SAKARYA ÜNİVERSİTESİ
SİSTEMATİK KELAM
Hafta 13
Doç. Dr. Mustafa AKÇAY
Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Sakarya Üniversitesi’ne aittir. "Uzaktan Öğretim" tekniğine uygun olarak
hazırlanan bu ders içeriğinin bütün hakları saklıdır. İlgili kuruluştan izin almadan ders içeriğinin tümü ya da bölümleri
mekanik, elektronik, fotokopi, manyetik kayıt veya başka şekillerde çoğaltılamaz, basılamaz ve dağıtılamaz.
Her hakkı saklıdır © 2011 Sakarya Üniversitesi
ÜNİTE
13
Âhiret: Ölüm Ötesi Hayat
İÇİNDEKİLER
13. 1. Âhiret Hayatının Varlığı
13.1.1. Âhireti İspat Delilleri
13.1.1.1. İlk Yaratılış Delili
113.1.1.2. Yaratılmışlarla Ahirette Diriltmeyi Kıyaslama Delili
13.1.1.3. Ebedilik Arzusu
13.1.1.4. Adalet ve Sorumluluk Duygusu Delili
13.1.1.5. Gayeli Yaratılışı Delili
13. 2. Kıyamet (Âlemin Ölümü)
13. 2. 1. Kıyametle İlgili Kavramlar
13. 2. 2. Kıyamet Alametleri
13. 2. 2.1. Küçük Alâmetler
13. 2. 2. 2. Büyük Alâmetler
13. 2. 2. 2.1. Ye’cüc ve Me’cûc
13. 2. 2. 2. 2. Dâbbetü’l-arz
13. 2. 2. 2.3. Duhan
13. 2. 2. 2.4. Deccâl
13. 2. 2. 2. 5. Hz. İsa’nın Gökten İnişi
13. 2. 2. 2. 6. Güneşin Batıdan Doğması
2
13.3. Kıyametin Gerçekleşmesi
HEDEFLER
Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
ü Ahiretle ilgili kavramları tanımlayabilecek,
ü Kıyamet alametlerinin neler olduğunu gösterebilecek
ü Ahiretin varlığının delillerini açıklayabilecek,
ü Ahiret ile kıyamet ve bunlarla ilgili kavramların farklarını seçebilecek,
ü Ahirete imanın önemini sağlayabileceksiniz.
ÖNERİLER
Bu üniteyi daha iyi kavrayabilmek için okumaya başlamadan önce;
•
DİA, “Âhiret, Kıyamet, Duhan, Dabbetü’l-arz, Deccal” maddelerinin,
•
Salih, Suphi, Ölümden Sonra Diriliş, (trc. Şerafeddin Gölcük), İstanbul,
1981.
•
Toprak, Süleyman, Ölümden Sonraki hayat (Kabir hayatı), Konya 1997.
•
Kuzu, Selman, Mehdi, Deccal, Mesih, İstanbul, 2001.
•
Tekineş, Ayhan, Ahirzaman ve Kıyamet Alâmetleri, İstanbul, 2008.
•
Topaloğlu, Bekir- Yavuz, Y. Ş- Çelebi, İlyas, İslâm’da İnanç Esasları,
İstanbul, 1999.
•
Öztürk, Yener, Kur’an’da Âhiret, İstanbul, 2001; adlı eserlerinin okunması
önerilir.
3
Âhiret: Ölüm Ötesi Hayat
13.1. AHİRET HAYATININ VARLIĞI
İman esasları kelamcılar tarafından ilâhiyat, nübüvvet ve semiyyat veya me‘âd olarak üç
ana kategoride ele alınarak incelenmiştir. Bu esaslardan üçüncüsü olan semiyyât-me‘âd
bölümünde insanın ölümü başlayan kabir hayatı ve ötesi ve âlemin ölümü (kıyamet) ile
başlayan sonsuz hayat safhaları ele alınmaktadır. Âhiret, dünya hayatını takip eden, ona
benzer fakat daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli
merhaleler ve hallerden ibarettir.
Âhiret, “evvel”in karşılığında “son” anlamında “âhir” kelimesinin müennesidir. Kelime
Kur’an-ı Kerîm’de birçok âyette terkipler şeklinde kullanılmıştır. Bu kullanımlardan en
çok tekrarlananları yalın ve terkip hallerinde görülen “el-âhire, el-yevmü’l-âhir, eddâru’l-âhire, en-neş’etü’l-âhira” gibi terkiplerdir. Âhiret hayatına, bu dünya hayatından
başka bir âlem olduğu için “öteki-diğer âlem” anlamında ahiret; ölümden ve kıyametten
başka bir âlemin olup olmadığının ve neler olacağının bilinmesi akıl ve duyularla değil,
işitmeye-doğru habere yani ayet ve hadislerin birdirdiğini doğruları duymaya bağlı
olduğu için “işitme yoluyla- doğru haberle bilinen âlem” anlamında semiyyât
denilmiştir. Keza âhiret âlemine, “dönüp varılacak âlem, ilk ayrılınan yere geri
dönülecek alem” anlamında da “me‘âgeri dönülecek alem” denilmiştir. Nitekim me‘âd
kavramı, kelâm ilminin tanımında yer alan “mebde ve meâd itibariyle” terkibinde;
kelâm ve felsefe kitaplarında yer alan “mebde-başlangıç”in karşıtı olan “me’ad” terimi
de bu anlamda yani âhiret karşılığında kullanılmıştır. Ebedi yaşamın ifadesi olan âhiret
hayatı, geniş anlamda kabir hayatını da içine alan, dünya hayatından sonraki hayattır.
Kelime daha dar anlamda ise, sûr’a ikinci kez üflenmesiyle başlayan ve Allah’ın
dilemesine bağlı olarak sonsuza dek sürecek olan bir hayattır. (Hûd 11/105-108).
Âhiret hayatı yukarıda ifade edilen anlamlarıyla birlikte İslam düşüncesinde iman
esaslarından biri olarak, birçok âyette Allah’a imanla birlikte zikredilmiştir. Bu
âyetlerde sonsuz ahiret hayatının önemi vurgulanmış, dünya hayatına nispetle âhiret
hayatının daha daha hayırlı olduğu ve devamlılığına vurguda bulunulmuştur. (el-‘A’lâ,
87/16-17; ed-Duhâ, 93/4). Bu nedenle ahiretin hayatının varlığının ispat edilmesi ve
ilgili delil ve metotlar üzerinde çokça durulmuştur. Diğer iman esaslarının bir
4
biryleriyle ayrılmaz bir bütünlük arzetmesi ve her bir iman esasının âhiretin varlığını da
gerektiriyor olması konunun önemini daha da artırmaktadır.
Âhiret inancı, iptidai kavimler dahil, tanrının varlığını kabul eden hemen hemen bütün
din ve düşünce sistemlerinde mevcuttur. Bununla birlikte âhiret hayatının mahiyeti ve
nitelikleri konusunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Eski Ahid’de dünya
hayatından sonra ruhun ölmezliğine ve dünyada işlenen günahların tesbit edildiğine
işaretler bulunduğu gibi ölümden sonra Allah’ın görüleceği, yapılan amellere karşılık
verileceği de ifade edilmiştir. (bk Eyüb, 14/14-22, 19/25-29; Daniel, 12/21. Bununla
beraber Matta İncilinde (22/23-30), Sadükî mezhebine bağlı yahudilerin Hz. Musa'dan
naklettikleri bir meseleyi tartışma konusu yaparak âhireti inkâr fikrine meylettiklerinden
bahsedilmektedir. Yeni Ahid’de yani İnciller’de de âhiret ve mücâzat inancı açık bir
şekilde mevcuttur (bk Matta, muhtelif bablar; Markos, 12/18-27; Luka, 20/ 27-38)
Kur’an’da Hz. Nüh, İbrahim, Yûsuf, Mûsâ, İsa ve diğer peygamberlerin kendi
ümmetlerine âhiret akidesini telkin ettikleri ifade edildiği gibi (bk. Yûsuf, 12/101,
Meryem 19/33; Tâhâ, 20/55; eş-Şuarâ, 26/81-102; Nûh, 71/I7-18), Allah’a ve âhiret
gününe inanan yahudi, Nasârâ ve Sâbiîler’in kurtuluşa erecekleri beyan edilmekte (bk
el-Bakara, 2/62, el-Mâıde, 5/69) ve “kendisinden önceki ilâhî kitapları doğrulayıcı”
olarak gönderilen Kur’an’ı âhirete inananların kabul edeceği haber verilmektedir (bk.
el-En’âm, 6/921). Kur’ân-ı Kerîm’den önceki semavî kitapların gerek otantik gerekse
apokrif kabul edilen nüshalarında âhiret inancına yer verilmekle beraber, konu hiçbir
zaman Kur’an’daki kadar açık ve müessir bir şekilde ifade edilmemiştir. Nitekim
Kurân-ı Kerîm’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akîdesi işlenmekte,
konuyla ilgili âyetler hem Mekkî hem de Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır.
Birçok sûrede kâinatın, özellikle insanın yaratılışından, evrenin idare edilişinden ve
hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer
almıştır. Kur’an’ın bildiridiğine göre dünya, genel özellikleriyle, fani bir faydalanış,
yararlanma yeri ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat âhiret hayatıdır, huzur ve sükûn sadece
ölümsüz âlemdedir (bk. el-Ankebût, 29/64; el-Mü’min, 40/39; el-Hadîd, 57/20). Her ne
kadar ölüm geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de imanlı gönüller için
fânilikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır.
Âhiret konusu, aklî ve nakli olmak üzere iki yönden ele alınmaktadır. İnsan bedeninin
ve evrenin fâni olduğunu, öldükten sonra tekrar dirilmenin de imkân dâhilinde
bulunduğunu kabul etmek konunun aklî yönünü; kabir ve berzah hayatı, kıyametin nasıl
kopacağı ve âhiret hayatının nasıl başlayıp devam edeceği hususu ise naklî yönünü
oluşturur. Âhiret hayatı beş duyunun idrakleriyle sınırlı bulunan pozitif ilimlerin alanıan
girmediğinden onların bütün boyutlarıyla âhiret âlemi hakkında kesin bir şey
söylemeleri mümkün değildir. Böyle olmakla birlikte ilim insnları da neticede bir insane
olduklarından şahsî temayülleri ve ilmî yorumları sonunda âhiret konusunda müsbet
veya menfi bir kanaate varabilir.
Âhiretin varlığını ispat konusunda Kur’an-ı Kerîm’den hareketle çeşitli deliller
geliştirilmştir. Bu deliller aşağıdaki şekilde ifade edilebilir.
5
13.1.1. Ahireti İspat Delilleri
13.1.1. İlk Yaratılış Delili
Âhiretin varlığını kabul etmeyenlere karşı Kur’an-ı Kerîmin dile getirdiği en önemli
husus örneksiz-ilk yaratılış gerçeğinden hareketle bir şeyi ikinci kez yapmanın çok daha
kolay olduğuna dikkat çeken delildir. Bu delile göre tüm canlıları ve insanı ilk kez
yoktan var eden Yüce Yaratıcı’nın onları tekrar yaratmasının çok daha kolaydır.
Nitekim “Kendi yaratılışını unutarak bize ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diye
örnek verdi. De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecek; çünkü O, yaratmanın her
türlüsünü bilir.”, (Yâsin, 36/78-79) ayeti bu delili ifade etmektedir. Keza “Mahlûkları
ilkin yoktan yaratan, ölümden sonra da dirilten O’dur. Bu diriltme O’na göre pek
kolaydır.”, (Rûm, 30/27) âyeti de aynı hususa dikkat çekmektedir.
13.1.1.2. Yaratılmışlarla Ahirette Diriltmeyi Kıyaslama Delili
Kur’an-ı Kerîm’in ahireti inkâr edenlerle ilgili olarak getirdiği bir diğer delil de zor
olanı yapanın daha kolay olanı yapmasının evleviyetle mümkün olduğunuda dikkat
çekerek ahireti ispat metodudur. Şüphesiz buradaki zorluk, sonsuz ve mutlak güç ve
kudret sahibi Allah Teala için değil, tüm yetenekleriyle sınırlı bir varlık olan insanlara
nispetle söz konusu olan bir zorluktur. Bu çerçevede Kur’an-ı Kerim’de adeta sonsuz
büyüklük ve çeşitlilikte olan göklerin, yerin ve buralardaki varlıkların yaratılması örnek
gösterilerek ölümden sonra diriltmeyi gerçekleştirmenin çok kolay ve basit olduğuna
dikkat çekilerek “Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve yarattıktan sonra hiçbir yorgunluk
çekmeyen Allah’ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini hiç düşünmezler mi?”
(Ahkâf, 46/33) buyurulmuştur.
13.1.1.3. Ebedilik Arzusu
Âhireti ispat metotlarından birisi de insandaki sonsuz yaşama arzusunu temel alan
yaklaşımdır. Bu delil “nereden geldim, niçin geldim ve nereye gidiyorum?” gibi
sorulara tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın sormaya mecbur
olduğu bu sorunun birinci kısmında materyalist izahı benimsemeyen, kendisine ve
içinde yaşadığı tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan
kimse, söz konusu sorunun ikinci ve üçüncü kısmında da aynı düşünce tarzını devam
ettirerek öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah'a imanla
âhiret gününe iman, Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilerek her ikisinin birbirni
gerektirdiğine de dikkat çekilmiştir.
13. 1. 1. 4. Adalet ve Sorumluluk Duygusu Delili
İnsandaki fıtrî özelliklerden biri de haksızlığın giderilmesi yani adalet duygusudur. Bu
âlemde dünyanın hiçbir yerinde ve dönemde sürekli olarak adaletin hâkim olduğunu
söylemek mümkün değildir. Haksızlığı görüp de derinden rencide olan insan büyük bir
hesap gününün varlığına inanmak istemektedir. İşte iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun
hesaplarının görüleceği, mutlak adaletin sağlanacağı bir âlemin mevcudiyeti hem
mahlukatın hukuklarının temin edilmesi hem de Allah Teala’nın adil ve hakim
isimlerinin mutlak anlamda zuhur etmesi için lüzumludur. Bu âlem de âhiret âlemidir.
6
Kur’an’da kıyametin daha çok, adalet ve hesap verme mefhumlarıyla birlikte tasvir
edilmesi de bu gerçeğin bir başka şekilde ifadesidir. Hayatı boyunca fakirlik ve sıkıntı
çekerek ölenler olduğu gibi zenginlik zevkleri içinde gözlerini hayata kapayanlar da
vardır. Şayet fakir kötü, zengin iyi bir insan idiyse adalet yerini bulmuş denebilir; fakat
durum tersine ise, ömrünü acılar içinde geçiren dürüst fakir insanın mükâfat göreceği
ikinci bir hayat gereklidir. Öte yandan Âhiret inancı öncelikle insanda sorumluluk
duygusu meydana getirmekte ve bu yönüyle her iki âlem hayatı için hem hukukî hem de
ahlâkî müeyyide olmaktadır. Dünya hayatında insanın zorluklarla, haksızlıklarla
mücadele ettiği halde bunları ortadan kaldıramadığı, neticede elem çektiği bir gerçektir.
Mutlak adaletin tecelli edeceği, iyiliğin mükâfatlandırılması için bütün engellerin
ortadan kalkacağı ebediyet âleminin varlığına inanmak, insan için büyük bir teselli
kaynağı ve yaşama sevincidir.
13.1.1.5. Gayeli Yaratılışı Delili
Sonsuz derecesinde büyük ve engin, akıllara durgunluk verecek derecede harikulade ve
ahenk içinde düzenlenip işlemekte olan kainatın gayesiz yaratılmadığı çeşitli ayetlerde
bildirilmiş; (msl. el-Enbiyâ, 21/16; Sad, 38/27) yeri, göğü, ayı, güneşi, dünyadaki
varlıkları insanın emir ve hizmetine verildiği ifade edilmiştir. (bk. İbrahim, 14/33; elHac, 22/651). Bu mertebeye yüceltilmiş olan insanın hemcinslerine, diğer varlıklara ve
yaratıcısına karşı elbette ki bazı görevleri olacağı gibi, âlemdeki varlık türlerinden biri
olan insanın bütün üstün konumuna rağmen başıboş, amaçsız olması düşünülemez.
Nitekim Kur’an-Kerîm insanın amaçsız yaratılmadığını ısrarla vurgulamaktadır. “Bizim
sizi boşuna yarattığımızı, Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi
sandınız?” (Mü’minûn, 23/115) gibi ayetler bu gerçeği vurgulamaktadır.
Ahiretin gerçekliği konusu, insanın psikolojik muhtevasında ve dış dünyada bulunan
bunca delile rağmen yine de inkâr edilebilmektedir.
13.2. KIYAMET (ÂLEMİN ÖLÜMÜ)
İnsanın ölümüyle, kabir veya berzah hayatı; âlemin ölümü demek olan kıyametin
gerçekleşmesiyle ahiret hayatı başlamış olur. Bir hadiste, kabrin âhiret duraklarının ilki
olduğu belirtilmişse de (Tirmizî, “Zühd”, 5; İbn Mâce, “Zühd”, 321) hakiki anlamdave
tüm yönleriyle âhiretin gerçekleşmesi, mevcut dünya nizamının bozulmasından sonra
olacaktır. Küllî anlamıyla âhiret hayatı, ancak kıymetin vuku bulmasıyla
gerçekleşecektir.
13. 2. 1. Kıyametle İlgili Kavramlar
Kur’an-ı Kerîmde kıyametle ilgili çeşitli kavramlar kullanılmıştır. Bu kelimelerden
kimisi tüm ahiret hayatını, kimileri ahiret hayatının belli safha ve bölümünü ifade
etmekle birlikte hepsi de ahiret hayatını nitelendiren kavramlardır. Kur’an-ı Kerîmdeki
kıyamet kelimesinin benzer isimlerinden bazıları şunlardır:
(1) es-Sâat: “Kıyamet yaklaştı” âyetinde (el-A‘râf/187) olduğu gibi, zamanın bir parçası
anlamındaki es-Sâat kelimesi günün yirmi dörtte biri, şimdi, vakti tayin eden alet ve
kıyamet günü anlamlarına gelmektedir. es-Sâat kelimesi Kurân-ı Kerîm’de kıyamet için
7
kullanıldığında da üç anlamda kullanılmıştır. Bunlar, “insanların kabirlerinden kaldırılıp
hesap vermek üzere diriltilmeleri” anlamında es-Sâatu’l-kübrâ; “bir neslin yok olması,
tamamen ortadan kalkması” anlamında es-Sâatü’l-vüstâ; “insanın ölümü” anlamında
es-Sâatü’s-süğrâ’dır. Bu anlamıyla her insanın ölümü onun kıyameti demektir.
(2) el-Vâkıa: “Kesin olarak meydana gelecek olay, gerçeğin ta kendisi olan büyük
hadise” anlamındadır. Vâkıa, aynı zamanda Kurân-ı Kerîm’in 56. sûresinin adıdır.
(3) el-Hâkka: Hakka “Kesin gerçek, vuku bulması muhakkak olan kıyamet” anlamına
gelir. Kıyamet isimlerinden biri olan bu kelime aynı zamanda bir sure adıdır.
(4) el-Kâria: Aynı zamanda 101. sûrenin de adı olan ve surenin ilk ayetinde geçen elKâria, kıyametin başlangıcını ifade eden bir sıfatı olarak “kâinatı oluşturan parçaların
büyük bir gürültü ile birbirine çarpması, olağanüstü dehşetli gürültü ve ses” demektir.
(5) es-Sâhha: Kulakları sağır edecek şekilde tiz ve yüksek ses” demektir. (Abese,
80/33-34)
(6) el-Gâşiye: Ğaşiye, kelime olarak “kaplayan, çepeçevre bürüyen, saran” demektir.
Korkusuyla bütün insanları sarıp kapladığı için de kıyametin sıfatlarından biri olmuştur.
Mekke’de nâzil olan el-Gâşiye sûresi de bu anlamıyla ilk âyetinde “Şiddet ve dehşetiyle
her şeyi sarıp kaplayacak olan o felâketin haberi sana geldi mi?” ifadesiyle
başlamaktadır.
(7) et-Tâmmetü’l-kübrâ: “Büyük felâket” demektir. (en-Nâziât, 79/34)
Kur’an’da kıyametin mutlak olarak kesin olarak gerçekleşeceği, gerçekleşme vaktinin
yakın olduğu bildirilmekle birlikte zamanı bildirilmemiş, bunun bilgisinin yalnızca
Allah’a mahsus olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte kıyametin nasıl gerçekleşeceğine
dair hayli açıklayıcı ifadeler yer almış, bu hususta tablolar halinde insanın düşünmesine
zemin hazırlayan kıyamet sahneleri takdim edilmiştir. Kıyamet esnasında görevli melek
tarafından sura üflenmesiyle, Allah’ın dilediklerinin dışında gökte ve yerde bulunan tüm
canlıların öleceği bildirilmektedir. Ayrıca genel bir kozmolojik çöküşle birlikte, tek tek
kevnî hadiselerin gerçekleşmesine; dağların, yerlerinden sökün ederek birbirlerine
çarpıp, paramparça olmaları, denizlerin birbirlerine katılacağı, güneş ve ayın bir araya
getirileceği, yıldızların döküleceği; kısacası hem yer hem de göklerin şekil değiştireceği
dile getirilmiştir. (bk. İbrâhîm, 14/48; Tâhâ, 20/105-107; et-Tekvîr, 81/1-3; el-İnfıtâr,
82/1-3, el-Kâria, 101/1-51.) Bütün bu muhtelif hadiselerin gerçekleşmesinde insanın
tavırlarına dikkat çekilmekte, insanın acziyetine yüce yaratıcının kudretine vurguda
bulunulmaktadır. Kıyametin dehşetine gökler ve yeryüzünün dayanamayacağı, o günün
şiddetinden çocukların saçlarının ağaracağı, hamilelerin yavrularını düşüreceği, emzikli
kadınların bebeklerini unutacağı ve bütün insanlar şaşkına döneceği özellikle
belirtilmiştir. (bk. el-A’râf, 7/187; el-Hac, 22/1-2; el-Müzzemmil, 73/17).
Özetle kıyametin nasıl kopacağı hususu Kur’an’da ayrıntılı sayılacak bir şekilde anlatılmış; zamanını ise Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği belirtilmiştir.
Kıyametin ansızın ve çok süratli olarak gerçekleşeceği, “belki de yakın olduğu”
denilerek (bk. el-Ahzâb, 33/63); eş-Şûrâ, 42/171) ifade edilmiş; topyekün insanların
buna hazırlıklı olmalarına dikkat çekilmiştir. İlgili âyetlerden anlaşıldığına göre, bu olay
8
kâinatta mevcut kozmik düzenin bozulmasıyla başlayacak; ne zaman olacağı
bildirilmemiş, sadece ve alâmetlerinin belirdiği haber verilmiştir (bk. Muhammed,
47/18). Hz. Peygamber de orta parmağıyla şahadet parmağını göstererek kendi dönemi
ile kıyametin kopmasının iki parmağı gibi birbirine yakın olduğunu söylemiştir. (
Buhârî, “Rikâk”, 39; Müslim, “Fiten”, 133-1351) Naslarda geçen bu tür zaman belirlemelerini, birkaç bin yılın önemsiz bir küsur sayıldığı jeolojik ve kozmolojik zaman
kavramı içinde yorumlamak gerekir. Buna göre kıyametin kopuşu gibi büyük bir
kozmik olayın ne zaman gerçekleşeceğini söylemek, hatta tahmin etmek mümkün
değildir. Zaten İslâm literatüründe konuyla ilgili ciddi sayılabilecek herhangi bir
zamanlama da mevcut değildir.
13. 2. 2. Kıyamet Alametleri
Hadis literatüründe, kıyametten önce ortaya çıkacak olan kıyamet alâmetleriyle ilgili
oldukça geniş bilgi vardır. Bir kısmının sağlamlık bakımından tenkide tâbi
tutulabileceği bu tür rivayetlerin muhtevasını iki grupta mütalaa etmek mümkündür.
Bunlardan birincisi dinî emirlerin ihmal edilmesi ve ahlâkın bozulması tarzındaki
manevî faktörlerdir. İkincisi ise deccalin ortaya çıkışı. Hz. İsa’nın dünyaya dönüşü,
kozmik düzenin bozularak güneşin batıdan doğup doğudan batması gibi mevcut tabiat
kanunlarını aşan olaylardır. Bu tür olaylar hakkında önceden zaman belirleyici
tahminlerde bulunmak mümkün değildir. Kıyamet âlemetleri küçük ve büyük âlametler
olarak tasnif edilmiştir.
13. 2. 2. 1. Küçük Alâmetler
Kıyamet âlametleri şeklinde Türkçede yaygın olarak kullanılan bu kelimeye karşılık
Arapçada “eşrâtu’s-sâa, emârâtu’s-sâa ve alâmâtü’l-kıyâme” gibi muhtelif kullanımları
vardır. Nitekim konuyla ilgili yazılan eserlerin isimleri de bu isimlerle anılmaktadır.
Kullanımlarda yukarıda farklı isimlerle anılan “dünyanın sona ereceği vakit” i ifade
eden “sâat” ve “kıyâme” kelimeleriyle bunun belirtilerini, göstergelerini, işaretlerini
ifade eden “eşrât”, “âyât”, “emârât”, “alâmât” kelimeleriyle bir tamlama oluşturmuştur.
Kıyamet alametleri terkibi, ileride olacağı kesin olanın öncesinde bir takım
göstergelerin ortaya çıkması ya da bir takım oluşumların ilerideki sonucunu haber
verme anlamını ifade etmektedir.
Kur’an’da “Yoksa onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesini mi gözlüyorlar? Zaten
alâmetleri geldi bile! Ama kıyamet gelip çattıktan sonra, ibret almaları neye yarar ki!”,
âyetiyle bunu dile getirmektedir.” (Muhammed, 47/18) buyrularak kıyametin bir takım
göstergelerinin olduğunadikkat çekilmiştir. “Zaten alâmetleri geldi bile!” ifadesini bazı
müfessirler “kıyamet alâmetleri” olarak yorumlarken, bazıları da âyetin öncesi ve genel
muhtevasına dayanarak kâfirlerin başına gelecek olan helak vakti olarak
yorumlamışlardır. Yine bazı müfessirlerce “rabbinin bazı âyetleri” ve “sâat”, “gerçek
va‘d” ve “hesabın yaklaştığı” nı haber veren âyetlerden hareketle burada “kıyamet”ten
söz edildiği ve yaklaşan bu kıyametin de alametlerinden söz edilmesi gerektiği
sonucuna varmışlardır. Bununla birlikte Kur’an’da yaygın bir şekilde hadis, tefsir ve
9
kelâm kitaplarındaki bilindiği anlamda “kıyamet alametlerinden açıkça söz edilmediği,
görüşü daha isabetli olarak benimsenmiştir.
Hadislerde ise kıyamet alâmetleri anlamına gelen bir çok terim ve rivayet yer
almaktadır. “Eşrâtü’s-sâat”, “emârâtu’s-sâat” ifadeleri bunların en yaygın olanlarıdır.
Hadislerden hareketle küçük kıyamet âlemetlerini şöyle sıralamak mümkündür.
(1) Câriyenin efendisini doğurması (Müslim “Fiten”, 25; İbn Mâce, “Fiten”, 25)
(2) Yalın ayak ve çıplak kişilerin insanların başına geçmesi (İbn Mâce, “Fiten”, 25)
(3) İnsanların bina yapımında yarışmaları,
(4) İlmin azalması, cehaletin yaygınlaşması,
(5) Fitnelerin ortaya çıkması,
(6) Öldürme olaylarının çoğalması,
(7) Zinanın açıkca işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin
azalması,
(8) İki büyük müslüman ordusunun birbiriyle savaşması,
(9) Emanetin ehline verilmemesi.
Yukarıda maddeler halinde belirtilen küçük alametler en yaygın olarak bilinenlerdir.
Benzerlerini hadislerde görebiliriz. Bu hadislerdeki genel muhteva, fert ve toplumsal
olarak insan ve toplumların bozuluş ve yıkılışların ilahi kanunlarını hatırlatmaktadır. Bu
alametlerde değişik zeminlerde Hz. Peygamber tarafından bireysel anlamda insanın
içinde bulunduğu şartlarda uyulması gereken kanunların ihlal edilmesi durumunda
kaçınılmaz sonucun nasıl olduğunun bildirildiği anlaşılmaktadır.
Doğan sonuçların bir yıkım olacağı ve bunun da bu yönüyle kıyametin; yok oluşun bir
başlangıcı olduğu hatırlatılmaktadır. Bir başka ifadeyle hadislerde ekonomik yönden
yozlaşmanın paranın belirli kurallarla ehil eller tarafından değil de türedi zenginlerle
paranın yönetimine hakim olamayanlarca yöneltilmesi toplumsal bir yozlaşma olarak
takdim edilmektedir. Ferdin İslam’ın yasakladığı içki, zina gibi ahlaki çöküşü
doğuracak eylemler içinde bozulması da toplumsal yapıyı oluşturan kuralların
bozulması anlamındadır. Kısaca sözü edilen emareler, fert ve toplumsal düzeyde
yıkılışın habercisi anlamında sunulmuştur. “Sâat” anlamıyla kıyametin vakti
belirlenmemektedir. Kıyametin göstergelerinin, ilahi kanunların kaçınılmazlığını
vurgulamaktadır.
13. 2. 2. 2. Büyük Alâmetler
Büyük âlametlerden maksat, kıyametin kopmasının yaklaştığını veya fiilen başladığını
ifade eden alâmetmerdir. Büyük alametlerin bir kısmı Kur’an’da; bir kısmı da
hadislerde zikredilmiştir. Bu aylametlerden Ye’cüc-Me’cüc, Dâbbetü’l-arz, Duhân ve
ayın ikiye ayrılması Kur’an’da zikredilmektedir. Bazı müfessirler nüzül-ü Îsâ ve
güneşin batıdan doğmasına da Kur’an’da işaret edildiği kanaatindedirler.
13. 2. 2. 2. 1. Ye’cüc ve Me’cûc
10
Ye’cüc-Me’cûc kelimeleri Kur’an’i bir kavram olup Kur’an’da Kehf suresinde
Zülkarneyn’in hayatından bir kesit sunulurken “Ye’cüc-Me’cüc” den bahsedilmektedir.
(18/ 94-97)
Ye’cüc ve Me’cüc, Enbiyâ suresinde “Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün sedleri açılıp her
tepeden dünyaya akın etmeye başladıkları, doğru vâdin vaktinin yaklaştığı sıra, işte o
zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır. “Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet
içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!” diyecekler.” (21/96-97) şeklinde yer
almaktadır. Âyette geçen iki dağın ve seddin neresi olduğu, Zülkarneyn’in kimliği,
Ye’cüc-Me’cüc’ün kimler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Konuyla
ilgili özellikle tefsirlerde yapılan açıklamalar kesinlik ifade etmeyen açıklamalardır.
Ancak burada söylenebilecek husus ye’cüc ve me’cüc yeryüzünde bir felaket olarak
varlığını bir süre sürdüreceği gerçeğidir. Enbiya sûresi âyetlerinden de anlaşılıyor ki,
Kıyamet kopmadan önce, onlarla bir takim insanlar arasında bir engel olarak yapılan
sed açilacak; onlar insanlara saldıracaklardır.
13. 2. 2. 2. 2. Dâbbetü’l-arz
Kuran'da ve hadislerde geçmekte olan Dâbbe kelimesi, Arapça ““yavaşca hareket
etmek, emeklemek, yürümek” anlamlarına gelen “debb” kelimesinden türemiştir.
Hastalığın yavaş yavaş sirayet etmesine “dabbe’l-maraz”, nehirin yavaş akmasına
“dabbe’l-nehr” denilmektedir. Dabbe ise “yerde sürünen veya kımıldayan hayvan,
canlı” anlamındadır.
Dabbe, kelimesi Kur’an’da tekil ve çoğul şekillerinde geçmekle birlikte sadece bir
ayette kıyamet âlâmetlerine konu olabilecek tarzda zikredilmiştir. Bu ayet şöyledir:
“Kıyamet hakkındaki sözün gerçekleşme zamanı yaklaşınca onlara yerden bir dabbe
(canlı) çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize,kesin olarak inanmadıklarını
söyler. O gün, her ümmetten ayetlerimizi yalanlayanları toplarız, onlar bir araya
getirilip hesap yerine sevk edilirler. ” (en-Neml, 27/82-83). Ayette geçen “debb” ile
“keleme” kökünde yer alan “kelâm etmek, söylemek” anlamları birlikte
düşünüldüğünde “yeryüzü dile gelip konuşacak, onlara üzerinde yaşadıkları sürece ne
yaptıklarını bir bir haber verecek, günahlarını yüzlerine vuracak” anlamı da verilebilir.
Böyle bir yorumun “varlığın dilini dile getiren”, “varlıkların sözcüsü olma durumundaki
Kuran’ın” gelen üslûbuna uygun olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim böyle bir uslub
Kur’an’ın başka âyetlerinde de görülmektedir. (bk. Fussilet; 41/11, 20-22) Kıyametten
önce Dabbetü’l-arz diye bir canlının çıkacağına dair rivayetleri sıralayan Râzî ayetin
tefsirinde Allah'ın kitabında bu manaya delâlet eden hiçbir delilin bulunmadığını
söylemiştir. Öte yandan bu ayetin kıyametten önce “dabbetu’l-arz” diye bir yaratığın
ortaya çıkacağaı, onun kıyamet alâmetlerinden olduğuna işaret ettiği de ifade edilmiştir.
Bu anlayış “dabbe” kelimesine “bir yaratık” manası verilmesinden kaynaklanmaktadır.
Burada bir isimden değil bir olaydan, bir fiilden bahsedildiğini düşünüldüğünde
meselenin “yeryüzünden canlı bir varlık çıkarmak” değil de, mecazî olarak “yeryüzünün
canlı bir varlık gibi dile getirilişi” nin kasdedilmiş olması mümkündür.
11
Dabbetü’l-arzın bir kıyamet âlameti olarak açıkça zikredilmesi hadislerde yer
almaktadır.
13.2.2.2.3. Duhan
Duhân kelimesi, “tütmek, dumanı çıkmak” anlamında Arapça “dahn” kökünden
türemiştir. Duhan kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de hem iki âyette (Fussılet, 41/11; edDuhân, 44/10) yer almış hem de kırk dördüncü sûrenin adı olmuştur. Her iki âyette de
“duman” anlamında kullanılmıştır. İlgili âyetlerden biri “Sonra iradesi duman halinde
olan göğe yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu: “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa
emrime gelin!” onlar da: “Gönüllü olarak geldik.” dediler.” (Fussilet, 41/11) âyetinde
dünyanın yaratılışından söz edilmekte olduğu için kıyamet alameti olma anlamında
görülmemektedir. Duhan’ın kıyamet âlemeti olarak algılanmasına işaret eden ayet
“Göğün, bütün insanları saracak olan açık bir duman çıkaracağı günü gözle. Bu, gayet
acı bir azaptır.” (ed-Duhân, 44/10-11) beyanıdır.
Ancak bu ayetin de (44/10) konuya delaleti kesin değildir. Zira Kıyamet alâmetleriyle
ilgili olarak kabul edilen bu ikinci âyet öncesinde Allah’ın birliği ve O’nun kâinata
hâkim olduğu, Allah’ın, rahmetinin bir eseri olarak insanlığı doğru yola iletmek üzere
peygamberler gönderdiği, tüm uyarılara rağmen oyalanmaktan başka bir şey yapmayan
inkârcıları elem verici azap olarak bir dumanın (duhân) saracağı, bu elîm azabın
kaldırılması halinde iman edeceklerine dair söz verecekleri ifade edilir.
13. 2. 2. 2. 4. Deccâl
Deccal, kelimesi “bir şeyin üstünü örtmek, yaldızlamak, boyamak, aldatmak, yala
söylemek” anlamlarına gelen “Decl” kökünden türeyen bir sıfattır. “Deccâl” da “çok
aldatan, sahtekar” anlamındadır. Deccal, kelimesi Kur’an-ı Kerîm’de değil, hadislerde
yer almaktadır.
Hadis kaynaklarındaki konuyla ilgili rivayetlere göre Deccâl, rüzgâr gibi bir hıza sahip
olmak, yağmur yağdırıp kurumuş bitkileri yeşertmek, bolluk veya kıtlık icat etmek gibi
beşer üstü nitelikler taşır. Yanında su ve ateş bulunacaktır; fakat gerçekte onun suyu
yakıcı ateş, ateşi de tatlı ve soğuk sudur. Kıvırcık saçlı olup bir gözü kör veya patlamış
üzüm tanesi gibidir. Alnında “kâfir” veya “kfr” şeklinde bir yazı bulunur. Gençtir; kızıl,
esmer veya parlak beyaz tenlidir. Cüsseli ve heybetli veya kısa boyludur. Âhir zamanda
doğuda, Horasan veya İsfahan'da, Şam’da, yahut Şam ile Irak arasındaki bir yerde
ortaya çıkıp yeryüzünde kırk gün-zaman kalacak, fakat bu günlerden biri bir yıl, biri bir
ay, biri de bir hafta kadar sürecek, diğerleri ise normal günler gibi geçecektir. Rüzgâr
gibi hızlı hareket edip yeryüzünü dolaşacak, sadece Kudüs’e, Mekke ve Medine’ye
giremeyecektir. Önce peygamberlik, daha sonra ilâhlık iddiasında bulunacak, kendisine
itaat edenleri cennetine koyacak, karşı çıkanları cehennemine atacaktır. Fakat gerçekte
onun cenneti cehennem, cehennemi de cennettir. Medine’ye gelince Uhud dağının
eteklerinde bekleyen melekler onu Şam'a yöneltecek ve Şam’da gökten inecek olan Hz.
İsâ tarafından Filistin’in Lüd denilen yerinde öldürülecektir.
12
Diğer bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber zamanında Medine'de yaşayan ve kâhinlere
benzeyen İbn Sayyâd adındaki yahudi asıllı bir kişinin deccâl olduğu düşünülmüştür.
Diğer bazı rivayetlere göre, Hıristiyanlann ileri gelenlerinden biri iken Şam'dan bir
heyetle Medine’ye gelip müslüman olan Temîm ed-Dârî, yolculuk sırasında
arkadaşlarıyla birlikte uğradıkları ıssız bir adada, adının “Cessâse” olduğunu söyleyen
bir hayvanın delaletiyle deccâl ile görüştüklerini, elleri ve ayaklan zincirle bağlı bulunan deccâlin zamanı gelince ortaya çıkacağını kendilerine söylediğini Hz. Peygamber’e
anlatmış, o da deccâl hakkında duyduklarının daha önce ashaba söyledikleriyle
benzerlik göstermiş olmasından dolayı memnuniyetini ifade etmiştir. İlgili rivayetlerin
bazılarında ise deccâlin Bizanslıların elindeki İstanbul’un fethinden sonra ortaya çıkacağı bildirilmiştir. Görüldüğü gibi deccâl hadislerde maddî bir kimlikte, insan
sûretinde, insanüstü güçlere sahip biri olarak tasvir edilmiştir.
Hz. Nuh’tan itibaren bütün peygamberlerin kavimlerini deccâl fitnesine karşı
uyardıklarını, Hz. Peygamber’in de dualarında daima onun şerrinden Allah’a sığındığını
ve şerrinden emin olmak için Kehf sûresini okumayı veya ezberlemeyi ashaba tavsiye
ettiğini bildiren rivayetler de mevcuttur. Deccâle dair rivayetlerin çoğunda ondan sadece
bir kişi olarak bahsedilirken bazılarında birden çok deccâllerden söz edilmiş, hatta otuz
civarında deccâlin çıkacağı ifade edilmiştir.
İslâm literatüründe deccâl konusu, daha çok hadislerden hareketle temellen-dirilmeye
çalışılan itikadî bir mesele olarak incelenmiştir. Kur’an’da deccâlden bahsedilmemesine
rağmen bazı müfessir ve muhaddislerle Saîd Eyyüb, Muhammed Avâd gibi
araştırmacılar, açıkça olmasa bile Kur’an’da deccâle işaret eden âyetlerin bulunduğu
konusundaki rivayetleri veya kendi görüşlerini serdetmişlerdir. Onlara göre, “Rabbinin
bazı âyetleri geldiği gün, önceden iman etmemiş olan veya imanında hayır kazanmayan
kimseye artık iman etmesi fayda vermez” mealindeki âyette geçen “bazı âyetler”
ibaresiyle kastedilen hususlardan biri deccâldir. Nitekim Ebû Hüreyre ile diğer bazı
sahâbîler “bazı âyetler”le güneşin batıdan doğması, dâbbetü'1-arz ve deccâlin kastedildiğini bildiren hadisler rivayet etmişlerdir. Ayrıca Ehl-i kitabın, ölümünden önce
mutlaka Hz. Îsâ’ya iman edeceğini, Hz. Îsâ’nın beşikte ve yetişkinlikte insanlarla
konuşacağını, gökleri ve yeri yaratmanın insanları yaratmaktan daha zor olduğunu ve
kıyamet alâmetlerinin geldiğini bildiren âyetlerde de dolaylı olarak deccâle işaret
edildiğini söylemişlerdir.
Deccâle dair hadisleri açıklamaya çalışan âlimlerin bir kısmı ilgili rivayetler
arasında çelişki bulunmadığını iddia ederken; İbn Hacer el-Askalânî ile Ali el-Kârî’nin
yanı sıra pek çok âlim, rivayetler arasında bir çelişkinin varlığını kabul etmekle birlikte
bunların son tahlilde giderilebileceğini savunarak deccâlin âhir zamanda ortaya çıkacağı
ve gökten inecek olan Hz. İsâ tarafından öldürüleceği görüşünü benimsemiştir. Aynı
âlimler, birden fazla deccâlin çıkacağını bildiren rivayetleri de sahih görüp âhir zamandakinden önce birçok küçük veya bölgesel deccâlin çıkabileceğini söylemişler ve
Hz. Ali'nin, kendisine peygamberlik isnat eden aşırı Şiîler’den Abdullah b. Kurre’yi
deccâl olarak nitelendirmesini görüşlerine delil göstermişlerdir. Buna ilaveten Firavun
ve Nemrud gibi küfür ve inkâr öncileri de deccâller arasında saymışlardır. Deccâlin sağ
13
gözünün kör oluşunu ve alnında kâfir damgasının bulunuşunu zahirî mânada kabul
edenler olduğu gibi “hakkı görememe ve inkarın savunulucuğunu yapma”anlamında
inkârı temsil ettiği şeklinde yorumlayanlar da mevcuttur. İbn Hacer, deccâlin çıkacağı
yerle ilgili rivayetlerdeki uyuşmazlığı gidermek amacıyla bunların tamamının netice
itibariyle onun doğudan çıkacağına işaret ettiğini söylerken; Said Nursi, bazı râvilerin
kendi görüşlerini hadis metinlerine karıştırarak bir anlamda hadis uydurduklarını
söylemiştir. Bu tür iltibasların deccâl hadislerinin diğer bazı metinlerinde de meydana
geldiği anlaşılmaktadır. Deccâlin yeryüzünde kalacağı kırk günden bir günün bir yıl gibi
geçeceğini bildiren rivayet de şarihleri yorum yapmaya sevketmiş ve bunu deccâl
fitnesinin ortaya çıkmasından ötürü üzülen müminlere bir günün bir yıl kadar uzun
geleceği tarzında açıklamaya çalışmışlardır. Said Nursi bir günün bir yıl kadar uzun
oluşunu, deccâlin altı ay gece ve altı ay gündüzün hüküm sürdüğü Kuzey kutbundan
çıkacağına işaret saymıştır. Âlimlerin çoğunluğu ise bu rivayetlerin zahirî mânada
anlaşılması gerektiğini savunmuşlardır.
Akaid ve kelâm âlimlerinin deccâl konusundaki görüşleri farklıdır. Ebû Hanîfe, Ahmed
b. Hanbel, Mâtürîdî ve Eş’arî başta olmak üzere Selefiyye. Mâtüridiyye, Eş’ariyye ile
Şîa ve Mu’tezile âlimlerinin çoğunluğu, Hz. Peygamber’e nispet edilen rivayetlere
dayanarak âhir zamanda beşer üstü niteliklere sahip bir deccâlin çıkacağı ve Hz. Îsâ
tarafından öldürüleceği görüşünde birleşmişlerdir. Muhtemelen ilk defa Muhammed b.
Hüseyin el-Âcurrî (ö. 360/970) deccâl ile yahudiler arasında bağlantı kurmuş, son
dönemlerde de M. Reşîd Rızâ gibi bazı âlimler bu görüşe katılmışlardır. Yine
muhtemelen ilk defa Ebû Ali el-Cübbâî, daha sonra da Tahâvî ile İbn Hazm, deccâlin
göstereceği harikulade olayların bir aldatmaca olduğunu ve başvurduğu hileleri bilen
herkesin benzer olayları gerçekleştirebileceğini söylemişler, onun cenneti ile cehenneminin görüntüden ibaret olduğunu bildiren bir rivayeti bunun delili saymışlardır.
Kelâm âlimlerinin çoğunluğu, deccâlin çıkışını mitolojik bir üslûpla ifade eden
rivayetleri yorumlamaya yanaşmazken Teftazânî ilgili rivayetleri zahirî mânada
anlamayı mümkün görmekle birlikte bazı âlimlerin bunları te’vil ettiklerini belirtmiştir.
Buna göre deccal, şer ve bozgunculuğu temsil eden bir kavram veya tipleme/prototip
olup âhir zamanda şerrin yaygın bir şekilde ortaya çıkacağını ifade eder. Teftâzânî’nin,
üstü kapalı bir şekilde de olsa deccâl kavramını yoruma müsait görmesinin, çağdaş
âlimlerin te’vil kapısını açmalarına yardımcı olduğu söylenebilir. Bunlardan
Muhammed Abduh deccâli, İslâm dininin ortadan kaldırmaya çalıştığı bütün hurafe,
yalancılık ve kötülüklerin sembolü olarak yorumlamıştır. M. Reşîd Rızâ, klasik anlayışı
tamamen reddetmemekle birlikte hocası Abduh’un görüşüne meylederek deccâl
hadislerinden, daha ziyade maddî şehvetlerin galip geleceği, şerrin ve inkârcılığın
yaygınlaşacağı sonucunun çıkarılması gerektiğini savunmuştur. Ona göre bunu
yahudiler gerçekleştirecektir. Said Nursi ve Muhammed el-Behî’ye göre deccal,
komünizm ve materyalizm; Muhammed Esed’e göre Avrupa medeniyeti; Saîd Eyyûb’a
göre ise siyonizm şeklinde yorumlanmalıdır. Kâmil Miras’a göre deccâl tek bir kişi
olmayıp küfrün sembolüdür ve küfrü yayan herkes deccâldir. Çağdaş yazarlardan
Muhammed Selâme Cebr deccâlin şeytan olduğu kanaatindedir. Ömer Rıza Doğrul ise
14
bu konuda oldukça ilgi çekici bir yorum yapmıştır. Ona göre, deccâl fitnesinden
korunmak için Hz. Peygamber’in Kehf süresini veya ilk ve son âyetlerini okumayı
tavsiye etmesi anlamlıdır. Zira bu âyetlerde Hz. Îsâ’nın hıristiyanlarca Allah’ın oğlu
olduğuna dair iddialar yer almakta, dolayısıyla deccâl fitnesinin Hıristiyanlık
akidelerinin yayılması şeklinde anlaşılmasını mümkün kılmaktadır.
Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîmde deccâl ile ilgili hiçbir sarih ifade bulunmadığı açıktır.
Hadis olarak rivayet edilen metinlerden elde edilebilecek en belirgin hüküm ise deccâlin
yeryüzünde inkârcılığı yaymaya çalışan, mukaddes değerleri yok sayan ve şer
faaliyetlerini destekleyen bir tipleme, karakter veya bir cereyan niteliği taşıdığıdır. Bu
cereyanın muhtelif asırlarda temsilcileri olmuş, bundan sonra da olacaktır. Buna göre
deccâl hârika bir varlık, belli bir şahsiyet ve tek bir insan olmaktan çok her dönemde
şerri temsil eden bir tip veya topluluktur. Deccâl ile ilgili çeşitli rivayetlerde yer alan
olağan üstü maddî tasvir ve ayrıntılar ya isnad açısından sahih değildir yahut râvilerin
sehivlerine mâruz kalmış veya onların indî yorumlarıyla karışmıştır. Bu tür rivayetler
tevatür derecesine ulaşmadığından, ayrıca hicrî V. yüzyıldan itibaren mecazi mânalarına
yorumlanmaları İslâm âlimlerince mümkün görüldüğünden maddî bir deccâlin varlığını
benimsemeyenlere küfür veya dalâlet isnat etmek de itikad açısından doğru değildir.
13. 2. 2. 2. 5. Hz. İsa’nın Gökten İnişi
Hz. İsa’yla ilgili Kur’an’ın verdiği bilgileri ise şu şekilde ifade edebiliriz: Hz. İsa İsrail
oğullarına gönderilmiştir (es-sâf 61/6). Babasız olarak dünyaya gelmiş (Âl-i İmran,
3/37, 45, 59), ruhu’l-kudüs tarafından desteklenmiştir (el-Bakara, 2/87, 253). Kendisine
bir takım mucizeler verilmiş (el-Bakara, 2/87, 253; el-Maide 5/114; ez-Zuhruf, 43/63),
Allah’ın elçisi olan (en-Nisâ, 4/171; es-sâf 61/6) bir insandır. İsrail oğulları onu
yalancılıkla suçlamışlar, çarmıha germek istemişler, ancak Allah onu kurtararak kendi
katına yükseltmiştir (Âl-i İmran, 3/55; en-Nisâ, 4/157-158). Ancak bu yükseltilme
konusunun nasıl olduğu; ruhen mi yoksa ruh ve bedenle birlikte mi olduğu konusunda
açıklık yoktur. Bu nedenle bu yükseltilmenin mahiyeti konusunda görüş birliğine
varılamamıştır.
Konunun anlaşılması hususunda bazı müfessirler ilgili âyetleri, onun kıyamet gününden
önce dünyaya döneceği, dünyada yapacağı işler, kalış süresi ve nihayet eceli ile ölüp
Hz. Peygamberin yanına defnedileceğiyle ilgili haberler ışığında tefsir ederek, ayetlerin
zahirinde ifade edilmeyen bir anlamı benimsemişlerdir. Ayette yer alan, maddi ve
manevi anlamda yükseltme anlamına gelen “ref” kelimesinin maddi anlamda yükseltme
anlamında kullanarak buradan hareketle, Hz. İsa’nın tekrar dünyaya gönderileceğine
hükmetmişlerdir. Ayrıca “Ey Îsâ, seni vefat ettirip katıma yükselteceğim.” (Âl-i
İmran,3/55) âyetinde takdim tehir olduğunu ileri sürerek bunu tekit etmeye
çalışmışlardır. Hadislerde sözü edilen Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesini de böylece
anlamaya çalışmaktadırlar. Bu düşünceye göre mademki Hz. İsa bedeni ile gökyüzüne
çıkarılmıştır ve hâlen de ordadır, öyleyse bir gün gelecek yeryüzüne inecek ve son
görevini yaptıktan sonra ölecektir. Ayrıca “Andolsun, Kitâp ehlinden hiç kimse yoktur
ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın. kıyâmet günü de O, onların aleyhine şâhid
15
olacaktır.” (en-Nisa, 4/159) âyetindeki “o” zamirinin Hz. İsa’ya râci olduğunu,
dolayısıyla İsa’nın kıyametin habercisi olduğunu kaydetmektedirler. Bazı müfessirler
ise Hz. İsa’nın Yahudilerden korunduğunu, eceli gelince öldüğünü ve ruhunun ref
edildiğini ileri sürmektedirler. Ehl-i kitaptan olanlar kendi ölümlerinden önce gerçeği
öğrenip ona inanacaklar, fakat bunun faydası olmayacaktır.
13.2.2.2.6. Güneşin Batıdan Doğması
İslam alimlerin büyük çoğunluğu ıyametin gerçekleşmesi esnasında Güneşin batıdan
doğacağını kabul etmiş; Kur’an’da bazı âyetlerin buna işaret ettiğini (el-En’âm,6/158;
Kıyamet,75 /9-10) ve konunun hadislerle sabit olduğunu ifade etmişlerdir. En’âm
suresindeki âyette iman etmeyenlerle ilgili olarak “Onlar imana gelmek için ne
bekliyorlar? Meleklerin inmesini mi? Rabbinin imha eden azabının veya Rabbinin
kıyamet alâmetlerinden birinin gelmesini mi? Rabbinin alâmetlerinden biri geldiği gün,
daha önce iman etmeyen yahut imanıyla hayır kazanmayan hiçbir kimseye o günkü
imanlarının asla fayda vermeyeceği” haber verilmektedir. Kıyamet sûresindeki âyette
ise “Ay tutulduğu, güneş ile ayın yan yana getirildiği zamandan, o gün insane kaçacak
yer neresidir, diyecektir.”
Hadislere gelince konu hadislerde daha net olarak tasvir olunmuştur. Nitekim Ebû
Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Güneş
battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Güneş battığı yerden doğduğu zaman,
bütün insanlar toptan iman edecekler. Fakat işte o gün, daha önce iman etmiş veya
imanında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye imanı asla fayda vermez.”(
Buharî, “Fiten”, 25; “Rikak”, 40; Müslim, “İman”, 248; İbn Mâce, “Fiten”, 32) Bir
diğer rivayette ise “Üç şey ortaya çıktığı zaman, hiçbir nefse daha önceden iman
etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış ise o günkü imanı fayda vermez: Güneşin
batıdan doğması, Deccâlin çıkması ve dâbbetü’l-arzın çıkması.” buyurmuştur.( Müslim,
“İman”, 249; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 244)
1 3. 3. Kıyametin Meydana Gelmesi
Sözlük anlamı itibariyle kıyamet kelimesi, “kalkmak, ayaklanmak, doğrulmak ve
dirilmek” anlamlarına gelir. Terim olarak ise biri, “top yeküm evrenin mevcut düzeninin
bozulması ve her şeyin yok olması”; diğeri “ölen her şeyin yeniden dirilerek ayağa
kalkması, mahşere yönelmesi ve bütün safhalarıyla sonsuz ahiret hayatı” olmak üzere
iki anlamı bulunmaktadır. Birinci anlamıyla kıyamet terimi, Kur’ân-ı Ke-rîm’de saat
kelimesiyle de ifade edilmiştir. Her iki anlam birbirini tamamladığından ikisi birlikte
düşünüldüğünde kıyamet, küllî-genel bir bozuluş ve tüm varlıklarıyla alemin yok oluşu
ve ardından dirilişin yeniden gerçekleşmesidir. İnsanın ölümünün küçük kıyamet olarak
isimlendirilmesine karşılık, bu anlamıyla bütün varlık düzeyinin yok olarak yeniden
gerçekleşmesi büyük kıyamet olarak kabul edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de kıyamet, ‘es-Saat’ kelimesiyle ifade edilmiştir. İlgili âyetler, bu
olayın kâinatta mevcut kozmik düzenin bozulmasıyla başlayacağını, beklenmedik bir
zamanda çok süratli olarak gerçekleşeceğini ve bu anı Allah'tan başka hiç kimsenin
bilemeyeceğini belirtmektedir. Kıyametin ne zaman vuku bulucağı kesin olarak
16
açıklanmamakla birlikte “belki de çok yakın olduğu” (bk. el-Ahzâb, 33/63; eş-Şûrâ
42/171) denilerek her an olabileceği ve insanın buna hazırlıklı olması gerektiğine dikkat
çekilmiş; buna ilaveten kıyametin alâmetlerinin belirdiği haber verilmiştir. (bk.
Muhammed, 47/18) Hz. Peygamber de orta parmağıyla şahadet parmağını göstererek
kendi dönemi ile kıyametin kopmasının iki parmağı gibi birbirine yakın olduğunu
söylemiştir.( Buhârî, “Rikâk”, 39; Müslim, “Fiten”, 133-1359) Ancak naslarda geçen bu
tür zaman belirlemelerini, birkaç bin yılın önemsiz bir küsur sayıldığı jeolojik ve
kozmolojik zaman kavramı içinde yorumlamak gerekir. Buna göre kıyametin kopuşu
gibi büyük bir kozmik olayın ne zaman gerçekleşeceğini söylemek, hatta tahmin etmek
mümkün değildir. Zaten İslâm literatüründe konuyla ilgili ciddi sayılabilecek herhangi
bir zamanlama da mevcut değildir. Kıyametin gerçekleşme anının dehşetine ise gökler
de yer de dayanamayacak, o günün şiddetinden çocukların saçları ağaracak, emzikli
kadınlar bebeklerini unutacak, hamileler çocuklarını düşürecek ve bütün insanlar
şaşkına dönecektir. (bk. el-A’râf, 7/187; el-Hac, 22/1-2; el-Müz-zemmil, 73/17).
Kıyametin vuku bulacağı ve mevcut sistemin bozulup yok olacağı inkar edilemez bir
realitedir. Zira sonradan var olan ve yaratılan her şeyin mevcut varlık ve sistemini
kaybetmesi, yok olması kaçınılmazdır. Bu husus, sonradan var olmanın ve varlığı bir
başka şeye bağlı olmanın zorunlu sıftlarındadır. Alem de tüm içindekileriyle birlikte
sonradan var olduğu ve olmaya devam ettiği için er-geç mevcut yapısı bozulacak vey ok
olacaktır. Ebedilik ancak Yüce Yaratıcı’ya aittir. Âlemin yaratıcısı Allah olduğundan,
alem kendiliğinden yok olmayacak ancak Allah Teala’nın iradesiyle O’nun dileği
zamanda dileğidi şekilde olacaktır. Nasıl insanı yoktan var eden ve öldüren Allah Teala
ise Âlemi de yoktan var eden ve dilediği zamanda dilediği şekilde değiştirecek, yok
edecek ve yeniden yapacak olan O’dur. Kıyametin nasıl kopacağına gelince bu husus,
Kur’an’da oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Buna göre görevli melek İsrafil tarafından sûr’a üflenecek, Allah’ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde kim varsa düşüp
ölecek, ikinci üfleyişte ise herkes diriltilip mahşere gitmeye hazır olacaktır (bk. ezZümer, 39/68). Birçok âyet kıyametin kopuşunu büyük bir kozmik değişim olarak tasvir
eder: Gök yarılacak, güneş dürülecek, yıldızlar dökülecek, denizler kaynayıp kabaracak,
dağlar yerinden kaldırılıp yürütülecek ve ufalanıp atılmış yün haline gelecek; kısacası
hem yer hem de gökler şekil değiştirecektir (bk. İbrâhîm, 14/48; Tâhâ, 20/105-107; etTekvîr 81/1-3; el-İnfitâr, 82/1-3, el-Kâria, 101/ 1-51).
17
ÖZET
Bütün safhalarıyla öldükten sonra hayata ve kıyametin gerçekleşeceğine inanmak
ahirete iman kapsamında olan iman esaslarındadır. Âhiret, dünya hayatını takip eden,
ona benzer fakat daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli
merhaleler ve hallerden ibarettir. Âhiret inancı, iptidai kavimler dahil, tanrının
varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde mevcuttur.
Bununla birlikte âhiret hayatının mahiyeti ve nitelikleri konusunda farklı
değerlendirmeler yapılmıştır. Âhiretin varlığı aklî ve dinî delillerle sabittir. Bu dinî
delillerin başlıcaları “örneksiz-ilk yaratılış delili, Yaratılmışlarla Ahirette Diriltmeyi
Kıyaslama Delili, Ebedilik Arzusu Delili, Adalet ve Sorumluluk Duygusu Delili, Gayeli
Yaratılışı Delili gibi delillerdir.
İnsanın kıyameti, bu dünyadan ayrılma anlamında ölümle, alemin ölümü de kıyametle
gerçekleşecektir. Küllî anlamıyla âhiret hayatı, ancak kıymetin vuku bulmasıyla
gerçekleşecektir. Kur’an-ı Kerîmde kıyametle ilgili olarak es-Sâat, el-Vâkıa, el-Hâkka
(4) el-Kâria, es-Sâhha, el-Gâşiye,et-Tâmmetü’l-kübrâ gibi çeşitli kavramlar
kullanılmıştır.Bu terimlerin bir kısmı kıyametin bir safhasını, bir kısmı ahiret ahyatının
tamamını ifade etmektedir.Kur’an-ı Kerim’de kıyametin gerçekleşme zamanı
bildirilmemiş, bunun bilgisinin yalnızca Allah’a mahsus olduğu belirtilmiş, ancak yakın
olduğuna dikkat çekilmiştir. Bununla birlikte kıyametin nasıl gerçekleşeceğine dair
hayli açıklayıcı ifadeler yer almıştır.
Bir kısmı Kur’an’da bir çoğu da hadislerde yer alan çeşitli kıyamet alametleri vardır.
Bu alametler küçük ve büyük alametler olarak tasnif edilmiştir. Kıyamet alametlerinin
en önemli özelliği müteşabih olduğu için bunların anlaşılmasında değişik açıklamalar
ortaya çıkmıştır. İlke olarak ayet ve sahih hadislerle açıkça sabit olanlarının varlığının
kabul edilmesi, nasıllığı hakkında makul çeşitli izahların yapılmasının mümkün
olduğunun döz ardı edilmemesi gerekir. Küçük kıyamet alametleri,Câriyenin efendisini
doğurması; Yalın ayak ve çıplak kişilerin insanların başına geçmesi; insanların yüksek
bina yapımında yarışmaları; ilmin azalması, cehaletin yaygınlaşması,; kargaşa ve
kaosun fitnelerin yaygınlaşması; öldürme ve zinanın çoğalması gibi hususlardır. Büyük
kıyamet olayları ise Ye’cüc-Me’cûc, Dâbbetü’l-arz ve Deccal’in çıkması, Hz. İsa’nın
semadan inmesi, Yeryüzünü duhanın kaplaması, Güneşin Batıdan Doğması gibi
hususlardır.
Okuma Parçası
Yeniden Dirilme
(Ebü’l-Mu’in en-Nesefi, Bahrü’l-Kelam)
Mu’tezile’ye göre, Sur’a ilk defa üfürülünce yerler ve gökler, cennet, cehennem ve
ruhlar yok olur. Daha sonra Allah onları kıyamet günü yeniden yaratır. Onlar bu
tezlerine “O, İlk ve Sondur (evvel-ahir), hem Dış Görüntüdür (zahir) hem İç Gerçeklik
18
(batın)” ayetini delil olarak kullanmışlardır. Yine Mu’tezile ulemasına göre, ezelde
kendisiyle beraber yaratıklarından kimse yokken Allah Teâlâ vardı. Aynı şekilde
Ahirette de bu isminin kendisine has olması için kendisinden başka hiçbir varlığın
kalmaması gerekir.
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, cennet ve cehennem sonsuzluk yurdu olup, sevap ve
cezalandırma mekânı olduklarından dolayı yok olmamaları gerekir. Buna, Allah
Teâlâ’nın “O Gün hesap sûru üflenecek ve yerde, gökte ne varsa hepsi, Allah'ın hariç
tutmak istedikleri dışında, çarpılıp yıkılmıştır. Sonra sûr yeniden üflenecek; işte o
zaman yargı kürsüsü önünde duranlar hakikati görmeye başlayacaklar” sözü işaret
etmektedir.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e göre, yedi şey yok olmaz: Arş, Kürsü, Levh, Kalem,
içindekilerle beraber cennet ve cehennem ve ruhlar.
Cehennem Yok Olacak mıdır?
Cehmiye, cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girip de cennetlikler,
dünyada yaptıkları iyilikler ölçüsünde cennetten faydalanıp, cehennemlikler de dünyada
yaptıkları kötülükler nispetinde cezalandırılınca, cennet ve cehennemin Allah tarafından
yok edileceği kanaatindedir.
Bu görüşleriyle ilgili Allah Teâlâ’nın, “O evveldir ve ahirdir” sözünü bir önceki
bölümde belirtildiği gibi, kendi tezlerine delil olarak öne sürerler. Ayrıca Peygamber
efendimizin “Cehenneme bir gün gelecek ki rüzgârlar kapılarını kapatıp içinde kimse
olmayınca, Allah Teâlâ cehenneme tecelli eder” şeklindeki sözünü dayanak olarak
kullanmaktadırlar.
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’e göre, bir önceki bölümde kaydettiğimiz görüşleriyle aynı
paralelde olarak, cennet ve cehennem sonsuzluk yurdudur. Onlar sevap ve ikap için
olup, yok olmazlar. Ayrıca, Allah Teâlâ’dan zulüm ve zorbalık sadır olması mümkün
değildir. Yine “Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını, cennet kesinlikle kendilerinin
olması pahasına satın aldı” diye buyurmuştur. Böylece cennetlikler imanları sonucunda
cenneti, cehennemlikler de inkârları karşılığında cehennemi satın almışlardır.
Bir kişi karşılığını verip bir ev satın alırsa, satıcının bunu geri istemesi hoş karşılanmaz.
Geri istemesi halinde, bu hareketi zulüm ve zorbalık olarak telakki edilir. Allah Teâlâ
ise zulüm ve zorbalık yapmaktan münezzehtir. Allah’ın, “O evveldir, ahirdir” sözüyle
ilgili iddialarına gelince, evet Allah Teâlâ sonsuza kadar mevcud ve bakidir. Fakat
O’nun baki olması, başkasının varlığına bağlı değildir. Yaratılmışlara gelince, onların
varlığı Allah Teâlâ’nın baki olmasına bağlıdır. Böylece yaratanla yaratılan arasındaki
fark ortaya çıkmış oldu. Yukarıdaki hadisin anlamı ise, asiler cezasını çekip cennete
girince cehennem, içinde kimsenin olmadığı bir çöle dönüşür demektir.
Cennet ve Cehennemliklerin Statüsü
Cehmiyye mezhebi mensupları, “Allah Teâlâ’nın cennet ve cehennem ehlinin
nefeslerinin sayılarını biliyor mu bilmiyor mu? Eğer bilmiyor dersen, Allah’ı cahillikle
nitelemiş olursun. Eğer biliyor dersen, cennetlik ve cehennemliklerin yok olacağını
söylemiş olursun” şeklinde bir sorgulamaya gitmişlerdir.
19
Bize göre cennet ve cehennemliklerin nefesleri kesintisizdir ve sayılamaz.
Eğer “Cennetlik ve cehennemlikler yok olmayacak” derseniz, onlarla Allah’ı bir
yaptınız” denilirse;
Bu kıyas, Allah’la onları bir yapma anlama gelmez, çünkü Allah sonsuz ve ahir olduğu
gibi, evvel, kadim ve başlangıçsızdır. Cennetlik ve cehennemlikler ise başlangıcı olan
yaratılmış varlıklardır ve Allah’ın onları canlı bırakmasıyla, yok olmayıp, canlı kalırlar.
Allah Teâlâ ise hiç kimseye ihtiyaç duymadan baki kalır. Böylece yaratıcı ile yaratan
arasında bir mukayese olmamış olur.
Ahiret Merhaleleri: Mizan, Sırat ve Kevser Havuzu
Mu’tezile’ye göre, mizan, hesap, sırat, Kevser havuzu ve şefaat yoktur. Tartıya ancak
asiler muhtaçtır. Ayrıca tartı bakkallar ve tartılabilen şeylerle ilgili kullanılır. Allah
Teâlâ mizanı zikretti ve onunla adaleti kastetti. Çünkü tartı, kötülük ve iyiliklerin
sayısını ve ağırlığını tespit etmeye yarar. Oysa Allah Teâlâ bütün bunları bilir. Kimin
iyiliği çoksa onunla cennete konulur. Kimin de kötülüğü çoksa, onunla cehenneme
atılır. Cennetlik olan kıyamette bekletilmez ve şefaate de ihtiyaç duymaz.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e göre ise, bütün bunlar haktır. Kıyamette havz ve sırat,
Cennette Kevser gerçektir. Allah Teâlâ’nın, “O gün amelleri tartacak terazi haktır.
Kimin sevap tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır” Ayetinin yorumuyla ilgili
olarak İbn Abbas dedi ki, “Mizanın iki kefesi vardır ki bunlardan biri doğuda biri de
batıdadır.
Allah Teâlâ’nın insanın iyilik ve kötülüklerini bilmesine rağmen, mizanla bunların
tartılmasının hikmeti nedir? Şeklindeki bir soruya cevap olarak şunlar söylenebilir:
Allah Teâlâ bunları bilir fakat kullar bilmez. İyilik ve kötülükler tartılır ki kulun bizzat
kendisi, cennete mi cehenneme mi gireceğini bilsin. Önce kulun işlediği amellerin
yazıldığı kitap mı okunur yoksa amelleri mi tartılır? diye sorulduğunda, bu konuda bir
ayetin olmadığı, ancak âlimlerin istidlal yoluyla, kitabının okunmasının daha önce
olacağı yönünde bir kanaat getirdikleri anlaşılmaktadır. Bu kanaate de “Kimin sevap
tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır” ayeti işaret etmektedir. Bu Ayet ifadesi
aynı zamanda mizandan sonra sorgulanacak bir amelin kalmadığına delalet etmektedir.
Hesap nerde olacak ve mizan nerede kurulacak denilirse, amellerin tartılması ve
sorgulama, sırat köprüsünün üzerinde olacaktır. Herkesin iyilik ve kötülükleri tartılacak,
iyilikleri ağır gelenler cennete girecek, cehennem ehlinden olanlar ise oradan
cehenneme düşeceklerdir.
Peygamber efendimizin “Ümmetimden ateşe, yağmur gibi düşenler olacaktır”
hadisinden bunu anlıyoruz. Başka bir rivayette, “Kul sırat köprüsünde yedi yerde
durdurulacaktır. Birincisinde, imandan sorulur. İkincisinde, abdest ve gusülden sorulur.
Üçüncü durakta, namazdan sorulur. Dördüncüsünde, hacdan sorulur. Beşinci durakta
oruçtan, altıncıda, zekâttan sorulur. Yedinci durakta, anne babaya iyilikten sorulur.
Mizan kelimesi çoğul lafzıyla zikredilmesine rağmen, nasıl bir tek tartıdan söz
edilebiliyor? Sorusuna cevaben, her insan için bir mizan vardır ve bu mizanda iyilik ve
20
kötülükleri tartılır. Hz. Zekeriya kıssasında anlatıldığı gibi, “melekler ona seslendi”
denilirken, burada Cebrail kastedilmiştir. Yine “Ey iman edenler rızık olarak verdiğimiz
helal yiyeceklerden yiyin” buyruğunda da sadece Hz. Muhammed’in kastedildiği
görülmektedir.
Ameller yani iyilik ve kötülükler nasıl tartılır? Sorusuna bazı âlimler, Peygamber
efendimizin öğrencisi Abdullah b. Mesud’dan gelen rivayete göre, kendisi bir ağaca
çıkmıştı ve onun ayakları ince olduğu için onun bu halini gören sahabî tebessüm etmeye
başladı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, “Onun ayaklarının inceliğine şaşırıyor
musunuz? Vallahi mizanda yerde ve gökte onun ayaklarından daha ağır gelecek bir şey
yoktur” diye buyurması doğrultusunda, ‘kul ameliyle beraber tartılır’ şeklinde bir görüş
bildirmişlerdir.
İbn Abbas’dan gelen bir rivayete Hz. Peygamber “İyilikler yazılır ve bir kefeye konulur,
kötülükler de yazılarak diğer kefeye konur ve tartılırlar” demiştir. Muhammed b. Ali etTirmizî’ye göre ameller bir başkasının önünde tartılır ve bu kişi onları nur güneş ve ay
gibi görür ki bunlar, Müslümanların amelleridir. Kâfirlerin amelleri ise gecenin
karanlığı gibidir. Ameller birer nitelik olmasına rağmen, Allah onları tartılır ve görünür
yapmaya kadirdir. Şeyh imam müfessir, Allah kendisine rahmetini nasip etsin, dedi ki,
“Kulun imanı, zıddı olmadığı için tartılamaz. Çünkü imanın zıddı küfürdür ve bir
insanda aynı zamanda hem küfür hem iman bulunmaz”.
Cennet ve Cehennem Şimdi Mevcut mudur?
Mu’tezile’nin ve Cehmiye’nin bir kısmına göre, Allah henüz cennet ve cehennemi
yaratmamıştır. Çünkü cennetlikleri yaratmadan cenneti, kendisinde ikamet edenleri ve
üzerinden geçecekleri yaratmadan cehennem ve köprüyü de yaratması hikmetli olanın
hikmetine yakışmaz. Eğer bunlar şu an yaratılmış olsalardı, yer ve göğün fena
bulmasıyla bunlar da yok olurdu.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ise, Allah Teâlâ cenneti ve cehennemi yaratmıştır. Onlar,
sevap ve cezalandırma için yaratıldığından asla yok olmazlar. Allah Teâlâ’nın “Sur’a
üfürülmüştü de, Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere göklerde kim var, yerde kim
varsa, hepsi öldü” sözü doğrultusunda bazı varlıklar yok olmayacaktır. Bunlar, cennet
ve cehennem, azap melekleri ve hurilerdir.
İnsanın sevabı yaratıldığı takdirde, ibadet konusunda daha hırslı olur. Yine ikabı
yaratıldığı zaman, günah işlemekten daha çok korkar, onlara karşı kendini daha çok
korur, onlara düşmekten daha çok sakınır. Bu da yukarıdaki gerçeğe delalet eder. Yine
yukarıdaki yargının doğruluğuna Allah Teâlâ’nın, “Müttakilere genişliği yer ve gök
kadar bir cennet hazırlanmıştır” sözü de delalet etmektedir. Yine, “Yakıtı taşlar ve
insanlar olan cehennemden sakının ki o kâfirler için hazırlanmıştır” ayeti de bu
bağlamda değerlendirilmelidir. Eğer cennet ve cehennem henüz yaratılmamış olsaydı,
Allah Teâlâ’nın bu sözleri yalan olmuş olacaktı ki, O, böyle bir şeyden münezzehtir.
Yine Allah Teâlâ’nın cenneti yedi kat göğün üstünde yaratması, yer ve göğün yok
olmasıyla, yok olmayacağı hakikati yukarıdaki gerçeğe delalet etmektedir. Göklerden
binlerce kat daha büyük olmasına rağmen, onun göklerde olabileceği nasıl
21
düşünülebilir? “Sidretü’l-Münteha’nın yanında Cennetü’l Me’va vardır. Sidretü’lMünteha ise, yedi kat göğün üstüdür. Aynı şekilde cehennem de yedi kat yerin
altındadır. Allah Teâlâ, “Gerçek şu ki, kötü ruhluların kaydı, (siccîndedir) kayıpsızkaçaksız bir şekilde tutulmuştur. Bilir misin nedir o kayıpsız-kaçaksız (Siccîn) olan? O,
silinmez şekilde tutulan bir kayıttır” diye buyurmuştur. Siccîn yerin yedi kat altındadır.
Kâfirlerin ruhları siccîne; mü’min ve şehitlerin ruhu illîne gider. Cennet ve cehennemin
insanların yapacaklarının karşılığını görmek için şu an yaratıldığına şu hadis de delalet
etmektedir. Rasulullah, miraçta, “Cennette şunları ve şunları, cehennemde de şunları
gördüm” diye buyurmuştur. Hadiste bunlarla ilgili ayrıntılı açıklamalar bulunmaktadır.
Kabir Azabı Var mıdır, Orada Ruh mu Beden mi Azap Çekecektir?
Mu’tezile, Neccariye ve Cehmiye’ye göre kabir azabı, Münker ve Nekir’in sorgulaması,
aklın kabullenemeyeceği şeylerdir. Çünkü eğer kişi azap görecekse, ya ruhu olmadan et
ve kemiğiyle azap görecek, ya da Allah Teâlâ kendisine ruh verecek ve böyle azap
edecektir. Ruh olmadan et, acı çekmeyeceği için ete, içinde ruh olmadan azap etmesi
mümkün değildir. Ruh verip ona azap etmesi de mümkün değildir. Çünkü bu sefer
ikinci bir ölüme ihtiyaç duyacaktır. Bu da caiz değildir. Zira Allah Teâlâ, “Her nefis
ölümü tadacaktır” diye buyurarak, onların ölümü ancak bir kere tadacaklarını haber
vermiştir. Çünkü ayetteki ‘küllü’ lafzı eşyaların genelinin bir kere manasını
gerektirmektedir. Nitekim bir kimse, “Evleneceğim her kadın boştur” derse, bütün
kadınları kastetmiş olur. Onlardan evleneceği herhangi birisi evlendikten sonra
boşanmış olurlar. Bu boşanmadan sonra evleneceği kadın ise boş sayılmaz. Yukarıda
sıralanan iki seçeneğin mümkün olamayacağı ortaya çıkınca geriye, kabir azabının
olmayacağı anlamına gelen üçüncü seçeneğin mümkün olduğu belli olur.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e göre kabir azabı, Münker ve Nekir’in suali, mü’min olsun
kâfir olsun mezarın ölüyü sıkıştırması gerçektir. Kabir azabı çekenin cezası kıyamete
kadar devam eder. Peygamberimizin hürmetine Ramazan ayında kendisine azap
edilmez. Çünkü bu kişiler hayatta da olsaydı, Allah Teâlâ elçisinin yüzü suyu hürmetine
onlara azap etmeyecekti. Aynı şey kabirde de olur.
Dünyada ceset, ruha bitişik bir şekilde; ruh da cesetle birlikteyken, ölünce ruh cesetten
ayrı olsa bile, cesetten dolayı acı duyar.
Mü’min de kabir azabı bağlamında ikiye ayrılır. Eğer itaat eden bir kul ise kabirde
kendisine azap edilmez, ancak kabir kendisini sıkıştırır, bu sıkıştırmanın korkusunu ve
sıkıntısını hisseder. Bu sıkıştırmayı, kendisine nimet verildiğinde, nimeti
şükretmediğinden dolayı duyar. Eğer Allah’ın emirlerine karşı gelmiş ise, kabir azabı da
sıkıştırması da onun için vaki olur. Ancak Cuma günü ve gecesi bu kendisinden
kaldırılır ve kıyamete kadar bir daha kendisine azap edilmez. Cuma günü ve gecesi
ölürse, kendisine bir saat azap edilir ve kabir de onu bir saatliğine sıkıştırır. Kıyamete
kadar da kendisine bir daha azap edilmez.
Ruh mezarda cesetle beraberdir. Ceset toprak olsa bile ruh o toprakla beraber olur. Ruh
o toprakla beraber acı duyar. Peygamber’den gelen şu rivayet de buna delalet
etmektedir. Peygamber efendimiz Aişe’ye “Kabir seni sıkıştırdığında ve Münker22
Nekir’in hesap soracağı esnada senin halin nasıl olacak? diye sorduktan sonra şöyle
buyurmuştur: “Ya Hümeyra şüphesiz kabrin mü’mini sıkıştırması, ananın çocuğunun
ayağını sıkması gibidir. Münker-Nekir meleklerinin soru sorması da; göz kamaştığı
zaman ona sürme çekmek gibidir”. Yine Peygamberimizin Hz. Ömer’e şöyle demiştir:
“Münker ve Nekir seni hesaba çekmeye geleceğinde, senin halin ne olacak? diye
sorduğunda Hz. Ömer, şu an bulunduğum halde olacağım ve aklım yerinde olacak değil
mi? demiş. Peygamberimiz’de “evet” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Hz. Ömer, “O
zaman çok fazla umursamıyorum” demiş.
Kabir azabının aklî delili ise, uyuyan kişinin ruhu çıkmasına rağmen, ruhu cesediyle
beraberdir. Uyuyan kişinin canı acı duyar, ona acı ilişir, rahatlar bazen de uykudayken
konuşur. Bütün bunlar ruhu cesediyle birlikte olduğu için yaşar. Uyku da ölümün
kardeşi olduğuna göre, öldükten sonra acı duyması ve rahatlaması da mümkündür. Azap
veren de rahatlık veren de Allah’tır. Dilediği gibi kabirde istediğine azap eder istediğini
de rahatlatır. O her şeye kadirdir.
Peygamber efendimize “Beden içinde ruh olmadığı halde kabirde nasıl acı hisseder?”
diye sorulduğunda o, “Dişinde ruh olmadığında acı hissetmesindeki gibi acı hisseder”
buyurmuştur. Görüldüğü üzere Peygamber efendimiz dişin içinde ruh olmamasına
rağmen, cesetle bitişik olduğu için acı duyacağını haber vermiştir. Kişinin ruhu
cesediyle birlikte olduğu ve ceset acı duyduğunda da durum aynıdır. Kabir azabının hak
olduğuna delil, Allah Teâlâ’nın, “Onlara iki kez azap ederiz, sonra büyük azap için
döndürülürler” sözüdür. Burada Allah Teâlâ, ‘merreteyn/iki kere’ lafzıyla, dünyadaki ve
ahiretteki azabı kastetmiştir. Çünkü ayette “Büyük azap için döndürülürler”, yani
‘kıyametteki azaba döndürülürler’ diye buyurmuştur.
Yine Allah Teâlâ’nın, “O ateş ki ona sabah ve akşam sunulurlar” ayeti de kabir azabıyla
ilgili bir başka delildir. Rivayete göre, Ebu Hanife, oğlu Hammad’a kabir azabını
sormuş. “Kabir azabı haktır” cevabını alınca, “Hangi delille bunu söylüyorsun?” demiş,
o da Allah Teâlâ’nın, “Gerçek şu ki zulüm işlemeye şartlanmış olanları, öteki dünyadaki
korkunç azaptan daha yakın bir azap beklemektedir, ama çoğu bunun farkında değil”
sözünde “kabir azabı kastedilmektedir” demiş.
Peygamberimiz, “Kabir azabının nedenleri üçtür: Üçte biri gıybetten, üçte biri
çekiştirmeden, üçte biri de idrardandır. İdrardan korunun, kabir azabı genelde onun
yüzündendir” demiştir. Yine Peygamber efendimiz “Kabir cennet bahçelerinden bir
bahçe ve cehennem çukurlarından bir çukurdur. Cennet bahçesinde lezzet ve rahatlık
vardır. Cehennem çukuru da sıkıntı ve zorluk mekânıdır” buyurmuştur. Bu delillere
göre, kabir azabı hak olup, Müslüman için mümkün olabilen şeylerden, kâfir için de
olması gereken bir aşamadır.
23
13. 5. DEĞERLENDİRME SORULARI
S. 1) Aşağıdakilerden hangisi ahireti ispat delillerinden değildir?
A) Haşir delili
B)İlk yaratılış delili
C)Gayeli yaratılış delili
D)Ebedilik arzusu
E)Adalet duyugusu delili
S. 2) Hangisi küçük kıyamet alametlerindendir?
A) Dabbetü’l-arz
B)el-Vakıa
C)Modern bilmin yaygınlaşması
D)İnşaat sektörünün yüksek binalar yapımında çok ilerlemesi
E)eşratu’s-sâ‘a
S. 3) Aşağıdakilerdenhangisi büyük kıyamet lametlerindedir?
A) et-Tammetü’l-kübra
B) Cariyenin efendisini doğurması
C) Deccal
D) Hz. İsa’nın babasız doğumu
E) el-Vakıa
S. 4) Deccal’in çıkacağı hangi delille sabittir?
A) Ayetlerle
B) Hadislerle
C) Ayet ve hadislerle
D) İcma ile
E) Âyet, hadis ve icma ile.
S. 5) Aşağıdakilerden hangisi Kıyameti ifade eden kavramlardan değildir?
24
A) Kemi’s-sâ’a.
B) et-tammetü’s-süğra
C) en-Nefha
D) es-Sâ’a
E) el-Vakıatü’l-kübra
CEVAPLAR
1- A
2- D
3-C
4- B
5- E
13.6. KAYNAKLAR
Çelebi, İlyas, İtikadi Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, İst., 1996.
Kılavuz, A. Saim, Anahatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelâm’a Giriş, İst., 2007.
Kuzu, Selman, Mehdi, Deccal, Mesih, İst., 2001.
Nesefi, Ebü’l-Muin, Bahrü’l-Kelam, trc. Ramazan Biçer, İstanbul: Gelenek Yayınları, 2010
Ragıb el-Isfehânî, Müfredâtu elfâzi’l-Kur’an, Beyrut, 1997.
Salih, Suphi, Ölümden Sonra Diriliş, (trc. Şerafeddin Gölcük), İst., 1981.
Sarıtorrak, Zeki, “Dâbbetü’l-arz”, DİA, İst., 1993.
Sarıtorrak, Zeki, “Deccâ”l, DİA, İst., 1994.
Tekineş, Ayhan, Ahirzaman ve Kıyamet âlametleri, İst., 2008.
Topaloğlu, Bekir, “Âhiret”, DİA, İst., 1998.
Topaloğlu, Bekir, “Kıyamet”, DİA, İst., 2002.
Topaloğlu, Bekir, Yavuz, Y. Ş, Çelebi, İlyas, İslâm’da İnanç Esasları, İst, 1998.
Yener Öztürk,Kur’an’da Ahiret, İst., 2001.
Yurdagür, Metin, “Duhan”, DİA, İst., 1994.
25
Download

SİSTEMATİK KELAM - sauPORT