19. YÜZYIL İSTANBUL’U VE PERA’NIN (TAKSİM)
YÜKSELİŞİ
Kemal Karpat’ın Osmanlı Nüfusu adlı eserinden özetlenmiştir .
18. yüzyılın sonuna doğru ve 19. yüzyılın başında, İstanbul'da geleneksel yaşamın köklü bir değişime gebe
olduğunu belirten gözle görülür hiçbir işaret yoktu. Gerçekte, 18. yüzyıldaki ve 19. yüzyılın başındaki İstanbul
yaşamının portresi, ufak tefek birkaç fark dışında 16. ve 17. yüzyıllardaki yaşamın portresiyle aynıydı. Kent hâlâ
üç ana bölümden oluşmaktaydı; en önemli bölümü Marmara Denizi kıyılarıyla Altın Boynuz, yani Haliç'teki
savunma surları arasında yoğunlaşmıştı. Haliç'in diğer tarafındaki eski Ceneviz Mahallesi Galata ile Asya
yakasındaki Üsküdar da kentin diğer iki önemli bölgesiydi. Boğaz'ın her iki yakasındaki çok sayıda küçük köy de
kentin birer parçasıydı.
Dini topluluklar, bütün farkların silinmiş göründüğü çarşı dışında, gündelik yaşantılarında birbirlerine hiç
karışmadan geleneksel mahallelerinde yaşıyorlardı. Bazı özel haklardan yararlanan Rumlar daha çok Fener,
Samatya, Cibali ve Boğaz kıyısındaki köylerin bir kısmına yerleşmişlerdi. Ermeniler daha çok Kumkapı ve
Samatya'da oturuyorlardı. Yahudiler Balat, Hasköy, Kasımpaşa ve başka bazı yerlerde yaşıyorlardı. Pera ya da
Beyoğlu, Avrupalı büyükelçilerin yerleşim yeriydi, ancak ileride kazanacağı öneme dair bir ipucu vermiyordu.
1
19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul yaşamının, Galata'da ve özellikle Pera’da (Beyoğlu) kurulan merkezler
aracılığıyla Avrupa'nın etkisi altına girdiği görülmektedir. Eski kentin tam karşısında ve Haliç'in kuzey kıyısında
yer alan, Avrupalıların yerleşmiş olduğu modern Pera (Beyoğlu) ve Galata bölgeleri büyüyerek Avrupa
kentlerinin bir nevi sömürgeleşmiş kopyası halini alırken, eski kent duraklamaya başladı ve hatta düşüşe geçti.
Bu dönemde Pera toplumsal açıdan giderek önem kazanan bir merkez haline gelerek Avrupa'nın, tüm etkinlik
alanlarında geleneksel Osmanlı kültürüne üstün gelmesini simgeler oldu.
Tüm Osmanlı ülkesi gibi kent de yeni bir göçmen akınına uğradı; ayrıca, Avrupa'daki liberal siyasal düşüncelerin
ve kapitalizmin büyümekte olan etkisi altına girdi. Bu dış faktörlerin tesiriyle yaşanan değişim sırasında
Avrupa'daki mimari üsluplarla kentsel örgütlenme ve idare modelleri de benimsenmeye başladı.
İstanbul'un fiziksel ve ekonomik dönüşümü çok önemli bir kültürel değişimi de beraberinde getirdi. Hem
Osmanlı kaynakları hem de yabancı gözlemciler, 1844-1880 yılları arasındaki kent nüfusunun % 50'den
fazlasının gayrimüslim olduğu konusunda uzlaşmaktadır. Bununla birlikte, 1885 yılına gelindiğinde Müslüman
nüfusun oranı % 54'ün üstüne çıktı ve 1900'de, gayrimüslimlerin toplam sayısının da artmasına karşın bu oran
neredeyse % 70'e ulaştı. Bu nedenle, yüzyılın sonunda sömürgeleşme süreci tersine dönmüş ve İstanbul, 15.
yüzyıldan 19. yüzyılın başına dek olduğu gibi bir kez daha Türk ve Müslüman özelliklerine bürünmüştü.
Kafkaslar ve Balkanlar'dan gelen göçmenlerle birlikte sermayenin ve becerilerin akışı, kenti, bir kültür ve girişim
merkezi haline getirmişti. İstanbul 19. yüzyılda, Osmanlı devletinin siyasal başkenti olmasının yanı sıra bir
iletişim merkezi (çünkü basın burada yoğunlaşmıştı), sürgündeki seçkinlerin buluşma yeri ve hızla değişen bir
toplumun ekonomisinin can damarı olarak da yeni bir rol oynamaya başladı.
İSTANBUL’UN NÜFUSU
İlk sayımların çoğu başkentten “Dersaadet ve Bilad-i Selase” olarak söz eder. Bu terim, ana kenti (sur içi) ve üç
“ilçeyi” – Eyüp, Galata ve Üsküdar’ı” kapsıyordu. 1882 yılından sonra kentin en gözde bölgeleri haline gelen
Osmanbey, Şişli, Bomanti, Maçka gibi yeni bölgeler ve Pera’nın kuzey ve kuzeybatısındaki diğer yerler de sayıma
dahil edildi.
1
Yazıda Pera geçen yerleri Taksim olarak okuyabilirsiniz
1
Bölge
Nüfus
Bölge
Nüfus
İstanbul
875.565
Türk
597.000
Üsküdar
105.690
Rum
236.000
Kadıköy
32.211
Ermeni
162.000
Adalar
10.503
Yahudi
47.000
Kanlıca
25.183
Arnavut
10.000
Gebze
19.250
Kürt
5.000
Kartal
18.300
Sırp
1.000
Beykoz
9.494
Hristiyan Arap
1.000
Şile
25.183
1897 İstanbul Nüfusu
PERA’NIN YÜKSELİŞİ
Pera, Fransız sefirinin 16. yüzyılda burada ikamet etmeye başlamasıyla birlikte belirgin bir Avrupai özellik
kazanmıştı. Ancak başlangıçta, yöreye önemli bir etkisi olmadı bunun. Pera'nın siyasal, ekonomik ve kültürel
açıdan ünlenmesi, Avrupa'nın Osmanlı devleti üzerindeki etkisinin artmasının doğrudan bir sonucuydu. Pera
Osmanlıların Avrupalılar tarafından yaratılan ikinci başkenti oldu ve imparatorluğun yazgısında yaşamsal bir etki
kazandı.
19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'un modern Avrupai bölgesi Pera'nın yükselişine tanık olundu. Aslında Pera
(Galata'yla birlikte) neredeyse her bakımdan bağımsız bir kent halini almıştı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Pera'nın
nüfusu büyük ölçüde gayrimüslimlerden -çoğunlukla Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Fransızlar, Avusturyalılar ve
başka milletlere mensup kişilerden- oluşuyordu. Büyük ticaret kurumlarının ve bankaların merkez şubeleri
buradaydı. Modern dükkânlar, tiyatrolar ve Avrupa tarzında eğlence yerleri, modern okulların ve askeri
kurumların bazıları da Pera'da ya da civarında yer alıyordu. Pera, yalnızca İstanbul için değil, bütün imparatorluk
için modernliğin simgesi haline gelmişti.
19. yüzyılın ikinci yarısında Pera, 16 diplomatik heyete ev sahipliği yapıyordu. Pera'daki iletişim dili Fransızcaydı.
Aslında burada az sayıda Fransız (İstanbul'da Frenk olarak adlandırılıyorlardı) bulunduğu halde, Fransa'nın
Pera'daki egemen kültürel ve siyasi konumu korundu ve yüzyılın sonuna kadar da iyice pekişti. Ubicini'ye göre
1849 yılında Pera'daki Fransız sakinlerin sayısı bin civarındaydı; o dönemde bölgenin toplam nüfusu 28 bin ila 30
bindi ve Fransızlar dışında başka milletlerden insanları da kapsıyordu. 6.000 Rum, 1.000 Maltalı ve lyonyalı,
1.600 Avusturyalı, 1.000 Rus vardı ve geri kalanlar da Ermeni, İngiliz, Sardinyalı, Prusyalı, Amerikalı ve İranlıydı.
Pera bölgesinin sınırları başlangıçta kesin olarak belirlenmişti. İnşaat alanının sınırlı olmasından dolayı,
ekonomik fırsatların çekiciliğine kapılarak buraya gelen herkesi yerleştirmek kolay değildi. Bu durum bölgenin
mimari planında belirleyici oldu; mevcut inşaat alanından sonuna dek yararlanmak için yüksek binalar ve çok
dar sokaklar tasarlandı. Tahmin edilebileceği gibi ev kiraları ve fiyatları da tırmandı. Örneğin tek bir odanın
kirası, Paris'teki en iyi otelin iki ya da üç odalı süitinden daha pahalıydı. Arsasıyla birlikte 80 bin kuruş
değerindeki ortalama bir evin yıllık kirası 15 bin ila 16 bin kuruştu. Pera'da 80 cm2'lik bir arsanın bedeli 1.000 ila
1.200 kuruş iken kent merkezinin dışında, aynı büyüklükte bir arsanın bedeli yalnızca 15 ila 20 kuruştu. Pera'nın
çevresinde, genellikle de Tophane, Fındıklı ve Cihangir'e inen eteklerde bina inşa etmek üzere memurlara rüşvet
vererek izin alan pek çok Avrupalı bir gecede zengin olmuştu.
2
GALATA’NIN YÜKSELİŞİ
19. yüzyılın ikinci yarısında Galata, çok önemli bir toplumsal ve ekonomik değişimden geçen ve ekonomik ve
etnik bakımdan kendi bünyesine dahil olan Pera'nın yerini aldı. Pera'nın sahte Avrupai kültürel özellikleri de bu
dönemde Galata'ya aktarıldı.
Frenklerin Pera'da hâkim topluluk olarak gerilemeye başlamaları, kısmen Türklere ve diğer etnik Osmanlı
topluluklarına yönelik kısıtlayıcı tavırlarından kaynaklanıyordu; yoğun bir karşılıklı ticari etkileşime engel
oluyorlardı. Bu dönemde İngilizler ticaretin yaygın olarak serbestleştirilmesini savunuyor ve Rumlara, Akdeniz
ve Ortadoğu'da ticari hegemonyalarını kurmakta kendilerine yardımcı olacak en uygun topluluk olarak
bakıyorlardı.
Osmanlı devletinin 1838 yılında İngiltere'yle yaptığı ilk ticaret antlaşması, pek çok ticaret sınırlandırmasını
ortadan kaldırmıştı. Bunun ardından İngiltere’de üretilen mallar Osmanlı ülkesine adeta yağdı. Zanaatkârlar ve
küçük dükkân sahiplerinden oluşan Müslüman Osmanlı orta sınıfı birkaç yıl içerisinde ortadan kalktı. Esas
işlevleri, makineyle üretildiği için daha ucuza çıkan Avrupa mallarını dağıtmak ve bu süreç içinde Avrupa'nın
himayesi altında Avrupalıların temsilciliğini yapmak olan yeni bir Rum ve Ermeni orta sınıfı iktidara yükseldi.
1856 Fermanı (Islahat Fermanı), Müslümanlar ve gayrimüslimler arasında güya eşitlik sağlamıştı. Oysa aslında
Hıristiyanların ekonomik güç kazanmasına yaradı. 29 Nisan 1861 tarihinde Babıâli ve İngiltere arasında
Kanlıca'da imzalanan ticari antlaşma, İngilizlere geniş bir ticaret özgürlüğü ve Osmanlı topraklarında daha fazla
ayrıcalık sağladı. Başlıca ithalat limanı olarak İstanbul, bu gelişimin yarattığı toplumsal ve siyasal dönüşümün
merkezi haline geldi.
Galata, İstanbul'un hızla gelişen, modern iş bölgesiydi. Burada çalışan Rum ve bir dereceye kadar da Ermeni ve
Yahudi tüccarlar, büyük bir ekonomik güç kazanmışlardı. İngilizlerin Osmanlı devletinde ve İstanbul'da sağlam
bir ekonomik üs kurma girişimlerinden istifade eden Rum tüccarlar, iş alanında ön saflarda bulunan Frenklerin
yerini aldılar. Bu arada kültür ve dil bakımından kendilerini Fransızlarla bir tutmaya devam ettiler.
Frenkleri iktidarlarından eden Galata tacirleri daha sonra Fransız kültürünün en büyük destekçisi oldular.
Neredeyse hepsi Türkçe ve Rumca bildikleri halde iş dili olarak önceleri İtalyanca konuşuyorlardı. Zenginleşip
güç kazanmaya başlamalarıyla birlikte Fransızca uğruna İtalyancadan vazgeçtiler. Evlerini Pera'da kurdular. Gün
içinde Galata'daki ofislerinde çalışıyor, akşamları iki bölgeyi birbirine bağlayan dik yokuştan geçerek evlerine
dönüyorlardı. Gerçekten de 1850 yılından sonra Galatalı tacirler, Pera'da çok pahalı evler satın almaya
başladılar ve sık sık diplomatik heyetlerin konuğu oldular. Kızları ve oğulları, Avrupalıların düzenlediği toplumsal
etkinliklere katıldı ve Avrupa sanatına ve edebiyatına dair bilgilerini sergileyip Fransızca konuşmaya çaba
gösterdiler. Fransızca bilmek, ne kadar yetersiz olursa olsun, modernliğin ve ayrıcalığın göstergesi oldu…
Pera'daki Avrupalılar normal olarak haftada birkaç kez tiyatroya, akşam yemeğine ve zaman zaman da yalnızca
üst sınıf üyelerinin davet edildiği balolara giderek eğleniyorlardı. Pera, pek çok deniz hattı sayesinde Batıyla
bağlantısı kesintisiz sürdüğü için Avrupa'dan istediği her şeyi alabildi. Aslında Pera, Avrupa egemenliğinin
Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bir üssüydü. “Bu kent (Pera), İstanbul'a bağlı olmakla birlikte Pekin ya da
Kalküta'dan ne kadar ayrıysa İstanbul'dan da o kadar farklı" diye yazılıyordu.
GAYRİMÜSLİMLERİN LAİKLEŞMESİ
Ekonomik etkileşimin artması ve etnik ve dini topluluklar arasındaki iletişimin yaygınlaşmasıyla İstanbul'daki
gayrimüslim cemaatler de büyüdü. Pera ve Galata'da özellikle Avrupalılarla birlikte çalışanlar kendilerini din
büyükleriyle yükselmekte olarak tüccar, zanaatkar ve meslek gruplarının önde gelenleri arasındaki çekişmenin
ortasında buldular. İş çevreleri laik bir yaklaşım geliştirmiş ve din adamlarının, Batı karşıtı tavırlarından farklı
olarak Avrupa iktisat felsefesini, milliyet ve din kavramlarını benimsemişlerdi. Eski millet düzeninde, tutucu din
adamları görünürde üstünlüklerini koruyordu ve işadamlarıyla profesyonellerin güç kazanması önleniyordu.
3
Sonunda, 1860'lı yıllarda üç eski millet (Ortodoks, Ermeni ve Yahudi cemaatleri), cemaatlerinin meselelerini
idare etme yetkisini laik unsura yani tüccarlara ve entelektüellere vermek üzere yeniden örgütlendi. Millet
reformu, dini cemaatlerin eninde sonunda daha büyük milli topluluklarla karışmasını sağlayarak Babıâli'ye
bağlılıklarının büyük ölçüde zayıflamasına ve Avrupa'nın etkisine iyice açık hale gelmelerine neden oldu.
Pera ve çevresinde pek çok yeni kilise, mezarlık ve okul yapılması gayrimüslim cemaatlerin büyümesinin güçlü
bir kanıtıdır… Gayrimüslim ticaret toplulukları, Avrupa işletmeleriyle yakın ilişkileri sayesinde ekonomik açıdan
rahata kavuşmuş olmanın bedelini ödemek zorunda kaldılar: Pera ve Galata'da yaşayan Rumlar ve Ermeniler,
Fransız ve İngiliz misyonerlerin vazettiği Katolikliğe ve Protestanlığa geçmeye eğilimliydiler.
TOPLUM PİRAMİDİ
Pera'daki "modern" yaşamın, özgün bir ulusal ya da toplumsal kökü yoktu. Birkaç istisna dışında tüccar
topluluklar, ekonomik ve toplumsal konumlarını Fransızlara, İngilizlere, Almanlara ve hizmet ettikleri diğer
Avrupalı güçlere borçluydular... Toplumsal piramit, Avrupa'ya olan bağımlılığı yansıtıyordu. En tepede...
diplomatik heyetler ve onların geniş personeli bulunuyordu. İkinci sıradaki sosyal grup, yeni ekonominin
seçkinlerinden, yeni ticari atılımlarda bulunarak ve Avrupalı diplomat patronlarının ana dilini benimseyerek
sürekli daha yüksek bir toplumsal konuma çıkmaya çalışan bankacılar, tüccarlar, dükkân sahipleri ve bunların
aileleriyle yakınlarından oluşuyordu. Doktorlar, muhasebeciler, dil öğretmenleri ve diğer meslek grupları
Pera'nın üçüncü toplumsal tabakasını; alt kademelerdeki görevliler, hizmetçiler ve vasıfsız işçiler ise dördüncü
toplumsal tabakayı oluşturuyordu; bir de Avrupalılarla iş ilişkilerine giren ve Pera'daki "modern" yaşamdan yana
tavır almaya başlamış Müslüman Türklerden oluşan bir topluluk vardı.
EKONOMİ
Kent aslında mal değiş tokuşunun yapıldığı bir yarı sömürge alan haline gelmişti. Kentin en önemli üreticileri
kiremit, çimentolu tuğla, fes, deri eşya, sigara kutusu, çanak çömlek, bavul, tespih, giysi, hurda demirden çivi ve
benzeri şeylerin üreticileriydi. Bu işletmelerin çoğu İngilizlere, Fransızlara ya da İsviçrelilere aitti; yalnızca birkaçı
Osmanlı devletinin ya da İstanbul yerlilerinin mülkiyetindeydi.
Yabancı firmalar, kentte kalmaktaki ısrarlarının da gösterdiği gibi, piyasa ne kadar küçük olursa olsun kâr elde
etmeyi hâlâ başarıyorlardı. Örneğin, kentteki toplam dikiş makinesi sayısı yüzyılın sonunda yalnızca 10 bin
olduğu halde Singer (Amerikalı), Gretzner, Clemens, Meuller, Kochler, Pfaff, Knoch (hepsi Alman) ve Orosdi
Bach (Fransız) gibi başlıca dikiş makinesi imalatçılarının hepsinin İstanbul'da temsilcileri bulunuyordu. İthal
edilen başka tip malların daha büyük bir piyasası vardı, İstanbul'da en azından üç şık mağaza, modern görüşlü
ve varlıklı müşterilerine yalnızca şapka satıyordu. Avrupa mallarının bir kısmı iç kesimlerdeki kentlere de
dağıtılıyordu. Fesch şöyle yazıyordu:
"İyi giyinmek, kadın olsun erkek olsun her iki cinsin de büyük arzusudur; bunun dışındaki her şey ikinci
planda kalır. İstanbullular, güzel giysilere sahip olmak için her türlü özveride bulunacaklardır. Pera'da
çok sayıda Fransız modaevi bulunmaktadır; bunlar zengin müşterilerine seçim yapmalarında ve yeni
modaları değerlendirmelerinde yol gösterirler. Onlar olmasa, çoğu zaman taklit edilmiş ve bozulmuş
olan ürünlerimizi (Fransız malları)... başkentte gerçek biçimiyle görmek pek kolay olmaz... Çok zarif olan
Levantenlerin ayakkabıları da güzel olmalıdır. Fransa'da aynı sınıftan erkeklerin seve seve giydiği o
kaba ayakkabıları giymek zorunda kalsalar utançtan yüzleri kızarır…"
19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul yaşamında ortaya çıkan kırılma, Pera'daki dükkânlarla kentin eski
bölümlerindekiler arasındaki zıtlıkta da açıkça görülmektedir. Eski kentin ticaret yaşamının merkezi hâlâ çarşıydı
ve geçmiş yıllarda olduğu gibi işler yine aynı ruhla yürütülüyordu. Dükkânların ne vitrini ne de müşteri çekmek
için tasarlanmış bir özelliği vardı. Mallar çekici bir biçimde sergilenmiyor ve tüccarlar, özellikle de Müslümanlar
mallarını pazarlamak için hiç çaba göstermiyorlardı. Çarşılar İstanbul'un yoksullarına düşük fiyattan ucuz mal
4
satmakta uzmanlaşmıştı; geleneksel giysiler ve bugün hâlâ büyük bir Müslüman kesim tarafından kullanılmakta
olan ev mefruşatı imal etmeye devam ediyorlardı. Çarşı tüccarları arasında Türkler, Ermeniler, Yahudiler ve az
sayıda Rum vardı.
Yeterli gelire ve uygun psikolojik ve kültürel yapıya sahip Müslümanlar da Pera'daki dükkânların müşterisiydi.
Bunların kayda değer bir bölümü yeni egemen bürokrat sınıfın üyesiydi. Modern okullardan mezun olan herkes
eninde sonunda bir devlet görevi edindiği için bu sınıfa dahil olanların sayısı sürekli olarak artmaktaydı. Üst
düzey bürokratların çoğu, genellikle Pera’nın kuzeyindeki yeni bölgelerden birinde ya da Boğaz'ın kıyı
yerleşimlerinde olmak üzere kent dışında yaşıyordu. Büyük bir bölümü, giysilerini ve diğer lüks ihtiyaçlarını Pera
ve Galata'daki dükkânlardan sağlıyordu. Bu üst düzey bürokratlar, gelirlerini toplanan vergilerden ve çoğu
zaman imtiyaz dağıtmak gibi kazançlı ama yasadışı bir uygulama sayesinde ellerine geçen ek vergi gelirlerinden
sağlıyorlardı. Osmanlı bürokratları 1856 yılından sonra gayrimüslim tüccarlar ve Pera entelektüellerinin yanı sıra
Avrupalılarla da sık sık bir arada görülebiliyorlardı. Pera ve çevresindeki bölgeler, gözü yükseklerde ve
modernlik yanlısı olan Müslümanların zamanla gözde alışveriş ve eğlence merkezleri ve en sonunda da
oturdukları yerler haline geldi.
Pera ve Galata ile bu bölgenin kuzeyinde kurulmuş olan yerleşim yerlerinde, eski kentteki yaşamın neredeyse
bütün alışkanlık ve geleneklerinden farklı, kente özgü yeni bir yaşam tarzının geliştiği aşikârdır. Modern kent
yaşamı anlayışı, her şeyden önce gelir artışından kaynaklanan maddi refahla ilgiliydi. Bu nedenle Pera ve komşu
bölgeleri, yalnızca modernliği değil, aynı zamanda zenginliği ve yüksek toplumsal konumu da simgeler olmuştu.
Avrupa hayatı, çoğu hâlâ eski kentte yaşayan yeni Müslüman kuşağın en büyük hayali haline gelmişti. Başarının
onlar için anlamı, bir ev satın alabilmek ve İstanbul’un modern bölümünde egemen olan hayat tarzını
benimsemekti.
EĞİTİMİN MODERNLEŞMESİ
Avrupa'ya yönelme ve modernleşme eğiliminde çeşitli modern kurumların getirilmesinin de destekleyici etkisi
olmuştu. Yeni bir eğitim sistemi kuruldu ve 19. yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişti… Modern bir okulda eğitim
görmek, mezuniyet diploması almak ve belki de bir yabancı dil bilmek; yeni egemen sınıfın, bürokratların ve
aydınların ayırt edici özelliklerinden biri oldu.
1860 yılına gelindiğinde İstanbul birkaç meslek okulu kazanmış durumdaydı. Bunlar arasında tıbbiye, mülkiye,
harbiye, tarım ve veterinerlik okulları özellikle belirtilmeye değer niteliktedir. Bu okullardan mezun olanların
çoğu bürokrasi saflarına katıldı…
Modern okullar başlangıçta İstanbul ve çevresindeki bölgelerde yoğunlaşmıştı; 1866 yılından sonra, bilhassa II.
Abdülhamid'in iktidarı sırasında modern eğitim sistemi diğer vilayetlere de yayılarak ülke insanlarının üst
basamaklara tırmanmasının yolunu açtı. Ayrıca 19. yüzyılın ikinci yarısında İtalyanca, Almanca ve Fransızca
eğitimi veren yabancı okullar kuruldu; mevcut okullar yaygınlaştırıldı. 20. yüzyılın başında Osmanlı devletindeki
toplam 62.336 öğrencinin, çoğu Fransız hükümetinden parasal destek alan çeşitli okullarda Fransızca
öğrenmekte olduğu kaydedilmişti. Paul Fesch'in Fransızca öğrenenlerin gerçek sayısı olarak tahmin ettiği rakam
daha yüksekti. Bu öğrencilerin sayısı en azından 70 bin idi; yalnızca İstanbul'da 6.668 ve Beyrut'ta 22.695
öğrenci vardı.
İSTANBUL’DA BASIN YAYIN
İstanbul'un çehresindeki bu hızlı değişimin betimlemesi iletişim ve ulaşımın yaygınlaşmasından söz edilmediği
takdirde eksik kalır. Bir çeşit bülten olan ilk Türk gazetesi Takvim-i Vekayi hükümet tarafından 1831 yılında
yayımlanmıştı. Bu gazetenin her cumartesi çıkan Fransızca bir baskısı da yapılıyordu. Gazetenin okuyuculara
cazip gelen ve basma saygınlık kazandıran sıra dışı bir özelliği vardı: Başmakaleyi çoğu zaman sultan yazıyordu.
Walsh, bu yayının ne denli etkili olduğunu çok güzel anlatmaktadır:
5
"İmparatorluktaki haber yayını böylelikle kısa sürede her kesimden insanın ilgisini çekti. Gazete
kahvehanelere girdi. Önceden kahve ve tütünden yarı sersemleşmiş bir halde uyukladığını gördüğüm
Türk insanını artık elinde bir gazete, hevesle haberleri sökmeye çalışırken görüyorum. Kıraathaneler
haberlerin en alışılmış biçimde iletildiği yerler. Haber dinlemek isteyenler burada kendilerine yer açarak
toplanıyorlar... (gazete okuyan kişiye) gösterilen dikkat, bir hikâyeciye gösterdiklerini gördüğüm
dikkatten çok daha farklı. Ne bir gülme ne bir ciddiyetsizlik var. Hepsinin büyük bir dikkatle dinlediği
görülüyor... İmparatorluğun reayası böyle bir yayının anlamını sezmekte gecikmedi ve benzerlerinin
yayınlanmasına izin verilmesinden dolayı memnuniyet duydu."
Takvim-i Vekayi'yı kısa bir süre sonra, ortak tirajları 32 bin olan Ceride-i Havadis ve Tercüman-ı Hakikat izledi.
Aynı zamanda dokuz haftalık dergi vardı ve hepsinin toplam tirajı 10 bindi. İngiliz ve Fransız günlük basınının
(Moniteur Oriental, Levant Herald, Eastem Express, La Turquie) ve aralarında üç ticari yorum dergisinin de
bulunduğu haftalıkların toplam tirajı yaklaşık 25 bin (günlükler için 20 bin)di. Ayrıca dokuz yayını olan Rumca
basının toplam tirajı 17 bin ila 18 bindi. Ermenice beş günlük gazetenin ve sekiz haftalık derginin tirajı yaklaşık
10 bindi. Ayrıca Almanca, İtalyanca ve Sırpça birer gazete vardı. Yahudilerin biri İspanyolca (Sefaradların
kullandığı Ladino dilinde) ve diğeri İbranice olmak üzere iki günlük gazetesi vardı. Böylelikle 19. yüzyılın sonunda
İstanbullu vatandaşlar, belki de 300 bini bulan kent nüfusunun büyük bir bölümü, kentte konuşulan dillerden
birinde bir çeşit günlük ya da haftalık bir yayını takip edebiliyordu. Ancak nakliyat sorunları gazetelerin
vilayetlere gönderilmesinde hâlâ bir engel oluşturuyordu.
ULAŞIM İMKÂNLARININ ARTMASI
Son olarak, ulaşımın gelişmesi İstanbul'la Avrupa ve nihayet başkentle iç kesimler arasındaki iletişimi
yoğunlaştırdı. Buharlı gemi sayesinde, İstanbul'dan Marsilya'ya ulaşım süresi altı haftadan altı güne kadar indi.
19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'u dünyanın her yerine bağlayan 20 kadar denizyolu hattı vardı. Birkaç yıl
sonra Fransız denetimindeki denizcilik kurumu Şirket-i Hayriyye'ye yolcu taşıma imtiyazı tanındı. Bu şirket,
Boğaz'da ve Haliç'te vapur hatları ağı kurdu. Demiryolları sayesinde başkentle iletişim daha da yaygınlaştı.
Avrupa'dan gelen hat, İstanbul'da yeni inşa edilmiş bir terminal olan Sirkeci’de sona ererken Asya yakasındaki
muazzam Haydarpaşa binasından itibaren de uzun bir Asya hattı başlıyordu. Modern posta hizmeti 1840 yılında
kuruldu ve eski kentte muazzam bir postane binası inşa edildi.
Ulusal kültür ve yerel ihtiyaçlar pek dikkate alınmadan, Avrupa'dan olduğu gibi kopya edilen modern eğitim
sisteminin de dahil olduğu bütün bu gelişmeler, Batının saygınlığını pekiştirmeye yaramıştı. İstanbul
süzgecinden geçen sözde Avrupa kültürü -Pera'daki temsilcileri tarafından sulandırılmış, bayağılaştırılmış ve
bozulmuş haliyle- kısa sürede Osmanlı devletinin diğer bölgelerine de yayılmaya başladı.
Türkler Avrupa'yla temasın ilk döneminde (yani yaklaşık 1850 yılına kadar), İstanbul'da kendilerine özgü çarpıcı
bir uygarlık kurduklarının ve kenti Avrupa'daki benzerlerinden üstün olmasa da eşdeğer sanat yapıtlarıyla ve
kamu hizmetleriyle donatmış olduklarının tam anlamıyla farkında görünüyorlardı. 19. yüzyılın ikinci yarısındaysa
ulusal kültüre duyulan ilginin yerini Avrupa kültürünü benimseme çabaları aldı.
Gelenekselcilik ve modernlik arasındaki çelişki, iki dönemin ideal insanını temsil eden iki tipin betiminde açıkça
ifade bulur. Yüzyılın ilk yarısında İstanbullu bir beyefendinin oldukça varlıklı ve iyi bir aile çocuğu olması, Arapça
ve Farsça bilmesi, Hafız'ı, Ömer Hayyam'ı, Nedim'i ve diğer şairleri ezbere okuyabilmesi, şiir yazması,
hitabetinde kuvvetli, tavırlarında nazik ve zarif olması beklenirdi. Yüzyılın ikinci yarısındaki ideal kentli ise,
modern meslek okullarından birinin diplomasına sahip olan, Fransızca bilen, bürokratik hiyerarşide saygın bir
konumu bulunan, çekingenliğin ve romantizmin bileşimi olan tavırlarını abartılı bir nezaketle sergileyen biriydi.
Bu yeni İstanbullu Efendi (bu terim eğitimli, üst sınıftan erkekleri tanımlamakta kullanılıyordu) siyasal konulara
duyarlıydı, ülkesinin ve kültürünün değerini kanıtlamak üzere uzun tartışmalara girmeye yatkındı. Yine de bu
"modern" kişinin kendi kültürüyle bağı, aksini iddia etse de hızla zayıflamaktaydı. Beğeniyle Avrupa'yı izliyor,
Avrupai davranış biçimlerini taklit ediyor ve ilerlemecilik adına Fransız tarzında giyinmeye başlıyordu. Kültürel
6
yabancılaşma başlamıştı. Batı kültürü, tiyatrosu, edebiyatı ve sanatları, modernlik timsali olan kişiyi büyülüyor,
fakat kendi kentinin eski hazinesi onu etkilemiyordu… Avrupa’da imal edilmiş önemsiz bir nesne bile ona paha
biçilmez, bir hazine gibi görünüyor ve bir Avrupa kentinde bulunmak hayallerini süslüyordu.
Hazırlayan : OkumaYolu.com Ekibi
www.okumayolu.com
/okumayolu
/okumayolu
7
Download

19. YY. İSTANBULU ve TAKSİM