Vahide Çakır
Şule: İsterseniz sizi kısaca tanıyalım.
Vahide: 1977 İzmir doğumluyum. Üç yaşında çocuk felci geçirdim. O dönemde aşı
yaptırılmayan çocuklar arasındayım ben de. 1980 yılında İzmir SSK Hastanesinde çocuk felci
geçirdim. O günden bugüne de hayatımı tekerlekli sandalyede sürdürüyorum.
Şule: Daha sonra okul yaşantınız nasıl oldu?
Vahide: Bizde şöyle bir inanış vardır. Engelli çocuğu olan aileler kendilerini ruhsal
olarak bu bunalımdan bu şekilde korumaya çalışıyorlar. Bu yola koyan Allah, bir yola daha
koyar. Kader gibi inanışlar. Aslına bakarsan, benim hayatımdaki en büyük felç, bu tür
inanışlar diyebilirim. Nitekim hastalık sadece bacaklarımı felç etti, ama cehalet bütün bir
yaşantımı etkiledi diyebilirim. Ben okula gitmem gerektiğini bile benden bir yaş küçük olan
kız kardeşim okula başladığı zaman ben niye gitmedim? Ondan büyük olan benim diye bir
tepki verdim. O zamanlar adı kıskançlık diye tabir edildi. Öncelik benim hakkımdı, onun
farkına vardım. Bundan birkaç sene sonra evimiz okulun karşısında olduğu için zorunlu
olarak okula yazdırdılar beni ve üç numaralı kardeşim de okula gitmek istemediği için benim
okula yazılmama vesile oldu. Birinin mutsuzluğu, diğerinin sevincine neden oldu diyebiliriz
bu anlamda. O okuldan kaçınca ablası göz kulak olur diye beni de okula yazdırdılar. Ama ben
bu arada birinci sınıfla ilgili, kardeşim okuldan geldiği zaman çantasını getirdiğinde, o okulda
ne yaptıysa ben de aynısını evde yapıyordum. Onun ödevlerini yapıyordum. Ona fişler
öğretilirken ben dikkat ediyordum. Yani nerdeyse birinci sınıfı kısmen çözmüştüm. Sevgili
öğretmenim orda bana çok büyük bir iyilik yaptı; birinci sınıfa bir sene gitmeme gönlü razı
olmadı. Birinci sınıfa iki hafta gittikten sonra, uyumsuzluğum nedeniyle ikinci sınıftan
başlamama vesile oldu. İki ve üçüncü sınıfı okudum. Sonra tekerlekli sandalyem kırıldı. Ben
biraz daha büyüdüm. Mimari engeller, annem okula geldiği zaman yardım ederken bilinçsiz
bir şekilde yardım etmesinden kaynaklı kendine verdiği zararlar ki, tekerlekli sandalyeden
tuvalet ihtiyacımı karşılarken sandalyenin tam arka kısmından tutup kaldırıyordu. Yan
taraftan bunu yapsaydı, kendine zarar vermeyecekti. Ama onu bilmiyordu. Sonrasında
tekerlekli sandalyenin kırılması, onu edinmenin zorluğu, okuldan daha uzak bir yere
taşınmamız, maalesef okul hayatım iki yılla sınırlı kaldı.
Şule: Okula kaç yaşında başladınız ve tekerlekli sandalyeyi ilk ne zaman kullandınız?
Vahide: Dokuz on yaşlarıma kadar hiç tekerlekli sandalyem olmadı. Kucakta ve sırtta
taşınıyordum ve evde emekliyordum. Okula başladığımda on on bir yaşındaydım.
Şule: Üçüncü sınıftan sonra eğitim nasıl devam etti?
Vahide: Eğitim kaldı. Yaşam koşulları, babamı kaybetmem, ailevi sorunlar, bunların
hepsinin üst üste gelmesi, yirmi yedi yaşıma kadar dört duvar arasında kapalı kalmama neden
oldu. Okul hayatım bittikten sonra yirmi yedi yaşıma kadar en son ne zaman sokağa çıktığımı
hatırlayamadan yaşadım.
Şule: Diğer okulları dışarıdan mı bitirdiniz?
Vahide: Yirmi yedi yaşına kadarki süre tamamen evde kapalı olarak geçti. Diğer
okulları bitirmedim. Yirmi yedi yaşından sonra tedavi görmek için evden çıktım. Tedaviler
başarılı olmadı. Daha sonra dört duvar arasına tekrar dönmemeye karar verdim. Dışarda aktif
olarak kendini kanıtlamış engelli arkadaşlarımın her birinden bir fikir alarak önce sürücü
belgesi alabileceğimi öğrendim ki, bu benim için ciddi bir hayaldi. Ama onu almam için
ilkokul diploması gerekiyordu. İlkokul diploması için başvurumu yaparak önce ilkokul
diplomamı, sonra da sürücü belgemi aldım. O kadar büyük bir şeye cesaret ettim ki, şu an olsa
acaba yapabilir miyim? Emekli maaşımızın tamamının tutarınca kredi kullandım. Kendime
araba alabilmem için.
Şule: Yirmi yedi yaşından sonra evden çıkmaya karar vermenize neler ve kimler etkili
oldu?
Vahide: Etkili olan belirli kişiler yok. Yirmi yedi yaşına kadar evdeki hayatı,
kardeşlerimin ve yeğenlerimin hayatını çok benimsemiştim. Yaşadıklarıma o kadar bağlıydım
ki, yaşamadıklarımın farkına varmadım belki. Biraz dışarı çıkmakla yaşamadıklarımın farkına
vardığım anda dışarı çıkma mücadelesi başladı. Sürücü belgesi aldıktan sonra bilgisayar kursu
başladı. Ben sadece tedavi görme gerekçesiyle dışarı çıkabileceğimi düşünüyordum. Bu da bir
eylemdi belki. Burada gittiğim rehabilitasyon merkezi daha farklı yaklaştı. Meslek edindirme,
sosyal hayata atılma yönünde çalışmalar yürüttü. Bilgisayarı hayatım boyunca hiç
görmemiştim, mouse nedir bilmiyordum. Öğretmenim mouse dediğinde hiçbir şey
anlayamadım. Araba alıp ulaşım sorununu çözdükten sonra çalışma hayatına atılacağımı
biliyordum. Üstesinden geleceğimi ve çabuk öğreneceğimi biliyordum. Bu arada birkaç
yerden çalışmaya ilişkin fikir edinmiştim. Yirmi sekiz yaşında medikal sektöründe çalışmaya
başladım. Çalışma hayatımda en büyük darbeyi de orda aldım. Benim medikal malzemelerini
yapan firmanın sahibi arkadaşımdı. Biz rakip olduktan sonra sıkıntılar başladı. Çünkü
engelliye hitaben bir iş yapıyorsunuz, ortez protez üzerine çalışıyordum ben. Eğitimini
almadığım bir durum. Ben kendi cihazlarım yapılırken bu konulara hiçbir şekilde vakıf
değilken bu işte çalışıyorsam, bütün ayrıntılarını bilmeliydim. Bu arada bilgisayarla birlikte
internet de hayatıma dahil oldu. İnternet üzerinden ortez ve protez üzerine yaklaşık bir ay
kadar evimden her türlü ayrıntıyı inceledim. Engelli arkadaşlarım benimle çalışsın ya da
çalışmasın, bu bilgileri onlarla paylaştım. En başta bu medikal firmalarını rahatsız etti.
Medikal firmasında çalışmaya başladıktan sonra on yıldır bu işi yapan arkadaşım bana
”Utanmıyor musun bu halde bu işi yapmaya?” dedi. Boğazımda bir şey düğümlendi ama onun
görmek istediği manzarayı göstermek istemedim. Görmek istediği manzara, belki oradan
üzgün, kırgın ağlayarak çıkmam, işi bırakmamdı. “Affedersin ama, bu utanılacak bir işse,
önce senin utanman gerekiyor. Sonuç itibarıyla iki-üç ay oldu ben bu işi yapalı. Sen on yıldır
bu işin içerisindesin. Eğer utanılacaksa sen utanmalısın.” dedim. “Sende mi dışarı çıktın?
Keşke bu havada dışarı çıkmasaydın, sen yorulma sokakta” gibi söylemler bana ters etki
yaptı. Beni eve kapatmak yerine dışarıda daha çok olmam gerektiği izlenimini uyandırdı.
Medikal sektöründe bir yıl çalıştıktan sonra derneklerin birçok projelerinde çalıştım. Daha
sonra kısa bir süre bir ofiste ofis sorumlusu olarak çalışırken bir buçuk ay maaş almadık.
Sahada on beş kadar personel çalışıyordu. Bunların ne zaman nereye gittiklerini, ne
yaptıklarını ben takip ediyordum. Bir buçuk ay sonra maaşımın neden geciktiğini sordum.
Patronum kadındı, bana “Seni bu halde işe aldım, bir de maaş mı istiyorsun?” dedi. Ofisi
kapatmak üzereydik. Kendisiyle aynı çalışma alanındaydık. Satıştan ve ofisten sorumluyum,
temizliğini de yapıyorum bu arada. Hanımefendinin yanına tekerlekli sandalyemle yavaşça
yanaştım, şiddeti asla onaylamam, itiraf ediyorum orda şiddet uyguladım, kadının saçlarından
yakalayıp üç yüz firmayı benim tekrar geri çektiğimi, on beş personeli benim yönettiğimi ve
bunun bir karşılığı olacağını söyleyerek başını çalışma masama vurdum. Yoksa paramı
vermeyecekti. Böylece maaşımı aldım. Belki bugün olsa yasal yollara başvururdum ama
bardağı taşıran son damla olmuştu. Her yerde zorlanıyorsunuz, sabit bir işiniz yok. Bir şeyler
için sürekli mücadele ediyor ama karşılığını almakta zorlanıyorsunuz. Kadın olduğunuz için
zorlanıyorsunuz. Buna engellilik de ekleniyor. Her şeyden önce kadın olmak zor bir zanaat.
” Kadın sürücü mü?!” Kadın kadınlığını aşağı çekmeye çalışıyor. Bir kadına erkek gibi kadın
dendiğinde kadın bundan hoşnut kalır. Ve bunu da söyleyen yine bir kadındır. Ama bir erkeğe
kadın gibi erkek derseniz erkek bunu hakaret olarak algılar. Kadın bunu neden hakaret olarak
algılamıyor. Önce ben kadınım, kadın olmam gerekiyor. Biz bunlarla büyütüldük. Bunların da
ektisi var. Erkek gibi kadın. Erkeğin öncelikleri vardır. Erkek yesin, evin erkeği gelecek,
erkek çocuğun mutlaka okutulması gerekiyor. O kızdır. Kız el aşıdır, okusa da olur, okumasa
da olur. Onu evin içine kapatacak şekilde düşünüyoruz. Çünkü böyle görmüşüz. Buna
engellilik te eklenince başta dışarıdaki hayatınızı başta aileniz kabullenmiyor. Bunu
ispatlamak da kolay olmadı. Onlar gördükten sonra o güveni şimdi aldılar. Ben gecenin
üçünde İstanbul’a gidiyorum diye evden çıkarım, annem de beni uğurlar.
Şule: Daha sonra hangi tür işlerde çalıştınız?
Vahide: Özel hayatım biraz devreye girdi. Bir yıl kadar ara verdim. Daha sonra
iletişim sektöründe Bakanlığın bir projesinde çalışmaya başladım. Çağrı merkezi çalışanı
olarak destek müşteri temsilcisi olarak çalıştım. Bilgisayar amaçlı bir şeyler geliştirmek için
bir kursa gittim. Fakat bilgisayarcılık olmadı, radyoculuk eğitimi aldım. Hayallerimin mesleği
idi. Çocukluğumdan beri radyo programlarını aramak, kendi ses kaydımı banda almak gibi
uğraşılarım vardı. 12 yaşlarındaydım. Çocuk felci aşısına üç damla mutluluk ismini
vermiştim. Aşı yaptırıldığından bahsedilince bu aşının üç damla mutluluk olduğunu kendi
kafamda kurguladım. Çünkü bana göre o aşıyı alan bir çocuk engelli olmayacak, engelli
olmayınca da hayatı boyunca mutlu olacaktı.
Şule: Üç damla mutluluğun açılımı nedir?
Vahide: Çocuklara ağız yoluyla uygulanan aşı, sadece üç damladır. Oradan geliyor.
Sonrasında bu isimde bir radyo programı geliştirdik. Dışarıda karşılaştığım insanlar, beni bu
konuda canı gönülden desteklediler. Çok şanslıydım. Kimse bana “Sen radyo televizyon
eğitimi mi aldın? Biz sana niçin sponsor oluyoruz?” demedi. Radyo kanalları bana
mikrofonlarını açarken bu konuyu irdelemediler. Ayrımcılıkla karşılaşmadığım için de
giderek işime daha çok bağlandım. Üç damla mutluluk programına başladığımda üç-dört ay
sürerse ne mutlu diye düşünüyordum. Şu anda üç yılımı doldurmuş bulunuyorum. Buda çok
mutluluk verici.
Şule: Şu anda Avrasya-Türk’te mi çalışıyorsunuz?
Vahide: Evet, Türkcell sponsorluğunda Radyo Avrasya-Türk’te çalışıyorum.
Şule: Şu anda çok mutlu görünüyorsunuz.
Vahide: Evet, ama yetiyor mu bana? Biraz doyumsuz bir yapım var. İnsan
egoları tatmin edildikçe azar. Elde ettikçe daha fazlasını istiyorsunuz. Benim de öyle bir
yapım var.
Şule: İşyerinde uğradığınız ayrımcılıkları çok güzel örneklediniz. İş
arkadaşlarınızın size kadın, engelli ya da engelli kadın olarak tutumları nasıldı? Farklı
tutumlarıyla karşılaştınız mı?
Vahide: Engelli ve kadın olarak sorun, işyerinde değil, başta evin içindeki
koşullarda başlıyor. Sonra sokağa çıktığında devam ediyor. Çalıştığınız yerlerin mimari
engelleri devreye giriyor. Aile içindeki en büyük problemlerden bir tanesi, çocuk engelliyse,
ya onu çok sahipleniyor, onun adına her şeyi yapabileceğini düşünüyor: aman yorulmasın,
yemeğini, suyunu getireyim, kıyafetini giydireyim, banyosunu yaptırayım. Bu da engelli
bireyin kendisini yetiştirememesine, sürekli anne-baba ya da ablaya bağlı kalmasına neden
oluyor ya da tam tersi, kendi haline terk ediş. Bu da onun yalnız kalarak hayat mücadelesinde
çabuk yorulmasına neden oluyor. Kendisini güzel yetiştiriyor, hayatla nasıl mücadele
edeceğini öğreniyor ama bu arada çok yıpranıyor. Şu anda arkadaşlarımla bir problem
yaşamıyorum. Yaşadığım problemler de engellilikle ilgili değil. Arkadaşlarım benimle
çalışırken bir zorluk yaşıyor mu? Bunu da onlara sormak gerekir.
Şule: Engellisiniz, aynı zamanda çalışan bir kadınsınız. Evde de birtakım
sorumluluklarınız var. Bu kadar işi bir arada götürürken çeşitli sıkıntılar yaşıyor musunuz?
Üzerinize başka yükler alıyor musunuz?
Vahide: Ev ortamında çocuklarla, yeğenlerimle birlikte olmayı çok seviyorum.
Farkındalığı olan çocuklar yetiştiriyoruz. Benim yeğenim on yaşındayken rampanın önüne
arabama park edilmeyeceğini biliyor. “Ne biçim bir yere araba park etmiş. Burası
kapatılmaz.” Gibi tepkiler veriyor. Engelli otoparkında “Konuşma, sen haksızsın, başkasına
ait bir yeri gasp ediyorsun.” diyebiliyor. Mesela, medikal sektöründe çalışırken işten
geldiğimde dört-beş yaşındaki kız yeğenimle zaman geçirmek beni dinlendiriyordu. Bir gün
yeğenim, işten gelirken beni gördü ve koşarak yanıma geliyordu. Ondan bir-iki yaş büyük
arkadaşı yolunu kesti, “senin halan sakat mı?” dedi. Tepkisini merak ediyordum. Müdahale
etmek istemedim. Ama çocuğun da üzüldüğünün farkındayım. Bir an durdu. “Benim halam
araba kullanıyor, çalışıyor. Beni gezdirmek için geldi. Bence senin halan hiçbir işe yaramıyor,
pasaklı” dedi. Kucağıma alıp hiçbir şey bilmiyorcasına “Ceren sana ne sordu?” dedim. “Boş
ver hala, hiçbir şey değil, saçmaladı.” dedi.
Şule: Annenizle birlikte mi yaşıyorsunuz? Ben ev içindeki sorumluluklarınızı
kastetmiştim.
Vahide: Son zamanlarda çok dağınığım ama önceden daha çok yardım
ediyordum. Tabi ki yemek ve ev işleri de yapıyorum.
Şule: Bedensel engelliler tekerlekli sandalyede oturdukları için ayakta
gezmediklerinden onların hiç yorulmadıklarını düşünen insanların olduğunu söylemiştiniz.
Vahide: Yorulmadığımızı, sandalyede uyuduğumuzu bile düşünenler var. Ne
yaparsak yapalım, ne kadar çalışırsak çalışalım, şöyle bir kanı var: Nasıl olsa oturduğu yerden
para kazanıyor, zihnen yorulduğumuz unutuluyor. Sürekli sandalyeye yapışık olarak
yaşadığımız, buna mahkum olduğumuz düşünülüyor. Tekerlekli sandalye benim
vazgeçilmezim elbette. Bu benim mahkumiyetim değil, özgürlüğüm.
Şule: Siz yaşamınızı üç yaşından sonra engelli bir kız çocuğu olarak
sürdürdünüz. Acaba ailenizde kız çocuğu yerine bedensel engelli bir erkek çocuk olsaydı
durum farklı olur muydu? Çevrenizdeki engellilere bakarak da bu değerlendirmeyi
yapabilirsiniz.
Vahide: Bilmem, bunu anneme babama sormak gerekiyor. Ben bir fark
görmüyorum. Engelli olduğunuz zaman kız erkek farkı kalkıyor sanki ortadan.
Şule: Engelli kız çocuklarını okutmak istemiyorlar mesela.
Vahide: Engelli erkek çocukları için de aynı şey geçerli. Bu ailenin bakış
açısıyla ilgili bir şey.
Şule: Birçok engelli arkadaşımız sizin gibi çalışmayıp daha çok evde oturmayı
tercih ediyor. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?
Vahide: Tercih etmek zorunda kalıyor. Tadını bilmediğiniz bir meyveyi yemek
istemezsiniz. Hiç dışarı çıkmadığı için de ne olduğunu bilmediği bir şeyi de arzulamıyor
aslında. Evi kabullenmenin en baştaki nedeni bu: Dışarının tadını almamış, sokak tozu
yutmamış, eve kapanmaya razı olmuş. Sorun engellinin kendisinden başlıyor yine.
Şule: Engelli kadınların çalışma hayatına daha çok katılabilmesi için neler
yapılması gerekir.
Vahide: Bir kere korkmamamız gerekir. Biraz cesaret edip topluma gireceğiz.
Kendimizle barışık olacağız. Aynaya baktığımızda gördüğümüz yüzle barışık olmamız
gerekir. Bu bizim bedenimiz, bu bedeni sorun etmekten vaz geçmeliyiz. Bu yükü biz
taşıyoruz. Gizleyecek bir şey yok. Hayat zaten yardımlaşmaktır. Ben tekerlekli sandalyemi
birinden istemekten gocunmuyorum. Bir ev kadını, perdenin asılmasında, pazardan getirdiği
poşetlerin taşınmasında eşinden ya da bir delikanlıdan yardım isteyebilir.
Şule: Aileler engelli çocuklarının eğitilmesi veya çalışması için neler yapmalı?
Vahide: Şöyle düşünmeleri lazım; eğer bir kişi engelli değilse, fiziksel güçle
çalışabilir, her şekilde para kazanabilir ama bu duruma engellilik dahil olduğu zaman fiziksel
güç kullanamayacağı için onun eğitilmesi kesinlikle şart. Engelle birlikte hayatla nasıl
mücadele edeceğini irdelemesi gerekiyor. Durumuna razı olmaktan ziyade
Şule: Devlet neler yapmalı?
Vahide: Devlet birçok yasa çıkarıyor. Bu yazıp çizdiği yasalara her şeyden önce
kendisi uymalı. Medikal malzemelerdeki ödemeleri iyileştirmeli. Her şeyden önce tekerlekli
sandalyeleri. Okullardaki mimari engelleri kaldırmalı. Çocuğu eğitim alan ailelere destek
olmalı. Evde bakım maaşları ödenirken gelir durumuna bakılmamalı.
Şule: Eğer diğer kardeşlerinizle eşit koşullarda olsaydınız, bulunduğunuz yerden
çok farklı yerlere gelebilirdiniz. Hem eğitim anlamında hem çalışma anlamında. Mücadeleniz
diğer engelli kadınlara örnek olmalı. .
Download

Vahide Çakır - Engelliler Konfederasyonu