617
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE GİRİŞİMCİ VE YÖNETİCİLERİN
TOPLUMSAL SORUMLULUK ÇALIŞMALARININ ÖNEMİ; SORUNLAR, ÖNERİLER
Metin Özkul∗
Giriş
Bilindiği gibi sanayileşme süreciyle birlikte ortaya çıkan çalışma ilişkileri toplumların
geçmişle kıyaslanamayacak boyutta örgütlü çalışma davranışları sergilemelerine yol açmıştır.
Örgütlü çalışmaya yönelik toplumsal kültürün yeterince gelişmemesi, uzunca bir süre (yaklaşık
1950’li yıllara kadar), aktörler arasında, statü ve toplumsal konumlarıyla göreceli olmak üzere,
çok büyük sorunlara ve çatışmalara neden olmuştur. Bu sorunların sıklık ve yaygınlık
bağlamındaki toplumsal maliyeti, sadece sorunun çıktığı mekândaki değil (bütün kurumlarıyla
beraber) toplumsal alandaki tüm ilişkileri kapsayacak şekilde olmuştur. Dönemin toplumsal ve
entelektüel hayatı konuya yönelik birçok örneklerle doludur; sendikal hareketler, Karl Marx ve
diğer çağdaşlarıyla başlayan kapitalizm karşıtı sosyalist-komünist hareketlerin çıkış noktasını da
bu sorunlar oluşturmuştur. Eğer sosyal sorumluluk kavramını, etik ya da ahlaki değerlerin
gerektirdiği doğrultuda davranmak, bireysel, grupsal ya da örgütsel yararın yanında, genel
toplumsal yararları da gözetmek, kabiliyet ve beceriyi en iyi şekilde kullanmak gibi anlamları
ifade eden bir kavram olarak düşünürsek, insanlığın bu konuda aldığı mesafe oldukça pahalıya
mal olmuştur.
Toplumsal Değerlerin Kullanımı
Ahlaki değerlerin toplum açısından varlığı ya da yokluğu tartışılamaz. Çünkü toplumun
tarihsel geçmişi ne olursa olsun, hangi koşullardan etkilenirse etkilensin, bir değerler sistemi
mutlaka vardır. Önemli olan bu değerlerin birey, grup ve toplum bağlamındaki kullanım şekli,
yaygınlığı ve fonksiyonelliğidir. Toplumsal değerler toplumca kabul görmüş genel geçerliği
kanıtlanmış değerlerdir ve toplumun bütünü bağlamında fonksiyonelliği olması gerekir. Eğer
toplumun ortalama bir bireyi, temsil ettiği toplumsal değerleri sadece kendisinin, ya da seçici
olarak tercih ettiği toplumsal çevresindeki aile, akraba topluluğu, hemşehri, aşiret vb.
birlikteliklerin çıkarına kullanıyorsa, bu, toplumsal değerleri fonksiyonel kullanmak anlamına
gelemez. Çünkü toplumsal değerler tüm topluma karşı fonksiyonel olma amacına sahiptir. Bu
potansiyel fonksiyonellik, bir eylem olarak, bizlerin fiili olarak içinde bulunduğumuz (ya da
hayati ihtiyaçlarımızı karşılamak zorunda olduğumuz), toplumsal çevredeki birey ve grupların
içinde realize olmak durumundadır. Başka bir ifadeyle, toplumsal değerler belirli gruplara değil,
sınırları ve şeklini kendi içinde belirgin, bütün toplumsal alanlarda işlemeye yönelik bir amaca
sahiptir. Ancak, bizler gündelik hayatımızda, belirli gruplar içinde yaşamak zorunda olduğumuz
için, değerleri bu sınırlı çevrede kullanmak, onlardan yararlanmak durumunda kalırız. Bu
nedenle, toplumsal değerler şu veya bu düzeyde bireyin ilişkili olduğu çevrede fonksiyonellik
kazanır. Toplumsal yarar da burada somutlaşır. Aksi bir durum söz konusu olursa, doğacak
toplumsal zararın somutlaştığı yer de burasıdır. Fakat toplumun diğer unsurlarının, değerin
realize olduğu toplumsal alanla ilişkisi oranında, değerin potansiyel yararı yaygınlaşmış
olacaktır: Bir model, bir çözüm, bir davranış kalıbı vb. olarak. İnsanlık tarihi, değerlerin her
zaman içerdiği anlamlar doğrultusunda kullanılmadığı, hatta kullanılmasının zor olduğuyla ilgili
sayısız örneklerle doludur. Bununla birlikte olumlu birçok gelişmeleri de görmezlikten
∗
Prof. Dr. Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi
618
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
gelmemek gerekir. Örneğin; örgüt yönetimiyle ilgili teorilerin sanayileşme sürecinde oluşan
içerikleri, bize bu konuda birçok fikir verebilmektedir. Başlangıçta birey ve onun emeği, yalnızca
girişimin kâr amacına hizmet eden, her hangi bir üretim faktörü olarak düşünülmekteydi. Emek,
özellikle 20.yüzyılın ortalarından itibaren ve son birkaç on yılda çok büyük önem ve anlam
değişikliklerine uğramıştır. Klasik-neoklasik ve modern yönetim teorilerinde bu değişim
kolaylıkla izlenebilir. Örgüt kültürü, örgüt iklimi, katılmalı yönetim, sendikal demokrasi vb.
birçok kavram, gerçekte, bireyin çalışma hayatında gittikçe daha çok öne çıkmasına işaret eden
kavramlardır. Bu öne çıkmanın, sadece kârın maksimize edilmesiyle alâkalı olduğunu söylemek
mümkün değildir. Çünkü toplumsal yaşamda, “ya o ya bu” şeklinde bir tercih ya da ait olduğu
gerçeklikteki değişkenlerden soyutlanmış bir seçenek yoktur. Toplumsallık içinde
düşünebileceğimiz her şey başka şeylerle kurdukları nedensellik ilişkileri içinde işlevsel
olmaktadırlar. Örneğin, F.Taylor bir takım örgütlenme ilkeleri ve ‘bilimsel çalışma’ yöntemleri
oluşturup-uygulayarak, verimlilik ve kârı artırmıştır.704 Emek, belki de tarihinde olmadığı kadar
istismar da edilmiştir. Ancak, iktisatçıların kullandığı bir kavrama benzeterek ifade etmek
gerekirse, maksimize edilmiş verimlilikle ortaya çıkan kârın çarpan ve hızlandıran etkisiyle;
eskisine göre daha fazla ücret artışı, yatırım, istihdam hacmi, kamu hizmetleri ve altyapı için artı
değer, ürün fiyatlarının düşmesi, ücret artışı vb. gibi birçok değişim süreçlerinin yolunu açtığı da
kesindir.. Bu değişimi bir bakıma Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine de benzetmek mümkündür.
Nasıl ki Maslow organizmanın yaşamsal işlevlerine yönelik ihtiyaçlarını temel ihtiyaçlar olarak
düşünüyorsa, Modern dünyanın üretim gücünü temsil eden kâr da yaşanılan toplumsal
gelişmelerin birinci dereceden önem atfedilebilecek temel ihtiyacıdır.
Değerler ve Yapılar
Toplumsal süreçler kısır döngüler değil helozonik diyebileceğimiz ‘verimli döngülerdir
(sürekli değişen). Dolayısıyla değerlerin hangi şartlarda ne tür kullanılacağı, ne şekilde
anlamlandırılacağı, buna uygun olarak değer değişmelerinin nasıl olduğu dikkate alınması
gereken hususlardır. Bir savaş anında düşmanı öldürmekle sivil bir ortamda düşmanı öldürmek
aynı değer yargısının tezahürü değildir ve öyle de anlaşılmaz. Buradan hareketle belirli bir
siyasal-ekonomik sistemden, başka bir siyasal-ekonomik sisteme geçildiğinde de değerlerin
uygulama alanı değişmiş olacak, değerler buna uygun yeni anlamlara ulaşacaktır. Toplumların
sanayileşme süreçlerini dikkate alırsak, süreç içerisinde geçirdiği ekonomik, hukuksal, siyasal
değişikliklere göre toplumsal hareketliliğin, iletişimin ve etkileşimin hız kazandığı görülür. Aynı
özelliklerden her birinin ağır bastığı üç farklı toplumu ele aldığımızda benzeri bir durumu
tahayyül edebiliriz. Tarımsal-baskıcı bir yapının değerleri ile sanayileşmiş-demokratik yapının
değerleri bir olmayacaktır. Ya da birincisinin değerleriyle ikincisindeki toplumsal yaşamı
sürdürmek çok güç olacaktır. Aynı şekilde, mahalli örf-adet hukukuyla yönetilmeye alışmış bir
toplum merkezi ve ihtiyaca göre üretilen yasalarla yönetilmekte birçok güçlüklere maruz
kalacaktır. Çünkü, bir toplumun değerleri, sonuçta kendi tarihselliği içinde geçirdiği
deneyimlerin ürünüdür. Demokratik bir sanayi toplumunun sahip olması gereken değerlerin
tarımsal-otoriter (ya da demokratik olmayan) bir toplumda olması mümkün değildir. Ayrıca
toplumda hiçbir birey toplumsal kültürün ürettiği değerlerin tümüne de vakıf değildir. Genellikle
de gündelik yaşamını sorunsuz bir şekilde sürdürmeye imkân verecek kadardır.
Son olarak dikkate alınması gereken bir husus da, değerlerin her kuşakta yeni anlamlar
kazanarak değişmesidir. Burada algılama prensiplerinin oynadığı rol kadar, içine doğulan
koşulların bir kuşak öncesine göre değişmiş olması da kastedilmektedir. Kültür nasıl ki çeşitli
etkileşim ve eklemelerle değişip, her kuşak açısından daha melez bir özellik kazanıyorsa,
704
Drucker, Peter F., Kapitalist Ötesi Toplum, İnkılâp Kitapevi, çev.; Belkıs Çorakçı, İstanbul, 1994, s.53-62.
619
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
kültürün bir parçası olarak değerler de aynı sürece tabidir. Dolayısıyla kültür-değer
tartışmalarında bu özelliklerin dikkate alınması gerekmektedir. İkinci bir husus algılama
prensipleriyle ilgilidir. Bunlardan, burada dikkate alınması gerekeni; ilk algılananın sonraki
algılamaları belirleme, ilkine göre anlamlandırma ilkesidir. Her yeni kuşak bir öncekine göre,
daha yeni koşulları algıladığı için, önceki kuşakların sosyalleştirme çabasına da bu açıdan anlam
yüklemektedir. Yüklenen anlamlar kuşaklar arası farklılıkları doğurabilmektedir.705 Gelişmekte
olan ülkeler açısından bu önemli bir husustur. Genellikle farazi olarak birbiri ardından gelen üç
kuşağı sanayileşme sürecinde karşılaştırdığımızda birincisi en saf haliyle tarımsal yapının bütün
davranış kalıpları ve değerlerini taşır. İkincisi, gene sosyalleşmeyle kazandığı kır kökenli
değerlerle kent koşullarını anlamlandırmaya çalışır. Üçüncüsü ise kent koşullarında edindiği
deneyim ve algılarla ilk ikisinin değerlerini anlamlandırıp sorgular. Bu, özellikle gençlik
dönemlerinde, öncekilerin hoşlanmadığı kadar katı bir eleştiri şeklindedir. O halde, burada sorun
daha çok sosyalleştirme mekanizmalarıyla ilgilidir. Önceki kuşakların geçmişte kalması, hal-i
hazırı geçmişte kazandıklarıyla değerlendirmesi yeterli olmamaktadır. Nasıl ki işletme
yönetiminde değişmeleri hemen fark edip buna uygun yeni örgütleme prensipleri getiren bir
yöneticiyi ‘etkin lider’ olarak değerlendiriyorsak706, toplumsal alandaki toplumsallaştırma
mekanizmalarının da benzeri bir davranış göstermesine ihtiyaç vardır. O halde çözüm hal-i
hazırdaki değişmeleri ıskalamayan ve bunlarla geleneksel arasında köprü kurma yeteneğine
sahip, kurumsal-profesyonel mekanizmaların sosyalleştirme sürecinde rol almasındadır. Halbuki
gelişmekte olan ülkeler ekonomik koşulları, nitelikli insan gücü kıtlığı, alt yapı yetersizliği vb.
nedenlerle bu mekanizmaları başarılı bir şekilde işletememektedirler.707 Bu ise, o toplumda
ortalama bir şahsiyet tipinden ziyade birbiriyle çelişik çok sayıda şahsiyet tipleri yaratmaktadır.
Bu durumdur ki, bireylerin küçük cemaatvari gruplarla, psiko-sosyal ihtiyaçlarına binaen, daha
sıkı ilişkiler kurmasına yol açmakta, ancak içinde bulunduğu topluma karşı ise aynı sadakat ve
bağlılığı göstermesine engel olmaktadır.
Değerler, Kapitalizm ve Demokrasi
Kapitalizm, özellikle ideolojik ve sıklıkla da entelektüel söylem içinde eleştirel bir
kavram olarak kullanılır. Bunlardan konumuz açısından önemli biri, kapitalizmin kendisine göre
bir ahlak yarattığı konusudur. Bu ideolojik bir tutum söz konusuysa doğrudur. Kapitalist
dediğimiz birey, grup ya da örgütler, iradi olarak, değerlerin değersizliğine inanarak, böyle bir
‘değiştirme’nin aktörü olmuşlar mıdır? Bu sorunun cevabı “evet” olduğu ölçüde ideolojik bir
doğru oluşmuş olur. Ancak, bunun mümkün olamayacağı her halde bellidir. Belki, şöyle bir
önerme ya da yargı daha makul gözükmektedir: Kapitalistler, ürettikleri ürünleri satabilmek
amacıyla bireyleri engelleyen toplumsal baskıların kalkmasına yönelik, siyasal iktidarlar
üzerinden manipülasyonlar yaparlar. Demokrasilerle kapitalizmin uyumlu birlikteliğinin
nedenlerinde birisi de bu olabilir. Bunun üzerinde biraz durmak ve düşünmek gerekir. Böyle bir
düşünceyi kabul edersek, kapitalistin manipülasyonu bireysel özgürlüklerin genişlemesi
sonucuna yol açacaktır. Kapitalist de, daha özgür birey üzerinde (ürünlerin satışı-işgücü temini
vb.) daha etkin olabilecektir. Buradan umulmadık bir sonuç da çıkartabiliriz: Bu durum, bireyin
ahlaki değerlerini olumsuz etkiliyorsa o zaman bireysel özgürlüklere yönelik girişimlerde
bulunmak doğru değildir. Bu durumda, demokratik-kapitalist bir siyasal sistemin bireye verdiği
zararlar gündeme gelir ve belki de başka siyasal sistemler tartışılması ya da savunulması gerekir.
705
Özkul, Metin, “İşgücünün Hayat Tarzını Etkileyen Faktörler (Isparta Örneği), SDÜ Fen-Edebiyat
Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 5, ss.267-306, Isparta, 2000, s.295.
s.295.
706
Koçel, Tamer, İşletme Yöneticiliği, Beta Yay. NO:405, İstanbul, 1999, s. 423.
707
Kurtkan, Âmiran, Eğitim Sosyolojisi, T.D.A..V. Yayınları, Genişletilmiş IV.Baskı, İstanbul, 1987, s.83-93.
620
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Fakat tarihsellik sürecinde teokratik, totaliter, monist ya da oligarşik siyasal sistemler, çok uzun
yüzyıllar yaşanmıştır. Hemen hemen tümünün, toplumsal yapıda, nispeten ya da tamamen
birbirine geçişlerin kapalı veya çok sınırlı olduğu, belirli seçkin gruplar yarattığı genel kabul
gören bir husustur. Nitekim bunların bir çoğunda halk “teba”dır, tabi olmakla yükümlüdür.
Seçkinler, geniş halk kitleleri karşısında az sayıda bir nüfusu barındıran gruplardır. Kendilerini
tanımlayan ‘büyük kültürün-geleneğin’ (yani kendilerinin) hâkim olduğu bir siyasal sisteme
sahiptir. Toplumdaki üst tabakaların-seçkinlerin genel kabul gören toplumsal değerlerden
genellikle sapma gösterdikleri ve bu değerleri çıkarlarını idame ettirmek üzere baskı aracı olarak
kullandıkları da bilinen bir husustur.708 O halde, demokrasi dışındaki hiçbir siyasal sistemde,
seçkinlerin halktan daha ahlaklı olduğu söylenemez. Demokrasi, kapitalistin rolü ne olursa
olsun, tüm gruplara, toplumsala egemen olan güçlerden kaynaklanan engellemelerin saf dışı
bırakılması oranında, eşit şartlar sağlama çabasında olan bir rejimdir. Bu belki, ahlaki değerlerin
temsilinde eşitlik olduğu kadar temsil edilmemesinde de eşitlik olarak düşünülebilir. Fakat,
önceki sistemlerle bir farkı vardır ki, modern toplum, bireylerin özgürlüklerini şu veya bu
sebeple genişletirken, bireylerin kendi kendilerini olduğu kadar toplumsal kurumlarıyla da
denetleyebileceği donanımlar sağlamaktadır ve bunlar yoluyla değerler içselleştirilmektedir;
eğitim imkanları, kitle iletişim araçları, kendini kabiliyeti oranında gerçekleştirme fırsatları, yasal
ve ekonomik özgürlükler v.b.709 Buradan şu sonuca ulaşmak gerekir ki; bireyin temsil ettiği
toplumsal değer statik bir değer değildir ve yeni koşullara uyum yönünde, yeni anlam ve işlevler
kazanacak şekilde değişir.
Gelenekselden Moderne Değerler
Geleneksel toplumlarda amaçsız (nerede kullanılacağı belirsiz, toplumsal aktörlerin baskı
gücüne göre işlevselleşen ve görgü yoluyla kazanılan) genel ahlak kuralları varken, modern
toplumlarda amaca yönelik ahlakın yerleştiği (nerede nasıl kullanılacağı, işlevsel olacağı
bireylerce bilinen, eğitim süreçleriyle ve bilimsel yöntem-deneyimle kazanılan) ya da
yerleşmekte olduğu söylenebilir.
Birçok bilim adamı başta Max Weber İngiltere’nin laikleşmesi anlamına gelen
Sekülerleşme ya da sekülerizasyon olgusunu ahlaki-dini değerlerin objektifleşmesi olarak
tanımlar.710 Bu bir anlamda, değerlerin normlaşması olarak da anlamlandırılabilir. Çağdaş
toplumun geleneksel olandan önde gelen farkı, değerleri nerede ne şekilde en fonksiyonel
normlaştırabildiğidir. Öte yandan ikinci, belki de daha önemli bir farkı ise, normlardan hareketle
yeni değerler yaratabilme kabiliyetidir ki bu büyük ölçüde, özgürleşmiş bireylerin, aralarındaki
keskin toplumsal mesafelerinden kurtulup işbirliği yapabilme kabiliyetinin sonucudur. Weber,
rasyonel normların yeni toplumsal değerlerin oluşmasındaki etkisini ‘bürokrasi’ çözümlemesinde
vurgular.711 Otoritenin yasallaşmasıyla ilgili bir süreçte otoritenin gayrişahsîleşmesiyle –en
azından geleneksel ve karizmatik otoritelerin hükmettiği toplumsal durumlardakinden daha geniş
olarak- norm yaratma özgürlüğü doğmuştur. Öte yandan, Durkheim, tarımsal yapılardakinin
aksine modern toplumda, sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan işbölümünün bireyleri zorunlu
olarak birbirlerine bağladığını ve bu dayanışmanın kendisine mahsus bir iş ahlakı oluşturduğunu
belirtir.
708
Öksüz, Enis; “Sosyal Gelişme”, İ.Ü.İkt.Fak.Mecmuası, c.32, No.1-4, s.31.
Korkmaz, A., “İş İdeolojisinin Çalışma İlişkilerine Etkisi”, Toplumsal Yapı, Ed.Yaşar Kaya, Turan Yayıncılık, İstanbul, 2005.
710
Freyer, Hans; İçtimai Nazariyeler Tarihi, çev.; Tahir Çağatay, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara-1960, s.189-190.
709
711
Mouzelis, N.P., Örgüt ve Bürokrasi, çev., H.Bahadır Akın, Çizgi Kitabevi, Konya, 2001, s.29-30.
621
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Günümüz dünyasında, özellikle BM, AB, OECD, ILO ile birlikte çeşitli sağlık ve çevre
örgütleri, uluslar arası mahkemeler, İnsan hakları sözleşmesiyle ilgili ulaşılan uluslar arası
mutabakat değerlerin evrenselleşmesi anlamına gelmektedir. Bu, bir bakıma, ilk olarak batı
dünyasında din, dogma ya da gelenek, kökeni ne olursa olsun onlardan soyutlanıp dünyevi
sorunlara yaklaşımda hareket noktası işlevi görmek üzere objektifleşen değerlerin yersellikten
evrenselliğe doğru genişlemesi anlamında düşünülebilir.
Elbette ki, yerel kültürlerin kendi içinden neşet eden ahlaki değerlerin etkisi ve ileriki
zaman dilimlerine taşınması devam edecektir. Ancak, bunların güncelliği ve fonksiyonelliği
uluslararası toplumun gittikçe daha geniş bir katılımla kabul ettiği evrensel değerlerle örtüştüğü
oranda olacaktır. Bunun böyle olmasının en önemli nedeni, çağımız –kavramın bütün
anlamlarıyla birlikteulusal-uluslararası toplumsal ilişkilerinin, iletişim teknolojileriyle
(görüntülü, sözlü, yazılı) anlık düzeyde yapılabilmesidir. Bireyler ya da toplumsal kurumlar
açısından bu ilişkilerde gözetilen amaçların elde edilmesinde, itibar edilen ahlaki kuralların
karşılıklı olarak örtüşebilmesi gerekmektedir. O halde dini ya da ahlaki kökenli genel ahlak
kurallarının, amaca yönelik ahlaki kurallara dönüşerek objektifleşmesi gerekmektedir. Bu ise,
çalışma hayatı kapsamında düşünebileceğimiz bütün amaçlara yönelik etkinliklerin her biri için
objektifleşmiş değerler manzumesinin tanımlanması anlamına gelmektedir. Bir tüzel kişilikle
ilgili yasal kurallar nasıl ki bir anlamda onun ilgi duyduğu toplumsal alana yönelik sorumluluk ve
sınırlılıklarını belirliyorsa, amaca yönelik ahlaki değerler de, bireylerin, grupların, örgütlerin
daha geniş bir ifadeyle toplumsal alana yönelik, belirlenmiş bir amaca sahip her türlü etkinliğin
sınırlılıkları ve sorumluluklarının objektifleşmesi gerekmektedir. Doktorların, mimar ve
mühendislerin, hukukçuların mesleki nitelikleri ve sınırlılıkları bu anlamda belirlenmiştir.
İnsanlık olarak bu sürecin yaşandığı iddia edilebilir. Bu sürecin ahlaki değerlerin uluslar arası
toplum düzeyinde objektifleşmesi ve genel kabul düzeyinde tekdüzeleşmesi, ulusal sorunların
farklılığından dolayı da, amaçların ve amaca yönelik etkinliklerin farklılaşması doğrultusunda
yaşanacağa benzemektedir. Örneğin şiddete, teröre ya da işkenceye yönelik tutumlarda,
uluslararası toplumsal değerler aynileşirken, bu sorunların nicelik ve nitelik anlamındaki düzeyi
toplumdan topluma değişmektedir. Yine yoksulluğun alt edilmesi, demokrasi, adalet, yaşama,
çalışma, özgür seyahat, haber alma hakkı gibi değerler uluslararası toplumda aynileşirken
bunların sorunsallık boyutu toplumdan topluma değişebilmektedir.712
Modern toplumun geleneksel toplumdan farklı olarak getirdiği en önemli yenilik,
bireylerinin toplumsal ortamdaki çok kimlikliliğidir. Sanayileşme öncesi tarımsal yapılardaki
belirli bir soya, aileye, klana ya da yerleşim mekânına göre tanınan bireyler, modern toplumda
bunlardan ziyade etnik kökenine, kabiliyetlerine, icra ettiği mesleğe, sahip olduğu ideolojiye,
bağlı olduğu toplumsal bir örgüte ya da çıkar grubuna göre tanımlanabilmektedir.713 Modern
toplumda gittikçe daha da karmaşıklaşan işbölümü uzmanlığa dayalı mesleki farklılaşmayı
beraberinde getirmiştir. Öte yandan modern toplumun bu karmaşık çalışma hayatı, bireylerin,
kendilerini başka özellikleri ya da ihtiyaçları açısından gerçekleştirebilecekleri özel alanlar
yaratmalarına da vesile olmuştur. Çok sayıda gruplaşmalar, siyasi, dini, etnik ve hobi grupları
gibi gruplaşmalar modern toplumdaki farklılıkların ve çeşitliliğin göstergesi olmaktadır.714 Her
birinin geçerli ve gerekli olduğu bir toplumsal alan vardır. Bunların içinde bütün toplumsal
genellik açısından en kabule şayan kimlik ise, genellikle bireyin icra ettiği mesleği olmaktadır.
Herhangi bir bireye her hangi başka bir bireyin ‘sen kimsin?’ sorusuna verilen cevap ‘ben
doktorum, ben avukatım, ben işçiyim ya da ben esnafım vb….’ cevabı en önde gelen
712
Erdoğan, M.,“Siyaset ve Hukuk Perspektifinden Küreselleşme: Bir Tartışma Çerçevesi”, www.liberaldt.org.tr/index.php?lang=tr&message=me&art=241 - 62k,
713
Wiegret, Andrew, Teitge, Smith (1986), Society and Identity: Towards a Sociological Psychology, s.27-28.
714
Kaya, Yaşar, “İşbirliği ve Çatışma” Toplumsal Yapı, ed.Yaşar Kaya, Turan Yayıncılık, İstanbul, 2005, s.30.
622
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
tanımlamalardır. Bu yaygın ve sıklıkla kabul edilen durum toplumsal tabakalaşma piramidindeki
hiyerarşik konumları bile belirlediği, birçok bilim adamlarınca tespit edilen bir husus haline
gelmiştir. İstihdam imkânlarının dar olduğu azgelişmiş ülkelerin dışında, meslekler ile sınıf ve
tabakalaşma içinde bulunulan yer, birbiriyle çakışmaktadır.715 Modern toplumun tabakalaşma
düzeninde; üst, orta ve alt tabakadaki nüfusu, mesleklerine göre sıraladığımızda şöyle bir durum
ortaya çıkmaktadır: 716
1.Üst Düzey Uzmanlar (Profesyoneller-Girişimciler),
İşadamları, Kamu ve İşletme Yöneticileri,
2.Alt Düzey Uzmanlar, Kamu ve İşletme Yöneticileri,
Üst Düzey Teknik Elemanlar ve Beden İşçilerini Denetleyenler,
3.Büro Elemanları, Memurlar, Satış Personeli ve
Diğer Dosya ve Sınıflandırma İşi Yapanlar,
4.Küçük İşyeri Sahipleri, Zanaatkârlar ve
Diğer Kendi Hesabına Çalışanlar,
5.Alt Düzey Teknik Elemanlar ve Ustabaşılar,
6.Vasıflı-Ücretli İşçiler,
7.Yarı Vasıflı ve Vasıfsız İşçiler.
Bu tablodan konumuz açısından çıkartılabilecek sonuçlardan biri şudur: modern toplumun
yeni seçkinleri birinci maddedeki meslek gruplarıdır. Geçmiş toplumlarda, kralın olmasa bile en
azından, aristokratın, teologun, senyör ya da kontun işgal ettiği yerdedirler. Bu, her şey bir yana,
genel toplum sorunlarının çözümünün, yeni toplumda izafe edildiği yer anlamına gelmektedir.
Sadece, meydana getirdikleri ve yönettikleri bir örgütün değil toplumun da liderleri arasında
değerlendirilmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla çağımızda toplumsal sorumluluk duygu ve
değerlerinin en yüksek seviyede temsil ve bunların gerektiğinde toplumsal sorunların çözümü
hedefinde işlevselleştirilmesi, öncelikle bu meslekleri temsil eden bireylerden beklenmektedir.
Girişimci ve Yönetici, Toplumsal Sorumluluk ve Değerler
Zimmerman çağdaş toplumu yönlendiren toplumsal aktörlerin aydınlardan oluştuğunu
belirtir. Bilimsel bilgileri üreten ve bunu teknolojiye dönüştüren aydınları yaratıcı aydınlar
olarak isimlendirir. Yaratıcı aydınların ürettiklerini, başta iktisadi organizasyonlar olmak üzere
çeşitli toplumsal alanlarda mal ya da hizmet üretiminde kullananlara ise yardımcı aydınlar der.717
Zimmerman’ın 1960’lı yılların başında belirttiği bu husus o zamanın sanayileşme düzeyi ve örgüt
büyüklükleri dikkate alındığında oldukça ileri düzeyde bir tespittir. Bugün bu tür işlevlere sahip
toplumsal aktörleri yine bilim adamları ve çeşitli örgütleri oluşturan ve yöneten girişimcilerle
yöneticiler olarak sınıflandırabiliriz. Bilim adamları işletmelerin yönetiminde ve özellikle ARGE çalışmalarında yer aldıklarında Profesyoneller olarak da isimlendirilir. Zimmerman’ın
gözlemlediği girişimci ve yönetici aktörler o zamanın yardımcı aydın rolünden gittikçe yaratıcı
aydın özelliklerine sahip olma konusunda adeta evrimleşmişlerdir.
i.Girişimciler ve Yöneticiler
715
Öksüz, Enis; a.g.e., s.43-44.
Watson, Tony J.; Sociology, Work and Industry, London-1987., s.127-128,
717
Zimmerman, Carle C.; Yeni Sosyoloji Dersleri, çev.;Amiran Kurtkan, İstanbul-1964, s.77-78.
716
623
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Girişimci ve yönetici olarak isimlendirilen toplumsal aktörler sahip oldukları işlevler ve
toplumsal konumları açısından sanayileşmenin düzeyine göre farklılıklar gösterirler. Batı
toplumlarının sanayileşme süreci içinde işlevleri, toplumsal konum ve önemleri gittikçe artmıştır.
Sanayileşmenin 19.yüzyıldan 1950’lere kadar olan gelişmesi içinde sermayedar-işveren-girişimci
ve yönetici statüleri aynı bireyin fonksiyonları olmak bakımından yaygınlık gösterir. Raymond
Aron’a göre; “bir adam tarafından kurulan, sahip olunan ve idare edilen şeylerdi. Marx’ın kendi
zamanında gördüğü mensucat fabrikaları ve bizim bugünkü Renault veya Citroen otomobil
fabrikalarının ilk hali böyle idi. Müessese bir şahsın eseri ve mülkü idi. Mal sahibi aynı zamanda
üretim vasıtalarını idare ediyordu.”718 Sanayileşmeyle birlikte örgütlerin rasyonel niteliği artmaya
başladı. Rekabet ortamının getirdiği zorluklar, işletmelerin büyüklüğü teşebbüs ve sermayenin
birden fazla şahısta toplanmasına yol açtı. Özel mülkiyet kavramının muhtevasını oluşturan üç
öğe; mal sahipliği, malı kullanma ve denetleme fonksiyonları birbirinden ayrıldı ve farklı
statülere ait roller, görevler haline geldi.719 , Başka bir deyişle, anlam ve temsil edildiği aktörler
açısından değişti. Özellikle sermayenin kurumsallaştığını, işverenliğin çok ortaklılık anlamına
geldiğini, gündelik yönetimin ise bireyle değil her biri belirli bir alanda ihtisaslaşmış bireylerin
oluşturduğu gruplar tarafından icra edilecek şekilde değiştiğini gözlemlemekteyiz. Bunların
içerisinde belki de henüz yaygın olarak kurumsallaşmayan, girişimcilik statüsüdür.720 Son birkaç
on yıllık dönemi dikkate almaz isek girişimcilik statüsünün fonksiyonları olarak şunları
belirtebiliriz:721
“a.risk yüklenmek ve bilinmeyen durumları önceden görmek,
b.planlama ve yenilik yapmak,
c.eşgüdüm, denetleme ve yönetim,
d.günlük işleri gözetlemek”.
Öte yandan sanayileşmenin ilk safhalarında olduğu gibi bugün gelişmekte olan
toplumlarda ise bu statülerin henüz ayrılmadıklarını görmekteyiz. Sanayileşmenin henüz
başlarında ya da ülke ekonomisinde başat bir düzeye yükselmediği bu toplumların ortalama bir
işletmesinde, sermayedarlık, girişimcilik ve yönetim aynı birey tarafından temsil edilmektedir.
Bu tür teşebbüslerde karşımıza çıkan işletme görünümü şu şekilde tasvir etmek mümkündür.
a.Teşebbüs içinde önemli görevler üstlenecek kişiler kendilerinden ya da yakın akraba
çevresinden oluşur. Bu durum teşebbüsün gelişmesini ve verimliliğini etkileyebilir,
b.Otorite merkezîleşir. Karar alma mekanizması paylaşılmadığı için ihtisaslaşma
meydana gelmez,
c.İşveren ve işçi arasında babaerkil bir ilişki düzeni doğar. İşletmenin rasyonel amaçları
duygusal değerlendirmeye tâbi tutulur. İşgören rasyonel kurallara göre değil, işverenin
istediklerine ya da istemediklerine göre davranmak zorunda kalır,
d.İhtisaslaşma olmadığı için teşebbüs ve pazarın daha geniş açıdan değerlendirilmesi
mümkün olmaz. Muhafazakâr tutum ve temayüller oluşur.722
718
Aron, Raymond; Sınıf Mücadelesi, , Çev.; Erol Güngör, Dergah Yayınları, İkinci Baskı, İstanbul, 1992, s.287.
Berle and Means, 1962, Zik.; Şevki Güler, Çağdaş Sanayide İşçi-İşveren İlişkilerinin Sosyolojik Anlamı, A.Ü.D.T.C.Fak.,
Yay.No:283, Ankara, 1979, s.47.
720
Güler, Şevki; a.g.e., s.47.
721
Harbison and Myers,; Management in the Industrial Work, McGraw -Hill,1959, s.8. Zik.;Şevki Güler, a.g.e., s.44.
722
Baloğlu, Burhan; Türkiye’de Teşebbüs Faktörü ve Müteşebbisler, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İ.Ü.Sos.Bil.Enst.,
İstanbul-1987, s.24-26.
719
624
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Sanayileşmeyle ilgili son yüzyıldaki deneyim, işverenlik statüsünün hem ekonomik
fonksiyonları, hem de sermaye-servet sahipliliğinde değişmeler meydana getirmiştir. Buna
paralel bir değişme de, sosyal niteliklerdedir. Yönetimin çok önem kazanması, işletmelerde
yetkinin, özellikle bilgi temelli, yüksek eğitim görmüş profesyonel yöneticiler elinde toplanması,
geleneksel, doğuştan kazanılan ve servetin belirlediği statülerin yüksek öğrenime olan talebini
artırmıştır. İşletme yönetimini elinde tutmak isteyen ikinci kuşak sermaye sahipleri herhangi bir
yüksek öğrenim derecesine sahip olmak yoluyla sınıf mevkilerini koruyabilme imkânını
kazanmıştır. Yine de endüstrileşmenin daha ileri safhalarında servetin belirleyiciliği bilginin
belirleyiciliği karşısında gerilemiştir. Günümüzdeki işveren, daha önce de belirttiğimiz gibi, bir
örgütle eş anlamlı hale gelmiştir. Klasik anlamıyla işveren ve kapital sahipliği çiftliklerde,
otellerde, petrol istasyonları, bakkal, berber-kuaför, bakkal gibi küçük işletmelerde geçerliliğini
korumaktadır. İşveren buralarda yöneticilik fonksiyonunu da devam ettirmektedir. Ancak
sanayileşmenin mevcut hızı bu tür işverenleri de tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır. Rekabet
ortamı, bunların hayatta kalma şanslarını azaltmaktadır. Bu tür işletmeler büyüme şansı
yakaladıklarında, sahipleri de yönetici-işveren konumunu sağlamlaştırabilmekte ve yetkilerini
artırabilmektedir. Aksi durumda, daha büyük işletmeler tarafından satın alınarak, işveren de
ancak normal bir idareci statüsüyle yetinmek durumunda kalmaktadır. İşletme sahipliği imtiyaz
sahipliliğine dönüşmekte ve bunu elinde tutan insanlar tarafından temsil edilmektedir.723
İleri sanayi toplumlarında sermayenin müesseseleştiğini söylemek de mümkündür. Gelir
seviyesinin yükselmesi küçük tasarrufların artmasına ve bunların yeni yatırımlara kanalize
olmasını sağlamıştır. Güvenilir işletmeler gayrimenkul borsalarında kârlarını satarak büyüme ve
gelişme imkânı bulmaktadırlar. Bankalar mevduatlarını girişimcilere vermekte ya da bir girişime
ortak olmaktadırlar. Dolayısıyla modern girişimci “yaratıcılık huzursuzluğu içinde” çevresini en
uygun şekilde değerlendiren, “düşünen ve düşündüklerini gerçekleştirmek için bıkmadan
usanmadan çalışan kişidir”.724 Girişimcinin belirtilen baskın özelliği işletme içinde görevlerin
bölünmesini de beraberinde getirmiş ve örgüt, kolektif bir yönetimin kararları ve gözetimi
doğrultusunda şekillenmiştir. Bu gelişmelerle, artık işveren kavramı sermayedarlık-girişimcilik
ve yöneticilik fonksiyonlarını birlikte çağrıştıran bir kavram olmaktan çıkmış, adeta bir kurumun,
bir fonksiyonun ismi olmuştur. İşverenin hâkim özelliği risk yüklenmek ve yenilik yapmaktır ve
girişimci adını almaktadır. Özellikleri farklı çeşitli yöneticilik statüleri doğmuştur. Girişimci,
profesyonel ya da üst yönetici olarak isimlendirilebilecek bu statüler, teşebbüsler üzerinde,
sahiplerinden daha çok kontrol gücünü ellerine toplamışlardır. Bilgi ve teknik kabiliyetli yeni bir
sınıf türemiştir. Bunlar “kapitalist” sınıfın parasını kullanarak bu statüleri ellerine geçirmişlerdir.
Artık servetin örgüt içindeki statüleri belirleme fonksiyonu gerilerde kalmış, statüler adeta serveti
belirler bir hal almıştır.725
Karlöf, modern girişimciliğin özelliklerini şu şekilde belirlemiştir;
— “Kararlarını kendileri vermeyi tercih ederler.
—Risk yüklenmekten zevk alırlar.
—Yapılan işlerin sonuçlarının peşinde olurlar, yapıcı eleştiriyi severler ve takdir ederler.
—İş yaşamında aktif rol almak isterler; küçük firmalarda çok mutlu olurlar.
—Hızlı gelişmeyi ve yenilikleri severler.
—Gelişmeye yönelik ortamlardan filizlenirler, işe dayalı ortamlarda rahat gelişirler.
723
Hall,H.Richard,; Sociology of Work, Pine Forge Press, California-1994, s.58.
Baloğlu, Burhan; a.g.e., s.26.
725
Hall, Richard H.; a.g.e., s.59.
724
625
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
—Kendilerinden ve yetenekli olanlardan talepleri vardır; bunların karşılanmasını
beklerler”726.
O’na göre girişimciliği engelleyen koşullar ise şu şekilde sıralanmaktadır:
—Durgunluk ve gelişmeden yoksunluk
—Bürokrasi ve detaylardan şikâyet
—Planlama ve istişare
—Delil arama, taktik ve diplomasi”727.
Yönetici statüsünü işgal eden kişi ya da grubun rolü, üretim unsurlarını en uygun
koşullarda sağlamak, başta örgütlenme olmak üzere diğer yönetim ilkeleri doğrultusunda, mal ve
hizmet üretimini gerçekleştirmektir. Bir başka deyişle, yönetici rolü en az maliyetle amaca
ulaşma rolünü üstlenen kişidir.728.
Mintzberg yönetici rollerini üç temel başlık altında ifade etmektedir. Bunlar;
1- Kişiler arası roller
2- Haberleşme ile İlgili roller ve
3- Kararlar ile ilgili rollerdir.
O’na göre Kişiler arası roller;
Başkanlık rolü, Liderlik rolü ve Bağlantı rolünden oluşmaktadır. Haberleşme ile ilgili
roller ise, bir iletişim ağı yoluyla örgüt içi denetimi sağlama, yönetim kararlarını astlara ve diğer
çalışanlara iletme, örgütle ilgili duyulmasında yarar umduğu bilgileri örgüt dışı çevreye
iletmedir. Kararlar ile ilgili rolleri ise düzenleyicilik, örgütte gerekli değişimleri yapmak ya da
başlatmak, yetki ve sorumluluklar ile ödülleri paylaştırmak, gerekli görüşmeleri ilgili kişilerle
yapmak729
Modern örgüt teorilerinden Popülâsyon Ekolojisi teorisinin önemli simaları Pfeffer ve
Salancik de, teorilerinin içeriğine uygun olarak, yönetici rollerini tanımlamaya çalışmışlardır.
Başka deyişle örgüt çevre ilişkisi bağlamında, örgüt yöneticisinin rollerini ele alan bu bilim
adamları üç türlü liderlik rolü tanımlamaktadırlar:
“Organizasyonun sembolü olarak liderin sembolik rol tanımları onun başarısı ve
başarısızlığını belirtmektedir. Faaliyetlerle ilgili karar verme rolü; çevresel taleplere direk karar
verme faaliyetlerini içerirken, zorunlu olarak yapılması gereken yönetim faaliyetleri ile de
ilgilidir. Faaliyet merkezli karar verme rolü ve sorumluluk rolleri sembolik rolden biraz farklıdır.
Örneğin sembolik rol liderin konuşma, politik davranma gibi özellikleri ile ilgiliyken gerçek rol
liderin analitik ve kantitatif yetenekleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Sembolik rol ile ilgili
örgütsel çıktılar; değerler, inançlar ve örgütsel süreçlerle ölçülürken, gerçek rol ile ilgili çıktılar
somut göstergelerle ölçülmektedir (Kazanç ve kayıplara ilişkin belge, yıllık raporlar gibi).”730
726
Karlof, Bengt, Çağdaş Yönetim Kavramları ve Kalkınma Modelleri, çev., Kütevin, Z. ve E., İnkılap Kitabevi, İstanbul,
1993, s.88-89.
727
A.g.e., s. 89.
728
Akat, İlter ve d., A.g.e., ss. 10-13.
729
Mintzberg, Henry, “The Manager’s Job: Folklore and Fact”, Harvard Business Review, March-April, 1990, s.163. zik.,
Örgütsel Davranış Boyutlarından Seçmeler, Ed., Tikici, Mehmet, Nobel yayınları, Ankara, 2005, s.401.
730
Kıngır, S., Şahin, M., “Yönetici ve Liderlik”, Örgütsel Davranış Boyutlarından Seçmeler, Ed.; Tikici, Mehmet, Nobel
yayınları, Ankara, 2005, s.402.
626
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
ii. Toplumsal Sorumluluk
Toplumsal sorumluluk değerlerin yüklediği bir sorumluluk olarak anlaşılmakla birlikte
potansiyel anlamından eyleme dönüştüğünde bizzat kendisi de değer özelliği kazanmaktadır.
Çünkü sorumluluk olarak örneğin “vergi kaçırmamak” bir ilkesel kabuldür. Buna uygun tutum ve
davranışlarla yaygın bir eylem haline geldiğinde bu değer özelliği kazanır. Aynı şekilde,
sigortasız ve asgari ücretin altında işçi çalıştırmamak, tüketici haklarını ihlal etmemek, haksız
rekabet ortamı yaratmamak, aldatıcı reklam yapmamak, hediye ya da rüşvet vermemek, bilgi
sızdırmamak gibi daha birçok ilke ancak eylem alışkanlığı kazandığı zaman değer, iş ahlakı
haline gelmiş olur. Bir başka anlatımla, iki insanın oluşturduğu en küçük gruptan topluma kadar,
bütün zaman ve mekânlardaki insanların kendi realitesinde, kendi toplumsal konumu ölçüsünde
üstlenmesi gereken bir hizmet bilincidir. Modern sanayi toplumunda toplumsal sorumluluğun
daha özel bir kullanım alanı bulunmaktadır: Örgütlü çalışma ilişkileri. Yukarıda da temas etmeye
çalıştığımız gibi, modern çalışma ilişkileri bireyler arası işbirliğine dayanmaktadır. Bu
işbirliğiyle ortaya konan toplumsal yarar, işbirliği içindeki grubu tanımlayan örgütle
anılmaktadır. Dolayısıyla modern toplumda toplumsal sorumluluk teriminin kullanım alanı
çalışma yerleri, yani örgütlerdir. Toplumsal sorumluluğun örgütle özdeşleştiği aktörler tek bir
bireyden ziyade, girişimi ve yönetimi icra eden kurumsallaşmış yapılardır. Yönetim Kurulu-Üst
Yönetim gibi.731 Yine de toplumsal alanda örgütün bir bireyle özdeşleştirilmesi eğilimi sıklıkla
görülür. O birey yukarıda özelliklerini açıkladığımız girişimin lideri ya da yönetim kurulunun
başkanıdır. Bu birey, yalnızca örgüt içi değil, örgütün ilişkili olduğu çevrede de takdir edilen
başarılara sahip ise, o zaman “lider” olarak isimlendirilir ve örgütle onun ismi tüm çevrede
özdeşleşir. Sanayileşme sürecinin nispeten başlangıcında olan toplumlarda girişimci-yönetici
genellikle kurumsal bir yapının ismi değildir. Girişimci-yönetici sıklıkla aynı kişidir. Dolayısıyla
örgüt kişi özdeşleşmesi bu tip işletmelerde daha belirgindir.732
Toplumun sanayileşme aşaması ne olursa olsun girişimcilik ve yöneticilik statüleri
toplumsal sorumluluğun en çok yansıtıldığı statülerdir. Modern toplumda örgüt, toplumsal
sistemin önemli bir alt sistemidir. Toplumdan gelen olumsuz bir etki örgüt aracılığıyla yine
toplumu etkiler. Ancak, toplumun örgüte nazaran seçenekleri çok daha fazladır. Tahammül
gücüne uygun bir süreçte, belirli bir toplumsal maliyeti göze alarak, bu etkileri soğurabilir.
Dolayısıyla ve özellikle, örgütten topluma doğru oluşacak olumsuz bir etki örgütü daha çok
etkiler. İlişkili olduğu toplumsal çevrenin, kendisi hakkında kalıcı olumsuz tutumlara sahip
olmasına neden olur.
Nasıl ki bireyler fiilen temas halinde oldukları toplumsal alanlarda değerlerine uygun tutum
ve davranışlarda bulunmak zorundalar ise, örgütler de kendi ilişkili oldukları toplumsal alanda
sorumluluklarını yerine getirmek zorundadırlar. Kısaca belirtmek gerekirse bu alan, örgüt
bünyesinde çalışanlar örgütün dış çevresindeki müşteri, kaynak-hammadde tedarikçileri,
hükümet, yerel yönetim, diğer örgütler (rakipler, sivil toplum örgütleri vb.) ve diğer toplumsal
alanlardan oluşur. Buna bütün bu ilişki ve etkinliklerin gerçekleştiği mekân olarak doğal-fiziki
çevre de ilave edilebilir.733 Bu alanları gözeten, sorunları alt eden ya da yenilerinin doğmamasını
sağlayan duyarlı etkinlikler örgütün toplumsal değerini artıracaktır. Yaratılan toplumsal
hoşnutluğun derecesi örgütün de toplumsal kabul değerini yükseltir. Aksi takdirde çevresine
731
Dünya Ekonomik Forumuna katılan 35 ülke CEO’sunun imzaladığı Kurumsal Vatandaşlık Bildirgesi’nde de toplumsal
sorumluluğun temsilcisi olarak, Yönetim Kurulu Başkanı, onun üyeleri ve Üst Yönetim kabul edilmiştir. Bkz.; Argüden, Y.;
Kurumsal Sosyal Sorumluluk, ARGE Danışmanlık A.Ş., ISBN 975-93641-2-3, Ekim 2002, http:// www.arge.com.
732
Özkul, Metin, Çalışma Sosyolojisi, -Çalışma İlişkileri ve İşgücünün Sosyolojisi-, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını,
İstanbul, 2002,
733
Aktan, C.C., “Meslek Ahlakı ve Sorumluluk”, İş Ahlakı Dergisi, C.1, S. 1, ss.99-121, 2008, s.103.
627
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
zarar veren, kirleten, tahrip eden bir örgüt, ürettikleri ne olursa olsun toplum tarafından makbul
görülmeyecektir.734
Toplumsal sorumlulukla ilgili anlayış ve uygulamalar, sınırlarını çizmeye çalıştığımız
çerçevede, 1950’li yıllarda başlar. Son birkaç 10 yıl öncesine kadar, örgütsel yönetimle ilgili
ihtiyaçlar ve örgütün makro çevresindeki koşullar, örgüt kültürü, örgüt iklimi, çalışma
demokrasisi gibi kavramlarla ifade edilen oluşumlarla karşılanabildi. Ancak, bu kavramları da
içine olan toplumsal sorumluluk kavramı 1980’li yıllardan başlayıp, 1990’lı yıllarda itibaren de
oldukça yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşma ticari-sınai örgütlerin marka odaklı strateji yürütmeye
başlamalarıyla eş zamanlıdır ve bu stratejinin gereğidir. Öte yandan hava kirliliği, atık madde
kirliliği vb. nedenlerle sadece sanayi alanlarının değil, hatta ulus ötesi bağlamda, sanayileşmemiş
alanların da sınaî örgütlerin olumsuz tesirine maruz kalması735 insanları rahatsız etmiş ve bu da
örgütlerin toplumsal saygınlığını azaltmaya başlamıştır. Yine, özellikle ürün imalatlarını çeşitli
maliyet giderlerini düşürmek ve başka nedenlerle ulus ötesine kaydıran küresel sermayenin, az
gelişmiş ülkelerdeki aşırı işgücü, kaynak ve çevre istismarı uluslararası toplumun, gönüllülük
düzeyinde bir katılım olsa bile, bazı standartlar geliştirmesine yol açmıştır.736 Bu standartlar, bir
ürünün nasıl, hangi örgüt içi koşullarda ve çevreye yapacağı minimum olumsuz etkisini düzenler.
Bir anlamda örgütlerin toplumsal sorumluluklarıyla ilgili uluslararası değerlerin de ne olması
gerektiğini belirler. Bu doğrultuda, sivil toplum örgütleri ve medyanın bu standartları uygulayan
ya da uygulamayan iktisadi örgütlerle ilgili etkinlikleri toplumları bilinçlendirmiş ve bu
standartlar, birçok yerde, örgütler tarafından kendiliğinden uygulanır hale gelmiştir. Son yıllarda
ortaya çıkan örgüt çevre teorileri, örgüt ve örgüt yönetimlerini bu doğrultuda ve örgüt ile çevre
ilişki ve uyumu üzerine odaklanmalarını gerekli kılmıştır. Amaca yönelik en kârlı ve en rasyonel
kararları almaya dönük içten bakış açısı yerine dışarıdakilerin gözü ile örgütün değerlendirilmesi
ve nasıl göründüğü, üzerinde durulması gereken bir husustur.737 Bu, özellikle uluslararası
rekabetin küresel boyutta olduğu yıllardan itibaren, ayakta kalabilmenin önemli şartlarından biri
olarak görülmektedir. Fakat özellikle ABD’de işletmelerin çeşitli okul, vakıf ve dernekleri
destekledikleri öteden beri bilinen bir husustur ve bu toplumsal sorumluluk etkinliği olarak
tanımlanır. Avrupa Topluluğu ise toplumsal sorumluluğu işletme amaçlarının daha iyi
gerçekleştirilmesinin bir aracı olarak görür ve işletmenin doğrudan ilgili olduğu çevreyle
sınırlandırır. Bu çevre içindeki toplumsal sorunlar aynı zamanda örgütlerin toplumsal sorumluluk
hedeflerinin de potansiyel sınırlarını oluştururlar. Bu sorunlarla ilgili olarak, özellikle işletmenin
doğrudan neden olduğu sorunlar başta olmak üzere, çözüm doğrultusunda yaptığı etkinliklerin
başarısı, toplum nezdinde güven artışına neden olacak, bu da örgütün finans, kaynak, ürün
kalitesi, talep ve işlem kolaylığı gibi elde edeceği sonuçlarla kâra dönüşecektir.738 Örgüt ve
çevrenin karşılıklı yararları anlamında düşündüğümüzde; moral-motivasyon yüksekliği,
toplumsal sınıf ve tabakalar arasındaki toplumsal mesafenin azalması, örgütlü çalışmanın
yapılabildiği bütün alanlarda çoğulcu yaklaşıma dayalı bir yönetim anlayışı, bütün bunların yol
açtığı yüksek verim ve yüksek yaşam standardına ulaşmış bir toplum oluşacaktır.739
Örgüt-çevre teorileri kapsamında yapılan araştırmalar, iş ahlakı ve toplumsal sorumluluk
kavramlarının anlam içeriği, örgütlerin bu konudaki etkinlikleri doğrultusunda, gittikçe örtüşen
kavramlar haline gelmiştir. Bunda, ortaya çıkan kamu talebi ya da baskısı (Banka, sigorta vb.
734
Başaran, İ.E., Örgütsel Davranışın Yönetimi, A.Ü.Yay., Ankara, 1982, s.40
Fernando J., vd.., “Applicability of Corporate Social Responsibility to Human Resources Management: Perspective From
Spain” Journal of Business Ethics (2008), 82:27/44, DOI 10.1007/s 10551-007-9560-8, Springer, 2007., s. 28.
736
Bu standarlar, SA 8000 (Social Accountability=İnsan Hakları+Uluslar arası Çalışma Örgütü+BM Çocuk Hakları
konvansiyonu), ISO 14000 (Çevre Yönetim Sistemi Standardı), WHO (Dünya Sağlık Örgütü Standardı) ve ILO (Uluslar arası
Çalışma Örgütü Standardı)
737
Koçel, Tamer, a.g.e., s.352.
738
Newel, S., The Healty Organization: Fairness, Ethics and Effective Management, New york, 1995, s.7 vd.
739
Eren, E., Stratejik Yönetim, Anadolu Ünv.Yay., Eskişehir, 1997, s.93-94.
735
628
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
finans kuruluşları, sivil toplum ve devlet denetimi, müşteri ve yerel halk, medya baskısı) önemli
rol oynamıştır. Toplumsal değerlere uygun üretim ve çalışma ilişkilerinin toplumda yarattığı etki,
örgüt ürünlerine olan talebi artırmış, buna bağlı olarak örgütlerin kârı yükselmiştir. Çünkü iş
ahlakı prensiplerine uygun mal ve hizmet üretimi ürün kalitesini yükseltmiş, buna bağlı olarak
örgüt içi üretici ve örgüt dışı tüketici aktörlerle, örgüte hammadde, finans vb. mal ve hizmet satan
aktörlerin yaratılan artı değerle payını çoğaltmış, yaşam standartları olumlu yönde etkilenmiştir.
Böylece örgütün, iç ve dış çevresinde ilişkili olduğu çıkar gruplarıyla daha dengeli, objektif ve
hoşnut edici ilişkiler geliştirmesine neden olmuştur. Bütün bu faktörler örgütün toplum
nezdindeki yerini ve sürekliliğini sağlamış, rekabet gücünü artırmıştır. Nedeni ve amacı ne olursa
olsun toplumsal sorumluluk kavramı toplumsal barışın önemli bir ajanı konumuna gelmiştir.740
Toplumsal barışa en çok ihtiyaç duyan ülkeler ise birçok sorunlar içindeki az gelişmiş ya
da gelişmekte olan ülkelerdir.
Türk Cumhuriyetleri ve Toplumsal Sorumluluk
Orta Asya cumhuriyetlerinin bugünkü sorunları açısından baktığımızda da bu ihtiyacı
hemen teşhis edebiliriz. Dünyadaki gelişmeler doğrultusunda genelde gelişmekte olan ülkelerin
özelde ise Türk Cumhuriyetlerinin içinde bulunduğu durum, bir başka yerde de ifade ettiğimiz
şekliyle, şöylece özetlenebilir:
“Bugün, uluslararası ilişkilerin kesiştiği nokta olan ‘pazar’, bünyesinden
çıktığı toplumların bütün idari mekanizmalarını arkasına alarak, adı konmamış
bir sömürü düzeninin ortaya çıkmasına hizmet etmektedir. Küreselleşmenin
hızla bütün ülkeleri sardığı bugünkü ortamda, çok uluslu şirketler öncülüğünde
dünyanın büyük çoğunluğu yine yoksullaşmakta, sağlık, eğitim, savunma vb.
birçok temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale gelmektedir. Böyle bir
ortamda, hemen hemen günümüzün en kullanışlı enerji kaynaklarına sahip
olmayan bir AB, ortalama 25 bin dolar kişi başı gayri safi milli hasılaya
sahipken, dünya nüfusunun %70’i 250-500 dolar arasında değişen bir gelire
sahiptir.741 Dolayısıyla küreselleşmeden çıkan fayda, herkese şamil bir fayda
olmaktan çok, bu olgunun mimarları lehine oluşan bir fayda olarak
görülmektedir. Küreselleşmenin ortaya çıkarttığı marjinal sorunlar gelişmiş
ülkelerde değil gelişmekte olan ülkelerde çıkmaktadır. Bunun nedenleri gayet
basittir:
740
Birincisi, bu ülkelerde devletin kontrol kabiliyeti ve gücü azdır ya da
azaltılmıştır.
Son yıllarda toplumsal sorumluluk kavramının yerini Kurumsal Toplumsal Sorumluluk kavramı almaya başlamıştır. Konuya
yönelik olarak, Dünya Ekonomi Forumu katılımcısı CEO’larından oluşan bir grubun imzaladığı Küresel Kurumsal Vatandaşlık
Bildirgesi, BM tarafından geliştirilen ve şirketlerin insan hakları, çalışma şartları ve çevre ile ilgili sorumlulukları ile ilgili ilkeleri
belirleyen Küresel Sorumluluk Anlaşması (The Global Compact), çerçevesindeki ilkeler, şirketlerin sosyal sorumlulukları ile
ilgili olarak kamuoyuna açıklamaları için oluşturulan standartların belirlendiği Küresel Raporlama Rehberi (Global Reporting
İnitiative), İngiltere’de iş dünyası tarafından geliştirilen ve iş dünyasının sosyal sorumluluk konusundaki gelişmelerinin çeşitli
aşamalar halinde izlenebilmesi için hazırlanan Kurumsal Sosyal Sorumlulukta İş Dünyasının Rolü (Business Impact) projesi ve
sosyal sorumluluk kavramına önem veren yatırımcıların ve bu yatırımcılara ulaşmak isteyen şirketlerin takip ettiği FTSE4GOOD
endeksi” en önemli çalışmalardır. Bkz., Argüden, Y.; Kurumsal Sosyal Sorumluluk, ARGE Danışmanlık A.Ş., ISBN 975-936412-3, Ekim 2002, http:// www.arge.com.
741
Buna karşılık aynı kesim, daha doğru bir deyişle dünya nüfusunun %10’u, dünya üretiminin de %70’ini oluşturmaktadır.
%50’lik bir nüfus ise üretilen mal ve hizmetlerin sadece %6’sını oluşturmaktadır ki bu yaklaşık 3 milyarlık bir nüfusa tekabül
etmektedir. BM verilerine göre bu nüfusun tamamı 2 doların altında, üçte biri üzerindeki bir kısmı (1.2 milyar) ise, 1 doların
altında günlük gelire sahiptir. Bkz. Yüce, M., Özbek, M.F., “Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Sosyo-Ekonomik Boyutlarıyla
Yoksulluk Olgusu Üzerine Bir Değerlendirme”, Akademik Bakış, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Sayı: 10,
Issn:1694-528x, http://www.akademikbakis.org/sayi10.htm13.09.2008
629
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
-
İkincisi, karar verme mekanizmaları halkın gözünde güvenilir
değildir. Ya belli bir etnik gruba dayalı, otoriter idare tarzı vardır ya
da idare edenler yolsuzluk, iltimas gibi olaylarla bu güveni
yitirmişlerdir.
-
Üçüncü olarak da, halkın beklentisi olan hizmetleri yerine
getirmemekte yada getirememektedirler.742
Bu nedenlerin yarattığı ortam, toplumları, küreselleşmenin
olumsuzluklarına da açık hale getirmektedir. Daha iyi yönetilen, daha çok
üreten ve mütekabiliyet esasına dayalı bir işbirliği içerisine giren, kısacası
kurumsal yapılanmasını ve işlerliğini sağlayabilmiş her devlet, bu
olumsuzlukları en kolay göğüsleyen ve toplumunu modern yaşam
standartlarına kavuşturan devlet olacaktır.
Sovyet paktının çökmesi, liberalizmin ya da kapitalizmin rakipsiz
kalmasına neden olmuştur.743 Bugün, neredeyse, demokrasiyi olmasa bile, en
yaygın isimlendirmeyle “serbest pazar ekonomisi” adı altında, liberal ekonomik
düzeni benimsemek istemeyen toplum kalmamıştır. Yönetimlerin koruması
altında, bireysel girişimin serbestliğine dayalı bu düzen batı toplumlarında
görüldüğü gibi bütün dünya toplumları için de yegâne gelişme ve modernleşme
yolu olarak görülmektedir. Böyle bir oluşumdan kaçılmadığı hatta arzu
edildiğine göre oyunu kurallarına göre oynayan toplumlar, nispeten daha çok
mesafe kat edeceklerdir”744
Dolayısıyla, gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda olduğu gibi Ortaasya Türk
Cumhuriyetlerinde de, sanayi işletmelerinin yetersizliği, yoksulluk, çalışma şartları, yol, su,
iletişim, eğitim, sağlık vb. hemen her konudaki alt yapı ve nitelikli işgücü yetersizliği en çok
dikkat çeken sorunlardan bazılarını oluşturmaktadır. Öte yandan, yolsuzluk, rüşvet vb.
suiistimaller de bunların üzerine tuz biber olmaktadır.745 Yoksulluk, ister kelimenin dar
manasıyla sadece gelir seviyesinden alınsın ister bir insanın asgari yaşam kalitesi açısından
değerlendirilsin, Sovyet sonrası Türk Cumhuriyetlerinin en önemli sorunudur. Sovyetlerin
hüküm sürdüğü 1980’li yıllarda başlayan bu yoksulluk, bağımsızlık sonrası daha da önemli bir
sorun olmuştur. Kuşkusuz, Sovyetlerin ‘çevrede parça merkezde bütünleşmiş üretim’ prensibine
dayandırdığı üretim biçimi bunun en büyük nedenidir. Yüce, yaptığı bir çalışmada Türk
Cumhuriyetlerindeki yoksulluğu şu şekilde teşhis etmektedir:
“Yoksulluk sorunu Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde kendisini daha
şiddetli bir şekilde hissettirmektedir. Bunun temelinde hem tarihsel, hem de
konjonktürel nedenler bulunmaktadır. 70 yılı aşkın bir zaman zarfında
Sovyetler Birliği içinde yer alan, sınıfsız bir toplum, hakça bölüşüm gibi
sloganlarla, demir yumruk politikası ile sindirilerek yıllarca yönetilen Türk
Cumhuriyetlerinde gelir dağılımı adaletsizlikleri ile yoksulluk sorunu adeta
kanayan birer yara olmuştur. Sahip oldukları doğal kaynaklar ile Sovyet
742
Habermas, Jurgen, Küreselleşme ve Milli Devletlerin Akıbeti, çev.,Medeni Beyaztaş, Bakış Yay., İstanbul, 2002, s.27.
Şaylan, Gencay, Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Yay., Ankara, 1994, s.-143.
744
Özkul, M., Küresel Gelişmeler Açısından Türk Cumhuriyetlerinde Eğitim Ve Eğitimde Gayriresmi Kurumlaşmalar, SSCB
Sonrası Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Sosyal, Siyasal, Ekonomik Değişim (Uluslar arası Türk Dünyası Sosyal
Bilimciler Kongresi) The Greenpark Hotels&Resorts, Kartepe/Kocaeli, 18-21 Eylül 2006, Ed.Yrd.Doç.Dr.Bekir Günay, ISBN:
978-9944-5287-9-5, Kocaeli, 2007, s.907-937.
745
Yüce, M., Özbek, M.F., “Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Sosyo-Ekonomik Boyutlarıyla Yoksulluk Olgusu Üzerine Bir
Değerlendirme”, Akademik Bakış, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Sayı: 10, Issn:1694-528x,
http://www.akademikbakis.org/sayi10.htm13.09.2008
743
630
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
ekonomisinin önemli tamamlayıcısı olan Türk Cumhuriyetleri, Birlik içinde
bile fakirin en fakiri olarak kalmışlardır. Şöyle ki; 1988 yılında bütün SSCB’de
çalışan nüfusun %12’si, Rusya Federasyonunda %6,3’ü ve Beyaz Rusya’da
%5’i, 75 rubleden daha az ücret alırken bu oran Tacikistan'da %58.6,
Kırgızistan’da %37.1 ve Özbekistan’da ise %44.7 idi.
Ulaşım, haberleşme, alt yapı, eğitim, sağlık vb. hizmetlerde diğer
cumhuriyetlere göre oldukça geri bırakılan Türk Cumhuriyetlerindeki okuryazar oranı da, Sovyet ortalamasının altında kalmıştır. Sağlık hizmetlerinin de
en geri olduğu bu bölgelerde, bebek ölümlerinin oldukça fazla ve yaşam
süresinin diğer cumhuriyetlere göre daha kısa olduğu görülmektedir.
UNDP Dünya İnsanî Gelişme Raporundaki saptamalara göre 177 ülke içinde
Rusya Federasyonu 62’nci, Kazakistan 80’nci, Türkmenistan 97’nci,
Azerbaycan 101’ci, Kırgızistan 109’ncu, Özbekistan 111’ci ve Tacikistan 122.
sırada yer almaktadır. Bu hâliyle söz konusu ülkeler Orta insani gelişmişliğe
sahip ülkeler arasında yer almaktadırlar. Kişi başına düşen gelir açısından
Türkiye’den durumu en iyi devlet Kazakistan olmasına rağmen Kazakistan
nüfusunun %62’si Dünya Bankası tarafından belirlenen yoksulluk sınırı olan
günde 4 Amerikan doları altında bir gelirle geçinmektedir. Bu oran
Kırgızistan’da %88’dir. Gerçi bu ülkelerde kayıt dışı ekonomi çok yaygın
olduğu için GSYİH’nin resmî kayıtlarda görüldüğünden daha yüksek olduğu
bir gerçektir.”746
Ancak, yoksulluk bu ülkelerin birçoğunda imkânsızlıktan öte süreklilik içeren bir hayat
tarzı haline gelmiştir. Siyaset ile ekonomi arasındaki gayri meşru ilişkiler birçok konuda olduğu
gibi yoksulluğun sürekli hale gelmesinde de etkili olmaktadır. Günümüzde, toplumsal liderlerin
toplumsal sorumluluk etkinliklerine yön verebilecek belli başlı sorunları şu şekilde tespit
edebiliriz. 747
1- Yerleşmiş bir demokrasi kültürünün olmaması,
2- Kamu ve özel çalışma alanlarında kabiliyet ve başarı yerine hemşehri, akraba ve
partizanlık kriterlerinin işlerlik kazanması,
3- Hemen her alanda rüşvetin aleni olarak alınıp verilmesi,
4- Siyasal baskıya karşı cılız ve daha çok gizli muhalefet,
5- Uluslararası gözlemcilerin genellikle onay vermediği bir seçim anlayışı,
6- Yer yer nüfusun %50’sini kapsayan yoksulluk sınırında yaşayan halk,
7- Denetimsiz bir hukuk sistemi,
8- Hemen her türlü kararda otoriter bir tutum ve karar alanların çıkarlarına öncelik
verilmesi,
9- Kayıtdışı ekonomi,
746
a.g.m., s. 8 vd.
Türk Cumhuriyetlerindeki Siyaset-ekonomi ilişkisinin mahiyetine daha önceki bir çalışmamızda değinmiştik., Bkz., Özkul,
M., “Türk Cumhuriyetlerinde Toplumsal Kurumların İşleyişi Üzerine Bazı Düşünceler”, SDÜ, Fen-Edebiyat Fak. Sosyal
Bilimler Dergisi, S.14, Isparta, 2006, s.161-176.
747
631
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
10- İşgücünün mesleki ve teknik eğitim düzeyinin yetersizliği,
11- İstihdam Yetersizliği,
12- İstatistikî bilgi yetersizliği,
13- Toplumsal değerler yerine ‘durumdan vazife çıkarmak kabilinde oluşan” grupsal
değerlerin işlerlik kazanması.748
Dolayısıyla, adeta klasik liberalizmin ilk yıllarına benzer bir “Laissez fair” dönemi
yaşanmaktadır. Böyle bir ortamda toplumsal hayatın hangi alanında olursa olsun kurallı,
toplumsal değerlere uygun meşru bir yaşantı sürdürmek oldukça güçtür. Fiili olarak kamu
düzeninin hâkim olduğu bir işleyişten ziyade siyasi, ekonomik ya da diğer toplumsal güçlerden
bir kısmını elinde bulunduran grup ya da bireylerin, kendi ideoloji ve çıkarlarına göre maniple
ettiği bir düzen işleyişi olacaktır. Nitekim de görünen bu şekildedir.
Bu durum, toplumsal liderlerin toplumsal sorumluluk anlayışıyla hareket etmeleri gereğinin
en önemli nedenidir. Çünkü serbest piyasa düzeni içerisinde girişimlerini sürekli tutabilecekleri
işgücü kaynağını da bunlar oluşturacaktır. Aksi halde güdük, ufku olmayan, gündelik ihtiyaç ve
arzulara kilitlenmiş bir işletme kârlılığıyla yetinecekler ya da nitelikli bir nüfus içerisinde
istihdam edilebilir kabiliyetli insanların çokluğu ihtimali dâhil, alım gücü yüksek bir nüfusun
kendi işletmesi açısından taşıdığı önemi düşünerek, konuya yönelik adımlar atacaklardır.
Böyle bir ortamda, sadece örgüt lideri konumunda değil aynı zamanda yukarıda ifade
ettiğimiz sanayi toplumundaki toplumsal gelişmeler doğrultusunda, toplumlara da liderlik
edebilecek statülerde olan girişimci ve yöneticilerin neredeyse sınırsız diyebileceğimiz toplumsal
sorumluluk alanları doğmaktadır. Kuşkusuz hemen her konuda istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bu
ortamda, az sayıdaki toplumsal sorumluluk etkinlikleri, aktörleri için birçok dezavantajı da
beraberinde getirecektir. Ancak, sahibi, girişimcisi ya da yöneticisi oldukları örgütlerin asli
amaçlarını da gözeterek bu sorumluluk alanlarına yönelik çaba gösterebilecekleri bazı Makro
Toplumsal Sorumluluk Hedefleri tespit edilebilir ve öncelik sırası verilerek şu şekilde bir öneri
oluşturulabilir:
1- Siyaset Alanı:
-
Güvenilir ve demokratik usullere uygun bir siyasal yapının tesisine yönelik çaba
sarf edilebilir.
-
Kaynak dağılımı, sendikalaşma, gelir bölüşümü gibi konularda alınan kararlara
yönelik denetim mekanizmaları kurulma noktasında baskı yapılabilir.
-
Siyaset karar alma mekanizmaları, uluslararası toplumun kabul ettiği normları
hareket noktası olarak almaya zorlanabilir.
-
Yargı adaletinin ucuz, hızlı ve güvenilir hale getirilmesi yönünde kamuoyu
oluşturulabilir.
2- Ekonomi Alanı:
748
-
Mesleki kuruluşlar mesleklerine yönelik niteliklerle etik değerleri belirleyebilir,
etik komisyonları oluşturabilir.
-
Mesleki kuruluşlar süreç planlamaları yapmak suretiyle, uluslararası normların
uygulanmasına önayak olabilir.
Özkul, M., a.g.m., s.161-167.
632
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
-
İş ahlakı ve toplumsal sorumluluk etkinliklerini ödüllendirici mekanizmalar
üretilebilir.
-
Toplumsal Sorumluluk alanlarına yönelik çözüm önerileri hazırlayarak bunları
periyodik olarak yayımlayabilir ve bu yolla siyaset üzerinde baskı grubu işlevi
üstlenebilir.
-
Mesleki nitelikler, kabiliyet ve başarı işe alımların en başta gelen ölçütü haline
getirilebilir. Etnik, ideolojik ve diğer toplumsal farklılıklara dayalı
ayrımcılıklardan kaçınılabilir.
-
Girişimci, Yönetici ya da üst kurul üyeleri liderlik özelliklerine uygun etik
değerleri temsil etmeye, örgüt içi ve dışı rollerine bunları yansıtmaya özen
gösterebilir.
-
Üretim faktörlerinin kural dışı kullanımı engellenebilir. (Çünkü kalitesiz
hammadde kullanımı, çocuk çalıştırmak, kaçak ve asgari ücretin altında işgücü
istihdamı, rüşvet, kayıt dışı muhasebe vb. uygulamalar her şey bir yana diğer
örgütlerin düşmanlık duyguları oluşturmasına yol açmaktadır).
-
Girişimci ve yöneticiler işletmelerinde ahlak kuralları oluşturabilir.
-
İşyerinde örgüt kültürü bağlamında, demokratik-katılımcı
oluşmasına yönelik ilkeler ve mekanizmalar yaratılabilir.
bir
yapının
3- Eğitim Alanı:
-
Tespit edilmiş mesleki niteliklere uygun bir eğitim süreci planlanıp takibe
alınabilir.
-
.Eğitimde rüşvet ve iltimas yoluyla diploma alınması engelleme yönünde baskı
oluşturulabilir. (Buradan mezun olacakların her şeyden önce çalışacakları örgüte
maliyet açısından zarar verecekleri dikkate alınmalıdır).
-
Yüksek öğretimin, yeni bilimsel-teknolojik bilgiyi takip ve tatbik edecek şekilde
programlanmasına katkı sağlanabilir, ihtisas alanlarıyla ilgili kontenjanların
belirlenmesinde piyasa şartları dikkate alınması yönünde çalışmalar yapılabilir.
-
Mesleki niteliklerin kazandırılması yanında iş ahlakı, mesleki tutum ve
davranışlara yansıyacak değerler konusunda, tüm okul süreçlerinde
bilinçlendirme programları uygulanması yönünde çaba gösterilebilir v.b...
Yukarıda sıraladığımız öneriler Türk cumhuriyetlerinin makro öncelikleri olarak
görülmektedir. Kuşkusuz yukarıda da belirtildiği gibi toplumsal sorunların çokluğu oranında
sorumluluk alanları da çoğalmaktadır. Bunlara yönelik öneriler de sınırsız denilebilecek çoklukta
üretilebilir ve toplumsal liderler bu sorun alanlarına yönelik gönüllü davranışlarda her zaman
bulunabilirler, bulunmaktadırlar. Ancak, bu tür etkinliklerden azami toplumsal yararın
sağlanabilmesi için, bu etkinliklere katılımın artması ve bireysel değil kurumsal ve toplumsal
değer içerikli bir eğilim haline gelebilmesi gerekir. Bunun ise, ancak, yukarıda siyasetle ilgili
olarak önerdiğimiz ve sınırlarını belirlemeye çalıştığımız güvenilir bir zeminde gerçekleşme
şansı vardır. Aksi takdirde yapılacak toplumsal sorumluluk etkinlikleri duygusal tatmine yönelik
bireysel davranış boyutunda kalacaktır.
633
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
KAYNAKÇA
Aktan, C.C., “Meslek Ahlakı ve Sorumluluk”, İş Ahlakı Dergisi, C.1, S. 1, ss.99-121, 2008,
s.103.
Argüden, Y.; Kurumsal Sosyal Sorumluluk, ARGE Danışmanlık A.Ş., ISBN 975-93641-2-3,
Ekim 2002, http:// www.arge.com.
Aron, Raymond; Sınıf Mücadelesi, , Çev.; Erol Güngör, Dergah Yayınları, İkinci Baskı,
İstanbul, 1992, s.287.
Baloğlu, Burhan; Türkiye’de Teşebbüs Faktörü ve Müteşebbisler, Yayımlanmamış Doktora
Tezi, İ.Ü.Sos.Bil.Enst., İstanbul-1987, s.24-26.
Başaran, İ.E., Örgütsel Davranışın Yönetimi, A.Ü.Yay., Ankara, 1982, s.40
Berle and Means, 1962, Zik.; Şevki Güler, Çağdaş Sanayide İşçi-İşveren İlişkilerinin
Sosyolojik Anlamı, A.Ü.D.T.C.Fak., Yay.No:283, Ankara, 1979, s.47.
Drucker, Peter F., Kapitalist Ötesi Toplum, İnkılâp Kitapevi, çev.; Belkıs Çorakçı, İstanbul,
1994, s.53-62.
Erdoğan, M.,“Siyaset ve Hukuk Perspektifinden Küreselleşme: Bir Tartışma Çerçevesi”,
www.liberal-dt.org.tr/index.php?lang=tr&message=me&art=241 - 62k,
Eren, E., Stratejik Yönetim, Anadolu Ünv.Yay., Eskişehir, 1997, s.93-94.
Fernando J., vd.., “Applicability of Corporate Social Responsibility to Human Resources
Management: Perspective From Spain” Journal of Business Ethics (2008), 82:27/44, DOI
10.1007/s 10551-007-9560-8, Springer, 2007., s. 28.
Freyer, Hans; İçtimai Nazariyeler Tarihi, çev.; Tahir Çağatay, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
Ankara-1960, s.189-190.
Habermas, Jurgen, Küreselleşme ve Milli Devletlerin Akıbeti, çev.,Medeni Beyaztaş, Bakış
Yay., İstanbul, 2002, s.27.
Hall,H.Richard,; Sociology of Work, Pine Forge Press, California-1994, s.58.
Harbison and Myers,; Management in the Industrial Work, McGraw -Hill,1959, s.8.
Zik.;Şevki Güler, a.g.e., s.44.
Karlof, Bengt, Çağdaş Yönetim Kavramları ve Kalkınma Modelleri, çev., Kütevin, Z. ve E.,
İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1993, s.88-89.
Kaya, Yaşar, “İşbirliği ve Çatışma” Toplumsal Yapı, ed.Yaşar Kaya, Turan Yayıncılık, İstanbul,
2005, s.30.
Kıngır, S., Şahin, M., “Yönetici ve Liderlik”, Örgütsel Davranış Boyutlarından Seçmeler, Ed.;
Tikici, Mehmet, Nobel yayınları, Ankara, 2005, s.402.
Koçel, Tamer, İşletme Yöneticiliği, Beta Yay. NO:405, İstanbul, 1999, s. 423.
Korkmaz, A., “İş İdeolojisinin Çalışma İlişkilerine Etkisi”, Toplumsal Yapı, Ed.Yaşar Kaya,
Turan Yayıncılık, İstanbul, 2005.
Kurtkan, Âmiran, Eğitim Sosyolojisi, T.D.A..V. Yayınları, Genişletilmiş IV.Baskı, İstanbul,
1987, s.83-93.
634
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Mintzberg, Henry, “The Manager’s Job: Folklore and Fact”, Harvard Business Review, MarchApril, 1990, s.163. zik., Örgütsel Davranış Boyutlarından Seçmeler, Ed., Tikici, Mehmet,
Nobel yayınları, Ankara, 2005, s.401.
Mouzelis, N.P., Örgüt ve Bürokrasi, çev., H.Bahadır Akın, Çizgi Kitabevi, Konya, 2001, s.2930.
Newel, S., The Healty Organization: Fairness, Ethics and Effective Management, New york,
1995, s.7 vd.
Öksüz, Enis; “Sosyal Gelişme”, İ.Ü.İkt.Fak.Mecmuası, c.32, No.1-4, s.31.
Özkul, M., “Türk Cumhuriyetlerinde Toplumsal Kurumların İşleyişi Üzerine Bazı Düşünceler”,
SDÜ, Fen-Edebiyat Fak. Sosyal Bilimler Dergisi, S.14, Isparta, 2006, s.161-176.
Özkul, M., “Küresel Gelişmeler Açısından Türk Cumhuriyetlerinde Eğitim Ve Eğitimde
Gayriresmi Kurumlaşmalar”, SSCB Sonrası Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Sosyal,
Siyasal, Ekonomik Değişim (Uluslar arası Türk Dünyası Sosyal Bilimciler Kongresi) The
Greenpark Hotels&Resorts, Kartepe/Kocaeli, 18-21 Eylül 2006, Ed.Yrd.Doç.Dr.Bekir Günay,
ISBN: 978-9944-5287-9-5, Kocaeli, 2007, s.907-937.
Özkul, Metin, “İşgücünün Hayat Tarzını Etkileyen Faktörler (Isparta Örneği), SDÜ FenEdebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 5, ss.267-306, Isparta, 2000, s.295.
Özkul, Metin, Çalışma Sosyolojisi, -Çalışma İlişkileri ve İşgücünün Sosyolojisi-, Türk
Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul, 2002,
Şaylan, Gencay, Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Yay., Ankara, 1994, s.143.
Watson, Tony J.; Sociology, Work and Industry, London-1987., s.127-128,
Wiegret, Andrew, Teitge, Smith (1986), Society and Identity: Towards a Sociological
Psychology, s.27-28.
Yüce, M., Özbek, M.F., “Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Sosyo-Ekonomik Boyutlarıyla
Yoksulluk Olgusu Üzerine Bir Değerlendirme”, Akademik Bakış, Uluslararası Hakemli Sosyal
Bilimler E-Dergisi, Sayı: 10, Issn:1694-528x,
http://www.akademikbakis.org/sayi10.htm13.09.2008
Zimmerman, Carle C.; Yeni Sosyoloji Dersleri, çev.; Amiran Kurtkan, İstanbul-1964, s.77-78.
Download

indirmek için tıklayınız