istiklâl
Subat 2015, Sayı: 34 | www.istiklaldergisi.com
Aylık siyaset, ekonomi, toplum dergisi
Dilemma
Adem Oflaz |
201
5
yen
iden ’de
isti
klal
Güney Akım Projesinin Sonu Mimari Görgüsüzlük
Muhammed Faruk Bulut |
Mehmet Esad Aksal |
Tarafsızlık Cici Birşey Midir?
Abdussamet Çalışkan
Ya İstiklal ya bağımsızlık
olmadı independence
Osman Turgut Hızarcı
Şiddet
Burak Can Koç |
İnşaat Sektöründe İş Güvenliği
Ahmet Koç
Mevlana
Abdullah Şalışyurt
hisarsoft
Hisar bilgi teknolojileri ve iletişim hizmetleri
hisarsoft.com
©
►
istiklâl
İstiklal Dergisi / Şubat 2015
Yıl: 6, Sayı: 34
3
Merhaba
Merhaba...
Yayın Kurulu:
Değerli okurlarımız,
AdemOflaz
2009 yılının Ekim ayında yayın hayatına başlayan İstiklal Dergisi
çalışmalarına bir süre ara vermişti.
[email protected]
Burak Can Koç
[email protected]
Mehmet Esad Aksal
[email protected]
Muhammet Faruk Bulut
[email protected]
Huzeyfe Birkan
[email protected]
Kurumsal E-Posta:
[email protected]
Dizgi-Tasarım:
Yunus Emre Gökgül
Hisar Ajans
www.hisarsoft.com
Bu sayıda...
4
5
6
7
9
11
12
14
Kallaganine:
Dilemma
Ayna:
Güney Akım Projesi’nin Sonu
Ekvator:
Mimari Görgüsüzlük
Tarafsızlık Cici BirŞey midir ?
Ya İstiklal, Ya Bağımsızlık
olmadı Indepence
Lamelif:
Şiddet
İnşaat Sektöründe İş Güvenliği
Mevlana
Bu sürede fikirler, düşünceler, gündemler ve olaylar da zaman gibi akıp gitti;
Ahsen-i Takvim köşesinde yazan yol arkadaşımız Muhammed Gökbulut elim bir
kaza sonucu Hakk’a yürüdü.
Zamanın eskitemediği ve İstiklal Ruhu’nu tekrar canlandıran irade; ilk günden
beri süregelen, kömürü kor eden bir ocak misali, fikirlerimizi olgunlaştıran ve
fehmimizi diri tutan bir birliktelik oldu.
İstiklal’i okurlarıyla buluşturamadığımız süreyi daha hızlı koşmak için
dinlenmek sayıyor, yeni yayın döneminde öğrenen organizasyon yapısı ve
kadrosu ile çalışmalarımıza devam ediyoruz.
Mümkün mertebe geri bildirimlerinizi bekler, her yeni sayıdan haberdar
olabilmeniz için web sayfamızdan e-posta listesine dahil olmanızı istirham
ederiz.
Mehmet Esad Aksal
[email protected]
►
istiklâl
Kallaganine
Kallaganine
Adem Oflaz
[email protected]
Dilemma
İlk çağın proto-sosyal toplumlarından günümüz modern toplumuna gelinceye dek ictimai
hayatta değişmeyen bir bileşen dengesi vardır.
Bu denge maddi değerler ve manevi değerlerin eşit şekilde
toplumda zuhur etmesinden müteşekkildir.
Ne dağın tepelerine yapılmış dünyevi her amaçtan vazgeçmiş Budist tapınaklarından bir dünya
gücü çıkar ne de bütün heva ve hevesi para kazanmak olan bir esnaf toplumu nizam-ı âleme
namzet olur. İlerlemeye talip olan bir toplum bu iki durumu göz ardı edemez.
İnanç sadece dini konuları kapsamaz. Sistemli bir görüşe adanmak
da bir inançtır. Kaynağı ister İlahi
olsun ister beşeri, inançlar ve hedefler insanı dirik kılan etmenlerdir. Yolunda kendine benzeyen insanların
oluşturduğu bir grupla yürünen ve
henüz ulaşılmamış hedef çekici olmakla birlikte çalışmaya da layık görünür. Bu liyakat sayesinde hedefin
nihai noktasına hasret büyük bir kalabalık oluşur. O noktaya giden her
adımda bu kalabalığı görmek mümkündür. En küçük protestodan en
büyük isyanlara kadar bu yolda atılacak her adım kendisine taraftar bulacaktır. Bu ister küçük bir grubun
amacı olsun ister bir milletin topyekûn politikası, işleyişte ve fiilde
durum değişmez.
Toplumu oluşturan maddi değerler
manevi değerler gibi tekleştirilemez.
Aksine aynı düşünceye sahip insanlar ne kadar farklı işlerle meşgul
olursa o denli iyidir. Milletin ya da
grubun her bireyi toplumun her köşesinde amacın yaşayan bir delili
olarak muhtelif işlerde uğraşmalıdır
ki ülkü canlı kalsın. Öğrencilikten,
akademisyenliğe, işçilikten, patronluğa ve devlet adamlığına tüm maddi
unsurlarda aynı amacı taşıyan insanlar söz sahibi olmalıdır. Bir ayak-
kabı boyanmasından bir uzay mekiği
fırlatılmasına tüm
eylemler
maddi unsurlardır. Bilinçli yapılacak
her maddi unsur terakkiye, bırakılacak her boşluk çöküşe götürür.
İdeal toplum düşüncesi Aristo’dan
beri hep olagelmiştir. Günümüzde bir
ada devleti içinde aynı anacı taşıyan
ve tüm gücünü ilerlemeye harcayan
bir toplum fikrinden oldukça uzağız.
Dünya üzerinde düşmansız olarak
ilerleyebilmiş bir toplum yoktur. Aksine düşmansızlığın toplumları rehavete sürüklediği de tarihsel bir
gerçekliktir. Türk milleti buna en açık
örnektir. Asırlar boyunca savaşmadan üst üste on yıl geçirememiş bu
millet bin yıl boyunca süper güç olmayı başarmamış mıydı?
Günümüzde düşmanlıklar cephelerde sürdürülmüyor. Bu anlamda
somut bir savaştan söz edemiyoruz.
Bunun yerine toplumun maddi manevi her dinamiğine etki edecek kadar
geniş bir etki alanına sahip bir mücadele yapılıyor. Her devlet kendi dinamiklerini
sağlam
tutup
düşmanınınkileri işlevsiz hale getirmeye çalışılıyor. Silahlar çok çeşitli:
Finans, medya, tarım, spor, kültür,
din yozlaşması, düşünce yapısının
değiştirilmesi vs. Bugün Rusya gibi
bir devlet “Finans” dinamiğiyle çok
büyük bir yara alabiliyor. Ukrayna ve
Suriye benzer dinamiklerini kaybediyor.
Amerika maddi dinamiklerini çok
güçlü tutmasına rağmen manevi olarak ağır ağır çöküyor. Fransa maddi
gücünün zirvesinde olsa da dinini
kaybetme noktasında büyük sorunlar yaşıyor. İşte dinamik dengesi en
küçüğünden en büyüğüne tüm toplumlara varlığını hissettiriyor.
Toplum dinamiklerini sağlamlaştırmanın en kestirme yolu eğitimden
geçiyor. Bu yüzden ilerlemiş toplum
gayesini taşıyan her yönetim halkını
eğitme stratejilerine yöneliyor. Toplum eğitiminin en önemli ayağı okullar olmakla birlikte öğrenilecekler
burada bitmiyor. Sokağa tükürülmemesinin eğitimi bölge sakinlerinden,
kanunlara uymanın gerekliği polislerden, insan sevgisi eğitimi ailelerden,
dini terbiye dergâhlardan, hiç durmadan çalışma eğitimi de düşmanlardan alınıyor. Bir devletin bunların
hepsini kontrol etmesi imkânsız.
Peki bütün dinamikler nasıl etkin
hale gelecek? Bunun için tek bir lokomotif dinamik var: Milli ve Dini bilincin sağlanması. Bunu hareket
ettirmeden diğerleri yerinden kıpırdamasa çok daha haırlıdır.
4
►
istiklâl
5
Ayna
Ayna
Muhammed Faruk Bulut
[email protected]
Güney Akım Projesi’nin Sonu
Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in Türkiye’yi ziyareti sırasında Güney Akım
Projesi’nin iptal edildiği ve Türkiye üzerinden alternatif doğalgaz rotası çizileceğini
açıklandı. Bu gelişmenin yakın geçimişi, potansiyeli ve muhtemel geleceği üzerine
kısaca bir göz atalım.
Güney Akım Projesi, Rus doğalgazının Karadeniz altından Bulgaristan
ve oradan da 2 koldan Avrupa’ya aktarılmasını sağlayacaktı. Bilindiği
üzere Avrupa ülkelerinin bir çoğu doğalgaz konusunda Rusya’ya bağımlı
durumdadır. Rusya Devleti ise bu durumu Avrupa devletleri üzerinde bir
koz olarak kullanmaktadır. Rus doğalgazının büyük bir kısmı Ukrayna üzerinden avrupaya aktarılmaktaydı.
Ukrayna – Rusya arasındaki, Avrupa’ya aktarılan doğalgazla ilgili, fiyat
ve miktar konusunda bir çok defa gerilim yaşanmıştı. Bugün gelinen noktada Rusya, Ukrayna topraklarının,
ayrılıkçıların da desteğiyle bölünmesine ön ayak olmaktadır. Bu kriz Avrupa devletlerinin Rusya üzerinde
ambargo uygulamasına yol açtı.
Rusya tarafında yapılan açıklamalara
göre 140 milyar dolar bedel ödenen bu
ambargonun etkilerinin azaltabilmek
için, büyük gelir kapısı olan doğalgaz
satışına alternatif bir güzergah bulunması şart olmuştur. Ukraynanın
bypass edileceği Günay Akım Projesi
ise Avrupalı devletler tarafından
olumlu (yada çözüm) karşılansa da,
AB üyesi Bulgaristan’ın ambargo sebebiyle Güney Akım Projesi için yapılan çalışmaları durdurması, Rusya için
bardağı taşıran son damla olmuştur.
Türkiyenin ana konumda olduğu Nabucco Projesi için AB ülkelerinden
onay alarak projeyi güçlendirme çalışmalarına, AB tarafından tabir uygun
ise Türkiye’nin güçlenmesindense
Rusya’nın nazını çekeriz yaklaşımları
sergilenmişti. Kafkasya, Orta Asya ve
Orta Doğu bacaklarına sahip Nabucco
Projesi ise teorik olarak en düşük maliyetli en faydalı model olarak sunulmuştu.
Gelinen noktada Rusya’nın Güney
Akım Projesi’nden vazgeçerek, siyasi
olarak istikrarlı Türkiye üzerinden doğalgaz sevkiyatına karar vermesinin
çeşitli sonuçları olacaktır. Duruma göz
atacak olursak; öncelikle Rusya’nın en
düşük maliyetli ve en istikrarlı tek çıkış
alternatifi Türkiye’dir öyle ki Karadeniz
altından boru hattı çekilmesindense
Türkiye toprakları üzerinde döşenecek
boru hattı ile proje maliyeti neredeyse
yarıya inecek, 10 Milyar Dolar seviyesinde avantaj sağlanacaktır, bu proje
Nabucco’ya entegre edilebilecektir,
Avrupa’nın doğalgazı Türkiye’den almaktan başka çaresi kalmayacaktır,
Rusya’nın doğalgaz üzerinden sağladığı siyasi gücü Türkiye fiyat ve miktar
ayarlamalarında benzer şekilde sağlayabilecektir, Rusya - Türkiye ilişkileri
karşılıklı istikrarı destekleme zorunluluğuna sürüklenecektir, cari açığı
enerji ithalatına eşit olan Türkiye’de
doğalgaz fiyatı ucuzlayacak ve büyük
bir maddi avantaj sağlanacaktır, Yunanistan – Güney Kıbrıs Rum Yönetimi –
İsrail - Mısır stratejik ortaklıklığına yine
stratejik karşılık verilmiş olacaktır. Son
madde de yer alan ittifakta Mısır’ı görünce şaşıran okurlarımız, Mısır eski
devlet başkanı Enver Sedat’ın İsrail ile
olan ilişkilerini ve Arap dünyasındaki
karşılığını inceleyebilirler. Seçilmişin
(malesefe çoğul kullanamıyoruz !) alaşağı edildiği Mısır’da, vesayet erkinin
davranışı tahmin edilebilir olduğundan, sanırım şaşırmamak gerekir.
Projenin gelişimini etkileyebilecek
faktörlere bakacak olursak; doğalgazın AB ye giriş kapısı Bulgaristan yerine Yunanistan olacaktır. Büyük bir
maddi darboğazda olan Yunanistan’ın
böylesine büyük bir projeye ortak
olmak istemesi pek doğaldır ancak AB
üyesi Yunanistan’ın AB baskılarına
karşı nasıl tavır alacağı zamanla görülecektir. Muhtemelen AB yardımlarının
kesesi açıldıkça Yunanistan’ın tavrında değişme beklenebilir. Yunanistan’ı kurtarma paketleri çerçevesine
konu olan 500 milyar Avro’luk paket
hayata
geçirilirse,
ambargonun
Rusya’ya mı yoksa AB’ye mi zarar verdiği tartışılır duruma gelebilir. Günümüzde AB içerisinde kendine yetebilen
ve fazlasını üreten Almanya dışındaki
ülkelerden özellikle İngiltere’nin AB
harcamalarına karşı ödemesi gereken
miktarlara itiraz etmesi ve İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerin ekonomik krizden çıkabilmek için,
kur farkına bakmaksızın para basabilmesinin belki de tek yolu olan Avro’dan çıkma seçeneği AB’nin
parçalanmasına sebep olabilir.
Rusya’ya karşı ambargo için Türkiye’yi de yanına çekmeye çalışan AB
ülkelerine, Türkiye tarafından 50 senedir kapıda bekletilen bir ülkenin belki
de yüzyılın projesi olacak bir çalışmadan men edilemeyeceği şeklinde bir
açıklamayla cevap verilmesi AB’yi
zora sokmaktadır.
Nimetlerinden bir türlü tam olarak
faydalanamadığımız AB ekonomisin
Türkiye’nin eline bakar duruma gelmesi, belki de özlemini çektiğimiz
gücün yansımasıdır.
►
istiklâl
Ekvator
Ekvator
Mehmed Esad Aksal
[email protected]
Mimari Görgüsüzlük
Bir şehre ruhunu üfleyen mimarisi değil midir; tarihini, kültürünü ve yaşanmışlıkları
anlatmaz mı şehrin silueti?
Peki öve öve bitiremediğimiz Türk Mimarisi’ni neden yeni yapılarda göremiyoruz; daha iyisini yaparız iddiasıyla
mı; “yaptım oldu” umursamazlığıyla mı
her yerden zevksiz, ucube yapılar yükseliyor?
Bizzat gördüğüm, hissettiğim örnekleri aktarıyorum.
Ankara’dan.
Mabedsiz şehrin son mabedi Ahmet
Hamdi Akseki Camiinde birçok şey
yeni ve sıradışı olma çabasında. Bilecik’te belki de onda biri büyüklükteki
Orhangazi Camii daha ihtişamlı ve
daha bize ait geliyor. Buna rağmen
zevkli ve sanat barındıran bir eser
olma özelliği taşıyor.
Bir de Aksaray’ımız var. Dışarıdan
bize ait hissettiriyor. Onca tartışmaya
rağmen gerekli ve anlamlı buluyorum.
Son yıllarda Ankara’da başka bir zerafetle karşılaşmadım maalesef.
Mimar değilim, sanat tarihi de değil
konum; yalnızca göz zevkim ve estetik
algımı paylaşıyorum sizlerle. Beğenmemezlik, emeği hor görmek de değil
yaptığım. Bakın şimdi hak vereceksiniz…
Şehrin beş girişine yerleştirilen kapılar, duvarı olmayan eve giriş yapmaya
benziyor. Etrafındaki gecekondular ve
beton yapılardan ayıramıyor, birlikte de
düşünemiyorum, “hadi neyse”.
Belediye başkanının yaşayamadığı
çocukluğundan içinde ukde kalan “sirk
kültürü”nün “disney” hali; “Alınıyor –
Satılıyor – Peşkeş çekiliyor” diye kıyametler kopartılan, civarındaki fabrikaları kapattırılan Atatürk Orman Çiftliği
arazisi üzerinde bir “Ankapark”. Ankara
bu proje sayesinde cazibe merkezi olacak, Ankaralılar “en çeşitli” eğlencelerle
burada vakit geçireceklermiş. Çok sığ
bir fikir olmasını geçiyoruz, gereksiz ve
Anadolu Müziği’ni lekeleyen sokak şarkıcılarının “Ankaralılar” adıyla yaptığı
gibi utanılacak bir şey! Zerre kadar ruh,
şehir ve şehirleşme adına en ufak bir
mantık içermeyen kişisel zevklerin kamuya dayatıldığı bir “eser” (!).
Ankara Garı, eski Sümerbank binası,
ilk meclis, Ziraat Bankası bizden olmasa da Ankara’da görebileceğimiz
mimari eserler, neredeyse hepsi bu
kadar.
Bir de Fransız mimar, Jean Volter tarafından tasarlanan Ankara Hastane’miz var. “Bu Fransız, bizim hastane
ziyaretlerinin önemini bilmediğinden
merdivenleri biraz dar düşünmüş.” diye
de, bu mimarinin “bizden olmadığı” anlatılır.
Şimdi İstanbul!
İstanbul’da mimari karakter taşıyan
kaç yapı sayabilirsiniz Cumhuriyet’ten
daha genç?
Peki “Kanal İstanbul” projesinde dünyada simge haline gelmiş yapıların
kopyalanmasının düşünüldüğünü biliyor musunuz?
Pizza kulesini ya da Sydney Opera
Binasını Küçükçekmece’de görmek
ister misiniz?
Bu yenilik üretemez kısırlık, kopyacılık, fikir ve düşünce emeği eksikliği bir
şehre yapılabilecek en görgüsüz karakter naklidir. “O da olsun bu da
olsun” görgüsüzlüğü.
Belediye başkanlarına “Gezin, görün
Avrupa’daki belediyecilik nasıl?” denilmişti bir zamanlar, tamamen yanlış anlamış olabilirler.
Bir de plazalar caddesi olacakmış
Kanal’da. Haliçlerde yeşil alanlar, kanalı gören sırtlarda villalar, apartmanlar.
Nereye çıkacak peki bu caddenin
diğer ucu? Bağcılar’a mı, Esenler’e mi,
Gazisomanpaşa’ya mı?
Sadece zengin muhitlerde görülen
düzen ve temizlik inşallah tüm şehirlerimizi kuşatır. Sıvasız ve boyasız binalar, devlet sarısı beton yığınlarıyla
karşılaşmayız. Bir karakteri olur mahallelerimizin.
Her müteahhite sınırsız seçme imkanı verilmesinin bir sonucu olabilir
diye düşünüyorum aynı caddede olabildiğince uyumsuz apartmanlar.
Hamburg’da evinin sokağa açılan kapısını değiştirdiği için ceza alan birini
tanıyorum, özel eskitme yöntemleriyle
sokağın ahengini
“bozmamak”
zorunda kalmıştı.
Belediyelerin sorumluluk sınırlarına
bir karakter tanımlaması yapması bu
curcunayı ortadan kaldırabilir. Yani dış
cephelerin, kaldırımların, çatıların,
sokak aydınlatmalarının önceden belirlenen bir spesifikasyonu olmalı. Ama
öncesinde bunu uyulması gereken bir
kural olarak görecekler, imar planı gibi
ikide bir değişecekse bu mimari kataloglar da pek işe yaramaz...
Bidon malzemesinden yapılmış oyun
parkları, zevksiz ve kalitesiz eşyalar,
düzensiz sokaklar, sıvasız binalar bir
de turuncu ve yeşil sandalyeler… Düzeltmemiz gerekenler.
Bakın, “Mimari karakterimizi oluşturmamız gerekiyor, devşire devşire nereye kadar!” diye başlayan eleştirimizi
“Bari bidon malzemesinden kaydırak
yapmayın!” a kadar düşürdük.
O kadar kötü bir durumdayız çünkü.
Estetik bilmiyoruz. Allah hayırlısını versin.
İnsanlar binasını, dış cephesini düşünemiyor olabilir geçim derdiyle tabii;
önce zenginlik sonra estetik gelsin o
zaman, bir an önce inşallah.
6
►
istiklâl
7
Tarafsızlık Cici Birşey Midir?
Ülkesine, vatanına, milletine ve topraklarına aidiyet hisseden her kişi için bağlayıcı bir kavramlardan biri olan Milliyetçilik gibi bir kavram üzerinden yürütülen topluma yön verme çabaları zorunlu
olarak bazı suretlere bürünme ihtiyacını doğurur.
Abdussamet Çalışkan
Ülkesine, vatanına, milletine ve topraklarına aidiyet hisseden her kişi için bağlayıcı bir kavramlardan biri olan
Milliyetçilik gibi bir kavram üzerinden yürütülen topluma yön verme çabaları zorunlu olarak bazı suretlere bürünme
ihtiyacını doğurur. Bu bağlanma; kendi
zihniyetine en kolay taraftar toplama argümanı olarak söylenegelen, bazı subliminal mesajları da içermek suretiyle
bilinçli olarak kullanılan kimi dogmatik ifadeler her zaman zirvede yer alır. Bu sebeple; “Vatanperver ve vatansever olan
yalnızca biziz” anlamına gelen birbirine
yakın söylemler Türkiye’de gazete haberlerinin şekillenmesinde çok önemli bir rol
oynamaktadır. Karşıdakini kötüleyerek,
ötekileştirerek, tahrik ederek ve bunun
üzerine de toplumun hoşuna gidebilecek
vasıflara sahip olduğunu bazı kavramlardan dem vurmak suretiyle göstermeye
çalışmak açık bir aldatmaca ve son derece ucuz ama etik olmayan bir tercihtir.
Buradan yola çıkarak; kişi, kurum ya da
toplulukları açıkça hedef gösterir nitelikte
olan, adeta kin ve nefret tohumları ekmek
için yazıldığı toplumda genel kanaat olarak kabul edilen, kibarca “siz kötülersiniz,
biz ise iyiler” anlamına da gelen tahrik
edici gazete manşetlerini çok gördük. Örneğin; ‘Hainler Korkak Olur’, ‘A’dan Z’ye
Vahşet’, ‘Gezilemez’, ‘Gezi Ablukası’ gibi
ifadeleri bu gazete haberlerine bir örnek
olarak değerlendiriyor, atıfta bulunulan
gazete manşetlerinin içeriklerine göz attığınızda söylemek isteneni daha iyi kavrayacağınızı düşünüyorum.
Marketten aldığınız bir ürünün ambalaj
tasarımı, ambalajın boyutları ve şekli, kutusu, görselliğinin ne derece önemli olduğunu anlamak için çok da pazarlamacı ya
da satışçı olmak gerekmediği gibi; bir düşünce, fikir ya da yaşam tarzının kabul
görmesini ve benimsenmesini sağlamak
için üzerinin başkaca kavramlarla sarılıp
adeta “servis edilmesini” anlamak için de
siyaset bilimci, toplum mühendisi veya
herhangi bir türden ilgili bilim dalına
hâkim olmak da pek gerekmez. Örneğin;
Milliyetçilik, Devletçilik v.b. kavramları
Atatürkçülük gibi bir ara kavramın üzerine
sarar ve Atatürkçülük kavramının içini de
gerçeklik payı olsun veya olmasın kendi
düşünmek istediğin türden mülahaza,
kelâm, olay ve fikirler ile doldurursanız
pazarlamak istediğiniz şey her neyse onu
satması en kolay hale getirdiniz demektir.
Bir başka deyişle; bir A kavramını sevdirmek istiyorsanız içini birçok kesim tarafından kabul gören bazı kavramlar ile
doldurun ve sonra söylemlerinizi A kavramı üzerinden geliştirin çünkü; bu A kavramı artık herkes tarafından benimsenin
diğer kavramlar ile özdeşleştirilmiş bir vaziyette duruyordur. Benzer bir şekilde; din
kavramıyla hiç kesişmeyen ya da belki
çok küçük bir noktada kesişmekte olan
bir başka olguyu tümüyle dinin bir parçasıymış gibi gösterme çabasına girer, uydurma hadisler, dini bilgiler, sözler ve
sipariş edilmiş fetvalar ile bunu belli bir
formata çekmek suretiyle üzerini saracağınız ambalaja uygun hale getirdiğinizde
de bir önceki örnek ile aynı olumsuz toplumsal sonuçlara katlanmak zorunda kalırsınız. Bu bakımdan; Türkiye’de
Atatürkçülük ve din kavramları farklı kesimler tarafından genellikle isteyerek ya
da istemeyerek sömürülen bir kavramdır.
Dolayısıyla toplumları bu gibi kavramların
etrafında kolayca toplayarak altını doldurmak daha basit bir yöntem olarak tercih
ediliyor. Yani özetle; toplum nazarında itibarı olan yahut kutsal niteliği taşıyan değerlerin mefruşat gibi görülmek suretiyle
aracı kavram seviyesine çekilmek istenmesi üzüntü verici, uyanmamıza vesile
olması lazım gelen bir durum.
Algı yönetmede ara eleman olarak kullanılan bir başka iki başlık olan “tarafsız
olma” ve “dürüst olma” söylemlerini analiz
etmeye çalışalım. Önce “tarafsız olma”
veya “dürüst olmak” söylemlerinin niçin
sürekli birlikte kullanılmaya çalışıldığı, değişik kesimlerin duygularını ifade eden ve
birbirinden farklı söylemleri bulunan gazetelerin –ki bu gazeteler portföyündeki
okurlarının gazlarını alırlar- bu iki söylemi
nasıl algıladıkları ve haberlerini kurgularken nasıl farklı kurgulayabildikleri açısından bakılması ve sonra bu noktaların
haber metninde nasıl sunulduğu ve yansıtıldığı tartışılmalıdır. Aslında; şu noktada bir parantez açmak istiyorum;
sunmak ve yansıtmak arasında gerçek
anlam olarak çok ciddi farklar olduğunu;
sunmak ifadesinin bir hazırlık aşamasından ve ekleme, çıkarma ya da değişiklikten sonra size gösterilen bir haber ya da
gösterim şekli olduğu ve ayrıca kişi de yarattığı algı açısından hatırlatmada yarar
gördüğüm ve İngilizce dilinden günlük
kullanım dilimize giren “servis etme” ifadesinin karşılığı olduğunu oysaki; yansıtmak ifadesinin adeta bir aynanın
yansıtması gibi olayları, meseleleri hiç
çarpıtmadan, ideolojik düşüncelerin kurbanı yahut aracı haline dönüştürmeyerek,
katıksız, olduğu gibi aktarmak manasına
geldiğini unutmamak lazım ancak; ülkemizde genel olarak algı bu iki ifadenin de
aynı manaya geldiği yönündedir.
Tarafsız olma söylemi, ayan beyan ortada duran taraflı haberlerin ardından
artık mecburi istikamet olarak yerini “ben
tarafım” söylemine itmiştir; çünkü tarafsızlık ifadesi insanlardaki inandırıcılığını
kaybetmiştir. Aslında tarafsızlık söylemi
insanların fikri kutuplaşmalarının üzerlerini örtmek amacıyla da kullanılan bir kavramdır. Tarafsızlık kişi, kurum ya da
toplulukların taraf olmasından dolayı
►
istiklâl
diğer tarafın olası rahatsızlıklarını ortadan
kaldırmaya yönelik bir maskeleme ve
adeta aldatmaca, kandırma yöntemlerinden sadece birisidir ancak; son derece
etkilidir. Bu tarafsızlık söylemi üzerinden
topluma kendinin düzgün, dürüst, adaletli
ve güvenilir olduğunu gösterme amacıyla
sergilenen sahte çaba öylesine rahatsız
edici boyutlara vardı ki en sonunda o kötü
diye anlatılan, tu kaka denilen ‘taraf
olmak’ daha itibarlı hale geldi ki ayrıştırıcı
unsur taraf olup olmamanız değil; neyin
tarafında olduğunuz, neyi savunduğunuzdu artık.
Tarafsız olmak söylemi ile dürüst olmak
söyleminin bir birinden aslında farklı olduğunu ve ilişkilendirilmesinde bir kasıt
olduğunu düşünüyorum. Aslında içten içe
taraf olduğunuz bir konuda tarafsız kalarak dürüst davranmamış olmanız çok
basit bir denklem. Yani taraf olanın dürüst
olamayacağı, olayları yanlış gözle değerlendireceği mesajı verilerek toplumu her
zaman yönlendirmeye müsait bir muallak
yapıda tutmak, çoğunluğu muhafazakâr
(neyi muhafaza ettiği tartışılır!) olan bir
toplumu sıkı sarıldığı, aidiyyet hissettiği
düşünce ve söylemden uzaklaştırıp
başka bir tarafa çekmek ve inandığı değerleri dahi eleştirebilir hale getirmek hedeflenmiş sanki! Tabi “eleştirebilmeliyiz,
eleştiriye açık olabilmeliyiz, sorgulayabilmeliyiz…” gibi söylemlerin bir süre sonra
–haşâ- Allah’ın varlığını da sorgulayabilmeliyiz noktasına getirilmesindeki sinsi
taktik neyse ve nasıl işletiliyorsa bu organizasyon, aynı şekilde diğer kavramların
sunulması da bilinçli bir akılla gerçekleştiriliyor.
Kişiler pozitif söylem ve kavramlar ile
kelime oyunları üzerinden insanların hem
nefislerini, hem vicdanlarını gıdıklayarak
kendi ideolojik perspektiflerini desteklemeye ve bu yolla taraftar toplamaya çalıştıklarını görüyorum. Bu pozitif söylem
insanların fıtratı gereği kabul ettiği doğru
ifadelerin kullanılması sayesinde karşı
görüşü sıkıştırmak cevap verememesini
sağlamak şeklinde bir amaçla kurgulanıyor bence. Örneğin; “tarafsız olmak doğru
bir şey kardeşim, dürüst olmak lazım!” diyerek aslında algılar öyle bir uçuruma sürükleniyor ki bir suçu işlemediği ve iftiraya
uğradığı halde, beraatine yeterli delil olmadığı için falanca cezaya mahkum edilen kimsenin acziyetine göz yummak gibi
bir durumu normalleştirmek hedefleniyor.
Bunlara dikkat etmezsek, daha sonra birisi size adalet ile eşitlik kavramından
bahsedip, bundan sonra da erkek ve
kadın eşitliğine girer de sizi “erkek 4 kişiyle evlenebiliyor da kadın neden evlenemesin?” gibi sapık bir soruya muhatap
ederse şaşırmamalısınız. Maalesef ki çoğumuzun böyle pervasız bir soru karşı-
8
sında kem-küm edeceği kanaatindeyim.
İşte pozitif söylemle sizi nasıl ters köşeye
yatırırlar sorusunun kimine göre ütopik
örneği.
Tarafsızlık, adalet, dürüstlük, eşitlik, iyilik ve güzellik gibi pozitif söylemlerin ardından elbette kişi, kurum ya da
toplulukların size olan yaklaşımını ve
bakış açısını tertip etmiş oluyorsunuz aslında. Bu tarz bir söylemle başlamanın bir
önyargı kırma çalışması olduğunu da
söylemek hiç zor değil. Bundan sonra
kendinize bir kredi yaratmış oluyorsunuz
karşınızdakilerin nazarında ve belki de
birçoklarını rahatsız edecek olsa da söyleyeceğiniz ifade ya da olaylar için yaptığınız her yoruma artık “yok yahu öyle
demek istememiştir. O adam iyi adam” türünden bir yaklaşım ile geliniyor.
Bir başka açından bakıldığında tarafsızlık söylemi birçok kişinin olduğu gibi ilk
adımda benim de kulağıma hoş gelen bir
ifade olarak tasavvur edilmiş olsa dahi
işin aslı karşındakini avlamak için oltanın
ucuna taktığın bir yemden başka bir
nesne değil kanaatini taşıyorum. Öyle
yada böyle; bu tarz ifadelerin insanın algısında bir yönlendirmeye yol açtığı davranış bilimleri derslerinde anlatılan ve çok
basit temel bilgilerdir. Bunun için dört yıllık bir üniversite bitirmeye de gerek yok
aslında.
Yukarıda tarafsızlık ve dürüst olma
adına paylaştığım tüm bu ifadelerimin
üzerine belki bu iki kelimenin ya da birlikte kullanılan akla, gönle hoş gelen birbirinin benzeri veya tamamlayıcısı olan
bu gibi bir söylem dilinin aslında kendi
ideolojiniz ya da tarafınız için bir zemin
inşa etme çabasının tam da kendisi olduğunu görüyorum. Öyle ki; bir bakmışsınız
dürüst olduğunu ifade eden bir gazete
yasal olmayan bir eylemi size sanki adalet için yapılmış bir kalkışma, toplumsal
ayaklanma gibi lanse ediyor, üstüne sizi
buna çekiyor ve üstüne bu ayaklanmaya
yasal olarak müdahale edildiğinde müdahalenin doğru olmadığını ve bunu kanıtlayamadığında da bu sefer yasal
müdahalenin uygulama biçimini mübalağa etmek suretiyle sunduğunu görüyoruz. Öteki tarafa baktığınızda ise olayları
ele alış biçiminde gazeteciliğin gerekliliklerini yerine getirmesi açısından en azından bir üslup sorununun olmadığını
görebiliyorsunuz.
“Medyanın size göstermek istediği kadarını görürsünüz” başlığıyla yayınlanan
bir karikatür var. O aslında işi biraz özetliyor gibi. Haklıyla haksızın yer değiştirdiğini gösteriyor bana. Dolayısıyla
medyanın sunduğu olayların gerçeklik
payını çok ciddi sorgulamak gerektiği kanaatindeyim.
1 Haziran 2014 tarihinde; Taksim Gezi
Parkı’nda gerçekleşen olaylara ilişkin atılan gazete manşetlerine şöyle bir baktığımızda çok da araştırmaya gerek
duyulmayan bir gerçeği görüyorum: “Zihniyet çatışması”. Bu ifadenin aynı olayı
sunarken tarafsızlık ya da dürüstlük kıyafeti giydirilerek bakış açısının nasıl çırılçıplak sofraya serildiğini göstermesi
bakımında çarpıcı ve önemli olduğunu
düşünüyorum.
1 Haziran 2014 tarihinde Sözcü gazetesinde yayımlanan manşet şöyleydi;
‘”Ben diktatör olsam sokağa çıkamazsınız” dedi ve dediğini yaptı.’ Bir diğer gazete olan Yeni Şafak ise o gün şu başlığı
atmıştı; ‘Tuzak Tutmadı’.
Sözcü gazetesi geleneklerinden gelen
bir refleks ile izinsiz bir eyleme müdahale
eden polisin bu davranışını o gün Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ifadesiyle çok başarılı bir
şekilde harmanlamış ancak; haberi haber
olmaktan çıkartan bir özelliği atladığından
dolayı tırnak içerisine aldığım yukarıdaki
bu manşet tarafsız olmak anlamında çok
uzun ve detaylı değerlendirme yapmaya
müsaade etmeyecek kadar durumu ortaya sermektedir. Diğer taraftan; Yeni
Şafak gazetesinin haberinde de aslında
bir taraf olma vardı diyenler varsa da samimiyet testinden geçemeyen Gezi Parkı
provokatörlerine yoğunlaşan bir haber
tarzı vardı. Ağacın kesilmesini bahane
edip toplum malına zarar veren ve vandallık yapanları ayırmaksızın haber
yapan Sözcü gazetesinin tam aksine Yeni
Şafak gazetesi olayları ‘İstanbul, Ankara,
İzmir ve Adana’da bazı küçük grupların
olay çıkarmalarını polis engelledi’ türünden ifadeler kullanarak an ve an anlatmış
ve ağaç için orada eylem yapmanın ötesinde ideolojilerine ters bir yönetim anlayışını bertaraf etmenin ve düşürmenin bir
aracı olarak Gezi Parkı’nı kullandıklarını
ifade etmişti.
Sonuç olarak; tarafsızlık aslında taraf
olmanın bir gülümseyen maskesi olarak
her kesim tarafından kullanılsa da artık
bu ve yazıda sözü geçen diğer bazı sözcükler çok da fazla kabul görmeyen ve
gerçeği yansıtmayan birer kavramdırlar.
Bu bakımdan; haberlerin veriliş şekilleri
mutlaka en az bir tarafa fayda getirdiği
için aslında birileri taraflı olsa dahi tarafsız, adaletli ya da dürüst olmak kavramlarını kendi düşünce veya bakış açısını
empoze edebilmek adına kullanılabilecek, oldukça titiz kurgulanmış bir strateji
içerisinde özenle seçilmiş ifadeleri çok
doğru kullanmaktadır. Yani özetlemek gerekirse; tarafsızlık adalet mekanizmasının
işletilmesi amacıyla kullanıldığında cici bir
şey olabilir ama maske olarak kullanıldığında değil…
►
istiklâl
9
Ya İstiklal, Ya Bağımsızlık
Olmadı Indepence
Başlangıçlar çoğu zaman zordur, zor olmuştur derler. Bu bizim içinde geçerli kural mıdır?
Bir de meselelerinin çapının büyüklüğü eklendiğin de ne olurdu peki?
Unutmadan yazarda işinde yeniyse nolurdu? Çok şey olurdu. Çok şeyler olacak.
Çok şeyler oluyor da zaten etrafımızda. Belki asıl sorulması gereken sual şu; biz bu olgu
ve olayları ne kadar dinliyoruz, onları görüyoruz, ne kadar okuyabiliyoruz?
Osman Turgut Hızarcı
Başlangıçlar çoğu zaman zordur, zor
olmuştur derler. Bu bizim içinde geçerli
kural mıdır? Bir de meselelerinin
çapının büyüklüğü eklendiğin de ne
olurdu peki? Unutmadan yazarda
işinde yeniyse nolurdu? Çok şey
olurdu. Çok şeyler olacak. Çok şeyler
oluyor da zaten etrafımızda. Belki asıl
sorulması gereken sual şu; biz bu olgu
ve olayları ne kadar dinliyoruz, onları
görüyoruz, ne kadar okuyabiliyoruz?
Şimdi bu demde, çok nazik bir meselenin suyunu ısıtmak niyetindeyiz. Evet
su ısınacak, ısınacak ki gayesi için sarf
edilmeye hazır ve nazır olsun. İşte tam
burda makalemizin konusu ayan beyan
sunmak isteriz ki, o Hürriyettir. Hürriyet
evet ama neyin veya kimin hürriyeti?
Nedir bu her kılığa girebilen herkes
tarafından tanımlanabilen binbir surata
benzer yada kimilerince suratsız olan
şey. Açıkça belirtelim ki burada şahsi
hürriyet denilen Batı’lının üzerinde 400
yılı aşkındır uğraştığı hala daha
uğraştığı bir türlü dengesini bulamadığı
Kişi,
Şahıs
Hürriyetin’den
bahsetmeyeceğiz.
Biz
burada
İnsanların bir araya gelerek kendi
rızalarıyla yada aksiyle kurdukları tepe
kurum olan Devletlerin Hürriyetlerini
tartışacağız. Kendi gibi olan diğer devletlerle olan münasebetleri üzerinden
özgürlüklerini ve özgünlüklerini belirlemeye çalışacağız.
Devletin Hürlüğünü incelerken içinde
yaşadığımız, vergi, hukuk vs gibi
kanunlarıyla yükümlü olduğumuz
Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve onun
tarihi sosyolojik dönüşümünün üzerinden davayı çözmeye çalışacak, bu
çözümün yöntemini, tarihi süreçte bazı
kelimelerin kazandığı manalar üzerinden
tahlil
edeceğiz.
Bazı
kavramları, bazı tarihi cilvelerinden
ötürü bazı görüşlerin etrafında
tanımlayabilme imkanına haiziz, ve
yolumuz bu olacak. Bunun için
lisanımızın
enginliğine,
onu
konuşanların gönül ve zihinlerine vefa
borcunu teslim edelim.
Makalemizin başlığında görülen bu
üç kelimenin sebebi de anlaşılmaya
başlamış olabilir. Belki içinizden bu üçü
de aynı şey değiller mi diyenler
çıkabilir. O zaman bir önceki paragraftaki erişmek istediğim maksada
erişemediğimiz ortaya çıkar. Çünkü biz,
o üçü kelimeyi farklı Devletimizin farklı
dönemlerindeki Hürriyetleri olarak
görüyoruz.
Evet araçlarımız, onlar; İstiklâl,
Bağımsızlık ve Independence. Şimdi
onlardan kısaca tanıtmak istiyoruz.
Teferruatlı tahlilleri zaman makalemizin
ana mevzusudur.
Bunlardan ilki olan İstiklal, eski devletimiz hatta imparatorluğumuzun, Fatih
Sultan Mehmed’in babası II. Murad
döneminden, 1. Cihan Harbinin hazin
mağlubiyeti ve sonrasında imzalanmayan Sevr antlaşmasına kadar olan
kısmını temsil edecek. Bu devir tayini
bizim için pek mühimdir. O yüzden
kalın çizgilerle dikkat çekmek istedik.
İstiklal dediğimizde de bu dönemki
Büyük Devletimizin Hürriyetinden, diğer
devletler
arasındaki
yerinden,
iktidarından ve dünyada işgal ettiği
mevkii gereği neleri, hangi politikaları,
müdahale edilmeden, kendi öz iradesiyle hayata geçirebildiği kast edilecektir.
Bağımsızlık kelimesinin gelecek olursak, yeni devletimizin yeni olan
Cumhuriyet
rejiminden,
20.yy
ortasından içine dahil olduğumuz çok
partili rejim kısaca Demokrasi’ye kadar
zaman dilimi içinde çalışacağız. Bu
zaman diliminde idarecilerimizin, devlet
planında yenilik olarak İslam yerine
ikame ettikleri Ulusalcı ideolojiyle beraber, yine bu devletimizin dünya üzerinde hürriyetini tartışacağız. Diğer
devletlere ve kendine karşı hangi
politikaları iradesine müdahale edilmeden hürriyetine ket vurulmadan
yapabildiği asıl mevzumuzdur.
Independence dediğimizde ise ABD’nin dünya üzerindeki otoriteyi eline
almasına atfen, Demokrasi dönemine
girişimizden günümüze kadar olan
zaman dilimini kastediyor olacağız. Bu
dönem hala devam etmekte olup, aynı
mevzuları devletimizin hürlüğünü ve öz
iradesini masaya yatırmış olacağız.
Hülasa üç ayrı dönemde üç ayrı
fikriyatı ve yönetimi, üç ayrı kelime üzerinden tahlil ve terkip edeceğiz.
Şimdilerin analiz ve sentez dediği. Ve
en son kıymet hükmümüzü, kendi
görüşümüzü beyan etmek niyetindeyiz.
İşin yol ve yöntem kısmının bu kadar
geniş tutmamızın sebebi meselenin
çok uzun zamana yayılmış ve köklü
►
istiklâl
sorunları içeriyor olmasıdır. Aynı zamanda yeni bir usul, yönteminin
ıstırabını da unutmamak gerekir.
Evet, şimdi başlayabiliriz. İlk mefhumumuz, kavramımız İstiklâl.
Marşımızda şairimizin de söylediği
gibi,
“Ben ezelden beridir hür yaşadım,
hür yaşarım; “
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış?
Şaşarım!
İstiklal kelimesi, aynı Medeniyet
çerçevesini paylaştığımız, kadim
komşumuz
Arapların
lisanından
lisanımıza geçen bir kelimedir. Kelimenin kökü hakkında çok lügat bilgisine girmeden yalnızca, “Kıllet”
kökünden geliyor olması ve delalet
ettiği anlamın, kendi başına oluş, müstakil oluş vb olduğu bilmemiz kafidir.
Evet yavaş yavaş İstiklal kelimesinin
dış yapısı üzerinden zihnimizde bir şey
canlanıyor olabilir. Fakat aslolan
cemiyetimizin ve devletimizin bu ideali
nasıl yaşattığı ve idealimizin tarihi izidir.
Tarihî çerçevemizi tanımlamıştık İmparatorluktan, Sevr’e kadar olan
dönem. Bu dönemin önemi şudur ki,
artık, Tanzimattan beri başlayan
Meşrutiyette hızlanan Avrupacılık
taklitçiliğimizin, özentiliğimizin, Düvel-i
Muazzama adı taktığımız sunî peri
masalının içine cumburlop sorgusuz
sualsiz dalışımızın ve bu manada tüm
edip-eylediklerimizinse tüm maskeleri
düşürerek, alenan devlet ve kanun
çapında tezahürüdür. Avrupanın çeşitli
ülkelerinden alınan yasaların direk
çevrilerek yasalaştırılmasından tutunda
temeli üzerine hiç kafa yormadan Avrupaî kültür kurumlarının transferine
kadar bir sürü yaptırım. Bunların ortak
noktası, şuursuzluk ve Batıya olağan
üstü bir hayranlık ve sonsuz iman. Olan
şudur devlet planında, İslam Kültür ve
Medeniyeti ile artık bağımız tamamen
kesilmiştir. İşte bu kalın çizgilerle
göstermek istediğimiz dönem arasında
biz İstiklal’den şunu anlıyorduk;
Müntesibi
olduğumuz
İslam
Medeniyeti çerçevesi içinde, Müslüman
Türk’ün yaptığı şuydu, inancımızı ve
onun muktezası olan ahlakımızı,
kanunlarımızı hasılı tüm cemiyet ve devlet hayatını, her cephesiyle, dışarıdan
veya içeriden zerre baskıya, işgale
hatta manipülasyon imkan vermeden,
hürriyetimizi örseleyici herhangi bir
iradenin kökünü kazımak, ilerisi için
tedbirini almak hatta son keretede
gerekirse son damla kanımıza kadar
savaşmak olarak özetlenebilir. Bunun
10
son örneği İstiklal Savaşımız, ilk örnekleri ise İmparatorluğumuzun tüm hayat
serüveni diyebiliriz.
Yalnız iş burada kalmamıştır. Buraya
kadar olanlar daha çok eldekini
muhafaza ve olanı yaşamak olarak
görülebilir. İmparatorluğumuz bununla
yetinmedi. Dünya görüşü olarak
kendimize İslam seçmiştik.Fikirlerimizi
ve hayatımızı o mihrak noktasında
tasarlamıştık. Bundan dolayı yukarıda
tanımladığımız İstiklal kelimesine
yüklediğimi ilk anlamla beraber, birde
bu inanç ve hayat planını tüm dünyaya
yaymak ve Onunla tüm İnsanlığa Mutluluk, huzur ve refah ulaştırılması durumu İstiklal kelimesi için ikinci
anahtarımızdır. Şöyle düşündüler; Biz
yaşayacaktık ve sonra kimlere davet
gitmesi gerekiyorsa oraya götürecektik.
Tarihte buna İlahi Kelimetullah dedik.
Allah’ın gönderdiği son ve tahrifsiz
dinin yayılması. Bu misyona uzanabilecek herhangi bir el, kösteklemekte
bizim İstiklalimize uzanan bir el
sayılmıştır. Bu ikinci misyonumuz, bizi
Devletimizin yaşadığı diğer tarihi
dönemlerden yani Cumhuriyet ve
Demokrasi dönemlerden çok keskin
çizgilerle ayırır. İlk tanımımızdan çok
daha da fazla ayırır. Çünkü bu noktada
artık biz içinde yoğrulduğumuz
medeniyetin bayrak taşıyıcılığı vazifesini de omuzlarımıza almıştık. Tabii
ki bu küçücük bir ulus devletin altından
kalkabileceği bir misyon değildir. Biz
dünyayı titreten kocaman bir imparatorluk idik. Gayet tabii olarak hürriyetimizde o çapta idi.
Keza İstiklalli zamanlarımıza dışarıdan
iç işlerimize, hukukumuza yani Adalet
mekanizmamıza herhangi bir müdahale söz konusu olamazdı. Şimdiki gibi
Batının’nın çeşitli kurumlarının pek çok
zaman yaptıkları o zamanlar için
imkansızdır.
İnsan
Hakları
Mahkemeleri, Özgürlük fedailiğine benzer dışarıdan hukukumuza yönelik
atılan
eller
o
zamanlar
için
düşünülemezdi. Gayet tabii olarak bu
büyük bir İmparatorluk olmanın ve
sahip
olduğumuz
anlam
manzumesinin, Dünya görüşünün bize
verdiği üstünlüklerdir.
Aynı zamanlarda, dışarıdan herhangi
bir iktisadi müdahale de söz konusu
değildi. Hatta bırakın IMF vs gibi Batılı
Devlet yada kurumlara, dış borç için ellerimizi açmayı, aksine bazı Avrupalı
Devletlere kapitülasyonlar denilen
ayrıcalıklar lütfedebiliyorduk. Şimdi
manzara tam tersine dönmüştür.
Cumhuriyet ve Demokrasi devirlerimizde, pek çok Devletten yada Batı’lı Kurumdan yardımlar alabilmek için nasıl
kırk takla attığımızı, kendimizi
paraladığımızı az çok hepimiz biliyoruz.
Aynı İstiklalli dönemlerimizde, kendi
kültürümüzü,
irfanımızı
yaşayabildiğimiz gibi, onu üretebiliyor
ve devamlılığını sağlayabiliyorduk da.
Günümüzdeki gibi kültürümüz kitaplara
haps olmamıştı. İlim kurumlarımız için
de bu geçerlidir. Sayısız Edebî ve İlmî
eserlerimiz bunun ayan beyan kanıtıdır.
Hala
yanlızca
Süleymaniye
Kütüphanesinde bile sayısız incelenmeyi bekleyen eserimiz durmaktadır.
Çağımızdaki ve o zamanlardaki imkân
ve teknoloji farkını da buna ekleyelim.
Gayemiz burada eskinin lafazanlığını
yapmak değil yalnızca mukayese
yoluyla ne kadar hür ve özgün
olabildiğimizi
gösterebilmektir.
Cumhuriyet döneminden sonra dünya
çapında bir kalem ya da âlim, siz buna
akademisyende diyebilirsiniz, neden
çıkaramadığımızı bu noktalarda arayabiliriz.
Hülasa cemiyetimizde ve devletimizde
kabına sığmayan bir ruh ve ahlak
anlayışı ile ötelerin yani ölümün ve
madde ötesinin hesabını veren bir
dünya görüşü bağlılığı ile beraber
bunun madde planında devlet planında
müessesesini kurmuş, olgun mana da
işletmiş olmanın Hürriyeti yani bizim İstiklalimiz. Bu başarılarının temel ön
şartı her zaman İstiklalimiz olmuştu.
Son verdiğimiz en büyük harbe neden
İstiklal Savaşı dediğimizin ipuçları ortaya çıkabilir. Tabii ki İstiklal evremizde
dünya
devletleri
nazarında
gördüğümüz saygı ve muamelenin
şimdikinin çok daha fazla üzerinde
olduğu da aşikârdır.
Evet, toparlamak gerekirse İstiklal
kavramı üzerine bina ettiğimiz dönem
ve onun her sahada tecellileri bu
anlatılanlarla sınırlı değildir. Biz burada
bir giriş mahiyetinde yöntemimizi ve
hedefimizi göstermek istedik. Aslında
bu makale de İstiklal ile beraber
Bağımsızlık
ve
Independence
kavramlarını da işlemek niyetindeydik.
Fakat
meselelerin
büyüklüğü
beklediğimizden fazla çıktığından
makalemizi bölümlendirmeye gitmek
zorunda kaldık. Bu sayıda yöntemimizi
ve İstiklal kavramını işleyebildik.
Önümüzdeki sayıda da Bağımsızlık
kavramı ve onun tarihi serüveni ile
devam edilecektir.
►
istiklâl
11
Lamelif
Lamelif
Burak Can Koç
[email protected]
Şiddet
Son zamanlarda sık sık haberlere konu oluyor şiddet olayları. Kadına şiddet, öğretmene şiddet,
doktora şiddet gibi haberleri hemen hemen her gün izliyoruz televizyonlarda. Ne yazık ki insanımız
sinirlendiğinde tepkisini doğru gösteremiyor.
Son zamanlarda sık sık haberlere konu
oluyor şiddet olayları. Kadına şiddet, öğretmene şiddet, doktora şiddet gibi haberleri
hemen hemen her gün izliyoruz televizyonlarda. Ne yazık ki insanımız sinirlendiğinde
tepkisini doğru gösteremiyor.
Şiddetle mücadele ise, genellikle zümreler üzerinden yürütülüyor. Oysa öfkesini
şiddetle bastırmaya çalışan kişi için karşısındakinin önemi yoktur. Problem şiddet
uygulayan kişidedir, şiddet uygulanan kişide değil. Dolayısıyla şiddet uygulananı
değil, şiddeti uygulayanı haberleştirmek
gerekir. Haberin doğrusu, doktordan şiddet, öğretmenden şiddet, çaycıdan şiddet
gibi olmalıdır.
Ayrıca şiddet denilince sadece fiziksel
şiddet de algılanmamalıdır. Fiziksel şiddet
insan ruhunda ne kadar yara açıyorsa psikolojik şiddet unsurları da insanı o derece
yaralamaktadır.
Doktora şiddet haberleri zaman zaman
gündemimizi meşgul ediyor. Hatta sinirli
hasta yakınları bazen hedefi şaşırıp kızdığı
doktorları değil, kızmasına sebep olan
olayla hiç alakası olmayan, tek hatası o an
orada olmak olan hemşireleri, hasta yakınlarını veya güvenlik görevlilerini de hedef
alabiliyor.
Doktorlar üstlendikleri hayat kurtarma
görevi ile büyük bir sorumluluk altındalar.
Kimi zaman yaptıkları müdaheleler başarıyla sonuçlanırken, kimi zamansa hastanın bir/birkaç uzvunu veya hayatını
kaybetmesine mani olamıyorlar. Bu durumu kabullenemeyen hasta yakınlarınınsa, acılarını doktorlardan çıkardıkları
görülebiliyor.
Evet, bir doktorun elinden gelen herşeyi
yapmasına rağmen şiddete maruz kalması
yanlıştır. Peki ama ya kimi doktorların
hasta ve hasta yakınlarına uyguladıkları,
genelde haber bültenlerinde seyredemediğimiz psikolojik şiddet, o da yanlış değil
mi?
Hasta-doktor ilişkisinde güçlü olan taraf
doktordur. Hasta doktora muhtaçtır. Ve,
hepsi değilse bile büyük bir çoğunluğu, bu
durumu çok da güzel kullanıp insan hayatını pazarlık konusu yapmaktan dahi çekinmemektedirler. Kimi zaman çok büyük
miktarlarda bıçak parası isterken, kimi
zaman gerek yokken durumu olduğundan
daha kötü yansıtıp ameliyat yaparken karşımızda bulabiliyoruz doktorları. Yaşanmış
birkaç örnekle durumu somutlayalım.
Özel bir hastane kendisine gelen her
hasta için devlete maliyeti bin lirayı bulan
tahliller yapar. Hemen hemen hiçbir hasta
için gerekli olmayan bu tahliller bir kurum
tarafından incelenip ödenmeyince, o kurumun hiçbir personeli söz konusu hastane
tarafından bir daha kabul edilmez.
Bir kanser hastasının ameliyatına heyet
raporuyla üç farklı branştan doktorun gir-
mesine karar verilir. Hasta yakınından hastane bünyesindeki doktorlarla görüşmesi
istenir. Gidilen ilk doktor ameliyata üç doktorun girmesine gerek olmadığını, hastayı
tek başına ameliyat edeceğini, özel muayenehanesine gelinmesini ve yüklü bir miktar da bıçak parası istediğini belirtir. Hasta
yakını, hem üç doktorun girmesi gereken
bir ameliyatı tek doktorun yapması mantıksız geldiğinden, hem de istenen bıçak parasını karşılayamayacak olmasından
dolayı doktora teşekkür eder. Doktor hastayı ya kendisinin ameliyat edeceğini, ya
da o hastanede başka bir doktorun ameliyat edemeyeceğini söyler. Ve gerçekten de
gidilen her doktor, hastanın ilk doktorun
hastası olduğunu ifade ederek ameliyatı
kabul etmez.
Kalp ana damarında (aort) genişleme
olan ancak genişlemenin sınır değerlerden
uzak olması nedeni ile ameliyat olmasına
gerek görülmeyen hasta, göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye gider. Hastanın damar
çapı ölçülüp eski değerlerle benzerlik göstermesine rağmen anjiyo yapılmasına
karar verilir. Deneyimsiz doktorlarca hastaya epey eziyet verilerek anjiyo yapılır.
Ancak sonuçlar hasta ve yakınları ile paylaşılmaz. Hasta taburcu edilmez, hasta ve
yakınlarına hiçbirşey denilmeden hastaya
operasyon hazırlıkları yapılır. Yatış yapılana kadar oldukça ilgili olan doktor da ilgisiz bir tavır takınır. Hasta, operasyon
hazırlıklarının yapılması üzerine viziteye
çıkan doktorlara ameliyat olmak istemediğini söyleyerek taburcu olmak ister. Doktor
“hayat sizin, karar sizin” diyerek hastayı taburcu eder. Hasta taburcu olduktan sonra
alınan anjiyo sonuçlarında ameliyatlık bir
durumun olmadığı anlaşılır.
Biraz farklı bir örnek daha... Doğduğunda
bir gözünün arkasında kitle olan ve gözü
dışarıda doğan bir hasta için doktor oldukça yüksek bir hastane ve bıçak parası
ister. Hastanın ailesi karşılayamayacağını
söylese de sonuç değişmez. Aile evlerini
satarak paranın bir miktarını karşılamayı
düşünürken konudan haberdar olan bir
doktor gelir ve aileyi bir başka doktora yönlendirir. Gidilen doktor para konusunu hiç
açmaz, ailenin de açmasına izin vermez.
Ameliyat yapıldıktan sonra da henüz ismi
konulmayan çocuğa bir isim vermek şartıyla borçlarının olmadığını belirtir.
Tüm bu örneklerde fiziksel şiddetten bahsedilemez. Ancak hastanın ve yakınlarının
çaresizliği kullanılarak psikolojik bir şiddet
uygulandığı açık ve nettir. Gözünü para
hırsı bürüyen, insan hayatını önemsemeyen, özellikle yaşlı ve/veya ölümcül hastalara kadavra muamelesi yapan, psikolojik
şiddet uygulayan doktorların şiddet kendilerine uygulanınca ayaklanmaları ironiktir.
Şiddet kötüyse herkes için her türlüsü kötüdür.
►
istiklâl
12
İnşaat Sektöründe İş Güvenliği ve
İş Güvenliği Sistemindeki Aksaklıkların
İrdelenmesi
Ülkemiz Avrupa’da iş kazaları ve işçi ölümlerinde ilk sırada yer almaktadır.
Ülkemizde iş kazalarının üçte biri inşaat sektöründe meydana gelmekte ve en fazla
işçi ölümü de gene inşaat sektöründe olmaktadır.
Tüm iş kazalarının % 1,6’sı ölümle sonuçlanırken, inşaat sektöründeki iş kazalarının
% 4,7’si ölümle sonuçlanmaktadır.
Ahmet Koç
Ülkemizde iş kazalarının önemli
bir kısmı inşaat işlerinde meydana gelmektedir. Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de her gün
172 iş kazası meydana gelmekte,
bu kazalar sonucu her gün ortalama 4 işçi hayatını kaybetmekte,
6 işçi ise sürekli iş göremez hale
gelmektedir. Ülkemiz Avrupa’da
iş kazaları ve işçi ölümlerinde ilk
sırada yer almaktadır. Ülkemizde
iş kazalarının üçte biri inşaat sektöründe meydana gelmekte ve en
fazla işçi ölümü de gene inşaat
sektöründe olmaktadır. Tüm iş
kazalarının % 1,6’sı ölümle
sonuçlanırken, inşaat sektöründeki iş kazalarının % 4,7’si
ölümle sonuçlanmaktadır.
Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine göre, ülkemizde bir yılda
gerçekleşen tüm iş kazalarının
yaklaşık %9’u, sürekli iş göremezliklerin % 18’i ve ölümlü iş
kazalarının % 28’i inşaat işlerinde
gerçekleşmektedir. İşçi Sağlığı ve
İş Güvenliği Meclisi verilerine
göre ise 2014’ün ilk sekiz ayında
1.270 işçi yaşamını yitirmiştir. Bu
sayının yaklaşık %18’ine tekabül
eden 227 ölümlü iş kazası inşaat
sektöründe gerçekleşmiştir.
Gerek mevzuatta yapılan
düzenlemeler gerekse ülkemizde
bu mevzuatın yürütüldüğü sistem
göz önüne alındığında, mevcut
duruma bakıldığında mevzuat ve
sistemin öngörüleri ile sektörde
gelinen olumsuz durum arasında
ciddi çelişkiler bulunmaktadır.
Ülkemizde inşaat sektöründe iş
kazalarının
önünün
alınamamasındaki nedenler ve
bu konuda alınması gereken tedbirleri işleyeceğimiz bu makalemizde öncelikle kapsamlı bir
şekilde sorun tespiti yapmamız
gerekecektir. Bu hususta irdelenmesi gereken iki konu ortaya
çıkmaktadır. İlk olarak mevcut
yasa ve yönetmeliklerimizin sektörün ihtiyaçlarına cevap verme
noktasındaki
durumunu
değerlendirelim. 6331 sayılı İş
Sağlığı ve Güvenliği Yasası ve
Yapı İşlerinde İş Sağlığı ve
Güvenliği
Yönetmeliğine
baktığımızda
mevzuatımızda
sektörde oluşabilecek sıkıntılar
ve bu sıkıntıların doğuracağı
olumsuzlukların
önlenmesi
hususunda gerekli tedbirlerin
alındığı görülmektedir.
Mevzuatımız şu anki hali itibarı
ile sektörün ihtiyaçlarına cevap
verebilmekle birlikte gelişmiş
ülkelerde uygulanan yasa ve
yönetmeliklerle
de
uyum
içersindedir. Bu durumda esas
irdelenmesi gereken konunun
söz konusu yasa ve yönetmeliklerin uygulandığı mevcut iş
güvenliği sistemi olacaktır.
Mevcut iş güvenliği sisteminde,
iş güvenliği konusunda denetim
yetkisi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı İş Teftiş Kurulu Başkanlığına verilmiştir. İş
Teftiş Kurulu Başkanlığına bağlı
►
istiklâl
çalışan iş müfettişleri başkanlık
adına iş yerlerini denetlemektedir.
Ancak inşaat sektörünün hacmi
göz önüne alındığında bütün
şantiyelerin iş müfettişlerince
denetlenmesinin
mümkün
olamayacağı
anlaşılmaktadır.
Nitekim Türkiye’de her yıl
işyerlerinin sadece % 6’sının
denetlenebildiği ve bunun sonucunda etkin denetleme açısından
yetersiz kalındığı görülmektedir.
Bu
hususta
iş
müfettişi
kadrolarının sayısının artırılması
ve denetimlerin inşaat alanında
uzman
iş
müfettişlerince
yapılması, sistemin denetim
mekanizmasındaki aksaklıkların
giderilmesinde önemli tedbirler
olacaktır. Ancak burada belirtmek
gerekir ki inşaat sektöründe
yaşanan sorunların ve gelinen bu
olumsuz durumun yalnızca denetim mekanizmasının iyileştirilmesi
ile aşılamayacağı yadsınamaz bir
geçektir. Bu hususta denetim
mekanizmasından çok sistemin
hata üreten kısmını ortaya koymak ve öncelikle bu hataların ortadan kaldırılması yönünde
adımlar atılmasını sağlamak
daha akılcı bir tutum olacaktır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığının hazırlamış olduğu
Tehlike Sınıfları Yönetmeliği'ne
göre inşaat sektörü "Çok Tehlikeli
İşler" sınıfında yer almaktadır ve
bu iş yerlerinde iş yeri hekimi ve
iş
güvenliği
uzmanları
çalıştırılması
zorunluluğu
bulunmaktadır. İş kazalarının önlenmesine yönelik tedbirlerin
alınması ve çalışanlara güvenli
bir
iş
ortamı
sağlanması
noktasında,
iş
güvenliği
uzmanlarının inşaat sektöründeki
yeri hayati önem arz etmektedir.
Mevcut yasa ve yönetmeliklerimize baktığımızda iş güvenliği
uzmanlarının önemli yetkilerle
donatıldığı görülmektedir. Ancak
iş güvenliği uzmanlarına mevzuatta verilen yetkilerin şantiyelerde
13
büyük oranda uygulanamaması,
iş kazalarının önüne geçilememesinin temel nedenlerinden
birini ortaya koymaktadır. Sistemin en büyük aksaklıklarından
biri olarak karşımıza çıkan bu durumun nedeni ise iş güvenliği
uzmanlarının işvereni konumunda
bulunan
firmaları
denetlemelerinden
kaynaklanmaktadır. İş güvenliği
uzmanlarının kendi işvereninin
şantiyesini denetlemesi yani
işveren ile iş güvenliği uzmanı
arasındaki iş ilişkisi, başlı başına
denetlemelerin
sağlıklı
yapılmasının önünde bir engel
teşkil etmektedir. Bu hususta
öncelikle inşaat işlerinde iş
güvenliği uzmanı ile işveren
arasındaki çarpık ilişkiyi ortadan
kaldırmak gerekmektedir. İş
güvenliği uzmanı ile işveren
arasındaki bu ilişki ortadan
kaldırıldığında etkin denetimlerin
önü açılacaktır. Ancak yalnızca
bu sorunun ortadan kalkması da
tek başına yeterli değildir. İş
güvenliği uzmanlarının da inşaat
alanında uzman teknik elemanlardan görevlendirilmesi önemli
bir gerekliliktir. Buradan hareketle
sektörde yaşanan sıkıntılar da
göz önüne alınarak, inşaat
işlerinde şantiye şefi olarak görev
yapan teknik personelin aynı zamanda iş güvenliği uzmanlığı
yetki belgesine de sahip olması
gerekliliği yönünde mevzuatta
çalışmalar yapılmaktadır.
İş güvenliği sisteminde diğer bir
önemli ve üzerinde durulması
gereken sıkıntı ise çalışanların
büyük bir kısmının yeterli iş
güvenliği eğitimi ve bilincine
sahip
olmamalarından
kaynaklanmaktadır. Sistemin bir
parçası olan çalışanların iş
güvenliği konusunda gerekli
eğitim ve kültür seviyesine
çıkarılması, bu noktada, orta
öğretim ve yüksek öğretim
kurumlarımızda iş güvenliği
eğitimine yönelik müfredatta
yapılacak düzenlemelerle öncelikle toplumsal farkındalığın
sağlanması, üzerinde ciddiyetle
durulması gereken konulardan
biridir.
Özetle ülkemizde gerek mevcut
iş güvenliği sistemin getirdiği
aksaklıklar
gerekse
sektör
çalışanlarının bu konuda yeterli
bilgi ve kültür seviyesinde
olmayışı iş kazalarının temel nedenini oluşturmaktadır.
İrdelediğimiz konularla ilgili
yapılacak düzenlemelerle sektör
bazında şu anki mevcut tablodan
çok daha iyi bir konuma
gelineceği muhakkaktır. Fakat
bütün bu olumsuzlukların bir
anda ortadan kalkmasını beklemek de gerçekçi bir yaklaşım
olmayacaktır. Ancak iş güvenliği
hususunda gerek inşaat sektöründe gerekse diğer sektörlerde ülkemizde yaşanan bu
olumsuz durumun öncelikle
eğitim odaklı politikalar ve beraberinde sabır ve de kararlılıkla
yürütülecek bir süreçle ülkemizin
üstesinden
gelebileceği
bir
mesele olduğu da akıllardan
çıkarılmamalıdır.
►
istiklâl
14
Mevlana
Kusuruma bakmayın benim, dostlar, bağışlayın beni.
Ben davullara, bayraklara aldırmayan bir padişahın yoluna düşmüşüm,
deli divane olmuşum.
Çok uzaklardan yürüyen bir adam gibiyim ben, çok uzaklardan geçen bir hayal gibi.
Ama yok da sayılmam hani, var olan bir şeyim ben.
Sizlere değerli insan Mevlana'dan bahsetmek istiyorum onu burada anlatmak sayfalara
sığmayacağını düşünüyorum fakat yine de ilgi ile okuyacağınızı ümit ediyorum.
Abdullah Şalışyurt
Kusuruma bakmayın benim, dostlar,
bağışlayın beni. Ben davullara, bayraklara aldırmayan bir padişahın yoluna
düşmüşüm, deli divane olmuşum. Çok
uzaklardan yürüyen bir adam gibiyim
ben, çok uzaklardan geçen bir hayal
gibi. Ama yok da sayılmam hani, var
olan bir şeyim ben.
Sizlere değerli insan Mevlana'dan
bahsetmek istiyorum onu burada anlatmak
sayfalara
sığmayacağını
düşünüyorum fakat yine de ilgi ile
okuyacağınızı ümit ediyorum.
Mevlana, Belh'te 30 Eylül 1207 ( 6
Rebiülevvel 604)'de dünyaya geldi.
1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri
ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten
ayrıldı. O sıralarda Mevlana, daha
küçük bir çocuktu. Babası ile birlikte,
İran’dan, Bağdat’tan geçerek Hicaz’a
geldi. Hac ibadetinden sonra da, Şam
yoluyla, Anadolu’ya geçtiler.
Anadolu’daki Selçuklu İmparatorluğunun ihtişamlı bir çağıydı. Babası
Bahattin Velet, Anadolu Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya’da çok büyük
bir saygıyla karşılandı. Mevlana yirmi
dört yaşlarındaydı.
Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed
Celâleddin'dir. Mevlânâ ve Rûmî de,
kendisine sonradan verilen isimlerdendir.
Mevlana,
ilk
eğitimini
babasından aldı. Babası, çağının en
büyük bilginlerindendi.
Mevlana babasından Fen ve Din ilimleri eğitimi aldı. Babasının ölümü üzerine, eğitimini Seyyit Burhanettin
Tirmizi’nin yanında sürdürdü. Mevlana
Tirmizi’den de Tasavvuf ilmini öğrendi.
Onun hayatında dönüm noktası olan
diğer bir âlimse Şemsi Tebziri’dir.
Mevlana’nın şu sözü bütün insanların hayıtını anlatıyor:
Hamdım piştim, oldum.
Herkesin ham olduğu zaman var bu
zaman insanlar çocukluk zamanıdır,insanlar çocukken aynı ham bir meyveye
benzer, güzel, tatlı sevimlidir hata
yapsa bile çoğu zaman şirinliği yüzünden hoşgörü ile karşılanır. Aynı zamanda insanların piştiği zamanda
gençlik zamanıdır. İnsan gençliğinde
hayatının bir çok olayıyla karşılaşır. Bu
olaylar insanı ya iyilikle pişirir ya da
kötülükle mahveder insanlar bu
pişkinlikten biraz olsun tecrübe
kazanırlar. İnsanların birde yandıkları
zaman vardır. Bu zaman genellikle
hayatta hata yaptıkları, yanlış tercihler
yaptıkları,yanlış
insanlarla
karşılaştıkları zamanlardır.
Yine Mevlana’nın başka bir sözü de
ta o zamanlar da söylemesine rağmen
günümüz dünyasındaki insanları ve de
bana gelecek insanları bize ne kadar
güzel bir şekilde tarif ediyor o söz.
Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde
insan yok.
Günümüzde bir çok fakir, yoksul,
gariban, aç, elbise bulamayan ama
onuru, gururu, çocuğu ailesi için
çalışan çabalan insan gibi insan görüyoruz. yine çevremizde süslü, temiz,
pahalı elbiseler geziyor, o elbiseler
yalancı, sahtekar, her işinde birilerini
kullanıp işi bitince de tanımayan
kendinden başkalarını hor gören insanlar, bu boş elbiseler tarih boyunca
olacaktırlar.
Mevlana sözlerinde, şiirlerinde, bizlere dünyayı ve de insanlığı
anlatmıştır bizlere düşen onu iyi anlamak ve de onun hayatı gibi yaşamaktır.
o güzel insan ölürken bile bizlere nasihat eder gibi bir vasiyet bırakmıştır.
Mevlana, 66 yaşındayken Konya’da
17 Aralık 1273'te de vefat etti.
Mevlânâ'nın vefat ettiği gün olan 17
Aralık, düğün gecesi anlamına gelen
ve sevgilisi olan Rabb'ine kavuşma
günü olduğu için Şeb-i Arûs olarak
anılır.
İşte o vasiyet:
Ben size; gizlice ve açıkça Allah’tan
korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az
konuşmayı, günahlardan çekinmeyi,
oruç tutmaya ve namaz kılmaya
devam etmeyi, daima şehvetten
kaçınmayı, halkın eziyet ve cefasına
dayanmayı, avam ve sefihlerle düşüp
kalkmaktan uzak bulunmayı, kerem
sahibi sâlih kişilerle beraber olmayı
vasiyet ederim. Çünkü onların hayırlısı,
insanlara faydası dokunandır. Sözün
hayırlısı da az ve öz olanıdır."
Bülbülün Kırk Şarkısı
İskender Pala
Kapı Yayınları
Selamlar ki, şeker dudaklıların vuslatı gibi içtendir, elbette onadır. Hasretler ki, âşıkların
avazı kadar yanıktır, elbette onadır. Övgüler ki, özlem sözlerince füzûn ve arzular ki
sevgililerin saçları misali uzun, ona, hep ona, hep onadır. O ki güldür, o ki sevgilidir,
bütün mecburiyetler onadır.
Çölde alevlerle küfürler kavururken insanlığı ve bir gün ortasında kızıl kayalara
çarparken vahşetlerin tutuşturduğu dalga dalga nefesler, bir melek adını andı onun.
Sözcükler henüz yetim, sevgiler hançer sokumlarına mahkûmdu. Goncalardan kan
damlıyordu gülistanlara ve çırçır böceklerinin rüya aralığında cinayetler işleniyor; babalar kızlarını toprağa diri diri gömüyordu. Cinnet karargâhına dönen yüreklerde hep
aynı boşluk vardı ve masum kelebekler çarmıha geriliyordu, yalnızca masum oldukları
için...
Zaman öyle bir zaman, mekân öyle bir mekândı… Ebabiller kara yere kararken Ebrehe’nin fillerini, gonca ana rahminde yetim kalıverdi. Kâbe’nin duvarını bir kırlangıç
kucaklamıştı oysa, çığlık çığlığa… Ardından bir şair kollarını açıp haykırmıştı:
“Yaklaşıyor yaklaşmakta olan!.. Yaklaşıyor yaklaşmakta olan!.. Yaklaşıyor yaklaş…”
Avizesi cevzâ, ışığı dolunay idi gecenin... Yaklaşmakta olan, bir gül olup açtı ve
yeminler edildi ömrüne. Gül açınca taşırdı insanlığın sevinç ırmaklarını ve dünya ilk
kez dünya olduğunu hissetti. Bir bülbül gülün aşkına yanmış, yanmaktan kana
boyanmıştı. Anlatıyordu:
Zamân o gül gibi gül görmedi zamân olalı
Gülün güzelliği dillerde dâsitân olalı Peygamber Efendimizin hayat hikâyesi…
İskender Pala’nın güçlü kaleminden…
ZEHİR
Çocukken haftalar bana asırdı;
Derken saat oldu,derken saniye...
İlk düşünce,beni yokluk ısırdı:
Sonum yokluk olsa bu varlık niye?
Yokluk,sende yoksun,bir var bir yoksun!
İnsanoğlu kendi varından yoksun...
Gelsin beni yokluk akrebi soksun!
Bir zehir ki,hayat özü faniye...
Necip Fazıl KISAKÜREK
Download

İstiklal Dergisi | ŞUBAT-2015, Sayı:34