Dr. B. AÇAN
D
ünya malı, Kur’an-ı Kerim’de birçok
ayette “hayr” olarak zikredilmiştir.
Hayır, iyi, yararlı ve faydalı olan şey
demektir. Mal, insanoğlunun dünyadaki geçiminin ve gereğini yapması hâlinde, Allah’ın
rızasını elde ederek ebedi ahiret saadetini
kazanmasının temel unsurlarından biridir.
Kur’an-ı Kerim’de:
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık Allah
yolunda harcayanlar ki, onların Rableri katında ecirleri (mükâfatları) vardır. Ve onlara korku
yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir” (Bakara,
2/274) buyrulmuştur. Başka bir ayette de:
“…Hayırdan (maldan) ne infak ederseniz (harcarsanız) kendi nefsiniz içindir. Ve zaten ancak
Allah’ın vechini (rızasını) istemek için infak
edersiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz, size
tastamam ödenir ve siz zulme (haksızlığa) uğratılmazsınız” (Bakara, 2/272) buyrulmuştur.
Dolayısıyla, dinimizde mal ve helâl olarak
mal kazanmak, başta aile ve akraba olmak
üzere ihtiyacı olan Müslümanlara tasadduk
ve infak etmek ve İslâm’a faydalı olmak amacıyla mal biriktirerek Allah Teâlâ ve Tekaddes
İRFAN KAPISI 15
Hazretlerinin rızasını kazanmak için harcamak kötülenmemiştir. Yukarıdaki ayette “ve
zaten ancak Allah’ın vechini (rızasını) istemek
için infak edersiniz” buyrulmuştur. Müminin,
malını Allah (c.c.)’ın razı olmayacağı yerlere harcamaması ve yalnızca Allah’ın rızasını
elde etmek gayesiyle harcaması gerektiği
açıktır. Hz. Ebubekir (r.a.) bütün malını, Allah yolunda infak etmişti. Resulullah (s.a.v.)
“Bana Ebu Bekir’in malı kadar hiçbir mal faydalı olmadı” (1) buyurmuştur.
Amr şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.v.) bana
birini göndererek kıyafetimi ve silahımı alarak
yanına gitmemi istedi. Yanına gittim, “seni bir
ordunun başında savaşa göndermek istiyorum.
Allah (c.c.) sana selamet verecek ve seni ganimetle rızıklandıracak. Senin malının çok olmasını istiyorum!” buyurdu. Ben “Ya Resulallah! Ben mal
için Müslüman olmadım, İslâmiyeti sevdiğimden dolayı Müslüman oldum” dedim. Resulullah (s.a.v.) : “Ey Amr, salih birinin elindeki iyi mal
ne güzeldir” buyurdu” (4).
Ayrıca, Nisa Suresi’nin miras ile ilgili ayetleri
nazil olmadan önce, müminin, eğer geride bir
mal bırakacaksa, ölüm hastalığında akrabasına
vasiyette bulunmasıyla ilgili Bakara Suresi’nin
180. ayetinde; kişinin bıraktığı mal, hayr olarak
zikredilmiştir. Bir hadisi şerifte, Sa’d (r.a.) veda
haccı yılında, hasta olup, ölümün eşiğine geldiğinde, mirasçı olarak sadece bir kız evladı
olması nedeniyle, malının üçte ikisini tasadduk etmek istediğini ifade ettiğini, Resulullah
(s.a.v.) uygun görmeyince, yarısını tasadduk
edeyim mi? Diye sorduğunu belirtmiştir. Hadisin devamı şöyledir:
Muaz İbn Abdullah İbni Hudeyb’in amcası
(r.a.) anlatıyor: “Biz bir mecliste idik. Başında
ıslaklık bulunduğu halde Peygamber (s.a.v.)
çıkageldi. Birimiz ona: “Sizi bugün iyi ve ferah görüyoruz” dedi. O (s.a.v.)’da: “Evet!” Ve
“Elhamdülillah” buyurdu. Sonra halk zenginlik hususunda konuşmaya daldılar. Aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurdu: “Muttakî
(takva sahibi) için zenginliğin bir zararı yok!”
Muttaki için sıhhat, zenginlikten daha hayırlıdır ve gönül hoşluğu da bir nimettir” (5).
“Resulullah (s.a.v.): “Ey Sa’d, üçte birini tasadduk
et. Üçte bir de çoktur. Senin mirasçılarını arkanda
zengin olarak bırakman, onları insanlara avuç
açar hâlde fakir bırakmandan hayırlıdır. Üstelik sen Allah’ın rızasını arayarak her nereye sarf
edersen muhakkak Allah onun karşılığında sana
ecir verir. Hatta hanımının ağzına koyduğun bir
lokmadan da…” (2) buyurmuştur.
Ayrıca Resulullah (s.a.v.) Enes (r.a.)’in malının ve
evladının çoğalması için dua etmiştir. Enes b.
Malik (r.a.) anlatıyor: “Ümmü Süleym ‘Enes sizin
hizmetkârınız olsun’ deyince, Resulullah (s.a.v.)
“Allah’ım! Enes’in malını ve evladını çoğalt, ona
verdiklerini ona bereketli kıl’” buyurdu (3).
Malın hayırlı olması, müminin salih niyetine ve
bu salih niyetini muhafaza ederek Allah’ın rızasına uygun şekilde mal üzerinde tasarruf edecek,
salih ve muttaki bir mümin olmaya bağlıdır.
Amr b. As (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadiste,
Yukarıda, Amr b. As (r.a.)’dan rivayet edilen
hadiste; Resulullah (s.a.v.), Müslüman’ın sahip olduğu mal ne güzeldir dememiş; salih
birinin sahip olduğu iyi malın güzel olduğunu belirtmiştir. Resulullah (s.a.v.) “salih”
kaydını koymuştur. Diğer hadiste de muttaki
için zenginliğin zararı olmadığını bildirmiştir.
Buradan anlıyoruz ki, Müslüman sahip olduğu mal-mülk dolayısıyla önemli bir risk altındadır. Müslüman, nefsine uyabilir, malının
ihtiyacını karşılayan kısmın fazlasından infak
etmekte cimri davranabilir, ihtiyacını gidermesini isteyen bir fakire yardım etmekten
kaçınırken, zevki, keyfi, lüksü için çekinmeden para harcayabilir vb. davranışlara düşebilir. Dolayısıyla salih muttaki müminler, nefislerine tâbi olmayıp, Allah’ın rızasına uygun
davrandıkları sürece bu riskten uzaktırlar.
Diğer bir ifadeyle malın zararı, kişinin mal
karşısındaki duyguları ve buna bağlı gelişen,
malı kullanma şekline göredir.
Dünya malı karşısında nasıl tutum takınıldığı, ne niyetle ve nasıl mal kazanıldığı, mala
İRFAN KAPISI 16
sahip olununca nasıl hareket edildiği önemlidir. Bu bağlamda, Kur’an-ı Kerim’de, insanın
mal karşısındaki hâli ve tutumu üzerinde durulmuş, mala karşı aşırı sevgi duyulması, düşkünlük ve hırs gösterilmesi, nefsin arzusunu
tatmin için mal biriktirilmesi, ahiret hayatının unutularak, dünya hayatının dolayısıyla
mal kazanmanın esas gaye hâline getirilmesi
kötülenmiştir. Zaten dünya malının, müminin bir imtihanı olduğu Kur’an-ı Kerim’de (Enfal, 8/28) bildirilmiştir.
İmtihan sırrı gereği ve yaratılış itibariyle, fıtri olarak insanın nefsinden kaynaklanan arzulardan
biri “hırs-ı mâl” olarak ifade edilen mal, mülk
düşkünlüğü bir diğeri de “hubb-u câh” denilen makam, mevki sevgisi, baş olma ve şöhret
kazanma arzusudur. Mal ve makama karşı aşırı
sevgi göstermek, nefsin arzusunu tatmin için
mal biriktirmek ve insanların nezdinde itibar ve
şöhret elde etmek amacıyla gayret göstererek,
hırslı davranmak kötülenmiş davranışlardır.
Çünkü mal ve makam sahibi olmak arzusuyla
ihtirasla hareket etmek, insanı gelişigüzel, sınırsız ve fütursuzca davranmaya iter.
Aşırılıktan uzak durmak ve itidal üzere hareket
etmek gereklidir. İnsanın dünya malına karşı
aşırı bir sevgi duyduğu Kur’an-ı Kerim’de şöyle
belirtilmiştir:
“Ve şüphesiz o (insan), hayrı (malı) çok şiddetli sever” (Âdiyât, 100/8). Ayette geçen “hayr”
kelimesi müfessirlerce “mal” olarak anlamlandırılmıştır. Başka bir ayette de, kadınlara,
oğullara, gümüşe, altına, atlara, davarlara ve
ekinlere duyulan aşırı arzulu sevginin, diğer
bir ifadeyle düşkünlük göstermenin insana
süslü gösterildiği haber verilmiştir.
“İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın altın ve gümüş, cins atlar, davarlar, ekinler
(kabilin)den şehvetlerin (nefsin aşırı arzuladığı
şeylerin) sevgisi süslü gösterildi. Bunlar dünya
hayatının metaı(geçimliği, geçici malı)dır. Varılacak güzel yer Allah’ın katındadır” (Âl-i İmran,
3/14) buyrulmuştur.
Görüldüğü gibi müminlere, dünya malına
karşı olan duygularını kontrol altında tutmaları, hislerine kapılıp gitmemeleri, nefislerinin arzularını dizginleyerek düşkünlük
göstermemeleri hatırlatılmakta ve bu sayılanların sadece dünyanın geçici malı olduğu haber verilerek, müminlerin kalplerinin
önüne bunların mahiyeti açık bir şekilde
serilmektedir ki, buna göre davransınlar da
dünyanın aldatıcılığına, mala, mülke, makama kapılarak ifrat ve tefrit etmesinler.
Mal biriktirmedeki niyet önemlidir. Zenginliğini arttırarak malıyla övünmek, gösteriş
yapmak, debdebe ve lüks içerisinde nefsinin
keyfine göre bir hayat yaşamak, nefsinin arzusunu, aşırı mal sevgisini ve hırsını tatmin
etmek için mal biriktirmek kötülenmiştir. Bir
hadisi şerifte, insanın mal toplama hırsı zikredilmiş ve ardından ‘Allah tevbe edenleri ise
affeder’ buyurularak, nefsimizi dünya malına
olan ihtirastan, aşırı arzu ve aşırı sevgiden
arındırmamız bildirilmiştir:
Enes (r.a.) anlatıyor: “Resululllah (s.a.v.) şöyle
buyurdu: “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı
olsa, mutlaka üçüncüyü de ister. Âdemoğlu’nun iç boşluğunu ancak toprak doldurur.
Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder”(6).
Ancak, geçimini sağlayarak, kendisini ve ailesini kimseye muhtaç etmemek, Allah (c.c.)
yolunda harcamak, fakirlere ve ihtiyacı olanlara infak etmek, insanlara ikramlarda bulunmak ve böylece Allah (c.c.)’ın rızasını elde et-
İRFAN KAPISI 17
mek amacıyla mal biriktirmek ise, hayırlı bir
davranıştır. Çünkü Allah (c.c.) yolunda harcamak övülmüştür. Kur’an-ı Kerim’de:
“Ne mallarınız ne evlatlarınız sizi bizim katımıza yaklaştıracak değildir. Ancak kim iman edip
salih amel yaparsa, işte onlara yaptıklarından
dolayı kat kat mükâfat vardır. Ve onlar (cennetteki) köşklerde güvendedirler” (Sebe’, 34/37).
Başka bir ayette de:
“Mallarını, Allah’ın rızasını elde etmek ve nefislerine tespit (edip yerleştirmek) için infak edenlerin (harcayanların) durumu, tepelik bir yerde
bulunan ve kendisine bol yağmur deyip de
meyvesini iki kat veren bir bahçenin durumu
gibidir. Eğer ona bol yağmur değil de çisenti
değse bile (yeter). Allah yaptıklarınızı hakkıyla
görendir” (Bakara, 2/265) buyrulmuştur.
Mümin bilmelidir ki, dünyada biriktirdiğimiz
ve bizim dediğimiz mal, aslında bizim gerçek
malımız değildir. Çünkü dünyadan göçerken
o malları geride başkalarına bırakıyoruz. Bizim gerçek malımız ise, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin rızası için infak ettiklerimiz
ve salih amellerimiz sonucunda önden ahirete gönderdiğimiz iyiliklerdir. İşte mümin
bunu anlamalı, bu hakikati idrak etmeli ve
bu bilinç içerisinde olmalıdır.
Mutarrıf (r.a.)’ın babasından rivayetine göre,
babası şöyle demiştir: “Ben Peygamber
(s.a.v.)’in yanına Elhâkumu’t-Tekâsur Suresi’ni
okurken geldim. Bana: ‘Âdemoğlu malım malım der. Halbuki âdemoğlunun yiyip tükettiği,
giyip eskittiği ve tasadduk edip gönderdiğinden
başka kendisinin olan neyi var?’ buyurdu” (7). Dolayısıyla önemli olan mal çokluğu değil, kişinin
iman edip, salih amel işlemesi, mevcut malını
Allah (c.c.)’ın rızası ve hoşnutluğu yolunda hayırlı işlerde kullanmasıdır. Bu manada Kur’an-ı
Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“O günde mal ve oğullar fayda vermez” . “Ancak
Allah’a selim bir kalp ile gelen (müstesna)” (Şuara, 26/88-89) buyrulmuştur. Bir hadisi şerifte de,
Resulullah (s.a.v.) ‘Muhakkak Allah suretlerinize
ve mallarınıza bakmaz ve lâkin ancak amellerinize ve kalplerinize bakar’” (8) buyurmuştur.
Binaenaleyh kalpte neyin sevgisinin yer ettiği,
kalbin neye meylettiği, mal, makam başta olmak
üzere masivaya düşkünlük gösterip göstermediği
önemlidir. Çünkü insan, sevdiği şeye olumlu tutum gösterir ve ona yönelir. Bir şeye olumlu tutum
göstermemiz onu olumlu değerlendirdiğimizi ve
değer verdiğimizi ortaya koyar. Bu durum, davranışlara yansır ve sonuç olarak insan sevdiği şeyi
tercih ve talep eder. Kur’an-ı Kerim’de:
İRFAN KAPISI 18
“De ki: “Eğer babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve eşleriniz ve aşiretiniz ve kazanmış
olduğunuz mallar ve kesada (durgunluğa)
uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler (evler), size Allah’tan,
Resulü’nden ve O’nun yolunda cihattan daha
sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar
bekleyin! Ve Allah, fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez” (Tevbe, 9/24) buyrulmuştur.
Ayette görüldüğü gibi, mümin, Allah Teâlâ
ve Tekaddes Hazretlerinin yolunda mücadele ve mücahede etmede gerektiğinde
her şeyden vazgeçmesini bilmeli, Allah
(c.c.) yolunda, gerekirse her şeyini feda
edebilmelidir. Bunun için, Allah (c.c.) ve
Resulü (s.a.v.)’ne duyulan sevgi, ayette sayılanlara ve benzeri dünyevî şeylere olan
sevgiden daha çok olmalıdır. Eğer bir kişiye Allah (c.c.)’ın rızasını kaybetmek, bir
dünya menfaatini kaybetmekten daha
ağır ve zor geliyorsa yahut kendi şahsi arzularını veya başkalarının isteğini yerine
getirmek ile Allah (c.c.)’ın rızasına uygun
hareket etmek tercihi arasında kaldığında, tercihini Allah (c.c.)’ın rızası yönünde
kullanıyorsa, Allah (c.c.)’ı daha çok seviyor
demektir. Çünkü sevgi sadece sözle olmaz,
sevgi kendisini tutum ve davranışlarla ortaya koyar. Mümin, ayette bildirildiği gibi
Resulullah (s.a.v.)’ı da aynı şekilde dünya
süslerinden daha çok sevmelidir. Mümin,
Resulullah (s.a.v.)’ın sünnetini, O’nun yolunu dikkate almalı ve sünnete göre amel
etmeli, sünnete uygun değilse yapacağı
şeyden vazgeçmelidir.
Mefâtîhu’l-Gayb’da şöyle yazılmıştır: “Bu ayet,
dinî meselelerden herhangi biri ile dünyevî
işlerin bütünü arasında bir çelişki meydana
geldiğinde, Müslüman’ın dinini dünyasına
tercih etmesinin farz olduğuna delâlet eder”
(9). İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) de şöyle demiştir: “Ayette, şiddetli bir tehdit vardır. Bu teh-
ditten çok az kişi kurtulabilir. Günümüzdeki
zahid kardeşlere bakarsan, onların basit bir
dünya menfaatinin kaybedilmesiyle üzüntüye kapıldıklarını görürsün. Dini hususlarda
zamanın gelip geçtiğine hiç aldırış etmemektedirler. Hâlbuki ayet, dünyevi zevkleri
Allah’a itaate tercih edenlerin, er geç cezaya
çarptırılacaklarını bildirmektedir” (10).
Mümin, yukarıdaki Tevbe Suresi’nin yirmi
dördüncü ayetinde sayılan şeylere elbette
fıtri olarak bir sevgi duyacaktır; anne babanın evladını; kişinin eşini, malını, mülkünü
fıtraten sevmesi gayet normaldir. Ancak bu
sayılanlara ve benzerlerine olan sevgi, düşkünlük derecesinde yani aşırı olmamalı ve
Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmaya vesile olmalı, mümini Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’ne itaatten yani dinin emir ve yasaklarına göre yaşamaktan ve Allah (c.c.) yolunda cihaddan ve
mücadele etmekten alıkoymamalıdır. Çünkü
evlat, baba, eş, aşiret, mal, ticaret, ev ve benzeri dünya süsleri müminin asıl gayesi değildir. Müminin esas gayesi Allah (c.c.)’ın rızası
olup, mümin Allah (c.c.)’a yönelmeli, ebedi
olan ahiret saadetini kazanmaya meyletmelidir. Dolayısıyla müminin, dünya işleriyle, ticaretiyle, eviyle, Allah (c.c.)’ın ihsanı olan malıyla, mülküyle, evladıyla ilgilenmesi, Allah
(c.c.)’ın rızasını elde ederek, ahiret yurdunu
kazanmak için, bir vesile, bir vasıta olmalıdır.
Devamı gelecek sayımızda yayınlanacaktır.
Dipnotlar:
1 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1628.
2 Buharî, Menâkib-ı Ensar, 49; Müslim, Vesaya, 1 (5);
Ebu Davud, Vesaya, 2; Tirmizî, Cenaiz, 6; Nesai, Vesaya, 3.
3 Buharî, Deavat, 19; Müslim, Mesâcid, 48 (268); Fezailu’s Sahabe, 32; Tirmizî,Menâkıb, 46.
4 Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/197.
5 İbn Mace, Ticaret, 1.
6 Müslim, Zekât, 39 (116); Buharî, Rikak, 10; Tirmizî, Zühd, 27.
7 Müslim, Zühd 3; Nesâî, Vesâya 1; Tirmizî, Tefsîr, 89.
8 Müslim, Birr, 10 (34); İbn Mace, Zühd, 9.
9 Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Terc: S. Yıldırım vd.,
Tefsir-i Kebîr, Huzur Yayınevi, İstanbul:2013, c.11, s.458.
10İsmail Hakkı Bursevî, Muhtasar Ruhu’l-Beyan Tefsiri,
İhtisar Muhammed Ali Sabunî, 2.b., Damla Yayınevi, İstanbul:1996, c.3, s.406.
İRFAN KAPISI 19
Download

tasavvuf