. Bölümü “Mustafa Kemal Atatürk Anı
Odası”. Daha kapıdan girerken farklı bir duygu evrenine
girdiğinizin ayrımına varıyorsunuz.
Tok sesi
yankılanıyor salonda, Rutkay Aziz'in, Atatürk'ü
anlatıyor. Saygılı bir sessizlikte. Soldaki ilk kapının
girişinde, bizi, Mustafa Kemal'in idadili (liseli) heykeli
karşılıyor. Gezi grubumuzun saygı duruşuyla başlıyor bu
bölümü ziyaretimiz.
Anı defterini imzalıyorum. Sırada bekleyenleri
üzmemek için, ancak şunları yazabiliyorum: “Aziz Atam,
Sorumluluğumuz büyük. Ülkemizin yüzünü
güldürmek zorundayız. Anını yaşatacağız 'barış' ve
'ulus' ülküsüyle. 6 Ekim 2014 – Tahsin Şimşek”
Fotoğraflarda Atatürk'ün bütün yaşamından
kesitler. Büyütülmüş nüfus cüzdanı. Birkaç fotoğraf
çekiyorum, belleğime kazıdıklarımın ipucu olsun diye.
Fotoğraflarda, çağdaşlaşmaya can atan kadınların yaşam
dolu görüntüleri dikkati çekiyor. 2000'li yılların
sıkmabaş Türkiye'siyle ne yaman çelişki.
İdadide son işimiz, çıkışta, kapı önünde bir kez daha
toplu bir fotoğraf çektirmek oluyor.
Bu arada rehberimizden bir anısını dinliyoruz.
Üç dört yıl önce bir emniyet grubuna rehberlik
yapmaktaymış. Gezi grubunda yer alan on dört polis,
Atatürk'ün okuduğu bu askeri idadiye girmek ve burada
saygı duruşunda bulunmak istememiş. Bu durum
karşısında Mustafa Kemal sevdalısı rehberimiz,
“ülkesinin tarihine ve önderine saygı duymayan”lara
hizmet veremeyeceğini söyleyip çantası omzunda alıp
grubu terk etmiş. Bir skandala, rezalete neden
olacaklarını gören polisler, ne olur ne olmaz deyip geri
adım atmak zorunda kalmışlar. Çaresiz emniyeti
kapatıp(!) idadiyi gezmeye razı olmuşlar. Rehberimiz de
öfkesini, onları beş dakika saygı duruşunda tutarak
yatıştırmış. Evet, bu da Fetullah dünyasından malum bir
kesit.
Sonra Şirok Sokak'tayız. Huzur veren bir yaya
caddesi. Karşıda Babadağ. Ben de bir Babadağ eteğinde
büyüdüm; Karacasu'nun karşısındaki Babadağ
eteklerinde… Hoş bir duygu.
Atatürk'ün sevgilisi Eleni Karinte'nin evinin
önünden geçiyorum. Bir Verona'da gördüğüm Jülyet
evini anımsıyorum. Bir liseli yıllarımı, ne pır pır bir
yürektir. Sevgilinin penceresi altında geçmek.
Şimdi de Eleni Karinte'nin mektubunu
anımsayalım; yıllar sonra Atatürk'e yazdığı o aşk
mektubunu:
“Çok seneler geçti, ben halen her gün senden
haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu
alırsan, beni hatırla. Kâğıttaki gözyaşlarımı
görebileceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor, seninle ilgili çok
şeyler konuşuluyor. Mektubumu okurken, başka kadını
seviyorsan, mektubumu yırt.
Manastırlı Eleni Karinte, bir gün tanıdığı ve aşık
olduğu adama bütün ömrünü harcamıştır. Benim seni
sevdiğim kadar, o kadını o kadar çok seviyorsan,
kendisine hiçbir şey söyleme, senin kadar mutlu
olmasını diliyorum. Fakat, balkondaki kızı hatırlıyorsan
ve başkasını sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm
boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum.
Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum.
Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl
geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi.
Ağladım, biliyorum ki tüm kilitleri ve hapisleri boşuna
harcadı. Beni evlendirecekleri adamı sadece bir kez
gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi. Ben
kendisine, 'Hayır, ben sadece ilk aşkımı seviyorum'
dedim. Babam beni hiç bir zaman affetmedi ve ben de
kendisini affetmedim. O zamanlardaki gibi artık genç ve
güzel değilim. Ebediyen seni seven ve seni bekleyen,
Eleni Karinte'n.”
Bu topraklarda aşk da yadsınmıyor; elbette “dün” de.
Kaşla göz arasında kiliseyi cami, camiyi kiliseye
dönüştürüvermek yok. Osmanlı kalıtı olan, hem İshak
Paşa Camii hem Yeni Cami restore ediliyor. Ama şaşırtıcı
şeyler de olmuyor değil bu pusulasını şaşırmış dünyada.
Manastır'ın ortasında görmeyi umduğum çeşme, artık eski
bir Osmanlı çeşmesi değil, şadırvan da değil. Suların
fışkırdığı metalik ve bir absürt bir yapı olup çıkıvermiş. Bu
da transparan yapı sevdasının bir yan ürünü olmalı.
“Manastır”, duygu yoğunluğu yaşadığım bir kent.
Her kentte yaşanmıyor böyle duygular. Bu gezide dört
kent şiirle merhaba dedi bana: Manastır, Struga, Mostar,
Belgrat. O halde bu noktada benim de size şiirle merhaba
demem gerekiyor:
Yeni çıkıvermiştik
Askeri İdadi'ye uğrayıp
Adımlarım Hürriyet Kasidesi
Yakınlarda olmalı Resneli
Yoldaş gölgemdendi ilk ses
Gezmek yaşamaktır anca
Şirok Sokak'tayım şimdi
Karşıda Babadağ
Kolumda Mustafa Kemal
Eleni'nin kapısı örtük
Birlikte tutturduk
O eski türküyü
“Manatır'ın ortasında var bir çeşme”
Nerde o eski çeşme
-40-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
saray yaptırıyor kendine. Sarayın karşı çaprazında eski
evi; o da çağına göre görkemli bir konak. “İçinde üç gün
üç gece” yatmadan, Arnavutluk'un Avlonya limanında,
İstanbul'a gitmek üzereyken yaveri tarafından
öldürülüyor. 17 Nisan 1913'te. Her ülkenin tarihinde
Brütüs'ler vardır. Bu olay, “Ne şehittir ne gazi, pisi pisine
gitti Niyazi” deyiminin kaynağıdır. “Sen de mi Brütüs”ün
yeni bir türü. Yada “Besle kargayı, oysun gözünü”
demenin…
Çok az kalıyoruz Resne'de. Göz açtırmayan bir
yağmur. İster istemez Struga'ya doğru yola çıkıyoruz.
Ohrid-Struga arası, nedense Marmaris, Datça
dolaylarının Akdeniz'e bakan kıyılarını anımsatıyor bana.
Yeşil ve mavi, birbirini kucaklıyor. Öteki bölgelere göre
gelişmişlik, daha belirgin. Tito'nun yazları kaldığı otelin
önünden geçiyoruz.
Otele girmeden, soluğu Drim Irmağı üzerindeki
köprüde alıyoruz. Yanımda, dokuz gün önce ölen dostum,
ağabeyim Metin Demirtaş'ın yolluğu. Şairin yolluğu,
elbette şiir. 1978'de Struga Şiir Akşamları'na konuğu
olduğu günlerde kaleme aldığı iki şiir: “Struga Şiir
Akşamları'ndan İzlenimler” ve “Struga'da Yunan
Ozanlarıyla”.
Önce kısa bir konuşmaya yapıyorum. Söze, köprü
başındaki tabelayı göstererek başlıyorum: Struga Poetry
Evenings. Struga Şiir Akşamları'nın tarihçesine, 1974'te
Dağlarca'nın “Altın Çelenk”le onurlandırıldığına
değiniyorum. Metin Demirtaş'ın Hasan İzzettin Dinamo
ve Arif Damar'la birlikte konuk olduğunu anımsatıyorum.
Metin Demirtaş'ın yaşamını, sanat anlayışını özetliyorum.
Birlikte olduğumuz günlerden söz ediyorum. İzmir, Söke,
Karacasu,Afrodisyas veAntalya günlerimizden.
Sözü, “Şiirin Kanadında Mektuplar”a getiriyorum.
Metin Demirtaş'la Ataol Behramoğlu'nun ortak
yapıtına… Bu etkinlik ve coğrafya ilgili anıları,
Behramoğlu'nun “Başka Gökler Altında “ adlı yapıtında
bulabileceğimizi belirtiyorum.
Sözlerimi kanatlandırıp şu tümceyle bitiriyorum:
“Burası, dünya şiir platformunun en önemli birkaç
mekânından biridir; bu etkinliğe katılmak, her şairin
ertelenemez düşüdür, benim de.”
Salt Metin Demirtaş'ı düşünüp hayal ederek, dahası
elini omzumda hissederek “Struga Şiir Akşamları'ndan
İzlenimler”i okuyorum:
Söyleyin hangi kız
Hangisinden seçme
Burası Manastır değil artık
Ne zamandır Bitola
Manas'ın ruhundan hele
Korkmanın işi midir yoksa
Bütün bunlar böyle
Ah Manas
Kırgız atınla doru
Çıkıversen şu yan köşeden
Mustafa Kemal de geri dönse
Kolunda ufuk coşkusu
O kızıl sakal
Barboros Hayrettin'le
Yine haber salsak
Manastırlı Hamdi'yle,
Telgrafın tellerine kuşlar konar mı
Acaba zaman üzre
Dolaşır bir mektup
Aşkı nicedir sırlı dillerde
'Hayır,
Ben sadece ilk aşkımı seviyorum'
- Bekleyen sen misin yoksa
Liselim, güzelim
Eleni'msin hâlâ
Ah hâlâ…
(20 Kasım 2014)
Direniş coğrafyasının batı ucundayız. Ohrid,
Manastır ve Resne'de. Doğusu Yunanistan'ın kuzeyi;
Florina'dan Selanik'e... Benim için bu gezinin en büyük
eksiği, direniş coğrafyasının, gezi programımızda
tümüyle yer almaması.
Şimdi yolculuk Resne'ye. Hürriyet kahramanı
Resneli Niyazi'nin kentine. Yol boyu, her taraf elma
ağacı. Otuz altı çeşit elma yetiştiriliyormuş. Çekirdeği
görünen elmanın bile olduğu söyleniyor. Balkanlar
deyince ilk akla gelmesi gereken “börek” olmalı
kuşkusuz; yalnızca ağız biraz farklı “bürek”; tabelalarda
“byrek” olarak karşınıza çıkıyor. On beş çeşidi var.
Lahana böreği bile. Dillere destan olanı “Bosna Böreği”
Resneli Niyazi , bu coğrafyanın destan
kişilerinden, “Hürriyet Kahramanı”. II. Meşrutiyet'in
ilanına yol açan ayaklanmanın lideri. Sanat beğenisi üst
düzeyde bir toplum önderi. Fransa'dan mimar getirip bir
Struga'nın ışıklı köprülerinin birinde
Dilimde Nâzım'ın hasret şiirleri
Alnımda mavi serinliği suların
Kırlangıçlar ve martılarla
Kederli bir tadı var köprülerden geçmenin.
Kaç gün oldu ki memleketten ayrılalı
Turnalar gibi nazlı ve derin
-41-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
dönüşen bir görevi yerine getirmekten sonsuz bir huzur
duydum.
Özenli her şair, topluluk önünde okuyacağı şiiri
seçerken, grubun kültür dokusunu, duygu dünyasını
dikkate alır. Karşımda eğitimciler vardı. Buraya,
Manastır'ı gezerek gelmiştik. Resneli Niyazi ve Mustafa
Kemal'den eklenen taze anılarla yeni zenginlikler
kazanmıştık. Dahası, Metin Demirtaş'tan okuduğum şiir
de toplumsal içerikliydi. “Bizim de dağlarımız vardır
CHE' dizesine göndermeler yapıp gençlik günlerimize
yolculuklar yapmıştık. Öte yandan emperyalizmin
Yugoslavya'yı un ufak edişi içimi acıtıyordu. O halde
okuyacağım “kendi şiirim” de bu havayla, ortamla
ötüşmeliydi. “Cumhuriyet Kuşağı”nı bu nedenle seçtim:
Biz o evlerde büyüdük
Damına tuz atılan
Ak toprakla sıvalı
Kiliti hiç bilmeyen o kapılar
Arkası, sadece geceleri dayaklı
Biz ne savaşlar yaşadık
-Düşman, artık İzmir'den de öte
Hasret geçiyor şiirin ilk dizesinden
Andım seni yaş dolu gözlerle
Ey koca göçmen, ey sevgili nazım
Yaşayarak yangını şuncağız ayrılığın.
Dövülmüş acılı Afrika toprağını
Agustino Neto' yu anımsatan
Karaderili bir ozan geçti az önce yanımdan.
El salladım durdu, baktı
Sevecen kıvırcık bir gülüşle
Gülerken kara yüzünde dişleri
Yanık anızlardan havalanan güvercin sürüleri.
Ohri sokaklarındayız
Vietnamlı ozan Şe Lan Vien'le.
Karanfil kokuları barikatlar kurmuş yolumuza
Her halka kurban olurum Vietnam halkına iki
defa
Makedon halk türküleri söylenen güneşli bir
meyhanede
Erik rakısı içiyoruz Filistinli bir şairle.
Acılı bir halkın oğlu olarak
Ne denli şen şakrat
Dillerimizi bilmiyoruz.
Yüreğimizi hiç eskitmedik
Gecelerce iplik büküp
Kara dimiden donlar
Ak astarlı işlikler diktik
Herkes kendine terziydi
-Cumhuriyet hepimize
Ama konuşmadan da anlatabileceğimiz
Ne çok şey var aramızda
Ezilen halkların acıları, umutları, göz yaşları
Ve son sözleri kavgada düşüp ölenlerin
Ortak kederi ve sevincidir şiirlerimizin.
Eskidi pantolonlarımız
Süvarilik geçirdik
Yamalıydı fistanımız
Nalçalı ayakkabılarla
Hem ne acılar ezdik
Bilmedik, hiç ezilmeyi
-Biz, bir Cumhuriyet'i bildik
Ohri Gölü ürpermede, akşam oluyor.
Karşıda derin ve suskun Pindos Dağları
Ve tek tük yıldızlarıyla Arnavutluk ufukları
Ve yurdum uzakta
Öldürülmüş civan oğullarıyla
Kanlı bir mısra gibi
Uzakta….
Ohrid, Struga 1978
Şiiri okurken, bir yandan da arkadaşlarımın
yaşadıkları duygu yoğunluğu izliyorum, nasıl
hüzünlendiklerini gözlüyorum…
Her şeye karşın okuduğum şiirin, yüzlerde
dinginlik ve erinç olarak yansımasına sevindim... Şiirin
ve sözün gücüne, bir kez daha tanık oldum; vasiyete
Tabanlarımız yarılır
Ellerimiz çatlardı koşuşturmaktan
Her yarığa zift koyduk
Soğan dövdük ağrıyan yerimize
Karahayıt yakıları vurduk
Kızgın tuğlalara oturduk
Ağrıdıkça karnımız ah,
Ama düşman sofrasına
Hiç mi hiç oturmadık
-Çaremizdi Cumhuriyet
-42-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Şunun şurasında dokuz gün evvel
Hiç gök ekin çiğnemedik
Buğdayı şehirliye
Yumurtayı beylere sattık
O arpa ekmeğiyle yediğimiz
Sıcacık paparayla yattık
Horozu mu
Onu sadece damada keserdik
-Biz, biz hiç kesilmedik
Çok özlemiştim oraları
İbrahim Temo'yla Derviş Hima tanığımdır
Şiirli büstlerinden bakan
Ve Pindos'ta dolaşan bulut
İki adım ötesi “Arnavut ufukları”
Evet, ufuklardır düşlerimizin tanıkları
Alın Tahsin'le gönderdiğim yolluğu.
“Ezilen halkların acıları, umutları, gözyaşları
Ve son sözleri kavgada düşüp ölenlerin”
Aşılanmayı bekleyen çöğürdük
Ocakta pelit közlerdik bazen
Hasırlara armutlar yardık
Katığımız pazar ekmeğiydi
Ağzımızda, ak tülbentten
Sorup sorup emdiğimiz
Kuru lokma, anamızın çiğnediği
Daha, daha dünkü bebeydik
-Cumhuriyet, hep gözümüzün bebeği
Bir şiir tohumunun, yüreğe düşmesiyle, filizlenip
gövermesi arasında ne kadar zaman geçer? Bunu şairin
kendisi de bilemez. Üstelik her şiir, sürekli bakım ister;
budanıp, tazelenmek. En azından okur önüne çıkıncaya
kadar. Çoğumuz bilir, Üsküp'ün çocuğu Yahya Kemal,
“Açık Deniz”e son noktayı, on beş yılda koymuştur.
Nice usta, kitaplarının ikinci, üçüncü baskılarında,
şiirlerinde küçük değişiklikler yapmıştır. Metin
Demirtaş'ın şiirlerinde de görürüz bunu. Örneğin,
“Umutsuzluk Yasak”ta.
Evet, şiir, yetkinlik (mükemmellik) arayışıdır. O
yetkinliğe ulaşılamadığı içindir ki, aynı konu binlerce
kez söze dökülmüştür. Kays'tan Shakespeare'ye,
Dante'den Yunus'a, Neruda'dan Nâzım'a…
“ Struga Şairler Köprüsü ”nde yaşananlar,
aşağıdaki dizeleri yazdırdı bana. Zaman onu da değiştirir
mi bilmem:
Struga “Şairler Köprüsü”ndeyiz
Yirmi - yirmi beş şiirsever
Meraklı üç beş Makedon
Yerli yerinde “Struga Poetry Evenings”
Hatırladın mı 1978'in Metin'ini
Altta akan gürül gürül Drim suyu
Ya sen Ohrid Gölü
Ağabey kardeştik biz
Umutları gürbüz” Cumhuriyet Kuşağı”
“Hasırlara armutlar serdik” karnede
Ve “Hiç gök ekin çiğnemedik” tarlada
Ne çok severdik ahlat ağaçlarını
Onlar ki şairin ve yaşamın sabrı
Şimdi CHE'le bir başına dağ dağ
“Türkülerde Gezer Adları”
Ağabey kardeştik evet biz
Ülkemin
“Hazır ol Kalbim” diyen iki oğlu
İttihat ve Terakki'yi bilen
Cumhuriyet'le büyüyen,
Zaman içinde “ittihat”ı unutup
Salt “terakki”siyle yetinen
Sabırsız ülkemin
Dostlar,
“Kanlı bir mısra gibi” kalsın aklınızda
Şeytan alıp götürürse bir gün barışı:
Görün şu Yugoslavya'nın halini
Darağaçlarında haykırdıkları başka mıydı sanki
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal'le
Bütün o karayağız Deniz'lerin…
(22. Kasım 2014)
Umarım, bu geziyi zenginleştiren siz “Mehmet Uz,
M. Emin Sevgel, Yaşar Mahleç, Fatma Tekin, Nuray
Suyabatmaz, Hafize Şen” Adabelenli dostlarımla;
kendilerini Adabelenli hisseden “Erol Şen, Onur Yılmaz
ve Türkan” arkadaşlarımla bir kez daha karşılaşmanın,
güzellikler paylaşmanın olanağını bulurum.
Ne olur yolladığım selamı
Adriyatik'e boşaltma
Dinamo'yla Damar çoktan gittiler
Demirtaş'tım eyvallah
Beni de eritti zaman
-43-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
KETENCOĞLU'NUN "İZMİR HATIRASI"
Uçun Kuşlar Uçun
"Cavır İzmir"e Doğru
Şadiye DÖNÜMCÜ*
[email protected]
“Sesi ve kokusuyla kalbimde yeri çok büyüktür
İzmir'in. Çok küçükken Tire'den İzmir'e sabah beş
treniyle yaptığım yolculuklar… Sokak satıcıları…
İlle de Karşıyaka Vapuru… Haşlanmış mısır… Mısır
koçanı ile denizin buluşma sesi… Kemeraltı'ndan
alınan oyuncak kemanım… Bornova Körler
Okulu… Münevver öğretmenim sayesinde hayata,
Bayram öğretmenim sayesinde müziğe bağlandım.
Bu yüzden büyümekteyken beni besleyen o yaşlı
şehre daha önce hiç sunulmamış bir hediye bırakmak
istedim.”
Kitabın öğrettikleri
Albüm kitabından; İzmir
Türk Halk Müziği'nin Ege'nin
müzik, halk oyunu ve giysi
geleneğinin temelini oluşturan
Zeybek kültürünün etkisinde
kaldığını, Osmanlı
İmparatorluğu'nun çöküş
sürecindeki otorite boşluğu ve
toplumsal eşitsizliklerin
zeybekliğe Batı Anadolu'da
yaşam alanı yarattığını,
cumhuriyetle birlikte zeybeklik
kurumu ortadan kalkmışsa da,
onun yüzlerce yıllık kültürel
.birikiminin ürünü olan ezgi ve
oyunların her vesileyle icra
edildiğini, zeybeklerin; tempo /birimlerine göre
ağır–ağırca-kıvrak olarak sınıflandırıldığını, ritmik
yapılarının aksak, makamsal yapılarının Rast,
Dügah, Segah olduğu, davul- zurna, bağlama
ailesi,kaval, kabak kemane, keman, ut ve darbukanın
eşlik ettiği zeybek oyunlarının çoğunun solo nitelikli
olduğu ve doğaçlama sergilendiğini öğreniyoruz.
İzmir Rum Halk Müziği geleneğinin adalardan
taşınan neşeli şarkı ve danslarla, Anadolu'nun
ağırbaşlı balat ve zeybeklerinin etkisiyle zengin ve
karmaşık olduğunu, şarkı ve dans havalarına keman,
Ketencoğlu eski İzmir'in zengin ve karmaşık
müzik geleneğini bizlere bütünlüklü olarak
sunma amacıyla yola çıktığını söylüyor.
Albümdeki ezgiler insana daha ilk dinleyişinde
tanıdık geliyor. Söz müziğin ve yollar sizin olsun.
İzmir'i sever misiniz? Ya yolculuk yapmayı?
Türkü söyler, zeybek oynar mısınız? Farklı tat ve
kokulara açık mısınız? Peki, hatıralara ev sahipliği
yapar mısınız? Eğer bu sorulardan sadece birine
bile "evet" dediyseniz Muammer Ketencoğlu (1)
sizi, 1922 öncesi İzmir'ine, akordeon, gitar, keman,
klarnet, trompet, davul, tambur, kanun, buzuki,
bağlama, kemençe, kontrbas,
lavta ve vurmalı çalgılar çalan
müzisyenler ve Türkçe,
Yu n a n c a v e Ya h u d i
İspanyolcasıyla(Ladino)
türküler söyleyen vokallerin
eşliğinde, 57 dakika 48 saniye
sürecek bir yolculuğa davet
ediyor.
Ben, kendime Muammer
Ketencoğlu'nun "İzmir
Hatırası: Eski İzmir'den
T ü r k , R u m v e Ya h u d i
Türküleri" adlı kitap + CD'sini
(2) hediye ettim ve şimdilerde
sıkça bu yolculuğa çıkıyorum.
Daha ilk dinleyişte tanıdık ezgiler
Zaten albümde yer alan on yedi ezgi, insana
daha ilk dinleyişinde tanıdık geliyor. Bu yüzden
sonraki dinleyişlerinizde her defasında farklı bir
güzellik, koku yakalayıp daha bir sevdiğiniz
yerlere yapılan mükerrer yolculuklara benziyor.
Yanınıza aldığınız albüm kitabı da bu yolculukta
rehberlik yapıyor.
Sanatçı eski İzmir'in zengin ve karmaşık
müzik geleneğini bizlere bütünlüklü olarak sunma
amacıyla yola çıktığını söyleyip ardından ekliyor:
-44-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
santur, dümbelek ve tavanın eşlik ettiğini, dans ve
şarkı repertuarını balo, ağır sirto, alestika, kasap
havaları, karşılamalar ve zeybeklerin
oluşturduğunu, şarkıların şehrin oturaklı havasını
ve kültürel tamamlanmışlığını gösterdiğini,
kaygısız ada havalarının neşesini ve dokunaklı
Anadolu duyarlılığını taşıyan şarkıları söyleyen
müzisyenlerin Türk, Rum, Ermeni, Yahudi,
Levanten ve Çingene olduğunu, Sefarad
kültüründe "romans" denen şarkıların müzik
eşliğinde söylenen kısa dramatik anlatı ve
hikayeler bütünü olduğunu da kitaptan
öğreniyoruz.
Bu şarkıları ben çok sevdim
Albümdeki "İzmir Üçlemesi", ezgileri
birbirine çok benzeyen bir kolaj olup; adeta
çalışmanın özeti gibi. Ladino dilinde hüzünlü bir
Yahudi halk şarkısı (En Este Mundo–Bu Dünyada.Vokal:Janet-Jak Esim), Türkçe dilinde İzmirTire'den bir aşk türküsü (Oduncular Dağdan Odun
Endirir - Vokal: M. Ketencoğlu) ve Rumca
söylenen İzmir-Bayındır'dan geleneksel Rum aşk
şarkısının (Ipopsia Na Mın Ehis –Şüphe Duyma
Sevgimden- Vokal: Stelyo Berber) birer kıtasından
oluşturulmuş.
"Mendilimin Ucuna Sakız Bağladım Sakız,
Alt'ay Oldu Ben Bu Dağı Aşalı, Hürmüz Hanım
Milo Mu Ke Mandarini, Yalo Yalo" ve "Uçun
Kuşlar" şarkılarını ben çok sevdim.
Gavur İzmir'i kucaklamaya davet
Bu albüm aracılığıyla yüreğimizi İzmir'de
yüzyıllarca benzerlik ve farklılıklarıyla beraber
yaşamış Türk, Rum ve Yahudilerin anlattıklarına
açmaya, Gavur İzmir'i kucaklamaya davet eden
sanatçının davetine icabet edenlerin büyük keyif
alacağının altını çizerek yazıyı noktalayalım ki; söz
müziğin ve yollar sizin olsun.
“A-na-yı, ba-ba-yı, ya-ri s-ıla-ya at-tım / Uçun kuş-lar u-çun İz-mi-r'e doğ-ru." (ŞD/TK)
----------------------------------
ADABELEN
ANIMSAMASI
Muammer ÖZLER
[email protected]
Bazı eylül akşamlarım var(dır) benim,
Adabelen'i tanıdığım sabahlar gibi aydınlık.
Buruş buruş şimdi anılarım,
Anlık bir rastlantı ile savruluyor
Zaten yok olan saçlarım.
“Ya o, gözler altındaki mor halkalar.”
Ben en çok Adabelen'de boy atmıştım,
Daha gür bir yaşam için.
Şiirlerime yağardı sözcüklerim,
Yinelenirdi en güzel ezgilerimiz,
16 Mart'larda, 17 Nisan'larda
Kitap bahçelerinde şımarırdım, çocukça.
Baharın yapraklarına tutunurdu,
Parıltılı güneş damlacıkları.
Kaplan Dağı daha dingin bakar,
Naipli Çayı daha duru akardı
Gün doğarken Adabelen Tepesi'ne.
Mevsim artık sonbahar,
Zeytin topluyorum, yetmişimde.
Kara kara dilmelikler, yeşil yeşil çet(k)işte.
Hasretimizi çalıyor bakın sazlar,
Kemanlar, piyanolar, mandolinler.
Hepimizin gönlünde şimdi,
Doyamadığımız birer Adabelen yatıyor.
(1) Muammer Ketencoğlu, 1964, İzmir doğumlu.
Körler Okullarında müzik eğitimi aldı. Akardeon ustası.
Rebetiko, Batı Anadolu Folklörü ve Balkan müziğinin
tanınmış ismi. Geleneksel müzik alanında uluslararası
düzeyde aranan sanatçı. .. Albümleri: Sevdalı
Kıyılar(1993), Rebetiko Seçkileri(1994-1996), Halktan
Ezgiler(1995), Karanfilin Moruna - Ayde Mori (2001),
Balkan Yolculuğu(2007)
(2) Kalan Müzik.
-45-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Bir Zamanlar
İZMİR'E
YOLCULUKLARIM(1)
Turgut DERELİ
[email protected]
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım Muğla'da
geçti. O yıllarda sanırım diğer Ege illerinde
yaşayanlar için de öyleydi, İzmir “efsane” bir
kentti.
alışverişine ayrılır, hazır giysilerden çok; çeşitli
kumaşlar, ayakkabılar, ev eşyaları, ziynet eşyası
alışverişin önemli kalemlerini oluştururdu… Fırsat
bulunursa Karşıyaka'ya bir vapur yolculuğu
yapmak, sonrasında Kordon'da bir kahvehanede
akşam kahvesi keyfi…
En azından benim algıma göre bir Egeli için,
İzmir'e gitmenin bugün için Paris ya da Londra
gezisine katılmaktan bir farkı yoktu.
O zamanlar, Muğla'nın ünlü tatil beldelerinin
adı bile yoktu. “Turizm” sözcüğü henüz dil kavram
alanımıza girmemiş, “tatil yapmak” diye de bir konu
yoktu zaten. Bugün, babamın Bodrum'daki görev
yıllarından kalan çocuk belleğimde tek görüntü var:
Kadın olsun erkek olsun; elbiselerini çivilere
astıktan sonra, içinde denize batıp çıktıkları ahşap
deniz banyosu kabinleri…
Söz ettiğim yıllar, 1950'li, 60'lı yıllar daha
çok… O günler için kenarda köşede kalmış bir
Muğla'nın olanaklarını; sosyal, kültürel ve
ekonomik yaşamını düşünürseniz ne demek
istediğimi daha iyi anlarsınız sanırım.
İzmir ziyaretlerinde, en gözde yerlerin başında
elbette “Fuar” gelirdi. Fuarda da -özellikle 20
Ağustos-20 Eylül arasında açık olduğu dönemdeçeşitli ülkelerin gösteri alanı haline gelen “pavyon”
adındaki sergi alanları… Sonra Hayvanat Bahçesi,
Aynalı Salon, özellikle akşamları konserlere sahne
olan gazinolar…
İnciraltı Plajı:
O yıllarda Ege'nin belki tek plajı İnciraltıydı…
Ağabeyler, arkadaşlarına kumsallara uzanan mayolu
kadınların görünümlerini adeta fısıldayarak
anlatırken biz çocuklar, şöyle arada bir kulak
misafiri oluyorduk.
Pavyonlarda sergilenen eşyalar, araç-gereçler,
otomobiller, köylüler için de traktörler ilgi odağıydı
kuşkusuz… Adı, sanırım, “Harika Aynalar
Salonu” olan iç ve dış bükey aynaların bulunduğu
salon da uğrak yerlerinin başında geliyordu.
Kahkahalarla anlatılırdı; bir uzayan, bir kısalan, bir
göbeklenen, arada bir çarpıklaşan insan
görüntüleri…
*
Ben, İzmir'e ilk kez 1954'te ortaokulu bitirdiğim
yılda geldim. O zamanlar 100 Km'lik Muğla-Aydın
karayolu da Gökbel bölgesinde 360 virajıyla ünlü…
Her kayanın etrafında bir tur atan derme çatma
otobüs, içinizi dışınıza çıkardıktan altı saat sonra sizi
Aydın tren istasyonunun yakınında bir yere bırakıyor
ve doğal olarak perişan haldesiniz…
Hayvanat Bahçesi, bir başka ilgi alanı… Hele
fil (Mohini) geldikten sonra bu ilgi daha da artmıştı.
Göl Gazinosu, Zeki Müren'in ünlendirdiği
Manolya Bahçesi, Müzeyyen Senar'ın konserlerine
mekân olan Senar Gazinosu, Ekici Över, Mogambo
gibi bahçeler… Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses,
Gönül Yazar, Perihan Altındağ Sözeri gibi
sanatçıların da konser verdiği sahneler… Akşam
seansında sanatçıların izlenmesi de bu gezilerin
olmazsa olmaz bir parçasıydı. Sonraları da İstanbul
kökenli tiyatro truplarının oyunlarını sergiledikleri
sahneleri oluşturdu bu gazinolar…
Gündüz saatlerinin bir bölümü Kemeraltı
-46-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Aydın'dan İzmir'e uzanan sözde karayolu
patikadan farksız. Bu yolu bir kez denedim…
Çamlık- Selçuk arasında köprü ve menfezlerin
olmadığı dere yataklarında hayıt ve çalılara
sürtünerek ilerliyordu otobüsünüz.
ZAMANSIZ
ÖLÜM
Bu durumda en iyisiAydın'dan kalkacak kara
trene binmekti… Beş-on Km. aralıklı
istasyonlarda dura dura en az beş saat sürüyordu
yolculuğumuz. İzmir'de ilk istasyon Kızılçullu
(Şirinyer) kent görünümü vermekten çok uzak,
henüz doğru dürüst bir köy bile yoktu görünürde,
İzmir, Kemer istasyonunda başlıyor benim için.
Bir arkadaş grubuyla geliyorum. Balıkesir
Necatibey Öğretmen Okulu'nun sözlü sınavına
gireceğim, iki gün sonra, ama üç gün önceden
yollara dökülmüşüz.
Cuma ESENTÜRK
[email protected]
çılgın alkışlar arasında
bizi bize kırdırdılar, tarih boyunca.
biz bizi öldürürken arenalarda
“ölüm, ölüm” diye haykırarak
doyumsuz bir hazla sırıtıyordu
kral koltuğunda oturan cellat.
Soruşturuyoruz, “Faytona binin siz en iyisi”
dediler, aramızda 150 kuruşu denkleştirdik, ver
elini Basmane Sadık Bey oteli… Sanırım
faytoncu uygun buldu bizim için o oteli. Bir gün
İzmir molası, ertesi sabah Basmane Garı'ndan
9.00'da bineceğiz, akşam 18.00'de
Balıkesir'deyiz.
başparmağa bağlıydı ölüm:
aşağı şimdi, yukarı sonra
ha şimdi, ha sonra
ölüm mutlak be gülüm
gülün cellatlar gülün
sırası gelince ölüm
sizi de bulacak bir gün.
İlgimizi çeken tramvay:
Sarıkışla, bir yıl önce yıkılmış, ötede beride
molozları; Mithatpaşa Caddesinden gelen Büyük
Ankara Oteli'nin, Ali Galip ve Hükümet
Konağı'nın önünden dolanıp giden tramvay
oldukça ilgimizi çekiyor.
bizi bize kırdırdılar, tarih boyunca
işaret parmağına bağlıydı ölüm
tekbir ile çığlıklar atarak
biz bizi öldürdük
Kerbela'da, Maraş'ta, Sivas'ta, Gezi'de
ateşler içinde geldi ölüm.
Caddelerde arada bir geçen külüstür
Belediye otobüsleri dışında hemen tek ulaşım
aracı “tıkır tıkır” çalışan, arabacıların atlarına
ikide bir kırbaç salladığı faytonlar… Londra
taksilerine benzeyen sarı-siyah damalı taksiler
kenarda köşede birer ikişer bekleşiyor ama onlara
biraz daha kalantorlar biniyor sanıyorum. Çocuk
sayılırız fazla gezip dolaşamıyoruz…
biz bizi öldürürken meydanlarda
doyumsuz bir hazla sırıtıyordu
“kara cübbeli zulüm”.
Fevzipaşa Bulvarı'nın ortadan palmiyelerle
bölünmüş, parke yolu üzerindeki dönüş
yolculuğumuzda, fayton tekerleklerinin
taşlardaki yansımaları bugün gibi kulağımda…
Bu yolculuklarım, İzmir'de bir iki gün süren
molalarla yıllarca sürdü. 1960'lı yıllarda Aydınİzmir karayolu tamamlandıktan sonra Eşrefpaşa
ve Yağhaneler'in tahta kepenkli, demir sürgülü
salaş tamirhanelerinden başlayan İzmir
görünümlerini başka bir yazıma saklamak
istiyorum.
ha şimdi, ha sonra
ölüm mutlak be gülüm
gülün cellatlar gülün
sırası gelince ölüm
sizi de bulacak bir gün.
(2013-Bornova)
-47-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
ANADOLU ATEŞİNİ YAKANLAR,
KÖY ENSTİTÜLÜLER
DENİZLİ'DEYDİ
Nabide KILINÇ
[email protected]
Onlar yurdun yanıp yakılan bozkırlarını
yeşertip geldiler. Onlar hayatlarını Mustafa Kemal
ve ülküsüne adadılar. Onlar Köy Enstitülüler.
Hıfzı TOPUZ geldi, konuştu. Atatürk'e yakın
duygularını, anılarını paylaştı. Gözleri kıvılcımlı,
yüreği sevdalı. Hoş geldin.
Onlar karalanan Köy Enstitülerinin,
memleketin sevdalıları. Hep dik durdular, hep
onurlu durdular. Her birinin gözünde memleket,
A n a d o l u a t e ş i v a r. K ö y E n s t i t ü l e r i n i n
kapatılmasının ardından acıyla, hayat boyu kaygı
taşıyanlar. Bir devrimi tutanlar. Bir devrin
tanıklığını yapanlar. Adım adım yurdun bugününü
görenler.
Cumhuriyet gazetesi yazarı sevgili Şükran
SONER, Köy Enstitüleri ile bugünkü Türkiye'yi
buluşturdu.
Alper Akçam Köy Enstitüleri ile edebiyatı
buluşturdu. Sevgili Bedri Baykam siyaset ile
ilişkilendirdi.
Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimlerinin ve
Cumhuriyetin geleceğini omuzlarında taşıyanlar.
Mustafa Kemal Paşa ve askerlerinin bıraktığı
emaneti, vatanı yükseklere çıkarmak için
durmadan, yılmadan çalışanlar. Kazanılan
zaferlerin, kurtuluşun farkında olanlar ve
yürüyenler. Onlar Köy Enstitülüler. Anadolu ateşini
yakanlar.
Kimlere karşı durdular? Ülkeyi yağma yangın
karanlığa çekenlere. Ülkesini satanlara. Ülkesini iç
ve dış odaklı kuşatanlara, işbirlikçilere.
Onlar gürleyen sesleriyle çağdaş, engin Köy
Enstitülüler.
Ayfer Kocabaş müzik ile ve Köy Enstitüleri ile
ilgili sunum yaptı.
Orada, Denizli buluşmasında kimler vardı?
Yurdun o coğrafya parçasından koşup gelen
dipdiri Köy Enstitülüler. Onlar ışık yakmak için
geldiler. Her biri yürekli. İçlerindeki, ideallerindeki
ışık daima yandı. Her biri o kadar alçak gönüllü,
sevgi dolu. Orada yüzlerce Köy Enstitülüler.
Saygılı, erdemli duruşları. Denizli'den Anadolu'ya
ışığını salanlar.
Mustafa Gazalcı oradaydı ve de Sami
Gökmen… Sevgili Cengiz Bektaş mimarlık ile
ilişkilendirdi. Diğer konuşmacılar, hepsi de
heyecanlıydı.
Onlar Köy Enstitülülerdi…
Toplantı sonrası tarihin içinde yolculuk ettiler.
Zamana direnen uygarlıkları gün ışığına çıkaran
Prof. Dr. Celal Şimşek hocamızın eşliğinde... Onlar
Köy Enstitülüler. Tarihe, kültüre, sanata saygılı…
Köy Enstitülülerin Akdeniz buluşması için
oradaydım. O kadar heyecanlıydım. Gittim,
gördüm. Denizli Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Şubesi
gerçekleştirdi, bu kez buluşmayı. Gördüm ki,
buluşmada büyük bir emek var. Başarı, coşku, sevgi
var. Kutluyorum, tüm Köy Enstitülüleri ve Denizli
Şubesi dostlarını.
Onlar memleket havaları, köy türküleri…
Onları, O Köy Enstitülüleri saygıyla
selamlıyorum
-48-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Öykü
BABAM, BEN ve ÇİVİLER
Ali KAYA*
[email protected]
olurdum babamın. Özellikle çağla badem, kiraz ve
çilek mevsimi gelince hiç ayrılmazdım babamın
yanından.
Çok konuşkan biri değildi babam. Sorarsan
söyler, sanki ağzından lâfı kerpetenle alırdınız.
Kendi halinde uysal, yumuşak huylu bir yaratılışı
vardı. “Vur ensesine, al lokmasını” derler ya, aynen
öyle… Hücrelerine kadar sinmiş olan bu ezikliğini,
nedense bir türlü atamamıştı üzerinden…
Akşamüstleri eve dönüşte satıp içini boşalttığı ve
oradan buradan topladığı portakal, elma kasalarını
arabasına atar, eve getirirdi. Islanmasınlar, ya da
güneşte kalıp yamulmasınlar diye saçak altına yığardı
onları. Biriktikçe arada bir oturur, kerpetenle
çivilerini çıkartırdı. Öyle ustalıkla yapardı ki işini…
El alışkanlığından olsa gerek, çok az fire verirdi.
Sonra da sağlam olan tahtaları üst üste yığar,
dönmesinler diye de telle sıkıca bağlar, kuytu bir yere
yığardı.
Oysa daha çocukken bir kamyonun kasasına
saklanarak kaçıp gelmişti köyünden. Çalmadığı
kapı, çalışmadığı iş kalmamıştı. Bakkal çıraklığı,
garsonluk, hamallık, inşaat işçiliği, bahçıvanlık,
onun bunun işinde birkaç günlük geçici işçilik…
Ama hiç birinde dikiş tutturamamış, o yüzden kalıcı
bir işe de sahip olamamıştı. Bu şehir yaşamına pek
ayak uydurduğu da söylenemezdi zaten…
Çivileri toplamak, kırılan tahta parçalarını
çuvala doldurmak da benim görevimdi. Bazen öyle
çok tahtamız olurdu ki…
Bunca yıl olmuş köyünden geleli. Bu gürültülü,
karmaşık kent yaşamına şimdiye kadar uyum
sağlaması gerekmez miydi? Mademki olmadı,
alışamadın, niye köyüne dönüp gitmedin a benim
babam…
Bir keresinde:
-“Çok tahtamız oldu baba, ne yapacağız bu
kadar tahtayı?..” diye sormuştum.
Aradan onca yıl geçmiş olmasına karşın onun,
köylü saflığı hâlâ bozulmamıştı. Ömrünce hep
bunun sıkıntısını çekmişti. Bu durumdan kendisi de
hoşnut değildi aslında. Anneciğim bu huyunu sık sık
yüzüne vursa da o:
- “Bakalım, bir yerlerde kullanırız oğlum.
Olmazsa kalanları sobada yakarız. Bunlar var ya bu
tahtalar, öyle güzel soba tutuşturur ki…” demişti.
“Oğlum!” derken öyle içten söylerdi ki... Bunun,
yüreğinin taa derinliklerinden kopup geldiğini
duyumsardım. Elbette ben de babamı çok severdim!
O benim canımdı, var oluş nedenimdi çünkü…
- “ Ne yapayım hanım, beğenseniz de
beğenmeseniz de ben böyleyim işte…” diyerek
kendisini savunmaya çalışırdı. Sırf bu yüzden
toplum içine girmekten çekinir, kahvelerde bile
gözlerden uzak boş bir masaya gider, yalnız başına
otururdu. Haa, kendisi gibi kafa dengi arkadaşları
yok muydu? Olmaz olur mu? Vardı elbette. Ama
herkes işinde gücünde, ekmeğinin peşindeydi. O
nedenle buluşup görüşmeleri seyrekti.
Tahta söküm işi bitince, nerede işine yarayacak
ve ne zaman kullanacaksa; yerdeki çivileri tek tek
bana toplatırdı. “Birinin ayağına falan batar da
başımıza iş açar.” diye ortalık yerde bıraktırmazdı.
Çöpe de atamazdık, milli servet diye… Topladığım o
eğri büğrü çivileri torbasıyla alırdı elimden, başlardı
keserin arkasıyla tek tek doğrultmaya… Öyle
zahmetliydi ki bu çivi doğrultma işi…
Ha; babamın ne iş mi yaptığını merak
etmişsizdir belki de... Seyyar satıcılık ederdi babam.
Sabah erkenden kalkar; bisikletten bozma üç
tekerlekli el arabasına atlar; toptancı
kamyonlarından ya da hâlden, mevsimine göre
domates, biber, patlıcan, soğan, patates ne bulursa
alır; mahalle aralarında satardı. Genellikle öğleye
kadar da bitirirdi elindekileri. Bazen ben de yanında
Çivilerden büyükçe olanları seçer, nemden
korumak için önce bir gazeteyle sarar sarmalar, ayrı
bir torbaya koyardı. O torbayı da duvardaki arkası
kapalı küçük bir pencereye benzer deliğe saklar,
gerekli olduğunda da eliyle koymuş gibi(!)
hemencecik buluverirdi. Bunları evimizin orasını
-49-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
burasını tamir ederken kullanırdı. Evimizin
neresinde bir açık, yıkık dökük yer varsa oraları,
kasalardan söktüğü tahtalarla kapatırken işte bu
büyük çivileri kullanırdı. Görenler, yamalı bir
bohçaya benzetirlerdi bizim evi. Olsun, kim ne derse
desin. Kışın soğuk girmiyor, üşümüyorduk ya. Ne
de olsa bunca yaş yaşamış, güngörmüş adamdı
babam…
saatini ön plana çıkardığı o siyah-beyaz fotoğrafını,
boyası bile olmayan oda kapısının üstüne çakmak için
kullanmıştı, hepsi bu… Ağabeyimin o pozu ise her
gün karşımızda olduğundan olsa gerek, belleğimden
yıllarca hiç silinmedi ve bugün bile hâlâ gözlerimin
önündedir.
Ya geri kalanlar... Hazır doğrultmuşken “Belki
bir gün lâzım olur.” düşüncesiyle yıllarca bir
yerlerde saklardı onları. Demirbaşa kayıtlı devlet
malı gibi süresi dolana değin beklerdi bu çiviler.
Aslında kullanacağından falan değil. Zaten durduğu
yerde paslanır giderdi. Bir iki yıl sonra da torbasıyla
birlikte çöpe atılırdı. Babama kalsa yine kıyamazdı
ya, anacığım o görmeden biraz da söylenerek yok
ederdi onları. Farkına varsa kıyameti koparırdı…
Bir gün babam yine çivi doğrultmaya başladı.
Ben:
Bu doğrultma işi sırasında hiç mi bir şey olmadı?
Olmaz olur mu? Oldu elbette
-Ben de doğrultacağım, diye tutturdum. Babam:
-Şimdi olmaz! Yaşın küçük. Parmağını falan
ezersin, dedi. Ben ısrarla:
-Ezmem. Ne olursun, ben de doğrultayım, sana
yardım edeyim, deyince:
-Bana bak, sözümü dinle, sana göre iş değil
bu…Tövbe tövbe!.. diyerek hem kızdı, hem azarladı,
vermedi çekici. Bana güvenmediği için o an çok
kızmıştım babama.
İşte öyle her şeyi saklamak gibi kötü(!)bir huyu
vardı babamın.
Mademki atılacaktı, niye doğrultmak için
günlerce uğraştın dururdun a benim hamarat
babam? “Belki bir gün gerekebilir…” düşüncesiyle
sakladıysan eğer, neden onları da öbürleri gibi önce
bir gazeteyle sarıp sarmalamadın? Bugün koyduğu
yeri yarın unutuveren, a benim işini az bilen,
becerikli ama dalgın ve unutkan babam!..
Babam beni kızgın ve üzgün görünce
dayanamadı, doğrultmayı bırakıp yanıma geldi.
Kızmıştım ya biraz babama, gönlümü almak için olsa
gerek, başımı okşadı ve başladı bana öğüt vermeye.
Babama göre;
O küçük çivileri hiç mi kullanmadı babam?
Benim bildiğim, iki kez kullandı. İlki;
“Öyle tehlikeli şeyler yapmazmış çocuklar…
Hele öyle çekiçle, çiviyle falan da hiç oynamazlarmış.
Oyuncak değilmiş ki böyle şeyler. Biz gidip kendi
yaşımıza göre oyuncaklarla oynamalıymışız.”
-nereden bulup getirdiyse- bir “Saatli Maarif
Takvimi'ni duvara asmak için, diğeri de ağabeyimin
askerden gönderdiği, sol elini çenesine dayarken kol
Ama biz de çocuktuk ve bizim de canımız böyle
şeyler yapmak isterdi. Neden anlamıyordu babam
beni(?)…Artık büyümüştüm, sekiz yaşıma
*
-50-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Yine yıllar sonra ben de baba olunca öğrendim,
babam ne kadar haklıymış. Bir baba olarak
çocuklarını korumak zorundaymış.
gelmiştim. Bunları düşündükçe kızgınlığım daha da
çok artmıştı. Çivi toplamak bile istemiyordu canım.
Bir iki gün sonraydı. Yine çivilerle
uğraşıyorduk. “Aman, öff!” dedi acıyla. Babam,
keserin arkasıyla çivi doğrulturken birden
parmağını ezmişti.
Suç biraz da bendeydi.
Durmadan konuşup sorular soruyordum. Yazık, o da
bana lâf yetiştireyim derken dalgınlıkla parmağına
vurmuş keseri. Belli ki çok acımıştı. Çünkü mosmor
olmuştu tırnağı. Bense içimden bir an:
*
Şimdilerde, ondan ayrı kaldığım ve okul
yıllarımda ezberlediğim Can Yücel'in; “Ben hayatta
en çok babamı sevdim!” dizesi ne zaman aklıma
düşerse, içim burkuluyor; derinlerden gelen yürek
sızısıyla babama olan sevgim ve özlemim bir kat daha
artıyor…
-“ Bana yaptırmazsan işte böyle olur, cezanı
bulursun.” diye düşündüm. Ancak hemen pişman
oldum ve utandım. Günlerce bez bir sargıyla dolaştı.
Onu böyle acı çeker görünce de çok üzüldüm.
*İzmir-Bornova Belediyesi'nin Türk
Edebiyatı'na yeni yapıtlar kazandırmak amacıyla
düzenlediği 3. Homeros Kısa Öykü Yarışması'nda
yazarımız Ali Kaya 3. oldu. Kendisini kutluyoruz.
“Haberler” bölümünde ayrıntıları okuyabilirsiniz.
Her karşılaşmamızda da:
-“Baba bakayım şu boyalı tırnağına ne kadar
uzamış.” derdim. Kendisiyle dalga geçtiğimi
sanarak:
- “Git başımdan çocuuk!..” der, göstermek
istemezdi. Ancak benim inatçılığımı bildiğinden
ısrarım karşısında daha fazla üsteletmez, sanki
karşısındaki bir şeyi işaret ediyormuş gibi hemen
uzatırdı yaralı parmağını. Tabii her gün bakınca da
eskisinin yerine gelen tırnağın uzadığını da pek fark
edemiyordum.
BEN
BÜYÜYÜNCE
Mevlüt KAPLAN
Kan oturmuş o tırnağı vücut, hücre
yenilemesiyle kendi kendine atmıştı. Ne tuhaf!.. Bir
güç devreye girmiş gibi dipten yenisi geliyordu.
Tırnak iyileştikçe de çok seviniyordum. Çünkü
suçluluk duygusundan kurtuluyordum.
[email protected]
Yaşamadım çocukluğumu
Olmadı arkadaşım, oyuncağım
Anlamadım ne olduğumu
Doya doya oynamadım
Ne var ki böyle kazalar da oluyor işte… Çivide
değil suç. O nedenle, çivisi çıkmış bu dünyada nedir
ki çivi, deyip geçmeyin. Çiviler olmasa tahtalar nasıl
sımsıkı birbirlerine tutunacaklar? Ve çiviler olmasa
evlerimizin tavanları üstümüze çökmez miydi?..
Gönlümce gezemedim,
Sınava derse bakmaktan,
Okuyup yazamadım,
Kursa derse koşmaktan.
*
Ah, bu çocuklar!.. Dünyanın her yerinde
çocuklar hep aynı. Çocukların vazgeçilmezidir
oyun. Dışarıda oynadığı oyunlarla çevreyi, doğayı
sokakta tanır, yaşamı öğrenir çocuk. İlk
arkadaşlarını orada edinerek hayatta
paylaşmayı bile sokakta öğrenir. Sokakta oyun
oynamayan çocukların yaşamında bir şeylerin hep
eksik kaldığını bilmeyen var mı ki... Durum
böyleyken niye yasaklıydık peki? O günlerde oyun
gibi bir şey sanmıştım ben o çivi doğrultma işini.
Çocukluk işte
Bir sızı var içimde,
İnce mi ince,
Yaşamadım gönlümce,
Öç alacağım geçmişten,
Ben büyüyünce.
Bunların doğru şeyler olduğunu yıllar sonra
aklım başıma geldiğinde anladım.
-51-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
DOĞANIN ÖĞRETMENLİĞİ
Erdal DENİZ
[email protected]
Son günlerde sık sık çevre felaket haberleri
duyuyoruz, okuyoruz, görüyoruz, yaşıyoruz. Her
haberde eğer insani değerlerimizi yitirmemiş isek
içimiz yanıyor, geriliyoruz, öfkeleniyoruz,
üzülüyoruz. Soğukkanlılığımızı koruduğumuz
zamanlarda ise, bu tür felaketlerin bir daha
yaşanmaması için neler yapılması gerektiğini
düşünüyor, tartışıyor, ilgilileri uyarıyoruz.
Çevre felaketleri iki şekilde var olmakta. Birincisi
doğanın kendisinin yarattığı felaketler. (deprem,
volkanik patlamalar, seller, vb.) Bunların oluşumuna
engel olamasak da; etkilerini azaltacak tedbirler
alabiliyoruz. Depreme dayanıklı evler, fay hatlarında
yol, inşaat yapmama, volkan patlamasından önce
yerleşim yerlerini boşaltma gibi. Bu felaketler
olduktan sonra doğa kendi çevresel yaralarını çok uzun
yıllarda da olsa sarabiliyor. Eski normal düzenine
dönebiliyor.
İkinci çevre felaketlerini insan yapıyor. Nasıl
yapıyor insan bu felaketleri? Kendisinin zarar
görebileceğini, hatta yok olup gidebileceğini bile bile
nasıl yapıyor bu felaketleri? Yanıt çok kısa. Aşırı para
kazanma hırsından dolayı aşırı üretim ve bunun sonucu
aşırı tüketimin pompalanması. Yanıtın içindeki
detayların bir kısmını açalım. Plansız sanayileşmeye
dayalı aşırı enerji tüketimini karşılamak için fosil
yakıtlar ve HES'lerle, nükleer santrallerle oluşan çevre
felaketleri. Yine plansız sanayileşme sonucu
şehirlerdeki hızlı nüfus artışı ve buna bağlı olarak
plansız şehirleşmenin oluşturduğu felaketler.
Durmadan tüketen insanın oluşturduğu dev çöp
dağları. Hava kirliliğine sebep olan her türlü baca ve
egzozlardan çıkan gazlar nedeni ile sera etkisi ve ozon
tabakasının yırtılması. Deniz, göl, akarsu ve yer altı
kaynak sularımızın kirletilmesi. Aşırı ilaç ve gübre
kullanımı nedeni ile topraklarımızın kirlenmesi vb.
çevre felaketlerine neden oluyor. İnsanın neden
olduğu üç ana başlıkta topladığımız bu kirliliklerde
doğa, çevreyi eski haline getiremiyor. “Kendin ettin
kendin düzelt” diyor. Doğanın uyarılarına kulak veren
toplumlar bu kötü etkileri ortadan kaldırmak için
büyük çabalar harcıyorlar. Sivil toplum örgütleri ile
yönetimler üzerinde baskılar oluşturarak yenilenebilen
enerji kaynaklarına dönülüyor. (Rüzgar, güneş, dalga
enerjisi gibi) Toprak ve su kirliliğinin önüne geçmek
için ekolojik tarıma dönülüyor. Su kaynaklarını israf
etmeden ve kirletmeden
kullanma yollarını öğreniyor.
Çöplerini yararlı hale getirmeye çabalıyor. Yerleşim
yerlerinde yeşil alanları çoğaltıyor. Daha pek çok örnek
sıralayabiliriz.
İnsandan kaynaklanan kendi şehrimizdeki çevre
felaketlerini orta yaştaki her bireyimiz gördü. Nerede
İçeri Kışla? Yerinde duruyor değil mi? Yaz kış
eksilmeyen buz gibi suları, yağ balıkları, ördekleri, su
samurları, çullukları, kamışları nerede? Suğla gölü
nerede? Yerinde duruyor değil mi? Kuğuları, sazlıkların
arasındaki sazanları, ördekleri, kötezleri nerede?
Akçay 'da ne akıyor? Seydişehir'de fabrikanın
oluşturduğu kirli havayı yıllardır solumuyor muyuz?
Caddelerdeki, sokaklardaki düzensiz araç parkları ve bu
araçların egzoz dumanları bizleri çıldırtmıyor mu?
Caddelerimizde biriken kabuklu yiyecek artıkları ve
Karadeniz'de HES tahribatı
hiçbir utanma belirtisi gösterilmeden rastgele yerlere
bırakılan tükürük ve balgamlar bizi insanlığımızdan
nefret ettirmiyor mu? Şehrimizin içinde doğru dürüst bir
yeşil alanımız var mı?
Ülkemiz genelinde ise birkaç istisnai şehir dışında
rant uğruna dikilen gökdelenler, AVM'ler insanlara
nefes alacağı park, bahçe bırakıyor mu? Savaş ve
deprem gibi durumlarda toplanılabilecek hiçbir meydan
kalıyor mu? Akarsularımızın üzerinde sıra sıra kurulan
HES'lere ne demeli? Tarım alanlarımız feda edilerek
yapılan termik santraller hepsinin üzerine tuz biber.
Ormanlık alanlarımızın kalbinin tam ortasına kurulan
mermer ocakları ve açık maden alanları ormanlarımızı
yok etmiyor mu? Say say bitmez. Bu yapılanlara itiraz
edilmiyor mu? Ediliyor. Yırca'da, Gezi parkında,
-52-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Validebağ korusunda ve pek çok yerde itiraz ediliyor.
İnsanlarımız demokratik, yasal itiraz haklarını
kullanıyorlar. Bunlara karşılık yetkililerimiz ne yapıyor?
İtiraz edenlerin üstüne polis ve jandarmayı gönderiyor.
Bu çevrecileri“medeniyet düşmanı”,”terörist” ilan
ediyor.
İnsan kaynaklı bu sorunlar çözülmez mi? Çözülür.
Ekonomiyi ranta dayalı değil de, insan odaklı ve planlı
yapar isen, kentleşmeyi insan odaklı planlar isen,
yenilenebilen enerjiye döner isen, kirliliğe neden olan her
şeyin taviz vermeden temiz salınım yapmasını sağlar ve
temiz yakıt kullanılmasını özendirir isen, yol yapacağım
diye ormanları yok etmez isen felaketlerin önüne
geçilebilir. Zaten medeniyet de birini diğerine feda etmek
değildir. Daha pek çok insancıl, çevreci çözüm yolları
bulabiliriz.
En büyük öğretmen doğa bizi durmadan uyarıyor.
“Dere yataklarına konut yaparsan yıkarım, boğarım.”
diyor. “Temiz yakıt kullanmaz isen yakarım, çöl
yaparım.” diyor. “Yeşil alanları tüketirseniz nefes
aldırtmam, çıldırtırım.” diyor. Kısaca bu gidiş ile içecek
su, ekecek dikecek toprak, soluyacak hava
bulamayacaksınız diyor. Diyor da diyor!
Öyle ise doğanın bu sesine kulak verelim. Ekolojik
dengeyi bozacak her şeyden vazgeçerek, doğanın
düzenini bozmadan doğa ile uyum içinde yaşayalım. Bir
Kızılderili sözü ile yazımızı sonlandıralım.
“Bir gün bakacaksınız; gökteki kartallar, dağları
örten ormanlar yok olmuş, atlar ehilleştirilmiş ve her
yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün
insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını
sürdürebilme uğraşının başlangıcı başlamış olacak.”
N. Özkan diyor ki:
[email protected]
Şans Dile
Müjgân Tutan KATLAN
[email protected]
uykular haram bana
Yine simsiyah içimdeki duygular
Koyun yerine dert sayıyorum
Daha ne kadar dayanabilirim ki!
Cebimde hazin hikâyeler
Gözlerimden akan uyku
Beynim hükmetmiyor
Gece karanlık
Sadece dolunay etkilemekte yüreğimi
Yıldız yok gökyüzünde farkındayım
Hadi bir Şans dile kendine
Zararı yok ben kayarım yıldız yerine
Ya da sabaha kadar gökyüzünü boyarım
Hayallerindeki renge...
-53-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
"Güncel bir konu. Bilmekte yarar var"
Saraylarla ilgili merak ettiklerimiz:
Erdal ATABEK'ten
Saray Dalkavuk İster…
Saray salt yapı değildir, saray ayrı bir kültürdür.
Sarayın “efendisi” vardır, sarayın “bende”leri vardır, “tebaa”sı vardır, “uşakları” vardır,
“dalkavukları” vardır.
Saray, sultanındır, imparatorundur, kralındır, tahtın sahibinindir. Milletin sarayı olmaz. Milletin
evi olur. Zenginin konağı olur. Batı ülkelerindeki aristokratın şatosu olur.
Saray, sahibinin kendini geri kalandan ayırdığı bir yapıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş döneminden başlayarak “Saray” sözcüğünü Osmanlı döneminin simgesi
kabul etmiş, emperyalist devletlerin işgaline razı olan, onlarla işbirliği yapan bir anlayışa tepki olarak da
uzak durmuştur.
Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı “Köşk”te oturmuş, valisi “Vilayet Konağı”nda, kaymakamı
“Kaymakamlık”ta oturmuş, yargı “Adliye”de çalışmıştır. Halk için“Halkevi” kurulmuştur, köylerde
“Köy Odası” açılmıştır
Erdal ATABEK- [email protected]
(08 Aralık 2014-Cumhuriyet)
Dünya'dan 3 Devlet Başkanı ve Sarayları
1-Dünyanın Süper Gücü ABD'nin
Beyaz Saray'ı
(Doğrusu: Beyaz Ev)
GSYH (GDP): 14,7 trilyon dolar
Yapım Yılı: 1800 Alanı: 72,843.4 metre kare Taban
alanı: 5,100 metre kare. Oda Sayısı: 132
ABD'de, Devlet Başkanlığı Beyaz Ev'inde
(sarayında) Oturmanın Faturası
1981 yılında yemin ederek ABD Başkanlığına
göreve başlamasından yaklaşık bir ay sonra
dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve eşi
Nancy Reagan, Beyaz Saray'da akşam yemeğini
yedikten sonra hiç beklemedikleri bir sürprizle
karşılaşırlar. Görevli garson yemeğin hesap
faturasını getirmiştir. Baş kâhyanın bir garsonla
gönderdiği hesap faturasında sadece o akşamın
değil, son bir ayın bütün yemeklerinin hesabı da yer
almaktadır. Sadece yemekler de değil…
Ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır
kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş
fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri
malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin
ücreti de miktarlarıyla beraber kaydedilmiştir.
Ronald Reagan, hesabın büyüklüğüne şaşırsa da
görevlinin getirdiği faturayı gülümseyerek alır ve
muhasebeye maaşından ödenmesi talimatı verir.
Kocasının aksine Nancy Reagan'ın şaşkınlığı çok
daha büyüktür. Anılarında, “Kimse bize Başkan ve
Eşinin Beyaz Saray'da yaşarken yedikleri yemeklere
ve kullandıkları günlük malzemelere para ödemek
zorunda olduklarından bahsetmemişti .” diye
anlatıyor o şaşkınlık anını. Aslında, ABD
kamuoyunun büyük çoğunluğu da pek bilmiyordu.
ABD eski Başkanı Bill Clinton'un eşi ve birinci
Obama döneminin dışişleri bakanı Hillary
Clinton'ın, '2014te yayımlanan “Hard Choices”
kitabının Haziran ayındaki tanıtım ve imza
gezilerinden birinde, Beyaz Saray'dan ayrıldıkları
zaman, 'borç içinde ve beş parasız olduklarını'
söylemesi, sosyal medyada büyük yankı yapmıştı.
Hillary Clinton, sekiz yıl kaldıkları Beyaz Saray'dan
taşınınca Washington DC'de ve New York'ta
mortgage kredisiyle iki ev aldıklarını, bu kredi ile
kızları Chelsea'nin Stanford Üniversitesi parasının
-54-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
kendilerini, 2001 kışında 12 milyon dolar borcu
olan bir aile haline getirdiğini anlatacaktı. Borç
batağından, Bill Clinton'ın art arda yayınlanan
kitaplarının, ücretli konuşmalarının gelirleriyle
düzlüğe çıkacaklardı. Son borçlarını da 2004
yılında ödeyerek temizleyeceklerdi.
Peki, 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin
dolar maaşı olan ve kira gideri olmayan bir aile
niçin Beyaz Saray'dan beş parasız ayrılacaktı?
Nancy Reagan'ı çok şaşırtan sebepten dolayı…
ABD Başkanları Beyaz Saray'a kira ödemez,
ama onun dışındaki her şey maaşlarından kesilir.
Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis
ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını
geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve
kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi
karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet
konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi
mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak
giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve
ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru
temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır.
Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de,
ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun
başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki
temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları
süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira
ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan
her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.
….
Bir görevli:
''Buraya her dört yılda bir başkan gelir
gider… Biz kalıcıyız.'' diyor
(Cemal TUNÇDEMİR-İnternetten)
esirgemiyor. Karısıyla birlikte tarlada çalışıyor...
Kendisine yoksul denmesinden utanmıyor... "Ben
hayatımın büyük bölümünü böyle yaşadım zaten"
diyor. Bütün bunlar bir yana herkes onu şu ünlü
sözleriyle tanıyor:
"Ben insanların geceleri yatacak bir saçak altı
bile bulamadıkları bir dünyada, başkalarının 500
metrekarelik malikanelerde yaşamasını
anlamıyorum... Evsizler için ev, suyu olmayanlar
için su lazım, ekmek lazım. Sen böyle bir dünyada
özel uçağım olsun, oraya buraya gideyim diyorsun.
Eğer herkes daha fazlasını isterse, bir gün kimseye
bir şey kalmayacak... Küresel ısınmadan
bahsediyoruz ama doğaya saldırmaya ve çöp
üretmeye devam ediyoruz." Eski ruhani tanrımızı
kendi ellerimizle kurban ettik ve artık market
tanrının tapınağındayız... Bu yeni tanrı;
ekonomimizi, politikamızı, alışkanlıklarımızı,
yaşamlarımızı düzenliyor ve bizlere faiz oranları ve
kredi kartları ile mutluluğun yeni adresini
veriyor... Öyle anlaşılıyor ki bizler, yalnız tüketme
için yaratılıyoruz ve artık tüketemediğimiz zaman
derin hayal kırıklığına uğrayarak kendimizi yok
ediyoruz...
Bana fakir denmesi yanlış, ben tutumlu bir
insanım... Asıl fakirler, yaşamdan sürekli talepleri
olan ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır.
Ben elimde hafif bir bavulla dolaşıyorum. Bu bana
istediğim yaşamı sürdürmek için yeterli zamanı
veriyor. Asıl özgürlük yaşamak için kazandığın
zamandır.”
Geçenlerde bir zengin, arabasını 2 milyon
dolara satın almak istiyor. J. Mujica: “Satamam,
onunla köpeğimi veterinere götürüyorum.” diyor.
2- Dünyaya ağzının payını veren
adam: Jose Mujica
Köhne bir çiftlikte
yaşayan ve maaşının
büyük bölümünü
bağışlayan bir adam: Jose
Mujica... Ya da bilinen
lakabıyla Pepe... Kendisi
Uruguay Devlet Başkanı.
Güvenliğini Manuela adlı
üç ayaklı bir köpek
sağlıyor. Çiftlik evinde
kalıyor. Lafını
-55-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
----------------Doğan Kuban'dan:
3 - G A R İ P
CUMHURBAŞKANI(!)-
B İ R
(Almanya)
……………
İstatistiklere
göre Almanya'nın
Türkiye'den
Türkiye ile
karşılaştırılamaya
cak kadar 4-5 kat
fazla adam başına
geliri var. Aslında
Almanya'nın
ülkeye yatırılmış
serveti Türkiye ile
karşılaştırılamayacak kadar zengin. Teknolojisi
dünyanın en önünde… Eğitimi, bilimi, araştırması
da bizden birkaç kat yukarıda. Kitapçılar arasında
bizim AVM'ler kadar büyük olan var. Fakat bizim
kadar çokAVM'leri yok.
Otomobil üretiminde dünyanın başını
çekenlerden… Uçak, silah, elektronik de öyle.
Garip bir cumhurbaşkanları var. Ona verilen
küçük tarihi sarayı sadece resmi toplantılar için
kullanıyor. 150 metre karelik kendi evinde
oturan bir filozof. Üç polisle yaya olarak dolaşıp
halkla kahvelerde konuşuyor. Ya Almanya çok
geri, ya biz çok geriyiz.
(Cumhuriyet Gaz. Bilim Teknoloji eki-21
Kasım 2014)
Not:Alman Cumhurbaşkanı Gauck, bundan
önceki mevkidaşları gibi Bellevue Sarayı'nda
ç a l ı ş ı y o r. 1 8 0 ç a l ı ş a n ı b u l u n a n A l m a n
Cumhurbaşkanlığı kurumunun 2013 yılında toplam
bütçesi 32,45 milyon Euro . Türkiye'de
Cumhurbaşkanlığı'nın bütçesi ise 143 milyon
Euro.
------------------- --------------------------
İlginizi çekeceğini düşündük:
Tüm Dünyada Yeni yılın ilk Gününden Bazı Sayılar(01 Ocak 2015):(Bir günde)
322 bin bebek gelmiş dünyaya.
133 bin kişi yaşamını yitirmiş.
Yüzde 19'unun (26 bin) ölüm nedeni “açlık”.
Dünya nüfusu 7 milyar 285 milyon 342 bin 857'ye ulaşmış.
885 milyonu yeni yılın ilk günü yatağa aç girmiş.
1.6 milyar insan, “aşırı kilolu”. 534 milyon insan “obez”.
(Kilo vermek için sadece ABD'de yeni yılın ilk günü 160 milyon dolar para harcanmış.)
495 milyon gazete satılmış. (İnternetteki büyümeye karşın, dünya genelinde gazete satışlarında düşüş
yok gibi.)
İnternet kullanıcı sayısı 3 milyar 39 milyon. (Dünya nüfusunun yüzde 41'i internet kullanıyor.)(Bir gün
içinde 210 milyar elektronik posta gönderilmiş (Dünya çapında 713 milyon tweet göndermişiz bir günde.
8 milyar video izlemişiz)
Google'dan 4 milyar arama yapılmış dünyada.(Türkiye'de en çok arananlara bakıyorum: “O Ses
Türkiye”, “Sayısal Loto”, “2015 Sigara Fiyatları”, “Bir Küçük Eylül Meselesi”, “TEOG sonuçları”)
Petrolün tükenmesine 14 bin 215 gün (39 yıl) kalmış.
Doğalgazın bitmesine 59 bin 645 gün (163 yıl) kalmış.
Kömürün bitmesine, 150 bin 811 gün diyor (413 yıl). (Bu kadar kömürü yakmaya kalkarsak, iklimin hali
ne olur?)
(Hakan Kara'nın Anlık Dünya adlı yazısından yararlanılmıştır.04 Ocak 2015 –Cumhuriyet)
-56-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
GENÇLİK AŞKLARI
Mehmet Ali TIRAŞ
[email protected]
mektupları benim önüme atar ve “ Kardeşlik, şu
mektuplara bir cevap yazıver.” derdi. Ben de, ”Kardeşim
ben kızı tanımam, bilmem. Ne yazayım? desem de ısrar
ederdi. Çaresiz mektupları okur ve uygun bir şeyler
karalardım. Ancak Raşit'in okulda bir sevgilisi vardı.
Birbirlerini gerçekten çok severlerdi. Daha sonra bu
gençlik aşklarını evlilikle noktaladılar.
Dedim ya arkadaşımın zamanı yetersiz olduğundan
ders çalışamazdı. Her yazılı sınavda benden yararlanırdı.
Bir defasında ne oldu biliyor musunuz?
Biyoloji dersinden yazılı oluyoruz. Sınavdan önce
Raşit'e ; “Sakın benim yazdıklarımı aynen yazma. Biraz
değişiklik yaparak yaz. Hoca durumu çakmasın.” Diye
tembih ettiğim halde; gözünü sevdiğim, sen aynısını
yazarak kağıdı teslim et.
Bir dahaki derste hoca yazılı kâğıtlarını sınıfa
getirdi. Herkesin kağıdını verdi. Bizimkileri de birbirine
iğnelemiş ve üstüne de “Kopya” diye yazmış. İkimize de
4 vermiş. Elbette hemen itiraz ettik. “Hocam, kopya ise
sıfır verin. Değilse gerçek notumuzu verin. Neden 4
veriyorsunuz ?” dedik. Hocamız oralı bile olmadı ve bizi
azarladı. Biz de sesimizi kestik.
Raşit bu. Deliliği tuttu yine. Akşamüzeri paydostan
sonra Raşit; “Kardeşlik, yürü hocanın odasına gidiyoruz.
Ben bunu düzelttireceğim.” demez mi? Hayır,
diyemedim elbette. O benim canciğer sıra arkadaşım.
Onu yalnız bırakır mıyım hiç?
Doğruca idare binasına çıktık. Rahmetli
Kahvecioğlu'nun odasının bitişiğinde bir odada
kalıyordu hoca. Kapıyı çaldık ve içeri girdik. Kapıyı
kapattık. Ben kapının arkasına dayandım. Raşit, kısa bir
tartışmadan sonra ; “Hocam, bu kâğıda gerçek notumuzu
yazacaksınız. Not defterine de işleyeceksiniz. Yoksa…
Kâğıt düzeldi. Notlar deftere işlendi ve sessizce
dışarı çıktık. Tam Kahvecioğlu'nun odasının önünden
geçiyorduk ki; “Efenim, ne arıyorsunuz burada ?” diye
sesi gelmez mi? El pençe içeri girdik. Hoca da
arkamızda. “Efendim, sınıfta anlayamadığımız bir
konuyu hocamıza sormaya geldik.” dedik. Hani o anda
arkamızdaki hoca, “Beni tehdit ettiler.” deyiverse var ya.
İşte o zaman yandığımızın resmidir. Kırılmadık
kemiğimiz kalmadığı gibi okul hayatımız da biterdi.
Allah razı olsun böyle demedi. Hiç sesini çıkarmadı.
İşte böyle sevgili Adabelenli dostlarım. Gençlik
heyecanları az kalsın geleceğimizi karartacaktı.
İster kadın, isterse erkek olsun herkesin;
ergenlikten çıkıp gençlik sürecine girdiği zaman
duygusal davranışlarında yükselme trendi görülmüştür.
Geniş bir zaman dilimi içinde değil de, sadece
Adabelen'de geçen zaman dilimi üzerinde durmak
istiyorum.
Bilindiği gibi okulumuzda bizlerden önce karma
eğitim sistemi (yatılı olarak) uygulanmış. Ben o
dönemi ancak resimlerden görebiliyorum. Daha
sonraları bu karma sisteme son verilmiş. Ancak
“gündüzlü” olarak her yıl 5-10 kız öğrencinin kaydı
yapılıyordu. Kız öğrenciler yalnız bir şubede
toplanıyordu. Nihayet 1961-1962 ders yılında birinci
sınıfa yatılı kız öğrenciler alınmaya başlandı. Onlar için
ayrı yatakhane ve yemekhane yapıldı.
Ben ortaokuldan sonra öğretmen okulu 4. sınıfa
sınavla girmiştim. Dördüncü sınıflar 3 şube idi. Kızlar
7-8 kişi olup A şubesinde idi. Beşinci ve altıncı sınıfta
ise iki şube olarak devam edildi.
İşte böyle bir ortamda –temsilde hata olmazkızlar, kıymetli idi. 7-8 kıza karşın 60-70 delikanlı. Yani
kızlarla arkadaşlık kurmak oldukça zor. Buna rağmen
yine de ilgi duyan veya duyulan arkadaşlarımız vardı.
Ancak bu ilişkiler şimdiki zamandaki gibi değildi
elbette. Sadece mektup ve bakışma ile duygular dile
getirilirdi. Örneğin ben ilgi duyduğum alt sınıftaki bir
kıza mektup bile yazamamıştım. Ona olan aşkımı
sadece okul gazetesinde yayınlanan şiirlerle
gösterebiliyordum. Onu çok seviyordum ama yeterli
karşılık alamamıştım. Zaten bir kız arkadaşınızla
şurada burada buluşmak veya konuşmak “hayal” gibi
bir şeydi.
Son sınıfa geldiğimizde gençlik aşklarımız hız
kazanmıştı. Selamlaşmalar, göz kırpmalar, laf atmalar
vb. Bu tür davranışlarımız genellikle karşılıksız
kalıyordu desem yalan olmaz. Dedim ya kız az, erkek
çok !
Ancak herkes öyle değildi elbette. Yakışıklı
olanların şansı daha fazla idi. Örneğin sıra arkadaşım
Raşit. Sanki onda “şeytan tüyü” vardı. Haftada en az 23 mektup gelirdi kızlardan. Bunların çoğu dışarıdan
gelirdi. Zamanı da çok azdı Raşit'in. Okul futbol
takımının santraforu ve yıldızı. Okul başkanı. Bir de
kızların mektupları. Eee, Raşit ne zaman ders
çalışacak? Ders çalışmaya zamanı yok. Bazen gelen
-57-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
84. YILINDA MENEMEN OLAYI
VE MUSTAFA FEHMİ KUBİLAY
Esat ERSÖZ
kandırmaya çalıştı.
Kubilay yaralı halde cami avlusuna sığındıysa da,
Derviş Mehmet ve arkadaşları peşi sıra geldiler. Derviş
Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkardı
ve yaralıAsteğmen Kubilay'ın başını kesti.
Kesik başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye
çalıştılar, ancak başaramadılar. Birisi ip getirdi ve
Kubilay'ın başı yeşil bayrağın dikili olduğu sopaya iple
bağlandı. Olay yerine yetişen Bekçi Hasan ateş edip
gruptan birini yaraladı. Ancak açılan ateş sonucu o da
şehit düştü. Arkadaşının yardımına koşan Bekçi Şevki de
açılan ateş sonucu şehit oldu.
Bu aşamada askeri birlik yetişti. Komutan "Teslim
olun!" diye bağırdı. Ancak olay çatışmaya dönüştü ve
askeri birlik ateş açtı. Göstericilerden Derviş Mehmet de
dahil bazıları ölürken, bazıları kaçtı. Daha sonra hepsi
birden yakalandılar. Bunlar15 Ocak 1931'den itibaren
Divanı Harp'te yargılanmaya başlandılar,
General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan
Divan Harp Mahkemesinde 24 Ocak 1931 günü
iddianame okundu ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme:
- 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama
mahkûm edilmesine,
- 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle
salıverilmesine, 27 sanığın beraatine,
- 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine
hükmetti ve karar Meclis'in onayına sunuldu.
- İdam hükümlülerinin 6'sının yaşı küçük
olduğundan, onların ölüm cezaları ağır hapse çevrildi.
- TBMM Adalet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını
2 yıl hapse çevirdi.
- Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen'de
idam edildi.
Olayın hemen ardından Menemen'de devrim
şehitleri Kubilay ve iki bekçi, Hasan ve Şevki anılarını
yaşatmak adına bir anıt dikildi.
Anıtın üzerinde şöyle yazar:
“İNANDILAR, DÖVÜŞTÜLER, ÖLDÜLER.
BIRAKTIKLARI EMANETİN BEKÇİSİYİZ.”
Toplumumuzu çağ dışına itmek isteyen bu tür
gerici ayaklanmaları şiddetle lanetliyoruz.
Bugün de onların anıları, bizim rehberimizdir.
D e v r i m l e r, s o n s u z a d e k s ü r e c e k t i r.
-------------------------------------
1930 yılı Türkiye siyasi yaşamı:
1929 yılı dünyanın tüm ülkelerini saran büyük
ekonomik kriz yaşanmakta iken, 1930 yılında
Atatürk'ün çok partili siyasi yaşama geçme düşüncesi ve
tavsiyesi ile Fethi Okyar, SERBEST CUMHURİYET
FIRKASI'nı 12 ağustos 1930tarihinde kurdu. Partinin
Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve lâiklik ilkesine bağlı
olduğu açıklandı. Ancak hilafetin geri gelmesini isteyen
dini çevrelerin Serbest Cumhuriyet Fırkası'nda
toplanması ve bir takım tepkiler göstermeye
başlamasından kaygılanan parti yönetimi kaygılanmaya
başladı. SCF'nin iktidara ancak cumhurbaşkanıyla
çatışarak gelebileceğini kavrayan Fethi Bey, bunun çok
ağır sonuçlar yaratacağını gördü. Bu nedenle 17 Kasım
1930'da “ Dahiliye Vekâleti ” ne başvurarak
kuruluşundan 99 gün sonra SCF'nin feshedildiğini
açıkladı.
Cumhuriyet sonrası çıkarları bozulan gerici, yobaz
çevreler gittikçe cüretli davranarak, İslami yaşama
geçme provalarını yer yer uygulamakta idi.
23 Aralık 1930 sabahı Manisa'dan Menemen'e
gelen çember sakallı, sarıklı, cüppeli ve silahlı kişiler,
sabah namazından sonra camiden yeşil bayrağı alarak
silah zoru ile adam toplamaya başladılar. Elebaşılar
arasında, Giritli Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet,
Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan
vardı. Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendini
"Mehdi" olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini
söyledi. Söz konusu kişiler, arkalarında 70 bin kişilik
Halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat
bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini
belirttiler. “Yakında yine şeriata dönülecektir."
diyerek bir isyan hareketi başlatmak istediler.
Olayların ilçedeki askeri birlikte duyulmasıyla,
alay komutanı, Yedek Subay Kubilay'ı olay yerine
gönderdi. Öğretmen olan Mustafa Fehmi Kubilay, 1930
yılında Menemen'de yedek subay sıfatıyla askerlik
görevini yapmaktaydı.
Kubilay bu hareketi bastırmak için bir manga
askerle olay yerine geldi. Askerlerin yanından ayrılarak
tek başına onların arasına girip teslim olmalarını istedi.
Onlardan biri ateş ederek Kubilay'ı yaraladı. Karşıdan
bunu gören askerler ateş açtılar. Fakat tüfeklerinde
öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardı
(kurşunu yok, sadece barut var.). Derviş Mehmet “Bana
kurşun işlemiyor. Ben Mehdiyim!” diyerek halkı
-58-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
Adabelenli Anne ve Oğlundan
ADABELEN
Ayla Tarhan KAVRUKKOCA*
Selam söyle;
Bilgi kaynağı sevgili öğretmenlerimize.
Şimdi ise sessiz viranelikAdabelen
Niye, neden?
Bir boşluk sarmış etrafı
Duyulmuyor artık piyano,plak sesi
Hani Mayıslarda çınlatırdık yaAydın'ı
Hey gidinin efesi.
Esti bir rüzgar, gitti.
Hangi yandan bilinmedi.
Anılar canlı kaldı yalnız gözümüzde
Ama;
Adabelen sevgisini yeşerttik,
Büyüttük, daha da büyüteceğiz
Her Marttaki düğünümüzde.
Benden selam olsunAdabelen Tepesine,
Selam olsun tümAdabelen'lilere.
*(1961 Mezunu)
2-Oğuldan
1- Anneden:
“Adabelen” adını duyduğum zaman, anılar
gözümün önünde canlanır. Sınava girişimi,
kazanışımı ve okuduğum yıllarımı görür gibi
olurum.
Okulumu ne çok sevmiştim. Her bir yanı cennet
gibiydi. Her taraf bol ağaçlı, çiçekliydi. Sanki büyük
bir çiftlikti. Pamuk tarlaları, sebze bahçeleri, meyve
ağaçları, tavukları, atları… daha neler neler…
İş atölyelerimiz, resim, müzik odalarımız. Her
taraf ayrı bir güzellikteydi. Hele tarım dersleri, öyle
zevkli geçerdi ki… Her ders bizler için büyük bir
deneyimdi.Pamuk çapalamayı, meyve toplamayı,
peynir yapmayı, fide yetiştirmeyi hep bu derste
öğrendik.
Bilgilerimiz bunlarla sınırlı değildi. El-iş
atölyesinde ders araçlarımızı yapardık. Güzel yazı
yazmayı, resim yapmayı, mandolin çalmayı, milli
oyunları okulda öğrendik.
Bir yandan da dürüst, doğruluktan ayrılmadan
hakkı, hukuku, demokrasiyi öğrenip, Atatürk
ilkelerine bağlı iyi bir öğretmen olabilmek için
çalışıyorduk.
Adabelen'den öğrendiğimiz o kadar çok şey var
ki; en başta da sevmeyi, saymayı ve hoşgörüyü.
Biz Adabelenliler sevinçlerimizi de, acılarımızı
da ortak yaşarız. Çünkü biz büyük bir aileyiz. Bu
Adabelen ailesi daha da büyüyecek ve Adabelen
meşalesi ilelebet yanacaktır. Buna inanıyorum.
Ne mutlu Adabelen'li olana. Ayrıca bir şiirimi
de sunuyorum:
BARIŞ MI?..
Hamdi Eray TARHAN
Niye bülbül şakıyınca
Kulağı okşar da
Bir martının çığlığı tırmalar.
Yağmuru seyretmek güzeldir de
Islanmak istenmez, neden?
Neden barış hep dillerdedir de
Savaştan kaçınılmaz.
Barışı bilmeden
Barışın simgesi oldu.
Barışı görmeden
Adını barış koyduk.
Tutturduk zeytin dalını
Garip gagasına
Kanlı ellerimize aldık
Sözde barış oldu.
Biz de barışsever...
ADABELEN SEVGİSİ
Bir gün yolun düşerseAdabelen'e
Benden selam söyle;
Çiçek devşirdiğimiz bahçelere,
Pamuk topladığımız tarlalara.
Selam söyle çam ağaçlarına
Ellerimizle büyüttüğümüz
Boy vermiş bak gökyüzüne.
-59-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
HABERLER...
HABERLER... HABERLER...
HABERLER...
Tire'den, Bergama'dan, Urla'dan, Gaziemir'den
ulaşım zorluklarını göze alarak gelen ve bizleri
onurlandıran yazarlarımıza ve Adabelenlilere
yürekten teşekkür ediyoruz.
Dergimiz yönetmeni İsmail Tuna, derginin
içerik ve niteliksel değişiminin okurlar tarafından
olumlu karşılanması ve desteklenmesinin
kendilerine güç kattığını ve yeni yazarlar ve gençler
için bir ilgi odağı oluşturduğunu belirtti.
Dernek Başkanı Mustafa Özmen de dergimizin
yayın yaşamına başlamasında çok önemli katkısı
olan, ilk sorumlusu yücel Barut'u saygıyla sevgiyle,
özlemle andığımızı belirterek, dergimizin ilk
sayısından bu yana 2104 Ekim sayısı dahil, 41 sayılık
bir arşivin CD olarak hazırlandığını ve önümüzdeki
mart ayında Adabelenlilere ve diğer okurlarına
sunulacağını söyledi.
Adabelenlilerin ses bayrağı olan ADABELEN
dergisine yazılarıyla hayat veren yazarlarımıza,
maddi ve manevi katkılarını esirgemeyen tüm
Adabelenlilere selam olsun.
24 KASIM ÖĞRETMENLER
GÜNÜ
25 Kasım da öğretmenler günümüzü
kutlamak amacıyla İzmir 'deki arkadaşlarımıza
yönelik İş bankası konak lokalinde
düzenlediğimiz yemekli toplantımıza 40 kadar
arkadaşımız katıldı. Müzik Öğretmenimiz Ali
Oğuz aramıza katılarak bizleri onurlandırdı.
Öğretmenler marşını salondakilere hep birlikte
söyleterek de geceye katılan tüm öğretmenleri
heyecanlandırdı.
DERGİMİZ ADABELEN
YAZARLARININ GELENEKSEL
BULUŞMASI:
DERGİMİZ YAZARI ALİ
KAYA'NIN ÖNEMLİ BİR
BAŞARISI:
Derneğimizce 12 yıldır düzenli yayımlanan
ADABELEN Dergimiz yazarlarının geleneksel
yıllık buluşmasını 11 Aralık 2014 günü İzmir
Bayraklı Dünya Barış Anıtı'nda gerçekleştirdik.
Bayraklı Belediyemizin ulaşım desteği ile Barış
anıtı tesislerindeki buluşmada ADABELEN dergisi
yazarlarının
gündeminde
d o s t l u k v e
dayanışmayla
b i r l i k t e
Türkiye'nin eğitim
sistemindeki eksen
değişikliği vardı.
O k u l u m u z
öğretmenlerinden
Ali Oğuz'un
yanında, yağmura
r a ğ m e n
Turgutlu'dan,
İzmir Bornova Belediyesi'nin Türkiye genelinde
düzenlediği 3. Homeros Öykü Yarışması'na 300
dolayında yapıt katılmıştı. Bu yarışmaya “Denizler
Delisi Yorgo” adlı öyküsüyle katılan yazarımız Ali
Kaya Seçici kurul tarafından 3.lük ödülüne layık
görüldü. Yazarımızın bu başarısı bizleri çok
sevindirdi ve onurlandırdı. Tören sırasında bizler de
oradaydık. Kendisini yürekten kutluyor ve
başarılarının bundan sonra da sürmesini diliyoruz.
-60-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
HABERLER...
HABERLER... HABERLER...
HABERLER...
19.EĞİTİM ŞURASI
KONFERANSI
İzmir Buca Eğitim Fakültesi'nde düzenlenen
konferansta Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.
Dr. Rıfat Okçabol, 19.eğitim şurası kararları ile ilgili
konuştu. Eğitim şurasında alınan tavsiye kararlarının
değerlendirildiği bu konferansta Prof.Dr.Rıfat Okçabol
okul öncesi eğitimden başlamak üzere ilkokul, ortaokul
OKULUMUZUN YENİ
MÜDÜRÜNÜ ZİYARET ETTİK:
Okulumuzdaki müdür değişikliği nedeniyle
yeni atanan Müdürümüz Bünyamin Aras'ı ziyaret
ederek görevinde başarılar diledik. Okulumuz
binalarının yeniden yaşama döndürülmesi
konusundaki görüş ve önerileri karşılıklı
değerlendirdik. Mart 2015'te geleneksel Kuru
fasulye-Pilav Günümüzün en anlamlı bir biçimde
geçmesi için neler yapabileceğimizi konuştuk.
Dernek yönetimine gösterdiği anlayış ve
konukseverlik için sayın müdürümüze
teşekkürlerimizi sunuyoruz.
ve liselerde öğrencilere verilmesi tavsiye edilen
“değerler eğitimi “ konusunda katılımcıları
bilgilendirdi. İnançlara dayalı değerler eğitiminin
bağımlılık yaratma tehlikesine dikkat çeken Okçabol,
aklını kullanmak,özgürlük ve bağımsızlık temeline
dayanan insan haklarıyla ilişkili bir değerler eğitiminin
uygulanması gerektiğini böylece öğrencinin bilişsel ve
duyuşsal gelişiminin artacağını belirtti. Konferansta biz
de oradaydık
GERMENCİK BELEDİYESİNE
ZİYARETİMİZ:
23 ARALIK'TA
MENEMENDEYDİK:
Devrim şehidimiz Yedek Subay Öğretmen
Kubilay'ı ve bu yobaz isyanındaki şehitlerimizi anma
törenleri bildiğiniz gibi her yıl 23 Aralıkta
Menemen'de yapılır. Adabelenliler olarak bu
törenlere katılım konusunda gerekli duyarlılığı
gösterdik ve gösteriyoruz. Dernek üyelerimiz ve
Adabelenliler 23 Aralık 2014'teki bu yılki anma
Dernek yönetimi olarak Germencik
Belediyesi'ne yaptığımız ziya
rette bizleri
Belediye Başkan Yardımcısı okulumuz 1978
mezunu Zülfikar Metin arkadaşımız karşıladı ve
onun konuğu olduk. Derneğimizin okulumuzdaki
16 Mart etkinliklerinde bizlere her türlü desteği
sağlayan ve her zaman yanımızda olacaklarını
belirten Germencik Belediyesi Başkan ve
çalışanlarına Adabelenliler adına teşekkürlerimizi
ilettik, başarılar diledik.
-61-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
HABERLER...
HABERLER... HABERLER...
HABERLER...
Veli Pabuşçu, DP Fethiye Belediye meclis üyesi ve
başkan yardımcısı Mete Atay, CHP Fethiye Belediye
Meclis üyesi Fercan Akçin, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri
Derneği Fethiye şubesi başkanı Hasan Gürhan, CHP
Muğla Milletvekili aday adayı Necati Ocak, Fethiye ve
civarında yaşayan Adabenli mezunları katıldılar. Eski
anıların paylaşıldığı etkinlik ile ilgili olarak Adabelen
Eğitim Kültür Edebiyat Sanat Derneğinin Fethiye
temsilcisi Abdullah Taşcıoğlu yapmış olduğu
açıklamada: “Fethiyeli Adabelenlilerin varlıklarını
Fethiye'de hissettirmek, okulumuzda okuduğumuz
zamanlardaki gibi paylaşma duygusunu pekiştirmek,
birlikte üretip birlikte tüketmek, dostluğu, birlikteliği
gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla bir gece
düzenlemiş bulunmaktayız. Gerçekten yoğun bir katılım
var. Daha önceleri de çeşitli etkinlikler düzenledik fakat
bundan sonra bu gecemizi ve birlikteliğimizi geleneksel
hale getirmek istiyoruz. Bu zor günlerde; ekmeğimizi,
emeğimizi, mahallelerimizi, parklarımızı, derelerimizi,
kimliğimizi koruyabilmek, özgürlük alanlarımıza sahip
çıkabilmek için birlikte olmak gerekmektedir. Birlikte
olursak çok şeyler başarabiliriz. Daha fazlasını da
yapabiliriz. Hayal denilen şeyi gerçekleştirebilir; hayatı
ve ülkemizi yeniden örgütleyebilir, geleceği bambaşka
biçimde yeniden kurabiliriz. Katılım ve ilgiden dolayı
herkese çok teşekkür ediyorum” dedi.
törenleri için yine Menemen'deydiler.
YOBAZLAR TARAFINDAN ŞEHİT
EDİLEN ÖĞRETMEN KUBİLAY'I VE ORADA
ŞEHİT DÜŞEN BEKÇİ HASAN ve ŞEVKİ'Yİ
S AY G I İ L E A N I Y O R U Z . . . A N I L A R I
Y O L U M U Z U AY D I N L AT M AY I
SÜRDÜRECEKTİR...
BULUŞMALAR:
FETHİYELİ
ADABELENLİLER BİR ARAYA
GELDİLER
Fethiye bölgesinden birçok öğretmenin yetiştiği
Aydın-Ortaklar Öğretmen Okulu mezunları Kale
Park'ta düzenlenen gecede bir araya geldiler. Okulun
bulunduğu Adabelen tepesi ile ismi özleşmiş olan
Fethiye'de yaşayan
“Adabelen”
mezunu 150
öğretmen, yemekte bir araya gelmenin ve eski günleri
yeniden anımsamanın mutluluğunu bir kez daha
yaşadılar.
Anıların bir kez daha canlandığı Adabelen'in,
sonunda öğretmen adının kaldırılarak Fen Lisesi'ne
dönüştürülmesi
gündeme geldi ve
yürekler dağlandı.
Köy Enstitüsü olarak
başlayan Adabelen'in
öyküsü; İlköğretmen
Okulu, Öğretmen
Lisesi ve en sonunda
da Ortaklar Anadolu
Öğretmen Lisesi
olarak sona erdi.
Şimdi ise Adabelen'de
ki mevcut okul yine bu
okulda yetişen kişilerin yardımları sayesinde Fen
Lisesi olarak eğitim vermekte. Fethiyeli
öğretmenlerin birçoğunun mezun olduğu Adabelen,
aslında Türkiye'nin birçok yerindeki öğretmen
okullarının o ortak hazin öyküsünü anımsatmakta.
Ortaklar Adabelen mezunları kurmuş oldukları dernek
ile irtibatlarını koparmayıp zaman zaman bir araya
gelerek bu kültürü genç kuşaklara aktarmaya
çalışıyorlar, diye gecede anlatıldı.
Adabelen Eğitim Kültür Edebiyat Sanat
Derneğinin Fethiye temsilciliği tarafından organize
edilen etkinliğe; CHP'li eski belediye meclis üyesi
AYDINLI ADABELENLİLERİN
KAHVALTI BULUŞMASI
Aydın temsilcilerimiz Dündar Bağcı ve Adem
Çataloğlu'nun öncülüğündeAydın'da gerçekleştirilen
kahvaltı buluşmasına Aydın'da yaşayan 90 dolayında
Adabelenli katıldı. Derneğimiz yöneticilerinin de
katıldığı kahvaltıda yapılan konuşmalarda,
Adabelenlilerin birlik ve beraberliğinin her şeyin
üstünde olduğu vurgulandı. Derneğimize yeni
üyelerin katılması ve Adabelen Dergimizin daha çok
sahiplenilmesi yönündeki dilekler ifade edildi.
Böylesi kahvaltı vb. toplantıların da ileriki günlerde
tekrarlanması isteğinde bulunuldu..
-62-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
HABERLER...
HABERLER... HABERLER...
HABERLER...
Meis adasına günü birlik gidip geldiler.Antalya'nın
tarihi ve doğal güzelliklerini gezen adabelenlilere
nice buluşmalar diliyoruz.
***
54 YILLIK BİR KARDEŞLİKDOSTLUK BULUŞMASI:
ADABELENLİLERİN BURS
KATKILARI SÜRÜYOR
2003 yılından beriAdabelenlilerin derneğimiz
öncülüğünde üniversite öğrencilerine verdiği burs
katkıları 2014 -2015 öğretim döneminde de sürüyor.
Adabelenliler tarafından oluşturulan bağış
sistemi içerisinde, derneğimize burs başvurusu
yapmış üniversite öğrencileri arasından seçilen 42
öğrenciye, ekim ayından itibaren 8 ay boyunca burs
katkısı verilmeye başlandı. Adabelenlilerin gerek
tek başına, gerek sınıf yada dönem mezunları bazında
verdiği burs katkıları için yürekten teşekkür
ediyoruz.
2014-2015 ÖĞRETİM YILINDA BURS
KATKISI VEREN ADABELENLİLER: 1961
MEZUNLARI, 1975 MEZUNLARI,1963
MEZUNLARI, 1968
MEZUNLARI,
MENDERES GRUBU (Necati Evruk),
İSTANBUL GRUBU (Olcay Gülşen), SELÇUK
GUBU (M. Ali Tıraş), OSMAN ÖGE, GÜLŞEN
ÖZDEMİR, SEVCİHAN
ÖZTURHAN, ALİ
OĞUZ, OSMAN COŞKUN, NACİYE AKGÜN,
MEHMET KESKİN, ERTUĞRUL DÜZGÜN ,
SAİME SİNAN, RAŞİTAYAYDIN, NURHİSAR
ÇETİNKAYA, MEHMET
UZ, YÜCEL
YILDIRIM, SABİHA YILMAZ ALTINKURT,
FİLİZ ÖZTÜRK, RUKİYE SARI, MUSTAFA
S Ü T Ç Ü O Ğ L U , A L İ T I K K I N , İ LYA S
ARIKBAŞI, SOMER KAVCAR, URAL AĞAN,
MÜSLİME ERDOĞAN, CÜNEYT ARIKAN,
ZÜBEYDE MUSLU
YALÇIN, KAMİLE
EROĞLU(ÖZTÜRK), LEVENT SUNGUR,
HAFİZE
ŞEN, HÜSEYİN TUNÇ, FATMA
NURAY SUYABATMAZ, AYŞEGÜL BOZDAĞ,
FADİME GÖKOĞLAN, FATMA PEKÇETİN,
MERAL KÖZ, RAMAZAN YÜREKLİ, CUMA
ESENTÜRK , EMİNE ÖZTÜRK, ALİ ÜNAL,
FAT M A Ç O L A K , ME T İ N Bİ L D İ R İ C İ ,
MUSTAFA KURKUR, İKBAL ŞİMŞEK,
NACİYE ÇAKIR , TUNCAY ÇAKIR, GÜNAK
YÜZAK, SEDAT ÖZTÜRK, REFİK ALTUĞ…
ve adlarını yazamadığımız ve ayrıca önceki yıllarda
Okulumuzun 1961 mezunları 2014 yılı
buluşması için Kuşadası'ndaydılar.
Eşgüdümünü Keramettin Büyükçoban'ın yaptığı
buluşmaya 50 Adabelenli katıldı.
54 yıl önceki gibi yüreklerinde hala Adabelen
coşkusunu taşıyan dostlarımıza derneğimiz tarafından
50 yılını doldurmuş arkadaşlarımız için düzenlenmiş
“Adabelenlilik Onur Belgesi” verildi. Gecede
Adabelenli Ozan Cevat Turan okuduğu şiirlerle ve
seslendirdiği türkülerle arkadaşlarına güzel anlar
yaşattı. Geceye katılan dernek başkanımız Mustafa
Özmen sınıf bazında buluşmaları yıllar önce ilk kez
başlatan 1961 mezunlarının geleneğini diğer
Adabelenli dönem arkadaşlarının da sürdürdüğünü,
bu çoban ateşlerinin bahar aylarında yakılan büyük
Adabelen ateşiyle taçlandırıldığını ve böylece
ADABELEN RUHUNUN yaşatıldığını belirtti.
!961'li Adabelenlilerin kişiliğinde tüm öğretmenlerin,
öğretmenler gününü kutladı. Gecede ülkemizdeki
eğitim sorunları ile ilgili düşüncelerini belirten bazı
arkadaşlarımız bu buluşmaların yıl içinde
çoğaltılmasını istediler. Gece boyunca gönüllerince
eğlendiler.
1970 MEZUNLARIMIZ
ANTALYA-KAŞ' TABULUŞTU
Her yıl geleneksel olarak
buluşan okulumuz1970
mezunları 2014 buluşması 8
Kasım günü Antalya'nın kaş
ilçesin oldu. Düzenleyicileri
Vi c d a n U y a r, N i m e t
Yücel,Özgül alp,Fatma
Karlık ve Hayri Altay'ın
olduğu geceye 90 cıvarında
adabelenli katıldı. 9 Kasımda
bir grup mezunumuz Kaş 'tan
-63-
ADABELEN
EĞİTİM-KÜLTÜR-SANAT-AKTÜALİTE
HABERLER...
HABERLER... HABERLER...
burs katkısı koyan tüm Adabelenlilere yürekten
teşekkür ediyoruz.
HABERLER...
derneğimiz Ankara temsilcisi Av. Fatma Çolak ve Av.
Eray Karınca arkadaşlarımıza, ana metnin
hazırlanmasına katkı koyan Av. Sabri Kurt ve Av.
Şakir Hepiyiler dostlarımıza Adabelenliler adına
teşekkürlerimizi sunarız
DANIŞTAY'A AÇTIĞIMIZ
YÜRÜTMEYİ DURDURMA
DAVASINDA İLK KARAR ÇIKTI.
Dergimizin önceki
sorumlusu Adabelen
Ozanı Yücel Barut'u
özlemle ve
sevgiyle anıyoruz.
Öğretmen Okulumuzun kapatılmaması için
açtığımız davada yürütmeyi durdurma kararı
verilmesi talep edilmişti.
Danıştay davalı idarenin açılan davaya ilişkin
savunması alındıktan sonra karar verilmesini
uygun buldu..
İdare mahkemelerinde genelde uygulanan
yöntem böyledir: Dava dilekçesi davalı kuruma
tebliğ edilir ve savunması istenir. Savunma için
genellikle 30 gün süre verilir. Yani davalı idare 30
günde cevap verecek, mahkeme bu cevaptan sonra
yürütmeyi durdurmaya ilişkin talebimizi görüşüp
karara bağlayacak.
YAŞAMI:1949 yılında, Foça'nın Kozbeyli
Köyü'nde doğdu. Aynı ilçenin Ilıpınar Köyü'nde
ilkokulu bitirdi.. 1960 – 1961 Öğretim Yılı'nda,
Devlet Parasız Yatılılık Sınavlarını kazanarak
Ortaklar İlköğretmen Okulu'na girdi. Bu okulu 1967
1968 Öğretim Yılı'nda bitirdi. Çeşitli yörelerde
öğretmen ve yönetici olarak görev yaptı.1994 yılında
emekli oldu. Daha sonra dergimizin yayın yaşamına
başlamasını sağladı ve sorumluluğunu üstlendi.
Aralık 2008'de yaşamını yitirdi.
İhtiyara
Son yıldızlar da düştü
Aşkımı yansıtacak ışık yok
Yazık, bunca yıl silindi bir anda
Ben yine hancıyım
Hanımda kalanım yok
Cümle alem biliyor sevdiğimi
Üzerinden geçse de kırk yıl
Cemre düştüğü yeri bilir
Ben seni bilirim aşk denince
Sen, ya sen, bir acı ok
Hiç sevmedin beni, ama hiç
Söylemene gerek yok
Öfken İzmir Körfezi'ni doldururken
Aşkımın son soluğunu eritecek sular
Ne etsem, neylesem bir iz kalacak
Yüreğime inerken o son şok
Yüzümde oluşacak çatlak
Seviyorum diyemeyeceğim, yüzüm yok.
(Karşıyaka; 02 11 2006)
Danıştay'a 5 eylül 2014 tarihinde verdiğimiz
yürütmenin durdurulması istemli dava
dilekçemizin şekillenmesinde emekleri geçen
-64-
Download

İÇİNDEKİLER - (Adabelenliler) Derneği