0312 472 37 73
0312 472 37 73
0312 472 37 73
0312 472 37 73
TİHK - İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı - 2014
www.tihk.gov.tr
İş Sağlığı ve Güvenliği
ÇALIŞTAYI
23.10.2014
İş Sağlığı
ve
Güvenliği
ÇALITAYI
ANKARA, 23.10.2014
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU
0312 472 37 73
“İş Sağlığı ve Güvenliği”
ÇALIŞTAYI
ANKARA, 23.10.2014
0312 472 37 73
Tasarım-Baskı
0312 472 37 73
0312 472 37 73
SFN Televizyon Tanıtım Tasarım
Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: 0312 472 37 73-74
www.sfn.com.tr
ISBN: 978-605-65258-3-4
Baskı Tarihi: Şubat 2015
©Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanlığı
Yüksel Caddesi No:23, Kat 3, Yenişehir 06650 Ankara / Türkiye
Telefon: +90 (312) 422 29 00 / 20 • Faks: +90 (312) 422 29 96
E-Posta: [email protected]
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
İÇİNDEKİLER
1. OTURUM: İşçi ve İşveren Konfederasyonlarının Bakış Açısıyla
Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliği....................................................................................................... 7
Celal TOZAN TÜRK-İŞ Temsilcisi..................................................................................................................... 10
Sebahattin KORKMAZ HAK-İŞ Temsilcisi................................................................................................. 13
Tevfik GÜNEŞ DİSK Temsilcisi........................................................................................................................... 17
Cengiz DELİBAŞ TİSK Temsilcisi....................................................................................................................... 22
Katılımcıların yorum ve katkıları............................................................................................................. 27
2. OTURUM: Türkiye’de İş Kazalarının Sebepleri ve
İş Güvenliği Kültürü............................................................................................................................................. 49
İlker ACAR Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı............................................................................... 52
Şeref ÖZCAN İş Teftiş Kurulu Başkanlığı.................................................................................................... 55
Doç. Dr. İbrahim AYDINLI Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi............................................... 63
Katılımcıların yorum ve katkıları............................................................................................................. 70
3. OTURUM: İş Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin Hukuksal Çerçeve ve
Türkiye’de Kurumsal Yapılanma........................................................................................................... 83
Mesut BALCI Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Başkanı.............................................................................. 86
Doç. Dr. Fuat BAYRAM Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi............................................ 91
Özge BERBER AĞTAŞ İLO Ankara Ofisi....................................................................................................98
Katılımcıların yorum ve katkıları.............................................................................................................103
Kapanış Değerlendirmeleri Doç. Dr. Ali Cengiz KÖSEOĞLU
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi...........................................................................................109
KATILIMCI LİSTESİ............................................................................................................................................115
ÇALIŞTAYDAN FOTOĞRAFLAR........................................................................................................119
3
TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU
“İş Sağlığı ve Güvenliği”
ÇALIŞTAYI
PROGRAM
Tarih : 23.10.2014 Perşembe
Yer
: Holiday Inn Ankara – Kavaklıdere
09.30 - 10.00
: Kayıt
10.00 - 10.10
: Açılış Konuşması,
Hikmet TÜLEN Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı
BİRİNCİ OTURUM:
İŞÇİ VE İŞVEREN KONFEDERASYONLARININ BAKIŞ AÇISIYLA
TÜRKİYE’DE İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ
Moderatör: Prof. Dr. M. Fatih UŞAN Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi
10.10 – 10.25
: Celal TOZAN TÜRK-İŞ Temsilcisi,
10.25 – 10.40
: Sebahattin KORKMAZ HAK-İŞ Temsilcisi,
10.40 – 10.55
: Tevfik GÜNEŞ DİSK Temsilcisi,
10.55 – 11.10
: Cengiz DELİBAŞ TİSK Temsilcisi,
11.10 – 11.30
: Çay – Kahve Arası
11.30 – 12.30
: Katılımcıların yorum ve katkıları
12.30 – 13.30
: Öğle Yemeği
5
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İKİNCİ OTURUM:
TÜRKİYE’DE İŞ KAZALARININ SEBEPLERİ VE
İŞ GÜVENLİĞİ KÜLTÜRÜ
Moderatör: Av. Hüsnü ÖNDÜL İnsan Hakları Ortak Platformu
13.30 – 13.45
: İlker ACAR ÇSGB İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü İSG Uzmanı
13.45 – 14.00
: Şeref ÖZCAN ÇSGB İş Teftiş Kurulu Başkanlığı İş Baş Müfettişi
14.00 – 14.15
: Doç. Dr. İbrahim AYDINLI Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
14.15 – 15.15
: Katılımcıların yorum ve katkıları
15.15 – 15.30
: Çay – Kahve Arası
ÜÇÜNCÜ OTURUM:
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİNE İLİŞKİN HUKUKSAL ÇERÇEVE VE
TÜRKİYE’DE KURUMSAL YAPILANMA
Moderatör: Prof. Dr. Halûk Hadi SÜMER Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi
15.30 – 15.45
: Mesut BALCI Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Başkanı
15.45 – 16.00
: Doç. Dr. Fuat BAYRAM Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
16.00 – 16.15
: Özge BERBER AGTAŞ İLO Ankara Ofisi
16.15 – 17.15
: Katılımcıların yorum ve katkıları
17.15 – 17.30 : Kapanış Değerlendirmeleri:
Doç. Dr. Ali Cengiz KÖSEOĞLU
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi
6
I.
OTURUM
İŞÇİ VE İŞVEREN
KONFEDERASYONLARININ
BAKIŞ AÇISIYLA TÜRKİYE’DE
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ
Moderatör: Prof. Dr. M. Fatih UŞAN,
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Celal TOZAN TÜRK-İŞ Temsilcisi
Sebahattin KORKMAZ HAK-İŞ Temsilcisi
Tevfik GÜNEŞ DİSK Temsilcisi
Cengiz DELİBAŞ TİSK Temsilcisi
Katılımcıların Yorum ve Katkıları
7
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Sunucu
Değerli konuklar, Türkiye İnsan Hakları Kurumu tarafından düzenlenen, İş Sağlığı ve
Güvenliği konulu çalıştaya hoş geldiniz. Çalıştay da üç ayrı oturumda “İşçi ve İşveren
Konfederasyonlarının Bakış Açısıyla Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliği”. “Türkiye’de
İş Kazalarının Sebepleri ve İş Güvenliği Kültürü”. “İş Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin
Hukuksal Çerçeve ve Türkiye’de Kurumsal Yapılanma” konuları ele alınacaktır.
Şimdi “İşçi ve İşveren Konfederasyonlarının Bakış Açısıyla Türkiye’de İş Sağlığı ve
Güvenliği” konulu oturumu yönetmek üzere Prof. Dr. Fatih Uşan’ı ve bu oturumun
konuşmacıları, Celal Tozan, Sebahattin Korkmaz, Tevfik Güneş ile Cengiz Delibaş’ı
mikrofona davet ediyorum. Kayıtlar için konuşmacıların konuşmalarına başlarken,
isimlerini ve kurumlarını belirtmelerini rica ediyoruz.
Prof. Dr. Fatih UŞAN Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Evet, herkese günaydın. Sayın başkan, kurul üyelerimiz, kıymetli katılımcılar, iş sağlığı ve güvenliği konusunda Türkiye İnsan Hakları Kurumunun tertip etmiş olduğu bu
toplantıya hoş geldiniz diyorum. Şimdi başlangıçta tabi bir tebliğ sunmayacağız ama
birkaç cümleyle duygularımı, düşüncelerimi ifade edeyim. Zaten bu formatta tebliğcilere onbeşer dakika süre veriliyor daha sonra katılımcıların kendi görüşlerini ifade
etmeleri için uzunca bir müddet verilmiş.
İnsan Hakları Kurumunun, iş sağlığı ve güvenliği alanına eğilmiş olması son derece
önemli diye düşünüyorum. Zira biz daha önce iş sağlığı ve güvenliği gündeme geldiğinde bunu genellikle sosyal taraflarla ya da bakanlıkla ya da üniversitelerle onların
düzenlediği etkinliklerde konuşurduk. Aslında burada tabii bir kere bir yaşam hakkı
söz konusu. Çalışma hakkı var, sosyal güvenlik hakkı var, iş sağlığı ve güvenliği hakkı
var. Neticede dezavantajlı grupların çalışmalarının burada düzenlenmesi var. Dolayısıyla örnekleri çoğaltmak mümkün. Özellikle iş sağlığı ve güvenliğinin bir insan hakkı
olarak vurgulanması açısından da Kurumun böyle bir konuyu seçmiş olması ve bu
toplantıya öncülük yapmış olması önemlidir diye düşünüyorum.
Şimdi tabii çalışma hakkıyla beraber insanların çalışma koşullarının uygun hale getirilmesi lazım. Bu evvelemirde işverenin çalışma ortamı içerisinde birtakım tedbirleri
almasıyla gündeme geliyor. Ama şüphesiz devletin de gerek mevzuat düzenlemeleri, gerekse diğer tedbirlerle çalışma ortamını iş sağlığı ve güvenliği açısından uygun
bir hale getirme konusunda tedbirleri alması da önemli. Ama diğer taraftan işverenle
beraber özellikle çalışma hayatında sendikaların da iş sağlığı ve güvenliği açısından
üzerlerine birçok sorumluluk düştüğünü görüyoruz. Şu an kazalarla beraber bunun
9
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
biraz daha önem kazandığını, en azından kamuoyu açısından önem teşkil ettiğinin de
farkına varmış olduk.
Şimdi bu oturumda biz sendikaların iş sağlığı ve güvenliği açsından hangi noktaya
önem verdiklerinin üzerinde duracağız. Ve burada konfederasyon temsilcilerimiz var.
Onların konfederasyonlarının iş sağlığı ve güvenliği açısından hangi yerde durduklarını ne tür tedbir aldıklarını dinleyeceğiz kendilerinden. Ben öncelikle program akışına
uygun olarak Celal Bey’e söz vereceğim. Kendisi Türk-İş temsilcisi olarak görev ifa
ediyor, buyurun Celal Bey.
Celal TOZAN TÜRK-İŞ Temsilcisi
Teşekkür ederim sayın hocam.
Çok değerli katılımcılar, sizleri Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonları adına saygıyla selamlıyorum ve iş sağlığı güvenliği konusunda bu güzel çalıştayı düzenleyen Türkiye
İnsan Hakları Kurumuna da Konfederasyonum adına ayrıca teşekkür ediyorum.
İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin tek bir yasada toplanmasına ilişkin çalışmalar,
işçi, işveren, meslek odaları ile devlet üçlüsünün temsilcilerinin katıldığı komisyonlarda sürdürülmüştür. Uzun süreli çalışmalar sonucu asgari müşterekle hazırlanan
taslak, yasa teklifi olarak TBMM Başkanlığına sunulmuş ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve
Güvenliği Yasası olarak kabul edilmiştir.
İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerine ilişkin düzenlemelerin müstakil bir yasada asgari
müştereklerde yasalaşması önemli bir gelişmedir.
Ancak ne yazık ki iş sağlığı ve güvenliği yasasının yürürlüğe girmesinden sonra katliamı dahi aratmayacak nitelikteki iş kazalarının artması, yapılan yasal düzenlemelerin iş
kazalarını meslek hastalıklarını önlemede yeterli olmadığını göstermiştir.
Yapılan bir araştırmaya göre 2014 yılının ilk 8 ayındaki ölümlü iş kazası sayısı 1254
dür. Her yıl olduğu gibi 2014 yılında da ülkemiz gerek Avrupa Birliğinde gerekse
Dünyada en baş sıradadır.
Gerek 6331 sayılı yasadan önce meydana gelen iş kazaları gerekse sonra meydana
gelen iş kazaları mevzuatlardaki yetersizliğin yanı sıra, daha çok uygulamadaki başarısızlığı ve toplumdaki duyarsızlığı göstermektedir. Ülkemizde iş sağlığı ve güvenliğine
ilişkin sorunların artarak devam etmesi bunun kanıtıdır.
Konfederasyonumuza göre iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin sorunları genel olarak şu
başlıklarda toplamak olanaklıdır.
10
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
1- Tarafların uygulamadaki başarısızlıkları
99 Devletin, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin hizmetleri ve denetimleri etkin bir şekilde
yürütecek yapıyı oluşturamaması,
99 Denetim elemanlarının ve konunun uzmanı nitelikli personelin yetersizliği,
99 Kamu kurum ve kuruluşlarının iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini satın alma yoluyla karşılamaları,
99 İşverenlerin, iş sağlığı ve güvenliği hizmetleri maliyetinin, ürün maliyeti artışına
neden olduğu ve rekabet güçlerini olumsuz etkilediği gerekçesi ile bu hizmetleri
gereği gibi yerine getirmekten kaçınmaları, bazılarının aşırı kazanma hırsı,
99 İş sağlığı ve güvenliği uzmanları ile iş yeri hekimlerinin, işverenin emir ve komutası
altında bağımlı olarak çalışması,
99 Bazı işverenlerin asgari maliyetle iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini satın alması,
99 Verimin azalacağı korkusu ile işçilere yeterli eğitimi vermemesi,
99 İşyerlerinde risk analizleri sonucu düzenlenen planlara ilişkin olası kazalarla ilgili
senaryolar hazırlanıp koruma ve kurtarma tatbikatları yapılmaması,
99 Sendikaların iş kazalarının meydana gelmesinden sonra gösterdikleri duyarlığı sürekli göstermemeleri,
99 Üyelerine iş sağlığı ve güvenliği konusunda verdikleri eğitimlerin içeriğinin ve süresinin yetersizliği,
99 Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde iş sağlığı ve güvenliği üzerinde daha etkin durmamaları,
2- Çalışma ilişkilerindeki olumsuzluklar
99 Taşeronlaşmanın, hizmet satın alınmasının başta kamuda olmak üzere hızla yaygınlaşması,
99 Esnek çalışma usullerinin yaygınlaşması,
99 Kayıt dışı istihdam,
99 Aşırı işsizlik nedeniyle, aç kalma korkusu ile iş kazaları riskini hiçe sayarak işçinin
çalışma isteği,
11
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
3- Başta işveren ve işçi olmak üzere toplumda iş sağlığı ve güvenliği kültürü oluşturulmaması ve aşırı kadercilik anlayışı ve bireyci düşünüş
99 Vefa borcu anlayışı ile işçinin yetkili olmadığı işi yapması,
99 Acı patlıcanı kırağı çalmaz gibi yanlış anlayışlar,
99 Her koyun kendi bacağından asılır, beni sokmayan yılan bin yaşasın gibi bireyci
düşünüşler,
4- Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller
99 Sendikalaşmayı teşvik edecek yasal düzenlemelerin olmayışı,
99 Sendikaya üye olmak isteyen işçinin iş sözleşmesinin feshedilmesi,
99 İşverenlerin sendika algılarındaki yanlışlık,
5- Mevzuattaki noksanlık ve yanlışlık
99 Henüz ILO’nun 167 sayılı İnşaat İşlerinde Güvenlik Ve Sağlık Sözleşmesi ile 176
sayılı Maden İşlerinde Güvenliğin Sağlanması Sözleşmesinin onaylanmamış olması,
99 Sosyal tarafların ve meslek odaları temsilcilerinin oluşturduğu özerk yönetim yapısına sahip iş sağlığı ve güvenliği kurumunun olmaması,
99 Denetim elemanlarının özerk yönetim yapısı içinde yer almaması,
99 İş sağlığı ve güvenliği uzmanları ile iş yeri hekimlerinin yukarıda belirttiğimiz
özerk yönetim yapısına sahip kurum tarafından işyerlerinde görevlendirilmemesi,
99 Öncelikle ikincil mevzuat olmak üzere tüm mevzuatın ülkemizin üretim ilişkilerinin ve teknolojileri ile kültür yapımızın dikkate alınmadan olduğu gibi ILO’dan
veya AB mevzuatından alınması,
Konfederasyonumuz, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının, aşağıda belirttiğimiz önerilerimizin dikkate alınarak yeniden düzenlenmesinin uygun olacağını düşünmektedir.
1-ILO’nun 167 ve 176 sayılı sözleşmelerinin onaylanması,
2-Mevzuattaki noksanlıkların giderilmesi ve yanlışlıkların düzeltilmesi,
3-En kısa sürede sosyal taraflarla meslek odalarının temsilcilerinin yönetiminde özerk
yapıda iş sağlığı ve güvenliği kurumu oluşturularak, tüm iş sağlığı ve güvenliği denetim ve yürütüm hizmetlerinin bu kurum tarafından yerine getirilmesi,
12
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
4-Özellikle ikincil mevzuat olmak üzere tüm mevzuatın gözden geçirilerek ülke koşullarına uygun hale getirilmesi,
5-Kayıt dışı istihdamın önlenmesi,
6-Taşeronlaşmanın önlenmesi, esnek çalışma usullerinin yeniden gözden geçirilmesi,
7-Örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması ve özendirilmesi,
8-Etkin gösterim ve bilgilendirmelerle iş sağlığı ve güvenliği kültürü oluşturulması,
9-Başta işveren ve işçilerin olmak üzere toplumun sürekli duyarlığının sağlanması,
En önemlisi de toplumsal olarak topluca iş sağlığı güvenliği konusuna sahip çıkmamızdır. Topluca hepimize düşen görevleri yerine getirmemiz gereklidir. Bunun için
etkin bir biçimde iş sağlığı güvenliği kültürü mutlaka ama mutlaka oluşturmalıdır.
Bu konularda ki eğitim ilkokuldan başlanarak görsel ve yazılı bir şekilde sunumlar
yapılarak verilmeli, toplum hazırlanmalıdır.
Türkiye İşçi Sendikası Konfederasyonu adına hepinize tekrar saygılarımı sunarım.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Celal Bey’e teşekkür ediyoruz, hem süreye de riayet etmiş oldu. Tabi Türk-İş’in bakış
açısıyla problemler ve buna ilişkin çözümleri iletti. Bu konu sendikalar vesaire gündeme gelince kendisi de ifade ettiler, bizdeki sendikal anlayış acaba ücrete yönelik
bir toplu sözleşmenin kabul edilmesi mi? Ya da bunun dışında konunun en önemli
ayaklarından bir tanesi iş sağlığı ve güvenliğinin de toplu sözleşmelere girmesi mi? Ya
da pazarlık yapılırken toplu görüşme yapılırken, bunlar üzerinde durulması mı? Bu
tabi çok kolay, iş sağlığı ve güvenliği önemli ama Türkiye’nin şartları. Celal Bey’in de
ifade ettiği gibi çok fazla işsizlik var. Her an insanın kapı dışına konulma riski var.
Çok uzun tartışılabilecek konular bunlar ama işaret edilmesi açısından önemli diye
düşünüyorum. Şimdi sözü Hak-İş temsilcisi Sebahattin Korkmaz Bey’e veriyorum.
Buyurun Sebahattin Bey.
Sebahattin KORKMAZ HAK-İŞ Temsilcisi
Böyle bir toplantıyı organize ettiği için Türkiye İnsan Hakları Kurumuna teşekkür
ediyoruz. Temel insan haklarından olan insanların sağlıklı ve güvenli ortamda çalışma
hakkı bu çalıştay marifetiyle, insan hakları kurumunun da gündemine gelmiş oldu
ve inşallah bunun arkasından da kurum tarafından, bir takım teknik komisyonlar
13
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
oluşturularak iş sağlığı ve güvenliği konusunun takibinin yapılacağını ümit etmek
istiyorum.
İş sağlığı güvenliği Hak-İş olarak hangi çerçevede iş sağlığı güvenliği değerlendiriyoruz dediğinizde karşımıza üç konu çıkıyor. Kaza olmaması için işyerlerinde önce güvenli bir ortam olması daha sonra güvenli ortamın güvenli kullanımı için çalışanların
güvenli davranış göstermesi lazım. Bu güvenli ortamda güvenli davranışı da yöneten,
sağlık ve güvenliği sağlamaya yönelik bir politikası olan işveren veya onun adına çalışan işveren vekili bir yönetici anlayışı olması lazım. Bu üç husus karşılandığında
kazaları önleme konusunda başarı geliyor. Aksi takdirde başarı söz konusu olmuyor.
Şimdi konuların her birini değerlendirelim; birincisi işverenler olarak – gerek kamu
işverenleri, gerekse özel sektör işverenleri olarak – güvenli ortamı sağlama konusunda
yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmadığımızı görüyoruz. Güvenli ortam oluşturma
açısından da bir işveren, işyeri oluşturduğunda üretim araçlarını seçtiğinde, gerekli
malzemeleri seçtiğinde bu girdi malzemelerin gerçekten güvenli olup olmadığını denetleyebilecek bilgi ve tecrübeye sahip mi? Buna da bakmamız lazım. İş yapılan alanın
çevresiyle birlikte, bina ve eklentileri, üretim araçları, enerji, hammadde ve malzemelerle ve çalışanların güvenlik eleğinden geçmesi gerekir. Buna sistem güvenliği diyebiliriz. Baktığımızda burada güvenli bir üretim alanının oluşmasını sağlayacak sistem
güvenliğini sağlayamadığımızı görüyoruz. Diğer taraftan güvenli davranışa baktığımızda, gerek eğitim kurumlarımız, gerekse sosyal çevremiz, gerekse sosyo-psikolojik
ortamımızın iş sağlığı ve güvenliği bilincini oluşturmaktan uzak olduğunu görüyoruz.
Diğer taraftan işyerini yöneten işveren veya işveren vekillerimizin iş sağlığı ve güvenliğine önem verdiğini, kaza ve meslek hastalıklarını önlemeye yönelik politika, taahhüt
ve niyetlerinin olduğunu da maalesef göremiyoruz. Hal böyle olunca işyerindeki kaza
ve meslek hastalıklarını önlemeye yönelik üç parametrenin tamamının eksik olması
istediğimiz sonucu almamızı imkansız kılmaktadır. Devletin denetim eksikliği konusu
gündeme getiriliyor. Hak-İş olarak biz denetim eksikliğinden ziyade denetim metodunun değiştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Şöyle ki az önce gündeme getirdiğimiz
sistem güvenliği, onaylı kuruluşlar tarafından sağlanma durumunda olmalı. Örneğin
çalışanların mesleki eğitim ve iş sağlığı ve güvenliği bilinci devlet tarafından eğitim
kurumlarında kazandırılmalı, üretim araçlarının güvenlik sistemi üreticiler tarafından yapılmalı. Binalar da aynı şekilde. Bu konularla ilgili bir yapı var ama maalesef
çalışmıyor. Çalıştığını düşünelim. Devlet denetimlerde güvenlik sistemin güvenliğinin
muhafaza edilip edilmediğini ve güvenli yönetilip yönetmediğini, çalışanların güvenli
davranıp davranmadığını kontrol etmeli. Mevcut denetim metodu böyle değil maalesef. Sistem güvenliği denetlenmeye çalışılıyor. Bu da maalesef yeterli de olmuyor etkili
de olmuyor. Bu denetim yaklaşımının derhal değişmesi lazım diye düşünüyoruz.
14
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Az önce dinlediğim Türk-İş temsilcisinin söylediklerinden çok memnuniyet duydum.
Bütüncül yaklaşımla ilgili ifadeleri oldu. Bu bütüncül yaklaşım ne olabilir diye baktığımızda, birkaç şey söyleyebilirim. Örneğin, asansör kazası diyor, hâlbuki o kaza
asansör kazası değil, bir kaldırma makinesi kazası. Mesela risk analizi diyoruz, risk
analizi denilen çalışma risk değerlendirmesinin bir adımıdır ama risk değerlendirmesinin yerine bu tanımı kullanıyoruz. Söylenmek istenen risk değerlendirmesidir ama
bütün bu konudaki tartışmalara bakıyoruz risk analizi deniliyor. Kavramlar konusunda büyük sıkıntımız var. Tarafların birbirlerini anlayabilmeleri için hem yapısal hem
de kavramsal olarak ortak bir anlayışın olması lazım. Daha bu konuyu aşamamışız.
Aynı şekilde mevzuat konusunda da çok sıkıntılıyız. Örneğin, İş Sağlığı ve Güvenliği
Kanunu, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün sözleşmelerinden, Avrupa Birliğinin direktiflerinden yapılan alıntılarla Bakanlığın geçmişten gelen tecrübeleri birleştirilerek,
parça parça alınarak bütünleştirildiği için bir sistematiği olmayan bir kanun. Kanunun
iç sistematiği olmayınca da kavramlar arasında kargaşalar, sistem güvenliği, güvenli
davranış ve güvenlik yönetiminin birbirleriyle uyumlu nasıl çalıştırılacağı ortaya konulamıyor. Kavram kargaşası olduğu zamanda ne birbirimizi anlamamız mümkün ne
de kazaları önleme çalışmalarından anlamlı bir sonuç alabiliyoruz.
Aslında Soma ve kaldırma makinesi (asansör kazası diye anılan kaza) kazaları bizim
bir resmimizi gösteriyor. Güvenli ortam oluşturma konusunda tasarımcılar yeteri kadar teknik bilgiye sahip mi? ve tasarım güvenliği ile ilgili bir düzenlememiz var mı
diye bir soruyu aklımıza getiriyor ki böyle bir kuralımız yok maalesef. Yani iş sağlığı
ve güvenliğine, iş yeri binalarının, üretim araçlarının, malzemelerinin, enerji kaynaklarının güvenli olmasını garanti altına alarak başlamak zorundayız. Eğer sistem güvenliği sağlanmadan işyeri kurulmuşsa ondan sonra güvenlik tedbirlerini almak mümkün
olmuyor. Çünkü örneğin bir binanın şeklini değiştirmeye çalışacaksınız, yapılmış bir
binayı yeniden şekillendirmek, hele hele makineler da yerleştirilmişse büyük maliyetler getiriyor. Bu da ihmalleri besliyor. Ama başlangıçta o işyeri güvenliği tasarlanmış
olsa, o işyeri elemanları, makineleri ekipmanları güvenli olarak alınmış olsa, çalışanlar
güvenlik bilinci ve bilgisiyle, mesleki eğitimi ile işe başlasa bu sıkıntı olmayacak.
Örneğin kaldırma makinesi kazasını bir düşünelim; bir makinenin kabini niye düşer, bir teknik sorun sebebiyle düşer. Teknik sorunun garanti altına alınması güvenli
olmasının sorumluluğu kimdedir? Sanayi ve Teknoloji Bakanlığında, bakıyorsunuz
bununla ilgili direktifler de var, bu üretici firmanın alması gereken belgeleri alıp almadığı konusunu sorguladığımızda karşınıza büyük sorunlar çıkıyor. Ve sadece o işyeri
değil, kaldırma elemanları, hatta asansör üreten firmaların yeterliliğinde büyük sorunlar olduğunu görüyorsunuz. O kaldırma makinesini, sistemini kullanan kullanıcı test
15
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
edebilir mi? Elbette ki hayır. İşveren veya vekili, piyasadan aldığı bu ürünlerin güvenli
olduğunu düşünmek durumunda.
Diğer bir yere bakalım Soma’ya, Soma’da da aynı şey. Soma’da işte dediler ki yaşam
odaları yok, başka bir şey yok, şu eksik, bu eksik. Tabii kaza araştırma konusunda
maalesef eğitim almış birkaç kişi dahi olmadığı için Türkiye’de, ne yapıyor basın yayın
kendi kafasına göre, birilerinden duyduklarıyla, kazaların sebeplerini buluyor. Bulduklarıyla da birilerini hemen mahkûm ediyor, başlıyor dövmeye, ya da katil ilan etmeye. Arkadaşlar ben işçi tarafı olarak şunu söylüyorum, diyorum ki; eğer siz maden
ocaklarında maden çıkartma tekniklerini ve üretim yöntemlerini başlangıçta güvenli
tasarlamazsanız, maden ocağında siz güvenliği sağlayamazsınız. İş güvenliği uzmanı
olacak kişi de bir şey yapamaz. İş müfettişi de bir şey göremez. Güvenlik bilincine
sahip çalışan da göremez. Bu anlamda, tasarım anlamında işyerlerinin güvenli olması, güvenliği tasarlayanların güvenli kullanım için teknik rehberler çıkarması, işveren
veya işveren vekili, iş güvenliği uzmanları bu teknik rehberler ışığında üretim alanını
yönetmesi lazım. Öyle olunca da bütün bakanlıkların sorumluluk alanına giren bir
iş sağlığı güvenliği konu başlığı ortaya çıkacaktır ki, topyekûn bütün bakanlıkların
eşgüdüm içinde çalışılmasını sağlayacak kurum da Başbakanlıktır. Örneğin; güvenli
üretim araçlarının denetimi ve piyasa gözetimi Bilim ve Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı
tarafından sağlanırken, güvenlik bilincine sahip çalışanların olmasını Milli Eğitim Bakanlığı, güvenli bina ve eklentilerin güvenli tasarımı ilgili diğer bakanlıklar tarafından
yürütülmesi gerekir. Örneğin teftiş kurulu, teftiş kurulu ben eski müfettişim, teftiş kurulundan gelen arkadaşlarımız iş yerini denetliyorlar. Neye göre denetliyorlar, bakıyorlar ki teknik şartnameye göre eksik bulmaya çalışıyorlar, efendim şu kırık, şurada
bu eksik, burada bu eksik. Böyle bir denetim yöntemiyle isterseniz her gün denetim
yapın, bir işyerinde kazayı asla önleyemezsiniz. Hani derler ya balık vermeyeceksiniz,
balık tutmayı öğreteceksiniz diye. Sistem size, işverenlere, çalışanlara balık tutmayı
öğretmediği sürece iş yerlerinde denetimlerle eksiklik tespit ederek, bunlar giderilsin
diyerek, tutanak tutarak, ceza vererek, kazaları önleyemezsiniz. Bu yaklaşım kesinlikle yanlıştır. Her sorun çıktığında bürokrasi mevzuat değişikliği ile kendisine yeni
yetki alanı açmaktadır. Sistem güvenliğinin garanti altına alınamamasının sebebi bürokrasinin mevcut yapısıdır ve önce buradan başlanmak zorunluluğu açıktır. Sistem
olmadan da kültür olmadığı da son 50 yıldır ortaya çıkmış bir durumdur.
Bu yüzden bütüncül bir yaklaşım gerekir. Bunun için de iş sağlığı ve güvenliği bağımsız bir kurum oluşturularak yönetilmesi kesinlikle gereklidir. 2013’de yürürlüğe giren
iş sağlığı ve güvenliği kanunu, sosyal tarafları harekete geçirdi, toplumun gündemine
iş sağlığı ve güvenliğini getirdi.
16
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Yani şunu demek istiyorum, sistem olarak yapısal dönüşüme ihtiyacımız var. Hem
devlet olarak, hem işveren ve sosyal taraflar olarak, hem çalışanlar olarak, hem de bütün kurumlar olarak bu konuya sahip çıkmamız lazım. Eğer sahip çıkmazsak bir sonuç elde edemeyiz. Örneğin sistem güvenliğini garantiye alarak işe başladık diyelim,
bundan sonra ki adımımız, güvenlik yönetimi olması gerekecektir. İşveren diyecek ki
arkadaşlar, hiçbir iş insan sağlık ve güvenliğinden daha önemli, öncelikli değildir diyecek. Bunu beyan edecek, bununla ilgili bir programla yönetim sistemi olacak. Ha o
zaman da çalışan da diyecek ki ben sağlık ve güvenlikle ilgili her türlü düzenlemelere
sahip çıkacağım, bunlarla ilgili üzerime düşen her şeyi yapacağım. Ve işverenin de iş
sağlığı güvenliği çalışmalarını daha iyileştirmesi için, daha güzel yapabilmesi için katkıda bulunacağım, bütün karar organlarına gireceğim diyecek. Devlet de bu yapının
işleyip işlemediğini denetleyecek. Başarı şansımız bu çözümde yatmaktadır.
O yüzden biz Hak-İş olarak iş sağlığı güvenliği komitesi kurduk. Ve işverenlere tam
katkı sağlayabilmesi için iş yerlerinde, örgütlü olduğumuz iş yerlerinde çalışan temsilcilerimizi, bu anlamda eğitmeye başladık. Diğer taraftan da bütüncül yaklaşım formüllerini de ilgili kurumlara verdik ve her ortamda da bu bütüncül yaklaşımı savunarak, iş sağlığı güvenliği tesisi konusunda kazaların önlenmesi konusunda üzerimize
düşeni yapmaya çalışıyoruz. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Evet, teşekkür ediyoruz. Şimdi Sebahattin Bey de özellikle iş kazalarının oluşumunda, bu güvenli ortam, güvenli davranış ve bunun yönetiminin sağlanması gerektiğine
vurgu yaptı. Kazaların tabi oluşumunun önlenmesinde en önemli faktörlerden bir
tanesi belki fiziki mekânın daha ilk kuruluş aşamasında çalışma ortamına uygun hale
getirilmesi. Tasarlama eksikliğinden bahsetti yine Celal Bey, eşgüdümün de sağlandığı
ayrı bir kurumunun oluşturulması gerektiğine işaret ettiler. Biz de kendine teşekkür
ediyoruz. Şimdi sözü DİSK temsilcimiz Tevfik Güneş Bey’e veriyorum. Buyurun Tevfik Bey.
Tevfik GÜNEŞ DİSK Temsilcisi
Teşekkürler başkan. Değerli başkan, değerli konuklar, hepinizi Türkiye Devrimci İşçi
Sendikaları Konfederasyonu adına saygıyla selamlıyorum. Ben biraz burada şimdi çok
detaya girmeden sistem üzerinden sorunu ele almak istiyorum. Yani madenlerde yaşanan kazalar, inşaatlarda yaşanan kazalar, işte metal sektöründe yaşanan kazalar,
gemi yapımda yaşanan kazalar gerçekten, bu ülkenin çok ciddi sıkıntıları. Sıkıntıların
aşılmasına dönükte açıktır ki, çok fazla çaba da sarf edilmiyor.
17
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Şimdi yavaş yavaş bu sorunun içerisine girdiğimizde, öncelikli olarak şunu belirtmek isterim ki, 6331 sayılı yasayla ilgili olarak, biz bu yasanın bu biçimde çıkışına
başından sonuna kadar karşı çıktık. Yani burada bir sosyal taraf olarak, Devrimci
İşçi Sendikaları Konfederasyonu bu yasanın bu haliyle çıkmasına açıktan muhalefet
etmiştir bunu bir not edeyim. İkincisi 12 Eylül’de Başbakanla yaptığımız toplantıda,
21 Eylül’de Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinde Sayın Bakanla yaptığımız toplantıda
ve en son ILO’ya gönderdiğimiz raporda açıktan, Türkiye’deki işçi sağlığı iş güvenliği
sisteminin çökmüşlüğü üzerinde durduk, bütün raporlarımızda da bunları belirttik.
Burada bahsedeceğim şeyde, işçi sağlığı iş güvenliğindeki mevcut yasa çerçevesinde
ortaya konmuş, belirli maddeler, belli yaklaşımlardan ziyade, Türkiye’de çökmüş bir
sistemin üzerine çökmüş bir yasanın işçi sağlığı iş güvenliği problemlerini asla çözemeyeceğini burada bir kez daha sizlerin huzurunda da ifade etmeye çalışacağım.
Şimdi Türkiye’deki sistem yetersizliği ve sistemin işlemezliği konusuna dair, öncelikli olarak bakanlığın yapmış olduğu bu sistem yetersizliği değerlendirmesini burada
sizlerle paylaşmak isterim. 2005 yılında Ulusal İş Sağlığı Güvenliği Konseyi oluşturulurken, bakanlığın yapmış olduğu bir sistem değerlendirmesinde açıktır ki, kendileri
de zaten bunu itiraf etmişlerdir sistemin işlemediği kendileri açısından da biliniyor.
Nedir bunlar, kısaca hemen bahsedeyim; iş sağlığı iş güvenliği önlemlerinin gelişkinliğinin yokluğu. İş denetimi, iş güvenliği hizmetlerinin yetersizliği. Ortam ölçümlerinin zayıflığı. Danışmanlık ve eğitim hizmetlerinin yokluğu ya da zayıflığı. Meslek
hastalıkları tanı sisteminin yokluğu ve meslek hastalıkları hastanelerinin neredeyse
yok denecek düzeyde olması. Veri toplama, denetim ve yaptırımların mevzuat düzenlemelerinin yetersizliği. İSG mevzuatının dağınıklığı.
Şimdi bunlara bakıldığında, sonuç itibariyle zaten memlekette daha yukarıdan mevzuat yapış ve bunun mekanizmaları, bunun sistemi ile ilgili çok ciddi bir problemin
olduğunu görüyoruz. O zaman da işaret ettik, dedik ki, böylesi işlemez bir sistem
üzerinden bir yasa çıkarttığınızda, sonuç itibariyle bu yasanın çalışanlar açısından,
işçiler açısından hiçbir faydasının olmayacağını, aksine giderek de artan sürede bu
ölümlerin çok sıklıkla Türkiye’de gündeme geleceğini ifade ettik. Keşke yanılsaydık,
yanılmayı çok da isterdik ama gördüğümüz kadarıyla eğer önümüzdeki dönemde,
belirli düzenlemeler ulusal istihdam strateji belgesindeki verili düzenlemeler gelirse,
yani özel istihdam bürolarına geçici iş ilişkisi kurulması oluşturulması, işte esnekliğin
bütün diğer biçimleri, yani kavram olarak güvenceli esneklik olarak geçiyor, bunlar
da gelirse artık bu ülkede taşeron ve güvencesi sistemin de ötesinde bunları da rahmetle aratacak bir sermaye birikim rejimi gündeme gelecek.
18
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Şimdi sermaye birikimi demişken, açıkça hani oraya kısaca bir değinmek lazım; çünkü Türkiye’deki taşeron ve güvencesiz birikim rejimi üzerinde yükselen sermaye ve
bunun siyasal yapısı, işçi sağlığı iş güvenliğini tam da buna uygun hale getirmek durumundadırlar. Yani böyle bir birikim rejimiyle Türkiye’de işçi sağlığı iş güvenliği
sorunlarını çözebilmek mümkün değildir, gene bunu söylemekte fayda var. Bunu Başbakan’ın kendisi, Sayın Bakan’ın kendisi kabul ediyorlar, bunu hani kabul etmeleri
yeterli değil, mevzuatı buna uygun hale getirmek de yeterli değil. Çünkü sistemin
verili ayaklarında ciddi aksaklıklar söz konusu.
Şimdi çökmüş sistem üzerinden mevzuat yapma ve bunu ülkeye işçiler ve çalışanlar
açısından daha uygun koşulların yaratılması, daha müreffeh daha refah bir yapının yaratılması amacı, düşüncesi olabilir ama gerçekte bu yasayla yaşananlar arasında bakıldığında giderek açılan bir bant var. Onu da ifade edeyim ben size. 2004 yılından 2012
yılına kadar tartışmalar aslında Türkiye’deki mevcut üretim ilişkilerinin ne olduğu,
buna ilişkin ne tür iş sağlığı güvenliği önlemlerinin alınması gerektiği üzerinde yoğunlaştı, o dönem Ulusal Konsey içerisinde DİSK olarak biz, Türkiye Mimar Mühendis
Odaları Birliği, Türk Tabipler Birliği ve Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu
KESK, dörtlü olarak karşı çıktık. Kısmen TÜRK-İŞ bu konuya dair eleştirilerini getirdi. Ve hatta o dönemde şimdi hani özerk demokratik bir kurumun oluşturulması,
bağımsız bir kurumun oluşturulması dendi, muhtemelen takip edilmemiştir bu. 2007
yılında TÜRK-İş’inde içinde olduğu altılı bir ekip tarafından altı kurumun ortak imzasıyla Bakanlığa bir İSG sistem önerisi yapıldı. İSG sistem önerisinde en temel özellik
şuydu; Bu iş Çalışma Bakanlığının İş Sağlığı Güvenliği Genel Müdürlüğüne bırakılmayacak kadar önemli bir alandır. Onun için de Ulusal İş Sağlığı Güvenliği Konseyinin
çatısı altında, sendikaların, meslek odaları ve birliklerinin, üniversitelerin yer aldığı,
idari yönden bağımsız, mali yönden bağımsız, özerk demokratik bir yapılanmanın
yaratılması, ilgili bakanlıklarla buraya değen kurumlar varsa bunların bu sistem içerisine aktarılması, işçi sağlığı iş güvenliği uzmanlarının, iş yeri hekimlerinin bu kurum
içerisinde bir havuzda toplanması ve o havuz içerisinde planlanarak bu hizmetlerin
verilmesi. O zaman da ortak sağlık güvenlik birimleri gibi piyasa aktörü olarak ifade
edilen bu kurumlar dışarıdan hizmet verimi ya da işverenin dışarıdan hizmet alımı
sistemi de ortaya çıkmayacaktı.
Şimdi kötü olan şu, bunu işte Torunlar İnşaatta gördük isim veriyorum daha çok
bilindiği için, yani ortak sağlık güvenlik birimlerinin hizmet meselesi bile öyle bir
noktaya geldi ki şimdi, yani bire bir sermaye grubu kendi aralarında başka bir sistem
oluşturmuştur. Yani benim inşaatıma, öbür holdingin ortak sağlık birimi hizmet veriyor, öbürü şey yapıyor ve daha tehlikeli bir durum bu. Yani artık ortak sağlık güvenliklerinden piyasaya hizmeti dışarıdan satmasının ötesinde çok daha dar birbirini
19
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
tamamlayan, kapatan ve süreçte bu hizmetleri bile kapalı devre sistemle yürüten bir
gerçeklikle artık karşı karşıya kalmaya başladık.
Şimdi 2004 yılında 155, 161 sayılı yasalar yani ILO sözleşmelerini kabul ettikten sonra hızla bu tartışmalar başladı. Ve geldiği nokta itibariyle o dönemde bu bant aralığını
söyleyeyim, bu tartışmalar yaşanırken Türkiye’de ölümler aylık 90 ile 100 arasında
gidiyordu ama yasa 2012 çıktıktan sonra sonuçta bu 100 – 120 aralığında hatta 130
aralığında çıkmaya başladı. Ve şimdi 2004-2012 arasındaki mevcut o yasa tartışmalarının yaşandığı ILO sözleşmelerinin kabul edildiği süreçte ben basit bir hesap yaptım
her yıl ortalama 1316 insan çalışan yaşamını yitirmiş. Şeye bakıyoruz şimdi 2012
verileri çıkmadı, 2013 pardon 2013 verileri çıktı 2013-2014 verileri çıkmadı, orda da
İstanbul İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisinin en az olarak vurguladığı rakamlar ortadadır, işte 2013’ de 1335 olarak görünüyor, 2014’de de ilk dokuz ayında 1414 olarak
görünüyor, bu giderek artan bir tarzda.
Şimdi tabi bu hesaplamalarda mevcut bu hesaplamalarda belirli dönemlerde ölümcül
iş kazalarında düşüşler yaşandığını görüyoruz ama onlarında hangi yıllar olduğuna
baktığımızda ağırlıklı olarak Türkiye’deki kriz dönemlerinde bu ölümlerde bir azalmanın olduğunu görüyoruz. Tersanelerde mesela böyle olur, bir dönem inanılmaz
derece tersanelerde yoğunlaştırılmış, hızlandırılmış bir üretim süreci ve orada tersanelerdeki ölümler başa geçti. Şimdi inşaatlar, madenler ve inşaatlar tabii bu konuda şeye
bakıyor ve orada şey çıkıyor ki aslında hangi sektörlerin nasıl motor rol oynadığı ve
orda, taşeron ilişkilerin nasıl yoğun olduğu, nasıl birbirinin içerisine geçtiği, bir girift
ilişki haline geldiğini görebiliyoruz.
Ulusal İş Sağlığı Güvenliği Konseyi içerisinde 2006-2008 politikaları çıktı, arkasından
2009 – 2013 politikaları çıktı. Oralarda muhtemelen incelemişsinizdir belirli hedefler
konmuştu, işte %20’lik, %10’luk vesaire yani iş güvenliği hizmetlerini %20 arttırmıştır, ölüm risk kazalarını %15, 20 vesaire gibi. Baktığınızda 2006-2008 / 2010-14
arasındaki bütün bu politika belgelerindeki hiçbir hedefe ulaşılmış değildir. Tek hedef
ulaşılmış bir tek hedef vardır o da 6331 sayılı yasa çıkartılmıştır onun arkasından da
kırka yakın yönetmelik.
Şimdi sendikalar işte bu alana eğilsinler deniyor, sendikalar işte şunu yapsınlar, ya
tamam sendikalar yapsın da, yani herkes de şöyle bir dönüp bakmalı yani, Türkiye’de
sendikal örgütlenmenin, sendikal özgürlüğün önündeki engelleri kim kaldırmış. Şimdi sokağa çıkıp ya bu konu için hak talebinde bulunduğumuzda üzerimize gelen bir
iktidar saldırısıyla karşı karşıyayız. Ya da bir yerde örgütleniyoruz, ya da işçi sağlığı iş
güvenliğine ilişkin en son işte enerji işçilerinin talepleri oluyor kapının önündeyiz, ya
da içeri atılıyoruz.
20
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Söyleyeceğim şey şu Ulusal Konsey ya da diğer sosyal diyalog mekanizmaları, bu ülkede yukarıda oluşturulmuş, bunların ortaya koymuş olduğu kararların, düşüncelerin
yansımalarının olduğu gibi aşağıda işletmelerde, firmalarda, fabrikalarda bir karşılığı
olması lazım. Bu karşılığın doğabilmesi için de sendikaların önündeki bu örgütlenme
özgürlüğünün önündeki anti-demokratik engellerin bir kere kaldırılması gerekiyor.
Biz zaten bu konuya ilişkin mücadelemizi veriyoruz ve bu mücadelenin de bütün sınıf
açısından bütün emekçiler açısından ortaklaştırılması gerekiyor.
İkincisi taşeron ve güvencesiz çalışma sistemi bu ülkenin baş belasıdır, tamamen
yasaklanmalı ve buna ilişkin olarak da temel bir ekonomik kalkınma politikasının
yeniden düşünülmesi gerekmektedir. Yoksa eğer gelecekte istihdam strateji belgesi
içerisinde geçmişte hayata geçirilememiş, o belge içerisinde yer almış esnek çalışma
biçimlerini bu ülkenin başına bela edersek artık işçi sağlığı güvenliğini de tartışmayacağız demektir.
Üçüncüsü, bitiriyorum başkan, biraz önce 2007 yılında vermiş olduğumuz önerimiz
bizim hala geçerlidir ve diğer iki sendikamızın da bu konuya ilişkin ortaklaşması da
bizim açımızdan gerçekten sevindirici olmuştur. Özerk demokratik bir yapılanma,
bütün sistemin buradan yürütülmesi ve gerçekten de bunun üzerinde hiçbir siyasal
etkinin olamayacağı bir yaklaşımın bir deneyimin oluşturulması gerekiyor, hepinize
teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Evet, Tevfik Bey’e teşekkür ediyoruz. Tabi radikal bir tespitte bulundular kendileri
DİSK olarak. Sistemin çöktüğünü, dolayısıyla çökmüş bir sistem üzerinde yapılacak
mevzuat çalışmaları veya diğer çalışmaların da bir anlamının olmadığına vurgu yaptılar. Burada başlangıçta da söylendi bu, geçmiş dönemlerde de söz konusuydu malumunuz, özerk bir yapı olsun olmasın, tabi o bir ayrı tartışma konusu. Fakat diğer
taraftan bu sendikaların üzerine düşen vazifeleri yapmayla beraber sendikal örgütlenmenin Türkiye’deki geldiği nokta da dikkate değer bir durum. Sendikalaşmanın şüphesiz iş sağlığı ve güvenliği açısından da sendikalaşma oranının artmasının iş sağlığı
güvenliği açısından da çok olumlu bir yönü olacağı açık. Bu vesileyle tabi işçi kesimini
dinlemiş olduk, şimdi de işverenlerimiz acaba olaya nasıl bakıyor sorusunun cevabını
Cengiz Bey bize verecek TİSK temsilcisi olarak, Cengiz Bey buyurun.
21
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Cengiz DELİBAŞ TİSK Temsilcisi
Teşekkür ederim sayın hocam. İsmim Cengiz Delibaş, Türkiye İşveren Sendikaları
Konfederasyonu danışmanıyım. Öncelikle Türkiye İnsan Hakları Kurumunun gerçekten böyle bir konuda hassasiyet göstererek bu toplantıyı düzenlemesini takdirle
karşılıyorum ve kendilerine Sayın Başkanın nezdinde teşekkür ediyorum.
Konu hepimizi ilgilendiren, bütün herkesi ilgilendiren, içimizi acıtan, hepimizi evlerimizde akşam haberleri izlerken üzen bir konu. Bu konuda diğer konfederasyon
temsilcilerini dinlediniz aslında pek farklı düşünmediğimizi de gördüm. Konunun
teşhisini artık biliyoruz, fakat konuya teşhis koyarken geçmişte neydik, buraya nasıl
geldik şu anda sistemimizle bunları değerlendirmemiz lazım diye düşünüyorum.
Ben emekli olmadan önce yaklaşık 25 yıl Çalışma Bakanlığında hem iş müfettişi hem
de çalışma genel müdürü olarak görev yaptım. Bu mevzuatın hazırlanması aşamasının
birçok bölümünde de bulundum. Türkiye’de İSG konusunda uygulanan önceki sistemimize baktığımızda iş sağlığı güvenliğine ilişkin hükümlerin iş kanunu içerisinde
yaklaşık yirmi beş maddede yer bulduğunu ve asıl düzenlemelerin iş sağlığı güvenliği
tüzüklerinde yapıldığını görüyoruz. Bu iş sağlığı güvenliğine ilişkin tüzükler başta iş
sağlığı güvenliği tüzüğü olmak üzere ilgili sektörlerde iş sağlığı güvenliği tedbirlerinin ne şekilde alınacağını, sistemin nasıl uygulanacağını düzenliyordu. Bu tüzüklerin
madde sayısı 100-800 civarındaydı. İşverenler bu tüzüklere göre iş sağlığı güvenliği
tedbirlerini alır, çalışma bakanlığı denetim elemanları, yani iş müfettişleri de bu tüzük
hükümlerine göre denetimlerini yaparlardı.
2003 yılına geldiğimizde hepinizin de malumu olduğu gibi yeni bir iş kanunu hazırlandı.
Bu yeni iş kanunu hazırlanırken iş sağlığı güvenliğine ilişkin hükümler Avrupa Birliği
müktesebatına uyum çerçevesinde değişikliğe uğradı. Bu sistemde, tüzüklere dayalı sistemi bırakarak, risk değerlendirmesi esaslı bir yapıya geçtik. Bu sisteme ilişkin mevzuat
hazırlanırken Avrupa Birliği, bakanlıktan mevzuatın uyumlaştırılmasını çok kısa bir sürede istedi. Belki de iş sağlığı güvenliği mevzuatı şu anda Avrupa Birliği müktesebatına
tam uyumlu diyebileceğimiz bir noktada bulunmaktadır. Yapılan düzenlemeler sonucu
Avrupa Birliği Türkiye’ye (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İSG Genel Müdürlüğü’ne) başta kurumsal kapasitenin artırılması olmak üzere İSG konusunda kullanılmasına yönelik hibe kredisi verdi ve bu hibe kredisi ile İSG konusunda Bakanlığın kurumsal
alt yapısının oluşturulması istendi. Yeni sistem neydi? Kurulan yeni sistem risk değerlendirmesi, sistemine dayalı bir düzenlemedir. İşverenler, işyerlerinde ilgili teknik personeli
ile birlikte kendi risklerini belirleyecekler ve bu risk değerlendirmesi sonucu belirledikleri noksanlıkları düzeltecek, denetleyecek ve sürekli olarak kontrol edeceklerdir. Kısaca
toplam kalite yönetim sistemini İSG’ye uygulayacaklar yani kontrol et, denetle, başa dön.
22
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Puko döngüsü gibi, sistem bunun üzerine kurgulanmış. Fakat kurumsal alt yapımız ve
işyerlerimiz buna hazır değildi. Çünkü yıllarca biz tüzüklerde tarif edilen şekilde noksanlıkları bularak, yerini görerek sistemi uyguladık. Şimdi ise iş yerlerinde özellikle küçük
ve orta boy işletmelerde risk değerlendirmesinin nasıl yapılacağı bilinemiyor. Ama sistem
de bunun üzerine kurgulandı ve bakanlık bu sistemle her şeyi çözeceğini söyledi. İşveren
kesimi olarak bunun yeni bir sistem olduğunu bir geçiş dönemi gerektiğini söyledik. Ve
bu yeni mevzuatla birlikte biz öncelikle İSG hafızamızı sıfırladık, çünkü tüzüklerin hepsi
mülga oldu ve uygulanamaz hale geldi, çünkü yeni yapıda tüzükleri yürürlükten kaldırdık. Peşinden iş sağlığı güvenliği hizmetlerini tamamen profesyonelleştirdik, piyasaya
açtık, piyasa şartlarına bıraktık. Sistemi piyasalaştırırken bakanlık bazı meslek gruplarına, (ben de bir iş müfettişiyim) ayrıcalıklar tanıdı, bu tanınan ayrıcalıklardan dolayı
da bakanlıktan çok ciddi bir kan kaybı oldu. Kıdemli iş müfettişlerin tamamına yakını
bakanlıktan ayrıldı. Dolayısıyla kurumsal kapasitemizi de sıfırladık. Şimdi bakanlığa çok
yoğun miktarda yeni iş müfettişleri yardımcıları alınıyor. Fakat bunları eğitecek kıdemli
iş müfettişi yok. Bir kıdemli müfettişin yanında dört bazen beş yardımcı var, bu usta çırak
ilişkisidir. Ustalar birikimlerini çıraklara aktarırlar, onlar geleceğin müfettişleri olurlar.
Sistem böyle yürür. Ama şimdi kıdemli ustalar yok, neden? Piyasa şartlarına ve mesleğe
tanıdığınız ayrıcalıktan dolayı bunlar emekli olup Bakanlıktan ayrıldılar.
Diğer bir konu iş kazaları, bazen hiç umulmadık olaylardan meydana gelir kazalar.
Bunlar için, bir başka hafıza daha gerekir. Vaka hafızası, bu da iş kazalarının incelenmesiyle olur. İncelenen iş kazalarını, (üstadım Sebahattin Korkmaz yanımda iş sağlığı
güvenliği başmüfettişlerinden kendisi, kurumdan ayrıldı benim gibi) müfettişler aralarında paylaşırlar, hafızalarını aktarırlar ve denetimlerde akla hayale gelmeyecek o
ince noktalara da bakılması sağlanır. Şimdi iş kazalarını sosyal güvenlik denetmenleri
inceliyor. İşin garibi onların içinde de hiç teknik eleman yok, mühendis yok, tamamı
sosyal branşlardan eğitim alanlardan oluşuyor.
Özel sektörün iş sağlığı ve güvenliği konusunda çok ciddi bir tecrübe birikimi vardı.
Özellikle büyük ölçekli işletmelerimizde, yıllarca iş sağlığı güvenliğine ilişkin önemli
çalışmalar yapılıyordu. Yönetim sistemleri kuruluyordu başta OHSAS – 18001 olmak
üzere. Fakat yaptığımız mevzuat düzenlemesinde, özel sektördeki bilgili, yetkin kişilerin bu alanda çalışmasını engelleyici düzenlemeler yapıldı. Sadece belirli meslek
gruplarına ayrıcalık tanındı.
İş güvenliği uzmanları teknik olması gerekiyor, İyi de işletmelerimizde sosyal branştan gelip de bu alanda yıllarca çalışmış, iş sağlığı ve güvenliği yönetim sistemlerini
bilen, uygulayan uzmanlar vardı. Fakat yapılan mevzuat düzenlemesiyle bunlar da atıl
duruma geldi, üçüncü hafıza kaybını da burada yaşadık.
23
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Mevzuat hazırlanırken bu hususlar söylendi ama bakanlık hiçbir taviz vermedi. Gelinen
noktada evet şu anda binlerce uzman yetiştirildi eğitim kurumlarında ama maalesef bu
kişilerin büyük bir çoğunluğu alanı hiç bilmiyor, hiçbir uygulama görmediler. Gelinen
noktada (A) belgesi alan birisi gidip rahatlıkla çok tehlikeli işyerlerinde uzmanlık yapıyor, daha önce hiç sanayi sitesine ayağını atmadığı halde. Başka bir şey daha yaptık, zaman içerisinde sayı yetersiz diye diğer meslek gruplarına da sisteme girme yolunu açtık.
Meslekleri hakir görmüyorum lütfen içinizde sayacağım mesleklerden varsa yanlış anlamasın. Bir biyolog 3000 gün primi varsa çok da iyi hafızası varsa, ezberi iyiyse mevzuatı
ezberliyorsa (A) belgesi alabilmektedir. Bu kişiler gidip bir madende, inşaatta iş sağlığı
güvenliği uzmanlığı yapabilmektedir. Dikkatinizi çekerim bir gıda mühendisi gidip bir
inşaatta uzmanlık yapabilmektedir. Bunu da belirterek en azından çok tehlikeli işlerde
en az bir sektörel uzman olsun dedik, bunu ısrarla belirttik ama bu da dikkate alınmadı.
Ve geldiğimiz nokta itibari ile bu kişileri de riske attık, çünkü bu kişilerin çok ciddi cezai
sorumluluğu bulunmaktadır. Tekrar başa dönüyorum, iş sağlığı güvenliği mevzuatını
düzenlerken, Avrupa Birliği müktesebatını esas aldık başta 89/391 sayılı direktif olmak
üzere ilgili direktifleri esas aldık ve AB mevzuatının da önüne geçtik. Arkadaşlar bakın
155 sayılı ILO sözleşmesi, AB’nin 89/391 sayılı direktifi, iş yerlerinde işverenler mümkün olan tedbirleri alır der, biz kanuna işverenler her türlü tedbiri alır dedik, peşinden
başka bir cümle daha yazdık, işverenler tehlikeliyi az tehlikeli veya tehlikesiz ile değiştirmek zorundadır dedik. Düşünün bir işletme sermayesini koyuyor, yeni makineler alıyor
ve iş yerini oluşturuyor, ancak teknoloji yerinde durmuyor ki sürekli değişiyor, altı ay
sonra daha az tehlikeli makineler çıktı, bu işletme anında o makineleri değiştirebilecek
mi? Böyle bir ekonomik gerçeklik yok zaten.
Daha sonra yaptırımları düzenledik, şu anda idari para cezalarının tekrar arttırılması gündemde, neden çünkü her şeye tepkisel yaklaşıyoruz, her iş kazası olduğunda
büyük kaza olduğunda hemen gündem oluyor burada yaptırımlar yetersiz mevzuat
yetersiz yeni düzenlemeler yapalım deniyor. Ve her durumda da işverenlere yeni yükler getiriliyor. 6331 sayılı İş Sağlığı Güvenliği Kanunu’nun 26. maddesindeki idari
para cezaları Türkiye Cumhuriyet tarihindeki işverenlere yönelik en ağır idari para
cezalarıdır. Her noksanlık ve olumsuz olay başına idari para cezası vardır. Bir belgeyi
düzenlememenin cezası, endüstriyel kazaları önlemenin belgesinin düzenlememenin
cezası yaklaşık doksan bin liradır. Cezalarla bir yere varamıyoruz ki. Sürekli cezalandırıyoruz, mühim olan sistemi nasıl düzelteceğiz. Biraz evvel işçi konfederasyon temsilcilerini dinlerken ben çok mutlu oldum, teşhis hemen hemen ortak, ama bunu uygulamaya geçirecek devlet. Taraflar aynı şeyi söylüyor, farklı bir şeyler söylemiyorlar.
Sadece bizi dinleyin, işin içinde olan biziz, bunu nasıl düzeltiriz bunları konuşalım.
24
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Hukuk sistemimize baktığımızda, işverenler her durumda zaten sorumluluk sahibi.
Sorumluluklara bakıyoruz, bir kusurlu sorumluluk herkesin kabul ettiği haksız fiilde
bulunan bunun sonucuna katlanır. Ama bizim hukukumuzda kusursuz sorumluluk
diye bir kavram daha var, yani işverenin hiçbir kusuru olmasa da yargıda %50’ye
kadar kusur veriliyor. İş kazalarında kaçınılmazlık ilkesi vardır, %2 oranındaki iş kazasını dünyadaki hiçbir ülke önleyemez, bu kazalar olur, yargıda kaçınılmazlık durumunda bile %50 ye kadar işverenlere kusur verilebiliyor. İşverenin hiçbir kusuru suçu
yok, kaza kaçınılmaz, ancak işveren yine kusurlu kabul ediliyor.
Dönüyoruz cezai yaptırımlara, şu anda ceza kanunumuzun 22, 23 ve 81. maddelerine
baktığımızda, taksirli suçtan dolayı bir kişinin ölümüne veya yaralanmasına neden
olan üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası alır, birden fazla kişinin ölmesi veya yaralanması durumunda ise üç yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istenilebilmektedir. Ve
son kazalarda yargı da farklı bir yaklaşım gösterdi, Bursa’da meydana gelen bir maden
kazasından dolayı yargı artık taksirli suç değil, olası kasıt dedi. Yani olay çok daha
farklı bir yere gitmeye başladı. Oysa bizim sıkıntımız sistemde, en başta günlük yaşayış şeklimizde. Kazalar sadece iş kazaları değil, trafik kazaları var, sokak kazaları var,
ev kazaları var. Dünyada bütün ülkelerde trafik kuralları aynıdır, ama bazı ülkelerde
ölümlü trafik kazaları sayısı çok fazladır Türkiye’de olduğu gibi.
İşverenler gerekli harcamayı yapmıyor, tedbirleri almıyorlar kazalar bunlardan dolayı
oluyor deniyor. Eyvallah buna tamam diyelim de, çocuk acile giden kazaların 1/3’i ev
kazası, bu mantıkla çocuklarımızı da mı düşünmüyoruz. Peki, neden bu kazalar oluyor? Cevap basit güvenlik kültürümüz yok. Yolda yürürken güvenli davranmıyoruz,
trafikte güvenli davranmıyoruz, işimizde çalışırken güvenli davranmıyoruz, evde güvenli yaşamıyoruz. Eğer anne kaynayan çaydanlığı öndeki ocağa koyarsa 3 yaşındaki
bebek onu çeker ve yanar. Kızartma yaparken tavanın kulpunun öne doğru değil yana
konulacağını bilmiyorsa kendisi veya çocuğu yanar. Bu anneler çocuğunu sevmiyor,
düşünmüyor mu? Çok da seviyor ciğer paresi. Hocam kusura bakmayın işçi temsilcisinden sonra ben vaktimin biraz geniş tutulmasını istirham ediyorum, tek işveren
temsilcisiyim onu takdir edersiniz herhalde.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
İki dakika daha verelim.
25
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Cengiz DELİBAŞ TİSK Temsilcisi
Dolayısıyla bu ülkede topyekûn güvenli nasıl yaşarız bunun kültürünü oluşturmamız
lazım. Evde güvenli nasıl yaşarız, sokakta güvenli nasıl yaşarız, trafikte güvenli araç nasıl
kullanırız, güvenliği nasıl içselleştiririz bunu hepimizin öğrenmesi gerekmektedir.
Türkiye kalkınmak, gelişmek zorunda olan bir ülke, bunun içinde dünyayla rekabet
edeceksiniz. Bunun üç kuralı var; birincisi çok kaliteli üreteceksiniz, iki çok ucuz üreteceksiniz, üç güvenli üreteceksiniz. Artık güvenli üretmiyorsanız malınızı kolay kolay
satamıyorsunuz, çünkü batılı tüketiciler buna da dikkat ediyor. Temsilcisi olduğum
TİSK’in üyesi işletmeler bunu çok önemsiyor. Bizim hedefimiz sıfır iş kazası, (%2 kaçınılmazlık dışında). Ama bunu yapabilmemiz için topyekûn devlet, işçi, işveren kesimleri olarak ortak hareket etmek zorundayız. Devlet, üç yükümlülüğüm var diyor,
kurumsal kapasiteyi oluştururum, mevzuatı hazırlarım ve denetlerim. Sonrası iş kazaları
devam ediyor, devlet olarak bunların hepsini yaptınız zaten, kurumsal kapasite için İSG
genel müdürlüğünü oluşturdunuz, mevzuatı hazırladınız, 6331 sayılı Kanun ve ilgili yönetmelikler yayımlandı, tamamı da biraz önce arkadaşımızın da söylediği gibi tercüme,
Türkiye’nin şartlarını hiç dikkate almadık çünkü Avrupa Birliğine öyle taahhüt ettik.
Denetim de tamam, iş müfettişleri büyük bir fedakârlıkla her işletmeye ulaşmaya çalışıyorlar, ancak gerçekleşen iş kazalarında meslektaşlarım zaten günah keçisi ilan ediliyor.
Şimdi arkadaşlar denetimle, uzmanlıkla bunları çözemezsiniz. İş kazaları anlıktır, bir
anlık hata büyük bir kazaya neden olur. Müfettiş gelir denetler, işletmeden çıktıktan
sonra veya iş güvenlik uzmanı gerekli incelemeleri yaptıktan sonra, işçi öyle bir hata
yapar ki, mühendis öyle bir hata yapar ki, işveren öyle bir hata yapar ki, büyük bir
iş kazası olur, Soma’da olduğu gibi. Mühim olan işletmenin dinamikleri içinde bunu
çözmektir. Avrupa Birliği bizden şunu istiyor, işletme dinamikleri içerisinde risk değerlendirmesi yap, kendi çalışanlarınla sürekli gözlem yap ve denetle. Biz ne yaptık işi
piyasalaştırdık, iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi ayda birkaç saat uğrayarak sistemi
oluşturacak dedik. Ancak sorunu çözemedik, onları da ateşe attık. Şimdi olan her iş
kazasından sonra gözaltına alınıp tutuklananlar iş güvenliği uzmanları, suçları yok.
Türkiye’de işsizlik var, teknik eleman, mühendis olan her işsiz babasının emekli maaşından ayırdığı para ile gitti eğitim kurumlarından eğitim aldı ve sınava girip başarılı
olarak uzmanlık belgesi aldı ve iş güvenliği uzmanı oldular.
Oluşturulan bu sistem yeterli mi? Bana göre değil, geldiğimiz nokta bunu gösteriyor.
Toplumda güvenlik kültürünü oluşturmazsak, gerekli yasal düzenlemeleri yapmazsak
iş kazaları belki daha da artacak. Bir de son olarak şunu söylemek istiyorum, enerjimizi bütün iş yerlerine değil, tehlikeli iş yerlerine yöneltmemiz lazım. Yeni mevzuat
ile sorumlulukları bir işçi çalıştıran bakkal dükkânına bile verdik, oysa bunlara gerek
26
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
yoktu. Eski değimle ağır ve tehlikeli, şimdiki deyimle çok tehlikeli işlere yönelmemiz
lazım. Diğer işverenlere sadece güvenlik kültürü kazandırmamız yeterli. Bunu da zaman zaman eğitimlerle sağlarız. Ama asıl enerjimizi, yoğunluğumuzu çok tehlikeli
işyerlerine, kayıt dışı çalışan işyerlerine yönlendirmemiz lazım.
Bu fırsatı verdiği için Türkiye İnsan Hakları Kurumuna tekrar teşekkür ediyorum,
hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sağ olun.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Cengiz Bey’e teşekkür ediyoruz, aslında bir dakika daha süresi vardı. Tabii şunu tespit
ettik aslında burada hem işçi konfederasyonları hem de Türkiye İşveren Sendikaları
Konfederasyonu aynı noktada buluşuyorlar. Bir problem var ve sistemsel problem.
Bunun ortaya konması açısından ortak bir noktada buluşuldu, bu anlamda isabetli
oldu diye düşünüyorum. Şimdi programa göre bir kahve çay molası vereceğiz. Buçukta siz dinleyicilerimize söz vereceğiz. Hepinize şimdilik afiyet olsun. Buyurun.
Katılımcıların Yorum ve Katkıları
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Evet, soru cevap faslına geçiyoruz. Daha doğrusu görüş bildirmek isteyenler, soru
cevap değil tabii. Buyurun.
Sayın Ahmet ŞAĞAR’a verelim sözü. Şimdi tekrar isminizi ve kurumunuzu kayıt açısından bildirirseniz.
Ahmet ŞAĞAR Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
Toplantıyı düzenlediği için İnsan Hakları Kurumuna teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum. Türkiye Odalar Borsalar Birliği 5174 sayılı kanunla kurulan bir kuruluş.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Şöyle belirteyim de, 3 dakikayla sınırlayalım diye düşünüyorum. Genel anlamda 3
dakika, sayın başkan onayladı.
27
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Hikmet TÜLEN TİHK Başkanı
Pardon, isterseniz önce bir söz almak isteyenleri tespit edelim ona göre süreyi dağıtalım. Evet.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Ahmet Bey, bir dakika o zaman söz almak isteyenleri bir yazayım ben. Ahmet Bey
var başka, Ahmet Bey başka söz almak isteyen olmazsa bir saat konuşturacağım ona
göre. İsminizi alabilir miyim, Sait Korkmaz (Kamu Denetçiliği Kurumu). Evet, başka
hanımefendi, sağ taraftan bitireyim de sol tarafa öyle geçeyim burada başka var mı?
Buyurun sizi alalım, efendim evet şimdi buradan beyefendi, Sedat Gülay (Sağlık Bakanlığı), Necip Nalbantoğlu (Dok Gemi İş Sendikası) tamam başka söz almak isteyen
yok her halde. Bir bakalım duruma göre de beşer dakika verelim belki tekrar arkadaşların cevaplaması gerekir. Soru değil ama görüş belirtebilirler. Buyurun Ahmet Bey.
Ahmet ŞAĞAR Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
Türkiye’de kendi adına bağımsız çalışan tüm işverenler Türkiye Odalar Borsalar Birliğine üye olmak zorundadırlar. 360’ın üzerinde odamız, oda ve borsamız var, 1.2 milyona
yakın üyemiz var. Bu üyelerimizden sendika üyesi olan işverenler varsa onlar da aynı zamanda ayrıca TİSK’e Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonuna bağlı sendikalara
üye oluyorlar. Yani 1,5 milyon dolayında işvereni temsil eden bir kuruluşuz.
İşçi temsilcilerimizden birisi konuşmanın başında dedi ki, 6331 sayılı kanun çıkmadan önce, iş kazaları bu kadar değildi diye bir şeyde bulundu. Şimdi bu kanunun
uygulaması ortada, sistemsel olarak sıkıntı var, bu sistemsel. Ben kaynağı nedir, nasıl
çözülür diye çok kısa birkaç şey söylemek istiyorum. Bu konudaki temel sıkıntı, AB
normundan kaynaklanıyor. Biz Odalar Birliği olarak 2006 yılında başlayan bu kanun
çalışmalarında AB normuna uygun bir iş sağlığı güvenliği yasasını savunduk. AB normu nedir? AB normu da 89/391 sayılı direktifle açıklanan normdur. Bu normun üç
temel unsuru var; Birinci unsuru işverenin sorumlu olması, işyerindeki tüm İSG tedbirlerinin alınmasından işveren sorumludur, işveren bu tedbirleri işyerindeki bir veya
birden fazla işçiyi atamak suretiyle, görevlendirmek suretiyle yerine getirir, birinci
esası bu. İkinci esası risk değerlendirmesi yapacaktır, işveren iş yerindeki tüm tehlikeleri, riskleri değerlendirip bu risklere uygun bunları azaltmaya çalışacak, bunları
önlemek için gerekli tedbirleri belirleyecek, bu tedbirleri kimin alacağını belirleyecek
ve bunları yüksek risk halinde gözden geçirecek, listelendirmesini yapacak. Ve AB’nin
üçüncü temel yaklaşımı da denetimle ilgili. Yani işverenin gerekli tedbirleri alıp al-
28
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
madığının denetlenmesi açısından risk değerlendirmesi de denetim esaslı bir noktaya
oturuyor.
Bizde ne oldu, bizde bu kanun uygulamasına geçildiğinde biz birinci normu kabul etmedik yani, işverenin işçilerinden bir veya birden fazlasını görevlendirmesi yerine iş yerindeki İSG tedbirlerinin, İSG uzmanlarının ve İSG hekimleri tarafından alınmasını zorunlu
hale getirdik ve bunları sorumlu tuttuk, aynı zamanda işvereni de sorumlu tuttuk. Birinci
yanlışımız burada, burada hem işveren yabancılaştı, hem işçi yabancılaştı. Oysa tedbir
alması gereken işverendir, tedbiri uygulayacak olan da işçidir. Her iki kesimde bu şeyle
profesyonel elemanların devreye girmesiyle yabancılaşmış oldu. İkinci sıkıntı risk değerlendirmesinde, risk değerlendirmesine ilişkin kanunla getirilen hükümler yerinde ve genel
itibari ile doğru fakat getirilen sistem zamanlama itibari ile yanlış oldu ve şu anda risk
değerlendirmesi uygulanabilir durumda değil. Bir anlamda göstermelik oldu yani, copy
paste yöntemiyle yapılan risk değerlendirmeleri sadece yerine getirildiğini gösterecek şekilde bir risk değerlendirmesi sistemine geçtik, ikinci ve en büyük sıkıntı bu. Eğer biz
bu risk değerlendirme sistemini AB normunda dünya üzerinde olduğu gibi gerçekçi bir
yapıya oturtturamazsak, bizim bu sistemi kurmamız ve şey yapmamız da mümkün değil.
Son olarak belirtmek istediğim konu denetimle ilgili, bu risk değerlendirme sistemi,
düzenli çalışırsa yani istenilen nitelikte organize edilebilirse, o takdirde denetimde
bunun üzerine inşa edilecektir. Yani denetim elemanı gittiği zaman iş yerine, risk
değerlendirmesini, acil durum planlarını ve işyerinde olması gereken bütün tedbirleri
gösteren belgelere bakacak, işverenin neyi alıp, neyi almadığını orada belirleyecektir.
Şimdi bugün bu yok, yani Soma’daki kazaya baktığımızda iş müfettişinin raporu gazetede yayınlandı, şu tarihlerde gelmiş incelemiş ve işte alınması gereken, eleştirilmesi
gereken başka husus kalmamıştır şeklinde. Hâlbuki risk değerlendirmesi bazından çıkılmış olsa işveren hangi tedbirleri alacaktı, bunları nasıl belirledi, kim görevlendirdi
bunların tek tek üzerine gidilmesi lazım.
Şimdi 2005 yılında çıkan İrlanda’nın kanununa baktığımızda aynı sistemi aldığını görüyoruz, dolayısıyla eğer biz bu sıkıntılardan kurtulmak istiyorsak iki temel konudaki
yanlışımızdan dönmek zorundayız. Sonuçta işveren bu tedbirleri yine İSG uzmanları
ve işyeri hekimleriyle beraber alacak. Sürem bitti mi, teşekkür ediyorum, sağ olun.
Sait KORKMAZ Kamu Denetçiliği Kurumu
Öncelikle bütün katılımcılara saygılar sunuyorum. Kamu Denetçiliği Kurumu olarak
ekonomi, maliye, çalışma ve sosyal güvenlik alanlarından sorumlu Kamu Denetçisi
Sayın Abdullah Cengiz Makas beyefendinin, bu çalıştayın başarılı geçmesi konusundaki temennilerini iletmek istedim öncelikle.
29
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Kamu Denetçiliği Kurumu olarak, bu çalıştayda bulunan bazı katılımcıların malumu
olduğu üzere, Soma kazasının ardından biz komisyon kurduk, bu komisyon özellikle
kömür madenciliği ile alakalı olarak meydana gelen iş kazalarının sebeplerini ve sonuçlarını araştırıyor. Bu komisyonda da hem görevli uzman hem de koordinasyondan
sorumlu uzman olarak çalışıyorum.
Öncelikle bizim iş güvenliği açısından olaya yaklaşımımız üç aşamada, idarenin pozisyonunu tespitle alakalı olarak söylüyorum bunu, mevzuat, uygulama ve bunun
denetimi. Tabii şunu belirtmek gerekir ki, değerli konuşmacılar ilk kısımda belirttiler, iş güvenliği kültürü olmaksızın bizim burada bahsedeceğimiz her husus yetersiz
kalacaktır. Sayın Sabahattin Korkmaz genel olarak sistem güvenliği ile alakalı hususları belirtti, bütüncül yaklaşımla ilgili hususları aktardı. Bu şerhle birlikte bunu tesis
ettiğimizi varsayarsak, bundan sonrasında yapılması gerekenle ilgili biz üç aşamalı
plan oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun ilk ayağı muhakkak ki mevzuat,
mevzuatla ilgili ilk kısımda belirtilen hususlardan bir tanesi tamamen tercüme olduğu
ile ilgiliydi. Bunun yerli olması gerektiği belirtildi, bunun dışında ILO 176 sayılı sözleşmesinin hala imzalanmadığından bahsedildi. Ben bunlarla alakalı kendi açımdan
bireysel olarak bir ironi olduğunu düşünüyorum ki şu şekilde. Bu çeviri diye bahsettiğimiz mevzuat hakikatten ILO’nun 176 sayılı sözleşmesinde belirtilen kriterlerin
tamamını kapsıyor. Kapsamadığı bizim bu konuda yapmış olduğumuz araştırmada
yalnızca 9 maddenin diğer fıkrasındaki kişisel koruyucu donanımlarla ilgili çok çok
küçük bir nüans. Bunun dışında yine 13. maddede işçi ve temsilcilerinin hak ve görevleriyle ilgili olarak ikinci fıkranın c bendinde danışmanlara ve bağımsız uzmanlara
başvurması işçilere bu şekilde bir hak tanınması. Bunun haricinde de yine b bendinin
birinci alt bendinde, işveren veya yetkili mercii tarafından yapılan denetimlere katılmak. Yani biraz önce belki tercüme diye eleştirdiğimiz mevzuat ile aslında imzalanmasını istediğimiz sözleşmenin birbiriyle örtüştüğünü görüyoruz. Demek ki aslında
bizim mevzuatla ilgili sıkıntımız bir başka noktada, belki bunu tespit etmek gerekli.
İkinci kısmı uygulama, uygulama büyük çoğunlukla değerli katılımcıların bahsettiği,
iş güvenliği kültürüyle alakalı bir husus. Siz mevzuatı ne kadar iyi düzenlerseniz düzenleyin, o mevzuatı uygulamakla yükümlü olan kişinin eğer ki içinde, kültüründe
bu husus yoksa muhakkak bir yerde bir açık, bir yanlışlık olacaktır, bir hata olacaktır. Dolayısıyla bu ayak uygulama ayağı, birincil ölçüde iş güvenliği kültürü daha da
önemlisi Sayın Delibaş’ın da bahsettiği gibi güvenlik kültürüyle alakalı bir husus.
Ve son olarak da denetim, denetimle ilgili olarak özellikle kazalardan sonra denetimden sorumlu olduğu düşünülen, birincil derecede sorumluluğu olduğu düşünülen iş
teftiş kuruluna yönelik yoğun olarak eleştiriler yapıldı, hepimizin malumu. Ama bu
30
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
eleştirileri ne kadar haklı yapıyoruz, ne kadar insaflı yapıyoruz, ne kadarını biliyoruz,
o kısımda bizim bazı tereddütlerimiz oluştu. Soma kazası özelinde bir örnek verebilirim, denetimle halledilebilecek herhangi bir husus olduğuna ilişkin hiçbir veri yok,
en ufak bir veri yok. Ama herkesin ilk planda gösterdiği sorumlu iş teftiş kurulu, oysa
Soma bölgesindeki maden havzasının işletme ve arama ruhsatlarını veren Maden İşleri
Genel Müdürlüğü ile alakalı herhangi bir şey ön plana çıkmıyor. Kanunlarına baktığımız zaman, mevzuata baktığımız zaman iş sağlığı güvenliği alanından da sorumlu
olduğu belirtilmesine rağmen, herhangi bir bu konuda herhangi bir sorumluluk üstlenmeyen, görev üstlenmeyen bir kurumla alakalı biz bir şeyler söyleyemiyoruz. Biz
Maden İşleri Genel Müdürlüğü ile de bu komisyon çalışmaları esnasında görüşme
yaptık, kendisi de bize çok haklı bazı hususlar belirtti. Benim bu konudaki beşeri
olanaklarım müsait değil, demek ki geliştirmemişiz hiç.
Mevzuatı düzenlemişiz, uygulaması ile ilgili hususları tespit etmişiz, denetimle ilgili
sorumlulukları da tespit etmişiz, ona uygun cihazlarla donatmamışız o kurumları. Bunun benzeri hususlar iş teftiş kurulu için geçerli olabilir. Denetim ayağında bizim yeni
kurumlar yeni organizasyonlar üretmekten önce bence elimizde olan araçları, kurumları daha uygun araçlarla donatmamız gerektiğini düşünüyorum, saygılar sunuyorum.
Süreyya KAVAKLI TİHK
Süreyya Kavaklı, Türkiye İnsan Hakları Kurumu, öncelikle teşekkür ediyorum, Sayın
Başkan’a bu çalıştayı hazırlayıp ortaya çıkardığı için ve diğer tüm kurum arkadaşlarımıza ve sizlere. Şu ana kadar ki görüşlerini belirten tüm temsilcilerin görüşlerinden
de istifade ederek hemen kısaca bir şeyler söylemek istiyorum.
İnsan hakları perspektifinden baktığımız zaman gerçekten de alandan gelen temsilcilerin deneyimleri ve bizim bundan sonra koyacağımız fikirler katkılarla inşallah güzel
bir şeyler ortaya çıkacak.
Çok güzel şeylere değinildi, işte sermaye birikimi rejimi, taşeronlaşma sistemi, eğitim,
ustaların ayrılması, güvenli yaşam kültürü bunların hepsine birden baktığımızda gerçekten de karşımızdaki hedef kitle işçi ve insanın temel, Maslow’un hepimiz biliriz
ihtiyaçlar piramidi, fizyolojik ihtiyaçlardan sonra güvenlik ihtiyaçları geliyor. Şimdi
işçiler karın tokluğuna bir işe sahip olmak için gidiyorlar, tabi güvenlik kültürü yok
çünkü ondan sonra bir basamak eksikliği var ve dolayısıyla iş kazalarına tabi açık. Ve
peki işverenler bu açıdan ne yaparlar, ne ederler çözüm odaklı bir yaklaşımla işçiyi
eğitmeye, eğitime ayrılan kaynak gerçekten de eğitimler, ne kadar eğitimler veriliyor
ki taşeronlaşma sisteminde ILO sözleşmelerinin anlattığına göre eğitim almaları gerekiyor. Hiç eğitim almadan çıkan işte o kadar tehlikeli işlerde işçiler… Dolayısıyla
31
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
işte arada bir uğranılıp da kontrol edilen sistem, işçiyle beraber olunmayan, arada bir
dâhil olunan bir sistemde bunların olması kaçınılmaz.
Şimdi biz bilimsel verilerle ilahi olanı sanki farklıymış gibi algılıyoruz, diyor ki akıl
verdim bunu kullanın, akıl kullanmazsanız değil mi her türlü şeye açık hale geleceksiniz. O zaman ne yapacağız, işte bu verilerle Çalışma Bakanlığında güzel eğitim
siteleri var biliyoruz, dokümanlar var ama yeterli değil. Bütüncül bakış diyoruz, bütüncül bakışı koyduğumuz zaman, o zaman ne hemen aklımıza gelen, demek ki bir
takım yerlere gelen, sorumlu mevkilere gelen kişilerin liyakati mi acaba eksik, insana
sevgileri mi eksik, sorumluluk duyguları mı eksik. Yani suçlamak değil de anlayışla
bir yaklaşımla yaklaşırsak belki daha herhalde bütüncül bir şey ortaya çıkarabileceğiz.
Şimdilik söyleyeceklerim bunlar, teşekkür ediyorum.
Levent KAVLAK İş Sağlığı ve Güvenliği Profesyonelleri Derneği – İSAG
Toplantıyı düzenlediği için Türkiye İnsan Hakları Kurumuna ve katılımcılara çok teşekkür ediyorum. İSAG Derneği olarak, iş güvenliği uzmanlarının temsilcisi olarak
buradayız iş yeri hekimlerinin. Biz dört yıl önce başladığımız çalışmalarla şu an sahada yaşanan problemleri sürekli geri dönüşlerle birlikte burada birtakım çözümsel
yaklaşımları göz önüne sereceğiz.
Şimdi öncelikle bizim iş güvenliği uzmanlarının ve işyeri hekimlerinin yani iş sağlığı
güvenliği konusu istihdamında da bir problem ve sıkıntı yaşanıyor. Ve yetkililerin
açıkladığı verilere göre 1 Ocak 2014 itibari ile 680 bin işyerinde yani, ellinin altında çalışanı olan tehlikeli ve çok tehlikeli iş yerlerinde iş güvenliği uzmanı ile iş yeri
hekimi istihdamı 180 bin işyerinde gerçekleştirilmiş, şu anda 500 bin işyerinde henüz bu istihdam yapılmamış. Öncelikle işverenlerin burada yükümlülüklerini yerine
getirmediği görüşü gözüküyor ve istihdamı yapan işverenlerin de yapılmayan yerleri
baz alarak kendilerinin bu konudaki duyarlılığının da gereksiz olduğunu düşünmeye
başladığı yönünde bilgiler geliyor. İyi bir örnek oluşturmuyor.
Şu an sahada iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi olarak görev yapan profesyonellerin
ulaşabileceği kaynaklar, çok kısıtlı ve daha önce TİSK temsilcisinin söylediği şeyler
çok doğru. Biz tüzüklerden çok iyi faydalanıyorduk fakat tüzükler kalktıktan sonra
atıfta bulunan standartlara da ulaşmamız çok kolay değildir. Ve bunların hangisi olduğu ve bir de ücretli olması bu mali yük getirdiği için şu an bizim önümüzde bir engel
teşkil ediyor. Ve iş sağlığı işverenlerin kendi içinde görevlendirdiği uzmanları, yasanın
şu an verdiği zamanlar yeterli değildir. Çünkü yaptığımız çalışmalarda biz sürelerin
az tehlikeli, tehlikeli ve çok tehlikeli işyerlerinde, birçok işyerinde görevlendirilebilecek şekilde istihdam edilebilecek şekilde bir süreyle çalıştırıldığımız için çalışma32
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
ların verimi yok. Birçok iş yerinde hizmetin verildiği konusunda ciddi şüpheler var.
OSGB’lerin istihdamlarında da ticari kaygı taşıdığı için birçok iş yerinde bu hizmet
verilmediği halde verilmiş gibi gösteriliyor. Eğitimler yapıldığı iddia edilse bile çok da
yönetmeliklere uygun olmadığı düşüncesindeyiz. Bu konuda da bakanlığımızın çalışma yaptığı bilgisini aldık. Sürelerin uzatılacağı yönünde, bunun da birçok sıkıntının
önüne geçeceğini düşünüyoruz.
İş güvenliği uzmanlarının iş yeri hekimlerinin, profesyonellerin, işverenler tarafından
sağlanması gereken araç ve gereçlere de çok kolay ulaşamıyoruz. Bunun sebepleri de
iş sağlığı ve güvenliği sisteminin öncelikle yönetimsel ve organizasyon olarak işyerlerinde özellikle kurumsal olan ve sayıları 250 ve üzeri çalışanı olan yerlerde mutlaka
şart olması gerekiyor. Ve iş yerlerinin bilançolarında her yıl bir iş sağlığı güvenliği
bütçesi düzenleyerek bunu bir maliyet olarak görmemesi gerekiyor. Ve bu çalışmalarda ilerleyen zamanda iş güvenliği uzmanlarının arzu ettikleri araç ve gereçlerin de
rahatlıkla sağlanacağını düşünüyoruz.
Ve iş güvenliği uzmanlarının, işverenlerle arasındaki engellerin de kaldırılması gerekiyor. Biz iş güvenliği uzmanları, tehlikeli durumlarda ilk işin durdurulması için
başvurmamız gereken işverene ulaşamıyoruz. Ve bunun mutlaka yönetim veya işverenle direkt olarak iletişime geçecek bir sistemin olması gerekiyor. Bu yaşadığımız
sıkıntıların, işyerindeki yaşadığı sıkıntıların yanında bir de bizim mesleki sorumluluk sigortası ile ilgili çok önemli bir ihtiyacımız var. Birçok meslek dalının zorunlu
mesleki sorumluluk sigortası kuruldu. Hazine Müsteşarlığı Sigortalar Genel Müdürlüğü tarafından tanınırken, işyeri hekimlerinin de böyle bir kılavuzu oluştu. Fakat iş
güvenliği uzmanlarının böyle bir mesleki sorumluluk sigortası kılavuzu yok. Ve bu
kılavuz olmadığı için şu an sigorta kurumları çok yüksek rakamlarla, çok da ihtiyaçlarımıza cevap vermeyen poliçe içerikleriyle bizim bu hizmeti almamıza engel teşkil
ediyor. Ama Bakanlığımızın bu konuda destek vermesi ve bizim mutlaka bu sigorta
sisteminde çalışmamız gerekiyor. Çok teşekkür ediyorum, sağ olun.
Nizamettin TİRYAKİ Genel Maden İşçileri Sendikası
Öncelikle Türkiye İnsan Hakları Kurumuna ve buradaki değerli katılımcılara, bu
toplantının düzenlenmiş olmasından dolayı teşekkür ediyoruz. Bizlerin de tabii ki iş
sağlığı, iş güvenliği ile ilgili olarak çıkartılmış olan 6331 sayılı iş sağlığı iş güvenliği
yasası ile reaktif yaklaşımdan proaktif bir yaklaşıma geçilmiş. Ancak tabii etkisinin
net devam ettiğini görmekteyiz. Tabi şu var ILO’nun madenlerin iş sağlığı iş güvenliği
sözleşmesinin şu anda mecliste gündemde olması belki kazalara belki bir nebze daha
şeffaf hale gelmesi açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz.
33
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Diğer yönüyle baktığımız zaman madencilik sektörüne tabi son 20 yıl içerisinde meydana gelen kazalara, büyük kazalara baktığımız zaman, 92 kazası hariç olmak üzere
bunun taşeron şirketlerde meydana geldiğini görmekteyiz. Tabii burada bizim Türkiye Taşkömürü Kurumunda 2004 yılından sonra yapılan taşeron uygulamalarında sayın konuşmacıların da ifade ettiği gibi, taşeron uygulamasında temel şey maliyetlerin
aşağıya düşürülmesi ve daha hızlı üretim süreçlerine katkı sağlanması beklenilmekteydi. Bizler tabii ki çok tehlikeli ve riskleri çok yüksek olan bir çalışma ortamı olan
özellikle gazı, tozu fazla olan yer altı taşkömürü madenciliğinde kesinlikle taşeron uygulamasının yapılmaması gerektiğini, bunun olası risklerini, sadece lokal olarak değil
bölgesel anlamda yeraltında bütün çalışma alanlarını etkileyeceğini o dönemde ifade
ettik. Ancak geldiğimiz noktada o süreç içerisinde meydana gelen kazalara baktığımız
zaman, kazaların oluş şekli ve yerleri itibari ile baktığımız zaman sektörel anlamda hiç
olmaması gereken yerlerde kazaların meydana geldiğini görmüş olduk. Dolayısıyla
bugün geldiğimiz noktada tabii ki iş sağlığı iş güvenliğinin Soma kazasından sonra,
hep diyoruz ya iş sağlığı iş güvenliğinde de proaktif yaklaşıma geçildi, biz bu tür toplantıları kazalardan sonra bir şekilde daha fazla gündeme getiriyoruz.
Ama esas itibari ile bizim bütün hayat boyunca bunu ele almamız gerekli. Kanımca iş
sağlığı iş güvenliğinin alınan önlemler, getirilen iş sağlığı iş güvenliği yasaları, yasalara
dayalı çıkartılan yönetmeliklerde elbette eksiklikler var. Ancak tabii ki hem çalışanlara verilen haklar ve yükümlülüklerin bilinebilmesi, işyerlerinde uygulanabilmesi
adına burada sendikaların mutlak ve mutlak olmazlarından bir tanesidir. Dolayısıyla
sendikalar iş yerlerinde mutlaka olmalı, sendikalaşmanın önündeki engeller mutlaka
giderilmesi gerekir. Bu da nedir işyerinde meydana gelebilecek hani çalışanların iş
sağlığı ve iş güvenliğinden kaynaklı çalışmaktan kaçınma hakkını kullanabilmesi gibi
önlemlerin kişiler işverene karşı veya başındaki amirine karşı bir tedirginlik bir hoşnutsuzluk içinde.
Dolayısıyla bunu sendikalar temsilcileri ve oradaki yönetsel ilişkileri içerisinde daha
farklı bir çözüm sürecine gidebilirler. Bizler toplumun tüm kesimlerinde iş sağlığı iş
güvenliği kültürünün oluşturulması için devlete, işverene ve sendikalara tabii ki görevler düşmekte. Buna önümüzdeki dönemde toplu sözleşmelerin hem kamuda hem
özel sektör itibariyle başlayacak, dolayısıyla oralarda da toplu iş sözleşmelere iş sağlığı
iş güvenliği ile ilgili maddelerin konulmasında hem işveren hem kamu temsilcilerinin
karşı çıkmaması gerektiğini düşünüyorum. Onu da şu şekilde, bizler bunun bir eğitim
aracı olarak da çalışanlara iletimi açısından faydalı görmekteyiz. Oysa karşı çıkışlarda
da bunlar zaten bilinen şeyler, işte maddeler var şeyler var buraya konulmasına gerek
yok gibi ifadeler de kullanılmakta.
34
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Diğer yönüyle baktığımızda iş yerlerindeki yine sendikalaşmayla ilgili olarak öne çıkan engellerden her ne kadar örgütlenme önünde engeller yok denilse de. Bizim en
son örgütlenme yaptığımız bir iş yerinde örgütlenmeden kaynaklı işçilerin iş akdinin
feshedildiğini şu anda işe iade davalarının devam ettiğini söyleyebiliriz. Benim şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, teşekkür ediyorum.
Necmi ERGÜN Maden Mühendisleri Odası
Ne yazık ki şöyle başlamak gerekirse, biz bu meseleyi genel anlamda çok hüzünlü faciaların ardından tartışmaya başlıyoruz. İşte Soma kazası faciası 301 maden emekçisi
yaşamını kaybetti, yani tam onun yaraları sarıldı sarılacak, kamuoyu başka bir yere
evirilecekken, ülkedeki jeopolitik konumla birlikte, İstanbul’daki bu işte kaldırma
makineleri, asansör ne derseniz deyin onun çok önemi yok aslında. Onunla birlikte tekrar gündeme geldi, oradaki emekçi kardeşlerimizi yitirmemiz. Şimdi tabi şöyle
değerlendirirsek birincil olarak bakıyoruz ki tarım sektöründe, tarım emekçileri iş
kazası geçiriyor. Tersanelerde, tersane emekçileri iş kazası geçiriyor. Madenlerde maden emekçileri, inşaatta inşaat emekçileri, bir de son dönemde servis taşımacılığında
iş kazalarında bir yoğunlaşma olmaya başladı.
Şimdi buralara baktığımızda bunların tamamındaki çalışma biçimlerinin, esnek çalışma biçimi, kuralsız çalışma biçimi olduğunu görüyoruz esas itibariyle. Şimdi benden
önce konuşan Genel Maden İşçileri Sendikası yöneticisi aktarmıştı, örgütlenmenin
önündeki sorunları. Ben de onları aktarmayacağım, aynısına katılıyorum dediklerinin, zamanı efektif kullanmak için.
Şimdi bu noktada ele almamız bu meseleleri tabii ki bir heyecan yaratıyor, birçok
şey söylüyoruz sonra bunların tamamını unutuyoruz. Şöyle diyelim 6331 sayılı yasa
çıkmıştır, odamız bunun çıkışı sırasında çeşitli mahkeme süreçlerini yaşamıştır. Dava
mahkemelik olmuştur, bunun üzerinde meslektaşlarımızla polemiğe girmişizdir, ya
yasa çıksın anlamında, böylesi bir yasa çıkmıştır fakat bu yasayı denetleyecek olan
devletin kurumları bu yasasına sahip çıkmamaktadır. Şimdi böyle bir sorun var çünkü
yasaya kimse sahip çıkmıyor, çıkmış yasa yasanın sahibi yok. Yani sonuçta yasayı bize
savunduracaklar o duruma da geliyoruz, diyoruz ki bu yasanın gereklerini uygulayın.
Yani işveren olarak uygulayın, buradaki iş güvenliği ile ilgili prosedürlerinizi uygulayın da ondan sonra biz sorgulayalım. Başta karşı çıkmışız şimdi savunur duruma
düşüyoruz.
Esas itibariyle bu işin bir maliyeti olacaktır, bence maliyetten kaçmayalım arkadaşlar.
Bir iş yapıyorsak maliyeti olacaktır. Bu maliyeti göz önüne almamız gerekiyor. Maliyetsiz iş yapacaksak imece usulü yapmamız gerekiyor bu işi. O zaman yani burada işçi
35
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
işveren meselesinin ortadan kalkması gerekiyor. Yasal süreçlerde sosyal taraflardan
bahsediliyor fakat son durumda örnekleyeceğim, hükümetin yaptığı son yasa çalışması ile ilgili. İşverenle genelde hükümet yetkilileri arasında bu şey geçiyor bu sosyal
taraflar, diğer sosyal tarafların adı geçiyor ama orada taleplerinin çok yansıdığını düşünmüyorum şöyle ki, Soma kazasından sonra bir torba yasa çıktı işte, iki asgari ücret
linyitte ve taşkömüründe çalışanlara ve altı saatlik çalışma süresinden 36 saat haftalık
çalışma süresi ifade edildi. Şimdi hükümet o kadar hazırmış ki öyle bir kazanın ya olabileceğini biliyor, hiçbir sosyal tarafla hiçbir bilimsel teknik tarafla konuşmadan böylesi bir yasayı pat diye getiriyor önümüze, yani hemen ardından. Demek ki yani hani
biz diyoruz ya, işçi sağlığı ve iş güvenliği kültürü oluşturulsun. Böylesi ortamda kültür
oluşturulabilirse arkadaşlar, bu kazalar devam edecektir kültürü oluşturabilir ancak.
Ben özü itibariyle özelleştirmenin, taşeronlaştırmanın, esnek çalışmanın bu işin içerisindeki etkileri olduğunu odamız çok çeşitli açıklamalarında ve bilimsel yayınlarında
ortaya koyuyor. Şöyle de bitireyim 301 emekçinin yaşamını kaybettiği Soma’da 3000
işçi çalışıyor arkadaşlar. 3000 işçinin çalıştığı bir ortamda eğer orda bir statü, orada
bir ortam, orada bir takım koşullar oluşmamışsa yani oradaki bu koşulları oradaki
çalışacak mühendisler, işçiler onun dışında birtakım o çalışanlar bu işi yapacaksa,
işveren hiçbir sorumluluğu olmayacak ise, yani bu on kişi çalışan bir iş yeri olsa anlarım bunu. 3000 kişinin çalıştığı çok tehlikeli bir iş yeri, böyle sıradan bir iş yeri de
değil. Bu noktada da bakanlık, burada bakanlığın çok üzerine gidildi, taraflar ben konuşmacıları dinlerken şu da aklıma geldi, evet biz biraz daha ölmeye devam edeceğiz
gibi gözüküyor. Teşekkür ediyorum. Uzundu ama burada kesiyorum, zamanım bitti
herhalde.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Evet, bir dakika da geçtiniz, tabii katılmamak mümkün değil ama inşallah ölümler
olmaz. O tabi anladım ne demek istediğinizi. Biraz önce de konuşmacılarımız bahsetmişlerdi, son dönemdeki mevzuat çalışmalarında bu etki ve tepki meselesini görüyoruz. Bir olayın vahameti ile canhıraş bir şekilde bir yasal düzenleme yapılıyor ama o
yasal düzenlemenin başka yasal düzenlemelerle ya da toplumun diğer kesimlerindeki
başka hadiselerle çelişebileceği öngörülemiyor. Başlangıçta planlı programlı bir yasal
değişiklik yapılsa herhalde daha uygun olur diye düşünüyorum. Bizim şahsi kanaatimiz. Sedat Bey, Sedat Gülay Türkiye Halk Sağlığı Kurumu buyurun.
36
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Sedat GÜLAY Türkiye Halk Sağlığı Kurumu
Öncelikle Türkiye İnsan Hakları Kurumunun değerli yöneticilerine bu toplantıyı tertip ettikleri için teşekkür ederek konuşmama başlamak istiyorum, tüm katılımcıları
saygıyla selamlarım. Ben Halk Sağlığı Kurumu, Çalışan Sağlığı ve Güvenliği Daire Başkanıyım. İşimiz iş sağlığı ve güvenliği daire başkanlığı değil, çalışan sağlığı ve güvenliği daire başkanlığı. Tabii ki bu kanunu bütün çalışanları kapsamasından dolayı, gerçekten kamuda çalışanlar adına da bu kanunun kapsamı içerisine girmekten büyük
bir memnuniyet duyduğumuzu sözlerimin başında ifade ederek başlamak istiyorum.
Bu kanunla Türkiye’de sadece burada işçi çalışma grubu iş arkadaşlarımız meseleyi
işçi çalışma hakkı olarak görüyorlar ama kanunun çok büyük bir geniş kapsayıcılığı
da var. Bu açıdan çok güzel ve önemli bir adım atıldı diye düşünüyorum ben. Henüz
daha kamuyu kapsamıyor, tabii 2016’nın Temmuz ayından itibaren kapsayacak. O
tarihten önce şu an yaşadığımız sorunlar belki 2016 Temmuz’undan sonra daha değişik boyutlarla devam etmesi muhtemelen beklenen bir durum olacak. Bu da erken
bir uyarı var esasen önümüzde, iş güvenliği uzmanlarının özlük haklarının iyileştirilmesi, sigorta güvenliği ile ilgili yaşadıkları sorunların çözülmesi, hem kamu açısından
önemli olabilir, hem de bizim de bu kanuna adaptasyon olarak adaptasyonu hızlandıran bir faktör olarak gerçekten önemli bir adım olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü
bizzat biz bu olayı müşahede ediyoruz.
İSG uzmanlarının gerçekten sağlık açısından da riskleri analiz etmesinden ortaya çıkacak, çünkü iş sağlığı aynı zamanda bir halk sağlığı sorunu da meslek hastalıklarına
uzanıyor. Burada çok gündeme gelmedi ama meselenin meslek hastalıkları boyutu
oldukça ciddi. Çünkü biz daha çok kazaları akut safhada görüyoruz ve acil tedbirleri
buraya alma eğilimimiz var. Meslek hastalıkları yıllara sâri şekilde gelişiyor ve aslında,
göremediğimiz büyük bir mali bilançosu da var; tedavi edici hizmetler, iş gücü kayıpları, dolaylı ve direk etkileri açısından. Meslek hastalıkları konusunda da ciddi bir
çalışma yapmamız gerektiğini biz biliyoruz, müşahede ediyoruz. Meslek hastalıkları
ile ilgili yetki biliyorsunuz SGK’da, bu konudaki çalışma alanlarımız içerisinde bizde
üç meslek hastalığı hastanemizle hizmet veriyoruz ama bunun yanında konuşmanın
bir yerinde gündeme geldi meslektaşların durumu. Buna açıklık getirmek istiyorum
o yüzden, ilgili kliniklerde de aynı zamanda bu iş için hizmet verilmekte. Türkiye’de
129 hastanede meslek hastalıkları ile ilgili hizmet verilmektedir şu an üniversiteler
dâhil olmak üzere. Bu alanda biraz istatistiksel veri anlamında da bizi zor durumda
bırakacak rakamlarla karşı karşıya olduğumuzu biliyorsunuzdur diye düşünüyorum.
Bu alanın geliştirilmesine ihtiyaç var belki oradan bir karar da çıkması doğru olabilir.
37
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Bu kanunun 24. maddesi teftişle ilgili hükmü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına, Çalışma Bakanlığına verilmiş durumda. İş müfettişleri arkadaşlar bu konuda
gerçekten çok özveriyle, büyük bir gayret içerisinde çalışıyorlar, bunları biz biliyoruz
sahadan da. Ama iş yeri hekimliği ile ilgili denetimlerdeki yetkinlikleri ne kadardır,
bunu belki bizim beraber tartışmamız ve bu alanı geliştirmemiz gerekiyor. Çünkü bu
bir hekimlik hizmeti sonuçta, iş müfettişi arkadaşlar yerindeliğini tam olarak ölçebilecekler mi, burada bir destek verilmesi, denetim hizmetlerinin iyileştirmesi açısından oldukça önemlidir diye düşünüyorum ben. Kendileriyle ilgili bu konuda çalışma
yapmaya da hazırız aslında. Benim söyleyeceklerim bu kadar, tekrar herkese teşekkür
ediyorum.
Fikret SAZAK Türkiye Maden İşçileri Sendikası
Teşekkür ediyorum, bu tür toplantılarda genelde şöyle bir tartışma olur, demin de
konuşuyorduk. Ne tür sonuçlar elde edilecek yararlı sonuçlar elde edilebilir mi? Ama
ben hep aynı şeyi söylerim bütün etkinliklerde, aracın kendisi de aynı zamanda bir
mesajdır. Toplantı kendi başına bir anlam taşır ve bir işlev görür. İşlevi o. Bu anlamda
kuruma teşekkür ediyorum bu toplantıyı düzenlediği için. İçerik de sonuçlar açısından daha sonra görülecektir.
Şimdi süre kısa ama birkaç noktayı vurgulamak istiyorum, aslında dağınık ve tekil
biçimde birçok şey vurgulandı, bunu sistemik olarak alıp sistemik alıp yorumlayacak
bir zaman yok. Şunu söylemek istiyorum şimdi bir kere analiz yaparken bir paradoksun içine düşüyoruz farkında olmadan çünkü bir taraftan sistemi çalışıyoruz, diğer
taraftan teknik sorunlarımız var. Teknik sorunlar dediğimiz, iş sağlığı güvenliği yasası
uygulamalar, tüzükler, yönetmelikler vesaire, bir tarafta da bir sistem sorunu var,
sistemik sorun var.
Şöyle bir örnek, çok kaba bir örnek vereceğim. 80 öncesinde çalışan ve işveren temsilcileri de var, işveren örgütleri de var. İş kazaları toplam olarak daha az gibi, görece baktığımız zaman daha az gibi görülüyor, teknik gelişiyor yani üretim tekniğinin
yanında iş güvenliği teknikleri de gelişiyor. İnsanlık gelişiyor, sözde toplumsal refah
gelişiyor, insan hayatı önemseniyor, toplumsal refah gelişiyor ama sonra seksen, doksan, iki binli yıllara geliyorsunuz iş kazaları çok daha fazla, çok daha fazla ölüm var.
Tabii ki o zaman bir yere gidiyorsunuz iki tane temel değişken var, birçok değişken
var ama bir tanesi şu tercih edilen üretim biçimi yani sistemin tercih ettiği birincisi,
ikincisi sınıfsal dengeler net biçimde. Bir tanesi neoliberal politikalar, seksenden sonra
tercih edilen gittikçe uygulamaları farklılaşıyor, küreselleşmenin ezici rekabeti var bu
rekabet, bakın şöyle bir şey bu ideolojik bir etki yaratıyor ister istemez, denetimciler
38
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
üzerinde de yaratır, sendikacılar üzerinde de yaratır, işverenlerin üzerinde de yaratır.
Sürekli denetim yaparken bile işin verimi ve rekabeti düşürmek bile kavramsal olarak
bir şey vardır bu ideolojik bir etkidir.
İkincisi sınıfsal dengeler seksenden sonra ki oluşturulan artık bunu söylemeye gerek
yok. Biliyorsunuz sendikalı sayısını düşürdü, sendikaların etkinliğini de azalttı. Önce
sendikaları iğdiş etti, hem nicel olarak sayı azalttı hem de iğdiş etti yani nitel olarak da
iğdiş etti sendikaları. Ve böyle bir süreçle neoliberal politikalar işte bunun içerisinde
özelleştirme, taşeron ben eğreti istihdam diyorum, eğreti istihdamı koy olacak sonuç
bu. Bunu bir kere bir tarafımızda duruyor bir tarafında duruyor ve öbür taraftan teknik konuları tartışıyoruz. Şimdi arkadaşımız dedi ki bakanlık, bakanlık falan değil bu
bir sistemin tercihi, ama bakanlık bunun sonuç olarak yansıması. Ve iktidarın sonuç
olarak yansıması uygulayanlar, bu sistemin bir tercihi.
Şimdi bunu çok farklı bir toplantıda tartışmamız gerekebilir diye düşünebilirsiniz
ama hayır sorun şu, önce buradan başlamak gerekiyor herhalde belki. Uygulamalar
Soma’da meydana gelen kaza, oda bir biliyorsunuz neoliberal politikaların uygulaması
olan eğreti istihdamın karşılığı olan rödovans, rödovans nedir taşerondur, adına rödovans demiş SSK’da başlamış daha sonra TKİ’de devam ediyor. Bununla ilgili geniş bir
söyleyiş var oradan okunabilir. Bunun sonucu ama bunu ortaya çıkaran nedir? Bunu
ortaya çıkaran uygulayan sosyal politikalar ve tercih, siyasal bir tercih, sistemsel bir
tercih. Şimdi bu varken biz altta yasa yapmaya çalışacağız, yasa yapıcıları da düşünün.
Yasa yapıcılara etki edenleri düşünün, etkileşimi düşünün. Bir tarafta diyorsunuz ki
insan hakkı, insan sağlığı güvenliği, insan hayatı emek diyorsunuz ama diğer tarafta
sistemin dayattığı bir şey var uygulama var. Sistem bunu uygulamaya çalışıyor, altta yasa yapıyor. Yasa yapıcılara da böyle bir baskı var, şöyle ki öncelikle bu tercih.
Buranın konusu değil ama bunu tartışmak gerekiyor. Neoliberal politikalar sistemin
içinde böyle tartışmadan bu uygulamaları burada gündeme getirmeden, teknik konular mutlaka birisi teknik konuya da değinmiş ama teknik konuyu tartışmanın çok da
yararı yok.
Şimdi bunu söylerken şunu da asla ve asla söylemiyorum. Özeleştiri anlamında sendika yerinde ve sürekli denetimin unsurudur, ben hep bu kavramı yerleştirmeye çalıştım. Yerinde ve sürekli denetim unsuru olabilmesi için bunun güvencelerinin de
olması gerekir ama özellikle Soma’da sendikal anlamda hatalar varsa ki var. Oradaki
yerel düzeyde bunun sınıfsal olarak hesabı soruluyor mutlaka, bakın yasal olarak demiyorum asla, sınıfsal olarak diyorum bunu anlayanlar anlıyordur. Sınıfsal olarak soruluyordur varsa hesabı zaten de soruluyor onlar görevden alındılar ve benzeri. Ama
getirip de şöyle bir şey de asla yapılmasın bunu söyleyerek geçmek istiyorum çünkü
39
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
aslında bu güne kadar konuşma şansı olmadı seksenlere gidiyoruz. Şöyle bir şey yok
bana burada iş güvenliği uzmanları var, müfettişler var, hatta yasa yapımına yasa oluşturulmasına kanun yapımına katkıda bulunanlar var. Sistemiktir burada bakış açısı
bana hiçbir yasa, mevzuat, iş sağlığı güvenliği. İş sağlığı güvenliği dersi anlatıyorum
ben, sendikanın geçtiği bir tek ders söyleye bilir misiniz? Örgüt kavramının geçtiği, ,
var mı? Bu bir sınıfsal mücadeledir o ayrı bir şey, niye yok diye tartışabiliriz. Sendikanın sorumluluğunu da ortadan kaldırmak. Ama şunu da asla göz ardı etmeyelim
çünkü sendika tüzüğüne zarar vermeye başladı bu, şunu asla göz ardı etmeyelim biz
sendika işte Soma’da sendika böyleydi işte sorumsuzluk yaptı.
Soma’da kesinlikle sorun sistemdi bu sistemi uygulayandı çok net söylüyorum, bu
sistemseldi, bu ekonomik sosyal sistemi, bu üretim ilişkilerini, bu eğreti istihdamı
tercih eden siyasal iradedir. Ve bu çerçevede bu perspektiften buraları denetleyenlerdir ve işverendir tabi yükümlülüğü yüklediği için. Çünkü yasa çok açık diyor, işveren
işçisine, iş sağlığı konusunda kusursuz yanlış söylüyorsam düzeltin, kusursuz için de
sorumludur diyor. Kusursuz tırnak içine aldık sorumludur.
Ama bu sendikanın sınıfsal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz ama şunu da asla göz
ardı etmez. Rodövans sistemi başlı başına zaten eğreti istihdam ve ölüm sistemidir
yani taşeron sistemidir. Şimdi bu böyle bir şey siz. Bir sevimsiz bir operasyon yerine
ameliyathaneye sokuyorsunuz hastayı bütün hijyenik koşullar sağlık koşulları sağlanmamış, daha sonra doktora diyorsun ki bunu sağ salim kurtar. Böyle bir şey yok,
ha bu bir sınıfsal mücadele altını çiziyoruz net bir biçimde bu bir sınıfsal mücadele,
benim kişisel düşüncem bu bir sınıfsal mücadele süreç meselesi. Ama orada Soma’da
çıkıp da asıl sorumluları asıl buzdağının görünmüyor değil aslında görünüyor ama
buzdağının büyük yerini bir yere sokup göstermeyerek asıl sorumluları aramama.
Bir sistem sorunudur, üretim ilişkileri sorunudur, tercih edilen istihdam biçimi sorunudur, bunun teknik sonuçlarıdır, taşerondur, rödovanstır vesairedir. Bunlardır güvencesiz çalıştırmadır, anti sendikalizmdir, sendikasızlaştırmadır. Ve sendika, sendika
yani rödovansta sendikalaşmanın da bir anlamı yok, çünkü bakın sendikalaşmak için,
sistem içi bir sendikalaşma bu çerçevede iğdiş edilmiş bir sendika ister istemez ama
bu bir sınıfsal mücadeledir, oralar da örgütlenecektir.
Ben hep şunu savunmuşumdur, altın seri altın üretimi zarar veriyor, ama altın üretimi
yapıyorsa sendika orada örgütlenir, çünkü orada bir emek var, çalışan bir emek var
gider örgütlenir. Kimse sendikayı altında örgütleniyor diye suçlayamaz. Ama aynı zamanda çevre sorunsuz üretim konusunda teknikler geliştirme konusunda veya altın
çevre duyarlılığı konusunda sendika mücadele edebilir, etmesi de gerekir. Ama altında niye örgütleniyorsun diye şey yapılamaz. Burada da böyle rödovansta niye örgütle-
40
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
niyorsun denilemez. Bir konuya daha geleceğim bir şey daha söyleyeceğim. 176 sayılı
sözleşme teknik bir konudur, bakın 176 sayılı sözleşmeyi buradaki uzman arkadaşlar
biliyor. Defalarca biz de baktık, bu bir genel şeydir sözleşmelerde teknik, fakat şu 176
sayılı sözleşmenin getirdiği temel uygulamalardan birisi diyor ki, işçinle ya da işçi
örgütlerinle her şeyini paylaşacaksın iş sağlığı güvenliğinle paylaşacaksın sonuç olarak
ve politikalar oluştururken onun görüşlerine yer vereceksin, 176’nın getirdiği. Bir kez
daha yineliyorum bu henüz bize yeni geliyor. İş yeri iş sağlığı güvenliği kurullarında
bile yeni yasada vardı, eğer iş yeri sendika temsilcisi varsa işçi temsilcisi odur der yani
onun yerine o ikame edilebilir, onun dışında bir kavram geçer mi sendika olarak örgüt
olarak soruyorum varsa yanıtını alayım, teşekkür ederim.
Necip NALBANTOĞLU Dok Gemi-İş Sendikası Genel Başkanı
Teşekkür ederim, öncelikle Türkiye İnsan Hakları Kurumuna böyle bir çalıştay düzenlediği için işçi sağlığı ve güvenliği konusunda teşekkür ederim, tüm tersane işçileri
adına kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum.
Öncelikle ben bir iki kelime sendikamdan bahsedeyim, biz Türkiye’de Dok-Gemi İş sendikası, tersaneler iş kolunda faaliyet gösteren bir sendikayız ve işin mutfağında bulunuyorum, ilk on senemi tersane işçisi olarak, son yirmi beş senemi de sendikanın üst düzey
yöneticisi olarak bunun içinde de son on senesi sendikanın genel başkanlığındayım, genel
başkanlığını yapıyorum. Yani işin mutfağından gelen bir kişiyim. Sahanın tam ortasında,
orta sahanın göbeğinde bulunan birisiyim. Öncelikle tersanelerle ilgili iş kazalarıyla gündeme çok geldik. Çok bu konularda görüş alışverişlerde bulunduk, çeşitli televizyonlarda
tartışma programları içerisinde yer aldık, medya o dönemde yoğun ilgi gösterdi. Sonrası
da hepimizin altını çizerek söylemiş olduğu bir husus var, sonrasında da tersanelerdeki
yoğun emek kriz sebebiyle 2008 krizi sebebiyle düşünce, iş kazaları da aynı oranda paralel
oranda düştü ve bizde tersaneler bu işin gündeminin biraz dışına doğru kaydık.
Ben özellikle kendi iş kolum olan tersanelerle ilgili konuşmayı yeğliyorum. Birkaç örnek
vermek isteyeceğim, son on senede elliye yakın ölümle sonuçlanan iş kazası yaşadık. Bunların sadece bir tanesi kadrolu çalışan sendikamın üyesi, kırk dokuz tanesi ise alt yüklenici,
taşeron adını ne koyarsanız koyun bunların çalışanı. Yani bunu yüze oranlarsak yüzde ikisi kadrolu çalışan, yüzde doksan sekizi taşeron çalışanı. Hani sabah ki oturumdaki konuşmacılar bir şey söylediler, zannedersem Cengiz bey dile getirdi yüzde iki önlenemeyen iş
kazası, sanki bu oranlar birbirini çok tuttu, yüzde iki önlenemeyen iş kazası kadrolularda.
Yüzde doksan sekiz yaşanan kaza taşeronlarda olmuş gibi, ben böyle değerlendiriyorum,
Cengiz bey bu görüşüme katılmayabilir ama benim değerlendirmem bu yönde olacaktır.
41
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Bizim öncelikle burada yapmak durumunda olduğumuz şey, nedeni, niçini nasılı ve
çözümleri. Biz şunu görüyoruz sendika olarak, bu kazaların iki sebebi var bir tanesi
altını çizerek kalın harflerle eğitimsizlik. Bunu da çeşitli başlıklar altında toplayabiliriz, işverenin eğitimsizliği, çalıştıranın eğitimsizliği, işçinin eğitimsizliği bunu aşağı
doğru geliyor zincirin en son halkasına da sendikanın eğitimsizliğini koyabilirsiniz,
bu konuda öz eleştiri de yapabilirim.
Ama ikinci benim üzerinde titizlikle durmaya çalıştığım husus, taşeron çalışanları.
Şimdi taşeron çalışanları en az ücretle en uzun sürede çalışacak, hem de kanunun
bir takım boşluklarından yararlanarak asıl işleri yapan taşeronlar da var, bunlar iş
yerlerinde sayıları hiç azımsanacak ölçüde de değil. Hele ki özel sektördeyseniz ki
ben özel sektörün kırka yakın tersanede toplu sözleşme yapan bir sendikayım, özel
sektördeyim tamamım özel sektörde.
Çok zor bu algılar çok zor, hiçbir işçi taşeron işçisi kapıdan girdiği zaman o gün iş
bulmuş çalışıyor, gelip de şurada çalışacağım ben acaba bu sağlıklımı bu aydınlatıcı
lamba düşer mi diye bakmaz. Ben sabah en erken ben geldim, buraya oturdum burada
oturanlara baktım, hiç biri yukarı kalkıp da acaba biz burada bu çalıştay düzenleyeceğiz, akşamın beşine altısına kadar buradayız, şunların sağlık durumu nedir, düşer mi
kafama düşmez mi diye kaldırıp baktığını görmedim.
Bir başka husus çay arası verdiğimizde erkekler tuvaletine en az on kişi gitti, koridorun tuvaletin içerisindeki girişindeki koridordaki lamba yanmıyor, karanlıkta tuvaletin kapısını bulduk. Ama çıkışta acaba var mı aramızda görevliye buradaki tuvaletin
lambası yanmıyor diyen bir kişi olduysa tebrik ederim, yani olduysa tebrik ben etmedim yani söylemedim, bu bir algı meselesi. Ya da hani çok uç örneğiyle araba kullanıyoruz, kaçımız kaç seferinde emniyet kemerimizi takıyoruz. Ben sendikanın genel
başkanıyım iş kazası, tersanede çalıştığım sürece iş kazası geçirmiş kafasında şurada
beş dikişi bulunan genel başkanım, sendikayım, işçiyim ben hala kemeri ya kısa kısa
mesafe 300 metre gideceğim kemere ne gerek var ben böyle değerlendiriyorsam, kendimi söylüyorum siz buradan istediğiniz gibi takdir alın.
O zaman biz bu eğitimi dediğimiz gibi alt seviyelerden başlayacağız, bilhassa çalışanlarımızın eğitimini, kadroluları çoğaltacağız, çünkü taşeronda çok çok sirkülasyon oluyor. Geliyor çalışıyor gidiyor bir başka yere gidiyor, sektörden ayrılıyor tekrar
gelmeye çalışması. Birde bunların eğitimlerini pansuman eğitimleri vermeyeceksin,
eğitim vermek için eğitim vermeyecek. Sabah gelecek işçi Anadolu’dan genç delikanlı
çocuğumuz gelmiş, yirmi üç, yirmi beş yaşında, askerden gelmiş bir iş yerinde iş
bulmuş, hem de maaşı da var, sigortası da var öğlen yemeği de var, onun o gün ona
vereceğimiz eğitimin bence çok büyük bir faydası yok. Bakın hiç faydası yok demiyo42
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
rum mutlaka vardır, ama çok fazla faydası yok çünkü işe girmiş onun heyecanı içerisinde, sabah ona verilen bir saatlik iki saatlik eğitim sonra da sekiz on tane imza, bu
eğitimler verilmiştir. İşte baret tak, matkaplı. Ayakkabı kullan, bir sürü ama bu adam
acaba yüksekte, benim iş kolumda ölümlü kazaların birçoğu yüksekten düşme oldu,
elektrik çarpmaları oldu, patlamalar oldu. Acaba bu kişi yüksekten korkuyor mu?
Böyle bir korkusu var mı? Yok, böyle bir araştırma yok. Ya da bu kişinin elektrikle
ilgili bilgisi nedir, diyelim ki eleman kaynakçı ama kaynak motoruna elektrik bağlanacak o ben gidip yapıyorum diyor, gidip yapıyor o zaman elektrik çarpması yaşıyor.
Bunlarla birlikte söylemek istediğim burada şimdi sonunda söylemeyi unuturum diye
bu şu anda aklıma tekrar geldiği için söyleyeceğim. Bir ayrı parantez açıyorum, beyefendinin söylediği bir husus var, iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili meslek hastalıkları
aslında bizim en büyük kanayan yaralarımızdan biri, ancak bu yaramızın kanaması
işçi arkadaşımızın, emekçi kardeşimizin çalışmasının son yılları ya da emekliliği ile
başladığında ortaya çıktığı için çok fazla gündeme gelmiyor. Ortaya çıkmıyor aslında
iş kazaları kadar belki de daha fazla meslek hastalıkları da çok önemli bir husus. Belki
bir zaman sonra üç beş on yirmi seneden sonra meslek hastalıklarıyla ilgili de çalıştaylar düzenlenecek.
Peki, biz sendikamız olarak, biz ne yapmalıyız ve biz ne yapıyoruz, emekçiler, çalışanlar sendikalar olarak bu pansumanın neresindeyiz. Biz sendika olarak önce temsilcilerimize, sonra üyelerimizin bir kısmına, maddi İmkânlarımız ancak ona elveriyor,
yıl içerisinde bir kez iki kez bazen üç kez olabiliyor, iş sağlığı güvenliği eğitimi düzenliyoruz, bu eğitimlerden arkadaşlarımızın faydalanmasını sağlıyoruz. Bu eğitimlerin
kapanış konuşmasında benim altını çizerek söylediğim bir husus var onlara, saatime
baktım daha otuz saniyem var Ben de işaretledim, otuz saniyem var Cengiz Bey’e süre
tanıdınız bir dakika kadar fazla verdiniz onun ismi burada iki kez yazıyor diye mi?
Acaba orada da var 42 43 de yazıyor ben o süremi kullanmak istiyorum müsaade
ederseniz.
Biz arkadaşlarımıza şunu söylüyoruz. Burada aldıklarınız bilgileri, hocalardan eğitimcilerden müfettişlerden. Lütfen ve lütfen iş yerinizde başka arkadaşlara da aktarın.
Bunu mutlaka sağlayın diyoruz. Son sözümü söylüyorum ve teşekkür ediyorum. Şunu
eğer yapabilirsek, iş müfettişleri bir işyerini denetlemeye gitmeden önce, o işyerinde
eğer bir sendika varsa, toplu sözleşme varsa, toplu sözleşmeli düzen varsa, o sendikalarla o işyeriyle ilgili bir görüş alışverişinde bulunurlarsa gitmeden önce eksiklikleri,
noksanlıkları, aksaklıkları görmüş olurlar diyorum. Böyle bir yasal düzenleme sağlanabilirse, onlar kendi kafalarına göre yapamazlar. Ancak böyle bir yasal düzenleme
olur ise faydası olur düşüncesindeyim. Ben tekrar tekrar bu çalıştayı düzenleyen, İn-
43
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
san Hakları Kurumuna gerçekten gönül dolu, şahsım adına ve temsil ettiğim Türkiye
Dok-Gemi-İş adına. Herkese de saygılar sunuyorum. Teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Teşekkür ederiz Necip Bey, şimdi tabi dertli olduğunuzu biliyorum ama bir de bir
programımız var onu da tamamlamamız lazım. Cengiz Bey’e pozitif ayrımcılık yaptık
bir dakika verdik, üç konfederasyon tek başına mücadele edecek diye ama burada
mücadele edecek bir durum yok. Ama yine bir dakika fazla vermiş olduk. Şimdi son
sözü Feray Hanım’a vereceğim. Feray Salman İnsan Hakları Ortak Platformu.
Feray SALMAN İnsan Hakları Ortak Platformu
Teşekkür ederim, ben de sözlerime Türkiye İnsan Hakları Kurumuna, özellikle ekonomik, sosyal ve kültürel haklar meselesini Türkiye’de çok ihmal edilmiş, konuşulmayan, hatta bir şeyin haklar alanının çok önemli üç hakkın bir arada ele alındığı
çalışma hakkı, adil ve elverişli koşullarda çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakkı, hatta
dördüncüsünü ekleyelim sendikal örgütlenme bir arada olduğu bir alanın içerisindeki
bir konuya Soma bağlamında olmuş olsa bile atfedilmiş olmasını ve alandaki bu tartışmaya açmış olmasından ötürü, teşekkür etmek isterim.
Çünkü özellikle sosyal haklar alanında çalışan arkadaşlar genellikle bu alanda söz söyleyecek mecraları çok fazla bulamıyorlar, dolayısıyla bu anlamda da hem kamunun
hem özel sektörün hem de sendikaların bulunduğu bir alanda bu tartışmayı yapmaktan ben de açıkçası bütün acılarımıza rağmen keyif alıyorum.
Şimdi bu söylediğim gibi aslında bir hak meselesi yani, altı üstü elverişli koşullarda
çalışmak her çalışanın her insanın hakkı. Dolayısıyla öznesi insan olan bir yerden
bahsediyoruz, ister adına emekçi deyin ister çalışan deyin ama öznesi insan. Dolayısıyla tartışma ekseninde, bu insanın kapasitelerinden, bu insanın yetkilerinden de
bahsetmemiz gerekiyor ona birazdan geleceğim. Çünkü aslında hani hep bütün konuşmalarda bir eğitim, eğitim iş sağlığı, iş güvenliği kültürü yok gibi bir şey söyleniyor ama eğitim tek taraflı böyle kullandığımız zaman aslında edilgen bir şey, yani
verirsiniz eğitimi ve gidersiniz önemli olan o eğitimi kullanabileceği elverişli koşulları
yaratabilmektir.
Bu elverişli koşulların başında ise, insan haklarının temel prensiplerinden bir tanesi
denetleyebilme hakkıdır. Yani siz işçilerin öğrendiklerini ya da aslında siz eğitmeden
de aslında işçiler hani bir dönem özel sektör maden işçiliği bağlamında önemli bir
çalışmaya, burada adını da zikretmek isterim temsilcisi de burada. Dev Maden Sen’in
44
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
özellikle Bolu’da Kütahya’da yaptığı çalışmalar içerisine ben de gönüllü olarak katıldım. Buradan doğruda hani bir yer altı maden işçiliği meselesinde az buçuk hani
neler olup bittiğine dair de bir fikriyatım var açıkçası. Ve uzun zamandır da aslında
insan hakları örgütleri, özellikle Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları Derneğinin,
iş sağlığı, işçi ölümleri adı altında yıllardır raporlamalarını yaparlar. Dolayısıyla hani
bu iş sağlığı ve iş güvenliği meselesinin sadece, Marmara depremi kadar etki yaratan bir şeyden arkasından konuşuluyor olması, bence kaygı verici bir durum. Çünkü
onun öncesinde eğer bakarsanız on tane temel maden kazasına geri dönüyoruz yıllar
var aralarında üç sene var, iki sene var, beş sene var. Bütün bunlardan çıkarılmış
dersler yok maalesef. Mevzuat hazırlanırken bütün bunlardan, neden olduklarına ve
nasıl olduklarına dair yapılmış olan tartışmalardan beslenmiş bir mevzuat geliştirmesi
Türkiye’de söz konusu değil. Çünkü aslında Türkiye’deki mevzuat katılımcı süreçleri yeterince işletemeden mevzuat oluşuyor ve nihayetinde iktidar her kimse iktidar
üzerinden iktidarın bakış açısı, ekonomik politik perspektifi bakımından şekillenip
gidiyor özellikle de bu alanda.
Taşeronlaştırma çok uzun zamandır bir problem alanı olarak gidiyor, ben insan hakları bakımından taşeronlaştırma yanlıştır doğrudur tartışmasını yapmam ama taşeronlaştırmanın sonuçları, elimizdeki veriler vasıtasıyla bu taşeronlaştırmanın yani taşerona vermenin ve taşerona verilen alanda herkes bütün sendikalar aslında bu rakamları
da söylüyorlar. Eğer buralarda bir problem ortaya çıkıyorsa dolayısıyla, insan hakları
temelli bir bakış açısı her şeyden önce sistemin neresinde zorluk var ve neden diyelim
ki kamunun eliyle götürülen iş yerlerindeki kaza sayısı stratejik belgesinde yazdığı
kadar küçülebiliyorsa, ama özel sektör alanında küçülmüyor ise bu probleme bakmak zorunda. Dolayısıyla taşeronlaştırmayı insan hak ve özgürlükleri bakımından yükümlü olduğu, Türkiye, Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin
üçüncü yılında yaklaşık 26 yıl sonra onayladı ama tarafı yükümlü yani, adil ve elverişli
koşulları, sadece kamunun sahip olduğu, kamu idaresinin sahip olduğu işletme alanında değil, aynı zamanda özel sektör alanında da o standartları sağlamakla yükümlü.
Bunun için kanun çıkarmış diyeceksiniz bana ama görünen o ki yok. İki dakika ben
tek kadın konuşanım burada ve neredeyse en az kadın katılımcıyım, iki dakika bana
müsaade edin. Vazgeçsinler arkadaşlar son konuşmacıyım.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Ama şöyle, mevzuat kısmı vesaire öğleden sonra, ama sözleşmeden bahsedince mevzuata girmiş oluyorsunuz.
45
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Feray SALMAN İnsan Hakları Ortak Platformu
Tamam, oraya girmiyorum, girmiyorum, girmiyorum. Çok özür dilerim hayır ama
şimdi insan hakları nasıl korunur diye baktığınız zaman, bir mevzuatla korunur ama
mevzuat pratikten bağımsız bir şey değildir. Mevzuat veriler olmaksızın düzenlenecek
bir şey değildir. Şimdi bütün kazalara baktığımız zaman bütün kazalarda dönüp yani
bir önceki mesela mahkemelere yansımış verilere bakarsak. Özellikle maden yani kömür işçiliğindeki maden kazalarında ceza kime kesilmiş, ölmüş olan bir işçiye, işçinin
ustasına ya da oradaki bir mühendise kesilmiş.
Şimdi eğer bu sistematik olarak hep böyleyse ve bu hep böyle devam ediyorsa, bu
soruna bir bakarsınız değil mi? Burada bir şey mi var acaba diye. Bir cezasızlık kültürünü de yanında beraberinde getirdiğini görmekte yarar var. İkincisi sendikal haklar,
elverişli ortamdan bahsediyorum, iş sağlığı ve iş güvenliğinin gerçek anlamda gelişebilmesi için, yaygınlaşabilmesi için, o elverişli ortamın olması lazım. Elverişli ortamın,
tarafları var ki sendikalar, işçinin bizatihi kendisi, işverenin kendisi, işvereni denetleyen, o denetimi düzenleyen, o düzenleyeni bağımsız olarak izleyen mekanizmalar ve
bir şikâyet durumunda çalışacak bir yargı mekanizmasının olması lazım.
Bütün bunlar bağlamında bakarak ancak iş sağlığı ve iş güvenliği bakımından alınması
gereken tedbirlerin alınıp alınmayacağına bakmamız lazım. Şimdi Türkiye’de özellikle, biraz önce sendikadan arkadaşlarımız söylediler. Örgütsüz olan ve özellikle özel
sektörde çalışılan alanda örgütsüz sendikasız olanların sayısını biliyor muyuz? Var mı
bu istatistik, açık mı bu istatistik, şeffaf mı bu istatistik. Mahkemelere yansımış olanlarda mahkemeye yansımış olan verileri kamu idaresi kendisinde Ekonomik Sosyal
Kültürel Haklar Sözleşmesinin, Avrupa Sosyal Şartının, ILO’nun tarafı olarak buradan
gelen şikâyetlere bakarak ve bunların çokluğuna bakarak ne oluyor, dolayısıyla sendikalaşmanın nasıl önünü açabilirim. Şikayette bulunanın işyerinden çıkarılmasını
nasıl engelleyebilirim diyerek, işçinin kendi bulunduğu alanda denetim hakkını, yani
yerinden denetim hakkını sağlayabilecek ortamı, onun misillemeyle karşı karşıya kalmaksızın oturtabileceği bir ortama bakmış mı diye bakmak lazım.
Bunun için benim tavsiyem, Türkiye İnsan Hakları Kurumuna ama o ikinci olarak ona.
Ama birinci olarak da özellikle, bu alanı düzenlemekten mükellef olan yani ihlal etmeyecek
olan, koruyacak olan, üçüncü kişilerden koruyacak olan. Ve o hakkın yerine gelmesi konusunda yükümlülük sahibi olan kamu idaresinin ilgili taraflarına yani paydaşlarının, insan
hakları eksi değerlendirmesini kendi çalışmalarının ana unsuru haline getirmeleri gerekir.
Birleşmiş Milletlerin içerisinde rehber ilkeler vardır, çok uzun zamandır üretilmiştir.
Ulusal kurumlar için bu rehber ilkeler ayrıca çalışılmıştır, alana sunulmuştur. Ama
46
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Türkiye’de bunların tercümesi dahi yoktur. Çünkü aslında Türkiye’de bu sözleşmeler
maalesef yan tarafa konmuştur ve sözleşmelere, hani şey diye bakıyoruz, niye Avrupa
Birliği konuşuyoruz Avrupa Birliğinin içerisindeki normlar, Avrupa Birliğinin bağıtlı
olduğu diğer sözleşmelerden verilmiş olanlardır. Dolayısıyla meseleye biraz daha geniş, biraz daha farklı bir perspektiften ve insan yaşamı üzerinden ve insanın çalışma
hakkını ve elverişli koşullarını doğurma hakkı üzerinden, yükümlülüğü üzerinden
bakma yeteneği göstermemiz, bu alanda da herkes üstüne düşen yükümlülüğü kendisinin tayin edebileceği erdemine sahip zaten bu ülkede.
Dolayısıyla buradan kaçış yok, buraya dönelim. Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar
Sözleşmesine gelecek sene Türkiye bir rapor yazacak inşallah, (son sözümü söylüyorum), bu raporda diyordu ki, (son sözümü söylüyorum, tamam yani bir daha konuşmam bu gün boyunca). Der ki aldığınız tedbirlerin sonuçlarının ne olduğunu verilerle
kanıtlanmış bir biçimde lütfen 2016’da yazacağınız rapora koyun ve Birleşmiş Milletler, Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Komitesine gönderin. Mevcut mu bu veriler
acaba, böyle bir veri toplama sistemi var mı acaba?
İki, şunu da önerim, lütfen ilgili taraflarla ve sivil toplum örgütleri ile beraber yazın
ve onların kaygılarını da raporunuza yansıtıp bunlara karşı nasıl bir tedbir aldığınızı
yazın der. Böyle bir kulak var mı? Böyle bir dinleme süreci var mı? Beraber yazma
süreci var mı? Bunları da görmek gerekir. Teşekkür ederim.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Evet, Feray Hanım’a dolayısıyla iki konuşmacının hakkını vermiş olduk, teşekkür ediyorum. Ama burada birde dinlenme hakkı denen bir şey var, arkadaşların o hakkını
da teslim edelim. Şeref Bey söz almak istemişti vazgeçti. Şimdi tebliğ sahiplerine ikişer
dakika süre verecektim ama bu sefer öğleden sonraki programa sarkma durumu var.
Belki Cengiz Bey’e işverenleri temsil ettiği için bir söz hakkı vermek gerekebilir. Diğer
arkadaşlar mazur görsünler, sadece Sayın Genel Başkanım da ayrımcılıktan bahsetti
ama bir belki cevap verme durumu söz konusu olabilir. Cevap hakkı bağlamında iki
dakika söz vereceğim, sonra kapatacağım.
Cengiz DELİBAŞ TİSK
Hocam çok teşekkür ederim. Başkanımın beni çok sevdiğini biliyor musunuz? sözlerime sürekli atıf yaptı, ben de kendisini çok severim. Sahiden Türkiye’nin önemli sendikacılarından birisidir. Ben iki konuya değinmek istiyorum. Hiç gündeme gelmedi
mesleki eğitim, mesleki yeterlilikler bu konuyu Türkiye’nin gerçekten halletmesi lazım.
47
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Cevap bağlamında söz verdim Cengiz Bey.
Cengiz DELİBAŞ TİSK
Ama bu konu çok önemli hocam, siz de takdir edersiniz, Mesleki yeterlilikler ve mesleki eğitimin olduğu, belgeli insan gücünün olduğu yerlerde iş kazaları cidden çok
büyük oranda düşüyor. Onun için bütün tarafların iş birliği yapması lazım. Sayın
Başbakan’da Çalışma Bakanlığı ziyaretinde bu konuyu özellikle gündeme getirdi ama
bir yıllık bir sürede bütün çok tehlikeli işlerde belge verilmesi düzenlenmesi isteniyor.
Burada da sıkıntı olabilir çünkü eğitim verip derken, eğitim vermeden belge vermek
yoluna gidebiliriz. Burada da gerekli desteği sağlamamız gerekir diye düşünüyorum.
Sebahattin Bey 2019 diye uyardı, eğer 2019 ise o zaman sorunumuz olmaz.
İkincisi hep yaptırım ve cezalardan bahsediyoruz, biraz da teşviklerden bahsetmemiz
lazım. Bizim çok güzel örnek işyerlerimiz de var. Ciddi oranda gün sayısı itibariyle iş kazasının hiç olmadığı, bırakın ölümcül iş kazasını, iş kazasının hiç olmadığı iş yerleri var.
Bunlara da böyle pansuman değil de adamakıllı teşviklerin getirilmesini savunuyoruz.
Bir de hanımefendi özellikle uluslararası denetim mekanizmalarından, Birleşmiş Milletler Sosyal Kültürel Haklar sözleşmelerinden bahsetti. Sağ olsunlar Türkiye’yi denetlemeyi çok severler. Soma kazası olduğunda da ILO hemen heyetini gönderdi, geçen gene
geldi. Ama bu ülkede iki milyon Suriyeli var ve bu Suriyelilere yılda iki milyar Türkiye
yardımda bulunuyor ki yardımda bulunmak zorundayız. Gerçi fikirlerimiz ne olursa
olsun onlar insandır ama bu uluslararası örgütler bu Suriyeliler konusunda Türkiye’nin
yaşadığı bu sıkıntıların hiç birinde yanında değiller. Sayıyı tekrar ediyorum iki milyon,
Soma’da 300’dü hayatını kaybeden. uluslararası örgütler birazda insan hakları olarak
bunları düşünseler iyi olur diye düşünüyorum. Çok teşekkür ederim.
Prof. Dr. Fatih UŞAN
Şimdi oturumu kapatmak durumundayım. Celal Bey ben söz vermeyeceğim, çünkü 15 dakika gecikti. Öğleden sonraki oturumda, buna cevap hakkını kullanmak
isteyenler bulundukları yerlerden söz alırlar diye düşünüyorum. Faydalı ve yararlı
olduğu kanaatindeyim. Her ne kadar bir 15 dakikalık bir gecikme olsa da her halde
program zamanında başlayacaktır. Oturumu kapatıyorum, bir buçukta tekrar döneceğiz. Afiyet olsun diyorum.
48
II.
OTURUM
TÜRKİYE’DE İŞ KAZALARININ
SEBEPLERİ VE İŞ GÜVENLİĞİ
KÜLTÜRÜ
Moderatör: Av. Hüsnü ÖNDÜL, İnsan Hakları Ortak Platformu
İlker ACAR, ÇSGB İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü İSG Uzmanı
Şeref ÖZCAN, ÇSGB İş Teftiş Kurulu Başkanlığı İş Baş Müfettişi
Doç. Dr. İbrahim AYDINLI, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Katılımcıların Yorum ve Katkıları
49
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Sunucu
“Türkiye’de İş Kazalarının Sebepleri ve İş Güvenliği Kültürü” konulu oturumu yönetmek
üzere Hüsnü Öndül’ü ve bu oturumun konuşmacıları İlker Acar, Şeref Özcan ile Doç.
Dr. İbrahim Aydınlı’yı mikrofona davet ediyorum.
Hüsnü ÖNDÜL İnsan Hakları Ortak Platformu
Teşekkür ederiz, değerli arkadaşlar, katılımcı arkadaşlar yavaş yavaş geliyorlar. Ben
hemen başlamak istiyordum ama bazı şeyler söylenebilir. Ben İnsan Hakları Ortak
Platformundayım ve hükümet dışı bir insan hakları örgütü İnsan Hakları Ortak Platformu. Af Örgütü, Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları
Gündemi Derneği ve İnsan Hakları Araştırmaları Derneği bileşenlerinden oluşuyor.
Sabahki oturumda bizim genel koordinatörümüz Feray Hanım Ekonomik Sosyal ve
Kültürel Haklar Komitesinden bahsettiğini ifade etti. Genel olarak Sosyal Haklar Komitesi, devletlerin saygı yükümlülüğünden, koruma yükümlülüğünden ve yerine getirme yükümlülüğünden söz eder genel yorumlarında. On numaralı genel yorumu da
ulusal insan hakları örgütlerinin rolü konusundadır. Bu yirmi bir genel yorumu İnsan
Hakları Ortak Platformunun internet sitesinde görmek mümkün ve Türkiye raporlarını da görmek mümkün. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de bildiğiniz gibi devletlerin yükümlülükleri bakımından, pozitif ve negatif yükümlülüklerden söz eder.
Gerek sivil insan hakları alanında çalışan bireyler ve kurumlar, hükümet dışı organizasyonlar, gerekse kamuda olmakla birlikte insan hakları alanında çalışan bireylerin
ve kurumların insan haklarını belgelemek, ihlalleri belgelemek, mağdurları desteklemek, cezasızlıkla mücadele etmek, insan hakları kavramını tanıtmak ve kültürünün
oluşmasına katkıda bulunmak gibi işlevleri var.
O çerçevede Ulusal İnsan Hakları Kurumumuzun ekonomik ve sosyal haklardan çok
önemli hem çalışma hakkıyla, hem de birinci oturumda değerli hocamızın da ifade
ettiği gibi yaşam hakkıyla ve sağlık hakkıyla doğrudan bağlantılı bu konuyu gündemlerine almış olmaları, işlevlerinin yerine getirilmesi bakımından da çok isabetli
olmuştur.
Ben programda yazılı olduğu şekilde önce Sayın İlker Acar’a söz vereceğim ve oturumu başlatacağız, buyurun.
51
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İlker ACAR Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
Teşekkür ederim sayın başkanım, ismim İlker Acar. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğünde İSG Uzmanı olarak görev yapmaktayım. Öncelikle, Türkiye İnsan Hakları Kurumuna bu toplantıyı düzenlediği için
teşekkür ederek konuşmama başlamak istiyorum.
Sabahki oturumda, sendika temsilcilerinin konuşmalarında değindikleri bazı konulara konuşmamın ilerideki safhalarında cevap vereceğim ve bazı belirteceğim hususlar
olacaktır. İlk olarak oturumumuzun konusu olan iş güvenliği kültürü ve Türkiye’de iş
kazalarının nedenleriyle ilgili kısa bir sunumum olacak sizlere.
Güvenlik Kültürü dediğimizde öncelikle Necip Bey’in sabah değindiği bir konuya ben
de değinmek istiyorum. Maalesef ülkemizde araba kullanan çoğu kimsenin uymadığı
bir kuralımız var. Bildiğiniz gibi emniyet kemeri kuralı. Maalesef emniyet kemerini genelde ya mevzuatı yerine getirmek için ya da arabalarda olan sinyal sistemini
susturmak için takıyoruz. Gerçi onun çözümünü de bulduk, susturucular var artık,
Türkiye’de yok satan. Otomobillerde en yüksek satış rakamına ulaşan yedek parça
bu susturucular. Bu da bizim en büyük güvenlik kültürü eksikliklerimizden birini
oluşturuyor.
Peki, güvenlik kültürü bizim literatürümüze nasıl girdi? Hepimizin bildiği gibi
1986’da gerçekleşen Çernobil kazasından sonra hazırlanan raporlarda güvenlik kültürü kavramı ilk defa dünya literatürüne girmiş bulunmaktadır. Güvenlik kültürü
kavramını gelin örnek resimlerle inceleyelim. Gördüğünüz gibi bir klima ustası, tamir
işlemi gerçekleştiriyor, fakat güvenlik önlemini kendine göre almış, ülkemizde maalesef böyle resimlere oldukça çok sık rastlıyoruz.
Ülkemizdeki güvenlik kültürü eksikliğini bir anekdot ile anlatayım sizlere. Finlandiya’ya arkadaşlarımız bir proje kapsamında çalışma ziyaretine gittiklerinde, orada bir
klima ustasının bina duvarına merdiven dayayarak çalıştığını görmüşler. Usta tamamen güvensiz bir ortamda çalışmasını gerçekleştiriyormuş. Arkadaşlarımız oradaki
görevli uzmanlara usta nasıl çalışıyor bu şekilde güvensiz olarak, siz iş sağlığı ve güvenliği alanında gelişmiş bir ülkesiniz, sizde nasıl böyle bir çalışma olabiliyor dediklerinde uzmanlar kendilerinin de şaşırdıklarını söylemişler. Duruma hemen müdahale
ederek ustayı uyarmaya gittiklerinde işi yapan ustanın Türk olduğu ortaya çıkmış. Bu
sefer de bizim arkadaşlarımız mahcup duruma düşmüşler.
Güvenlik kültürünün ana unsuru eğitim, fakat güvenlik kültürünü belli bir yaşa gelmiş insanlara eğitim ile öğretmek çok zor. Bu kişilere, birkaç saatlik eğitimlerle kültür aşılamak daha da zor. Bu işi belki de en baştan, ilkokul seviyesinden belki daha
52
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
aşağılara vararak anaokulu seviyesinde vermek lazım. Bu konuyla ilgili yine güzel bir
örnek var, bir iş güvenliği uzmanı arkadaşım anlatmıştı, soldaki karakter aramızda
bilenler vardır Pepe karakteri Türk yapımı bir çizgi film ve sağdaki de Avrupa’da
yapılmış bir çizgi film karakteri Caillou. Arkadaşımın iki tane yeğeni var bir erkek bir
kız, bunlar çizgi film hastası tahmin edersiniz ki. Bir gün bisiklete binmek için ikisi de
kavga ediyorlarmış, arkadaşım kavgalarının nedenini öğrenmek için yanlarına gittiğinde kız olan erkeğe diyor ki, böyle binemezsin bisiklete diyor. Mutlaka kafana kask
takmalısın, dizliklerini giymelisin diyor. Erkek olan yok diyor giymeyeceğim. Sonra
arkadaşım kız olan yeğenine sen nerden öğrendin kask ve dizlik takmayı diye soruyor,
aldığı cevapsa çizgi filmde Caillou da gördüm diyor kız. Caillou kaskını takıp eline
dizliklerini giydikten sonra biniyordu bisiklete diyor. Erkek olana sorduğunda ise yok
Pepe’de öyle değildi diyor. Pepe bisiklete hiçbir şey kullanmadan bindiğini söylüyor.
Güvenlik kültürü eğitimini en alt kademeye indirmemiz gerekiyor. Bununla ilgili de
Bakanlığımızın gündeminde bir proje çalışması var. Milli Eğitim Bakanlığı ile görüşme
halindeyiz. İş sağlığı ve güvenliği kavramının milli eğitim sistemine entegresi konusunda proje hazırlıkları yapılıyor. Halihazırda meslek liselerine iş sağlığı ve güvenliği
anlatılıyor ama projede örneğin ilkokullardaki Türkçe dersine, Sosyal Bilgiler dersine
iş sağlığı ve güvenliği konusunun eklenmesi konusunda çalışmalarımız devam ediyor.
Yine bir örnek resim üzerinde duracak olursak, eğitim hayatı boyunca güvenlik kültürü terimini görmeyen çocuklar, büyüyünce bakın bu şekilde tehlikeli halde motorlu
araçlara biniyorlar. Diğer bir örnek Necip Bey’in ilgi alanına girebilecek bir sahne,
tersanelerde karşılaştığımız bir durum. Maalesef çalışanlarımız eğitimsizlikten, belki
işlerinin acele yetiştirilmesi gereğinden kendi önlemlerini kendileri alıyorlar.
Bir diğer konuda, Kanunumuzun en önemli unsurlarından biri olan risk değerlendirmesi. 6331 sayılı İSG Kanunu kapsamında 1 Ocak 2013 tarihinden itibaren kanun kapsamına giren tüm işyerleri risk değerlendirmelerini yaptırmak zorundadır. Bu
yükümlüğü de maalesef daha yaptırmayan birçok işyeri mevcut, sabahki oturumda
bazı sayılardan bahsedildi, 680 bin yükümlü olan işyerinden sadece 180 bini İSG
profesyoneli görevlendirmiş durumdayken risk değerlendirmesi yapan işyeri sayısı da
açıkçası çok fazla değil.
İş sağlığı ve güvenliğini her ortamda dile getiriyoruz, tabii ki 6331 sayılı İSG Kanunumuzun eksikleri yok mu? Uygulamada bazı sıkıntılarımız yok mu? Tabii ki var,
bunların üzerinde çalışıyoruz zaten. Sabahki oturumda da konuşuldu, ülke olarak
iş kazaları olduktan sonra önlemler almaya çalışıyoruz, hemen mevzuatı yenileyelim
diyerek çalışmalar yapıyoruz deniliyor. Ama işin içyüzü böyle değil. Bakanlık olarak
Kanun çıktığı günden itibaren uygulamayı gördükten sonra gerekli mevzuat deği53
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
şikliği çalışmalarını, neleri yanlış yaptık, neleri doğru yaptık şeklinde analiz ederek
gerçekleştiriyoruz. Bu çalışmalara tüm kesimlerin destek vermesi gerekiyor. Mesela
apartmanlar da artık kanun kapsamında ve risk değerlendirmesi yapılma zorunluluğu
var. Bir örnek verecek olursak, 23 Ocak 2013’de Aksaray’da meydana gelen bir olay,
apartmanın altında bodrum katında trafo patlıyor ve yangın çıkıyor. Apartmanın altında trafo olur mu? O apartmana nasıl ruhsat verildi, nasıl oturma izni alındı, hepsi
soru işareti.
Esenyurt’ta meydana gelen vahim kazayı hepiniz hatırlıyorsunuzdur, işçilerimiz canından olmuştu. Bu kazada gündeme gelen acil durum planlarının bir an önce hazırlanması gerekiyor Kanun kapsamındaki tüm işyerleri için.
Güvenlik kültürü konusunda yine trafikten bir örnek ile devam edelim. Trafik kazaları da iş kazaları gibi oldukça fazla insanımızı kaybettiğimiz bir konu. Bildiğiniz
gibi zaten işe gelip giderken yolda geçirilen kazalar da iş kazasından sayılmaktadır.
Trafikte hızlı ve tehlikeli araç kullanarak elde ettiğimiz kazanç bir mesafeden diğer
mesafeye giderken ne kadardır? Örneğin 5 saatte gideceğiniz yolu hızlı ve tehlikeli
araç kullanarak 4 saatte alabilirsiniz. Yani bu size %20 oranında bir kazanç sağlar. Fakat bu durumda kaza yapma riskinizi de 17 kat arttırmış oluyorsunuz o hızı yaparak.
Birbirini karşılar mı yani, o kazanacağınız süre o riski almanıza değer mi? Hepimizin
düşünmesi gereken bir konu.
Bir savaş sanatı var Sun-Tzu, belki bilenler bilir aranızda. Risk değerlendirmesi hususunda önemli bir yapı taşıdır benim için. Bir savaşta iki kişi karşılıklı savaşır bildiğiniz
gibi. Savaşta başarılı olmanın koşulu, iki tarafın da kendini tanıması ve karşı tarafın
kabiliyetlerini bilmesidir. Eğer bir taraf diğer tarafı tanıyor ama kendini bilmiyorsa,
ya da diğer tarafı tanımıyor kendini biliyorsa savaşı bazen kazanır bazen kaybeder.
Bu yazı tura atmaya benzer, ya da zar atmaya. Ama taraflar kendilerini ve birbirlerini
tanımıyorlarsa savaşı hiçbir zaman kazanamayacaklardır. Bu yüzden de biz risk değerlendirmesini yaparken önce kendi çalışma ortamımızı tanımalı ve yapabileceklerimizi
ortaya koymalıyız. Daha sonra da çalışma ortamında ne gibi önlemler alınmalı, ne gibi
riskler bulunuyor bunları tespit etmeliyiz.
Ülkemizde risk algısı ve İSG’ye olan ilgi kaderle başlıyor, toplumda ben yaparım,
bana bir şey olmaz algısı mevcut hala. Maalesef bu algıyı yok edemedik hala, fakat
işin kötüsü bu algının işverenlerde de olduğunu zaman içinde gördük. Hala da görmekteyiz. Bu algıyı değiştirmeye yönelik Bakanlık olarak çalışmalarımız var. Projeler
kapsamında iş sağlığı ve güvenliği profesyonellerine eğitimlerimiz devam ediyor. Bu
bağlamda yakın zamanda işverenlere yönelik de iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerine
başlamayı planlıyoruz.
54
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Bir iş kazasını inceleyelim birlikte. Türkiye’de değil Hindistan’da gerçekleşen bir
olay. Gördüğünüz gibi yüksekte çalışıyor işçi, herhangi bir güvenlik önlemi yok. İşçi
güvensiz çalışması sonunda hayatını kaybediyor. Bu kazalarla ülkemizde de karşılaşıyoruz. Toplumun her kesiminden insanımızı bu kazalarda kaybedebiliyoruz. Bu
kazalardan birinde Kayseri’de bir inşaatta acı bir şekilde birkaç ay önce iş müfettişi
arkadaşımızı kaybettik.
İş kazalarına değinmek gerekirse, hepimizin bildiği bir iş kazaları piramidimiz var. Bu
piramide göre 2 milyon güvensiz riskli davranış, iki yüz kırk bin ramak kala olaya, yirmi bin işgünü kayıplı yaralanmaya, dört yüz ciddi yaralanmalı kazaya ve sonunda bir
tane ölümcül iş kazasına neden oluyor. Bu yüzden bu yapının en altından başlamak,
önlemlerimizi güvensiz riskli davranışlar üzerine yoğunlaştırmak iş kazalarını önleme
konusunda daha yararlı olacaktır.
İş kazalarının nedenlerine bakacak olursak, 1930’dan beri yapılan tüm araştırmalarda iş
kazalarının %98’ini önlenebilir olarak görüyoruz. Sabahki oturumda da Cengiz Bey’in
bahsettiği gibi sadece %2’lik kısım önlenemeyen iş kazalarını oluşturuyor. Bu %98’lik
dilimin %88’ini güvensiz hareketler, %10’unu güvensiz durumlar oluşturuyor.
Son olarak sabahki oturumda mesleki sorumluluk sigortasından ve İSG profesyonellerinin işverenlere bağlı çalışmasından bahsedilmişti. Sabahki bahsedilen konular da
dahil olmak üzere Kanunun uygulanmasında karşılaşılan tüm mevcut sorunlar hakkında Bakanlığımız tarafından çalışmalar başlatılmıştır. Bu çalışmalar en kısa sürede
tüm paydaşlarımızla paylaşılacaktır. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Bu toplantının tüm kesimlere hayırlı olmasını diliyorum.
Hüsnü ÖNDÜL
Biz de teşekkür ederiz. İlker Bey güvenlik kültürünün öneminden ve eğitimden ve iş
kazalarının nedenlerinden bahsetti ve güvensiz hareketlerden, durumlardan söz etti.
Şimdi de değerli konuşmacımız Şeref Özcan, buyurun.
Şeref ÖZCAN İş Teftiş Kurulu Başkanlığı
Merhaba ben de herkesi saygıyla selamlıyorum, böyle bir toplantıya katıldığım için
ayrıca mutluyum onu belirtmek istiyorum. Türkiye İnsan Hakları Kurumuna iş kazaları ve meslek hastalıklarının insan haklarıyla ilişkisini kurmuş olması açısından
ayrıca teşekkür ediyorum. Önce kısa bir açıklama yapmak istiyorum, ben toplantıya
şahsım adına katılıyorum, Bakanlığın görüşü ya da bakanlık temsilcisi olarak gelmiyorum. O yüzden bütün söylediklerim kişisel görüşlerimdir.
55
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında 1993 yılından bu yana iş güvenliği müfettişi olarak çalışıyorum. Bilmeyenler için belki bizde hem teknik ve hem de sosyal
müfettişler var; işyerinde ve üretim sahasında olanlar ağırlıklı olarak teknik müfettişler; daha çok evrak üzerinde inceleme yapanlar ise sosyal müfettişlerdir. Çalışmanın
aktarımının sınırlılığı içinde iş kazaları ve neler yapabileceğimiz üzerine, süreyi de
gözeterek kimi vurgularda bulunmak istiyorum. Bütün konuları kapsamamız zaten
mümkün değil ama kendi adıma önemli gördüğüm bazı başlıklara vurgu yapacağım.
Önce şu ana kadar iş güvenliği kültürü, eğitim, iş kazalarında tehlikeli davranış gibi
başlıklara vurgu yapıldı. Ben, söz konusu başlıklar ile ilgili olarak biraz farklı düşünüyorum, bu başlıkları birer şehir efsanesi olarak değerlendiriyorum. Aslında herhangi bir
bilimsel çalışmaya dayanmayan çeşitli kabuller var. Bunlardan birisi iş kazalarının ağırlıklı nedeninin tehlikeli durum değil tehlikeli davranış olduğudur. Bu konuda %70’den
%95’lere kadar tehlikeli davranışa ağırlık verilebildiğini görüyoruz. Bu yaklaşımın dayanağı, aslında 1930’larda Amerika’da sigortacılıkla ilgili yapılmış çalışmalardan gelmektedir, Bilimsel dayanağı nedir onunla ilgili tam emin değilim ama belirttiğim çalışmaların
bir uzantısı olarak “kazaya yatkınlık teorisi” de söz konusu olabilmiş ve insan kaynaklarına “kazaya yatkın olan işçilerin çalıştırılmaması” da tavsiye edilebilmiştir.
İş güvenliği kültürü her yerde söyleniyor; eğitim çok özel olarak vurgulanıyor. Tersaneler döneminde, tersanelerde çok kaza olduğu dönemde yine bu başlık çok konuşulmuştu. CNN TÜRK muhabiri sanırım, bir işçiye soru sormuştu, “eğitim çok
mu önemli, ne düşünüyorsunuz, eğitim veriliyor mu?” O işçi de demişti ki “elektrik
kablosu çıplak olunca mühendisle işçiyi ayırmaz, eğitimle biz bunu çözemeyiz”. Gerçekten de sorunun kaynağı eğitimsizlik mi ya da onun iş kazalarındaki önem sırası
nedir, bunu bilmemiz lazım.
İş sağlığı güvenliği kültürü ifadesi; aslında, bir sonucu, bir verili durumu tanımlıyor,
Oraya nasıl gelindi, ne oldu, sorumluluklar nedir, bunların tümünü yok eden bir
yaklaşımın söz konusu olduğunu düşünüyorum.
Bir önemli vurgu da, “önlemek ödemekten ucuzdur” deniliyor. Etik olarak, insan yaşamıyla maliyet hesabı yapılmasını kaygıyla karşılıyorum. Ayrıca ifade edilmelidir ki
“önlemek ödemekten ucuz da değildir”. Bir örnek vereyim, geçen sene incelediğimiz
bir tesiste, bir fabrika için havalandırma sistemi istemiştik. Bildiğim kadarıyla 2 milyon dolar civarı bir para harcandı bu iş için. Büyük ihtimalle o fabrikanın önümüzdeki 20 yıl içinde karşılaşacağı meslek hastalığı davası, bugünkü eğilimlerle en fazla
birkaç tane olacaktır ve işverene çıkacak maliyet de bu rakamdan çok daha düşük olacaktır. Bildiğimiz üzere, bizim işçilerimiz yaşlanınca demin sayın başkan belirtmişti,
yaşlanınca evinde veya köyünde ölür ona da yaşlandı öldü derler. Meslek hastalığı ile
56
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
ilgili zaten elimizde veri yok. O yüzden bırakın önlemekle ilgili parayı; değindiğimiz
havalandırma sisteminin bakım maliyeti bile aslında ödenecek tazminattan daha fazladır. O yüzden, önlemek aslında ödemekten çok da ucuz değildir.
Bunu niye söylüyoruz, yani biz genel kalıplar var her yerde duyuyoruz. Ancak, biraz
daha geniş düşünmeliyiz. Daha genel değerlendirmelere ve her yerde duya geldiklerimize biraz daha sorgulayarak yaklaşmalıyız diye düşünüyorum.
Ülkemiz açısından ise aslında temel sorun işyerlerinde önleyici tedbirlerin alınmamış
olmasıdır. Yine bizim hem iş müfettişlerinin kazalarla ilgili değerlendirmelerinden ve
hem de yargı uygulamasından biliyoruz ki aslında işverenlerin sorumluluklarından
kaynaklı kusurları iş kazalarında %70 ile %80 arasında değişmektedir. İşçinin kusuru
ise %20 ile %30 arasında değişir. Yani oradan da görüyoruz ki aslında tehlikeli davranışın en fazla %20 ile 30 arası bir karşılığı bulunmaktadır.
Şimdi, konuyla ilgili temel kuralımız nedir sorusuna değinebiliriz? Bu husus çok
önemli, doğruluğu yanlışlığı ayrı bir tartışma konusu olabilir ancak bizim mevzuatımızdaki temel kural “işveren iş kazalarını önlemek için her şeyi yapacaktır”. Bununla
ilgili de hiçbir kısıt konulmamış. TİSK temsilcisi eski üstadımız “mümkün olan”a vurgu yaptı. Aslında, ilgili düzenlemede kastedilen “mümkün olan”, işverene iş kazalarının sorumluluğundan kurtulabileceği bir durumu kastetmiyor. Önlem almakta zorlandığınız yerler vardır, o zaman da kişisel koruyucularla çözüm arıyoruz. Ama hiçbir
durumda, işverenin kurtarılması adına, insan canının önüne hiç bir şeyi koymuyoruz.
Aksinin mümkün olmaması lazım ve yasal mevzuatımız da tamamen bunun üzerine
kurgulanmıştır. Bu açıklamadan sonra, tarafımdan aktardığım her şeyde, bu husus,
son derece temel bir yaklaşımdır. Her söyleneni belirtilmiş çerçeve kapsamında düşünmek lazım.
Alanda tabi işçi ve işveren temel unsurları oluşturuyor; devlet de bu alana düzenleyici
ve denetleyici olarak katılıyor. Sendikalar, üniversiteler, medya, sivil toplum kuruluşları, uluslararası kuruluşlar bunlar da muhakkak ki alana etki ediyor ama biz sorumluluk açısından işverenin gerekli her şeyi yapma yükümlülüğünü başta tutuyoruz.
Sorun, işverenin neyi yapıp neyi yapmadığının tespiti olmayıp; aslında, sürecin yönetilmesidir. Eğer biz olayı tekil bir duruma indirgersek; tersanede boya yapılmasına,
metal fabrikasında preste çalışmaya, inşaatta yüksekte çalışmaya… Burada, kimi zaman önlemler alınmış olacak kimi zaman da tersi bir durumla karşılaşılacak. Ancak,
sorunu, hangi işverenin ne kadar önlem aldığına değil de, bunu nasıl yönetebileceğimize getirebilirsek, belki çözüme dair daha iyi adımlar atabileceğiz. O yüzden, sorunu
sürecin yönetilmesi olarak koymakta fayda bulunmaktadır.
57
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Mevcut istatistiki durum çerçevesinde, SGK istatistiklerine göre dahi iş kazalarında
günlük ortalama dört ölüm söz konusudur. İşveren, zaten gerekli önlemleri almış olsa
biz bu sorunları tartışmayacağız, yani önlemin alındığı yerde zaten kazaya çok zemin
kalmıyor. Bundan dolayı, biz sorunu işverenin önlem alıp almamasına değil, işverenin önlem almadığı noktada nasıl bir çözüm arayacağımıza getirmeliyiz. Bu nedenle,
işveren önlem aldı mı almadı mı tartışmasının dışına çıkmamız gerekmektedir. Biz
mühendisler, matematikle ifade etmeyi severiz: bilindiği üzere, bir süreç analiz edilirken, bir temel değişkenler söz konusu olur ve bir de parametreler. Basitleştirirsek,
temel değişkenler süreci belirlerken, parametreler ise ancak eğimde etkili olacaktır.
Kanaatimizce, işveren burada temel bir değişken olarak değil; ancak bir parametre
olarak dikkate alınmalıdır. Gerçekten de, belli bir işyerinde önlemlerin alınmış veya
alınmamış olunması, ilgili işverenin iyi veya kötü işveren olarak nitelenmesinde etkili
olacaktır. Bir başka deyişle, eğimi belirleyen parametre gibi; ilgili işveren de, hedeflere
ulaşma sürecine ne düzeyde uyum sağlayacak veya ne kadar kolaylıkla veya zorlukla
hedeflenen düzeye ulaşabilecek veyahut da alınmamış önlemlerden dolayı ne düzeyde
yaptırımlarla karşılaşacaktır.
Amacımız, sürecin nerelerde tıkandığını tespit etmek olup; sunum kapsamında, bu
hususlar bir iki başlık halinde vurgulanmaya çalışılacak ve bu vurgular çerçevesinde
de çözüm yolları aranacaktır.
İş sağlığı ve güvenliği mevzuatının bir kurgusu var. Öncelikle işyerini temel almış;
diyor ki işyerinde en üstte, “iş sağlığı ve güvenliği kurulu” olacak, biz bu kurulla
işyerinde çalışmayı yöneteceğiz. İş sağlığı ve güvenliği kurulunda da üç önemli aktör mevcut: iş yeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve çalışan temsilcisi. Daha sonra, bu
kişilerle ve diğer işyeri görevlileriyle beraber risk değerlendirmesi yapılacak. Risk değerlendirmesinin yanı sıra, benzer mahiyette dokümanlar da söz konusu; sağlık güvenlik planı, sağlık güvenlik dokümanı, acil durum planı, yangın planı gibi… Riskleri
belirledikten ve değerlendirdikten sonra ise gerekli tedbirlerin alınması, eğitimlerin
verilmesi gelmektedir. Görüldüğü üzere, eğitim sıralamada oldukça aşağıda kalıyor.
Ayrıca, iş sağlığı ve güvenliği açısından organizasyon yapacağız, bunlar da yetmiyor ve
bir denetim sistemi de kuracağız.
Şimdi burada temel aktörlerimiz iş güvenliği uzmanı ile işyeri hekimidir. Bizim gördüğümüz en büyük sıkıntılardan birisi, işyeri hekimleri işyerlerinde klinik hekimlik
yapmakta ve ne yazık ki sürece aktif katılımları söz konusu olmamaktadır. Ama bu
konuda, işyeri hekiminin karşısında çalışma süresi kısıtı olduğu da ifade edilmelidir.
Bilindiği üzere, işyeri hekiminin çalışma süresi, işyerinin tehlike sınıfına göre 4 veya 6
veya 8 dakikadır. Yani çok tehlikeli sınıfta yer alan tersane işyerinde (başkan karşımda
58
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
olduğu için tersaneyi örnek veriyorum) işyeri hekimi işçi başına 8 dakika çalışacak
ve bu süre içinde pek çok yükümlülüğünü yerine getirecektir. Örneklersek, tersane
işçisi, işyeri hekiminin yanına gelip tulumunu çıkardığında; iş yeri hekimi diyecek ki
sana ayrılmış süre bitti geri dönebilirsin…
İş güvenliği uzmanı için de benzer bir sorunumuz var süreyle ilgili olarak. İşyeri hekimine göre biraz daha iyi olmakla birlikte “6 veya 8 veya 12 dakika”; yine de sürenin
ne kadar kısıtlı olduğu ortadadır. Ayrıca ifade edilmelidir ki, iş güvenliği uzmanlığı
ile ilgili süreç, ne yazık ki çok kötü yönetildi ve prim gün sayısına belge verildi. Yani,
siz tarım Bağ-Kur’lu olabilirsiniz, isteğe bağlı olarak sigorta primi ödemiş olabilirsiniz
(Bakanlık, isteğe bağlı prim ödemeyi kabul etmemiş olabilir; ancak, mevzuat açısından bir engel olmadığı ifade edilmelidir), hayatınızda hiç sanayi ile ilgili bir işyeri
görmemiş olsanız da, “A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanlığı” belgesi alma imkanınız söz
konusudur. Bu konuda, meşhur bir “Aralık” sınavı vardır, neredeyse herkesin söz konusu belgeyi alabildiği sınav... İş güvenliği uzmanlığı, bu şekilde uzmanlık olmaktan
çıkarıldı, böyle olunca da alanda vasfı olmayan insanlara, hayatında fabrika görmemiş,
hayatında makine görmemiş insanlara biz bir istihdam alanı açmış olduk.
İş yeri hekimi ile ilgili sanırım bir konuşmacımız değindi, bu gün en son bir hekim iş
müfettişimiz vardı sanırım bizim dönem arkadaşımız o da artık emekli oldu, şu an Çalışma Bakanlığında hekim iş müfettişi yoktur. Bir işyerinde “neden hep iş kazası konuşuluyor” diye sorulmuştu. İş müfettişleri hep mühendis olunca, haliyle yoğunlaşma da
bu konuda olmakta... Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında şu an herhalde 800’ü
bulmuştur teknik iş müfettişi sayısı. 800 hekim iş müfettişi olsaydı, büyük ihtimalle,
biz dengeyi de başka türlü kurmuş olacaktık. Meslek hastalıklarını bu gün olandan
çok daha fazla açığa çıkarabilecektik.
Mevzuatla ilgili sanırım değinildi; mevzuatımız son derece genel, uygulama açısından
ciddi eksiklikleri var. Konuya ilgi duyan herhangi bir kişi bizim eski mevzuatımızı
eline aldığında ne yapacağını bilebilirdi.
Halihazırda, OSGS’ler tümüyle denetim dışıdır, bunların denetimi de ne yazık ki sosyal güvenlik denetmenlerine verilmiş ve haliyle yapılan denetimlerde de ancak ve en
çok binanın uygunluğuna bakılabiliyor!
Şu anda piyasada çantacı, paket programcı ve pazarlamacı denilen ekipler risk değerlendirmesi satıyorlar! Oysaki bizim düzenlemelerimizde risk değerlendirmesi her
şeyin temeli; yani, 6331 sayılı yasadan risk değerlendirmesini çıkardığımızda, aslında
o yasa ortadan kalkıyor, adeta geriye hiçbir şey kalmıyor. Peki, risk değerlendirmesini
nasıl yapacağız? Bunun için muhakkak ve zorunlu olarak istatistiğe ihtiyacımız var.
59
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Ancak, bildiğiniz gibi, istatistik konusunda son derece büyük sıkıntı içindeyiz. Sosyal
Güvenlik Kurumu, o yıl meydana gelen iş kazalarını bildirmez, o yıl işlemi biten iş
kazalarını bildirir. O yüzden sigortasız işçiler çoksa onlar daha sonra yazılır. Eğer sigortalı işçiler ölmüşse daha hızlı istatistiğe yansır. Sanırım bunun tek istisnası İstanbul
İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisinin verileridir. Ölümlü iş kazaları konusunda çok iyi
bir çalışma yapıyorlar. İsim isim iş kazasına maruz kalanları gündeme getiriyorlar.
Mevcut veriyle, istatistiklere dayanmayan veriyle biz risk değerlendirmesini gerçek
anlamda yapma şansına sahip değiliz. Niye? Mevzuat diyor ki: işçiyi tehlikeye düşürecek hareketli parçalara koruyucu koy. Peki, hangi hareketli parçalara koruyucu koyacağım? Mesela, deri sanayide kullanılan dolaplarda büyük dişliler vardır; mevzuat
gereği koruyucu yapmanız lazım. Ancak, iş güvenliği müfettişleri içinde en çok kaza
inceleyenlerden birisi olarak, bugüne kadar incelediğim binlerce iş kazası içinde, bu
düzeneklerle ilgili kazaya denk gelmedim. Bunun yanı sıra, deri sanayisinde dolap
kapak kancaları vardır. Onlar doğrudan bir koruyucu kapsamında değildir, ama bu
kancalarla ilgili iki tane iş kazası ben incelemiştim. Anlatmak istediğimiz, mevzuatın
genelliği de göz önüne alındığında, mevcut durumlardan hangisine ne düzeyde önem
vereceğiz? Bunu, ancak istatistikle açığa çıkarmamız mümkündür. İstatistik olmayınca, mevcut verilerle risk değerlendirmesini gerçek anlamda yapamıyoruz. Şu an ne
oluyor? İnternette diyorlar ki: “Bana, şu konuda bir hazır risk değerlendirmesi yollayacak var mı?” Bir meslek odamız, ne yazık ki üyelerine on ya da onbeş liraya hazır
risk değerlendirmesini internetten yollayabiliyor. Risk değerlendirmesinde durum bu
hale geldi! Bu nedenle uygulamada da tıkanıklıklar yaşıyoruz. Risk değerlendirmesi
gerçeği yansıtmayınca; eğitim de gerçeği yansıtmıyor. Tedbirlerin ne olacağını açığa
çıkaramıyoruz. Nasıl bir denetim sistemi kuracağız? İş güvenliği açısından nasıl bir
organizasyon kuracağız? Giderek de, işverenin genel yükümlülükleri ile ilgili 6331
sayılı Yasa’nın dördüncü maddesi ile ilgili ne yapacağız? Hiçbirini tespit edemiyoruz.
Bu arada, iş müfettişliğine de muhakkak değinmek lazım: Bildiğimiz üzere, biz iş müfettişleri, “o kötü adamlar ve kadınlar olarak!” son dönemde çok fazla konu edildik.
Bu açıdan yani geçmişle karşılaştırıldığımızda iyi gelişmeler var. Sayımız çok düşmüştü; burada önemli bir artış gerçekleşti. Son dönemde, önleyici teftişlere döndük,
konulu teftişler yapmaya başladık; bunlar son derece yakın zamanda oldu, ne zaman
sonucunu alacağız bilemiyorum. Yani beş yıl önceyle karşılaştırdığımızda, mevcut imkânlarımızın daha iyi olduğunu söylemek gerekiyor.
Çok söylenen ve tekrarlanan bir husus var “iş güvenliği müfettişleri işverene önceden
teftişi haber verir” diye. Aslında bu, önemli bir şeydir. İşverene teftiş haber verilirse,
işverenin teftiş kaygısıyla önlem alması mümkündür. Bu da netice olarak bizim istedi-
60
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
ğimiz bir şey. Bu nedenle, iş güvenliği teftişlerinin işverene haber verilmesine genelde
bir olumsuzluk olarak bakmıyoruz. Soma’da özel bir şey oldu; bilirkişi raporunda,
son dört yıldır orada teftiş yapan müfettişlere kusur verildi; öyle ki işveren kadar
kusur verildi, işveren gibi asli kusur denildi. Dört yıl önce teftiş yapanla ölüm olayı
arasında hukuken nasıl bir illiyet kurulabilir, ayrı bir soru olmakla birlikte; benim
kanaatim, Soma’dan sonra iş güvenliği müfettişliği başka bir boyuta dönüşecek; muhakkak ki bize yansımaları da olacak.
Özlük hakları olarak bizden bir dönem önceki iki müfettiş üstadımız vardı, herhalde
onlar da farkında, böyle burada ciddi sıkıntılarla karşılaşıyoruz.
Bir önemli konu da teftişin süresidir. Şimdi Soma’da teftişi yapan arkadaşlar, benim
bildiğim o ay 5 ya da 6 teftişleri vardır. Eğer, teftiş yapma süresi olarak 18 iş günü
varsa (ki aslında daha azdır: Soma’ya gidiş gelişleri ve rapor hazırlama süreçleri de
söz konusudur); neredeyse işyeri başına 2 ile 2,5 gün düşmektedir. Soma’da 3 bin
işçi var dedik, 3 bin işçinin sağlık raporuna bakmak bu iki güne sığmıyor. Soma’daki
işçinin kişisel koruyucusuna bakmak bu iki güne sığmıyor. Şimdi bakanlığımız inşaat
teftişleri yapıyor; inşaatta ciddi bir sorundur sağlık probleminden işçinin yüksekten
düşmesi. Biz bin kişilik bir işyerinde işçinin sağlık raporuna baksak, işyerinde başka hiçbir şeye bakamayacağız. Ne yapacağız orada? Zorunlu olarak riskler üzerinden
seçerek davranıyoruz. Aslında bu durumun iş hukukunda da benzer bir uygulaması
vardır. İşçi, 30 günlük ücretinin üzerinde bir zarara neden olursa, haklı sebeple işten
çıkarılabilir: Ama bu zararla ilgili olarak kusur da araştırılır; benim kanaatim, iş müfettişinin sorumluluğunu değerlendirirken, teftiş ve teftişin süresine yönelik olarak da
bir inceleme yapmak lazım.
Teftişte demin bir örnekten bahsetmiştim; havalandırma sistemi için 2 milyon dolar
düzeyinde bir para harcanmıştı. Bu sistemin bir ayda yapılabilmesi mümkün değil.
Bunun belli bir süreye yayılması lazım. Olması gereken açısından, teftiş sürecini; alınabilecek önlemler ne kadar sürede yapılabilir, bunların yapılma imkânı nedir. Bu
başlıkların önceden planlanıp teftiş sürecine dahil edilmesi gerekmektedir.
İş sağlığı ve güvenliği açısından maliyet konusu son derece önemli bir sorundur. Burada kastedilen maliyet, işverenin sorumlu olacağı maliyet değildir. Konuyla ilgili bir
örnek olarak elektriksel nedenli iş kazalarını verebiliriz; 2012 yılı SGK istatistiğinde,
459 adet elektrik çarpması olayı mevcuttur. Elektrik çarpmalarının önemli bir kısmının ise (yüksek gerilimden kaynaklı olanlar dışında) topraklama ve kaçak akım rölesi
ile önlenmesi mümkündür. Bunun somut örneği tersanelerdedir; benim bilebildiğim
kadarıyla, son dönemde kaçak akım rölesi uygulaması yaygınlaştığı için, elektriksel
ölümler ya bir tane oldu ya da hiç olmadı. Bu durum, hatırlayabildiğim kadarıyla,
61
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
daha önceden % 20 civarındaydı. Şimdi topraklama ve kaçak akım rölesi bütün işyerleri için zorunlu; bakkal için de, kasap için de. Bunun maliyeti de ortalama olarak yaklaşık 600 TL. civarındadır. İşyeri sayısıyla ilişkilendirirsek; 11 milyon 939 işyerinin
– bu işyerlerinin çoğunun elektriği kullandığını varsayarsak – hemen hepsinde buna
ihtiyaç var. Buradan bir toplam maliyet çıkıyor… Bu işyerlerinin, yine şu rakama
bakarsanız %85’inde ondan az işçi çalıştırılıyor. Biz ondan az işçi çalıştıran işyerlerini
dikkate alalım ve büyük işyerlerini dışarıda tutalım. Eğer, ondan az işçi çalıştıran
küçük ölçekli bir işyerine bunları yap derseniz, orada sıkıntı meydana geliyor. İşyeri
bundan kaçacak, ne yapmak gerekiyor? Muhakkak ki bu konuda ucuz kredi sistemine
ihtiyacımız var, söz konusu maliyetin karşılanması için. Aksi takdirde, bütün işyerlerini kapatma imkânımız olmayacağına ve 459 işçimizi de feda etmemiz gerektiğine
göre, bunların muhakkak ki planlanması lazım.
Bu sorunu nasıl çözeceğiz? Sorun, sadece küçük ölçekli işyerleri için değil, aynı zamanda büyük ölçekli işyerleri için de söz konusu olabilir; kriz olabilir, başkaca bir
sorun söz konusu olabilir. Muhakkak ki ucuz ve karşılıklı kredi. (Kredi diyorum,
çünkü mevzuatta karşılıksız bir para vermekten bahsediliyor, çok cüzi de olsa). Zorunlu sosyal güvenlik transferleri dışında, hiç kimseye kamunun kaynaklarını karşılıksız vermemek lazım. Bunu yapabilirsek, bu alanı asgari düzeyde de olsa yönetme
şansımız olacaktır.
İş sağlığı ve güvenliği açısından süreci iki başlığa ayırıyoruz; yani, önce tedbirleri
alacağız, tedbirleri aldıktan sonra da iş sağlığı güvenliği alanını yöneteceğiz. Tedbirleri alma konusunda uygulamada ne görüyoruz? Önce tedbirler alınıyor, sonra alınan
tedbirin yanlış olduğu fark ediliyor. Bu sefer tedbirin doğrusunu almaya çalışıyoruz,
sonra da tedbirdeki eksiklikleri tamamlıyoruz. Yani tedbir alma süreci aslına bakarsanız birkaç başlıktan oluşuyor. Bunları yaptıktan sonra yani işyeri teknik olarak asgari
seviyeye ulaştıktan sonra ancak yönetilebilir hale geliyor.
Süre kısıtı nedeniyle, kısaca bir iki hususa da değinmek istiyorum:
Muhakkak uygulama yönetmelikleri hazırlanmalı, risk değerlendirmesinde muhakkak iş sağlığı güvenliği genel müdürlüğü, taslak risk değerlendirmeleri hazırlamalı ve
işyerleri bunları kendilerine uyarlamalı. OSGB denetimleri son derece önemli; çünkü
oralar hakikaten çok kötü durumda. Mevzuat gereği dikkate alınacak yönetmeliklerle
birlikte değerlendirdiğimizde, OSGB’nin faaliyet denetiminin iş müfettişleri tarafından yapılması lazımdır.
Teftiş süreçleri, amaçları açısından da, ne kadarını ne şekilde yapabiliriz şeklinde
planlanmalı ve biz şunu yapabilirsek, eğer elektriksel çarpmalar işte senede 450 in-
62
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
sanımız elektrik çarpmasına uğruyormuş, bunlar sigorta istatistiklerine yansıdığına
göre ya uzuv kayıplı ya da ölümlü. Diyelim yüz insanımız ölüyorsa, yüz insanımızın
elektrik çarpmasından ölmesinin önüne geçmek için, biz belirli bir bütçe ayırmalıyız.
Bunu ayırmadıkça her yıl bu arkadaşlarımızı, bu insanlarımızı kaybedeceğiz. Bunları
somut hedeflere dönüştürmeliyiz. Ve bütün idari kurumları da bu alanda seferber
etmeliyiz.
Son söz iş kazaları ve meslek hastalıklarına üzülmekten muhakkak daha fazlasını yapmaya ihtiyacımız var. Gerçek bir seferberliğe ihtiyacımız var. Bu süreç piyasanın soğukluğu ile değil ancak sosyal devletin sıcaklığı ile yürütülebilir diye düşünüyorum.
Uzattım kusura bakmayın teşekkür ediyorum.
Hüsnü ÖNDÜL
Teşekkür ederiz, Sayın Şeref Özcan temel kuralın “işveren her şeyi yapacaktır” şeklinde özetlenebileceğini ve sorunun sürecin yönetilmesinde olduğunu; tedbirler, eğitim,
organizasyon ve denetim başlıkları altında konulara gerekli ilginin gösterilmesi gerektiğini, 6331 sayılı yasada risk değerlendirmesinin temel bir konu olduğunu vurguladı.
Kendilerine teşekkür ediyoruz. Sayın Doç. Dr. İbrahim Aydınlı’da söz, buyurun.
Doç. Dr. İbrahim AYDINLI Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Teşekkür ederim sayın başkan, özellikle İnsan Hakları Kurumu Başkanı Hikmet Tülen Bey’e böyle bir önemli konuda, güncel bir konuda ev sahipliği yaptığı için teşekkürlerimi arz ediyorum. Öncelikle belirtmeliyim ki oturum sırası olarak iş sağlığı ve
güvenliği kültürü başlığı altında programın içeriğinde konuşmacı olarak yer aldığımı
görünce ben bir hukukçu olduğumdan önce bir şaşkınlık yaşadım doğrusu, ben burada nasıl ve ne anlatabilirim diye. Tabi biz aslında hukukun sadece teknik bir konu
olmadığını biliyoruz. Sayın meslektaşlarım da bunu çok iyi bilirler.
Öncelikle bir hatıramla başlamak istiyorum izin verirseniz; Şimdi 2011 yılında 6331
sayılı kanun tasarı halinde çıktı çıkacak, ben o sırada çalışma ekonomisindeyim hoca
olarak. İş sağlığı güvenliği dersi veriyorum. Tabii kanun tasarısını böyle hararetle heyecanla anlatıyorum, bir kanunumuz oldu hani bir çocuğumuz oldu der gibi. Derse ara verdim odama geldim. O sırada yanda hukuk fakültesi yeni yapılıyor. Bizim
Beşevler’de hukuk fakültesini bilen varsa, iktisatla yan yana. Tabi ben affedersiniz
ayaklarımı uzattım çok yoruldum, çayımı yudumluyordum birden gözüm yan tarafa
ilişti, böyle akşamüzerine doğru. İşçinin biri dördüncü kat zannedersem, dördüncü
katın betonu atılıyor ve orada sadece şu kadar kalınlıkta bir kalasın üzerinde duruyor,
63
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
emniyet kemeri falan yok. Aşağıdan pompalanan büyük bir boruyu eliyle tutuyor ve
sürekli sallanıyor. Yani oradan bir düşse aşağıda demir ızgaralar var, ölüm muhakkak.
Bu olaya şahit olunca hem üzüldüm hem güldüm çok trajikomik bir durum. Hani
başkentte bir fakülte binasının inşaatında iş güvenliği dersini anlatan bir hoca ara
verip bu olayı o anda görüyor. Bu olay kırsalda bir baraj inşaatında falan değil arkadaşlar Ankara’nın göbeğinde bir fakülte inşaatında oluyor. Çok ironik bir manzara
gerçekten.
Şimdi benim burada yararlı olabilme anlamında aktarmak istediğim konu şu. Aramızda sosyolog var mı diye bir onu sorayım. Geçen hafta burada zannedersem ortak
bulunduğumuz kişiler var. Hilton’da ILO toplantısında da aynı soruyu sormuştum. İş
sağlığı güvenliği kültürünü aslında konuşuyoruz bu toplantıda benim anlayabildiğim
bu. Sosyolog yok değil mi, yok. Psikolog evet bir kişi var. Pedagog herhalde yok. Evet,
yani kültürün nasıl oluşması gerektiği konusunda aslında öncelikle taban bilgi olsun
diye bu arkadaşların veya bu bilim dalındaki kişilerin konuşması belki bu toplantıya
daha çok renk katardı diye düşünüyorum.
Şimdi hukuk fakültelerinde hukuk başlangıcı diye bir ders var. Hukukçu olan arkadaşlar veya diğer sosyal bilimlerdeki hukuk, temel hukuk diye dersleri alan kişiler
bunu bilir. Hukuk bilim midir? Sorusu soruluyor orada. Tabii bu soru önce saçma
geliyor, ya ne demek işte laboratuvara inip bir takım deneyler mi yapılıyor, gözlemler
mi yapılıyor. Hayır, yasa koyucu yasayı koyuyor ve insanlar buna uyuyor. İlk anda
bunun bilimle alakası yok diye düşünülebilir, ama aslında öyle olmadığını görüyoruz.
Özellikle çalışma hukuku alanında, iş hukukunun, toplu iş hukukunun, iş sağlığı
güvenliği hukukunun ve sosyal güvenlik hukukunun birçok bilim dalıyla alışverişte
olduğunu görüyoruz. Bir bakıyoruz bu bazen sosyoloji oluyor, bir bakıyorsun tıp
oluyor, bir bakıyorsun mühendislik alanları oluyor ki iş sağlığı güvenliği hukuku bu
anlamda herhalde kendi dışındaki bütün hem teknik hem sosyal alanlarla en çok
temasta bulunan bir dal.
O halde burada hukuka biraz farklı bakmamız lazım, yani sadece işte mevzuat var mı,
yok mu, çıkacak mı, çıktı. Peki, yürürlüğü nasıl olacak vesaireden öte bir defa hukukun kültür üzerinde etkisi nedir. Bu soruyu sormamız gerekiyor.
Şimdi bizim Ankara Hukuk’un kurucularından Ernest HIRŞ, Hamide Topçuoğlu’nun
Kanuna Karşı Hile kitabına bir önsöz yazmış, ben doçentlik tezimin önsözünde kullanmıştım bunu. Burada şöyle bir söz söylüyor. Diyor ki; ‘her yasak hilesini beraberinde getirir’ yani her emir aslında ona karşı gelmeyi de beraberinde getiriyor. Biliyorsunuz yasaklar delinmeye mahkum kurallardır genelde. O halde özellikle sosyal
politik alanları düzenlerken, iş sağlığı güvenliği de bunlara giriyor, kural olarak çok
64
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
yasakçı olmak veya taraflardan birine çok yüklenmek bu anlamda bu kurallara sonuç
itibariyle uyulmamayı doğuruyor. Ve uyulmayınca da çok üzücü çok trajik olayları
yaşıyoruz.
Tabi burada hukukun bağlantılı olduğu alanlardan birisi de ahlak. İnsanlar hukuka
niye uyar diye soru sorulduğu zaman buna hukuk felsefecileri, genelde değişik cevaplar veriyorlar. Korkudan yani müeyyidesi var cezalandırılma korkusundan veya
kanun koyucunun kutsallığından vesaire. Fakat orada verilen herhalde insan tabiatına
uyan en vurucu cevap, insan aslında kendisi için hukuka uyar, yani kendi içkinliğinde bu özellik vardır diye bir cevap veriliyor. Tabii burada biz sosyal ilişkilerin bunlar ekonomik olabilir, kültürel ilişki olabilir, ailevi ilişkiler olabilir, çalışma ilişkileri
olabilir her ne olursa olsun, sosyal düzen içerisindeki yer alan tüm ilişkilerin sadece
hukuk kuralları tarafından düzenlendiği varsayımından hareket ettiğimizde, birçok
yönden eksik bırakıyoruz konuyu.
Hâlbuki konunun bir ahlak tarafı var. Dini inanç tarafı var, örf adet tarafı var, görgü
kuralları tarafı var. Mesela en basitinden, aslında bizim toplumumuz biliyorsunuz,
hala muhafazakâr bir yapıdadır. Moderniteye batı anlamında geçememiştir. Aslında
elimizde kullanılmaya müsait o kadar çok imkan var ki.
Mesela sabah ki oturumda zannedersem sosyolog değildi ama sosyalist fikirlerden
hareket eden, ismi Fikret Bey’di herhalde şu anda aramızda değil, değil mi? Hemen
Google’ye girdim gerçekten çok güzel bir röportaj vermiş, çok enteresan tespitleri
var, maden işçileri hakkında. Örneğin orada diyor ki maden işçileri aslında, toprağa
bağımlı, Marx’ın dediği proleter işçilerden değildir, bunlar toprağa bağımlı işçilerdir
ve dindardırlar. Hatta orada şöyle konuyu daha karmaşık kılma anlamında fakat en
çok maden bölgelerinde alkollü içecekler tüketilir gibi de bir tespitte de bulunuyor.
Şimdi netice itibariyle kaderci bir toplumuz, peki bu yanlış kaderci toplum düşüncesini biz nasıl değiştirebiliriz, neyle değiştirebiliriz, hukukla değiştirebilir misiniz?
Hukuk kurallarıyla değiştirebilir miyiz? Cevabımız hayırsa o zaman bunu dini yeniden okuyarak ve din algısı üzerinde yeniden düşünerek değiştirmemiz lazım, mesela
geçenlerde dikkatimi çekti, Diyanet İşler Başkanı Mehmet Görmez, ibadethanelerde
veya camilerde, oradaki görevli din görevlilerinin vaazlarının yanlış olduğunu anlattı. Genelde din görevlisi oturur bir saat iki saat gelenleri fırçalar veya hiç onlara söz
hakkı vermez. Halbuki dinden örnek vererek onun peygamberinden örnek vererek,
bu tür vaazların karşılıklı diyalogla gerçekleştirildiğini söyledi işin aslı budur dedi.
Yani burada tabi hutbelerin formu vesaire bu anlamda bizim elimizde daha çok güzel
argümanlar var. Yani iş kazaları, meslek hastalıklarının bir kader olmadığını bu tür
insanlarla temas kurma anlamında çok rahat bir şekilde kullanmayı bilmeliyiz. Din
65
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
görevlilerini camilere devlet atıyor biliyorsunuz. Nasıl ki şu anda ilköğretimde eğitim müfredatımızı buna göre düzenlemeye çalışıyor isek aynı şey diye düşünüyorum.
Mesela üniversitelere bakalım yıllardır bizde de YÖK dersleri diye dersler vardır, öğrenciler öylesine girerler ve geçerler. İlköğretimde de aynı dersler bunlara zorla alınan
dersler diyorum. Mesela müzik bizde her yerde vardır. Ama dünyaca ünlü müzisyen
var mı Türkiye’de, bir veya iki veya tartışılır. Resim dersi herkes ressam mı bu ülkede?
Hayır. Beden eğitimi herkes atletik yapıya sahip mi? Veya herkes sporu seviyor mu?
Hayır.
Hâlbuki biz bunun yerine daha acil, daha hayati bilgileri vermemiz lazım çocuklara.
Ki bu üç ders de yetenekle alakalıdır. Yani çocuğun resim yapma yeteneği varsa sen o
çocuğa resim dersi ver veya müziğe ilgili yeteneği varsa o çocuğa müzik göster. Tüm
bunların yerine herkes için geçerli olan hayati önemdeki iş sağlığı güvenliği eğitimi
ver. Yani biz kreşteki bir çocuğa veya birinci sınıftaki bir çocuğun kafasına baret geçirmeyi millet olarak becerebilirsek, evet belki bu 15 yıl sonra bu çocuklar çalışma
hayatında koruyucu malzemeyi kullanma kültürünü almış olarak ve bilinçli olarak.
Şu anda ne yapmalıyız sorusuna aşamalı cevaplar verebiliriz. Sonuç itibariyle bir konuda milli politika planımızı burada önce kısa vadeli çözümler, orta vadeli çözümler
ve uzun vadeli çözümler şeklinde üçe ayırmamız lazım. Kısa vadeli çözüm olarak idari
anlamda sıcak olaylara müdahale, orta vadeli çözüm mevzuatı uygulanabilir kılma ve
uzun vadeli çözüm ise kültür politikaları geliştirme.
Burada kanun koyucunun en büyük hatası şu, geçenlerde 6552 sayılı yanlış söylemiyorsam bir çuval kanun çıktı, torba kanun yani. İçinde yok yok tabi. Şimdi orada
gördüğüm şey şu, sendikanın biri demiş ki şurada sorun var, sadece onu çözüyor palyatif bir çözüm, lokal çözüm. Peki, o ilişki değişti ne olacak o zaman kanunu uygulayamazsınız. Şu anda Türkiye’de taşeron veya alt işveren dediğimiz sorunun kamudaki
şu andaki şekline göre kanun çıkarılmış. Yani bu kanunun her ne kadar yürürlük
süresi belirli bir yerde bitmese bile aslında uygulaması belli bir süre sonra sona erecek
nitelikte. Dolayısıyla kanunların genel objektif soyut olması anlamında bir yapıya büründürülmesi lazım, yoksa her olaya ilişkin bir çözüm üretmeye kalkarsak o zaman
bu defa başka bir sisteme geçmiş oluruz. Yani Kara Avrupası Hukuk sisteminden daha
farklı bir hukuk sistemini de burada benimsemiş oluruz.
Bir başka konu şu, hukukun evrenselliği nedir veya hukuk milli midir? Bu soruları da
sormak da çok önemli. Çünkü bazen hukuk millidir dersek vay sen ne kadar geri düşünüyorsun, nasıl milli olur evrenseldir, hayır efendim evrensel değildir. Evrensel olduğu alanlar aslında sınırlıdır. Hukukun uygulandığı alanlar milli devletlerdir ve her
milli devletin de kendine özgü kültürü vardır, inancı örf ve adeti vardır, ekonomik ve
66
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
istihdama ilişkin kendine özgü yapısı vardır. Mesela istihdam yapımız Almanya’dan
çok çok farklıdır.
Hiç unutmuyorum Fransa gezisinde bir Yargıtay üyesi inatla ve ısrarla Fransız iş yargısındaki kişilere bordrodaki ödenen ücretle fiilen ödenen ücretin farklı olması halinde nasıl bir çözüm getirirsiniz diye belki on defa sordu herhalde. Her birinde de
Fransızlar nasıl cevap verdi biliyor musunuz? Dediler ki böyle şeyi niye yapıyorsunuz
veya bunlar sizde oluyor mu diye. Gerçekten de bu bize özgü sorun. O halde biz bu
sorunu bir defa bize özgün olduğunu ve bize özgü bir çözüm getirilmesini sağlamamız
lazım. Şimdi biz bir sorunu Fransa’daki bir kurumu alarak çözersek mutlaka eksik
çözmüş oluruz. Aynı şekilde iş güvencesinde de bu sorunu yaşıyoruz, taşeronlukta da
bu sorunu yaşıyoruz. Mesela Alman hukukunda alt işverenlik çok bambaşka, aldığı
işi diyor kendi iş yerinde yaparsa alt işverendir diyor. Asıl işverenin işyerinde yaparsa
o ifa yardımcısıdır diyor ve sistemi buna göre kurmuşlar.
Yani netice itibariyle bir yabancı ülkeden eğer biz bir şey alıyorsak onu bütünüyle almamız lazım veya bütünüyle alabilme imkânımız varsa almamız lazım. Sadece
onun içerisinden bir kuralı veya bir sonucu alırsak bu aynen motorinli araçlarda buji
sistemini aramaya benzer çünkü motorinli araçlarda enjeksiyon sistemi vardır. Biri
sıkıştırmalı, biri patlatmalı motordur değil mi? Teknik adamlar burada. Yani ikisi
birbirinden bu anlamda çok çok farklı. Onun için biraz hukuka milli bakalım diye
ben düşünüyorum. Çünkü bu sorunlar bize ait başkasına ait değil. Bu sorunları gelip
Almanya burada üretmiş değil, bunları biz ürettik ve bunları biz kendi içimizde yine
kendi çözümlerimizle tabii ki sağlıklı bir şekilde çözmeye çalışacağız.
Ama elbette hukukun evrensel prensipleri, yani sağlık hakkı, güvenlik hakkı, insan
hakları gibi bütün dünyadaki insanlar için bunlar geçerlidir. Bunların milliyeti olmaz,
ama hukuk dallarına ilişkin sorunları milli yaklaşımlarla çözebiliriz. Şimdi geçen haftaki ILO toplantısında da şöyle bir olay oldu. Her oturumu bir ILO temsilcisi, yabancı
bir ILO temsilcisi değerlendirdi. Mesela yanılmıyorsam 176 sayılı ILO sözleşmesi bu
madenlerle ilgili iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili bir sözleşme. Kamuoyunda bu sözleşme TBMM tarafından kanunla uygun bulunup yürürlüğe konsaydı bu iş kazaları
olmazdı ne kadar doğru bakmak gerekir. ILO sözleşmesini incelediğinizde aslında o
sözleşmede öngörülen hemen hemen bütün kurumlar bizim 6331 sayılı kanunda var.
Ancak değerlendirme yapan bayan sadece bir şeyi söyledi, sizde 6331’in 12. maddesinin ilerleyen fıkralarında; işçiler, işverene yahut varsa iş sağlığı güvenliği kuruluna
başvurmadan da önlenemez hayati ve ciddi bir tehlike olduğunda, işten kaçınabilir
ifadesindeki “önlenemez” in 167 sayılı sözleşmede olmadığını, bunun Türk mevzuatı
tarafından eklendiğini söyledi. Evet, doğrudur, peki biz bu “önlenemez”i eklemesey-
67
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
dik ne olurdu? İş kazaları daha mı az olurdu? Veya henüz kaçınma hakkını topluca
bu anlamda kullanan yaygın bir işçi grubu var mı? Veya bu hakkın kullanılmasını
sağlayan bir sendikal örgüt var mı Türkiye’de hiç duydunuz mu? Burada ciddi bir
hayati tehlike olduğu için sendika işçilerini on gündür iş yerine göndermiyor veya çalıştırmıyor diye ben hiç rastlamadım. Yani netice itibariyle hukukun nasıl uygulandığı
bize ait olan bir sorun.
Burada özellikle şunu da belirteyim ki benim çok takip ettiğim bir konu. Özellikle yabancı misafirler olduğu zaman hemen birbirimizi şikâyet etmeye başlıyoruz, yabancılar duysun diye. Yani bu da doğru bir çözüm değil, niye çünkü bu tepki yaratıyor yani
hiç kimse evet bunun sorumluluğu bana da ait demiyor. Bu da bizde özür kültürünün
olmamasından kaynaklanıyor, tam tersi bizde egoist bir kültür, bencil tamamen kendini düşünen, ya da bu sorumluluk başkasına ait yaklaşımı. Ülkemizin karşılaştığı
bu yakıcı sorunda akademisyeninden sendikasına, müfettişinden işverenine, işçisine,
OSGB’sine, hükümetinden, çalışma bakanlığın kadar, siyasi, sosyal ve hukuki olarak
herkesin sorumlu olduğunun bilincinde olmamız lazım.
Yani netice itibariyle şunu söyleyebilirim ki; iş sağlığı güvenliği açısından sorumluluk
hukukunu oluştururken artık buna ilişkin fon mu oluşturulacak veya sigorta sistemi
farklı bir dizaynda mı sunulacak, onu tam bilmiyorum ancak, bir iş kazası, meslek
hastalığı meydana geldiğinde bütün bu saydığım sorumlulardan aynı anda eyvah ne
yaptık sesinin gelmesi lazım. Burada benim de sorumluluğum var diyebilmeliyiz. Biz
diyoruz işçiye tamam dava aç işçiyi mahkemeler koruyor, her şey işveren sırtında.
Veya işveren ben burada iki üç kişi görevlendiririm suçu atarım bu teknik uzmanlara.
Bu genç çocuklar gider yatarlar içerde diyor. Ya da iş müfettişi ben denetledim bana
ne diyor. Bakanlık ise işte ben kanunu çıkardım uygulamayanlarda kabahat var diyor.
Hâlbuki burada öyle bir sorumluluk sistemi oluşturmamız lazım ki herkesin parmağı
bu taşın altında olmalı, taşın üzerine basılınca herkesin sesi çıkıyorsa o zaman bana
göre sorumluluk hukuku hakkaniyete uygun bir şekilde burada kurgulanmış olur.
Öyle olduğu zaman da bu tür platformlarda kimse kimseyi suçlayıp kenara çekilmez.
Çünkü biz Fatih hocamla Türkiye’de 3 yıldır 4 yıldır katıldığımız bu toplantılarda
genelde hep birbirini suçlamayla geçiyor. Ve sonuçta da hiçbir şey elde edilemiyor.
Ve her toplantıda bir taraf iki gol farkla ayrılıyor ve kendi kendine mutlu oluyor.
Fakat öbür toplantıda bu sefer gol yiyen taraf öbür tarafa gol atmaya çalışıyor, ben
bunları hissediyorum, hep rövanş kültürü hakim insanlarda. Çünkü bunlar ve ciddi
sıkıntı doğuruyor toplumda. Hâlbuki bir sorun var bu milli bir sorundur. 301 kişi
ölmüşse herkesin yakını gibi hissedilmeli. Burada gerekirse sendika özür dilemeli,
bakan çıkıp özür dilemeli her neyse yani. İşveren bende suç var demeli veya işçiler
68
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
biz de söylenene uymadık, yani herkes burada sorumluluğu üzerine alırsa ancak biz
bu sorunu çözebiliriz. Yoksa ne kadar da böyle platformlar toplansa da bu sorunun
ben çözüleceğine gerçekten inanmıyorum. Böyle umutsuz bir cümleyle bitirdim ama
kusura bakmayın.
Hüsnü ÖNDÜL
Teşekkür ederiz. Sayın Aydınlı hukukun ahlakla ilgisine, din ve görgü kurallarıyla
ilgisine değindiler. Farklı disiplinlerin sosyologların, psikologların, o disiplinlerden
konuşmacıların burada bulunması durumunda daha faydalı olabileceğine dair görüş
belirttiler. Eğitimin önemine değindiler ve eğitim sistemimize iş sağlığı ve güvenliği ile
ilgili konuların da çocuklara anlatılması ve ders programlarında yer alması gerektiğine
işaret ettiler. Aynı zamanda iş kazalarının kader olmadığının anlaşılması gerektiğine
işaret ettiler. Kısa orta ve uzun vadeli çözümler üzerinde durmak gerektiğine ve kanunlar yapılırken palyatif çözümlerden kaçınılması gerektiğine işaret ettiler. Hukukun milli olduğunu, evrensel alanlarında bulunduğunu ve fakat bu alanların sınırlı
olduğuna işaret ettiler. Aynı zamanda sorumluluk hukuku oluşturulurken bütün sorumluların sorumluluğunu bu hukukun kapsaması gerektiğine işaret ettiler. Biz de
kendilerine tekrar teşekkür ediyoruz. Programımızda 15 dakikalık bir sapma var çünkü 15 dakika geç başladık. Şu anda katılımcıların yorum ve katkıları bölümündeyiz,
kim söz almak ister. Buyurun hocam.
69
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Katılımcıların Yorum ve Katkıları
Yunis AKBAĞ Dev. Maden Sen.
Teşekkür ederim hocam, evet ben ve bütün konuşmacı arkadaşlar Soma’dan örnek
verdiler. Ben de Dev-Maden Sen yöneticisi olaraktan bizde orda çok yakından ilgilendirdiği için, oradan bahsetmek istiyorum.
Gerçekten madendeki çalışanlar çiftçidir, köylü kökenlilerdir. Madenler çünkü dağlarda
çıkıyor, kırsalda çıkıyor. Oralardaki o madenin etrafındaki bulunan köylerden toplanılır, şehir daha sonra oraya gider yerleşir. İşte küçük bir bakkaldan, çay ocağından
birahanesinden falan gibi, Germinal filmini sanırım birçoğunuzda izlemiştir onda da
öyledir, kitabını da okudum onda da aynı öyle. İşte 1800 yıllardaki falan. Oradaki madenlerden çıkıp, işten çıkar direk evine varmadan, birahaneye uğrayıp şu maden tozunu
çıkartayım diyerekten birasını içtikten sonra evine gider. Burada biraz da reklam yaptık
galiba. Aynı zamanda madenlerde sabit duran şirket sahipleri de çalışmaya gelen kimselere ilk önce şunu sorarlar, nerelisin? İşçi başlar çünkü daha önce madende çalıştım
derse işe alınacağını çok iyi bildiklerinden dolayı, işte Zonguldaklı, Bartınlı, Kütahyalı,
Balıkesirli, Karabüklü falansa, çalıştın mı? Dediği zaman o zaten çalıştım derse alınacağını bildiği için çalıştım der. Benim çok yakınım birisi bundan dört yıl önce Soma’da orada bir şirkete girdiği zaman işte dayısı diyor sen çalıştım diyeceksin. İş yerine gidiyor iş
başı almak içinden, soruluyor maden çalıştın mı? Çalıştım. Nerelisin? Zonguldaklıyım.
Git bant koyuyor oradaki Mehmet’i bul o sana ne yapacağını gösterir. Bant ne diyor,
bant deyince koli bandı veya yara bandı gibi bir şey anlıyor. Bunu sorduktan sonra çalışmadığını tabi hiç anlamıyor. Neden bahsediyoruz, işçi sağlığı iş güvenliği dendiği zaman
eğitimden bahsediyoruz. Halbuki mesela çoğu işçilerin, oradaki yaptığımız araştırmada
alınmadı, bölgelerde maden bölgelerinde çalıştıkları bilinerekten bu şekilde alınıyordur.
Demek ki mesela bizim işte Çernobil kazasıyla beraber durumu da biliriz, işte yani
oradaki Karadenizli halkımız şöyle bir şey yapar işte bir hamsi, lahana gibi bunlar
olduktan sonra bize bir şey gelmez. Radyasyonla kanser olmayız gibi, hele bir de
yetkililer çay içerekten bakın ben içiyorum dedikten sonra daha güvenli bir şey olmayacağını böyle şey yaparlar. Daha sonra da kazalar falan olduktan sonra şunu demişizdir. Ölenlerin yakınlarını sakinleştirmek amacıyla veya tepkiyi azaltmak amacıyla
işte senedi bu kadardır vadesi bu kadardır dolmuş, Allah rahmet eylesin deyip, yakınlarının tepkisini de azaltmış oluruz hatta fıtratında da var gibi sözlerle de bu tepkileri
azaltmış oluyoruz. Bu güne kadar da hep böyle olmuştur. Böyle olduğu sürece de bu
işyerlerinde ki madende olsun diğer işyerlerinde olsun. Kazaların önüne geçemeyiz.
70
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
İşverenler genellikle mesela sendikanın delege seçiminden, şube yönetimine, genel
merkez yönetimine kadar müdahale edecekler ise buradaki işçilerin, hani diyoruz
ya işte oradaki işçilerin ve sendikaların da giden denetçi arkadaşlara yardımcı olması
gerekir. Doğru bir duyumlardan ancak alarak sağlıklı bir denetime daha sahip olurlar
diyoruz ya, e şimdi bu şekilde olduktan sonra nasıl oradaki mesaisi kendi sendikasına
dahi oradaki olan ısınmaların, yangın çıkma tehlikesini nasıl söylesin.
Bir sendika şubesinin beş kişilik yönetiminde, bunun dördü işte A işvereninden, B işvereninden, ikisi benden ikisi senden olsun denildikten sonra, işçi sendikasına dahi gidip
bu tehlikelerin vahametini anlatamaz duruma gelmiş, durumda. Sonuç 301 şehidimiz.
Benim diyeceklerim şimdilik bu kadar. Daha başka arkadaşlar da söz alacaklar.
Hüsnü ÖNDÜL
Teşekkürler, arkadaşlar on kişiye söz vereceğim, üçer dakika yalnız çünkü yarım saat
sonra çay molası vereceğiz uygun mudur? Buyurun!
Levent KAVLAK İSAG
İsmim Levent Kavlak İSAG Derneği, iş sağlığı ve güvenliği kanunu ve uygulamaları;
devlet, çalışan, işveren arasında gelişen ve burada en önemli işin iş sağlığı ve güvenliği
kuruluşunda olduğunu biliyoruz. Bu gün sahada yani laboratuvarda olan biziz, bütün
sıkıntıları gören ve hatta işvereni ikna etmek zorunda kalan da biziz. Bu çalışmalarda
çok bilgi sahibi olmalıyız, bunu işvereni ikna etmeliyiz, çalışanı eğitmeliyiz ve sonuçta
iş kazalarının ve meslek hastalıklarının önüne geçmeliyiz.
Fakat bu kadar önemli çalışmalar yaparken, bu kadar sorumluluk alırken, iş güvencemiz yok, bu çok önemli bir durum. Geçenlerde bu bildiri konusunda işyerindeki
uygunsuzluğun bildirimi konusunda bu zamana kadar bir kişinin bildirim yaptığı ve
onunda işten atıldığı aynı gün birisi geldi. Aslında burada iş sağlığı güvenliği konusu
nedeniyle sahada ne kadar yalnız olduğunu gösteriyor.
Kültürden bahsediyoruz ama kültür çok kısa sürede oluşacak bir şey değil. Kültür
ilkokuldan başlayarak çalışma hayatına kadar tüm bireylerin toplumla değişimi ve
birde bu işi yapacak kişilerin özel eğitimleriyle oluşabilecek bir şey. Ama şu an eğer
bu kültür başlayacaksa bu işyerlerinden başlayacak. Çünkü her iş yerinde çalışan bir
aile bireyi ve o bireyler de dışarıda aynı zamanda sivil bir yurttaş. Bizim disipline ettiğimiz eğittiğimiz çalışanlarımız kesinlikle yaşamına da bu davranış değişikliklerini
de uygulayacaktır ve bunun yansıması olacaktır. O yüzden iş güvenliği uzmanlarının yalnız bırakılmaması, iş güvencelerinin garanti altına alınması gerekiyor. Bunlara
71
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
örnek verecek olursak ücretlendirilmeleri, ya da haksız yere işten atılmalarına karşı
tazminat gibi uygulamalar, mesleki zorunluluk sigortaları. Bunların üzerinde yüzde
yüz durulmasını talep ediyoruz.
Ve iş kazaları sonrasında da nedense yargı ilk önce iş güvenliği uzmanını çağırıyor,
oysa bize bakanlığımız siz danışmansınız müfettiş değilsiniz diyor. Biz danışmanlık
yaptığımız bir iş yerinde işverene karşı sorumlu olmamız yüzünden yargıyla hep baş
başayız ve şu an hapiste yatan meslektaşlarımız var. Kanuni düzenlemelerle mutlaka
haklarımızın korunması gerekiyor. Şeref bey biraz önce branşa dayalı çalışmalardan
bahsetti. Doğru biz A ve B sınıfı olmamız gerçekten çok kısa bir sürede bir sınavla
oldu. Fakat kanuni yükümlülüklerini yerine getirmek için yeterli uzman sayısının cevap vermemesi böyle bir uygulamaya itti. 31 Ocak 2013’de branşa dayalı bir yönetmelik çıkarıldı ve Danıştay kararıyla iptal edildi. Bizde bunu kabul etmiyoruz ama şu an
geldiğimiz noktada biz bu işin tecrübe edilerek ilerleyen dönemde başarılı olacağına
inanıyoruz. Çünkü bizim kuşağımız genç kuşak özelikle çok istekli, sadece desteğe
ihtiyacımız var ve İSAG derneği olarak profesyonellerimizin temsili konusunda desteklenmek istiyoruz. Dört yıldır profesyonellerimizle her türlü teknik bilgiyi saha deneyimlerimizi paylaşıyoruz ve iş kazaları sonrasında da tıpkı Amerika’da olduğu gibi
iş kazalarının yerlerinin on beşincisinde web sitelerinde yayınlanmasını ve buradan
da biz feyz alarak sektörel olarak kaza yerlerinin de tespitini biz de bilmek istiyoruz.
Bu konu çok önemli bir konu. Sorunlar çok ama vakit az. Çok teşekkür ediyorum.
Mehmet Can ÇAĞLAYAN MAZLUMDER
Soma üzerinde ben de bir şeyler ifade etmek istiyorum. Üç gün boyunca Soma’daydım, felaket yaşandıktan sonra. Aslında Soma olayına da kaza demek nötr kavram
değil, yani insan hakları genelinde. Yani bir felaket olarak nitelendirdiğimizde olaya
biraz daha aslında nötr yaklaşmış oluruz. Soma’daki psikolojiyi birçok kişi anlattı, ben
de biraz anlatayım, neden anlatacağım onu da söyleyeyim. Hep iş güvenliği kültürü
üzerinden değerlendirmelerde bulunduk, ben kendim bu anlamda spesifik olarak çalışan biri değilim ama alandaki gözlemlerimi aktararak başlayayım. Özellikle şunu
söyleyeyim biz üç gün boyunca maalesef o raporu hazırlayana kadar, gerçi daha bitiremedik maalesef 50-60 arasında uzmanlarla beraber bu tartışmayı yapmaya çalıştık
ve çok büyük zorluklar yaşadık. Sürekli kolluk kuvvetleri önümüzü kesti, çalışmamızı
yapmamıza müsaade etmediler. Defalarca bizi geri gönderdiler vesaire ve insanlarla konuştuğumuzda şunu fark ettik. Soma’nın genel insanlarına baktık genelde işte
insanlar çok muhafazakâr yapıda, dindar insanlar. Soma merkez için konuşayım ve
farklı yerlerden gelen insanlar da vardı yani ben çoğu cenazenin Diyarbakır’dan olduğunu biliyorum.
72
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Ve oraya geldiğimizde şunu gördük, 1400 liraya madencinin çalışabildiğini ilk defa
orada fark ettik yani o kadar zor şartlarda yaşayan insanların bu kadar düşük maaşa
çalışması hakikaten bizi şaşırtmıştı. Ve şunu fark ettik insanlar konuşmada rahat değillerdi, kendilerini ifade edemiyorlardı, üzerlerinde ciddi bir baskı vardı. Bir kere o
insanlar yer altı ve yer üstü kaynakları kullanan bu patronların onları işe alırken bile
büyük bir ikramla aldıklarını düşünüyorlar. Yani devlet öyle bir psikolojiyle öyle bir
inisiyatif vermiş ki o patronların eline, o insanlar o kadar zor şartlar altında, o kadar
düşük maaşlarla çalışmalarına rağmen minnetle çalıştıklarını düşünüyorlar. Yani iş
güvenliği boyutu onun için ikincil. Ve bu baskılar bir kere iş başlarken başlıyor yani
çabuk olun, hızlı olun falan sürekli üretiyoruz, sürekli kömür yığıyoruz. Hani bu
kömürler nereye gidiyor onu da bilmiyoruz. Sürekli üretmeye çalışıyoruz, yani bu
biraz yukarıdan baktığımızda aslında sürekli kalkınmaya dönük bir sürekli üretmeye,
kalkınmaya ama adaleti olmayan altını çizerek söylüyorum.
Şimdi insanlar bunu yaparlarken gerçekten öyle bir psikolojiyle yapıyorlar ki çok bariz
bunu fark edebiliyorsunuz. Yani ben bunu yapmak zorundayım en azından ekmeğimi
kazanıyorum diye çünkü hakikaten yönelebilecekleri farklı bir alan da yok. Bu yüzden yani mesela ben birkaç örnekle devam edeyim, alandaki gözlemlerim. Tazminat
alıyor musunuz diye sorduğumuzda, evet alıyoruz diyorlardı. Mesela ne alıyorsunuz
diye sormuştum onlara, tazminattan anladıkları şu; tazminatın aslında ne olduğunu
bilmiyorlar şöyle, yaralandıkları zaman eğer hasta evinde yatıyorsa bir hafta boyunca
o bir haftanın parasını anlıyorlar, tazminat olarak onu biliyorlar. Yani o kadar çok ötekileştirilmişler ki yani o kadar çok kendilerini yer altı ve yerüstü kaynaklarını aslında
o kadar çok rahat şekilde kullanıyorlar ki, oradaki insanlar çalıştıklarında oradan aldıkları, o zor şartlarda bile aldıkları maaşı ikram olarak görüyorlar. O psikolojiyi üzerlerinden atmaları, gelip onlarla rahat iletişim kurmak da bizim için çok zor olmuştu.
Ve Soma’da hatırlarsınız yani insanların çoğu daha cenazesini yerden kaldırmadan,
o psikolojiyi üzerinden atmadan vatan savunmasına geçmek zorunda kaldı. Öyle bir
psikoloji verdiler, sürekli dışarıdan bir tehlike geliyormuş gibi. Sen bu psikolojide
sürekli yukarıdan bu baskıyla halkın bu iş güvenliği kültürünü kazanma vesaire yani
bunları edinmek için bir kere hani bu gibi psikolojiyi üzerinden atması gerekiyor.
Kendine bir değer biçmesi gerekiyor. Devletin ona değer verdiğini bile düşünmüyor
yani, patronların nezdinde nasıl insanlar olduklarını biliyorlar ve bu insanlar sendikalara üye olma zorunluluğu hissediyor kendinde, olmadığı zaman işten atılacağını konuşuyor. Ya kardeşi ölmüş konuşuyorum bacısı başka bir şey konuşuyor abisi başka,
çünkü tazminat alamayacakları korkusu sarmıştı bu sefer insanları. Bir madenciden
şunu duyduk yani keşke ben de ölseydim de tazminat alabilseydim en azından ailem
kurtulurdu dedi. Yani böyle bir psikolojiyle yukarıdan o verilen psikolojiyi anlatmak
73
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
için söyledim. Ve son olarak şunu da ekleyeyim, Başbakan, Soma Holdingin patronu
televizyonun karşısında konuşurken, Başbakan sizi aradı mı diye sorduklarında, çok
rahat bir şekilde evet aradı ve başsağlığı diledi yani çok ilginç bir şey, başsağlığı diliyor
Soma Holding’in başkanına. Bu sermayeyi ne kadar koruduğunun aslında bir göstergesidir. Çünkü o işçiler onun bir malıymış gibi görüyor. Yukarıda bakılınca böyle ve
o psikolojiyi biz Soma’da çok bariz gördük maalesef bunu söylüyorum ve insanlarla
rahat iletişim kurmamızın en temel gerekçelerinden biri de şu; Mazlumder’i dindar
bir yapı olarak tamamı dindar gördükleri için ve aramızdaki çalışma arkadaşların çoğu
başörtülü olmasından kaynaklı rahat konuşuyorlardı. Aynı rahatlığı her insana karşı
göstermiyorlardı maalesef. Büyük tehlikeler atlatarak bunu yani bu çalışmayı sürdürdük. Teşekkür ediyorum.
Necip NALBANTOĞLU Dok Gemi-İş Sendikası
Teşekkür ederim, Necip Nalbantoğlu. Şimdi önce İbrahim Aydınlı hocamızın “var
mı?” dediği bir soru vardı. Soru sordu var mı diye. Sorusunun içerisinde şu vardı,
yani sendikalar iş yerindeki çalıştırdıkları çalışan işçilerin üyelerinin sağlığı ölümlü,
ölümcül de olabilir ölümsüz de olabilir, sağlık söz konusuysa işi durduran bunun bir
örneği var mı dedi. Kayıtlara geçeceği için detay konuşuyorum, var bunun örneği, biz
1995 senesinde Haliç Tersanesinde, o günkü adıyla Akdeniz Gemisi, bu günkü adıyla
Mavi Marmara Gemisi’nin kapalı mahallerinde ki tadilat esnasındaki çıkan tozu o
gün şube başkanım olan İsmail Hakkı Erbaş arkadaşım, asbest olduğu düşüncesiyle,
Cerrahpaşa Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hilmi Sabuncu’ya bu konu götürüldü.
Gerçi asbest değildi ama sağlığa çok zararlı bir toz olduğu için orda biz işi durdurduk,
ancak o tozun boşaltılmasını sağlayan araç gereç envanterler tedarik edildikten sonra,
14 gün sonra işe kaldığımız yerden devam ettik evet yani hocam var mı? Var bu bir
örnek bunu arz etmek istedim. Teşekkür ederim.
Bir de benim iş sağlığı ve güvenliği toplantılarına her halde 50’den fazla 100’den az olmuştur katıldığım. Bir husus var bunu da sizlere arz etmeden geçemeyeceğim. Hemen
hemen her toplantının içeriğinde mutlaka bu cümle geçiyor benim telime dokunuyor,
damarıma dokunuyor; “Önlemek ödemekten ucuzdur.”, şimdi ödeme rakamı ne kadar, önlenemezse insan hayatının karşılığı ne kadar. Eğer burada bir insan yaşamı,
bir kişinin en doğal hakkı yaşam hakkıdır. Yaşam hakkının bir rakamsal karşılığı var
mı? Ben olduğunu zannetmiyorum. Ama diyebilir miyiz ki bizler bu toplantıda her iş
sağlığı ve güvenliği toplantısında bu söz geçtiği için, bundan sonraki katıldığım her
toplantıda söyleyeceğim. Yani insanın yaşam hakkının karşılığı nedir, neyin ucuzdur,
yani o rakam nedir? Bir midir? Bin midir? Bir milyon mudur ki onun altında olursa
ucuz oluyor. Yok değerli katılımcılar, insanın yaşam hakkından daha kutsal bir hakkı
74
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
yoktur ve onun parasal karşılığı yani ucuz pahalı dengesini sağlayacak herhangi bir
rakam söz konusu değildir.
Diyelim ki bir otorite ortaya çıksa dese ki, hayır vardır bu bir yaşam hakkı değildir
dese, bin liradır dese veya bir milyon dese, bir trilyon dese rakam ne olursa olsun eğer
bu o rakamı telaffuz eden kişilerin yakınları için konuşulduğunda da aynı serzenişte
bulunabilecek mi? Hatta kendisi için böyle bir rakam telaffuz edildiğinde aynı duyarlılığı gösterebilecek mi? Ben başta saygıdeğer iş müfettişim ama şu anda herhalde
buradaki bulunmakla Bakanlığı temsil etmiyor rahatlıkla konuşuyorum. Şeref Özcan
dostuma ve bundan sonra ki konuşacak olanlar lütfen bunu söylerken bir kez daha
düşünelim.
Özge Berber AĞTAŞ ILO Ankara Ofisi
Teşekkürler ILO. Türkiye ofisinden. Öncelikle küçük bir düzeltme yapmakla başlamak istiyorum. Çok teşekkürler bize vurgu yaptığınız için Uluslararası Çalışma Örgütü olarak bizde, iş sağlığı güvenliği konusunda maden sektöründe, bir toplantı yaptık
ve orada 167 değil ama 176 sayılı sözleşmede özellikle işçilerin kendi rahatsızlıklarını
özellikle işverenlerine ifade edebilme kanallarının açık olmasının ne kadar önemli
olduğunu ve de hayati olduğuna dair, hayati öneme sahip olduğuna dair bir vurgu
yapmıştık. Sunumda da bunun altını ayrıca çizeceğim bir sonraki oturumda ama. Bir
diğer konu Didem hanımın söylediği aslında iş sağlığı güvenliği konusu bizim de üzerinde sürekli vurgu yaptığımız bir konu, ama iş sağlığı güvenliği kültürü derken sadece eğitimden başlayarak bir kültür oluşumundan bahsetmiyoruz tabi, kültür dediğimiz şey çok daha kapsamlı bir şey. Ve ILO olarak da tabi ki iş sağlığı güvenliği, sağlıklı
ve güvenli iş yerleri temel insan hakları meselesi olarak da gördüğümüz bir konu. O
yüzden daha bütünsel bir bakış açısından bakmak gerektiğine ben de kesinlikle katılıyorum. Ve öte yandan da iş sağlığı güvenliği sadece bir ilke değil aynı zamanda bir
gereklilik. Vazgeçemeyeceğiniz bir gereklilik insan hayatından bahsediyoruz.
Biraz önce sendika başkanımızın da belirttiği gibi biz insanların hayatını tabii ki de
bedeller üzerinden belirleyemeyiz ölçemeyiz. Dolayısıyla iş sağlığı güvenliği kültürü
derken, en azından ILO olarak biz bunun çok daha bütünlüklü bir çerçeveden bakılması gerektiğini düşünüyoruz. Teşekkür ederim.
Sait KORKMAZ Kamu Denetçiliği Kurumu
Kamu denetçiliği kurumu Sait Korkmaz, ben önce ilk olarak sayın hocam güvenlik
kültüründen bahsetti, onla alakalı söyledikleri birçok hususlara katılıyoruz, bununla
75
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
birlikte bu güvenlik kültürüyle alakalı üstüne düşen sorumlulukları yerine getirme
açısından aslında akademik camiada da ciddi anlamda bir sıkıntı olduğu görülüyor.
Ben Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Çalışma Ekonomisinde Doktora
yapıyorum, tez aşamasındayım. Tez konusu seçmeden önce akademik camiada bu
konuda neler yapılmış, bununla ilgili olarak bir araştırma da yapmıştım. Kaldı ki Dr.
Sayın Yorgun sanıyorum onun bu konuyla ilgili bir makalesi var. 84 – 2007 yılları
arasında Çalışma Ekonomisi bölümünde yapılmış olan 1100 tane yüksek lisans ve
doktora tezini taramış ve bunların konularıyla alakalı nerden nereye gidiyoruz diye.
İçerisinde kompozisyon şu şekilde tam rakamlar doğru olmayabilir ama büyük oranda doğru 130 civarında iş hukuku ve insan kaynakları bunu kapsıyor. Eğitimle ilgili
1100 işçilerin eğitimiyle alakalı 1100 yüksek lisans ve doktora tezi içinde 10 civarında
tez var. Muhakkak ki bu tezlerin yürütümü saygıdeğer hocalarımız tarafından gerçekleştiriliyor, yönlendirmeleri de belirli ölçülerde onlar tarafından. Belki bizim kültür
açısından eksik kalmış olmamız, toplumsal açıdan bahsediyorum. Aynı zamanda akademik açıdan da kendisini bu şekilde gösteriyor, bu şekilde tezahür ettiriyor.
Bir diğer husus Gizem Hanım bahsetti, bence çok önemliydi. Yani bir kişinin ölmüş
olması, tek başına bir kişinin ölmüş olması 301 kişi içerisinde ölmüş olmasından daha
değersiz şu anki noktada. Biz bunu Soma ziyaretimizde de gördük, hatta muhakkak
saygı değer katılımcılar farkındadır. Üzücü kazadan yaklaşık iki ay sonra, Enez maden
ocağının hemen yanında 300 metre yanında bulunan bir başka firmaya ait maden
ocağında bir işçimiz üzerine bir kömür kütlesinin düşmesi sonucu vefat etti. Şimdi
biz o 301 maden emekçisi müteveffalara sağlamış olduğumuz imkânların hiçbirisini
o kardeşimize sağlayamadık. Gerek mevzuat açısından yapılan değişikliklerde bunu
görmedik, gerek toplumsal olarak, sosyal sorumluluk çerçevesinde düzenlemiş olduğumuz yardım kampanyalarında bundan sonrasını düşünmedik. Oysa belki güvenlik
kültürünün dışında belki yardım kültürü de eksikliğimiz var bu noktada.
Galip Demirel zannediyorum, çok özür diliyorum zamanı aştığımın farkındayım çok
kısa bitireceğim, zamanın Zonguldak valisi, burada sanıyorum TTK’dan gelen bir arkadaş da var o da bilir, 1983 Armutçuk kazasından sonra Türkiye çapında toplanan
yardımları bir fona dönüştürmüş ve bu fondan madenci, şehit madenci ailelerine 10
senelik bir gelir bağladığı gibi, bundan sonra bireysel olarak ve yani kaçak maden
ocağı, devlet maden ocağı bunlara takılmaksızın ölen madencilere bu fondan gelir
sağlamıştı. Biz bunu beceremedik yani bununla ilgili belki yasal düzenlemelerimizde
de unuttuk. O yüzden de Gizem Hanım bu konuya değindiği için teşekkür etmek
isterim, saygılar sunuyorum.
76
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Şeref ÖZCAN
Ben bu şeyde Necip Bey de belirtince yanlış anlaşıldı diye, “önlemek ödemekten ucuzdur”
kavramı. Ben özel olarak, etik olarak bunun kullanılmaması gerektiğini söyledim bir, ikincisi kavramsal olarak da yanlıştır dedim. Önlemek ödemekten çok daha pahalıdır.
Coşkun SEFERTAŞ İSAG
Evet, teşekkür ederim. Coşkun Sefertaş, İSAG. Toplantının genelinde daha çok güvenlik kültürü ve eğitimden bahsedildi. Başkanımız güvenlik kültürünün uzun bir
süre alacağından bahsetti, ben eğitimlerden şu anki durumla ilgili kısaca, mevzuatta emredilenlerin üzerinden gitmek istiyorum. Hani 17. Madde diyor ki eğitimler,
işin başlangıcında iş güvenliği uzmanlarının ve hekimlerinin çalışanların ihtiyaçlarını belirleyelim ve işyerinin tehlikelerini analiz ederek ortaya çıkartması gerekir diye.
Bunu yapabilmemiz için bizim o zaman işe baştan başlamamız lazım. Yani iş güvenliği
uzmanları, çalışanlar alınıyor, makineler alınıyor, tasarım yapılıyor ondan sonra işe
alınıyor. Dolayısıyla biz önlemimizi almıyoruz düzeltme yapıyoruz. Yani ve iş sağlığı
güvenliği genel müdürlüğünün yetkilendirdiği hocalar bize yıllarca dediler ki çalışanlar tehlikeli davranış suçlu, çalışanlar hata yapıyor, kazaların %80’i çalışanlardan
meydana geliyor.
Ama sahada bakıyoruz ki tehlikeli durum kaynaklı yani son yaşadığımız Soma’daki asansör kazası da bunu gösteriyor. Keza mevzuatta evet işverenin yükümlülükleri üzerinden gidiyor ama kazalar olduğu zaman ne hikmetse iş güvenliği uzmanları
ön plana çıkıyor. Yine üniversitelerdeki eğitimden bahsedildi, yirmi bir taneye yakın
yüksek lisans programları var, yani biz de yıllarca dedik ki, üniversitelerin yüksek
lisans programları yapsın onlar tarafından yürütülsün çünkü bu işin ihtisas kurumu
onlardır. Ama gelin görün ki denetim yapılmayınca üniversitelerdeki eğitimlerin de
çok niteliksiz gittiğini hatta hiç okula gitmeden sınavlara girmeden yüksek lisans bitiren insanlar olduğunu görüyoruz. Hani bu koşullarda doktora açıldığında bile ne
faydası olacak. Bence öncelikle üniversitelerin de yani koskoca üniversite yakışmıyor
onlara, bu şekilde olması. Teşekkür ediyorum kısaca şunu söylemek istiyorum, inşaatlarda çok kaza oluyor, sağlık güvenlik planından bahsediyoruz, yine madenlerde,
yani bunların işe başlamadan önce yapılması gerekiyor. Sağlık güvenlik planının, sağlık güvenlik açısından. Eğer bunlar yapılmazsa, inşaata başladığında uygulama aşamasında, ya siz niye böyle yapıyorsunuz diyorsun, mimar böyle çizmiş diyor.
Yasa diyor ki işe başlamadan önce, sağlık güvenlik planı hazırlanacak yani önce mimari aşamasındayken sağlık güvenlik unsurları gözden geçirilecek. Bu gün toplantı
yapıyoruz, burada böyle bir toplantı yapılacağını düşünerek ışıkların yukarıya bırakıl77
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
maması gerekiyordu. Bunların sağlık güvenlik planlarında dile getirilmesi gerekiyor
ve sağlık güvenlik planının hazırlayacak kişiler bir ilkokul mezunu bile olabiliyorlar.
Yani yetkinliği olan kim hazırlayacaksa yetkinlik verilmesi gerekiyor, çok teşekkür
ederim.
Katılımcı
Teşekkürler, şimdi ben söylenenlere ek olarak güvenlik kültürünün eğitimle olan ilişkisi anlamında birkaç şey eklemek istiyorum. Şimdi mevzuatımıza bakıyoruz, Avrupa
anlamında ben çok da geride olduğumuzu düşünmüyorum, gerek mevzuatın şu andaki durumunda, Avrupa’yla uyumlaştıracağız ama her ülkenin kendi dinamiği noktasında uyum sağlaması açısında farklı dinamiklerin gözetilmesi gerekiyor.
Şimdi Avrupa’da denetimin yansıması olarak işte kültürel, sanat, ilmi anlamda bir birikimin hayata aktarılması neticesinde bugünkü gelişmişlik düzeyine erişmiş. Bizim tabi bu
anlamda bu gelişmişliğe ulaşmamız, süreç alacak bir şey. Çizgi filmlerden söz edildi bu
gün Avrupa’da dahi özel karakterler oluşturup çizgi filmde iş sağlığı ve güvenliği kültürü
bilinç düzeyinde verilmeye çalışılıyorken, bizim bu noktada almamız gereken ve göstermemiz gereken çabanın ne kadar daha fazla olması gerektiği malumunuz.
Şimdi işsizlikten söz edildi, işsizlik oranının yüksek olduğundan söz edildi. Ben güvenlik kültürünün eğitimle çok yakından alakalı olduğunu düşünüyorum. Şimdi işsizlikten
bahsediyoruz ama ülkemizde de bir gerçek var ki, kalifiye ara elemanı tamamen bulma noktasında işverenler sıkıntı yaşıyorlar. Sonuçta baktığımız zaman, tamam işveren
gerekli önlemleri alacak, işçi de bunun karşılığında özen gösterecek, gerekli iş sağlığı
ve güvenliği önlemlerine uymakla yükümlü. Buna uymayan işçinin, işveren tarafından
haklı nedenle fesih etme durumu söz konusu olabilecek ama şimdi baktığımız zaman
özellikle zorunlu eğitimin getirilmesi ile 4+4+4 deniliyor. Çıraklık derse geçecek yani,
bir çocuk başladığı zaman ilkokula başladığı zaman eğer çıraklığı tercih etmeyip okumayı tercih ettiği zaman, 16-17 ya da 15 yaşına geldiği zaman bu kişinin çırak olma yaşı
zaten geçmiş oluyor. Bir şey öğrenecek şeyi aşmış oluyor, yaşı aşmış oluyor.
Şimdi bakıyoruz bu iş kazalarının gerçekleştiği alanlar daha ziyade işte üretimin olduğu inşaat ya da diğer faktörlerin yoğun olduğu şeyler. Ben burada çalışanların genel
olarak eğitimlerinin düşük olduğunu bu noktada özellikle teknik anlamda eğitimin
yoğunlaştırılacağı ve eğitimin bu anlamda bu kişilerin eğitilmesi noktasında gerek
meslek liselerinin gerekse teknik okulların faaliyetlerinin arttırılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim.
78
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Feray SALMAN
Bu kültür meselesine baktığımız zaman aslında işte akademinin hani yeterince çalışmadığı
söylendi. Fakat şöyle bir durum da var, aslında yerinden gelen bilgi kadar eğitim içerisinde dönüştürücü başka bir materyal malzeme yok, dolayısıyla akademinin yerelden gelen
bilgiyle beraber bütünleşik olmasını önemseyen bir bakış açısı olması gerekir. Burada
önemli olan sendikalardan gelen bilgi akımını, toplanan bilgiyi gerçek anlamda bunu kullanacak olanların ne kadar değer vererek ve hangi bakış açısıyla bakarak onları okuduklarına ilişkin bir hani yargılama sistemini de ortadan kaldırmamız gerekiyor. Neye inanırsa
inansın sendika ya da yerel örgüt o bilgiyi orada yazılanın hani ne olduğunu keşfetme
ve onun neye tekabül ettiğini anlama yeteneği ile görevi sahiplenmelidir. Ve eğitimin en
önemli malzemesini onlar oluşturur dolayısıyla bundan uzak durmamakta yarar var.
Katılımcı
Kısa bir hatırlatmada bulunmak istiyorum, şimdi madenler meselesine özel olarak
inince. Şimdi bu güvenlik kültürüne ilişkin sanki güvensiz davranışlarda bulunan işçinin kendisiymiş gibi gösteriliyor. Bir polemik yapmak açısından söylemiyorum ama.
Orada çıkan sonuçların hepsi tamamen şeydir yani, temel bir çökmüşlüğü gösteriyor.
Yani üç tane adam bakmış öbür konuda eğer bir iş yapıyorsa o orada bir iş güvenliği
kurulmamışsa, burada işçinin kendi kafasından yaptığı işle ilgili bir şey değil, onların
hepsi sonuçtur zaten, bunu arkadaşlar biliyorlar zaten iş güvenliği uzmanı arkadaşlar.
Kendimde ben çalıştım yani sahada iki yıl, Almanlarla birlikte bu alanda piyasanın
ne olduğunu da biliyorum, işletmelerin de ne olduğunu da biliyorum. Olay şudur,
bakın şimdi madencilik meselesi için hani biraz geriye dönersek 2005-2010, iki iş
teftiş kurulu raporu vardır madenlere ilişkin. Orada zaten tespit edilmiştir. Üç, devlet
denetleme kurulunun 2011 deki raporuna bakın söyledikleri hep şeydir, rödovanstır,
taşeronlaşma, güvencesiz çalışma biçimidir. Özel madenlerde ortaya çıkan birçok inanılmaz derecede ölümcül eksiklikler, bunların hepsi bu raporlarda var. En son şunu
söylüyorum, biri Zonguldak’ta diğeri Amasra’da olmak üzere iki maden ocağı, iki maden ocağı kapatılmış olduğu halde çalıştırılıyor. Kapatılmış olduğu halde çalıştırılıyorsa burada işverenlerin içinde bulunduğu o sistemli ilişki neyse, o cüret ilişkisi neyse
biz bilmiyoruz, ama şimdi tutuyoruz böyle bir madencilik sisteminin olduğu ülkede
güvensiz davranışlar, güvensiz davranışlar diye madencilere inanılmaz derecede hani
bir şey yapılıyor, yani anlamsız bir mesele var bunu kabul etmekte mümkün değil
yani. O raporlara bakıp Türkiye’de sistemin ne olduğunu görürsünüz. Madencilikte
sistem budur, herkes biliyor gazlı kömürlü. Pazartesi gibi bunun geleceği belliydi ve
de geldi yani bundan sonra da gelecektir. Eğer o raporlara ciddi olarak bakanlık eğilmezse ve buna ilişkin sosyal tarafları katmazsa. Teşekkür ediyorum.
79
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Necmi ERGİN Maden Mühendisleri Odası
Şimdi şöyle bu kültür vardı aslında şimdi burada yanlış bir noktaya doğru gitmeye
başladı iş de o anlamda bir söz hakkı almak istedim. Şimdi kamu ağırlıklı madencilikte mesela şu anda Türkiye Taşkömürü İşletmelerinde, Türkiye Kömür İşletmelerinde, tabii kurumlar parçalandı şimdi, tersanelerde kamunun elindeyken buralarda iş
sağlığı, işçi sağlığı iş güvenliği daire başkanlıkları vardı. Bunlar bu kültürü oluşturuyorlardı, bunlar projenin çerçevesi içerisinde iş sağlığı ve güvenliğini ele alıyorlardı.
Yani eğer maden işletmesinde bir havalandırmayla ilgili işçi sağlığı ve iş güvenliğinin,
nakliyatla ilgili işçi sağlığı iş güvenliğini, patlatmayla ilgili işçi sağlığı iş güvenliğini birlikte ele almazsanız bunun projesini birlikte düşünmezseniz yani orada kültür oluşturacağım diye uğraşmanızın hiçbir anlamı yoktur. Şimdi kültür vardı, kültür nasıl yok
oldu? Kültür çalışma mevzuatındaki değişikliklerle, sistemin ekonomik alanda yaptığı
değişikliklerle yok olmaya başladı. Şimdi nedir özelleştirme diyoruz, özelleştirme, ne
için özelleştirme yapıldı? Zarar eden kuruluşların özel sektör eliyle çalıştırıp kar elde
edilmesine dönüştürüldü. Kârı nasıl elde edeceksiniz düşük ücretle elde edeceksiniz,
yani yatırımlarda birtakım şeyleri göz ardı edeceksiniz. Yani biz kültür derken kültür
vardı bu kültür yok edilmeye başladı, şu anda yanlış bir noktaya doğruda gitmeyelim
hakikaten. Önce bu kültürde eksiklik olabilir ama şu andaki ekonomik sistemin kültürü biraz yok. Hâlbuki Türkiye’de iş sağlığı, işçi sağlığı iş güvenliği meselesinde belli
bir kültür, belli bir bilgi birikimi oluşmuştu zaten birçok şey bunun üzerine. Birinci
oturumda ifade edildi 6331 yokken tüzük üzerinden hareket edildiği ifade edildi.
Yani bu kültür vardı bu kadar da insan ölmüyordu. Hakikaten ben şöyle söyleyeyim,
bakanlık adına ve hukukçu arkadaşımızın ifade ettikleri yani teknik bir şey olduğu
için söyleyeceğim, bunu söylemeden geçemeyeceğim. Mesela son bir maden, işçi sağlığı iş güvenliği ile ilgili madencilik mevzuatında bu oksijen maskelerinin kullanılması
ile ilgili 50 dakika ve basınçlı hava yiyen korunmayı ön gören bir yönetmelik değişikliği yaptılar bu kazadan sonra. Orada herhangi bir şey yok, adam şimdi gidecek basınçlı havaya tutacak ağzını ondan sonra kendi ölüp gidecek, yani ciğerleri patlayacak.
Bununla ilgili herhangi bir şey yok, birisi yazıyor bu şimdiki sistemde uygulanacak.
Nasıl uygulanacak, kim nasıl yapacak, bunlarla ilgili herhangi bilgi yoktur, hukuk
açısından da gelince biz bunu çok yaşadığımız için söylüyorum, hem ölenler bizden
şimdi, maden mühendisleri meslektaşlarımız ölüyor, sağ kalanlar mahkemeye gidiyor
biz de burada ciddi anlamda bir hukuk oluşturmaya çalışıyoruz kendimiz açısından
şimdi. Bize şöyle durumlar da var karşılaştığımız, meslektaşlarımızın kurtulanları
mahkemeye gittiği için bazı hukukçular bunları ilk başta, bunlar suçlu gözüküyorlar
ve hakikaten bunları savunacak avukatlarda bulamıyoruz bazen. Yani böyle sanki vatandaş oradaki bütün yetki sorumluluk bunun elindeymiş gibi böyle bir durumda söz
konusu. Bunu da arz etmek istedim. Teşekkür ederim.
80
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Hüsnü ÖNDÜL
Teşekkürler, arkadaşlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi pozitif yükümlülüklerle
alakalı olarak devletlerin önlem alma yükümlülüğünden bahseder. Bu sonuç yükümlülüğü değildir, dolayısıyla gerek dikey ihlallerde, yani kamu görevlilerinin bizzat ihlalde bulunduğu durumlar. Gerekse yatay ihlallerde de devletlerin sorumluluğu var.
Dolayısıyla devletler eğitim konusunda, denetleme konusunda, mevzuat konusunda
ve benzeri konularda yükümlülüklerini yerine getirmelidirler. Gerek ILO sözleşmeleri
gerek Avrupa Sosyal Şartı bunu öngörür dolayısıyla ama biz insanlar olarak ve yurttaşlar olarak yani kendi ülkemizde bu hakların ve özgürlüklerin herkese tanınmasını istiyoruz. Ve işçi sağlığı ve güvenliği konusunda da konumuz bakımından söylüyorum
kültürün oluşması için konuşmacı arkadaşlarımızın da ifade ettiği gibi eğitime önem
vermemiz gerekiyor. Çok yönlü girişimlerde bulunmamız gerekiyor ve devletten de
bunu, hükümetlerden de bunları talep etmemiz gerekiyor. Katkılarınız için teşekkür
ederiz, 15 dakika çay molası veriyoruz.
81
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
III.
OTURUM
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİNE
İLİŞKİN HUKUKSAL ÇERÇEVE
VE TÜRKİYE’DE KURUMSAL
YAPILANMA
Moderatör: Prof. Dr. Halûk Hadi SÜMER Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Mesut BALCI Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Başkanı
Doç. Dr. Fuat BAYRAM Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Özge BERBER AGTAŞ İLO Ankara Ofisi
Katılımcıların Yorum ve Katkıları
Kapanış Değerlendirmeleri
Doç. Dr. Ali Cengiz KÖSEOĞLU Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi
83
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Sunucu
“İş Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin Hukuksal Çerçeve ve Türkiye’de Kurumsal Yapılanma” konulu oturumu yönetmek üzere, Profesör Doktor Haluk Hadi Sümer’i ve bu
oturumun konuşmacıları Mesut Balcı, Doçent Doktor Fuat Bayram ile Özge Berber
Ağtaş’ı mikrofona davet ediyorum.
Prof. Dr. Haluk Hadi SÜMER Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Sayın Başkan, değerli katılımcılar, özellikle bu çalıştayı düzenleyen İnsan Hakları Kurumu’nun değerli başkanı ve çalışanlarına teşekkür ediyorum. İş sağlığı ve güvenliği hakkı baktığımızda temel bir insan hakkı. Anayasanın 17. maddesinde herkesin,
yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, 18.
maddede zorla çalıştırma yasağı, 50. maddede çalışma şartları ve dinlenme hakkı,
56. maddede sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması, 60. maddede herkesin sosyal
güvenlik hakkına sahip olduğuna dair hükümler var. Dolayısıyla tüm bunlar aslında
iş sağlığı ve güvenliğinin temelini oluşturan, ama en önemlisi kişinin yaşama hakkına
dayalı bir temel hak. Peki, burada temel görev kime düşüyor? Anayasaya baktığımızda
üçüncü maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sosyal hukuk devleti olduğu ifade
ediliyor. Anayasanın beşinci maddesine baktığımız zaman devletin temel amaç ve görevleri içerisinde insanın temel maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirmesi için
gerekli şartları sağlamanın devletin görevleri arasında olduğunu görüyoruz.
Devletin iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin temel görevlerini ise üç başlık altında toplarız;
Birincisi gerekli hukuki altyapıyı oluşturmak ki bu oturum başlığı altında yer alıyor.
İkincisi kurumsal yapıyı oluşturmak. Üçüncüsü ise denetlemek. Devlet iş sağlığı ve
güvenliğine ilişkin en son kendisine düşen görevi belki de 6331 sayılı kanunu çıkartarak yaptı, 30 Haziran 2012 tarihinde çıktı. Ve arkasından sayıları 30’u aşkın yönetmelik yürürlüğe girdi.
Kanunun genel gerekçesine baktığımız zaman şöyle diyor; Bu kanun hazırlanırken,
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün iş sağlığı ve güvenliği çalışma ortamına ilişkin 155
sayılı sözleşme, yine iş sağlığı hizmetlerine ilişkin 161 sayılı sözleşme, ayrıca Avrupa
Birliği’nin 1989 yılında kabul ettiği 89/391-2 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Çerçeve
Yönergesinin esas alındığını yani bir anlamda hem Uluslararası Çalışma Örgütü normlarına hem de Avrupa Birliği normlarına uygun bir düzenleme yapıldığı iddiası taşıyan
bir kanun.
Şimdi biz bu oturumda Sayın Mesut Balcı’yla başlayacağız. Kendisi 21. Hukuk Dairesi Başkanı. Yaşama hakkı, yine bu yaşama hakkının 6331 sayılı Kanun açısından
85
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
değerlendirilmesi konularını ele alacak. Arkasından sevgili Fuat Bayram arkadaşımız
denetim konusunu inceleyecek. Ve son olarak da Özge Berber Ağdaş, iş sağlığı ve
güvenliğine ilişkin ILO normları konusunda bize bilgi verecek. Sayın Balcı Buyurun.
Mesut BALCI Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Başkanı
Teşekkür ederim sayın başkan. Öncelikle bu toplantıyı düzenleyen İnsan Hakları Kurumu Başkanı ve tüm emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Yaşama hakkı düşüncesi
insanların ahlakında, vicdanında ve her türlü dini inancında zaten yer almaktadır.
Ancak; bunun zaman içinde, yüzyıllar içinde ihlal edildiğine tanıklık ettik. Yaşama
hakkını yazılı hale getirme ihtiyacı doğdu. Bu hak uluslararası çerçevede yazılı hale
gelmesine karşın bunun ne kadar uygulandığı da ortada. Öncelikle yazılı metin olarak
Magna Carta ile ortaya çıktı, daha sonra İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’yle 1948’de,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle 1950 de kabul edildi, herkesin yaşam hakkı devletin koruması altındadır diye.
Yaşama hakkı tek başına bir şey ifade etmez. Bunun yanında diğer hak ve özgürlükleri
de göz önünde tutmak lazım. Salt yaşama hakkının varlığı yeterli değil, diğer hak ve
özgürlükler kısıtlandığında bunun da bir anlam ifade etmediğini söyleyebiliriz. Ülkemizde durum nedir? Ülkemizde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesinde
sayın Başkanın da söz ettiği gibi herkes yaşama hakkına maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahiptir demektedir. Öte yandan, sosyal güvenlik hakkına sahiptir herkes, sosyal güvenliği de sağlamalıdır devlet. Çalışma hakkı herkesin
hakkı ve ödevidir, 49. Madde. Devlet çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma
hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak iş ve iş güvenliğini sağlamak,
çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik ortam yaratmak, çalışma
barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır. 50. maddede de böyle bir şey var. Diyor
ki, kimse yaşına, cinsiyetine gücüne, uymayan işlerde çalıştırılamaz. Tam bir iş güvenliği hükmü. Küçükler ve kadınlar bedeni, ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları
bakımından özel olarak korunurlar. Dinlenmek çalışanların hakkıdır, devam ediyor.
Yani Anayasamızla temel haklar titizlikle korunur, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası yaşama hakkı bakımından İş güvenliğini ön plana almış, tam bir hukuk devleti olmanın
gereğini yerine getirmiştir. Ancak mevzuatımız bir türlü iş kazalarını önlemeye yeterli
olmamıştır. Tüm düzenlemelere, tüm iyi niyetli çabalara rağmen, bu düzenlemeler
asla bizi iş kazası, meslek hastalığı yönünden dünya sıralamasında aşağı düşürmeye
yeterli olmamıştır.
Şimdi bunun sebebi üzerinde kısa bir geçiş yapmak istiyorum. Bunun sebebi bizim
Türk insanının kendine aşırı güven olan karakterinden doğduğu gibi, bir de bana bir
86
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
şey olmaz düşüncesinden doğduğu gibi işverenin de buna önem vermemesinden, hatta teknolojik gelişmenin, çağdaş üretim sistemlerinin bizde yeterince olmamasından,
küçük iş yerlerinin daha fazla olmasından da kaynaklanmaktadır. Daha önce biz, iş
güvenliği bakımından İş Yasası ve Borçlar Yasası’ndaki hükümleri dikkate alıyorduk.
4857 Sayılı yasanın 77. maddesi vardı. Bu maddeye göre; işveren iş yerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği için gerekli olanı yapmak, bu husustaki şartları sağlamak, araçları
eksiksiz bulundurmak zorundadır. Bu madde temel alınarak bazı alt düzenlemelerle,
tüzüklerle vs. neleri işverenin yapması gerektiği, neleri yapmaması gerektiği düzenlenmişti. Önlemler konusu, yargısal içtihatlar yolu ile de açıklanmıştır. İçtihatlar; teknolojiyi geliştirmek, daha iyisiyle yenilemek, riskleri azaltmak için her türlü önlemleri
almak gibi ifadelere başvurmuştur. Daha sonra 01.02.2014’te yürürlüğe giren 6331
sayılı İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu, İş Kanunu’ndan daha geniş bir kitleyi kapsamına aldı. Bu doğru mudur? Çok fazla da doğru değildir bazı yönleriyle. Bu yasa
kapsamına, İş Kanunu kapsamına girmeyen tüm işyerleri de yerlerde alındı, İş Kanunu’ndaki hükümler ilga edildi. Sadece buradan çıraklar dahil, bu meslek eğitimini
yapanları dahil edildi. 6331 sayılı Yasanın istisnaları Türk Silahlı Kuvvetlerine ait fabrika, bakım merkezi, dikimevi gibi yerler, bazı yerler yine kapsamda. Milli İstihbarat
Teşkilatı kapsam dışında. Ev hizmetlerinde çalışanlar kapsam dışında ve kendi nam
ve hesabına çalışanlar Bağ Kur’lu olması gerekenler de Yasanın kapsamı dışında, Kendi adına bağımsız çalışanlar kendileri kapsam dışında olmakla beraber yanında işçi
çalıştırdığı zaman tabii Yasa kapsamına girecek. Sadece kendi çalışıyorsa işyeri Yasa
kapsamı dışında kapsam dışında. Bir de hükümlü ve tutukluların infaz sırasındaki
meslek edindirme faaliyetleri kapsam dışında.
İş güvenliği ve Sağlığı Yasasının kapsamın çok genişletilmesi aslında çok şey ifade
etmiyor. Bir bakkal dükkanı, bir avukatlık bürosu gibi yerlerde bir istatistiki çalışma
yapmak lazımdı. İş kazalarına ilişkin olarak bir avukatlık bürosundan, bir muhasebe
bürosundan, banka şubesinden 20 yıldır bir dava açılmamıştır. Bizim asıl problemimiz inşaat işyerleri, makine kullanan işyerleri ve maden işyerleridir. En yoğun iş
kazası buralardan geliyor. Yasanın ceza hükümleri olarak 26. maddede 17 ayrı ceza
hükmü var. Küçük bir işyerine bu kadar cezayı verdiğiniz zaman o işyeri ayakta kalamaz. Zaten küçük işyerlerinin bu yasal gerekleri yapmasına da gerek yoktur. Biz
toplum olarak çocuğunu döve döve büyütmüş, hanımını dövmüş bir toplum olarak
işverene de ceza tehdidi ile döve döve iş güvenliği önlemlerini aldırmaya çalışıyoruz.
Burada eleştirilmesi gereken bir hüküm de, işverenin yetki ve yükümlülükleri var,
onlardan da bahsetmek gerekir. İşyerinde iş yeri eğitimi, işyeri iş güvenliği uzmanları
var. Bunlar da o iş yerlerinde çalışan kişiler. Bunlara diyor ki, sen iş güvenliğini etkileyen bir şey varsa, hatalı bir şey varsa, tehlikeli bir şey varsa bunu işverene bildir,
87
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
yapmazsa işte bunu devlete bildir. Şimdi bu adam ne bunu bildirebilir, ne de işveren
bu bildirimlerin gereğini yapar. Gidip bir yere şikayet etse bir sürü para cezası var. Bu
uzmanı hemen işten çıkartırlar. Yani bunun pratikte bir faydası olması mümkün değildir. İş kazalarını azaltacağı varsayımdır. İşvereni, bağımsız bir kurul denetlemelidir.
Bir de işi durdurma, işi durdurma yetkisi var. Buradan da hukuki problemler çıkacak.
İş müfettişi gidecek işi durduracak. İşi durdurdu. Sonra işveren altı işgünü içinde iş
mahkemesine başvuracak, iş mahkemesine başvuru, bu iş yerindeki faaliyeti durdurmayı engellemiyor. İş mahkemesi bunu kaldıracak ve verdiği karar kesin. Yani senin
bu durdurma işlemin yanlış diyecek. Kararın da temyiz olanağı yok. Bu kesinleşmiş
karar, bu iş yerinin yanlış kapatıldığı anlamına gelecek. Bu iş müfettişi gitti diyelim
bir otomobil fabrikasının bandını durdurdu. On beş gün üretim yapılmadı, gitti iş
mahkemesi hakimi de bu ne biçim dosyaymış dedi, kararında dedi ki, ben bu işlemi
iptal ettim. Şimdi bu zararı devlet ödemek zorunda kalacak. İcabında o müfettişe rücu
edecek. Yani böyle büyük iş yerlerine zaten uygulamak söz konusu olmaz. Ben iş müfettişi olsam asla buna cesaret etmem, asla böyle bir şey yapmam. Varsa bir fukaranın
inşaatı giderim, onu kapatırım durdururum. O zaten anlamaz, pek zarar da doğmaz
oradan. Ama o da faydalı olur, yani en çok iş kazası buralarda olduğu için inşaatlarda
o da faydalı olacaktır.
İşverenin yükümlülükleri anlatılmış yasada. İşverenin yükümlülükleri madde olarak
düzenlenmiş, ayrıca yetki ve yükümlülükleri ve bunun ilkeleri belirlenmiş. Bu her
ikisini değerlendirdiğimizde, bir iş kazası olduğu zaman nasıl işvereni sorumlu tutacağız? Bilirkişi nelere dikkat edecek? Buradaki her yazılanın, mesela risklerden kaçınma,
risklerden kaçınılmış mı bu işyerinde? Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz
etmiş mi? Ekipmana, üretim metotlarına dikkat etmiş mi? Üretim temposu iş sağlığı
güvenliğini olumsuz etkilemiş mi? Burası önemli. Şimdi mesela biz dosyalarda görüyoruz. Seri üretime yönelik işyerleri var. Bunun çift el kumanda sistemi olması lazım.
Bunu iptal edip ayak kumandasıyla, o da risk oluşturuyor. Tabi orada algılayıcı da
olmadığı için elini kazaen bir yere soktuğu zaman makinenin durması için genelde çift
el kumanda sistemi bir güvence sağlıyor. Bunu ayak kumandasına veya bir tanesini iptal ederek kullanıyor. Ama bunu parça başı çok üretmek için işçiye fazla para verdiği
için acaba işçi mi yapıyor, yoksa işveren daha çok üretim yapmak için buna zorluyor
mu işveren? Mesela bu bir problem. Bunu çözmek hayli zor. Ama genelde işverenin
tabi burada bir denetim görevi var. Denetlemek de bir görev, talimat vermek, bu yönüyle genelde bunda işveren kusurlu sayılıyor.
Şimdi bizim hukukumuzda tehlike sorumluluğundan söz edilse de bizde tehlike sorumluluğuna yakın olmakla birlikte kusur sorumluluğu uygulanıyor. Yani sırf bu teh-
88
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
likeden bir şey oldu diye biz işvereni sorumlu tutmuyoruz, kusur sorumluluğunu
uyguluyoruz. İşverenin kusurunu ne ortadan kaldırır veya azaltır? İşçinin kusuru,
mücbir sebep, üçüncü kişinin kusuru, işte efendim kaçınılmazlık halleri bunu bir
miktar azaltabilir. Kaçınılmazlıkta da biz işvereni daha fazla buna katlanmalı diye
sorumlu tutuyoruz. Mücbir sebep gibi hallerde işverenin sorumluluğu azalıyor veya
ortadan kalkıyor. İlliyet bağının kesilmesine bağlı olarak.
Televizyonlarda tartışılıyor, deniyor ki, madende yaşam odası şart değil, kanunda
yok. Var mı, yok mu? Ben var da demeyeceğim, yok da demeyeceğim sadece bir madde okuyacağım, Temel ilkeler, 6331 sayılı yasanın beşinci maddesi; teknik gelişmelere
uyum sağlamak, tehlikeli olanı tehlikesizle değiştirmek, teknoloji, iş organizasyonu,
çalışma şartları, sosyal ilişkileri çalışma ortamıyla ilgili faktörlerin etkilerini kapsayan,
tutarlı ve genel bir önleme politikası geliştirmek. Yani bir defa teknik gelişmeleri sağlamak. Dünyada ne teknoloji varsa onu uygulayacak. Dünyada ne teknoloji varsa iş
güvenliğini sağlamak için onu getirip oraya koyacak. Hatta bizim kararlarda var. Bu
kararlarda şu yer alır. Sermayem yetersizdi, efendim ben bunu öngörmemiştim gibi
mazeretler bu teknolojiyi buraya getirip koymamak için gerekçe olamaz bizim kararlarımıza göre.
Ama çok ince düşünürsek ülkemizde de sermayesi çok güçlü iş yerleri var. Ama genelde ilkel şartlarda üretim yapan iş yerleri de var. Bunların da yaşaması lazım. E biz
bunlara dersek ki, sen bu teknolojiyi niye getirmedin, niye makineleşmedin? O zaman
bizde işyeri kalmaz. Yani bunu iş güvenliği kanunu, yasasını uygularken bana göre
bunun dikkate alınması gerekiyor. Yoksa biz işçi çalıştıramayız. Benim şimdi küçük
bir işyerim var diyelim, bir tane de işçim var, bu kadar bunlarla uğraşacağıma adamı kapının önüne koyarım, istihdamı da engeller, kapının önüne koyarım, kendim
yaparım. Nasılsa yasa kapsamında değilim ben, kendim çalıştığım zaman. İstihdamı
da engelleyecektir. Şimdi işvereni biz şöyle sorumlu tutuyoruz. Risklerden kaçınacak, yükümlülüklerden birisi. Riskleri analiz edecek, kaynağında mücadele edecek.
Burada da yazıyor yükümlülüklerde yine, ekipmanlı üretim metotlarının seçimine
özen gösterecek, özellikle tek düze çalışma, üretim temposunun sağlık ve güvenliğine
olumsuz etkilerini önleyecek. Önlenemiyorsa en aza indirilecek. Çünkü üretim temposu derken az önce söz ettim. Seri üretim yapılan iş yerlerinde hatta şimdi şurada
sizler beni veya da bir başka konuşmacı, arkadaşı dinlerken bile veya derste öğrenci
öğretmeni dinlerken bir insanın dikkatini belli bir süreden fazla oraya vermek mümkün değil insanın doğası olarak. Burada da insanın tekdüze bir üretim şekli var. O
halde işveren burada önlem alacak. Diyecek ki, benim bu işçiyi dinlendirmem lazım
belki diyecek. Belki bu yönüyle bir kusuru olacak. Tabi bilirkişiler bunu da irdelemesi
lazım. Çalışanlara uygun talimatlar verecek.
89
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Bir de denetim görevi var işverenin. Sürekli işverene bunları bunu vermek yetmiyor.
E ben gaz maskesi verdim, emniyet kemeri verdim. Bunları temin etmek yetmiyor,
vermek yetmiyor, denetleyecek. İşte şöyle bir gerekçe var. Efendim veriyoruz da ama
takmıyor. O zaman işten çıkartacaksın. Yani buna göre yapacak bir şey yok. Takmıyorsa o zaman da işten çıkartacaksın. Bu denetimin sonucu da yani o olmalı. Onu
yapmalı işveren, yoksa kendisini kurtaramaz. Ben verdiydim, takmadıydı diye bir şey
yok. Ama ben şimdi görüyorum hiçbir inşaatta kemer yok. Ben tetkik hakimiyken
Yargıtay’ın dışı boyandı, emniyet kemersiz işçi biz iş kazası dosyası görüşürken camın
önünden geçip çalışıyordu. Bundan sonra umarız bunlar düzelir.
İşverenin yükümlülükleri, iş güvenliği, iş sağlığı yasasına göre, neyi yaptı, neyi yapmayacak. Tabi işçi de buna uyacak. Bunlara uymazsa, işveren bunlara uymazsa, işçi
işverenin talimatlarına uymazsa o zaman o da onun kusuru olarak, tabi ispat edilecek
dosyada dava konusu olduğu zaman. Kim kusurlu, kim uydu, kim uymadı, neden
bu kaza meydana geldi. Şimdi bizim bu yasamız işçinin ve işverenin kusurunun belirlenmesi noktasında sorumluluğunun belirlenmesi noktasında bir hüküm ifade ediyor. Peki, burada bu sorumluluğun sonucu neye göre tazminata hükmediyoruz? O
zaman borçlar yasasına gidiyoruz. Eski borçlar yasasının 46. 47. maddelerine göre,
yeni borçlar yasasının 54. 56. maddelerine göre iş kazasından veya meslek hastalığından doğan, zarar gören işçi, maddi ve manevi tazminat açma hakkını almaktadır
bu maddelerden. Yine Borçlar Kanunu’nun 45. 49. maddelerine göre de işçi öldüyse,
desteğinden yoksun kalanlar maddi ve manevi tazminat isteme hakkına sahipler.
Şimdi toparla dediler, toparlıyorum, iş kazasını da tanımlamış burada tanımlar bölümünde 6331 sayılı yasa. Şimdi bunun benzeri bir iş kazası tanımı da 5510 sayılı
yasada var 506 sayılı yasada da var. Tabi 6331 sayılı Yasadaki tanım çok kısa ve öz
olmakla birlikte, biz incelediğimizde diğer yasalardaki tanımlarla örtüştüğünü düşündük. Burada diyor ki işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen ölüme
sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen bedensel özre uğratan olaydır iş kazasıdır. Bu tanım kısa ve öz olmuş diğer tanımı da kapsar. Efendim teşekkür ederim,
sabırla dinlediğiniz için.
Prof. Dr. Haluk Hadi SÜMER
Teşekkür ediyoruz, sağ olun. Evet, sayın başkan aslında bir probleme de dikkat çekti,
ama her iki tanımın örtüştüğü kanaatine vardıklarını ifade etti. Gerçekten baktığımızda 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortasındaki iş kazası tanımı ile
6331 sayılı Kanundaki iş kazası kavramları birbirinden farklı. Kanunların aynı kavramı farklı tanımlaması tabi hukuki güvenlik açısından da bir takım sakıncalar meydana
90
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
getiriyor. Yeni tanıma baktığımız zaman özellikle işverenin sağladığı araçla işçilerin
işyerine götürülüp getirilirken meydana gelen bir kaza ya da emzirme izin süresi içerisinde meydana gelen bir kazanın 6331 sayılı Kanun açısından iş kazası teşkil edip
etmeyeceği konusu bir hukuki sorun olarak karşımızda duruyor.
Evet dedik ki Avrupa Birliği normlarına ve Uluslararası Çalışma Örgütü normlarına
uygun olduğu iddiası taşıyan bir düzenlememiz var ama buna rağmen iş kazaları azalmıyor, tam tersine, belki Kanunun sonucu olarak değil ama bir artış var. 2012 yılında 544 ölüm varken şimdi sabahleyin bir konuşmacıdan not aldım, 2014 yılının ilk
dokuz ayındaki ölüm sayısı 1414. Demek ki uygulamadan kaynaklanan bir problem
var. Acaba uygulamadan kaynaklanan problem işin denetim ayağını mı oluşturuyor,
doğru bir yöntem mi uyguluyoruz, ya da burada dikkat çeken başka hususlar mı var?
İşte sevgili Fuat Bayram bize bunları anlatacak, buyurun.
Doç. Dr. Fuat BAYRAM Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Doçent Doktor Fuat Bayram, öncelikle
hepinize saygılarımı sunuyorum.
Üniversitelerde İş sağlığı ve güvenliği konusunda yeterli bilimsel çalışmaların yapılmadığı görüşüne katılmıyorum. Bu konuda araştırmalar yapmış ve özellikle 2004
yılından itibaren bu konudaki mevzuat çalışmalarını takip eden biri olarak üniversitelerimizde bu konuda önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bundan önce oturum başkanımız sayın hocam ile birlikte Bakanlığımızın düzenlediği uluslararası konferansta
konuşmacıydık. Oradaki konu başlığımız “iş sağlığı güvenliği mevzuatının uygulanmasının sağlanması bağlamında denetim sisteminin üzerine tekrar düşünmek” idi.
Üniversitelerimizde bu konuda sertifika programları, tezli ve tezsiz yüksek lisans
programları ve doktora programları açılmaya başlandı. Kendi üniversitemden örnek
verebilirim. Marmara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde tezsiz yüksek lisans
programımız var. Prof. Ayhan Mergen hocamızın büyük emekleri ile tezli yüksek lisans ve doktora programlarının da açılması için süreçler tamamlandı.
Yapılmış tezlerin az olduğu konusuna gelince, bence yanlış bir anlama var. Sadece
Çalışma Ekonomisi tezlerini tararsanız yanlış sonuçlara ulaşabilirsiniz. Orada sayıyı
az bulabilirsiniz, zira iş sağlığı güvenliği alanı biliyorsunuz disiplinler arası bir alandır.
Tıp ayağı olan, mühendislik ayağı olan, hukuk ayağı olan bir alandır. Dolayısıyla bu
alanların hepsini tararsanız daha yüksek sayılara ulaşacaksınız. Türkiye’de iş sağlığı
ve güvenliği alanında yazılan tezler belirtilen sayılardan daha fazladır. Öncelikle bunu
belirtmek istedim.
91
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Hukuksal çerçeve deyince hocam müsaade ederseniz, hukuksal çerçeveyle ilgili bir
hususa ben de değinmek isterim. Mevzuatın tabi öncelikle uygulanabilir mevzuat olması lazım. Olayın insan hakları boyutu olduğu gibi mali boyutu da var. Mali boyutu
yasanın gerekçesinde de göreceksiniz, mali boyutundan orada da bahsediliyor. Hukuk
devletinin, sosyal hukuk devletinin ilk yaklaşımı, insan yaşamı olmalıdır. Hukukun
koruduğu en değerli varlık insanın yaşamıdır. Bu gerçeğin yanında hukuk kurallarını
yaparken realist de olmak zorundasınız. Yani hukuk kurallarının uygulanabilir, ülke
şartlarına uygun biçimde olmasına gayret etmek zorundasınız. Bu yasanın oluşum sürecinde Avrupa Birliği süreci, ulusal program işte ondan sonra Konsey direktiflerinin
çevrilerek yönetmelik yapılması ve en son işte gelinen süreçte 6331 sayılı Yasa. Mevzuatın oluşmasında biraz sıkıntılar oluştu, bundan kaynaklanan problemler de var.
Şu tartışılabilir; yeni iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı gelişmiş kalkınmış sanayileşmiş
ülkelerin mevzuatıdır, onların standartlarını yansıtır. Bizim ülkemize uyar mı? İşte
sanayileşmekte olan bir ülkeyiz (ki anti parantez bazı sosyal bilimciler Türkiye’nin
artık sanayileşmiş bir ülke olduğunu ellerindeki verilere göre söylerler). Bu tartışma
her zaman yapılır. Şeref Bey’in hatırlatması ile belirtmek isterim ki yapı ve maden
işlerindeki yeni mevzuat eski düzenlemelerden hareketle yapılmış olup, doğrudan
tercüme değildir.
Getirdiğimiz yeni mevzuatın hem ülkemizdeki çalışma yaşamının alt yapısına uygun
olması lazım hem de ülkemizdeki genel çevresel faktörlerin yapısına uygun olması
lazım. Şimdi çalışma hayatının alt yapısıyla ilgili örnek vermek gerekirse bizde iş yerlerinin önemli bir kısmı konut olarak inşa edilmiş, daha sonra iş yerine çevrilmiştir.
Halen bu devam eder mi? Eder. İşte alt yapıyla ilgili temel problem. Belediye ve imar
mevzuatı ile ilgili temel problemimiz. İş sağlığı güvenliği mevzuatınızı getiriyorsunuz
ama diğer hususlardaki alt yapınız ona uygun değil. Yani mevzuatla ilgili Çalışma
Bakanlığının bütün alt yapısı uygun olabilir ancak onun uygun olması da yetmiyor.
Bütün faktörlerin ona uygun olması gerekiyor. Aynı şekilde yine mesela işte trafik kazaları şeklindeki iş kazaları. Bunu da sadece iş sağlığı güvenliği mevzuatıyla çözemezsiniz. Sizin trafik alt yapınıza bakmanız lazım ve özellikle bu konuyla ilgili bakmanız
lazım. İşte apartmandaki trafo örneğini verdi bir önceki konuşmacı arkadaşımız öyle
değil mi? Yani iş sağlığı ve güvenliği bütüncül bir alan, tek bir alan değil.
Mevzuat konusunda 6331 sayılı Yasaya geldiğimiz zaman, 6331 sayılı Yasanın öncelikle bir genel gerekçesine bakalım. 6331 sayılı Yasanın genel gerekçesinde öncelikle
şundan bahsediyor, bu yasanın amacı tüm toplumun yani Türkiye’de bütün çalışanların kapsama alınması gerekçesinden bahsediyor. Şimdi burada hemen şunu sormak
lazım, yani iş sağlığı güvenliği konusunda sayın Mesut Balcı’nın da söylediği gibi acaba bu gerçekten doğru bir tespit mi? Yine o konferansta da söyledik onu, Türkiye’de
92
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
iş kazalarının meydana geldiği iş yerlerinin tipolojisi aşağı yukarı bellidir. Biz burada
ne yaptık? Çerçeveyi oldukça geniş tuttuk. Türkiye’deki bütün çalışanları, kamu çalışanlarını ve 4857 sayılı yasanın kapsamı dışında olan bütün çalışanları kapsama aldık.
Peki, şunu soralım o zaman Türkiye’de tarım sektörü iş sağlığı güvenliği açısından
tehlikeli bir sektör müdür? Tehlikeli bir sektördür. Türkiye’de mevsimlik tarım işçilerinin taşınmasından kaynaklanan kazalarda bir yılda kaç tane tarım işçisi ölüyor,
biliyor muyuz? İstatistikler de yoktur muhtemelen.
Bunun yanında yine bütün toplumu kapsamaya yani bütün çalışanları kapsamımıza
alacağız diyoruz ama en sonuçta torba yasada bir kesimi kapsam dışı bırakıyoruz, işte
deniz taşıma işinde uluslararası seyrüsefer yapan gemilerde çalışanlar diyelim. Hani
şu söylenebilir bu konuda Türkiye 2007 yılındaki ilgili ILO konvansiyonunu onayladı
(MLC) ve bu konvansiyonda yüksek standartlar var denilebilir veya deniz taşıma işlerinin yapısı gereği 6331 sayılı Yasanın gemilerde uygulanması çok zor da denilebilir.
Ama sonuçta bu kadar iddialı bir gerekçe ile hareket etmeyeceksiniz o zaman. Bu da
bence biraz çelişkili bir durum açıkçası.
Bunun yanında yine iş kazası istatistiklerinden bahsediliyor. Yanılmıyorsam SGK’nın
2009 istatistiklerine yer vermiş genel gerekçesinde. Yani mevcut mevzuat iş kazalarını
önleyemiyordu bundan dolayı böyle bir yasa çıkarma gereği duyduk deniliyor. Ama
işte görüyorsunuz ki burada ortak bir kanı oluştu ki o da yasadan sonra iş kazalarının miktarı daha da arttı. Türkiye’de ölümcül iş kazalarının miktarı daha da artmış
durumda.
Mali boyuttan söz ediliyor, bu iş kazaların işte gayri safi milli hâsılaya oranından
bahsediliyor. Bir de KOBİ gerçeğini Türkiye’deki KOBİ gerçeğinden, Türkiye’deki iş
yerlerinin %99,7’sinin KOBİ’lerden oluştuğunu, iş kazalarının çoğunun KOBİ’lerde
meydana geldiğinden söz ediliyor. Peki, yine burada sektörü bilen insanlar var. Hep
beraber 6331 sayılı yasaya bu gözle bakalım. KOBİ’lerle ilgili, özel nitelikli, etkili düzenleme var mı? Açıkçası maalesef yok.
Yasanın uygulanabilir olmasından bahsettik. Şimdi ben soruyorum yine ikame ilkesi
ve işte teknolojinin geldiği son noktayla sorumluluk uygulanabilir bir prensip midir?
Şimdi soruyorlar bazen işverenler bu ne demektir? Yani işveren her sene iş sağlığı
güvenliği fuarlarını takip edip sürekli bir yenilenme sürecinin içinde mi olacak? Türkiye şartlarında bu mümkün değil. İş sağlığı güvenliği süreçleri dinamik bir süreçtir,
bir işveren tehlikeli olanı, daha az tehlikeli olanla veya tehlikesiz olanla değiştirmek
zorundadır. Ama bunun uygulanma kabiliyeti Türkiye’nin şu andaki şartları için pek
mümkün gözükmüyor.
93
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İş kazasının tanımıyla ilgili bir sadece bir âcizane bir eleştiri belirtmek istiyorum. Yani
yasaların tanımlarını birde kendileri açısından değerlendirmek lazım, 5510 sayılı yasaya madde gerekçesine atıf yapıyor ama 5510 sayılı yasadaki tanım, sosyal sigorta
yardımlarının yapılmasıyla ilgilidir. Bence 6331 sayılı Kanundaki tanım yerine daha
iyi bir tanım yapılabilirdi.
Yasada risk değerlendirmesi düzenleniyor. Burada da şunu söylemek istiyorum. Şimdi
biz dedik ya bu alan biraz disiplinler arası bir alan. Risk değerlendirmesinde işveren
risk değerlendirmesi yaptıktan sonra neyi görebiliyor, o işyerinde meydana gelebilecek iş kazalarını öngörebiliyor. Nerede ve ne tür iş kazaları bu iş yerinde meydana
gelebilir. Bunu öngörebilecek hale geliyor. Peki, bu işin ceza hukuku boyutu düşünülmüş müdür? Ceza hukukunda olası kastla ilgili maddeye bakın onu bir kenara koyun
birde risk değerlendirmesi ile ilgili mevzuatı bir kenara koyun. Adeta örtüşmektedir.
Risk değerlendirmesinden sonra sonucu öngörebiliyorsunuz. Sonucu öngörebiliyorsanız bu olası kasttır. Bu konuda ceza hukukçuların görüşleri var bunun bu şekilde
olduğuna dair. Pozitif hukuk açısından durum böyle, bunu bu şekilde görmek lazım.
İSG hizmetleri konusunda, uzman ve hekim konusunda, yasadaki problemleri, bu
konudaki sektör temsilcileri bu konudaki şikâyetlerini falan dile getirdiler. Ama orada
da şunu söylememiz gerekiyor, bakın yani bu konudaki bilinç eksikliği hepimizde
var. Sektör temsilcilerinde acizane şunu söylemem lazım. Bakanlık yetkilileri “siz danışmansınız” dese de durum değişmez. 4857 sayılı yasa uyarınca iş güvenliği uzmanları işveren vekilidir. Dolayısıyla bu sorumluluk çerçevesine bir şekilde girmeniz söz
konusu olabilir. Şunu demek istemiyorum yani bütün iş kazalarında iş güvenliği uzmanları sorumludur, böyle bir anlam çıkmasın bundan. Ama en azından bir iş yerinde
bir iş kazası meydana geliyorsa, o hukuki süreçlerde biz bu hukuki sürecin dışında
kalmalıyız diyemezsiniz, mevcut durum itibariyle, mevcut yapı itibariyle, hukuki durum bu, bu şekilde düzenlenmiş.
Riskli bir alan, riskli bir meslek, yani bunu da söylemek lazım. Bunun yanında güvence olmadığına da katılmıyorum açıkçası. Çünkü normal 4857 sayılı yasada iş güvencesiyle ilgili hükümlerden kim yararlanıyorsa, iş güvenliği uzmanları da yararlanıyor.
4857 sayılı yasaya göre ne olarak çalışıyorlar o işyerinde, işçi olarak çalışıyorlar. Diğer
işçilerin hak sahibi olduğu bütün haklardan ve bu arada iş güvencesi hükümlerinden
yararlanıyorlar, bunların bilinmesinde de fayda var.
Sektörel olarak mesleğe ilişkin ciddi bir risk var ama yasa bu şeklide düzenlenmiş.
Yani bu yasayı başka bir türlü yorumlamak pek mümkün değil. Yani hiçbir şekilde
buradan bir sorumluluk çıkmaz, sorun çıkmaz, çıkmaması lazım şeklinde değerlendirmek pek mümkün görünmüyor.
94
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Torba yasa olarak adlandırılan 6552 sayılı yasada, 6331 sayılı Yasa ile ilgili de düzenlemeler var. Yeraltı maden işleri. Bazı yerlerde yeraltı işleri, bazı yerlerde ile yeraltı
maden işleri diye geçiyor. Hukuken bu ikisinin aynı şey olmadığını belirtmekte fayda
var. Yeraltı işi dediğiniz zaman maden dışında da yer altı işleri olabilir.
Bunlarla ilgili özel düzenlemeler getirilmiş. İş güvencesini kapsamı genişletilmiş. İş
Kanununun 18. maddesindeki 6 aylık kıdem ölçüsü, bunlar için aranmamış, iş güvenceleri biraz daha genişletilmiş yer altı maden işlerinde çalışanlar için. Yıllık ücret,
izin, çalışma süreleri, fazla çalışmaya ilişkin olarak yine torba yasada yeraltı maden
işlerinde çalışan işçiler için olumlu düzenlemeler var. Az önceki konuşmalarda bahsedildi. Hukuk kuralları çıkarırken günlük, palyatif, yani hemen o andaki problemi çözmeye yönelik, o andaki kamusal baskıyı biraz da hafifletmeye yönelik düzenlemeler
yapılması da pek doğru değil. Ya bu maden işçilerine bu yapılmasın kesinlikle böyle
bir şey demiyorum ama biraz hani hukuk kuralları yapılırken, yasa yapılırken nesnel
objektif biraz yani nesnel olması lazım, soyut bir şekilde bunları hazırlamak lazım.
Böyle herkese düzenleyip bir kesimi kapsam dışı bırakmak, yani onlara farklı bir şekilde kurallar getirmek, bu da yasa yapma tekniğiyle pek bağdaşır gibi gelmiyor bana.
Yine iş sağlığı güvenliği mevzuatının uygulamasıyla ilgili söylememiz gereken hususlardan bir tanesi de şudur: Bu konuda bir problem var. İşte bu iş güvenliği önlemi
almayan işçinin iş sözleşmesi geçerli nedenle feshedilmelidir yoksa haklı nedenlerle
mi feshedilmelidir. İş güvenliğini tehlikeye düşürülmesi her durumda uygulana bilir
mi? Bu konuda da mevzuatta ne var?
Şimdi bundan sonra gelelim mevzuatın denetlenmesi ile ilgili duruma, en ileri düzeyde mevzuatımız da olsa denetleyemedikten sonra onun hiçbir kıymeti harbiyesi yok.
Yani bu konuda çeşitli istatistikler var, uygulayıcıları bunu daha iyi bilirler ama Türkiye’ de işyerlerinin biliyorsunuz önemli bir bölümü ne yapıyor denetlenemiyor, işçi
sağlığı açısından denetimin dışında. Denetimle ilgili olarak AB 2014 ilerleme raporunda da bu konuya ilişkin olarak bir paragraf var. Burada da yine Türkiye ILO’nun 187
sayılı sözleşmesini onaylamıştır. Yeni iş sağlığı ve güvenliği kanununu kabul etmiştir
ancak kanun tam olarak uygulanabilir değildir. İlerleme raporunda buna açıklama
yapılmış, bahsedilmiş “kanunun bütünüyle ilgili olması ve etkin önleme ve denetim
konusundaki ciddi açıkların sosyal ortakların ve meslek örgütleri işbirliği içine kapatılmasına yönelik ilerlemeye ihtiyaç duyulmaktadır” hükmüne yer vermiş. Yani Avrupa Birliği İlerleme Raporunda da bu işin denetim boyutunun, uygulama boyutunun
eksik olduğu açıkça buna yer verilmiş.
Şimdi yine daha önceki konuşmalarda denetim sistemi yani Türkiye’de iş sağlığı güvenliği sisteminin çöktüğünden, işte kurumsal yapının çöktüğünden bahsedildi. Ba95
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
ğımsız özerk bir yapısının olması gerektiği ( iş sağlığı güvenliği ile ilgili) ileri sürüldü.
Yani Celal Bey mesela Türk-İş’den bunu belirtti, yine sabahki oturumda Sebahattin
Korkmaz bey bütüncül bir yaklaşım olması gerektiği konusunda bir katkıda bulundu.
Şimdi burada devletin görevi, işte mevzuat oluşturmak, kurumu kurmak ve bunun
denetlenmesini sağlamak, böyle bir görevi var. Mevzuatla ilgili durum, mevzuat işte
oluşturuldu ama bunla ilgili yani diyelim bunun ikinci ve üçüncü adımları atıldı mı
yani etkin bir kurumsal yapı ve denetim sistemi bu mevzuatla birlikte geldi mi bunu
söyleyemeyiz. Yani şimdi elimizde modern mevzuat var ama halen eski klasik idari
yapı ve klasik denetim sistemi maalesef devam ediyor.
Şimdi ben mesela daha önceki konferanslarda yine anlatıp kitap ve makalelerde de
yazdım. Mesela İngiltere’deki sistemi örnek verdim, İngiltere’deki işçi sağlığı ve güvenliği sistemini. Orada yani bu kurumsal yapıyı, işte iş sağlığı güvenliği komisyonu
ve komisyona bağlı bir iş sağlığı güvenliği idaresinden söz ettik orda ve İngiltere’de
bunun oluşturulduğu tarih 1974. Ve bundan önce İngiltere’de işte % 3,6 olan ölümcül
iş kazası sayısı 15 yıl sonra ölçümleniyor % 0,8’ e düşmüş. Yine aynı şekilde ayrıntısına girmeyeceğim, bu komisyonun oluşumunu, yapısını ve işleyişini. Ve tabi bunların
hükümete bağlı kuruluşlar ama yasal bir otonomiye de, özerkliğe de bizdeki karşılığı
biraz özerkliğe de sahipler. Ve mevzuat oluşturmasına iş sağlığı güvenliği mevzuatı
oluşturmasında çok aktif bir rolleri var İngiltere’deki bu yapıların. Ve danışma komiteleri var, sadece kurumsal yapı da yani başlı başına bir kurumsal yapının yanında
danışma komiteleri de var. Mesela iş sağlığı güvenliği idaresi müfettişlerini de avukat,
yönetici, bilim adamı, teknoloji uzmanı, tıbbi uzman, bilgi ve iletişim uzmanlarından
oluşan 4000’i aşkın tabi bu sayı çok değişmiştir muhtemelen. Bir uzman-danışman
desteği var. 4000’den fazla elemanı var.
Bunun yanında yine bundan bahsedildi uzmanlık esasına göre farklı alanlardaki müfettişlerin görev alması. İlginç bir şey daha var bunu da söylemek gerekiyor, belki
Türkiye’de bu da tartışılabilir. Biz şimdi Türkiye’de ne yaptık, bütün işyerlerini iş sağlığı güvenliği kapsamına aldık işte bir milyon dört yüz bin civarında işyeri var, küçük
işyeri sayısı ne kadar işte bir milyona yakın da küçük işyeri sayısı var, 10’dan az işçi
çalıştıran iş yeri sayısı var. Türkiye’de bunlar da artık biliyorsunuz iş sağlığı güvenliği
kapsamında. Olayın bir boyutu da iş sağlığı güvenliği hizmetlerinin desteklenmesi
bağlamında bu işyerlerinin iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin maliyetinin, devlet tarafından, Sosyal Güvenlik Kurumu, kısa vadeli sigorta kolundan karşılanacak olması.
Buraya da bir soru işareti koymak lazım. Bu da ne derece yerinde bir düzenlemedir
diye. Ama şu açıdan söyleyelim, şimdi biz bu kadar geniş kapsamlı, bu kadar sayıda iş
yerini zaten denetleyemeyeceğiz. Bunu hepimiz biliyoruz. Acaba İngiltere’deki sisteme benzer bir sisteme geçilebilir mi? İngiltere’de küçük işyerlerinin iş sağlığı güvenliği
96
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
açısından denetimi yerel idarelere bırakılmış. Burada yine ayrıntısına girmeyeceğim.
Ama işte perakende satış yerleri, depolar, işte dağıtım yerleri, teşhir yerleri, reklam
tanıtım araçlarının sergilendiği yerler, ofisler, güvenlik hizmeti yapan işyerleri, kamp
yerleri, mağazalar, kuru temizleme yerleri, güzellik salonları, sauna, banyo, duş, cilt
bakım merkezleri gibi küçük esnafa denk gelen küçük esnaf ve sanatkâr iş yerlerinin
denetimini yerel idarelere, belediyelere bırakmış. Bu da belki tartışılabilir.
Bunun yanında yine zaman zaman değinildi. Burada da modern iş teftiş sistemlerinde modern yaklaşım, bütünleştirilmiş entegre edilmiş denetim sistemleridir. Entegre
sistemlerinde kastedilen şudur; Denetimle ilgili çok farklı aktörler var. Sadece çalışma
bakanlığı veya iş teftiş kurulu, iş sağlığı genel müdürlüğü değil, biliyorsunuz değişik
bakanlıklarla kamu idarelerinin iş sağlığı güvenliği kapsamında sayılabilecek yetkileri
var. Madende, tersanelerde, sanayi üretiminde, makine üretiminde buna ilişkin yetkiler var. Modern denetim sistemleri bütün bu kamusal aktörlerin, sendikaların, sosyal
tarafların entegre bir denetim sisteminde buluşmaları esasına dayanıyor. Buradaki entegrasyon seviyesi operasyonel seviyede, en alt seviyede, sektörel seviyede ulusal siyasi
seviyede ve uluslararası global seviyede olmalıdır. Yani gelinen noktada ülkemizde de
kurumlar arası entegrasyonu sağlayacak bir denetim sistemine ihtiyaç var. Kamudaki
bu dağınık yapılanmanın acilen giderilmesi gerekiyor.
Yine Türkiye özeline dönecek olursak, Şeref bey kısmen bahsetti. Türkiye’deki müfettiş sayısının yeni yeni belli bir noktalara geldiğini daha önceden çok yetersiz olduğundan söz etti. Yine Türkiye’de denetimlerde de yeni denetim modellerinin böyle
parça parça uygulanmaya başladığından söz ettik, Tekrar olmaması açısından bunlara
değinmeyeceğim.
Birkaç hususa daha değinmek istiyorum son olarak. Denildi ki sendikalar bu yasanın
hiçbir yerinde yok. Bu doğru değil. Sendikalar bu yasada var. Bir defa ulusal iş sağlığı
güvenliği politikalarında var mı sendikalar? var. Ve iş yerinde iş sağlığı güvenliği çalışan temsilcilikleri olarak eğer sendika varsa kim ifa edecek çalışan temsilciliği görevini, iş yeri sendika temsilcileri ifa edecek. Şimdi sendika yok demek biraz haksızlık
olur yasaya. Bunu da söylememiz lazım. Eleştiriyoruz ama yasada sendika yok demek
de doğru değil. Sendikalar yasanın içinde var. Tabi burada yapılması gereken, konsey var konsey danışma kurulu, bir danışma konseyi niteliğinde. Biz bunu İngiltere
örneğinde olduğu özerk bir kuruma dönüştürebilir miyiz? Bağımsız kendi bütçesi
olan, kendi denetim sistemi olan, istatistiklerini kendisi toplayan buna göre yasa çalışmaları yapan, yasa taslakları, yönetmelik taslakları hazırlayan bir yapının olmasına
Türkiye’de ihtiyaç var. Uzman katılımı konusunda, bizde iş güvenliği uzmanları, yine
sektör temsilcileri söyledi haklılar. İş güvenliği uzmanları, işveren istihdamı şeklinde
97
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
bu sistem içerisine girdiler. Yani işverenin çalışanı sistemi içerisine girdiler. İş müfettişinin yanında uzman desteği şeklinde bu sürece iş sağlığı güvenliği süreçlerine
Türkiye’de dâhil edilebilirler.
İdari para cezaları ile ilgili olarak örnek verilirken en yüksek idari para cezasından
örnek verildi. İdari para cezası ile ilgili bir husus daha var. İdari para cezalarında
biliyorsunuz netlik, açıklık olması lazım. Bu noktada “yönetmeliklerde belirtilen düzenlemeler aykırılıkta şu kadar idari cezası” şeklinde hüküm de aslında hukuken pek
doğru değildi. Çünkü yani idari para cezaları yargı dışında idarenin ceza verdiği sınırlı
bir alandır. Dolayısıyla sizin hangi fiile hangi cezayı vereceğinizin net olması, takdir
hakkınızın fazla olmaması gerekir. Bu konuda da bir düzenleme yapılmasında fayda
var. Teşekkür ederim.
Prof. Dr. Haluk Hadi SÜMER
Evet, ben de teşekkür ediyorum. Son sözü ILO Ankara ofisinden katılan Özge Berber
Ağtaş’a veriyorum, buyurun.
Özge BERBER AĞTAŞ İLO Ankara Ofisi
Teşekkür ediyorum. Son konuşmacı olmak oldukça riskli ve bu riski göze alarak olabildiğince kısa bir sunum yapmaya çalışacağım sizlere. Mayıs 2014’te Soma’da gerçekleşen maden kazası sonrasında, maden sektöründe iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarının nasıl hayata geçtiği ve bu alanda sektörde yaşanan sorunlar her boyutuyla
tartışılmaya başlandı. O nedenle ben de buradan hareketle sizlerle ILO’nun iş sağlığı
ve güvenliği sözleşmelerini paylaşmak ve madenlerle ilgili olan ILO’nun 176 sayılı
Madenlerde İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesine dair kısa bilgi vermek istiyorum1.
Madencilik sektörü, tarım, inşaat ve gemi sektörüyle birlikte en tehlikeli sektörler
arasında yer alan bir sektör. Dünyada yeraltı kömür madenciliğinde aktif olan 50
ülke bulunuyor ve son dönemlerde teknolojik yapıdaki gelişmeyle birlikte yeraltı
madenciliğinde ve üretim tarzında büyük dönüşümler yaşandı. Bu değişimler kimi
zaman olumlu kimi zamanda olumsuz yönleriyle ülkemizde de yansımasını buldu.
Türkiye’deki verilere ayrıntısıyla girmeyeceğim ancak madencilik sektörünün Türkiye’de de en riskli sektörler arasında olduğunu biliyoruz. Madencilik sektörü, yalnız
iş kazalarının değil, meslek hastalıklarının da çok yaygın olduğu bir sektör. Türkiye
1 ILO’nun 176 sayılı sözleşmesi, Kasım 2014 yılında TBMM tarafından kabul edilmiş ve Aralık
2014’te Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmıştır. Türkiye, sözleşmenin imzalanmasına ilişkin
ulusal düzeyde gerekli yasal prosedürleri tamamlamış olmakla birlikte, sözleşmelerin imzalanması ve yürürlüğe girmesi için ILO nezdinde başlatılması gereken prosedür henüz başlatılmamıştır.
98
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
genelinde ve sektörler bazında iş kazalarına ve ölümlü iş kazalarına ilişkin kimi veriler
bulunmakla birlikte, önemli bir sorun olarak karşımıza çıkan meslek hastalıklarına
ilişkin ne yazık ki elimizde çok sınırlı veriler bulunmaktadır.
Sözleşmelere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeden önce, ILO’nun yapısına ilişkin çok kısa
bir giriş yapmak isterim. ILO, üçlü yapısı içinde işçi, işveren ve hükümet temsilcilerinin ortak iradesi ile küresel ölçekte çalışma hayatına ilişkin standartları oluşturan bir Birleşmiş Milletler ihtisas kuruluşudur. Dolayısıyla ILO’nun üçlü yapısı, aynı
zamanda ILO’ya güç veren ve ILO’yu ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren bir özelliğe
sahip. Bugün bahsedeceğim sözleşmelerin tamamı üçlü yapı içerisinde geliştirilmiş,
onaylanmış ve Türkiye’nin de taraf olduğu temel sözleşmelerdir. ILO’nun iş sağlığı
ve güvenliği alanında temel olan üç ana sözleşmesi bulunmaktadır. Bunlar, 155 sayılı
İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesi (1981), 161 sayılı İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin
Sözleşmesi (1985) ve 187 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi’dir (2006). Bu ana çerçeve sözleşmelerinin yanı sıra, ILO’nun sektörel düzeyde
de çok sayıda önemli sözleşmesi bulunmaktadır.
Bu çerçevede sizlerle ILO’nun 176 sayılı Madenlerde İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesi’ne (1995) de değinmek isterim. ILO’nun 155 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesi, Türkiye’nin imzaladığı temel iş sağlığı ve güvenliği sözleşmeleri arasında yer
almakta ve iş sağlığı ve güvenliği alanında ILO’nun en kritik sözleşmelerden birisi
olarak değerlendirilmektedir. İş sağlığı ve güvenliği alanında önemli bir paradigma
değişikliğine neden olmuş olan ve ulusal politika yaklaşımını gündeme getiren temel
bir sözleşmedir. Sözleşmenin ruhunda, iş sağlığı güvenliği meselesine sistematik ve
bütünsel bir çerçeveden bakılması gerektiği vurgusu ön plana çıkar. Ulusal iş sağlığı
güvenliği politikalarının çerçevesini belirleyen, eylem ve denetim mekanizmalarının
altını çizen, işletme düzeyindeki eylemlere referans veren ve memur/işçi ayrımı yapmadan bütün çalışanları kapsayan bir sözleşmedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hazırlanan iş sağlığı güvenliğine ilişkin politika çerçeve metinleri
ILO’nun 155 sayılı sözleşmesinin Türkiye’deki yansımalarından birisini oluşturuyor.
ILO’nun bir diğer önemli sözleşmesi 161 sayılı İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin Sözleşmesidir. Türkiye’nin 2004 yılında imzaladığı 161 sayılı sözleşme, işyeri bazında
verilmesi öngörülen hizmetleri belirlemektedir. Bu çerçevede Sözleşme, iş sağlığı hizmetlerinin önleyici nitelikte olmasına vurgu yapar. İş sağlığı hizmetlerinin önleyici
nitelikte olması aynı zamanda iş teftiş sistemi anlamında da önemli bir yere sahiptir.
Sözleşmede de altı çizildiği üzere, iş teftiş sisteminin bir alandaki sorunu giderebilmesi açısından elimizdeki yegane mekanizma olamaz ve önleyici birtakım önlemlerin
alınması esastır. İş sağlığı hizmetleri, işyerlerinde güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı
99
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
oluşturmayı ve işi işçilere uygun şekilde uyarlanmasını sağlamayı amaçlamalıdır. Sözleşme gereğince her üye devlet işçi ve işveren kuruluşlarıyla işbirliği içinde iş sağlığı
hizmetleri alanında ulusal bir politika geliştirmelidir.
Daha önce belirttiğim gibi, alınacak tüm kararların ve uygulama mekanizmalarının üçlü yapı içinde ve ilgili tarafların katılımı ile diyalog halinde hayata geçirilmesi
ILO’nun bütün sözleşmelerinde altını çizdiği en temel unsurdur. Bu çerçevede, kararların üçlü yapı içinde ve diyalog halinde alınmasını güvence altına alan ILO’nun
144 Sayılı Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi de Türkiye
tarafından imzalandığını belirtmek isterim.
Bir diğer önemli ILO sözleşmesi ise, 2014 yılında Türkiye tarafından imzalanmış ve
Ocak 2015’te yürürlüğe girecek olan 187 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme
Çerçeve Sözleşmesi’dir. 187 sayılı sözleşme, hükümetlerin aktif bir şekilde iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarına dahil olmasını öngörmektedir. Bu anlamda sözleşme,
işverenlerin yükümlülüklerini göz ardı etmeden, özellikle iş sağlığı ve güvenliği standartlarının hayata geçirilmesi, yasal mevzuata entegre edilmesi ve pratikte de yasal
mevzuatın uygulanmasında hükümetlerin ve ilgili bakanlıkların önemli bir role ve
sorumluluğa sahip olduğunun altını çizer. Sözleşme, üye devletlere ulusal bir politika sistemi ve programının geliştirilerek iş sağlığı ve güvenliğini sürekli geliştirme
sorumluluğunu verir. Ve aynı zamanda sözleşmede, ILO’nun iş sağlığı ve güvenliği
alanındaki sözleşmelerini imzalamak için sosyal diyalog yoluyla ulusal politika sistemini periyodik olarak gözden geçirme yükümlülüğünün altı çizilir. Bir başka değişle,
iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin yasal mevzuatın ve de uygulamaların periyodik olarak
gözden geçirilmesi bu sözleşmenin önemli başlıklarından birisini oluşturmaktadır.
187 sayılı sözleşmeyle birlikte bir nevi sistemler yaklaşımı geliştirilmiş ve 197 sayılı
tavsiye kararıyla ulusal iş sağlığı güvenliği politika ve programlarının oluşturulmasının çerçevesi çizilmiştir. Bu çerçevede, sözleşme ve tavsiye kararında yer bulan iş sağlığı ve güvenliği sistemler yaklaşımının ana unsurları arasında iş sağlığı ve güvenliği
sisteminin ve ulusal iş sağlığı güvenliği programının geliştirilmesi, iş sağlığı güvenliği
profilinin ve ulusal iş sağlığı politikasının oluşturulması yer almaktadır.
Toplantının başından itibaren tartışılan iş sağlığı ve güvenliği kültürünün ve özellikle de önleyici güvenlik kültürünün oluşturulması bu sözleşmenin en temel yapı
taşlarından birisidir. Risklerin ve tehlikelerin önceden değerlendirilmesi ve gerekli
önlemlerin alınması bu açıdan çok önemlidir. Sosyal diyalog mekanizmalarının her
adımda harekete geçirilmesi ve uygulanması, ulusal bir üçlü danışma mekanizmasının
oluşturulması ki bu aslında yasamızda mevcuttur, sözleşmede altı çizilen bir diğer
önemli başlıktır. Burada işçi işveren işbirliğini geliştirecek mekanizmalar önemli bir
100
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
yere sahiptir ve aynı zamanda önleyici teşvik kültürünün geliştirilmesi gibi temel konular bu çerçeve sözleşmenin alt unsurlarını oluşturmaktadır.
176 sayılı Madenlerde İş Sağlığı ve Güvenliği ve 167 sayılı İnşaatta İş Sağlığı ve Güvenliği ILO sözleşmelerinin Türkiye tarafından imzalanması talebi uzun zamandır
gündemde ve sözleşmelerin imzalanmasına ilişkin yasa tasarısının TBMM’de görüşülecek olması ve bu konuda ortak bir siyasi iradenin gelişmiş olması çok olumlu bir
gelişme2. 176 sayılı sözleşme, madenlerde iş sağlığı ve güvenliği denetimi, kazaların raporlanması, kazalara ilişkin istatistiklerin tutulması, gerekli durumlarda maden
faaliyetlerinin durdurulması gibi ayrıntılı hükümler içermekle birlikte, sunumumda
özellikle önemli olduğunu düşündüğüm işverenin sorumlulukları ve işçinin hak ve
yükümlülükleri konusuna değinmek istiyorum.
İşverenin sorumlulukları anlamında sözleşmenin vurguladığı temel başlıkları şöyle
özetlememiz mümkün: İşyerinde, iletişim sistemi dahil gerekli bütün ekipmanların
sağlanması, zemin stabilitesini sağlayacak gerekli önlemelerin alınması, her yeraltı çalışma alanında işçi çıkışını kolaylaştırmak üzere 2 çıkış sisteminin kurulması, uygun
havalandırmanın sağlanması ve yangın ve patlamalar için önlemlerin alınması işverenin teknik düzeyde sahip olduğu yükümlülükler arasında yer almaktadır. Bununla
birlikte, düzenli ve sistematik risk değerlendirmesinin yapılması ve buna uygun önlemlerin gözden geçirilmesi, ciddi risk durumunda işletmenin durdurulması, acil durumlar için planların hazırlanması ve düzenli revize edilmesi, çalışanları risklere karşı
bilgilendirmesi ve bu konuda eğitimler düzenlenmesi, çalışanlara koruyucu ekipman
sağlanması, yeraltında çalışanların isimlerinin ve muhtemel yerlerinin takibini sağlayacak bir sistemin kurulması ve kazaların soruşturulması ve yetkili makama raporlanması gibi çok temel ve hayati öneme sahip konularda da işverenin sorumluluğu
bulunmaktadır.
İş sağlığı ve güvenliği sürekli yenilenen ve yaşayan bir alan ve tam da bu nedenle risk
değerlendirmesi yılda bir kere yapılabilecek, iki yılda bir gözden geçirilebilecek bir
konu değil, aksine her gün gözden geçirilmesi gereken bir zorunluluk. 16-17 Ekim
2014 tarihlerinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile ortaklaşa düzenlediğimiz
ve ilgili tüm tarafların katılım sağladığı İş Sağlığı ve Güvenliği Ulusal Üçlü Toplantısı’nda da vurgulandığı üzere, sözleşmede öngörülen acil durum planının hazırlanması, risk değerlendirmesini düzenli yapılması, çalışanların bilgilendirilmesi ve sürece
2 ILO’nun 176 ve 167 sayılı sözleşmelerin Türkiye tarafından imzalanmasının onayını içeren yasa
tasarısı Kasım 2014’te TBMM tarafından görüşülmüş ve Aralık 2014 Cumhurbaşkanı tarafından
onaylanmıştır. Türkiye, her iki sözleşmenin imzalanmasına ilişkin ulusal düzeyde gerekli yasal
prosedürleri tamamlamış olmakla birlikte, sözleşmelerin imzalanması ve yürürlüğe girmesi için
ILO nezdinde başlatılması gereken prosedür henüz başlatılmamıştır.
101
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
katılması gerçekten çok önemli. Bütün bu önlemlerin hayata geçirilmesi ve bunun için
gerekli planın, programın, ekipmanın ve insan kaynağının olması da hayati öneme
sahip.
Biraz önce vurguladığım üzere, işçilerin bilgilendirilmesi, bilgi akışının düzenli sağlanabilmesi ve işveren ve işçiler arasında diyalog ve danışma mekanizmalarının kurulması çok önemli bir konu. İşçilerin bilgilendirilmesi ve danışma mekanizmalarının
işletilmesi konusunda sendikalara olduğu kadar işverenlere de çok büyük sorumluluklar düşmekte. Ve tabii ki Soma’da gerçekleşen kaza sonrasındaki tartışmalar da
bize gösterdi ki, yeraltında çalışan işçilerin isimlerinin ve bulundukları bölgenin takibinin düzenli olarak yapılacak bir sisteminin kurulmuş olması sözleşmenin vurgu
yaptığı bir diğer hayati öneme sahip konudur.
Öte yandan, işçilerin de sözleşmeden doğan temel hak ve sorumlulukları bulunmaktadır. İş sağlığı ve güvenliği anlamında ciddi bir tehdit görmesi ve endişeye sahip olması durumunda, işçiler teftiş veya soruşturma talep etme hakkına sahiptir. Bununla
birlikte, işçiler ciddi risk alanlarında madenleri terk etme hakkına sahiptirler ki, gerekli durumlarda madenleri terk etme ve işi bırakma hakkına sahip oldukları anlamına gelir. Sözleşmenin öngördüğü bir diğer önemli konu ise, iş sağlığı ve güvenliği işçi
temsilcilerinin sahada yürütülen teftişlere ve soruşturmalara katılması ve bu konuda
gerekli bilgi akışının sağlanmasıdır.
Bütün bu tartışmalar ışığında son olarak şunu belirtmek isterim. İş sağlığı ve güvenliği
alanında ILO’nun hazırladığı ve Türkçe’ye çevrilmiş olan Yeraltı Kömür Madenlerinde
İş Sağlığı ve Güvenliği Uygulama Kılavuzu’nun gerek iş sağlığı ve güvenliği yönetim
sistemleri, risk kontrol yöntemleri gerekse de güvenli madencilik konusundaki temel
hükümleri ayrıntılandırarak açıklayan bir metin olması anlamında tartışmalara önemli katkılar sunacağını düşünüyoruz.
Sabrınız ve dikkatiniz için teşekkür ediyorum.
102
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Katılımcıların Yorum ve Katkıları
Prof. Dr. Haluk Hadi SÜMER
Çok teşekkür ediyorum, şimdi bizim son sunum 16.15’de bitmesi gereken 17.45’de
bitti yani programımızı yarım saat kısalttı. Bu sürenin birazını katılımcıların yorum ve
katkılarından tasarruf ederek geçeceğiz, 17.15’de olmasa da biraz daha gecikerek son
değerlendirme yapmak üzere sözü Ali Cengiz KÖSEOĞLU’na bırakacağım.
Şimdi kimler söz almak istiyorsa ben önce isimlerini not edeyim, sırayla söz hakkı
vereceğim ve 3’er dakikayla da sınırlayacağız. Ben şimdi sağ tarafımdan şöyle kimseyi
atlamadan, buyurun isminizi alayım; Yunis Akbağ (DEV MADEN SEN), Levent Kavlak, Mustafa Sever, Sait Korkmaz (KDK). Başka söz isteyen, yok peki Yunis Bey, üç
dakika dedik ama arttırabiliriz, pardon görmedim, isminiz Süreyya Kavaklı (TİHK).
Evet, Yunis Bey buyurun!
Yunis AKBAĞ Dev Maden Sen
Madenlerde iş genellikle çok yoğundur, bu Soma’da da görüldü, hatta orada hadi hadi
kömür diye böyle şey söylemler, hatta bu kaza sonrası, annesi hadi oğlum hadi dediği
zaman annesine tepkisi, anne ikide bir bana hadi hadi deme zaten iş yerinde bıktım,
hadi kömür, hadi kömür diyorlar diye. Madende iş şartları çok zor olduğundan dolayı madendeki tehlikenin farkındadırlar madenciler, işten çıkan bir madenciye işe
giderken madenci arkadaşı geçmiş olsun der. Bu Zonguldak’ta yıllardan beri böyledir.
Ben küçükken babam da madenci ağabeyim de madenci olduğu için bunu çok fazla
anlayamadığımdan, oğlum aslanın ağzından ekmeyi alıp geliyoruz ondan dolayı diyorlar derdi. Esnaflar da öyle derdi işten çıkan evine giderken ki işte bakkala uğradığı
zaman geçmiş olsun diye.
Madenlerdeki bu çalışma koşullarında çalışan arkadaşlardan oradaki iş güvenliği ile
ilgili, buradaki diğer konular konuşuldu çok fazla bir şey söylemek istemiyorum, ama
iş kültürüyle ilgili bu ileriye dönük bir süreç, ilköğretimden verilecek şey yapılacak
ama çalışan ve işe girecekleri bence onlara öncelikle bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Ve bu uzmanlar sendikalarla beraber nasıl yapılacağına bir karara varıp bunun
yapılması gerekir. Ölüm durmuyor, ölüm her an canlarımızı alıp gidiyor deyip ben
şimdilik teşekkür ediyorum.
103
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Levent KAVLAK İSAG
Levent Kavlak İSAG, kalitesiz ve güvensiz alet ve ekipmanların ve ekipmanlarla güvenilir bir yapı inşa edildi. Sayın Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Başkanımızın ifade ettiği
gibi, teknolojik gelişmeleri de en ön planda tutacaksak, burada tehlikeli durumun da
iş yerlerinde sade çalışanların değil büyük ölçüde bir bu ekipmanların güvenli olmadığından kaynaklandığını düşünürsek işverenlerin temel sorumluluğu çok fazladır
ve ben yine bu kanunun işverenlerin kesinlikle ikna edilerek ve yaptığına inanarak
gerçekleştirdiğine inanıyorum.
Çünkü bu makinelerin yapım aşamasında, tasarımında ki yapılacak risk analizleri ve
kullanımda da çalışanların aldığı eğitimlerle çözülebilir hale gelecektir. İşverenler iş
sağlığı ve güvenliği alanında sorumlulukları en üst düzeyde fakat iş güvenliği uzmanları biraz önce sayın hocamızın da söylediği gibi üçüncü kişilik olarak galiba biz,
işverenlikle ilgili olarak iş kazaları sonrasında değerlendiriliyoruz. Fakat biz işimizi
iyi yaptığımız halde, bütün uygunsuzlukları ortaya çıkarıp bundan düzeltilmesi için
onay defterimizde bunları belirttiğimiz halde, işveren tarafından bu gerçekleştirilmediği için iş kazası meydana geliyor ve biz burada yine birinci sorumluluk, sorumluluğumuz devam ediyor. Bunun bildirimini yapmak zorundayız, şimdi hocam dedi
ki bundan kaçış yok. Şimdi biz görevimizin, bakanlık sadece danışmanlık olduğunu
ifade ediyor, fakat bildirim yapamadığımız için de biz yine suçlu duruma düşüyoruz
ve bu durumda olan iş güvenliği uzmanı arkadaşlarımız şu an hapisteler. Bizim öncelikle iş güvenliği yasal koruma altına girmiştir çünkü aldığımız ücretlerle aldığımız
risk doğru orantılı değil. Şu an işte gerçekleri ortaya koyuyoruz bin liraya çalışan iş
güvenliği uzmanları var. O yüzden sahada yaşananlarla burada konuştuğumuz şeylerin çok örtüşmediğini düşünüyorum.
Prof. Dr. Haluk Hadi SÜMER
Peki, teşekkür ediyorum, tabi iş güvenliği uzmanlarının işveren vekili kabul edilmesi,
6331 sayılı kanun açısından işveren vekili gibi kabul edilmesi sonucunu doğuruyor
ve o kanundaki yükümlülükler ve cezai yaptırımlardan da kapsamına girmiş oluyor.
Evet, Mustafa Sever Bey buyurun.
Mustafa SEVER Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı
Teşekkür ederim sayın başkanım, öncelikle bu çalıştayı düzenleyen Türkiye İnsan
Hakları Kurumuna teşekkür ediyorum. Böyle bakanlıkların, üniversitelerimizin, sendikalarımızın olduğu nadir toplantılardan bir tanesi oluyor. Şimdi sabahtan beri ben
104
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
bir kısa süreyi birkaç daha uzatabilir miyim hocam, söz almadım bizim kurum geliyor
başka şeyler çıkar diye değerlendirmiştim. Bakıldığında bir madenciliği yöneten bir
kurumun temsilcisi olarak buradayım, ama esas ağırlık Çalışma Bakanlığındaki arkadaşlarımızla ilgiliymiş gibi değerlendirildi. Her ne kadar ilk çağlardan beri madencilik
yapılıyor olsa da son zamanlarda özellikle Avrupa Birliğinin normları çerçevesinde
çevre başlığı daha ön plana çıkmış durumda. Bu durumda sürdürülebilir kalkınma
için de madenciliğin yapılacağını ülkemizde Avrupa Birliğinde birçok yerde madencilik bırakıldığı için aynı şekilde şartları taşımıyor işçi işveren olarak. Bazı konuşmacılar
da kanunların tercüme ya da ilgili mevzuatların tercümelerden ileri geldiğini söylediler, ben de onlara katılıyorum. Bakıldığında ülkemize uyulacak şekilde çok acele
çıkarılmış ikinci mevzuatlar da oluyor. Ve devamlı bunları değiştirme yönünde de bir
şekilde faaliyetler devam ediyor.
Bu çerçevede eğer biz ülke olarak madencilik yapılmasına karar vereceksek, bir kere
madenciliği yapacağız, yaparken de bu söylenenlerin hepsini göz ardı etmeden yapmamız lazım. Gelinen noktada eskiden madencilere plaketler verirlerdi, ödüller verilirdi, fedakârlıklar yapıyor denilirdi. Şimdi madencilik yapanlar sadece işte suçlu ilan
edilmeye başlandı. Bu durumda tabi bizim sadece iş sağlığı güvenliğindeki zorunluluklardan dolayı yatırım yapanlar azalacağı gibi, belki de madencilik yapacaklar da
azalacak. Gün gelinen noktada belki madenci de bulamayacağız. Bazı konuşmacılar
değindi, dengeleri iyi gözetmemiz lazım yoksa bizim bakanımızın söylediği gibi, madencilik yapmayacaksak tüm maden ocaklarını ben kapatırım bir gecede diyor. Sonunda ithalatı nasıl yapacağız. Enerjiye ödediğimiz paraların ortada olduğu durumda.
Bunları da göz önünde bulunduralım. Tabii esas konunun eğitim olduğundan herkes
hemfikir oldu, ülkemizde okuryazar oranı her gün artıyor ama bunun kitap okuma
oranına baktığımızda dünya ölçeğinde ne kadar yine düşük olduğunu görüyoruz. Bu
eğitim düşük, okuma yazma oranı düşük, iş sağlığı güvenliği konusunda da zaten bu
ülkemizin yabancı olduğu bir konu, ya da bizim bazı konuşmacılar da değindi, ben
Türk’üm bana bir şey olmaz. Ben güçlüyüm ben idare ederim gibi şeylerle geçiştirdik.
Ama öyle olmadığı görüldü. O yüzden bıkmadan usanmadan, üniversite hocalarımız
da dahil olmak üzere bizim bu eğitime devam etmemiz lazım.
Firmalarımızı da eğitmemiz lazım, çalışanları da eğitmemiz lazım. Maden sektöründe
çalışan insanlar işçi kesimi için söylüyorum. Zaten başka bir iş kolunda iş sahibi olamamış en sonunda kendini artık açlığın verdiği şeyle maden ocağına atmış insanlar.
Son on yılda üniversite maden mühendisliğinden mezun olan arkadaşlarımız nerdeyse iki tane tez konusu yaparak geliyorlar buraya. E bu işlerin başına geçecek insanlarımızın da durumu böyle oluyor. Teşekkür ediyorum.
105
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Süreyya KAVAKLI TİHK
Ben çok fazla üç dakikayı da kullanmayı düşünmüyorum, şöyle bir şey söyleyeceğim
sadece, hepimiz insan olarak acaba varoluşta, ontolojik duruşumuzu biliyor muyuz?
Yani bu evrende kâinatta biz gerçekten kendimizi nasıl tanımlıyoruz, hangi yaklaşıma
ve sahip olma yönelimine göre mi? Mensup ait olma yönelimine göre mi? Çünkü bu
türlü yaklaşımlar da bizi çok farklı kılacaktır. İster işçi olalım, ister politika belirleyici
olalım, ister burada ki kamu görevlerimizi ya da özel sektör görevlerimizden gelmiş
olalım. Bizim o hayata yansıyış biçimimiz oluşlarımıza yansıyacaktır. Dolayısıyla bunu
bir kendimiz sorgulayalım, çok fazla ayrıntıya girmeden, detaya girmeden, o yönelimde olursak nasıl oluyor, daha nasıl olur evimiz çevremiz ve giderek büyüyen evrensel
kainat hani diyoruz ya insan hakları kültür olarak alt kültürlerimizi bırakıp bu nasıl
bir dünya olurdu. Bunu biraz sorgulayalım diye düşünüyorum, teşekkür ederim.
Sait KORKMAZ KDK
Teşekkür ederim efendim. Sait Korkmaz Kamu Denetçiliği Kurumu. Ben öncelikle
iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin hukuksal çerçeve açısından birkaç cümleyle katkıda
bulunmayı amaçlıyorum. Biz değerli tüm konuşmacıların da belirttiği üzere, bu alanla
ilgili asli mevzuatlar açısından gerek ulusal, gerekse uluslararası mevzuat etkinliği açısından oldukça ileri aşamadayız, ciddi mesafe kat ettik. Ancak sanıyorum genel olarak
gözden kaçırılan bir diğer husus var o da diğer alanlardaki mevzuatların iş sağlığı
güvenliğine bakan diğer yönü. Buna şu şekilde bir örnek verilebilir. Çok örnek sayısı
çok ama en bariz örneklerinden bir tanesi, bilindiği üzere kamu ihale mevzuatımızda,
kamu tarafından yapılan alımlara ilişkin belirli düzenlemeler var ve biz bunlara uymakla yükümlüyüz. Bizim olduğumuz gibi özel sektör işverenleri devletten bir şekilde
bu işleri alan müteahhitler de bunlara uymakla yükümlü. Kendi aralarında yarışırken
de serbest piyasa koşullarına göre bir fiyat veriyorlar. Peki, biz bu fiyatı belirlerken
mevzuatımızda iş güvenliğine ilişkin bir fon var mı? Yok, iş güvenliğinin maliyetsiz
olduğunu düşünüyoruz. Ya da bu bahsettiğimiz kişilerin kendileri için ayırmış oldukları kar paylarından bu maliyetleri de karşılamaları gerektiğini bekliyoruz. Dolayısıyla
serbest piyasa koşullarında işi almak amacıyla oldukça birbirlerini zorlayarak düşük
meblağlarda fiyat veren kişiler de yeri geldiğinde ilk olarak belki bu noktadan fedakârlık ediyorlar. Bunun gibi benzeri pek çok aslında iş güvenliği ile hiç alakası olmadığını düşündüğümüz mevzuatta yapılabilecek küçük değişikliklerle devletin bu konuda
iradesini ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum, hukuksal çerçeve açısından.
İkinci olarak Türkiye’deki iş kazalarının sebepleri ve iş güvenliği kültüründen bahsederken, ikinci oturumda, bir hususa dikkat çekmek istemiştim, özetle söylediğim şey
106
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
şuydu, iş güvenliği kültüründen bahsediyoruz, tabii ki bu kültür için oluşabilmesi için
de eğitim olması gerekiyor. Bu noktada Sayın İbrahim Aydınlı hocam bir husustan bahsetti evet bir kültür yok bu konuda ama hepimiz sorumluyuz. Bu sorumluluk üstlenilmeli, üstlenmekten kaçınmamak gerek. Benim de tespit ettiğim husus şuydu. Doktor
Sayın Yorgun’un yapmış olduğu bir çalışmayla ilgili olarak, bu çalışmada 1984-2007
yılları arasında Çalışma Ekonomisi bölümünde yapılmış olan yüksek lisans ve doktora
tezlerinde işçilerin eğitimiyle alakalı tezlerin sayısının yüksek lisansta on doktorada da
dört olduğunu kabaca bunu söylemiştim. Sayın hocam belki bu noktada bir yanlışlık
olabileceğini belirtti, belki ben de bir yanlış anlaşılma olabileceğini düşündüm. Bilgi
çağındayız malum ulaşmak çok kolay, bahsettiğim makale, Çalışma ve Toplum Dergisi
2009 yılı birinci sayısında 45 ve 60. Sayfalar arasında yayınlanmış. Evet, yüksek lisans
tezi işçilerin eğitimi alanında on değil on iki, doktora doğru dört adet. Evet, buna dikkat
çekerken şunu arz etmiştiniz hani belki taramada yanlışlık olmuş olabilir diye, makale
zaten bahsettiğim gibi Doktor Sayın Yorgun’a ait. Ve söylediğim şey de şu, akademisyenler açısından, akademik kuruluşlar açısından iş güvenliği kültürünün yerleştirilebilmesi
için işçilerin eğitimi alanında yapılmış olan çalışmaların sayısı budur. Belki bu noktada
akademisyenlerimiz yönetmiş oldukları tezleri bu doğrultuda yönlendirebilirler. Bunun
dışında elbette ki sizlerin iş güvenliği alanında veya iş hukuku alanında kıymetli çalışmalarınız vardır bunlarında tabii ki devamını dileriz, saygılar sunuyorum.
Mesut BALCI Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Başkanı
Şimdi sayın konuşmacı, akademisyenlerin çalışmasından bahsetti. Bizim eksikliğimiz
aslında o değil, bizim eksikliğimiz şu. Sigara paketinin üstünde nasıl ceset resmi var
millet sigarayı bıraktı, işçinin teorik değil gözüne sokacaksın. Diyeceksin ki şöyle şöyle yaparsan ölürsün işte bu bak olay bu. Bu ölmüş, şimdi ben İstanbul’da bir sempozyumda söyledim, derin çukurlar daima tehlikelidir. Derin çukurlara orada metan
gazı birikir, birinci gittiğinde ölür, ikinci ne oldu der ölür, üçüncü ölür, beş tane ölen
biliyorum. Ben bunu anlattım bir sene sonra İzmir’de gene 4-5 kişi öldü. Şimdi işçi
ya bunu insanlar bilecek, siz makale yazmışsınız oraya koymuşsunuz. Görecek bunu,
bunu insanın gözüne sokacaksınız, eğitim öyle olur. Yoksa makale yazmakla eğitim
olmaz, görsel olacak bizim topluma. Gözüne sokacaksınız teşekkür ederim.
Prof. Dr. Haluk Hadi SÜMER
Sayın Balcı’ya katkılarından dolayı ben de teşekkür ediyorum. Oturumumuzu süremize sadık kalarak tamamladık. Kendim ve katılımcılar adına teşekkür ediyorum,
sabrınız için. Evet, sözü şimdi son değerlendirmeyi yapmak üzere, Doçent Doktor Ali
Cengiz Köseoğlu’na bırakıyorum.
107
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
KAPANIŞ DEĞERLENDİRMELERİ
Doç. Dr. Ali Cengiz KÖSEOĞLU Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Teşekkür ederim hocam, gerçekten vakit ilerledi, yorulduk ama bence yorulduğumuza değdi. Değerlendirme toplantısına şöyle bir değerlendirmeyle başlamak istiyorum:
Aslında konuşmacılardan biri de bahsetti, böyle bir toplantının yapılması başlı başına
değerli. Ne anlamda değerli, şimdiye kadar biz bu iş güvenliğine ilişkin, iş kazalarına
ilişkin toplantıların üniversiteler tarafından yapıldığını görmekteydik, sendikalar yapıyor. Ama bir insan hakları kurumu tarafından iş güvenliğine ilişkin bir toplantının
yapılıyor olması bence değerli.
Bu neyi gösteriyor bize iş güvenliğinin bir iş güvenliği ortamının iş güvenliğine ilişkin
tedbirlerin alınmış bir ortamda çalışmanın bir insan hakkı olduğunu gösteriyor. Konuşmacılar bahsettiler, ben çok ayrıntıya girmek istemiyorum, artık biraz toparlayarak ben değerlendirmemi yapmak istiyorum.
Uluslararası sözleşmelerde de çalışanların adil ve uygun çalışma koşullarında çalışma
haklarının olduğu vurgulanmış ve dolayısıyla iş güvenliği tedbirlerinin alınmış olması,
bırakın çalışan hakkını bir insan hakkı olarak ne yapılmıştır kabul edilmiştir. Konu
çok önemli, şöyle ki o kadar önemli ki ölmek ya da yaşamak kadar önemli ne demek
bu. Eğer siz iş güvenliği tedbirlerini alırsanız yaşarsınız, almazsanız ölürsünüz. Biraz
önce sayın başkanın vurguladığı gibi, eğer iş yerinde iş güvenliği tedbirlerine uyarsanız işveren olarak işçileriniz yaşar, uymazsanız ölür. Yani bu kadar önemli bir konu.
Ölmek ya da yaşamak kadar önemli, istatistik bilgiler verildi boğmak istemiyorum,
tekrara da girmek istemiyorum. 2012 yılında 1316, 2013 de 1235, 2014 yılında 1414
işçi, sekiz ayda hayatını kaybetmiş. Yakınlarda bir seminerde Soma gerçeği başlığı
adı altında bir seminer sunmuştum, orada demiştim ki; Soma gerçeği 301 insanın
hayatını kaybetmesi, Soma gerçeği 347 çocuğun babasız kalması. Soma’dan sonra hepimiz tabi yüreğimiz dağlandı. Soma olayından sonra bayram geldi, tabii o bayramda
o çocukların daha mezarlar taze, babalarının başında bayram geçirdiler. Bu, gerçek
bu işte yani.
Konuşmaya çalıştığımız tartışmaya çalıştığımız, belki de çözümler bulmaya çalıştığımız konu bu. Bu masada sosyal taraflar bulunuyor, hiçbir taraf diğerinin karşıtı
değil aslında. Hepimizin hedefi aynı, biz iş kazaları olmasın, işyerlerinde iş güvenliği
tedbirleri alınsın, çocuklar babasız kalmasın, çocuklar bayramlarda babalarının elini
rahatça öpebilsin için bu toplantılar yapıyoruz. Amacımız bu. Yoksa birbirimize gol
109
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
atmak gibi yani hiç kimsenin böyle bir amacının en azından olması gereken açısından
olmaması gerektiğini söylüyorum.
Şimdi iş güvenliğine ilişkin alınan tedbirler anlamında, ilk iş güvenliği konusu ele alındığında, bunun teknik tedbirlerle, teknik ve fiziksel önlemlerle iş kazalarının önlenmesi yoluna gidildiğini görüyoruz. Ama zamanla şu anlaşıldı ki sadece teknik ve fiziksel
tedbirlerle iş güvenliği ve iş kazalarını önlemek, iş güvenliği tedbirlerini almak yeterli
değil. Burada insan faktörünün de ne yapılması gerekiyor, dikkate alınması gerekiyor.
Burada hemen şunu söyleyeyim, konuşmalardan da anlaşıldı. İş güvenliği meselesi sadece işçinin değil, bütün çalışanların bir meselesi olarak karşımıza çıkmakta.
Burada güçlü bir yapı var, tekrara girmeyeceğim ama ana hatlarıyla belirtmek istiyorum. İş güvenliği tedbirlerinin alınması, bu işveren boyutu, alınan iş güvenliği tedbirlerine uyulması, işçiler açısından. Ve bu tedbirlerin alınıp alınmadığının denetimi,
tabii ki bu da devletin görevi arasında sayılıyor.
Şimdi 6331 sayılı yasa çıkartılırken, sosyal tarafların asgari müştereklerde anlaştığı
bir yasa olduğu söylendi. Bu son dönemde maalesef ülkemizde çok sık kullanılan bir
tabir haline geldi. Soruyoruz işte ilgili bakanlıklara ya diyoruz böyle bir yasayı niye
çıkarttınız, yani işte şöyle eksiklikleri var. Diyorlar ki ya sosyal taraflar anca bu metin
üzerinde anlaşabildi. Böyle şey olmaz yani burada bir pazarlık sonucunda anlaşılan
bir metin üzerinden bir kanun düzenlemesine gidilmemesi lazım. Yani sosyal tarafların tabii ki görüşleri alınır ama kanımca, olması gereken bilimsel açıdan, teknik açıdan, dünyanın geldiği nokta açısından, olması gereken bir düzenlemenin ne yapılması
gerekiyor, yapılması gerekiyor.
Bu günkü konuşmadan çıkan bence, hepimizin de bildiği bir sonuç, mevzuatta bir eksikliğimiz yok, eksiklik uygulamada. Yani mevzuatımızda illa ki bir takım eksiklikler
olabilir, bütün mevzuatlarda vardır. Mükemmel bir mevzuatın oluşturulması zaten
mümkün değildir. Eksiklikler zamanla gideriliyor, giderilecek. İşte ILO’ya ilişkin sözleşmeler yeri geldikçe onaylanıyor. Bir de yeni yeni mevzuat değişiklikleri yapıyoruz.
Ama sorun uygulamada. Uygulamadaki sorunlarımızı bir türlü aşamıyoruz.
Bu anlamda uygulamadan bir takım sorunlar tespit ettim, mesela iş sağlığı güvenliği
hizmetlerinin satın alınıyor olması. Doğrudan doğruya iş yerinde çalışanların olayın
içerisine katılamaması, rekabet nedeniyle işverenlerin, iş sağlığı güvenliği tedbirlerini
ihlal etmeleri, iş yerinde yapılan risk analizlerine uygun eğitimlerin alınamaması gibi
bir sürü hepimizin aslında bildiği sorunlar gündeme getiriliyor.
Aslında şöyle bir tespitte bulunmak lazım, Türkiye’de aslında sorunlar belli, çözümler
de belli. Peki, eksik olan ne? Tespit edilen, bilinen sorunlara çözüm iradelerinin ek-
110
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
sik olması. Bence burada işte sabahtan oturduk, bence çok verimli bir toplantı oldu.
Bu sorunları tespit ettik. E çözümlere ilişkin de hepimizin söyleyebileceği bir şeyler
var. Eksiklik ne, bir yerler eksik. Yani bu sorunlara çözümler uygulayacak irade de
eksiklik var.
Sendikaların rolü tartışıldı. Gerçekten iş sağlığı güvenliği alanında sendikalara ciddi anlamda görevler düşmekte. Bu da kazalar meydana gelmeden önce duyarlılığın
oluşturulması, üyelerine yeterli iş sağlığı güvenliği eğitimlerinin verilmesi ve özellikle toplu pazarlık alanında, toplu iş sözleşmelerinde iş sağlığı güvenliğine ilişkin
hükümlerin yer alması. Bu önemli, ne açıdan önemli hem işçilerin haklarının güvence
altına alınması açısından önemli, hem de tarafların gerek işçi tarafının gerekse işveren tarafının iş sağlığı güvenliği bilincine varması açısından önemli. Yani o kültürün
oluşması açısından, hani bizim mevzuatta nötr hüküm dediğimiz hükümler vardır,
mevzuattaki hükmün aynısının alınıp sözleşmeye konulmasına biz nötr hüküm deriz.
Aynı hükmün alınıp toplu iş sözleşmesine konması bile bence anlamlı, çünkü bu bize
o konuya ne kadar önem verdiğimizi gösterir. İşçilerin toplu iş sözleşmesine bakarak,
ya böyle bir konu da varmış en azından iş sağlığı güvenliği diye bir kavram varmış,
işverenler açısından ya bizim böyle bir toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan bir yükümlülüğümüz var, demeleri açısından da önemli.
Tabii iş kazalarının sebepleri açısından, esnek çalışma modelleri, işte kayıt dışı istihdam gibi, bir takım bizim ülkemizde yapısal sorunların, yapısal sorunlardan da kaynaklandığını konuşmacılarımız haklı olarak dile getirdiler. Ben de bu görüşlere katılıyorum. Önemli bir öneriydi ve değerlendirilmesi gerekir belki aslında ulusal iş sağlığı
konseyi diye bir konsey var, bu konseyden ayrı mı yapılır, yoksa bu konseyin işlevimi
değiştirilir bilemiyorum ama özerk bir iş sağlığı güvenliği kurumunun oluşturulması,
eşgüdüm anlamında oluşturulması önerildi. Tabii Türkiye uygulamasında bunların ne
kadar etkili olduğu, ne gibi faydalar sağladığı, ayrıca tartışılabilir bir konu.
Mevzuatımızdaki hükümlerin Türkiye standartlarına uygun hale getirilmesi bir öneri
olarak söylendi. Yani biraz önce başkan bey de söyledi, yani bizim kanun yapma
tekniğimiz açısından biz soyut norm düzenleme yöntemini kabul etmiş bir ülkeyiz.
Yani tek tek tek tek bütün düzenlemelerin, şu olsun mu? Bu olsun mu? Kanunda yer
almasına gerek yok. Biz her türlü tedbirin alınması gerektiğini ön gören bir mevzuatta
artık şu da bulunmalı mı? Bu da bulunmalı mı? Tartışmaya bile gerek yok bence. Bu
açıdan bu konuyu böyle değerlendirmek istiyorum.
İş güvenliği konusunun toplumsal bir sahiplenmeyle çözülmesi gerektiği haklı olarak
dile getirildi. Gerçekten iş güvenliği konusu toplumsal olarak, bütüncül olarak bakılarak çözülebilecek bir sorun. Aslında mesele sadece iş güvenliği değil, iş güvenliği
111
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
bir alt başlık. Mesele bir üst başlık olarak güvenlik kültürü. Yani toplumumuzda bu
güvenlik kültüründe bir eksiklik var. Hani bir sürü örnekler verildi. İşte mutfakta tavanın sapının ne tarafta bulunması gerektiği, çaydanlığın nereye konulması gerektiği,
emniyet kemeri, bunlar hep aslında bizim toplumumuzdaki güvenlik kültüründe ne
kadar eksiklik olduğunu ortaya koymakta. Güvenlik kültürümüzün yeniden gözden
geçirilmesi gerekir. Bu yapılırken de iş güvenliği kültürümüzün artırılması için gerekli
çabaların gösterilmesi gerekmekte.
6331 sayılı iş güvenliği yasasına ilişkin ciddi eleştiriler yapıldı. Şimdi tabii bu yasa konuşmacıların da haklı olarak belirttiği gibi temel bir sistem değişikliğine gitti yani bir paradigma değişikliğine gitti. Yani proaktif bir yöntem kabul etti. Yani daha önce tüzüklerle
düzenlenen şu tedbir alınmalı, bu tedbir alınmalı gibi tüzüklerde belirtilen tedbirler alınmış mı? alınmamış mı? gibi yöntemler terk edilerek iş yeri bazlı risk analizleri yapılması
ve tespit edilen bu risklerin giderilmesi temeline dayalı bir temel paradigma değişikliğine
gidildi. E şimdi tabii tahmin edersiniz ki, takdir edersiniz ki bir sistem değişikliğinde adaptasyonlar kolay değildir. Yani bence bu sisteme biraz vakit tanımak lazım, yani hemen işte
iş güvenliği kanunu çıktı, e çıkar çıkmaz kazalar arttı, yani tabi bu ilişki ne kadar bilimsel,
ne kadar yani hangi kazalar iş güvenliği kanunundan kaynaklı, aralarındaki illiyet bağı ne
bunların araştırılması lazım. Ama önce bu sistem değişikliğini yaptıysak, bunu yaparken
muhtemelen kanun koyucu veya bu kanun hazırlayıcıları bunu bilerek yapmışlardır, bu
sistem değişikliğinin ülkeye ne getirip götüreceğini düşünmüşlerdir. Bence sistem değişikliğinin oturması açısından biraz vakit tanımak gerekir.
Şimdi iş güvenliği uzmanlarının niteliği konusu tartışıldı. Şimdi gerçekten burada
ciddi bir eksiklik olduğu aşikâr. Yani gerek iş güvenliği uzmanlarının eğitimi, gerek
işte formasyonları konusu. En çok şu söylendi, işte biyoloji mezununun madenlerde
iş güvenliği denetimi yapıyor olması. Şimdi tabii ben de bu sorunu tespit edeyim, bununla bırakayım. Burada da görüşlerim var ama vaktinizi almak istemiyorum.
Kusursuz sorumluluk, burada ciddi bir tartışma konusu oldu, gerçekten öyledir. Yani
işverenlerin iş kazalarındaki kusursuz sorumluluğu konusu. Doktrinde bu kusursuz
sorumluluğa ilişkin çok şeyler söylenir. Kusursuz sorumluluğa yöneltilebilecek en büyük eleştiri şudur. Yani bir kişi ben kusursuz olsam dahi meydana gelecek kazadan
sorumlu isem e niye tedbir alayım. Yani niye kusuru işlememek için uğraşayım? ben
zaten bu kazalardan sorumlu olacaksam niye iş güvenliği tedbirlerini alayım anlayışıdır. Sayın başkanım isabetle belirtti aslında bizim yargı her ne kadar biz hani doktrinde kusursuz sorumluluğa varan bir kusur anlayışı diyoruz ama yargı aslında kusur
sorumluluğunu benimsiyor, temel itibariyle. Yani bu da bence belki işverenler açısından iş kazalarının önlenmesi açısından teşvik yönteminin getirilmesi gerekir bence.
112
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Yani bu sistemden ala teşvik yöntemleri, yani cezalandırmaktan ala teşvik yöntemi getirilmeli. Biraz önce kamu denetçiliği kurumundan gelen arkadaş söyledi. İhale mevzuatıyla ilgili söyledi, aslında benim burada şöyle bir önerim var, iş sağlığı güvenliği
tedbirlerini almış işverenlerin özellikle kamu ihaleleri açısından ödüllendirilmesi mesela, yani işte bir puanlama sistemiyle, iş güvenliği tedbirlerini almış, gerçekten belli
bir süredir hiç işyerinde iş kazası olmuyorsa mesela. Bu tür teşvik edici uygulamaların
mutlaka uygulanması lazım. İşte primle ilgili bir takım tedbirler zaten alınıyor.
Burada kanunlarımızda iş sağlığı güvenliğine ilişkin gerçekten haklar anlamında, işçinin hakları, işverenlerin hakları anlamında ciddi düzenlemeler var. Acaba burada
bilgi eksikliği mi var o belki giderilebilir. Yani iş yerinde iş sağlığı güvenliği tedbirleri
alınmayacak olursa işçimizin iş kanunu 24/2 uyarınca iş sözleşmesinin haklı nedenle
feshi, eğer çalışmaktan kaçınma hakkı, işverenin iş sözleşmesini haklı nedenle sona
erdirebilmesi gibi aslında mevzuatımızda bu anlamda gerek çalışanlara gerek işverenlere bir takım haklar verdiğini görmekteyiz.
İş güvenliği kültürü üzerinde çok durmamız lazım, belki başlı başına iş kültürü üzerine bir oturum yapmak lazım. Bu eğitimin ta baştan milli eğitimden başlayıp, yani anaokullarından başlayıp, milli eğitim müfredatının buna uygun hale getirilmesi. Belki
İbrahim Hocanın dediği gibi bütün toplumsal dinamiklerimizin bu iş için kullanılması yani cami hocasıysa cami hocası, müftüyse müftü, vatandaş hangi dilden anlıyorsa
o dilden. Mutlaka bu dinamiklerin de bu iş güvenliği kültürünün oluşması açısından
devreye sokulması gerekmekte. Akademik yayın eksikliğinden bahsedildi, önemli bir
eksiklik olarak vurgulandı. Önce tabi belli spesifik alana odaklanırsanız bu alanda
belki eksiklik yani başlı başına o başlıkla ilgili eksiklik olduğu söylenebilir ama ben
akademik camiada biliyorum, buradaki hocalarımızın da hemen hemen hepsinin iş
sağlığı güvenliğine ilişkin mutlaka bir akademik çalışması vardır. Yani burada zaten
Fuat Hocam, başlı başına bu alanda çalışmaları var, benim mesela doktora tezim iş
yerinin kapanması buda idare ve işyerinin kapatılması meselesi bir bölüm olarak vardı bir ayrıca makalemiz var, diğer hocalarımızın var. Akademik anlamda çok büyük
eksiklik olacağını, olduğunu ben düşünmüyorum belki biz akademisyenlerin uygulamayla ilgili uygulamadaki somut sorunlardan haberdar olup olmama, onlara somut
çözümler önermede bir takım sıkıntılar olabilir, o da giderilebilir. Son olarak not
ettiğim güzel bir cümleyle bitirmek istiyorum. Sabrınızı da fazla zorlamamak için.
İş güvenliği sorununun nasıl çözüleceğine ilişkin bu sorunun, tabi burada katılımcılardan birisi söyledi, notlarım orada kaldı kimin söylediğini de hatırlayamadım ama
atıf yaparak söylüyorum bu cümle benim değil. İş güvenliği sorununun piyasanın
soğukluğuyla değil, sosyal devletin sıcaklığı ile halledilmesi gerekir. Beni dinlediğiniz
için teşekkür ediyorum.
113
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Hikmet TÜLEN TİHK Başkanı
Son söz olarak ben de bütün katılımcılara teşekkür etmek isterim. Umarım tanış olmuşuzdur, böylece işleri kolaylaştırmak üzere bir adım atmışızdır. Başka vesilelerle
tekrar beraber olmayı arzu ederiz. Burada yapılan sunumlarla yapılan katkılar yayın
olarak da ayrıca piyasaya çıkacak ve sizlere de ulaştırılacak. Tekrar hepinize çok çok
teşekkürler.
114
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
KATILIMCI LİSTESİ
Katılımcı
Kurum / Kuruluş
Görev / Unvan
Adem AKTAN
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Hukuk Müşaviri
Ahmet SERT
Sosyal Güvenlik Kurumu
Şube Müdürü
Ahmet ŞAĞAR
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
(TOBB)
Başkanlık Özel
Müşaviri
Av. Çiğdem ERMAN
Türkiye Barolar Birliği
Av. Hüsnü ÖNDÜL
İnsan Hakları Ortak Platformu
(İHOP)
Aydın BİNGÖL
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Uzman
Ayhan DEMİRBOZAN
Türkiye Liman Dok ve Gemi
Sanayii İşçileri Sendikası
Genel Başkan
Yardımcısı
Aysu URAZ
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Uzman
Celal TOZAN
Türkiye İşçi Sendikaları
Konfederasyonu (TÜRK-İŞ)
Sosyal Güvenlik
Danışmanı
Cengiz DELİBAŞ
Türkiye İşveren Sendikaları
Konfederasyonu (TİSK)
Danışman
Coşkun SEFERTAŞ
İş Sağlığı ve Güvenliği
Profesyonelleri Derneği (İSAG)
Dicle ÇAKMAK
İnsan Hakları Ortak Platformu
(İHOP)
Doç. Dr. Ali Cengiz KÖSEOĞLU
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk
Fakültesi
Doç. Dr. Fuat BAYRAM
Marmara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi
Doç. Dr. Halil YILMAZ
Yargıtay Üyesi
Doç. Dr. İbrahim AYDINLI
Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Dr. Fatih KAZANCI
Sağlık Bakanlığı, Türkiye Halk
Sağlığı Kurumu
Dr. Hikmet TÜLEN
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Başkan
Dr. Sedat GÜLAY
Sağlık Bakanlığı,
Türkiye Halk Sağlığı Kurumu
Daire Başkanı
Ekin BOZKURT ŞENER
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Uzman
Erdal KAÇMAZ
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı,
Koordinatör
Maden İşleri Genel Müdürlüğü
Fatih AYDIN
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Başkan Yardımcısı
115
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Katılımcı
Kurum / Kuruluş
Görev / Unvan
Fazilet KÖSE
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
BHİM
Feray SALMAN
İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) Genel Koordinatör
Fikret SAZAK
Türkiye Maden İşçileri Sendikası
(Ankara)
Danışman
Gülsen KAYA
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Uzman
H. Necip NALBANTOĞLU
Türkiye Liman Dok ve Gemi
Sanayii İşçileri Sendikası
Genel Başkan
Halit BAYHAN
Türk Sanayicileri ve İşadamları
Derneği (TÜSİAD)
İstihdam ve Sosyal
Güvenlik Çalışma Grubu
Hatice YÜKSEL
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Uzman
Hilal TİRİTOĞLU
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk
Arş. Gör.
Fakültesi
İ. Hakkı ERBAŞ
Türkiye Liman Dok ve Gemi
Sanayii İşçileri Sendikası
İlker ACAR
ÇSGB, İş Sağlığı ve Güvenliği Genel
İSG Uzmanı
Müdürlüğü
Kerim GÜNEŞ
Afet ve Acil Durum Yönetimi
Başkanlığı (AFAD)
Sivil Savunma ve
Güvenlik Grup Başkanı
Kevser BURUM
İçişleri Bakanlığı, Mahalli İdareler
Genel Müdürlüğü
Şube Müdürü
Levent KAVLAK
İş Sağlığı ve Güvenliği
Profesyonelleri Derneği (İSAG)
Yönetim Kurulu
Başkanı
Mehmet Can ÇAĞLAYAN
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin
Dayanışma Derneği (MAZLUMDER)
Ankara Şube Başkanı
Merve DİLBER
Sığınmacı ve Göçmenlerle
Dayanışma Derneği (SGDD)
Mesut BALCI
Yargıtay Başkanlığı (21. HD)
Murat AYDIN
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
(TOBB)
Mustafa SEVER
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Endüstriyel Mineraller
Maden İşleri Genel Müdürlüğü
Daire Başkanı
Muzaffer ŞAKAR
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Necmi ERGİN
TMMOB Maden Mühendisleri Odası Genel Sekreter
Neyfel KILIÇ
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Uzman
Nizamettin TİRYAKİ
Genel Maden İşçileri Sendikası
(Zonguldak)
Teknik Müdür
116
Genel Başkan
Yardımcısı
21. Hukuk Dairesi
Başkanı
Uzman
İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı
Katılımcı
Kurum / Kuruluş
Görev / Unvan
Onur Musab Karakaş
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk
Arş. Gör.
Fakültesi
Özge BERBER AGTAŞ
İLO Ankara Ofisi
Prof. Dr. Abdurrahman EREN
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İnsan Hakları Kurulu
Üyesi
Prof. Dr. Haluk Hadi SÜMER Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Prof. Dr. M. Fatih UŞAN
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk
Fakültesi
Prof. Dr. Nihat BULUT
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İnsan Hakları Kurulu
Üyesi
Prof. Dr. Yusuf Şevki
HAKYEMEZ
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İnsan Hakları Kurulu
Üyesi
Rüştü GÜMÜŞ
Müstakil Sanayici ve İşadamları
Derneği (MÜSİAD)
Genel Koordinatör
Sait KORKMAZ
Kamu Denetçiliği Kurumu
Uzman
Sebahattin KORKMAZ
Hak İşçi Sendikaları
Konfederasyonu (HAK-İŞ)
İSG Komite Başkanı
Selamet İLDAY
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İnsan Hakları Kurulu
Üyesi
Sezai ÖZTÜRK
Yargıtay
Tetkik Hakimi
Sıla KAZAN SÜER
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
(TOBB)
Süleyman ERDEM
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar
Merkezi (SASAM)
Süreyya KAVAKLI
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Şeref ÖZCAN
Araştırmacı
İş Baş Müfettişi
Tevfik GÜNEŞ
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları
Konfederasyonu (DİSK)
İSG Daire Müdürü
Yılmaz ENSAROĞLU
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İnsan Hakları Kurulu
Üyesi
Yrd. Doç. Dr. Levent KORKUT
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
İnsan Hakları Kurulu
Üyesi
Yunis AKBAĞ
Türkiye Devrimci Maden Arama ve
İşletme İşçileri Sendikası
Genel Sekreter
Zeynep Gökçe ZENGİN
Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Hukuk Müşaviri
117
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
119
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
120
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
121
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
122
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
123
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
124
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
125
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
126
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
127
ÇALIŞTAYDAN
CALISTAYDAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLAR
128
0312 472 37 73
0312 472 37 73
0312 472 37 73
0312 472 37 73
TİHK - İş Sağlığı ve Güvenliği Çalıştayı - 2014
www.tihk.gov.tr
İş Sağlığı ve Güvenliği
ÇALIŞTAYI
23.10.2014
Download

İş Sağlığı ve Güvenliği - Türkiye İnsan Hakları Kurumu