Sanat Objesi Olarak Sanatçı
Sanat Objesi Olarak Sanatçı
Yapı Kredi Yayınları - 4039
ISBN 978-975-08-2701-3
SANAT OBJESİ OLARAK SANATÇI
Sergi Koordinatörü
Katalog Editörü
Veysel Uğurlu
Korkut Erdur
Proje/Küratör
Katalog Grafik
Nilgün Yüksel
Yeşim Balaban
Fotoğraf Sanatçısı
Katalog Düzelti
Niko Guido
Filiz Özkan
Konuk Fotoğrafçı
Sertifika No: 12039
Hakan Çağlav
Baskı
Promat Basım Yayım San. ve Tic. A.Ş.
Proje Ekibi
Sanayi Mahallesi, 1673 Sokak, No:34 Esenyurt / İstanbul
Prodüksiyon Sorumluları: Yasemin Yüksel, Volkan Kurt
Editörler: Nilgün Yüksel, Gül Korkmaz, Özlem Şen
© Ya­pı Kre­di Kül­tür Sa­nat Ya­yın­cı­lık Ti­ca­ret ve Sa­na­yi A.Ş.
Küratör Asistanı: Cem Aktaş
Sertifika No: 12334
Postprodüksiyon: Segment Ajans
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş.
Koordinasyon Destek: Tiyatro Tiyatro Dergisi
İstiklal Caddesi No: 161, Beyoğlu 34433 İstanbul
Styling: Begüm Bilge, Berrin Şermet
Tel.: (0212) 252 47 00 (pbx) - Faks: (0212) 293 07 23
Kuaför: Sibel Karaarslan
Terzi: Saliha Oçmak
Stüdyo: Stüdyo White Balance
Yapı Kredi Yayınları
İÇİNDEKİLER
İÇİNDEKİLER
7 SANAT OBJESİ OLARAK SANATÇI / Önsöz
52 DİŞÇİ: GÖLGEDE, MERAKTA /Berrin Şermet
8 SANAT OBJESİ OLARAK SANATÇI / Nilgün Yüksel
11 TEŞEKKÜR
54 VE MOR KONUŞTU /Sibel Buğdaycı - Canlandırma : Yasemin Yüksel, Umut Kaya
12 KESİKBAŞ DANSI / Günseli İnal - Canlandırma : Serra Yılmaz
56 FRİDA: RESİMDEN DIŞARIYA ÇIKMAYA ÇALIŞAN KADIN / Hülya Küpçüoğlu - Canlandırma : Mine Söğüt
14 SANATIN VAZGEÇİLMEZİ: Bir Kadın İmgesi / Bilge Erkin - Canlandırma : Ahu Türkpençe
58 SÜTÇÜ KADIN /Mehmet Şiray - Başak Şiray - Canlandırma : Safiye Mine
16 CARAVAGGİO’NUN KUŞKUCU THOMAS ADLI ESERİ / Mehmet Şiray
60 SELAM SANA, EY DEVRİMCİ!.. EY ŞAİR!..EY RESSAM!... /Lütfiye Bozdağ - Canlandırma : Ali Atmaca
Canlandırma : Mustafa Karyağdı, Yavuz Tanyeli, Özgür Efe Özyeşilpınar
Canlandırma : Onur Ünlü, Alper Canıgüz, Nesimi Yetik, Şafak Altun, Murat Menteş, Samed Karagöz
62 “SAAT KAÇ KİMSE BİLMİYORDU” /Özge Göztürk - Canlandırma : Cem Sancar
18 VAN EYCK: ARNOLFINI’NİN DÜĞÜNÜ / Elif Dastarlı - Canlandırma : Mustafa Alabora, Pınar Öğün
64DİZLERİNİ ÇEKMİŞ OTURAN KADIN /Fırat Arapoğlu - Canlandırma : Ceylan Ertem
20 SANATÇININ OTOPORTRESİ / Ali Atmaca - Canlandırma : Bedri Baykam, Seda Akman
66 AYASOFYA /Mustafa Kemal İz - Canlandırma : Çerkes Karadağ
22 MADAM MELANKOLİ’NİN VARLIK UYKUSUNA DÜŞEN GÖLGE /Ahmet Bozkurt - Canlandırma : Aslı Erdoğan
68SANATA VE SANATÇIYA BAKIŞ NE KADAR DEĞİŞTİ?... /Lütfiye Bozdağ - Canlandırma : Gripin
24 KEHANET / Sibel Buğdaycı - Canlandırma : Oral Ünlü
70 REANKARNASYONEL BİR ANI /Balkız İnal - Canlandırma : Günseli İnal - Beliz İnal
26 BENİM ADIM YAHUDİ /Didem Elif - Canlandırma : Bubi
72 İKONLAŞMAK /Nilgün Yüksel - Canlandırma : Hülya Koçyiğit
28 MADAM MATTISSE DOĞU KÖKENLİ MİYDİ? / Hülya Küpçüoğlu - Canlandırma : Günseli Kato
74 İZİ KALIR /Ferzan İpek - Canlandırma : Levent Üzümcü
30 YÜZYÜZE / Günseli İnal - Canlandırma : Yasemin Mori
76 AZİZEM /Çağla Ercan - Canlandırma : Leylâ Erbil
32 KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ / Mine Söğüt - Canlandırma : Can Kolukısa
78 GENÇ MÜZİSYEN SESİ YAKALAR /Ferzan İpek- Canlandırma : Melis Danişmend
34 ANATOMİ DERSİ / Didem Elif - Canlandırma : Bahadır Baruter
80UYKUDA ÖLÜMSÜZLEŞİR İNSAN /Simge Zilif - Canlandırma : Müşfik Kenter, Kadriye Kenter
36 OKUYAN ADAM / Mine Söğüt - Canlandırma : Cem Davran
82 KÜSKÜN BİR AĞUSTOS / Cem Sancar - Canlandırma : Salih Güney
38 OTTO DIX, BİR GAZETECİNİN PORTRESİ / Elif Dastarlı - Canlandırma : Latife Tekin
84DANSÇI /Mustafa Kemal İz - Canlandırma : Şenay Gürler
40 OPHELIA / Berrin Şermet - Canlandırma : Deniz Alan
86 İMGELER HEP BİRŞEY SAKLAR /Ebru Hoş - Canlandırma : Tilbe Saran
42 YUNAN VAZOSU / Özgen Yıldırım - Canlandırma : Yıldız Doyran, Fatoş Beykal
88SAYGIDEĞER MİSAFİR /Cem Aktaş - Canlandırma : Yetkin Dikinciler
44BAŞLANGIÇTA, ŞİMDİ VE SONRA... / Bilge Erkin - Canlandırma : Hayko Çepkin
90 AMERİKAN GOTİK /Barış Yıldırım - Canlandırma : Edip Akbayram, Ayten Akbayram
46 TAMİRCİ / Barış Yıldırım - Canlandırma : İsmail Atmalı
92 MAX BECKMANN /Fırat Arapoğlu - Canlandırma : Haldun Dormen
48 GELİNCİK / Ali Atmaca - Canlandırma : Pelin Batu
94 EL GRECO’NUN KADINLARI /Özge Göztürk - Canlandırma : Macide Tanır
50 ÖLÜMCÜL AŞK /Nilgün Yüksel - Canlandırma : Neşe Yaşın
Sanat Objesi Olarak Sanatçı
İnsanoğlunun en büyük arzusu değil midir zamanda yolculuk yapmak?
Anın içinde veya ötesinde, bambaşka bir âlemde “ben de varım” diyebilmek...
Varlığını, bilinmedik bir zamanda, bilinmedik bir biçimde ifade etmek,
hissettirmek…
Yüzyıllar öncesinde icra edilmiş nice sanat eseri, bugün ilk günkü
tazeliğiyle ve daha güçlü bir biçimde karşımızda duruyor. Sanat gücünü,
sanatçı ölümsüzlüğünü kadim zamanlara yapılan her büyülü yolculukta
yeniden kanıtlıyor.
Bu çalışmada, çağlar önce tuvale işlenen dünyanın en ünlü 42 resmi, 56
gönüllü sanatçının pozlarıyla, fotoğraf karelerinde yeniden hayat buluyor.
Sanatlarıyla tarihteki yerini alan sanatçılar, bu kez sanat için birer sanat
objesi halini alıyor.
Yapı Kredi Private Banking olarak, destek verdiğimiz bu kültürel ve
tarihi projede sanat için sanat objesi olmayı kabul eden sanatçılarımıza,
farklı bakış açılarıyla karakterlere yeniden can veren fotoğrafçılarımıza,
projeye emek veren tüm ekibe, serginin hazırlanmasında görev alan Yapı
Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın değerli personeline ve projenin mimarı
Nilgün Yüksel’e çok teşekkür ederiz.
Yapı Kredi Private Banking
6
7
SANAT OBJESİ OLARAK SANATÇI
Nilgün Yüksel
Başlık, sanatın temel konusu olan özne-nesne ilişkisi
üzerinden de değerlendirilebilir. Otoportreleri ve çağdaş
ederken, 18. yüzyıla doğru giden süreçte konunun parçası haline gelir.
sanatı deneyimlerini bir yana bırakacak olursak, plastik
19. yüzyıl, avangardın çıkışı ve sanatsal bağımsızlığın
sanatlarda özne görünmez olandır. Özellikle din eksenli
yüksek sesle gelişini işaret eder. 20. yüzyıl ise kuşkusuz
gelişen Batı sanatında anlatımcı sanat nesnesinin yanın-
tam anlamıyla bir kopuştur. Öncü ve yenilik kavramları
da sanatçının adı bile yoktur.
geçtiğimiz yüzyılın neredeyse ilk yarısını sıklıkla meşgul
Sanatçının bir varlık olarak belirmesi ve portre sana-
edecektir.
tının gelişimi Rönesans’tan başlayarak sıkça karşımıza
Her ne kadar sosyal bilimlerde daha erken kullanıl-
çıkan bir konu. Bu dönemde salt bir otorite olmaktan çı-
mış olsa da, 20. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte sanat
kışı ve ekonomik gücün nispeten sivilleşmeye başlaması
alanındaki varlığını gittikçe daha çok hissettiren post-
ile Medici ailesi gibi sanat koruyucularının sipariş üze-
modernist düşünce, modernizmin sürekli yenilik kav-
rine üretilen portre çalışmalarında poz vermesi, onları
ramlarını bir yana bırakarak görüneni dönüştürmeyi,
bir süreliğine, biraz da konumlarından dolayı sanat ya-
eklektik yapıları bir arada kullanmayı ve yan yanalık
pıtının hem öznesi hem nesnesi durumuna getirmiştir.
üzerine kafa yormayı seçmiştir. Onların fütursuz ve hat-
Bu çalışmalarda sanatçı, modelini şekillendirirken onun
ta bazen anlamsız diye değerlendirilen bu çalışmalarının
karakteristik özelliklerini de göz önünde bulundurur.
izi Dadaizme kadar sürülebilir. Aslında Duchamp’ın çok
Çoklu figürlerin yer aldığı grup resimleri de portreciliğin bir koludur. Sanat koruyuculuğunu üstlenen va-
bilinen Bıyıklı Mona Lisa çalışması, geleceğin habercisi
gibidir.
içinde, geçmişin sessel ya da görsel formlarını da içeren
Bugün sanatın öznesi dendiğinde belleğimizde beli-
kıfçılar, tek başlarına ya da aileleriyle birlikte kutsal fi-
Bilinen bir sanat eserini yeniden yorumlarken aynı
çalışmalar için yeni kullanımlar yarattılar. Ancak alter-
ren ilk imge, sanatçı. “Sanat Objesi Olarak Sanatçı” proje-
gürlerin biraz gerisinde yapıtların içinde yer alırlar. Laik
zamanda sanat nesnesini parodileştirme fikri çağdaş sa-
natif senaryolar içine yerleştirilecek elemanlar sokarak
si ise özne-nesne ilişkisine başka bir bakış. Öncelikle ese-
düşüncenin gelişmesiyle bu çalışmalarda vakıfçının gö-
natın sıkça ele aldığı konulardan biri olacaktır. Bu, aynı
tarihsel ya da ideolojik anlatıları yeniden kurguladılar.”
2
re sadık kalmamak, bilinen imgelerin yenileriyle yerini
rüntüsü giderek belirgin hale gelir.
zamanda sanatçılar için sonsuz çoğalabilecek anlatım
“Sanat Objesi Olarak Sanatçı” projesi, öznel nesne
değiştirmek ve atıfta bulunulan yapıtın görsel kodlarını
bağlamından yola çıkıp bir tür parodi fikriyle de bağda-
yeniden ele almak anlamına geliyordu bu proje. Benzet-
Barok dönemi ekonominin ve düşünce sisteminin
olanaklarının kapılarını açmak anlamına gelmektedir.
evrimiyle portrelerin çeşitlenmesine tanıklık eder. Oluş-
Nicolas Bourriaud, Postprodüksiyon adlı çalışmasında
şabilecek bir yeniden kurgulamaydı. Her eserin tarihsel
me/benzetmeme fikri, projenin bütününde bazen küçük
maya başlayan burjuva sınıfının bireyleri tek başlarına
bu yeni anlatım olanaklarına dikkat çeker: “Sanatsal soru
ve ideolojik bağlam içinde değerlendirilebileceği (ki bu-
bazen abartılı ayrıntılarla ortaya kondu.
ya da aileleriyle sanat yapıtlarında kendilerini ölümsüz-
artık ‘Nasıl yeni olan bir şey ortaya çıkarabiliriz?’ değil;
rada sözkonusu ideoloji salt politik göndermeden çok
Kurgu ve ifade üzerine temellendirilen çalışmalarda,
leştirir. Onları loncalar ve meslek birlikleri takip eder.
‘Elimizdekilerle nasıl bir şey yapabiliriz?’dir. Elde olanla
dönem ve günün dinamiklerini belirleyen yaşam ideolo-
model olarak sanatçılar yer aldı. Farklı alanlarda üreten
Artık sanat eserinin bir parçası olmak için kutsal bir fi-
bir şey ortaya koymak aynı zamanda aslolanı dönüştüre-
jisi üzerinden de okunabilir) fikrinden yola çıkarak eseri
ve üretimleri sanatın öznesi olan sanatçılar yeniden yo-
güre de gereksinim yoktur. Bazen grup resimlerinde her
rek başka bir aslolana çevirmek anlamına gelmektedir.
başka bir yapıta dönüştürmeyi ve yeni okuma önerileri
rumladıkları figürlerle sanatın nesnesine, kendi duruş-
figürün konumu hiyerarşinin neresinde yer aldığına ya
“Postprodüksiyon sanatçıları, kendi ürettikleri yapılar
sunmayı denedik.
ları ve konunun parçaları olarak da bir kez daha yapıtın
1
da ekonomik gücüne göre belirlenir. Erken Rönesans’ın
kutsal sahne betimlemelerinde model, konuya hizmet
8
öznesine dönüştüler.
1 Nicolas Bourriaud, Postprodüksiyon, çev. Nermin Saybaşılı,
Bağlam Yayınları, İstanbul 2004, s. 29.
2 Nicolas Bourriaud, Postprodüksiyon, çev. Nermin Saybaşılı,
Bağlam Yayınları, İstanbul 2004, s. 74.
9
Teşekkür
“Sanat Objesi Olarak Sanatçı” projesi yaklaşık dört yıl-
prodüksiyon dışında projenin eli ayağı oldu. Editörlüğü-
lık bir çalışmanın ürünü. Bu süreç içinde çekirdek eki-
müzü yapan Gül Korkmaz çeviriden planlamaya kadar
bin dışında bu projeye yaklaşık yüz elli kişi destek verdi.
sabırla çalıştı. Elbette ki işin mutfağında yer alan kostüm
Burada hepsinin adını sayma olanağımız yok, ama iyi ki
sorumlumuz Begüm Bilge, aynı zamanda yazar olarak da
vardılar.
katkıda bulunan diğer kostüm sorumlumuz Berrin Şer-
Elbette ki, bu projenin olmazsa olmazı sanatçılar.
Güvenleri, destekleri, sabırları ve heyecanlarıyla her se-
met ve kuaförümüz Sibel Özkan yaratıcı çözümleriyle
muhteşemdiler.
ferinde sanatın ve sanatçının sorumluluğunu hatırlattı-
Eski eşim, kadim dostum aynı zamanda projede yer
lar. Hayranlık uyandırıcıydılar. Zamanlarını, enerjilerini
alan sanatçılardan Ali Atmaca, projeye maddi, mane-
ayırarak projeye yazılarıyla katkıda bulunan yazarlar
vi destek vermekle kalmayıp Gümüşlük’teki atölyesini
bütünü çok daha anlamlı hale getirdiler. Akılları ve ruh-
bir fotoğraf stüdyosuna çevirmemize de yardımcı oldu.
larıyla soluğumuzu genişlettiler. Başlangıçta ve süreçte
Evinde yaptığı ağırlamalarla inancımızı ve moralimizi
rh+sanart, tiyatro tiyatro dergileri ve Segment Ajans ku-
yükseltti.
rumsal destek verdiler.
Ethem Alkan hukuki sorularımı sabırla yanıtladı.
Bu proje fikrini ilk kez kız kardeşim Yasemin Yüksel’e
Sevgili Sabiha Civelek beni Yapı Kredi’ye yönlendirdi.
açtım. Başlangıçtan beri moral desteği de olmak üzere
Herkesin kendinden bir parçayı koyarak bütünü oluştur-
prodüksiyondan poz vermeye kadar her aşamada ya-
duğu bu proje, aynı zamanda sanatın ve dayanışmanın
nımdaydı. Fotoğraf sanatçımız Niko Guido, fotoğrafla-
gücünü gösteren bir hatırlatmaya dönüştü.
rı çekebilmek için hemen her buluşmaya bazen sırtında
Adını saydığım ve sayamadığım projede yer alan bü-
malzemeleriyle İzmir’den geldi, bazen bir yerden bir yere
tün bu güzel insanlara ve elbette proje ekibine teşekkür
yolculuk sırasında soluklanma zamanlarında fotoğraf
ederim.
çekti. Onun artık yetişemediği yerlerde imdadımıza konuk fotoğrafçımız Hakan Çağlav yetişti. Volkan Kurt,
10
11
KESİKBAŞ DANSI
Günseli İnal
Paolo Veronesse, Salome,
1528 – 1588, Venedik
Sanki elinde sıradan bir nesne tutuyormuşcasına sa-
monik kadını olarak ön Rönesans ve yüksek Rönesans’ın
kin kendinden emin ve özgüveni tam bir kadın: Salome.
ustaları tarafından İncil çıkışlı resimlerin baş figürüdür.
Diğer yanda kılıktan kılığa girebilen yetenekli bir oyun-
Barok üslubun öncüsü Paola Veronesse onu yeniden yara-
cu: Serra Yılmaz. Her ikisi de bize bakıyor ve bir tepsi-
tırken yeşil rengi özenle kullanmış, aralara serpiştirmiş
de kanlar içinde kesilmiş bir baş gösteriyor; bu Vaftizci
ışığın lekelerine göre, gölgenin kararttığı bölgelere doğ-
Yahya’nın başı. Salome çok mutlu ve sakin, Serra Yılmaz
ru stratejik bir kullanım gerçekleştirmiştir. Salome’nin
ise tedirgin çünkü Kral Hirodias’ın üvey kızı Salome’nin
gökkuşağı tül giysisi dalgalandıkça zindanda akan kanın
gizli ve hain bir plan içinde olduğunu biliyor. Bu plan da-
erki onu daha da şehvetli hale getirmiş ve kral Hirodes
hilinde Salome; aşkını geri çeviren, kadınlığını reddeden,
kendinden geçerek olup biteni hiç anlamamıştır. Bu sıra-
aleyhinde durmadan konuşan, atıldığı zindanda kralın
da Serra Yılmaz da kuliste “Veronesse Yeşili” bir kostüm
kendisini kurtarmasını bekleyen Vaftizci Yahya’nın ka-
giyerek Salome’nin hemen yanı başında oldukça kaygılı,
fasının uçurulması için annesiyle birlikte gerekli tali-
O gibi olmadan, ama Oymuş gibi bize bakmaktadır.
matları vermiştir. Salome yaptığı plana göre; üvey babası
Serra Yılmaz çağlar sonra zamanın akışında dönü-
Kral Hirodias altın sarayının büyük salonunda güzeller
şen ve değişen ne varsa onu temsil etmektedir. Kadim
güzeli üvey kızının yapacağı erotik dansı seyrederken,
zamanlardan ihtiraslı bir kadın Salome ve 21. yüzyıldan
Yahya’nın katli gerçekleşecektir. Salome hiçbir erkeğin
bilinçli bir kadın Serra Yılmaz; insan bilincinin evrim ge-
kendisini reddetmesine alışık değildir. Oysa Yahya onu
çirmesi için bu kadar çağ mı geçmesi gerekmiştir!
aşağılamış ve reddetmiştir. Bu küstah hareket cezasını
Tabloda dişi ihtirasın taç yaprakları modelin göğsün-
bulmalıdır. Hangi erkek olursa olsun, ister üvey baba, is-
de filizlenirken, Serra Yılmaz Veronesse yeşiliyle koyu-
ter kardeş, isterse Vaftizci Yahya hepsi onun cinsel cazi-
laşan bakışlarını okuyucuya çevirip birazdan olacakları
besine, çekiciliğine kapılmak zorundadır. Onu ölümsüz
bize haber veriyor. Ve Salome eğilip Yahya’nın kesik başı-
yapan da budur. O İncil’in anlatığı efsanevi kadim mitle-
nı ölü dudaklarından uzun uzun öpüyor.
rin eşsiz kadınıdır. Tarih öncesinin en baştan çıkarıcı de-
12
Canlandırma: Serra Yılmaz
Fotoğraf: Niko Guido
13
SANATIN VAZGEÇİLMEZİ:
Bir Kadın İmgesi
Bilge Erkin
Maximilian
Kurzweil
aşağıya çeken kanepenin formu ve
(1867-
1916), erken ve beklenmedik ölümü
Max Kurzweill, Sarılı Kadın, 1899,
tuval üzerine yağlıboya, Viyana Müzesi
gibi açılmış eteği kompozisyonun bütü-
nedeniyle kısa süren sanat yaşamında,
İzlenimcilik’in etkisindeki manzara resimlerinin yanı
nündeki denge ve simetriyi sağlayan biçimsel unsurlardır.
sıra, her ne kadar farklı üslupta da çalışmış olsalar, Sezes-
Bu denge, rengin kullanımında da gözetilmiştir. Sarı renk,
yon akımının diğer sanatçıları Gustav Klimt ve Egon Schi-
sahip olduğu parlaklık değeri ile figürü ön plana çıkarır-
ele gibi kadını konu edinmiş, sanatının nesnesi yapmıştır.
ken, onun bu baskın etkisini dengeleyecek alanlara da
Kurzwiel, Sarı Elbiseli Kadın’da (1899) karısı Martha’yı res-
ihtiyaç duyar. Kurzweil’ın resminde bunu kanepenin ye-
meder. Martha’yı ressamın karısı olarak düşündüğümüz-
şili sağlar, yeniden üretimde ise fotoğrafın estetik bakışı
de, aralarındaki ilişkiyi gözardı etmek pek kolay değilse
devreye girer ve ışığın kontrast etkisi kullanılarak negatif
de ifadesi ve duruşuyla sadeliğin, zerafetin, kadınsal bir
bir alan yaratılır.
erkin genel bir temsilini sunar bizlere. Zaten isminden de
Sonuç olarak tuval pigmentle, fotoğraf ise ışıkla boya-
anlaşılacağı gibi, Martha’nın portresi değil, sarı elbiseli bir
nır. Bu iki resmin belki de can alıcı farkı burada yatıyor.
kadının resmidir bu.
Kurzweil’ın bağlı olduğu akım ve yaşadığı dönem içinde
Fotoğrafla yeniden üretiminde ise resim öznesine dö-
ayrıcalıklı bir yer edinen renk, algılama sürecinde etkili bir
nüşen Ahu Türkpençe’nin, bu özellikleri bir kez de kendi
varlığa dönüşüyordu. Boya, bu varlık alanını kuvvetlendir-
imgesi üzerinden izleyiciye taşıdığı düşünülebilir. Sahip
mek, algının ve rengin göreceli halini sunmak için oldukça
olduğu zarafet ve olgunluk resmin her köşesine yayılmış-
ideal bir malzemeydi. Fotoğraf ise değişen izlenimi değil,
tır. Hafif yana eğilmiş boynu, ardından usulca dağılmış
belirli bir anı görselleştiriyordu. Sarı Elbiseli Kadın’ın yeni-
bir tutam saçı ve göz alıcı elbisesinin düşmüş kol askısı bir
den yorumunda, fotoğrafın ışık-gölge ilişkisi üzerinden
yandan kadına dair samimi incelikler sunar; bir yandan
yapılan kurgusu, yakalanan bu anı zamansızlaştırır, figü-
da simetrinin hâkim olduğu kompozisyona hareket katan
rü ise mekânsızlaştırır. Böylece, Ahu Türkpençe’yi kendi
küçük ayrıntılar olarak göze çarpar. Bu ayrıntılar, aynı za-
kimliğinin ötesine taşıyarak, tıpkı Kurzweil’ın Martha’da
manda kadın davetkarlığının savruk izleridir de.
yaptığı gibi kadının daha geniş bir temsiline, bu temsilin
İki yana açılan kollar, bu kolların devamı boyunca gözü
14
sarı elbisenin bir çiçeğin taç yaprağı
görüntüsüne dönüştürür.
Canlandırma : Ahu Türkpençe
Fotoğraf: Niko Guido
15
CARAVAGGİO’NUN KUŞKUCU THOMAS ADLI ESERİ
Mehmet Şiray
Caravaggio, Kuşkucu Thomas, 1602, tuval üzerine yağlıboya, 107 x 146 cm., Sanssouci, Potsdam, German
16
Barok resmin belki de en can alıcı ve çarpıcı resimleri
havariden çok alt tabakaya ait fakir, umarsız ve serkeş
Caravaggio’nunkilerdir. Roma döneminin klasik resim
tipleri andırmaktadır. Caravaggio’nun derdi belki de
ve güzellik anlayışından, Manyerizm’in uçuculuğundan
sokak iledir: Sokağın gerçekliğiyle, onun güzellik anla-
sıkılan Caravaggio kendi karakterlerini tuale şaşırtıcı bir
yışıyla onun yaşantısıyla. Bu anlamıyla Caravaggio’nun
teatrallikle yansıtır. Figürlerin vücudundaki ışığı oyna-
amacının resimlerinde sadece bizleri yerlerimize çivi-
Canlandırma: Mustafa Karyağdı, Yavuz Tanyeli
Özgür Efe Özyeşilpınar, İbrahim Koç
tış biçimi ve oluşturduğu duygusal ortam çok sarsıcıdır.
lemek, bizi şaşkınlığa uğratarak ürpertmek olmadığını
Fotoğraf: Niko Guido
Caravaggio’nun stili hakkında ne düşünürsek düşüne-
söylemek gerekir. Sanki o daha yüksek bir amaca hizmet
lim onun uslanmaz gerçeklik arayışı birçok resminde ön
eder. Bu etkiye Caravaggio’nun nasıl ulaştığını söylemek
plandadır. Kuşkucu Thomas bu gerçeklik arayışının en
oldukça güçtür, yine de bunda güçlü ama zarif ışık doku-
tipik örneklerinden biridir. İsa İncil’de Thomas’a şöyle
nuşlarının etkisi olduğunu söylemek gerekir. Caravaggio
diyor: “Kuşkucu olma, inançlı ol. Yaklaş ve gör.”
bu anlamda ışık ve gölgeye hükmetmektedir. Koyu ton-
Caravaggio klasik dönem resmindeki havarilerin res-
larda yapılan resim, malzemenin aksine zengin ve yu-
medilişleri ile alay eder gibidir; kırış kırış olmuş yüzle-
muşak bir uyumla birleşir; ancak asıl çarpıcı olan renkle-
ri, dağınık saçları ve yırtık pırtık üstleriyle bu figürler
rin kendisinden çok sahnenin inandırıcılığıdır.
17
VAN EYCK: ARNOLFINI’NİN DÜĞÜNÜ
Elif Dastarlı
Jan Van Eyck, Giovanni Arnolfini ve Karısının Portresi,
1434, ahşap panel üzerine yağlıboya, 82 x 60 cm,
National Gallery, Londra
Arnolfini ve karısının portresi, deği-
başlamıştır; hamisi kendisine daha ya-
şen dünyanın yeni erkinin güç gösterisi
kında duran tüccarlardır belki ama yine
olarak okunmalıdır belki önce, ama keli-
de “bağımsız” değildir, olamamıştır. Van
menin tam anlamıyla olayın “arka planı”nda değişen dün-
Eyck, belki de her ayrıntısına kadar sahnenin nasıl olma-
yanın yeni sanatçısının kendi gücünü kimliğiyle ortaya
sı gerektiğini tasarlayarak siparişi veren müşkülpesent
koyma çabası yer alır. Sanatçı kendisini sanatının objesi
Arnolfini’nin inadına kendini resmeder.
yapmıştır aslında.
18
Resmin yorumu olan fotoğraf ise orijinalinden ayrıntı-
Arnolfini’nin Düğünü olarak da bilinen portrede evlen-
lardaki azalmayla ayrılır. Sahnenin olmazsa olmazı terlik
mekte olan, yeni yeni palazlanan burjuvazi sınıfından Ar-
ve köpek hâlâ durur. Kompozisyondaki ayrıntıların azal-
nolfini ve müstakbel eşi vardır. Giysileri ile de dönemin
ması, figürleri odak yapar. Burada nesneleşen sanatçı Van
tipik tarzını yansıtırlar. Başında saflıkla özdeşleştirilen
Eyck değil, Alabora ve Öğün’ün kendisidir artık. Sahnenin
beyaz örtüsü bulunan yeni gelinin karnı dikkati çeker; ka-
karanlığının artması, kaotik yanın ağır basmasına neden
dın hamile olabilir mi? Yoksa şişmanlığı saygının bir be-
olur. Yaşlı ve soluk benizli adam, genç kadının hayat ener-
lirtisi olarak gören dönemin anlayışının bir ürünü müdür?
jisine sahip olma arzusunda gibidir. Kadının giysilerinde-
İlk bakışta gözü cezbedecek bir aykırılık, bakışı şaşır-
ki mavi ve yeşilin parlaklığında dışarı yansıyan tutkusu,
tacak bir tuhaflık görülmez. Resmin hikâyesini ayrıntılar-
arzusu, gençliği sahnenin sağ tarafına hâkim olur; kadın
da aramak gerekir. Kompozisyonda yerde duran terlikler
bir adım önde durur ve yerlere düşen elbisesinin kat kat
evliliğin kutsallığını imlerken, köpek evlilikte olması ge-
olan eteği, izleyicinin bu noktadan itibaren kompozisyo-
reken sadakate gönderme yapar. Bakana göre sol tarafta
nun içine girmesini sağlar. Resmin sol kısmı ise kasvetli-
duran portakallar ise bereketin temsilcisi sayılır.
dir, karanlıktır. Van Eyck’ın resminde soldaki pencereden
Resmin belge niteliği, arkada duvarda yer alan “Johan-
gelen ışık her ne kadar adamın tarafında olsa da, adam
nes van Eyck fuit hic 1434.” (Jan van Eyck buradaydı) ya-
pencereye, yani ışığa arkasını dönmüştür, koyu renk pele-
zısıyla pekiştirilir. Ressam, bizzat törene şahitlik etmiştir.
rini ve kocaman şapkasıyla ışığı engeller ve fakat ışık ka-
Peki yazının tek anlamı bu olabilir mi? Çünkü duvardaki
dının yüzüne yansır. Fotoğrafta ise pencereden gelen ışık
dışbükey aynada Arnolfini, karısı, nikâhı kıyan görevli ve
olmasa da durum değişmemiştir. Bu anlamda fotoğrafla
Canlandırma : Mustafa Alabora, Pınar Öğün
elbette ressamın kendisi de vardır. İki farklı biçimde Van
kurulan yeni kompozisyon, orijinalinin kopyası ya da tak-
Fotoğraf: Niko Guido
Eyck olay sırasında ve orada olduğunu kanıtlama çabasın-
lidi değil, bambaşka bir ifadeyle hakkı teslim edilmesi ge-
dadır. Evet, sanatçı kilise ve saray erkinden kurtulmaya
reken yorumu olmuştur işte.
19
SANATÇININ OTOPORTRESİ
Ali Atmaca
Ernst Ludwig Kirchner, Modeliyle Otoportre,
1910, tuval üzerine yağlıboya, Hamburg
Güzel Sanatlar Galerisi, Almanya
20
Bu ne öfke usta?
ölmeyecek). Beyazın da sanatçıyı yaktığını biliyorsun.
Bir elinde fırça, diğerinde palet. Önünde görünme-
“Her yerim yanmayacak” diye mırıldanıyorsun.
yen, devasa, bakire bir tuval hayal ediyorum. Ölüm ka-
Model sanki orada değil ya da oradaki kara boşluk
dar beyaz, bir fırça darbesiyle yaşama dönmeye hazır
modeli kusup oradan atmak istiyor. Kadın bir noktaya
kadar beyaz. İki evren arasında seni bekleyen bu beyaz-
sabitlemiş gözlerini sanki yüzyıl kırpmayacak gibi. Hiç
lıktan korkuyorsun doğal olarak. “Ya dokununca beyazı
hareket yok. Donmuş, beyaz bir buza dönüşmüş. Açık-
yaşama aktaramazsam” korkusu. Elindeki fırçayı öylesi-
ta kalan teninin kusursuzluğuna karşın, hiç cinsellik
ne gergin tutuyorsun ki, bir bıçak gibi tuvale saplamayı
çağrıştırmıyor. Üzerindeki beyaz buzu kırsan fırçanla,
düşünüyorsun. Yüz hatların, boyun damarların gerilmiş,
paletinle kadın canlanacak, içine düştüğün lanetli boş-
gözlerin hafif aralanmış, ahşap bir kapıdan bakıyorlar
luktan çıkacak. onun üretken tenini görünce senin de
sanki. Bir ısırışta dudaklarının arasındaki piponun sapı-
yüz hatların rahatlayacak. Çünkü kadının üretken teni
nı kırabilirsin. Öylesine öfkeli ve sinirli bir halin var. Eee
güzellik doğurur, hoşgörü ve yaratım doğurur. Zaten sen
dostum, kolay mı usta olmak? Bunu sen çok iyi bilirsin.
soyunmaya beş kala duruyorsun usta. Haydi soyun. Fır-
Beyaz bir tuvalin karşısında kırmızı alevlerde yanmayı
çanı beyaz boyaya ban ve beyaz tuvalin üstüne sür. Bede-
da. Alevler her yerini yakmasın diye kırmızının içinde
nin elektriklensin ve içinde kayboduğunuz kara boşluk
mavi sudan çekilmiş şeritler kullanmışsın. Bütün be-
aydınlansın.
denin kavrulmasın diye. Sırtını döndüğün yarı-çıplak
Yoksa üstüne buzları giymiş kadın sonsuza dek sa-
model boşluk içinde. Latince olduğunu düşündüğüm
yıklayacak: “Fritillaria imperialis, muscari sp, Galantus”*
sözcükler mırıldanıyor: “Non omnis Moriar”. (Her yerim
* Ters lale, Arap sümbülü, Kardelen.
Canlandırma : Bedri Baykam, Seda Akman
Fotoğraf: Niko Guido
21
MADAM MELANKOLİ’NİN
VARLIK UYKUSUNA DÜŞEN GÖLGE
Ahmet Bozkurt
Constance Charpentier, Melankoli, 1801, tuval üzerine yağlıboya, 130 x 165 cm, Musée de Picardie, Amiens
Bir şeyden ayrıldığında, kendinden de ayrılınır: Kendiyle aynı olandan.
Aşktan sonra kendini uykuya terk eden kadın, tıpkı
hasattan sonra tarlaya olduğu gibi. Bedenine hapsolmuş ve bir bitkiye dönüşmüş. Bu ara dünyada, bu kralsız
dünyada kendi tarzında uzun bir konaklama düş; hasta
yeşerebilir. Düş: Düşündüğünü bilmeyen düşünce.
Sevdiğim resim: Düş’ün bir benzeri.
Her biri öteki kadar yalnız kendimi gözden yitirmişken aynada, hoyratça kendime döndürülüyorum.
tirir, özne kendini bulur.
Analiz, düş, yazı: Özne-benlik bölünüyor bin parçaya.
odanın içine yayılan karabasandır.
Kendini görmek olanaksızdır, gerçek olan kaynağın
zırh içinde… Tutmak zorunda olduğu söz daha yazılama-
ötekinde olduğudur. Öteki yalnızca bir yankı olduğunda
yoktur varlığı: Eros, küçük şeytansı tanrı!
dan kırılmış, yırtılmış. Kafa: O da bir oda, iç oda. Terk
Kendinden dışarı taşınandır aşk.
etmişsek de onu, daha az bizim odamız olmaz çünkü.
Bu çiçeğin yapraklarını koparmak yasak. Yasak, hele
Düş: Bir bilmece, imgelerden bir yazı. Deşifre edile-
Fotoğraf: Niko Guido
Ayna alaycıdır: Aşk yok, acıma yok. Benlik kendini yi-
etmeyen bir varsanıdır düş. Kafanın içinde kalır düşler,
Karabasan: Deli eden bir varsanı. İç dış oluyor. Düş’ün
Canlandırma : Aslı Erdoğan
onu benden sökmek.
bilir, çevrilebilir, harflere dönüşebilir. Sonunda arzu bile
22
23
KEHANET
Sibel Buğdaycı
Caravaggio, Narsist, 1594 – 1596, tuval üzerine yağlıboya, 110 x 92 cm.,
Galleria Nazionale d’Arte Antica, Roma.
Kara bir büyü gibi sardı tüm bedenimi
Yüzyıl oldu sanki arayıp duruyorum
Bir denge yok ne yazık ki… Ateşin göbeğine konumlanmış bu yerde
İçinden çıkmaya çalıştığım örümcek ağları
Sinsice bana bakan ben
Arzuladığın nedir
Gördüğüm bu olsa gerek
Arzuladığım neydi
cehalet karanlık siyah kör
Aradığım o boş ıssızlıkta
ışık yok
Ay büyürken içimde bir kez daha baktım aynaya
ışık yok
diyor sessizce bana bakan ben
Tekrar ve tekrar bakmak
Kendime
Boğuluyorum
Benliğimin derinliklerinden sızan o cılız ışığa
Sanki
Durgun akan bu ışıksız gölde
Işıksızlık ve ışık iç içe geçmişken benden içeri
Neye el atsam ölüm kendimde
Hayat ölüm
Ölüm hayat
Ve ben ikisinin arasında
Canlandırma : Oral Ünlü
Fotoğraf: Niko Guido
24
25
BENİM ADIM YAHUDİ
Didem Elif
Felix Nausbaumm, Bir Yahudi Olarak Otoportre,
1943, tuval üzerine yağlıboya, Osnabrück Cultural
History Museum and Felix Nussbaum Haus
Hava karanlık. Döşekler her geceki gibi rahatsız.
başımda: Sırtımın gerisinde, önüme vuran gölgemde,
Uyku bir çocukluk anısı. Gözlerim kapansa, burnum açı-
saatimin kayışında, paltomun yakasında… Böyle olaca-
lıyor. Ağzım açılsa, dilim kuruyor. Konuşamıyor tahta
ğını bilseydi kuşlar, cıvıldayamazdı tepemde özgürce.
çarşaflar. Defterimle yatıyor, kalemimle uyanıyorum.
Duysaydı çığlığımı balıklar, yüzemezdi rahatça derinler-
Etrafta çocuklar var, büyüsünler diye. Uzaktan izliyo-
de. Anlasaydı acımı ağaçlar, yeşermezdi baharda gönlün-
rum çocukları. Ağlaşıyorlar dertli dertli. Onların benden
ce. Kuşların bilmediği, balıkların duymadığı, ağaçların
soğuk kemikleri.
anlamadığı iyi oldu. Karanlık saklarken gerçeği, ben de
Dört bir yandan ayak sesleri geliyor. Kulaklarım sesten uyuşmuş, kalbim sessiz ve derinden atmakta. Soğuk-
sustum böylece. Yoksa kuşlar da, balıklar da, ağaçlar da;
şimdi benimle birlikte suçlu olurdu.
muş, sıcakmış önemli değil. Rüzgâra uyum sağlamaya
Ben bir Yahudi’yim. Nazi döneminde yaşayan genç
çalışıyorum düzenli düzensiz. Yalnızım, sanıyorlar; tek
bir Yahudi. Üstelik o günden beri yelkovanla akrep bir
başınayım bu sokaklarda. Kafama zorla soktukları in-
daha üst üste gelmedi. Hâlâ suçluyorlar beni. Oysa in-
sanları unuttular mı? Tanımadığım, sevmediğim, iste-
san olmayı ben istemedim ki. Yoksa ben de bilirdim kuş
mediğim halde susturamadığım demirbaşlarım onlar.
olup uçmayı, balık olup yüzmeyi. Ben de bilirdim ağaç
Bir ses, bir nefes olarak kaldılar içimde. Kanım aktıkça
olup her mevsim yenilenmeyi. Uçamıyorum, yüzemiyo-
damarlarımda var oldular. Bileklerimi kessem benden
rum, yenilenemiyorum diye; korkuyorum, sanıyorlar;
çok onların kanı akardı. Ben gittim, geldiler. Her adımda
kaçıyorum köşe bucak ve yalnız başınayım kavgamda.
benimle birlikte yürüdüler. Giderek çoğaldılar. Yetmedi,
Bilmiyorlar ki, bir tek kendimden korkmuyorum. En çok
büyüdüler. Tuvale gerdim. Uyandılar. Fırçaya bandım.
kendimleyken kalabalığım. Yoksa bir insan olarak tutu-
Utandılar. Renk verdim. Usandılar. Affettim. Sarıldılar.
nacak neyim kalır bu hayatta?
Canlandırma : Bubi
Fotoğraf: Niko Guido
Yine de kurtulamadım onlardan. Nerede olsam, hep yanı
26
27
MADAM MATISSE DOĞU KÖKENLİ MİYDİ?
Hülya Küpçüoğlu
Henri Matisse, Kırmızı Örtülü, 1907, tuval
üzerine yağlıboya, 99.4 × 80.5 cm, Barnes
Foundation, Philedalphia
Rahat bir şekilde sandalyede
oturduğuna bakmayın. O döneminin en ünlü ressamıyla evli. Birçok kez eşinin resimlerine konu
oldu üstelik. Kırmızılı bandana, modelin, Doğu kökenli
olduğunu düşündürtüyor. Yoksa Madam Matisse gerçekte Doğu kökenli miydi?
O gün erkenden kalkmıştı kadın. Hizmetçi gelmemişti. Bir an son zamanlarda aksayan ev ve mutfak düzenini görünce, hizmetçinin işi bırakacağı izlenimine
kapıldı. Kısa bir panik anı yaşadı. Çünkü tek başına koca
evi, eşinin atölyesini ve bahçeyi nasıl düzenleyip, temizleyebilirdi? Eşinin çoktan kalkıp atölyesinde resimlerinin başına geçtiğini düşünerek, sadece yatağı toplayıp,
mutfağa geçti. Kapının hemen yanında duran, yerden
kendi boyun bölgesine kadar yükselen açık raflı dolaptan, başörtüsünü aldı. Omlet yaparken ya da sofrayı
hazırlarken saçlarının dökülmesini istemiyordu. Bağları
arkada kalacak şekilde saçlarını toparladı. Boynu ortaya çıkmıştı. Gündelik kıyafeti ile bandanası tesadüfen
uyumlu olmuştu. Elbisesini çekiştirdi. Son zamanlarda
almış olduğu kiloları gizliyordu elbise. Ayrıca eşinin de
kendisini hep güzel görmesini istiyordu. Kahvaltı sofrasını alelacele hazırlamaya başladı. Birazdan kocası kahvaltıya gelirdi.
Matisse, atölyesinde son bir aydır üzerinde çalıştığı
resme doğru başını hafifçe sağ tarafa geriye doğru çevirecekmiş gibi yaparak baktı. Eşi kalkmış ve kahvaltıyı
28
hazırlamış olmalıydı. Birden karnının acıktığını fark etti. Fırçayı
elinden bıraktı.
Yemek salonuna girdiğinde
sofranın hazırlanmış olduğunu gördü. O sırada mutfak
kapısı açıldı ve eşi elinde bir tabak kızarmış sosisle girdi ve elindekini masaya bıraktı. Matisse’in gözleri şöyle
bir eşinin üzerinde gezindi. Son zamanlarda biraz kilo
almıştı ama hâlâ çok güzeldi. Sonra gözleri eşinin saçlarına odaklandı. Başındaki bandanaya, nasıl da güzel
sarmıştı saçlarını. Birden gözünün önünde bir resim belirdi. Karısı bir sandalyede oturuyorken, dinleniyorken
onu gösteren bir resim. Konuşmuyordu ve eşinin kıyafetlerine ve saçlarına dikkatlice bakarak, kompozisyonunu
kurguluyordu kafasında. Ağzına henüz iki lokma yemek
atmıştı ki, ayağa kalktı ve yemek salonundan çıkış kapısına doğru ilerlemeye başladı. Madam Matisse bir şeyler
söyleyecek oldu ama söyleyemedi. Bu gibi durumlarda
eşinin nasıl kararlı olduğunu bilirdi. Matisse tam kapıdan çıkarken “O bandanayı da nerden buldun. Geçenlerde odalık resmini yaparken, modelin kullandığı parça o.
Buraya nasıl gelmiş?” dedi düz bir şekilde…
Resme ve hemen yanındaki fotoğrafa tekrar bakıyorum. Acaba benzer bir olay olmuş mudur? Yoksa çok mu
uzak bir ihtimal? Bir varsayımdan öteye gitmeyen küçük
bir hikâye. Olaylar belki böyle gelişti belki değil… Ama
şurası bir gerçek ki Madam Matisse kesinlikle Doğu kökenli değildi.
Canlandırma : Günseli Kato
Fotoğraf: Niko Guido
29
YÜZ YÜZE
Günseli İnal
Vermeer, İnci Küpeli Kız, 1665, tuval üzerine
yağlıboya, 46.5 x 40 cm., Mauritshuis,
The Hague, Hollanda
Atölyede süren sessizlik; fırçaya uzanan
zın saç bandını boyarken fırçadan mavi bir
Vermeer’in elinin ağır ağır tuvalin üzerine
topak yere fırlıyor, yayılmaya başlıyor. Evin
yükselmesiyle bozuluyor. Sihirli bir an bu; karşısındaki
alt katından gürültülü kadın sesleri, inlemeler duyulu-
canlı model hiç nefessiz beklerken ressam tuvale önce
yor, biri bayılmış olabilir. Ressam aldırışsız tavrını sür-
genç kızın başını çiziyor. Yeni bir suret oluşumunun
dürerek saç bandını boyamakta, boyadıkça karşısındaki
doğum anı birlikte yaşanırken, oda kapısının altından,
yüz değişmekte. Yüzden yüze iletişim frekansları fırçayı
pencere pervazlarından dondurucu soğukla birlikte kor-
tutan elini tir tir titretiyor, fırça güçsüzleşiyor, birkaç
ku sızacak, dar tahta merdivenlerden biri çıkacak, evin
gölge oluşturduktan sonra bir an ressamın başı yere
dişi reisi korkunç bir çığlık atacak...
doğru eğiliyor. Başını kaldırdığında karşısında artık baş-
J. Vermeer başkasına ait inci küpeyi genç kızın ku-
ka birinin yüzü var. Gelecekten gelen bir yüz: Yasemin
lağına takarken kızın pembe pürüzsüz tenini hafifçe
Mori’nin yüzü. Hollandalı genç kıza benzemiyor. Daha
okşuyor, gözlerinin içine derin derin bakıyor. Ressam
ihtiraslı, daha atak, daha kararlı. 21 yüzyılın tüm özel-
bu komposizyona başlayalı tek amacı kendine ait bu anı
liklerini donanmış bir yüz. Ressam hafif bir şaşkınlık
ölümsüzleştirmek. Aralarındaki göz iletişiminden dökü-
yaşıyor ve duraksıyor. Yerdeki mavi boya lekesi gittikçe
len simler atölyeyi baştan aşağıya altına bulamış. Delftli
büyüyor, yayılıyor. Yasemin Mori’nin bakışları davetkâr,
Vermeer; Kuzey Rönesansı’nın sakin çocuğu erotik ba-
ressamı çileden çıkaracak denli cüretkâr. Bakışlarındaki
kışlarıyla genç kızı soyuyor, bir yandan da kızın yüzün-
küstah ifade erotik çağrışımla birleşmiş. Hem Hollandalı
deki saf çocuksuluğun tahrik edici yanını ten rengine
kız hem de gelecekten gelen bu dişi, Eros’un azad ettiği
boyuyor. O bir Caravaggist, büyülü figürlerin, dişilerin
yüzler olmasın! Belki de birkaç benlik birbirlerine dönü-
ressamı. Fırçanın maviye doğru hareketiyle başlayan
şüm içinde kendi kökenlerini aramaktadırlar. Eros tüm
aşkınlık Hollandalı kızla ressamın arasında kıvılcımlar
zamanların yolcusu; şu anda ressamın atölyesinde var
oluşturuyor, yere kıvılcım parçaları düşüyor, hava huz-
olanın üzerinden henüz var olmayan, gelecekte olunan
melerinden peri tozu sızmakta. Fırça genç kızı okşarcası-
bir geleceğe doğru akmakta ve tüm eşyayı değiştirerek
na tuvalde dönüyor, iniyor, çıkıyor; yüzeyde dokunulan
eski/yeni yüz üzerinde gölgeli oyunlarını başlatmakta.
noktalardan yeni bir yüz doğmakta. Ressam hiçbir za-
Hollandalı Kız ve Yasemin Mori; şimdi ve geleceğin göl-
man dokunamayacağı genç kıza fırçasıyla dokunmakta,
geli oyununda buluşmakta, ışıkta erimekte ve benlik,
hiçbir zaman okşayamayacağı bu narin varlığı boyalarla
geri dönüşü olmayan bir güçle ileriye doğru atılmakta ve
okşamakta. Tarihler 1660’ları gösteriyor.
tarihler 2012’yi göstermekte, yerdeki mavi leke yayılarak
Yerde mavi bir leke oluştu, ressamın fırçası genç kı30
büyümekte.
Canlandırma : Yasemin Mori
Fotoğraf: Niko Guido
31
KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ
Mine Söğüt
Osman Hamdi Bey, Kaplumbağa Terbiyecisi,
1906, tuval üzerine yağlıboya, 222x122 cm.,
Pera Müzesi
Siz hiç terbiye edildiniz mi?
Sonra yıllarca şiddetle terbiye edildik. Kime güvene-
Biz edildik. Hem de birçok kere.
ceğimizi bilmedik. Terbiye edildikçe güvenimizi yitirdik.
O yüzden biz, hepimiz bu resmi çok severiz. Terbiyeyi
Güvenimizi yitirdikçe bölündük. Bölündükçe kaybolduk.
de iyi bir şey zannederiz.
Kayboldukça kaybettik…
Mesela bir zamanlar bir soyun tokadıyla terbiyelen-
Şimdilerde korkuyla terbiye edilmekteyiz. Kimimiz
miştik. Asırlar boyu o terbiyenin rüzgârıyla kıtalardan
bir şeyleri kaybetmekten korkuyor, kimimiz bir şeylere
kıtalara at koşturduk. Birileri sömürgeciliğin kitabını ya-
yetişememekten. Kimimiz Allah’tan, kimimiz kuldan. O
zarken biz fetihlerin şarhoşluğundaydık.
yüzden üzerimizde kalın kabuklar var, başımızı içimize
Sonra savaşlarla terbiye edildik. Dört tarafımıza kalın
çekmişiz. Hiç kıpırdamıyoruz, hareketsizce duruyor, bir
çizgilerle sınırlar çizdik, arkadaşlarımızı ağlayarak deni-
suçlu gibi önümüze bakıyoruz. Korku içimizde büyüyor,
ze döktük, akrabalarımızı ağlayarak denizden çıkardık,
gerçek dışımızda.
komşularımızı ağlayarak taş ocaklarına yolladık, dostla-
Siz hiç terbiye edildiniz mi?
rımızın ağlayarak camlarını kırdık, kader ortaklarımızın
İşte biz edildik… ve işte kör olduk.
ağlayarak dillerini yasakladık. O kadar terbiyeliydik ki,
savaşarak kazandığımız bağımsızlığımızdan aklı evvel
bir uysallıkla vazgeçtik.
32
Canlandırma : Can Kolukısa
Fotoğraf: Niko Guido
33
ANATOMİ DERSİ
Didem Elif
Rembrandt, Dr. Tukip’in Anatomi dersi, 1632, tuval üzerine yağlıboya, Kraliyet Sanat Galerisi, Mauritshuis, Hollanda
Kafam hep karışıktı benim. Hayat, nereden başlayacağımı anlayamadan biten bir roman. Bir sürü insan
günlüklerimde severdim.
vardı. Bazılarını tanırdım. Yakınım olanlar uzak, uzak-
Değerlerim önemliydi benim. Gururum başarıdan,
ta olanlar yakınımdı. Sabırsız olanların kimi anlayışlı,
güçlü olmak sağlığımdan önde gelirdi. Mutluluğun önü-
seçkin olanların kimi sıra dışıydı. Meraklılar ise zaman
ne bir sürü engel koyar, özgürlüğümü en sona atardım.
zaman önyargılı. Üzerimde olan gözlerinden anlardım,
İnançlarım temelimdi benim. Her adımda dönüp on-
kaderlerimiz aynıydı. Her biri zayıf ya da iri kıyımlı ka-
lara bakardım. Tanımadığım her şeye inanır, tanıdığım
lıplarının içinde, hayatı anlama arayışındaydı.
kendime asla inanmazdım.
Algım karanlıktı benim. Olumsuzluğum, evime ba-
Gerçekleşmeyen düşlerim olurdu benim. Demiri bu-
cadan giren Tanrı misafiri. Karışık kafam hep ağırdı.
lutlara atılmış bir gemi gibi yaşardım. Bulutlar hareket
Kendimi asla taşıyamazdım. Topuklarım ezilmesin diye,
ettikçe ben de yol alıyorum sanırdım.
ayaklarım yan basardı. Gövdem yerçekimine paralel, yüzüm yere bakardı.
Göğsüm susardı benim. Sıkıştıkça kalbim atar, kalbim
attıkça canım yanardı. Ağzım hep ağlar, gözlerim hep gülerdi. El yordamıyla beller, bellediklerimle ellerdim.
İhtiyaçlarım vardı benim. Geri kalmamak ilerlemekten, düşmemek yürümekten önemliydi. Yarını önceden
34
bilmek isterdim. Kendime iple bağlanıp, başkalarını
Canlandırma : Bahadır Baruter
Fotoğraf: Niko Guido
Yüzüme ışık vururdu benim. Hatalarım yüzümün
ortasında aydınlanırdı. Ben hatalarıma, gözlerimi ışığa
kapatarak katlanırdım. Ete kemiğe bürünen korkular büyütür, bildiklerimi bedenimde çürütürdüm.
Bir hayatım vardı benim. Ben ona yaklaştıkça o benden uzaklaşırdı.
Bir bedenim vardı benim. Ben bunu ölünce anladım.
35
OKUYAN ADAM
Mine Söğüt
John Singer Sargen, Okuyan Adam, 1904,
tuval üzerine yağlıboya, 64.1 x 56.5 cm.,
Public Museum, Pennsylvania
Mesela o kitapta… zamanın ne olduğu yazıyor olsa…
O yazar zamana çok uzun dese, bu yazar geçti gitti.
O okur zamanda yok olsa, bu okur zamanı kaybetse.
Ressam bizzat kendisi zaman olsa, fotoğrafçı o zamanda kaybolsa.
Mesela o kitapta mekânın ne olduğu yazıyor olsa…
O yazar çok uzak dese, bu yazar hapsoldum.
O okur öldüğüm yer dese, bu okur öleceğim.
Ressam vardım dese, fotoğrafçı hapsoldum.
Mesela o kitapta, ne olduğu yazıyor olsa…
O yazar sizsiniz dese, bu yazar biziz.
O okur içim dese, bu okur dışım.
O ressam verdiğim dese, bu ressam aldığım.
Mesela o kitapta hiçin ne olduğu yazıyor olsa…
O yazar korksa, bu yazar korkutulsa.
Canlandırma : Cem Davran
Fotoğraf: Niko Guido
O okur sevmese, bu okur anlamasa.
O ressam benim dese, bu fotoğrafçı sensin.
Mesela o kitap hiç yazılmamış olsa, o resim hiç çizilmemiş, o fotoğraf hiç çekilmemiş.
Zaman da mekân da hep de mesela hiçmiş…
36
37
OTTO DIX, BİR GAZETECİNİN PORTRESİ: Sylvia von Harden
Elif Dastarlı
Otto Dix, Gazeteci Sylvia von Harden’ın Portresi,
1926, ahşap üzerine karışık teknik, 120 x 88 cm,
Musée National d›Art Moderne, Paris
“Sen bütün bir çağı temsil ediyor-
kırmızısı ile uygulanan duvar rengi şef-
sun” sözleriyle ikna eder Otto Dix,
fafımsı, dalgalı bir görünümdedir. Dix
Sylvia von Harden’i, resmini yapma-
figürlerin katılığını sonuna kadar his-
ya. 1894 doğumlu Alman gazeteci ve
settirir.
Sehpanın yamuk, deforme biçimi
şair Harden, resminin yapıldığı 1926
yılında 32 yaşındadır. Dix’e, “Yani benim donuk gözleri-
dikkat çeker. Kompozisyonda bir deformasyon olduğu-
mi resmetmek istiyorsun, benim gösterişli kulaklarımı,
nu hissederken göz artık farkına varmaya başlar. Kadı-
uzun burnumu, ince dudaklarımı; benim uzun ellerimi
nın yüzü ve parmaklarının aşırı uzunluğu, sigara ve kib-
resmetmek istiyorsun, kısa bacaklarımı, büyük ayakla-
rit kutusunun yine deforme edilmiş formları, sahnenin
rımı – ki bunlar insanları sadece korkutur ve kimsenin
gerçekçiliğini zorlama hale getirir. Etkisinin artması için
hoşuna gitmez…” der. Dix, kendisini harika tasvir etti-
abartılmış bir gerçeklik söz konusudur. Savaşın yaraları,
ğini söyler. Ondaki çağının güzelliğini fark etmiştir: Dış
gerginliği, zorluğu kadının bedeninde, duruşunda, dışa-
görünüşle değil, psikolojik derinlik ile ilgili olan çağın
rı yansıyan karakterinin dehlizlerinde hissedilir…
ruhunu.
Savaşın felaketini bizzat yıkımın kurbanları üzerin-
kisini yineler. “Şey”leşen beden, portrenin ana konusu-
den aktaran Otto Dix’in gerçekçi hassasiyetle uygula-
dur; özne ve nesne anlatımın gücüyle aynılaşır. Tekin’in
dığı portrelerinden biridir. Sylvia von Harden portresi.
“büyülü gerçekçiliği”, Dix’in abartılmış gerçekçiliğiyle bir
Monokl gözlüğü, kısacık modern saçları, kareli ve gayri-
arada sunulmuştur fotoğrafta. Kadının ifadesindeki sa-
feminen elbisesi, özensizce teki düşmüş dizüstü çorabı
hicilik, ayrıntılarda benzerlik aramayı gereksiz kılar. 21.
ve elbette sigarası, içkisi ile gazeteci-şair Harden, 20.
yüzyılda kendini kanıtlamış güçlü bir yazarın yüzünde,
yüzyılda dış güzelliğinin ötesinde anlamlar yaratarak
duruşunda, mimiğinde Von Harden’in ruhu hakkıyla ya-
varlık nedenini yeniden kazanan kadının prototipidir
şar. Figüre odaklanan kompozisyon şeması ile kadının
adeta. Dix, figürün ruhsal durumunu apaçık çözüm-
hali resmin geneline yansır. Çalışmanın yapıldığı 1926
ler. Bu resimde figür, zamanın ruhuyla ikizdir; “çağının
yılına dair çağın tini, 2012 yılında hâlâ her türlü yıkı-
kadını”nın portresi, çağının da portresidir.
mın, kıyımın etkisini hatırlatarak kendini hissettirir…
Arka plan, iç mekânda bir duvar köşesidir; alizarin
38
Latife Tekin’in yorumundaki Von Harden, resmin et-
“maalesef”.
Canlandırma : Latife Tekin
Fotoğraf: Niko Guido
39
OPHELIA
Berrin Şermet
Antoine-Auguste-Ernest Hebert
(1817-1909), Ophelia, Musee Hebert,
Paris, Fransa
Biraz önce çiçekler topladım. Sonra toprakla vedalaş-
Geri döndüm. Yol boyunca çiçekleri kopardım saç-
tım. Sen çoktan hafızanı yitirmiştin. Ben yanına gelmek
larımdan. Açık saçık şarkılar söyledim. Babam duysun
üzereydim. Sadece biraz önceydi çiçekleri toplayalı. Ben
istedim. Ayıplasın, azarlasın beni istedim. Duyamadı ba-
bırakmış, sen unutmuş ve ben yoldaydım çoktan.
bacığım. Çok uzaktaydı. Ben çok yalnızdım.
Saplarından ayırdım çiçekleri. Kararsız, biraz da da-
Terledim ve yoruldum. İçim yandı, kalbim soğudu.
ğınık, saçlarıma taktım. Açık saçık şarkılar söyledim. Ba-
Su kenarına vardım. Yüzümü suya eğdim. Geri döner-
ğıra bağıra söyledim.
ken saçımdan kopardığım çiçekler, suyun aynasında geri
Yola çıktım, sonuna geldim sonra yolun. Bahçeden
içeri girdim ve seni aynı, umduğum yerde buldum. Son
geldiler. Toprakla çoktan vedalaştım. Ben Ophelia’ydım,
delilikten sonra ölümden önce bedenimi suya bıraktım.
kez seslendim sana. Önünde diz çöktüm. Çeneni tuttum.
Yüzünü, yüzüme çevirdim. Bu sefer gör beni diye. Saçlarımda çiçekler vardı. Gözlerin karanlıktı. Gözlerinde ben
yoktum yine.
40
Canlandırma : Deniz Alan
Fotoğraf: Niko Guido
41
YUNAN VAZOSU
Özgen Yıldırım
Yunan Vazosu
42
Yunan resim sanatına dair referans olarak kullanılan
leştirilmiş iki figür gerek anatomik gerek diğer özellikle-
ve Antik dönemin sanat üslubu ve temaları üzerine bil-
riyle birlikte oldukça ayrıntılı tasvir edilmişlerdir. Antik
gi sahibi olmamızı sağlayan Yunan vazo resimleri, aynı
döneme ait kıyafetler ve iki figürün ellerinde bulundur-
zamanda Antik dönemde geçirdikleri değişimlerle za-
dukları objeler tüm detaylarıyla resmedilmiştir. Yıldız
manının sosyo-kültürel ve dinsel-mitolojik konularına
Doyran ve Fatoş Beykal’ın performe ederek yeniden
da ışık tutmaktadır. MÖ XI-III. yüzyıllar arasında daha
yorumladıkları Yunan Vazosu’nda mitolojik unsurlar,
çok Atina ve civarında görülen geometrik figür ve mo-
Antik dönemin günlük yaşam pratikleriyle birlikte bir
tiflerin yer aldığı, oldukça dekoratif resimlerle bezenmiş
kompozisyon içerisinde yorumlanır. Figürlerin üzerinde
Yunan vazoları, MÖ VI. yüzyılda üslup ve tema yönün-
dökümlü kumaştan tüm vücudu örten giysiler bulunur.
den değişime uğrar. Siyah siluetler açık renk ya da kır-
Bu giysilerin detaylarını koyu renkli şeritler oluşturur.
mızı bir zemin üzerine uygulanır ve genellikle Tanrı ile
Fatoş Beykal profilden bir duruş sergiler ve elinde zey-
kahramanların yaşamlarından kesitler betimlenir. MÖ
tin dalı tutar. Zeytin dalı Yunan mitolojisinde Athena
500’den itibaren vazo resimleri siyah bir zemin üzerine
ile anılır, oldukça değerlidir ve barışı temsil eder. Yıldız
açık renkli ya da genellikle kırmızı renkli figürlerin yer
Doyran’ın canlandırdığı diğer figürün ise baş kısmı pro-
aldığı üsluba döner. Gerçeğe uygun, anatomik özellikle-
filden vücut kısmı ise cepheden verilir. Doyran’ın elinde
rin ve hareketlerin realist bir şekilde vazo resimlerinde
tuttuğu ve dönemim sosyo-kültürel yaşamına kaynaklık
yansıtıldığı bu dönemde, ayrıntı veriler zamanına dair
eden obje, lyra isimli bir çalgıdır. Sanatçının diğer elinde
bilgileri günümüze taşır. Birden fazla figürün kullanıl-
ise bir kese bulunmaktadır. Bu iki figürün bulunduğu
masıyla oluşturulan kompozisyonlarda, mekâna ait ay-
kompozisyona dışardan vücudu görünmeyen üçüncü bir
rıntılar, figürlerin ayrıntılı tasviri ve kıyafetlerin ve kul-
kişi, bir objeyi uzatır şekilde dahil olur. Tüm bu figüra-
landıkları aksesuarların ayrıntıları ustalıklı bir şekilde,
tif ve objesel veriler toplumsal bağlamda iyi, güzel kav-
bu döneme ait vazo resimlerinde karşımıza çıkmaktadır.
ramlarını, barışı, eğlence kültürünü, alışveriş ilişkisini
Sanatçı Yıldız Doyran ve Fatoş Beykal’ın canlandırmaya
çağrıştırır. Figürlerin resmedildiği mekânın Antik mi-
çalıştığı “Yunan Vazosu” adlı eser de aynı döneme ait bir
mariye özgü detayları ise bu kompozisyonun çerçevesini
Yunan vazosu resmidir. Eserde siyah zemin üzerine yer-
belirler.
Canlandırma : Yıldız Doyran, Fatoş Beykal
Fotoğraf: Niko Guido
43
BAŞLANGIÇTA, ŞİMDİ VE SONRA...
Bilge Erkin
Başlangıçta, şimdi ve sonra…
let ve zayıflığın bir yansıması olarak da okunabiliyor.
Başlangıçta kaos vardı. Yer ile gök birdi. Yer
Hayko Cepkin ise müzikal dili ve bu
Gaia, gök ise onun hem oğlu hem de kocası Uranos
müziğin icrasındaki teatral duruşuyla asidi. Uranos, yağmur olup da Gaia’yı her ıslattığında, kollarının arasına alıp da her sarıp sarmalalında Goya gibi kendi mitini yaratmış olan
dığında titanlar, yüz kollu canavarlar ve tanrılar
bir sanatçı. Resmin yeniden temsilinde ise
meydana geliyordu. Yaratılış işte böyle başlamıştı.
bu ürkütücü sahnenin ana karakteri olarak
Yaşadığı toplumun acılarını ve çelişkilerikarşımıza çıkıyor. Kendine özgü bakışı ile
ni içine atmış, yaşamının sonuna yaklaşmış
hikâyeyi yeniden kurguluyor. Saturn ile ortak bir kaderi paylaşmasa da kendi bedeni
bir ressam. Geçirdiği rahatsızlıkdan dolayı
üzerinden içinde yaşadığı toplumun ikilesağır olmuş, karısı ve biri dışında diğer tüm
Francisco Goya, Satürn, 1819–1823,
çocuklarını kaybetmiş bir Goya (1710-1828). tuval üzerine yağlıboya, 1,43 m x 81 cm, mini üstlenmiş olduğu düşünülebilir. Ve asPrado Müzesi
lında bunu, rock ezgilerini Anadolu tınılarıyla
Yetmişlerine geldiğinde, halk arasında ‘Sağır
ördüğü müziğiyle de sunuyor bize. Kimi zaman uçlarda geAdamın Evi” olarak bilinen Madrid dışındaki evine çekilip
zinen brütal vokalile bir anda müziğin seyrini değiştirerek
de duvalarına “siyah resimler” serisini yaparken kendi mitolojisini kurgulamış sanki.
isyankâr tavrını ortaya koyuyor ve karanlık sularda gezinen
Oğlunu Yiyen Saturn, hâlâ bilinmez olanın izlerinin sübir gezgin imajı çiziyor. Yine de müziğine ve sözlerine biraz
rüldüğü “siyah resimler” serisindeki en can alıcı resimlerden
yaklaştığınızda kendi hikâyesinden yola çıkarak, isyan, ölüm
biri. Bir görenin bir daha unutamayacağı bu resimdeki en
ve korkuyla beslediği müziğini, Goya’nın Saturn’de yaptığı
çarpıcı unsur ise Saturn’ün yüzündeki dehşet ve korku dolu
gibi önce insan olmakla ilişkilendirerek cesur ve samimi bir
bakışı. Üzerinden kanın süzüldüğü parçalanmış bedenden
dil yarattığını da belirtmek gerek.
bile ürkütücü duruyor. Belki de bu bakışlar, aslında izlenmesi
Goya, resmindeki aklın sınırlarında dolaşan bu eyleme,
için yapılmamış olan bu resme daha da yaklaştırıyor bakan
kafaları karıştıran yeni bir yorum katmış, Saturn’ün yediği
kişiyi. Çünkü resimde herkes için tanıdık bir şey gizli: Her ne
oğlunu, hikâyede geçtiği gibi bebek olarak değil yetişkin haliyle resmetmişti. Ayrıca, bedeni olduğu gibi yutmak yerine
kadar tek egemen güç olsa da yaptığı eylemin dehşet vericiliğinin farkında olan Saturn’ün çıkmazını ve ikilemini yansıdaha önce Rubens’in de yaptığı gibi dehşeti güçlendirerek
tıyor. İzleyene, Saturn’ün bile insani bir yanı olduğunu hatırSaturn’ün onu parçalamasına da izin vermişti. Burada ise
latıyor. Goya’nın geç dönem üslubuyla gün yüzüne çıkan bu
Hayko Cepkin, elindeki plastik bebek ile temsili anlamı ister istemez oldukça güncel bir meseleye taşıyor. Öyle ki hem
Ortaçağ karanlığının, akıl ve akıldışının bir arada yaşandığı
oyuncak sektörünün, dünya pazarındaki üretim gücünü
yüzyılın sancısından kaynaklandığı düşünülüyor. İkilemler
elde etmeye çalışan tirancı şirketlerine ve ülkelerine hem de
ve çelişkiler, bir yandan İspanya’nın içinde bulunduğu siyasal boşluk dönemine işaret ederken bir yandan da buradaki
engel tanımaz tüketim arzusunun neredeyse kanibalizme
yıkım ve vahşetin tanığı olan Goya için de içinden çıkılmaz
dönüşen yönüne parmak bastığı düşünülebilir. Böylece kapitalizmin despot kimliğini hem de onun kölesi olan insanın
bir durumu temsil ediyor. Böylece bu mitolojik hikâye, yeni
çelişkisini bir bedende bizlere sunmuş oluyor. Başlangıçta,
anlamları da beraberinde getirerek: Siyasal iktidarın baskıcı
şimdi ve sonra… Kaos hep bizimle, burada.
rejimi, insanlığın içindeki deliliğin sınırları, kadercilik, ceha44
Canlandırma : Hayko Cepkin
Fotoğraf: Niko Guido
45
TAMİRCİ
Barış Yıldırım
Fernand Léger, Tamirci, 1920, tuval üzerine yağlıboya, 115.9 x 88.9 cm.,
National Gallery of Canada, Ottawa
Roma’nın milat öncesi sokaklarını, sırtlarında çullarından ve çocuklarından başka hiçbir şeyi olmadan
ğin eli boğazlarına yapıştı.
adımlayanlar, devriâleme Avrupa’dan başlamış bir haya-
Onların açlığının; düşmanlarının zenginliğinin...
letten, zincirlerinden başka yitirecek şeyleri olmadığını
Ama bir kez tatmışlardı yeryüzü bahçesinin en ıtır-
öğrendikleri gün, omuzları dikleşti, gözlerinde bir gü-
lı elmasını. Kaç devrim yenilirse yenilsin, kollarına
lüşün ipucu dolaştı, kaslarının yük değil güç olduğunu
çalışma’dan akan güçle tanışmışlardı.
ilk kez hissettiler ve ilk o zaman, sigaralarının dumanını
Çok yollara düştüler...
fabrikaların dumanına eklerken telaşlı bir ürkeklikle de-
Dünyanın bütün gurbetlerini yurt tuttular, dünyanın
ğil güngörmüş bir bilgelikle baktılar.
bütün vatanlarında el kapılarına düştüler. Dünyanın en
Oysa daha çocuktular...
büyük tuvalini -dünyayı- renkleriyle boyadılar. Kimsele-
İşçilerin, köylülerin ve ressamların ciğerine hardal
rin görmediği yeni renklerle, kimselerin çizmediği yeni
gazı üfleyen bir savaşın ardından dünyanın altıda birini “büyük”lerin elinden aldıklarında onlar bir yaşlarına
daha girdiler. Beyaz geceleri renkli balonlarla boyamaya
46
yetecek kadar olsun soluklanamadan açlığın ve zenginli-
şekillerle...
Çizen, çizilen ve çizgi; boyayan, boyanan ve boya: Bir
ve aynı dünya!
Canlandırma: İsmail Atmalı
Fotoğraf: Niko Guido
47
GELİNCİK
Ali Atmaca
Kees van Dongen, Gelincik, 1919, tuval
üzerine yağlıboya, 54,6 cm x 45,7 cm,
Museum of Fine Arts, Houston, ABD
48
Gelincik, kaynatılmış suda beş dakika bekletilip çayı
Şimdi yorumcu yazar ipin ucunu kaçıracak… Eğer
yapıldıktan sonra içine bal, karabiber ve limon suyu ka-
bekleyenin ben olsaydım esip de yapraklarını dökecek
tılarsa afrodizyağa dönüşür. İki bardaktan sonrası kadın
rüzgârın kanatlarını kırardım, ovalardan avuçlarım-
ve erkekler için aşırı sakıncalıdır. Aşk acısından uyku-
la atölyeme toprak taşıyıp seni atölyemin her köşesine
suzluk çekenlere balsız ve bibersiz önerilir. Acısız düşler
ekerdim. Sulardım seni hemen çiçek açasın diye, baharı
görerek sabahı yakalarsınız. Ayrıca sevdiği kişiyi görün-
eteğinden tutarak erkenden getirirdim.
ce soluğu kesilen kişilere de acilen gelincik çayı önerilir.
Burada yorumcu yazar ipin ucunu iyice kaçırıyor…
İşte, gecenin karanlığında görülen gelincik kırmızı-
Mermerden bir yontu gibi süzülen boynunun aşağısını
sı bir örtüyle ıslak saçlarını toplamış, kocaman açılmış
biraz açardım. Hatta soyardım seni, doğurgan göğüslerin
gelincik göbeği tohumu gibi bakan, hüzünle bakan göz-
yüzündeki hüznü silsin diye. Sen umut içinde beklerken
lerinle seni görüyorum. Nerede kaldın? Tan ağarıyor,
kadınlığını hissediyorsun. Cinselliğin dudaklarına vuran
sen gelmedin… Ama ben seni ıslak saçlarımla bekledim.
gelincik kırmızısı, umutlarının tükenmeye başladığı anda
Yalvardım horozlara ötmesinler, geceyi göğsümde sakla-
burun deliklerine ve gözlerine yayılıyor. Kalmakla, daha
dım, sabaha doğru gitmesin diye. Yine de sen gelmedin.
uzun geceler umutla umutsuzluğun kesiştiği beklemek
Sonunda sabah oluyor. Rüzgâr esecek ve yapraklarından
ya da ansızın gitmek arasında bocalıyorsun. Gel de gör…
biri ipek mendil parçası gibi toprağa düşecek. Sonra bir
Seni avuçlarımla taşıdığım toprağa nasıl ekmişim, gel de
yaprağın daha…
gör… Sana sonsuza dek bakmaya ne kadar istekliyim.
Canlandırma : Pelin Batu
Fotoğraf: Niko Guido
49
ÖLÜMCÜL AŞK
Nilgün Yüksel
Amadeo Modigliani, Sarı Bluz,1918-1919
tuval üzerine yağlıboya, Guggenheim Museum,
New York, ABD
Sanat tarihinin ölümsüz sanatçılarının sanatla ta-
ları bittiğinde beraberlikleri çoktan başlamıştır. Jeanne,
nışmaları bazen sadece bir rastlantıdır. Bugün usumuz-
bir daha ayrılmaz Modigliani’nn yanından, koyu Katolik
da canlanan büyük tutkuların, ardından koşmaların
ailesinin bir Yahudi sanatçıyla ilişkisine karşı çıkmasına
tersine, sanat, gelip onları bulur.
rağmen O, seçimini yapmıştır.
Modigliani, bu garip kesişmelerin en bilinen sanatçı-
Jeanne Hébuterne’inki vazgeçiştir. Resimden vazge-
larından biri olsa gerek. 1895 yılında geçirdiği veremin
çer, sonra da yaşamdan. Modigliani’nin ölümünden iki
ardından tifoya yakalanması ve uzun süren tedavi sü-
gün sonra pencereden atlayarak intihar eder. Ardında
reci lise eğitimini yarıda bırakıp resme yönlendirir onu.
tablolardaki izi kalır. Ünlü bir ressamın esin kaynağı ol-
Üstelik ders aldığı hocası yeteneğinin çok daha fazlasını
muştur. Bu uzun ince kadın, Modigliani’nın tablolarında
yapmaya yettiğine karar verince, Venedik’te güzel sanat-
renkler içinde çıkar karşımıza.
lar akademisinde alır soluğu. Ardından Paris’e yerleşir.
Jeanne Hébuterne olarak Neşe Yaşın ise canlandır-
Ve son hızla Paris’in bohem hayatına dahil olur. Ressam
dığı figürün tam da tersi bir yol izler yaşamında. O, vaz-
olmaya geldiği bu kentte onu alkol bağımlılığı bekle-
geçmenin tersine tam da orada olmayı seçmiştir. Şair ve
mektedir. Ama bedeni kaldırmaz böyle yaşamı, yeniden
aktivisttir. Kalemiyle kendini var ederken diğerlerinin
arınmak için ailesinin yanına, arındıktan sonra yeniden
de aynı haklara ulaşması için çabalar.
başlamak için Paris’e döner.
50
Suret, aslını tersine çevirir. Yansıma aynı zamanda
Jeanne Hébuterne, 19 yaşında bir akademi öğrenci-
bir yanılsamadır. Sarı hüznün, özlemin bazen kalaba-
siyken kesişir yolu Modigliani ile. Bir tanıdıkları aracılı-
lıklar içinde birden parlamasına karşın yitişin rengidir.
ğıyla ressama modellik yapmaya başlar. Birlikte çalışma-
Kırmızı ataklığın, canlılığın, azmin ve kararlılığın…
Canlandırma: Neşe Yaşın
Fotoğraf: Niko Guido
51
DİŞÇİ: GÖLGEDE, MERAKTA
Berrin Şermet
İsimden zengin, ünden fa-
haliyle meraklısı da çoktu.
kir, Hollandalı bir ressamım
Diş çekildiğini duyan elin-
ben. Bana Gerard van Hont-
deki işi gücü bırakıp -hatta
horst da diyebilirsiniz, Gerrit
52
Gerard van Honthorst, Dişçi, 1628, Louvre Müzesi, Paris
bazıları işini gücünü elinde
van Honthorst da ya da Gherardo della Notte, siz bilir-
unutup- koşmuştu bizim dişçinin yanına. Dişçi yüzün-
siniz. Gherardo della Notte, Gerard of the night’tan ge-
de manasız gülümseme -manasız deyip durduğum bu
lir, gecenin – karanlığın Gerard’ıyım çünkü ben. Yapay
gülümseme, sadist bir temayülden de kaynaklanıyor
ışığın gölgesinde ne varsa olup biten, en iyi tasvirleriyle
olabilirdi kim bilir- elinde bir mendil ile teker teker diş-
benim resimlerimdedir. Tek bir mum ışığının neleri ay-
lerini yoklamaya başladı önce zavallının. Adam zavallı,
dınlattığına şahitlik eder benim işlerim. Doğumum 4
çünkü gözbebekleri misket kadar, gözleri yuvalarından
Kasım 1592, ölümüm 27 Nisan 1656. Dekoratif resim-
fırlayacak gibiydi. Başımıza toplanan ahalide pür sessiz-
ler yapardı babam, ilk hocamdı doğduğum Utrecht’de.
lik hâkimdi. Dişçilik zanaatını öğrenmek ister gibi dik-
Sonra Abraham Bloemaert’in öğrencisi oldum. Roma’ya
kat kesilseler de her detaya ve harekete, neden başkaydı.
gittim, Hollandalı çağdaşlarım Dirk van Baburen, Hend-
Bir yandan izleyici safında olmanın verdiği memnuniyet
rick ter Bruggen ve Jan van Bijlert gibi. Roma dönüşü
daha doğrusu şanslılık duygusu, diğer yandan “o koltuk-
Hendrick ter Bruggen ile birlikte Utrecht’te okul açtık.
ta ben olsaydım” fikrinin kafatasına indirdiği darbeler.
Canlandırma: Onur Ünlü, Alper Canıgüz, Nesimi Yetik,
Açtığımız okulla bize Dutch Caravaggisti -Hollandalı
Bu duyguların Araf hali tüm ağızları tek düzen bir çene
Şafak Altun, Murat Menteş, Samed Karagöz
Caravaggionistler dediler.
düşüklüğüne gark etmişti. Dışarıdan bakınca aslında
Fotoğraf: Niko Guido
Çoğu ressamın olduğu gibi benim yolum da çoğun-
hepsi dişlerini çektirmeye hazırdı. Kendi içinde bütün-
lukla kraliyet saraylarından soylu ailelerden geçti. İngil-
lük oluşturan bu gölgeli -gölgeler ve yapay ışık benim
tere kralı I. Charles’ın kız kardeşi Bohemya Kraliçesi’nin
işim- sahnede, çocuğun varlığı rahatsız ediciydi benim
çocuklarına resim öğretmenliği yaptım. Ben, I. Charles’a
için. Ne işi vardı bu acı dolu bağırışların ve kanın orta-
takdim edildim, sarayda yaptığım resimler de Charles’a.
sında? Kendimden ve şu yaşımda etrafımda büyüyen
Dişçi’de, tepe ışığı kullandım. Dişçi garip bir sakin-
çocuklardan bildim sonunda. İnsanoğlunun en vahşi
likle yüzünde manasız bir tebessümle, “mum ışığı yet-
ve sadist çağındaydı bu velet. Böcekleri ezmek, kedile-
mez boyacı” dedi. Şu an net hatırlamıyorum, sanırım bir
ri köpekleri yakmak, kendinden güçsüz kardeşlerini ve
kandildi tepeye kondurduğumuz. Eh diş çekmek belki
diğer çocukları ağlatmak ve canlarını yakmak, en büyük
de çektirmekten daha sıkıntılı bir durumdu, eldeki tek-
zevkleriydi bu çağda. Bu yapay ışıkta en çok onun varlığı
nolojinin bir kerpetenden ibaret olduğunu düşünürsek,
tamamlayıcıydı, fark etmiştim.
53
VE MOR KONUŞTU
Sibel Buğdaycı
Ve mor konuştu: Öyle canlanıyor ki...
Gözlerim sımsıkı kapalı ellerim ellerinde
Kucağım rüzgârın kırılgan esintisinde
Titrerken aşk ile…
Baştan ayağa bir ürperme kalbimde
Ruhum onunla eş olmak isterken…
O ise...
Marc Chagall, Gezinti, 1917, tuval üzerine yağlıboya, 170 x 164 cm,
State Russian Museum, St. Petersburg
Ve yer söyledi: Köklere sıkıca basan ayaklarım
Gerçekliği sever
İkinin birliği’ni tercih ederim
Hayal etsem de…
Kum tanesini sarması gibi o da…
Bedenimde yer etti ve öylesine saf bir inci ki…
Tanımadığım coğrafyalardan geldi Bir parçam onunla birlikte gitti… Kayboldu...
Ve sen…
İkili birlik: Birazdan kopacak bu bağ aramızdaki…
Gökyüzüne yükseliyor olacağım az sonra yerle bağ-
Canlandırma: Yasemin Yüksel, Umut Kaya
Fotoğraf: Niko Guido
lantım güçlense de
Bundan böyle dünyaya başka bakman gerekiyor
Ruhsal olarak gelişmem gerektiğini fısıldıyor…
Algının kapılarındaki ben…
54
55
FRİDA:
RESİMDEN DIŞARIYA ÇIKMAYA ÇALIŞAN KADIN
Hülya Küpçüoğlu
Frida Kahlo, Dikenli Kolyeli Otoportre, 1940,
masonite üzerine yağlıboya
56
Gökyüzü tıpkı onun iç dünyası
nah işlemişti de bunları yaşıyordu?
gibi bulutluydu. Artık bıkmıştı mü-
Arkasını döndü. Gri gökyüzünün
cadele etmekten. Hayat devam edi-
altında yeşilliklere doğru gitmeye
yordu ama o yaşamayı ne kadar severse sevsin tüm ye-
başladı. Başka hiçbir şey görülmüyordu. Her yer boyu-
şilliklere arkasını dönmüştü. Saçına taktığı kopartılmış,
nu aşan yeşilliklerle doluydu. Kimisi öyle büyüktü ki
ölü çiçekler, arkasını dönmüş olduğu yerden değildi. Çok
yürümesine engel oluyordu. Ama o arkasına bakmadan
eskiden, her şeyin çok ama çok öncesine aitmiş gibiydi-
ilerlemeye devam ediyordu. Kaç saattir yürüdüğünü bil-
ler. Ama aynı zamanda şimdiye ait bir can(sız)lı. Başka
miyordu. Herhalde akşam olmak üzereydi. Sonra birden-
bir yolu var mıydı hayatının? Bilemedi… Bilemezdi… Sa-
bire açık bir alana geldi. Galiba sonunda başka bir yere
dece hayatın sürprizlerine karşı çıkmaya çalışmıştı. Her
gelmişti. Yeni bir şehir? Belki de yeni bir dünya? Derin
şeyin eskisi gibi olmasını istiyordu. Sağlığını istiyordu.
nefesler alırken, durdu. Yorulmuştu da. Sonra birdenbire
Çocuk doğurmak istiyordu. Her gün dünyanın herhangi
dikkatini bir şey çekti. Açık alanın orta bölümünde bir
bir yerinde milyonlarca kadın doğum yapıyorken, o ya-
şey vardı ama tanımlayamıyordu. Yavaşça yaklaşmaya
pamıyordu. Onun gökyüzü bulutluydu. Griydi. Sağa doğ-
başladı. Ürkek adımlarla neler olduğunu anlamaya çalı-
ru meyil etmişti. Birazdan arkasını dönüp o gri gökyüzü
şırken, birden olduğu yerde donakaldı. Aynı yere gelmiş-
altında, arkadaki neredeyse boyunu aşan yeşilliklerin
ti. Saatler boyu yürümüştü ama işte yine aynı yerdeydi.
arasında kaybolacaktı. Şehirden kaçıyordu. Hayattan
Çıkamıyordu, gidemiyordu buradan. Resim, onun hem
kaçmak istemiyor ama bir yanıyla da kaçmak zorunda
kaçışı hem de kaderi olmuştu. Ama inatçıydı o. Yine de-
kalıyordu. Arkasını dönüyordu. Dönmeden son bir kez
neyecekti. Bir kez daha arkasını dönmeye hazırlanıyor-
baktı. Ne düşündüğü tam olarak anlaşılamasa da yaşa-
du. Birazdan uzaklaşacağı alana doğru bir kez daha bak-
dığı hayal kırıklığı gözlerinde hissediliyordu. Çıkmak is-
tı. Hızla, yeşillikten başka bir şey görünmeyen resmin
tiyordu buradan, uzaklara gitmek istiyordu. Nasıl bir gü-
içine doğru yola koyuldu.
Canlandırma: Mine Söğüt
Fotoğraf: Niko Guido
57
SÜTÇÜ KADIN
Mehmet Şiray - Başak Şiray
“Swann’ın, yaşayan insanlarla müzeler-
sonuç ise Swann’ın aşkını yaşamasında,
deki portreler arasında benzerlikler bulma
dolayısıyla yazarın, Proust’un, geçmi-
merakı hâlâ sürüyordu, ama daha sabit ve
şi tüm ayrıntıları ile sunma çabasında,
genel bir eğilime dönüşmüştü...” (Swannla-
Vermeer’in ışıkla taradığı gündelik nesne-
rın Tarafı, s.333)
lerle hayatı tüm çıplaklığıyla resmetmesi-
Marcel Proust, 1908’de geçmişin res-
ne benzer bir ilişki vardır.
mini yapar gibi yazmaya koyulduğu Kayıp
Vermeer’in neredeyse kaligrafik olarak
Zamanın İzinde adlı büyük yapıtında birçok
adlandırılabilecek fırça tekniği, ayrıntılar-
defa Johannes Vermeer’i roman karakterlerine konu eder. Birincisi, belki de en
vurucu olanı, Bergotte adlı yaşlı bir yazar
Vermeer, Sütçü Kız, 1660, tuval üzerine
yağlıboya, 41 x 45.5 cm, Rijksmuseum,
Amsterdam
karakterin Flemenk Resimleri sergisinde
58
daki tonal çeşitlilik ve konturlardaki yumuşak geçişlilik onun camera obscura kullandığıyla ilgili efsaneleri bize anımsatır.
Gerçekte camera obscura kullanıp kullan-
Vermeer’in Delft Manzarası adlı tablosu ile karşılaştığı, bu
maması bir yana resimlerinde camera obscura’nın paradig-
tablodaki “sarı duvarın küçük aralık yüzeyi” ayrıntısını in-
masını bize temsil ettiğini söylemek sanırım yanlış olmaz.
celerken hastalanıp öldüğü bölümdür.
Vermeer’in sadece Sütçü Kadın adlı eserinde değil, aynı za-
Vermeer’in ikinci defa konu olduğu yer ise Swann’ın
manda Coğrafya Bilgini ve Astronomi Bilgini adlı resimlerin-
aşkının anlatıldığı bölümdür. Swann yüksek sosyete men-
de de ışığın içeriye tek bir pencereden süzüldüğü karanlık
subu bir sanatseverdir. Swann, burjuvazi çevresinden bir
bir oda resmedilmektedir. Dış dünya nasıl bilinir? Vermeer
klanın evinde karşılaştığı Odette karakteri ile Boticelli’nin
odanın içindeki kesin ve belirgin temsilin akıl ve anlama
Tsippora’sı arasında müthiş bir benzerlik kurar. Bu benzer-
yetimiz tarafından incelenmesiyle olanaklı olacağını bize
lik, onun sanat dolayımı ile bakışının, kendi kültürü ve bil-
göstermektedir. Camera obscura, bize, içeride yalıtılmış olan
gisinin ışığının Odette’e düşen yansımasıdır. Bu ışık altın-
bizlerin dışarıdaki dünyanın anlaşılmasında bir engel ol-
da Odette’e duyduğu arzu aşka dönüşür. “Seyrettiğimiz bir
mayacağını aksine dışarısı hakkında bilgi edinmenin ön
sanat şaheseriyle ilişki kurmamızı sağlayan o belirsiz ya-
koşulunun öznenin içeride olması ve dünyanın dışarıda
kınlık duygusu” (Swanların Tarafı, s.233) Odette’e, onun sı-
kalması olduğunu söyler.
nıfına, kültürüne, ilişkilerine ve eşyalarına olan mesafesini
Yazarın ve ressamın çekildikleri karanlık oda, geçmişi
yeniden kurgulamasına sebep olur. Swann’ın yüksek sanat
ve dışarıda olan yitik anı barındıran nesneleri tarayarak
kültürü, gündelik hayatta karşılaştığı birçok surette canla-
geçen ışığın içeri süzüldüğü tek kişilik, tek bakışlık bir
nır. Sanat eserlerindeki tasvirler ile gündelik hayatta suret-
odadır. Burada yazar, ressam ters görüntüleri düzeltir, biz-
ler arasındaki benzerlikten duyduğu coşku adeta bir kapı
lere ve etrafımızdaki nesnelere yeni mesafeler kazandırır.
gibi Swann’ın kurguladığı şimdiki zamana, hikâyeleşmiş
Vermeer’in kurgu odasında, süt döken kadının akan sütüy-
bir gündelik hayata ve onun kültürel ritüellerine açılır.
le, önündeki işten de öte hayali ile dondurulduğu, ısrarla el-
Swann’ın Vermeer’den ve Vermeer ile ilgili çalışmasından
den kaçan ışığın ve anın hapseldiği bir yüzeyin tek kişilik,
ısrarla Odette’e bahsetmemesinden çıkarabileceğimiz bir
tek bakışlık temsili asılıdır.
Canlandırma: Safiye Mine
Fotoğraf: Niko Guido
59
SELAM SANA, EY DEVRİMCİ!.. EY ŞAİR!..EY RESSAM!...
Lütfiye Bozdağ
14 yaşında eğitim sistemine karşı
ışığını ve hayallerini resimlerine taşırken,
çıkarak okulu bırakan, sonra kendi isşiirsel düş gücünün toplumsal yönünü dışlateğinle ustadan sanat öğrenmeye giden
masına izin vermedin.
asi çocuk…
“Evrensel hoşgörü olmaksızın özgürlük
Sanat eğitimi almak için Kraliyet
neye yarar?” diye sordun.
William Blake, Günlerin Atası, 1794, gravür,
Akademisi’nde öğrenci oldun ama burada
Evrensel hoşgörünün en başından kuözel koleksiyon
rulmasına izin vermeyen “tanrı” kavramını
da otoriteye karşı direndin, dayattıkları
sorguladın. Günlerin Atası’nda dinlerin ve misanat üsluplarını reddettin. Akademi’nin
tolojinin anlattığı insanın yaratılış öyküsündeki tanrı yerine
başkanı Sir Joshua Reynolds’a başkaldırdın; “Liberallik istemiyoruz!.. Hakça ücret, eşit değer, sanat için ise gereğini isakıl ve yargı gücünü koydun. İnsanı, yasa ve toplum kurallatiyoruz” diye haykırdın ve Akademi’yi terk ettin. 6 Haziran
rının içine hapseden tanrı yerine, akıl ve mantığın merkezine oturttuğun sakallı yaşlı adam ile bilgeliği sembolize ettin.
1780’de Newgate Hapishanesi’ni yakarak otoriteye karşı nefretini dışa vuran ayaklanmacıların arasına katıldın.
Yaratılışı akıl ve bilginin sınırlarında, bazen de bilinç dışının
Özel mülkiyete, kilise kurumuna, hükümete, döneminin
ve tinsel dünyanın içinde aradın.
yasalarına, savaşa ve insanı kendine yabancılaştıran her şeye
Hayatın boyunca koruduğun devrimci ruhu, tutkuyla yüreğinde taşıdın. Maskesiz dolaştın, dürüst ve yalın bir insan
başkaldırdın. Çünkü devlet ve kilise, insanları maddi ve manevi yönden tutsak eden kurumlardı.
olarak… Bu yüzden kendini hep daha özgür, daha mutlu ve
Ey şiirin ressamı, resmin şairi,
onurlu hissettin.
Bütün yaşamını oymacılık işinden ve şairlikten kazanHayalini kurduğun özgür, barışçı, eşitlikçi ve adaletli bir
maya çalışarak zor koşullarda hayatını sürdürdün. Resimletoplum düşü için bizler hâlâ çabalamaktayız. “şimdi gerçek
rinde toplumsal adalet ve insani konuları işledin. Evrendeki
olan, bir zamanlar yalnızca hayalimizdi” demiştin. Anarşist
karşıtlıklar dengesini keşfettiğin zaman “karşıtlıklar olmakenerjini ve devrimci ışığını takip ederken, aziz hatıran önünsızın ilerleme olmaz” dedin, tüm tabulara rağmen…
de saygı ile eğiliyor, şair ruhlu ressam Ali Atmaca ile birlikte
Yaşadığın dönemin moda üsluplarına, anlayışlarına uyselamlarımızı gönderiyoruz.
madın, düş dünyana çekildin, kendi mitolojini yarattın, yaEy cesur devrimci!.. Ey iflah olmaz anarşist!.. Ey usta şair!
şam için inandığın düzeni yarattın, başkasına ait bir düzenin
Ey düşleri uçsuz bucaksız ressam!...
kölesi olmamak için…
İnanıyoruz ki “Şimdi hayalimiz olan bir zaman sonra gerçek olacak.”
Küçük bir çocukken düşlediğin melekleri, yıldızları, ay
60
Canlandırma: Ali Atmaca
Fotoğraf: Niko Guido
61
“SAAT KAÇ KİMSE BİLMİYORDU”
Özge Göztürk
Zurbaran, St Francis’in Kafatası ile Meditasyonu, 1658,
tuval üzerine yağlıboya, 64 × 53 cm., Alte Pinakothek, Münih
Barok ışığı kullanır Zurbaran. Birkaç yüzyıl sonrasının stüdyolarını keşfetmiş gibi. Işık patlar, göz alıcı bir
parlaklıkla erir. Ardında mistik bir ruh bırakır.
felsefeyi onların ruhuyla harmanlar.
Zurbaran, hiç göstermese de Sevilla’yı taşır ya ya-
Zurbaran, tabloyu boyadığı zaman sanırsınız ki Tan-
nında, Cem Sancar da göstere göstere İstanbul’u anlatır.
rı, tüm soluğuyla Sevilla’nın üzerinden geçmiştir. Assisi-
Hem de en acımasız haliyle gözler önüne seriverir bu şiir
li Aziz Francis’i resmettiği eserinde salt boyayı karmaz.
kenti.
Azizin ruhunu yakalar. Onun yanışıyla yanar. Kendinden geçen aziz ile kendinden geçer.
Bir dönemin toplumu etkileyen tarikatı Fransiskenlerinki de bir vazgeçiştir zaten. Kendilerini Tanrı’ya
adarken dünyanın tutsaklığından kurtulmak isterler.
“Bir hırka, bir lokma” felsefesiyle yollara düşerler.
Anadolulu bir yazar için hiç de uzak değildir aslında
onların felsefesi. Cem Sancar bir distopya yaratırken
62
yolu biraz da Anadolu’nun erenlerinden geçer. Sosyalist
Sanat iptiladır. Peşine düşenler de müptelası olmuşlardır bir kere. Zamanların ötesinden zamansızlıkta buluşurlar.
Her ne kadar başka bir betim için kursa da Cem
Sancar’ın cümlesi anlatır o esrikliği sessizce.
“Saat kaç kimse bilmiyordu. Yarın ne olacak, hiç kimsenin fikri yoktu. Şehrin her halinden madde bağımlısı
Canlandırma: Cem Sancar
olduğu, her türlü maddenin müptelası olduğu belliydi.”
Fotoğraf: Hakan Çağlav
63
DİZLERİNİ ÇEKMİŞ OTURAN KADIN
Fırat Arapoğlu
Egon Schiele, Dizlerini Çekmiş Oturan Kadın, 1917, kağıt üzerine guaj,
60x80 cm., Narodni Galeri, Prag
Egon Schiele’nin karısı Edith Harms’ı Dizlerini Çekmiş
Egon Schiele’nin muhalif duruşu her daim başını ka-
Oturan Kadın olarak resimlediği 1917 tarihli çalışmasın-
nunlarla belaya sokmuştur. Resimlerindeki erotizmden
da, bir dizinin üzerine çenesini dayamış genç bir kadın
dolayı çokça sıkıntılar çeken Schiele, 28 yıllık yaşamı
figürü izleyicinin karşısında durmakta. Kızıl tonların-
İspanyol giribinden sonlanana dek, yaklaşık 300 re-
daki saçları, üzerindeki canlı yeşil renkteki bol üstlüğü
sim ve 3000’den fazla kâğıt üzerine çalışma üretmişti.
ile bir kontrast oluştururken. Öte yandan cüretkâr ve
Schiele’nin fazlasıyla cesur ve cüretkâr duruşlu karısı-
yoğun bakışlarının varlığını da buna eklerseniz, figürün
nın pozunu üstlenen ise, bu duruşu oldukça iyi temellük
izleyici üzerinde nasıl doğrudan bir etki yarattığı üzeri-
eden Ceylan Ertem. Bu eşsiz resimde betimlenen Edith
ne düşünebilirsiniz.
Harms, kocasının çektiği hastalığın aynısından mustarip olarak, üç ay kadar sonra sevgilisine kavuşmuştu.
64
Canlandırma: Ceylan Ertem
Fotoğraf: Hakan Çağlav
65
AYASOFYA
Mustafa Kemal İz
Ayasofya Müzesi Mozaiklerinden İsa Figürü
Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’daydı ve Söz Tanrı’ydı.
İsa’nın ta kendisidir. Özellikle onun her şeye gücü yeten
Yuhanna 1:1
pantokrator olarak gösterildiği Deesis mozaiklerinde İsa
Tam adı Tanrı’nın Kutsal Bilgeliğinin Kilisesi olan ve
Peygamber’in yüzü, tüm anlamın yoğunlaştığı merkezi
kısaca Kutsal Bilgelik Kilisesi olarak bilinen Ayasofya,
bir konumdadır. Örneğin Ayasofya’da yer alan Deesis
Yuhanna İncili’nin ilk ayetinde geçen o meşhur Söz kavra-
panelindeki İsa Peygamber’in yüzü diğer panellerdeki
mına, logosa adanmış bir kiliseydi. Söz’ün içinde yankı-
yüzlerinin neredeyse iki katı büyüklüğündedir. Dahası
lanarak göğe ulaşabileceği muhteşem kubbesiyle Ayasof-
İsa Peygamber’in yüzü diğer figürlerden farklı olarak
ya, Bizans mimarisinin o döneme kadarki en görkemli
cepheden görülmekte ve gözleri doğrudan ona bakan ki-
yapısıydı.
şilere bakmaktadır. Böylelikle iktidarın kaynağı ve kur-
Geniş Deesis mozaiği Ayasofya’nın güney galerisinin
tuluşun tek yolu olarak İsa Peygamber’in yüzü, ona ina-
batı duvarında yer alır. Bu ünlü mozaikte İsa Peygamber,
nanlarla bire bir ve doğrudan bir ilişki kurmaktadır. İsa
sağında annesi Bakire Meryem (Theotokos) ve solunda
Peygamber’in yüzü, adeta tüm bedeninin ve kimliğinin
Aziz Yuhanna (Prodromos) olmak üzere, her şeye gücü
yerini almış ve diğer her şey o yüzün etrafında kurul-
yeten Tanrı’nın oğlu oluşunu simgeleyen tahtında otur-
muş; Söz (logos) yüzde ve yüzle beyan edilmiştir.
maktadır. Altın bir art-alan önünde İsa Peygamber, sol
Yıllar boyunca objektifin arkasında yer alan fotoğraf
elinde Yeni Ahit’i tutmakta, sağ eliyle ise kurtarıcılığını
sanatçısı Çerkes Karadağ, bu çalışmada objektif önü-
simgeleyen işareti yapmaktadır. İsa Peygamber’in gü-
ne geçmiş ve sanatçının yüzü izleyici için görünür hale
cünü ve kurtarıcılığını ifade etmek için ortaya konulan
gelmiştir. Başlangıçta görünmeyen ve dolayısıyla bilin-
bu temsil biçimi Pantokrator İsa olarak bilinir ve Doğu
meyen Söz’ün İsa Peygamber’in yüzünde görünür hale
Ortodoks Kiliseleri merkeziliğini halen koruyan ilk İsa
gelme durumuna benzer olarak Çerkes Karadağ’ın ob-
imgelerindendir.
jektifin ardında yer almasından dolayı bilinmeyen yüzü
Şair İlhan Berk, yüzün bir anlamlar odağı olduğunu söyler. Fransız filozof Gilles Deleuze’e göreyse yüz,
66
de bu yeniden yaratma sürecinde görünür hale gelmiş ve
bilinir olmuştur.
Canlandırma: Çerkes Karadağ
Fotoğraf: Hakan Çağlav
67
SANATA VE SANATÇIYA BAKIŞ NE KADAR DEĞİŞTİ?...
Lütfiye Bozdağ
Birinci Dünya Savaşı’nda yaşa-
Almanya’da çeşitli müzelerin koleksi-
dığın travmatik deneyimler, sadece
yonlarında yer alan binlerce modern
hayata bakışını değil aynı zaman-
sanat eserini toplatıp “Dejenere Sa-
da sanat anlayışını, üslubunu ve
nat”, ya da “Yoz Sanat” başlıklarıyla
dilini de değiştirdi. Savaş boyunca
Münih’te sergilediğini, sergi bitince
eserleri açık artırmaya çıkardığını, sa-
yaşadığın görüntüler, öldürmenin
vahşeti, ruhunda derin izler bıraktı.
Kin, nefret, ırkçılık, çıkarcılık karşı-
Max Beckman, Masada Dört Adam, 1943,
tuval üzerine yağlıboya, 150x116 cm.
bunların içinde resimlerinin olduğunu
biliyoruz.
sında hayatın anlamını sorguladın
ve eserlerinle de sorgulatmak istedin. Görünenin aksine
Sebzeli Sanatçılar tablosunda İkinci Dünya Savaşı’nın,
görünmeyeni fark ettirmek için bir ressam gibi değil de bir
her şeyi alaşağı eden, insanlığı kendine yabancılaştıran
düşünür gibi ele aldın konuları.
ruh halini, birbirine değil de başka bir yere bakan, göz
Çağdaşlarının aksine Romantizm’den, Kübizm’den,
teması kurmayan, birbirine yabancılaşan ressamları anla-
İzlenimcilik sonrası eğilimlerden etkilenmedin, bunların
tıyorsun. Tablodaki eşyaların sıkışıklığı, sen ve arkadaşla-
dışında bir yol aradın. Soyut yerine figüratif anlatımı ter-
rının ruhundaki buhranı, sessiz bir gerilim eşliğinde ama
cih ederek resimlerinin temel eksenine hayatın çelişkileri-
sarsıcı bir çığlık olarak dışa vuruyor.
ni koydun. Dışavurumculuk, Fütürizm, Gerçeküstücülük
gibi döneminin Avangard akımlarını dışlayarak özgün bir
68
tılmayanların tümünü yaktırdığını ve
O zamandan bu zamana, sanata ve sanatçıya bakış ne
kadar değişti?..
biçim dili oluşturdun. Her ne kadar bugün dışavurumcu
Bugün Türkiye’de “sanata ve sanatçıya bakış” göster-
bir sanatçı olarak görülsen de bireysel dışavurumculuk-
mektedir ki; iktidarların sanat üzerindeki hegomanyası
tan çok toplumsal eleştiriye ağırlık verdin. Schopenhauer
hiç değişmedi. Gerek siyasi iktidar gerek sermaye, sanat
ve Nietzsche’nin felsefesinden etkilenerek geliştirdiğin
alanını kendi amaçlarına hizmet eden bir araca dönüştür-
sanat anlayışı, yaşamın düzensizliğini, adaletsizliğini, in-
dü. Bu nedenle Amerika’da yükselen müzeyi işgal eylem-
sanın yalnızlığını ve umutsuzluğunu anlatan ironik dilin
leri, biz % 99’uz sesleri Türkiye’de de yankı buldu. Heykel-
olanca çarpıcılığında ortaya çıkıyordu.
leri yıktıran, kamusal alanları rant alanına çeviren, sanat-
İktidarın sanat üzerinde hegomanyası tarih boyun-
çıları terörist ilan eden siyasal iktidar hegemonyasına, sa-
ca süregeldi. Sanatçılar ne zaman iktidar ideolojisine
natçılara tepeden bakan müze yöneticilerine karşı koyan
başkaldırsalar cezalandırıldılar. 1937 yılında Nazilerin,
sanatçı tavırları az sayıda da olsa etkin olmaya başladı.
Canlandırma: Gripin
Fotoğraf: Hakan Çağlav
69
REANKARNASYONEL BİR ANI
Balkız İnal
Antonio Pedro, İki Zarif Lady, 1828,
tuval üzerine yağlıboya, 94.6 x 76.2 cm.
Okyanus dalgalarını geride bırakmış, Satürn’ün hal-
Zihni titreten, gerçekliğe dönmem için uyaran dan-
kalarında kol kola gezindiklerini unutmuş yelpazeli iki
teller içindeki iki kadın sana evrenin sırrını verecek. Ne
zarif kadın. Görünen o ki, Melodi krallığının davetini
yazık ki, henüz değil. Beklemek için uzay-zaman fazla-
geri çevirmeden önce mağaranın ardındaki şelaleye sa-
sıyla var ve aslında şimdi. Sadece farkı ayırt etmek gere-
rılmışlar. Dinlenirken yaptıkları sohbetten şarkılar ya-
kiyor, yoksa ellerinden kayıp gidecek. Ancak elimdeki bir
zılan parlak mavi ışığa kendini kaptırmamak mümkün
ipucu; orkidelere basmadan yürümem gerektiğini söylü-
değil. Rengârenk formüllerle bezenmiş düşüncelerinden
yor, arkama bakmıyorum ve koşmaya devam etmeliyim.
berrak sular akıyor, ayaklarımın altından akışını izler-
Bir yakışıklının, en zayıf noktaları olan güzel bir çi-
ken herkes yıkanıyor.
Serinlemek için yelpazelerinin yumuşak bir hareketi
cevap verdiklerinde Fil ve Balina sürülerinin yönlerini
ile zamanda atlıyor ve başka bir boyuta geçiyorlar. Bu-
değiştirerek Dünya gezegeninin eksenini yerinden oy-
rada yaptıkları ve yapacakları tüm görüşmeler kayda
nattılar. İşte burada nefes nefese kalmıştım, uyanmak
geçiyor. Ben de bu kayıtları teker teker dinliyorum – an-
istedim.
lıyorum ama kelimelere dökemem, zaten alışılmış bir
durum. Çünkü başka bir dil bu, zerâfetin ve dinginliğin
dili bu.
70
çekle kandırmaya çalışmasına sade bir gülümsemeyle
Barok zamandan gelen meltemin taşıdığı hikâye ile
sizi yanlız bırakıyorum.
Canlandırma: Günseli İnal - Beliz İnal
Fotoğraf: Hakan Çağlav
71
İKONLAŞMAK
Nilgün Yüksel
Bugün her şeyde olduğu gibi öy-
Ana Maria’nın temsiline dönüşür.
lesine, anlamını yitirmiş, içeriği bo-
Dalí’nin resme dönüştürdüğü kız
şaltılmış ikon kelimesi, genellikle
kardeşini Dalí’den çok sonra fotoğ-
Ortodokslu’ğa bağlanır ve genişletil-
raftaki duruşuyla betimleyerek, ken-
miş olarak da temelde yüce bir anlamı ifade eder.
Salvador Dali, Kızkardeşimin Portresi, 1923,
tuval üzerine yağlıboya, 66 x 48 cm.
rüntüyü öteler, dönüştürür ve başka
bir gerçeklik olarak yeniden sunar.
Her ne kadar Ortodoks inancıyla
ilişkilendirilse de kelimenin tarihinde biraz daha geriye
Artık, karşımızdaki kostümle kendini yeni bir figüre dö-
gittiğimizde İkon, aslını anlatan ya da aslına çok benze-
nüştürmüş Hülya Koçyiğit’in fotoğrafıdır. Başka bir de-
yen anlamına gelir. Ve şimdilik bildiğimiz en eski ikon-
yişle fotoğraf Ana Maria olarak Hülya Koçyiğit’i temsil
lar Antikçağ’dan kalmadır.
eder.
Dalí, bugün bile temsil ettikleriyle marjinalin figü-
Oyuncu olarak Hülya Koçyiğit’in perdede görünen
rüdür. Her ne kadar ailesi sonradan itiraz edip onu çok
bedeni ise başlı başına bir temsildir. Kadına dair gön-
kızdırsa da kişisel tarihini yeniden yazacak kadar kendi
dermelerin, inançların, rollerin, kişiliklerin, duygula-
dünyasına dönük, kendi gerçekliğini yaratan, resimle-
rın temsili… Öte yandan sadece Hülya Koçyiğit, aynı
riyle birlikte kendini de forme eden alışılmadık figürler-
zamanda Türk sinemasının temsilidir. İlk kez sınırların
dendir. O doğmadan önce ölen ağabeyi Salvador’un adı-
ötesinde başarı kazanan yerel sinemanın temsilidir. Son
nı almanın rahatsızlığını yaşar. Erken yaşta kaybettiği
noktada Hülya Koçyiğit, Hülya Koçyiğit’in temsilidir.
annesinin yerine kız kardeşi Ana Maria’yı koyar. Ana
İkon aslına en çok benzeyendir. Bir ressam olarak
Maria onun sadece kız kardeşi ve anne figürü değil, aynı
Dalí kendini yeniden tanımlayarak, bir oyuncu olarak
zamanda resimlerinin modelidir. 1923 tarihli Kızkarde-
Hülya Koçyiğit ise insanı yeniden tanımlayarak hafıza-
şimin Portresi adlı çalışmasında Ana Maria’yı bir iskambil
larımızda ikonik figürler olarak yer alırlar.
kâğıdındaki figürlere gönderme yaparak resmetmiştir.
Ana Maria olarak Hülya Koçyiğit ise bir kez daha
farklı okumaları çağırır. Fotoğraftaki Hülya Koçyiğit,
72
dine mal eder. Bu noktada ilksel gö-
İkon, aynı zamanda toplumsal hafızanın, kültürün
ürünüdür. Ve öyle olmak için fazladan herhangi bir şey
yapması gerekmez, sadece öyledir.
Canlandırma: Hülya Koçyiğit
Fotoğraf: Hakan Çağlav
73
İZİ KALIR
Ferzan İpek
André Derain, Çingene, (1880-1954), tuval üzerine yağlıboya,
Paris Şehri Modern Sanat Müzesi
André Derain: Bir pastacının oğlu. Babasının ciddi (!)
sanatçıların hep kıskanılası bir esriklikleri vardır. Onlar
bir meslek seçmesi ısrarlarına karşı mühendislik eğitimi-
özgür seçimin, kalıcılığın simgeleridir. Çingeneler ise bu
ni yarıda bırakıp ressam oldu. Önce Fovların içinde yer
kadim dünyanın geçiciliğinin, başkasının, dışarıdaki-
aldı. Sonra Klasisizme doğru yoluna devam etti. Yetenek
nin… Biraz tedirginliğin ama en çok da sistemin dışın-
avcısı Gertrude Stein, onun Afrika sanatını Kübistlerden
daki özgürlüğün…
önce keşfettiğini söyledi. Gertrude Stein gibi dünya da
Yeteneğini ve yıllar süren oyunculuk deneyimini
onun yeteneğine kayıtsız kalmadı. Henüz hayattayken
bir yana bırakırsak, Levent Üzümcü, o bir anlık duru-
büyük sergilerin baş aktörlerinden biriydi.
şuyla André Derain’in ruhunu Çingeneler’in ruhuna
Levent Üzümcü: Bir röportajında “Karayollarında oto
katar. Önce sanatçının rahat fırçasını gösterir. Sonra
tamircisi bir adamın oğluyum ben”, diyordu onu uzaktan
Çingene’nin umursamazlığını. Sonra kendi duyarlılığını.
görmeye alıştığımız yansımasının salt bir yanılsama ol-
Çoğu zaman ifade biçimi ne olursa olsun sanat sade-
duğunu hatırlatırcasına.
74
ce bir iz bırakır. Etkileri süresiz devam edebilen bir iz.
Birçok yerde bahsi geçer sanatçılığın bir meslek olma-
Sonra gerçek ile temsil birbirine karışır. Bazen bir ressam
dığı, bir yaşam biçimi olduğu. Belki bu yüzden, yaşamın
ölümünden çok sonra, yıllar öncesinden bir oyuncuya
tüm sorumluluklarını yüklenmelerine karşın bizler için
dokunur. İz bırakır.
Canlandırma: Levent Üzümcü
Fotoğraf: Hakan Çağlav
75
AZİZEM
Çağla Ercan
Leonardo da Vinci, St Anne, eskiz
Azizem! Tebessümlü gözlerinizin altında kaybolan
çocukluğumu gelin kurtarın!
da olmak istiyorum. Yanımda annem. Giderebilir miyim
O düş bahçesinde unutmayın beni. İlkin azgın bir ok-
içimin yoksulluğunu? Çağırın tutuversin elimden Züm-
yanustum ana rahminden fışkıran, şimdi ıssızlığımı işi-
rüdüanka kuşu? Doğu’nun Leyla’sı renklendirsin sözcük-
tiyor musunuz? Nasıl da sessiz nasıl da zifiri. Özlüyorum
lerimi…
azizem, ama en çok korkuyorum.
76
Azizem! Şimdi sadece mavi bir akbabanın kuyruğun-
Sisli beyaz bir tülün ardındaki azizem; lütfe-
Azizem sizin o efsunlu gizeminiz bile içimin gayri-
din, ipeksi yaşanmışlığınızla sevin, sevdirin beni. meşruluğunu kapatmıyor. Bana eğilmiş, yüzümde gezen
Rönesans’ın büyük ressamı; Son Yemeğin, Mona Lisa’nın,
tılsımlı gözleriniz. Lütfedin bir ses verin yorgunluğu-
Azize Anna, Bakire Meryem ve Çocuk İsa’nın…
ma, kapalı kalmış dudaklarınızdan dökülsün uykusuz
Yaratıcısı, unuttum tarihe kazınmış ismimi.
kalmış ninniler. Deliliğimin kıyısız suskunluğunu alın
Ben henüz yeni doğmuş Leo…
benden.
Özlüyorum her dem kadın kokan annemi…
Canlandırma: Leylâ Erbil
Fotoğraf: Hakan Çağlav
77
GENÇ BİR MÜZİSYEN SESİ YAKALAR
Ferzan İpek
Paul Klee, Sarılı Kızın Küçük Portresi, 1925, tuval üzerine yağlıboya,
24.1 x 21 cm., The Metropolitan Museum of Art
“Uyanmak çiçek gibi dayanılmaz güzel kızlar” diye
Her ne kadar soyut yapıtlarıyla tanınsa da figür de
başlar İlhan Berk, “Paul Klee’de Uyanmak” şiirine. “A’lar
yapmıştır Paul Klee. Ama kendi dilinde. Biraz çocuksu,
V’ler U’larla olmak Paul Klee’de uyanmak” diye de bitirir.
biraz ironik.
Türkiyeli bir şairin defterine konuk olan Paul Klee
“Sanat görüneni yansıtmaz, görünür kılar” derken,
şiirin resmini yapar. Ama en çok da müziğin… Çocuk-
bakışını, duyumunu izleyici ile paylaşır. Çünkü onun için
luğunun müzisyen olma hayallerini resme sığdırır. Ama
tek bir dünya yoktur dünyalar vardır.
enerjisi bedenine sığmaz. Modern müzikle baş edemeye-
Bir müzisyen olarak Melis Danişmend’in de Klee’nin
ceğini düşünüp resme sarıldığında da kemanı bırakmaz.
tablosu içine yerleşmesi rastlantı olmasa gerek. Belki
Kuramcı, eğitimci, sanatçı olarak çalışırken dinginliği-
renklerden çok seslerin ortaklığında buluşur Klee ile. Ne
nin eşlikçisi olur keman.
de olsa bir müzisyen için sesler, her an ezgiye dönüşecek
Müzik ruhuna işlemiştir bir kere, bu yüzden onun
resimlerinde sıkça duyulur o kemanın tınısı. Notalar
renklere dönüşür. Her renk yumuşak bir geçişle birbirine
o dünyalardan birine aittir.
Belki büyük bir şairin Klee’de şiiri yakalaması gibi
Canlandırma: Melis Danişmend
Fotoğraf: Hakan Çağlav
genç bir müzisyen de sesi yakalar.
bağlanır.
78
79
UYKUDA ÖLÜMSÜZLEŞİR İNSAN
Simge Zilif
Edward Burne-Jones, Cupid ve Psyche, 1865 – 1867,
City of Manchester Art Galleries, Manchester, İngiltere
İlk rüya. Bilincin ölümsüzleştiği, hiçbir zaman sınır-
Aynı rüyamı ilk fark edişim gibi ilk defa fark ediyorum
ları olamayacak başka bir alan sanki. Uykuda ölümsüz-
onun da varlığını. Hep oradaydı aslında ama ulaşmamış-
leşir insan, çünkü uykuda rüyayı bulur. İhtimallerin son-
tı yerine. Sadece rüyamda hissettiğim bir huzur; yine de
suzluğunda her yer, “hiç” bir yer olur. . Tüm hiçliklerine
kaybetmekten korkuyorum. O korkuyla da uyanıyorum.
rağmen çok şey anlatırlar ya da tüm varlıklarıyla hiçbir
İlk ağıt. Bütünleşme ile beni anlatıyorum kendime,
şey. Sonsuz öykünün başladığı ama sonsuzluğuna rağ-
kendimi bütünlüyorum bir sonraki korkumla, yalnızlık-
men bittiği yer değil midir uykular?
la yüzleşmek üzere. Hep güzel ya da hep baki değil ya
İlk rüyam. Ağır, koyu; sanki başımı da ağırlaştırıyor.
bütünlük. Sonsuzluğa doğru bölündükçe ölümsüzleşen,
Yine de seviyorum onu. Bir prensesim orada ben. En
tamamlandıkça parçalanan ve son rüyamı görürken de
eski rüyamda en eski zamandayım sanki. Uzun bir el-
erişmeye çalışacağım şu bütünlük. İşte bu yüzden rü-
bise ile uzun koridorlarda, karanlıkta koşuyorum dipsiz
yaya benzemiyor mu zaten o ağır his? Tamamlandıkça
korkuyla. Bir şey bekliyorum, arıyorum. Ararken yorgun
eksilmekten, tamamlanamadan bitmekten, bir yandan
düşüp bayılıyorum, rüya içinde rüya görüyorum. Dön-
da sınırlarını bilmediğim yerlerde gezinmekten korku-
gü, sonsuzluk… Sonsuzluğu hem sağlayan, hem bölen,
yorum. Eriştikçe kaçtığım tekinsiz oyun alanımdayım
huzurumun gizli nesnesi geliyor. Özlemlerimle özdeşle-
ilk rüyamda olduğu gibi.
şiyor. Tamamlıyor beni. Anlıyorum hemen ne olduğunu.
80
Canlandırma: Müşfik Kenter - Kadriye Kenter
Fotoğraf: Hakan Çağlav
81
KÜSKÜN BİR AĞUSTOS
Cem Sancar
Yıldızları bonkör gecelerdi. Radyoda
hiçbir zaman onun gibi olamayacaktık. Öyle
Hafif Batı Müziği, Türkçe aranjmanlara
yakışıklı, öyle tuzu kuru, öyle güzel giyinen
terfi etmişti. Yaz geceleri çimen kokuve öyle mavi gözlü.
yordu. Bahçede tulumba, tulumbada
Denizlere giriyor, mayosuyla dolanıyor,
yıkanan bahçe patlıcanı ve kardeşim
güzel kadınlarla yatıyordu. Ya fabrikatörün
vardı. Bir de uzak, portakal rengi bir
şımarık oğlu oluyordu ya da mahallenin en
evin çatısında uçuşan rengârenk gügüzel kızının âşık olduğu bir havalı! Şimdi
Andrea Del Sarto, Genç Adamın Portresi,
vercinler…
karşımda duruyor, Andrea del Sarto kılı1517-20, tuval üzerine yağlıboya,
Tombiş annem, “onlar buranın esğında… Del Sarto, terzinin oğlu demekmiş.
National Galley, Londra
kisi, Ermeni bir aile” demişti. Uzun
Rönesans sanatçısı. Bugün de birçok sanat
boylu, gösterişli bir kadın bir Ağustos akşamı bize hoş geltarihçisi Del Sarto’nun çağdaşı pek çok ressamın ilerisinde
dine gelmişti, babamla biraz fazla konuşmuştu, annemin
olduğunu düşünüyor. Işık kullanımında bıraktığı yumuyüzünü düşürmüştü. Kılıç kadar mavi gözleri vardı.
şak etki onun ustalığı. Sabahattin Ali’nin, Kürk Mantolu
Öyle bir varoşta büyüyorduk biz. Hayal gibi bir İstanMadonna’sı için ilhamı, Del Sarto’nun Meryem’i konu ettibul kırında. Samatya’dan oraya göç etmiştik. Bizim de bir
ği bir yapıtından aldığı biliniyor.
evimiz olsun istemişti annem. Babam klark bıyıklarındaSalih Güney asla bir terzinin oğlu olamaz bence! Olsa
ki anasonu temizleyip bir sigara yakmış, “Ben yaşamam
bile zaten çoktan -mahalleye gelen en şık arabayla- alınıp
bu dağda!” demişti. Akşamcı, âlemci, Beyoğlu çapkını bir
götürülmüştür bir yalıya. Şansı paçasından akan biridir
adamdı. O varoşta yaşadı, orada son nefesini verdi.
çünkü o. Bize öyle düşündürtür kendini…
Yaz geceleri en büyük eğlencemiz yazlık sinemalarŞimdi yeniden karşımda… Küskün bir kardinal! Sürüldı tabii. Annem de benim ve kardeşim kadar sinefiliydi.
müş, değeri bilinmemiş bir kardinal. Üzgün bir ağustos…
Haftada bir, iki, bazen üç sinemaya giderdik. Eğer paraAma ben onu 70’lerin yanık tenli, ipek gömlekli ve İsmız yoksa çantamıza ev imali gazoz ve ekmek koyardık.
panyol paçalı yakışıklısı olarak görüyorum. Çünkü hâlâ
Son şarkı çalarken, -genelde o günün makinist kılığındaki
bir yanımda, o güzelim varoşta, o çayır çimende bir AGA
DJ’lerinin hit şarkıları olurdu bunlar- ışıklar yanar film
radyosu çalmakta ve hala o güvercinci Ermeni ailenin labaşlardı. Önder Somer babam kadar hayırsız bir adamdı.
civert kızı bize hoş geldine gelmekte…
Erol Taş mahallenin belasıydı, ya Salih Güney?..
Kim bilir o kadın -miniminnacık olmama rağmen- SaSalih Güney yanık teni, düzgün vücudu, mavi gözleri
lih Güney’den gözünü alır da bana da bakar diye orada
ve muhteşem gülümseyişiyle bütün kızların sevgilisi, biöyle bekliyorum. Yıldızlar da benimle beraber bekliyor
zim ise düşmanımızdı.
gecede.
Nasıl olmasın? Uzaktan uzağa hayran olduğumuz her
Ağustosböceklerinden ise hiç ses çıkmıyor. İlginç! Küsyaştan kadın nesli onun için ölüp bitiyordu o yıllarda. Biz
künler mi ne?
82
Canlandırma: Salih Güney
Fotoğraf: Niko Guido
83
DANSÇI
Mustafa Kemal İz
“Fovizm her şey değildir; yal-
Fovist bir resmin en temel öğesi
nızca her şeyin başlangıcıdır” diyen
olan güçlü ve canlı renk kullanımı
Henri Matisse ve arkadaşı André
kadraja, dansçının bacaklarına ve
Derain’in fovizm serüveni 1905 ya-
saçlarına denk gelen mavi ve tu-
zında, Fransa’nın Akdeniz’e doku-
runcu renkleriyle yansıtılmıştır.
nan kıyı kasabası olan Collioure’de
Nitekim aynı renkler ve kullanıldığı
başlamıştı. Baharda Collioure’e ge-
alanlar, resmin içinde de en çarpıcı
len Matisse’e, yazın ortalarına doğru
öğeler olarak öne çıkmaktadır. Öyle
Derain de katılmış; iki ressam, yaz
boyunca birlikte çalışarak 90’a yakın
Andre Drain, Dansçı, 1910, tuval üzerine yağlıboya,
Devlet Güzel Sanatlar Müzesi, Kopenhag, Danimarka
resme imza atmıştı. İlerleyen dönemde, özellikle Alman dışavurumculuğu üzerinden, modern
yüzüne karşılık; resimdeki duygusal
yoğunluk, özellikle mavi ve turuncu-
nun koyu tonlarında kullanımıyla verilmiştir.
sanatın gidişatında kalıcı bir etki yaratacak olan bu çalış-
Dansçı’nın fotoğrafla yeniden yaratımında ise izlenim-
malar fovizm adı altında ele alınacaktı. Kendilerini fovist
cilerin bir renk olarak reddettikleri siyah art-alanla güçlü
(fauvist) olarak adlandıran Matisse ve Derain’in kendileri
bir karşıtlık oluşturan turuncu ve mavi, bu karşıtlık sonu-
değildi. Dönemin eleştirmenlerinden Louis Vauxcelles, re-
cunda daha da ön plana çıkmaktadır. Resimde, diğer renk-
sim sanatının teamüllerini görmezden gelen, olabildiğince
lerin bir bireşimi olarak dikkati çekmeden, merkezden
koyu, canlı ve göz alıcı renk kullanımını eleştirmek üzere
çevreye doğru genişleyen beyaz alanlar da; fotoğraftaki
Matisse, Derain ve arkadaşlarını “les Fauves” (vahşi yırtı-
siyah arka plan nedeniyle daha belirgin duruma gelmiştir.
cılar) olarak çağırmış ve bu ad sanatçıların üzerine yapışıp
Dolayısıyla fovist bir resmin, fotoğrafla yeniden-canlan-
kalmıştı. Tuvalin yüzeyine yayılan canlı ve koyu renkler
dırılmasında da onun en önemli özelliği olan renkler yine
dış dünyanın salt birer izlenimi olmakla yetinmiyor, res-
ön planda yer almaktadır.
samın duygularını da haykırıyorlardı. Renkler, fovistlerin
Tüm bunlara ek olarak, Dansçı’nın fotoğrafla yeniden
elinde adeta patlıyordu. Nitekim Derain, renkleri dinamit
yaşama geçirilişinde en vurgulanası nokta, resimdeki fi-
çubuklarına benzetmişti.
gürün ifadesiz ve kayıtsız yüzüne karşın; Şenay Gürler’in
İşte fovist bir portre olan Dansçı (1980) adlı resim, ışık
belli belirsiz bir tebessümle izleyicinin bakışlarını üzerin-
ve gölge arasındaki sınırları yıkan kalın fırça darbeleriyle,
de toplayan ifadesidir. Arka planla oluşturdukları karşıt-
renkleri birer dinamit gibi kullanan André Derain’in çalış-
lık üzerinden öne çıkan renklerin coşkusuna, Gürler’in
malarından biridir. Oyuncu Şenay Gürler’le yeniden yaşa-
yüzündeki asudelik adeta meydan okur niteliktedir.
ma geçirilen Dansçı, yaratıcısı Derain’e bir tür saygı duruşu
niteliğindedir.
84
ki figürün durgun haline ve ifadesiz
Canlandırma: Şenay Gürler
Fotoğraf: Hakan Çağlav
85
İMGELER HEP BİRŞEY SAKLAR
Ebru Hoş
Jozsef Rippl-Ronai, Kafesli kadın, 1892,
tuval üzerine yağlıboya, Macaristan
Ulusal Galeri
“O denli çok sevinç ve üzüntü nöbeti yaşadım ki,
maya, suskun bir muhabbete indirgemiş. Kurgulanan,
Artık bunlardan birini ilk gördüğümde, bir anlamda yeniden üretilerek fotografik bir çalışmaya
Hemen kendimi kaybetmiyorum.”
dönüşen orijinal eser, izleyicide bambaşka bir esere bakı-
Shakespeare
yormuş algısı yaratmakta. Bu kurguya teatral duruşuyla
canlılık katan Tilbe Saral ise geçen yüzyılın başında ya-
Gece mavisi yağlıboyanın içinde kendi yalnızlığını
pılmış eseri bugüne taşıyarak, imgeyi performatif düz-
ölümsüzleştirdi sanatçı, kendi mahkûm unutuluşunu
lemde pozlayarak, eseri yeniden bir varoluşa, bir düşü-
fısıldadı kafesteki kuşa…
nüşe sürüklüyor. Bu süreçte yapıt, izleyene kendine göre
Görünen o ki melankolik bir atmosfere rağmen ken-
anlamlandırabileceği bir etkilenme, düşünme ve bellek
di varlığını mekânda hissettiren kadının ağzındaki ince
oluşturma alanı yaratıyor. Fotoğraf, asıl eserden kalma
harfler susmuş, sanki uzun bir yolculuğa ayırmış kendi-
imgesel kodları çözerek, bir anlamda onu orijinal eserin
ni ve onun hazırlığını giymiş üstüne, birazdan uçuvere-
yoğun düşünsel zemininden özgürleştirerek, izleyiciyi
cek özgürlüğü tutuyor elinde. Terk edilmişlik ve geçmiş
yaratıcı bir aksa sürüklüyor.
yaşantının gölgeleri sigara dumanı hafifliğinde geziniyor
Devamla; objektif bir bakış açısı ile yapıtı algılayarak,
etrafta. İmgeler bizden hep bir şeyler saklıyor izlenimi
yapıtın yarattığı yanılsamayı şimdiye taşıyarak mekânın
yaratıyor. renksiz, flu, ölü düşünceleri gibi kara şapkalı protagonist
Peki nedir bu imgelerin sakladıkları?
için kafes rolü oynayan bir atmosferde, suskunluğa terk
Öncelikle orijinal eserde belli belirsiz varolan nes-
edilmiş kadın veya kadınlık için değişen pek bir şey ol-
neler, fotoğrafta tümden yok olarak bütün anlam bileşenini kadın ile kafesteki kuş arasındaki derin bakış-
86
madığını haber veriyor.
Canlandırma: Tilbe Saran
Fotoğraf: Hakan Çağlav
87
SAYGIDEĞER MİSAFİR
Cem Aktaş
Albrecht Dürer, Otoportre, 1498, tahta pano, 104 × 82 cm, Prado Müzesi
İlk otoportremi Strasbourg’da sevgilim ve nişanlım
rum. Macar asıllıyım ama Alman disipliniyle büyüdüm
Agnes’in Nuremberg’deki hasretini dağlamak ve belki de
ben. Portremdeki gururlu ve bir o kadar sakin bakışları-
kendime biraz daha âşık etmek için resmetmiştim. Belki
mın ardında gizlediğim hiçbir şey yok. Egomla bakıyorum
de öyle yapmamıştım tam olarak emin olamıyorum şu
sizlere, toplumdaki yerim, rolüm, tanınmışlığımla ve sizin
an... Acaba 22 yaşımda insanlar bana baktıklarında bunu
zamanınızda da tanınan biri olacağımı bilerek bakıyorum
mu görüyorlardı ya da sevgilim beni böyle mi hatırlıyordu?
sizlere. İtiraf edeyim bu portreyi tuvale işlerken sizlerin
Belki bir iki ufak fazladan fırça darbesi olabilir ilk otoport-
beni kıskanan bakışlarınızı hayal ettim. Bu bakışların ar-
remde... Neyse ki bir sene sonra evlendik sevgili Agnes’le
dında hiçbir şey yok sizler varsınız...
umarım bana âşık olmuştur, portreme değil.
Beş sene sonra bir başka otoportremle karşınızdayım.
88
Sizin bakışlarınıza cevaben benim bakışlarım... Sizin
duruşunuza cevaben benim duruşum...
İleride olabilecek karışıklıkları engellemek için tabloda
Şu ana kadar söylediklerimi size zahmet unutun. Ken-
hemen pencerenin altına bir not iliştirdim; “1498, kendi
dinizi bu kadar önemli mi zannediyordunuz? Benim gibi
figürüme göre resmettim. 26 yaşımdaydım, Albrecht Dü-
tarihe geçmiş, dâhi bir sanatçının düşüncelerinde sizlere
rer.” Yeterince açıklayıcı olmuştur umarım çünkü 26’ımda
ayıracak yer mi var sanıyorsunuz? Önce kıskanç ardından
böyle görünüyordum daha yaşlı değil. Ardımda spekülas-
somurtuk ifadenize daha fazla tahammül edemeyeceğim,
yon yapılabilecek, ucu açık bir konu bırakmak istemiyo-
lütfen bir sonraki esere geçiniz...
Canlandırma: Yetkin Dikinciler
Fotoğraf: Hakan Çağlav
89
AMERİKAN GOTİK
Barış Yıldırım
Grant Wood, Amerikan Gotik, 1930, tuval üzerine yağlıboya, 74,3 cm x 62,4 cm.,
The Art Institute of Chicago, Chicago, ABD
İnce ince bir toz yağar bekleyişin üstüne, gide gide tükenmeyen yollardan.
Onlar eder biz buluruz, aşksızların hükümdar olduğu
dünyada.
rodilenmesinden?
Ama Iowa’da bir kır evinin karşısına kız kardeşini
ve dişçisini yerleştirerek mütevazı bir ödül kazanan res-
Hadi de doğrulalım Iowa’nın tozuna...
sam, belki eserinin bir gün bir Amerikan kültü haline
Sanat yaşamın aynası değil parodisidir. Çünkü insan-
geleceğini düşleyebilirdi; ama dişlerin ustası olacakken
lar, evler ve keder resme konulamazlar, resme konu olur-
seslerin ustası olmuş şarklı bir şarkı ressamının ve onun,
lar olsa olsa.
taşların ve boyaların şarkıcısı karısının ölümünden 70
İnsanı yeniden yaratmak ilahiyatın ve gen mühendisliğinin alanına girer, sanatın değil. Evlerle mimar ve müteahhit ilgilenir, kederle psikiyatr ve meyhaneci.
90
Hangi yaşam parodicisi şikâyet eder parodilerinin pa-
yıl sonra kendi resminden ona el sallayacaklarını düşleyemezdi; değil ki tahmin etsin.
Parodi bu yüzden güzel: Ele avuca sığmayan bir ço-
Sanatın işi yaşamın şarkısına karşı kendi şarkısını
cuk, namlusunun ne tarafa baktığını bilmediğimiz bir
koymaktır. Yaşamla dalgasını geçer o, kimi zaman zer-
silah, hangi makamdan gireceğini bilmediğimiz bir şarkı
rece gülümsemeden.
olduğu için.
Canlandırma: Edip Akbayram - Ayten Akbayram
Fotoğraf: Niko Guido
91
MAX BECKMANN
Fırat Arapoğlu
Max Beckman, Tuxedo’da Otoportre, 1927, tuval üzerine yağlıboya, 138.43x96 cm.,
Busch-Reisinger Museum, Harvard University, Cambridge, Massachusetts
92
Her zamanki karamsar dünya görüşü ve egosantrik
eğitimli bir isim olarak figüratif resmin gücüne inandı.
görünümüyle Max Beckmann’ın ta kendisi karşımızda-
Sıklıkla koyu renkleri ve deforme edilmiş biçimleri kul-
ki. Cüretkâr, güçlü ve şık... İzleyicisine direkt bakan bir
lanarak, bu karamsar ifade ve ifadeselliği yakalamıştı.
bakışa sahip.
Bu resimde, sanatçıların da sosyal elitin bir parçası ol-
1927 yılında Max Beckmann bu otoportreyi resim-
maları gerektiklerine olan inancını yansıtmakta. Hal-
lediğinde gücünün doruğundaydı. Birinci Dünya Savaşı
dun Dormen’in temsil ettiği bu duruş, sanatçıların şık
sonrasında daha ifadesel bir üslup edinen sanatçı, işte
giyinmeleri ve özellikle smokinler ya da en azından koyu
yüksek basamaklara önemli bir ressam olarak böyle
takım elbiseler giyerek ve papyonlar takarak güçlü birer
uzanacaktı. Entelektüel bir ressam ve felsefe konusunda
karar alıcı gibi imaj sergilemeleri gerektiğini vurguluyor.
Canlandırma: Haldun Dormen
Fotoğraf: Niko Guido
93
EL GRECO’NUN KADINLARI
Özge Göztürk
Sanat yaşamına Bizans usulü
mızı ojelerini ve rujunu ön plana çıkar-
dini resimlerle başlayan El Greco,
tıyor. Oturduğu sandalye, tabloyla kar-
gençlik yıllarında Maniyerizmle öz-
şılaştırıldığında Maria Magdalena’nın
deşleşen eserler üretmiştir. 1585-
sırtını dayadığı dağı çağrıştırıyor. Maci-
1590 yıllarında tamamlanan Maria
de Tanır’ın tabloya asimetrik olarak ver-
Magdalena’nın Kefareti tablosunda,
diği poz, fotoğrafta El Greco’ya yapılan
ressam Maniyerizm akımının; dü-
göndermelerin en belirgin olanı. Macide
zensiz ışık, uzun figürler, yapay
El Greco, Tövbekar Magdalene, 1585-1590, tuval
üzerine yağlıboya, 109 x 96 cm., özel kolleksiyon
görünüm ve derinlik eksikliği gibi
ması, Maria Magdalena’nın ölüme uza-
özelliklerini açıkça yansıtmıştır. Bugün Ekspresyonizm
nan elini sembolize etmemesi ve kısa saçlarıyla modeli
ve Kübizmin öncellerinden sayılan El Greco, 1595’ten iti-
kopyalamak istemediğini açıkça ortaya koyması, tabloyu
baren tarzını değiştirmiş ve figürü gerçekçi çizmeyi red-
yeniden farklı bir şekilde yorumladığını gösteriyor. Bu
detmiştir. Zaman içerisinde güzellik onun için farklı bir
yorumunda; Macide Tanır’ın sevdiğimiz olgun, kuvvetli
anlam ifade eder olmuştur. Modellerinin karakter özel-
ve umutlu bakışları ile Maria Magdalena’nın acılı ifadesi
liklerini kuvvetlendirip abartarak, onlara olağanüstü
bir arada görülebiliyor.
güçler ve ifadeler kazandırmıştır. Çoğu zaman kadınla-
Maria Magdalena’nın, ölüme bakan gözleri, üzgün
rın güzelliğini, kuvvet ve gizemle, hatta abartarak ürkü-
bir şekilde yana düşen başı, pürüzsüz cildi ve gençliği ile
tücü bir duruşla bütünleştirmiştir. Bu tutumunu; ”Hangi
oluşturduğu figür, El Greco’nun yıllar sonrasında çizme-
bakış açısından olursa olsun, iyi orantılanmış, güzel bir
yi bıraktığı bir kadın figürü olmuştur. Macide Tanır’ın;
kadın görmekten mutlu olamayacağım, söylemek istedi-
kadınsı, kuvvetli, üzgün ama baş edebilen ifadesi ise El
ğim, amaç sadece onun güzelliğini bozmak değil, ne ka-
Greco’nun ileriki yıllarındaki kadın duruşunu yansıtmış-
dar abartılı, görselliğin kurallarına göre ölçüde yükseltil-
tır. Macide Tanır, tabloda umudu simgeleyen sarmaşığı,
miş, ama daha fazla güzelliğiyle var olmadan ve aslında,
İsa heykeliyle anlatılan savaşçının kuvvetini ve kafata-
canavarsı hale gelmesi” ifadesinde de belirtmektedir.
sıyla sembolize edilen ölümün mutlaklığını bakışlarında
Maria Magdalena’nın Kefareti tablosunun yorumlandı-
ifade etmiştir. El Greco da zaman içerisinde bu sembolle-
ğı fotoğrafta, Macide Tanır’ın yüzündeki vakur, kuvvetli,
ri, portresini çizdiği modelin bakışlarına taşımıştır, tıpkı
sakin, anlayışlı ve kadınsı ifadesi açıkça ve keyifle oku-
Macide Tanır’ın yaptığı gibi.
nabiliyor. Elleri ile yüzünü tamamen aydınlatan ışık, kır94
Tanır; tablodaki modele asimetrik otur-
Canlandırma: Macide Tanır
Fotoğraf: Niko Guido
95
96
Download

Sanat objesi katalog